Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İki fotoğraf çok anlam

Birçok şeyin değişmesi gerektiğini yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz. Artık eski normallerimiz birer birer ortadan kalkacak gibi görünüyor. Bunun yanında eski alışkanlıklarla yapılan salgın sonrası planların yazılı olduğu defterlerin de sayılı yaprakları kalmış gibi. Çoğumuz hala olan bitenin tam olarak ne olduğunu anlayamıyoruz. O kadar ciddi bir bilgi bombardımanı var ki gerçeğin ne olduğunu görebilmek adeta bir keşfe dönüşmek üzere. Aşırı bilgi aynı zamanda bilgiye erişememe ya da gerçeğin ne olduğunun anlaşılamamasına neden oluyor. Nasıl ki aşırı sulama bitkilerin ölmesine neden olabiliyorsa aşırı bilgi de gerçeğin ölmesine neden olmak üzere.  Gerçeğin farkına varmanın zor olduğu ortamda mevcut durumun anlaşılması da imkânsızlaşır. İşte salgın sonrası sanki her şey olağan seyrine tekrar dönecekmiş gibi planlar yapılmasının asıl nedeni de bu! Durumun anlamının kavranamamış olması.

Şu sıralar dolaşımda olan ve durumun ne olduğunu ve olmadığını anlatan iki fotoğraf var. Birincisi Santiago/Şili’den. Şili’deki protestolar esnasında birçok yerde görünen bu yazının anlamı ise aşağı yukarı “Normalimize geri dönmeyeceğiz çünkü eski normalimiz problemin ta kendisi” şeklinde.

Peki, nedir problemin kaynağı olan eski normalimiz? Yaşam tarzımız mı? Ekonomik sistemimiz mi? Siyasal sistemimiz mi? Yoksa hepsi birden mi?

Evet, hepsi birden. Hem de hepsinin birden birleşimi. Birbirini besleyen ve doğadan kopalı çok olmuş bir arızalar manzumesi. Adına ne dersek diyelim. Hepimizin pay sahibi olduğu ancak %1 olarak nitelendirilen servet sahiplerinin asıl pay sahibi olduğu arızalar bütünü. Henüz daha bununla hesaplaşmayı akıl edemiyoruz çünkü başta da söylediğimiz gibi, daha gerçeği henüz keşfedemedik. Bu gidişle keşfetmemiz için çok daha trajik bir zaman diliminden geçmemiz gerekecek gibi. İşte doğayla olan ilişkimizin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu yıkıcılığa neden olan normallerimizin tarihsel seyri, keşfetmemiz gereken gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Önemli olan şartlar olgunlaştığında bu gerçeği görecek bir ışığın çakması. Ancak bunun nasıl ve ne zaman olacağına dair bir öngörü, yapılamayacak kadar fazla değişkenin etkisi altında. Belki de bu salgın, durumun farkında olmayan ve olayın vahametini ekonomik göstergelere indirgeyerek gidereceğini zanneden erkin küresel olarak ciddi bir sarsılma yaşamasına neden olacak. İşte o zaman eski normallerimizin kötülüğünün de farkına varmaya başlayacağız.

Doğa cezalandırmaz, dönüştürür

Peki, bu farkındalık oluştuğunda iş işten geçmiş olmayacak mı? Olacak, olmalı da! Çünkü geçecek olan o iş de aslında eski normalin kendisi olacak. Belki o zaman zincirlerimizden kurtulabilir ve bir alternatife yönelmeye mecbur kalabiliriz.  Ancak bunun basit ve kolay olacağını beklememek de yararımıza. Bedel ödemeden hesap vermeden eski normallerimizden kurtulamayacağız. Bu da bir gerçek. Peki, bedel ödememiz gerekiyorsa bu durumu da hak etmiş olmuyor muyuz? Bana sorarsanız hak ettiğimiz şey tam olarak bu değil. Hak ettiğimiz şey daha başka. Doğaya dönüş. Bu olmadan gerçekleşen tüm yıkım eski normalin zaman içerisinde tekrar ortaya çıkmasına da zemin hazırlayacaktır. Hak ettiğimiz şey, durumun farkına varmak. Farkına varmadan ödeyeceğimiz bedel olsa olsa cezalandırma olur ki bu da doğanın kitabında pek yazmayan bir olgu. Doğa cezalandırmaz, doğa dönüştürür.

