Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Tahakküme karşı kılavuz: Günümüz siyasetinin kısa bir muhasebesi

Bu yazı koronavirüs salgını hakkında değil, salgından önceki ve sonraki hayatımıza dair. Bir süredir tahakküm ve şiddet karşısında ne tür eylemlerin yapılabildiği, nelerin yapılamadığı hakkında düşünüyorum. Basitçe söylemek gerekirse, belli bir eylem setine birkaç on yıldır giderek daha az başvurulduğunu ve bunun siyasî hareket sahasını bir hayli daralttığını iddia ediyorum. Sonra da sebepleri üstüne kafa yoruyorum. En sonda sizin de gördüğünüz-katıldığınız çeşitli eyleme biçimlerini kafanızda kısaca tasnif etmenizi ve buradaki fikirleri test etmenizi rica edeceğim.  

 *

Bir kırılma noktasındayız. Ayaklarımızın altındaki zemin sarsılıyor. Kimileri olan bitene “mafya devletlerinin yükselişi” diyor, kimisi ise neoliberalizmin kaçınılmaz sonu… Dünyanın pek çok yerindeki tek adam rejimleri artık vitrine koymak için dahi demokrasiye, güçler ayrılığına, hukukun üstünlüğüne ihtiyaç duymuyor. Seçimler ölmediyse bile can çekişiyor. Tutarlı iki cümleyi arka arkaya edemeyen bir insan, nüfusun yarısının sandığa bile gitmediği seçimlerle, üstelik rakibinden daha az oy alarak hem ülkesinin hem dünyanın lideri oldu. Medya eridi. Alternatif hakikat evrenleri ortaya çıktı. Gazeteciler mesleklerini yapamaz hâle geldi. Adalet esnedi, az sayıdaki kişinin güdümüne girdi. Birçok kurum gözlerimizin önünde çözüldü. Mısır’dan Rusya’ya, Türkiye’den Hindistan’a, Macaristan’dan Filipinler’e uzanan geniş bir coğrafyada, yüz milyonların hayatının idaresini tekeline alan yeni bir lider tipi ortaya çıktı.

Bilmediğimiz bir dünyanın ayak sesleri duyuluyor. İklim değişiyor. Yaşam kuran sistemler (hava, su, toprak, gıda, simbiyotik ilişkilerimizin olduğu diğer türler…) alarm veriyor. Şu içinden geçtiğimiz olağanüstü hâlin, izanın ve ölçünün askıya alındığı, insanların korkuya yenilip güç sahiplerine iyice teslim olduğu rejimlere yol açma ihtimali var. Üstelik bu sorunları çözebilecek, en azından vaziyeti kavramış bir yönetim aklı mevcut mu, tartışılır. Koronavirüs salgınında yapılacaklar üç aşağı beş yukarı belliyken bile pek çok devlet atıl kaldı, daha ziyade görüntüyü kurtarmaya çalıştı. İklim değişikliği, kuraklık gibi çok katmanlı ve daha uzun vadeli sorunlar karşısında ne olacak, belli değil. Dünya Bankası kuraklığa karşı hâlâ özelleştirme tavsiyeleri veriyor, borçların nasıl tahsil edileceği üstüne çalışıyor. “Çevreci” duyarlılığa sahip ülkeler ise bir yandan muazzam miktarda karbon yakıt tüketirken diğer yandan büyümenin yeşil renklisinden bahsediyor.

Uzun bir süredir ev ödevimizi eksik yaptığımızı düşünüyorum. Yeni siyaset modellerine, başka türlü  ilhamlara ihtiyaç var.

Bu görece kısa ve kılavuz mahiyetindeki yazıda siyasete ve eylem biçimlerine dair üç ayaklı bir tasnif sunacağım. Diyeceğim şu olacak: Günümüzdeki siyasî mücadelenin önemli bir bölümü sadece bir hat üzerine yoğunlaşmış durumda. İkinci ayak aksıyor, marjinalleştiriliyor. Sonuncusu ise büyük oranda sindirilmiş/unutulmuş hâlde. Yazının sonunda varacağım noktayı da şimdiden yazayım: Bu üç ayak bir arada yürümediği zaman, kazanım elde etmek, gücü ve zenginliği paylaşmak pek olası değil. O yüzden devletler ve şirketler, bu üç ayağın bir araya gelmemesi için uzun süredir son derece örgütlü bir mücadele veriyor.

Önce bu üç siyasî ayağın ne olduğunu kısaca tarif edeyim, ardından birtakım sonuçlar çıkarmaya çalışacağım.

1-Söze dayalı siyaset: Dili, düşünme kalıplarını değiştirmek

Bu kategorideki eylem biçimleri, yapılan yanlışları ifşa etmek ve böylelikle güçlü olan tarafa geri adım attırmak üzerine kurulu. Basın açıklamaları, sloganlı yürüyüşler, gazetecilik yahut hukukî mücadelenin önemli bölümü bu siyasetin örnekleri olarak görülebilir. Keza bu yazı da öyle… Yeni anlam evrenleri oluşturmak, haksızlığı meşrulaştıran fikirleri eleştirmek ve tasfiye etmek, üstü örtülen ilişkileri açığa çıkarmak bu tarz siyasetin ana hatlarını oluşturuyor. Tarihi ezilenlerin gözünden anlatmak, farklı grupların yaşadığı adaletsizlikleri ve mağduriyetleri ortaklaştıracak bir dil kurmak, insanları yan yana getirmek bu dilin iyi kurulmasıyla mümkün. Çünkü anlamla hareket ediyoruz.

O yüzden söz üretmenin çok kıymetli bir tarafı var. Akademisyen, gazeteci, yönetmen, öğretmen, emekli memur… pek çok insanın temelde yaptığı iş bu. Ancak cahilleri bilinçlendirmek, kitleleri uyandırmak temalı üstten bakan örnekleri de bulunuyor.

Dil kurmak güçlünün de siyaseti aynı zamanda. Medyanın, eğitim kurumlarının, araştırma enstitülerinin, hattâ dolaşımdaki anketlerin bu kadar büyük kapışmalara sahne olması sebepsiz değil. Çünkü bilgi ve anlam üretimi (bu ikisi tümüyle aynı olmasa da şimdilik beraber ele alıyorum) birer siyasî faaliyet.

Bu kısa yazıda anlama dayalı siyasetin farklı katmanlarını tümüyle ele almam mümkün değil. Ancak en azından, bugün üretilen sözün önemli bir bölümünün ya iktidara yahut ortak bir anlam evreni paylaşan yakın gruplara hitap ettiğini söyleyip geçmek istiyorum. Özellikle Türkiye’de baskın olan Sünnî yahut devletçi-laik grupların popülist hikâyelere, komplo teorilerine ve reklamlara teslim olduğunu düşünüyorum.

2- Alternatiflere dayalı siyaset: Yaşam alanlarını, ilişkileri değiştirmek, sözü pratiğe dökmek

Söze dayalı siyaset, tüm baskılara rağmen Türkiye’de hâlâ devam ediyor. Bu umut verici.

Tarif edeceğim ikinci siyaset türü de çok görünür olmasa da varlığını sürdürüyor. Temel ekseni şu: Var olan baskın kurumların, ilişki modellerinin yerine alternatifler sunmak: Alternatif eğitim, alternatif sağlık, alternatif tarım, alternatif aile modelleri… Yani “bakın öyle olmak zorunda değil, bu iş böyle de yapılabilir”i göstermek, icra etmek.

Bu kategoriye girebilecek pek çok örnek var, tek yek yazmıyorum. Bu eylem sırasında da anlam dünyası değişiyor elbette yahut alternatif sunarken bunu söze döken insanlar çıkıyor. O anlamda anlattıklarım birbirini dışlayan kategoriler değil. Ancak yine de birbirinden ayırmak istiyorum. Alternatif siyasetinde hayali kurulan artık her ne ise, kısıtlı imkânlarla da olsa hayata geçiriliyor. Sıfır Atık, Başka Bir Okul Mümkün, Anadolu Meraları, Ovacık Belediyesi, şehir bostanları, göçmen dayanışma ağları… Hepsi de olanın yerine başka bir model hayata geçirmeye çalışıyor.

Bu kategorideki eylem kümesi (istisnaları olmakla birlikte) görece daha az tehlikeli, ama daha meşakkatli. Kolaylıkla marjinalleştirilebiliyor. Eğer ağırlığı artarsa bu defa sistem tarafından yutulabiliyor. Organik piyasasına büyük gıda şirketlerinin el atması gibi yahut mesela İngiltere’de 18. yüzyılın sonunda muhalif gazetelerin ezilip yerine alt sınıflara konuşan, siyasî içeriği tehlikesiz bulvar gazeteleri basılması gibi…

Buraya kadar anlattığım iki siyaset türü de (iyi yapıldığı müddetçe) çok kıymetli. Ancak bir süredir sadece Türkiye’de değil tüm dünyada daha ziyade bu ikisine yoğunlaşıldığını, üçüncünün ise geri planda kaldığını düşünüyorum. Son olarak onu anlatayım.

3- Hayatı durdurmaya dayalı siyaset: Sivil itaatsizlik, grev, vergi vermemek, askere gitmemek…

Hayatı durdurmak veya yavaşlatmak, üstüne çok az konuştuğumuz, konuşunca da hemen geçiştirdiğimiz bir mevzuya dönüşmüş durumda. Kendimden örnek vereyim: Meslektaşlarımız (akademisyenler) tasfiye edilirken biz derslere girmeye devam ettik, öğrenciler mağdur olmasın dedik. Onun yerine gazetelere yazı yazdık, mahkemede beyanatta bulunduk, derslerimizde olan biteni anlattık. (1. tarz siyaset). Yani işleyişi sürdürdük, hayatı durdurmayı denemedik.

Sebebin şu olduğunu düşünüyorum: Bu üçüncü tarz siyasette bedel ödememek mümkün değil. Yazı yazmak, imza atmak, dayanışma dersleri açmak, eğer bir savcı hususî olarak peşine düşmezse radara girmez, hattâ kendi mahallesinden çıkamaz. Ancak örgütlü bir grup vergi vermeyi yahut askere gitmeyi bıraktığı anda üstüne çullanılır.

Siyasetin bu ayağı olmadan, diğer ikisinin aksamaya mahkûm olduğunu düşünüyorum. Yeri geldiğinde karşıdakine, “eğer şunu yapmazsan bedeli bu olur,” demek, itaat etmemek kulağa pek sevimli gelmese de siyasetin vazgeçilmez bir parçası. Utandırmaktan, ifşa etmekten, ikna etmekten farklı. Eğer devletler bizimle aynı anlam evrenini paylaşmıyorsa, aynı ahlakî kaidelere başvurmuyorsa edilecek sözün, sunulacak alternatifin de bir sınırı oluyor.

Direniş…

19. yüzyıl ve 20’nci yüzyıl başı işçi hareketlerinden bahseden Timothy Mitchell, bu dönemki hareketlerin, önceki direnişlerden farklı olan sistemi kitleme kapasitesinden bahseder. “Direniş hep olagelmiştir” der, ancak karbon enerjisine dayalı toplumlarda kömür madenleri durduğu zaman tüm hayatın durduğunu, o yüzden devletlerin maden işçilerine nasıl şiddet uyguladığını, ne büyük bedeller ödendiğini ve ama ardından masaya ancak o şekilde oturulabildiğini anlatır. Yani 8 saat çalışma hakkının insan onuruna daha çok yakıştığı için bahşedilmediğini, elinde önemli bir kozu olan işçiler tarafından söke söke alındığını vurgular (Mitchell 2013).

Bugün de sistemi kitleme potansiyeli olan bir sürü iş kolu var. Çöplerin toplanmadığını, otobüs şoförlerinim çalışmadığını düşünün. İnsanların örgütlü bir şekilde bir ay boyunca AVM’lere gitmediğini hayal edin… Nüfusun tamamının katılması da gerekmiyor; hiçbir toplumsal harekete nüfusun tamamı katılmaz zaten. %10’luk bir kesim bile iyi örgütlenirse, yani sistemin işleyişini aksatmayı başarabilirse masaya elini güçlendirerek oturur, karşısında söyleyeceklerini dinlemek zorunda olan bir muhatap bulur. Tekrar ediyorum: Doğru bilgi, hakikat, ahlâk ne yazık ki her durumda pazarlık şansını arttırmıyor. Hapishanelerde insanlar gün gün senelerini kaybederken, iklim değişikliği için artık her hafta önemli hâle gelmişken başka türlü eylem biçimlerinin devreye girmesi gerekiyor.

Şiddet…

Bu üçüncü kategori kapsamında var olan araçlardan biri de şiddet. Hattâ tarihte en yaygın olarak kullanılan galiba bu yöntem olmuş. Örneğin anarşist gruplar (20. yüzyıl başında) erk sahiplerine suikast düzenlemişler. Verilen mesaj: Eğer sen onlarca insanı işkenceden geçirirsen, sokakta yürüyemezsin. Silahlı Kürt hareketinin, Zapatistaların, anti-kolonyal hareketlerin, kölelerin önemli bölümü şiddet kullanmış, sistemi bu yolla akamete uğratmış; güçlünün bileğini büküp geri adım attırmış.

Ancak şiddet çok tehlikeli bir araç. Çığırından çıkma, daha fazla mağduriyete yol açma ihtimali çok yüksek. Ben kendi adıma ne elime silah almak isterim ne de birinin bana silah doğrultmasını. Diğer yandan günümüz toplumlarının, bilhassa orta sınıfların şiddet araçlarından bu kadar arındırılmış olması, şiddet tekelini tümüyle devlete terk etmeyi kabul etmiş olması belki kendi başına bir sorun olarak da görülebilir. (70 sene öncesine kadar bu hiç de normal değildi. Eski militanların, çetelerin deli misiniz diyeceği bir arınmışlık içindeyiz.)

Şiddetin de başka türlü kipleri, yöntemleri var. Örneğin ABD’de bir tavuk çiftliğinin suları kirletmesi, hayvanlara kötü muamelesi etmesi, yerel halkın itirazları sonucu mahkeme taşınmış. Para, avukatlar, dilekçeler, yazılar, imzalar derken çözülemeyen bir meseleye dönen hadise, bir gece radikal hayvan aktivistlerinin çiftliği basması, hayvanları serbest bırakıp tesisi yakmasıyla sona ermiş.

Bu da şiddet, ama cana değil mala yönelik şiddet…

Keza şiddetin bu ikinci şekli de (yani sabotaj) uzun süredir repertuardan düşmüş durumda. Sabotaj, Hollanda dilinde tahta ayakkabı anlamına geliyor. İşçiler zamanında makineleri kırmak için dişlilerin arasına ayakkabılarını atarlarmış. Yahut makinenin parçalarını yanlarında götürürlermiş. Bu kelime 1897 yılında Genel İşçi Konfederasyonu tarafından işçilerin pazarlık gücünü arttıran bir yöntem olarak resmen tanınmış (Dhawan 2014 s. 71). Bugün benzeri bir eylem yapmak belki olanaksız değil; ama akla dahi gelmez oldu.

Alternatif…

Tekrar başa döneyim: Talebi olmayan, alternatif sunamayan bir blokajın savrulacağı yer muhtemelen derin bir karmaşa olur. Sözün eyleme, eylemin alternatiflere eşlik etmesi gerekiyor. Ancak biz bir süredir üçüncü ayağı rafa kaldırdık. Bunda bedel ödeme korkusunun etkisi büyük. Çünkü üçüncü tarz siyasete doğrudan şiddetle cevap veriliyor, bu eylem kümesi çoğu durumda yasa dışı kabul ediliyor.

Son on yıllar, bu tarz mücadelelerin oldukça koordineli bir süreç sonunda kulvar dışına itilmesiyle, hattâ düşünülemez kılınmasıyla geçti. 80 sonrası apolitize edilen gençlik akla geliyor, benim kuşağım… Fakat ben o dönem tümüyle apolitize olunduğunu düşünmüyorum; daha ziyade bu üçüncü ayak tasfiye edildi. Kendi öğrencilerimle çözümler hakkında yaptığım atölye ve derslerde, “eğitim şart”, “denetimler artsın”, “tüketiciler korunsun”, “kendi gıdamızı-kozmetiğimizi üretelim”, “geri dönüşüme önem verelim”, “kırsala yerleşelim” bandında ilerleyen, birinci ve ikinci kategorilere sıkışmış repertuarlar çıkıyor karşıma. Üçüncüye yakınlaşan bir öneri çoğu zaman akla bile gelmiyor. Dünyada bir terslik olduğunun farkındalar; ama ne yapabileceklerini bilmiyorlar. Bilmiyoruz. Dünyayı biraz olsun değiştirmek, şirketlere kendilerini kaptırmamak için STK’lere yahut akademiye girdikleri zaman ise enerjileri genel olarak ilk iki modele yönlendiriliyor, kaçınılmaz olarak… Bu noktada, siyasetin ve tahayyüllerin de sınıfsal olduğunun altını yeniden çizmek gerekiyor.

Bu üçüncü ayak olmadan yürütülen siyaset, bize uzun süredir mevzi kaybettiriyor. İşçi mücadelelerinin, feminist hareketin, köle direnişlerinin her aşamasında bu tarz eylemlerin de kullanılmış olduğunu görüyoruz. Sürekli değil ama gerektiği yerlerde, darboğazlarda, diğer yöntemlerin soluğunun tıkandığı yerlerde. Kürt hareketi bunu yaptı. Gezi kısmen buydu, hayat durdu. Çok uzun bir süredir, devletlerin tam da bu üç ayağın bir araya gelmesini engellemekle iştigal ettiğini görüyorum. Hayatın, üretimin, tüketimin, derslerin, savaşların durmaksızın devam etmesi gerekiyor.

Peki Korona günlerinde hayat durdu diyebilir miyiz? Evet ve hayır! Çoğu insan için hayat  durdu; ama hayatı durduran toplumsal bir hareket değil. Zaten hayatı devam ettirmek için bazı şartlar ileri sürmüş, kazanımlar bekliyor değiliz. Hattâ aksine şu an yürümekte olan hayatı durdurma eylemleri bu sayede Fransa’da, Hindistan’da bastırılmış oldu. Dolayısıyla sonuçlar aynı gibi gözükse de mevzu eylemin içeriği, bağlamı, hazırlık süreci…

Toparlayayım.

Bu üç yöntem bir araya gelince mevzi kazanılacak, başarı sağlanacak diye bir kaide yok. Sonuç yine de mağlubiyet olabilir. Ancak bu üçünün birbirine destek olmadığı yerde, önceki yüzyıllarda ödenmiş bedellerin mirasından yemeye devam edeceğiz gibi duruyor.

*Bu yazıyla ilgili fikirlerinizi, katkılarınızı, eleştirilerinizi veya aklınıza gelen diğer yöntemleri bana maille ([email protected])  yahut mesela Facebook’tan iletebilirsiniz. Çok makbule geçer.

*

Kaynaklar: 

Dhawan, Nikita. 2014. “Affirmative Sabotage of the Master’s Tools:  The Paradox of Postcolonial Enlightenment.” Decolonizing Enlightment: Transnational Justice, Human Rights and Democracy in a Postcolonial World kitabının içinde, 19–78. Verlag Barbara Budrich.

Mitchell, Timothy. 2013. Carbon Democracy: Political Power in the Age of Oil. Londra: Verso.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Libya’da neler oluyor? Duvarların arkasındaki Avrupa (2)

‘Demokrasi, insan hakları, evrensel hukuk gibi değerler, müreffeh bölgelerin sınırlarının sıkı sıkı muhafaza edilmesine dayanıyor olabilir mi? Zira görüyoruz ki bu sınırlar zorlandığı zaman, bahsi geçen değerler de askıya alınıyor.’

İlk bölümde, Libya’daki farklı grupları silahlandıran ülkelerden, Türkiye’den ve Türkiye’nin yurt dışında ihaleler alan uluslararası savunma danışmanlığı şirketi SADAT’tan bahsettim. Bu bölümde krizin başka bir yüzüne odaklanıp ilk bölümde anlattığım mevzularla Libya arasında bağlantılar kuracağım. Ardından Avrupa’nın sınırlarının yeniden müzakere edildiği bu dönemin ne anlama geldiğinden bahsedeceğim.

***

Libya’da an itibariyle bir insanlık dramı yaşanıyor. Sebep, yakın tarihin belki de en önemli olayı olan Avrupa’ya yönelmiş büyük göç hareketleri. Geçtiğimiz 10 senelik dilimde Suriye’den, Afganistan’dan, Irak’tan, Afrika ülkelerinden milyonlarca insan Avrupa’ya doğru yola çıktı. Birleşmiş Milletler Mülteci Örgütü’ne göre, sadece 2015 yılında bir milyonun üzerinde insan Avrupa’ya ulaştı. Bu 2014’teki sayının yaklaşık dört katıydı.

En yoğun geçiş hattı Ege Denizi idi. Bu yolu izleyen insanların akıbeti hepimizin aklına kazınmış olmalı. Merkel ve Erdoğan o dönem sık sık bir araya geldi, yoğun bir diploması trafiği yaşandı, aradaki ihtilaflar kenara kondu ve sonuçta Türkiye, mültecilerin geçişine engel olmayı kabul etti. Karşılığında para vaat edildi ve sonraki süreçte Erdoğan’ın siyasî çıkışlarına müsamaha gösterildi. Sonradan mültecilerin Avrupa’ya karşı şantaj malzemesi olarak kullanıldığına da şahit olduk.

O sırada benzer bir süreç Libya’da da yaşanıyordu. Özellikle Ege hattının kapanmasından sonra on binlerce insan Libya’ya yöneldi. 2014’ten bu yana yaklaşık 14 bin insanın Akdeniz’in bu bölgesinde boğularak öldüğü tahmin ediliyor. (Bu sayının içinde Batı Akdeniz’de ve Ege’de boğulanlar yok.)

O dönem özellikle AB ülkelerindeki en önemli gündem maddesi, gelen göçmenlerin nasıl engelleneceği idi. Bir yandan hâlihazırda gelmiş olanlara kucak açmaktan bahsediliyor, diğer yandan yeni insanların gelmemesi için ciddi mesai harcanıyordu. Trump’ın Meksika sınırına dikme sözü verdiği duvar bir şaka konusuydu; ama Avrupa’da yürütülen tartışma özünde bundan farklı değildi. Hattâ birazdan bahsedeceğim, Avrupa’nın da kendi duvar projesi var.

Merkel ve diğer Alman siyasîlerinin o dönem en çok vurguladığı husus, Libya ile (aynen Türkiye ile yapılana benzer) bir anlaşma yapılması gerektiği idi. Fakat Angela Merkel’in sık sık ifade ettiği gibi, bunun için orada önce bir muhatap bulmak gerekiyordu. Libya’da güce talip olan bir sürü aktörden biri alelacele seçildi ve 2015 sonunda “artık tanıdığımız hükümet sensin, yeter ki Avrupa’ya geçmeye çalışan insanları durdur” dendi. Seçilen grup daha evvel düzenlenmiş genel seçimi kaybetmişti; ama ne gam! Sonuçta tepeden inme verilmiş bu karar yüzünden ülke yeniden iç savaşa sürüklendi.

Bugün BM’nin tanımış olduğu Trablus Hükümetine (Ulusal Mutabakat Hükümetine) bağlı sahil koruma birliklerinin aslî görevi, Akdeniz’i geçmeye çalışan botları yakalayıp Libya’ya geri göndermek. Üstelik İtalya ve Fransa’nın müsaadesiyle “arama ve kurtarma” çalışmalarını uluslararası sularda da icra edebiliyorlar. Yani sadece 12 millik Libya karasularını değil, 17 millik bir alanı tarıyorlar. Dolayısıyla mevzu, Avrupa’nın nüfus kompozisyonu korumak olunca en basit uluslararası hukuk kuralları, hattâ o kutsal “ulusal sınırlar” bile ihlâl edilebiliyor. Bu sırada mültecileri kurtarmaya çalışan gemiler, Libya güçleri tarafından tehdit ediliyor, engelleniyor. Mültecileri kurtardığı için tutuklanan, ardından yaptığı işe paye biçmeye yeltenen Fransa’nın verdiği ödülü reddeden Alman Kaptan Pia Klemp hâlâ hafızalarımızda olsa gerek. Ödülü reddetme gerekçesi olarak şunu demişti Klemp, sözünü çoğaltmak için yineliyorum: “Kimin kahraman, kimin yasa dışı olduğuna karar verecek otoritelere ihtiyacımız yok.”   

