Hayvan HaklarıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Koronavirüs günlerinde aşı bekleyenler için: Deney laboratuvarında neler oluyor?

Tüm dünyanın, koronavirüs salgınına karşı bir an önce aşı ve ilaç beklediği,  deneylerin adeta bir “umut kaynağı” olduğu şu günlerde deneylerde kullanılan hayvanlarla ilgili ne biliyorsunuz? Çok sayıda insan ve hayvanın yaşamını yitirdiği salgın günlerinde bir öncelik sıralamanız, yaşam hiyerarşiniz var mı? Belki bu deneylerde, denek olarak kullanılan hayvanların yaşadıklarını, deneylerin pek bilinmeyen boyutunu öğrendiğinizde, düşüncenizi bir kez daha gözden geçirmek istersiniz. Hayvanlar üzerinde yapılan deneysel çalışmaların uygulandığı bir kurumda eğitim görmüş ve uygulanan sisteminin bazı aşamalarında çoğu öğrencinin yaşamak zorunda kaldığı hayvana şiddet dayatmalarına maruz kalan bir kişiyle konuştuk.

Olayların baş rolündeki kişi, bu günlerde ismini (özellikle sosyal medyada) sıklıkla gördüğümüz biri. Aynı psikolojik şiddete maruz kalanlar, muhakkak kendilerine tanıdık gelen bir şeyler yakalayarak onun kim olduğunu anlayacaklardır.

Tanık oldukları ve bunların psikolojik izlerini yıllar sonra bile taşımaya devam ettiğini söyleyen kaynağımızla sohbetimizi olduğu gibi aktarıyorum…

Öncelikle aktarımlarınız için şimdiden teşekkür ederim. Hem hayvanlar hem de sizlerin yaşamak zorunda bırakıldığı şeyler kolay hazmedilebilecek türden değil. Bir üniversitenin psikoloji bölümünde okurken tanıştınız hayvan deneyleriyle -yani bu kişiyle- değil mi?

Yaşadığım süreci aktarmama alan açtığınız için ben teşekkür ederin. Evet, birinci sınıfta aldığım fizyolojik psikoloji dersinde tanıştım.

Bu kişiyle derse girdiğiniz ilk gün neler oldu?

Derse girdiği ilk gün, aramızdan birkaç kişiyi seçip fizyoloji laboratuvarında yaptığı bilimsel araştırmalara dahil olmamızı istediğini söylemişti. Hangi motivasyonla yaptığımı kesinlikle hatırlamadığım bir şekilde o birkaç kişiden biri oldum. Dersten sonra, dahil olmak isteyen birkaç kişiyle beraber ilaç deneyleri yaptığı laboratuvara gittik. 10 kişiden fazlaydık ve beş kadar kişiyle çalışacaktı. Sıçanlar üzerinde yaptığı deneylerden bahsetti, neden hayvanlar üzerinde deneyler yapmanın zorunlu olduğuna bizi ikna etmeye çalıştı. İlaç deneylerinde hayvan kullanılmasına karşıysak hastalandığımız zaman ilaç da içmememiz gerektiği gibi aptalca argümanlarda bulundu. Lakin anlaşılan o aptalca argümanlarla da ikna edilmişim…

Yaptığı konuşmanın ardından hayvanlar üzerinde uygulama yapmanızı istedi sanırım.

Kafesten çıkardığı sıçanlardan biriyle bir süre oynadı, sevdi vs. Neresinden tutarsak zarar vermeyeceğini, enjeksiyonu neresine yapmamız gerektiğini anlattı, gösterdi. Daha sonra aynı sıçan üzerinde yaklaşık 15 kişi, aynı enjektörle, sıçanı tutmaya çalışıp iğneyi batırmamız gereken yere batırdık. Bizi seçmesindeki tek kriter sıçanı tutabilmemiz ve enjeksiyon yapabilmemizdi.

Gerçekten korkunç. 15 kişinin vücudunuza enjektör batırıp çıkardığını sadece hayal etmek bile acı verici. Hayvanların panik içinde olduklarını ve kaçmaya çalıştıklarını tahmin ediyorum. Peki daha sonra bu süreç nasıl devam etti, laboratuvara daha sonra da gittiniz mi?

Evet laboratuvara gitmeye devam ettim. İlk zamanlarda yaptığımız şey her gün laboratuvara gidip hayvanların yemini suyunu vermek ve hayvanları bir şekilde hasta etmekti.

Kendi dışkılarıyla enfekte etmek

Hayvanları nasıl hasta ediyordunuz?

Benim orada olduğum süre boyunca kendisinin yaptığı, daha doğrusu bizi dahil ettiği iki çalışmaya şahit oldum. Biri sıçanlar üzerinde diyabet ilacı denemesi yaptığı çalışmaydı. İlaç denemesini yapmadan önce hayvanların hasta olması gerekiyordu. Hayvanları hasta etmek için de kafeslerindeki sulukların içine glikoz şurubuyla karıştırdığımız suları koyuyorduk. İkinci çalışma başladıktan kısa bir süre sonra laboratuvardan ayrıldığım için çalışmanın içeriğini hatırlamıyorum. Ancak yaptığımız şey şuydu. Birkaç günlük bebek sıçanları annelerinden ayırıp, kendi dışkılarını kullanarak hazırladığımız bir sıvıyı enjekte ediyorduk.

Hayvanları kasten hasta etme aşamasından sonra ne oldu?

Hasta etme aşamasından sonra uygun olan ilaçları kullanmamız gerekiyor. Bunun için de hayvanların hasta olup olmadığından emin olmamız lazım tabi. Bunun için 10’dan fazla sıçanı boynunu kırarak öldürdü, hepsinin tek tek karaciğerlerine baktı, yağlanma var mı yok mu diye.

Hayvanların karaciğerlerinde aradığı şeyi bulabilmiş miydi peki?

Evet, ilaç deneyleri için gerekli koşullar hazırdı. Öldürdüğü bütün hayvanlarda karaciğer yağlanması vardı. Aynı koşullara maruz kalmış hayvanların hepsinde durum aynıydı. Gerçekten bu yaptığına gerek var mıydı, bilmiyorum. Sonrasında ölü sıçan bedenlerini toplayıp ortalığı temizleme işini bize verdi tabi. Bu işi yaparken dağıldığımızı fark eden başka bir asistan yaptığımız işi devraldı ve bizi gönderdi.

Şu ana kadar anlattığım olaylar laboratuvardaki rutin işleyişin genel bir özetiydi. Laboratuvardan ayrılmama sebep olan olay ahlaki ve politik olarak asla kabul edemeyeceğim bir olaydı.

Neydi o olay?

Laboratuvara gittiğimiz bir gün, orada çalışan temizlik görevlilerinden biri bizi giriş çıkışlarda daha sessiz olmamız konusunda uyardı. Küçük gruplar halinde girip çıkıyorduk, arkadaşlardan biri başka arkadaşlarını içeri sokmuş ve hepimiz uyarı almış olduk. Uyarıyı dikkate alıp çalışmamıza devam edecekken içimizden biri temizlik görevlisini hocaya şikayet etti. Bizim herhangi bir şey söylememize aldırış etmeden ve fırsat vermeden, öfke patlaması yaşayarak, laboratuvardaki çok sayıda sıçanı boyunlarını kırarak öldürdü. Öldürdüğü sıçanları yerlere attı, kafeslerdeki talaşları yerlere döktü. Bağırarak şunu söylüyordu: “O adam kim oluyormuş da kendi öğrencilerini uyarıyormuş, hadsiz 700 liralık insanmış ve gelip her yeri temizlesinmiş.”

Bu olaydan sonra laboratuvara bir daha gitmedim. Zaten neden gitmediğimi de sormadı. Ancak bastırmak zorunda olduğum bir öfkeyle her hafta derslerine gitmek zorunda kaldım. Bir süre sonra başka bir asistan derslere gelmeye başladı. Olayı birkaç kişiyle paylaştım ancak ne yapabileceğimize dair bir sonuç elde edemedik.

‘İçinize sinmeyen bir şey olduğunda, yetkililere bildirin’

Anlattıklarınız rutin bir deney prosedüründen hayli farklı. En büyüğünden en küçüğüne, hayvanlar üzerinde yapılan tüm işlemler hayvan için psikolojik ya da fizyolojik acı sebebidir ancak bu? Bilemiyorum. Siz nasıl isimlendirirsiniz bu durumu?

Kendisiyle klinik görüşme yapmadan herhangi bir psikopatolojiden ya da herhangi bir psikopatolojinin davranışsal boyutundan bahsetmem etik olmaz. Ancak laboratuvardaki diğer çalışanlarla kıyasladığım zaman şahsın davranışlarının yanlış ve anormal olduğunu söyleyebilirim. Kişisel gözlemim,  yaptığı sadistçe davranışlardan bir tatmin duygusu yaşadığı yönünde. Ve bu davranışlarını hazırcevaplığıyla ve ağzının iyi laf yapmasıyla kamufle edebiliyor. Aslında sorun da orada zaten. Kendisiyle geçirdiğiniz süre içinde bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyorsunuz, ciddi bir rahatsızlık duygusu içindesiniz ancak her şeyin olması gerektiği gibi ilerlediğine sizi o kadar inandırmış oluyor ki yaşadığınız duyguyu tanımlayamıyorsunuz ve ne yapacağınızı bilemiyorsunuz.

Deney hayvanlarıyla ilgili resmi prosedürleri inceledikten sonra bu şahsın yaptığı uygulamaların kesinlikle etik dışı olduğunu söyleyebilirim. Kendisinin laboratuvarlardan uzaklaştırılması gerektiğini düşünüyorum.

Sekiz yıl içindeki kendi değişimimden onun da değişmiş olma ihtimali aklıma geliyor, umarım değişmiştir diyorum. Ancak endişelerim ve kaygılarım sona ermiyor. Bu şahıs hala laboratuvarlarda hayvanlar üzerinde deneyler yapıyor. Eğer kendisini biraz olsun tanıdıysam, son zamanlarda sosyal medyadaki kendisine yönelik olumsuz söylemlerden sonra, hala laboratuvarda çalışmalarını sürdürüyorsa, yapmış olabileceği şeyler beni korkutuyor.

Son olarak neler eklemek istersiniz?

Aradan yıllar geçmesine rağmen, bahsettiğim kişinin popülerliğinin artmasından dolayı bir çok tv kanalı, bir çok sosyal medya hesabında kendisini görmem, üstünü örttüğüm travmatik yaşantının tetiklenmesine sebep oldu. Zor ve ağır bir süreci tekrar yaşamak zorunda kaldım, kalıyorum. Bu kişi hala laboratuvarlarda hayvanlar üzerinde deneyler yapıyor. Değişmiş olduğunu ummak istiyorum fakat medyada yaptığı açıklamaların çoğu tam tersini düşündürüyor.

Kendisiyle beraber laboratuvarda çalışan insanlara ricam ve onlara tavsiyem, çalışma koşullarında, deneylerin yapılma sürecinde içlerine sinmeyen, yanlış olduğunu hissettikleri ancak yanlışın nereden kaynaklandığını açıklayamadıkları durumlarla karşılaştıklarında ya da bahsettiğim aleni etik dışı davranışların herhangi birine şahit olduklarında bu durumu gerekli yerlere bildirmeleri. Bunu yaparak hem laboratuvardaki hayvanlar için hem kendileri için önemli bir adım atmış olacaklardır.

Kategori: Hayvan Hakları

Hafta SonuManşet

[Kedi-Siz] – İbrahim Yazıcı: Hayvana yapılan en hafif kötü hareket dahi suçtur

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Sizkedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Sanırım ki hayatta tanıdığım tek maestro o…

Kendisinden daha havalı saçları ile adeta orkestra yönetmiyor sanki dans ediyor. İşini nasıl da severek yapıyor.

Çok da cesur yürekli…  OHAL kapsamında KHK ile İzmir Devlet Opera ve Balesi orkestra şefliği görevinden ihraç edildiğinde bile duruşundan hiç ödün vermemişti.

Tanıdığıma mutlu olduğum bir adam o…

Çünkü o İbrahim Yazıcı

***

46 – İbrahim Yazıcı: Hayvana yapılan en hafif kötü hareket dahi suçtur

Tolga Öztorun:  Ülkemizde hayvan hakları yasası halen TCK kapsamına alınamadı, kabahatler kanununu içinde yer alıyor. Bu konuda ne düşünüyorsun? Sizce bir hayvana eziyet edilmesi / öldürülmesi suç mu kabahat midir?

İbrahim Yazıcı: Hayvana yapılan en hafifinden kötü bir hareket dahi suçtur. Bu ister  eziyet olsun ister yaralama ister işkence ister öldürme. Hayvanlara karşı işlenen cürümlerin hala kabahat kapsamında değerlendirilmesi kabul edilir bir şey değil. Ancak üzerinde durulması gereken en önemli nokta cezaların caydırıcılığından çok bu tarz suçların neden işlendiği.

Toplumda sürekli biçimde daha kuvvetli olanların zayıfları ezmesinin önüne geçilememesinden dolayı özellikle de psikolojik olarak kendini ezik hissedenler bu duygularını hayvanlara türlü şekilde eziyet yaparak unutmaya çalışıyorlar. Ülkemizde farkındaysanız en çok cürüm çoklukla toplumdaki korunmaya muhtaç ya da nispeten zayıf bireylere karşı işleniyor: Çocuklar, kadınlar mağdurların başta geliyor.

Özellikle de çocuklara yönelik cinsel saldırı akıl almaz boyutta. Uğradığı saldırıyı dile getirebilen çocuk sayısı çok az ve zannımca bu saldırıyı dile getirip gerekli psikolojik destek alamayan pek çok kurban ileriki yaşlarda ne yazık ki içindeki susmayan çığlığı duymamak için başka bireylere acı çektirip onların çığlığının kendininkini bastırmasına uğraşıyor. İşte bu kısır döngüden belki de en çok çocuklar ve hayvanlar zarar görüyor.