Genetik evrimimizin yanında gerçekleşen davranışsal evrimimiz bu dönüştürücülüğün bir kanıtı. (Bu konuda Richard Dawkins’ten daha detaylı bir okuma için tıklayın)  Bu dönüşümü ya yaşayacağız ya da birbiri ardına gelecek olan felaketlerle acı çekmeye devam edeceğiz. Üstelik sorumlusu olduğumuz bu yıkımların yıktığı sadece biz de olmayacağız. O sebeple insanın kendisini virüs olarak niteleyip salgınları da insanın yarattığı tehlikenin ilacı olarak görmek hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Zarar verdiğimiz sadece biz olmuyoruz. İnsanın kendisine spesifik bir yok oluş ne yazık ki mevcut değil. Uzun vadede etkisi azalsa da, ortaya çıkan bu tarz pandemilerin sadece insanı terbiye edeceğini düşünmek yanılsamadır. Kısa vadede etrafındaki tüm çevrede de ciddi bir yıkıma neden olacağı aşikardır. Bakmayın siz sokağa çıkma yasaklarının birçok ekosistemi canlandırdığı iddialarının dolaşımda olmasına, çoğunluğu sadece bir viralden ibaret. Sokağa inen yaban domuzunun ya da yaban keçisinin derdi beslenmek. Yoksa kendine yeni habitatlar bulduğu için değil. Hatırlayın üçüncü havalimanı yapılırken boğazdan yüzerek kaçmaya çalışan yaban domuzlarını. İşte onlar insandan kaçıyorlardı. Şimdi de insanın olmadığı zamanda açlıktan ölmemek üzere yiyecek bulmak için çaresizce caddelerdeler. Hem de insandan başka hiçbir canlının ayak uyduramayacağı beton yığınları arasında. Sizin canlanma olarak gördüğünüz aslında bir can çekişme.

Nitekim İngiltere’de geçtiğimiz hafta dolaşıma giren bir fotoğraf, yazının başında belirttiğimiz ve gerçekliğin ne olmadığını anlatan şeye işaret ediyordu. Sahte bir twitter hesabı Yokoluş İsyancıları’na atfen bir ifadenin yer aldığı afişlerin olduğu bir görsel paylaşmıştı. Olayın inkâr ya da reddedilmiş olması yaklaşımın sakatlığından bir şey eksiltmiyor. Çünkü burada konu Yokoluş İsyancıları değil, konu bu fikri yaklaşım.

Zaten konunun iç yüzü şurada anlatılıyor. Yokoluş İsyanı hareketinin sahip olduğu potansiyele yönelik yapılan bu tahripkar girişim aslında yeni bir fikri içeriğin anlatımı değil. Çok eski zamanlardan beri var olan bu sakat görüş bir anlamda çözümü herkesi bir kod satırına dönüştürüp hastalık kontrolü yapmakta gören otoriterliğin ekofaşist bir yansımasını anlatıyor adeta. Konuyu da bu bağlamda değerlendirmek bizi sanki Yokoluş İsyanı’nın bir görüşünü tartışıyor olmak gibi yanlış bir alana girmekten de uzaklaştırıyor.

Çözüm sistem değişikliğinde

Olayı otoriterlik ekseninde tartışmazsak, bu provakatörlüğü yapanların amaçlarının altında yatan şey olan çevreciliğin ırkçılık ve faşizm ile fikirsel bir bağı olduğu izlenimine hizmet edecektir. O yüzden yok öyle yağma. Yağma şurada var: Çin gibi otoriter bir ülkenin demir yumruk ile bu salgını kontrol ediyor oluşunu bu işin çözümüymüş gibi sunmakta!  Sorunun kaynağı olan yönetim, üretim ve tüketim sistemini revize etmek ya da alaşağı etmek ile hiç ama hiç ilgilenmeyen bir yaklaşımı iyi örnek ya da güzel yaklaşım olarak sunmak ciddi başka problemlerin de ortaya çıkmasına neden olabilir. Karşıtı olan sürü bağışıklığı anlamsızlığını nasıl zırvalık olarak niteliyorsak, insanların farklı renkler altında sınıflandırıp sosyal alanları içerisinde kontrol altında tutmak, uzun vadede norm haline gelme potansiyeli olan bir olağan üstü hal politikasına işaret etmektedir.