Libya’ya geri dönelim: Yakalananlar Libya’daki mülteci kamplarında korkunç koşullarda aylarca, yıllarca yaşamak zorunda kalıyor. Dayak, şiddet, tecavüz, organ mafyası, insan kaçakçılığı gibi envaiçeşit olay raporlanmış durumda; tanıklıklar var. Hattâ insan kaçakçılığına karışmış Libyalı yetkililerin İtalya’nın özel davetiyle “göç meselesi nasıl çözülür” temalı toplantılara katıldığını biliyoruz. Tüm bunlar belli ki Avrupalı devletler için bir sorun teşkil etmiyor. Türkiye-Libya gibi ülkeleri göç akınına karşı bir baraj olarak gören, bu coğrafyaları ona göre kurgulamaya yeltenen, bu esnada giderek kendi içine kapanan bir coğrafya var karşımızda. Hattâ öyle ki Trump’ın dahiyane duvar fikri Afrika’da hayata geçiriliyor; Moritanya’dan Etiyopya’ya uzanan bir duvar tasarlanıyor. Libya’daki tüm çatışma ortamına rağmen burası AB tarafından “güvenli ülke” muamelesi görüyor; böylelikle mülteciler “iç huzuruyla” Libya’daki mülteci kamplarına geri gönderilebiliyor.

Avrupa’nın duvarı.

Son olarak Avrupa’da göç bahanesiyle hortlayan yeni dalga yabancı düşmanlığından, ırkçı hareketlerden bahsederek bitirmek istiyorum. Malûm, Almanya’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez bir ırkçı parti (AFD), ırkçılığını saklamadan yabancı düşmanı posterleri ülkenin her yerinde sergileyebildi.

Afd’nin 2019 seçim afişi: Avrupa, ‘Arapya’ olmasın diye…

“Dizel, yeşil maskaralıklardan iyidir.” Burada mevzu enerji politikaları; ama kullanılan görselin yaptığı çağrışım açık.

Hattâ Brexit’in bile artan göç ile ilgili olduğu ileri sürülebilir. Brüksel’e direnmek, bağımsızlığı yeniden ele geçirmek, sınırları kontrol etmek gibi sloganlar hep Avrupa’ya gelen ya da gelmesinden korkulan göçmenleri işaret ederek kuruldu.

Afişte “Kırılma Noktası: AB’den kurtulup sınırlarımızın yeniden kontrol etmeliyiz” yazıyor. UKIP lideri Nigel Farage.

Tüm bu manzara karşısında aklımdan şöyle bir soru geçiyor: Demokrasi, insan hakları, evrensel hukuk gibi değerler, müreffeh bölgelerin sınırlarının sıkı sıkı muhafaza edilmesine dayanıyor olabilir mi? Zira görüyoruz ki bu sınırlar zorlandığı zaman, bahsi geçen değerler de askıya alınıyor. Üstelik benzer bir durum daha evvel de yaşanmıştı. 2. Dünya Savaşı’nın sonunda sömürgelerde yaşayan insanlar Fransız/Britanya vatandaşlığı talep etmişti. Ne de olsa iki dünya savaşında da bu coğrafyalardan yüz binlerce insan uzak cephelerde savaşmış, bir kısmı Hıristiyanlığı kabul etmiş, kendilerine belirli kültürel değerler nakşedilmiş, , kendilerine “sizi yönetiyoruz, çünkü siz de bizdensiniz” denmişti. Böyle bir iklimde Fransa kapılarını açtı. Caracalla Fermanı ile (1946) kolonilerde yaşayan herkese tam vatandaşlık hakkı tanıdı. Yani metropoldeki 42 milyonluk Fransız nüfusunun üstüne, yaklaşık 50 milyon için daha vatandaşlık kapısı açılmış oldu. Keza Britanya’da da benzer bir kapsamı olan 1948 tarihli “Vatandaşlık Yasası” [Nationality Act] yürürlüğe girdi. Ancak sonra şu fark edildi: Başkasının ülkesinde evrensel olmak daha kolaydı. Demokrasinin içinde geçen “dēmos” (halk), ortada paylaşılacak orantısız bir zenginlik varsa kapıları kapatmayı tercih ediyordu.

O yüzden evrensel değerlerin soy kütüklerini, ortaya çıktığı koşulları sıkı sıkı çalışmamız; sınırlarını görmemiz; sermaye birikim süreçleri ile bağlantısını daha iyi irdelememiz gerekiyor. Çünkü belki de şu an yaşanan durum istisnaî değildir. Belki de kendi değerlerini inkâr eden bir Avrupa ile değil, kolonyal mirasına bir kez daha sahip çıkan bir Avrupa ile karşı karşıyayızdır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Libya’da neler oluyor? Yakalanan silahlar, savunma danışmanlığı şirketleri, Türkiye (1)

 Libya’da, Türkiye’nin de dahil olduğu, kirli paraların, gizli anlaşmaların döndüğü bir kapışma yaşanıyor. Libya bir askerî pazar ve belirli çıkar grupları oraya silah göndererek (yahut orada inşaat yaparak) büyük paralar kazanıyor. O hâlde oyun kurucu olma hülyaları, hamaset edebiyatı belki de bu girişimlerin sebebi değil, bir semptomudur.

Hiç unutmuyorum: Berlin’de bir süre aynı ofisi paylaştığım Libyalı kadın, Türkiye’den geldiğimi duyunca bana, “Allah o Tayyip’i bildiği gibi yapsın” demişti. İlk başta anlam verememiştim. Türkiye’de buna benzer cümleleri edecek çok insan var belki, ama Libyalıya ne oluyordu? Benim boş bakışlarımı görünce, Türkiye’nin Libya’daki muhalif gruplara yolladığı silahlardan ve çatışma ortamının sürmesindeki payından bahsetmişti. Utandığımı hatırlıyorum, çünkü bilmiyordum. Sene 2016 idi ve benim Türkiye’de bambaşka bir gündemim vardı. Libya bir şekilde radarıma girmemişti; daha doğrusu Türkiye’nin orada da bir savaş yürüttüğünden bihaberdim.

Suriye gibi Libya’da da şu an bazı devletler birbiriyle savaşıyor. Fakat bunu doğrudan değil, başka bir coğrafyanın insanlarını birbirine karşı silahlandırarak yapıyorlar. Bu esnada da bahsi geçen devletler (ve bu devletlerin desteğini almış gruplar) belli imtiyazlar-kazanımlar elde etmeye çalışıyor. Özetle Libya’da, Türkiye’nin de dahil olduğu, kirli paraların, gizli anlaşmaların döndüğü bir kapışma yaşanıyor. Bu yazıda maksadım, orada yaşananları (kendi anlayabildiğim kadarıyla) tartışmaya açmak ve bu şekilde yakın dönemin belki de en önemli kırılma noktalarından biri üzerine düşünmek. İddiam şu: Avrupa’nın sınırları (bir kez daha) müzakere ediliyor ve bu, hayli sancılı bir süreç olarak yaşanıyor. Türkiye ise bu süreçte bambaşka bir hüviyete bürünüyor ve şiddet sarmalının içine giderek daha fazla çekiliyor. Muhtemelen şimdiden, içinden çıkamayacağı bir bataklığa girmiş durumda. Buna benzer bir dönem daha önce de yaşanmıştı. O anlamda Avrupa karşısındaki sorunlara bilindik bir refleksle cevap veriyor. Bu hususa en sonda geri geleceğim.

Blackwater’in Türkiye versiyonu: SADAT

Ama söze önce Türkiye ile başlamak istiyorum: Türkiye, ambargoya rağmen Libya’ya gizlice ve defalarca silah yollayan ülkelerden biri. Üstelik Mersin’den, Samsun’dan yüklenmiş bu silah dolu gemiler birkaç defa da yakalandı. BM’nin Silah Ambargosunu Denetleme Komitesi, Türkiye’nin Libya’ya uygulanan ambargoyu deldiğini tescilledi. Bunun üzerine Libya’daki muhalif grupların lideri (birazdan kimin kim olduğunu daha detaylı anlatacağım) Türk hedeflerini vurmakla tehdit etti. Tehditle kalmadı, yeri geldiğinde vurduğu da oldu. Yahut bazı Türkiye vatandaşları kaçırıldı, minik çapta diplomatik krizler yaşandı. Buna rağmen Recep Tayyip Erdoğan, Libya için her tür imkânın seferber edileceğini çeşitli platformlarda defalarca ifade etti. En son bu senenin başında bir kez daha silah gönderildiği ortaya çıktı.

Türkiye’den gelmiş zırhlı araçlar, Trablus limanı, 18 Mayıs 2019

Bu silah transferinin hangi yöntemle, kimler aracılığı ile yapıldığı konusu ayrı bir mevzu. Elimde yeterince belge yok; ancak Türkiye dış politikasında yeni bir safhaya geçildiğine dair bazı emareler var. Bu kısım biraz spekülatif olacak; ama yine de bahsetmeye değer olduğunu düşünüyorum. Malûm, Türkiye’de eski generaller güvenlik/askerî danışmanlık şirketleri kurmaya başladı. Ancak güvenlik deyince aklınıza AVM önünde bekleyen güvenlik personeli gelmesin. Tank, top, uçak ihalelerine giren, diğer ülkelerde askerî eğitim veren oluşumlardan bahsediyoruz. Amerika’daki kötü şöhretli Blackwater’ın Türkiye versiyonu gibi. Bu tarz şirketlerin belki de en önemlisi 2012 yılında kurulan SADAT. Kurucusu emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi. Kendisi aynı zamanda cumhurbaşkanı başdanışmanı. Güvenlik Zirvesi’ne katılan, devletle, MİT’le doğrudan bağlantısı olan birinden bahsediyoruz. İdealinin İslam ülkelerinin resmi ordularına, ABD’li şirketlerin verdiği gibi askeri danışmanlık hizmeti sunmak” olduğunu ifade ediyor. Şirketin hizmetleri arasında sadece askerî eğitim/danışmanlık vermek değil, ülkelerin mühimmat-teçhizat ihtiyacını karşılamak da var.

SADAT’ın kurucusu Tanrıverdi’nin Libya’daki temaslarından.

SADAT’ın görüşmeler yaptığı ülkelerden biri de Libya. Tanrıverdi, verdiği bir mülakatta, “Türkiye’nin ürettiği silahların pazarlayıcısı gibi hareket ettiklerini”, gerekli silahları iç piyasadan temin edemezlerse ancak o zaman başka ülkelere yöneldiklerini söylüyor. Özetle, Türkiye’de devletle dirsek teması bulunan ve ithalat-ihracat ruhsatı olan bir savunma danışmanlığı/aracılığı şirketi bulunuyor. Bunun telmihlerini ve olası sonuçlarını başka bir yazıda ele alalım.

Gelmek istediğim nokta şu: Libya’ya yapılan müdahaleyi Türkiye’nin emperyal hevesleri, Davutoğlu’nun büyük rüyaları gibi muğlak ifadelerle açıklamaktansa, bu şekilde açıklamak bana daha manâlı geliyor: Libya bir askerî pazar ve belirli çıkar grupları oraya silah göndererek (yahut orada inşaat yaparak) büyük paralar kazanıyor. O hâlde oyun kurucu olma hülyaları, hamaset edebiyatı belki de bu girişimlerin sebebi değil, bir semptomudur. Türkiye henüz o aşamada değil; ama Doğu Hindistan Şirketi’nin Hindistan’ı yağmalaması sırasında Britanya’da da bir imparatorluk çerçevesi/hukuku geliştirilmeye çalışılıyordu. İmparatorluğu önce son hâline getirip, sonra yağmaya girişmediler. Medeniyete dair büyük iddialar ufak hesaplardan doğdu.

Kim, neyi, neden yapıyor?

Daha önce dediğim gibi, Libya’daki tek aktör yahut ambargoyu delen tek ülke Türkiye değil. Yaratılan kaos ortamının bir sürü faili var. Bu noktada şunun altını çizmem lâzım: Su anki duruma bakıp Libya’nın önceki hâline güzelleme düzmeyeceğim. Kaddafi’nin savunulacak bir tarafı yok. On binlerce insanı hapishanelerinde işkenceden geçiren, tutsak eden, yok eden bir başka güç delisi adam… Ancak yine de bu yazı özelindeki eleştirinin asıl hedefi, demokrasi ve insan haklarını diline pelesenk etmiş ülkelerin siyasî kadroları. NATO’nun girişimiyle Kaddafi öldürüldükten sonra (2011) Hillary Clinton’ın “neşeli” bir sohbet ortamında “geldik, gördük ve o öldü” şeklindeki yersiz şakası hâlâ kulaklarımı tırmalıyor. Avrupalı siyasîlerin o dönem etmiş oldukları “Libyalıların özgürlük taleplerine destek çıkmamız lâzım, bu bizim tarihsel görevimiz” cümleleri, şakadan da öte, mide bulandırıyor. (Yazının ikinci kısmında neden böyle kuvvetli bir ifade seçtiğim daha iyi anlaşılacak diye umuyorum.)

Libya’daki karmaşık ortamı özetlemek kolay değil; ama kabaca durum şu. İki ayrı hükümet var. Bunlardan biri Ulusal Mutabakat Hükümeti. Merkezi Trablus’ta, başında Fayiz El Serraç bulunuyor. Uluslararası olarak tanınan hükümet bu olmasına rağmen, ülkenin ancak küçük bir bölümünü kontrol edebiliyor. Türkiye ve Katar’ın silah gönderdiği hükümet bu. Keza Birleşmiş Milletler ve Avrupa devletleri de en başta bu grubun arkasındaydı. Ancak rüzgâr bir süredir farklı esmeye başladı; sebebini anlatacağım.

Diğer tarafta ise Halife Haftar’ın başında olduğu Millî Libya Ordusu var. Bu hükümeti Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Rusya, ABD ve galiba geri kalan herkes destekliyor. Ülkenin topraklarının büyük bölümünü (ve petrol kuyularını) ele geçirmiş olmasının, kendisine olan desteği arttırdığını söyleyebiliriz. Örneğin Trump, BM nezdinde tanınmıyor olmasına rağmen birkaç ay önce Haftar’ı telefonla aradı; kendisinin terörizme karşı verdiği mücadeleyi övdü ve petrol kuyularını koruduğu için teşekkür etti. Bir ufak detay: Haftar, bir Amerikan vatandaşı. Zamanında Kaddafi’den kaçıp ABD’ye sığınmış, yıllarca orada yaşamış.

Keza Fransa’nın da önceki resmî söylemlerine rağmen gizlice Haftar’ı desteklediği ortaya çıktı. Bundan üç ay önce Haftar’ın ordusunda Fransız füzeleri bulundu. Fransa konuyla ilgili yaptığı açıklamada bahsi geçen silahların arızalı olduğunu, zaten imha edileceğini, Libya’daki Fransız birliğinin (tehlike arz etmedikleri için) silahların izini bir şekilde kaybettiğini, o sebeple ambargoyu delmiş sayılmayacaklarını iddia etti. Anlaşılan o ki paçadan akan yalanlar söylemek konusunda Türkiye’nin dişli rakipleri var.

Peki, o zaman soru şu: Madem Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti yalnız bırakılacaktı, neden en başta BM nezdinde uluslararası olarak tanındı? Yazının ikinci bölümü bu soruya cevap arıyor ve yakın dönemdeki Libya ve Avrupa ilişkileri üzerinden yaşanan insanlık dramını anlatıyor.

Devam edecek…

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ağaçlar ayaklanıyor

Hilal Alkan/ Sezai Ozan Zeybek

Ağaçların hareketi -kendi ölçeklerinde- gerçekten korku verecek kadar hızlanmış durumda. Paleontologların yaptıkları çalışmalar, ağaçların en son buz çağının sonunda bu derece müthiş bir hızla ilerlediklerini gösteriyor

Sezai Ozan Zeybek: İklim kriziyle birlikte ağaçların hızlı bir şekilde yer değiştirdiğinden bahsediliyor. Ağaçların göçünden bahsedelim mi bugün?

Hilâl Alkan: Olur. Göç eden ağaçlar çok heyecan verici bir mesele. Hele de ağaçları hep kökleriyle yere bağlı, dolayısıyla hareketsiz canlılar olarak tasavvur ettiğimiz düşünülünce. Elbette ki ağaç göçü derken kastettiğimiz köklerini şöyle bir silkeleyip kuzeye, serin topraklara doğru yola koyulan ağaçlar değil. Daha ziyade nesillere yayılan bir hareket var.

SOZ: Tek tek ağaçların değil, ama ormanların hareketinden bahsediyoruz yani öyle mi?

HA: Evet. Bitkilere ve dağlara bakmayı seven amatör ve profesyonel pek çok gözlemcinin fark ettiği bir durum bu. Bu hareketin en iyi gözlemlendiği yerler de dağlar.

SOZ: Nasıl?

HA: Dağlarda ormanların bittiği ve artık ağaçların yaşamadığı bir sınır olur. Buna orman sınırı denir. O yüksekliğin üstüne çıktığınızda artık sadece çalılar ve çayırlarla, yani yaylayla karşılaşırsınız. Hemen her dağ için bu orman sınırının uzaktan çekilmiş pek çok fotoğrafı bulunuyor. Bazı dağlar için neredeyse yüz yıl önce çekilmiş fotoğraf albümleri mevcut. Bu fotoğraflara baktığımızda orman sınırının her sene daha yukarı çekildiğini, yani ağaçların düpedüz dağın zirvesine doğru ilerlediğini görüyoruz. Bitkibilimcilerin buna getirdikleri açıklama ağaçların sıcaktan kaçtıkları şeklinde. Bu geçtiğimiz yirmi yılda artık net olarak biliniyor.

SOZ: Ağaçlar topluca kutuplara doğru da ilerliyorlar ama, değil mi? Benim aklıma ilk o gelmişti.

 HA:Evet. Ağaçlar bizim yarım küremizde kuzeye doğru ilerliyorlar. Üstelik de epeyce hızlılar. Biz daha küresel ısınma var mı yok mu, yalan mı gerçek mi derken onlar senede ortalama bir kilometre hızla kuzeye doğru yol almaya başlayalı epey bir zaman oluyor. Ancak yeni araştırmalar gösteriyor ki tüm ağaçlar istisnasız bir şekilde kuzeye gitmiyorlar.

SOZ: Sıcağı tercih edenler de mi var?

HA: Şimdilik bildiğimiz kadarıyla sıcağı değil, ama nemi tercih edenler var. Amerika Birleşik Devletleri’nin kuzeydoğu eyaletlerindeki ağaçların bazılarının kuzeye değil de batıya doğru ilerledikleri uzun bir süredir biliniyor; ancak gizemi şimdiye kadar çözülememişti. Geçtiğimiz sene sonuçları yayınlanan bir araştırma bu göçün nedenine dair tahminlerde bulunuyor. Federal Orman İdaresi’nin 1980-2015 yılları arasından çektiği hava fotoğraflarına bakılarak yapılmış olan bir çalışma, ağaçların sadece serinliğin peşinde olmadığını gösteriyor. Geniş yapraklı ağaçlar, örneğin meşeler, huşlar ve dişbudaklar batıya doğru ilerlerken, iğne yapraklı ağaçlar onların yerine doğu sahiline yerleşiyor. Ormanbilimciler bu farklı göç hareketlerinin yağışlarla alakalı olabileceğini düşünüyor. Orta batı eyaletlerinin aldığı yağış miktarı düzenli bir şekilde artarken doğu kıyıları ise yavaş yavaş kuraklaşıyor. Ancak işin ilginç tarafı doğu kıyıları ağaçların yöneldiği orta batıdan henüz daha kurak değil.

SOZ: Bu ne demek yani?

HA: Kulağa çılgınca geliyor; ama ağaçlar da belli bir yağış projeksiyonuyla hareket ediyor olabilirler. Geleceğe dair onların da tahminleri var.

SOZ: Etki-tepkiden daha fazlası var bu anlattığında. Belli bir amaca yönelme, gelmekte olanı tasavvur edebilme… Çok ilginç bu dediğin.

HA: Kesinlikle. Bu arada, ağaçların hareketi (kendi ölçeklerinde) gerçekten korku verecek kadar hızlanmış durumda. Paleontologların yaptıkları çalışmalar, ağaçların en son buz çağının sonunda bu derece müthiş bir hızla ilerlediklerini gösteriyor. Ağaç dağılımını anlamak için fosilleşmiş polen birikimine bakıyorlar. Bu yolla vardıkları sonuçlar her türün kendisi için uygun koşulları aradığı ve farklı hızlarla ilerlediği şeklinde. Bu esnada önüne çıkan engelleri aşamayanlar ise yok oluyor. O dönemde engellerden kastımız büyük su kütleleri. Bir ağacın polenlerini çok uzaklara gönderme şansı varsa ilerleyebiliyor. Ancak bunu başaramazsa yani rüzgardan, kanatlı hayvanlardan ve suyu aşabilen memelilerden yeterince faydalanamazsa yok oluyor. Bu da geçmişte orman ekosistemlerinde ciddi değişikliklere yol açmış tabii.

SOZ: Günümüzde ağaç göçünün önündeki engeller sadece su birikintileri olmasa gerek. Yerkürenin önemli bir kısmı, devasa şehirler ve ağaçların yerleşmesine asla izin verilmeyen tarlalar ve çiftliklerle kaplı. Ağaçlar bu durumda ne yapacaklar?

 HA: Büyük telaş yaratan soru da bu. Ne kadar dirayetli olurlarsa olsunlar, bugün  pek çok ağaç türünün iklimin hızına yetişemeyip ve önündeki engelleri geçemeyip yok olma ihtimali var. O yüzden şu anda üçüncü bir seçenekten bahsediliyor: Göç desteği; yani insan eliyle bitkilerin taşınması.

Bunun pek çok örneğini gündelik hayatımızdan ve alışkın olduğumuz tabii çevreden biliyoruz aslında. Güney sahillerimizdeki ökaliptusların anavatanının Avustralya olduğu, soframızdaki patatesin, mısırın, biberin ve domatesin Güney Amerika’dan geldiği hepimizin malûmu. İnsan, bitki türlerini yayan en önemli vektörlerden biri. Diğer memelilerden daha etkiliyiz; zira yetiştirmek istediğimiz bitkiler için tabii çevreyi büyük ölçüde değiştirme kabiliyetine sahibiz. Su yoksa su getiriyoruz, toprağın bileşimini değiştiriyoruz, hattâ bitkilerin kendilerini de değiştirip uyum sağlama becerilerini artırıyoruz. Ancak pek tabii ki bu, ne her şeyi anlayabildiğimiz ne de nakil ve yerleştirme süreçleri hakkında mutlak söz sahibi olduğumuz anlamına geliyor. Bitkilerin bizim kolayla aklımıza gelmeyecek kendine has göç yolları, yayılım alanları var.

Almanya’da 2. Dünya Savaşı’nda terk edilen eski bir hastanenin çatısından fışkıran ağaçlar…

İlginç bir örnek Berlin’den. Batı Berlin 50 sene Doğu Almanya’nın içinde bir ada olarak kalınca Batı Berlinli botanikçiler de kısıldıkları yere muazzam bir dikkatle bakmak zorunda kalmışlar. Bu esnada şehrin önemli bir kısmını kaplayan molozların üstünde türlü çeşit bitki yetiştiğini fark etmişler. Savaşın yıkıntılarının üzerinde açan çiçeklerin, büyüyen ağaçların çok güçlü duygusal bir etkisi var. Ancak şaşırtıcı olan bu bitkilerden bazılarının daha önce Berlin’de hiç görülmemiş olması. Molozda çıkanlar, yerleşik yerli rakipleri olmayan ve Berlin’e tam da savaş münasebetiyle gelmiş olan bitkiler. Bu bitkilerin polenleri muhtemelen atılan, ama patlamamış bombalarla, Sovyetlerden gelen askerlerin çizmeleriyle ya da savaşın hemen ardından gelen sivillerin kıyafetlerine ve eşyalarına saklanmış olarak seyahat etmiş. Şu anda Berlin’de hemen her yerde karşımıza çıkıyorlar.