Tolga Öztorun:  Şiirde, edebiyatta, müzikte ve sanatın her dalında kediler var. Kedinin bu iyileştirici gücü nereden geliyor sence?

İbrahim Yazıcı: Kedi eski çağlardan beri insanın dostu. Ama ilginçtir ki köpekten çok daha farklı. Köpek her şeyini sahibine verebilecek kadar sadık bir dostken kedi adeta sevgisini ve varlığını sahibine lütfediyor. Evlerimizin gerçek sahipleri onlarmış da biz misafirleriymişiz gibi davranıyorlar.

Buyüksek şahsiyetlerinden ve gizemli ruhlarından dolayı her tür sanat dalında kedinin yer alması hiç de şaşırtıcı değil. Kedilerin hala kaynağı tam olarak keşfedilemeyen tırtırlaması ise insanın enerjisini çok yumuşatan ve insanı rahatlatan bir yapıya sahip. Aslında evde kucağımıza gelmese bile varlığı başlı başına huzur kaynağı kedilerin.

Tolga Öztorun:   Kısırlaştırma hakkında ne düşünüyorsun? Mesela senin kedin kısır mı? Bunu çok merak ediyorum.

İbrahim Yazıcı: Hayvanlar insanlar gibi bir zevk tatmaktan çok tamamen içgüdülerinin yönlendirmesiyle cinsel ilişkide bulunuyorlar. Öncelikle bunu aklımızdan çıkarmamamız gerekir diye düşünüyorum. Sokakta sefil şekilde sayısız sahipsiz hayvanın bulunmasındansa yoğunlukla kısırlaştırılma yapılarak sayısı kontrol edilebilir düzeyde olan dört ayaklı dostlarımıza daha iyi bakabiliriz diye düşünüyorum.

Benim büyük kedim bana dört yaşındayken eski ailesinin bakamaması yüzünden geldi. Geldiğinde gebeydi. Maalesef komplikasyonlu bir ölü doğum yaptı ve doğumu tamamlayamadığı için veterinerimiz operasyon yapmak zorunda kaldı. Bu operasyonda mecburen kısırlaştırıldı.

Daha sonra ona arkadaş olsun diye aldığım küçük kedim erkek ve cinselliği keşfettiğinde kısır olan büyük kedime hayatı dar etti. Zaten dört yıl sonra aile değiştirip bir de ölü doğum yapan, üstüne bir de kendi yaşam alanına bir başka kedi gelen zavallıcığıma bir de cinsel taciz ızdırabı çektirmemek için küçük kedimi de kısırlaştırmak zorunda kaldım.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

İbrahim Yazıcı: Esas ben teşekkür ederim. Bütün iltifatların için ayrıca teşekkür ederim, çok mahcup oldum.

.

.

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Kedi-Siz] Melis Danişmend: Kedi, karnınızın üzerine yatıp şifa verebilen bir canlı!

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Sizkedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Yine beni bir heyecan, bir telaş aldı.

Neresinden başlasam,gazeteci, yazar, şarkıcı… Öyle dingin ki… İnsan şarkılarını dinlerken ona aşık olmamak için kendini zor tutuyor.

Hele Cem Adrian ile beraber söylediği “Yalnızlık” beni alıp çok uzaklara götürüyor. Ruha ilaç gibi bir tavır ile söylüyor…

Aslında kedileri sormasam ona albüm isimlerindeki şarkılar neden albümlerde yok diye sormak isterdim :)

Heyecan ile soruları sormaya başlıyorum, cevapları merak ede ede…

Çünkü o Melis Danişmend

***

45 – Melis Danişmend: Kedi, karnınızın üzerine yatıp şifa verebilen bir canlı!

Tolga Öztorun:  Yaşadığın yerde hiç kedi olmadığını hayal et… Evde, sokakta, ofiste kediler yok artık sadece fotoğraflarda kitaplarda kalmışlar. Neler hissederdin?

Melis Danişmend: Canımı sıkar böyle bir şey. Ben sokaklarda, evlerde minik canlıların pıtı pıtı yürümesinden, koşmasından, hayata karışmasından hoşlanan biriyim. 

Tolga Öztorun:  Mahalle kediciliği hakkında ne düşünüyorsun? Yaşadığın sokaklardaki kedicilerden misin? Besleme evleri, mamalar, sular, kısırlaştırmalar filan…

Melis Danişmend: Zaman zaman sokağa yemek bırakmaya çalışıyorum. Kedilerin artık bir mahalle sakini gibi davrandıkları, insanlardan korkup kaçmadıkları, arabaların üzerine sere serpe yatıp ısındıkları mahalleleri seviyorum. Moda ve Cihangir bu anlamda ilk aklıma gelen yerler.

Tolga Öztorun:   Şiirde, edebiyatta, müzikte ve sanatın her dalında kediler var. Kedinin bu iyileştirici gücü nereden geliyor sence?

Melis Danişmend: Kedi insana iyi gelen, karnınızın üzerine yatıp size şifa bile verebilen ama aynı zamanda canı istediği anda çekip giden, burnundan kıl aldırmayan kendine has bir canlı. Sevilmekten ne kadar hoşlandığını mırıl mırıl gösteriyor ama sevene asla bağımlı olmadığını hissettiriyor. İlham verici…

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

Melis Danişmend: Ben teşekkür ederim.

.

.

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Kedi-Siz] Cihan Murtezaoğlu: Kedilerin kısırlaştırılmasını canice buluyorum

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Sizkedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Büyük hayranıyım, bildiğim en iyi müzisyenlerden biri, dinlediğim en en iyi erkek solistlerden biri…

Üstelik ara ara suç ortağı Ceylan Ertem ile de insanın kalbini hızlandıracak işler yapıyorlar. Mesela Uçurtma bugüne kadar kulağımdan kalbime akan en harika şarkılardan biri.

Onun ilk Salon IKSV konseriydi, benim ise onu ilk canlı dinleyişimdi. Bir grup insana harika bir gece yaşatmıştı. Küçücük adam sahnede kocaman oluyor. Kendi yazıyor, kendi söylüyor hatta kendi düzenliyor. E daha ne olsun?

Bunca isim ile Kedi-Siz yapmışken onsuz olmazdı.

Şükür kırmadı beni.

Çok heyecanlıyım.

Çünkü o Cihan Mürtezaoğlu

***

44 – Cihan Murtezaoğlu: Kedilerin kısırlaştırılmasını canice buluyorum

Tolga Öztorun:  Edebiyatta, sinemada, müzikte,resimde fotoğrafta her yerde nedir bu sanatın ta kalbindeki kedicilik? ( Sende de Kedi ve Karpuz var mesela )

Cihan Mürtezaoğlu: Kedilerin insanla ilişkisi, doğanın insanlaşmış bir eşlikçilik haline gelmiş içkinliğini  anımsatıyor bana. Yani doğanın kaotik yapısının evcilleşmesi tarifi gibi biraz da. Sanatçı veya üretim halinde bir insanla hem insan olmayan hem de tam olarak doğa olmayan bir perdeden ilişki kuruyor gibiler kediler. Bunun çekici bir tarafı var elbette. Kedi ve Karpuz şarkısında, bir yaz zamanında kör bir kediyle yaşadığım bir ilişki üzerinden hislerimi anlatma çabam vardı diye hatırlıyorum. 

Tolga Öztorun:   Her sanatçı gibi gözlemliyorsundur bence sen de. Mahalle içi kedicilik durumları hakkında ne düşünüyorsun? Hele de böyle kara kış aylarında. Kedi evleri, kedileri besleyen insanlar, yardım etmeler filan?

Cihan Mürtezaoğlu: İnsanların bu çabalarını çok seviyorum elbette. Kedileri şehirlere sıkıştıran, onlara sınırlı betonlaşmış alanlar sunan insanlar esasen. Hayvanlar için bu koşullar çok zorlayıcı oluyor. Bu daraltılmış alanlarda hayvanların yaşamlarını koruyan, güzelleştiren tüm davranışları çok seviyorum.

Tolga Öztorun:  Şehir yaşamında kedilerin kısırlaştırılması konusunda özellikle onlara uzak biri olarak fikirlerini merak ediyorum.

Cihan Mürtezaoğlu: İnsanın kendi alanına kediyi dahil etmesiyle bu hayvanlar da mecburen insan yaşamına göre şekillenmek zorunda kalıyorlar. Bunu çok ama çok yanlış buluyorum. Başka bakış açılarının da olabileceğini düşünüyorum tabii. Kısırlaştırılmalarını canice bile buluyorum açıkçası.

Kedilere uzak değilim aslında. Genel olarak felsefi manada doğayla aramda mesafe var. Anlamaya çalışıyorum doğayı. Zaman zaman korkuyor, içinde kayboluyorum. Hayvan da bu doğanın bir parçası. Yine felsefi manada hayvanlar ile insanlaştırılmış ilişkiler kuramıyorum. Salt fobi benzeri bir korku değil. Her insanla da yakın olamam mesela. Hayvanlara dair de öyle bir bakışım var. Bazı kedilerle anlaşıp bazı kedilerle anlaşamıyorum. Veya sezgisel zeminde, belki içgüdüsel bir mesafe koyma ihtiyacı duyuyorum.

Gözleri çok az gören bir kediyle aynı evde yaşamıştım 2 seneyi aşkın. Onunla epey yakınlaşmıştık. Ama hep bir mesafe ihtiyacım oluyordu yine de. Hayatın genelinde de öyle biriyim sanırım. Anlamadığım şeylere karşı önce mesafe koymam gerekiyor. Sonra ya vazgeçmek ya da anlamaya çalışmak şeklinde devam ediyor.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

Cihan Mürtezaoğlu: Ben teşekkür ederim, zihin açıcı bir sohbet oldu..

.

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşetRöportaj

[Kedi-Siz] Oya & Bora: Bütün türlerin yaşam hakkı var!

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Sizkedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Kırk sayıyı çok oldu geçeli, iki seneyi devirdik. Bunca zamandır yaptığım tüm projelerin içinde beni en heyecanlandıran Kedi-Siz galiba.

Nasıl heyecan yapmam ki? Bu köşede en sevdiğim sanatçılar ile kediler üzerine konuşuyorum. Daha ne isteyeyim?

Onlar ile röportaj yapacağım kesinleşince bilinçaltımdan anlamsız bir anı çıktı, sebebini anlayamadım.Gencim, televizyonda onları izliyorum, evlerinin terasında küçük domatesler ile konuşuyorlar.

Eğer bugün kaliteli müziği seçebilecek bir dinleyici olabildiysem kesinlikle onların payı var.

Çok heyecanlıyım.

Çünkü o Oya & Bora

***

43 – Oya & Bora: Bütün türlerin yaşam hakkı var!

Tolga Öztorun: Beraber yaşadığınız sizde en iz bırakmış kedileri dinlemek istiyorum. Şuan ev halkında kimler var?

Oya& Bora: Birlikte bu dünyayı paylaştığımız kedilerin ömrü, ne yazık, bir gün hastalıkla ya da yaşlılıktan, aramızdan ayrıldıklarında yaşamımızda da birşeyler götürüyorlar. Birlikte çok anı paylaşıp, kalbimizde pati izleri bırakan 7 kedimiz oldu ve her biri kucağımızda son nefesini verdi. 

Hüsnü, ilk göz ağrımızdı. Cemşit ise son kaybettiğimiz… Fip denen korkunç hastalık geçen yaz iki kedimizi birden bizden aldı. 10 gün arayla… Bu çok acıydı. Önce Osman, sonra Cemşit. 

Ama onlarsız olmuyor. Şimdi Oya’nın yolda bir börekçi kutusunun içinde minnacıkken bulduğu Korsan ve bir sahipli köpeğin ağzından kurtarılıp ameliyatlarla sağlığına kavuşan Kütük Hamdi var, bir de evin anneannesi 16 yaşındaki sağır kedimiz Mecbure. 

Tolga Öztorun:  Bu köşede en merak ettiğim sorulardan biri “ kısırlaştırma”. Sokak kedilerinin ve hatta ev kedilerinin kısırlaştırılması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Oya& Bora:Kısırlaştırma elbette doğal yaşama müdahale, ama nerede o doğal yaşam? Her yer betona dönüşüyor, değil bahçeli ev, mahalleler bile yok oluyor, Kedi ve köpekler ya kötü insanların işkencelerine maruz kalıyor ya da son sürat üstlerinden geçen bir arabanın altında can veriyor. 

Kısırlaştırma yaparken şuna çok dikkat ediyoruz; tekir ırkında azalma varsa 2 nesil bırakıyoruz, bu siyah sarı ve diğer ırklar için de aynı oluyor. Dişi kedileri ameliyat sonrası yaraları iyileşmeden asla sokağa geri bırakmıyoruz. 

Tolga Öztorun:  Kapı önü besleyiciliği, mahalle kediciliği ile aranız nasıl? Sanki elinizde kap sokakta gezdiğinizi hayal etmek hiç zor değil.

Oya & Bora: Yaşadığımız daire giriş üstü, balkona bir kedi merdiveni yaptık. Ve su geçirmez tahtadan bir kedi evi (otel de diyebiliriz) Kışın geliyorlar, yemek yiyip uyuyorlar. Ayrıca yanımızda kedi maması taşıyoruz, bir ihtiyaç sahibiyle karşılaşıp, mahcup olmamak için:))

Bu dünyanın tek sahibi doğaya hükmetme mücadelesini sürdüren insanoğlu değil elbet, bütün türlerin yaşam hakkı olan bir gezegen. Bunu unutmayalım.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsınız.