Çözümü henüz olmayan ve uzun süre de olacak gibi görünmeyen bir sürecin uzun vadede sosyal ve siyasal sistemi dört duvar arasına sıkıştıracağını görmemiz gerekiyor. İnsanların yaşamsal eski normallerini ortadan kaldırırken olması gereken yeni normaller yerine otoriter bir hukuksuzluklar normallerini uygulamaya sokmak uzun vadede çok daha büyük bir otoriterliği doğuracaktır. Çözüm ne otoriterlikte, ne de mevcut ekonomik sistemin yıkılmaması için uygulanan kapitalist kısıtlı kontrolde! Çözüm, sorunun kaynağı olan eski normallerin yerine yeni bir sistem ve yaşam tarzı arayışında. Ciddi bir sistem değişikliği yaşanmaz ise bir sonraki büyük felaket, bulunduğumuz çevrenin kısıtlı yaşanabilirliğini de ortadan kaldırma riskini taşıyor. Bu tehlikenin nedeni de iklim krizi ve beraberindeki kontrolü imkânsız olaylar zincirinde yatıyor. Tek çözümü de şu: İklimi değil sistemi değiştir. İnsanı değil yaşam tarzını mahkûm et.

Yazıyı Thomas Hobbes’un şu tespitiyle bitirelim:

Auctoritas non veritas facit legem.

Yasayı yapan otoritedir, hakikat değil.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKoronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Plastik ambalaj aldatmacası

Korona günlerinde tek kullanımlık plastik kullanımında ciddi bir artış olduğu aşikar. Burada kast etiğimiz tek kullanımlık plastikler sağlık ve hijyen malzemeleri tabii ki değil, daha çok ambalajlı ürünler. Açıkta satılan ürünler her nedense bir anda “virüs bulaştırıyor” algısıyla istenmeyen ürün haline getirildi. Ticaret Bakanlığı da bu algıya “marketlerin sebze ve meyveleri plastik poşetleyip öyle satmaları” anlamına gelen bir genelgeyle katkı sundu. Böylece hiçbir bilimsel bilgiye dayanmayan bir şekilde plastik poşetler her tarafta tekrar kullanıma girdi ve Ticaret Bakanlığı, Çevre Bakanlığı’nın uygulamaya soktuğu parayla poşet uygulamasının adeta ayaklarına kurşun sıktı.

Bu yaklaşım ile sıfır atık vizyonunun da sıfırlandığını söyleyebiliriz. Çünkü ambalajlı gıda çılgınlığı, çok az çöp çıkan evlerden bile her gün onlarca plastik çöpün çıkmasına neden oldu. İşin içerisine bir de plastik ve ambalajlı gıda satıcısı fırsatçıların manipülasyonları da girince bu akıl almaz ambalaj tüketimi bir halk sağlığı problemine dönüşmeye başladı desek, hata yapmış olmayız. Bu duruma çeşitli yazılarla ve açıklamalarla katkı sunanlar da var. İlginç bir dezenformasyon almış başını gidiyor.

Bir önceki yazımızda plastik ambalajın koronavirüs yayma potansiyelinden bahsetmiştik. Bu hafta da, yapılan yeni bir çalışmada bulunan bulgularla, plastik ambalajlı ürünlerin yarattığı tehdidi detaylandıracağız. Ancak buna geçmeden önce plastik ambalajlı gıdalara ambalajdan bulaşan kimyasallara değinmemiz gerekiyor. Çünkü plastikler üretilirken bünyelerine ciddi miktarda ek kimyasal maddeler ekleniyor. Ambalajın plastik tipine bağlı olarak bu miktarlar değişebiliyor. Bu durum da ne düzeyde kimyasalın ürüne transfer olabileceğini belirliyor. Zira, ambalajdan mikroplastik bulaşının tüketiciler için risk teşkil etmediği kolayca iddia edilebiliyor.