SOZ: Şehrin tarihini göçmen insanlar kadar, göçmen bitkiler yoluyla takip etmek de mümkün o hâlde.

HA: Evet, kesinlikle.

Ağaçların ve tüm bitkilerin yeni habitatlara uyum sağlama becerileri var. Ancak hareket kolektif olduğunda, yani birlikte yaşadıklarıyla beraber hareket ettiklerinde bu uyum çok daha kolay oluyor. Geçtiğimiz 30 yılda, ormanların yerin üstünde görünen kısımdan çok daha büyük olduğunu öğrendik. Yer altındaki kök sistemleri, mantar ağları ve bakteri hareketliliğiyle ağaçların birbirileriyle iletişim kurduklarını, birbirlerine ihtiyaç duydukları besinleri ve ilaçları gönderdiklerini ve tehlikelere karşı birbirlerini uyardıklarını biliyoruz. Şu anda bu ağların ağaç göçündeki etkisi üzerine araştırmalar yürütülüyor. Yine ABD’de Rocky Dağları’nda yapılan bir çalışmada toprak altındaki ağların ağaçlardan çok daha önce yüksek irtifalara doğru kaydığı tespit edilmiş. Yani bu yeraltı sistemleri göçü kolaylaştıracak şekilde hareket ediyorlar. Öncü kuvvet gibi, toprağın muhteviyatını değiştiriyorlar. Anne ağacın yaşadığı toprağın benzerine düşen tohumların, bu sayede hayatta kalma ve büyüme şansı artıyor. Bu da ağaç göçünü hızlandırıyor.

Bu araştırmayı yürüten bilim insanları, hareket hâlindeki bu habitatlara eldeki bilgiler ışığında nasıl göç desteği verebileceklerini bulmaya çalışıyorlar. Acaba toprağı bakteri, mantar ve minerallerle önceden hazırlarsak, ağaçları daha hızlı hareket etmeye ikna edebilir miyiz? Zira ağaçların hareket hızı ne kadar fazla olsa da iklim değişikliğinin hızına yetişememeleri tehlikesi var. Üstelik geçiş yollarının insanlar tarafından kesildiğini düşündüğümüzde risk daha da artıyor.

 SOZ: Ağaçları göçe teşvik etme fikri bana Yüzüklerin Efendisi’ni hatırlattı nedense. Entlerle konuşan Hobitler…

HA: Gerçekten öyle… J.R.R Tolkien, Yüzüklerin Efendisi’nde dünyanın bir devrinin bitişini anlatır. Bazı türlerin son günlerini yaşadığı, insan cinsinin devrinin başladığı o kritik noktada dünyanın karanlıkla bir imtihanı vardır. Yaşamın ölüm karşısında verdiği bu büyük savaşın son anında düğümü çözen ise ne bütün planları, orduları, becerileriyle insanlar ne aletleriyle, zenginlikleriyle cüceler ne de iyilikleri ve güzellikleriyle elflerdir. Yaşamın ölüme galip gelmesi ağaçların harekete geçmesiyle mümkün olur.

Tolkien’in ağaçların düşünmesini, istişaresini ve sonunda harekete geçmesini anlattığı bölümlerde roman yavaşlar da yavaşlar. Ağaçların hızını hissettirir bize Tolkien. Hafızalarının dipsizliğini, ışıkla ve havayla beslenerek edindikleri kuvveti fark ettirir. Ağaçların dilleri vardır; akılları, bildikleri ve bunlar uyarınca harekete geçecek iradeleri.

Şimdi biz de (kurguyu hakikatin parçası sayacak olursak bir kez daha) ağaçlardan medet umuyoruz. İklim değişikliğinin yarattığı hepsi birbirinden ürkütücü bin bir bilinmezliğin karşısında ağaçlardan yardım istiyoruz. Tabii yine türümüze yakışır bir acelecilik ve körlükle… Dünya liderleri bir araya gelip ağaçlandırma sözü veriyorlar. Bir ormanın yan yana dikilmiş ağaçlardan ibaret olmadığından habersizmişçesine otoyol kenarlarına peyzaj usûlü fidan diktiriyorlar. Bunlar şehrin “yeşil” alanından sayılıyor, bu sayede “en yeşil şehir” yarışmaları düzenlenip göz boyanıyor. Çocuklar ağaç dikme seferberliklerine katılıyor. Gerçek orman alanları ise giderek azalıyor: Amazonlar ve Sibirya ormanları aynı anda yanıyor.

SOZ: O zaman umarım ağaçların ayaklanması başarıya ulaşır.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Günün ManşetiHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Radyasyon var diyen dinsizdir’: Çernobil, dizi, bitmeyen felaket

‘Varacağım nokta şu: Belki de Çernobil’i tek seferlik “bir kaza” olarak düşünmemek lâzım. Radyoaktif madde üreten ve bunu bazen bilerek, bazen bilmeyerek çevreye saçan bir medeniyetin, yani daha geniş bir zincirin halkalarından biriydi Çernobil.’

1986-1990 yıllarında içi etle dolu olan bir tren, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin muhtelif şehirleri arasında dolaşıp durdu. Bakü’ye gönderildi, geri geldi. Erivan ve Tiflis’te de yükünü boşaltmasına izin verilmedi. Moskova zaten bir seçenek değildi, çünkü trenin oraya gönderilmemesi tembihlenmişti. Özetle, trendeki yaklaşık 60 ton eti kimse almak istemiyordu. Çünkü etler radyasyonluydu.

Çernobil’in ardından, civarda yaşayan 100 bin hayvan alelacele kesilmiş, ama imha etmeye kıyılamamıştı. Malûm, et zor bulunan bir gıda, özellikle de o dönemin şartlarında. Onun yerine etler, radyasyon oranları ölçülerek üç gruba ayrıldı. Düşük ve orta radyasyonlu etler, radyasyonsuz etlerle karıştırılarak (yani ortalama düşürülerek) sofralara sürüldü. Yüksek oranda radyasyonlu etler ise donduruldu. Maksat, radyasyonun geçmesini beklemek, sonra da etleri yeniden kullanıma sokmaktı. Fakat kimse bu etlere talip olmadığı için, derin donduruculu tren hedefsiz bir şekilde oradan buraya hareket etmek zorunda kaldı. Nihayet 1990 yılında, yani tam dört yıl sonra bu ölümcül kargonun gömülerek imha edilmesine karar verildi (Brown 2019).

Birazdan benzer uygulamaların devam ettiğini, ortalamalarla yürütülen ticareti anlatacağım. Ancak asıl vurgulamak istediğim şu: Çernobil’deki nükleer santral felaketinin etkilerini, neler yaşandığını bugün bile tam olarak bilmiyoruz. Bir sürü hikâye hâlâ anlatılmayı bekliyor. Devletlerin-kurumların olan biteni gizlemek, üstünü örtmek için olağanüstü çaba sarf ettiği, arşivlerin silindiği yahut hiçliğe terk edildiği bir olaydan bahsediyoruz. Sadece Sovyetlerin değil, tüm dünyanın elbirliği ile olayın üstünü örttüğünü söylemek yanlış olmaz. Ölü sayısı bile hâlâ ihtilaflı. Birleşmiş Milletler’in ilk dönem kayıtlarına göre olayda 35-54 arası insan öldü, uzun vadede de 4000 kişi daha ölecek diye öngörüldü. Sovyet resmî kaynakları da kaybın onlu hanelerde olduğunu ileri sürdü. Dünya Sağlık Örgütü yetkilileri olayın hemen ardından bölgeye gidip, 10 günlük bir araştırmanın sonucunda “radyasyon seviyesi iki-üç katına kadar çıksa bile sorun edecek bir durum yok” diye beyanat verdi. Bir lobi grubu olan Dünya Nükleer Enerji Birliği, bugün hâlâ iki kişinin olay esnasında, 28 kişinin ilk üç ayda, 19 kişinin ise 2004’e kadar uzanan bir dilimde öldüğünü iddia ediyor. Yani toplam 59 kişi telaffuz ediyor. Aynı kaynakta çocuklardaki tiroit kanserinin önemli oranda artmış olduğu sayı verilmeden teslim edilse de bunun Çernobil’le ilişkisinin “kuşkulu” olduğunun altı çiziliyor. Keza Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu da açığa çıkan radyasyonla kanser arasında doğrudan bir bağlantı kurulamayacağını söylüyor.

Oysa sadece Ukrayna’da 35 bin kadının, kocalarının Çernobil’le bağlantılı ölümünden ötürü tazminat aldığını biliyoruz. Altını çizmek istiyorum: Bu sayının içinde ölen kadınlar, çocuklar, bekâr erkekler yok. Üstelik sadece Ukraynalılar…

Ölünse de kalınsa da..

Ölenlerin toplam sayısı hakkında şu noktada ancak tahmin yürütülebilir; ama 100 bini, hattâ 150 bini geçtiği düşünülüyor. 59’la ilgisi yok. Üstelik radyasyon sadece ölüme veya kansere sebep olmuyor; oto-immün hastalıklara; solunum yollarında, sindirim sisteminde, kalpte, hormonlarda, kemik yapısında tahribata; bebeklerin ölü doğmasına ve/yahut mutasyon geçirmesine yol açıyor. Organları olmayan veya muntazam çalışmayan bebekler rahme düşüyor. Ölünse de kalınsa da acı dolu bir yaşam sürdürülüyor. Üstelik bu sorunlarla boğuşan insanlar, Sovyetler dağılınca kendi kaderlerine, daha doğrusu piyasaya terk edildi.

Yukardaki arızaların hepsini bilimsel olarak doğrudan Çernobil’e bağlamak mümkün olmayabilir. Ne de olsa kanseri tetikleyen birden çok sebep var. Ancak yine de yukarda bahsi geçen ve olayı daha ziyade  karanlıkta bırakmayı hedefleyen demeçlerin başka bir boyutu var. Gösterilen bu çabaya dair ancak akıl yürütebiliriz: İki kutuplu dünyanın hassas dengeleri, halkın paniğe kapılmasını engellemek, diğer yerlerdeki nükleer santrallere veya yapımı devam edenlere karşı olası bir kampanyanın önüne geçmek, büyüme hedeflerinden şaşmamak….

Patlamadan etkilenen bölgelerin neresi olduğu bile bugün kamuoyunda tam olarak bilinmiyor. Güney Belarus’ta en az Çernobil’in yakın çevresi kadar radyoaktif ikinci bir bölge daha var mesela (aşağıdaki harita). Olayın hemen akabinde esen rüzgârların sonucu. Otoritelerin başından beri durumu bilmesine rağmen, insanların orada yaşamaya devam etmesine göz yumuldu. Zira devletler böyle büyük felaketler karşısında her bir insanı tehlikeden gerçekten kurtarmaya değil; kamuoyunu yönetmeye, skandalı örtmeye öncelik veriyor. 1989’daki durumu gösteren aşağıdaki haritaya bir daha bakın:

Vadiden vadiye farklar var; radyasyon eşit dağılım göstermiyor. Gazeteler bu önemli detayı söylemeden, insanların bölgeyi terk etmesiyle yaban hayatının arttığına dair haberler yapıyor. İşin turizmi bile var. Sanki radyasyon o kadar da etkili değilmiş gibi, 20-30 senede her şey normale dönüyormuş gibi…

Çernobil: İnsanlar gidince ortaya çıkan yaban hayat sığınağı.

Oysa yaban hayatı nerede çoğalabiliyor, nerede sona eriyor; çok iyi etüt etmek lâzım. Tüm bu haberlerin yanıltmaya yönelik bir tarafı olduğunu düşünmeden edemiyorum. Maksat bu değilse de etkisi bu. Yıllar önce kesilen ağaçların çürüyemediği, hâlâ olduğu gibi durduğu yerler var. Sebep, mikro ölçekteki hayatın (böceklerin, bakterilerin) yok olmuş olması. Bekleneceği üzere, turizm sayfaları bu bölgelerden bahsetmiyor.

Malûm, Türkiye’de de bu olay ciddiye alınmadı; üstü hızla örtüldü. Birileri çay içip aklınca radyasyonun olmadığını ispat etmeye çalıştı. Karadeniz’e kıyısı olan yerlerde hızla artan kanser vakaları dedikodu olarak kaldı, sayılar kamuoyuyla paylaşılmadı.

Ben bunu uzun yıllar Türkiye’ye has bir “rezillik” olarak düşünmüştüm; ancak olmayabilir. Japonya’da, Fukushima’daki büyük nükleer felaketin bile (2011) en başta üstü örtülmeye çalışıldı. Çekirdeğin erimiş olduğu ancak iki ay sonra kabul edildi.

Varacağım nokta şu: Belki de Çernobil’i tek seferlik “bir kaza” olarak düşünmemek lâzım. Radyoaktif madde üreten ve bunu bazen bilerek, bazen bilmeyerek çevreye saçan bir medeniyetin, yani daha geniş bir zincirin halkalarından biriydi Çernobil. Hiroşima ve Nagazaki’nin; güya boş topraklarda, okyanuslarda yapılan nükleer denemelerin; var olan yaklaşık 450 santralden oluşan büyük bir zincirin parçası…

Bikini Adalarındaki nükleer deneme- 1946

Bugün pek çok yerde, Amerika-İngiltere-Japonya’daki reaktörlerde bile sızıntılar, patlamalar oluyor. Çoğu zaman duymuyoruz. Çernobil’in sonrasında olanları yahut hâlâ devam eden nükleer felaketler zincirini de bilmiyoruz. Örneğin bugün o civarda hâlâ her ağaç yandığında ciddi miktarda radyasyon açığa çıkıyor; çünkü ağaçlar, otlar, toprak depo gibi. Felaket, on yıllar sonra açığa çıkan radyasyonla beraber bir daha, bir daha yaşanıyor. Yöredeki ahududuları toplayıp satan insanlar önce ölçüm yapıyor; yüksek radyasyonlu yemişleri kanunen “güvenli” eşiğin altına çekmek için diğer ahududularla karıştırıp Avrupa-Asya pazarına satıyor. Marmelat olarak yiyoruz. Felaket olduğu yerde durmuyor, çeşitli kanallar üzerinden hareket ediyor ve bir türlü sona ermiyor.

Yakın zamanlarda çok ses getirmiş HBO’nun Çernobil dizisi (oldukça etkileyici bir dizi olduğunu belirteyim) işte tam da bu hususları ıskalıyor. Köhne Sovyet rejiminde “yaşanmış ve bitmiş” bir ”kazayı” dünyanın diğer yerlerindeki nükleer sızıntılardan, felaketlerden hiç bahsetmeden anlatmayı başarıyor. Dünü dünde bırakıyor, geçmişle bugün arasına bir çizgi çekiyor. Dizinin yol açtığı tartışmadan istifade eden ABD’deki Nükleer Enerji Enstitüsü (NEI) Sovyetlerdeki reaktörlerle ABD’deki reaktörlerin farkını anlatan ve bu felaketin ABD’de asla yaşanamayacağını iddia eden bir beyanat verdi yakın zamanlarda mesela. Suç, at gözlüğü takmış bürokratlara ve eski teknolojiye atılmış oldu. “Burası” ve “orası” arasına yine kalın bir çizgi çekildi. Dizinin en sonunda (5. bölümün sonu) olayın devamı orijinal görüntüler ve altyazılar eşliğinde anlatılırken, Amerika’daki sızıntılardan bahsetmek yahut Japonya’dan bir görüntü eklemek bile işin rengini değiştirirdi. Fakat yine de tartışmanın geldiği bu nokta bana göre dizinin başarısızlığından çok (ki dizi pek çok açıdan gayet iyiydi), nükleer lobisinin motivasyonunu gösteriyor.

Toparlayayım: Plütonyumun yarılanma süresi 24 bin yıl. Bu tarz bir atığın gelecek 24 bin yıllık süreçte güvenle muhafaza edileceğinin garantisini hiçbir kurum, hiçbir devlet veremez. 24 bin yılı geçtim, 10 bin yıl önce insanlığın durumunu düşünün. Ortada devlet bile yoktu.

Los Alamos/New Mexico’da 1957’den beri nükleer atık deposu olarak kullanılan ve “G Bölgesi” (Area G) diye anılan bir yer var. Buraya her sene 100 milyon dolar harcanıyor. 2070’e kadar bütçesi çıkmış; ancak raporlarda tedbirin kalkması için öngörülen süre 3046 olarak geçiyor (Masco 2010). Şimdi 2019’dan 3046’ya ulaşıncaya kadar içinizden yüzer yüzer sayın.

2700’lerde ben gülmeye başlıyorum, ya siz?

Okuma önerileri

Bu yazıdaki bilgilerin önemli bir bölümü konuyla ilgili çalışan Profesör Kate Brown’dan geliyor. Kendisini Talinn’deki bir konferansta dinleme imkânı buldum, hemen yazılarını/kitabını okumaya giriştim. Hararetle tavsiye ediyorum.

  • Brown, Kate. 2019. Manual for Survival: A Chernobyl Guide to the Future. Allen Lane.

Japonların atom bombasından sonra nükleer santral kurmayı nasıl kabul ettiklerine dair:

  • Brown, Kate. 2017. “Marie Curie’s Fingerprint: Nuclear Spelunking in the Chernobyl Zone.” Arts of Living on a Damaged Planet, kitabının içinde. M91–105. Minneapolis and Londra: University Press of Minnesota.
  • Konuyla ilgili Pınar Demircan’ın yazısı burada. Diğer yazılarını da Google’dan bulabilirsiniz.

Yazıda geçen Los Alamos’la ilgili:

  • Masco, Joseph. 2010. “Mutant Ecologies: Radioactive Life in Post-Cold War New Mexico.” Global Political Ecology, kitabının içinde, (der.) Richard Peet, Paul Robbins ve Michael J. Watts, 285–303. Londra; New York: Routledge.

Türkçe okumak isteyenler:

  • Cohen, Martin ve Andrew McKillop. 2016. Kıyamet Makinesi. İstanbul: İletişim Yayınları.

(Yeşil Gazete)

 

 

 

 

 

Ekolojik YaşamGünün ManşetiHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Topraktaki bereketin sırrı solucanlara emanet

‘Önümüzdeki manzara korkutucu. Endüstriyel alanlarda bir insan ömrüne sığacak kısa zamanda toprağın tüm verimli tabakasının kaybolacağı öngörülüyor. O yüzden bugün endüstriyel olarak işlenmeyen alanlara gözümüz gibi bakmamız lâzım.’

Topraktan geldik, toprağa gideceğiz.

Çok zarif bir lâf bu. İnsana dünyadaki yerini hatırlatan, haddini bildiren bir tarafı var. Ölüm çok acı; ama öyle ya da böyle hepimizin varacağı yer toprak. Lâfın bence asıl güzel tarafı, ölümle beraber (bilhassa eğer gömülüyorsak) tekrar hayata karışmayı anlatması. Malûm, öldükten sonra yapıtaşlarımız başka varlıklara geçecek, var oluş devam edecek. Birbirimize bağlıyız. Şu anda da bizi biz yapan maddeler evvelden muhtemelen bir solucanın, bir böceğin vücudundaydı. Yaşam gerçekten sinekten yağ çıkarmayı biliyor, çok verimli.

Ancak tüm canlı hayatının devridaiminde kritik önemde olan toprağı iyi korumuyoruz. Toprağın toprak olmasını sağlayan muazzam canlı çeşitliliğine neredeyse tümüyle ilgisiziz. Ne inşa ettiğimiz asfalt kaplı şehirler ne kurduğumuz bahçeler ne de yürütülen endüstriyel tarım, topraktaki varlıkların öneminin hakkını veriyor. Yukarda ilgisiziz dedim; ama ilgisiz olmak da değil sorun aslında. Daha ziyade ilgi alanımıza girenleri haşere olarak görmemiz…

Oysa iyi bakılmış topraktan hayat fışkırıyor. Bir metreküpte yaklaşık 30 adet çıyan ve benzeri tür,  30 ağaç biti, 50 örümcek, 50 salyangoz, 100 tane uçan böcek larvası, 100 kırkayak, 100 solucan, 100 böcek var. Bunlar toprağın gözle görünür sakinleri, 2 mm’den büyükler. (Köstebekleri, yılanları saymıyorum.) Ancak sayısal anlamda azınlıktalar. Daha derin katmanlarda daha küçük canlılar (0,3 £mm) ikamet ediyor. Yüz binin üzerinde kene, beyaz solucan vs. Büyüklük azaldıkça sayı da artıyor, yüz milyonlara canlıya ulaşıyor: Nematodlar, saksı kurtları, küçük böcekler; milyarlara ulaşan mantar ve alg, yaklaşık 100 milyar bakteri… Bitkilerin ihtiyaç duyduğu Karbon (C), azot (N), fosfor (P), kükürt (S), demir (Fe) magnezyum (Mg) gibi elementler, bu yukardaki mikroorganizmaların yaptığı çeşitli ayrıştırma ve sentez süreçleri sonucunda bitkilere faydalı hâle geliyor, humusa aktarılıyor. (İşin kimyasal boyutu ile ilgili daha detaylı bilgi için şuraya bakabilirsiniz.)  Daha doğrusu, bu küçük varlıklar/mikroorganizmalar olmadan toprak, toprak işlevlerini yerine getiremiyor.

Uzun süredir bu varlıkların işlevlerinin farkındayız aslında. Örneğin Charles Darwin’in ölümünden hemen önce solucanlardan hayranlıkla bahsettiği bir kitabı var (1881). Hakkında Türkçede de yazılar çıkmış (12). Kitapta solucanların insandan çok daha önce toprağı sürmeye başladığını, verimli tabakayı kalınlaştırdığını, taşları gömdüğünü anlatıyor Darwin. Hattâ dünya üzerinde mütevazi solucan kadar etkili olmuş çok az hayvan bulunduğunu ileri sürüyor.  Hayvanın zekâsından bahseden bir pasajı kısaca çevireyim:

“Solucanların bir yaprağı deliğe nasıl çektiklerini gözlemlemek, yaprağı ince ucundan mı, kalın ucundan mı yoksa ortasından mı çekerek sokmaya çalıştıklarını incelemek çok öğreticidir. Özellikle de başka yerlerden gelmiş, o coğrafyada yetişmeyen yaprakları çekişleri daha da enteresandır. Zira çekmek içgüdüsel dahi olsa, atalarının bilmediği bir yaprak türünü hangi yöntemle içeriye aldıklarını içgüdüyle açıklayamayız. Önce kafalarında, yaprağın tamamına dair bir fikir oluştururlar. [Bu, solucanların] zeki canlılar olduklarının emaresidir.” (Darwin 2009 s. 64-65)

Sonra her bir ağaç yaprağının şekline, cinsine, ne kadar kuru olduğuna bakarak farklı kararlar veren solucanı anlatır uzun uzun. (Saçma bir gösterge olacak; ama solucanlar hakkındaki bu kitap tam 326 sayfa).

Solucanlar hem toprağı havalandırır, hem de çürüme-geri dönüşüm işinde aktif rol alırlar. Toprağın su tutma kapasitesi bu sayede artar. Bitki kökleri dehlizleri, tünelleri izleyerek daha derinlere kök salar. İşlenmemiş iyi bir toprağın hacminin %45’i boşluktan oluşur (van der Ploeg, Ehlers ve Horn 2006 s. 80). Üstelik farklı solucan türleri vardır. Kimisi bir metreye uzanan derinlikte dikey tüneller kazar, kimisi yüzeyin hemen altında yaşar. Her durumda midelerinden geçirdikleri, bizim var olmamızı sağlar. Fransız çiftçiler arasında bilinen bir deyimdir: Tanrı, topraktaki bereketin sırrını solucanlara emanet etmiştir.[*]

Sağdaki vahşi bitki kökü, soldaki insan eliyle ekilmiş bitkinin kökü.

