Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşet

Yeşiller solun neresinde – 2

Yazının sonunda söyleyeceğimi en başta söyleyerek tüm heyecanı kaçırayım, Sonra rahat rahat kalanını tartışayım. Yeşiller sol bir hareket değildir. Aynı şekilde, sol da yeşil bir hareket değildir. Bu, Yeşillerin sol değerler taşıdığı ya da solun ekolojik dertleri olduğu gerçeğiyle ters düşmez. Bu benzetmeleri daha pek çok hareket için söylemenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Baskıcı ve sol olmakla özgürlükçü ve sol olmanın farklı olması gibi, kapitalist ve özgürlükçü olmak da kapitalist ve faşist olmaktan farklıdır. Bazı bakış açıları aralardaki farkı görmek için doğru olmayabilir, hatta bazen i bu farkları tanımlamak gereksizleşebilir, fakat fark olduğu gerçeğini değişmez. Bir önceki metni aşağıdaki şekli çizerek tamamlamıştım. Kaldığım yerden devam ediyorum.

Şekil 1 Üretim araçları ve insan merkezlilik/doğa merkezlilik açısından politik spektrum ve Eylül 2017 yılındaki AB

Şekil 1’in bize anlatmaya çalıştığı şey, politik spektrumun artık Frankfurt Okulu‘nun tanımladığı gibi iki uçlu olmadığıdır. 1930’lu yılların sermaye ve işçi sınıfı arasındaki derin sınıf mücadelesi, Sovyetler Birliği’nin batı dünyasını düşman görmesi (Mihver Güçlerin Müttefiklerle paylaştıkları en ortak dünya görüşü sermayenin sahipliği ekseninden bu olabilir) politik sınıflandırmanın ister istemez böyle yapılmasına sebep olmuştur. Burada yapılmaya çalışılan, bu tanımlara sermaye ve üretim araçlarına sahiplikle birlikte yeni odaklar eklenmesidir. Şekil 1’deki her bir ucun şu an bir politik temsilcisinin olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bunlar, şeklin sağından başlayarak saat yönünde liberal hareketler, faşist hareketler, sosyalist hareketler ve yeşil hareketlerdir. Şekilde, bazı ülkelerin teokratik yapıları (İran gibi), teokratik eğilimleri ve değer yargılarıyla (İhvan ya da Hristiyan demokratlar gibi) beşinci bir uç tanımlamak mümkün olsa da bu yazı çerçevesinde, laik ülkelerde bu uçların bir önemi yoktur varsayımı üzerinde durmayı seçeceğim.

Ancak Şekil 1’in tamam olabilmesi için toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden bir başka düalizmin yerleştirilmesi şarttır. Şekil 2, Şekil 1’e üçüncü bir boyut ekleyerek bu düalizmi patriyarka ve feminizm olarak yerleştirir. Bu üçüncü boyut, politik spektrumun aslında her tarafının erkek egemen de olabileceğini göstermeye çalışmaktadır. Politik spektrumun bu üçüncü boyutuna daha sonra değineceğim.

Şekil 2 Politik spektrumda 3. boyut olarak patriyarka ve feminizm

Peki Yeşiller neden sol değil diyorum? Başlangıçta da ifade ettiğim gibi bu durum Yeşiller’in sol değerleri benimsemediği anlamına tabii ki gelmiyor. Burada, Yeşiller için iki ayrı okuma yapmanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Bunlardan birisi emek merkezli bir perspektiften Yeşiller’i anlamaya çalışmak ki buna günümüzde ekososyalizm diyoruz. Diğeriyse doğa merkezli bir bakış açısından sol değerleri anlamaya çalışmak ki buna en sonda değineceğim. Öncelikli olarak ekosentrik uca neyi yerleştirmemiz gerektiğini tartışmakta belki fayda var. Bunu ortaya koymak için iki temel soruyu kendimize sormanın ve cevap aramanın önemli olduğunu düşünüyorum. Mevcut sistemi ne ölçüde değiştirmek istiyoruz ve bu değişimin ne kadar süre içinde gerçekleşmesini bekliyoruz?

Ekosentrik uçlar

Ekosentrik uçta yer alacak bir hareket her şeyden önce yeryüzü merkezli olmalıdır. Ekosentrik uç siyaseti, üretim tarzları ve ekonomik sınıflara dayalı bir bilinç üzerinden ele alan Marksist yaklaşım ya da cinsiyet ve iktidar ilişkilerinin bilincine sahip bir bakış açısıyla ele alan feminist yaklaşım gibi, insanın doğanın bir parçası olduğu kabulü ve bilincine dayanan bir yaklaşımla ele almalıdır. Bu bakış açısını, davranış bilimindeki kavramla karışmayacağını umarak Ekolojik Yaklaşım olarak isimlendireceğim. Bu noktada belirtmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Bu kavramı ilk kez kullanan kişi değilim ancak çok kabul görmediğini söylemek doğru olacaktır.

Ekolojik Yaklaşım’a göre ,gezegendeki en büyük sorunun insan kaynaklı olduğunu ve üretim ilişkilerini değiştirmeden gezegenin sorunlarının çözümünün mümkün olmayacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Gezegenin çok umurunda olmayabiliriz, doğa bir şekilde yolunu bulur. Ancak insanın gezegende bir yere sahip olmaya devam edebilmesi için ona uyum göstermesi gerekmektedir.

Ekolojik Yaklaşım’ın uçlarını zorlamak için Yeni Materyalizm‘e [1] ya da post pozitivizme [2] bakabiliriz diye düşünüyorum. Yeni Materyalizm, adalet çerçevemizin farkındalık gibi insani özellikleri üzerinden inşa edilmiş olmasından ötürü insan adaletinin doğal çevreyle ilgilenen modern etik sorunlara karşı yetersiz olduğunu söylemektedir. Bu bakış açısı “eşitsizliği” insan üstü bir seviyeye çıkararak doğayı insanın tahakkümde bir nesne olmaktan çıkarıp insanın uyum göstermesi gereken bir özneye çevirir [3]. Timothy Morton’a göre tüm maddeler ölü ya da diri birbirleriyle bir ilişki içindedir ve insanlar maddi dünyanın tamamına karşı sorumludurlar. Bu aslında ölmüş, yaşayan ve henüz doğmamış olan her şeyin hakkıyla ilgili bir durumdur. Yeni Materyalizm’in siyasi söylem olarak kendine bulduğu alan Derin Ekoloji’dir.

Aslında Yeni Materyalizm’in bizi götürdüğü nokta doğanın (ve aslındaki evrendeki her şeyin) hakkı olduğudur. Doğanın hakkı derken neyi kastettiğimizi anlatmak için Toprak Ana Hakları Evrensel Beyannamesi‘ne bakabiliriz. Madde 2, Toprak Ana’nın doğal haklarından bahseder; onun ve onu meydana getiren tüm varlıkların (insan buna dâhil değildir) yaşama ve var olma hakkının olduğunu söyler. Ayrıca saygı duyulma, yaşam döngülerini ve süreçlerini insan tarafından bozulmadan devam ettirme, biyolojik kapasitelerini yeniden oluşturma, kendi kimliğini ve bütünlüğünü ayrı, özlük ve birbiriyle ilişkili varlıklar olarak sürme, yaşam kaynağı olarak, temiz hava, bütünsel sağlık ve kirlenmeden, zehirli ve radyoaktif atıklardan muaf olmaya hakkı vardır der. [4] Bazıları için doğa ana kavramının çok spiritüel kaldığının farkındayım. Bu yüzden daha az spiritüel bir kaynağa da danışalım.

Doğa Hakları için Küresel İttifak’a (Global Alliance for the Rights of the Nature) göre doğanın haklarının olması, insanlar tarafından onun tanınması ve haklarının teslim edilmesi anlamına gelir. Ekosistemlerimizin – ağaçlar, okyanuslar, hayvanlar, dağlar dahil olmak üzere – insanlar gibi haklara sahip olduğunun tanınmasıdır. Doğanın hakları, insanlar için iyi olanlarla diğer türler için, gezegen için iyi olanın dengelenmesidir. Tüm yaşamın, gezegenimizdeki tüm ekosistemlerin derinlemesine birbirleriyle ilişkili olduklarının bütünsel tanınmasıdır.

Peki, doğal yaşam alanı kalmamış, tamamıyla suni yaşam alanları inşa etmiş ve bunu da tamamıyla normalleştirmiş bir tür olan insana rağmen bu haklar nasıl tesis edilir? İnsana rağmen yaşam alanı nasıl savunulur? İnsanların hakları ne ifade eder? Mesela çölde yaşamak ve serinlemek için elektrik kullanmak doğanın hakları karşısında nasıl bir haktır?

Konu insan olunca uçları törpülemek ve siyaseti de insan hırsları ve zaaflarına göre yeniden tanımlamak gerekiyor. Sonuçta siyaset şu ya bu şekilde antroposentrik bir bakış açısına sahip olmak durumunda kalmaktadır. Derin ekoloji içerisinde tartışılagelmiş bir konu olan ekolojistlerin aslında ekoloji karşıtı olmaları ancak bunun, projelerinin kazara çevreye zarar verme ihtimalinden değil, projelerinin uygulanmasına ihtiyaç olan disiplinin ekosentrik bakış açısına ihanet eden antroposentrik yönetimsel bir yaklaşım olması, konu için iyi bir örnek olabilir [5]. Bunun için iyi bir analoji, komünizmin inşası için bir süre proletarya diktatörlüğünün kurulması olabilir.

Devam etmeden bir noktaya dikkat çekeyim. Antroposentrik ilişkiler kuramayan bir hareketin toplum nezdinde radikal olmaktan başka bir çözümünün kalmadığına, siyasal bir hareket olarak partileşmesinin mümkün olmadığına ve bildiğimiz anlamda yönetime aday olamayacağına inanıyorum.. Öte yandan siyasi bir hareketin yapabileceği tek şey de partileşmek olmadığı için derin ekolojik bir hareket de tüm siyaseti ekolojik bakış açısıyla tıkayarak Yeşiller’in tarihsel rolünü oynayabilir.

John Passmore meseleyi çözmemize yardımcı olabilecek bir ayrım önerir: Ekoloji problemlerinin, hipotezlerin çevre deneyleriyle formüle ve test edilebildiği ve tamamıyla bilime ait meseleler olduğunu ileri sürer; diğer yandan ekolojik problemler ise ‘kendimizi azade etmeyi arzuladığımız toplumumuzdaki doğru kavramının kaçınılmaz sonuçları olarak görmediğimiz doğayla münasebetlerimizden doğarlar ve esasen toplumumuzun ürünleridirler” [5].

Yeni Materyalizm’i yumuşattığımızda Politik Ekoloji kavramına varırız. Asıl soru, Şekil 1 üzerinde Yeni Materyalizm’i yumuşatırken politik spektrumun sağına mı yoksa soluna mı doğru ilerlediğimizdir. Bir taraf bizi ekososyalizme doğru taşırken diğer taraf yeşil kapitalizm safına götürecektir. Şekil 3 politik ekolojinin kendini konumlandırabileceği alanı ifade etmektedir. Şekil 3 dikey ekseninde politik ekolojinin sınırlarını pozitivizm ve post pozitivizm ya da Neo-Malthusçuluk oluşturmaktadır.

Şekil 3 Politik ekolojinin Şekil 1’deki politik spektrum üzerinde gösterimi

Diğer uçlar

Politik Ekoloji, siyasi, ekonomik ve sosyal faktörlerin çevresel meseleler ve değişimlerle birlikte çalışıldığı bir alandır. Bu alan sosyal ilişkilerle ilgilendiği için bir şekilde ekonomi odaklı da olmak zorundadır. Politik ekolojinin ekonomik ilişkilere bakışı için yine Ekolojik Yaklaşım üzerinden şekillenmiş, Raymond L. Bryant ve Sinéad Bailey’nin kurduğu üç temel varsayım üzerinden ilerleyebiliriz. Bunlar:

  • Çevresel değişiklikler toplumu homojen etkilemez. Siyasi, sosyal ve ekonomik farklılıklar maliyetlerin ve fırsatların eşitsiz dağılımına sebep olur.
  • Çevresel şartlardaki herhangi bir değişiklik siyasi ve ekonomik statükoyu etkilemek zorundadır.
  • Maliyetlerin ve faydanın eşitsiz dağılımı ve mevcut eşitsizliklerin artması ya da azalması sonuç değil, güç ilişkilerindeki bir değişiklikten ötürüdür. [6]

Paul Robbins’in de ifade ettiği üzere politik ekoloji “bir şeyleri yapmak için örnek oluşturacak daha iyi, daha az zorlayıcı, daha az sömürücü ve daha sürdürülebilir yöntemler mevcuttur.” [6]

Sürdürülebilirlik kavramının çoğunlukla içinin boşaltıldığına inansam da doğa ve insan ilişkileri açısından önem teşkil ettiği yadsınamaz. Ekonomi konuştuğumuz zaman kaynakları da konuşmamız gerekmektedir. Sürdürülebilirlik dediğimiz için burada Wilfred Beckerman’dan bir alıntı yapabiliriz diye düşünüyorum.

“Sürekli doğal kaynakların kıtlığı vurgulansa bile bu iddia uzun vadede gıda, mineral ve ürün fiyatlarının işçilerin ücretlerine göre düşüş göstermesiyle yalanlanmıştır. Çünkü belli bir kaynağı bulmak zorlaştıkça değeri artar ve bu da kapitalist girişimcileri alternatif oluşturabilecek kaynakları, süreçleri ya da maddeleri bulmaya yöneltir. Alternatiflerinin bulunması orijinal maddenin fiyatının düşmesine sebep olur. Örneğin bakır kablolar yerine yaygın olarak kullanılan fiber optik kablolar, gerçek bakırın fiyatını düşürmüştür. Bu yüzden kıtlık ekolojik değil, ekonomik bir olgudur. Ve çevrecilerin iddia ettiği tüketimi azaltarak değil ancak kapitalist girişimcilerin bulacakları çarelerle ortadan kaldırılabilir.” [7]

Ne, kapitalistlerin bulacakları çözümler mi? Gezegeni bu hale getirenler onlar değil miydi? Bir de çare olarak önümüze gelecek çözümler ne olacak acaba? Şimdiye kadar karşımıza çıkan çözümlerin; kıtlık için GDO, enerji için nükleer, savaşları bitirmek için savaş vb. ekseninde olduğunu söylemekte fayda var.

Fakat yine de insanların en refah içinde oldukları yüzyılı yaşadığımızı da kabul etmek gerek.

Politik spektrumda sorunun dönüp dolaşıp takıldığı noktanın ekonomi ve ekonomik faaliyetler olduğunu kabul etmek gerekiyor sanırım. Sorun tüketim alışkanlıkları, bunların yarattığı refah toplumu ve bu toplumun bedeli olarak insanın ve doğanın tahribatıdır. Politik spektrumun ne tarafına doğru gittiğimizi anlamak için Yeşiller’in ilkelerine başvurmanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Derek Wall‘a göre Yeşiller’in dört temel ilkesi mevcuttu. Bunlar ekolojik bilgelik, sosyal adalet, tabandan demokrasi ve şiddetsizlik. 1984’te Amerika Yeşilleri bu ilkelere altı ek yaparak toplam sayıyı 10’a çıkardılar. Bu yeni eklenen ilkeler ademi merkeziyetçilik, topluluk temelli ekonomi, feminizm, çeşitliliğe saygı, küresel sorumluluk ve gelecek odaklılıktır. 2001 yılında Küresel Yeşiller bu ilkeleri altı  olarak açıkladı. Bunlar, ekolojik bilgelik, sosyal adalet, katılımcı demokrasi, şiddetsizlik, sürdürülebilirlik ve çeşitliliğe saygıdır. Türkiye Yeşilleri de kendi politik görüşlerini on ilke üzerinden tanımlamaktadır. Bunlar sırasıyla doğaya uyum, sürdürülebilirlik, küresel mücadele, erkek egemenliğinin reddi, şiddetin reddi, doğrudan demokrasi, yerellik, adil paylaşım, özgür yaşam ve çeşitliliğin korunmasıdır.

Bu saydığım dört ayrı ilke setini okurken bir şey dikkatinizi çekmiş olabilir mi? Amerika Yeşilleri hariç hiçbiri ekonomiden bahsetmiyor. Bu eksikliğin iki temel sebebi olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki, ekonomiden bahsetmeye başladığımız anda üretim araçlarının mülkiyetinden de bahsetme gerekliliğinin ortaya çıkması, ikincisiyse üretim araçlarına sahiplikten ötürü ortaya çıkan sınıf çatışması. Amerika Yeşillerinin buna, dürüstlükle ifade ettikleri bir çaresi var ve buna Yeşil Yeni Düzen ismini veriyorlar. Bu konuda diğer yeşil hareketlerden ayrıldıklarını kabul etmek lazım. Sosyal demokrasinin bile öcü olduğu bir toplumda daha azını konuşmak da pek mümkün olamazdı sanırım. Aşağıdaki görsel anlatmak istediğim şeyi yansıtmaktadır kanımca.

Küçük güzeldir ifadesinin ekonomik karşılığı kapitalizme hayırdır diye düşünüyorum. İnsan ölçeğini aşan şirketler olmasın. Fakat bu ölçeğin boyutları tam olarak nedir bilemiyoruz. Kaç kişinin patronu olursam sınırların dışına çıkmış olurum mesela ya da serbest piyasa var oldukça malların dünyanın uzak uçlarına gidip gitmemesini ne belirleyecek? Yerel üretimin piyasaya arzının fiyatları düşürmesinin ve ithal malların rekabet edememesini beklemenin çok iyimser olduğunu düşünüyorum. Bunu düzenlemek için öyle ya da böyle bir devlete ihtiyaç duyacaksak eğer, sanki şimdikinden çok parlak bir dünyadan konuşmuyoruz gibi. Ya da mesela sürdürülebilirlikten bahsediyoruz. Sürdürülebilir olan nedir? Sürdürülebilir üretim mi mesela, daha uzun yıllar gezegeni tüketmeye devam edebilelim diye, ya da sürdürülebilir kalkınma mı? Hem zaten artan nüfus ekonomik büyümeyi ve daha yeni işlerin oluşmasını gerektiriyor. Peki üretim araçları kimin olacak ve her zaman toplum ve gezegen yararına kullanılacağından nasıl emin olacağız? Reel sosyalizm içinde bu kolaydı. Üretim araçları devlete ait, nokta. Üretim araçlarına bir kısım varlıklı kişi sahip olunca mevcut toplumsal sınıflar ne olacak peki? Buna cevabımız sürdürülebilir büyüyen ekonomisiyle, doğayla uyum içinde yaşayan dünyanın, zenginleri ve sömürülen emekçileri mi olacak peki?

Son uç da pozitivizmin başladığı ya da bittiği yer olabilir. Ne taraftan baktığınıza göre değişecektir bu. Politik Ekoloji açısından bakıldığında öte yandan iklim değişikliği inkarcılığı yer almaktadır. Bunun daha uzak uçlarında milliyetçilik ve faşizm de bulunmaktadır. Muhafazakârlığı hariç tutuyorum çünkü her ucun kendi içinde bir muhafazakârlık barındırdığını düşünüyorum.

Sona gelince;

Bu noktada geri çekiliyorum. Yazının başında söylediğim Yeşiller sol değildir iddiasını biraz daha açayım. Yeşiller sol değildir çünkü sınıf siyaseti tartışmanın odağında yer almaz ancak Yeşiller pazar liberalizmine izin vermeyecek kadar da küçük ve yerel şeyler peşindedir. Peki, politik spektrumda iki yöne de gidemeyen bu hareket ortada bir yerlerde midir? Soruyu biraz değiştirerek tekrar sorarsam, Yeşiller’in sol bir hareket olma ihtimali var mıdır? Gezegen için adil olanın insanlar için de adil olması gerekmez mi? Ekososyalizm özgürlükçü değerler üzerinden inşa edilemez mi?

Bir sonraki yazıda buradan devam edeceğim.

