Hafta SonuKültür-SanatManşet

İstanbul Devlet Tiyatrosu’ndan “Erkek Parkı” – Murat Akdağ

0

Her toplumun kültür sanat ortamı şüphesiz içinden geçtiği süreçlerin aynası olur. Toplumlar, güncel hayatlarında yaşadıkları sorunsalları çoğu zaman sanatsal üretimleri ile çözümlemeye çalışırlar ya da yaşadıkları mutlulukları bu üretimler üzerinden ifade ederler. Tiyatro sanatı, yazılı metinler babında bilebildiğimiz en eski sanattır ve “Antik Yunan Tiyatrosu’na biraz baksanız milattan önce Yunan toplumunun nasıl yaşadığını ya da nelerle boğuştuğunu görürsünüz…

Bizim, bugünküi tiyatromuza ilerde bakıldığında ne görülecek, ne düşünülecek diye ölçmeye kalksanız, ülkenin en büyük etki alanına sahip tiyatrolarına bakmanız gerekir herhalde. Bu tiyatroları sıralamak gerekirse ilk sırayı “DEVLET TİYATROLARI” alır muhakkak. Ardından, ”İSTANBUL ŞEHİR TİYATROSU” onun ardından “KOCAELİ BELEDİYE TİYATROSU”. “ESKİŞEHİR BELEDİYE TİYATROSU”, “BAKIRKÖY BELEDİYE TİYATROSU” gibi kurumlar gelir herhalde.

Hiçbir özel tiyatro, bu saydığım ödenekli tiyatrolar kadar yoğun bir etki alanına sahip değildir maalesef. Hele “DEVLET TİYATROLARI”nın 12 ayrı kentte yerleşik, 9 ayrı kentte turne tiyatrosu olarak varlık gösterdiğini düşünürsek bu etki alanının tümünün devletin ve belediyenin elinde ve artık iyice bürokratların idaresindeki tiyatrolar tarafından kullanıldığını görürüz.

Durum böyle olunca, güncel sorunlarımızın yansıyacağı ve bizi bu sorunlar ile ilgili yeni düşünceler üretmeye, farkındalıklar yaşamaya itecek yer olarak söz konusu kurumları muhattap almak istiyoruz ama 23 ayrı kentte her hafta perde açan bu kurumlar bu beklentinin karşılığını veriyor mu sizce? Benim cevabım net. Tabi ki veremiyor! Bu kurumların neden bu ihtiyacın karşılığını vermediğini, ne verdiğini, neden kurulduğunu, kimin ne işine yaradığını bu yazıda irdelemeyeceğim fakat başka bir bağlamda, bu 23 ilde sahne açan ödenekli tiyatroların, bizim güncel sorunlarımız ile ilgili tiyatro yapmak yerine nasıl bir tiyatro yaptığını, boşluğu nasıl doldurduğuna biraz bakmak isterim.

Son olarak, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun, sezon sonuna denk gelen yeni oyunu “ERKEK PARKI”nı izlerken bakabildim bu duruma. Oyun, çağdaş Alman Tiyatrosu’nun önde gelen yazarlarından KRİSTOF MAGNUSSON’un yazdığı eğlencelik bir erkeklik eleştirisi.

34

Oyunu, ilk olarak 2009 yılında, Garaj İstanbul’da Sibel Arslan Yeşilay’ın çevirisi ve Goethe Enstütüsü’nün sunumu ile okuma tiyatrosu olarak gösterilmişti. O gece oyunu okuyan oyuncular, Serkan Keskin, Sarp Aydınoğlu, Mert Asutay, Toğay Kılıçoğlu ve Enes Mazak’dı. Üstelik bu gösteriye, oyunun yazarı MAGNUSSON da katılmıştı. O gün yapılan okuma tiyatrosu gösterisinde, oyunun ne kadar büyük bir başarı ile yazıldığı fark ediliyordu. O geceye katılan pek çok arkadaşımın “bu oyunu şurada oynasak, burada oynasak, şöyle oynasak böyle oynasak” diye konuştuğunu hatırlıyorum.

Sonra, “ERKEK PARKI” 2012 yılında ANTALYA DEVLET TİYATROSU tarafından sahnelendi. Bu sahnelemeyi, değerli tiyatro insanı Aykut Sözeri yapmıştı. Ne yazık ki bu sahnelemeyi göremedim ama bu sezon sonunda, İSTANBUL DEVLET TİYATROSU’nun oyunu sahneleyeceğini öğrendim ve oyunun prömiyerine katıldım.

32

Tabi ki sahneleme Sibel Arslan Yeşilay çevirisi ile yapıldı. Yeşilay, ülkemizde sahnelenen her çağdaş Alman oyununun neredeyse tek çevirmeni ve bizim çağdaş Alman tiyatrosuna açılan kapımız olmuş durumda. Kendisine bu kıymetli katkıdan dolayı çok şey borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Bence tiyatro insanlarımız fena halde kendi toplumlarının sorunsallarına uzaklar, estetiği başka toplumların teatral üretimlerinde arıyorlar, hatta bu durum planlı bir biçimde devlet mekanizması tarafından bu toplumun tiyatro mecrasına yerleştirilmiş gibi görünüyor bana ama bu arızalı durum bile, bize en azından başka ülkelerin tiyatro gündemini ve seyrini takip etme imkanı veriyor. Bu durum bir “ehveni şer” hali benim için. “şerlerin en büyüğü” mü değil mi ayırt etmeden “ehveni şer” hali olduğunu söyleyebilirim.