Oya& Bora: Sevgiler.

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Kedi-Siz] Nilipek.: Kedi mırıltısının etkisini yaratabiliyorsam ne mutlu!

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Peri kadar güzel… Sanırım çilleri kendisinden bile daha güzel. Hatta bu dünyaya ait olamayacak kadar güzel.

Sanki dokunduğu her şarkıya bir ruh katıyor. Son bir iki senedir hayatıma girdi. Henüz kendisi bilmiyor ama günlük çalma listemde harika bir yere sahip. “Gözleri Aşka Gülen” her gün bir iki kez çalar kulağıma.

Üstelik onun da gönlünde benim gibi çocuk kitabı yatıyormuş, ben daha şanslı olanım. Bence o da yapar illa ki. Belki bir gün benim kitapları ona hediye etme şansım olur. Belki ben yazarım o çizer. Ne hayal…

Dilerim çok sene dinleme şansımız olur…

Çünkü o Nilipek.

***

42 – Nilipek.: Kedi mırıltısının etkisini yaratabiliyorsam ne mutlu!

Tolga Öztorun: Sokak kedilerini ilk sormak istiyorum. Böyle güzel resimler çizerken neden hiç sokak kedileri yok çizimlerde? Oysa sokak kedilerini nasıl çizdiğini görmeyi çok isterdim.

Nilipek. : Biraz pek sokak çizmemekten, biraz da kedileri sevmeme rağmen onlarla karakter olarak bağ kuramamaktan kaynaklanıyor olabilir. Sonuçta hayvan olarak çoğunlukla kuş ve balık çiziyorum; ikisi de popüler kültürde kedinin avları arasında sayılıyor :)

Şaka bir yana, aslında yıllar önceden (üniversitedeyken yaptığım) şöyle bir çizimim var; şehri ele geçiren dev bir sokak kedisini parmağını uzatıp ona sürtünmesini sağlayarak durduran bir süper kahramana dair (ekte paylaşıyorum)

Tolga Öztorun: Kısırlaştırma hakkında görüşlerini çok merak ediyorum.

Nilipek. : Bu konuda kafam karışık açıkçası. Etik olarak herhangi bir canlının hayatına ve içgüdülerine, onun söz hakkı olmadan müdahale etmiş oluyoruz, bu kafamı bulandırıyor. Ama bir yandan da, düşününce bunu çoktan yaptık zaten ve dişi kedilerin, doğacak yavruların yaşayacağı zorluklar, bunun ekosistemlere etkisi gibi bir tarafı da var.

Bir de hayatında her yılın belli bir dönemini huzursuz geçiren canlılar da cabası. Yani net bir cevabım yok buna, ama kafam karışık.

Tolga Öztorun: Nilipek. dinlemek kedi sevmek gibi. İnsanı sadece mutlu ediyor ve dinlendiriyor. Bunu hiç söyleyen olmuş muydu?

Nilipek. : Hiç olmamıştı, ama ne güzelmiş. Kedi mırıltısının yarattığı etkiyi yaratabiliyorsam ne mutlu bana!

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşetUncategorized

[Kedi-Siz] Can Kazaz: Sokak kedileri çok sevdiğim komşularımmış gibi!

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

2014 sonu veya 2015 başıydı… Ankara’da Çankaya’da Eskiyeni Bar’dayım. Çok net hatırlıyorum kalbim çok kırık, üzgünüm, bira içiyorum biraz da patlamış mısır…

Adını sanını bilmediğim bir genç adam su gibi sesi ile şarkılar söylüyor. Garsona soruyorum adını, söylüyor ama ben zaten karmaşık aklımda tutamıyorum. Baya iyi geliyor o an bana…

Kırık kalbim ile beraber İstanbul’a evime dönüyorum… Seneler geçiyor. Sonra anlıyorum ki o adam ile aynı gazeteye yazıyoruz.

Yaşasın Yeşil Gazete.

Yaşlı adamlar gibi oluyorum onu dinlerken, “yok üstadım artık böyle su gibi şarkı söyleyen adamlar” diyorum.

Zaman içinde galiba “Kırlangıçlar gibi” şarkısı en sevdiğim oldu. İnsanda Ege’ye gitme hissi uyandırıyor. Yolumuz uzun, kırlangıçlar gibi.

Bu meraya taşınma işini, kedileri, inekleri, müziği konuşalım istiyorum.

Hazır denk gelmişiz.

Çünkü o Can Kazaz,

***

41 – Can Kazaz: Sokak kedileri çok sevdiğim komşularımmış gibi!

Tolga Öztorun:  Nedir bu meraya taşınma işi? Tası tarağı alıp meraya mı yerleştin? Nasıl oldu peki? Mutlaka çılgın bir sebebi vardır. Bildiğimiz inekler filan ☺ Çok özendirici geliyor dinleyince. Merada özgür kediler oluyor mu? 

Can Kazaz: Merada Anadolu Meraları Uygulama Arazisi’nin büyükbaşları var. Biz aşağısındaki köyde  yaşıyoruz. Zaman zaman ben de yardımcı oluyorum arazide. Merada ve hatta köyde maalesef kedi yok pek. Uğrayan kedilerin hayatı tehlike altında çünkü köyün köpekleri kedilere karşı oldukça saldırgan. Farelere karşı önlem almak isteyen bir iki köylü dışında kedi besleyen yok bizim orada. Meralar da kedilerin barınabilmesi için fazla vahşi diyeyim, beslenebilecekleri çok fazla şey yok.

Taşınma işi ise bir sürü karar vermemi ve hayatımı yeniden şekillendirmemi gerektirdi. Bu şekillenme 2013 yılında başladı ve 2017 Temmuz sonuna doğru hayata geçti. İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalıştığım işimi ve Moda’da yaşadığım evimi bırakıp Çanakkale Biga civarında bir köye yerleştim. Aslına bakarsan sebebi bence çılgın değil. İstanbul’un çılgınlığının yanında oldukça sakin bir karar. Hem çok fazla insan içinde olmayı sevmiyorum hem de uzun zamandır daha doğa dostu bir hayatı arzuluyordum. Ekolojik farkındalığımı yükseltmeye çalıştım. Karakterim, olaylara bakış açım değişti ve en nihayetinde İstanbul benim için çekilmez bir hal aldı. Sonra da tası tarağı topladım evet :)

Tolga Öztorun: Biraz kedin Sümük’ten bahsedelim. Şahane bir ismi var☺ Nedir hikayesi Sümük Hanım’ın? Bir kedi ile yaşamak nereden geldi aklına? Doğuştan kedicilerden misin? 

Can Kazaz: Sümük Hanım’ın ismini sevmeyen çok insan da oldu tabi :D Tam burun deliğinin civarına denk gelen siyah bir beneği vardı. İsmini o benekten alıyor.

Bir gün yakın arkadaşım ve menajerim Ateş Erkoç ve eşi arabayla giderlerken öndeki arabanın tekerleğine paldır küldür dolanan bir yavru kedi görüyorlar. Sonra tedavisini yaptılar ama evde bir köpekleri olduğu için sahiplendirecek yer arıyorlardı. Ben de 5 yaşından beri kediyle büyüdüm ve o kedimiz Yumak öldüğünden beri de kedisizlik ruhumdan eksiltiyor gibi geliyordu.

O esnada ben sahiplendim kurtarılan yavruyu ve adını da Sümük koydum. İki sene beraber yaşadık, büyüttüm, Moda’nın avlularında başka kedilerle mevzulara girdi, camlara tırmandı, oralardan gidip kurtardık kendisini. Orasını burasını kanattı, parazit kaptı vesaire ama sağlığını da korudum iyileştirdim hep. Ama köye taşınma aşaması gelince, bahsettiğim asla barınamama koşulları oluştu. Benimle gelebilmesini çok isterdim. Bir kez daha sahiplendirmek durumunda kaldım ve ayrıldık. Umuyorum bulunduğu yerde mutludur. Ben yine kedisiz halde tamamlanmamış bir hisse sahibim. 

Tolga Öztorun: Can, sokak kedisi sana ne ifade ediyor? Yani Avrupa’da herhangi bir yere gidince kedilerin olmaması, sokaklarda özgürce gezememeleri ne hissettiriyor sana?

Can Kazaz: Avrupa’daki sınırlı vakitlerimde kendi özgürce gezebilmeme o kadar seviniyorum ki sokak hayvanlarına pek dikkat edememişim.

Kuşlar konmasın diye dikenler koyuyorlar Avrupa’nın “medeni” şehirlerinde. Yine de bol ağaçlı parklarını da koruyorlar mutlaka. Biraz kafa karıştırıcı benim için açıkçası. Doğup büyüdüğüm İstanbul ise tam tersi bu anlamda malum. Sokak kedilerini çok sevdiğim komşularımmış gibi görüyorum açıkçası. Agucuk gugucuk diye kedi sevenlerden değilim ama mutlaka sokak kedilerine selam veririm. Sevdirmek istiyorsa severim, yoksa yoluma devam ederim.

İnsanların arasında hayatta kalma becerileri çok gelişmiş ve çok birey, o yüzden de özel hayvanlar ve kediler de her hayvan gibi tüm varoluşlarıyla çok saygıdeğer.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum. İyi ki varsın.

 

 

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

‘Siyah balık çıkıverirse köşeden şaşırma!’

Sanırım okuduğum en tuhaf kitap, başka hiç bir kitaba benziyor diyemiyorum. Üstelik edebiyat kariyerinin başlarında en iyi kitabını yazmış olmak üçüncü kitapta onu çok zorlayacak belli ki.

Bugün canım Sevinç Erbulak ile yeni kitabı ‘Artık Aranmayanlar Gezegeni‘ üzerine konuşacağız.

Birçoğumuzda olan o bir başka dünyacılık, tuhaflık, benzersizlik baş gösteriyor bu kitapta. Kabul ediyorum o gezegeni anlamak, kitaba başlamak 20-25 sayfayı buluyor. Sonra bir masal sizi kucaklıyor, sarıyor sarmalıyor.

Ona göre bu kitap bağımsız hikayeler anlatıyor, bana göre birbiri için doğmuş beş çocuk gibi aslında kitap. Asla bağımsız hikayeler olduğunu kabul etmiyor zihnim. Bildiğin roman.

İkinci haftada dördüncü baskıyı yapmış bir deli işi. Bir bütünün bir parçası koparsa nereye gider sorusunu yüzlerce defa zihnimde parlatıyor kitap. Kendi hayatım ile ilgili asla sormadığım ama cevabını bildiğim soruları getiriyor aklıma.

Görelim bakalım neresi bu ‘Artık Aranmayanlar Gezegeni“?

***

Tolga Öztorun:  Kitapta ilk sen değil de Haruki Murakami karşılıyor bizleri. Baktım da 1Q84’ü 2009’da Japonya’da yazmış. Sanki sekiz sene önce kitabını yazarken ‘Sevinç bir gün hikaye yazar ve bu cümle onu tasvir eder’ demiş gibi. Ne tuhaf bir ahenk var aranızda.  Okurken dinlenecek müzikleri de seçmişsin. Baya baya ortam hazır. Keşke bir de koku seçebilseydin. Neler oluyor? Bu olaydan Murakami’nin haberi var mı? Bu gerçekten çok heyecan verici bir olay.

Haruki Murakami

Sevinç Erbulak:  Bu olaydan Murakami sevgilimin haberi olmaz mı? Elbette var. Bilmiyorum Tolga, onu okumaya başladığım günden beri ‘anlıyorum’ ve anlaya anlaya seviyorum ben onu. Pek çok yazardan alıntı yapabilirdim. Düşündüm de. Sevdiğimiz kitapları, yazarları düşün bir. Dünyada çok güzel cümleler var.

Ama bir gece “1Q84” ü açıp, altını çizdiğim satırlara baktığımda, hem de kitabı okuduktan yıllar sonra bunu yaptığımda gördüm ki, benim sevgilim kitabımın her bölümü için bir cümle bırakmış zaten bana.

Bak sana da öyle gelmiş işte.

Evet, Murakami her şeyi biliyor çünkü alıntı konusunda belli bir kelime sayısını aşınca ajansı arandı elbette.

Yani onun da benden haberi var artık.

Şimdi sıra, onun da beni ‘anlayacağı’ günlerde….

Tolga Öztorun:  Peki, kitap başka dillere çevrilecek mi? Yani Murakami de seni okuyabilecek mi?

Sevinç Erbulak:  Tolga, bunu o kadar çok istiyorum ki. Şu an bütün totemlerim kitabın başka dillere çevirtilmesi üzerine kurulu.

Her gece perilerden aynı şeyi rica ediyorum.

Başka ülkelere, coğrafyalara ulaşsın Gezegen’im lütfen.

Öyle bir şey olduğunda Murakami’nin kitabını kendi ellerimle götürürüm ona. Hem Japonya’yı da merak ediyorum, seyahat olur bana ;)

Tolga Öztorun:  Bu bir çeşit objelere ruh katma oyunu mu? Mesela gerçek hayatta konuşuyorlar mı sence onlar? Cidden başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyor musun? Eğer öyleyse onları duyabilmeyi çok isterdim.

Sevinç Erbulak:  Sanki duymuyorsun!

Sen de çok iyi biliyorsun ki objeler konuşuyor, şakalaşıyor, üzülüyor ve seviniyor.

Objelerin de enerjisi var.

Tolga? Yok olup gidiyor olamayız değil mi? Şu anda parmaklarıma bu cevapları yazdıran enerji ben bu dünyadan göçtüğümde mutlaka bir yere gidiyor olmalı. Orada diğer enerjilerle buluşuyor olmalı.