[1] New Materialisms: Ontology, Agency and Politics, Coole and Frost, Duke University Press, 2010

[2] Political Ecology in Development Research, Jon Schubart, Swiss Peace Foundation, 2005

[3] Marxism and Ecocritism, Lance Newman, Oxford University Press, 2002

[4] https://dogahaklari.org/toprak-ana-haklari-evrensel-beyannamesi/

[5] Ekoeleştiri, Greg Garrard, Kolektif, 2012

[6] Third World Political Ecology, Raymond L. Bryant, Sinead Bailey, American Geographical Society, 1997

[7] Political Ecology, Paul Robbins, Blackwell, 2012

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetUncategorized

Yeşiller solun neresinde?

Aral Gölü’nün sosyalist anavatan için yok edilmesinin, Sovyetler Birliği halklarının iyiliği için yapıldığı söylenebilir ancak sonuçta oluşan tahribat kapitalist batılı bir sermayenin de gerçekleştirebileceği doğaya karşı kayıtsızlık ve acımasızlık düzeyindedir.

Bir süredir yeşil ideolojinin kendini konumlandırmaya çalıştığı noktayı kendimce düşünüyorum. Yeşillerin kendilerini tarihsel olarak olmaları gereken yerde konumlandırmadıklarına ya da konumlandıramadıklarına karar verdim. “Sen de kim oluyorsun bu kararı veriyorsun” diye sorabilirsiniz. Bunlar benim naçizane görüşlerim zaten. Bu yazı ve sonrasında yazmaya devam edeceğimi umduğum bir grup yazı daha, aklımdaki fikirlerin mümkün mertebede derlenmiş hali olacaktır. Henüz çok net bir çerçevesi olmayan bu yazılara umarım yakında bir çerçeve çizmeyi başarabilirim.

Yeşiller solun neresinde?

Bu tartışmaya başlamak için bir temele ihtiyaç duyuyorum. Aşağıdaki basitleştirilmiş ilke ve ilişkileri bu temel olarak kabul edeceğim.

Yeşiller, en yaygın kullanımla kendilerini çevrecilik, şiddetin reddi, sosyal adalet ve tabandan demokrasi üzerine temellendiren ideolojik bir harekettir. Yeşillere destek veren kişiler çoğunlukla ekoloji, doğa korumacılık, çevrecilik, feminizm ve barış hareketlerine destek verenlerle ortak değerleri taşırlar. Yeşillerin ekososyalizm, ekofemizm ve ekoanarşizm ile bağlantıları vardır ancak bu hareketlerin ne derece yeşil politikanın parçası olduğu tartışmalıdır. Kendini sol politikalarla ilişkilendirmiş yeşillerin duruşuna zıt olarak da yeşil korumacılık ya da yeşil kapitalizm gibi sağ hareketler ortaya çıkmıştır.

Buraya kadarki, kendini yeşil hareketin bir parçası olarak görenlerin ya da Yeşilleri bir şekilde tanıyanların yeşil hareket konusunda hakaret içermeyen tanımları olabilir. Peki, Yeşilleri politik bir spektruma yerleştirirsek tam olarak nerede dururlar, ne dersiniz?

Şekil  1. 9 Eylül 2017’deki duruma göre Avrupa Birliği Parlamentosundaki grupların dağılımları

Şekil 1 bize Eylül 2017’deki AB parlamento dağılımını vermektedir. Frankfurt okulunun sınıflandırmasıyla en solda sosyalist sol ve en sağda aşırı sağ yer almaktadır. Peki, aralardaki diğer partiler ve siyasi gruplar bunların az ya da çok karışımı mıdır? Bunu anlamak için biraz geri çekilmek gerektiğini düşünüyorum.

Politik spektrum

Alışılagelmiş bir şekilde sol ve sağı tek eksenli bir düzleme yerleştirdiğimizde Eylül 2017’deki Avrupa Parlamentosu’nda Yeşiller ve Yeşil Sol hareketler Şekil 2’deki gibi bir konum elde ediyorlar. Şekil 2 ve sonraki şekilleri bir tür analoji için çizdiğimi, bir ölçüm sonucu çıkmadıklarını belirtmem gerekir.

Şekil 2 AB Parlamentosu 2017 Eylül dağılımı ve Yeşiller

Bu politik spektrum aslında bizlere Fransız devriminin bir mirası. Muhafazakârlar bir yere, yenilikçiler bir yere. Ancak bu dağılımı tarihsel olarak anlamak için bir noktayı atlamamak gerekir. Fransa Ulusal Meclisi ve ardından gelen diğer meclislerdeki bu oturma düzeninin politik şartlara (darbeler, imparatorlar, ikinci/üçüncü cumhuriyetler gibi) göre değişiklik göstermesi ve günümüzdeki kavramlara ulaşması zaman alsa da bu meclislerdeki temsilcilerin çoğunluğu Fransa’ya inanmıştır. Peki ya ortak paydalar azalıyor, farklılıklar artıyorsa?

1930’lu ve 1940’lı yılların dünyasının, sözümü getirmek istediğim durumu iyi temsil ettiğini düşünüyorum. Bir tarafta İngiltere, Fransa, sonrasında Amerika gibi bugün batı medeniyeti dediğimiz değerleri savunan Müttefikler, bir tarafta aşırı sağda duran Almanya, İtalya, Japonya ve onların uydu devletlerinden oluşan Mihver güçler ve diğer tarafta Sovyetler Birliği. 1940’lı yılların sonlarına rastlayan NATO ve Varşova Paktı’nı şimdi anlatacağım ilişkilerden ayrı tutuyorum.

Bu tarafların her birinin perspektifinden diğer ikisini aynı görmek aslında son derece mümkündür. Komintern açısından iki taraf da emek düşmanıdır, Müttefikler açısından iki taraf da otoriteryan ya da Almanya açısından Mihver güçler de dâhil olmak üzere herkes ari ırkın düşmanı olabilir. Dışarıdan bir gözlemci olarak bu tarafları biz tek eksenli bir sınıflandırmaya soksak, mesela emek açısından Müttefikleri ve Mihver güçleri aynı ya da en azından oldukça yakın bir yere koyabilirdik. Ancak bir tarafın ölüm fabrikaları inşa etmesi ve diğer tarafın kendi toplumu içindeki anti-semitizme rağmen bunu devlet politikası haline getirmemiş olması, küçük değil aslında büyük bir farktır. Bu durumda Şekil 3’te yer alan üretim araçlarına sahiplik ve sınıf çatışması açısından politik spektrumdaki konumlandırma Şekil 4’teki üretim araçlarına sahiplik ve faşizm açısından konumlandırmaya dönüştürülebilir. Bu şekli doğru okumak için bir not ekleyeyim. Köşeler bir ideolojinin en katıksız hali, çizgiler üzerinde hareket ise sadece bu iki ideolojinin karışımlarını ifade etmektedir. Üçgenin içindeki alan ise az ya da çok üçünün karışımıdır. Bu noktada tekrar etmek isterim ki şekiller analoji için çizildiğinden ölçeğin bir anlamı yoktur.

 

Şekil 3 Üretim araçlarının paylaşımı açısından Komintern, Müttefikler ve Mihver Güçler

Şekil 4 Üretim araçlarının paylaşımı ve faşizm açısından Komintern, Müttefikler ve Mihver Güçler

Son olarak Şekil 4’e Eylül 2017’deki AB Parlamentosundaki grupları yerleştirmeye kalksaydık sanırım Şekil 5’teki gibi bir sonuç elde etmiş olurduk. Yine bir ölçek söz konusu değildir.

Şekil 5 Eylül 2017’de AB Parlamentosundaki grupların tahmini dağılımı

Şekil 5’ten ötürü yapabileceğimiz yorum, Yeşillerin ve Sosyalist Solun farkının; üretim araçlarından daha çok pazara ekonomisine inançlarında yatıyor olmasıdır. Konuyu oldukça basite indirgeyerek bu yorumu yaptığımın farkındayım.

1980 sonrası siyasetin, sağda büyük bloklar ve solda parçalı yapılara dönüştüğünü söylemek yanlış olmaz. Küreselleşmeye başlayan dünya ve Sovyetlerin ideolojik yenilgileri sırası ve sonrasında solda yaşanan kopuşla sol, kendini küçük gruplarda mikro siyaset içinde buldu. Bu mikro siyaset her şekilde birbirinden farklılık gösterebiliyor ve konusu cinsiyet rolleri, kadın, çocuk, çevre, hayvan hakları ve bunun benzerleri ve hatta kombinasyonları olabiliyor. Tam da bu sıralarda ortaya çıkan Yeşillerin kendilerini temellendirdikleri çevrecilik, şiddetin reddi, sosyal adalet, tabandan demokrasi, 1980’lerden başlayarak öyle ya da böyle birçok siyasi grup ve harekete de nüfuz etti. Artık mesela çevre felaketi de devrimden sonra çözülebilecekti. Bu fikirlerin kaynağı Yeşiller olmasa da bunları reel sosyalizmden önce benimsemiş oldukları bir gerçek. Zaten Yeşiller’in ne olduğuna ve nasıl bir araya geldiklerine baktığımızda Bahro’nun ifade ettiği üzere sola yakın ancak sosyalist olmayan grupların bir bütünü oldukları ortaya çıkar. [1]

Yeşilleri oluşturan grupların ya da Yeşillerin de içinde bulundukları sol yelpaze içindeki yapıların, bu az ya da çok farklarını ifade etmek için Şekil 5’teki gibi bir başka eksene ihtiyaç duyulduğunu düşünüyorum. Bu noktada Landauer’e bir şekilde kulak vermek diğer ekseni bulma konusunda yardımcı olabilir. Landauer’e göre, Marx’ın savunduğu ekonomik sistemin temelindeki yapıların kapitalizmle olan benzerliğinden ötürü Marksizm bir devlet kapitalizmine dönüşecektir. Ona göre “Kapitalist sistem işçinin kendisini bir sayıya indirger. Teknoloji, kapitalizm ile ittifak halinde, işçiyi makinenin çarklarının bir dişlisi haline getirir. Nihayet devlet, kapitalistin işçinin ölümünün yasını tutması için bir neden olmadığı gibi ölüm ve kazalarda bile kapitalistin herhangi bir şekilde kişisel olarak buna dâhil olması için bir gereklilik olmadığını görür”. [2]

Landauer’in bu yaklaşımına verilebilecek iyi bir örnek Aral Gölü’nün sosyalist anavatan için yok edilmesi olabilir. Gölün başına gelenin, Sovyetler Birliği halklarının iyiliği için yapıldığı söylenebilir ancak sonuçta oluşan tahribat kapitalist batılı bir sermayenin de gerçekleştirebileceği doğaya karşı kayıtsızlık ve acımasızlık düzeyindedir. Buradaki en temel fark üretim araçlarına sahiplik ve elde edilenlerden fayda sağlayan taraflardır.

Yine Landauer’e göre “Yeryüzü bize geri verilmelidir. Yeryüzü kimsenin mülkü değildir. Ancak yeryüzünün efendisi olmadığında insanlar özgür olabilir.” [2] Bunu insan odaklılık ve doğa odaklılık olarak okumanın mümkün olduğu inancındayım.

Bu fikirden yola çıkarak Şekil  4’ü sosyalizm – pazar liberalizmi, ekosentrizm – egosantrizm grafiğine dönüştürmek mümkündür. Burada ekosentrizm azami doğa odaklılığı, egosantrizm azami insan odaklılığı temsil etmektedir. Azami insan odaklılık bu skalada kendine aşırı sağ olarak yer edinebilir. Şekil 6 bu yeni ekseni Eylül 2017’de AB Parlamentosundaki grupların dağılımı ile göstermeye çalışmaktadır. Grupların konumları bir ölçüme değil ancak benim gözlemlerime ve yorumuma dayanmaktadır ve analoji amacıyla yerleştirilmiştir.

Figür 6 Üretim araçları ve insan merkezlilik/doğa merkezlilik açısından politik spektrum ve Eylül 2017 yılındaki AB

Bu gösterimdeki ekosentrizm pekâlâ Malthusçu derin ekolojik bir perspektifi temsil edebilir. Bu durumda ekosentrizmin aksi ucuna yerleştirilen egosantrizm, aşırı sağ ve tamıyla doğadan kopuk insan merkezli yapıları temsil edecektir. Burada iki eksenli gösterimin amacı, bir yanda ideolojik üst yapı için bir ölçüt oluştururken diğer yanda sosyoekonomik taban için bağımsız başka bir ölçüt kullanmaktır.

Ayrıca, bu temsil içine insan ve doğa merkezlilik açısından sınırlar eklemenin anlamlı olduğunu düşünmekteyim. Üst sınır iklim değişikliğiyle mücadele için Jonathon Porrit’in ifade ettiği yeşil hareketin tarihsel rolünde sistemin evrilmesi gereken doğa merkezlilik ölçütüyse, alt sınır biri ya da birilerinin bulaştığı faşizm ve benmerkezcilik illetinden kurtulamayacakları nokta olacaktır.

Literatürde politik spektrumu birden çok eksenle göstermeye çalışan örnekler vardır. Ancak şimdiye kadar doğa ve insan ilişkileri üzerinden bu sınıflandırmayı yapan bir çalışmaya denk gelmedim. Bu konuda tavsiyelere de açığım.

Şimdilik burada bırakıyorum. Bitirmeden son bir şekille reel sosyalizm ve kapitalist batının Şekil 6’da nereye denk düşebileceğine dair fikrimi paylaşayım. Bu konuyu yazmaya devam edeceğim.

Şekil 7 Reel sosyalizm ve kapitalist batının üretim araçlarına sahiplik ve insan/doğa odaklılık açısından yerleşim analojisi

(1) Rudolf Bahro, Nasıl Sosyalizm? Hangi Yeşil? Niçin Tinsellik?, Çeviren: Tanıl Bora, Ayrıntı Yayınları, 1996.

(2) Ümit Şahin, Yeşiller ile Sosyalizmin Tarihsel Kesişme Noktası Anarşizm mi?, Üç Ekoloji, Sayı 8, 2010.

(3) Jonathon Porrit, Yeşil Politika, Çeviren: Alev Türker, Ayrıntı Yayınları, 1989.

(Yeşil Gazete) 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

Isınan bir gezegen

Isınan bir gezegende eski usullerle güç üretilmeye devam edebilir mi? Spoiler olacak ama hayır. Bunu biraz açmak istiyorum. Bu yazıyı neden yazdığıma gelirsek de, yakın zamanda The Guardian’da çıkan bir haber beni buna itti.

Takip edenler biliyordur, Avustralya bu sene yanıyor. Kıtanın kışında başlayan kuraklık ve ardından gelen sıcak dalgası, kıta tarihinde rekor üzerine rekor kırıyor. Kömür yakmaya bayılan elektrik güç sistemleri de iflasın eşiğine gelmiş durumda. Sorun, iklim değişikliği konularının tamamında olduğu gibi bir çeşit sarmal şeklinde genişliyor. Aşırı sıcaklar elektrik talebini artırıyor, elektrik üreten serbest piyasadaki dev şirketler bu talebi karşılayamıyor, termodinamik elektrik üretim sınırlarını zorluyor, sonuç olarak aynı kapasitenin üretilebilmesi için daha çok kömür yanıyor ve hava daha da ısınıyor.

Bir saniye termodinamik mi?

Evet termodinamik. İklim değişikliği, güç üretimi, iletimi ve termodinamik, bilim çevreleri tarafından tabii ki konuşulan bir konu ama işin aslı ben bu alanın dışında konuşulduğuna pek denk gelmedim. Gerçi yukarıda dediğim haber bile aslında bundan bahsetmiyor ama bende çağrışım için yeterli oldu.

Bilmeyenler için kısa bir özet geçeyim. Termodinamik, enerjinin bir formdan diğerine dönüşümünü inceleyen bilim dalıdır. Bunu da bazı temel kanunlarla özetlemek pek yaygındır. 0, 1, 2 ve 3 olarak numaralandırılırlar. Bu temel kanunlar üzerine popüler kültür içinde pek çok doğrudan ya da dolaylı gönderme bulmak mümkün. Özellikle de Termodinamiğin 2. Kanunu hakkında. Bu konuyu meraklısına bırakıyorum. Kısa bir not, bildiğimiz tüm güç üretme metotları termodinamik kanunlarına bağlı.

Gezegendeki enerjinin çoğunluğunu fosil kaynaklardan sağlıyoruz. Dünya bankası verilerine göre 2015 yılında fosil yakıtların genele oranı %79. Yaklaşık olarak %8’i de nükleer. Fosil ve nükleer güç santralleri bir akışkanı ısıtarak bu yakıtlarla ısıtarak ve sıcak akışkanı türbinden geçirerek güç üretirler. Peki bu sonra bu akışkana n’oluyor. Sıcaklığını ve basıncını kaybeden akışkan tekrar ısıtılarak güç yüklenmek için önce soğutuluyor. Bu soğutmanın türlü yöntemleri var ancak en yaygın olanı fazla ısıyı atmosfere atmak. Bunun yolu da atmosfer ile akışkan arasındaki ısı farkı.

Isı akısının şiddeti sıcaklık farkıyla artar. Hani görmüşsünüzdür, Sibirya’da falan kışın kaynar suyu havaya atarsanız hemen donar. Bu güç santralleri de sıcaklık farkını artırabilmek için akışkanı sıkıştırır. Tam olarak evinizdeki buzdolabının yaptığı şey yani. Ama çok sıcak bir günde aynı şiddeti sağlamak için daha çok sıkıştırmak gerekir ki bu zaten çoğunlukla ya çok maliyetli hale geliyor (sıkıştırma da enerji tüketiyor sonuçta) ya da kullanılan malzemelerin yetersizliğinden dolayı artık mümkün olmuyor.

O kadar da soğumasın canım diyebilirsiniz bu akışkan. Sonuçta yine ısınacak kazandan geçerken. Aynı kural geçerli olduğu için, ısı akısının şiddetinin artması için sıcaklık farkının artması gerekir. Bu durumda ya daha çok yakıt yakarsınız, ya daha uzun ısıtma işlemi uygularsınız ya da yeni teknolojili çözümler bulursunuz. Yukarıda anlattığım durumu aşmak için çok farklı santral çözümleri mevcut. Bu konuda haklarını teslim etmek lazım.

Bu da tamam. İşte aşılabiliyor. Sonuçta insanlar düşünüp çözmüşler bu sorunları. Ancak sorun burada zaten eski santraller, bunlardan kar etmeye çalışan şirketler, insanlar ve bunun bir kısır döngü yarattığına ikna olmayan politika yapıcılar. Avustralya örneğinde olduğu gibi, böyle bir kusur için koca santral kapatılacak değil ya. Yeni teknoloji de pahalı. O zaman en temizi daha çok yakıt yakmak ya da daha yüksek basınçlara çıkmak. Özetle gezegen ısındıkça bu çevrimi verimli yapmak pahalı ve karmaşık hale geliyor.

İyi o zaman güneş, rüzgar bize yeter

O da tam öyle olmuyor. Güneş panellerinin enerji verimliliği de sıcaklıklarıyla doğrudan alakalı. Paneller ısındıkça verimlilikleri düşüyor. Piyasada bulması kolay olan paneller %11-%15 verimlilik arasında çalışıyor. Gelecekte daha verimli olanlarının daha kolay erişilebilir olması muhtemel. Ayrıca sıcaklıktan daha az etkilenen modeller de mevcut. Ama ısınan bir gezegende bunun sürdürülebilir olması güçleşiyor. Ayrıca ısınan bir gezegenin bazı yerleri de çok nemli, bulutlu ve yağışlı olacak.

Rüzgar pek bu işlerden etkilenmiyor gibi duruyor değil mi? Hem de kıyıdan açıkta olanlar. Nasılsa hep rüzgar eser. Bu da pek öyle değil. Termodinamikten en çok etkilenen enerji üretme metodumuz bu sanırım. O pervaneler aşırı iklim olaylarında dönmeye devam edemezler. Aşırı iklim olayları sıklaştıkça da bu pek güvenilemez hale gelirler.

Başka kaynaklar var, biokütle, jeotermal

Doğru başka kaynaklar da ama yine termodinamiğe bağlılar. Isınan bir gezegende çalışmaları güçleşir. Mesela hidrodinamik güçler, barajlar yani. Yağmur rejimleri değişirse çalışamazlar.

