Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Deneysel ve bilimsel çalışmalarda insandışı hayvan kullanım oranları

2015, 2016 ve 2017 yıllarında, ülkelerin yıllık olarak yayınladıkları deneylerde hayvan kullanım istatistiklerini karşılaştırmak için, içlerinde Avrupa Birliği üyesi ülkelerin de olduğu üç kıtadan 12 ülke seçtim. Bu ülkeler, ortalama ve üzeri hayvan kullanım oranlarına sahip. Ülkemiz, bu üç yıllık süre içinde toplamda en çok hayvanın deneylerde kullanıldığı listenin dokuzuncu sırasında:

Zaman içindeki artış ya da azalmayı görebilmek için 2010 ve 2017 yıllarına ait hayvan kullanımlarına baktığımızda ise tüm ülkelerde belirgin bir azalma olduğunu görüyoruz. Yıllar içinde artan ruhsatlı deney kuruluşu sayısına, araştırmacılara ve buna bağlı olarak artan hayvan kullanım ihtiyacına rağmen hayvan kullanım sayılarında azalmanın olası nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:

  • hayvan deneyleriyle ilgili kısıtlayıcı kurallar içeren yasal metinlerin yürürlüğe girmesi
  • mevcut yasal metinlerin değişen koşullara uygun olarak yenilenmesi
  • özellikle 2000’lerden itibaren alternatif bilimsel yöntemlerin yaygınlaşarak bilinir ve güvenilir hale gelmesi

Ülkelerdeki hayvan sayılarının azalma oranlarına baktığımızda, ülkemizdeki oranın epey az olduğu göze çarpıyor. 2011 yılında Deneysel ve Diğer Bilimsel Amaçlar İçin Kullanılan Hayvanların Refah ve Korunmasına Dair Yönetmelik ve 2014 yılında Etik Kurulların Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik yürürlüğe girmiş olmasına rağmen, 2010 ve 2017 yıllarında deneylerde kullanılan hayvan sayıları arasındaki fark sadece 5198 (%1,92).

Bu sekiz ülke arasında en fazla “azaltma” oranı Çek Cumhuriyeti’nde (%33,96). Onu Birleşik Krallık (%30,78) ile ABD (%30,19) izliyor. Yüzde otuzluk bir fark, yıllık hayvan kullanım oranı fazla olan ülkelerde yüzbinlerce hayvan demek.

Türkiye’de yıllara göre deneylerde kullanılan hayvan sayılarına baktığımızda ise, en yüksek rakamın 2016, en düşük rakamın ise 2012 yılına ait olduğunu görüyoruz. Neredeyse üç kat artışın sebebini bilemeyeceğiz belki ama insan “2016 yılında ne oldu?” diye sormadan edemiyor doğrusu.

Ülkemizdeki en az ve en çok hayvan kullanımının yaşandığı 2012 ve 2016 yıllarında diğer ülkeleri incelediğimizde ise -bizdekinin tersine- hepsinde sayılarda düşüş görüyoruz: İtalya’da 2012’de 768,796 ve 2016’da 611,707 hayvan; Hollanda’da 2012’de 589,583 ve 2016’da 386,700 hayvan; Almanya’da 3,080,727 ve 2016’da 2,128,254 hayvan; ABD’de 2012’de 952,855 ve 2016’da 820,812 hayvan deneylerde kullanılmış.

Her yıl, Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Hayvan Deneyleri Merkezi Etik Kurulu, bir önceki yıla ait deneylerde hayvan kullanım istatistiklerini yayınlıyor. 2018 yılına ait istatistikler halen web sitesinde yayınlanmış değil ve bu gecikmenin sebebi sorulduğunda ise “sitedeki teknik bir aksaklık” cevabı veriliyor. Hal böyle iken, 2019 yılında artış olup olmadığını görmek için sanırım epey bekleyeceğiz…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Aşı çalışmalarında hayvan deneylerinin yeri

Tıp tarihinde aşı geliştirmeye yönelik ilk bilimsel yaklaşımlardan olan çiçek hastalığı aşı çalışmalarında Edward Jenner’in yöntemi gözlem ve epidemiyoloji üzerine kuruluydu. Kolera, şarbon, kuduz gibi bulaşıcı ve öldürücü hastalıkları engellemeye yönelik geliştirilen aşıların çoğu, deneme yanılmayla bulunmuştu. Koch’un hayvan modelleri üzerinde hastalığın tipik klinik belirtilerinin görülmesi gerektiği fikri, aşı geliştirmedeki genel bir kural olarak kabul edildi. Bakteriyel mikroorganizmalar kültür ortamı üzerinde büyütülürken, virüsler hayvanlarda, tavuk embriyolarında (yumurta) ve 1950’lerden sonra da hücre kültürlerinde üretildi, ancak çalışma için uygun olacak bir hayvan modeli bulunması, aşı geliştirme çalışmaları için hayatiydi. 20. yüzyılın başlarında Mus musculus’un dört alt türünün karışımı olan “laboratuvar faresi” üretildi ve bu tür, genetik ve immünoloji çalışmaların vazgeçilmezi oldu. Omnivor olan ve küçük alanlardan geçebilme-atlayabilme yeteneğine sahip olan fareler, insan gıda kaynaklarından beslendiği için potansiyel hastalık bulaştırıcı ve zararlı bir tür olarak görülürken, biyomedikal araştırmalardaki birçok önemli buluş ve gelişmeyi sağlamıştı.

‘İnsanlaştırılmış hayvan modelleri’

Omurgasız hayvanlarda akciğer bulunmaz ve dolaşım sistemleri de ilkel yapıdadır. İnsan hastalıklarıyla ilgili çalışmalarda omurgalı hayvan türleri, özellikle de şu türler sıkça kullanılır: Fare, sıçan, gerbil, hamster, kedi, köpek, insan dışı primatlar, kanatlılar, tek tırnaklılar (at, eşek ve melez soyları), keçi, koyun, sığır, tavşan ve balıklar. Çalışmanın amaç ve içeriğine göre bu türler dışında başka hayvan türlerinin de kullanıldığını görebiliriz. Ancak bulaşıcı/kronik hastalıklar ve bağışıklıkla ilgili çalışmalarda, çok hızlı üreyen ve kısa yaşam süresi sayesinde hastalık seyrinin rahatça izlenebildiği fareler küçük vücut hacmi, kolay yetiştirilme ve bakım gibi özelliklerden ötürü tercih edilirler. Tüm memelilerin genetik yapısı oldukça homolog olsa da, önemli fizyolojik ve genetik farklılıklar dolayısıyla insanın gelişmiş bağışıklık sistemi için yüzde yüz yeterli modeller olmadığı da bir gerçektir.

Aşı geliştirme esnasında doku kültürü gibi in-vitro yöntemler kullanılıyor olsa bile, bağışıklık tepkisi tipi ve süresi, üretilen antikor sınıfları, güvenlik gibi konularda bilgi edinebilmek için canlı bir hayvana gereksinim olduğu belirtilir, yani “in-vitro çalışmalardan elde edilecek verilerin doğrulanması için gene hayvana ihtiyaç duyulacaktır”. Hayvanlar için üretilen aşılarda tercih edilen model hedef hayvan türünden bireyler iken, insanlara özgü bulaşıcı hastalıklar söz konusu olduğunda “insanlaştırılmış” hayvan modellerine ihtiyaç duyulur. İlk günlerden günümüze kadar yapılan aşı çalışmaları her döneme özel üretim yöntemlerine göre üç ayrı döneme ayrılır ve bugünlerde, kullanılan yöntem nedeniyle epey tartışmalı olan aşıların bir kısmı üçüncü nesil aşılardır. HIV, SARS gibi insanda görülen viral ve öldürücü enfeksiyonlarla ilgili çalışmalarda kemirgenlerin yanı sıra maymunlar (özellikle de makaklar), kediler ve yaban gelincikleri de kullanılmış, deneylerde kullanımıyla ilgili etik kısıtlamalar olsa da şempanzeler de özellikle HIV araştırmalarında yer almıştır. Ancak enfeksiyonun insanlardaki ilerlemesinin tam olarak görülmemesi nedeniyle kullanılması tartışmalı türler arasındadır.

‘Yaşamam için ölmen lazım’

Son zamanlarda, aşıların kalite kontrol aşamasındaki bazı evrelerde hayvan testlerinin yerine geçen ve güvenirliği kanıtlanmış alternatif bilimsel yöntemler mevcuttur: Örneğin, Hepatit B için fare potens testi yerine in-vitro metot (ELISA) kullanılması gibi. Buna bir diğer yaygın örnek ise, gram negatif bakterilerden gelen endotoksinlerin tespit edilmesinde tavşan pirojenite testi yerine, LAL testine geçiştir. Tavşan pirojenite testinde, test edilecek madde tavşana damar içi olarak verilir ve vücuttaki ateş yükselmesi ölçülür. LAL testi ise in-vitro, yani canlı kullanılmayan bir test yöntemi olarak tanımlanır. ABD’de, ÇHC’de, ülkemizde ve daha birçok yerde, çok sayıda tavşan kullanılan bu test yerine LAL kabul görür (ancak bundaki sorun da, yöntemin at nalı yengeci kanının kullanılmasını içermesidir!).

Pandemi nedeniyle aşı ve tedavi bulmaya yönelik çalışmaların -ve dolayısıyla hayvan deneylerinin- hız kazandığı şu günlerde, çoğu kişi bu çalışmaları yakından takip etmeye başladı. Ve böylelikle deney karşıtlığına karşıtlık ivme, hayvan deneyleri ise bir anlamda toplumsal onay kazandı. Tarihte insanların çaresiz kaldığı her korkunç salgının ardından olduğu gibi… Kendimiz ve diğerleri için endişeliyiz ve endişelenmekte haklıyız. Ancak halen önümüzde etik bir sorun durmaktadır: “yaşamam için ölmen lâzım”.

Bu sorunla ilgili şu soruları sorabiliriz: “Eğer üretilecek aşı, spesifik hayvan türlerindeki ölümcül bir hastalığı yok edecek olsaydı hayvanların deneylerde öldürülmesine gene karşı çıkar mıydık?” Ya da “Çok daha fazla sayıda hayvanın refahı için daha az sayıda hayvanın yaşamı ‘feda edilebilir’ midir?”. Deney karşıtı mücadelenin ana prensipleri ise sonuçsalcılıktan çok, deontolojik, özgeci yaklaşımları içerir ve altın kural üzerine temellendirilen bu prensipler, içinde bulunulan durum ne olursa olsun değişime uğramaz. Dolayısıyla yukarıdaki sorulara verilen cevaplar olumsuz olacaktır. İnsanlar olarak bu eylemlerden yarar sağlayalım ya da sağlamayalım, hayvan deneyleri pratikleri ahlâken kabul edilebilir eylemler değildir ve bu eylemlerin ahlaki olup olmadığının cevabını bilimle veremeyiz-etik sorularının cevaplarını bilim veremez.

Böyle bir karşı çıkışa verilen tepkinin ise “Hastalandığında sen de o aşıdan faydalanacaksın” ya da “Çok sevdiğin ve kaybetmek istemediğin biri yok herhalde!” olması, konunun net anlaşılmadığının açık bir göstergesidir. Hayatta kalmak, tüm canlılardaki ortak amaçtır. Elbette ki hepimiz yaşamımıza devam etmek istiyoruz. O aşıdan elbette faydalanmayı, herkesin faydalanmasını (herkes kadar) istiyor iken, bunun hiçbir canlıyı incitmeden ve yaşam hakkını gasp etmeden elde edilmesini açık bir şekilde talep etmek, tersi bir duruma hakkımız olmadığını söylemek, çok temel ve insanî bir hak.

***

Kaynaklar 

Wagar LE, DiFazio RM, Davis MM. Advanced model systems and tools for basic and translational human immunology. Genome Med. 2018;10(1):73

Masopust D, Sivula CP, Jameson SC. Of Mice, Dirty Mice, and Men: Using Mice To Understand Human Immunology. J Immunol. 2017;199(2):383–388.

Jann Hau, ‎Steven J. Schapiro, ‎Gerald L. Van Hoosier Jr. Handbook of Laboratory Animal Science: Animal Models in Vaccinology, CRC Press, 29 Kas 2004

Kategori: Hafta Sonu

Hayvan HaklarıKoronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Covid-19 ve hayvan deneyleri

Küresel bir salgın haline gelen Covid-19 nedeniyle araştırmacılar bu hastalığın aşı/tedavisini bulmak için adeta yarışır hale geldiler ve hemen her gün, başka bir ülkedeki araştırmacıların aşı çalışmalarına dair haberleri okuyoruz. Bu haberlerde ilk göze çarpan ise, Moderna adlı şirketin ışık hızıyla ürettiği aşı ve Medicago’nun vegan aşısı oldu.

Sentetik mRNA’ya dayalı ilaç geliştiren ABD’deki biyoteknoloji şirketi Moderna, virüsün ilk olarak Wuhan’da Ocak ayı başında tanımlanmasıyla başlayan süreci şöyle özetliyor:

“11 Ocak’ta ÇHC yetkililerinin virüsün genetik sekansını paylaşmalarının ardından Ulusal Sağlık Enstitüsü ve Moderna bulaşıcı hastalık araştırma ekibi Covid-19’a karşı geliştirilen aşı mRNA-1273’ü 13 Şubat’ta tamamladı. Ulusal Sağlık Enstitüsü’ne bağlı Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü’nün isteği üzerine, ilk parti aşı Faz-1 testleri için 24 Şubat’ta Ulusal Sağlık Enstitüsü’ne gönderildi. ABD Gıda ve İlaç Dairesi, Ulusal Sağlık Enstitüsü tarafından mRNA-1273 için yapılan IND (Yeni Araştırma Ürünü İlaç) başvurusunu gözden geçirdi ve klinik çalışmalara başlanmasına izin verdi. 16 Mart’ta, Ulusal Sağlık Enstitüsü ilk gönüllü katılımcının aşılandığını duyurdu. Çalışma, yaklaşık altı hafta sürecek ve 18-55 yaş arasındaki 45 sağlıklı gönüllüyü içerecek. Bu 45 kişi, Moderna’nın geliştirdiği araştırma aşamasındaki aşı ile, bir ay arayla 2 doz aşılanacak ve gönüllü katılımcıların her birine toplamda $1,100 ödenecek.[i]

‘Hayvan deneyleri o kadar kritik değil’

Moderna, sadece 10 yıldır faaliyette. Uzun yıllara dayalı bir geçmişi olmaması mı yoksa şu ana kadar onaylanıp kullanılan bir aşı geliştirmemiş olmasından mıdır bilinmez, henüz hayvanlar üzerindeki etkilerinden tam olarak emin olmadan insanlarda test etme konusunda acele ettiği ve daha kapsamlı hayvan çalışmaları yapması gerektiği düşünülüyor. Rekor denilebilecek bir hızla mRNA-1273 aşısını hazırlayan firmanın tıbbî müdürü Tal Zaks ise, klinik test aşamasına geçilebilmesi için aşının hayvanda işe yararlığının kanıtlanmasının o kadar kritik bir adım olmadığı düşüncesinde.

Kanada merkezli biyoteknoloji firması Medicago ise, Covid-19 için 20 gün gibi kısa bir sürede geliştirdikleri aşıda genetik kodun özel bir yöntem ile elde edildiğini ve bu yöntemin Gıda ve İlaç Dairesi tarafından onaylanması gerektiğini duyurdu birkaç gün önce. Medicago CEO’su Bruce Clark, kasım ayında hazır olacak aşıdan ayda 10 milyon adet üretebileceklerini ancak bunun için bazı bürokratik engellerin ortadan kalkması ve hayvanlar üzerinde testler yapmadan direkt klinik deney safhasına geçmeleri gerektiğini söyledi. [ii]  Ulusal basında da yer bulan bu haberde “ilk vegan aşı” başlıkları dikkat çekti. Vegan aşı tanımlamasının sebebi, aşının geliştirilmesi esnasında kullanılan metodun geleneksel metotlardan olmaması. Grip aşısı çalışmalarında kullanılan standart yöntem, aşı proteinlerini geliştirmek için tavuk embriyosu kullanılmasıdır ve bu işlemin tamamlanması için aylarla ifade edilebilecek bir zamana ihtiyaç duyulmasının yanı sıra, çok miktarda yumurta gerekir. Bitki kullanılarak geliştirilen aşılar ise sadece protein içeren, bulaşıcı olmayan virüs benzeri parçacıklardan oluşurlar ve bu parçacıklar enfekte edilen bitkilerin ürettiği proteinden elde edilir.[iii]

Takip edilmesi gereken geleneksel sıralamayı karıştırmak ya da atlamak, henüz bilinmeyen tehlikeler yönünden ahlâken tartışmalı hatta yanlış diyen bilim insanlarının yanında, içinde bulunduğumuz sıra dışı durum ve salgının zaman baskısı nedeniyle bazı evrelerin atlanabileceğini savunan bilim insanları da var.