Bütün çocuk oyuncakları, oyuncakçı dükkanları kapandıktan hemen sonra karnaval başlatmıyor mu o dükkanlarda sabaha kadar? :)

Bence mutlaka konuşuyorlar, illa dudaklarından kelimeler dökülmesine gerek yok. Objeler aralarında anlaşıyorlar hem de insanlardan daha iyi anlaşıyorlar diyelim biz en iyisi…

Sevinç Erbulak

Tolga Öztorun:  Tüm kitapta sanırım en büyük merakım Kutya olacak… Hiç söylemiyorsun ama Kutya bence erkek ve kesin gerçek biri… Üstelik sen ona aşıksın. Kim bu kahraman? Yani, “yok hayal ürünü” dersen çok üzüleceğim. Tüm kitapta baya varlığını hissettim ben onun.

Sevinç Erbulak:  Bir kız vardı, Kutya’ya çok âşıktı. Yoksa bir çocuk vardı, bir kıza mı aşıktı? Bilmiyorum. Şaka şaka biliyorum. Bu konuda çok şey biliyorum Tolga.

Kutya gerçeğinde, onu anımsarken, ondan kalanları anımsarken, olayların talihini ve geçmişte olup bitenleri çok değiştirdim çünkü bu sefer değiştirme şansım avuçlarımdaydı. Bu güç parmaklarımın ucundaydı ve ben de yaptım. Kutya, çok daha az yer kaplıyordu ama yaşamı kaydeden bir kız var ve istedim ki fark ettiği her şeyi Kutya’sına yazıyor olsun.

Onun yokluğunda olan her şeyi yazsın bu kız dedim. Yazmıştır, bulayım ben şu yazılanları dedim.

Sen sakın üzülme.

Kutya kitabı okuyacak Tolga, merak etme ;)

Tolga Öztorun:  Bir palyaçonun kolu, mavi baykuş, küçük siyah bir balık, odalar, müzeler veda edilesi çok zor olan şeyler. Peki, kitap biterken neler hissettin? Ben olsam ayrılmak istemezdim.

Sevinç Erbulak:  Bittiğini hiçbir zaman hissetmedim ki.

Sadece, şimdilik buraya kadar dedi içim.

Bitmedi bir şey.

Her şey çok yeni başladı galiba.

Siyah balık çıkıverirse köşeden şaşırma yani…

Odalar bitmedi, sadece güneş yoruldu ve uyumaya gitti. Bizimkiler de müzeden çıktılar. Ben sana odalar bu kadardı, müze bitti dedim mi?

:)))))

Tolga Öztorun:  Kitabın tamamını düşünürsen senin ev sevdiğin kısım hangisi? Neresi seni çok zorladı? Çok defa yazıp yazıp sildin mi? Gerçekten çok merak ediyorum.

Sevinç Erbulak:  Çok sildim. Çok attım. Ve bunu çok kolay yaptım. Müzik gibi düşünüyorum satırları. Bana ait olmadıklarında da böyle düşünüyorum. Senfoni gibi düşün. Dinlerken bir yerinde yanlış bir notaya basılıyor ve o kadar hassas kulakların var ki, yanlış çalınıyor diyorsun.

Öyle olduğu zaman durdurdum müziği.

Baştan yazdım notaları.

Zordu. Keyifliydi. Heyecanlıydı. Yorumcuydu. Uykusuz bıraktı. Cin gibi ayağa dikti, nöbetler tutturdu ama bitti.

Özel olarak bir yerinde zorlanmadım ama bak şu oldu çok enteresan. Canım editörüm Işıl Özgüner ile kitabım üzerinde çalışırken artık tanımadığım birilerinin de okuyacağını  biliyordum ya, yazamamaya; daha doğrusu kendimi denetlemeye başladığım an çok tuhaftı. Oldu ama. Sonra bu konuda kendimi terbiye ettim resmen. Sakinleştim ve kendime kaldım. İşte o zaman her şey eskisi gibi oldu. Gece, ben ve hayalimdekiler… Sıraya girdiler ve ben de gelen her kelimeye sırasıyla kağıda geçirdim. Hepsi bu.

Öyle bir en sevdiğim kısım seçmeme imkan yok ama silah tüccarlarının karılarıyla ilgili olan satıra gülüyorum hep. Altı çizilerek bana yollanan sayfaların içinde de açık ara önde gidiyor diyebilirim ;)

Tolga Öztorun:  Üçüncü kitapta bizi neler bekleyecek? Korkuyorum sormaya ama beklemesi zor olacak.

Sevinç Erbulak:  Bilmiyorum. Gelecek o.

Bana geleceği zamanı seçecek, yazdıracak kendini bana.

Berrak Yurdakul, en zoru ilk satırı yazmaktır diyor, çok güzel bir tarif bu.

Benim ilk satırım hazır.

Bak şu :

Bir sümüklüböcek sadece bir sümüklüböcektir.

Tolga Öztorun:  Seni seviyorum.

Sevinç Erbulak:  Hayır ben seni seviyorum. Anla artık şunu insafsız❤ ❤ ❤ ❤  ❤

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHayvan HaklarıManşet

[Kedi-Siz] Defne Sesin Okay: Sokak hayvanları sahipsiz değil!

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

İki senede toplam kırk sayı olmuş, beni heyecanlandıran otuz dokuz röportajın ardından insanın arkadaşı ile röportaj yapmasının heyecanı ile sınanıyorum. Bu işi tanıdık biri ile yapmak baya zormuş :)

Sanırım on seneden fazla olmuştur biz tanışalı. Harika bir fotoğrafçı, eğitmen, üzerine bir de anne…

Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü mezunu, bir dönem Doğuş Üniversitesinde eğitmen oldu.

Ama ben biliyorum ki iyi fotoğraflar için iyi bir yüreğe ihtiyaç var. Farklı bakıyor olmak bu işin yolu…

Üstelik kadın kendi kağıdını kendi yapıp kendi basıyor… Muz ağacından kağıt yapıyor, fotoğraf çekiyor ve üzerine özel bir teknik ile basıyor. Böylece ortaya çıkan şey sıradan bir fotoğraf olmaktan çıkıyor.

Derdi doğa ile… Karelerin çoğunda mutlaka doğa var.

Kendi kendine, kendini çektiği self-portrelerine ayrıca bayılıyorum ama galiba ben bu kadına hayranım.

Çünkü o Defne Sesin Okay,

***

40 – Defne Sesin Okay: Sokak hayvanları sahipsiz değil!

Tolga Öztorun:  Öncelikle Misket’i konuşalım istiyorum. Biricik oğlun Poyraz’ın Misket sonrası gelişiminde neler oldu? Poyraz’ın huyu suyu değişti mi? Poyraz ile bir kediyi birleştirmek için geç kaldığını düşünüyor musun?

 Defne Sesin Okay: Misket, bir inşaat alanı ile yoğun trafik arasında, bir kaldırım üzerinde kıvrılmış olarak hareket etmeden duruyordu. Onu gördüğümde almaya imkânım yoktu çünkü  araba kullanıyordum ve Poyraz’ın okuldan dönüş saatine yetişmek zorundaydım.

45 dakika sonra Poyraz ve ben birlikte onu bulmaya gittik. Hakikaten o kadar süre boyunca pozisyonunu değiştirmeden ve bağırarak aynı noktada duruyordu. Onu o kaos ortamından çıkardık. Sonrasında da biz onun, o da bizim bir aile ferdimiz oldu.

Misket

Her şey olması gereken zamanda olur, buna inanırım.. O sebeple oğlum Poyraz ile buluşmasının geç olduğunu düşünmüyorum. Misket olmadığı zamanlarda da sokakta yaşayan kediler ve köpeklere olan yakınlığımı izliyordu. Hatta zaman zaman bana desteği de oluyordu. Ayrıca kardeşlerimin de kedileri var…

Solucanlar, sümüklü böcekler, kuşlar, arılar ve daha pek çok hayvan bizim dostumuzdur. Onlara bir el uzatırız, onlar kalbimizi sarar. Bu böyledir…

Eve Misket’in gelmesiyle Poyraz ve kedinin birbirlerine temas etmesiyle – ki burada yalnızca dokunmak üzerine değil, duygusal ruhsal ve fiziksel bir temastan bahsediyorum – farklılıklar görüyorum. Her şeyden önce yakından tanıma ve öğrenme sürecini yaşıyor. Birlikte oynadıkları oyunlara baktığımda, evdeki kovalamaca ve saklambaç oynayan bir kardeşi mi, yoksa ileriye atılan pelüş oyuncağını getirtip önümüze koyan köpek mi, duvarlarda yürüyen örümcek mi, ağaçların içinde zıplayarak koşan bir ceylan mı, yoksa suyun içine batıp çıkan bir ördek mi… İnan bilemiyorum Tolga.

Ben sadece bir kedi aldığımı sanıyordum. :) evimizdeki hamsterımız olan Kartopu ile karşılaşmalarında herkesin yeri belli oluyor.

Poyraz’daki değişim için şunu söyleyebilirim; daha neşeli ve paylaşımcı.  

Tolga Öztorun: Reklam çekimlerinde özellikle kedilerin kullanılması konusunu konuşalım istiyorum. Video veya fotoğraf çekilirken haince uyuşturulan, hatta hayatını kaybeden bir sürü kedi hikayesi duyuyoruz. Bir fotoğraf sanatçısı olarak bu konuya bakışını merak ediyorum.

 Defne Sesin Okay: Fotoğraf ve/veya video çekimlerinde izlediğimiz kedilere verilen her türlü sakinleştirici ilaca olumlu bakmam mümkün değil. Çekimlerde kedinin yer alması gerekiyorsa sakin bir kedinin seçilmesi gerekir. Ve çekim yapılmadan önce bir “temas” sürecinin başlaması doğru bir yaklaşımdır. Bu süreç de bir iki saatle sınırlı olamaz… Günler öncesinden başlaması gereken bir alışma süreci olmalı…

Fotoğrafçı- kameraman – varsa ekip, her biri ve kedi, iletişim içinde olmak durumunda. Yoksa çekilen görüntü sadece görüntü olarak kalır. İzleyiciye hiç bir şey geçmez… Geçerse de bu olumlu bir geçiş olmaz.

Bir kayanın ya da bir ağacın fotoğrafını çekerken kurulması  gereken ilişkiden farklı değil bu… 

Tolga Öztorun: Defne, hayvan hakları yasasının TCK kapsamında olmayışı ve Kabahatler Kanunu içinde olmasına ne diyorsun? Çok yakında bir yasa tasarısını meclisten geçirmeyi planlıyorlar, sence sokak hayvanlarını neler bekliyor?

Defne Sesin Okay: Evet yasa…

Hiç bir canlıyı diğerinden farklı bir seviyede görmüyorum. Tüm canlılar eşit konumda. Bu benim için böyledir demiyorum. Bu zaten böyledir. Ancak insanlar bunu görmezden gelirler. Doğaya sırtlarını döndüler.

Ötekileştirme olduğu sürece bu yasanın yeri, içeriğinde değişikliklerin yapılması kolay olmayacak. Hep beraber yaşamayı öğrenmek istemeyen bir toplumuz.

Ancak hep böyle de devam etmeyecek Tolga…

Sokak hayvanları sahipsiz değiller. Özellikle yakın çevremde onlara zaman, maddi- manevi, besleme, tedavide  inanılmaz destek veren gönüllü arkadaşlarım var. Onlara buradan teşekkür etmek isterim.

Aldığı kararlarla, gösterdiği tutumla işaret ettiği kişi-yer-olaydan çok, aslında insan kendi yerini belirler. Bu yasa da bunu gösterecek bize ama ben büyük bir sürprizle karşılaşacağımı sanmıyorum. Sokak hayvanları birer korku unsuru, fazlalık olarak görüldüğü sürece olumlu ve işlevsel bir değişimin olması için biraz daha zaman var gibi. Sokak hayvanlarının beklediği sevgi, ilgi umarım, umalım ki en kısa zamanda olsun. Onların haklarını almaları için de herkesin elinden geleni değil daha fazlasını yapması gerekiyor.

Gerekli olan bilince ulaşmak zor değil. İhtiyaç duyulan şey belli: iyi niyet.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

Defne Sesin Okay: Bu keyifli zaman için çok teşekkür ederim Tolga :)

 

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Kedi-Siz] Behiç Ak: Kedilerle çocukların yazgısı birbirine benziyor

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Hem yazıyor, hem çiziyor yetmiyor bir de mimarlık yapıyor…

Ama ismi geçince aklımdan ilk geçen şey; Kim kime dum duma’daki konuşma balonları öyle uzun oluyordu ki, sanki roman okur tadında okurdum. Yazdıkları beni hep mutlu eder ve ben neden bunu böyle düşünemedim diye vahlanırdım.

Çocuk kitapları, kedi sever bir çocuk kitabı hastası yaşlı ergen olan beni hep heyecanlandırdı. Çevreye, hayvanlara, iyi ve güzel olan her şeye öylesine yakın ki insan ülkedeki tüm çocuklar onu tanısın istiyor. Çoğu karikatürün bir ucunda hep kediler var.

Ayrılık isimli oyununda canım Sevinç Erbulak’ı izlemiştim. Nasıl naif nasıl kadife gibi bir metindi.

Çocuklara Yazlıkçılar adasında yaşayan kediler, kışın insanlar evlerine dönünce, aç kalırlar. Soğuktan tir tir titrerler. diyebilecek kadar da cesur bir koca kalp. Keşke Kedi Adası okullarda ders kitabı olarak okutulsa.