Peki sarmal bunun neresinde?

Gezegen ısındıkça hem enerji talebi artıyor, hem güç üretimi zorlaşıyor. Bu ikisi birbirlerini tetiklemeye durmadan devam ediyor. Yazın serinlemeyelim mi yani, çölün ortasında kayak da mı olmasın, peki tropik meyveler, kinoa falan da mı yemeyelim. Tabii yapalım. Aynen böyle devam.

Bu üretim ve tüketimin geçen yılın Kaliforniya yangınlarının müsebbibi oldu (ve daha nicesine tabii ki). Artan talebe dayanamayan aşırı ısınmış elektrik iletim hatları iflas ettiler. Bu şebekeler, endüstri devriminin başlangıcından bu yana 1 ˚C ısınmış gezegenin sıcaklık rekorları kıran günlerinde artan nüfusun klima kullanımı için tasarlanmadılar. Hayır öyle yapıldılar diyen yalan söylüyordur size diyeyim. Sonuçta ormanlar yanıyor, gezegen biraz daha ısınıyor.

Kaynakların gittikçe azalması da cabası. Yeni moda olmuş bir laf var bu sıralar. Ucuz enerji dönemi bitti diye. Bu işe sosyal bir boyut da katıyor. Enerjinin maliyetini dar gelirli hariç kimseye yıkma eğilimi yok. Mesela, artan meyve, sebze fiyatlarının tabii ki tek boyutu enerji değil ama artış içindeki enerji fiyatlarını sadece tüketici ödüyor mesela.

N’apalım yani enerji mi üretmeyelim

Bu sorunun cevabını kesinlikle içten bir şekilde veremiyorum. Bu sorunun aslında daha geniş bir soruyla karşılığı var. Tamamen sürdürülebilir bir ekosistem inşa edebilir miyiz? Bunun cevabı sanırım başka bir yazıyla verilmeli. Biraz daha termodinamik konuşalım.

.

Ali Serdar Gültekin

Günün Manşetiİklim KriziManşet

Sıcaklık: Bir sonraki eşitsizlik konusu

The Guardian’da Amy Fleming, Ruth Michelson ve Adham Youssef ile Kahire’den, Oliver Holmes Kudüs’ten, Carmela Fonbuena Malila’dan ve Phnom Penh’ten Holly Roberyson imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarlarından çevirmenlerinden Ali Serdar Gültekin’in çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Küresel ölümcül sıcak hava dalgası, bunu görmezden gelmeyi imkânsız kıldı: dünya çapında şehirlerde sıcağı olmayanlar ve serini olmayanlar olarak ayrılıyoruz.

2050 yılına vardığımızda Hindistan’da 24 şehrin yazın ortalama sıcaklıkların 35 C’e ulaşması bekleniyor. Yasmin Mund/Barcroft Media

Kanada’nın bir eyaleti olan Quebec’te Temmuz sıcakları kasıp kavururken, bir hafta içinde 90’dan fazla kişinin ölümüne sebep olurken, acımasız güneş ışınları zenginle fakir arasında derin bir uçurum oluşturuyordu.

Montreal’in varlıklı sakinleri iklim kontrollü ofis ve evlerinde keyifli bir biçimde yayılırken AVMler ve lokantalar gibi kamusal alanlarında genelde pekiyi karşılanmayan şehrin evsizleri sıcak örtüsünden kaçmak için çaba sarf ettiler.

Evsizler için gündüz bakım evi olan Benedict Labre Evi, sıcak dalgasının ilk beş gününde bir klima bağışlanmasını sağlayamadı. “Kapalı bir yerde 40 ya da 50 kişi olduğunu ve dayanılması çok güç bir halde sıcak olduğunu hayal edin,” diyor tesisteki klinik koordinatör Francine Nadler.

44 Montreal sakini bu yaz sıcaklarda yaşamını yitirdi. Yetkililer, evsizlerin bu kişilerin arasında olup olmadığını henüz netleştirmedi fakat kamu sağlığı bölgesel yönetimine göre çoğunluk 50 yaş üstü, tek başına yaşayan, fiziksel ya da zihinsel sağlık problemlerinden mustarip kişiler. Hiçbirinin iklimlendirme sistemi yoktu. Montreal sorgu hakimi Jean Brochu muhabirlere, çoğunluğu kendi ekibi tarafından incelenen bedenlerin “ileri derecede bozulma safhasında olduklarını, bulunmadan önce bazen iki günü sıcakta geçirdiklerini” belirtiyor.


Sıcak dalgasında ölçek yavaşça pişmeye benziyor. Bu saf işkence. Bu sıcak askerleri, atletleri, herkesi öldürebilir diyor Profesör Camilo Mora.

Sıcaktan en çok mağdur olanlar fakir ve tecrit edilmiş olanlar, dünya genelinde aşırı sıcak şehirlerde tekrarlanmakta olan bir durum. ABD’de göçmen işçilerin sıcaklığa maruz kalmaya bağlı ölüm ihtimali Amerika vatandaşlarına göre üç kat fazla. 2050 yılına vardığımızda Hindistan’da 24 şehrin yazın ortalama sıcaklıkların 35 C’ a ulaşması bekleniyor. Kenar mahallelerde yaşayanlar daha savunmasızlar. Öldürücü sıcaklara maruz kalmaya bağlı küresel riskler doğrusal şekilde artıkça, insan felaketlerine ilişkin riskler de artıyor.

Hawaiili araştırmacılar, sera gazı salımlarının artışına izin verildikçe dünya nüfusunun yılda en az ölümcül sıcaklara maruz kalma oranının 2100 yılında %30’dan %74’e yükseleceğine dair geçen yıl bir öngörü paylaştı. (“Kapsamlı azaltım” halinde %48’e yükselecek.) “Aşırı sıcaklardan kaynaklı insan hayati tehlikesinin neredeyse kaçınılmaz” olduğunu söyleyerek tamamlıyorlar.

“Sıcak dalgasında ölçek yavaşça pişmeye benziyor,” diyor Profesör Camilo Mora. “Bu saf işkence. Gençler ve yaşılar özellikle tehdit altında fakat keşfettiğimiz üzere bu sıcak askerleri, atletleri, herkesi öldürebilir.”

2018 yılı, eşi benzeri görüşmemiş rekor sıcaklıklarla, Bakü’de 43 C’den İskandinavya’da 30 C’ye kadar kayıtlar başladığından beri ölçülen en sıcak yıl oldu. Kyoto’da cıva 38 C’den aşağıya bir hafta boyunca inmedi. ABD’de alışılmadık derece erken ve nemli Temmuz sıcak dalgası, Los Angeles iç kesimlerinde Chiono’da 48,8 C’yi gördü. Bölge sakinleri klimalarını öylesine harladılar ki elektrik kesintilerine yol açtılar.

Kentsel alanlar bu ölümcül sıcaklara az yerleşimli alanlara göre daha hızlı ulaşıyor. Şehirler ısıyı soğuruyor, oluşturuyor ve radyasyonla yayıyor. Asfalt, tuğla, beton ve siyah çatılar ısı için gün boyu sünger görevi görüyorlar ve gece boyunca ısıyı yayıyorlar. Karşılayabilenler için klimalar hayat kurtarıcıdır fakat karşılayamayanlar için sokakları daha da sıcak yaparlar.

“Gelecekte, yaşlanan nüfus ve artan kentleşme ile birleştiğinde kentsel ısı adaları, kentsel nüfusun ısı kaynaklı sağlık sorunlarına karşı savunmasızlığının artması öngörülmektedir,” diye bir ABD değerlendirmesi uyarıyor.

Dünya Sağlık Örgütü, 2030 yılında dünya nüfusunun %60’ının şehirlerde yaşayacağını söylüyor ve kentler daha yüksek nüfuslu hale geldikçe daha çok ısınacaklar. Yakın zamandaki tahminler, Güney Asya’yı, yüzyıl sonunda insan yaşamı sınırlarını aşacağına dair uyarıyor. Sadece bu yıl, aşırı sıcaklara alışık bir şehir olan Karaçi’de 44 C’ye varan sıcaklardan 65 kişi hayatlarını kaybetti.
Bu sorunlar, kötü konutlarda, klima olmadan trafiğin yakınında yaşayan savunmasız ya da düşük gelirli olanlar için daha kötü. Tarik Benmarhnia, kamu sağlığı araştırmacısı.

Fakat etki eşit şekilde dağılmıyor. Örneğin, yeşil alanlar ve varlık arasında güçlü bir ilişki var. Ağaç gölgeleri en yüksek yüzey sıcaklığını 11 C ila 25 C arasında düşürebiliyor. “Arazi, sıcak dalgalarında hastalıklar konusunda belirleyici oluyor,” diyor San Diego Kaliforniya Üniversitesi kamu sağlığı araştırmacısı Tarık Benmarhnia. Yakın zamanda eş yazarlığını yaptığı bir makaleye göre, daha az bitki örtüsüyle kaplı alanlarda yaşayan insanların sıcak kaynaklı ölüm riski % 5 daha yüksek.

2017 yılında Berkeley Kaliforniya Üniversitesinden araştırmacılar ABD’de, etnik grupların ağaçlara yakınlıklarını haritalandırmayı başardı. Doğal olmayan “ısı riskiyle ilintili arazi örtüsü” alanlarda siyah insanlar beyaz insanlara göre % 52, Asyalılar % 32 ve Latinler % 21 daha fazla yaşıyorlar.

Bu alanlarda hava kirliliği de çok ölümcül. Azot oksitler güneş tarafından ısıtıldığı zaman nefes yolunu tutuşturur ve ölüm riskini arttırır. “Bu problemler kötü,” diyor Benmarhnia, “kötü konutlarda, klima olmadan trafiğin yakınında yaşayan savunmasız ya da düşük gelirli olanlar için.”

Fakat birçokları için, artarak bir ihtiyaç haline geldiği halde, klima erişilmez olaya devam edecek. 2014’te İngiltere Halk Sağlığı, “soğutma sistemlerinin dağılımı, eğer ciddi derecede mali destek verilmezse, sosyoekonomik eşitsizlikleri yansıtabilir,” şeklinde kaygılarını, yükselen yakıt masraflarının bunu daha da ağırlaştırabileceğini ekleyerek dile getirdi. Ve daha az enerjiye ve sadece evlerimizi ve ofislerimizi değil gezegeni soğutmaya ihtiyacımız olduğunda klimalara bel bağlamak uygulanabilir bir uzun vade planı değildir.


Sıcak dalgaları ve halk sağlığıyla ilgili araştırmaların çoğunluğu batı ülkelerine odaklanmaktalar. Benmarhnia’nın ifade ettiğine göre Arizona Phoenix üzerine yapılan çalışmalar tüm Afrika kıtası için yapılandan daha çoktur. Fakat sorun küresel ve 5 ay süren yazıyla sıcaklıkların 46 C’ye kadar çıktığı Kahire’nin kenar mahallesi Ashwiyyat gibi kentsel kenar mahallerde daha göze çarpar halde.

Geleneksel olarak Mısırlılar birbirlerine yakın alçak binalar inşa ederek insanların yazın serin kalmalarını sağlatan gölgeli, yoğun sokak ağları oluşturmuşlar. Fakat yüksek yapıların artan inşaatı ve yeşil alanları azalması, dünyada en hızlı büyüyen şehirlerden birinin boğuculuğunu daha da artırmakta. Teşviklerin azaltılması elektrik maliyetini % 18 ila % 42 arasında artırarak dar gelirli bölge sakinlerinin serinleme masraflarını etkilemekte.
41 yaşındaki Um Hamad temizlikçilik yapıyor ve ailesiyle birlikte şehrin kuzeyinde Musturad’da küçük bir dairede yaşıyor. Göreceli olarak serin bir giriş katında oturmasından ötürü kendisini şanslı hissetmesine rağmen “Kahire’de her şey boğuluyor,” diyor. Hamad pervaneler ve su kullanarak içeriyi serin tutuyor fakat su faturası pahalılaşmaya başlıyor. “Her zaman zeminde yatmak gibi bir hile vardı ve pamuklu kıyafetler giyiyoruz,” diyor. “Sıcaklar türban giyen kadınlar için baş etmesi daha zor bir şey bu sebeple kızlarıma her zaman sadece iki kat ve parlak renkler gitmelerini söylüyorum.”

Kahire’nin güneyi Giza’nın sıkı dokunmuş öbekler halinde kentsel konutlarında demiryolu bakım işçisi Yasin el-Ukbe tuğla ve kerpiç karışımı bir evde yaşıyor. Ağustosta bir fırın gibi olduğunu söylüyor. “Bir pervanem var ve onu bir levha buzun önüne koyuyorum ki soğuk hava odada dağılsın. Tüm çarşafların üzerine su yayıyorum.”


Yüksek sıcaklıkların 30 C’nin üzerinde ve nemden ötürü boğucu olan Filipinler’deki tropik Manila’da klimalar tıbbi bakım için bile lüks. Memorial Hastanesinden Doktor Jose Fabella ifadesine göre dünyanın en yoğun doğum birimlerinden birine sahipler ve çoğunlukla Katolik olan ülkede ücretsiz doğum kontrolü daha yeni mümkün hale geldi.

Klimalı özel bir oda gecesi için 650 Filipin Pesosu ediyor. Bu eder 11 € civarı ancak duvarlarına bağlı fanların cızırdadığı koğuşlarda kalan birçok annenin karşılayamayacağı bir miktar. “Bu fanlar günün 24 saati durmadan çalışıyorlar sonuçta bir yıl dayanmıyorlar,” diyor 28 yaşındaki hemşire Maribel Bote.

Sorun aşırı kalabalıktan ötürü daha da artıyor. Ülkedeki aşırı nüfus krizinin sıfır noktası kabul edilen doğum biriminde beş kadar anne aynı yatağı paylaşmak zorunda kalıyor. “Yazın daha mahşeri bir hal alıyor, pervaneler sıcak hava üflüyor,” diyor Bote. “Annelerin kendilerini serinletmek için yelpazeler kullandığını görebilirsiniz.”

Son yıllarda ölümcül sıcak dalgaları ve kuraklıklar yaşayan Kamboçya’da sıcaklarda hayatta kalmak sivillerin olduğu kadar mahkumlarında sorunu. 2000’li yılların başında 30 yaşındaki Chao Sophea kendisinin reddettiği uyuşturucu suçlamaları nedeniyle Phnom Penh’teki Prey Sar hapishanesinde 2 yılını geçirmiş. Hapse girdiğinde 3 aylık halime olan Sophea’nın çocuğu ömrünün ilk yılını hamile ve çocuklu kadınlar için ayrılmış aşırı kalabalık bir hücrede geçirmiş.

Şişe takılmış tütsülenmiş balıklar gibi uyurduk. Klima yoktu, pervane bile yoktu. Prey Sar eski mahkumu “Orası aslında bir buhar odasıydı,” diyor Sophea bugün. “Bir palmiye yaprağından yapılma yelpaze kullanarak bebeği serinletmeye çalışıyordum. Bu alım gücümün yettiğiydi. Duvarda küçük bir delik vardı fakat o kadar kalabalık bir yerde bu delikten ne kadar hava gelebileceğini hayal edin. Elektrikli bir pervane istemiştik ama asla gelmedi.”

İsmini vermek istemeyen bir çevre aktivisti, bu senin başında Prey Sar’da erkek kanadında kaldığında 25 başka erkekle 4 metrekarelik hücreyi paylaştıklarını söylüyor. “Şişe takılmış tütsülenmiş balıklar gibi uyurduk. Klima yoktu, pervane bile yoktu.”

Diğerleri daha iyi şartlara kavuşabilirler. Kamboçya İnsan Haklarını Geliştirme ve Yaşatma Birliği’nin 2015’teki bir raporuna göre ”iyi bağlantılara ya da ödeyebilme gücüne sahip mahkumların ‘VIP hücrelerde’ kaldıklarını bazı mahkumlar bildirmiş” ve bunlar inanıldığı üzere klimalılar.


İklim değişikliğinin zorladığı bir başka tehdit ise göçmen krizi. Bu ikili, toplum, siyaset ve ekonomi üzerinde bir etken olan aşır iklim olaylarıyla birbirleriyle yakından ilişkili. Aralık ayında Science dergisinde yayınlanan bir makaleye göre eğer sera gazı salımları anlamlı bir şekilde düşürülmezse küresel sığınma başvuruları yüzyılın sonunda % 200 artmış olacak.

Amman’ın kuzeyindeki düzlükte Za’atari mülteci kampında 80,000 Suriyeli mülteci yaşıyor. Bu kamp, 6 yıl önce kurulmuş yarı kalıcı bir kamp ve şimdilerde Ürdün’ün en büyük 4. Şehri sayılıyor. Şam’daki mahallelerine yapılan hava saldırısından kaçan 27 yaşındaki Hamda El Marzuk 3 yıl önce gelmiş.

Kocası savaş sırasında kaybolmuş ve oğlu ve geniş ailesini kurtarmak konusunda umutsuz. Sekizi prefabrik, çoğunlukla büyük metal bir kutu olan bir barınakta yaşıyorlar. Al Marzuk’un söylediğine göre yazın bir fırına dönüşüyor.

Boğucu. Havluları ıslatıyoruz ve onlarla nefes almaya çalışıyoruz. Hamda Al-Marzuk, Za’atari kampı sakini

“Burası çöl ve bizler acı çekiyoruz,” diyor telefon aracılığıyla kamptan. “Uyum sağlamanın farklı yollarına sahibiz. Erken kalkıyoruz ve zemini su ile ıslatıyoruz. Sonra kendi üzerimize su püskürtüyoruz.” Gündüz vakti elektrik olmadığı için pervaneler kullanılamıyor. Gece elektrik verildiğinde çöl zaten soğumuş oluyor.

Ailesi birçok gün dışarı çıkabilmek için akşam olmasını bekliyor. Başlarının etrafına ıslak havlular sarıyorlar. Fakat en kötü sorun yaz aylarında şiddetle gelen ve günlerce kampı çevreleyen kum fırtınaları. “Karavanın pencerelerini kapatmak zorunda kalıyoruz,” diyor odanın daha da ısındığını ekleyerek. “Boğucu. Havluları ıslatıyoruz ve onlarla nefes almaya çalışıyoruz.”

Al Marzuk’un beş yaşındaki oğlu solum yolu sorunları yaşıyor ve hastalanmaya devam ediyor. Astım kampta çok yaygın.

Yeni mültecilerin gelmesiyle dünyanın en su kıtlığı çeken bölgelerinden birisi olan Kuzey Ürdün’de dalgalanan talebiyle su da aynı zamanda bir mesele. UNICEF her bir barınağa Ekim ayında su bağlanmış. Al Marzuk’un söylediğine göre bunun çok yardımı olmuş.
“Suyu konserve kutularını dolduruyor ve uzun mesafelere taşıyorduk. Şimdi su tesisatı çalışır hale geldiğinden işler çok daha kolay. Uzun kuyruklarda kendi payımız olan suyu almak için kavga etmemiz gerekmiyor. Artık eşitlik var.”


Gelecek için bir plan?

Hepimizi ilgilendiren, eşitsizlik kentsel fırını besliyor. 2013’te kentsel savunmasızlıkta etnik dağılımı ortaya çıkaran ABD’li araştırmacıların keşfettiklerine göre bir şehir gettolaştıkça herkes için daha sıcak oluyor. Yazarlardan biri olan Rachel Morello Frosch’un LA Times’a aktardığı üzere “bu etnik ayrışmanın bu modeli görünüşe göre herkesin daha sıcak bir çevrede yaşama eğilimini artırıyor.”

Keşfettiklerine göre şehirleri bir bütün olarak, gettoları ve her şeyiyle ele almak kentsel aşırı sıcaklarla mücadele etmek için daha iyi bir yöntem. Araştırmacılar daha çok ağaç dikmeyi ve ısı adası etkisini azaltması için açık renkli yüzeylerin artırılmasını, kentsel planlara gelecekteki aşırı sıcakların hafifletilmesinin eklenmesini tavsiye ediyor. “İklim adaleti bakış açısının ve etnik farklılıkların tarif edilmesi ileriye etkin şekilde planlara dahil edilmeli.”