‘Tek seçenek de değil’

Merck firmasının halk sağlığı sorumlusu ve Uluslararası AIDS Aşı Girişimi başkanı Mark Feinberg, “Geleneksel aşı zaman çizelgesi 15 ila 20 yıldır. Bu durumda, bu kabul edilemez” diyor ve COVID-19 için aşının hazır hale gelmesinin en iyi ihtimalle 1-1,5 yıl süreceği göz önünde bulundurulursa, yeni yaklaşımlar olmadıkça zaman çizelgelerine yaklaşmanın bir yolu olmadığını söylüyor. Feinberg, hayvanlar üzerinde yapılacak çalışmaların önemini bildiğini ekleyerek, direkt insanlardaki klinik denemelere atlama fikrinin sadece uygun değil, aynı zamanda sahip olduğumuz tek seçenek olduğunu düşünüyor.

Buna karşıt bir görüş olarak, McGill Üniversitesi Biyomedikal Etik Biriminin direktörü Jonathan Kimmelman şunları söylüyor: “Salgınlar ve ulusal acil durumlar genellikle hakları, standartları ve/veya normal etik davranış kurallarını askıya almak için baskı oluşturur. Geçmişe bakıldığında, bunu yapmanın çoğu zaman yanlış olduğu görülür.” Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü direktörü Barney Graham ise (Moderna’nın aşısıyla ilgili) hayvan testlerini atlamanın söz konusu olmadığını ve geliştirilen aşıların, Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü’ndeki virologlar tarafından fareler üzerinde denendiğini, bir diğer coronavirus olan MERS için üretilen benzer MRNA aşısındaki bağışık yanıtının aynısının bu farelerde de görüldüğünü belirtiyor. [iv]

‘Geleneksel yöntemler’in işe yararlığı

17 Mart’ta Çin Halk Cumhuriyeti’nin (ÇHC) yeni bir aşı geliştirdiği ve bu aşının hayvan testlerinde işe yaradığı duyuruldu. SARS salgınından (2003) bu yana koronavirüs aşıları üretmek için çalışan Fudan Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden (Şangay) viroloji profesörü Shibo Jiang, Nature’daki makalesinde[v]; standart protokollere sadık kalınması gerektiği, aşıların insanlarda kullanılmasına izin verilmeden önce güvenliğin birden fazla hayvan modelinde değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor ve Moderna’nın aşı sürecine eleştirel yaklaşıyor. Buna verdiği örnek ise, çoğu hayvan korumacının aşina olduğu, başka bir koronavirüs olan kedigillerdeki bulaşıcı peritonit virüsü (FIP) ile ilgili. Jiang, onyıllar önce FIP için geliştirilen aşıların, kedilerde virüsün neden olduğu hastalığı geliştirme riskini artırdığını söylüyor.

Laboratuvarlarda kullanılan hayvanlar ile aşı üretimi arasındaki “geleneksel” bağ, yaşadığımız şu günlerde maalesef kendini açıkça gösterdi. Aşı geliştirmenin ilk adımı olarak hastalık sebebini incelemek üzere bir enfeksiyon modelinin oluşturulması ve bunun etkilerinin canlıda görülebilmesi için, klinik öncesi aşamada sayısız türden hayvan kullanılır ama bunların arasında en çok tercih edilenler kemirgenler ve insan dışı primatlardır. ÇHC’de yürütülen çalışmalarda da bu iki türün ismini sıklıkla duyuyoruz. Kemirgenler-özellikle de fareler, insanlarda görülen birçok hastalığın onlarda görülmemesi ve insanlarda hastalığa sebep olan birçok virüsün onlarda çoğalmıyor olmasına rağmen, genetik olarak tasarlanıp insanlaştırılarak, insan bağışıklığını modellemek için kullanılırlar. İnsan dışı primatlar ise; büyük olmaları, “pahalı” olmaları ve bize benzerlikleri nedeniyle bir takım etik sıkıntıları barındırmalarına rağmen, bağışıklık sistemlerinin bizimkini yakından taklit etmesi sebebiyle bu tür çalışmalarda tercih edilirler.

İnsanların kullanımına sunulacak aşı/tedavisini bulmak için onlarda olmayan bir viral hastalığın kasten enfekte edildiği hayvanlar üzerinde çalışmaya dair ahlaki eleştiriler bir yana, içinde olduğumuz bu korkutucu tablonun sebepleri ve gezegende yarattığımız tahribatla ilgili ciddi şekilde düşünüp ders alacağımız günlerin yakın olmasını diliyorum. Üzgünüm…

***

[i] https://www.modernatx.com/modernas-work-potential-vaccine-against-covid-19

[ii] https://www.biospace.com/article/medicago-successfully-produces-a-viable-vaccine-candidate-for-covid-19/

[iii] https://www.wired.com/2012/07/vaccines/

[iv] https://www.statnews.com/2020/03/11/researchers-rush-to-start-moderna-coronavirus-vaccine-trial-without-usual-animal-testing/

[v] https://www.nature.com/articles/d41586-020-00751-9

 

Kategori: Hayvan Hakları

Hafta SonuHaftasonuHayvan HaklarıKöşe YazılarıManşetYazarlar

2019: Hayvan deneylerinde neler oldu?

2019 yılı, hayvan hakları mücadelesinde hem iyi hem kötü olaylara tanıklık ettiğimiz bir yıl oldu. Hayvan deneyleri alanında olumlu sayabileceğimiz bazı gelişmeleri özet şekilde sıralamaya çalıştım.

  • Nevada‘da, 1 Ocak 2020’den itibaren geçerli olmak üzere, hayvanlar üzerinde test edilen kozmetik ürünlerin ithali ve satışı yasaklandı. Nevada Cruelty Free Cosmetics Act vali tarafından imzalandı. Illinois eyaleti de 1 Ocak 2020’den itibaren geçerli olmak üzere hayvanlar üzerinde test edilen ürünlerin satış ve ithalatını yasaklayan üçüncü eyalet oldu.
  • ABD Tarım Bakanlığı, 1982’den beri sürdürülen ve 3 bin yavru kedinin öldürüldüğü toksoplazmoz araştırmalarına son verdiğini duyurdu. Çalışmalarda, yavru kedilere zorla besleme yöntemi ile enfekte etler ve parazit yumurtaları (hatta ölen kediler) yediriliyordu. ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA) ise, hayvan testlerini ciddi şekilde kısıtlamayı ve bunun yerine hayvan temelli olmayan araştırmaları teşvik etmek amacıyla beş  üniversiteye 4.25 milyon dolarlık finansman sağladıklarını açıkladı.
  • ABD’de senatörler Martha McSally, Cory Booker, Rob Portman ve Sheldon Whitehouse,  kozmetik ürünlerin hayvanlar üzerinde test edilmesini ve hayvanlar üzerinde test edilen ürünlerin satışını yasaklayacak bir yasa tasarısı sundular.
  • California Eyalet Meclisi üyesi Ash Kalra, California okullarında çağdaş ve insancıl eğitim yöntemlerinin benimsenerek (diseksiyon vb.) hayvan kullanımının son bulmasını sağlayacak AB 1586, Replacing Animals in Science Education (RAISE) Act adlı tasarıyı sundu.
  • Avon, bazı ürün güvenlik testlerinin hayvanlar üzerinde yapılmasının yasal bir zorunluluk olduğu Çin Halk Cumhuriyeti’nde ürünlerini fiziksel olarak satan ilk deneysiz global marka oldu. Deney karşıtları tarafından onyıllardır boykot edilen Procter&Gamble, HumaneSociety’nin 2023’ten itibaren kozmetik ürün ve içeriklerini hayvanlar üzerinde test etmenin küresel olarak yasaklanmasını hedefleyen BeCrueltyFree kampanyasına dahil olduğunu açıkladı.

  • Çin Halk Cumhuriyeti Ulusal Medikal Ürün Yönetimi (NMPA), kozmetik ürün içerik testleri için iki konuda dokuz alternatif bilimsel test yöntemini onayladı. 1 Ocak 2020’den itibaren, bu yeni alternatif bilimsel yöntemler kullanılabilecek.
  • Avustralya, 2017 tarihli Endüstriyel Kimyasallar Yönetmeliği‘ni Senato’dan geçirerek, kozmetik endüstrisinde kullanılacak içerikler için hayvanlardan elde edilen bilgilerin kullanımını yasakladı. Ayrıca gene Avustralya Başkent Bölgesi Yasama Meclisi’nin eylül ayında kabul ettiği Animal Welfare Legislation Amendment Bill ile insandışı hayvanların “hissedebilir canlılar” olduğu kabul edildi.
  • Kanada’da, Cruelty-Free Cosmetics Act (Bill S-214) adlı, kozmetik ürünlerin hayvanlar üzerinde test edilmesini yasaklayan tasarı Senato tarafından kabul edildi.
  • Kolombiya Temsilciler Meclisi Genel Kurulu, hayvanların kozmetik testlerde kullanımını yasaklamak için 120/2018 sayılı Kanun tasarısını oybirliğiyle onayladı. Senatoya iki ayrı oylama için gönderilen tasarı, kabul edilirse 12 ay sonra yürürlüğe girecek.
  • Kozmetik ürün ve içeriklerini hayvanlar üzerinde test etmeyi ve/veya hayvanlar üzerinde test edilmiş ürünlerin satışa sunulmasını halihazırda yasaklamış 40 ülkeden bazıları şunlar: AB ülkeleri, Norveç, Hindistan, Türkiye, Yeni Zelanda, İsrail, Tayvan, Güney Kore, Guatemala, Brezilya (Sao Paulo, Mato Grosso Do Sul, Pará, Amazonas, Paraná, Rio de Jeneiro, Minas Gerais  eyaletleri), ABD (California, Nevada, New Jersey, New York, Virginia eyaletleri).

Türkiye

2019 yılı içinde hayvan deneyleriyle ilgili ülkemizde olanlara bakacak olursak; HADMEK’deki (Hayvan Deneyleri Merkez Etik Kurulu) usulsüz üye seçimi dolayısıyla Hayvan Hakları ve Etiği Derneği, Ankara 2.İdare Mahkemesi’nde Bakanlık aleyhine dava açtı. Yürütmeyi durdurma istemi reddedildi, ret kararına yapılan itiraz da reddedildi. Dava halen devam ediyor.

Eylül ayında, Türkiye’deki ilk deney karşıtı tüzel kişilik olarak Deneye Hayır Derneği kuruldu. Derneğin “Deneysiz Belediye Projesi” kapsamında Didim Belediyesi, meclisinde aldığı karar ile Türkiye’deki ilk deneysiz belediye olduğunu açıklayarak, sokak ya da barınaktan deneyler için hayvan vermeyeceğini taahhüt etti. Ayrıca dernek, LUSH Ödülleri’nde finale kalan Türkiye’deki ilk örgüt oldu.

2020 yılının, tüm insanlar ve insandışı hayvanlar için eşit, adil, özgür bir yıl olması dileklerimle… Yeni yılınız kutlu olsun!

Kategori: Hafta Sonu

Hayvan HaklarıKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Hayvan Deneyleri] Sıçanların ihtiyacı tatlandırıcı değil, özgürlük!

Stevia, 200 yıldan da fazla bir süre önce Güney Amerika’da tatlandırıcı özelliği keşfedilerek içecek ve yiyeceklerde kullanılmaya başlanmış bir bitki. 1899’da Paraguay’da, İsviçreli bir botanikçi tarafından tatlandırıcı özelliği ilk kez bilimsel olarak açıklanmış ve birkaç yıl sonra da ayçiçeği ile aynı familyadan olduğu saptanmış. 1970 ve 80’lerde Çin’de bu bitkinin yetiştiriciliğinde hız kazanılırken, Japonya’da da ilk kez gıdalarda ticarî olarak kullanılmış. 2011’de ise Avrupa gıda güvenlik otoriteleri tarafından yiyecek ve içeceklerde kullanımı onaylanmış.

Özellikle son yıllarda obezite ve buna bağlı hastalıkların artması sonucunda, hayli revaçta olan kalorisiz yiyecek ve içeceklerle ilgili binlerce çalışma yapılıyor. Bu çalışmalara, ülkemizden bir örnek vermek istiyorum. Bu, bir tıpta uzmanlık tezi çalışması. Amaç; sıklıkla raflarda gördüğümüz, Stevia rebaudiana bitkisinden elde edilen stevia özütü ya da bileşenlerini içeren bu tatlandırıcıları araştırmak.

‘Mide yıkanarak’ şeker yükleme

Bunun için, 26 wistar albino ırkı yetişkin sıçan temin edilmiş. Ve hayvanlar rastgele seçilerek iki gruba ayrılmış. İlk grup kontrol grubu ve 10 sıçandan oluşuyor. Bu grup, bir ay boyunca standart yemlerle beslenmiş. On altı sıçanın bulunduğu ikinci gruba ise (deney grubu) gene aynı süre boyunca standart yemin yanında, günde 22mg stevia özütü içeren bir tatlandırıcı verilmiş. Hayvanın bunu kendi iradesi ile yutmasını sağlamak imkânsız olduğu için de orogastrik lavaj yöntemi kullanılmış. Mide yıkama olarak bilinen bu işlemde, ağızdan sokulup mideye kadar gönderilen bir boru sayesinde mide, borudan ulaştırılan temiz su ile yıkanarak mide içeriği geri çekilir. Daha önce zehirlenme vs sebebiyle midesi yıkananlar bunun ne kadar stres ve rahatsızlık yaratan bir işlem olduğunu, o borunun ağızdan (bazı durumlarda burundan) aşağı doğru mideye kadar indirilmesinin yarattığı sıkıntıyı çok iyi bilirler.

Çalışmaya dönecek olursak, deney grubuna her gün verilen 22mg stevia özütünün neye eşdeğer olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum: Stevia, şekerden 350 kat daha tatlı. Önerilen güvenli günlük kullanım dozu ise vücut ağırlığına göre hesaplanıyor: 12mg x kilo. Yani 50 kiloluk bir insan, bir gün içinde toplamda en fazla 600mg stevia alabilir. Bu çalışma zaten daha önceden defalarca (200 kez) yapılıp, sağlıklı kalmak için uyulması gereken azamî doz bilgisi paylaşılmış. Dişi sıçanların vücut ağırlıkları 250-300gr, erkeklerin ise 300-500gr arasıdır. Çalışmadaki sıçanların cinsiyeti belirtilmemiş, ortalama ağırlığı 350gr kabul edersek, insandan sıçana uyarlanan günlük azamî stevia alımı 4mg kadar olmalıdır. Yani çalışmada bir ay boyunca sıçanlara zorla verilen miktar, güvenli dozun 5 katından fazla. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, günlük şeker tüketimimiz 50mg’yi geçmemeli. Düşünün ki her gün bunun beş katı – bir su bardağından da fazla şeker tüketiyorsunuz. Sıçanlara yapılan tam olarak bu.