Çünkü o Behiç Ak

***

39 – Behiç Ak: Kedilerle çocukların yazgısı birbirine benziyor

Tolga Öztorun:  Kedileri konuşalım istiyorum. Nedendir bu kedilerin hayatımıza sızmış hali? Edebiyatta, resimde, tiyatroda, fotoğrafta, sanatın hemen her dalında ve hatta evimizin hayatımızın her yerindeler.

Behiç Ak: Kedileri olan sevgim çocukluğumdan geliyor. Samsun’da geniş bahçeli ahşap bir evde geçti çocukluğumun bir kısmı, kedilerle iç içe…

Annem ve babam çalıştığı için bize Havva adlı bir kadın bakardı. Havva tabiat anaydı bizim için. Her sabah peşine takılmış onlarca kediyle gelirdi. Şişman bedenini örten kat kat giysilerinin içinde tohumlar, kediler için mamalar, taşırdı. Kediler evimizin bahçesi içinde Havva’nın çıkmasını bekler, sonra akşamüstü onunla birlikte geri dönerdi. Havva’nın vücudunun bir uzantısı gibiydiler.

Ben de kedilere onun sayesinde alıştım, onların insanlar gibi olduğunu öğrendim. Hepsinin ayrı kişiliği, birbirine benzeyen ve benzemeyen hareketleri vardı. Her birine farklı isimler takardık. Onlarla tıpkı arkadaşlarımızla konuşur gibi konuşurduk.

İstanbul’a gelince doğadan koptuk, Havva’yı ve kedileri terk ettik, apartmanda yaşamaya başladık. Bahçeli, ahşap bir evde yaşamayı, kedileri, Havva’yı özlemle anar olduk. Yeri doldurulamaz bir boşluktu bu. Bu eksikliği hep hissederek büyüdüm. Daha sonraki dönemlerde hep bir kedim oldu. Bahçeli evlerde yaşadım ve kedileri besleme alışkanlığımı sürdürdüm.

Tolga Öztorun: Her şeyin daha da geri geri gittiği günümüzde çocuklara kedi sevdirmek, çevreyi öğretmek, iyi insan olmaları için neler yapmak lazım?

Behiç Ak: Kediler bir ortamın parçası olduğu zaman güzel. Bahçelerin, doğal parkların, ağaçların dallarından süzülüp yan bahçeye geçmelerin, sobanın kenarında miskin miskin pineklemelerin, aniden çevikleşmelerin…

Kediler bize bir canlı olduğumuzu hatırlatıp duruyor… sokağı, evi ve bahçeyi aynı anda kullanmayı öğretiyor. Büyük şehirlerde çocuklar neredeyse sokaklara kendi başlarına hiç çıkamıyorlar. Evlerinin önünde sabahtan akşama kadar oynayacakları bahçeleri yok. Kedilerle çocukların yazgısı birbirine benziyor. Evlerde güvenceli bir ortam bulabiliyorlar. Sokak tehlikelerle dolu. Her an bir otomobilin tekeri altında kalmak mümkün. Sokakta yaşayan kedilerin yaşam süresi çok kısa, şartlara dayanmaları çok zor. Kediler evin çocuğu gibi, çocuklar da ev kedisi gibi…

Çocuklara kedileri ve çevreyi sevdirebilmek için önce şehri çocukların kullanabileceği bir hale getirmek lazım. Okuluna servisle değil, yürüyerek gidebileceği, evinin önünde otomobil altında kalma korkusu olmadan oynayabileceği, mahallesinde kendini güvende hissedebileceği bahçelerin bulunduğu bir ortamı oluşturmak lazım.

Çocuklar, sokak canlılarını ve kendisini doğanın bir parçası olarak hissettiğinde hayat güzelleşiyor. Kendi çocukluğumdan biliyorum bunu.

Tolga Öztorun: Türkiye’de hala hayvan hakları kanunlarının Türk Ceza Kanunu dâhilinde olmamasını, Kabahatler Kanunu içinde olmasını, mal gibi değer görmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Behiç Ak: Hayvanların alınıp satılması, kendi ikliminden ve coğrafi çevresinden koparılması korkunç bir şey. Pazar ekonomisi egemen olduğu için bu çok doğal karşılanıyor. Tıpkı köleci sistemde kölelerin alınıp satılmasının doğal karşılanması gibi. Bu konuda gerekli bilinç tam oluşmadı.

Hayvan sevgisi olan birçok insan hayvanların satın alınmasını normal karşılıyor. Evindeki köpeği satın aldığı için bunu sorgulama gereksinimi duymuyor. Soğuk iklimde yaşayan bir canlıyı sıcaklığın 40 derecelere çıktığı bir bölgede yaşamaya zorlamayı normal buluyor. Pazar ekonomisini benimsemek birçok şeyi benimsemeyi de peşi sıra getiriyor. Örneğin suyun şişelenerek satılmasını normal bulmak gibi. Oysa çocukluğumuzda “neredeyse suyu bile şişeleyerek satacaklar” derlerdi.

Sadece ceza kanunuyla sorunları çözmeye çalışmak gerçekçi değil. Hayvan hakları birbirine bağlı birçok mücadelenin içinde yer aldığında bir anlam taşıyor. Bir kuşu yiyen aç bir kediyi yargılayamayız. Aynı şeyi aç bir insan yaptığında da. Ama silah piyasasının bir dalı olan “avcılık”la ilgili söyleyeceğimiz çok şey vardır.

Ne yazık ki piyasa ekonomisinin esaslı bir eleştirisine dayanmıyorsa karşı çıkışlarımız, çıkarılacak cezalar, “avcılık piyasasını öldürmeyelim” korkusunu yenemez ama “kuşu yiyen aç insanı” cezalandırır. Hayvan hakları derinlemesine incelendiğinde, “insan haklarını savunamıyoruz bari hayvanları koruyalım. İnsanlar kötü, hayvanlar masum ve iyi” gibi klişelerin ötesine geçmek gerektiği ortaya çıkıyor.

Hayvan haklarını savunmak, doğal çevreyi korumak, insan haklarını savunmak, zengin fakir ayırımını kaldırmak, piyasa ekonomisine karşı durmak, birbirine paralel ve birbirlerinden ayrılması zor olan mücadele alanları. 

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsınız.

 

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

GündemManşet

[Kedi-Siz] Su Soley: Ben kedilere fısıldarım, onlar da bana…

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Galiba 2012 veya 2013 senesiydi. “Bu Yaz” şarkısını ilk dinlediğimde bu da kim demiştim. Belirgin bir aşk acısı da çekmiyordum üstelik. Dinliyor dinliyor, içleniyordum. Sanırsın terk edildim…

Sonra daha çok dinlemeye ve daha çok sevmeye başladım.

Günlük dinleme listemde her zaman var. Adına ne kadar da yakışıyor, gerçekten su gibi o… Sadece çok güzel değil yumuşacık okuyuşu ile alıyor götürüyor.

Henüz canlı dinleme şansım olmadı ama eminim ki daha da büyüleyici oluyordur. Dilerim en kısa sürede canlı dinlerim.

Ne yazık ki ülkemizde onun gibi muhteşem cover yapan ve şarkı sözü yazan kadın vokallere çok az rastlanıyor. Hele bir “Pervane” ve “Holding Out For A Hero”  söyleyişi var ki insanın kalbi eriyor.

Çünkü o Su Soley, 

***

38 – Su Soley: Ben kedilere fısıldarım, onlar da bana…

Tolga Öztorun: Yine bir kara kedi vakası. Siyahlısı beyazlısı MJ, Tina ve Tripod ile hızlıca başlayalım istiyorum. Kim bu üçlü? Nasıl girdiler hayatına? Nasıl bir karakterleri var? Bize biraz onu anlatır mısın? 

Su Soley: Evde birlikte yaşadığım 3 kedim var; MJ, Tina, Tripod. Sokaktakilerin hepsi benim.

MJ eve ilk gelen, iri, yakışıklı, beyaz tüylü, pembe burunlu bey. İlk 3 ay MJ ile baş başaydık. Bir arkadaşımın ofisinin bahçesine, sokak kedisi olan anneleri tarafından taşınan 3 yavrudan biriydi. Fotoğrafından aşık olmuştum. O kadar tatlıydı ki eve gelip MJ’i ilk gördüğü an Tina da aşık oldu.

Tina karşıma MJ’in doktorunun kliniğinde çıktı. 6 haftalıktı. Kalça kemiği kırılmış ve bir operasyon geçirmişti. Çok küçük, çok sefil, çok tatlı ve çok komikti. Elimde avuç kadar siyah bir aslan tutuyor gibiydim. Yeleleri vardı resmen. Biri beyaz erkek, diğeri simsiyah kız çocuğu iki kedi, birbirilerine dolanıp, yingyang gibi yatarlardı. Birlikte oynamaya bayılıyorlardı. İkisi birden yatağımda, ayaklarıma kollarıma dolanarak uyurlardı. MJ’in, o zamanlarda, uyandırma servisi hizmeti çok komikti. Sessizce gelip, kafamın yanına oturup, tek patisini yanağıma koyardı. (Güneş doğdu!)

MJ ve Tina’ nın aşkları Tina 1 yaşına yaklaşırken ilk meyvelerini verdi. Tina küçüktü ama engelleyemedik tabi; evde sürekli bir aşk. İlk yavrular doğdu. O da ne? Hepsi bembeyaz! Olacak iş değil. Bizim kara kız bembeyaz ve tek göz yavrular doğurdu. Tabi oradan sonrası cennet gibi. Küçücük ve kulak demeye bin şahit bir şeyler, şeffaf patiler, üçgen kuyruklar filan. İnsanı çileden çıkartabilecek bir güzellik. Yavrular 2 aylık olduğunda sosyal medya hesaplarımdan, yavruları sahiplendirmek için fotoğraflarını paylaştığımda yarım saat içinde 3 yavruya da yuva bulundu. Çok güzel yavrulardı, çok da sevgi dolu evlere gittiler. Bazen haberlerini alıyorum.

Yavrular gittikten sonra, ‘Tina biraz toparlasın da kısırlaştırayım şu tatliş kızı, artık anne de oldu madem’ dedim. Bir iki ay bekledim. ‘Biraz fazla mı bekledim acaba’ dedim. Dememe kalmadan bizim evde yine bir aşk. Tina yine hamile. Bebekleri aldırmadım. Bu sefer 2 tane siyah-beyaz, 1 bembeyaz yavru doğdu. Hepsi erkek. Çok güzel bebeklerdi. Doğumda Tina’ nın yanındaydım. MJ de yanımızdaydı. İlk önce bembeyaz bir yavru doğdu. Ardından 2 sağlıklı siyah-beyaz yavru geldi. İlk doğan beyaz yavrunun sağ arka bacağında bir problem olduğunu fark ettim. Büyüyünce kullanamayacak gibiydi. Büyüdükçe kullanamadı. Çanta gibi taşıdı kuzucum o bacağı yanında. Kulaklarının da duymadığını fark etmem bir kaç haftayı bulmadı. Ayağa en geç o kalktı. Önceleri koşularda geri kalırdı. Fakat en hızlı tırmanan hep o olduğu için ‘koşup koşup koltuğa tırmanma yarışları’ nı, koşuda geri kalsa da, tırmanmada fark atarak hep o kazanırdı. Dört bacakla taşınacak vücut ağırlığını üç bacakla taşıması gerektiği için, büyüdükçe, o üç bacağı ve patileri iyice güçlendi ve pofuklaştı. Bir gözü yeşil bir gözü mavi kuzuma çok aşıktım. Onu anlayacak biri karşıma çıkmadığı için kimseye emanet etmek istemedim ve annesi ve babasıyla aynı evde kaldı. Çanta gibi kullandığı bacağının bir kısmı, harika hekimimiz tarafından başarıyla alındı. Dengesi ve tüm vücut ağırlığı yerine geldi, iç organları rahatladı. Sonunda tüm hareketleri rahatladı. Benimle kalması benim için de büyük şanstı. İsmini kardeşim koydu; Tripod; ailenin oğlu.

Tripod şimdilerde, kulakları duymadığı halde, gitar tellerini çekerek çıkardığı sesleri bıyıklarıyla hissetmekten hoşlanıyor. 7,5 yaşında. Gece gündüz, kafasına ne zaman eserse, miyavlamaya hiç de benzemeyen sesler çıkararak uzun şarkılar söylüyor. Bembeyaz tüyleriyle kapkara tozlara boyanmak stil tercihleri arasında ön sıralarda. Sadece bakışarak haberleşebildiğimiz için ‘buraya bak’ , ‘gel’ gibi işaretleri evde büyük büyük hareketlerle yapıyoruz. Yavru kedilere karşı hassasiyeti var. Geçici yuvalık yaptığımız her yavru kediyi sahiplenip, tüm bakımını üstenmekten kendini alamıyor. Bazen yavruları tutup zorla yalarken görüyorum da, vah hallerine. Koşum eşliğinde sokağa çıkarsa, mesela bir kafede, sandalyemin altında serilip etrafı saatlerce izleyebilir.

MJ, 9 yaşında. Baba. Göbeği de var artık. Çok sevgi dolu. Her kediyle anlaşabilir. Konuşup derdini anlatacak düzeyde insanca biliyor. Ne dese anlıyoruz neredeyse. Bence Türkçe de biliyor olabilir fakat ağız yapısı uygun olmadığı için konuşamıyordur. Yalnızlığı da seven bir kedi. Evden çok yavru geldi geçti; kafası şişmiş olabilir. Bembeyaz olduğu için alerjik bir bünye, nazlı bir beden, hani şu hiç kalıbından beklenmeyecek cinsten. Fakat her zaman hayranlık uyandıracak derecede zekiydi. Tina’yı, ilk ciddi rahatsızlığında, bir kaç günlüğüne kliniğe bırakmıştım. MJ daha 1 yaşında değildi. Eve döndüğümde, kapıda beni karşılayıp, canhıraş bir halde salona götürüp, yerde duran tam da Tina boyutundaki siyah yün yumağını gösterip Tina’yı soruşunu unutamıyorum.