Mikroplastik bulaşı: Ambalajdan gıdaya

Ayrıca bu mikroplastiklerin insan sağlığı üzerine olan etkisinin de tartışmalı olduğunu iddia eden bir akıl tutulması mevcut. Tıpkı iklim krizi inkarcılığı gibi. Bu durum da bu kesimlerde meselenin kolaylıkla hafifletilmesine neden olabiliyor. Ancak işin içine kanserojenliği ya da öldürücülüğü tescilli kimyasallar da girince aynı zevat bir anda ölü taklidi yapabiliyor. Bakın bir dergi var! İsmi de “Food Additives and Contaminants” yani “Gıda katkı maddeleri ve kirleticileri”. Bu dergi, onlarca kirletici ile ilgili sürüyle yayın barındırıyor. Bizim sofra tuzlarındaki mikroplastik kirliliği makalemiz de burada yayımlanmıştı. Buradaki makaleleri karıştırdığınızda plastik eklentisi olarak kullanılan ve ambalaj ya da bir şekilde gıda ile temas ettiğinde gıdaya bulaşan kimyasallarla ilgili ciddi sayıda yayın bulabilirsiniz. En çok atıf alanlarından biri de Çin’de yapılan bir çalışma.

Çalışma en yaygın plastik eklenti maddelerinden biri olan Bisfenol A ve onun analoglarının gıdalardaki miktarlarını araştırmış. Bu amaçla 289 gıda örneği incelenmiş farklı düzeylerde ve hemen hemen tüm ürünlerde bu eklenti maddesine rastlanmış. Bir başka çalışma da İngiltere’den. Birçok gıda türünde plastik eklenti maddelerinden olan fitalat türlerine rastlanılmış. Her ne kadar rastlanılan miktarlar limit altı olsa da, ambalajlı gıda tüketme çılgınlığı bu miktarın uzun erimde risk oluşturabileceğini ortaya koymaktadır.

Bir diğer çalışma da Türkiye’den. Tüketilebilir sıvı yağlar üzerine yapılan çalışmada, en yüksek fitalat miktarı PET şişe içerisinde satılan yağlardan tespit edilmiş. Başka dergilerde yayınlanmış çalışmalara gelmedim daha. Örneğin, şu çalışma yine Türkiye’den. Hepimizin severek tükettiği yoğurtlarda –ki neredeyse hepsi plastik ambalajlarda satılıyor- çeşitli düzeylerde fitalat tespit edilmiş. Yani sözün özü, plastik ile temas eden ya da daha açık bir ifadeyle plastik ambalajlar içerisinde satılan gıdalara, plastiğin yapımı aşamasında kullanılan zehirli kimyasallar önemli oranda bulaşıyor. Bu kimyasallar da ya kanserojen ya da hormon bozucu.

Ambalajları açma şekli bile etkiliyor

İşte bu kimyasalların bulaşmasının bir diğer yolu da mikroplastik ayrışması. Yazının başında değindiğimiz çalışma da işte bu mikroplastiklerin ne düzeyde ambalajdan gıdaya bulaştığını irdeliyor. Sonuçlar ambalajlı gıda sevicilerini ve ambalajlı gıdayı matah bir şeymiş gibi sunan her konunun uzmanı köşe yazarlarını üzecek cinsten. Ambalajın uzunluğuna göre yapılan hesaplama cm-ambalaj başına 250 adede kadar mikroplastik direkt olarak gıdaya bulaşabiliyor. Çalışma her türlü ambalaj açma senaryosunu deneyerek gerçekleştirilmiş. Plastik kapları/torbaları/ bantları/kapakları açmak için mikroplastiklerin makasla kesme, ellerle yırtma, bıçakla kesme veya elle bükme gibi günlük yaşamımızdaki basit yöntemlerle ne düzeyde gıdaya bulaştığı ortaya konulmuş. Bu işlemlerin her biri için farklı olmak üzere yaklaşık 0.46-250 adet mikroplastik/cm bulaşı olabileceği ortaya konulmuş. Miktarlardaki çeşitliliğin ambalajı açma şekli, ambalajın sertliği, kalınlığı, plastik malzemelerin yoğunluğuna bağlı olduğu da tespit edilmiş. Örneğin bir şişenin veya çikolata ambalajının makasla kesilerek açılması sonucu üretilen mikroplastik lifler, doğrudan çıplak gözle bile görülebilmiş.