36

Söz konusu “ehveni şer” durumunun öznesi olan “ERKEK PARKI” oyunu özetle, orta sınıfa mensup (Pilot Helmut, bilgisayar programcısı Eroll, iş adamı Lars} üç arkadaşın bir AVM’nin bodrum katında, kendilerine “mahsen” adını verdikleri bir kaçış noktası kurmaları ile başlıyor. Üç adam da karılarının dur durak bilmeyen alışveriş çılgınlığından şikayetçiler. Karılarına yalanlar söyleyip, her hafta bu mahzende maç izleyip, bira içip, erkek erkeğe muhabbet ediyorlar. Yoktan var ettikleri bu “kaçış noktası”nda çok mutlular. Derken, bu üç orta sınıf erkeğin mahzenine, tesadüf eseri bir itfaiye çalışanı, işçi Mario gelir ve her şey değişir. Mario da karısının alışveriş merakından ötürü dertlidir. Ayrıca Mario, yeni mücadele yöntemleri ile mahzendeki düzeni, rekabetçi bir düzleme dönüştürür. Ortaya, içinde bulundukları AVM’nin haritasını çıkarır ve 4 erkeğin birbiri ile yarışmasını sağlayan bir kaçış planı çizer. Bu plan, karılarından kaçma planıdır. Dört erkeğin bu rekabetçi halleri, onların tüm şimdiye kadar idare ettikleri aile düzenini alt üst eder ve önce Helmut, sonra Mario, ardından da Lars karıları tarafından evden kovulurlar. Tabi üçü de, mahzene sığınırlar. İçlerindeki en entelektüel kişi olan ve bunu her fırsatta vurgulamaya çalışan Eroll evden kovulmamıştır sadece. Fakat Eroll’un da aldatılmak gibi bir sorunsalı vardır hem de karısı Eroll’u Eroll’un mahzen arkadaşı Lars ile aldatmıştır. Daha fenası, Lars’ın karısı da Lars’ı Eroll ile aldatmıştır ve bu aldatma sonucu Lars’ın karısı hamile kalmıştır. Oyun ilerledikçe, mahzenin kurucusu ve lideri pilot Helmut’un da bir süredir işsiz olduğunu ve gırtlağına kadar borçlu olduğunu görürüz. Mario ise, zaten yolunda gitmeyen evliliğine bir son vermek zorundadır artık.

İki perdelik bu çağdaş fars seyircisine, yalanlarla örülü, hırsla köpüren, küçük hesaplarla küçülen, kabalıkla şekillenen, sahtekarlıklarla çirkinleşen dört kaybeden erkeğin acıklı dünyasını sunuyor. Oyunun finalinde, kaybeden iki adam, kaybediş hikayelerini pazar ürününe dönüştürüp AVM’lerin tepelerine “ERKEK PARKI” açma fikrini buluyorlar.

Oyunun yönetmeni Saydam Yeniay için söyleyecek olumsuz bir şey yok. Öne çıkan olumlu bir şey de yok. Yeniay, Magnusson ne yazmışsa, bize onu sunmuş. Oyuncular ne maharete sahipse ortaya koymalarını sağlamış. Oyunun Dekoru, Behlül Dane Tor’a ait ki zaten Behlül Dane Tor içinde olduğu her oyun için artı değer. Sıradan bir bodrum katını bile pastel bir tabloya benzetebiliyor.

35

Oyuncular, ERKEK PARKI’nı müşfik bir takım oyunu ile oynuyorlar. İçinde oldukları işten ne derece keyif aldıkları belli fakat, Helmut’u oynayan İlkay Akdağlı ve Eroll’ü oynayan Süleyman Atanısev’in yorula yorula, direne direne oynuyor olmaları beni biraz üzdü. Belki ERKEK PARKI zinde olmadıkları bir döneme denk geldi. Belki benim gördüğüm oyuna yeterince dinlenmeden çıkmışlardı bilemiyorum ama ben, sahnede, sahneye saklanan oyuncu görmekten hiç haz etmem. Dilerim, ilerleyen oyunlarda, Atanısev ve Akdağlı saklandıkları yerden çıkıp sahne güçlü bir varlık koyarlar.

Burak Karaman’ı yıllardır izlerim. Hiç kötü oynadığını, ya da oynadığı oyuna zarar verdiğini görmedim. Oynadığı oyunlara üst düzey katkılar koyduğunu da görmedim ama Burak Karaman’ı sahnede görmek beni hep mutlu etmiştir. Karaman’ın, tiyatro sanatını, 50 lerin 60 ların tiyatrocularının çoşkusu ve kutsayıcılığı ile yaptığını düşünüyorum. “ERKEK PARKI”nda oynadığı Lars rolü de kendisine çok uymuş fiziği ve enstrüman kullanımıyla seyircisinin işini kolaylaştıran bir iş çıkarmış.

Mario’yu oynayan Ali Çelik izlerken, seyirci koltuğuna bir tür güvenlik duygusu ile kuruluyorsunuz. Çelik, daha sahneye ilk girdiği andan başlayarak seyircisine “kontrol bende, sana bir hikaye anlatacağım, bunun için buradayım, hiçbir duvarım, hiçbir sınırım ve sakınmam yok” diyor. Hal böyle olunca Ali Çelik gibi bir aktörü izlemek size “muhabbet etmek” gibi geliyor. Zira kendisinin samimiyet dozu çok yüksek.

Ez cümle, İSTANBUL DEVLET TİYATROSU, uzantısı olduğu toplumun sorunsalları ile alakası olmayan ama Alman tiyatro kültürünün ürettiği başarılı bir tiyatro mettnini, ortalamanın üzerinde bir başarı ile sahnelemiş ama ben bu oyunun Alman oyunculardan Türkçe alt yazı ile izlemeyi de isterdim doğrusu.

31

 

Murat Akdağ

 

Kategori: Hafta Sonu

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.