Tina, anne ve evin tek kızı. 8,5 yaşında. Çok romantik, çok akıllı ve müthiş temkinli bir ruh. Temkinli olmasın da ne yapsın. Siyah diye görmeyip üstüne oturanlar mı dersin, masada yanında yatarken fark etmeyip elindeki mumla, çakmakla yakanlar mı dersin. Kara delik gibi kızım. Bu dünyada en sevdiği şeylerden biri göbek sevdirmek. Anne olmak da tam ona göreydi. Üç kediye de süt annelik yaptı. Patilerinin altı bol tüylü olduğundan yürürken ses çıkarmıyor. Bir anda ensenizde bitebilir, ‘giuw!’. Minik minik sohbet etmeyi de çok sever. Sor söylesin.

Tolga Öztorun: “Bilen bilir… Kedilere fısıldarım!” Demişsin. Bayıldım. Nereden geliyor bu kedicilik? 

Su Soley: Annem, babam ve bildiğim bütün akrabalarım hayvan severdir. Böyle olunca da, çok küçük yaşlardan itibaren hayvanlarla tanışma ve koklaşma fırsatım oldu. İlk tırmığımı, iri bir sarmandan, 2-3 yaşlarımdayken bizim bahçede yemiştim. Aslında sert bir hareket yapmamış ya da canını yakmamıştım. Fakat bir sebepten ‘o eline koluna dikkat et yalnız!’ uyarısını hakkedecek bir şey yapmış olmalıyım ki dönüp suratıma bir tane yapıştırmıştı.  Çok şaşırmıştım. ‘Aman Tanrım’ diye panikle üstüme koşan biri de olmadığından korkmamış ve olayı değerlendirme fırsatı bulmuştum. O anki çıkarımımın seneler sonra tanımlayabilir olacağım anlamı şuydu; onun da duyguları, tercihleri ve kişisel alanı var. Tabi bu beni o an kedilere temas etme hassasiyetimden pek de alıkoyamamıştı.

Bol yeşillik içinde, herkesin bahçesinin ortak büyük bir yeşilliğe açıldığı büyük bir sitede büyüdüm. Sokaklarda çok kedimiz vardı. İlkokul yıllarım boyunca sokak kedisi yuvaları arayıp, bulunca da anneleri yokken yavruları yakalamaya ve koynuma sokup sevmeye çalışırdım. Bir gün azimli bir yavru kedi kaçmaya çalışırken bir duvar köşesinde sıkıştı. Üstüne gittim ve o 6-7 haftalık, siyah beyaz,  kararlı yavru bana tıslayıp, onu almaya çalışırken sağ elimin başparmağının etini dişleriyle zımbaladı ve parmağımda asılı kaldı. 15-20 saniye, parmağımda sallanan hayvancağızın ağzını açıp parmağımı çıkarmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Sonunda parmağımı o küçük çeneden çıkardım ve bir daha sokak kedisi yuvası aramadım. Hayat da böyle tatlı bir şey. Daha 6-7 haftalık bir kedi yavrusu bir insana ders verebiliyor. Tam bir sokak kedisiymiş yalnız! Tebrikler!

Bu zamana kadar, bahçemde ve evin içinde beraber yaşadığım yaklaşık 30 kedim olmuştur, yavrular dahil. Sokaktaki neredeyse her kediyle de rastlaşınca selamlaşırım. Çok küçük yaşlarda hareketlerine alışmış, vücut dillerini kendimce okuyabilir hale gelmiştim. Onları nasıl rahatsız etmeyeceğimi ve nelerin hoşlarına gittiğini anladığımda da zaten tüm taşlar yerine oturmuştu. Sonrasında ben onlara fısıldadım, onlar bana fısıldadı. 

Tolga Öztorun: Kapı önü kedi besleme, kısırlaştırma, sahiplendirme gibi konularda ne düşünüyorsun? Artık çok fazla mahalle kalmadı ama sokak kedilerimiz halen sokakta yaşamaya çalışıyorlar.

Su Soley: Çok önemli. Ne mutlu ki bu işlerle ilgilenen de pek çok insan var. Sokak hayvanlarının yaşamlarının hepimizin sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Benim gibi düşünen pek çok kişi var ve tüm canlıların birbiriyle olan bağı ile ilgili toplumun kafasındaki aydınlanma arttıkça bizim gibi insanların da sayısı artıyor.

Hem hayvanlara fayda sağlamaya çalışmak hem de bir yandan içlerinde, bir sebepten, hayvan sevgisi olmayan insanları kendi kendilerine ettikleri bu zulümden kurtarmaya çalışmak gerekiyor, fikrimce.

Sokak hayvanlarının durumu da mahalleden mahalleye çok değişiyor tabi. Hatta, sayıları otomatik olarak doğdukları mahalleye göre bariz bir oranda kırılabiliyor.

Fakat, en azından, sayenizde ulaşabildiğimiz okuyucumuzu yakalamışken bir hatırlatmada bulunmak isterim. Soğuk havalar yaklaşıyor ve onlar çok küçük. Çok küçük bütçeler ayırıp, sokaktaki küçük canlar için çok kullanışlı olacak yuvalar hazırlayabilir ve ya alabilirsiniz. İçine sığınmış bir kedi gördüğünüzdeki işe yaramasının verdiği mutluluk hiçbir şeyle değişilemez. İnsana insan olduğunu hatırlatan anlardan biri.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

 

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Gündem

Hafta SonuManşet

[Kedi-Siz] Wilco Van Herpen: Sokak kedileri zor şartlarda hayatta kalmayı başarıyor

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Kuzeyli bir adam, ama artık bu coğrafyanın insanı oldu…

Onu ne diye tanımlasam diye düşünürken bir sürü tanım geldi aklıma, yol kenarında lezzet arayan bir aşçı, iflah olmaz lezzet düşkünü ve aynı zamanda harika bir fotoğrafçı, modern bir seyyah, akıl almaz maceracı, karavan ile gezen bir belgeselci, baba gibi tanımlar geliyor aklıma.

Neden bu kadar sevildin diye sorulduğunda; Ben insanlara sırlar veriyorum diyor. Eski ustalar, lezzetli yemekler, değerli fotoğraf sanatçıları, tarihi yerler, vs. Bu harika yerleri nerede bulabilecekleri, bu muhteşem lezzetteki yemekleri nerede yiyebilecekleri programımda cevapladığım sorulardan sadece birkaçı. Bütün bunları ön yargısız, açık görüşlü bir bakış açısı ve yaşam tarzı ile yapıyorum. Ben insanları seviyor ve saygı duyuyorum diyor. Belki de tam ihtiyacımız olan şey değil mi?

Onu seviyoruz,

Çünkü o Wilco Van Herpen

***

37 – Wilco Van Herpen: Sokak kedileri zor şartlarda hayatta kalmayı başarıyor

Tolga Öztorun:  Türkiye’nin neredeyse her yerini gezdin. Geriye dönüp düşündüğünde tüm duraklarda karşına çıkan sokak kedisi hikâyelerini bize anlatır mısın? 

Wilco Van Herpen: Tüm seyahatlerimde sokak kedileri hakkında hiç kişisel hikâyem yok. Eğer neden diye sorarsanız bunun cevabı çok basittir. Genellikle aynı yerde sadece bir veya iki gün kalırız, böylece kedilerle bağlantı kurmak için fazla zaman kalmaz. Köpekler bu anlamda daha kolaydır. Bir kedi bir prenses gibidir. Eğer birisi onu yakında sevmek ya da beslenmek isterse, sadece kedi isterse gelecektir. Çoğu zaman da çok kibirli olabilir. Eğer kedi istemiyorsa, o zaman şansınız yoktur. Bir köpek öyle değildir. En azından koklamak ve merakını gidermek için gelecektir.

Ancak genel olarak kediye dair Türkiye’de gördüğüm en önemli şey, ne yazık ki kedilerin çok iyi bakılmamasıdır. Gördüğüm sorunlar ise sokak kedilerinin çoğunda göz enfeksiyonu, ishal, öksürük ya da çok zayıf olmasıdır. Onlar için gerçekten çok üzülüyorum.

Türkiye’de çok fazla sokak hayvanı var ve tüm iyi niyetlere rağmen hayvan severlerin ve sokak hayvanlarının yaşamı çok zor.

Tolga Öztorun: Büyürken hayatında iz bırakan bir kedi oldu mu? Hiç unutamadığın bizlere anlatmak istediğin bir kedin oldu mu? 

Wilco Van Herpen: Çocukken kedilerle büyüdüm. Her zaman en az bir kedim oldu. Bugüne kadar en fazla üç kedi ile büyüdüm. Bir gün, yaklaşık 15 yaşında olmalıyım, kedilerimden biri odama geldi ve odadan ayrılmak istemedi. Sabahın erken saatleriydi ve genelde kedim benim ile alt kata gelir ve mamasını alırdı ama o sabah kedi yatak odamda kalmak istedi. Ben okula gittim. Okuldan döndüğümde, beni karşılamadı. Anneme kedimin nerede olduğunu sordum ama annem de kediyi görmemişti.

Aradım ve kediyi sonunda yatağımın altında gizlenmiş olarak buldum. Bence kedim sessiz ve güvenli bir yer arıyordu ve onu buldu. Bu yer bulduğu en son yerdi, çünkü başını yere koymaya ve uzaklaşmaya karar verdiği yer burasıydı… Çok üzüldüm ama aynı zamanda onur duydum çünkü güvenli bir yer arıyordu ve o güveni benim yatak odamda buldu.

Bir başka hikâye de Rumeli Hisarı’nda yaşarken, her zaman bahçemde yaşayan kedileri besliyordum. Özellikle bahçeme bebek olarak giren bir kedi benim favorimdi. Bir gün bir arkadaşımla bir film izliyordum ve kedim gelip kucağımda oturmak istiyordu. Dönüyordu, dönüyordu ve bir türlü yerini bulamıyordu. Sonra birdenbire kucağım ıslandı. Kedinin kucağıma çiş yapmış olduğunu düşündüm ama baktığımda kedinin doğurduğunu gördüm.

Henüz anne olmaya hazır olmayan böyle bir genç kedi geldi kucağıma doğurdu. Bana bir soru sormak istercesine yüzüme baktı.

“Peki şimdi ne yapacağız Wilco?” dedi adeta.

Ve kucağımdaki küçük yavruya baktım, mutfağa doğru yürüdüm. Elimde bıçakla geri döndüm o hala ne yapacağını bilmiyordu… Küçük yavruyu diğer elime aldım ve göbek kordonunu kestim. Bu genç annenin bana bakışını asla unutmayacağım. Adeta ona ve onun yavrularına baktığım için bana teşekkür etmek istiyordu… 

Tolga Öztorun: Bize Hollanda’da yaşan kedilerin burada yaşayanlardan farkını anlatır mısın?

Wilco Van Herpen: Türkiye’deki sokak kedileri zorlu şartlarda hayatta kalmayı başaranlardır. Durum Hollanda’da tam tersine, kedilerin çoğu şımarık, şişko ve hepsi ev kedisi. Hollanda’da vahşi ya da sokak kedisi yok. Tabii ki kediler dışarıda yürüyorlar, ancak akşam evlerine dönüyorlar. Hepsi geceleri sahiplerinin şımarttığı güzel ve sıcak bir evde uyuyorlar.

Bir gün, kızım Şira ile birlikte yürürken kedilere baktı ve bana şöyle sordu: “ Baba, neden Hollanda’daki tüm kediler aslan gibi görünüyor? Onlar çok büyükler. Türkiye’de sadece çok zayıf kediler görüyorum… ” dedi. İşte aradaki fark Hollanda’da bir kedi öksürür ya da hapşırdığında sahipleri onları doğrudan veterinere götürür.

İnsanlar hayvanlarını her gün düzenli olarak besliyorlar ve çoğu evcil hayvanın sağlık sigortası var. Hollanda’da köpek sahipleri vergi ödemek zorundadır. Hollanda’da evcil hayvanlar için özel mezarlıklar var.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

 

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHayvan HaklarıManşet

[Kedi-Siz] Hayko Cepkin: Gönül dünyadaki tüm muhtaç canlılara koşmak istiyor

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Tuhaf ama samimi olmasanız da onu düşününce hep mücevher gelir aklınıza. Mücevher dedikse öyle parlak filan değil, ama çok kıymetli bir taş gibi. Sert ve güzel…

Hani öyle oturup rakı içmişliğimiz yok ama nedense pek kıymetli doğru düzgün harika bir adam olduğunu biliyorum.

Daha çok önce engelli hayvanlar için yaptığımız bir projede poz vermişti. Sete nasıl özenle hazır gelmişti anlatamam. Farkında mısın? Projesi o dönem çok ses getirmişti. Engelli hayvanların o zaman da farkındaydı. Sanki bir iyilik meleği gibiydi.

Sonradan bir dolu evsiz hayvan için bir çiftlik açtığını duydum, tabi soracağım :)

Konu madem kediler, konuk madem şahane bir adam, o zaman çok keyifli olacağı kesin.

Çünkü o Hayko Cepkin

***

36 – Hayko Cepkin: Gönül dünyadaki tüm muhtaç canlılara koşmak istiyor

Tolga Öztorun: Ne zaman hayvanlar için yardım istesek hemen ulaşabiliyoruz. Abi sen nasıl bir adamsın, bu kadar yüce bir kalp, bu kadar iyilik nasıl tek bir beden de buluştu? Hele bir anlat bakalım bize iyi insan olmanın sırrı nereden geliyor.