Öyle anlaşılıyor ki plastik ambalaj üretilirken, dolaşıma sokulurken, tüketilirken ve atılırken, yani tüm aşamalarda çevre ve insan sağlığı için tehlike arz ediyor. Buna rağmen alternatif tüketim alışkanlıklarının geliştirilmesini konuşmak yerine tüm bu zararlar göz ardı edilerek plastik ambalajın sağlıklı ve gerekli olduğunu iddia etmek olsa olsa art niyetliliktir, başka hesaplar içinde olmaktır. Ortada koronavirüs gerçeği varken ve bunun da insanın doğayla kurduğu ilişkiyle doğrudan ilgisi olduğu açıkken hala doğa düşmanı uygulamaları önermek ya da çözüm gibi sunmak doğa ve insan düşmanlığından başka bir şey değildir.

Ambalajcıların, plastikçilerin ve onların uzantısı vitrin süslerinin söylediklerinden kendinizi koruyun. Plastik;  üreticisi ve üzerinden para kazananları dışında kimsenin dostu değildir.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Koronavirüs en çok plastik yüzeylerde tutunuyor

Covid-19 salgını tüm dünyayı sarmış vaziyette. Bir yandan Çin’de kontrol edildiğine dair gelen haberler ile umutlar artarken, diğer taraftan virüsün ABD, İran, İtalya, Fransa ve Türkiye’deki seyri umutsuzluğu artırıyor. Üstelik önlem olduğu iddiasıyla açıklanan paketlerde yaşlıya kolonya ve dua; inşaatçıya da teşvik ve indirim olduğunu görünce karamsarlık daha da artıyor. Buna rağmen sağlığımızı korumaktan geri kalmamakta fayda var.

Anlaşılan o ki büyük ihtimal kaderimize terk edildik. Öyleyse yapabileceklerimizin sınırlarının bilincinde olarak bireysel korunma önlemlerini almaktan geri durmayalım. Bunların başında da kullandığımız eşyanın virüsü yüzeylerinde barındırma potansiyellerini bilmek geliyor. Bu tür bilgileri araştıran dünya çapında yüzlerce malzeme bilimci, mikrobiyolog ve virolog var. Almanya’dan dört araştırmacı; G. Kampf, D. Todt, S. Pfaender ve E. Steinmann, koronavirüslerin hangi yüzeylerde ne kadar süre kaldığını ve hangi dezenfektan ile ne kadar sürede temizlendiğini araştıran çalışmaları bir araya getirdi. Yaptıkları çalışmanın sonuçlarını da The Journal of Hospital Infection dergisinde yayımladılar. Sonuçlar oldukça ilginç ancak şaşırtıcı değil. Her anlamda insanlık ve çevre için tehlikeli olan plastik malzemeler, koronavirüslerin yayılmasında da önemli bir ajan görevi görüyor.

Virüsün plastik yüzeyde kalma süresi dokuz gün

Yazarlar, konu hakkında yapılmış 22 çalışmayı derlemişler. Buna göre Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu (SARS) koronavirüsü, Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS) koronavirüsü veya endemik insan koronavirüsleri (HCoV) metal, cam veya plastik gibi cansız yüzeylerde dokuz güne kadar kalabiliyor. Henüz Covid-19 ile ilgili yapılmış bir çalışma olmasa da benzer virüslerin özellikle plastik yüzeylerde dokuz güne kadar kalabildiğini ortaya konulmuş durumda. Yani kullandığınız ya da temas ettiğiniz bir plastik yüzey spesifik olarak etkili bir dezenfektan ile temizlenmemişse ve dokuz gün öncesine kadar da Covid-19 ile enfekte biri o yüzeye dokunmuşsa, o virüsün size de bulaşma ihtimali oldukça yüksek.

Çalışmada birçok farklı virüs tipi araştırılmış. Koronavirüslerin ise belirtilen yüzeylerde kalma süreleri şöyle:

  • Çelik yüzeyde 20-21 derecelerde 2-5 gün, 30 derecede 8-24 saat arası
  • Alüminyum yüzeyde 21 derecede 2-8 saat
  • Metal yüzeylerde oda sıcaklığında 5 gün
  • Ahşap yüzeylerde oda sıcaklığında 4 gün
  • Kağıt yüzeylerde oda sıcaklığında, 5 dakika ile 5 gün arasında virüsün tipine ve yoğunluğuna göre değişiyor
  • Cam yüzeylerde oda sıcaklığında 4 gün, 21 derecede 5 gün
  • Plastik yüzeylerde 2-25 derecede 2-5 gün, oda sıcaklığında 2- 9 gün
  • PVC yüzeylerde 21 derecede 5 gün
  • Seramik yüzeyde 21 derecede 5 gün
  • Teflon yüzeylerde 21 derecede 5 gün