Şehirler bu acil durumlara nasıl hazırlanacağımızı ve şehir sakinlerimize ne sunabileceğimizi yeniden düşünmeli. Francine Nadler, Benedict Labre Evi.

Sosyal izolasyonunu kırmak için çalışmak, risk altındaki “görünmez” insanları yani evsizleri, yasadışı göçmenleri tekrardan toplum içine almak, bakımlarını yapacak yerlere onları yerleştirmek gibi ek faydalarla bir “kazan kazan durumu” diyor Benmarhnia.

Dünyanın en sıcak ülkelerinden birinde en azından adımlar atılmaya başlandı. Yakın zamanda Hindistan’da bir dizi aklıselim halk sağlığı girişimi sıcaklık kaynaklı ölümlerin büyük çaplı azaltılmasına öncülük etti. 2015’teki 2040 olan ölüm sayısını 2017’de 200’ün biraz üzerine indirdi. Başarılı olan önlemler kamusal parkların kapılarını gündüz saatlerinde açmak, bedava su dağıtmak, kenar mahallerdeki binaların çatılarını boyamak ve iç sıcaklıkları 5 C azaltmak.

Montreal benzer bir sıcaklıkla mücadele planını 2004’te yayınlayarak sıcak günlerdeki ölüm oranını günde 2,52 ölüme indirmişti fakat sıcak dalgalarının yoğunluğu bu planın yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılmakta. Nadler’in söylediğine göre küresel ısınmanın yıkıcı etkileri herkes için yeni yeni belirmeye başladı. “Şehirler bu acil durumlara nasıl hazırlanacağımızı ve şehir sakinlerimize ne sunabileceğimizi yeniden düşünmeli – çok varlıklı olandan en savunmasız olana kadar.”

 

Makalenin İngilizce orijinali

Haber: Amy Fleming, Ruth Michelson, Adham Youssef, Oliver Holmes, Carmela Fonbuena ve Holly Roberyson

Yeşil Gazete için çeviren:Ali Serdar Gültekin

 

(Yeşil Gazete, The Guardian)

İklim KriziManşet

Irak hem kuraklık hem de Dicle ile Fırat’ın kuruması ihtimali ile karşı karşıya

The Independent’da Patrick Cockburn imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarlarından Ali Serdar Gültekin’in çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Diyala nehrinde yüzerken akıntının gücüyle sürüklenen bir arkadaşımı kurtarmıştım,” diyor Bağdatlı bir ressam ve galeri sahibi Kasım Sabti.

“Bu 50 yıl önceydi,” diye ekliyor. “Yakın zamanda Diyala’ya gittim ve suyu o kadar sığdı ki bir adam köpeğiyle beraber yürüyerek içinden geçebilirdi.”

Irak’taki nehirler, hepsinden önemlisi de Dicle ve Fırat nehirleri kuruyorlar. Ülke gittikçe daha çorak hale geliyor ve çölleşme kısıtlı tarım arazilerini yiyip bitiriyor.

Türkiye, Suriye ve İran’da 1970’lerden beri inşa edilen barajlar Irak’a ulaşan suyun akışını yarı yarıya azalttı ve durum daha da kötüye gidiyor.

Su Kaynakları bakanı Hasan el Cenabi, The Independent’a “1 Temmuz’da Türkiye, Dicle üzerindeki Ilısu Barajını doldurmaya başladı ve bu ülkemize gelen akışlarda yüzde elli azalmaya sebep oldu,” diye konuştu.

Söylediği üzere Irak’a Fırat nehrinden eskiden 30 milyar metreküp su gelirdi fakat şimdi “16 milyar metreküp gelirse seviniyoruz.”
Irak 40 yıldır süren savaşların ve OHALlerin yaralarını sararken, insanların bel bağladığı iki büyük nehrinde hızla azalan su seviyelerinden ötürü varlığı tehdit altına giriyor.

Bu nehirlerin kıyılarında 8,000 yıl önce ilk şehirleri inşa ettiler ve Gılgamış ve Kitabı Mukaddes’teki taşkın hikayelerinin ilk anlatıldığı bu yerlerde.

O taşkınlar artık geçmişteki bir şey. Sonuncusu 1988 yılında gerçekleşti. Her yıl Irak’ın komşularının aldığı su miktarı artıyor.

Binlerce yıl boyunca medeniyetleri yaşatmış nehirler dizginlenmiş durumda. (Getty/iStock)

Bu gidişat 1970’li yıllarda Türkiye ve Suriye’nin hidroelektrik güç ve devasa sulama projeleri için Fırat Nehri üzerinde barajlar inşa etmesiyle başladı. Bu, daha sonradan Irak’ın suyunun kesilmesini sağladı.

Ana kollarına İran tarafından barajlar inşa edilmekte olan Dicle’de de benzeri yaşandı.

Iraklıların protestoları etkili olmadı çünkü Saddam Hüseyin ve Bağdat hükümetindeki ardılları savaş ve zamanında daha önemli olan diğer krizlerle çok meşgullerdi.

Artık, bu miktarlarda su kaybının Irak üzerindeki yıkıcı etkilerini tersine çevirmek için çok geç.

“Bu yaz çok zor olacak” diyor bir su kaynakları mühendisi ve 2003 yılından sonra güney Irak’taki sulak alanların onarılmasından sorumlu Hasan el Cenabi.

Karun ve Kark gibi İran’dan Irak’a akan bazı küçük nehirler, İranlılar onların yönlerini değiştirdiği için tamamen yok oldular. Söylediğine göre “Karkheh’ten yılda 5 milyar metreküp su alıyorduk fakat şimdi hiçbir şey almıyoruz.”

Irak bir zamanlar gıda konusunda kendine yeterken şimdi ihtiyacının yüzde yetmişini ithal ediyor. Yerel yetiştirilmiş karpuz ve domatesler yol kenarlarında ya da marketlerde satılık fakat Iraklıların yediklerinin çoğu İran ya da Türkiye’den geliyor ya da hükumet tarafından küresel pazardan satın alınıyor.

Sulamada kullanılan sudan tasarruf için çeltik ve buğday ekimini kısıtlaması konusunda Türkiye Irak hükumetine baskı uyguluyor.
İnsan kaynaklı bu kuraklık Irak çiftçilerini vuran sadece son darbe.

Irak Hava Kuvvetlerinde geri iade edilmiş bir albay olan Imad Naja, 15 yıl önce ilk defa buğday ve diğer ekinlerden yetiştirdiği, aynı zamanda arıcılık ve balık çiftçiliği yaptığı Bağdat’ın kuzeyinde Taji’deki aile çiftliğini miras almış. Yarım ton bal üretiyormuş ve evinin yanına bir süs balık havuzu açmış.

Bağdat’ta Dicle nehri (Getty/iStock)

“Çok mutsuz hissediyorum. Çiftliğime çok emek harcadım ve şimdiki haline bakın,” diyor. Açıkladığına göre arazisinin dörtte üçünü artık sulayamadığı için işleyemiyor. Arazinin kalanında hayvan yemi olarak kara yonca yetiştiriyor fakat arı kovanları bahçenin bir köşesine terk edilmiş halde duruyor ve havuzda artık balık yok.

Diyor ki “Kendi açtığımız bir kuyudan bir miktar su alıyorum ama su tuzlu.”

Cambaz yeli çit arkasına inşa ettiği futbol sahasını kiralayarak tarımdan kazandığından daha çok para kazanıyor.

Irak, Dicle ve Fırat’tan su taşımak için geçen yüzyıl boyunca inşa edilmiş karmaşık bir su kanalı ağına sahip.

Bu kanallardan birisi olan Imad Naja’nın evinin arkasından geçen 43 numaralı kanal bir günkü ziyareti sırasında Dicle’den gelmiş çamurlu su ile doluymuş. Naja’nın söylediğine göre bu iyi görünüyor olabilir fakat gün aşırı sadece iki gün yetecek kadar su alabildiğinden bu miktar arazisini işlemek için yeterli değil.

Söylediğine göre “14 günün yedisinde su alabilirsem idare edebilirim fakat daha azıyla değil.”

Irak’taki diğer her şey gibi güvenlik ya da onun eksikliği Taji çevresindeki köylerde ana rol oynuyor. Burası Sünni bir bölge ve El Kaide’nin daha sonrasında da İŞİD’in Irak’taki kalesi olagelmiş. El Kaide’ye karşı ABD ile müttefik paramiliter bir Sünni hareket olan Al Sahwah’ın yerel liderlerinden biriydi Naja yıllar önce. İŞİD Musul’u 2014’te ele geçirdikten sonra güneye yöneldiğinde yolculuğu tehlikeli hale getiren kontrol noktalarıyla birlikte Taji için epey savaş verildi.

Naja kendi güvenliği konusunda epey rahat görünüyor fakat karısını ve beş çocuğunu Erbil’ göndermiş. Sadece güvenlikleri için değil aynı zamanda yerelde bulunmayan iyi okullara gidebilmeleri için.

Sorun şu ki Taji ve Erbil arası eskiden arabayla iki saatlik yolken şimdi Irak hükümeti ve Kürt güçlerinin çatışmaları sebebiyle ana yolun kapalı olmasından ötürü daha uzun bir yoldan gidilmesi gerekiyor ve bu yolculuk 6 saat sürüyor. Buna rağmen balık havuzunu yeniden doldurmayı planlıyor.

Irak’ın kronik su kıtlığı konusunda Irak tarafından bir şeyler yapılabilir mi? Hükumetin, daha önce Irak’a akmakta olan sudan daha fazla payı Türkiye ve İran’dan almak için yeterli siyasi gücü bulunmuyor. Hasan el Cenabi, gelecek yıl içinde Irak’ta suyun başarılı bir şekilde nasıl yönetilebileceği üzerine bir rapor gösteriyor. Oldukça kalın bir yayın fakat bunun, su krizi hakkında 35 kilo ağırlığındaki çalışmanın sadece giriş kısmı olduğunu söylüyor. Bu, Irak’ın su sorununun nasıl hafifletilebileceğini açıklıyor fakat 184 milyar Amerikan doları maliyetle ki hükumetin elinde böyle bir para yok.

Iraklılar azalan su kaynaklarının ülkelerinin görüntüsünü değiştirdiğinin farkındalar. Kasım Sabti, Iraklı ressamların nehirler, göller, sulak alanlar, palmiye ağaçları, ekinler ve bitkileri içeren 90 manzara resminden oluşan bir sergiyi Bağdat’ta açtı. “Fırat ve Dicle kurumadan bu yerlerin hatıralarını koruma altına almalıyız,” diye açıklıyor. “Bunların bazıları gelecek yıl, hiç su olmadığı için yok olabilir.”

 

Makalenin İngilizce orijinali

Haber: Patrick Cockburn

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

 

(Yeşil Gazete, The Independent)

Kategori: İklim Krizi

DünyaManşet

Britanya plastik atıklarını geri dönüştürmek varken deniz aşırı ülkelere ihraç ediyor

Bangladeş Dhaka'da bir işçi PET şişeleri ayırıyor. Fotoğraf: Zakir Chowdhury/Barcroft

The Guardian’da Nazia Parveen imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarlarından Ali Serdar Gültekin’in çevirisi ile paylaşıyoruz

***

 

Britanya’nın iş yerleri ve konutlarından çıkan milyonlarca ton plastik atığın sonu dünyanın çeşitli yerlerindeki çöplükler olabilir diye hükümetin mali gözlemcileri uyarıyor.

Bangladeş Dhaka’da bir işçi PET şişeleri ayırıyor. Fotoğraf: Zakir Chowdhury/Barcroft

Yüksek miktarlarda ambalaj atığı geri dönüştürülmek ve yeni ürünlere dönüştürülmek için düzenli olarak deniz aşırı gönderiliyor. Fakat bu atıkların aslında Türkiye ve Malezya’daki alanlara dökülüyor olabileceğine dair şüpheler oluştu.

Her yıl Britanya’da 22 milyon ton atık çöp kutularına atılıyor. Geri dönüştürme oranları yüzde 44 oranında sabitlenmiş durumda ve Birleşik Krallık 2020 yılındaki yüzde 50 hedefini tutturamayacak gibi görünüyor.

Britanya kendi plastik atığını geri dönüştürecek alt yapıya sahip olmadığı için deniz aşırı gönderiyor.

Ambalaj geri dönüştürme yükümlülükleri atık üreten 7,000 şirketin belli miktarda geri dönüşüm sağladığını göstermelerini gerektiriyor.

Fakat Ulusal Denetim Ofisi (National Audit Office – NAO) bir raporunda Çevre Ajansının (Environment Agency) İngiltere’deki uygulamadaki ihmalini eleştiriyor.

Söylendiğine göre Michael Gove’un Çevre, Gıda ve Kırsal İşler Bakanlığı sistemin geniş çaplı etkinliğini değerlendirmek için yeterli çabayı göstermemekte ve atıkların ihraç edilmesiyle alakalı risklerin yönetilmesinde “yeteri kadar önlem alıcı” davranmamakta.
Uygulama kapsamında geri dönüşüm yükümlülüğü altındaki şirketler 2017 yılında kendi atıklarıyla ilgilenmek için geri dönüşüm tesisleri ve ihracatçıların “kurtarma kanıtı notlarına” 73 milyon İngiliz Sterlini katkı sağladılar.

2002 yılında beri Çin, Türkiye, Malezya ve Polonya’ya yapılan deniz aşırı atık sevkıyatı altı kat arttı. Bu miktar geçen yılki geri dönüşüm miktarının yarısına denk düşüyor.

Fakat NAO’nun diyor ki “Ajansın, kirlenmiş ya da düşük kaliteli malzemelerin ihracatında sistemin sağlayacağı teşviki kontrol etmek için yeterli yetkilerinin olmamasından kaygı duyuyoruz.”

Bazı malzemelerin Birleşik Krallık standartlarına göre geri dönüştürülmeme riski bulunuyor “ve bunun yerine çöplüklere gönderiliyor ya da kirliliğe katkıda bulunuyor.”

NAO diyor ki, 2017 yılında Birleşik Krallık konut ve iş yerlerinde 11 milyon ton ambalaj kullanıldı ve ambalaj atığının yüzde 64’ü geri dönüştürüldü.

Birleşik Krallıkta şirketleri milyonlarca ton plastik paket kullanıyor. Fotoğraf Leal-Olivas/AFP/Getty Images

“Görünüşe göre sistem, belli başlı geri dönüşüm mevzularıyla yüzleşmeden hedeflere ulaşmak için hükumete konforlu bir yola evrildi. Hükümetin elinde sistemin, şirketleri ambalajları en aza indirmek ya da geri dönüşümü kolaylaştırmak konusunda teşvik edip etmediği konusunda bir kanıt bulunmuyor.”

“Ve sistem, malzemeleri dünyanın başka bir bölgesine, bu malzemenin geri dönüştürüldüğünden emin olmak için uygun kontrollerin yapılmamasına ve diğer ülkelerin bu malzemeleri uzun süre boyunca kabul etmeye devam edip edemeyeceğinin dikkate alınmamasına dayanıyor.”

NAO başkanı Sir Amyas Morse, “Eğer Birleşik Krallık kendi atık ve kirliliğinin etkilerini izlemek konusunda kendine düşen rolü oynayacaksa ambalaj geri dönüşümünde daha sıkı olmalıdır,” diyor.

“Hükümetin, bu sistemin yaratabileceği farkı daha iyi anlaması ve yüksek miktarlarda ambalaj atığının geri dönüştürülmek üzere denizaşırı göndermenin risklerini daha iyi ele alması gerekiyor.”

Tarihsel olarak Birleşik Krallık geri dönüşümü Çin’e gönderiliyor. Çin’in imalattaki baskınlığı yıllar boyunca onu, dünyanın en büyük geri dönüştürülebilir malzeme ithalatçısı yaptı. 2016 yılında Birleşik Krallık, ABD ve Japonya’nın aralarında olduğu gelişmiş ülkelerden 7,3 milyar ton plastik atık ithal etti.

Greenpeace’in geçen yıl yayınladığı veriye göre tek başına Britanyalı şirkeler 2012 yılından beri 2,7 milyar ton plastik atığı Çin ve Hong Kong’a gönderdi. Bu miktar Birleşik Krallık’ın plastik ihracatının üçte ikisi.

Fakat geçen yaz Çin hükümeti, yang laji ya da “yabancı çöpüne” karşı kampanya sonucunda PET içecek şişeleri, diğer plastik şişeler ve saklama kapları ve tüm karışık kağıtlar dahil olmak üzere 24 çeşit katı atığı almayı bırakma niyetleri olduğunu açıkladı. Bu sert kısıtlamalar tüccarları, atıkları alacak başka ülkelere bakmaya zorladı.

Bir Defra sözcüsü “Mevcut ambalaj üreticisi sorumluluk yönetimi geldiğinden beri geri dönüşüm miktarları kayda değer şekilde arttı. Fakat hala alınması gereken çok yol var. Yeteri kadar atığı geri dönüştürmüyoruz ve çok fazlasını ihraç ediyoruz,” diyor.

 

Makalenin İngilizce orijinali

Haber: Nazia Parveen

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

 

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Kategori: Dünya

DoğaManşet

Tabiata dalmak riskleri de beraberinde getirir, öğrencilerin ihtiyacı tam da bu!

CreditDoris Liou/RISD

The New York Times’da Heather E. Heying imzasıyla yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete ekibinden Ali Serdar Gültekin’in çevirisi ile paylaşıyoruz

***

CreditDoris Liou/RISD

Doğada önceden belirli değil ve önceden kestirmesi zor. Bu gerçekliğin yakın zamanda keşfedilmiş olmasına rağmen Penn State’de, öğrencilerin yönettiği 98 yıllık Gezi Kulübünün (Outing Club) gezilere çıkması yasaklandı. Üniversite, kırsal çevrelerin yüksek riskini ve zayıf hücresel veri servisini eleştirerek kulübün sunduklarını sadece film ve konuşmacı ile sınırlandırmalarını tavsiye ediyor. Öğrenciler, sadece daha önceden incelenmiş insan yapılarına yönlendiriliyorlar.

Gezi Kulübünün öğrencileri ise bu yasağa karşı koyuyor. Doğayı ve riskleri keşfetmeye hevesli olan bu öğrenciler çoktan yetişkinliğe giden yoldalar. Bu da demek oluyor ki, öğrencilerin hizmetinde olmaktan çok gelecekteki davaları için koruyucu mahkeme kararlarına karşı direnmeyi bilmek gerek.

Çok uzun olmayan bir zaman önce üniversiteler, ebeveynlik konusunda ailelerin yerini aldılar. Şimdi, birçok modern aile, yetişkin, kararlı, sorumlu bireyler yetiştirme sorumluluğundan kendilerini çekiyor ve görünüşe göre üniversiteler de onları izliyor. Penn State’de Gezi Kulübü budanan tek dal değil, söylentiye göre mağaracılık ve dalış kulübü de tehlikede.

Evergreen State College’de profesör olarak geçirdiğim 15 yıl içinde Panama ve Ekvador’da bazen aylarca süren saha çalışmaları yaptım. Öğrencilerim ve ben takımadaları ve yağmur ormanlarını, mercan resiflerini ve koloni şehirlerini keşfettik. Ve tehlikeli durumları hem yaşadım hem de yaşandığını gözlemledim.

Eşim ve iş arkadaşım Profesör Bret Weinsein ile birlikte 2016 yılında 30 lisans öğrencisinin katılımıyla (ve iki çocuğumuzla) gerçekleştirdiğimiz sadece bir gezide Amazonlarda bir ağacın devrilmesini, Galapagos’ta bir bot kazasını ve sonrasında Ekvador kıyısında ciddi bir deprem gibi tehlikelerle karşılaştık. Herkes evine sağ salim döndü, fakat neden bu kadar risk alasın? Toprak kullanımı, erken Amerikalıların kültürleri ya da kelebeklerdeki bölgesellik buna değer mi?