Hayko Cepkin: Açıkçası insan olmanın rutinini yaşıyorum. Tüm bu rutine bu kadar farklıymış gibi, çok özelmiş gibi, acayip bir durummuş gibi insanlar nasıl ve neden böyle bakıyor ben de onu anlamıyorum.

Bugün cüzdanı düşmüş birine ‘cüzdanınız düşmüş’ diyip verildiğinde insanlar neden hayrete düşüyor, neden ‘sizin gibiler artık zor bulunuyor’ gibisinden överken yeren cümleleri kullanmak zorunda kalıyoruz.

Esas bu düştüğümüz, düşürüldüğümüz trajik hale acınası bakmak gerekiyor.

Tolga Öztorun: Kuşadası’na taşınmışsın. Harika bir çiftliğin varmış, bir dolu evsiz hayvana kalbini açmışsın. Biraz anlatır mısın?

Hayko Cepkin: Pek çok insan hayvanları sevdiğini söyler, iddia eder . Bu sadece bir sevgi değil. Biz onlar ile hayatı paylaşmayı kanaat getirdik. Gönül dünya çapında tüm masum muhtaç canlılara koşmayı istiyor, arzu ediyor.

Müdahil olamadığımız evrendeki her hüzün vicdanımızda her seferinde başka bir kara delik açıyor. Bu da nefreti tetikliyor. Biz de sadece filmlerde izlediğimiz ve sadece kendi bölgesini kurtaran kahramanlar gibi kendi etrafımızda ve uzanabildiğimiz minimum/maksimum alanlara elimizi kolumuzu uzatmaya çalışıyoruz.

Yani Gotham için uğraşan batman gibiyiz. Süpermen olmak imkânsız ve üzücü.

Tolga Öztorun: Çıkarılmaya çalışılan yeni hayvan koru-ma yasasına göre artık sokaklarda kedi istenmiyor. Evde bile bakabileceğimiz kedi sayısını yasa metre kare ile belirliyor. Kedisiz sokak olur mu?

Hayko Cepkin: Hayvanları kendi yaşam alanlarından kovup zaten kentleşme dediğimiz insanoğlu üretimi yaşam biçiminin suyunu çıkarttık. Zaten şehir hayvanı literatürüne tıkadığımız hayvanları bir de muhtemel telef sistemi ile yok etme hazırlığındalar. Vicdanımızı nasıl dinç tutabileceğiz bu hayatta inanın çözümünü bulamıyorum.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

 

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Kedi-Siz] Gülce Duru ve Ozbi: Her insan en az bir kedi ve bir köpekle hayatını paylaşmalı

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Adama taa gezi zamanında rastladım, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük ve diğerleri için korkusuzca en iyi bildiği işi yaptı… Direnişin “müzik” halini yaptı. Şarkıların sözlerine bakılınca korkulacak kadar zeki bir adam olduğu hemen anlaşılıyor. Bu cesaret ona resmen pırıltı katıyor.

Sonra kadının su gibi sesine rastladım Kaybedenler Kulübünde… Kurcalayınca sokaktan aldığı iki sokak köpeği ve bir kedi çıktı karşıma. Tanıdık seslere benzemiyordu.

Sonra birlikte deli bir işe imza attılar. Sanki koca bir eksiği gidermek için çabalıyorlardı :)

Mesela bir akşam evinizde sevdiğiniz bir iki kişi ile rakınızı koymuş demleniyorsunuz…

Peki ya ne çalacak? Birbirinden güzel rakı şarkıları yaptılar… Her şeyin böylesine farkında oldukları için, dertlerini böyle anlatabildikleri için bayılıyorum onlara…

“Rakılı Live”

Dilerim bir gün herkesin tanıyacağı kadar asla popüler olmazlar. Bozulmazlar…

Onları seviyoruz,

Çünkü onlar Gülce Duru ve Ozbi

***

35 – Gülce Duru ve Ozbi: Her insan en az bir kedi ve bir köpekle hayatını paylaşmalı

Tolga Öztorun:  Türkiye’de hala hayvan hakları kanunlarının Türk Ceza Kanunu dâhilinde olmamasını, Kabahatler Kanunu içinde olmasını, mal gibi değer görmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gülce Duru: Bu yaklaşımı yaşam kültürümüz ve değerlerimize dair bir yabancılaşma olarak değerlendiriyorum. Saadet Özen’in çevirisiyle YKY tarafından yayımlanan Catherine Pinguet’nin “İstanbul’un Köpekleri” adlı kitabında geçmişte mahallelerde insanlar ve hayvanların birlikte uyum içinde ikamet ettiklerini, insanların yalnızca kedi ve köpeklere değil, çok çeşitli hayvanlara kol kanat gerdiklerini, hatta bakımları için öldükten sonra harcanmak üzere miras bıraktıklarını, vakıf kurduklarını öğreniyoruz. Bu yaşam kültürü Batılılaşma hareketleri zamanında yok edilmeye çalışılmış. Mahalle köpeklerinin Sivri Ada’ya götürülüp açlığa, susuzluğa, ölüme terk edildiklerini biliyoruz. Halk yine bu vahşete karşı sivil itaatsizliğe varan eylemlerde bulunuyor, aralarında tutuklanan, hapis yatanlar oluyor.

Esirgenen, korunan canlardan, insanın canı ne isterse yapabileceği, canının kıymeti olmayan “mal” statüsüne… Geçmişte hayvanlara eziyet edenlerin kınandığı bir toplumsal yapıdan sadistlerin cirit attığı bugünlere…

Caydırıcı olmaktan çok uzak para cezaları ancak sahipli yani “mal” sayılan hayvanlar için “kabahat” ya da “kan parası” işlevi görüyor. Aynı zamanda medeniyeti bu canları barınaklara hapsetmek ya da katletmekle eş sayan bir zihniyet bizde de artık yerleşmiş durumda. Belediyelerin rehabilitasyon merkezleri, barınakları, kısırlaştırma uygulamaları yetersiz, hem psikolojik hem de fiziksel açıdan hayvanlar için sağlıksız. Evcil hayvanların pet shop ya da diğer yollarla satışı yasaklanmadıkça, barınaktan yuvalandırma zorunlu tutulmadıkça evcil hayvanların evsiz yaşamalarının önüne geçemeyeceğiz, sağlıkları ve güvenlikleri hep tehlikede olacak. Toplum sağlığı açısından şikayeti olan “insan” tarafı için de geçerli bir durum. O yüzden sokakta hayvan istemeyiz diyenlerin hepsinin koşulların hem hayvanlar hem de insanlar için eş düzeyde iyileştirilmesi için mücadeleye katılması gerekiyor. Ayrıca evcil hayvanlar dışındaki iş hayvanları, besi hayvanları, yaban hayvanları ile ilgili de bakım ve yaşam koşullarının yaşam hakkına saygı çerçevesinde yeniden düzenlenmesi gerekiyor.

Kanun değişiklikleri için hâlihazırda verilen örgütlü mücadelenin yanı sıra toplumun geneline yayılmış bir farkındalık ve duyarlılığı tesis etmemiz gerekli. Çocukluktan itibaren hayvanlara karşı sevgi, saygı ve de sorumluluk duyan vicdanlı, merhametli, hayvanlarla iletişim kurmayı bilen, onları yabancı görmeyen nesillerin yetişmesi çok önemli. Bir yandan hayvanların statü değişikliğini ve cezai yaptırımların caydırıcı olmasını sağlamalı (hapis cezası gibi), bir yandan da gelecekte bu cezaların uygulanmasına gerek kalmayacak ahlakın oluşmasına çabalamalıyız. Bunu kendi çevremizden başlayarak yapabiliriz. Evcil hayvan satışının yanlışlığı, hayatı paylaşma ve bakım sorumluluğu konusunda farkındalık yaratmak, sokaktan yuvalandırma konusunda teşvik etmek, yanlış davranış ve uygulamalar konusunda uyarı yapmak ya da şikâyette bulunmak, yardıma, sevgiye, bakıma ihtiyaç duyan canlara el uzatmak, büyük farklar yaratmak için küçük eylemler. En önemsediğim şeylerden bir tanesi de özellikle çocuklara, ya da çekinen yetişkinlere hayvanları sevdirmek, onları anlamaları, iletişim kurabilmeleri için yardımcı olmak. Köpeklerim Gofret ve Ciklet’le gezerken çocukların ve ailelerinin mutlaka onları sevmesi için teşvik ediyorum, sokak köpekleri olduklarını, artık benimle yaşadıklarını, cins olmasalar da çok değerli varlıklar olduklarını anlatıyorum. Aynı şey sokakta etrafımızda olan diğer hayvanlar için de geçerli. Sevgiye, ilgiye, saygıya ihtiyaç duyduklarını, nasıl yaklaşılması gerektiğini anlatıyorum. Bu günlük bir mesai, bu sorumlulukları üstlenmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Ozbi: Kadınların da mal gibi değer görüyor olması Türk Ceza Kanunda yer alacak diye korktuğumuz bir dönemdeyiz. Hayvanları hiç iplemiyorlardır. Vicdana, paylaşmaya ve sevmeye dayanan bir sistemde sadece hayvanlar değil hepimiz rahat ederiz, ama maalesef korkuya, yalana ve güce dayanan bir sistemde insanlar gibi hayvanlar da rahat değil…   

Tolga Öztorun: Peki kedi deyince aklınıza gelen ilk hikâye nedir?

Gülce Duru: Kedilerle hep travmatik hikâyelerim oldu. Çocukken kedim kuşlarımı yedi, başka bir kedim ortadan kayboldu. Sonra genç kızken bir kediyi fena halde kızdırıp dayak yemişliğim olduğundan ötürü senelerce kedilerden korktum😊 Uzaktan seviyor ama yaklaşamıyordum.

Derken yıllar sonra korkunç bir olay yaşandı ve köpeklerim yaşadıkları bahçede bir anne kediyi öldürdüler. Yavruları da erkek kedi saldırısına uğradı ve bir tanesi kafasından feci şekilde yaralandı. Üç yavrudan ikisini yuvalandırdık, geri kalan yaralı yavru bomba gibi hayatıma girdi. Onu iyileştirdim, koynumda büyüttüm. Hayatta kalma azminden dolayı adını Azmi koydum ve arkadaşımın evine yerleştirdim. Hayatıma çok talihsiz şekilde giren Azmi bana deli bir kedi aşkı aşıladı. Kedilerden ödü kopan ben şimdi bir kedinin bakımını üstlenebiliyorum. Bazen Elmayra gibi mıncırıyorum, arada cırmık yiyip haddimi biliyorum😊

O gün bu gündür köpekleri ayrı, kedileri ayrı seviyor ve sayıyorum. Sokak kedileri hayatıma girip çıkıyorlar, maalesef köpeklerimden dolayı evimi açamıyorum. İçimde bir ukdedir. Her insan en az bir kedi ve bir köpekle paylaşmalı hayatını. 

Ozbi: Yavru sayılabilecek kadar küçük ama yavru olmayan bir kaç aylık bir tekir kedi “Rakılı Live” yaptığımız evin çatısında sıkışıp kalmıştı, alalım sahiplenelim diye çok uğraştım. Uzun uğraşlar sonucu yakaladık çok korkmuştu. Biz de bilinçsizdik biraz biz de korktuk. Sokağa indirdik bir fırsatını buldu ve kaçtı yine. Sonra yakalayamadık bir daha ve uğraşmaktan da vazgeçtik bazen o şaşkın gözleri bazen rüyalarıma giriyor. Şinasi koyacaktım adını :) ama olmadı…

Bir de köpeğim vardı eskiden kurt kırması ama evin arka bahçesinde yaşadığı için çaldılar. Rollindi ismi güzel köpekti bazen onun da rüyalarıma girdiği oluyor. Özlüyorum…  

Tolga Öztorun: Bu kadar her şeyin farkındasınız neden halen şarkılarınızda hayvan hakları, kurban, hayvana tecavüz yok? Bence bizim bu mücadelede size, müziğin gücüne ihtiyacımız var. 

Gülce Duru: Şarkı yazarı olarak, önemli bir konudaki duyarlılığı ifade eden, farkındalığı uyandırmayı hedefleyen şarkılar yazarken, iletilen mesajın içeriği kadar estetik ölçütleri de önemsiyor ve aralarında denge kurmaya çalışıyorum.

Açıktan açığa didaktik bir iletiden ziyade, şarkının şiirine işlemiş bir ifadeden yanayım. Haydi, bu konuda bir şarkı yazayım diye de hareket etmiyorum. Süreç farklı işliyor bende. Bir şarkıya yol açacak düşünce, dert, duygu, söz zamanla oluşuyor kristalleşiyor. Sanatsal bir formda, şiirsel ve müzikal formunu bulması zaman alıyor. Cevaplarımdan anlamışsındır ki bu konularda had safhada dertlenmiş, dolmuşum, 7 gün 24 saat umurumda. Elbet bir gün kendiliğinden doğal bir şekilde şarkıya dökülecektir. O zamana dek, hayvanların iyiliği için gündelik mücadeleme devam ediyorum. 

Ozbi: Yani bu biraz yeterli hissetmekle alakalı. Gülce bu konuda tam olarak gerçeğe dayanan şeyler yazabilir ama ben pek yazamam. Araştırma yapmam ve üstüne eğilmem gerekir. Bir de böyle bir beklenti olduğunu ilk defa duyuyorum. Bakalım belli olmaz ilerleyen dönemlerde bir şeyler yapabiliriz belki… 

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsınız.