Sadece solucanlar değil, aklın alamayacağı çok sayıda nematod her saniye toprağı işler, temizler. Bir mm’den iki santime uzanan büyüklükte olanları vardır. Bağırsaklarından geçirdikleri toprağı hem inceltir hem de yapışkan bir maddeye bularlar. En küçük toprak parçasını bile sürekli; ama sürekli hareket ettirirler. Böylelikle toprak kum gibi olmaz, bereketlenir.

Nematod.

Bizim bugün tarım dediğimiz ise bu dehlizleri, tünelleri, ince işçiliği yıkmak üzerine kurulu. Şöyle bir düşünün: Bu karmaşık yapıyı her sene birkaç defa, kimisi kırk tona varan makinelerle eziyoruz. Çiftçiler bilir, traktörün tekerinin geçtiği yerde bir-iki sene ürün alınmaz. O yüzden traktörü kullanan kişi hep aynı izi takip etmeye çalışır. İşin ironik taraflarından biri, traktörün kullanım amaçlarından birinin toprağı havalandırmak olması. O yüzden seneler içinde daha kuvvetli, daha derini kazabilen araçlar icat edildi. Yüzeyi havalandırıp, daha derin tabakalardaki gevşek yapıyı bozuyoruz. Zira hiçbir traktörün solucan gibi bir metre derinliğe inme şansı yok.

Biri hafif teçhizatla (tekere binen ağırlığın iki tondan az olduğu) diğeri ağır araçlarla sürülen (4.5 ton) iki tarlanın uzun dönemli kıyaslandığı bir araştırma ilginç bulgular sunuyor: Ağır araçla sürülen tarla sekiz senede diğerine kıyasla 4.5 buçuk santim daha aşağıya çöküyor. Tekere düşen ağırlık yedi tona çıktığında çökme 6.3 santime ulaşıyor. Topraktaki boşluğun hacmi %45 seviyesinden %37’ye düşüyor. Bu esnada tarlanın bereketi azalmış oluyor (van der Ploeg, Ehlers ve Horn 2006).

Endüstriyel tarım modelinde toprağın altından gelen zenginliğe minnet edilmiyor. Girdiler dışardan geliyor, tepeden boca ediliyor. Ardından gübreyi toprağa karıştırmak için yine bir yığın çaba harcanıyor. Her biri için yüksek teknoloji, yüksek kimya bilgisi kullanılıyor. Biyoloji, yalnızca “haşereyi” öldürecek kimyasalın icadında devreye giriyor. Bu, topraktaki yaşamın azalması anlamına geliyor. Bavyera’da yapılan bir araştırmaya göre endüstriyel tarım, topraktaki solucan miktarını %40 azaltıyor (Schwinn 2019 s. 35). Canlı hayatı azalınca çürüme süreçleri de yavaşlıyor. Toprak içinde toksik mumyalar ortaya çıkıyor.

Toprağı işleyen, süren, katkı sunan, hiçbir traktörün yahut nano-makinenin gerçekleştiremeyeceği bir iş çıkaran tüm canlıları reddediyor, tarımsal üretimi onlara rağmen sürdürmeye çalışıyoruz. Sebebi belli; çünkü bu varlıkların katkısını tekelleştirmiş, haraç almayı becerebilmiş bir şirket henüz yok. Yaptıkları iş sermaye birikimine doğrudan katkı sunmuyor. İlerde genetikleri değiştirilerek patentlenip satılık hâle getirilirler mi bilmem. Umarım olmaz. Ama hâlihazırda gübre, traktör, kimyasal üzerinden yürüyen dev bir sektör var. Günümüzde tarım, bu sektörün ihtiyaçlarına göre şekillenmiş durumda. Yukarda iki tarlayı kıyaslayan araştırmadan aktarıyorum yeniden:

“Çiftçiler, [tarlalarını] işlerken giderek daha çok zorlanıyor. Daha derine kazmak, daha çok gübre atmak zorunda kalıyorlar. Aynı miktarda ürün almak giderek zorlaşıyor. Görünen o ki tüm uğraşlara rağmen tarlaların durumu kötüleşiyor. Yoğun olarak işlenen topraklar giderek daha az su tutabiliyor. [Bunun sonucunda] Şiddetli yağmurlarda düşen suyun giderek daha büyük bir bölümü yüzeyden akıp gidiyor.” (van der Ploeg, Ehlers ve Horn 2006 s. 80)

Bugün kimi yerlerde %70’e varan rekolte düşüşleri yaşanıyor (Schwinn 2019 s. 74). Devletlerin temel politikası ise sübvansiyonlarla aynı tarım modelini sürdürmek. Önümüzdeki manzara korkutucu. Endüstriyel alanlarda bir insan ömrüne sığacak kısa zamanda toprağın tüm verimli tabakasının kaybolacağı öngörülüyor. O yüzden bugün endüstriyel olarak işlenmeyen alanlara gözümüz gibi bakmamız lâzım. O yüzden yakın zamana kadar büyük çiftlikleri destekleyen AB, yeni yedi yıllık planında desteği yeniden küçük ve orta işletmelere kaydırmayı konuşuyor.

Toprak, iklim değişikliği ile mücadelede de önemli bir mevzi aslında. Dünyadaki büyük karbon depolarından biri toprak. O yüzden 2015’teki Paris İklim Zirvesi’nde, iklim krizine karşı üstteki verimli toprak tabakasının her sene binde dört arttırılması, bunun için de yeni tarım usûllerine geçilmesi teklif edildi. Bunu hâlihazırda Türkiye’de deneyen oluşumlar da var. Ancak an itibariyle her sene yaklaşık verimli humus tabakasını binde 1,5 oranında kaybediyoruz (Schwinn 2019 s. 54). Az görünüyor, hiç değil. Kimi kaynaklara göre sadece son 150 senede verimli tabakanın yaklaşık yarısı yok oldu. Suyu tutacak tünellerden mahrum, bitkilerin derinlere kök salması engellenmiş yerlerde rüzgârlar-yağmurlar ne varsa alıp götürüyor.

Üstelik hepimiz farkındayız: Yağış rejimi değişiyor. Yaz ortasında bile bardaktan boşanırcasına yağan ani yağmurlara maruz kalıyoruz. Bu giderek artacak. O yüzden toprağın dirençli hâle getirilmesi bir keyfiyet değil, elzem.

Toprağı kurtarmamız lâzım.

 

Berliner Morgenpost gazetesi. 2018. “Europäischer Rechnungshof fordert Kurskorrektur bei EU-Agrarförderung.” Eylül 24, 2018. https://www.morgenpost.de/politik/article215400561/Rechnungshof-fordert-Kurskorrektur-bei-EU-Agrarfoerderung.html.

Darwin, Charles. 2009. The Formation of Vegetable Mould Through the Action of Worms. Cambridge: Cambridge Univ. Press.

Ploeg, Rienk van der, Wilfried Ehlers ve Rainer Horn. 2006. “Schwerlast auf dem Acker.” Spektrum der Wissenschaft, no. Ağustos: 80–89.

Schwinn, Florian. 2019. Rettet den Boden!: Warum wir um das Leben unter unseren Füßen kämpfen müssen. Westend Verlag.

[1] Dieu sait comment s’obtient la fertilité de la terre, il en a confié le secret aux vers de terre.

 

(Yeşil Gazete)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kategori: Ekolojik Yaşam

ManşetRöportaj

Göz hakkı, kurdun-kuşun hakkı: Şehir, gıda ve paylaşmak üzerine bir söyleşi -Sezai Ozan Zeybek/ Hilâl Alkan

Hilâl: Avcılığın-toplayıcılığın geçmişte kaldığına dair genel bir intiba var. En azından ders kitapları bu faaliyetleri geçmiş toplumlarla özdeşleştiriyor. Peki günümüz toplumunda, şehir hayatında (avcılığı şimdilik bir kenara bırakalım) toplayıcılığın hiç yeri yok mu?

Ozan: Olmaz mı? Elbette var. Hattâ son derece endüstrileşmiş coğrafyalarda toplayıcılık çeşitli şekillerde devam ediyor. İhtiyaç nedeniyle toplamak zaten her daim süren bir pratik. Atılan gıdaları toplayarak yaşamanın mümkün olduğunu gösteren ve bu yolla yiyecek israfına dikkat çekmeye çalışan aktivistler epeyce meşhur. Yahut Almanya’da mundraub.org isimli bir site üzerinden örgütlenen 70 bin civarında insan, aktif şekilde toplayıcılıkla iştigâl ediyor.

H: Almanca bilmeyenler için açıklar mısın, Mundraub ne demek?

O: Tam çevirisi ağız hırsızı. Bizdeki “göz hakkı”na benziyor. Almanya’da çok yakın zamana kadar ağza sığacak kadar yemek çalmak suç değilmiş. Dolayısıyla “çalmak” değil, almak diye geçiyormuş. Karnınız aç ve paranız yoksa harika. Ancak, altını çizmek lâzım: Alabildikleriniz, ağzınıza doldurabileceğiniz ile sınırlı. Bu hakkı tanıyan yasa, 1975 gibi çok geç bir tarihte kaldırılmış. Kırtasiyeden kalem çalmakla bir avuç yemeği ağza atmak aynı şekilde cezalandırılır olmuş.

H: İlginç. Şehirde bu şekilde dolaşabilmek isterdim. Peki bu bahsettiğin oluşum neyin peşinde? Düzenlemenin geri gelmesi için mi uğraşıyor?

O: Yok, hayır. Yasayı yeniden değiştirmekle ilgili bir kampanyaları yok. Özel mülkiyet bekleneceği üzere Almanya’da da çok kuvvetli. Ancak çok kıymetli başka işler yapıyorlar. Mesela toplanabilecek meyvelerin-sebzelerin haritalarını çıkarıyorlar. Berlin’de bir sürü ağaç, bir sürü yabanî bitki var ve bunların bir kısmı kimseye ait değil. Yani müşterek kullanıma açık. Bu haritalar sayesinde insanlar çevrelerindeki mekânları, daha doğrusu gıda kaynaklarını tanımış oluyorlar. Kendileri de keşfettikleri bilgileri sisteme girebiliyorlar.

H: Bu bitkileri kendi hâline bırakmayıp “keşfetmek”, kayıt altına almak daha mı iyi, emin olamadım… Garrett Hardin’in müşterekler hakkında yazdığı meşhur metin geldi aklıma [Ortak Malların Trajedisi]. Kabaca şunu diyor: Mesela bir çayırlık herkesin kullanımına açıksa, o kaynak kısa sürede tükenir. Herkes kendi faydasını artırmak için o kaynağı herkesten önce ve daha çok kullanmaya meyleder. Sonuçta bu uzun vadede tüm topluluğun aleyhine olur. O yüzden kullanım haklarını sınırlandırmak iyidir. Burada da benzer bir durumun ortaya çıkma ihtimali yok mu?

O: Çok kapsamlı bir tartışma açtın. Evet, eğer herkesin kafasında “tek hakikat kişisel çıkar” diye bir çip takılıysa, ortak mala erişim bir yarış havasında geçiyorsa, topluluğun gelecek tahayyülü zayıf, sosyal ağları bölük pörçük ise bu risk var. Ama müşterek alanların özel mülkiyetten yahut kamudan (devlet idaresinden) çok daha iyi korunabileceğini ispat eden pek çok topluluk örneği de var. Zaten dünya üzerindeki kadim ormanları dümdüz eden, nehirleri kurutanlar kendi çıkarından ötesini düşünemeyen yerel topluluklar değil, bu kaynakları uzaklardaki varlıklı kesimlere aktarmaya çalışan devletler ve şirketler olmuş.

H: Peki yerel topluluklar bu kadar mı masum? Mesnetsiz romantizme saplanmayalım diye söylüyorum.

O: Şöyle söyleyebilirim: Çevre tarihçisi Joachim Radkau, Doğa ve İktidar isimli kitabında çevre felaketlerinin nüfus hareketleri ile bağlantısından bahseder. Bir mekânı kişisel çıkarın ötesine geçen bir gözle değerlendirebilmek, koruyabilecek bir aşinalık geliştirebilmek için nesiller geçmesi gerekir, der. Büyük ve âni tahribatların çoğunun büyük nüfus hareketleri sonrasında olduğunu yahut dışardan gelen yağmacıların işi olduğunu iddia eder. Bu çok ilginç bir iddia. Önce ikincisini biraz açayım, zira yağmacılar derken yabancı düşmanlığına giden bir kapı açılabilir. Oysa yağmacılık çoğu durumda millî sınırlar içinde gerçekleşiyor. Hattâ şöyle söyleyeyim: Bence çoğumuzun uzak mekânlarla kurduğu ilişki bugün hâlâ yağmacı mantığında devam ediyor. Gıda-su üreten mekânlarla gerçek bir ilişkimiz yok, sadece kaynaklarını alıyoruz. Oralarda neler olduğunu görmüyoruz, uzaktayız. Konya’nın, Karadeniz’in, Trakya’nın dereleri-gölleri (gıdaların içinde veya borularla) İstanbul’a taşınıyor. Buna yağmacılık demeyeceğiz de ne diyeceğiz! Üstüne bir de bu coğrafyanın mâkus talihi var, Radkau’nun bahsettiği diğer etken bu: Nüfus sürekli tanımadığı coğrafyalara göç etmek zorunda kalmış, iki nesil geçmeden yeniden ve yeniden oradan oraya savrulmuş… Yahut imha edilmiş. Son dalga, köyden kentlere olan göç. Dolayısıyla zeytini, asmayı, toprağı, böceği tanımaya zaman olmamış. O yüzden Türkiye’de, özellikle muhacirlerin çok olduğu Trakya gibi bölgelerde endüstriyel tarıma kolaylıkla geçilmiş. Nesiller boyu biriken evvelki bilgiler göçlerle silinmiş olduğu için, sürekli yeni “beyaz” sayfalar açılmış. O anlamda yerel topluluk, bir yerde yaşayan topluluktan farklı.

H: “Göçebelik kötüdür” sonucuna gitmiyoruz buradan sanırım…

O: Hayır. Bahsettiğim göçebelik değil zaten, zorunlu göç. Yoksa göçebeler geniş bir coğrafya ile aşinalık geliştirmek; otu, böceği tanımak zorunda. Burada yaptığım ayrım coğrafyaya aşina olmak ve olmamak arasında. O yüzden şehirden köye “dönüş yapan” insanlar (istedikleri kadar yerleşik hayat sürsünler) oldukça zorlanıyor. En basitinden çapa yapmayı öğrenmek bile zaman alıyor.

H: O hâlde müştereklerin korunması çok kapsamlı başka bir toplumsal şebeke ve tarihsel birikim gerektiriyor; insan doğası ile falan açıklamak yetersiz kalır diyorsun, doğru mu anlıyorum?

O: Kesinlikle.

H: Peki Almanya’da bahsettiğin oluşum bunu ne derece başarabiliyor? Gördüğüm kadarıyla bu hareketin yaptığı Mundraub’un ima ettiği gibi özel mülkiyetin kısmi olarak paylaşıma açılması değil, müşterek olanların haritalanması. O nedenle bana paylaşımdan bahsediyorlarmış gibi gelmedi pek.

O: Dediğim gibi, maksat sadece beleş gıdaya erişimi arttırmak değil. Şehre dair başka bir tasavvur var arkada. Müşterek sayılacak bitkilerin sayısını arttırmak, var olanları korumak gibi dertleri var Mundraub.org’un. “Bitkinin üzerindeki tüm meyveleri almayın, üst dallardakileri bırakın” deniyor mesela sitelerinde; çünkü o meyvede kuşun, böceğin de hakkı var. Bizdeki ‘kurda, kuşa, aşa’ prensibi gibi. Dolayısıyla hem insanları mekânla tanıştıran ama hem de aşırıya kaçmayı engelleyen bazı önlemlerden bahsetmek mümkün.

Diğer yandan yeni meyve ağaçları ekmeyi, şehrin müşterek alanlarını arttırmayı teşvik ediyorlar. Bu noktada yabanî otlar da önemli. Mutfağa girebilecek çok az ürünü tanıyoruz aslında. Raf ömrü uzun, ekimi endüstriye uygun sebze-meyveyle sınırlı bir repertuarımız var. Yine Almanya’da “unkultiviert.com” isimli bir başka oluşum bununla uğraşıyor. Şehirde turlar düzenleyip insanları ticarî olmayan yabanî bitkilerle tanıştırıyor, yemek tarifleri veriyor.

Özetle, müşterek kavramı herkese açık bir yağmalama alanı olmak zorunda değil. Bir sürü kuralla, sınırla, örfle-âdetle sıkı sıkı örülmesi gerekiyor. Bu bahsettiğim oluşumlar bunu da yapmaya çalışıyor.

H: Peki bu uygulamaların tüm şehri besleme ihtimali var mı?

O: Şimdilik yok. Ama zaten on yıllardır bizi endüstriyel gıdaya bağımlı kılmış sistemi tek bir iyi fikirle bozmak nasıl mümkün olabilir ki… Böyle bir beklentiye gerek yok. O anlamda “ya hep ya hiç” mantığından çıkmak, enseyi karartmamak lâzım. Bu girişimler hem gıdaya erişim hakkını savunuyor hem de endüstriyel tarıma karşı bir direnç noktası oluşturuyor. Bunlar bile yeterince önemli kazanımlar. Üstelik hatırı sayılır bir tarihi var, tam olarak yeni de sayılmazlar. Avrupa’da 30 Yıl Savaşlarından sonra (17. yy.) yakıp yıkılan yerleri tamir etmek maksadıyla müşterek alanlardaki gıda üretimi, meyve ağacı dikimi desteklenmiş. Geçmişte Almanya’da mesela evlenenlere yönelik bir “Ağaç Yasası” var (Ehestands-Baumgesetz). Yeni evlenen çiftlerden herkesin kullanımına açık birer meyve ağacı dikmeleri istenirmiş. Dünya Savaşları sırasında bu dikilen ağaçlar ve bitkiler pek çok insanın açlıktan ölmesini engellemiş. Doğu Almanya’da da şehirdeki meyve ağaçları benzer endişelerle uzun süre muhafaza edilmiş, hattâ yenileri ekilmiş. Dolayısıyla şehirlerde başka bir gıda üretim ağı var olmaya devam etmiş.

Aslında yeni olan marketten alınmış, plastiğe sarılı olarak uzaklardan gelmiş gıdalar. Bunların yerine arka bahçedeki dut ağacını niye kullanmayalım? Gıdamızın %20’sini bile yakın çevremizden toplayabilsek çok şey değişirdi. Hem çevremizdeki otu böceği tanımaya vesile olur hem de yoğun iş hayatına gömülü hayatlarımızdan bir nebze çıkmamıza yardım ederdi. Böğürtlen toplamaya çıkmanın ofis işi kadar önemli görüldüğü bir toplum düşünsene. Dolayısıyla lâfa “tüm şehri beslemek” diye başlamamak lâzım belki de… Bir de şehirlerin küçülmesi lâzım ama o konuya şimdilik girmeyelim.

H: Tamam, o ayrı bir konu hakikaten. Bu arada İstanbul’da da benzer müşterek gıda alanları var. Geçtiğimiz şu son bir haftada ben de epey bir şeyler topladım. Parklarda çok sayıda erik ağacı var mesela. Belediye peyzaj değeri için mi dikiyor yoksa meyve versin diye mi bilemiyorum; ama harika oldukları kesin. Şu aralar tam da mevsimi… Kırmızı ve sarı erikler yerlere dökülüyor. Validebağ Korusu’nda böğürtlen çalıları var. Yavaş yavaş kararmaya başlamışlar. Çoğu yalnızca kuşların erişebileceği derinliklerde, ama biz de biraz çizilip kanamayı göze alınca bayağı toplayabildik. Daha cevizlerin ve armutların zamanı gelmedi, yoksa bu iki ağaca da İstanbul’da pek çok yerde rastlamak mümkün. Tabii bir de dutlar var. Eğer sinek yapıyor diye mahalleli kestirmediyse yahut tuhaf şekillerde budanmadılarsa İstanbul’un ulu dutlarına hayran olmamak mümkün değil. Birazcık şehir dışına, İETT’nin son duraklarına doğru gidince ormanlardan kestane ve mantar toplamak da pek çok İstanbullunun sevdiği sonbahar faaliyetlerinden. Çankırı’da da madımak toplardık, gayet şehrin içindeki yamaçlardan.

 

 

 

Arka bahçedeki oyun parkından, Üsküdar-İstanbul.

 

O: Rumelihisarüstü’nde kadınların aşağı doğru uzanan yeşil alanlarda yenecek ot topladığını görürdüm yıllar önce. Belki onlar da madımak topluyorlardı. Bir gün de dönüp sormadım “nedir topladığınız” diye… Derse koştururdum, güya çok meşgûldüm. Neyse, mevzu bu değil. Peki, ben sana bir soru sorayım: Yukarıda “Mundraub”, göz hakkı diye çevrilebilir demiştik. Göz hakkı kavramının bu topraklarda ne ifade ettiğini açmak ister misin biraz?

 

H: Mundraub’u senden ilk kez duyduğumda bu tanıdıklık heyecanlandırdı beni. Bir süredir pek de bahsini duymadığım göz hakkının bir dönem hayatımızda ne kadar önemli bir kavram olduğunu hatırladım. Her ikisi de müştereklerden farklı, ama tamamlayıcı bir tahayyül aslında. Şahısların kendi mülkleri üzerindeki tasarruflarının sınırlandırılmasına ilişkin düzenlemelerden bahsediyoruz. Diyelim bir ağacım var. Üzerindeki elmalar da benim. Ancak onu görüp canı isteyen veya ona ihtiyaç duyan kişinin o elmalar üzerinde, yani benim mülküm üzerinde bir kullanım hakkı doğuyor. Bu hakkı tanımak ve ona göre hareket etmek mecburiyetindeyim. Elmayı daldan aldığında onu hırsızlıkla suçlayamam. Ancak daha ötesi var: Zaten görünür kılmakla o elmayı paylaşma sorumluluğunu da kabul etmiş oluyorum. Mesela yıllar önce Urfa’daki fıstık bahçelerinden bahseden bir tanıdığım, yola bakan dallardaki fıstıkları hemen toplamadıklarını, çünkü o fıstıkların gelen geçenin göz hakkı olduğunu anlatmıştı. Yahut Ankara’da bahçemize girip kiraz toplayan mahalle çocuklarının anneannem tarafından “göz hakkı geçiyor” diyerek hoş görüldüğünü, bizim topladığımız kirazın da gören ama koparmayan komşuların göz hakkını telafi etmek için tabak tabak dağıtıldığını hatırlıyorum.

O: Bu pratik çok yaygın aslında değil mi? “Kokusu apartmana yayılınca canı istemiştir” diyerek pişirdiğin keki ya da helvayı dağıtmak gibi.

H: Evet, objektif bir yaptırımı olmayan ancak kişilerarası ilişkilerde elimizdekileri sınırlı olarak paylaşıma açan bir pratik. Kullanım alanları sınırlı da olsa telmihleri epey geniş. Göz hakkını gözeterek yaşamaya çalıştığınızda sahip olduklarınızın özendirici olmasından, yani göstermekten kaçınmanız da gerekiyor. Zira sadece görünür olması bile bir başkasının hakkının size geçmesi anlamına gelebiliyor.

O: Instagram dünyası bunun tersi örneklerle dolu. Göz hakkı, “uzaktan beni gözetleyebilir ve özenebilirsin”e dönüşmüş durumda. İştahlar kabarsın, kıskananlar çatlasın…

H: Gerçekten de kültürel iklimde yakın zamanlarda bir kırılma yaşandı. Bu tekil bir örnek değildir herhalde: Ben çocukken turfanda meyveleri veya zor bulunan yiyecekleri beslenme çantamıza koymamaya özen gösterirlerdi. Biri özenir çünkü. Tüm sınıfla paylaşacaksın, eğer paylaşamayacaksan götüremezsin diye bir kural vardı evimizde. Ama şunun da altını çizeyim: Bu anlattığım müşterek kullanımdan farklı. Sahip olunanları teşhir etmemeye, gösterdiğinde ise paylaşmaya yönelik bir gündelik hayat ahlâkını konuşuyoruz daha ziyade. Zira birinin gözünün hakkı geçtiyse o hak illâ ki bir başka mecrada (İslam’da hesap gününde) sizi borçlu çıkaracaktır. Borçları bugün burada kapatmak, terazinin çok daha hassas olduğu bir başka mecrada kapatmaktan evlâdır.