Bir ‘hiç’ için, 26 hayvan öldü

Peki çalışmanın devamında ne oldu, buna da bakalım… Bir aylık çalışma sonucunda sıçanlar “sakrifiye edilerek” (hayvan deneylerinde kullanılan tabir budur) yani öldürülerek karaciğer dokuları çıkarılmış ve bu dokularda oksidan ve antioksidan parametrelerin analizi yapılmış (aynı konunun araştırıldığı çalışmalara iki dakikalık bir Google aramasıyla ulaşabilirsiniz). Buna ek olarak da biyokimyasal analiz ve histopatolojik inceleme yapılmış. Sonuç: Yüksek dozda kullanılan stevia, karaciğer dokusunda hasara sebep olabilir.

Şahsen çok etkilendim! Çünkü güvenli dozu belirli olan bir içeriğin bir ay boyunca sıçanlara beş katı dozda zorla vermek ve sonuç olarak “güvenli dozun beş katının güvenli olmayabileceğini” söylemek etkileyici. Sonucu söyleyeyim: 26 sıçan öldü. Bir hiç için. Birileri de “uzman” oldu.

Kategori: Hayvan Hakları

Editörün SeçtikleriHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Biz daha çocuğuz’

Sanırım 2005 yılıydı. O dönemde farklı şehirlerden gelen korkunç itlaf görüntüleri üzerine Türkiye’nin her yerinden hayvan hakları savunucularının katılımıyla Ankara’da büyük bir eylem yapacaktık. Hayvan hakları, doğa ve çevre alanında çalışan sivil toplum örgütleri telefon ve mail yoluyla katılım ve desteklerini bildiriyorlardı. İçlerinden biri dikkatimi çekmişti: Bahçeköy Hayvansever Çocuklar Derneği. Burak’ı o zaman tanıdım… yıllar sonra, o oluşumun nasıl kurulduğunu ve “çocuk başına” neler yaptıklarını sorduğumda gülerek anlatmıştı: “Birileri telefonla arayıp ‘Belediye şu adreste usulsüz toplama yapıyor ve hayvanları öldürüyor, engelleyin’ dediğinde  ‘ama teyze biz daha çocuğuz’ diyorduk”.

Sonraki yıllarda, Burak ile arkadaşlığımız kesilmeden devam etti. Sosyal medya ve diğer iletişim yolları olmadığından, o zamanlarda pek revaçta olan yahoo mail grupları üzerinden. Onlarca itlaf olayında hep birlikte mücadele ettik. Şu anda onun başkanı ve benim de üyesi olduğum Hayvan Hakları ve Etiği Derneği, kurulduğu eski ismiyle faaliyetlerini sürdürüyordu. Burak, o dernek çatısı altında gene yakın zamanda aramızdan ayrılan Eva Aksoy ile yıllarca eziyet gören, istenmeyen, felçli, engelli hayvanları yaşatmak için inanılmaz bir emek verdi. Sarıyer Barınağı’nda bir süre veteriner sağlık teknisyeni olarak çalıştı. Bir süre sonra Yeryüzüne Özgürlük Derneği kuruldu ve Burak gene mücadelenin tam ortasındaydı.

‘Fena bir dayaktı…’

2013 yılında, Gezi Parkı eylemleri sırasında ölen hayvanlar için bir anma düzenlendi. Ayrıca Burak ve Yeryüzüne Özgürlük Derneği’nden arkadaşları, hayvan hakları ihlalleriyle ilgili bir rapor hazırlayarak Cenevre’deki Uluslararası Hayvan Hakları Mahkemesi’ne başvurmaya karar verdiler. Bunu duyurmak için de 28 Eylül günü Gezi Parkı merdivenlerinde basın açıklaması yapmak istediler. Polis izin vermedi. Burak, gözaltına alınan 14 kişi içindeydi. Gözaltı sürecinde gördükleri şiddeti de biliyorduk. Enteresan olan şey şu ki, o olayda şiddet uygulayan kişilerin hakları gasp edilmiş olsa, Burak o eylemde de muhakkak olurdu. Haksızlığın olduğu her durumda dayanışma ve desteğe hazırdı. Ezilen ve adalet arayan herkes için. Sanırım ağustos ayının sonlarıydı. Burak ifadeye çağırılıyordu. “Acaba bu sefer ne olabilir?” dedik. 2013 yılındaki bu eylemden ötürü hakkında terör soruşturması açılmıştı şimdi de…

‘Kimse hakkını kullandığı için cezalandırılamaz’

Burak, geçtiğimiz çarşamba gecesi, vicdanî ret davası için Konya’ya gitti. Gece Oğuz (Kınıkoğlu) ile onu otogardan uğurlarken “şimdi ne olacak” diye sorduğumuzda “ilkesel olarak idarî para cezasını ödemeyi de haklarımdan vazgeçmeyi de reddediyorum” demişti. Dava, 14 Ocak 2020’ye ertelendi. Ve dava dosyasının, somut norm denetimi için Anayasa Mahkemesi’ne gönderilmesi talebi de reddedildi. Burak, mahkemede söz verildiğinde şunu söylemişti: “Kimse hakkını kullandığı için cezalandırılamaz”.

Burak’ın aktivist yönü bir yana, o aynı zamanda kardeş, dost, sırdaştı. Yaşadığı tüm zorluklara ve tüm olumsuzluklara, onca yorgunluğuna rağmen birlikteyken gülme krizine girmemek mümkün değildi. Belki de mizah ile onarmaya çalışıyordu haksızlıkların yıprattığı ruhunu, bilemiyorum… Bu yaz, dernek olarak sürekli birlikteydik. En büyük kahkaha kaynağımız Burak’tı, onun olduğu ortamda gergin ya da mutsuz olmak mümkün değildi. Birlikteyken en sevdiğimiz şeylerden biri, fotoğrafını çeker gibi yaparak video kaydetmekti. Fark edince koşarak kaçması, kaçarken de bize birkaç küfür savurması bir klasik olmuştu. Ya da bir bakardık, birimizin Facebook profil fotoğrafı sabaha karşı bardan çıkan makyajı akmış bir Britney Spears fotoğrafı ile değişmiş! Bir de tabii ki unutulmaz video atışmaları ve taklitler var. Çok güzel şarkı söylerdi ve inanılmaz bir drama kabiliyeti vardı. Ayriyeten, müthiş bir gözlem yeteneği.

Bir hafta boyunca projeleri çalışmak için kamp yapmak üzere bir pansiyonda kalıyorduk. Bizim dışımızda, iki-üç turist çift vardı pansiyonda. Ve tabii ki Burak, bu gezegende ender görülebilecek bir nezakete sahip olduğundan, uzaktan görüp koşarak yaşlı çiftlerin yardımına giderdi. Her gün bir masa etrafında toplanıp bir şeyler konuşup yazmamız dikkatlerini çekmiş olacak ki, Alman bir çift önümüzden geçerken “Siz nasıl bir grupsunuz, ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Burak sohbet etmeye, ülkedeki hayvan hakları mücadelesinden bahsetmeye başladı. Kısa bir sohbetin ardından gittiler, giderken de “hedeflediklerinize ulaşmanızı tüm kalbimizle diliyoruz” demişlerdi. Burak’ın gözlerinde ışık vardı. Hem mücadeleyi anlatırken hem de yaşlı çiftin iyi dileklerini duyduğunda. Umut ona çok yakışmıştı.

Già il sole dal Gange…

Aramızdan ayrılmadan iki gün önce, hayvan deneyleri konusuyla ilgili yapmak istediklerimizi konuşmuştuk:

Söylediği her şey çok kıymetli, çok değerli. Çünkü her cümlesinin altında yılların bilgi-birikimi, tecrübesi var. Burak bir okul gibiydi. “Bu kadar çok şeyi nasıl bilebiliyor ve nasıl aklında tutabiliyor?” diye defalarca düşündüğümü hatırlıyorum.

Geçen hafta, birlikteki son gecemizde, bir proje dosyası hazırlıyordu. Gece geç vakit olmuş ve epey yorulmuştuk. Müzik iyi gelir dedim. Benden piyanoda bir şey çalmamı istedi: Scarlatti “Già il sole dal Gange”. “Of nereden buldun bunu!” dedim gülerek, “seviyorum” dedi. Dört gündür dinlediğim bu antik aryanın sözleri:

Ganj’ın üzerinde doğmakta olan güneş, daha da parıldıyor.

Şafakta dökülen gözyaşlarını bir bir kurutuyor

Ve yaldızlı ışıklarla her dal mücevher gibi süsleniyor,

Göğün yıldızları çayırlarda boyanıyor…

Onunla yakın çalışan dostlarına sordum. Hiç tanımayan birine Burak’ı anlatacaksınız diyelim, yalnızca üç kelime ile nasıl anlatırdınız diye. En sık verilen yanıtlar şunlar oldu: Güven, nezaket, merhamet.

Artık tek tesellimiz gittiği yerde incinmeyecek olması.  Ama bizler, yani yaşamaya devam edenler, bu ayrılıktan ötürü çok incindik…

Ve artık hepimiz, Burak’ın tüm dostları, bir arada olmamıza rağmen çok yalnızız. Umarım zaman, biraz da olsa bu terk edilmişliği iyileştirir…

DünyaKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Hayvan Deneyleri] Çin Halk Cumhuriyeti ve kozmetik ürünler için hayvan deneyleri

Bu yılın nisan ayında Çin Ulusal Medikal Ürün Yönetimi, kozmetik ürün içerik testleri için iki konuda dokuz alternatif bilimsel test yöntemini onayladı. Deneylerde ölen hayvan sayısını büyük oranda azaltacak bu gelişmeyi büyük şirketler ve deney karşıtı örgütler, hayli büyük bir adım olarak değerlendiriyor.

Çin Halk Cumhuriyeti’nde kozmetik dükkanları ve marketlerde satışa sunulacak tüm kozmetik ürünlerin hayvanlar üzerinde test edilmesi yasal bir zorunluluktu. Saç bakım, cilt bakım, vücut bakım ürünleri, makyaj malzemeleri, deodorantlar ve parfümler testin zorunlu olduğu kategorilerdi. Firmalar bu zorunlu testleri kendileri yapmasalar bile, hükumete ait olan ve alternatif yöntemlerin kullanılmadığı laboratuvarlarda bu ürünler test edilebiliyordu.

2014 yılında mevzuatta yapılan bir değişiklikle, ülke içinde (kabul edilmiş güvenli içerik listesi ile) üretilen kozmetik ürünlerin, hayvanlar üzerinde test zorunluluğu kalktı. Ancak yurt dışında üretilen ve burada satılan ürünler için hayvanlar üzerinde test şartı değişmedi. Hayvan deneyleriyle ilgili katı politikalara sahip bazı firmalar bu zorunluluk kalkana dek Çin pazarında yer almayacağını belirtirken, bazıları da deney şartından muaf olmak için havaalanında satış yapmayı, internet üzerinden satış yapmayı ya da farklı bir mevzuatın geçerli olduğu Tayvan ve Hong Kong’da ürünlerini satmayı seçtiler. Çin’deki milyar dolarlık pazarın cazibesine kapılan bazı büyük markalar ise orada satış (ve hayvan deneyi) yapmaya devam ettiler, bu büyük markalar hayvan hakları savunucuları tarafından yıllardır boykot ediliyor.

2017’de Çin Gıda ve İlaç Dairesi, bazı yeni kozmetik ürünlerin Şangay’dan ithal edilmesi durumunda basitleştirilmiş bir kayıt işlemine girmesine ve bu kozmetiklerin ithal edilen kozmetikler için hayvan deneyi zorunluluğuna tabi olmayacağına dair bir düzenleme yayınladı.

2018’de ise, dünyadaki deney karşıtı ilk örgütün sertifikalandırma programı olan Leaping Bunny (eski ismiyle BUAV), bir pilot çalışma başlattı: Leaping Bunny China Project. Leaping Bunny, Knudsen&Co ve Fengpu Industrial Park’ın ortaklığıyla yürütülen bu çalışmada amaç, ithal kozmetik ürünlerin test zorunluluğundan muaf olması için yerel olarak üretilmesi ve satış sonrası testlerden de muaf olmasını sağlamak. Ayrıca Leaping Bunny sertifikasına sahip kozmetik ürünlerin satış öncesi ya da sonrası hayvanlar üzerinde test bariyerine takılmaması da hedefleniyor. Bunun için, Knudsen&CRC tarafından yönetilen Şangay’ın hemen dışındaki bölgede bulunan Fengxian Endüstriyel Parkı’nda yer alan Beauty Valley’de üretim ve testlerin gerçekleştirilmesi planlanıyor.

Alternatif yöntemler 1 Ocak 2020’den itibaren kullanılabilecek

2019 Nisan ayında ise, Çin Ulusal Medikal Ürün Yönetimi (NMPA), kozmetik ürün içerik testleri için iki konuda dokuz alternatif bilimsel test yöntemini onayladı. Bunlar: deri hassasiyeti ve göz tahrişi-korozyonla ilgili testlerdi. Ayrıca, kozmetik ürünler için teknik güvenlik standardı olarak üç yeni yöntem de kabul edildi. 1 Ocak 2020’den itibaren, bu yeni alternatif bilimsel yöntemler kullanılabilecek.

Orada satış yapan ya da yapmak isteyen büyük şirketler ve deney karşıtı örgütler, alternatif test yöntemlerinin benimsenmesi için yıllardır çaba gösteriyorlar. Ve Nisan ayındaki bu gelişmeyi hayli büyük bir adım olarak adlandırıyor, birkaç yıl öncesine kadar hükümetin hayvanlar üzerinde yapılan testlere karşı büyük bir güven duyduğunu ve bu yöntemler hakkında konuşmayı bile reddettiğini belirtiyorlar.

Çin anakarada kozmetik ürünlerin hayvanlar üzerinde testinin iki ayağı var: Pazar (satış) öncesi ve sonrası. Hükümet halihazırda satışta olan bir ürünü satıştan çekip kendisi test edebilir ve bunun için marka sahibinin iznine ihtiyacı yok. Satış öncesi testler ise gerekli görüldüğünde gene hükümet tarafından yapılır. Yukarıdaki yeni test yöntemleri, ürünün satışı öncesi kaydı yaptırılırken ya da satış sonrasındaki kontroller için kullanılabilecek. Her bir ürün kontrolü için tahminen 70 kadar hayvanın kullanıldığını düşünürsek, deneylerde öldürülen hayvan sayısında büyük bir azalma yaşanacağını söylemek yanlış olmaz.

……

Deneye Hayır Derneği’nin uzun araştırmalar sonucunda hazırladığı deneysiz.org web sitesi, hayvan deneyleriyle doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkisi bulunmayan ürünleri tercih etmek isteyen tüketici için bir rehber niteliğinde. Sitede listelenen markalar, ürünlerini hayvanlar üzerinde test etmemekle birlikte, Çin anakarada fiziksel satış da yapmıyor veya orada sattığı ürünleri orada üretiyorlar. Ayrıca her markanın çatı markası ve bu çatı markanın ya da bağlı olan diğer markaların ürünlerini hayvanlar üzerinde test edip etmediği de görülebiliyor.

Kategori: Dünya

Hafta SonuHaftasonuHayvan HaklarıKöşe YazılarıManşetYazarlar

DİKKAT KÖPEK YOK!

‘Gezegende var olan hiçbir yer, hayvanlar için güvenli değil. Hiçbir ülke, medeni değil.’

Sokakta yaşayan hayvanlarla ilgili herhangi bir olay gündeme geldiğinde, mutlaka “gelişmiş ülkelerde sokakta hayvan yok, hepsi barınaklarda!” cümlesini okumak zorunda kalırız. Evet yok, çünkü 1900’lerden itibaren sistematik şekilde öldürülerek nüfusları “popülasyonu kontrol altına almak” için azaltıldı. Biz her şeyi kontrolümüz altına almaya çalışırken, kent yaşamına ayak uydurmuş, on binlerce yıl önce evcilterek kendimize adeta bağımlı hale getirdiğimiz bu dost hayvanların payına da öldürülmek düşüyor. Kriter: Bir insanın himayesinde olup olmaması. Çünkü her şey mutlaka ama mutlaka bizimle ilgili olmak zorunda… Ötanazi, Yunanca “kolay ölüm” anlamına geliyor ve dilimizde bunun için genellikle “uyutmak” terimi kullanılıyor. Ben “iğneyle öldürmek” demeyi tercih ediyorum çünkü hayvanlar uyumuyor, ölüyorlar. Bir canlıya onu öldürecek bir kimyasal enjekte etmenin ismi uyutmak olamaz.