Gülce:  Teşekkürler Tolga, sen de iyi ki varsın 😊

Ozbi: Ben teşekkür ediyorum iyi ki sizde varsınız. ( sen ve bizi okuyan herkes )

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Kedi-Siz] Lara Di Lara: Hayvanların yeri kalbimin, aklımın ve ruhumun tam ortası

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

İki mevsimlik bir aradan sonra yeniden en sevdiğim sanatçılar ile kedi konuşmaya başlamanın heyecanı var içimde…

Şanslıyım çünkü kimi seviyorsam onu konuk ediyorum Kedi-Siz ‘de…

Son zamanlarda ardı ardına dinlemek için tekrara aldığım albümlerden biri oldu ‘Hazineler İçindesin’…

Bir de Ceylan Ertem ile beraber okuduğu “Bencil” şarkısını ayrıca söylemeliyim.

Şöyle neler yazılmış diye bakarken şahane bir yazı buldum internette sizin ile paylaşmasam olmadı; “Bahar gibi bi’şey… Kimine göre son, kimine göre ilk. Her hali ayrı güzel ama. Şarkılarını alıp göğsüne basmalı” diyordu.

Bayıldım tabire…

Tuhaf bir dinginliği var, dinlerken hayal kurduruyor insana.

Lara Di Lara ( Dilara Sakpınar )

Müzikten, doğadan ve en çok kedilerden konuşacağız şimdi onunla… Heyecanlıyım.

Çünkü o Lara Di Lara

***

34 – Lara Di Lara: Hayvanların yeri kalbimin, aklımın ve ruhumun tam ortası

Tolga Öztorun:  Hayatına yer etmiş kedileri dinlemek istiyorum. Bu kadar sakinliğin altında mutlaka kedi hikâyeleri vardır. ☺

Lara Di Lara: Çocukluğumdan beri çok fazla kediyle vakit geçirmiş olsam da ilk yer eden, aslında çok kısa bir beraberliğimiz olmasına rağmen, mahallede oynarken duvar dibinde bulduğum yavru oldu.

Kendim de ufaktım, o daha da ufaktı. Neredeyse yeni doğmuş ve tam ne olduğunu anlayamadığım bir sorunu vardı. Etrafta annesini de bulamamıştım. Dayanamayıp bir kutu bulmuş, evdekiler ne der düşünmeden götürmüştüm. İlkokullu ben henüz kendim idare edemeyeceğim için babam veterinere götürmüş, sonrasında bir süre beraber bakmıştık. Fakat ne yazık ki hastalığı sebebiyle çok geçmeden aramızdan ayrıldı. Çok sevdiğini kaybetmenin gerçek hayatta ne olduğunu ilk o zaman yaşamıştım. Dolayısıyla kısa, üzücü ve fakat hayatımda yer etmiş, önemsiz görünebilecek çok önemli bir deneyimdi.

Sonrasında ve hala yazlıkta çok fazla kedi baktım bakıyorum ama evimde benimle beraber yaşayan kızım Milo’nun yeri bambaşka. Onunla tabi bir sürü anım var ama en sevdiğim şeylerden biri, beraber rutinlerimiz olması :) Akşam yatmaya hazırlandığımda resmen o da hazırlanıyor. Son bir yemeğini yiyor, su içiyor, tuvalete gidiyor ve gelip yanıma kıvrılıyor.

Bu sadelik ama birçok şeyin temeli, yaşamayı manalı kılıyor!

Tolga Öztorun:  Albümde doğaya, havaya, topraklara, inançlara neden teşekkür ediyorsun? Bu doğanın içinde senin için hayvanların yeri nedir?

Lara Di Lara: Çünkü yaşamı sağlayan, öğreten ve besleyen onlar. Hayvanların yeri kalbimin, aklımın ve ruhumun tam ortası.

Ayrıca kendimin de, hepimizin de hayvan olduğuna inanıyorum.

Tolga Öztorun: İçinden kedi geçen şarkıların var ( “Hepsini ve Her şeyi – Rüzgar” gibi). Bu edebiyat – müzik ve kedi bağlantısı nedir?

Lara Di Lara: 

Gözlem

Anı

ve

Gerçek…

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

Lara Di Lara: Ben de teşekkür ederim, sen de iyi ki varsın.

 

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hayvan HaklarıManşet

Yazar Hakkı Öcal’ın “İtlaf geri gelmeli” sözleri hayvan hakları aktivistlerinin tepkisini çekti

Geçtiğimiz günlerde Erzurum Atatürk Üniversitesi Hayvan severler Kulübü’nün resmi Twitter hesabından, ‘Hayvan severler Kulübü’ yazılı pankartı tutan öğrencilerin fotoğrafı paylaşıldı. Görüntülerde hiçbir tahrik edici unsur bulunmazken, Milliyet Gazetesi yazarı Hakkı Öcal ‘ın doğa ve hayvan sever gençlerin paylaştığı gönderiye yaptığı yorum vicdanı olan herkesin canını yaktı.

Gazeteci Hakkı Öcal aynı fotoğrafı kendi hesabından şöyle paylaştı; “Hayvanını evinde sev. Sokaktaki hayvan, insanlık gösterisi değildir. İtlaf geri gelmeli”

Açıkça sokak hayvanlarını hedef gösteren Öcal, sadece hayvan hakları aktivistlerinin değil, vicdanı olan herkesin tepkisini çekti. Gazeteci hakkında hem sosyal medyada hem de gazetenin okur e posta adresine gönderilen tepki mailleri ise artıyor.

Hemen ardından gelen tepkiler karşısında tavrını yumuşatan Öcal’ın gelecek günlerde nasıl davranacağı ise hayvan hakları aktivistlerinin merak konusu.

Konu ile çeşitli hayvan hakları aktivistlerinden görüşleri sizler için derledik.

Yağmur Özgür Güven

Yağmur Özgür Güven – Hayvan Hakları Aktivisti / Bir Başka Hayat Diliyorum Derneği Adına;

Milliyet Gazetesi yazarı Hakkı Öcal’ın “Hayvanını evinde sev…” ile başlayıp “İtlaf geri gelmeli” ile biten tuhaf tweet’ini bazılarımız dehşetle karşılarken, bazılarımız ise pek umursamadı.

Ben ikinci gruptayım.

Neden mi?

Yıllardır sosyal medyada ya da köşesinde sokakta yaşayan hayvanları hedef alarak, hayvan korumacı kesimin tepkisini göze alıp bu tip açıklamalarla gündemde olma çabalarına tanık olduk. Ve sonrasında ne oldu? Nedense o kişinin şu hayattaki en büyük sorunu olan sokakta yaşayan hayvanlar sorunu bir anda bitiverip bir daha (ya da çoook uzun süre) bu konuda yazmadı.

Ben bu tip açıklamaları çok fazla gündemde tutmayı yanlış buluyorum artık. Çünkü zamanında çok örnekler yaşadık, tepki verdik, şikâyet ettik ve gördük ki o kişinin sorunu filan değil bu aslında. Ya gündem ya da birilerinin onayını almak için yapılan ucuz bir reklam çalışması ve bunun bir parçası olmamak gerekiyor.

Neticede bu ülkenin bir Hayvanları Koruma Kanunu var ve kanun sokakta hayvan yaşar diyor. İster gazeteye tam sayfa ilan verin ister sosyal medyada tuhaf açıklamalarda bulunun, şu gerçeği değiştiremezsiniz: Bu ülkede sokakta yaşayan hayvanlar yüzyıllardır var ve var olacaklar.

Özgün Öztürk

Özgün Öztürk – Hayvan Hakları Aktivisti / Yaşam Hakkına Saygı Derneği Adına;

Bu açıklama hayvanların yaşam hakkını elinden almaya teşebbüs olmasının yanı sıra kanunlarla yasaklanmış olan “itlaf” gibi kanuna aykırı bir eylemi övmektir.

Ayrıca hayvanların yanı sıra hayvan korumacıları da hedef göstererek TCK ( Türk Ceza Kanunu) açısından  “Halkın belli bir sosyal kesimini aşağılamak ve diğer kesim aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçunu oluşturmakta ve kamu düzeninde ortaya çıkması muhtemel bir kaos’a sebebiyet vermektedir.

Hakkı Öcal alenen 5199 sayılı yasaya karşı yayın yapmaktadır.

Bu noktada geri adım atıp, özür dilemesi yeterli değildir. Devletin ve savcılığın gerekeni yapması gerekmektedir.

Bu dünyayı paylaştığımız tüm canlıları sevmek zorunda değiliz ama yaşam haklarına saygı duymak zorundayız.

Bu, insan olmanın en öncelikli gereğidir.

 

Avukat Özen Erdoğan

Özen Erdoğan  – Avukat / İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi Adına;

Bu kara nefrete kendilerine verilen isimlerin payı var diye düşünüyorum bazen. Bir aralar canı sıkıldıkça HınçAl Uluç sarardı köpeklere.  Şimdi de bu Hakkı ÖçAl kafayı takmış.  Sıradan bir cehaletten daha ötesi bu nefret. Güya topluma yaranacak.  Üniversite öğrencilerinin  son derece duyarlı ve örnek teşkil eden hak savunucusu yaklaşımlarına “ölümcül bir nefret kusarak” yazan bir kişinin gazeteci olması ülkemiz açısından gerçekten üzüntü verici. “İtlaf”  kurşun zehir ya da başka bir yöntemle toplu şekilde bazı canlıların “yok edilmesi” demektir. Hangi insan ne sıfatla olursa olsun böyle  bir şeyi isteme hakkı ve haddine sahip değildir.  Kaldı ki medeniyeen söz ediyor. Medeniye- tanımını bildiğini sanmıyorum.

Bu ülkede bir  hayvanları koruma kanunu öyle ya da böyle var. Kanuna karşı böyle bir söylemde bulunması ve insanları önemli bir gazetedeki yerini kullanarak  “öldürmeye” teşebbüs etmesi kabul edilemez.

Kendisi hakkında hem Milliyet Gazetesi hem de “Gazeteciler Cemiye-” ne şikayetçi olacağız. En yalın tanımıyla  “ölüm çığırtkanlığı” yapan; yaşadığı toplumdan ve çağdaş haklardan haberi olmayan bir kalemin yazması toplum için de zuldür.

Masum hayvanlara karşı attığı adıma dikkat edecek. Dünyayı kendisinin sananlara böyle olmadığını söyleyecek binlerce kişiyiz artık ve susmayacağız.

Sokak hayvanları 5199 sayılı yasa ile koruma altındadır. Bir insanın, hele de eğitimli olduğu düşünülen, görevi toplumu bilinçlendirmek olan bir gazetecinin yaptığı bu talihsiz açıklama 5199 sayılı hayvanları koruma kanununa aykırıdır.

Ayrıca bir canlının itlafı gerektiğini açıkça beyan ederek yine toplumu belli bir türe karşı galeyanda getirmektedir. Bu hem yasal olarak hem de vicdanen kabul edilemez.

Derhal düzeltme yapmalı ve bu uğurda emek veren hayvan severlerden ve hayvan hakları savunucularından özür dilemelidir. 

Avukat Hülya Yalçın

Hülya Yalçın  – Avukat / Hayvanlara Adalet Derneği Adına;

Bu yapılan sıradan bir cehaletten de ötesi bir “nefret” suçudur.

Üniversite öğrencilerinin son derece duyarlı ve örnek teşkil eden hak savunucusu yaklaşımlarına “ölümcül bir nefret kusarak” yazan bir kişinin gazeteci olması ülkemiz açısından gerçekten üzüntü vericidir.

“İtlaf” kurşun zehir ya da başka bir yöntemle, toplu şekilde bazı canlıların “yok edilmesi” demektir. Hangi insan ne sıfatla olursa olsun böyle bir şeyi isteme hakkı ve haddine sahip değildir.  Kaldı ki medeniyetten söz ediyor. Medeniyeti tanımını bildiğini sanmıyorum.

Bu ülkede bir Hayvanları Koruma Kanunu (5199) öyle ya da böyle var. Kanuna karşı böyle bir söylemde bulunması ve insanları önemli bir gazetedeki yerini kullanarak “öldürmeye” teşebbüs etmesi kabul edilemez.

Hayvanlara Adalet Derneği olarak UNIHAK oluşumuyla birlikte bu çatlak ve ölümcül seslere karşı mücadeleye herkesi davet ediyoruz.

Devlet yetkililerinin de bu olumsuz ve çirkin söylemlere karşı sosyal sorumluluk gereği tepki göstermesini beklemek elbette naif olur ama yine de bekliyoruz.

Biz bu tür seslere karşı “aman sende” ci olmayacağız. Herkes yeryüzündeki yerini ve haddini bilecek. Masum hayvanlara karşı attığı adıma dikkat edecek. Dünyayı kendisinin sananlara böyle olmadığını söyleyecek binlerce kişiyiz artık.

Ve susmayacağız.

Bulut Aktaş

Bulut Aktaş  – Veteriner Hekim

Hayvanların doğal yaşam ortamlarını ellerinden alarak yaptığımız katliam duyulmuyor sanırım. Her taraf beton yığını ve arabalarımızla yeteri kadar onların yaşam ortamlarına girdiğimizi düşünürsek itlaf edilmesi gereken bizleriz.

Evet, sokak hayvanları kesinlikle bir gelişmişlik, insanlık belirtisidir.

Bunun için küçük bir örnek; bakınız suç oranı yüksek semtlerde sokak hayvanları insandan korkuyorlar diğer tarafta merkezi ilçelerde sokakta ya da kafelerde otururken kendini sevdirmek için bir kedi kucağınıza geliyor.

Şimdi bu semtlerimizi hırsızlık, şiddet, tecavüz olayları yönünden irdelersek: insanlık göstergesi o semtin sokak hayvanlarından anlaşılacağı kanısına varılıyor.

Zaten sokak hayvanlarının itlafı gibi bir durum asla söz konusu olamaz yasalara aykırı.

 

Haber: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hayvan Hakları