O: Müştereklerin çoğaldığı bir toplumda göz hakkına duyulan ihtiyaç azalır mı acaba diye düşündüm… Ama bugün her yer özel mülk olarak parselleniyor, göz hakkı ise önem kazanmak şöyle dursun, giderek daha az kaale alınıyor.

H: Ve artan adaletsizliğin bu denli göze sokulmasına paralel olarak, yüksek duvarlı siteler, demir kapılar, korumalar, kameralarla sürdürülen bir şehir hayatı ortaya çıkıyor.

 

 Mundraub.org’a dikkatimi çeken Louisa Madeleine Schmiegel’e çok teşekkürler.

 

Kategori: Manşet

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bitkilerle yaşama etiği: Hilal Alkan’la (*) bitkiler üzerine bir söyleşi

‘Nasıl insanlar arasındaki ilişkileri sınırlandıran bir hukukumuz varsa diğer canlılarla da bir hukukumuz olmalı… Başlangıç noktamız hayret, hayranlık ve huşu olmalı gibi geliyor bana.’

İnsanların insan olmayanlarla kurduğu tahakküm ilişkisini sorgulayan ve karşı çıkanların sesi her geçen gün daha fazla çıkıyor. Özellikle vejetaryenlerin, veganların, hayvan hakları savunucularının fikirleri şu son 30 senede daha çok duyulur oldu. Peki bitkiler bu hikâyenin neresine denk düşüyor?

Dediğin gibi, bu bahsettiğin duyarlılıklar, yahut hukukî-ahlakî prensipler çoğunlukla hayvanlarla, hatta işin gerçeği çoğu durumda omurgalılarla sınırlı. Belki arılar istisna ki onlar da insana sağladığı fayda kapsamında öne çıkıyor. Ölümleri infial yaratan canlılar daha ziyade koyun, keçi, inek veya yaban hayatında balina, yunus, gergedan gibi karizmatik tabir edilen hayvanlar. Tabii, ev hayvanları da listeye dahil.

Fakat geçtiğimiz on yılda bitkilerle ilişkimizi de benzer bir süzgeçten geçirmeye çalışanların sayısı hızla arttı. Bitkibilimciler,  etnobotanistler, ekolojistler, ormancılar, tarihçiler ve hatta roman yazarlarından oluşan ve gittikçe genişleyen bir çevre, bize yeni bir paradigma sunuyor; bitkilere dair varsayımlarımızı sorguluyor.

Nedir bu varsayımlar?

Bir kısmı yine hayvanlarla ortak. Kabaca şu: İnsanların yapabildiklerini norm kabul edip geri kalan varlıkları buna göre değerlendiriyoruz. Onlara buna göre yakınlık hissediyoruz. Bazen empati halkamız bize morfolojik olarak benzeyen seçilmiş bazı hayvanlara doğru genişleyebiliyor. Yine de her durumda kimin nasıl yaşayacağını ve nasıl öleceğini belirleyen hiyerarşik bir değer sistemi var. Bazı hayvanların haklarından bahsetsek de geri kalan canlılara ve bilhassa bitkilere karşı büyük bir körlük içindeyiz.

Peki hayvanlara yakınlık duymamıza sebep olan ve onları koruma isteği uyandıran nitelikler bitkilerde de varsa ne yapacağız?  Yani mesela bitkiler de iletişim kuruyorsa? Sosyal topluluklar oluşturuyorsa? Düşünüyor ve kararlar veriyorsa? Hatta konuşuyor, hareket ediyor ve öğreniyorlarsa? Üstüne üstlük hafızaları da varsa? Bu bilgiler, bitkilerle kurduğumuz inanılmaz ölçüde sorumsuz ilişki biçimlerini gözden geçirmeyi gerektirmez mi?

Bitkiler tüm bu saydıklarını yapıyor mu?

Evet, yapıyorlar ve gözümüzün önünde bir bitki devrimi yaşanıyor. Almanya’da Peter Wohlleben, Kanada’da Suzanne Simard, İtalya’da Stefano Mancuso ve Avustralya’da Monica Gagliano’nun öncülüğünde büyüyen yeni bir yazın ve araştırma kolu var. Yaptıkları araştırmaların yarattığı paradigma değişimine “Hakiki Bitki Devrimi” (Real Plant Revolution) diyorlar. “Hakiki” sıfatı daha önceki bitki devriminden, yani endüstriyel tarımı yaratan Yeşil Devrim’den farkı vurguluyor. Bitkiler hakkında bilimsel olduğunu zannettiğimiz ancak aslında basmakalıp olmaktan öteye gidemeyen varsayımlarımızı sorguluyorlar: Az önce dediğim gibi, bitkilerin beyni ve sinir sistemi olmadığına göre şu biraz önce bahsettiğim vasıfların hiçbirine sahip olamazlar, zira tabiri caizse gerekli hardware’e, donanıma sahip değiller diye düşünüyoruz.

İşte Hakiki Bitki Devrimi’nin sözcüleri, ellerini attıkları her yerde bunun tersini ispatlıyorlar. Beyin olmadan da düşünülebileceğini gösteriyorlar. Daha doğrusu düşünmenin farklı şekilleri olabileceğini söylüyorlar. Bizimki bunlardan yalnızca biri.

Sanırım birkaç örnek versen daha iyi olacak.

 Örneğin çok yakın zamanda okuduğum bir kitap bu dediğime dair harika örnekler sunuyor. Monica Gagliano’nun ‘Thus Spoke the Plant’ (Böyle Buyurdu Bitki) isimli kitabı 2018’in sonlarında yayınlandı. Gagliano bir bilimkadını. Laboratuvarda çalışıyor. Örneğin kitabında anlattığı deneylerden biri mimoza bitkisiyle ilgili. Deney çok meşhur, hakkında yazılmış, çizilmiş pek çok şey bulabilirsiniz.  Özetle şöyle: Mimoza bitkisi çevresine karşı çok duyarlı. Biri dokunduğunda yahut hızla hareket ettirildiğinde yüzlerce minik yaprağını kapatıyor. Mimozayla ilgili bu basit bilgiye bin yıllardır sahibiz. Gagliano, acaba mimozanın DNA’sına kazılı bu davranışı değiştirebilir miyiz, diye soruyor. Yani mimoza öğrenebilir mi? Bunun için saksıdaki mimoza fidelerini belli bir yükseklikten aşağı düşürüyor. Mimozalar ilk birkaç düşüşte yapraklarını kapatıyorlar. Ancak düşüş tekrarlandıkça kendilerine hiçbir zarar gelmediğini, tehlike olmadığını anlıyor ve yapraklarını kapatmayı bırakıyorlar. Yani düpedüz öğreniyorlar! Üstelik bununla da kalmıyor bu bilgiyi hatırlıyorlar. 28 gün sonra düşüş tekrarlandığında yapraklarını açık tutmaya devam ediyorlar.

Bildiğimiz şekilde bir beyinleri ve sinir sistemleri yok; ancak belli ki bilgiyi analiz ettikleri ve sakladıkları bir sistemleri var. Bunun ne olduğunu bilmiyor oluşumuz, var olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Peki hâlâ insanla kıyaslamak gibi olacak ama, bitkilerin konuşmak, duymak gibi özellikleri de olduğunu okuyoruz. Bunlar ne derece doğru?

Bununla ilgili de deneyler var. Gagliano ve ekibi bezelye fidelerinin duyma yetisini test ediyorlar mesela. Ancak deney kısa bir sürede incecik bezelyelerin karar verme becerilerini ortaya serdikleri hayli heyecanlı bir sürece dönüşüyor. Deney şöyle: Y şeklindeki PVC boruyu ters çevirip toprakla dolduruyorlar. Hayal edin, iki ayağı toprak dolu iki ayrı saksıya giriyor. Üst tarafta kalan tek girişe ise bezelye tohumu ekiliyor. Bezelye köklerinin (ve tüm bitkilerin köklerinin) suya yöneldikleri zaten biliniyor. Bunu yapmak için topraktaki nemi algıladıkları düşünülüyor. Gagliano’nun bezelyeleri de deneyin ilk aşamasında bunu yapıyorlar ve altında su dolu tabak olan saksıya meylediyorlar.  Daha sonraki aşamada Gagliano toprağı nemlendirmek yerine deney düzeneğinin bir tarafındaki kuru saksıların altına bir boru döşeyip içinden su akıtıyor. Nem yok. Bezelye kökleri yine de su sesinin geldiği yöne doğru uzuyorlar. Kulakları yok, ama duyabiliyorlar.

O zaman yine aynı mesele: Duymak tabirini bitki-körü olmayacak şekilde nasıl tarif edebiliriz?

Kesinlikle. Devamı var, deney asıl bu aşamadan sonra ilginçleşiyor. Bitkiler su sesini diğer seslerden ayırt edebiliyorlar mı? Tercih ettikleri sesler var mı? Bunu anlamak için bir taraftaki saksının altına mp3 çalardan gelen su sesi koyuyorlar. Ses aynı olmasına rağmen bitki bu defa o tarafa büyümüyor.  Bu şaşırtıcı sonuç daha önce bilinmeyen bir başka gerçeği ortaya koyuyor. Bitkiler köklerini elektromanyetik alanlardan uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Yani sadece ses dalgalarını değil manyetik dalgaları da tanıyor ve kendilerini onlardan korumak için çabalıyorlar.

Bugün pek çok tarım arazisi manyetik alanlarla kaplı. Kaçmaya çalıştığım bir şeye sürekli maruz kaldığımı düşünüyorum, çok rahatsız edici…

Evet. Üstelik dahası var. Deneyin son aşamasında Gagliano ve ekibi mp3 çalarla bir boruya su sesi diğer boruya ise gürültü dinletip bitkilerin ne yaptığına bakıyorlar. Bu durumda iki boruda da elektromanyetik dalgalar var, ancak sesler farklı. Bezelyeler bu defa su sesinin kaydını tercih ediyorlar, yani kötünün iyisine meylediyorlar, bir umut diyorlar…

Bitki köklerini bilirsiniz: salkım saçak yüzlerce dala ayrılıp ilerlerler. İşte o dallanmanın, yönelmenin her adımında; yolun çatallaştığı her noktada bitki bir karar vermiş demektir. Topraktaki nemi ölçmüş, çevresindeki sesleri dinlemiş, emdiği kimyasalları analiz etmiş, manyetik alanları tespit etmiş, diğer bitkilerle konuşmuş, mantarlardan haber almış, karınca yuvalarından kaçınmış, solucanlardan destek almış ve her bir çatalda tek tek kararlar vermiş. Topraktan elimizin ufak bir hareketiyle söküp aldığımız semizotunun köküne bakarken kısacık ömrüne sığdırdığı yüzlerce değerlendirmeyi, hatırayı ve kararı görüyoruz. Muazzam değil mi? Bunu bir de 4000 yaşındaki bir porsuk ağacı için düşünsenize!

Yaklaşık 41 asırlık porsuk ağacı, Zonguldak.

Geçen gün okuduğum bir çocuk kitabı geldi aklıma. Denizanaları düşünemez, çünkü beyinleri yok diyordu. Sanırım benzer bir körlük. İnsan anatomisinden yola çıkıyor, çok kısıtlı kavramlarla ve çok dar bir merhamet/empati dairesi içinde hareket ediyoruz. Oysa düşünmenin, duymanın, anlamanın, karar vermenin insan olmayan hâlleri hakikaten muazzam bir çeşitlilik içeriyor.

Peki bu anlattıkların hayvan hakları mücadelesi yahut doğanın korunması ile ilgili bize ne anlatıyor? Radikal bir şiddetsizlik mi mesela bunun sonucu?

 Bahsettiğin radikal şiddetsizlik hiçbir canlının hayatına bilerek son vermemek ise bu bizim için de intihar demek. Üstelik kendi hayatından vazgeçmek de bir yaşamı sonlandırmak olduğuna göre buna şiddetsizlik denebilir mi tartışılır. Ben ulaşacağımız bir tek nokta, mükemmel bir hedef olmadığını düşünüyorum. Ucunda ne olacağını peşinen öngöremeyeceğimiz yeni bir süreç başlatmak zorundayız. Birlikte yaşama ahlakını tesis etmeye çalışacağımız bir süreç bu. Nasıl insanlar arasındaki ilişkileri sınırlandıran bir hukukumuz varsa diğer canlılarla da bir hukukumuz olmalı. Burada hukuktan kastım yasalar değil; birbirimizde olan haklarımız. Hani bana çok hakkı geçti gibi, üstümde çok hakkı var gibi. Bitkilerin üzerimizde hakları var. Bunun karşılığını nasıl vereceğimizi bulmak için de gitmemiz gereken çok yol var. Başlangıç noktamız hayret, hayranlık ve huşu olmalı gibi geliyor bana. Ve tevazu. Karşımızdaki canlıların meziyetlerini, yapabildiklerini, varlıklarının anlamını, onları o noktaya getiren süreçleri hemen hemen hiç bilmediğimizi ve bilmeye ömrümüzün yetmeyeceğini teslim ederek yola çıkabiliriz. Kendimizi altın standardı gibi görmekten vazgeçebiliriz. Ve faydacılığı tek perspektifimiz olmaktan çıkarabiliriz. “Benim ne işime yaradığını bilmiyorum, ama şu mantar huş ağaçlarının yanında yaşadığına göre onlarla bir ilişkisi olmalı” diye düşünebilmeliyiz en basitinden. O bağları koparmamaya özen gösterebiliriz. Tarım dediğimiz tümüyle tersini yapıyor. Şu anda bitkilerle kurduğumuz ilişkinin sömürgecilerin yerli halklarla ve köleleştirdikleri insanlarla kurdukları ilişkilere ne kadar benzediğine ayılsak ve bir dursak keşke…. Henüz gidebileceğimiz yolları bilmiyoruz zira aramaya, düşünmeye bile başlamadık. Ama bir şeyi biliyoruz: Şu gittiğimiz yol, yol değil.

Bu titrek kavak kolonisinde üst kısımlar 100 yıllık. Ama kökler 80 bin yıldır orada, sürekli yeni gövdelere can veriyor. Utah-  ABD.

Sözlerini, bambaşka prensiplere dayanan, ama püriten olmayan bir yaşama etiği olarak anlıyorum.  Yani ölümün/öldürmenin kabul gördüğü; ama sınırlarının  yeniden müzakere edildiği daha mütevazı bir insanlık.  Seçilmiş birkaç türle sınırlı şiddetsizlik talebinden daha farklı o anlamda.

Peki ama yine de o seçilmiş hayvanların bir kısmı endüstriyel hayvancılığın içinde yer alıyor, tarifsiz bir şiddete maruz kalıyor. Oradaki şiddete kesin şekilde dur demeyelim mi?

Diyelim. Endüstriyel hayvancılığa dur demek için pek çok sebep var. Endüstriyel mono-kültür tarıma da aynı saiklerle karşı çıkmalıyız. Hele de söz konusu olan ekmeğimize süreceğimiz çikolatanın kıvamı için yağmur ormanlarını katletmek, asırlardır yaşayan ağaçlardan tuvalet kağıdı yapmaksa…

Anlıyorum. Peki, çok teşekkürler vakit ayırdığın için.

Okuma Önerileri

Peter Wohlleben: Ağaçların Gizli Yaşamı, Tema

Daniel Chamovitz: Bitkilerin Bildikleri, Metis

Stefano Mancuso, Allesandra Viola: Bitki Zekası, Yeni İnsan.

Monica Gagliano: Thus Spoke the Plant ve diğer tüm kitapları

Suzanne Simard: https://www.ted.com/talks/suzanne_simard_how_trees_talk_to_each_other?language=tr

(*) Hilâl Alkan, sosyolog. Berlin’de yaşıyor. Bu ara en çok bitkilerle ilgili okuyor, düşünüyor ve onları seyrediyor.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Utanılacak işlerle övünmek…

A) HAREKET

Facebook’ta biri paylaşmış, mealen aktarıyorum: “Bir haftada üç ayrı ülkeye gittim; iki konuşma, dört uçak yolculuğu yaptım. Çok yoruldum.” Paylaşımın altında konuşmadan fotoğraflar, birtakım yorgunluk ve başarı anları…

Bugün hâlâ bu tür paylaşımların altına genelde “woww, harikasın, takipteyiz, seninle gurur duyuyoruz” gibi cümleler yazılıyor; kalp emojileri konuyor. Oysa başlamış olan iklim felaketini idrak edebilmiş bir toplumda, bunların bitmiş olması ve bu tarzda hareket etmiş olmaktan hicap duyulması gerekir. O yüzden karşında “woww” değil; yol yordam bilmemeye, kendinden emin cahilliğe, vurdumduymazlığa verilen tepkilerin aynısını vermek lâzım. Hattâ bence en iyisi, bu paylaşımları sessizlik duvarıyla kuşatmak olurdu.

Fakat günümüz toplumu hâlâ uzaklara gidip gelmeye ve bunu mümkünse sık aralıklarla yapmaya büyük kıymet veriyor. Ne kadar uzağa gidilebilirse o kadar statü kazanıldığı düşünülüyor. Mesleklerin sınıfsal dağılımı da buna göre. Kimi seçkin meslek grupları işleri gereği sık sık seyahat ediyor. Kimi zaman iki günlük konferanslar için okyanuslar aşılıyor. Para muhtemelen hâlâ en önemli kriter; ama yine de daha az hareket imkânı sunan işlerin daha az rağbet gördüğünü, maaşı çok yüksek olmayan bazı mesleklerin ise sağladığı hareketlilik nispetinde önemli görüldüğünü (akademisyenlik, sivil toplumculuk…) söyleyebiliriz. “Geçen gün Brüksel’de bir toplantıdaydım, iki gün Ankara’dayım, yarın Viyana’ya geçeceğim” demek büyük statü göstergesi.

Dolayısıyla hareketlilik büyük ölçüde sınıfsal koordinatlarla örtüşüyor. Fakat yine de hareketin değerini belirleyen daha geniş bir şebekeden bahsetmek mümkün: Kalınan oteller, yenen yemekler, kiralık otomobiller, yaka kartları, kredi kartları, kurumlara kesilen faturalar veya seyahat esnasında kaç kişiden hizmet alınabildiği, bahsi geçen hareket ile sezonluk işçilerin yahut alt sınıf göçmenlerin hareketliliğini birbirinden ayırıyor. Dolayısıyla her hareket aynı değil, sınıfsal kümelenmeler var. Birbirine güya taban tabana zıt dünya görüşlerine sahip toplumsal gruplar, bu eksende yan yana gelebiliyor. Örneğin eleştirel akademisyenler, sivil toplum mensupları, politikacılar ve şirket yöneticileri, uzun mesafeli sık hareket etme imkânları, yüksek hacimli tüketimleri ve bunu ifşa etmekteki hevesleriyle ortak bir noktada buluşabiliyor.

Tam da bu sebeple hemen her kurum eğitimi, fuarı bahane edip ve büyük ödenekler ayırıp çalışanlarını her sene bir yere götürüyor. Burada da dereceler var: Seçkin şirketlerin menzili Las Vegas’a kadar uzanabiliyor, bir tavuk şirketinin sözleşmeli üreticileri ise ancak Antalya’ya gidebiliyor. Bu şekilde çalışanların kendilerini kıymetli hissetmeleri, harekete dayalı seçkin hayat tarzına iştirak etmeleri sağlanıyor.

Tüm toplumsal hayat bu sınıfsal kodlar etrafında örülmüş durumda. Anneler-babalar çocuklarının gittiği ülkeleri komşulara anlatarak hava atıyor. Turizm, tüketimi büyüttüğü ölçüde sınıfsal mevzileri tahkim ediyor. Instagram paylaşımları tüm bu kodları doğallaştırmaya, özendirmeye yarıyor. Oysa aklı başında bir medeniyetin bugün bambaşka tepkiler vermesi lâzım. Bana göre üç günlüğüne okyanus aşanların kürk giyen, çocuklara sigara üfleyen, sokakta ona buna laf atan birine yapılan muameleyi görmesi hiç de aşırı olmaz. Çünkü toplu olarak hareketlerimizin azalması, yavaşlaması lâzım. Sadece insanlarınki değil; gıdanın, kıyafetin, her şeyin menzilinin daralması gerekiyor. Örneğin bir yerde sadece bir hafta (hattâ 1 aydan az) kalınacaksa uçağa binilemesin. Dünyanın öbür ucundan gelen yiyeceklere caydırıcı vergiler konsun. Kullan-at diye tabir edilen hiçbir ürün satılamasın. Bu yönde adımlar atılmaya başlansa akla daha neler gelir… Futbolun, eğitimin, eğlence kültürünün, yeme içme alışkanlıklarının, itibar kazandıran faaliyetlerin hemen hepsinin yeniden gözden geçirilme zamanı. Onlarca konferansa katılmış biri olarak söylüyorum: Böyle bir dönemde beş bin kişinin katıldığı on bin sunumun yapıldığı organizasyonlar ifrata kaçıyor. Bir çoğu iptal edilse insanlık herhangi bir kayba uğramaz, CV’ler gereksiz yüklerden kurtulmuş olur.

Ne kadar çok hareket ettiğiniz ile hava atmayı bırakın; böyle yapanlara prim vermeyin, alkış tutmayın.

Son olarak: “Benim uçağa binmememle bu işler çözülmez, şirketleri/devletleri durduralım” diyenler çıkacaktır. Bir bakıma doğru. Fakat yukarda bahsettiğim, bir haftada dört kez uçan kişi de bu yönde gelen eleştiri karşısında Amerikalıların büyük arabalarını ve daha büyük sistemleri suçlayarak kendine çıkış aramış. Haklı bir tespit yapmakla mazeret üretmek arasında ince bir çizgi var. Üstelik buradaki tartışma ekseni bir nebze farklı. Değer sistemimizde, yaşama etiğimizde köklü bir devrime ihtiyaç var. Utanılacak şeylerle övünüyoruz, bu rahatlığın bozulması gerekiyor.

B) NE KADAR YOĞUN OLDUĞUNDAN DEM VURMAK

Sınıfsal konumla bağlantılı bir diğer mevzu. Yoğunluk, günümüzde birinin değerini gösteren temel parametrelerden biri hâline gelmiş durumda. Genelde şikayet dili kullanılıyormuş gibi yapılsa da uzun uzun yoğunluktan bahsetmenin gizli bir övünme içerdiğini fark ediyor olmalısınız. Şikâyet eden kişi aynı zamanda üretkenliğini, kendisine ihtiyaç duyulduğunu, önemli işler yaptığını vurgulamış oluyor. Örneğin şu satırları yazarken bir tanıdığa “selam, n’aber, civarda mısın” diye mesaj attım. Karşılığında yakın zamanda katılacağı konferans, iş arkadaşlarıyla çıkacağı yemek ve Ağustos sonuna sarkan yoğun programına dair (bugün 2 Temmuz) bilgiler edinmek durumunda kaldım. Özetle, gelemeyecekmiş.

Şikayet dilinin kendi sınıfsallığı var: Bir temizlikçinin yetiştirmesi gereken işleri karşıdakine tek tek listelemesi, gitmesi gereken uzak yerlerden bahsetmesi, bu esnada birtakım jargonlara başvurması pek olası değil. İşinin yorucu olduğunu söyleyebilir; ama o işle hava atamaz.

Peki bu hikâyeleri dillendirenler gerçekten yoğun değil mi? Yoğunlar. Mübalağa olsa da yalan söylendiğini zannetmiyorum. Ama zaten sorun bu. Niye bu kadar yoğunluk var? Niye günde onlarca mail cevaplamak, toplantıya katılmak zorundayız? Bu yoğunluk insanların kaygı seviyelerini yükseltmekle, pek çok insana kendini yetersiz hissettirmekle kalmıyor; iklime, geride bıraktığımız dünyaya da hasar veriyor. Daha çok çöp, daha çok uçuş, daha çok sunum, daha çok rekabet üretiyor. Yahut şöyle söyleyeyim: “Daha az tüketmeliyiz, tüketim toplumu olduk” gibi lafları sıkça duyuyoruz; ama bunun yolu daha az üretmek. Haftada çalışılan gün sayısı dünya çapında azalsa karbon salımı da azalacak (Bregman 2016). Üstelik, kimse alınmasın, icra edilen işlerin önemli bir bölümü hayatî değil. Sivil toplumcuların yürüttüğü pek çok proje, akademisyenlerin seri üretime bağladığı pek çok yazı ve sunum, çikolata ambalajının rengine karar vermek için yapılan pazar araştırmaları ve onlarca toplantı olmasa da olur, eksik kalsınlar.