Bir takım gezilerden sonra öğrencilerin, evlerinde karşılaşamayacakları zorlukların üstesinden gelme başarısı gösterdiklerine tanık oldum. Seçtiğim çalışma sahaları, sadece daha ilginç ve el değmemiş olduğu için değil (ışığa ulaşmak için tırmanan ne kadar çok sarmaşık olursa, onları taklit eden o kadar da çok asma yılanı oluyor) doğa ile en az el değmiş ortamda karşılaşmanın dış dünya ile iletişime sahip olamama ‘bedeliyle’ geldiği için ücra yerler. Her hareketimizi kayıt altına alan sanal gözlerden uzakta insanlar kendilerini daha fazla ifşa ediyorlar.

Sahada, öğrencilerin kendi karanlıklarına düştüklerini, depresyonun onları sarmasını ve bu depresyondan kurtularak daha güçlü, daha ayakları yere sağlam basan hale gelmelerini izledim. Yağmur ormanının romantik fikirleri sürekli ter ve ısıran böceklerin gerçekliğiyle ortadan kalkar ve karizmatik hayvanların ilginç şeyler yaptıklarını fark edersiniz. Oraya gitmeli ve ormanın içinde kaybolmalısınız ve oradan sağ salim çıkmak için sabırla beklemelisiniz.

Bazıları bundan nefret eder. Kontrolü kaybetmeye gelemezler, doğanın bir doğa belgeseli olmadığının keşfi. Buna rağmen çoğu gizli bir güç ve tahmin edilemez bir özgürlük hissi duyar.

Bir öğleden sonra Amazon’un bir kolunda, geniş kil yataklarıyla dolu bir nehirde, arkadaşlar arasında, bir kısmımız nehir kenarında tezahürat ederken muhteşem derecede karmakarışık bir çamur kavgası başladı. Müstehcen ve nahoştular ve ortada kitaplar falan yoktu. Öğrenciler kendi sınırlarını her yönüyle keşfediyorlardı ve bu bana eğitim gibi geliyor.

Başka bir akşamüstü öğrenciler, oluklu metal çatı altında araştırma çalışmaları hakkında sunum yapmaya çalışırlarken bir fırtına geldi. Fırtına çatıya o kadar gürültülü vuruyordu ki faaliyeti başka bir zamana ertelemek zorunda kaldık. Dağıldık, bazıları bunu uyumak için bir fırsat olarak kullandı, bazıları ormana giderek geceleri yağmur ormanının sıcak, nemli kucaklamasını keşfetti. Eğer eğitim bir nebze öngörülemeyen ve değişen dünyaya hazırlık ise cesaret ve merakı öğretmek öncelik olmalı.

Yurt içinde ücra yerlere yaptığımız saha gezilerinde benim sınıfların saha çalışmaları yaptı ve hatta bazen derslere tahammül etti ama aynı zamanda kesin hedefler olmaksızın keşfettik, yemek pişirdik ve bunu paylaştık, kamp ateşleri etrafından oturduk ve hikayeler anlattık. Washington’un doğusundaki çorak alanlarda kuvvetli rüzgarlar yüksek platoların üzerinde durmayı tehlikeli hale getirir ve kayşatlardan onlara tırmanmak bir çeşit meydan okumadır. Fiziksel çabaya alışık olmayan öğrenciler, yaralanmış ve koltuk değnekli olanlar, ya da şehirde doğmuş büyümüş ve sarp, gevşek kayaların yamacında yön bulmaya alışık olmayanlar, hepsi aynı saha ile yüzleşti ve bunun üstesinden geldiler. Doğu Washington’un kayşat sahalarında öngörülemez ve değişmekte olan bir dünya ile karşılaşmak kelimenin tam anlamıyla bir uğraş.

2016 gezisindeki cesur bir öğrenci Galapagos’taki bir bot turunda yaralandı. Bot harap oldu ama o devam etti. Üç hafta sonra, desteksiz beş katlı taş otel büyük bir depremde çöktüğünde neredeyse eziliyordu. Şanslıydı. Hemen hemen herkesin öldüğü binadan kendini enkazı kazarak çıkarmayı başardı.

Tedavisi uzun ve acılı idi. Ciddi şekilde bale yapan birisi olarak aylarca tekerlekli sandalyeye mahkum kaldı. Ameliyatlar, koltuk değnekleri ve diğer umut kırıcı şeylerle dolu bir yılın ardından beni hazırlıksız yakaladı. Her şeye rağmen diyordu, yine olsa yine yaparım. Bu gezi onun için o kadar önemliydi.

Ülke dışına eğitim gezilerinin öncesinde riskler, onların nasıl değerlendirileceği, onunla nasıl bir ilişkimiz olması gerektiği konularında da uzun konuşmalar yürüttüm. Sorumluluk davalarında daha önce güvenli olarak tanımlanmamış ve tıbbı yardımın çok uzakta olduğu alanlarda risklerin ne kadar faklı olabileceğini tartıştık. Yükselen su seviyesi, ağaç düşmesi gibi yağmur ormanlarının gizli tehlikeleri hakkında konuştuk. Bunları, yılanlar, büyük kediler gibi insanların korkmaya programlandıkları daha aşina olduğumuz riskler ile kıyasladık. Tropik ova yağmur ormanlarında derin çamura saplanıp kalabilir ve büyük ihtimalle buradan çıkmak için yardıma ihtiyaç duyarsınız. Bir ağaca kaldıraç olarak yaklaşmadan önce bakın. Bazı ağaçlar kendilerini tatsız iğnelerle korurlar ve o dal da mermi karıncalarıyla kaynıyor olabilir.

Fakat görünüşe göre risk ve potansiyel el ele gidiyor. Çocukların, kolej öğrencileri dahil, yaralanmaları konusunda risk almalıyız. Acıdan koruma zayıflığı, kırılganlığı ve gelecekte daha çok acı çekmeyi garantiliyor. Bu rahatsızlık fiziksel, duygusal ya da entelektüel olabilir. Ayak bileğim! Duygularım! Dünya görüşüm! Öğrenmek ve büyümek için hepsi tecrübe edilmeli.

 

Haberin İngilizce orijinali

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

 

(Yeşil Gazete, The New York Times)

Kategori: Doğa

Köşe Yazıları

Yolunuz batsın

Dönemin politik zemine uygun olarak yazıya başlayayım. Yolların elektrikli olsa kaç yazar.

Bu yazıyı CNBC’de önceki gün (25.04.2018) okuduğum bir yazıya istinaden yazıyorum. Haber diyordu ki İsveç’te elektrikli araçlar üzerinde seyahat ederken elektrikli araçların şarj olmalarını sağlayan bir yol yapılmış. Haberin detay kısmına bakınca eRoadArlanda isimli bu projenin aslında henüz 1,25 milinin tamamladığını okuyoruz. Peki, haber hangi bağlamda geliyor, yani İsveç’te birileri neden böyle bir yol inşa etmeye çalışıyor. Çünkü İsveç 2030’lu yıllarda ulaşımda karbonsuzlaşmayı hedefliyor.

Bu noktada o can alıcı soruyu soralım. İklim değişikliğine sebep olan, bizlerin kullandığı fosil yakıt tüketen şeyler midir yoksa bunları kullanmaya iten hayat tarzımız mı? Cevapları duyar gibiyim. Yazı boyunca bireysel araçlanma olarak isimlendireceğim durum problemin kendisiyken (kaynağı hayat tarzı) enstrümanı değiştirerek problemin çözümünü sağlamak abes bir yöntem olacaktır. Tabii problem olarak gördüğümüz şeye göre bu tanımlamada değişiklik olabilir.

Yönetici özeti

Taşıtlar hakkında en ilginç bulduğum konu, aslında elektrikli araçların buharlı araçlar kadar eski olmaları. Yani henüz kimse pratik bir içten yanmalı motor üretmediği yıllarda gerek demiryolu gerek karayolu aracı olarak ikisinin de kullanılmakta olmaları (denizde elektrikli araç kullanımını gerçekten bilmiyorum o yıllar için. Havacılık da söz konusu değil zaten henüz.) Peki, ne oldu da elektrik içten yanmalı motora karşı kaybetti. İşin tuhafı rekabetteki bu konular hala geçerliliklerini koruyor.

İlk sebep olarak hep fiyatı gösterilir, ya da benim girdiğim konuşmalarda gösteriliyor diyeyim, ancak Henry Ford T modelini üretimine başlayana kadar içten yanmalı motorlu araçlar da çok pahalıydı. Henry Ford T modelini elektrikli araç olarak üretime soksaydı, elektrikli araçların fiyatlarının düşmüş olacağını iddia etmek sanırım yanlış olmaz. Ayrıca elektrikli araçlar hala içten yanmalı motorlu muadillerine göre daha pahalı.

İkincisi konu kesinlikle menzil ki içten yanmalı araçlar ortaya çıktıklarında mevcut pil teknolojisinden ötürü daha uzun menzile sahip olarak gelmişlerdi. Fakat bir saniye 20. Yüzyılın sonlarından bahsediyoruz. İnsanlar hangi yoldan yüzlerce kilometre nereye gidiyor olabilir ki. Hem de yaklaşık 100 yıldır oturmuş bir demiryolu kültürü varken. Bu noktaya döneceğim.

Sonuncu ise, tüm elektrikli, umut vadeden uygulamanın başına gelen gibi Birinci Dünya Savaşının başlamış olması. At, askeri anlamda artık çok işe yaramıyordu. Hem yılbaşına kadar bitmesi gereken savaş uzadıkça uzuyordu. Yiyecek tüketmeyen ve Batı cephesinin çamuruna saplanmayacak kadar güç üreten bir metot gerekiyordu. İçten yanmalı motor bu konuda imdada yetişen şey oluyor.

Kirli bir şey nasıl yaygınlaşır

Peki, savaşta kullanmak için çok sayıda üretmek gereken bir şeyi ucuzlatmanın en iyi yolu nedir? Bireysel tüketim ya da bu konuda olduğu gibi bireysel araçlanma. Bu gelecekte barış için atom ve uzay yarışı sırasında da farklı türlerde karşımıza çıkacak olan bir uygulama.

Yol alt yapısını arttırıp, uzun mesafelerde toplu ulaşımı köreltir ya da hiç yeni kapasite eklemez ve bu sırada da keşfettiğiniz yeni petrol yataklarıyla idamesini ucuzlatırsanız, evet, içten yanmalı motoru ucuzlatırsınız. Bir de insanların hala sahip oldukları, elektrikli arabaların efemine olduğu bakış açısını yerleştirirseniz başarılı olma şansınızı iyiden iyiye arttırırsınız. Biraz araba övmeye başlamış gibi oldum. Bu sebeple daha hızlı toparlamayı deneyeceğim.

Daha çok yol, ucuz bakım, yüksek hızlar, buna paralel havacılık ve deniz taşımacılığının artmış olması alışkanlığımızı kökünden değiştirdi doğru. Artık kimse soframda neden Hollanda’dan salça, elimde Çin’den telefon, bira mayalama kitim içinde neden Yeni Zelanda’dan (bakın Yeni Zelanda diyorum) bira maltı var diye sormuyor. Oldukça normalleşen bu durum bizim de iş ile ev arasında her gün onlarca, üç günlük tatil için ev ile tatil yapılacak alan arasında binlerce kilometre yol kat ettiğimizi de açıklıyor. Birkaç yüzyıl önceki atalarımızın yaşadığı hatta doğduğu bölgeden çok az uzaklaştığı, seyyahlığın oldukça ender hatta macera dolu bir şey olduğunu muhakkak duymuşsunuzdur. Göç ya da hac gibi farklı motivasyonlarla yapılan yolculukları kastetmiyorum elbette ancak seyahat bizim tabiatımıza uygun bir davranış olmayabilir. Tahminime göre bu ihtiyaç da iPad gibi suni ve bir takım icat sonucunda oluştu.

Artık bu ihtiyacın değişeceğini zannetmiyorum. Belki yüzyıllar sonra yerini alabilecek başka bir şeyle mümkün olabilir bu değişim zaten böyle bir şey de önermiyorum. Burada dikkat çekmek istediğim asıl hususa geliyorum.

Değişim rüzgarları ve insanın değişmeyen akıl tutulması

19. Yüzyıl başında buharla gelen astronomik altyapı yatırımı (sadece ray olarak düşünmeyin, kömür madenleri, tren garları, fabrikalar vs) ve 20. Yüzyıl başında içten yanmalı motorla gelen yine astronomik altyapı yatırımı (aynı şekilde sadece yol değil, rafineriler, akaryakıt istasyonları, otoparklar) bir değişimin eşiğinde. Bu yeni lityum madenleri, yeni şarj tesisleri, yeni güç santralleri, Elon Musk’ın önerdiği gibi devasa yer altı tünelleri anlamına geliyor.

Sayılarla sıkmayacağım, sadece düşünelim. Bu hükümetin yapmakla en övündüğü şey malumunuz yollar. Her kasabaya kadar da bölünmüş yollar inşa edildi. Buna köprüler ve tüneller cabası. Karayolları Genel Müdürlüğüne göre 2013 yılında Türkiye’de 65,382 km yol mevcuttu. Peki dünyada en hızla büyüyen ekonomi malumunuz Türkiye değil. Aynı dönemde Çin ne kadar yol inşa etmiş olabilir. Ya dünyada ne kadar yol var. 2014 tarihli bir kaynağa göre dünyadaki yolların toplam uzunluğu 4,3 milyon km. Bu veriye yol genişlikleri dahil olmadığı için kim bilir kaç milyon kilometrekareden bahsediyoruz. Aynı zaman diliminde toplu ulaşıma ne kadar yatırım yapılmıştır. Kim bilir, ama karayolundan az olduğunu söylemek için dahi olmaya gerek yok.

Kişisel araçlanmanın bu altyapı yatırımlarından daha can alıcı bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Bu da kamusal alanın işgali, yoğun şehirleşmiş alanları zararlı partiküller doldurmak, yarattığı alt yapının bir yansıması olarak tüketim, seyahat alışkanlıklarında değişim ve dünyanın bir ucunda üretilen malları hep diğer ucunda tüketme arzusu. Ben açıkçası kişisel araçlanmanın kişisel silahlanma kadar tehlikeli sonuçlar yarattığını düşünüyorum. TÜİK verilerine göre sadece 2016 yılında 1 milyon 182 bin 491 trafik kazası meydana gelmiş, bu kazaların 997 bin 363 adedinde maddi hasar, 185 bin 128 adedinde ise ölümlü ya da yaralanma gerçekleşmiş. Toplam ölen kişi sayısı 7 bin 300 kişi. Bu arada BM, aynı sebeple silahlı çatışma sırasında ölü sayısının 25’in üzerinde olduğu durumları savaş kabul ediyor. Bu kişisel araçlanma denilen illetten vaz geçilerek engellenmeli Neden mi?

Sebepler

Güç santrallerini şehrin dışına çıkarmak, hele ki Hollanda’da yapılmakta olduğu gibi kömür yakmak, ulaşımı karbonsuz hale getirmez ve hava kirliliğini sizin alanınızdan uzaklaştırarak konuyla hiç alakası olmayan birilerinin ortamına bırakır. Yani kişisel araçlanma, elektrikli araç formunda bile olsa birilerini hasta eder ve öldürür.

Kişisel kar hırsları yüksek birkaç kişinin ve şirketin ekmeğine yağ sürerek tüm sistemin kilitlenmesine sebep olur. Bu benzer kilitlenmeyi motorlu taşıtlar, doğru akım – dalgalı akım gibi konularda yaşıyoruz. Böyle kişi ve şirketler kesinlikle toplum çıkarını düşünmediler, düşünmüyorlar ve düşünmeyecekler. Kişisel araçlanma, silah sanayii ile de çoğunlukla ilişkili otomobil üreticisi firmaları zengin eder.

Kişisel araçlanma, hangi yakıtı kullanıyor olursa olsun gezegenin bir yerinde üçüncü dünya ülkelerine zarar verir. Kabul ediyorum o ülkelere tek zarar veren otomobil endüstrisi değil ancak geçen yüzyıla bakarsak petrol önemli savaş sebeplerinden birisi olageldi ve İki Dünya Savaşı haricinde, Nijerya, Kongo, Angola gibi ülkelerde çatışmalara sebep olurken Ortadoğulu ve Asyalı totaliter ülkelerin yozlaşmış yöneticilerini besledi. Batılı kapitalistleri saymıyorum bile. Durum böyle iken gelecekte de pil ve elektrik motoru imalatında ve idamesinde kullanılan maden ve minerallerin tatlılık ve dost canlılığı içinde paylaşılmasına mümkün gözüyle bakamıyorum.

Son olarak bir şey sorayım. Kendinize hiç, bu araçlar şehrin ne kadar çok yerini işgal ediyorlar dediniz mi? Aynı alanlar parka bahçeye dönüşse, biz de ev ile iş arasında bu onlarca kilometrelik yollardan kurtulsak. Keşke.

 

 

Ali Serdar Gültekin

DünyaManşet

Katalonya’yı beklerken Kaliforniya: Trump’tan ayrılmak isteyenler ‘Calexit’ diyor!

CNBC”de Jeff Daniels imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarlarından Ali Serdar Gültekin‘in çevirisi ile paylaşıyoruz

                                                                        ***

Kaliforniya ayrılıkçı hareketi Trump yönetimine birden çok cephede savaş yürütürken ikinci bir denemeye hazırlanıyor.

Pazartesi günü Kaliforniya dışişleri bakanı, bir ayrılık oylaması teklifi için gereken imzaların toplanmaya başladığını duyurdu. Bu duyuru, Kaliforniya’ya bölme faaliyetleri arasından yükseliyor. “Calexit sol – biz ilericileriz ve bu sebeple Trump’ı sevmiyoruz” diyor Kaliforniya’nın bağımsızlığı için faaliyet gösteren Yes California kampanyasının liderlerinden Marcus Ruiz Evans. “Fakat Calexit için, vergilerimizi boşa harcamayın da dahil oldukça güçlü cumhuriyetçi itirazlar mevcut.” Evans’ın söylediğine göre grubun üye sayısı, Donald Trump’ın başkan olarak seçilmesinden bu yana 4 kat artarak kabaca 44,000’e yükseldi.

Calexit’i destekleyenlerin benzer bir çabası, liderlerinden biri Louis J. Marinelli’inin Rusya’da yaşadığının ifşa olmasıyla geçen sene felakete uğramıştı. Hala teklifin destekçileri arasında yer alan Marinelli bir röportajından “Rusya’ya gittim ve zaman zaman orada çalıştım ancak ben hala bir Kaliforniya vatandaşıyım” demişti.

Eğer Calexit teklifi değerlendirilmek için yeterli imzayı alırsa, 2021 yılında Kaliforniyalılara, bağımsız bir ülke olup olmaması gerektiği sorulan özel bir seçim olacak. Teklifi destekleyenlerin Ekim ayının ortalarına kadar, kayıtlı seçmenlerden 366,000 bine yakın imza almaları gerekiyor.

Riskli Girişim

Öte yandan bazı analizciler, ayrılma çabalarının riskli olduğunu söylüyorlar. Mart 2017’de yayımlanan bir Berkley IGS araştırması, bağımsızlığa karşı çıkan Kaliforniyalıların destekleyenlere oranının 2’ye bir olduğunu ortaya çıkarmıştı.

“Çok fazla dile düşecekler, çok miktarda propaganda yapacaklar fakat en pratik ifadeyle bu hareket sönümlenecek” diyor San Diego Eyalet Üniversitesinde iktisat dersleri veren Seth Kaplowitz. “Birlikten ayrılmak saçmalık olur. Bu duruma sevinecek tek kişi büyük ihtimalle Donold Trump olurdu.”

Kaliforniya’nın tarihinde eyaleti bölmek için 200’den fazla girişim olmuştu.

Dünyadaki 6. Büyük ekonomi

Bazıları, dünyadaki altıncı büyük ekonomi olan Kaliforniya’nın, iklim değişikliği gibi konularda diğer ülkelerle antlaşmalar ya da mutabakat metinleri imzaladığı için zaten ayrık bir ülke gibi davrandığını iddia ediyor.