California’da büyük bir barınağın verilerine göre; 1970’de gelen köpek sayısı: 23,500, kedi sayısı: 22.600. Barınağa gelen toplam 49,100 hayvanın 9,130’u yuvalandırılmış, 37,025’i iğneyle öldürülmüş. 1980’de gelen köpek sayısı: 7,603, kedi sayısı: 6,628. Toplam 14,231 hayvanın 5,580’i yuvalandırılmış, 8,651’i iğneyle öldürülmüş. 1990’da gelen köpek sayısı: 5,866, kedi sayısı: 9,211. Toplam 15,077 hayvanın 6,088’i yuvalandırılmış, 9,009’u iğneyle öldürülmüş. Bu barınakta, 1970-1997 yılları arasında gelen toplam 546,346 hayvanın 172,322’si (%31.54) yuvalandırılırken, 363,669’u (%66.56) iğneyle öldürülmüş. Kabaca şöyle özetleyebiliriz: Gelen 3 hayvandan 1’i yuvalandırılırken, diğer 2’si de öldürülmüş. ABD’de 1940’larda evcil hayvan ötanazi oranı 23 milyon iken, 1970’lerde 12-13 milyona düşmüş ve 2014’te 2,7 milyon olarak kaydedilmiş. HSUS (Humane Society of the United States)’in verilerine göre, 1972 yılında ABD’de 13.5 milyon hayvan iğneyle öldürülmüş ve bu sayı, ülkedeki toplam evcil hayvan nüfusunun %20’si imiş. 1985’e gelindiğinde ise, barınağa gelen hayvan sayısı %50 oranında azalmış, aynı yıl iğneyle öldürülen hayvan sayısı 7.6-10 milyon arasındaymış. Onyıllar boyunca süren bu sistemli yok etme politikasının sonuçlarını bugün rahatlıkla görebiliyoruz.

Peki hayvanları nasıl yok ettiler, yöntemler nelerdi biraz bunlara bakalım…

Ateşli silahla vurma: Kedi ve köpeklerde ölüme neden olan “en acısız yol” olarak kabul edilen bu yöntemde, hedefin doğru olması durumunda bilinç kaybı hemen oluşuyordu. Az sayıdaki köpekleri öldürmek için uzun süre kullanılan bir yöntem olsa da çok sayıda köpek olduğunda ortaya çıkan kanlı görüntü, çalışanlar tarafından saldırganca bulunmuş ve (bilindiği kadarıyla) bir yerden sonra barınaklarda kullanılmamıştı.

Dekompresyon odaları (decompression chambers): İlk kez 1950’lerde ABD’de havacılık araştırmalarında köpekler üzerinde kullanıldı. Oda, bir silindir şeklindeydi ve hazneye kolayca takılabilen 2 köpeklik bir kafes bulunuyordu. 55 bin feet eşdeğerine getirilen hava basıncı, hızlı bir bilinç kaybına neden oluyordu. Zamanlayıcı, küçük hayvanlar için 10 dakika, büyük hayvanlar içinse 20 dakika olacak şekilde ayarlanmaktaydı ve doğru valfin açılmasıyla içerdeki basınç 1 dakika içinde normale dönüyordu. Hayvanları çıkarmak ve ölü olduklarından emin olmak için kapağı açmadan önce 1 dakika daha havanın temizlenmesi için bekleniyordu. Kanada’daki barınaklara birkaç dekompresyon odası konulmuştu ancak birkaç yıl sonra kullanılmaktan vazgeçildi. Bu metod Avrupa’da çok tercih edilmese de Japonya’daki bazı şehir barınaklarında kullanıldı.

Elektrikle öldürme (eloctrocution): Özellikle İngiltere’de (1920’lerde) en az 4 özel elektrikle idam kabini bulunuyordu. Bu yöntemin insaniyetinden şüphe duyulmaya başlanmasını, idamdan “kazara” kurtulan insanlardan öğrenilenlere borçluyuz. 1937’de Britanya Veteriner Hekimler Birliği tarafından onaylanan kabinler sonraki 20 yıl boyunca kullanılsa da, 1950’lerden itibaren bu kabinlerin kullanılamaz olduğuna karar verildi.

Barbituratlar: Merkezi sinir sistemini etkileyerek bilinç kaybı ve ardından da solunumun ve kalp fonksiyonlarının durmasını sağlıyordu. Barbiturata alternatif olarak geliştirilen T-61’in (3 ajanın karışımından oluşan bir nonbarbiturat solüsyonu) ise kedi ve köpekleri öldürmek için ilk kullanılışı, Batı Almanya’daki 350 kedi ve köpeğin öldürüldüğü bir deneydi. Damariçi ya da kalbe enjekte ediliyor, çok hızlı enjektesi, anksiyete ve çırpınmaya sebep oluyordu ve bu yüzden de uygulayıcının deneyimli olması gerekiyordu. İtalya’da belediyeye ait barınaklardaki istenmeyen hayvanları ötanazide yaygın olarak kullanılan Tanax’ın (T61), ABD’deki küçük hayvanda ilk klinik kullanımı ise 1963 yılında olmuştu. T-61 hemen bilinç kaybı yaratmasına rağmen, fiyat olarak diğerinden 3 kat pahalı olduğu için barınaklarda çok tercih edilmemişti.

Gaz odaları: Karbonmonoksit, kloroform/karbondioksit, nitrojen ve tek başına kloroform kullanılmaktaydı. Dr. Benjamin Richardson, aynı anda 100 köpeği öldüren bir aparat geliştirmişti ve o zamanlarda bu, Battersea Londra’daki Kayıp ve Muhtaç Köpekler Geçici Evi’ndeki en yüksek günlük öldürme sayısı olmuştu. Richardson’un oğlu ünitenin kapasitesini 150’ye çıkardı ve bu sistem 50 yıl boyunca kullanıldı. Eğer 4 dakika sonra gaz odasının duvarındaki sabit steteskoptan hala nefes sesi geliyor ise, kloroform ve karbon disülfid takviyesi yapılıyordu. Kediler daha geç ölüyorlardı. Karbondioksit, Brezilya’daki devlet barınakları dışında, köpekler için pek kullanılmadı, Kanada ve bir de İngiltere’de yetişkin ve yavru kediler için karbondioksit kabinleri vardı. Karbondioksit&kloroform kullanılan aparat ise; ilk olarak 1970’lere doğru Cenevre’de bazı belediye barınaklarında, ardından Fransa sınırındaki özel bir köpek barınağı ve İspanya’daki bir belediye barınağında kullanılmıştı. Siyanür gazının (HCN) ise, hayvan ve insanları öldürmede uzun bir geçmişi var: 1920’lerde New Orleans’ta gemilerdeki sıçanları öldürmek için, 1939’da Nazi toplama kamplarında, 1965’te laboratuvardaki hayvanları öldürmek için ve sonrasında da İspanya’da, açık çukurlarda yuva bulamayan evcil hayvanları öldürmek için kullanıldı. Karbondioksit, Japonya’da rutin bir uygulamayken, ABD’de kullanımı belli şartlara bağlıdır. “Dream Box” adı verilen, çelikten yapılmış 3m3 genişliğindeki karbondioksit gaz odalarının ön kapısında bir pencere bulunur ve kapı kapanır kapanmaz yüksek konsantrasyonda CO2 salınır ve 1 dakika içinde hayvanlar ayakta duramaz hale gelirken, hava yoksunluğu çekerek ve ağızları açık şekilde -son oksijeni solumaya çalışırken- 10 dakika içinde de ölmüş olurlar.

ABD

Görüldüğü üzere insan, hayvanları hızlı ve etkin şekilde öldürme konusunda epey kafa yormuş. Silahla vurma gibi kanlı yöntemlerin yarattığı görsel kaygı, insan gözünü rahatsız etmeyecek “insancıl” yöntemlerin bulunması için itici güç olmuş. Günümüzdeki uygulamalara gelecek olursak, en fazla barınağa sahip olan ve sıklıkla örnek gösterilen ABD’yi inceleyebiliriz.

HSUS verilerine göre ABD’deki yuva sahibi hayvan sayısı 164 milyon, bir yılda barınağa gelen hayvan sayısı 6-8 milyon, barınaklardan yuvalandırılan hayvan sayısı 3-4 milyon ve yuvalandırılabilir durumda olmasına rağmen ötanazi uygulanan hayvan sayısı da yaklaşık 3 milyondur. Barınaklar “high-kill” ve “no-kill” olmak üzere farklılık gösterir, 3500 barınaktan 200’ü no-kill statüsündedir. Genel kanı, no-kill statüsündeki barınaklarda sağlıklı hayvanların asla iğneyle öldürülmediği yönünde olsa da gerçekte durum biraz farklı. High-kill statüsündeki barınaklara getirilen hayvanlar ise, barınağın politikasına göre değişen (genellikle 7-21 gün arasında) bir süre için barınakta tutulur ve “o gün” gelince de iğneyle öldürülür. Hayvanlar barınaklara iki şekilde gelir: sahibi bizzat barınağa getirerek bırakır ya da animal control tarafından sokakta bulunup getirilir. No-kill statüsünde olan barınaklar, sağlık durumu ya da saldırgan davranışları nedeniyle yuvalanamayacağını düşündüğü, himayesindeki bazı hayvanları (%10 gibi belirli bir oranda) iğneyle öldürebilir ancak gene de no-kill statülerini kaybetmezler. Ayrıca bu barınakların belirlediği (örneğin: 100 kedi 80 köpek gibi) bir limitleri vardır. Tüm bu bilgilerden sonra sanırım “no-kill” barınakların, bizim düşündüğümüz anlamda “no-kill” olmayabileceğini netleştirmiş oluyoruz.

Hükümet desteği alan ya da almayan, 50 eyalet-1505 şehirden toplam 2,255 örgütün sağladığı verilerden oluşturulan SAC (Shelter Animals Count) 2016 raporuna göre: barınaklara gelen 987,827 kediden 716,018’i (%72.48) yuvalandırılmış, 35,234 kedi (%3.57) ölmüş ve geriye kalan 236,575 (%24.95) kedi de, barınak kuralları gereği ya da bakan kişilerin talebi doğrultusunda iğneyle öldürülmüştür. Burada iğneyle öldürülmeye de bir açıklık getirelim: Bu hayvanlar sağlıklı olan ancak yuva bulunamayacağı düşünülüp belli sürenin sonunda öldürülen hayvanlardır. Köpekle ilgili oranlara baktığımızda ise; 933,265 köpeğin 744,051’i (%79.73) yuvalandırılmış, 12,804’ü (%1.37) hastalık vb. nedenlerle ölmüş ve geri kalan 176,410 (%18.90) hayvan ise iğneyle öldürülmüştür. Ayrıca raporda, eyaletlere göre en yüksek iğneyle öldürme oranına sahip yerlerin %27 ile Louisiana ve %33 ile Alabama olduğu ve bu eyaletleri sırasıyla Texas, California, Nevada ve Idaho’nun izlediği de yer alır.

Japonya

Batı’dan doğuya geçelim ve gelişmişlik yönünden belki de ilk 5 ülke arasında sayabileceğimiz Japonya’da neler olduğuna bakalım. Japonya’daki en büyük hayvan koruma örgütü olan ALIVE (All Life in Viable Environment) verilerine göre; Japonya’daki yuva sahibi hayvan sayısı 2.1 milyon, toplam barınak sayısı 1,294, barınaklara bir yıl içinde gelen hayvan sayısı 210 bin, yuvalandırılan ortalama hayvan sayısı 32 bin ve yuvalandırılabilir durumdayken ötanazi yapılan hayvan sayısı ise 170 bin. Yani hiçbir sağlık sorunu olmamasına ve yuvalandırılabilir durumda olmasına rağmen, barınakta kapladıkları yer sorun olduğu için iğneyle öldürülen hayvan sayısı, yuvalandırılan hayvan sayısının 5 katından da fazla.

Birleşik Krallık

Birleşik Krallık’taki mevcut duruma bakacak olursak, oranlar ABD’deki kadar yüksek olmasa da durum pek iç açıcı değil. Birleşik Krallık’taki en eski ve büyük örgüt olan RSPCA verilerine göre: sokakta bulunan ya da terk edilen hayvanların sadece 3’te biri yuva bulabiliyor. 2017 yılında, toplam 115 bin hayvanın sadece 44.611’i yuvalandırılmış ve 70 bin hayvan da iğneyle öldürülmüş. İngiltere ve Galler’de yasa gereği; bulunan hayvan, yerel yönetime bağlı merkeze getiriliyor ve sahibinin gelip alması için 7 gün bekleniyor. Bu süre sonunda alınmazsa, sahiplendiriliyor veya iğneyle öldürülüyor (Environmental Protection Act 1990/Sections 149). Bir başka büyük örgüt, Battersea Dogs And Cats Home’un direktörü, 2014 yılında himayelerindeki köpeklerin %25’ini iğneyle öldürdüklerini belirtmiş.

Konuyla ilgili çok fazla bilgi sahibi olmayanların yaşadıkları hayal kırıklığını tahmin edebiliyorum. Hayvansever bilinen değişik yerlerde, yuva bulamayan ya da bakan kişiler tarafından artık istenmeyen hayvanların iğneyle öldürüldüğünü ilk öğrendiğimde çok kötü hissetmiştim. Ve tabii ki zamanla ben de çoğu hayvan korumacı gibi Kanada’nın foklara, Japonya’nın yunus ve balinalara, İspanya’nın boğalara, Çin’in birçok türden hayvana, Avustralya’nın kangurulara, Danimarka’nın köpeklere ve birçok ülkenin çeşitli türlerdeki hayvanlara yaptıklarını öğrenince büyük hayalkırıklığı yaşadım. Ve şimdi artık diyorum ki: Gezegende var olan hiçbir yer, hayvanlar için güvenli değil. Hiçbir ülke, medeni değil.

KAYNAKLAR

*Review of Literature on Use of T-61 as an Euthanasic Agent, Laura Dalia Barocio

*Companion Animal Demographics in the United States: A Historical Perspective, E.A.Clancy&A.N.Rowan, 2003

 *The Psychology of Euthanizing Animals: The Emotional Components, C. E.Owens&R.Davis&B.H.Smith, 1981

*Euthanasia of Dogs and Cats: An Analysis of Experience and Current Knowledge With Recommendation for Research, T.Carding&M.W.Fox, 1978

*Exploring Attitudes Toward Euthanasia Among Shelter Workers and Volunteers in Japan and the US, m.Cavalier, 2016

*Carbon Dioxide for Euthanasia: Concerns Regarding Pain and Distress, With Special Reference to Mice and Rats, K.Conlee&M.Stephens&A.N.Rowan&L.A.King, 2005

*Dog Population & Dog Sheltering Trends in the United States of America, A.Rowan&T.Kartal, 2017

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

EkolojiHafta SonuHaftasonuHayvan HaklarıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Distress: Deneylerde kullanılan hayvanlarda sıkıntı

“Hayvanlara iyi bakıyor, gereksiz acı ve sıkıntı çektirmiyoruz”. Hayır, çektiriyorsunuz. Bilerek olmasa bile, çektiriyorsunuz.

Türkiye’de hayvan deneylerini düzenleyen yasal metinlerde hayvan refahı, insancıl yöntemler, etik standartlar gibi terimleri sıklıkla görürürüz. Ayrıca bu metinlerde, prosedürün hayvanda yarattığı olumsuz durumu ölçmeye yarayan “şiddet kategorileri” de yer alır ve bu kriterler hayvanın yaşadığı fiziksel durumun tanımlanması içindir. Ancak (aynı ABD’deki gibi) acı kategorize edilirken, hayvanın yaşadığı sıkıntı kategorize edilmemiş ve net olarak tanımlanmamıştır. Sıkıntı (“distress”), deneylerde kullanılan hayvanlarla ilgili üzerinde durulması gereken noktalardan biridir ve en az ağrı (“pain), korku (“fear”), kaygı (“anxiety”) ve acı çekme (“suffering”) kadar önemlidir.