Her dezenfektan işe yaramıyor

Yukarıda sayılanların tümü günlük yaşamda birebir temas ettiğimiz yüzeyler. Paradan tutun da maskeye, asansör tuşundan kapı koluna, pencereden banyo yüzeyine kadar. Ancak söz konusu  yüzeyler %62-71’lik etanol, %0.5’lik hidrojen peroksit veya % 0.1’lik sodyum hipoklorit benzeri yüzey dezenfeksiyonları ile bir dakika içinde etkin bir şekilde temizlenebilir. Ancak  % 0.05-0.2’lik benzalkonyum klorür veya % 0.02’lik klorheksidin diglukonat gibi diğer dezenfektanlar ile temizlenmişse ilgili virüsler hala o yüzeyde olabilirler.  Burada ortam dezenfeksiyonunun ne kadar önemli olduğu ve mümkün olduğunca plastik eşyalardan uzak durulması gerektiği gerçeği ortaya çıkıyor. Hali hazırda enfeksiyondan korunma amacıyla artan tek kullanımlık eşya arasında plastiği tercih azaltmakta fayda var.

Virüs nedeniyle eve kapandığımız şu günlerde dışarıdan sipariş ettiğiniz yiyeceklerin bir sürü tek kullanımlık plastik malzeme bulunuyor. Yemek siparişlerinin en kötü yanı her şeyin plastik içinde servis edilmesi! Üstelik bu yemekler hazırlanırken de hijyen kurallarına dikkat edilip edilmediğini bilmiyorsunuz (virüsün seramik yüzeylerde beş gün kalabildiği anlaşılıyor).  Burada bahsettiğim hijyen, bu virüs için spesifik hijyen önlemi. Yoksa masayı tezgahı gün sonunda yıkamak anlamlı bir hijyen sağlamıyor.

‘Plastikten uzak dur, hijyene dikkat et!’

Çalışanlar özel önlem almamışsa durum sıkıntılı olabilir zira koronavirüsün ağız, burundan gelen ve gözyaşı gibi salgılarla bulaştığını biliyoruz. O zaman hızlı tempoda yemek yetiştirmek zorunda kalan bir işletmenin çalışanlarının ya da oradaki yüzeylerin ve kuryenin bu virüs ile temas edip etmemesinin, bunu da sizin kullanacağınız plastiklere bulaştırmayacağının garantisi yok. Sizin sizden önce kimsenin kullanmadığını düşündüğünüz plastiklerin öylece açıkta beklediğini ve dezenfektanla da temizlenmediğini bilmeniz gerekiyor. Çünkü adı üstünde tek kullanımlık! Nitekim Alman araştırıcıların yaptığı çalışmada değindikleri plastik de tam olarak bu plastikler. O halde bir şey sipariş ettiğinizde gelecek olan şeyin bu virüs ile özellikle de plastik varsa onun yüzeylerinde bulaş olma ihtimali oldukça yüksek. Yapılacak şey basit: Plastikten uzak dur ve hijyene özen göster.

Koronavirüs ile evlere kapandığımız bu günlerde işinizi şansa hayatınızı da kadere teslim etmeyin. Önleminizi alın. Nitekim tercihleriniz sizin geleceğinizin de belirleyicisidir. Daha az plastik ile virüs bulaşma riskini önemli oranda azaltabilirsiniz. Yemeğinizi evde yapın ve plastik ile temasınızı en aza indirin.

Unutmayın plastik dostunuz değildir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Koronavirüs için harekete geçen akıl iklim krizinde neden ölü taklidi yapıyor?