Mesela, demokratik vali Jerry Brown, geçen yol Çin ile iklim değişikliğiyle mücadele antlaşması imzaladı. Bu hamle, Trump’ın, Amerika Birleşik Devletlerini Paris iklim sözleşmesinden çekme niyetini açıklamasından bir hafta sonra geldi.

Ayrıca Kaliforniya eyaletinin liderleri, kıyıdan açıkta sondaj, kayıt dışı göç, halk sağlığı, kamu arazileri gibi konularda Trump yönetiminden başka bir tutum sergiliyorlar.

Trump yönetimiyle ‘savaş’

Bu ayın başında Trump yönetimi, kayıt dışı göçmeleri koruyan Kaliforniya’nın namı diğer sığınak eyalet yasalarını hedef alan bir dava açtı. Buna cevaben, “Bu durum en basitinden, Amerikan ekonomisinin lokomotifi Kaliforniya eyaletine karşı savaşa doğru gidiyor” diyor Brown.

Trump 2017’de başkan olduğundan beri Kaliforniya ile federal hükümet arasında 30’dan fazla dava açılmış durumda. Kaliforniya’nın “kontrolden çıktığını” söyleyen Trump eyaletin sığınak yasalarının ödeneklerini kesmenin yolunu aramış ancak mahkeme Trump’ın aleyhine karar vermişti.

Aldatılmak

Her ne olursa olsun, Evans ifade ettiği üzere Kaliforniyalılar, Golden State’in vergi mükelleflerinin ödedikleri paralara rağmen federal harcamalardan adil paylarını almıyorlar. Muhafazakar Tax Foundation’ın grafikleri, 2005 yılında Kaliforniyalıların federal hükümete verdikleri her 1 Amerikan Dolarının 78 sentinin geri döndüğünü gösteriyor. Bu rakamlar aynı grafiğe göre Alabama’da 1,66 ve Kentucky’de 1,51 Amerikan Doları.

Evans’ın iddiasına göre Kaliforniya bağımsız bir ülke olursa bürokrasiye yarı yarıya azaltabilir ve iş dünyasıyla bireyler üzerindeki vergi yükünü hafifletebilir.

Kaplowitz, bağımsız bir Kaliforniya’nın iş dünyasına yardımcı olacağını fikrine karşı çıkıyor.

“Herkes Kaliforniya’yı terk ediyor çünkü eyalet tarafından fazla vergilendiriliyorlar” diyor. “İş dünyası terk ediyor, insanlar Washington eyaletine ya da Texas’a ve diğer gelir vergisi olmayan eyaletlere taşınıyorlar.”

Kaliforniya’yı üçe bölmek

Bu sırada, Silikon Vadisi milyarderi Tim Draper’in Kaliforniya’yı üç ayrı eyalete bölmek üzerine bir teklifi var.

Draper’in planı San Francisco, Silikon Vadisi ve Sacremento’yu içeren bir Kuzey Kaliforniya eyaleti, San Diego, Inland Empire ilçeleri ve eyaletin güneyinde yer alan Merkez Vadisinin bir kısmını içeren bir Güney Kaliforniya eyaleti oluşturmak üzerine. Üçüncü eyalet Kaliforniya ismini taşımaya devam edecek ve Los Angeles, Santa Barbara ve kıyı boyunca bazı ilçeleri içerecek.

“Tüm bunlar aslında tek bir eyalet olmadığımızı söylüyor – o kadar büyüğüz ve aslında o kadar farklı kişiliklerimiz var ki,” diyor Kaplowitz. “Bundan ötürü her bir kişiliğin kendi eyaleti olmalı. İşin aslı bunu her eyalette söyleyebilirsiniz.”

Kasım seçimi

Üç Kaliforniya

Namı diğer “CAL 3” hareketinin başkanı Draper, 6 Kasım seçimlerine girmeye hak kazanmak için grubunun, yasanın gerektirdiğinin neredeyse iki katı olan 600,000 imza sunacağını söyledi.

“CAL 3, 6 milyon çocuğu etkileyen ve iflas etmekte olan eğitim sistemi, ülkedeki en yüksek vergiler, bozulmakta olan alt yapı ve gerilmiş hükümet gibi Kaliforniya’nın en can alıcı sorunlarına çözüm bulmak için ortaya çıktı,” dedi grup yakın zamanda. “Kaliforniya’yı üçe bölmek yerel toplulukların kendi yurttaşları için daha iyi, adil ve duyarlı kararlar almasını güçlendirecektir.”

Bu, Draper’in Kaliforniya’yı bölmeye ilk çalışması değil. 2014 yılındaki Kaliforniya’yı altı eyalete ayırma girişimini desteklemişti fakat 5 milyon Amerikan Dolarından çok harcadıktan sonra seçime yeterliliği sağlayamadı.

Draper’in grubu yeteri kadar imza toplasa bile birliğe 1850’de katılmış bir eyaleti parçalamak kolay olmayacaktır. Yargının, Kongre ile birlikte rıza göstermesi gerekecektir.

‘Yeni Kaliforniya’yı’ oluşturmak

Aynı zamanda kırsal bölgeleri 51. Eyalete dönüştürmek isteyen “Yeni Kaliforniya” diye muhafazakar hareket bulunmakta. Fakat bu seçime gitmek isteyen bir girişim değil. Grup, ilçelerde destek yaratmaya ve ardından bu talebi yargıya ve Kongreye götürmeyi umuyor.

Grubun iddiasına göre şimdiye değin 58 eyaletin 38’inin desteğini almış durumda.

“Sacremento’da gördüklerinden ötürü insanların inancı gerçekten yitik durumda,” diyor Yeni Kaliforniya hareketinin başkanı Paul Preston.

Preston’un iddiasına göre tartışmalı sığınak eyalet kanunlarıyla birlikte eyaletin aşırı düzenleyiciliği gibi bazı kaygılar insanların eyaletin bölünmesi konusundaki en etken durum.

“Bunun sonunda 49 ilçemiz olacak,” diyor Preston. “Kaliforniya ve Yeni Kaliforniya için kazan-kazan durumu istiyoruz.”

 

Haberin İngilizce orijinali

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

 

(Yeşil Gazete, CNBC)

Kategori: Dünya

Doğa MücadelesiManşet

Trump tüm kıyılarını petrol aramasına açarken Belize’den petrole son kararı

Yeteri kadar yakın mı? // Reuters/Lou Dematteis

Quartz’da Akshat Rathi imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarlarından Ali Serdar Gültekin imzasıyla paylaşıyoruz.

***

Yeteri kadar yakın mı? // Reuters/Lou Dematteis

Perşembe günü (4 Ocak) Trump Amerika Birleşik Devletleri’nin kıyılarının hemen hemen tamamında, denizde petrol aramasına izin verilmesini önerdi. Eğer teklif geçerse daha önceden çevresel sebepleler ile korunmakta olan 1 milyar kilometrekare alan petrol arama faaliyetleri için açılmış olacak.

New York Times’ın özetlediği üzere, petrol endüstrisi duyuruya sevinerek bunu “çok geç kalmış” bir karar olarak değerlendirirken çevreciler bunu, petrol endüstrisine “utanç dolu bir peşkeş” olarak isimlendirdiler.

Tüm bu yaygara içinde bir haber hak ettiği dikkati toplamayı başaramadı. 29 Aralık’ta Belize hükümeti, Belize’nin tüm sularında yeni petrol sahalarının araştırılması hakkında süresiz olarak bir moratoryum oyladı.

Belize, Amerika Birleşik Devletlerinin Meksika Körfezinde her gün ürettiği 1,5 milyon varil petrolün yayında çok küçük sayılabilecek bir miktar olan günde 3,000 varil petrol üretimine sahip. Ve buna rağmen Belize’nin duyurusu diğerinkinden daha önemli.

Birçok gelişmekte olan ülke gibi Belize de doğal kaynaklarına bel bağlamakta. Petrol ihracatının çeyreğinden fazlasını oluşturuyor. Ve buna rağmen, tabandan gelen kampanyacıların sayesinde Belizeliler mercan resiflerinin korunmasının uzun vadede ekonomik olarak daha önemli olduğuna ikna oldular.

Çevreci gruplar, Belize hükümetine 2006 yılından beri kıyıdan açıkta petrol sondaj faaliyetlerini yasaklaması konusunda lobi faaliyeti yürütüyorlardı. 2006 yılında devlet petrol şirketi yeni petrol rezervleri keşfetmişti. Belize, Batı Yarımküredeki en uzun mercan resifine sahip ve sondaj faaliyetleri bu mercan resiflerinin desteledikleri tüm çeşitliliği tehdit ediyor.

Turizm Belize’ye 200 milyon Amerikan Dolarından çok getiriyor. Bu miktar tüm yerli imalatın yüzde 10’undan daha fazla ve resif ülkenin en önemli turistik cazibesi. Mercan resifi, 370,000 nüfuslu ülkede 190,000’den fazla kişinin geçimini sağlıyor.

“Belize, çevreyi en öne koymak için büyük söz veren küçük bir ülke,” diyor mercan resiflerinin korunması için kampanya yan sivil toplum kuruluşlarından birisi olan Doğal Hayatı Koruma Vakfı’ndan (WWF) mercan bilimci Nadia Bood. WWF, dünya genelinde insanların 450,000’den fazla insanın Belize hükümetine konu hakkında elektronik posta atmasını sağladı.

WWF’den kampanyacı Chris Gee, “Petrol faaliyetlerini bitirmek diğer ülkelerin de bu yolu izlemelerine ve gezegenimizin okyanuslarını korumak için acil önlem almaları için cesaret verecektir,” diyor. “Belize mercan resifi gibi Dünya Mirası doğal alanların neredeyse yarısı endüstriyel baskıyla tehdit altında.”

Belize’nin petrole karşı resifleri seçme kararı, eğer resifleri gerçekten korumak istiyorsak dünyanın daha çok yapması gereken bir şey. Geçen haftalarda yayınlanan yeni bir çalışma mercan resiflerinin 1980’lerde çoğunlukla yaptığından 4 kat daha hızlı beyazlaştıklarını ortaya koyuyor. Temel sebep, okyanusları daha sıcak ve daha asidik hale getiren insan kaynaklı iklim değişikliğidir. Mercanlar, bu iki etkiye de karşı hassastırlar.

Ne kadar fosil yakıt kazar ve yakarsak atmosfere o kadar çok karbondioksit ekler ve iklim değişikliğini o kadar kötüleştiririz.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Muhabir: Akshat Rathi

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

 

(Yeşil Gazete, Quartz)

EnerjiManşet

Trump’ın güneş enerjisindeki gümrük vergileri endüstrinin geleceğini gölgeliyor

Kuzey Carolina Asheboro’da bir güneş enerjisi tarlası. Kuzey Carolina Kaliforniya’dan sonra en büyük ikinci güneş enerjisi üreticisidir. // The New York Times

The New York Times’da Ana Swanson ve Brad Plumer imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarlarından Ali Serdar Gültekin’in çevirisiyle yayınlıyoruz.

***

Kuzey Carolina Asheboro’da bir güneş enerjisi tarlası. Kuzey Carolina Kaliforniya’dan sonra en büyük ikinci güneş enerjisi üreticisidir. // The New York Times

Durham’ın hemen dışındaki yüz yıllık bu çiftlikte parlayan güneş paneli sıraları, Tommy Vinson ve ailesinin yetiştire geldiği soya fasulyesi ve tütünün yerini aldı. Bu çiftlik, uzun süre küresel offshore işiyle lekelenmiş Kuzey Carolina’yı Kaliforniya’nın arkasından ülkedeki ikinci en büyük güneş enerjisi üreticisi haline getiren, Kuzey Carolina’da türemekte olan güneş enerjisi tarlalarından biri.

“Hâlâ çok iyi hasat kaldırıyor,” diyor Tommy ile evli olan April Vinson. “Sadece geleneksel bir hasat değil bu.”

Kuzey Carolina boyunca tekstil fabrikaları ve tütün çiftlikleri ortadan kalktıkça güneş panellerine yer açılıyor.

Kuzey Carolina Zebulon’da Vinson’un çiftliğine güneş panelleri döşenmek için hazırlanıyor. Bu çiftlik, Kuzey Carolina’yı Kaliforniya’nın arkasından ülkedeki ikinci en büyük güneş enerjisi üreticisi haline getiren, Kuzey Carolina’da türeyen güneş enerjisi tarlalarından biri. // The New York Times

Fakat Bay Vinson gibi güneş enerjisi çiftçiliğine atılanlar için bu canlı endüstrinin geleceği belirisiz. Trump yönetimi, Pazartesi günü ithal güneş panellerine uygulanan gümrük vergilerinin fahiş hale getirileceğini duyurdu. Bu karar, güneş enerjisinin maliyetini yıllar boyunca arttırabilir, bu teknolojiye geçişi yavaşlatabilir ve birçok kişinin işine mâl olabilir.

Bay Trump, uzun süredir Amerika Birleşik Devletleri’nin imalatçılarını yabancı rakiplerine karşı koruyacak ticaret bariyerlerinin savunuculuğunu yapıyor. Pazartesi günü aynı zamanda ithal bulaşık makinelerine de fahiş gümrük vergileri uygulanacağını araya sıkıştırdı. Danışmanlarının söylediği üzere çelik, alüminyum ve diğer ürünlere de önlemler yakın.

Salı günü Bay Trump Oval Ofis’te “bizim bugünkü eylemlerimiz Amerika’da Amerikalılar içim istihdam yaratılmasına yardımcı olacak,” dedi.

İki güneş paneli şirketi gümrük vergisi talep ediyordu. Suniva ve SolarWorld Americas. Onların iddiasına göre düşük ithalat maliyetleri Amerikan güneş gözesi ve modüllerinin imalatını kırıp geçirmişti. Günümüzde Amerika Birleşik Devletlerinde kullanılmakta olan panellerin yüzde 95’i Malezya ya da Güney Kore gibi ülkelerden ithal edilmiş durumda ve bu firmaların iddialarına göre geriye kalan Amerikan güneş paneli fabrikalarını korumak için gümrük vergilerinin uygulanması gerekiyor.

Asheboro’da bir güneş enerjisi tarlasında elektrikçi. Gümrük vergileri yerli imalatçılara yarayabilir fakat vergilerin endüstriye, Amerikan şirketlerine ve çalışanlarına nihai olarak zarar vermesi bekleniyor. // The New York Times

Suniva Pazartesi günü, “Başkanın bugün gönderdiği mesajla Amerikan icatlarını ve imalatını, savaşını vermeden yok edemeyeceklerini göstermiştir,” dedi

Gümrük vergileri yerli imalatçılara yarayabilir fakat vergilerin endüstriye, Amerikan şirketlerine ve çalışanlarına nihai olarak zarar vermesi bekleniyor. Enerji uzmanlarının ifade ettikleri üzere gümrük vergileri az sayıda Amerikan için güneş paneli imalatı işi yaratırken ücretlerin düşük olduğu ülkeler rekabete devam edecekler.

Güneş enerjisi endüstrisi etrafında gelişen mesleklerden çok küçük bir bölümü güneş paneli imalatı oluşturuyor. Solar Energy Industries Association’a (ÇN – Güneş Enerjisi Endüstrileri Vakfı) göre sektörde çalışan 260,000’den fazla Amerikalının 2,000’den azı Amerika Birleşik Devletleri güneş gözesi ve modülü imalatında çalışıyor.

Çok daha fazla işçi, mesela güneş panellerini güneşe doğru yönlendiren çelik askıların imalatı gibi güneş enerjisi teknolojisine destek olan alanlarda çalışıyor. Ve güneş enerjisi endüstrisindeki işçilerin büyük bir kısmı kurulum ve bakım projeleri gibi otomasyonu çok zor ve daha çok emek yoğun yapılan işlerde çalışıyorlar.

Zebulon’da Vinson ailesinin arasındaki Wakefield güneş sahası. Güneş enerjisi endüstrisindeki işçilerin büyük bir kısmı kurulum ve bakım projeleri gibi otomasyonu çok zor ve daha çok emek yoğun yapılan işlerde çalışıyorlar. // The New York Times

Başkanın duyurduğu gümrük vergileri gelecek yıl yüzde 30’dan başlıyor ve nihai olarak 4. yılın sonunda yüzde 15’e düşecek. Bu dört yılın her birinin başında ilk 2,5 gigavatlık ithal güneş gözesi gümrük vergilerinden bulacak.

Fakat en önemli bileşenin maliyetini arttırarak güneş enerjisinin rüzgar ve gaz gibi diğer enerji kaynakları karşısında daha az rekabetçi hale getiriliyor. Bu da daha az projenin inşa edilmesi anlamına geliyor. Salı günü Solar Energy Industries Association’ın ifade ettiği üzere başkanın kararı, kabaca güneş enerjisi endüstrisinde 23,000 kişinin işini kaybetmesine ve milyarlarca Amerikan Dolarlık projenin gecikmesine ya da iptaline sebep olacak.

Vinson’un ailesinin 5 megavatlık Wakefield güneş enerjisi tarlasındaki güneş gözeleri ithal. Çin’de ve Malezya’da güneş gözesi ve paneli üreten Çinli şirket JA Solar tarafından imal edilmişler.

Fakat panellerin üzerlerinde durdukları çelik askılar Amerikan. Cincinnati’deki RBI Solar tarafından imal edilmişler. RBI Solar’ın bu askıları yapmak için kullandığı çelik de Amerikan. Ohio’daki Worthington Industries ve Mississippi’deki Attala Steel’den satın alınmışlar.

Horne Brothers Construction’ın başkan yardımcısı Tom Kosto, gümrük vergilerinin şirketinin büyüme planlarını engelleyeceğini söylüyor. // The New York Times

Proje, Durham’da mühendisleri, elektrikçileri ve insansız hava aracı pilotlarını yeni cam ve tuğla bir binada istihdam etmekte ve büyümekte olan Cypress Creek Renewables tarafından geliştirilmiş ve şimdi işletiliyor. Bina Horne Brothers Construction tarafından inşa edilmiş ve projenin en yoğun olduğu zamanda güneş panellerini getirmek ve kurulumu yaptırmak için 50 kişi istihdam edilmiş.

Ve işte burada çiftçi aile Vinsonlar. Tommy’nin annesi Martha, arazilerinin kiraya verilmesiyle rahat bir emeklilik için düzenli bir gelire kavuşmuş.

Bu ay sert bir günde, eriyen karların çamur birikintilerinden kaçınarak güneş panelleri sıraları arasında yürüdüler. Fakat güneş hâlâ parlıyordu ve güneş panellerinin üzerindeki hava ısıdan pırıl pırıl parlıyordu. 120 dönüm arazi üzerine inşa edilmiş proje artık 1,000 konuta yetecek kadar güç üretiyor. Bu 1,000 konu içinde, muhtemelen, 1,5 km ötede yaşan Vinsonlarınki de var.

Kuzey Carolina’da eyalet yasalarının ve vergi teşviklerinin güneş enerjisi projelerinin doğrudan şebekeye elektrik satması lehinde olmaları, endüstriyi, şu an olduğu noktaya genişletmiş, 400,000 konuta elektrik ve yaklaşık 7,000 kişiye istihdam sağlamıştır.

Horne Brothers Construction’ın başkan yardımcısı Tom Kosto, “Modüller hariç burada gördüğünüz her şey Amerika’da yapıldı,” diyor.

Kosto’nun şirketi geçen üç yılda, 30’dan 350 tam zamanlı çalışana kadar büyümüş. Söylediği üzere bu yıl 100 kişiyi daha işe almayı planlıyor. Çalışanlarına ortalama olarak 17,31 Amerikan Doları ödüyor. Fakat bu yeni gümrük vergilerinin onun genişleme planını sekteye uğrattığını söylüyor.

“Biz karlı bir şirketiz ama tek bir kalem hareketiyle bunu geri alabilirler,” diyor Bay Kosto. “Tek yaptığınız geri gelmeyecek binlerce işi riske atmak.”