Hayvanlar üzerinde çalışma yapan kişilerin savunması genellikle hayvanlara gereksiz ağrı-acı çektirilmediği, anestezi kullanıldığı, iyi bakıldığı yönünde olur. Ve buna dayanak olarak da sadece hayvanın çektiği ağrı ve sıkıntı değil, bu etkenlerin hayvanda yarattığı fizyolojik ve psikolojik etkilerin çalışma sonuçlarına yansıması da gösterilir. Ancak sıkıntı her zaman ağrı ya da acı ile ilişkili olmayabilir. Yani bir hayvanın üzerinde “invaziv” tabir edilen bir prosedürün gerçekleştirilmemiş olması, o hayvanın sıkıntı çekmediği anlamına gelmez. Sıkıntı, bir hayvanın yaşadığı (ve çoğunlukla madden ölçemediğimiz) olumsuz psikolojik durumdur.

‘Kanlı gözyaşı’

Sıçanlarda stresin değerlendirilmesine yarayan metotlardan biri, “kanlı gözyaşı” denilen (porfirin dolu gözyaşı) salgılamanın ölçülmesi olmuştur ve buna ek olarak fizyolojik durumu da radyo-telemetri cihazıyla (hayvanın nabzı, kan basıncı, kan akışı, vücut ısısı, göz içi basıncı vs.) uzaktan izlenebilir. Ama bunun için de invaziv bir uygulama gerekir: telemetri vericilerinin hayvana ilk implantasyonu ameliyatla yapılır. Yani hayvanlardaki fizyolojik ve psikolojik durumu ölçmek için kullanılan yöntemler de ayrı bir prosedür gibi, acı-ağrı-sıkıntı verici olabilir.

Laboratuvardaki hayvana, üzerinde herhangi bir deney (ya da tek bir enjeksiyon dahi) yapılmadan, sadece laboratuvardaki rutin bakımını yapmak dahi hayvan için bir sıkıntı sebebidir. Üç rutin laboratuvar prosedüründen non-invaziv olarak tanımlanan tutuş (“handling”), rutin bakımın bir parçasıdır; kafes altlık temizleme ya da kafes değiştirme sırasında hayvanlar mecburen tutularak geçici bir yerde bekletilir ve bir süre sonra yeniden yerlerine yerleştirilirler. Peki acaba bu masum işlem esnada hayvanda ne gibi değişiklikler görülür? Yani hayvanı sadece kısa bir süreliğine tutmak ya da yerini değiştirmek hayvanda ne gibi etkiler yaratır? Bununla ilgili yapılan çalışmalardan bazıları:

Kafes Değiştirme: Sharp ve arkadaşlarının 2002’de 8 erkek sıçan üzerinde yaptığı çalışmada, hayvanların kafesinin değiştirilmesi, kalp atımlarında %46 ve kan basıncında %19 artışa sebep olmuş, 8 dişi sıçanda aynı çalışma yapıldığında da kalp atımında %37 kan basıncında %15 artış gözlemlenmiştir. Line ve arkadaşlarının 6 dişi rhesus makak üzerinde yaptığı çalışmada kafes değiştirme kalp atımında %46 artışa sebep olmuş, Matt ve arkadaşlarının 12 dişi hamster ile yaptığı çalışmada da hayvanlarda prolaktin düzeyinin %125 arttığı görülmüştür. Knudtzon’un çalışmasında ise, kafes değiştirmenin tavşanlar üzerindeki etkisi insulinin düşmesi (-19) ve glukozun artması (+21) olarak belirlenmiştir.

Tutuş: Gallaher ve arkadaşlarının tutuşun etkisiyle ilgili yaptığı çalışmada, 5 dişi sıçanın vücut ısısının (sadece) tutulmaktan dolayı %2,7 arttığı, Clement ve arkadaşlarının 4 dişi fare üzerinde aynı amaçla yaptığı çalışmada da vücut ısısının %4,8 arttığı görüldü. De Boer ve arkadaşlarının çalışmasında, 6 erkek sıçandaki hormonal değişiklikler şöyleydi: kortikosteron artışı %160, noradrenalin %290, adrenalin %220, glukoz %195. Beuving&Vonder’in 14 tavukta yaptığı çalışmada, tutuşun hayvanlardaki kortikosteronu %550 arttırdığı görüldü. Aynı çalışmayı kortikosteron için 90 ördekte yapan Harvey ve arkadaşlarının elde ettiği sonuç %385 iken, 82 serçede yapan Romero ve arkadaşlarının elde ettiği sonuç ise %260-730 arasında değişiyordu.

Özetleyecek olursak, hayvanları sadece kafesinden alarak başka bir kafese koymak ya da yerini değiştirmeksizin sadece onları tutmak dahi vücutlarında önemli değişiklikler ve buna bağlı olarak korku, kaygı, sıkıntı yaratır. Kafes değişikliği yapılan hayvanların kalp atım hızının 45 dakika sonra normale döndüğü de ayrıca gözlemlenmiştir.

Refahçı argüman’ tatmin edici değil

Hayvanlara iyi bakıyor, gereksiz acı ve sıkıntı çektirmiyoruz”. Hayır, çektiriyorsunuz. Bilerek olmasa bile, çektiriyorsunuz: Rhesus makaklarda yapılan bir çalışmanın sonuçlarına göre; bir yabancının odaya girmesi, hayvanlardaki lökositin (ort) %50 artışına, bir yabancının odaya girdikten sonra telefonunun çalması da büyüme hormonunda %2400 artışa sebep olmaktadır.

Hayvanlar makine değildir. Çevrelerindeki değişikliklerden, bir elin bedenlerini kavramasından ya da alıştıkları yerin değişmesinden etkilenirler. Aynı bizler gibi… Bu yüzden, biz deney karşıtları, aynı insanlar gibi hissedebilir olan insandışı hayvanlar üzerinde yapılan çalışmaları invaziv ya da noninvaziv diye sınıflandırmaz ve hayvan hakları ilkeleri gereği bu deneyleri refahçı bir yaklaşımla değerlendiremeyiz. Bu nedenle de profesyonellerin, deney karşıtlarıyla girdikleri kısır tartışmalarda kullandıkları refahçı argümanlar tatmin edici olmaktan uzaktır. Kaldı ki hayvanları temsilen hayvan deneyleri konusunda bir uzlaşı sağlamaya kalkışmamız mümkün değildir. Onlar adına kabul edebileceğimiz tek şey, kafeslerin boşalması ve hayvanların denek olmadığı alternatif bilimsel yöntemlerin kullanılması olacaktır.

KAYNAKLAR:

Laboratory Routines Cause Animal Stress, J.P.Balcombe&N.D.Barnard&C.Sandusky

Resolving Animal Distress and Pain, A.Karas&M.C.Leach&K.A.Andrutis …

Addressing Distress and Pain in Animal Research, K.Conlee&M.Stephens&A.N.Rowan

Kategori: Ekoloji

Köşe YazılarıYazarlar

Hayvan hakları mı hayvan refahı mı?

Mabel adlı kadın, 1 Haziran 1982’de doğdu.

Yaşadığı süre boyunca 6 hamilelik yaşadı ve bu hamilelikler sonucunda iki ölü bebek doğurdu. İki bebeği doğum esnasında öldü ve iki bebeği de canlı doğdu.  2 sezaryen operasyonu geçirdi. Bir kez rahim biyopsisi ve kontrol amaçlı laparotomi ( karın boşluğunun cerrahi yöntemlerle açılması) yapıldı. Hamileliği esnasında, rahmindeki fetüslere emg elektrodları takıldı. Yaşamı boyunca, tam 11 ameliyat geçirdi. Ölümünden bir süre önce çekilen röntgende, batın bölgesinde muhtemelen önceki ameliyatlarda unutulmuş bir metal tel tespit edildi. Ayrıca skolyoz (omurganın eğriliği) teşhisi konmuştu ve vücudunda çeşitli bakteri ve parazitler vardı. Sağ elindeki bir parmak ampute edildi (kesildi).  10 gün sonra, aynı eldeki diğer parmağı da kesilmek zorunda kalındı. Ağzında dişeti iltihabı vardı. Karnında da stafilokok enfeksiyonu tespit edildi.

                Hayır, Mabel’in parmakları sigara tiryakiliğinden oluşan kangrenden dolayı kesilmedi. Hemen hemen tüm doğumlarının problemli olmasının sebebi hamilelik esnasında yaptığı yanlışlar -yanlış beslenmesi-zararlı alışkanlıklarına devam etmesi-  değildi. Geçirdiği ameliyatların sonrasında neredeyse hiç ağrı kesici verilmemesinin sebebi, ilaç kullanmayı reddetmesi de değildi. Ağzındaki  iltihap, diş ve dişeti sağlığına dikkat etmediği için oluşmadı. Kısacası Mabel; üzücü şekilde sürekli bebeklerini kaybeden, çeşitli hastalıklara yakalanan, tüm bakteri ve virüslerin sanki onu bulduğu talihsiz-şanssız bir kadın değildi.

                Mabel’in en büyük talihsizliği, bir enstitü laboratuvarında doğmuş olmasıydı. Annesiyle neredeyse hiç vakit geçirmedi. 10 yıl 359 gün yaşadı ve bunun 1,613 gününü yalnız kendisinin sığabileceği büyüklükteki bir tel kafes içinde tek başına geçirdi. 11 ameliyattan sonra neredeyse hiç ağrı kesici desteği verilmedi, sadece bir sezaryenin ardından 1 gün süre ile ağrı kesici kullanabildi.  Rahminde 5 Ekim’de ölen fetüs, gözlemlemek için bilerek içeride bırakıldı ve 9 Aralık’ta mumyalaşmış halde sezaryenle alındı. Bu süreçte de hiç ilaç desteği alamadı. Tam 388 kez (24 farklı tip) ilaç uygulandı. 4 farklı tip mikrop ve 3 farklı tip parazitle enfekte edildi. Mabel, öylesine büyük bir psikolojik ve fiziksel şiddete maruzdu ki kendine zarar vermeye başladı ve parmağını yedi. Ve 10 gün sonra diğer parmağını. “Depresyondan kaynaklı uzuvlarını yiyor” diye not düşüldü dosyasına. Mabel ölmek istiyordu ama öyle bir imkânı dahi yoktu. Aynı enstitüdeki, hayatının %93’ünü yalnız geçirmiş Bonnie ile birbirlerini hiç görmediler ancak durumları benzerdi: Bonnie de uzuvlarını yiyor, tüylerini yoluyordu. Ona da “depresyon-mental hastalık” notu düşüldü. Diğer bilim tutsakları Bangles, Cecelia, Lilly, Vera, Derek, Raj, Wafiya’ya da…

Mabel’in hikayesi, hayvan refahı ve hayvan hakları arasındaki keskin ayrımın, faydacılığın ve türcülüğün anlaşılmasına uygun örneklerden biridir.

 Faydacı görüşe göre,  Mabel’in yaşamı ve vücuduna yapılan müdahaleler ile insan sağlığı için bilgi ve kazanımlar elde edileceğini varsayımında -ki gerçekte öyle bir şey olmadı- bir yanlışlık  yoktur. Çünkü ahlaken yanlış sayılabilecek bir eylemin sonucunda sağlanacak olsa dahi, varılacak hedeften elde edilecek çıkarlar birinci plandadır. Evet Mabel çok acı çekmiştir ama diğerlerinin çekmemesi için önemli bir görevi de üstlenmiştir. Bu, faydacı yaklaşımdır.

Böyle bir durumda da ahlaki kaygıları mümkün olduğunca bertaraf etmek ve vicdani yükten kurtulmak için bir takım kısıtlamalar yapma yoluna gidilir. Hayvanların korunmasıyla ilgili oluşturulan yasal metinlerdeki “hayvan refahı” vurgusunun altında yatan sebep budur. Refahçı yaklaşım, Mabel’in geçirdiği operasyonlar, vücuduna enjekte edilen maddeler ya da rahminde bırakılan fetüsle ilgilenmez. Tek kaygısı, Mabel’in (eğer uygunsa) ağrı kesici alabilmesi, (mümkünse) yalnız olmaması ve kafesinin boyutudur. Eğer deney çalışmasına negatif bir etkisi olacaksa, ağrı kesici de önemli değildir. Sınırları insan tahakkümüyle çizilen hayvan refahının anlamı budur.

Türcülük ise, 3. paragrafta Mabel’in bir insan olmadığının anlaşılmasıyla duyulan rahatlığın adıdır; insanmerkezcidir. Türcülük; Mabel’in yalnızlığı, kafesinin boyutu, gerçekleştirilen deneysel prosedürler, çektiği acı-stres ve hatta çalışmadan bir fayda sağlanıp sağlanmadığıyla  ilgilenmez. Mabel bir insan olmadığı müddetçe tüm bu ayrıntılar önemsizdir. İnsandışı hayvanlar arası türcülükte ise fare Mabel ile kedi Mabel ya da inek Mabel ile köpek Mabel için verilecek tepkiler farklı olabilir. Mabel bir fare ise faydacı, tavşan ise refahçı, köpek ise deney karşıtı yaklaşım gözlenebilir.

                Hayvan hakları ise daha büyük kafesleri değil, boş kafesleri hedefler. Mabel’in orada neden-nasıl-ne şartlarda bulunduğuyla, yaşadığı acının katlanabilir olup olmadığıyla ilgilenmez, Mabel’in orada oluşunu kayıtsız şartsız reddeder. Mabel’in hangi türe mensup olduğunun da hiçbir önemi yoktur çünkü hayvan hakları savunusunda türler arasındaki farklar ya da türlerin insanla benzerlikleri, onlara davranışlarımızı negatif ya da pozitif yönde şekillendirebilecek etkenler değildir. Her hayvan özgür doğmalı ve özgürce yaşamalıdır. İnsanla diğer türlerin çıkarlarının çatıştığı durumlarda ise “altın kural” geçerlidir: Başkalarına, kendine davranılmasını istediğin gibi davran. Kişisel menfaatlerimiz, karşı tarafın hakları ile teraziye konulduğunda daha ağır basmaz. Hayvan hakları yaklaşımındaki net ve keskin çizgiler, onu hayvan refahından ayırır:

Hayvan Refahı:

Hayvanları öldürmemiz gereken durumlarda, onlara acı çektirmemeliyiz.

Hayvan Hakları:

Her ne sebeple olursa olsun, hayvanları öldürmeye hakkımız yok.

Menfaatlerin eşit olarak önemsenmesinden yola çıkarak ırkçılık ve cinsiyetçiliğe karşı yapılan itirazı, çoğu zaman hayvanlar konusunda yapmaktan kaçınırız:  Feministin, sütü için sömürülen ineğin yaşam hakkını savunmaması türcülük ise (ki öyle), eşitlik ilkesinin savunucuları da bunu sadece insanla sınırlandırmayı tercih etmektedir.

Irkçılık, cinsiyetçilik ve türcülük arasındaki en temel benzerlik; üyesi olduğumuz topluluğa atfettiğimiz bir takım üstün özelliklere, diğer topluluğun üyelerinin sahip olmadığı inancıdır. Erich Fromm, Sevginin ve Şiddetin Kaynağı kitabında şöyle der: “Bir bütün olarak topluluk, varlığını sürdürebilmek için narsisizme gereksinim duyduğu sürece topluluk narsisist tutumlarını arttıracak, bu tutumları özellikle gayet haklı ve erdemli tutumlar olarak gösterecektir”. Hayvan hakları savunucusu Çetin Nerse ise bu “türcü narsisizm”in altında yatan sebebi, kişinin yüce bir türün üyesi olması dolayısıyla kendisinin de yüce bir kişi olacağını düşünmesi olarak açıklar ve kendi türüne duyduğu hayranlığın altında yatanın aslında kendine duyduğu hayranlık olduğunu savunur.

