Dış Köşe

EMEK Sineması’nın ‘Öteki’ Tarihi – Ayşe Günaysu

Başbakan’ın deyişiyle “terör”e son verme, bizlerin gönlümüzden geçen haliyle “barış” süreci sancılı bir yoldan ilerlemeye çalışırken, bellek insana tuhaf oyunlar oynuyor.

Adil bir çözüme yönelik umutlar diri tutulmaya çalışılırken, bir yandan da kentlerimize sahip çıkma mücadelesi yürütülüyor. Mücadelenin önemli güncel örneklerinden biri de Emek Sineması’nı yıktırmamak için sürdürülen kampanyalar. Kentimizin birçok yeri gibi Emek Sineması’nın da çoğumuz tarafından bilinmeyen bir tarihi var.

Belleğin oyunları demiştim. Birbiri ardına gözlerimin önünde çakan ve her şeyi beyaza boyayarak görünmez kılan saniyelik şimşekler.

“Hürriyet, Musavat, Uhuvvet”, yani özgürlük, eşitlik ve kardeşlik sloganlarıyla gelen, farklı etnik, dinsel kimliklere Osmanlılık kapsayıcı kimliği altında eşit vatandaşlık vaad eden 1908 devrimi… Dağlarda silahlı mücadele veren Ermeni “fedai”lerin bu vaadler üzerine silah bırakmaları ve bundan sadece 7 yıl sonra gelen o korkunç cehennem.

Şimşekler durmak bilmiyor: Emek Sineması. Yani o tarihlerin Cercle d’Orient Kulübü. Nam-ı diğer, bugün hala Çiftehavuzlar’da faaliyette olan Büyük Kulüp.

Bilen bilir tabii, mutlaka Ermeni kaynaklarında da vardır, ama ben Oral Çalışlar’ın bir yazısından öğrendim (http://www.radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=radikalyazar&articleid=1059456). Oral Çalışlar, Nesim Ovadya İsrail’in Pencere yayınlarından çıkan “1915 Bir Ölüm Yolculuğu Krikor Zohrab” başlıklı kitaptan alıntılar yapmış. Kitapta anlatılıyor. 2 Haziran 1915 Çarşamba gecesi… 24 Nisan’da İstanbul’un Ermeni aydınları tutuklanmış ve sürgüne gönderilmek üzere yola çıkarılmıştır. Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında İstanbul Mebusu, hukukçu, edebiyatçı, yazar, dönemin en parlak aydınlarından, sosyalist, “dinlerimiz muhtelif, mezhebimiz birdir, hepimiz hürriyet mezheptaşlarıyız” sözleriyle ünlü Krikor Zohrab, İttihat ve Terakki Partisi’ne olan güvenini korumakta, yapılandan geri dönülebileceğine inanmaktadır. Yakın dost bildiği dahiliye Nazırı Talat Paşa’ya koşar. Ondan yardım ister. Talat Paşa, Cercle d’Orient kulübünde, yani bugünkü Emek Sineması’nın bulunduğu binadadır. Orada buluşurlar, konuşurlar. Gece yarısına kadar kağıt oynarlar. Bugün Emek Sineması’nın bulunduğu yerde. Ayrılmak üzere vedalaşırken Talat Paşa, Krikor Zohrab’ı yanağından öper. Oysa Talat Paşa, Erzurum mebusu Vartkes Serengülyan’la birlikte Zohrab’ın tutuklama emrini iki gün önce imzalamıştır. Nitekim evi o gece basılır ve Zohrab tutuklanır. Serengülyan ile birlikte Anadolu’ya doğru uzun bir yolculuğa çıkarılır.

İttihat ve Terakki’nin emrindeki çeteci Çerkez Ahmet’le karşılaşan ve onunla “vatan için yaptıkları”nı konuşan Ahmet Refik’in İki Şehir İki Kıtal kitabında yazılıdır: Van ve havalisini Ermenilerden temizlediğini ve bölgeyi “kâbe toprağı”na çevirdiğini Ahmet Refik’e övünerek anlatan Çerkez Ahmet, Serengülyan’ı kurşunla, Zohrab’ı ise başını ezerek öldürdüğünü şu sözlerle anlatır: “Sonra Zohrab’ı yakaladım. Ayağımın altına aldım. Koca bir taşla kafasını ezdim, ezdim, geberinceye kadar ezdim”. 20 Temmuz günü Urfa pazarında Zohrab’ın altın saati ve yüzüğü satışa çıkarılmıştır bile…

Sahip çıkmak istediğimiz kentlerimizde, tıpkı Emek Sineması gibi sayısız yapının, birçoğumuzun bilmediği “başka” bir tarihi daha var.

TRT İstanbul Radyosu çalışanlarının, binalarının Birleşmiş Milletler’in Orta Doğu merkezi yapılmak istenmesi üzerine “Radyomuzu Vermeyeceğiz” kampanyası akıllardadır. KESK, Haber-Sen, Birlik Haber Sen ve Türk Haber Sen Ankara şubelerinin yaptığı ortak basın açıklamasında okunan, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne yazdıkları mektupta, “Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, kentlere kimliğini veren kimi yapılar, toplumun belleğidir. TRT İstanbul Radyosu binası da, 1949’dan beri ülkemizdeki bu kişilikli binalardan biridir. Burası radyo binası olarak tasarlanmış, özel bir mimariye sahip, kentin ve Cumhuriyet Türkiye’sinin sembol yapılarındandır” deniyordu.

Yapının aslında Cumhuriyet Türkiyesi’nin Ermeni mallarına el koyma tarihinin sembolü olduğunu, 26 Ağustos 2011 sayılı Agos’ta yayınlanan Tamar Nalcı ve Emre Can Dağlıoğlu’nun “TRT İstanbul Radyosu’nun arazisi geçmişte Ermeni mezarlığıydı” başlıklı yazısı gayet güzel anlatıyor. (http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=trt-istanbul-radyosunun-arazisi-gecmiste-ermeni-mezarligiydi&haberid=28899). Çünkü Bugün Gezi Parkı’nın, Askeri Müze’nin, TRT İstanbul Radyosu binasının, Hilton ve Divan otellerinin olduğu bu alan eskiden bir Ermeni mezarlığıydı ve uzun süren bir hukuki süreç sonucunda 1933’te, İstanbul Hukuk Mahkemesi, tarihi 1560’a uzanan Surp Agop Ermeni Mezarlığı’nın Belediye’ye geçmesine karar verir.

Aslında kent devasa, acılı, taş kesilmiş, sessiz bir tanık. Ona neler gördüğünü sormamızı bekliyor. Biraz merak, biraz kendisine verilen bilgiden şüphe etmek, bu tanıklığın peşine takılıp gerçek tarihimize ait ipuçları bulmak için yeter de artar bile.

Ayşe Günaysu – Özgür Gündem

Kategori: Dış Köşe