Bu hamlenin, bilhassa elektriğini güç şirketlerine satmakta güçlük çeken bunun gibi büyük ölçekli güneş enerjisi yatırımlarını vurması bekleniyor. Konut ve işyeri sahipleri fiyatlar bir nebze yüksek de olsa güneş paneli almaya devam etmeyi tercih edebilirler. Fakat güneş projeleri, diğer enerji kaynaklarıyla rekabet eden büyük ölçekli güneş enerjisi firmalarına satıldığında her kuruşun önemi oluyor.

Bir finans danışmanlığı firması olan Lazard’a göre geçen sekiz yıl boyunca ucuza ithal edilmiş panellerin akımı güneş enerjisi projelerinin maliyetlerini yüzde 85 azalttı. Bunun bir sonucu olarak kurulu güneş enerjisi geçen yıl, 2010’daki 1 gigavattan düşük seviyelerden 12 gigavata kadar yükseldi.

Gümrük vergileri Amerika Birleşik Devletlerinde güneş enerjisine geçişi yavaşlatsa endüstriyi tamamen durduramazlar. GTM Research’ün bir analizle ortaya çıkardığına göre, kurulumu yapılacak panellerin yüzde 11 azalacak olmalarına rağmen kurulu güneş enerjisi kapasitesi 2018’den 2022’ye artmayı sürdürecek.

Susturucu etkilerden birinin sebebi: Güneş gözleri ve modüllerinin, güneş enerjisi sistemlerinin tüm maliyetin yaklaşık üçte biri ya da azına denk olmaları ve endüstrinin diğer tüm bileşenlerin maliyetlerini durmaksızın aşağıya çekiyor olması. Lafın kısası, gümrük vergileri büyük ölçekli güneş enerjisi projelerinin maliyetlerini yüzde 10, konutlarda ise yüzde 3 kadar arttıracak ve maliyetleri yaklaşık olarak 2 yıl önceki seviyelere getirecek.

Fakat maliyetlerdeki küçük değişiklikler bile, güneş enerjisinin hali hazırda ucuz doğal gaz ile azılı rekabete girdiği Florida, Georgia, Güney Carolina ve Teksas gibi eyaletlerde endüstrinin büyümesini yavaşlatabilir. “Özellikle Güneydoğu’da güneş enerjisinin doğal gaz ile kafa kafaya rekabet ettiğini görüyoruz,” diyor GTM Research’den bir güneş enerjisi analizcisi MJ Shiao.

Zebulon’daki Wakefield güneş enerjisi tarlası. 120 dönüm üzerine inşa edilmiş proje 1,000 konuta güç sağlayabilecek kapasitede. // The New York Times.

Kuzey Carolina’da büyük bir güneş enerjisi şirketi olan Duke Energy’nin Salı günü söylediğine göre yeni gümrük vergileri, güneş enerjisi projelerinin ekonomilerini tek tek değerlendirmelerine sebep olabilir. Şirketin hali hazırda kurulu 800 megavat kapasitesi var ve gelecek 5 yıl içinde 3,000 megavat daha satın almayı ve kurmayı planlıyor.

Birçok analizci, vergilerin amacının Amerika Birleşik Devletlerinde güneş paneli imalatını diriltmek ise başarısız olacağını söylüyor. En azından bir firmanın 1,000 çalışanlı bir modül imalat fabrikasını Florida Jacjsonville’de kurmakla ilgilendiğini açıklamasına rağmen bu girişim çok endere olacağa benziyor.

Dış İlişkiler Konseyinde uzman olan Varun Sivaram göre: “Bu gümrük vergileri modüllerin fiyatlarını sadece 2015 ya da 2016 yılındaki seviyelere geri getirecek. Üretici firmalar o yıllarda da rekabet edemiyorlardı.”

Bu sırada Vinsonların arazisindeki güneş panellerinin kurulumuna dahil olan; proje tasarımcısı Cypress Creek, askı sistemlerini yapan RBI Solar ve inşaat işini tamamlayan Horne Brothers Construction’ın bu karardan etkilenmesi bekleniyor.

Cypress Creek Renewables’in genel müdürü Matthw McGovern’in söylediğine göre, “Her bir puanlık gümrük vergisi, artık ekonomik olarak uygulanabilir olmaktan çıkaracağı için projelerin yapılmayacağı anlamına geliyor.”

 

Haberin İngilizce Orijinali

Muhabir: Ana Swanson ve Brad Plumer

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

 

(Yeşil Gazete, The New York Times)

Kategori: Enerji

İklim KriziManşet

Su kaynakları buharlaştıkça Cape Town kıyamet gününe yaklaşıyor

Cape Town sakinleri su sırasında. Zengin uydu kentlerdeki uçsuz bucaksız çimlik alanlar ve yüzme havuzları kuraklıkla mücadele eden bölgenin kaynaklarını koruma çabalarını olumsuz etkiliyor. // EPA

Financial Times’da Joseph Cotterill imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarlarından Ali Serdar Gültekin’in çevirisiyle paylaşıyoruz.

***

Kuraklığın vurduğu Güney Afrika şehri, su kaynaklarını tamamen kaybeden ilk metropol olma riskini taşıyor.

Cape Town sakinleri su sırasında. Zengin uydu kentlerdeki uçsuz bucaksız çimlik alanlar ve yüzme havuzları kuraklıkla mücadele eden bölgenin kaynaklarını koruma çabalarını olumsuz etkiliyor. // EPA

Cape Town’da Devil’s Peak eteklerinde her gün hali vakti yerinde şehir sakinleri konserve kutularını fokurdayan kaynaktan doldurmaya çalışıyorlar. O kadar da havalı değil. Dağ suyunun her zaman özel güçleri olduğuna inanılır fakat bu durum Güney Afrika’nın ikinci en büyük şehrinin derinleşen krizinin bir yansıması.

Cape Town üç ay içinde, bir turist cenneti ve şarap endüstrisi merkezinden yıllardır süren kuraklık sonucunda dünyada suyu ilk biten metropolüne dönüşme riski taşıyor.

Uyarıda bulunan Cape Town belediye başkanı Patricia de Lille “dönüşün olmadığı noktaya vardık,” diyor. Sesindeki bir öfkeyle ekliyor: “İnsanların büyük kısmının bunu umursamıyor olması inanılacak gibi değil.”

Daha da kötüye gidecek gibi. Koruma önlemlerindeki esaslı iyileşme bir kenara bu yıl Nisan ayında bir yerlerde – son tahminlere göre 21 Nisan ya da o civarda – Cape Town tuvaletlerin ve muslukların kuruduğu ‘Sıfır Gününe’ uyanacak.

İş dünyasının söylediğine göre eğer bu yaşanırsa işletmeler bir gecede kapanabilir ya da iş başı yapan çalışan sayısında hatırı sayılır bir kesinti yapmak zorunda kalırlar. İkisi de zaten durgun olan ekonomi üzerindeki baskıyı artırır. Silahlı muhafızların korumasında yerel yönetimlerin kontrolünde suya dağıtım noktaları binlerce şehir sakini için suya erişim için tek yol olabilir – kişi başı her gün 25 litre sınırıyla.

Hali hazırda borulara alınmış su, hastanelere olduğu gibi bir halk sağlığı felaketini önlemek için fakir mahallelerdeki yangın musluklarına önceliklendirilebilir. Batı Cape başbakanı (Cape Town etrafındaki bölge) Helen Zille dört milyonluk bir şehirde insan kuyruklarını idare etmenin ‘lojistik bir kâbus’ olduğunu kabul ediyor.

Şehir sakinleri çoktan öfkelenmeye başladılar. Kadın hakları aktivisti 47 yaşındaki Vivienne Mentor-Lalu Devil’s Peak kuyusundaki kuyruğa bir süredir giriyor ama bekleyiş iki saati geçtiğinde durup tekrar düşünüyor.

“Kamuoyunun yeterli bilgisinin olmamasını rahatsız edici buluyorum,” diyor. “Kesinlikle Sıfır Gününün pratik olarak nasıl işleyeceğinden kimse emin değil.”

Bu krizin ansızın gerçekleşen sebebi iki yıldır süregelen olağandışı düşük gerçekleşen yağışlar. 2014 yılında Cape Town havalimanında ölçülen yıllık 500 mm yağmur 2017 yılında 153,5 mm olarak gerçekleşmiş durumda.

İklim bilimciler bir yıl daha kuraklık olma ihtimalini göz ardı edilmemesi gerektiğini söylüyorlar. Ayrıca, Cape Town’un şiddetli eşitsizliğinin krizi daha da körüklediğini ekliyorlar. Birçok beyaz uydu kentindeki uçsuz bucaksız çimlik alanlar ve yüzme havuzları kaynakları koruma çabalarını silip süpürüyor diyorlar.

Şehre danışmanlık yapan, Cape Town Üniversitesinden Doçent Gina Ziervogel “bu doğal bir felaket değil,” diyor. “Bu tamamıyla insan kaynaklı.”

Theewareskloof barajı Cape Town’a 100 km uzaklıkta. Şehir sakinleri, kuraklık ve aşırı tüketim katı tayınlamaya sebep olurken, 21 Nisan’dan itibaren musluk suyunu kaybedecekler. // AFP

Bayan Lille’in özellikle dile getirdiği üzere şehir egnelinde 450 milyon litre hedefini tutturmaları için şehir sakinlerinin gelecek aydan itibaren günde sadece 50 litre su kullanmaları gerekiyor. Bu miktar mevcut evsel tüketiminin 150 milyon litre altında.

Bir önceki limit olan 87 litreye ve araba yıkama, havuz doldurma ve bahçe sulama kısıtlamalarına rağmen yetkililer kaybedilmekte olan bir savaş veriyorlar. Nüfusu 900 bin civarında olan ilçelerde su kıtlığı hayatın bir parçası.

Bazı işletmeler kendi üzerlerine düşeni yapmaya çalıştı. Bir güzellik merkezi zinciri olan Sorbet saçlarını yıkamış olarak gelen müşterilerine indirim sundu. Buna rağmen, işletmenin aktardığı üzere, birçok müşteri su tüketimini azaltmak yerine tüketimi sınırına kadar zorluyor.

Sorbet pazarlama müdürü Jade Kirkel “iki grup insan var – biri bunlara sahip olmanın hakları olduğunu söylerken diğeri mümkün mertebede tasarruf yapmaya çalışıyor,” diyor.

Şehrin önlemlerinin eleştirenler tüm çabanın, ulusal yönetimdeki Afrika Ulusal Kongresi ile onun muhalefeti, yerel yönetimde yer alan Demokratik Birlik arasındaki süre gelmiş çatışma ve ağır güvensizliğe saplanıp kaldığını söylüyorlar.

Bayan de Lille “bu krizin siyasileştirilmemesi gerektiğini” söylüyor. Fakat belediye başkanının partisi Demokratik Birlik, onu, yolsuzluk iddialarıyla görevinden uzaklaştırmaya çalışıyor. Demokratik Birlik’in eski liderlerinden Bayan Zille, su kıtlığına cevap vermede öncülüğü bu hafta belediye başkanından devraldı.

Afrika Ulusal Kongresi’nin idare ettiği su bakanlığı krizi izlediğini ancak henüz nasıl müdahil olmaları gerektiğini bilemediklerini ifade ediyor. Afrika Ulusal Kongresi yavaş büyüme yılları boyunca iktidardaydı ve özellikle de Başkan Jacob Zuma 2009’da iktidara geldikten sonra önemli kurumları idare etmekte yetersiz kaldıkları konusunda eleştiriliyorlar.

Su krizi, iki partinin de 2019 yılındaki seçime odaklandığı bir zamanda, Demokratik Birlik’in Batı Cape’deki seçme gücünü üstün yönetim iddialarının vitrini olarak kullanmak istediği bir yerde geldi.

Bayan Ziervogel “politik çekişmeye rağmen göreceli olarak iyi yönetilen bir şehrimiz var,” diyor. Fakat uzun vadede hükümetin tüm katmanlarının yeni normale alışmaları gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor: “Suyu kıymetli bir kaynak olarak görmüyoruz.”

 

Haberin İngilizce Orijinali

Muhabir: Joseph Cotterill

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

 

(Yeşil Gazete, The Financial Times)

Kategori: İklim Krizi

EnerjiManşet

Avrupa’nın mikrodalga fırınları 7 milyon araba kadar CO2’ye sebep oluyor

Modern bir mikrodalga fırın (2016) // Wikipedia

The Guardian’da Juliette Jowit imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarlarından Ali Serdar Gültekin’in imzasıyla yayınlıyoruz.

***

Modern bir mikrodalga fırın (2016) // Wikipedia

En büyük etki mikrodalgalarda kullanılan elektrikten geliyor fakat yakın zamanlı bir çalışma kullan at kültürünün artan çevresel maliyetine dikkat çekiyor.

Donmuş bezelyeleri mikrodalga fırında birkaç dakika çözmek tamamen zararsız görünebilir fakat yeni bir çalışmanın ortaya koyduğu üzere Avrupa’nın bu hızlı fırınları 7 milyon araç kadar karbon salıyor.

Ve sorun büyüyor. Fiyatlar düşerken ve mutfak aletleri bir ‘statü’ sembolü haline gelirken kullanıcılar, bir mikrodalga fırını ortalama olarak 8 yılda atmaya ve yenisini alarak satışlarda artışa sebep olmaktalar.

Manchester Üniversitesi’nden bir araştırma mikrodalga fırınların imalatından bertarafına kadar karbon dioksit salımlarını ortaya koyuyor.

19 mikrodalga fırınının bir yıllık salımının bir arabaya denk olduğunu söyleyen yazarlar, “Mikrodalga fırınların doğa üzerindeki en büyük etkisi elektrik tüketimlerinden kaynaklanıyor” diyor.

“Tüketimi düşürme çalışmaları tüketicilerin farkındalığının ve aletleri daha verimli kullanma alışkanlıklarının arttırılmasına odaklanmalı. Örneğin mikrodalga fırınların elektrik tüketimleri, pişirilen yiyeceğe göre pişirme süresi ayarlanarak azaltılabilir.”

Avrupa Birliği’nde her yıl diğer tüm fırın tiplerinden daha çok mikrodalga fırın satılıyor. Bu on yılın sonunda yıllık satış rakamlarının 135 milyon adete varması bekleniyor.

Edinburgh Üniversitesi karbon yönetimi profesörü David Reay, arabaların yarattıkları zararın yanında mikrodalga fırınların zararlarının çok küçük olduğuna dikkat çekiyor. “Evet, Avrupa Birliği’nde çok fazla mikrodalga fırın var ve evet bunlar elektrik kullanıyor,” diyor.

“Fakat onların salımları arabaların yanında sadece cüce kalırlar. Sadece Birleşik Krallık’ta 30 milyon araba var ve bunlar mikrodalga fırınların saldıklarından çok daha fazlasına sebep oluyorlar. En son çalışma 2015 yılında Birleşik Krallık’taki arabaların 2015 yılındaki salımları 69 milyon ton CO2’ye eşlenik. Bu değer, yeni çalışmanın gösterdiği üzere tüm Avrupa Birliği’ndeki tüm mikrodalga fırın kaynaklı yıllık salımların 10 katı kadar.”

Mikrodalga fırınlarda kullanılan enerji herhangi bir pişirme metodundan daha düşük. Fiyat karşılaştırma sitesi olan uSwitch mikrodalga fırınları en enerji verimli pişirme şekli olarak listeliyor ve okurlara, eğer yoksa, bir mikrodalga fırın almalarını tavsiye ediyor. uSwitch’e göre mikrodalga fırınları set üstü ocaklar ve fırınlar izliyor.

Friends of Earth (ÇN – Dünya’nın Dostları) iklim değişikliği kıdemli kampanyacısı Simon Bullock, “Evet mikrodalga fırınları daha verimli kullanmak önemli” diyor. “Fakat onlara güç veren elektriğin mümkün olabildiği kadar düşük kirliliğe sahip olduğundan emin olunmalıdır. Hükümet güneş ve kıyıdan açıkta rüzgar konularında saldırma politikalarını geri çevirmelidir. Tüm ulusun televizyonlarının, mikrodalga fırınlarının ve buzdolaplarının yeşil elektronlarca çalıştırılmasına ihtiyaç duyuyoruz.”

Raporun yazarlarından birisi olan Alejandro Gallego-Schmid diyor ki: “Amacımız, mikrodalga fırınları başka pişirme aletleriyle kıyaslamak değil fakat mikrodalgalar gibi Avrupa’daki evlerin çoğunda bulunan cihazların çevreye olan etkilerine bakmak ve bu cihazların tasarımlarının, kullanımlarının ve faydalı ömrü sonunda atık yönetimlerinin daha verimli yapılmasına dikkat çekmekti.”

Aynı zamanda rapor, geçen yirmi yıl içinde mikrodalga fırınların ömürlerinin yaklaşık olarak 7 yıl azalarak, on yıldan fazla seviyelerden altı ila sekiz yıla indiğini gösteriyor. Bu on yılın sonunda her yıl 16 milyon mikrodalga fırının atılması bekleniyor.

“Avrupa Birliği’ndeki fırın satışlarının en büyük payını mikrodalga fırınlar oluştururken bu fırınların kaynak kullanımı ve kullanım ömürleri sonundaki atıklarının etkilerinin adreslemeye başlamanın önemi artıyor,” diyor Gallego-Schmid.

Mevcut yasal düzenlemeler mikrodalga fırınların çevresel etkilerinin azaltılması için yeterli olmadığı ve belirgin bazı yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulduğu raporda anlatılmaktadır.

“Mikrodalga fırınların henüz çok büyük bir etkisi yok,” diyor Bullock. “Fırın bozulmuş bir halde, köşede, onu en iyi geri dönüştürme yöntemini bulmamı bekliyor.”

 

Haberin İngilizce Orijinali

Muhabir: Juliette Jowit

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

 

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Kategori: Enerji

DünyaManşet

Çin’in plastik ithalatını yasaklaması Batı’nın geri dönüşüm planını zorluyor

Yetkililer, Çin’deki bu örnekteki gibi Batıda ve Britanya’da yığılmakta olan plastikle mücadele etmekte zorlanıyor. Çin 1 Ocak’ta birçok geri dönüşüm malzemesinin ithalatını yasakladı. CreditFred Dufour/Agence France-Presse — Getty Images

New York Times’da Kimiko de Freytas-Tamura imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarlarından Ali Serdar Gültekin çevirisiyle yayınlıyoruz.

***

Yetkililer, Çin’deki bu örnekteki gibi Batıda ve Britanya’da yığılmakta olan plastikle mücadele etmekte zorlanıyor. Çin 1 Ocak’ta birçok geri dönüşüm malzemesinin ithalatını yasakladı. CreditFred Dufour/Agence France-Presse — Getty Images

Şu ana kadar, en azından Britanya’da bu duruma cevap, hiçbir şey. Londra’da en az bir atık bertaraf alanı çoktan plastikle yığınlarıyla dolmuş durumda ve bu plastiğin bir kısmını tesisten kaldırmak için para ödemeli.

Benzer durumlar Kanada, İrlanda, Almanya ve birkaç Avrupa ülkesinde daha raporlanmış durumdayken Hong Kong gibi liman şehirlerinde tonlarca çöp yığılmaya devam ediyor.

Oregon’da geri dönüşümün öncülerinden Steve Frank’in iki tesisi her yıl 220,000 ton geri dönüştürülebilir atık topluyor ve tasnif ediyor. Şu ana dek bu malzemenin büyük kısmı Çin’e ihraç ediliyordu.

“Envanterim kontrolden çıkmış durumda” diyor.

Frank’in söylediğine göre “Çin’in yasağı küresel geri dönüştürülebilir atık akışını bozdu.” Söylediği üzere artık bu atıkları Endonezya, Hindistan, Vietnam, Malezya – “Nereye gönderebilirse oraya” – gönderecek. Fakat bunun bir fark yaratmasını beklemiyor.

Britanya’da O’Donovan Atık Bertaraf şirketinin yöneticisi Jacqueline O’Donovan, Çin’in kararının uygulamaya başlamasıyla “pazar tamamen değişti” diyor. Onun şirketi her yıl 70,000 ton plastik atığı topluyor ve bertaraf ediyordu. Söylediği üzere gelecek aylarda “İngiltere’nin tümünde bir darboğaz yaşanacak.”