Bizi bu kadar çok çalışmaya mecbur eden koşullara isyan etme zamanı, bu kez bir de iklim için: Yüksek emlâk fiyatlarına, borçlu hayatımıza, özel okullara, metalaşan sağlığa, aşırı lüks hayatlara…

Bu çalışma temposu sınıfsal ayrışmayı da derinleştiriyor. İmtiyazlı yoğun işlerin yükünü temizlikçiler, dadılar, garsonlar, kasiyerler çekiyor. Yoğun geçen bir şirket toplantısının yahut konferansın sonunda çıkmadan evvel etrafa bir göz atın: Bardaklar, artmış yemekler, dağınık sandalyeler, masada bırakılmış kağıtlar, dolu çöpler… Birileri geliyor (genelde kadınlar) ve meşgûl insanların geride bıraktıklarını temizliyor.

Boş duralım demiyorum; ama bunların yerine yapılabilecek, yaşadığımız habitata düşman olmayan onlarca başka faaliyet var. Mahallenin çocuklarına oyun oynattım, üst kattaki yaşlı teyzeye baktım, kendi sabunumu yaptım, hikâye uydurdum ve şarkı söyledim gibi faaliyetlere (ve bunların takdir görmesine) çok ihtiyacımız var.

Sözün özü: Kurumsal meşguliyetlerle, bizden beklenen üretkenliğe cevap vermiş olmakla, o-bu-şu projesini sabaha kadar çalışarak bitirmiş olmakla övünmeyi bırakın. Gerçek bir yardım veya dayanışma talebiniz varsa bunu başka türlü ifade edebilirsiniz; ama yoksa sınıfsal konumun bu şekilde icrası umuyorum yakın zamanda karşıdakini sizin adınıza utandıran bir kabalığa dönüşür.

***Not: Bilmiyorum yazıyı buraya kadar okuyan var mı; ama eğer varsa, sizin aklınıza acilen bitmesi gereken başka neler geliyor? Utanmamız gereken başka nelerle övünüyoruz? Fikirlerinizi Facebook’tan bana ulaştırabilirseniz çok makbule geçer.

Bregman, Rutger. 2016. “The Solution to (Nearly) Everything: Working Less [Hemen Her Şeyin Çözümü: Daha Az Çalışmak]” The Guardian, Nisan 18, 2016, Opinion bölümü. https://www.theguardian.com/commentisfree/2016/apr/18/solution-everything-working-less-work-pressure.

(Yeşil Gazete)

 

 

 

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Eşantiyonla kriz yönetmek: Keşmir hakkında bir çizgi-hikaye

‘Askerî engellerin kuşatması altında, sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı bir olağanüstü hâl ortamında anne hastaneye nasıl götürülür mesela? Çocuğu sırra kadem basan bir baba neler yaşar? Gecenin ortasında izbe bir köşeye sinmiş bir araba dolusu adam neyin peşindedir? Okullar niye kapanır, niye açılır?’

Dünyada sorunların çözülemediği, sürekli kan kaybeden ihtilaflı bölgeler var: Filistin, Sri Lanka, geniş Kürt coğrafyası, Doğu Türkistan, Kıbrıs, Tibet… (Liste uzatılabilir). Buraları aynı zamanda dünya siyasetinin turnusol kağıdı gibi. Devletlerin güçsüze sempati duyar gibi yaptığı; ama güçlüyle ittifakını bozamadığı; dünya arenasında kendini göstermek isteyen siyasetçilerin hakkında ahkâm kestiği, arabulucu rolüne soyunduğu ve sonra çark ettiği; çözümsüzlüğün kronik hâle geldiği; kimi zaman hatırlanan, sonra yoğun gündem akışında yine unutulan yerler buraları. Hakikatin, müzakerenin, demokratik kurumların, ortak değerlere yapılan atıfların yetmediği; devletlerin en karanlık işlerini icra edebildikleri; zaman geçtikçe sorunların katmerlendiği, içinden çıkılamaz coğrafyalar…

Henüz Türkçeye çevrilmemiş (ama umarım çevrilecek olan) Munnu: Keşmirli Bir Çocuk isimli kitap işte böyle bir coğrafyada büyümeyi anlatıyor. Kitap, bir çizgi hikâye, yazarı Malik Sajad.*

Keşmir, tarih boyunca pek çok devletin istilasına uğramış. 1846’da İngilizler, daha doğrusu Doğu Hindistan Şirketi ülkeyi işgâl etmiş. Ancak bölgenin dağlık olmasından ve dolayısıyla yönetilmesinin zorluğundan ötürü, bütün ülkeyi üstündeki insanı-bitkisi-hayvanı ile beraber 7.5 milyon Rupi’ye Gulab Singh isimli bir Hint prensine satmışlar. Prens, yaptığı masrafı çıkarabilmek için ağır vergiler koymuş, insanları köleleştirmiş ve Britanya’nın görmeyen gözetiminde yeri gelmiş kıyım yapmış. Verdiği ana paranın üstüne aynı anlaşma gereği (Amritsar-1846) her sene Britanya’ya düzenli olarak vermesi gereken “vergiyi” böylelikle toplayabilmiş; Britanya’daki muazzam ilerlemeye; demokrasinin, insan haklarının gelişmesine katkı sunmuş. Yaklaşık yüz sene bu böyle devam etmiş. 1947’de Britanya nihayet çekilirken alelacele bir çizgi çekerek Hindistan’ın içinden bir Pakistan çıkarmış. Detaylara girmiyorum, büyük bir nüfus mübadelesi ve yaklaşık bir milyon insanın ölümüyle sonuçlanan masa başında alınmış bir kararı konuşuyoruz.

Bitkisiyle, insanıyla bir ülkeyi ‘bağışlama’

Bu süreçte Keşmir’in kaderini çizmek yine aynı ailenin kararına bırakılmış. Bunun üzerine Keşmirliler, “biz parayla alınıp satılabilen eşya değiliz, özgürlük istiyoruz” deyince 200 bin kişi öldürülmüş, 300 bin kişi kaçmak zorunda kalmış. Ancak bu defa geçmişteki isyanlardan farklı olarak kendilerine hamilik yapmaya soyunan çiçeği burnunda bir devlet varmış: 22 Ekim 1947’de Pakistan’ın desteklediği gruplar Keşmir’e girmiş. Dönemin prensi Hari Singh can havliyle Hindistan’a sığınmış, koruma karşılığında Keşmir’i Hindistan’a bağışlamış. Yine bitkisiyle, insanıyla beraber… Beş gün sonra bu defa Hint askerleri Keşmir’e intikal etmiş. Sonunda Keşmir, Birleşmiş Milletler‘in araya girmesiyle ikiye ayrılmış (1948). Yani bir gecede yandaki çayırlık başka bir ülke hâline gelmiş. Akrabalar ayrılmış, coğrafyanın kendine has hareket rotaları yasaklı hâle gelmiş. Bu esnada kendine ait ayrı bir dili, kültürü olan Keşmirlilerin bağımsız olma talebi kimse tarafından dikkate alınmamış. Ülke, iki (ve hattâ üç) ayrı nükleer gücün çekişme sahası hâline gelmiş.

Bugün Keşmir her anlamda bölünmüş durumda. “Azad Keşmir” isimli bölge Pakistan’ın kontrolünde. Daha büyük olan “Cemmu ve Keşmir” denen bölge ise Hindistan’da. Bu iki bölgedeki 10 milyonluk toplam nüfusun %70’inin Müslüman olduğu tahmin ediliyor. Geri kalanlar ise Hindu, Sih ve Budist. Ülkenin kuzeyindeki bir bölgeyi ise Çin işgâl etmiş. 1962’de Çin ve Hindistan arasında bu toprak parçası için çıkmış bir savaş var.

Cemmu ve Keşmir içinde de farklı politik mevziler bulunuyor. Bir grup (bekleneceği üzere) Hint yönetimiyle ittifak hâlinde. Bir grup hâlâ tam bağımsızlık istiyor, bir diğer grup ise Pakistan’la birleşmek… Sonuç: İsyanlar, sokağa çıkma yasakları, düzenli hâle gelmiş şiddet, politik suikastlar, faili meçhuller, “biz dizlerine nişan alıyoruz, onlar çocuklarını öne sürdükleri için çocuklar ölüyor” diyebilen askerler, tecavüzler… Kaç kişinin öldüğü bile tam olarak bilinmiyor. Her tahmin, hakikatten çok söyleyen kişiye dair fikir veriyor adeta: Keşmirli insan hakkı aktivistlerine göre 90 bin, ayrılıkçı militanlara göre 100 binin üzeri, Hindistan gazetelerine göre 30-40 bin, Hindistan Hükümeti’ne göre 20-30 bin (ama hepsi terörist) kayıp var. Daha “nesnel” yabancı gözlemciler ise 47 bin-72 bin gibi bilimsellik havası veren küsuratlı sayılar öne sürüyor. Ancak onların da güvenilirliği binli hanelere kadar…

Aşina hikayeler

İşte kitap böyle bir ortamda geçiyor. Gündelik hayatı devam ettirmek; bükülmek, kırılmak, susmak, isyan etmek ve sineye çekmek üzerine olduğu da söylenebilir. Askerî engellerin kuşatması altında, sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı bir olağanüstü hâl ortamında anne hastaneye nasıl götürülür mesela? Çocuğu sırra kadem basan bir baba neler yaşar? Gecenin ortasında izbe bir köşeye sinmiş bir araba dolusu adam neyin peşindedir? Okullar niye kapanır, niye açılır? Gelip giden Batılı diplomatların gündemi nedir?

Kendi coğrafyamızdan aşinalık hissedeceğimiz bir sürü hikâye anlatılıyor kitapta. Bir çırpıda okunan, insana kimi zaman derin bir keder kimi zaman dirayet hissi veren sıra dışı bir eser.

Aşağıya, kitaptan kısa bir bölüm koyuyorum. Bir grup Avrupalı delegenin, Munnu (Malik Sajad) ve bir arkadaşıyla tanışmak istemesi üzerine Munnu uzun uzun düşünmeye başlar: Onlara neyi, hangi sırada anlatmalıdır?

Son olarak: Keşmirliler, soyu tehlikede olan Keşmir geyiğinden ilhamla geyik olarak çizilmiş.

2 Mayıs 2017- Yeni Şafak

 

*Yazarın adını Melik Sacit diye okuyabiliriz. İlgilenenlerin bulması için kitapta geçtiği gibi yazdım.

Kitabın Künyesi:

Munnu: A Boy from Kashmir, 2015

Malik Sajad

Fourth Estate, London

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ağaçlar, tavuklar ve biz: Kolektif bağışıklık sistemimiz*

‘Toprak sürüldüğü zaman mantarlar da patlıyor, içindeki mineraller toprağa karışıyor. Sürülen toprağın en başta verimli olmasının sebeplerinden biri bu: Birikmişi bozduruyoruz.’

Önce bildiğimiz yerden başlayalım: Bağışıklık sistemi çöken birinin hayatta kalması çok zor. Mümkün; ama özel teçhizatlar, ilaçlar gerekiyor; pahalı. İyi beslenmek, temiz hava solumak, hareket etmek, dengeli bir sosyal hayat kurmak bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Buna mukabil kullanılan antibiyotikler bağırsaklardaki mikrobiyotayı tahrip ederek bağışıklık sistemini zayıflatıyor. Uzun vadede hasta olma ihtimalini arttırıyor ve belki de en önemlisi, mikropların direnç kazanmasına sebep oluyor. Doktorlar o yüzden 30 sene öncesinden farklı olarak gerçekten gerekmedikçe (ki gerektiği durumlar olabilir) antibiyotik vermiyor.

Bunları biliyoruz; ama tıbbın geldiği bu noktaya rağmen gıda sektöründeki genel işleyiş, buna neredeyse tümüyle ters. Çevremizdeki çoğu varlığın, bilhassa da irtibatımızın yoğun olduğu tavukların, balıkların, ineklerin, yediğimiz bitkilerin bağışıklık sistemini çökertip ardından onları pahalı cihaz ve ilaçlarla hayatta tutuyoruz. Böyle söyleyince kulağa tuhaf, hattâ aptalca geliyor; ama bunun adı konvansiyonel tarım. Örneğin tavuklar hasta olsun olmasın, düzenli olarak antibiyotikli hava soluyor. Hasbelkader dışarı çıkarılsalar birçoğu hayatta kalamaz, çünkü bağışıklık sistemleri çökertilmiş. Bugün üretilen antibiyotiğin yaklaşık %80’i, pek bir denetim olmadan hayvanlara veriliyor. Fakat antibiyotik sadece hayvanda kalmıyor. Nehirlere, toprağa karışıyor; patojen üretiyor. York Üniversitesi’nin 72 ülkede bulunan 711 nehir üzerine yaptığı araştırmada, nehirlerin %65’i antibiyotikli çıktı. 111 tanesinde güvenli sayılan sınır aşılmış. https://yesilgazete.org/blog/2019/05/27/nehirler-antibiyotikle-dolup-tasiyor/. Dünya Sağlık Örgütü, antibiyotiğe direnç geliştiren patojenleri, dünyadaki en ciddi tehlikeler listesine almış durumda.

Ağaçların ‘sinir sistemi’ 

Oysa bağışıklık sisteminin kuvvetli olması bireysel bir mevzu değil. Bir kolektifin işbirliği gerekiyor. Üstelik bu işbirliği çoğu durumda tek bir türle sınırlı kalmıyor, farklı canlılar birbiriyle dayanışma içine giriyor. Aşağıda örnek olarak mantarlardan, ağaçlardan bahsedip bunu tarım politikalarına ve yediklerimize bağlayacağım. Maksadım, sağlık kavramını başka bir gözle, insanla sınırlı olmayan bir şekilde yeniden düşünmek.

Ağaçların oldukça gelişmiş bir bağışıklık sistemi var. Üzerlerinde dolaşan böceklerin tükürüğünden türünü ayırdedebiliyorlar. Kimileri tehlike durumunda kokular salarak zararlı böceğin avcısını kendine çekiyor, yakınındaki ağaçları uyarabiliyor. Bir tür sinir sistemleri var ve acıyı hissediyorlar. Tırtıllar dadanınca yapraklar köklere elektrik sinyali yolluyor. Ama “sinir sistemleri” bizimkinden çok daha yavaş: Gönderilen bilgi dakikada 0.8 milimetre yol katediyor. Kayın ağaçlarının kökleri iç içe geçiyor, hastalıkta-zorlukta birbirlerine şeker pompalıyorlar. Orman bilimcisi Peter Wohlleben’in, yüzlerce yıl önce ölmüş, gövdesi kalmamış bir ağaç kalıntısının, çevresindeki ağaçlardan aldığı gıdayla hâlâ (kısmen) yaşadığını bulması, muhteşem bir dayanışma örneği değil mi?

Çevreleriyle kurduğu bağlar tahrip olduğunda ağaçlar zayıf düşüyor. Plantasyon usûlü ekilen ve sosyal bir ortam kurmalarına fırsat vermeden genç yaşta (80 senede) kesilen ağaçlar, aynı tavuklar gibi, kendilerini savunamaz hâle geliyor. Hastalıklar, haşereler işte böyle ağaçları seçiyor. Bilhassa meyve ağaçlarına bol ziraî zehir atılmasının sebebi bu: Bağışıklık sistemleri zayıflamış canlıları “üstün teknolojiyle” haşereden koruyoruz.

Ormanın internet ağı: Mantarlar

Ağaçlar sadece kendi türleriyle değil, diğer başka varlıklarla da simbiyotik ilişkiler içinde. Örneğin bazı mantarlarla… Aklınıza kültür mantarı gelmesin. Bin bir çeşidi olan, muazzam bir canlıdan (fungi) bahsediyorum. Ağaçlara yapışık hâlde yüzlerce yıl yaşayabiliyorlar. Mantarlarla işbirliği içindeki ağaçlar iki kat daha fazla fosfat ve azot tutuyor. Kimi mantarlar, topraktaki ağır metallerin ağaçlara (ve diğer bitkilere) zarar vermesini engelliyor, metali kendi bünyesinde biriktiriyor. Yakın zamanlarda, havaya saldıkları nano-partiküllerin yağmuru tetiklediği bulundu. Mantarlara ormanın internet ağı deniyor. Bitkilerin bağışıklığı için gerekli olan uyarı sisteminin operatörü olduklarını söylemek yanlış olmaz.

Bugün kullanılan tarım yöntemleri, tam olarak bu ağları kırmak üstüne kurulu. Toprak sürüldüğü zaman mantarlar da patlıyor, içindeki mineraller toprağa karışıyor. Sürülen toprağın en başta verimli olmasının sebeplerinden biri bu: Birikmişi bozduruyoruz. Ancak zamanla verimlilik düşüyor, çünkü sürekliliği sağlayacak unsurlar yok ediliyor. Bu durumda şu üç yoldan biri izleniyor: Araziyi nadasa bırakmak, yeni tarım arazileri açmak yahut sûnî gübre kullanarak toprağı dışardan takviye etmek. Her durumda, fakat özellikle yaygın olarak kullanılan sonuncu usûlde, bağışıklık sistemi zayıflamış, daha masraflı yaşam alanları ortaya çıkıyor. Bu esnada havadaki azotu bağlayıp gübre yapmak için aşırı enerji harcanıyor. Gübre olmadan mahsûl alınamaz hâle geliyor, topraktaki yaşam çeşitliliği azalıyor. Biyolojinin yerine kimya geçiyor diyebiliriz.

Bu esnada çiftçinin gübre, zehir (tohum-traktör…) şirketlerine bağımlılığı artıyor; çiftçi borçlanıyor. Olası piyasa dalgalanmaları, kuraklıklar, yanlış politikalar karşısında onların da dirençleri azalmış oluyor. 2004’te bankalara toplam 5.4 milyar TL borçlu olan çiftçilerin, 2019 itibariyle borçları yaklaşık 19 kat artarak 104 milyara ulaştı http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/1358374/Ciftci_icralik.html. Dolayısıyla kırılganlıkları arttı, bağışıklık sistemimizin önemli halkalarından biri zayıfladı. Şehirde yaşayanlar ise bütün bu meseleleri elmalarını yıkayarak ve “bilinçli” oldukları hissi veren “doğal” ürünler kullanarak aşmaya çalışıyor. Vücudumuzda envaiçeşit toksik kimyasal birikirken ve iklim büyük bir hızla değişirken yapabildiklerimiz trajik gözüküyor.

Dayanışmanın yeni halleri

Manzara karanlık; ama umut veren bazı gelişmeler de oluyor. Bugün dünyanın farklı yerlerinde yepyeni tarım usûlleri deneniyor; toprağın sürülmediği, monokültüre dayanmayan modeller uygulanıyor. Bağışıklık sistemi yeni bir usûlle, kolektif bir ağın içinde yeniden tanımlanıyor. Mantarlar korunuyor, ağaçlar-bitkiler güçlendiriliyor. Bunların bir kısmı icat, bir kısmı keşif; yani hâlihazırda uygulanmış yöntemlerin yeniden uygulanması.

Peki bu uygulamalar sonucunda üretim azalır mı diye bir soru gelebilir insanın aklına. Öngörüler muhtelif; ama kısa vadede muhtemelen evet. Ancak yine de alınacak önlem konvansiyonel tarımı büyütmek olmamalı; zira unutmamak gerekir ki gıda eksiğinden ziyade dağıtım sorunu yaşıyoruz. Birilerinin aşırı miktarda çok gıdaya ulaştığı dağıtım modellerini (yani aşırı birikimi) sorgulamak, her coğrafyaya has otonom gıda ağları kurmak, yoğun petrol kullanımına dayalı tarımı acilen terk etmek daha iyi seçenekler olarak önümüzde duruyor. Bunların üstüne sağlığın, adaletin, dayanışmanın insanla sınırlı olmayan hâlleri üstüne yeni normatif sistemlere ihtiyaç var.

Diyeceğimin özeti şu: Ben neyim tam bilmiyorum; ama benden ibaret değilim, onu biliyorum.

Okuma önerisi: Peter Wohlleben, Ağaçların Gizli Yaşamı, Kitap Kurdu Yayınları

 *Bu yazı, Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği dergisinin 235. sayısında çıktı; yazarın izni ve ufak değişikliklerle yayınlıyoruz.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Padişah övmek: Yeni Türkiye’de iktidar nostaljisi

Eğer mesele illâ tarihsel paralellikler kurmaksa, güya vatan aşığı bu insanların borçla imtihanını konuşarak; ülkenin gelecek on yıllarını rehin vermelerine rağmen “ama demiryolu yapmış” bahanesiyle nasıl temize çekildiklerini göstererek işe başlayabiliriz.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Sinema Genel Müdürlüğü’nün katkılarıyla hazırlanmış bir Sultan Abdülaziz belgeseli var. İsmi “Zamanın Ötesinde Bir Şehit”. Belgeselde, Sultan Abdülaziz’in ne kadar kıymetli biri olduğu anlatılıyor.

Mâlum, Osmanlı’nın son dönemi ders kitaplarında uzun yıllar boyunca “çöküş dönemi” olarak adlandırıldı. O zamanın figürleri beceriksiz, akıl sağlığı yerinde olmayan ve/ya yoz kişiler olarak temsil edildi. Bir daha o günlere dönülmemesi, tabir yerindeyse musibetten ders çıkarılması amaçlandı.

Fakat günümüzde bir dönüşüm yaşanıyor. O dönem, bugünün politik iklimi doğrultusunda yeniden ele alınıyor. Dizilerle, belgesellerle, anma törenleri aracılığı ile bir tür iade-i itibardan bahsetmek mümkün. Osmanlı’nın son dönemindeki devlet adamlarının dirayeti, emperyalist güçler karşısında zorluklarla nasıl baş ettikleri öne çıkarılıyor. Dolayısıyla Türkiye’deki hegemonya mücadelesi sadece yaşam tarzları veya sermaye kavgası üzerinden değil, yeni bir tarih ve anlamlar ekseninde de sürdürülmüş oluyor.

Oysa biliyoruz ki iktidarın güdümünde taraftarlık ruhuyla yazılmış her tür tarihin hakikatle bağı, ister istemez zayıf kalır. Ayıklanarak anlatılanlar, daha ziyade diğer bazı olayları unutturmaya yarar. Yüceltilen figürlerin arızaları, zayıflıkları, zalimlikleri görmezden gelinir. Bu Abdülaziz için de böyle, Mustafa Kemal için de…

Yazının geri kalanında bahsi geçen belgeselden kısa bazı bölümler gösterip, bunları tartışacağım. Bu esnada Abdülaziz dönemine dair belgeselde hiç bahsedilmeyen hususları gündeme getirip, nelerin itinayla dışarda bırakıldığından bahsedeceğim. Niyetim, Osmanlı’nın son döneminin tümüyle hakir görülmesinin de, yersiz bir güzelleme malzemesine dönüşmesinin de idraki zayıflattığını söylemek.

Geçmişten Bugüne Mesaj Yollamak

Belgesel, çok bilindik bir hikâye kurgusu ile açılıyor: İmparatorluğun zayıflamasının sebebinin, “dışardaki siyasî oyunlar, içerde hain kirli maşalar” olduğu söyleniyor. Bu şekilde daha en baştan drama türünde bir yapım seyredeceğimizi anlamış oluyoruz. Ancak drama türünün iyi örneklerinde yaygın olarak kullanılan çokseslilik burada yok. Daha basit, öğretici bir dil benimsenmiş. Yani belgeselde dünyaya “kötülerin” gözünden bakmakla, empati kurmakla mükellef değiliz; kafamız karıştırılmamış.