Kendimizi ve üyesi olduğumuz türün oluşturduğu topluluğu sevmemiz, hayvanların haklarını savunmamıza bir engel değil. Ayrıca, nasıl ki çocuk haklarını savunmak için çocuk sahibi olmak gerekmiyorsa, hayvanların haklarını savunmak için de bir hayvanla birlikte yaşamak gerekmiyor. Türcülükle beslenen insan şovenizminden sıyrılıp (tür ayrımı yapmaksızın) tüm hayvanların gasp edilen hakları için sesimizi yükseltmek ve kaçınılmaz olarak yaşamımızda da bu yönde bir takım değişiklikler yapmak zorundayız…

#HayvanaŞiddetSuçtur 

change.org/HayvanaSiddetSuctur

Hafta SonuHayvan HaklarıManşet

[Hayvan Deneyleri] Primat Denge Platformu (PEP) deneyleri

İnsanlık tarihi boyunca, insan menfaatine küçük ya da büyük her bilimsel gelişme için mutlaka bir bedel ödenmesi gerekti. Peki bu bedeli kim ödeyecek?[Hayvan Deneyleri] yazı dizisinde bu sorunun cevabını hep birlikte bulmaya çalışacağız

***

“En Yakın Akrabalarımız” Laboratuvarlarda başlıklı yazıda, insandışı primatların ABD ve Avrupa’daki laboratuvarlarda deneylerde kullanılmasıyla ilgili genel bilgileri yazmıştım. Bu yazıda ise, Texas’daki Brooks Hava Kuvvetleri Üssü’nde insandışı primatlar üzerinde “maruz kalma” ile ilgili yapılan iki çalışmadan bahsedeceğim.

USAF Armstrong Laboratuvarı tarafından geliştirilen Primate Equilibrium Platform (Primat Denge Platformu), yani kısaca PEP, Havacılık Tıp Okulu’ndaki Radyasyon Bilimleri Bölümü Silah Etkileri Branşı’nın, insandışı primatlarda iyonize radyasyon ve kimyasal savunma ajanlarının davranışsal etkilerini ölçme çalışmaları için kullanıldı. Denge performansındaki değişiklikleri kaydeden uçaktaki manuel kontrolün bir simülasyonuydu. Platform, hayvanın oturduğu (ve sabitlendiği) sandalye ve hayvanın tam önünde yer alan üzerinde joystick bulunan bir platformdan oluşuyordu. Aslına bakarsanız ilk bakışta bebekler için kullanılan bir mama sandalyesini andırsa da kullanım amacı ve hayvanların yaşadıkları çok korkunçtu. Bilgisayar tarafından kontrol edilen sandalye eksen eğiminde yalpalıyor, hayvan elindeki joystick ile platformun düz pozisyonunu sürdürebiliyordu.  Ağırlıkları 5-9 kg arasında değişen Rhesus maymunları (Macaca mulatta), bu platformu kullanmak üzere eğitildiler; eğitim 7 aşamadan oluşuyordu, bir aşamayı tamamlamadan diğerine geçilemiyordu.

1. Aşama sandalye adaptasyonuydu: 5 gün boyunca günde 1 saat (ilk 2 gün koloni içindeyken sonraki günlerde de tesiste) sandalyede oturtuluyor, 5. günün sonunda sakince sandalyede oturan maymun sonraki aşamaya geçiyordu. 2. aşama ise, joystick adaptasyonuydu: buradaki amaç, hayvanın joystiğe dokunmasını sağlamaktı ve 10 saniyelik 100’er denemeden oluşan günlük eğitimler veriliyordu. Öne doğru 25º eğilen sandalyeye eşlik eden hafif (2-4 mA) elektrik şokuyla birlikte, joystiğin yakınındaki görevlinin eldivenli eline dokunma ile şok kesiliyordu. Her seferinde eli joystiğe daha da yaklaştırarak, her 100 denemenin 80’inde joystiğe dokunma olduğunda bu aşama da başarıyla geçilmiş oluyordu. 3. Aşamada hedef, joystick kullanımıydı: her çalışma, 2-4mA/0.5 saniyelik elektrik şoklu 100 denemeden oluşuyordu ve sandalye öne doğru 25º eğildiğinde joystiği çekmesi hedefleniyordu. Bu olduğunda da sandalye düz konuma getirilerek pekiştirme için hayvana üzüm veriliyordu. Bu aşamayı geçmek için kriter, 2 seferde (200 denemede) joystiği %80 oranında çekmekti. 4. ve 5. aşamalardaki amaç 3. aşama ile aynıydı, tek fark platformun bu sefer geriye açılanmasıydı. 6. aşamada ise, platform rastgele ileriye veya geriye gidiyordu ve sandalye pozisyonuna karşı hayvanın doğru tepki vermesi (joystiği itmesi veya çekmesi) bekleniyordu. Joystick çalışır durumda değildi, tepkiye göre sandalye konumu manuel olarak ayarlanıyordu ve yanlış yaptığında elektrik veriliyor, hayvan korkunç acı çekiyordu. Bu aşamayı geçtiklerinde ise yapmaları gereken son şey, çalışır durumda olan (“stow modu” deniyor) joystick ile platformu çoğunlukla düz konumda tutup şoklardan kaçınmaktı. Kuru üzüm alabilmek için doğru hareketleri yapmaları ise eğitim süresince aç bırakılmaları ile sağlanıyordu ve bu eğitim çalışması, yüzlerce maymunda yapıldı. PEP kullanmayı öğrenmek bir kurtuluş değildi, aksine, asıl zulüm sonrasında başlıyordu.

PEP eğitimi görmüş rhesus maymunları üzerinde yapılan bir başka deneyde ise, 20 yetişkin erkek maymuna etil alkol içeren portakallı içecek veriliyor ve her doz sonrası kan örneği alınarak alkol oranı ölçülüyordu. Ardından platforma oturtularak, sandalyenin yatar pozisyonu 15º’den fazla bozulursa kuyruğundan elektrik şoku veriliyor ve platformu dengede tutması isteniyordu. Hayvanlar bunu yapmaya çalışırken sarhoş edilmiş oluyorlardı çünkü denemelerden önce 16 saat boyunca su verilmeyerek yoksunluk sağlanıyordu ve böylece alkollü portakallı içeceği istekle içiyorlardı. Bu test, 120 dakika sürüyordu ve her 30 dakikada bir, 1-3 dakika arasında değişen kan alma molaları veriliyordu. Alkolün etkisinden ötürü görevi yapamaz hale gelen hayvan, bir sonraki göreve kadar sandalyede dikey pozisyonda tutuluyordu.

Psikomotor performansta aksamaya yol açan maddeler için yapılan PEP testlerinde, (çoğunluğu rhesus) binlerce hayvan kullanıldı. Hayvanların temini de sorun değildi çünkü 1972’de Hindistan’dan 50 bin rhesus ithal edilmişti ve ABD kendi kolonisini çoktan kurarak dünyada 1 numara olmuştu. İnsandışı primatların kullanıldığı askeri deneyler, uzay çalışmaları da dahil olmak üzere pek çok alanda devam etti ve öldürülen hayvanlar birer numaradan ibarettiler: 902C, 918 C, 272D, 280D, 276D, 274D…

Kaynaklar:

Non-Human Primate Model for Performance Effects of Ethanol, Brooks-Texas, Septemper 2000Training Procedure for Primate Equilibrium Platform, Brooks-Texas, January-March 1982

.

Yağmur Özgür Güven

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Hayvan Deneyleri] Duyarlı bir canlının acı karşısındaki çaresizliği komik değildir

İnsanlık tarihi boyunca, insan menfaatine küçük ya da büyük her bilimsel gelişme için mutlaka bir bedel ödenmesi gerekti. Peki bu bedeli kim ödeyecek? [Hayvan Deneyleri] yazı dizisinde bu sorunun cevabını hep birlikte bulmaya çalışacağız

***

Geçtiğimiz hafta, sosyal medyada epey takipçisi olan bir doktorun gönderisi adeta şok etkisi yarattı. Gönderi görselinde, elinde gülen bir kurbağa kafası illüstrasyonu tutan bu doktor hanım açıklamaya da “biz bunları Tıp 1’de kürar ile felç eder canlı canlı keserdik. Orasını burasını kurcalardık” yazmıştı. Yazının devamında ise, kurbağayı öpmekle ilgili bir takım şeyler vardı. Gelen tepkilerin ardından bu korkunç gönderiyi kaldırdı. Onu eleştiren hayvan hakları savunucularına da dili döndüğünce cevap vermeye ve kendini anlatmaya çalıştı. Kimilerini ise yapılan espriyi anlayamamakla suçlayarak, zekâ yoksunluğuyla ilgili şeyler ima etti, bazı kişileri de engelledi. Gönderisini sildikten yarım saat sonra, apartman kapısı önünde kedi beslediği videolarını koydu ve verdiği cevaplarda da hayvansever olduğunu, kedilerinin olduğunu, amacının sadece espri olduğunu ve hayvanları sevdiğini yazdı…

Kürar, motor sistemi felç ederek canlının hareket özelliğini kaybettirerek kasları bloke eden, ancak duyu sinirlerini (yani acı-ağrı hissetmeyi) etkilemeyen bitkisel bir ekstrakt/zehir. Kullanımı, Amerika kıtasının keşfinden öncesine dayanıyor. Tıp araştırmalarında kullanımından çok önce, ilk kullanıldığı yer Güney Amerika ve kullanım amacı da avcılık. Ok ve mızrakların ucunda kullanılan kürar, hayvanın tamamen felç olmasını sağlıyordu ve bu özelliği sayesinde normal okla yakalanması zor olan (hızlı kaçan ya da çok yükseklere zıplayan) hareketli hayvanları yakalamak için bire birdi. Felç etme özelliğinin yanında, diğer zehirlerin aksine hayvanın eti zehirli olmuyor ve tadı da değişmiyordu. Kürarın hazırlanışı ve dozajın ayarlanması da sadece bu işin ehli kişilerce yapılabiliyordu ve genelde babadan-oğula bilgi aktarımıyla bu uzmanlık devam ediyordu.

1804 yılında, Guyanalar’a bir seyahat gerçekleştiren gezgin ve maceracı Charles Waterton, Royal Society’nin başkanı doğa bilimci Sir Joseph Banks’in ricası üzerine burada kürarı araştırmaya başladı ve herhangi bir antidotu olmamasına rağmen, suni solunum sayesinde kürar altındaki hayvanın istenildiği kadar hayatta tutulabileceğini öğrendi. İngiltere’ye döner dönmez, Guyanalar’dan getirdiği kürar ile 3 eşek üzerinde deneysel bir gösteri gerçekleştirdi. Kürar verilen hayvanlar kendi kendilerine nefes alamadıkları için, nefes borularına yerleştirilen bir tüp ile ve suni solunumla hayatta tutuluyorlardı. Omzundan kürar enjekte edilen ilk eşek, 20 dakika içinde öldü. Bacağının üst kısımlarına uygulanan turnikenin üzerinden kürar enjekte edilen ikinci eşek 1 saatten fazla bir süre normal şekilde yürümeye ve hareket etmeye devam etti ve turnike çıkarılana kadar ölmedi. Üçüncü eşeğe de omzundan kürar verilmişti ve 10 dakika içinde öldü. Nefes borusundan iki körük yardımıyla girilerek 2 saat boyunca suni solunum sağlanarak hayata döndürüldü. Ve suni solunum devam ederken kafasını kaldırıp etrafa baktı, yeniden öldü. 2 saat daha devam eden suni solunum sonucunda ayaklandı ve iyi görünüyordu. Zehrin verildiği yerdeki yara da çok çabuk iyileşti. Bir yıl kadar sonra, zayıf ve hasta görüntüsü kayboldu, kilo aldı ve hikâyesini duyan ve ona acıyan biri tarafından sahiplenilerek Wouralia ismi verilen ve hayatının sonuna kadar çok iyi bakılan bu hayvan 20 yıl kadar yaşadı. (Üçüncü eşeğin hikayesi Waterton’ın anılarına dayanıyor…)

19. yüzyılda hayvanlarda kullanılan anestetikler; eter, kloroform ve kürar idi. Kürarın kullanılmaya başlanmasının sebebi, hayvanın halen hissedebilir ve bilinci açık haldeyken incelenmesinin daha iyi olmasıydı. Yani kullanım amacı acıyı azaltmak değil, “konforlu” çalışmaktı. Deneylerinde kürar kullanan ünlü fizyolog Bernard, etki ettiği mevkiinin ne kas ne de sinirler, ikisinin arasında bir yer olduğu sonucuna varmıştı. Nasıl çalıştığı (20. yüzyıla kadar nöromüsküler yapının işlevi ve rolü tam anlamıyla anlaşılamadığı için) net şekilde bilinmeyen, antidotu olmayan bu gizemli madde insanlarda denenmişti, kımıldayamasalar bile tüm o acıyı hissettikleri biliniyordu. 1900 yılında fizyolog Jacob Pal, köpekler üzerinde gut hastalığını araştırırken, kürar verilmiş köpeğe fizostigmin[i] enjekte etti ve barsaklarda ritmik kasılmadaki artışla birlikte köpeğin kendiliğinden nefes aldığını farketti; sonraki deneylerde tersine etki kanıtlandı ve kürarın antidotu da bulunmuştu artık. Kürar, 1900’lerin başlarına kadar revaçtaydı, deneylerde kas gevşetici olarak fizyologlar tarafından sıkça kullanıldı. 1942 yılında Montreal Homeopati Hastanesi’nde operasyon esnasında (hasta genel anestezi altındayken) kas gevşetici olarak ilk defa insanda da kullanıldı. Ve tabii ki, günmüzde, hayvan deneylerinde anestetik olarak tek başına kullanılmıyor. Kürarın kısa hikayesi işte böyle…

Malum gönderiyi binlerce kişi beğendi. Beğenenlerin çoğunun, kürarın ne olduğunu ve bahsettiği uygulamanın ne anlama geldiğini bilmediğini düşünüyorum zira komik olmak bir yana, bir canlıya yapılabilecek en korkunç işkence. Çünkü hayvan her şeyi hissediyor… ama kaçamıyor. Acıdan kaçınma davranışı tüm canlılardaki reflekstir biliyorsunuz; en basit örnek, eliniz yandığında beyinden elini yakan şeyden uzaklaştır emri gider. Ama sinir ve kaslarla ilgili doğal refleks hareketleri, kürar altındayken görülmez. Kaçmak bir yana, hareket dahi edemiyor. Ne bayılabiliyor ne de ölebiliyor. Engelleyemiyor da. Yapılanlara katlanmak zorunda. Bir dakika da sürse, bir saat te… Bu durumu eğlenceli bulmayı, normal bir ruh halinin olağan davranışı olarak görmek imkânsız. Dünya, eğitimde canlı hayvan ve dokularını kullanmak yerine çağımıza uygun hayvansız alternatiflere geçiyorken, çağdışı ve etikdışı uygulamalardan bahsetmek bile tuhaf. Sevgili doktor, gönderinizi kaldırmanız yeterli değil, sizden bir özür bekliyoruz…

KAYNAKLAR:

D. Milner, From the Rainforests of South America to the Operating Room : A History of Curare, 2009

C. Waterton, Wanderings in South America, 1825

Prof.Dr.K.Akpir, Her Yönüyle Anestezi, 2010


[i] (İng. physostigmine) Parasempatik sistemin etkilerini taklit eden alkaloit

.

.

Yağmur Özgür Güven

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHayvan HaklarıManşet

[Hayvan Deneyleri] 2019: Onlar için mücadeleye devam

İnsanlık tarihi boyunca, insan menfaatine küçük ya da büyük her bilimsel gelişme için mutlaka bir bedel ödenmesi gerekti. Peki bu bedeli kim ödeyecek? [Hayvan Deneyleri] yazı dizisinde bu sorunun cevabını hep birlikte bulmaya çalışacağız

***

Deney karşıtı mücadeleyle ilgili 2018’de ne oldu, 2019’dan ne bekliyoruz diye sorulsaydı ve ikisini de tek bir kelime ile anlatmam istenseydi cevabım “mücadele” olurdu.  Hayvan hakları savunusunun içinde yer aldığım 15 yılın yaklaşık 9-10 yılı özellikle hayvan deneylerini ve deney karşıtı mücadeleyi takip etmekle geçti. Ve diyebilirim ki; 2019 yılı da 2018’i aratmayacak.