Britanya’nın başbakanı Theresa May, önlenebilir atıklardan gelecek 25 yıl içinde kurtulma sözü verdi. Hazırlamış olduğu bir konuşmada süpermarketleri tüm gıdanın paketsiz durduğu plastiksiz alanlar oluşturmaya teşvik etti.

Avrupa Birliği’nde, Çin’in yasağı ve okyanusların sağlığının da aralarında bulunduğu diğer sebeplerle birlikte plastik poşetler ve ambalajları vergilendirme tasarısı bulunmakta.

İngiltere Ascot yakınlarında bir geri dönüşüm merkezi Steve Parsons/Press Association

Bu önlemler sorunu bir gün hafifletmeye yarayacaktır fakat Britanya şu an yığılan geri dönüştürülebilir atıklarla yüz yüze ve onları koyacak hiçbir yer yok. Uzmanların söylediğine göre bu krize çözüm olarak atık yakmaya ya da atık depolama sahalarına dönülebilir. Bu iki çözüm de doğaya zararlı.

Çin’in yasağı ‘tasnif edilmemiş kâğıttan plastik şişelerde kullanılan düşük dereceli polietilen tereftalatı da içeren 24 çeşit katı atığın ithalini kapsıyor. Aynı zamanda diğer geri dönüştürülebilir atıkların saflık derecelerinde yeni limitler belirleyen bu yasak ‘yang laji’ yani ‘yabancı çöpüne’ karşı büyük bir kampanya ve temizlik faaliyetinin bir parçası.

Çin bir süredir dünyanın kâğıt, metal ve kullanılmış plastik atığının en azından yarısını işlemekteydi. Yakın zamanlı endüstri verisine göre 2016 yılında bu miktar 7,3 milyar tondu. Geçen temmuz Çin, Dünya Ticaret Örgütünü, doğayı ve kamu sağlığını korumak için eylem gerektiğini söyleyerek çöp ithalatında bazı yasaklar uygulama niyetinde olduğuna dair bilgilendirdi.

Çin, “Hammadde olarak kullanılabilir katı atığa yüksek miktarlarda kirli atık ve hatta tehlikeli atık karışmakta” diye Dünya Ticaret Örgütüne yazdı. “Bu Çin’in doğasını ciddi şekilde kirletmektedir.”

Çin yetkililer, aynı zamanda, denizaşırı ülkeye getirilen geri dönüştürülebilir atığın çoğunlukla uygun şekillerde temizlenmediği ya da geri dönüştürülemez atıklarla karıştırıldığından yakındılar.

Ani hareket Batı ülkelerini, yığılmaya başlamış plastik ve kâğıt atıkları için yeni pazar bakarken başa çıkmak zorunda bıraktı.

Britanya’daki Recycling Association (Geri Dönüşüm Derneği) başkanı Simon Ellin, “Bu sadece Birleşik Krallık’ın sorunu değil” dedi. “Tüm dünya ‘Ne yapmalıyız?’ diye düşünüyor. Bunlar zor zamanlar.”

Geri dönüştürülebilir atığının yüzde 80’ini Çin’e yollayan Novo Scotia Halifax’tan şehir katı atık yönetimi müdürü Matthew Keliher, market poşetleri ve ambalajlarda kullanılan düşük dereceli plastik hariç, plastiğin çoğunluğu için bir alternatif bulduklarını söylüyor. Bu çeşit plastik stokları Halifax’ın depolama kapasitesini o kadar aşmış durumda ki şehir 300 ton atığı çöplüğe gömmek için izin almak zorunda kaldı.

Plastiğinin yüzde 50’sini ve karışık kâğıdının yüzde 100’ünü Çin’e gönderen Alberta Calgary’de geçen sonbahardan beri atıklar boş depolama sahaları, konteynerler, depolarda saklanıyor. Canadian Broadcasting Corporation’a (ÇN – Kanada devlet kanalı) şehrin atık ve geri dönüşüm hizmetinin yöneticisi Sharon Howland şimdiye kadar 5,000 ton toplanmış durumda diye konuştu.

“Malzeme (atık) satılabilir bir kaynak. Bu sebeple tercihlerimizi değerlendirmek için sürdürebildiğimiz kadar uzun bir süre depolamaya devam edeceğiz” diyor.

Kenya Nairobi’de çöp ve plastik poşet dağı. Ben Curtis/Associated Press

Britanya’da siyasetçiler bile hazırlıksız yakalanmışa benziyorlar. Geçen ay yasa yapıcıların önünde uygulamaya alınmak üzere olan yasak Çevre Bakanı Michael Gove’a sorulduğunda beceriksizce şunu dedi: “Bizi nasıl etkiler bilmiyorum. Tamamen dürüst olmak zorundayım, bu üzerine hiç düşünmediğim bir şey.”

Plastiklerden ötürü kirlilik son birkaç yılda küresel ilgili yakaladı. BBC’de yayına başlayan yeni bir David Attenborough dizisi ‘Mavi Gezegen 2’ (Blue Planet II), plastik torbaların ve şişelerin okyanusları nasıl doldurduğu ve balıkları, kaplumbağaları ve diğer deniz yaşamını nasıl öldürdüğünü gösteriyor, hükümetleri daha sıkı yasaları yürürlüğe almaya telkin ediyor.

Greenpeace U.K.’e (ÇN – Greenpeace Birleşik Krallık Ofisi) göre Britanya Çin’e her yıl 10,000 olimpik yüzme havuzunu doldurmaya yetecek kadar geri dönüştürülebilir atık gönderiyor. Institute of Scrap Recycling Industries’in (Atık Geri Dönüşüm Endüstrileri Enstitüsü) raporladığına göre Amerika Birleşik Devletleri her yıl 13,2 milyon ton atık kâğıt ve 1,42 milyon ton atık plastiği Çin’e ihraç ediyor. Bu Amerika’nın Çin’e en büyük 6. ihraç kalemi.

Brüksel’deki European Recycling Industries’ Confederation (Avrupa Geri Dönüşüm Endüstrisi Konfederasyonu) başkanı Emmanuel Katrakis, “Alternatif pazarlar olacaktır ama bu pazarlar şu an mevcut değil” diyor.

Katrakis, Çin’in, tüm atığın yüksek seviyelerde kirliliğe sahip olduğu iddiasının asılsız olduğunu iddia ediyor ve Pekin’in birçok atık tipinde kriterlerinin Avrupa ve Amerika’dan çok daha yüksek olduğunu söylüyor. Aynı zamanda Avrupa’nın, plastik atıkları toplamak ve bir yerlere ihraç etmeğe çok odaklandığını ve imalatçıların bu atıkları yeni ürünlerinde kullanmaları konusunda yeteri kadar teşvik edilmediklerini ekliyor.

Ellin, “Daha az üretmeye başlamalı ve daha kaliteli geri dönüştürülebilir ürünler üretmeliyiz” diyor.

Ellin, imalatçıların çoğunlukla çevre için zararlı ürünler ürettiklerini ve ardından ‘sepeti’ perakendecilere bıraktıklarını, perakendecilerin de sorumluluğu atıkları geri dönüşüm için tasnif etmek zorunda olan yerel yönetimlere bıraktıklarını ifade ediyor.

“Olan şu ki, bu tedarik zincirinin son halkası dönüp ‘Hayır, artık bu kadar düşük kaliteli bir şeyleri almaya devam etmek istemiyorum. Bunları kendinize saklayın’ dedi.”

Çin’de, henüz ithalatı yasaklanmamış ancak uygulanamaya başlayan bağlayıcı yeni seviyeleri ima ederek “Kirlilik artık yüzde 0,5’ten yüksek olamaz” diyor.

Eğer denizaşırı gelen plastikse “Çin’de mavi gökyüzünün görünmüyor olması?” diye soruyor. “Ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Gidin büyük savaşları veri küçük olanları değil.”

Ian Austen Ottowa’dan ve Catherine Porter Toronto’dan rapora destek vermiştir.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Muhabir: Kimiko de Freytas-Tamura

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

 

(Yeşil Gazete, The New York Times)

Kategori: Dünya

DoğaManşet

İngiltere’nin yeni planı kıyıdan kıyıya 50 milyon ağaçlık bir orman

Kuzey İngiltere ormanının potansiyel sınırları // Woodland Trust

Citylab.com’da Feargus O’Sullivan imzalı haberi Yeşil Gazete yazarlarından Ali Serdar Gültekin’in çevirisiyle veriyoruz.

***

Plan, Birleşik Krallığın en ağaçsız bölgesinin 50 milyon ağaçla yeninden canlandırmak ve kuzeydeki şehirlere doğal bir kaçış alanı sunmak.

Kuzey İngiltere ormanının potansiyel sınırları // Woodland Trust

Kuzey İngiltere yeşil bir alan kazanmak üzere. Bu Pazar, Birleşik Krallık hükümeti, ülkeyi bir kıyıdan ötekine geçecek bir orman planlarını ortaya çıkardı. Bu yeni orman, doğu batı M62 Otoyolu güzergâhını gölgeleyerek batıda Liverpool’dan doğuda Hull’a a kadar yeşil bir kuşak oluşturacak.

Bu orman, eğer bu hafta duyurulan hatta tamamıyla gerçekleştirilebilirse, 50 milyon yeni ağaç içerecek ve yaklaşık 200 km’lik bir şeritte yaklaşık 25,000 hektarlık bir alan kaplayacak. Orman yalnızca ülkenin en ağaç ağaçlıklı kısmını yerel, geniş yapraklı ağaç türleriyle kaplamakla kalmayacak aynı zamanda yakınlarda bulunan birçok büyükşehir sakinine bir kaçış alanı yaratacak.

Bu geniş yeşil kuşak hedefi elbette henüz çok uzakta. Hükümet şimdiye kadar, ihtiyaç duyulan 500 milyon İngiliz Sterlininin henüz 5,7 milyonunu sağlama sözü verdi. Fakat planla ilgili kayda değer olansa çoktan gerçekleşmekte olan dönüşümü güçlendirmesidir. Bu aslında İngiliz kırsalını yeniden yeşillendirme için yakın zamandaki ikinci büyük girişim.

İlk girişim yaklaşık 150 km güneyde, İngiliz iç bölgelerinde. 300 km genişlikte bir kuşak olarak uzanan bu girişlim emin adımlarla olgunluğu doğru ilerlemekte. İlk dikimin 28 yıl önce yapıldığı Ulusal Orman adıyla bilinen bu girişim olgunlaştıkça, kırsalın tekrar ele alınmasının ne denli dönüştürücü olabileceğini ortaya koyuyor. Kuzeydeki yeni orman gibi bu orman da yalnızca bir karbon yutağı ve eğlence tesisi sağlamakla kalmıyor aynı zamanda endüstriyel istismar ile kısmen aşındırılmış kırsal ve meraların, bu etkiler tamamen ortadan kalktıktan sonra nasıl görünebileceğini de gösteriyor.

Huddersfield yakınlarındaki Beyaz Gül Ormanı (White Rose Forest) kuzey ormanı içine katılacak mevcut ormanlardan birisidir // Guy Thompson/Woodland Trust

Bu kulağa harika geliyor ama önce bir gerçeklik testi yapmalıyız. Britanya yeni bir orman planlıyorsa eğer ada bu ormana çok fena şekilde ihtiyaç demektir. En nihayetinde Birleşik Krallık kırsalı Avrupa’daki en düşük oranda orman barındırmakta. Sadece yüzde 13. Kimse Birleşik Krallık gibi kalabalık ve çok gelişmiş bir ülkeden çok yüksek seviyelere, misal yüzde 73’ü orman örtüsüyle kaplı Finlandiya gibi bir seviye gelmesini beklemiyor. Birleşik Krallık daha mukayese edilebilir komşuları Belçika (yüzde 22,6’sı orman ile kaplı) ve Fransa (yüzde 31’i orman örtüsü ile kaplı) ile karşılaştırıldığında oldukça çıplak ve yamalı kalmaktadır.

Bazı bölgelerinde mera hayvancılığının ormancılıkla değiştiği orman örtüleri sırasıyla yüzde 15 ve 18 olan Galler ve İskoçya, yüzde 10’u orman ile kaplı İngiltere’yle kıyaslandığında yukarıdaki ifade İngiltere için özellikle doğru oluyor. Bu küçük kısım bile saldırı altında. Tüm ülkede ağaçlık alanlar yıkım ile yüz yüze. Mevcut tehditler çok sayıda, bunlar arasında 35 kadim orman alanından geçerek bu alanlara tünel yapımı ya da çevresinden dolaşma çok pahalı ya da uygunsuz olduğu için zarar verecek olan yüksek hızlı tren inşaatı da bulunmakta. Bazıları, bu Kuzey Ormanı projesinin, başka yerlerdeki ormanlık alanları yok saymayı ya da kötüye kullanmayı maskeleyen büyük bir incir yaprağı olduğunu söyleyerek ormanı protesto ediyorlar. Aynı zamanda bu işin içinde, Britanya hükümetinin, insanları, Avrupa Birliğinden ayrılmanın yeşil politikaları terk etmek anlamına gelmediği yönünde ikna etmeğe yönelik bir çeşit komplo da olabilir (gerçi ne zaman yok ki?)

Her şeye rağmen mevcut Ulusal Orman, bu tarz projelerin, diğer koruma yöntemlerinden hariç tutulmadıklarında ne kadar ilgi çekici ve sürdürülebilir olabileceğini kanıtlıyor. İlk fideler, kasabalar, tarım alanları ve eski kömür yataklarının arasında 1995’te dikildi. Çoğunlukla, bölgeden sağlanan yavaş büyüyen büyük yapraklı ağaçları barındır orman, 20. Yüzyıl boyunca ormancılıkta kullanılagelen yerli olmayan çam türünün aksine daha yüksek bir başarı sağlamış ve orman kendini ortaya koymaya başlamıştır.

Geçen 20 yıl boyunca Ulusal Orman manzarada dışa vurumcu bir mozaik olarak uzandı. 2016 Baharında 8,5 milyon ağaç çok dikilmiş durumdaydı ama proje henüz bitmiş değil. Henüz, tahsis edilmiş alanın yüzde 20’si ormanlık. Hedef, bu yapboz yerleşim düzenini koruyarak alanın üçte birini ağaçlarla kaplamak.

Ulusal orman 1991 yılında ağaçlandırma başlamadan önce. Soluk yeşil alanlar proje başlamadan önce ağaçlandırılan alanlar. // National Forest

2016 yılında aynı alan. Dikili alanların genişlemiş. // National Forest

Şimdiye kadar ormanlık alanın yüzde 80’i halka açık. Bu durum yakın şehirlerin sakinlerinin ormanlık alanın keyfini sürmelerine izin veriyor. İşin doğrusu, iki plan da İngiltere’nin yoğun olarak yerleşilen, şehirlerle dolu bölgelerinde Ulusal ve Kuzey Ormanların birbirine bağladığı şehirler arasında sıkı fıkı bir bağ oluşturuyor.

Bunun avantajları sayısız. Şehir içindeki ağaçların havayı temizlediği ve serinlettiği gibi yerleşim yeri kenarındaki ağaçlık alanlar otoyolların gürültü ve kirliliğini azaltıyorlar. Tahmine göre sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde ağaçların sağlık harcamaları giderlerini azaltmadaki katkıları 7 milyar Amerikan Doları seviyesinde. Anlaşılan o ki, İngiltere’nin ağaçlarla kaplı yoğun ulaşım koridorları şehirlerin çeperinde cazip oyun alanları sağlamakla kalmayacaklar aynı zamanda şehrin daha öte kısımlarında havayı daha temiz ve taze yapacak ve hava sıcaklıklarını düşürecekler.

Ulusal Orman henüz tamamlanmamış ve olgunlaşmamış olduğu halde ve henüz çok yol var. Ulusal orman boyunca sonuçlar büyüleyici. Tüm kırsal boyunca yayılmış bodur çalılar neredeyse doğal görünüyorlar (halbuki değiller) ve orman zemini bahar aylarında çan çiçekleriyle laciverte dönmeye başladı bile.

Bu ölçekte bir yeşil yamalama faaliyetini 150 km uzakta Kuzey Ormanında gerçekleştirmek herkes tarafından hoş karşılanacaktır. İngiltere’nin en ağaçsız alanı olan Liverpool, Manchester ve Leeds gibi büyük şehirlerin kenarlarına dokunarak. Her şeye rağmen Alçak Penine Dağları bölgesi boyunca bozkır içinden geçen bu alan genelde güzel. ,Bu koridoru daha yeşil ve sulak bir araziye çevirmek civar şehirleri daha cazip hale getirecektir. Yorkshire Dales ve Peak Bölgesinden hafta sonu ziyaretçilerini çekebilir, güzel manzaraları ve ulusal parkaları güneşli hafta sonlarında insanlarla birlikte kutlayabilir. Bazı kuş ve yarasa türlerin bir yuva olarak hizmet verebilir. Birkaç on yıl içinde bir sincap bir kıyıdan diğerine ağaçtan ağaca atlayarak seyahat edebilir.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Muhabir: Feargus O’Sullivan

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

 

(Yeşil Gazete, citylab.com)

Kategori: Doğa

DoğaManşet

Çin, İrlanda büyüklüğünde bir alanı ormanlaştırmayı planlıyor

Zhangjiajie Ormanı

Ihbabitat’ta Greg Beach imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarlarından Ali Serdar Gültekin’in çevirisiyle paylaşıyoruz.

***

Çin hükümeti 2018 yılına dair ormanlaştırma planını açıkladı. Plana göre orman, hemen hemen İrlanda’nın yüz ölçümüne denk olarak en az 6,6 hektarlık milyon hektarlık bir alan kaplayacak. Amerika Birleşik Devletleri iklim değişiminde liderliği kaybederken Çin, iklim değişikliğinin etkilerini en aza indirebilmek için cesur adımlar atmaktan geri durmuyor. Çin Devlet Orman İdaresi ülkenin orman örtüsüyle kaplı alanını yüzde 21,7’den 2020 yılında yüzde 23’e, ardından 2030 yılında yüzde 26’ya çıkarmak için çalışıyor.

Zhangjiajie Ormanı

Devasa ormanlaştırma projesi Çin hükümeti ve bu işin nasıl yapıldığını bilen dahili ve harici grupların ortak çalışması olacak. “Şirketler, örgütler ve yeşillendirme işinde uzmanlaşmış yetenekli kişiler ülkelinin en devasa yeşillendirme projesine davetlidirler” diyor orman idaresinin başındaki Zhang Jianlog. “Hükümet ve sosyal kapital arasında işbirliği öncelik listesine alınacak.” Bu son duyuru yalnızca ülkede yürütülmekte olan ormanlaştırma projesi için geçerli değil. Ağaç dikim stratejisi, Gobi Çölü’nde de, karışık sonuçlarıyla birlikte, çölleşmeyle mücadele için uygulanmakta. Yakın zamanda gerçekleştirilmiş ormanlaştırma projeleri, halihazırda orman barındırmaya daha müsait alanlara odaklanmış olsa daha büyük başarılar elde edilebilirdi.

 

Zhangjiajie Dağları

Yaklaşık 1,4 milyarlık ulus olan Çin, 2104 yılında kirlilikle mücadele için ulusal alarm ilan ettikten sonra çevrenin sağlığı arttırmak ve temiz teknolojiler geliştirmek için çok yatırım yaptı. Ormanlaştırma kirlilikle mücadelede silahlardan birisi. 2018 yılında ağaçlar çoğunlukla Hebei bölgesinin kuzeydoğusuna, Tibet yaylasındaki Qinghai ve İç Moğolistan’ın kuzeyinde yer alan Hunshandake Çölü’ndeki otonom bölgelere dikilecek. Çin, ormanlaştırma faaliyetine geçen 5 yılda 538 milyon Yuan (yaklaşık olarak 83 milyon Amerikan Doları ediyor) harcadı ve topraklarının daha çoğunu ormana çevirmek için daha fazlasını da harcamayı planlamakta.

 

Makalenin İngilizce orijinali 

Makale:  Greg Beach

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

 

(Yeşil Gazete, Inhabitat)

Kategori: Doğa