Abdülaziz, henüz 31 yaşındayken abisi Abdülmecid’in yerine tahta geçer. Belgesele göre sultanın amacı, 1771’e kadar dünyanın en büyük imparatorluğu olan (kriterin ne olduğu belli değil: nüfus mu, zenginlik mi, nüfuz alanı mı?) Osmanlı’yı eski günlerine döndürmektir.

Batılı tarzda ıslahatların ülkeye zarar verdiğini fark eden Sultan Abdülaziz, “millî, yerli, dinî politikaların uygulanması” için çalışır. Dikkatli takipçilerin, güncel siyasete yapılan atfı kaçırmayacağını tahmin ediyorum. O dönem ne millî ne de yerli olmak gibi bir kaygı olabilir; ama ne gam!

Peki ne yapılmış bu uğurda? Avrupa’dan zırhlı gemiler ithal edilmiş, İngiliz-Fransız sermayedarlarının (Rothschild ailesi burada devreye giriyor) Osmanlı Bankası’nı kurmalarına izin verilmiş, Avrupa tarzı eğitim veren okullar açılmış, Avrupa seyahatleri düzenlenmiş. Görüleceği üzere hepsi de son derece millî ve yerli….

Sultan, Mısır’a da gitmiş. Orada Süveyş Kanalı’nı yapan şirketin insanları zorla çalıştırmasına ve sulak alanları tahrip etmesine karşı çıkmış; ama sonuç alamamış. Belgesele göre bütün bu gayretli ama nafile çabalar bile, Avrupa’nın telaşa kapılmasına yetmiş. Abdülaziz’in yoluna taş koymak için yollar düşünmeye başlamışlar.

Bu noktada, belgeselde bir türlü dile getirilemeyen bir hususu belirtmekte fayda var. Abdülaziz, devleti en kötü şartlarla borçlandıran ve bunu sık sık yapan padişahların başında geliyor. 1862’de, 1863’te, 1865’te (iki ayrı kalem), 1869’da, 1870’te, 1871’de, 1872’de, 1873’te (yine iki kere) ve son olarak 1874’te yurt dışından 200 milyon sterlini aşan borç almış (Birdal 2010, s. 28). Osmanlı’nın ilk borcunu Kırım Savaşı sırasında alıp (1854) Abdülaziz döneminin sonunda iflas ettiği düşünülecek olursa (1875-76), işin gerçek rengi ortaya çıkar.

Bu dönem alınan borçların bir kısmı hakikaten ibretlik. Örneğin 1870’te 31.7 milyon sterlinlik borç senedinin altına imza atılıyor ancak Osmanlı’nın eline yalnızca 10.2 milyon sterlin geçiyor. Sebep, borç verenlerin Osmanlı’ya güven duymaması. Piyasaya sürülen Osmanlı borç senetleri, değerinin ancak %32’si üzerinden satılabilmiş. Yani 100 lira borçlanıp cebe 32 lira konmuş, üstüne bir de %9,3’lük faiz ödeneceği sözü verilmiş. Bunun sebebi ahmaklık yahut hainlik değil. Dünyanın güç merkezinin değişmesi, finansın en büyük kontrol araçlarından birine dönüşmesi.

Abdülaziz döneminin sonunda borçlar, borçla kapatılıyor; faizler bile ödenemiyor. Bu süreçte çeşitli malî kalemler teminat olarak gösteriliyor: Ergani madenlerinin geliri; bazı vilayetlerin toprak gelirleri; ipek, yağ, zeytin, tütün gibi ürünlerin gümrük vergileri, Selanik’ten-Edirne’den gelen vergiler ve diğer bazı gelirler daha fazla borç almak rehin veriliyor. Sonunda da hepsinin kontrolü kaybediliyor.

Belgesel bu hususlarda suskun. Onun yerine Abdülaziz’le ilgili şu mesnetsiz iddiada bulunuluyor.

Borçların birikmesi ve sonunda iflas edilmesi ise “azgınlaşan” bürokratik yapının suçu olarak sunuluyor ve fırsattan istifade, tek adam rejimine satır aralarında selam veriliyor.

Abdülaziz’in bugün yine rağbet görmesini sağlayan bir diğer unsur, sanıyorum ki darbe ile indirilmiş ve sonra (intihar süsü verilerek) öldürülmüş olması. Bunun bir “İngiliz oyunu” olduğu konusunda uzmanlar mutabık. Bu iddia muhtemelen doğru; ama bilginin kullanılma amacı yine bugünkü algıyı belirli bir yönde şekillendirme amacı taşıyor. Aşağıdaki videoda dile getirilen bugünle dün arasındaki “ince” paralellikler gerçekten muazzam.

Fikrine danışılan uzmanlardan biri, sadakatini ispat etmek için günümüz siyasî erkinin dilinden düşürmediği kavramları Abdülaziz’e yakıştırıyor ve bu esnada galiba kendi ikbalini de sağlama almış oluyor.

Tarihin, günün politik iklimi ve anlam evreninden bağımsız olması oldukça zor; bunu biliyoruz. Ancak yine de böylesi bir taraftarlığın; “ders vermek” adına geçmişin bu derece çarpıtılmasının çok ciddi sorunları var. Bugün iktidar, kendine yeni bir tarih yazıyor; ancak bunu yine sâkil usûllerle, hakikatlere sadık kalmadan, iyiler-hainler gibi basit çerçeveli hikâye kalıplarının içinde gerçekleştiriyor.

Eğer mesele illâ tarihsel paralellikler kurmaksa, güya vatan aşığı bu insanların borçla imtihanını konuşarak; ülkenin gelecek on yıllarını rehin vermelerine rağmen “ama demiryolu yapmış” bahanesiyle nasıl temize çekildiklerini göstererek işe başlayabiliriz.

Asıl derdimi söyleyerek bitireyim: Dünyanın zengin ülkeleri gerçekten de borçla, faizle, işgâlle, hileyle dünyanın önemli bölümünün geleceğini çalmış. Bugün anti-emperyalist bir dil kurmak; bu esnada hiyerarşileri, kâr transferlerini, ulus-üstü kurumları, yoksunluğu, askerî üsleri, kolonyalizmin mirasını konuşmak hâlâ çok önemli. Ancak ne yazık ki dünyanın pek çok yerindeki popülist iktidarlar, dönüştürücü-radikal hakikatleri kendilerine güç devşirmek için kullanıyor. Tutarlı olma gereği dahi hissetmeden insanların kızgınlıklarını hamasî bir dille, mesnetsiz bir gururla, müsamereden bozma basit anlatı kalıplarıyla törpülüyor. İktidarın kendisi, araçları, yöntemleri sorgulanmıyor; “büyük adamların” kime ne bedel ödettiği anlatılmıyor; başka bir dünya asla hayal edilmiyor. Tek hayal edilen, iktidarı zapt eden grubun içinde olmak.

Son olarak, dinlemek isteyenler için Abdülaziz’in yaptığı beste.

Belgeselin tamamı

**Murat Birdal (2010). The Political Economy of Ottoman Public Debt: Insolvency and European Financial Control in the Late Nineteenth Century. Taurus Publishers.

 

(ozanoyunbozan.blogspot.com’dan alınmıştır)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHayvan HaklarıKöşe YazılarıManşet

Hayvanlar, insanlar ve savaş: Geçmişi fillerle temize çekmek

‘O zamanlar insanlar hâlâ] savaşın kazanılacağına inanıyordu. Fakat [Tokyo Valisi Ōdachi Shigeo],… durumun vahametinin farkındaydı. İnsanların gözünü açmak ve savaşın kaybedilebileceğini anlatmak için kelimeler yerine hayvanların itlafını kullandı.’

Savaşlarda sadece insanlar değil, hayvanlar da tarifsiz acılar çekmek zorunda kalıyor. Bunlardan çoğunun, özellikle yaban hayvanlarının akıbeti hakkında pek bilgimiz yok; arşivlere girmiyorlar. Ama örneğin hayvanat bahçelerinde yaşayan hayvanların başına gelenleri anlatmak bile, savaşın gerçekte ne olduğunu göstermesi açısından önemli olabilir. Japon çocuk yazarı Yukio Tsuchiya’nın (1904-1999) “Vefakâr Filler: Hayvanlar, İnsanlar ve Savaş Hakkında Gerçek bir Hikâye” olarak çevrilebilecek kitabı tam olarak bu işi yapıyor. 1951 yılında yazılmış olan kitap, Tokyo’daki Ueno Hayvanat Bahçesinde 1943 yılında öldürülen hayvanların hikâyesini konu ediyor. Vefakâr Filler, bilhassa Japonya’da çocuklara savaşın kötülüklerini anlatan bir kült esere dönüşmüş; her neslin okuduğu bir kitap olmuş.

John’un düşüşü

Kitabın konusu (ve olay) ana hatlarıyla şöyle: İnsanların sevgilisi hâline gelmiş John, Tonki ve Wanli isimli üç fil var. Fakat bu fillerin yaşadığı ve her sene yaklaşık 2.5-3 milyon insanın ziyaret ettiği hayvanat bahçesi, savaşın sonlarına doğru kaynak sıkıntısı çekmeye başlıyor. Daha önemlisi, yetkililer olası bir bombalama sırasında yırtıcı hayvanların kaçabileceğinden ve insanlara zarar verebileceğinden endişe ediyor. Bu sebeple tehlike arz edebilecek olanların öldürülmesini emrediyorlar. Hayvanlarla içli dışlı bir hayat süren çalışanlar, bu karara bir süre direniyor, hattâ bazı hayvanları şehir dışındaki hayvanat bahçelerine göndermeyi deniyor. Ancak bu gerçekleşmiyor. Önce John’u zehirleyerek öldürmeye çalışıyorlar; ama hayvan zehirli patatesleri yememeyi, suları içmemeyi başarıyor. Zehirli iğneler, fillerin derisi kalın olduğundan işe yaramıyor. Silah kullanmak halkı huzursuz edebileceğinden istenmiyor. En sonunda John’u aç ve susuz bırakmak zorunda kalıyorlar. Hayvanın ölmesi yaklaşık iki hafta sürüyor. Ardından diğer iki fil de aynı usûlle, çalışanların gözyaşları arasında öldürülüyor.

Kitabın sonunda bakıcılar öfke ve kederle tepelerinde uçan düşman uçaklarına dönerek, “savaşı durdurun, tüm savaşları durdurun” diye bağırıyorlar. Savaştan sonra hayvanat bahçesinde bir köşeye filler için abide yapılıyor.

Ufak not: Bu süreçte sadece bahsi geçen üç fil değil; kaplanlar, leoparlar, onların yavruları, su aygırları, kutup ayıları, yılanlar, bizonlar ve daha pek çok hayvan zehirlenerek, çekiçle kafalarına vurularak, tellerle boğularak yahut aç bırakılarak öldürülüyor. Japonya’da bu hayvanlar, bugün bile, ülkeleri için canlarını vermiş şehitler olarak anılıyor. Ülkenin savaşta ödediği büyük bedelin simgesi hâline geliyor.

Buraya kadar okuduğunuz kısım, Japonların anlatmayı tercih ettikleri versiyon. Filler etrafında savaşın kötülükleri dile getiriliyor; “bir daha olmasın” deniyor. Savaş sonrası Japon kimliği, bu fillerle özdeşleştiriliyor.

Fakat bu versiyonda anlatılmayan yahut az vurgulanan kısımlar var. Mesela bu hayvanların Tokyo’ya geliş hikâyeleri ile savaş birbirine doğrudan bağlı. Japonya o dönem istilacı, yayılmacı hevesleri olan bir ülke. Birinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın Pasifik’teki kolonileri Japonya’ya geçiyor. Bunu 1931’de Mançurya’nın işgâli izliyor. 1937’de Japon İmparatorluk Ordusu, Çin’in tamamına saldırıyor. Dehşet saçmak ve Çinlilerin direnişini kırmak için Nanjing’de 300 bin sivil öldürülüyor. Savaş sırasında istila edilen Hindi-Çin yarımadasından toplu tecavüz ve katliam haberleri arka arkaya geliyor. Kadınlar, seks kölesi olarak kullanılıyor. 1930’ların sonunda Sibirya’dan Mikronezya’ya uzanan geniş bir coğrafya Japonya’nın kontrolüne geçiyor. Fakat bugün bile bu konularda Japonya’da ciddi bir sessizlik hâkim (Chang ve Barker 2009; Li 2009; Lau 2015). Şunun da altını çizmek istiyorum: Savaşta Japonlar da çok büyük bedeller ödüyor, topraklarına iki atom bombası atılıyor.

Hayvanat bahçesine geri dönelim: Burası tüm bu süre boyunca hayvanlar üzerinden yapılan bir propaganda sahnesine dönüşüyor. Bir yandan Japonya’nın hem her tarafa uzanabilme ve “numune” getirebilme gücüne (1920’lerin sonundan itibaren yerli hayvanların yerine kolonilerden getirilen “egzotik hayvanlar” geçiyor), diğer yandan askeriyede görev alan köpek, at gibi hayvanların fedakârlıklarına methiyeler düzülüyor. Hayvanat bahçesine düzenlenen okul gezileriyle yeni imparatorluk toprakları çocuklara tanıtılıyor, askerlere göndermek için kaplanlı kartpostallar/pullar satılıyor, cephede ölen “kahraman” hayvanlar için anma günleri düzenleniyor, onların ölümlerinin insanlara örnek teşkil etmesi gerektiği telkin ediliyor. Bu sırada da vahşi doğayı kontrol altına alan devletin gücü tasdik edilmiş oluyor (Miller 2013, bilhassa 3. bölüm).

Fakat savaşın ikinci yarısında işler ters gitmeye başlayınca yine hayvanlar üzerinden ikinci bir propaganda kampanyası başlatılıyor. Bu defa onları öldürerek başka türlü bir mesaj verilmek isteniyor. Bahçenin müdürünün anılarından aktarıyorum:

[O zamanlar insanlar hâlâ] savaşın kazanılacağına inanıyordu. Fakat [Tokyo Valisi Ōdachi Shigeo],… durumun vahametinin farkındaydı. İnsanların gözünü açmak ve savaşın kaybedilebileceğini anlatmak için kelimeler yerine hayvanların itlafını kullandı. (akt. Litten 2009 s. 5)

Önde Vali Odachi Shigeo yürüyor. Arkada siyah beyaz perdeli kısım fillerin olduğu yer.

Fillerin başka bir hayvanat bahçesine gönderilmelerini de yine vali engelliyor; zira ölümden çıkarılması gereken bir ders var. 1943 yılının yaz ayları, kapalı kapılar ardında gerçekleşen hayvan katliamlarıyla geçiyor. Ardından 4 Eylül 1943’te, “şehit” olan hayvanlar için anma töreni düzenleniyor. Ancak işin tuhafı, kendilerine yemek verilmeyen Tonki ve Wanli o sırada hâlâ hayatta. Belli ki tören aceleye geliyor. Buna rağmen kafeslerinin önü örtüyle kapatılıyor, ölmüşler gibi yürüyüşe devam ediliyor. Öfke bu sayede düşmanlara yöneltilmiş oluyor; hayvanların intikamının alınacağına ant içiliyor (Miller 2013, 4. bölüm). Hayvanat bahçesinin müdürüne ülkenin dört yanından gönderilen mektuplar arasından, henüz askerlik çağına gelmemiş bir çocuğun mektubunu aktarıyorum:

Dün gece akşam gazetesinde çıkan haberi gördüm ve gözlerime inanamadım. Küçüklüğümden beri resimli kitaplardaki … aslanlar, kaplanlar ve filler beni çağırırdı. Bir gün annem beni alıp hayvanat bahçesine götürdüğünde …[gözlerime inanamamıştım]. Dün gazeteye bakamadım bile. Çok üzgünüm. … Savaş için yapılmış [bir fedakârlık] da olsa, yine de çok acı. Hayvanları öldüren [böyle yazmış] İngiliz ve Amerikalıları yok etmeliyiz. Askere yazılmak için sabırsızlanıyorum, böylelikle şehit olmuş hayvanların öcünü almak istiyorum. Belki bu yolla bana mutluluk vermiş bu hayvanların ruhu bir nebze huzura erer. (Miller 2013 s. 137)

Savaştan önce gücün ve kahramanlığın, savaşın kaybedilme aşamasında ise fedakârlığın ve ödenen bedelin simgesi hâline gelen hayvanlar, savaş sonrasında da barışı ve masumların gördüğü zararı anlatmak için kullanılıyor. Fakat bu şekilde hatırlamak, aynı zamanda belli kısımları unutturmaya, olanı görmemeye yarıyor.

Günümüzdeki hayvanat bahçelerinin propaganda işlevinin bittiğini düşünmeyin. Bu mekânlar insanları tüketime yöneltmeye, korumak ve sevmek gibi duygulara hitap eder gözükse de vahşi hayatın bileğini büken insanın gücünü ispat etmeye devam ediyor. Bir de bakarken görmemeye…

KAYNAKLAR:

Chang, Maria Hsia ve Robert P. Barker. 2009. ‘Victor’s Justice and Japan’s Amnesia: The Tokyo War Crimes Trial Reconsidered’. Japanese War Crimes: The Search for Justice kitabının içinde, (Ed.) Peter Li, 5. baskı., 33–58. Transaction Publishers. 
Litten, Frederick S. 2009. “Starving the Elephants: The Slaughter of Animals in Wartime Tokyo’s Ueno Zoo.” The Asia-Pacific Journal 7 (38). https://apjjf.org/-Frederick-S–Litten/3225/article.pdf.
Lau, Lawrence J. 2015. ‘Enough Apologies. We Need More Truth From Japan About WWII.’ Huffington Post. 2 Eylül. http://www.huffingtonpost.com/lawrence-j-lau/japan-apologies-wwii_b_8072408.html. 
Li, Peter. 2009. ‘Hirohito’s War Crimes Responsibility: The Unrepentant Emperor’. Japanese War Crimes: The Search for Justice kitabının içinde, (Ed.) Peter Li, 5. baskı., 59–68. Transaction Publishers. 
Miller, Ian Jared. 2013. The Nature of the Beasts: Empire and Exhibition at the Tokyo Imperial Zoo. First edition. Berkeley: University of California Press.

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

[Okuya Okuya Köreldim! – 5] Okullar bizi geleceğe hazırlar mı?


Bu yazı ilk olarak birartibir.org/ da yayınlanmıştır

Verilecek cevap, geleceği nasıl tasavvur ettiğimize bağlı. Eğer maksat diğerlerinin önüne geçmekse, okulların bu konuda donanım sağladığını inkâr etmek zor. Ama eğer mesele, sonraki nesli bilinmeyen bir dünyaya hazırlamak; bugünkü ayrımcılıklara ve eşitsizliğe deva olmaksa okulların büyük ölçüde sınıfta kaldığını söyleyebilirim. 

Dünya hızla bilmediğimiz bir yere doğru gidiyor. 60 sene önceki atmosferi solumuyoruz mesela, içindeki gazlar aynı değil. İklim değişiyor. Kimi yerlerde şiddetli fırtınalar yaşanırken bazı yerlerde kuraklıklar olacak, olmaya başladı. Türkiye’de karla kaplı günler son 50 senede %20 azaldı, toprak kar tutmuyor (Meteoroloji Genel Müdürlüğü 2016). Bazı bölgelerde arka arkaya aşırı kuraklıklar yaşanıyor, konuşmuyoruz. Örneğin Güneydoğu Anadolu’da son on yılın altısı, son otuz beş yılın onu aşırı kurak geçti (Meteoroloji Genel Müdürlüğü 2018). 

Fabrika usûlü tarım modellerinden beton şehirlere, enerji politikalarından diğer varlıklarla ilişkimize kadar her alanda kapsamlı bir sorgulamaya ihtiyaç var. Kanımızda ziraî kalıntılar dolaşıyor, dokularımızda mikro-plastikler birikiyor. Sadece bizim değil, bu dünyanın havasını soluyan bütün canlıların… Yaşam ağları birbirini tetikleyerek ardı ardına çökebilir, kritik eşikler geçiliyor (tüyler ürpertici çok belirti var; şunlara bakılabilir Kolbert 2015; Warwick 2017; Zeybek 2017). 

Okullara giden çocuklar ise hâlâ yerlere çöp atmayın-çimlere basmayın seviyesinde bilgiler ediniyorlar. Geleceğe hazırlayan gerçek bir okul yerlere çöp atmamanın estetik bir kaygıdan ibaret olduğunu, çimlerin ise (özellikle Türkiye’nin su fakiri şehirleri için) israf olduğunu anlatırdı. Çim ekmeyi, beton döşemeyi, çöpleri çöpe atıp dağlar oluşturmayı bırakın derdi. 

Umutlu olunacak gelişmeler de var. Yaşamaya dair yeni bir estetik gelişiyor. Petrolle yürütülen, ota-böceğe-toprağa düşman endüstriyel tarıma karşılık, mesela kendi kendine yetişen otlardan yemek yapmayı öğreniyor bazı insanlar. İklim değişikliği karşısında hayatî önem arz eden bir beceri. Yaşam ağlarını imha etmeyen, tektipleştirmeyen üretim modelleri üzerine çalışıyorlar. Hasta olduktan sonra ilaca sarılmaktansa, bağışıklık sistemlerini nasıl güçlendireceklerini öğreniyorlar. Bedeni kullanmayı, esnetmeyi, bükmeyi; kas yığınına dönüşmeden güçlenmeyi gösteriyorlar. Çocuklarla ceza-ödül denklemi dışında ilişki kurabilmemiz için kılavuzluk ediyorlar. 

Ben okulda bunların hiçbirini öğrenmedim. 

Dahası var. Dünya eşitsizliklerle dolu. Neresinden tutsak elimizde kalan kurgulara; ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, türcülüğe, iyiler-kötüler yahut hainler-vatanseverler basitliğinde yürüyen kamplaşmalara teslim olmuş durumdayız. Okullar bunlara deva olmak şöyle dursun, ayrımcılığı daha da derinleştiriyor. 

Hepsini tek tek söküp atacak bambaşka tasarımlara ihtiyacımız var. Eleştirel düşünce çok kıymetli; ancak onun bile içinde bulunduğumuz ortamda ne kadar işe yaradığından emin değilim. Son çalıştığım üniversitenin kampüsünde beş ayrı kahve zinciri vardı mesela. İstediğimiz eleştiriyi yapalım, öğrencilerin pratik olarak öğrendiği, bir sürü sömürü zincirinden süzülerek gelmiş kahvenin en birinci sosyalleşme aracı olduğu. Tuvalet temizleyen insanlarla iletişimin sınırlı olduğu, buna mukabil hocalara bazen aşırıya kaçan saygı merasimlerinin düzenlediği; bol paranın, enerjinin döndüğü; her gün tonlarca çöp üreten merkezlerin bizi nasıl bir geleceğe götürdüğü konusunda çok daha eleştirel olmalıyız. 

O hâlde mesele, sonraki nesli bugünün devamına hazırlamak değil; daha iyi, daha adil, daha temiz, herkes için daha sağlıklı bir geleceği inşa etmek olmalı. Merakı öldürmeyen, lüzumsuz ders yükü altında ezmeyen, tüketime özendirmeyen, şaşaaya tamah etmeyen, hayata daha yakın okullar niye kuramayalım? 