İnsan ve hayvan arasındaki farklılıkları insan lehine yorumlamak, hayvanlara yapılan kötü muameleyi haklı gösteremez.

İnsanlar ve hayvanlar arasındaki farklılıkları insan lehine yorumlamak, insan şovenizmidir. Bu abartılı -ve çoğunlukla da saldırgan- durumu ilk bakışta ırkçılık, cinsiyetçilik gibi hastalıklara (ya da hastalıklı ideolojilere) benzetebiliriz ancak şunu es geçmemeliyiz: dünyalı insanlar olarak, hemfikir olduğumuz tek konu hayvan sömürüsünün sürdürülmesi. Türcülük konusunda tüm uluslar, inançlar, coğrafyalar, siyasi görüşler, ülkeler, politikacılar, yasalar birlik olur ve adeta gizli bir ortaklık içindedir. Hayvanlara karşı işlenen suçların altında yatan ana sebeplerden biri olan bu durum, yani türcülük, hayvan hakları mücadelesinin belki de en zorlu cephesi. Kilisenin “insan evrenin sahibidir”inden başlayarak felsefe dünyasının ünlü isimlerinin (çoğunun) insanı daha da kutsallaştıran söylemleriyle devam eden ve günümüze kadar gelen türcü geleneği yıkmaya çalışmak elbette kolay değil.

Yarın sabah tüm dünyada hayvanlar üzerinde deney yapmak yasaklansa ne olur?

1 yıl içinde dünya nüfusu yarıya mı düşer? Ya da 10 yıl içinde? Bir anda salgın hastalıklar mı başlar? Hepimiz kanser olup 3 ay içinde ölür müyüz? İnsan türü gezegenden yok olup gider mi? Ne olur? Hiçbir şey. En azından bunların hiçbiri olmaz. Bizler zaten ölüyoruz. Her saniye, dünyada 4 insan doğuyor ve 2 insan ölüyor. Sadece hastalıklardan mı? Hayır: yangın, doğal afet, trafik kazası, iş-ev kazaları, boğulma, intihar, madde bağımlılığı. Ayrıca birbirimizi de öldürüyoruz: terör, savaş, çatışma, cinayet. Atom bombası, insanlar tarafından diğer insanları öldürmek için icat edildi, insanlığa karşı olası bir tehlikeyle savaşmak için değil. Kimyasal silahlar, biyolojik ajanlar, patlayıcılar, insanların insanları daha etkin öldürebilmesi için bilim marifetiyle tasarlanır ve ilk hayvanlarda denenir. 2016 yılında ülkemizde tüberkülozdan dolayı ölüm oranı (%0,22) terörden dolayı ölüm oranından (%0.28) daha az. Ya da hepatitten dolayı ölüm oranı (%0,13) cinayetten dolayı ölüm oranından (%0,5) çok daha az. Sindirim ve karaciğer hastalıklarından ölüm oranlarının toplamı, yol kazalarında ölüm oranından (%2.36) daha az. Çoğunlukla tüm ülkelerde ölüme sebebiyet veren hastalıklar listesinin en başında gelen iki hastalık: kanser ve kalp-damar hastalıkları. Hastalıktan ötürü ölen her dört kişiden biri kanser, diğeri de kardiyovasküler hastalıklardan ölüyor ki dörtte iki, hayli büyük bir orandır.Ve bu iki hastalığın ortak olan risk faktörleri de: aşırı alkol/tütün kullanımı, fazla kilo ve obezite, genetik yatkınlık ve yaş. Hayvan deneylerinin bizim alkol ve tütün tüketimimize, dengesiz ve sağlıksız beslenmemize, yaşlanmamıza yapabileceği hiçbir şey yok. Ki zaten sonuncuya biz de bir şey yapamıyoruz. Geriye tek bir şey kalıyor: hastalığın kalıtımsal olması. Ailesinde kanser ya da kalp hastalığı geçmişi olan kişiler, zaten ilk iki faktörle ilgili dikkatli olması konusunda doktorlar tarafından uyarılıyorlar.

Hayvan deneyleri ile insanlığı kurtarmaya (mı) çalışıyorlar(?)

Bir yandan insanları yok etmek için çalışırken, bir yandan da insanları iyileştirmek için mi çalışıyoruz? Bu ancak şöyle doğru olabilir: bizden olanı iyileştirmek, bizden olmayanı yok etmek için çalışıyoruz. Deney karşıtı mücadeleyle ilgili geliştirilen ilk argüman, ki bu bir refleks, insan hayatı oluyor. Kanser, yenidoğan hastalıkları, salgın hastalıklar… “bir bebeğin ölmesi daha mı iyi?” deniyor. Elbette değil, kimsenin ölmesi iyi olamaz. Keşke hayvanlar üzerinde geliştirilip insanda başarısız olan ilaçlar nedeniyle onbinlerce bebek kolsuz doğmasaydı. Hayvanlar üzerinde yapılan deneylere karşıtlığın birden çok ayağı var: bir hayvan hakları aktivisti hayvanlara karşı işlenmiş suçlardan biri olarak ele alırken, bir felsefeci etik yönden ele alıyor, bir tıp doktoru ise hayvanlar üzerinde yapılan çalışmaların insana uyarlanamadığından yola çıkıyor. Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmaların emek, zaman ve para kaybı olduğunu, bilimsel alternatif yöntemlerin bir an önce geliştirilip çoğaltılması gerektiğini savunan profesyonellerin sayısı hiç de az değil.

Elimizde şöyle bir gerçek var: ön klinik testlerden geçen (yani insanda deneme sürecinden önceki in-vitro ve hayvan çalışmaları tamamlanıp insanda işe yarayacağına dair ciddi kanıtlar elde edilen) ilaçların %96’sı, insan üzerinde yapılan klinik çalışmalarda başarılı olup piyasaya sürülemiyor. Bu veriler; emek, zaman ve para kaybına dair en önemli kanıt olmasının yanı sıra, her yıl dünyada deneylerde kullanılan ve öldürülen 150 milyon hayvanın -ki bu bir soykırımdır- ne için hayatını kaybettiğini de çok acı bir şekilde açıklıyor…

#DeneyeHayır

KAYNAKLAR:

Global Burden of Disease Study 2016 (GBD 2016) Results. Seattle, United States: Institute for Health Metrics and Evaluation (IHME), 2017.

www.healthline.com

.

.

Yağmur Özgür Güven

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHayvan HaklarıManşet

Türkiye’de hayvana şiddetin son kurbanı: Afrika Gri Papağanı

Christine Dell’Amore, National Geographic’te yayınlanan “Kuşlar Âleminin İnsanları” başlıklı yazısında şöyle der:

Evcil hayvan olarak beslemek isteyenlerin yol açtığı talep, orman tahribatı ve doğal yaşam alanlarının yok olması da eklendiğinde, bu kuşların karşı karşıya kaldıkları tehlikenin başlıca nedenini oluşturuyor. Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine Dair Sözleşme (CITES) çerçevesinde, 350 civarı türün dördü hariç tümünün koruma altında olması gerekiyor. Aralarında en iyi konuşan kuş olan Afrika gri papağanı, evcil hayvan olarak açık arayla en çok arzulanan tür aynı zamanda. Son kırk yıl içinde, CITES’e göre en az 1,3 milyon gri papağan, yaşadıkları 18 farklı ülkeden yasadışı yollarla ihraç edilmiş. Buna ek olarak yüzbinlerce papağan da Batı ve Orta Afrika yağmur ormanlarında yakalanıp götürülmüş ya da yolda yaşamını yitirmiş. “

Afrika ormanlarındaki mafyalaşmış yaban hayat tacirleri, yapışkanlı tuzaklarla papağanları yakalarlar ve bazen sağlıklı şekilde yakalanacak bir papağan için 20 papağan ölür. Bir zamanlar sayıca çok olan Afrika Gri popülasyonları Benin, Burundi, Kenya, Ruanda, Tanzanya ve Togo’da ciddi derecede düşmüş ya da yerel olarak tükenmiş. Bu korkunç durumu önlemek için, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde hükümet ile birlikte çalışan sivil toplum kuruluşları da mevcut. Ancak tüm bu çabalar, doğaya geri salınan hayvanları yeniden yapışkanlı bir tuzağa yakalanmaktan koruyamıyor. Yakalanan hayvanlar, küçük ve pis kafesler içinde tutularak dünya çapında alıcılara havayolu (bazen de karayolu) ile ulaştırılıyor ve hayvanların büyük kısmı, bu yolculuklardan sağ çıkamıyor. İnanılmaz sosyal olan bu hayvanlar sürüler halinde ortaya çıktıklarından, aynı anda düzinelerce kuş yakalanabiliyor. Bazen de ağaçlara papağanları çekmek amacıyla bir kuş konuluyor ve o kuşla sosyalleşmek için gelen papağanlar yapışkanlı tuzaklara yakalanıyorlar.

Öte yandan, ABD merkezli Yaban Hayatı Koruma Derneği (Wildlife ConservationSociety) ve Yaban Hayatı Ticareti Uzmanları-TRAFFIC’in bir araştırmasına göre Afrika ve Avrupa’dan Doğu Asya ve Ortadoğu’ya gönderilen kuşların öncelikli geçiş merkezi: Singapur. 2005-2014 yılları arasında 86 binden fazla kuş Singapur’a geldikten sonra takip edilememiş. TRAFFIC bölge direktörlüğüne göre yeniden ihraç edilmeyen bu kuşların bölgede kaldığı kabul edilebilir olsa da tutarsızlık göz önüne alındığında bu pek mümkün gözükmüyor.

2015’te Gana’da yapılan bir araştırmada, yasadışı evcil hayvan ticareti ve yaygın ormansızlaşmanın, o ülkedeki Afrika gri papağan nüfusunun tarihsel düzeyini yüzde 1’in de altına düşürdüğünü göstermiş. Papağan habitatının kaybedilmesinin sebebi olarak ise tarım gösteriliyor. Uzmanlara göre Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin durumu Gana gibi değil ve bu kuşlara hala ev sahipliği yapabilir.

Geçtiğimiz Ocak ayında, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nden kaçak yollarla ülkemize sokulmak istenen 341 Afrika Gri Papağanıyla ilgili gelen ihbar üzerinde, 331 hayvana gümrükte el konularak Bursa Karacabey’deki Celal Acar Yaban Hayatı Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi’nde gönderildi. Ne varki içlerindeki 10 papağan ölmüştü. Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşmeye (CITES) göre bu tür, nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya ve bunun için de 2 Ocak 2017 tarihinde CITES Sekreteryası tarafından Ek I Listesine alındı. CITES sözleşmesine göre, tabiattan alınan bireylerin uluslararası ticareti yasak.

CITES’i biraz daha açmak gerekirse: 1996 yılında yürürlüğe girmiş olan ve Türkiye’nin de taraf olduğu bu sözleşme, 36 binden fazla bitki ve hayvan türünün uluslararası ticaretini düzenleyerek dünya doğal kaynaklarının sürdürülebilir kullanımını sağlamayı hedefler. 120 ülke ve AB taraftır. Ülkemizde CITES’le ilgili yönetim merci Tarım ve Orman Bakanlığı’dır.  CITES Ek I-II-III’te yer alan türlerin ticaretinde, gümrüklerde gerekli CITES belgelerinin (ihraç eden ülkenin CITES ihracat izin belgesi ve ithal eden ülkenin düzenlediği bir CITES ithalat izin belgesi) kontrolü zorunludur. CITES veritabanına göre Türkiye’de 1982-2016 yılları arasında yapılmış papağan ihracatındaki artış dikkat çekicidir -buraya lütfen dikkat- ithalat değil: ihracat. Bu tarihler arasında birey sayısı bakımından en çok ithalat yapılan ülkeler ise Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Kamerun’dur. Ülkemizde en çok ithal ve ihraç edilen papağan türü ise, Gri Papağandır.

Hepimizi derinden üzen olaya gelecek olursak: 2014 yılında TBMM Çevre Komisyonu tarafından 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun revizesi için yapılan toplantılarda bulunan STK, baro hayvan hakları komisyonları ve veteriner hekimler odası temsilcilerinin ortak talebi, hayvana şiddet ya da taciz eyleminde bulunan kişilerin hayvan sahiplenmekten ömür boyu men edilmesiydi. Ve kendi hayvanına şiddet durumunda da bu geçerli olmalıydı. Ancak bu talep, insan hakları gibi sebepler öne sürülerek ve ‘herkes hata yapabilir, bir şans daha verilmeli’ denilerek geri çevrildi.

Gelelim bugüne; mahkeme, malum şahsın 3 hafta süreyle bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde tedavi görmesine karar verdi. Nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir türdeki hayvana şiddet uyguladığı için kanundaki idari para cezası da kesilecek. Peki 1 ay sonrası? Bu şahıs hapse girmeyeceği için, istediği zaman bir hayvan daha alabilir. Bunun için zorlanması da söz konusu değil çünkü sokaklar hayvan dolu. Aldığı hayvanı biliyor olsak bile yapılacak bir şey olmayacak; o hayvana da eziyet çektirip çektirmediğini asla bilemeyecek, hayvanın ondan alınması için herhangi bir girişimde de bulunamayacağız. Oysa ki bizim, hayvana şiddeti hapis ile cezalandıran, kişinin yeniden hayvan sahiplenmesi durumunda cezai yaptırımları olan, hayvana fiziksel ve cinsel şiddet eğiliminde olduğu tespit edilen kişileri izleyen ve denetleyen, kısacası bu işi ciddiye alan bir sisteme ihtiyacımız var. Çünkü sosyal medyada #tt olmayan yüzlerce benzer olay yaşanıyor ve tüm failler serbest!

KAYNAKLAR:

CITESIdentification Guide – Birds: Guide to the Identification of Bird SpeciesControlled under the Convention on International Trade in Endangered Species ofWild Fauna and Flora

E.PER: “Tropikal ormanlardan Türkiye’ye papağanticaretinin durumu”, 2018

M.Breyer: “Thousands of African gray parrots rescuedfrom traffickers in Congo”, 2017

J.R.Platt: “Thousands of African Grey Parrots Stolenfrom the Wild Every Month”, 2016

www.traffic.org

.

.

.

Yağmur Özgür Güven

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Küçük bir kemirgene bu kadar bağlanacağımı bilmiyordum…

Suyunu özenle değiştirip, müsli tabağını kafesten alıp yıkadım ve akşam uyandığında verebilmek için dolaptan meyve püresini çıkartıp oda sıcaklığına gelmesi için tezgâha koydum. Bunları yaparken, uyanmaması için çok sessiz olmaya çalıştım. Ve ardından karanlık yaratmak için kafesinin üzerine örtüsünü örttüm. Günlük rutinim bu.

Akşam ise kaşınma sesinden uyandığını anlayacak ve yanına gidip ismini söyleyeceğim. Sesime doğru koşarak elleriyle kafes demirine tutunup kocaman esneyecek. Sonraki bir saat boyunca kendini temizleyecek, tüylerini düzeltecek. Akşam 9-10 gibi kalkıp su içecek, kafesin en üst katına çıkarak önce biraz püre (veya muzlu yoğurt) yiyecek ve yan kaptaki yiyeceklere dokunmadan aşağıya inecek. Bir süre sonra gene yukarıya çıkarak peynir ya da fıstık alıp koşarak aşağıya inecek. Bir kısmını talaşın içine saklayıp bir kısmını da yiyecek. Gece boyunca 8-9 kez aynı şeyi yapacak. Sabah uyandığımızda o yeni yeni yatmaya hazırlanıyor olacak ve yatmadan önce yemesi için biraz yemek daha koyacağım. sabah 10 gibi vücudu yuvarlak bir şekil alarak uyumuş olacak. Onun rutini de bu.