Sonuç ve Öneriler

En başında okulların büyük ölçüde israf kapısı ve telafisi mümkün olmayan vakit kaybı olduğunu yazmıştım. Büyük ölçüde sözünün altı çizili idi; çünkü böyle tartışmalarda en uç noktaya savrulmak mümkün. O yüzden son kısımda biraz geri adım atmak istiyorum: Okullar tümüyle gereksiz değil. Okuma-yazma, dört işlem gibi hayat boyu kullandığımız bazı becerileri okulda öğreniyoruz. Kimi meslekler okulsuz olmaz. Beni tedavi eden doktorun mevzuya hakim olduğundan emin olmalıyım. İşin aslı, bütün meslekler için okula ihtiyaç var. Ancak iddiam şu: Çoğu meslek için 10-15 yıl boyunca, bu yoğunlukta okula gitmeye gerek yok… 

6-14, 15-18 ve 19-23 yaşları arasında verilen içeriklerin her biri, önemli ölçüde azaltılabilir. Yerine ne koyacağımız önemli. Özellikle genç yaş grupları için uygulamaya yönelik derslerin artması, artmaktan ziyade çeşitlenmesi önemli. Yemek yapabilmek, tohumculuk, marangozluk, terzilik, incitmeden konuşabilmek yahut tamirat işlerinden anlamak gibi bazı beceri setleri, sanıyorum okullarda öğrettiğimiz pek çok bilgiden daha kıymetli. Bunların bir çoğunu sınıflarda öğretemeyiz. O hâlde hayatın her alanını okul gibi düşünebilmemiz gerekiyor. Görece soyut dersler de gerekli, eleştirel düşünceyi nakşetmek adına… Mesela çocuk bakmak yahut yemek yapmak üzerinden (yani talebelerin ilgi alanlarına hitap edecek şekilde) tarih, coğrafya, sosyoloji, felsefe dersleri tasarlanabilir, gayet mümkün. Amaç o zaman isim ezberletmek, şematik bilgi sunmak, milliyetçi propaganda yapmak olmaz; hayatî meseleler tartışılır. Bir hayvanın doğumunda ebelik yapmak (eğer gerekirse), temel biyoloji bilgisi ister; tarımla uğraşmak kimya bilgisi… Bunları ıskalıyoruz. Deneyim okullara dair tartışmanın tam göbeğinde olmalı, çünkü bilginin kalıcı olmasını sağlayan ana unsur bu. Deneyim yoksa, bilgi akar gider. Mesela geometri unutuluyor dedim en başta. Bu derse karşı olduğumdan değil. Geometri bilgisinin kullanılmasını gerektirecek ihtiyaç varsa, elbette öğretilmeli. Mesele, bilginin talibinin olması. 

O hâlde pratiğe yönelen, pratiği geliştirmeye yarayacak araçlar sunan okullar icat edilmeli. Okulun arkasında hobi bahçesi kurmak değil kastım; elleri kana, toprağa, suya sokmayı gerektirecek hakiki faaliyetlerden bahsediyorum. Çocukların ve hattâ gençlerin çalışmasına pek çok insanın itiraz edeceğini biliyorum. Ancak ben, sömürüye ve orantısız zenginleşmeye karşı önlem almak kaydıyla, herkesin yapabilecekleri nispetinde hayata dahil olmasını ve üretebilmesini savunuyorum. Onları hapishaneden bozma yerlere gün boyu kapatmak, daha iyi bir seçenek değil diye düşünüyorum. 

Pek çok örnek var ilham alabileceğimiz: Keystone Okulu, Waldorf Okulları, Gemi Okulu (Tall Ship School), Orman Okulları, Deep Springs College… Hiçbiri sorunsuz yahut ideal değil (zaten olamaz); ama deneyci ve bilgiyi pratikle yoğuran yönleri var. Mesela Kaliforniya’daki Deep Springs College’ta (üniversite seviyesindeki) talebeler bir çiftlikte çalışıyor. Para ödemiyorlar. Zamanlarının yarısında Hegel, Nietzsche veya vatandaşlığın prensiplerini çalışıp, diğer yarısında tamirattan süt sağmaya çeşitli beceriler ediniyorlar. Okullar, her yaştan insanın karşısına çıkan pratik sorunları çözebileceği, o sorunların ötesindeki meselelerle bağlantı kurabileceği, ufuk açan yerler hâline neden gelmesin? Üstelik bu kadar hoca, bu kadar idareci olmadan da başarılabilir bu. 

Son olarak öğretmenlere dönmek istiyorum. Herhangi bir iş kağıt üstünde istediği kadar güzel gözüksün, ortaya çıkan ürün ancak onu yapanlar kadar iyi olabiliyor, bunu biliyoruz. Bugün öğretmenlik ne yazık ki kıymet gören bir iş değil. Oysa ilham veren, dünyaya karşı merak duygusu ölmemiş, “bu benim alanım değil” diyerek sırtını dönmeyen ve farklı alanlardan gelen bilgileri sentezleyebilen yeni sürüm öğretmenlere ihtiyacımız var. Çok nadir bulunuyorlar, el üstünde tutulmalılar. Çünkü gerçekten meraklı öğrenciyle buluştuklarında dünyalar değişiyor. 

Toparlayayım: Okullar şu anki hâlleriyle öğrenme şevkini kurutan; değişimi tetiklemek şöyle dursun, ona engel olan kurumlar olarak varlığını sürdürüyor. Adil değil, imtiyazlı toplumların izlerini taşıyor. Merhameti değil rekabeti, paylaşmayı değil öne geçmeyi öğretiyor. Renksiz-ahenksiz içeriklerle bizi yıllarca esir ediyor. 

Kendimden biliyorum. Okuya okuya köreldim. 

Kaynaklar:

Kolbert, Elizabeth 
2015 The Sixth Extinction: An Unnatural History. 

Meteoroloji Genel Müdürlüğü

 
2016 Türkiye’de Ortalama Kar Örtülü Günler Sayısı. Ankara: Meteoroloji Genel Müdürlüğü. http://www.mgm.gov.tr/FILES/resmi-istatistikler/turkiye-ort-kar-ortulu-gunler-sayisi-6.pdf. 

Meteoroloji Genel Müdürlüğü


2018 Kuraklık İzleme Sistemi 3.0. http://kuraklikizle.mgm.gov.tr/, erişim Mart 2, 2018. 

Warwick, Hugh


2017 Where Have All the Insects Gone? | Hugh Warwick. The Guardian, Mayıs 13. http://www.theguardian.com/commentisfree/2017/may/13/where-insects-extinction-world-denuded-life, erişim Nisan 12, 2018. 

Zeybek, Sezai Ozan
2017 Bir Mirasyedinin Gelecekle İmtihanı: İklim Adaleti ve Fosil Yakıtlar. Oyunbozan. http://ozanoyunbozan.blogspot.de/2017/06/bir-mirasyedinin-gelecekle-imtihan.html, erişim Mayıs 28, 2018. 

* Bu yazı, Bryan Caplan’ın “The Case Against Education” kitabından hareketle yazıldı. Oradaki ana argümana (genç yaşta işe başlansın, küçük bir azınlık okula devam etsin) ve yönteme (bütün mesele işi paraya vurduğumuzda ortaya çıkan yekûndur, misal eleştirel düşüncenin gelecekte maaşa ne kadar katkı sunduğuna bakalım, azsa mesai harcamayalım) katılmamakla birlikte kendi fikirlerimi onunkilerle harmanladım diyebilirim. Ortaya çıkanın adı ne bilmiyorum. Ama arzum, buradaki tartışmanın yeni tartışmaları tetiklemesi

Bu yazı ozanoyunbozan.blogspot.com/ dan alınmıştır

***

1 – Okullar oyun alanını eşitler mi?

2 – Okullar ufuk açar mı?

3 – Okullar düşünmeyi öğretir mi?

4 – Okullar meslekî beceri kazandırır mı?

.

Sezai Ozan Zeybek

Köşe Yazıları

[Okuya Okuya Köreldim! – 4] Okullar meslekî beceri kazandırır mı?

Bu yazı ilk olarak birartibir.org/ da yayınlanmıştır

Zarfa değil mazrufa bak, diye bir tabir var dilimizde. İçeriğin, şekilden önemli olduğunu anlatmak için kullanılıyor. Okullar için bunun tersi geçerli diye düşünüyorum: “Mazrufu bırak, zarfa bak”. Şöyle bir olay hayal edin: Çocuğunuzun üniversiteyi bitirmesine tek bir sınav kalmış, diğer bütün dersleri vermiş. Sınava da çalışmış. Fakat sabah kalkınca, “ben öğreneceğimi öğrendim, sınava girmeme gerek yok” diyor. Ne dersiniz? 

Mezuniyetten işsizliğe

Çocuğunun bu kararına saygı duyacak velileri tebrik ediyorum; ama açıkçası ben sükûnetimi koruyamayabilirim. Çünkü biliyoruz ki diploma olmadan öğrendiklerimiz para etmiyor. İşe alım süreçlerinde beklentiye uygun diploması olmayanlar en baştan eleniyor; kendini bildikleriyle ispat etme fırsatı dahi bulamıyor. Dolayısıyla içerik yeterli değil. Hattâ öyle ki son gün bırakılan okul, hiç hükmünde sayılabiliyor. 

Türkiye’de artık üniversiteler özel güvenlikle kuşatıldı, içeri girilemiyor; ama pek çok yerde kapılar hâlâ herkese açık. İnsanlar gelip istedikleri dersleri dinleyebilir. Dersine alâka gösteren bir misafiri kabul etmeyecek hoca tanımıyorum. İçeriğin zannettiğimiz kadar önemli olduğunu varsayıyorsak sınıfların dolup taşmasını bekleriz. Oysa dışardan nadiren birileri dinlemeye gelir. (O da genelde “sevgili” kontenjanından). Çünkü sonunda diploma verilmeyen okul, kitlelerde heyecan uyandırmaz. Yeniden soruyorum: Mesele zarf mı, mazruf mu? 

Fakat içerikle ilgili konuşulması gereken daha büyük bir sorun var aslında. Duymuşsunuzdur, pek çok işveren aldıkları insanlara işi en baştan öğretmek zorunda kaldıklarını söyler. Mühendislik için bile duydum bunu. Birkaç sebep düşünülebilir: A) Okullarda öğretilenler yetersiz. B) Günümüzde işin mahiyeti sürekli değişiyor. İnsan kaynakları departmanlarının yaşam boyu öğrenme, adaptasyon gibi tabirlerle ördükleri dünyanın gerçeklik payı var. C) Pek çok insan kendi işini yapmıyor. 

Hepsinin payı olsa gerek. Ancak özellikle son husus epey ilginç. Özellikle son dönemlerde toplam işgücündeki oranı hızla artan servis sektörü (beyaz yakalılar), galiba okuduğu işi yapmayanların en çok kümelendiği yer. Mimarlar sivil toplum çalışanı, tarihçiler reklâmcı, arkeologlar pazarlama uzmanı olabiliyor. Zaten işin aslı, bazı meslek gruplarında çok ciddi bir enflasyon var. Amerika’dan bir sayı: 2008-09 öğretim yılında 94 bin kişi psikoloji bölümlerinden mezun olmuş. Ülkedeki toplam psikolog sayısı aynı yıl 174 bin imiş. Tarih bölümü için durum daha vahim: Aynı sene 34 bin mezun var, bütün ülkede ise 3500 tarihçi. (Caplan 2018 s. 38). Türkiye’de de benzer bir durum olduğunu varsaymak mümkün. Buradaki arızayı çok dikkatli ve sistemli ele almak lâzım. Bu kadar enerjinin, paranın ve zamanın doğrudan geri dönüşü olmamasına ve öğrenilenlerin hatırı sayılır bir kısmının ilerde yapılan işte kullanılmıyor olmasına rağmen, insanlar okula gitmeye devam ediyor. Anlatılan içerik karşısında herkesin heyecana kapılmasından değil, diplomanın başka bir işlevi olmasından ötürü… 

Ekonomist Bryan Caplan, bu işlevin aslen “işaret göndermek” [signalling] olduğunu iddia ediyor. Buradan hareketle işi hesaba kitaba vurup, zarf ve mazrufun görece ağırlığını bulmaya çalışıyor. Zekânın payından aile birikimine, girilen sosyal çevreden sonradan kazanılan maaşın değişimine kadar pek çok faktörü hesaba katıyor. Sonunda da okulların beceri kazandırmaktan ziyade işaret göndermeye yaradığını ileri sürüyor (Caplan 2018). Diğer bir deyişle bizi işe alacak kişilere diplomamızla “onu alma, beni al” diyoruz. 

İhtisas alanı, hele ki işin mahiyetinin hızla değiştiği beyaz yaka mesleklerde çok da önemli değil. Diploma daha ziyade şu üç temel mesajı göndermeye yarıyor: A) Zekâmda bir sorun yok, aldığım notlar ve üniversitemin adından kavrama hızıma dair çıkarım yapabilirsiniz. B) Azimliyim, kaç sene dirsek çürüttüm. C) Âsi değilim, uzun süre bir çarkın dişlisi olarak yaşadım. Bu üç mesajı birden aynı anda iletebilen başka bir kurum yok. “Üniversite giriş sınavında Türkiye birincisi oldum, belli ki zekiyim; ama sonra okula gitmedim” diyen birinin, alâkasız bir bölüm bitirmiş üniversite mezunuyla aynı seviyede iş bulması zor mesela. 

Derdim şu: Eğer bu tespitlerin bir kısmı bile doğruysa, yani diplomalar içerikten ziyade mesaj göndermeye yarıyorsa ve içeriğin önemli bölümü zaten unutuluyorsa, bunu daha küçük bir bütçeyle ve daha az zaman harcayarak da yapabiliriz. 

Ancak bu noktada kişisel seçimlerle toplumsal faydanın örtüşmediğini de belirtmek lâzım. Kişilere, “okula gitmeye gerek yok ” diye tavsiye veremem, çünkü bu ne yazık ki bir yarış. Alınan diplomalar gelecekteki hayatı doğrudan etkiliyor, diplomasız kalmanın bedeli çok büyük. Fakat kişiler için gerekli olan, toplum için de iyidir anlamına gelmiyor. Tiyatroda daha iyi görebilmek için ayağa kalkmak gibi: Ayakta durmak, kişilerin daha iyi görmesini sağlayabilir; ama herkes kalktığında saçma bir durum ortaya çıkar. Tiyatro seyretmek yorucu bir faaliyete dönüşür. Mesele yarış olduğundan tabureler getirilir, sırta almalar başlar. Kalkmayanlar ise hiç göremez hâle gelir. Oysa aslında herkes otursa çok daha iyi olur. 

“Peki ama benim babam-dedem-halam okuyarak bir yere geldi. Buna ailece tanık olduk, bu da mı yalan” denebilir. Yalan değil; ama sanırım sebep sonuç ilişkisinde ıskalanan bir husus var. Türkiye gibi devlet kadroları hızla büyüyen yerlerde okullar mevki kazanma imkanı verir, doğru. Sonuçta her ilçeye bir ziraat mühendisi, doktor, hazine avukatı, asker, kaymakam atandı ve bu sayılar oldukça hızlı arttı. Ancak şu geldiğimiz noktada bu artış devam etmeyecek, etmiyor. 

Sonuçlarını görüyoruz zaten. OECD raporuna göre 15-29 yaş arasında okumayan, staj yapmayan, çalışmayanların oranı %29’a yakın. Dev bir oran. Ne yapıyorlar hakikaten? 

Özet: Aile hikayelerinde sıkça karşımıza çıkan “okudu-başarılı oldu” hikayesi, okullardan kaynaklanmıyor olabilir. Sebep, devletteki kadroların artması, nüfus artışı (ve kimi dönemlerde siyasî sebeplerle tasfiye edilen kadrolar/hayatlar) olabilir. 

Bugün gelinen nokta ise aşağıdaki haber küpürü: 

Yanlış yerden medet umuyoruz belki de. 

Sistemin işleyişindeki bu temel arızayı hepimiz zaten fark ediyor olmalıyız: Diploma enflasyonu yaşanıyor. Bugün telefonlara baktırmak için bile “üniversite mezunu aranıyor” diye ilan verilebiliyor. Çünkü az sayıda imtiyazlı işe çok sayıda insan talip. Başta yazdığım gibi, okulların imtiyazların dengelenmesine dair bir vaadi yok; sadece “siz de kazanabilirsiniz” diyor. Yarışı körüklüyor. Bu durum, toplumdaki toplam eğitim seviyesinin artması diye de yorumlanabilir. Oysa bu mantıkla yürütülen okullar rekabeti, hileciliği, hiyerarşiyi, hatalardan korkmayı, endişeyi, çoğu durumda basmakalıp fikirleri ve itaati öğretir. “Eğitim” seviyesinin artması derken kastedilen bunlarsa, evet, bu topluma uygun şekilde eğitiliyoruz (daha detaylı bir tartışma için bkz. Zeybek 2014). Buna mukabil, verilen emeği çok daha üretken şekillerde kullanabileceğimizi, toplumsal maliyetleri azaltabileceğimizi düşünüyorum. Hâlâ öğretilenlerin insanları heyecanlandırabileceğine, ilham verebileceğine ve hattâ okulların adalete hizmet edebileceğine inanıyorum. Bu meseleye sonuç bölümünde geri döneceğim. 

Fakat ondan önce okulların bizi geleceğe ne derece hazırladığına değinmek istiyorum. Bu bahsi sona bıraktım; çünkü bence en önemli arıza burada.

Kaynaklar

Caplan, Bryan


2018 The Case Against Education: Why the Education System Is a Waste of Time and Money. 

Zeybek, Sezai Ozan


2014 “Hocam Merhaba, Yine Kaldım Değil Mi?” Okulların Ne Öğrettiği, Ne Öğretemediği Üzerine. Gülümseyen Bir Bugün İçin Yeşil Politika kitabında s. 61–74.

.

Bu yazı ozanoyunbozan.blogspot.com/ dan alınmıştır

1 – Okullar oyun alanını eşitler mi?

2 – Okullar ufuk açar mı?

3 – Okullar düşünmeyi öğretir mi?

.

Sezai Ozan Zeybek

Köşe Yazıları

[Okuya Okuya Köreldim! – 3] Okullar düşünmeyi öğretir mi?


Bu yazı ilk olarak birartibir.org/ da yayınlanmıştır

Ölçülemeyen, ama inanmak konusunda herkesin fazlasıyla hazır olduğu bir argüman bu. Öncelikle “düşünmek nedir” sorusu üstünde durmak istiyorum.

Öğrenciler, benim sınavlarımın zor olduğunu söyler. Hakikat payı olabilir; çünkü ayırıcı sorular sormaya gayret ederim. 100 puan üzerinden 60-70 alabilmek için temel bilgi seviyesi kâfidir. Yani basitçe, verileni geri isterim. Geri kalan sorularda ise bildiklerini bir başka meseleye aktarmalarını beklerim. Yani hâlihazırda öğrendikleri ile (teori olur, somut veri olur) bilmedikleri ya da daha az bildikleri bir olayı açıklamaları gerekir. Buna transfer denir. Sınıfın döküldüğü soru tipi budur. Üstelik bunu bu şekilde soracağımı da önceden bilirler. 

Akıl yürütmek göründüğünden çok daha zor aslında. Şöyle bir deney yapılmış: Üniversite okuyan kişilere çözüm yolu aynı olan iki mesele arka arkaya okunuyor. Biri askeriye, diğeri tıp hakkında. Cevabıyla beraber okunan ilk soru, kabaca şu: Bir kaleye giden farklı yollar var, hepsi mayınla kaplı. Askerler topluca gönderildiğinde mayınlar patlıyor. Komutan o yüzden askerleri küçük gruplara bölüp kalenin önünde buluşturuyor, kaleyi öyle fethediyor. İkinci soru: Bir urun lazerle alınması gerekiyor. Ancak tek bir noktadan lazer kullanıldığında aradaki doku ve damarlar zarar görüyor. Doktor ne yapabilir? Arka arkaya okunan bu iki sorunun sonunda, doğru akıl yürütenlerin oranı yalnızca %30. Daha fenası, %10’luk bir grup ilk çözümü duymadan da doğru cevabı verebilmiş (aktaran Caplan 2018 s. 51). Geri kalan %70 ise bağlantı kuramamış. 

Farklı tarifler mümkün; ama düşünmek derken ben burada akıl yürütmeyi kastediyorum. Farklı olayları birbirine bağlayabilme becerisi de diyebiliriz. Zeka ile aralarında son derece yüksek bir korelasyon var; dolayısıyla okulda bu ne derece öğretiliyor, hesaplamak ve birbirinden ayırmak kolay değil. 

Haydi bu şekilde düşünmek zor diyelim, fakat en azından belli iddiaları bilimsel prensiplere dayanarak test edebilme, sorgulayabilme yeteneği öğretiyor olmalıyız. Bundan da çok emin olmamak lâzım. Arizona Üniversitesinde yapılmış bir başka deneyi aktarayım: Öğrencilerden şu ifadeyi değerlendirmeleri istenmiş: “Daha sağlıklı yemeklerle beslenmeliyiz; çünkü psikolojik yardım almak zorunda kalanların çoğunun yeme düzenleri bozuk.” 

Öğrencilerden beklenti, buradaki sebep sonuç ilişkisini ters çevirebilmeleri, yani “kötü beslenenler psikolojik sorunlar yaşıyor diyorsunuz, ama psikolojik sorun yaşayanların yeme düzenleri de bozulmuş olabilir”, diyebilmeleri. Yahut mesela bir kontrol grubundan bahsedebilmeleri. Deneyi yapanların ağzından aktarıyorum: 

Sonuçlar şok ediciydi. Lisede ve üniversitede en az altı yıl laboratuvar dersi alan, ileri derecede matematik görmüş yüzlerce öğrenci, dergilerde-gazetelerde çıkan gündelik bir meseleyi, metodolojik olarak sorgulayacak kadar dahi akıl yürütemedi. (…) Sadece %1’lik bir kısım, iyi derecede bilimsel yeterliliğe tekabül eden cevaplar verebildi. Çoğunluk, başka faktörlerin olabileceğini yahut başka gruplarla kıyaslama yapılması gerektiğini tümüyle göz ardı etti. Soruya, “sağlıklı beslenmenin zararı olmaz ki” diye yanıt verdiler. (Leshowitz 1989 s. 1160, çeviri bana ait). 

Hemen her tartışmada karşımıza çıkan safsatalar, klişeler, ilgisiz çıkarımlar ve komplocu açıklamalar, okula giden bunca insana düşünmeye dair ne öğretildiği konusunda şüphe uyandırıyor. Buna rağmen okullara dair ele aldığım bu gerekçeler sorgulanmadan kabul görebiliyor. Okulların ciddi bir kültürel hegemonyası var; kırmak çok zor. 

Ancak yine de okullarda düşünmeyi destekleyen ve zenginleştiren bazı unsurlar da var. Örneğin kişiler farklı alanlar hakkında ne kadar bilgi sahibi olurlarsa, bağlantı kurma ihtimalleri o kadar artıyor. Yani mesela tıp okumuş bir sosyolog, sadece sosyoloji okumuş birinden çok daha farklı ilişkileri görebiliyor. İki alana da yeni açılımlar getirme ihtimali artıyor. Dolayısıyla farklı alanlar (ülkeler, dönemler, teoriler, disiplinler, diller…) hakkındaki bilgi, düşünmenin önemli bir parçası. Okullarda öğretilebilir olan daha çok bu. Tabi öğretilenlerin çoğu unutulmasa, insanların ilgileri ve şevkleri kırılmasa… Açıkçası biz, düşünmeyi öğretmekten ziyade, önceden verilmiş bazı yönergelerin takip edilebilmesini bekliyoruz. Zaten böyle olmayan sorularda, öğrencilerin ezici çoğunluğu başarısız oluyor. Yıllarca “soru tipi” ezberleyen nesiller yetiştirdik. 

Şu ana kadar meslek konusundan hiç bahsetmedim. Zira okullar tartışmasız bir şekilde insanların iş bulmasını sağlıyor. Dolayısıyla kimseye “okullara gitmeyin, tamamen gereksiz” diyemem. Burada birkaç farklı husus birbiri üstüne binmiş durumda; ister istemez karışıyor. O yüzden önce okullarla ilgili girişte yazdığım iddiayı (israf kapısı ve vakit kaybı) açıp, farklı ölçeklerde farklı doğruların olduğunu ileri süreceğim. Yani bir sonraki bölümde iddiam şu: Kişiler için faydalı olan, toplumun geneli için faydalı olmayabilir. 

Kaynaklar 

Caplan, Bryan 
2018 The Case Against Education: Why the Education System Is a Waste of Time and Money. 

Leshowitz, Barry
 
1989 It Is Time We Did Something about Scientific Illiteracy. American Psychologist 44(8): 1159–1160.

Bu yazı ozanoyunbozan.blogspot.com/ dan alınmıştır

1 – Okullar oyun alanını eşitler mi?

2 – Okullar ufuk açar mı?

.

Sezai Ozan Zeybek