14 Temmuz’dan beri yani 6 aydır bizimle. Ömürleri 2-2,5 yıl. Geldiğinde kaç yaşındaydı bilmiyorum ama yetişkindi. Sürekli “Ne olur bari 2 yaşından küçük olsun geldiğinde” diye geçiriyorum içimden çünkü çok alıştım varlığına. Uyurken gidip karnı aşağı yukarı hareket ediyor mu diye kontrol ediyorum. Küçük kutunun içinde ilk defa kapıdan içeri girdiğinde hayretler içinde onu izledim dakikalarca. Bana o kadar yabancı bir canlıydı ki… ve hatta itiraf ediyorum korktuğum bir canlıydı. Asla zarar vermez, verilmesine de izin vermezdim elbette ama “uzaktan sevmeyi” tercih ederdim. Yaklaşamazdım bile.

Küçük kutudan çıkartıp kafese konulduğunda (tabii ki bunu ben yapamadım!) hareket alanı daha geniş olduğu için yürümeye, etrafı koklamaya başladı. Kafesin üst katına çıktı. El ve ayak parmaklarını farkettim. Şu an parmağımın ucuyla sevdiğim kuyruğu çok korkutucu geldi ama bir yandan da küçücük el ve ayak parmakları vardı: ya o kuyruk ya da o parmaklar o vücuda ait değil gibiydi. Ve gene hayatımda ilk defa görüp kafese monte ederken içimden “asla bu saçma şeyden su filan içemez” dediğim suluğa giderek su içmeye başladı. Aynı oturur gibi, arka ayakları üzerinde durdu ve haznenin altından çıkan aşağıya doğru meyilli metal ince borudan su içti. Laboratuvar hayvanları bakımı gibi bir derste öğrenmiştim yer altındaki bitki köklerinden sızan suları içtiklerini, bu davranışın her ortamda nesiller boyu devam ettiğini. Ama neden bilmiyorum suluğun içinden suyu içmesi gene de garip geldi. Oradan su içemeyeceğini düşünerek hemen yan tarafa yedek olarak koyduğum cam su kabını (o uzaktayken) çabucak kaldırdım. Sonra meyveli müsliye gitti ve yemeye başladı. İlk iletişimimiz buydu: koyduğum suyu içip yemeği de yemesi.

Günler geçtikçe alışmaya başladım kuyruğuna bile. İlk kez tutmayı denediğimde tiz bir çığlık atınca hemen bıraktım ve kaçtı. Hangimiz daha çok korktuk bilemiyorum. Bir süre sonra yaptığım planın neticesinde bir elimle yemeği uzatırken diğer elimle belli belirsiz sırtına dokunmaya başladım. Eskisi kadar tepki vermemeye ve hemen kaçmamaya başladı. Haftalarca devam ettirdim bunu çünkü onun korkması beni inanılmaz üzüyordu.

Çok sıkılıyor olabilir diye düşünüp 3-4 tane küçük top aldım bir gün. Plastiğe yakın bir malzemedendi ama çok sertti. İki tanesini kafesin içine doğru yuvarladım, koşarak geldi. Çok değil, 10 saniye sonra bir topun neredeyse yarısını yemişti. Bir şekilde iki topu da almayı başardım. Türlü türlü oyuncaklar denedim ama pek ilgi göstermedi. En sonunda kâğıt peçeteyi ona doğru sallama oyununu buldum.

Sonra sesimi tanımaya başladı. İsmini söyleyince olduğum yere doğru koşmaya. Koşup kafesin ince metallerini tutunca parmaklarını ve ucundaki minicik tırnakları seviyordum. Arada bir iki minik ısırık vakası oldu, kâğıt kesiğine benzeyen ama çok daha küçük ve sinir bozucu bir sızı veren ısırıklar. Görme kabiliyetleri çok az ama duyma ile koku alma had safhada gelişmiş. Sesten mi, kokudan mı emin değilim ama beni tanıdığını farkettim. Bana verdiği tepkileri, yabancı insanlara vermiyordu; çağırınca gelmiyor, uzatılan yiyeceği alıyor ama çok ortalarda yemiyor, biraz içine kapanıyordu. Resmen insan seçiyordu yani.

Biliyor musunuz, sıçanlar sürprizleri çok seviyor. Kafes altlığı olarak kullanılan çam talaşının içine saklanmış bir kaju ya da su dolu kabın içinde yüzen sürpriz bezelyeler onu çok mutlu ediyor. Aynen insan gibi yemek de seçiyor, çok sevdiği ve az sevdiği şeyler var. Muz ve elma varsa elma; fındık ve ceviz varsa ceviz; mısır ve nohut varsa mısır tercih ediyor. Beğendikleri ve beğenmediklerini de ayırıyor zaten, eliyle alarak kabın dışına fırlatıyor. En başta da bahsetmiştim, rutinleri var. Hep aynı yerde uyuyor, aynı sırayla yemek yiyor, yeni çam talaşı konulduğunda talaşları elleriyle ittirerek aynı köşeye yuvasını yapıyor. Ve belki de en şaşırtıcı özelliklerinden biri temizliğe çok düşkün olması. Aynı bir kedi gibi sürekli ellerini, tüylerini temizliyor. Bazen saatlerce…

Yazın ortasıydı sanırım, sabah çalıştığım yere gittiğimde beni bahçede küçük ölü bir beden karşıladı. Hala hayatta olup olmadığını kontrol ettim, maalesef değildi. Kediler öldürüp bırakmışlardı. Yakınlaşınca farkettim: aynı parmaklar. Aynı ağız, bana çok tanıdık gelen bir şey tutar gibi sıkılmış eller. Aynı tüyler, sadece rengi farklı. Aynı oval kulaklar. Görevli geldi “aa yazık kediler mi öldürmüş?” dedi evet dedim, “ölü mü acaba?” diye sordu, kontrol ettiğimi ve ölü olduğunu söyledim. Sonra sınıfa gidip oturdum ve kendimdeki değişimi farkettim. Altı ay önce değil yaklaşıp bakmak, yönümü değiştirmek isterdim. Korkup korkmadığımı düşündüm, hayır korkmamıştım. Hem de hiç. Çünkü ayağımın dibindeki canlıyı “tanıyordum”. Nasıl kedileri ya da köpekleri tanıyorsam, onları da tanıyordum. Ve evdeki minik elli kıza çok bağlanmıştım. aklıma hemen o geldi.

Bazıları diyor ki “insanları hayvanlar arasında ayrım yapmamaya ya da farelere-sıçanlara karşı da hassas olmaya davet edip durma. Onları asla sevmeyecek ve umursamayacaklar. Sadece kedi-köpek severler”. Onları seviyorlar mı cidden? İnsanın herhangi bir insandışı türü tutarlı şekilde sevebildiği konusunda bir takım şüphelerim var (hatta kendi türünden birini de). Dolayısıyla neyi sevip, neyi sevmeyeceğinden de emin olmak zor. Neticede kuzulara bayılan, çocuğunu kuzum diye seven, sevdiği munis kişileri “kuzu gibi” diye tarif eden ve kuzuları severek yiyen bir türden bahsediyoruz. Ya da evindeki balıklarına gözü gibi bakan ve balıkları severek yiyen bir türden. Aslanlara büyük bir hayranlık duyan aslan avcısının neyi sevip sevmediğini kestirebilmek çok zor bence. İnsan çok karmaşık bir canlı. Bir yerde okumuştum: “Hayvanlara duyulan hayranlığa, sıklıkla onlara karşı zalimlik eşlik eder”. İnsanın davranışlarının çok ciddi bir ahlaki değerlendirme sonucu şekillendiği konusunda şüpheci olan tek kişi olmadığımı biliyorum, aynı şüpheyi taşıyan kişilerin (ve hatta ruh bilimcilerin) sayısı hayli fazla.

Hangi çaba nafile, hangisi değil çok net bilemiyoruz. Ben empatinin de; kabullenme ve benimsemenin de görsel temelli olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla da insanlar bu canlılara onları sık sık görerek-tanıyarak alışabilir. Sevsinler ve okşasınlardan ziyade görünce bedenin üzerine kocaman bir süpürge indirmemesi, onun açlığını kullanıp tuzak yaparak kapan kurmaması ya da o korkunç yapışkanlı tuzaklara yeltenmemesi yeterli. Tüm liminal hayvanlar gibi onlar da bizlerle birlikte yaşıyorlar ve zaman zaman “bizde” bile yaşayabiliyorlar. Ultrasonik kovucular var mesela. Aynı yeri paylaşmak istemiyorsak bu bir çözüm yöntemi. İnanın, aynı bizler gibi acı çekiyorlar. Sıçanlar acıdan çığlık atar mı? Evet atar. Kritik soru: sıçanlar insanları sevebilir mi? Bence severler. Sevgimiz karşılıklı…

.

Yağmur Özgür Güven

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHayvan HaklarıManşet

Hayvan deneyleri yerel ve merkezi etik kurulları

Hayvanlar üzerinde yapılan bilimsel ve deneysel çalışmalarla ilgili kanun-yönetmelik gibi yasal düzenlemesi olan her ülkede, deneyleri ve deney yapan kurumları denetleyen bir üst kurul vardır. Bu kurullar, o ülkede hayvan deneyleri konusunun bağlı olduğu bakanlığın bünyesindedirler. Deney yapan kamu ya da özel kuruluşlarda da bu kurulun küçük bir benzeri bulunur ve kurumun kendi içinde yaptığı deneysel çalışmaları denetler. Bu yerel kurulların hepsi, bakanlığa bağlı olan üst kurul tarafından denetlenir ve onaylanır. Hemen her ülkede, sistem bu şekildedir.

Ülkemizdeki bu üst kurul, Hayvan Deneyleri Merkezi Etik Kurulu, yani HADMEK’tir. Deney yapan özel ya da kamu kuruluşlarındaki kurullarda Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu, yani HADYEK. Hadmek direkt olarak bakanlığa (eski Orman ve Su İşleri, şimdiki Tarım ve Orman Bakanlığı) bağlıdır ve 21 üyeden oluşur. Hadyekler ise 4 üyeden.

ABD’de IACUC (Institutional Animal Care and Use Committee) bizdeki Hadyek’tir. Hayvan Refahı Yasası’nın 1986’daki düzenlemesiyle birlikte ortaya çıkmıştır ve hayvan çalışması yapılan her üniversite ya da özel kuruluşta buluması şarttır. Enstitü yetkilisi, hayvan deneyleriyle ilgili deneyimi olan bir veteriner hekimi ve bir araştırmacı, enstitüyle ve hayvan deneyleriyle hiçbir ilişkisi olmayan bir kişi ve araştırmayla ilişkisi olmayan bir kişi olmak üzere 5 kişiden oluşur. Bir projenin uygulanması için öncelikle IACUC’nin etik incelemesinden geçmesi gerekir. IACUC’ler birden çok kurum tarafından denetlenirler: Tarım Bakanlığı’na bağlı APHIS (Hayvan ve Bitki Sağlığı Denetim Dairesi) şubeleri tarafından her 6 ayda bir haber verilmeksizin, Sağlık Bakanlığı’na bağlı PHS (Halk Sağlığı Servisi) yetkilileri tarafından zaman sınırlama ve kısıtlaması olmaksızın her an, AAALAC tarafından akreditasyonların yenilenmesi için her 3 yılda bir.

Kanada’daki Hadyek ise; IACC (Instituonal Animal Care Committee)’dir ve tüm projeler bu kurulun etik onayından geçer. Tüm IACC’ler, CCAC (The Canadian Council on Animal Care) tarafından yılda en az 1 kez olmak üzere denetlenirler. 1968’de kurulmuş olan CCAC, ülkemizdeki Hadmek’in işlevini görmesine rağmen yapı açısından çok büyük farklar vardır: CCAC bağımsız bir kuruluştur ve ayrıca altında Satndartlar, Değerlendirme ve Sertifika, Halkla İlişkiler, Yönetim ve Atama gibi dört ayrı komite barındırır. IACC şu üyelerden oluşur: hayvan deneyleriyle ilgili deneyimi olan bir veteriner hekimi, bir araştırmacı, bir gözlemci veteriner hekim, hayvan deneyleriyle hiçbir ilişkisi olmayan bir çalışan, enstitü veya hayvan deneyleriyle hiçbir ilişkisi olmayan bir kişi, enstitü sorumlusu, bir veteriner teknikeri, etik kurul koordinatörü.

Almanya’da ise her üretici, kullanıcı ya da tedarikçinin kurması zorunlu olan yerel etik kurul Tierschutzgremium’dur ve bu kurullar ve bağlı oldukları kuruluşlar her 3 yılda bir denetlenirler. İnsandışı primat kullanan kuruluşlar ise her yıl. Biyomedikal araştırmalar, Almanya’da en sıkı mevzuata sahip konulardan biri olduğu için, kurumların denetiminin de diğer ülkelerdeki kadar sık olmasına gerek yoktur.

Birleşik Krallık’taki Hadyek benzeri kurul AWERB (Animal Welfare and Ethical Review Body), Home Office’e bağlı Animal in Science Regulation Unit tarafından haberli ya da habersiz olarak sürekli denetlenir. AWERB, hayvan refahı birimi sorumlusu ya da sorumluları, sorumlu veteriner hekimi, araştırmacı ve dışarıdan bir gözlemciden oluşur. AWERB, her yıl bir rapor hazırlayıp göndermekle yükümlüdür. Yerel etik kurullardan gelen yıllık ayrıntılı faaliyet raporları, Home Office tarafından istatistik dosyaları halinde web sitesinde kamuya açık olarak yayınlanırlar.

Yukarıda değindiğim bazı ülkelerdeki istisna uygulamalar dışında, genel olarak yerel etik kurul kavramı sorunludur çünkü kurumun çalışanı olan, maaşını oradan alan kişilerin hayvan aleyhine bir durum gördüğünde ya da misal, projenin canlı hayvan kullanılmadan da gerçekleştirilebileceğini düşündüğünde herhangi bir kaygı taşımaksızın bağımsız hareket edebileceğini ve onay vermeyeceğini düşünmek hayli zor. Bu kurulların başkanlarının kurum sorumlusu/sahibi olduğunu da hatırlatalım. Oysa ki özel ya da kamu kuruluşlarının yerel etik kurulları, kurum sorumlu veteriner hekimi dışında tamamı dışarıdan ve bağımsız üyelerden oluşabilir -başkan da dahil-, buna örnek olarak Cambridge Üniversitesi’ni gösterebiliriz. Ya da merkezi etik kurulun bölgesel/yerel temsilcilikleri oluşturularak yerel etik kurul yerine onay ve izin verebilirler.

Merkezi etik kurul, yani Hadmek’e gelecek olursak: ülkemizde hayvanlar üzerinde gerçekleştirilen deneysel ve bilimsel prosedürlerle ilgili kaygı ve sorunların temelinde bu kurulun teşekkülü ve işleyişindeki yanlışlıklar yatar. Yönetmeliğe göre, 21 kişiden oluşan kurulda 1 kişinin hayvan koruma konusunda çalışan bir sivil toplum örgütü temsilcisi olması gerekiyor. Oysa ki kurulduğundan beri bu koltuk, amacı deneyleri geliştirmek ve deney kalitesini arttırmak olan bir derneğe verilmiş durumda. Hayvan Hakları ve Etiği derneği bununla ilgili bir dava açtı. 21 kişilik kurulda, hayvanların temsilcisi olarak en az 3 kişi olmalıdır. İkinci sorun; 3 ayda bir, yani 365 günde sadece 4 gün birkaç saat için toplanan bir kurulun yüzlerce yerel etik kuruldan hangisini nasıl ve ne zaman denetleyebileceği. Hadmek’in bölgesel olarak alt kurullara ayrılması kaçınılmaz. Zaten yayınlanması gereken yıllık raporların çok geç yayınlanması, Hadyek’lerin her yıl düzenli denetlenmemesi gibi sorunlar da Hadmek’in işlevsel olup olmadığı hakkında yeterli bilgi veriyor…

Daha detaylı bilgiler için: www.deneyehayir.org adresini ziyaret edebilirsiniz.

Yağmur Özgür Güven

Kategori: Hafta Sonu