COVID-19 Çin’de yavaşlama eğilimine girdi girmesine ancak dünyanın diğer bölgelerinde son hızla yayılmaya devam ediyor. Tüm ülkeler bu konuda sıkı önlemler alıyor. İtalya, Danimarka gibi ülkeler memleketi komple kapatırken, birçok ülkede tüm toplu etkinlikler iptal ediliyor. Okullar boşalmış, marketler neredeyse yağma düzeyinde talan edilmiş halde. Adeta post apokaliptik bir filmin ilk 25 dakikalık bölümünü canlı olarak yaşıyoruz. Tüm dünya konunun ciddiyetinin fevkalade farkında. Herkes alınan önlemleri anlayışla karşılıyor. Komplocu eblehler ve geninin kudretli olduğunu zanneden ahmaklar dışında durumun gidişatını herkes ilgiyle takip edip belirlenen ve olması gereken önlemlere uyuyor. Müthiş bir adı konulmamış ortak akıl söz konusu.

Herkes elini yıkamayı yeniden keşfetti. Şimdiye kadar yerini anlamsız kokulu ıslak mendillere ve losyonlara kaptırmış olan kolonya yeniden revaçta. Tüm bunların hepsi bir salgın için. Öldürücülüğü çok yüksek olmasa da yarattığı korku ve beraberinde gelişen farkındalık inanılmaz. Öyle ki bu hızla devam ederse sırf el yıkama yüzünden su sıkıntısı bile baş gösterebilir. Yani ciddi bir önlem alma seferberliği var. Olsun da olması gereken bu. Sadece üç ay gibi bir sürede yaşanıyor tüm bunlar.

Tembel beyinler!

Tüm bunları neden mi anlatıyorum? Şundan dolayı: Öldürücü etkisi kısa sürede ortaya çıkan bir probleme karşı anında reaksiyon gösterilebiliyor, hem de küresel boyutta. Benzer bir durum Zika, Ebola vb salgınlarda da görülmüştü. Zira hastalığa kapılınca etkisini kısa sürede gözlemleyebiliyoruz. Mesela hava kirliliği, plastik kirliliği ya da küresel iklim krizi gibi etkisi daha uzun sürede gözlemlenebilen problemlerde benzer bir reaksiyon oluşmuyor. Kısacası beynimiz etkisi uzun sürede ve zamana yayılarak ortaya çıkan ve hatta kimi zaman nesillere yayılan olaylara karşı harekete geçme konusunda oldukça tembel. İkna olmuyor. En azından özel bir farkındalık yoksa viral enfeksiyonlara gösterilen reaksiyonlara nazaran yaprak bile kımıldatamıyor. Peki neden?

George Marshall, “Don’t Even Think About It: Why Our Brains Are Wired to Ignore Climate Change” isimli kitabında bu soruya geniş ve ilgi çekici bir cevap sunuyor. Kitabın ana teması, iklim değişikliği sorununun bilimsel veya teknik değil psikolojik olarak nitelendirilmesine dayanıyor. İklim Destek ve Bilgi Ağı‘nın da kurucusu olan Marshall, alışılmışın dışında bir şekilde bu soruyu cevaplamak için terör yönetimi teorisini, bilişsel önyargıyı, seyirci etkisini ve sosyal bilimciler tarafından geliştirilen diğer kavramları kullanıyor. Merak edenler kitabı okuyarak daha detaylıca neden küçük beynimizin farklı olayların benzer sonuçları olsa da nasıl farklı tepki verdiğini iklim krizi üzerinden gayet güzel bir şekilde öğrenebilir. Ancak ben yine de kitaptaki bazı tespitleri buradan vermekte yarar görüyorum. Marshall bir psikolog olan Daniel Kahneman’dan şunu aktarıyor:

İklim değişikliği ile başa çıkabileceğimiz konusunda son derece şüpheliyim çünkü uzak, soyut ve tartışmalı olarak algılanan bu tehdit, kamuoyunu ciddi şekilde harekete geçirmek için gerekli özelliklere sahip değil”.

Kahneman iklim krizinin uzun vadeli olan ve sonucu daha zamana yayılarak ortaya çıkan bir olay olduğunu ve bu yüzden de insanların bu duruma insanlar şüpheyle yaklaştığını belirtiyor. Bu durum tabii ki bir avuç iklim mücadelecisini kapsamıyor çünkü konu hakkındaki hazır bulunuşluk oldukça belirleyici.

Burada bir kıyaslama yapmak yerinde olacaktır. Çünkü iklim krizi veya hava kirliliği ya da plastik kirliliği konusunda önlem alma meselesinde küresel sermayenin isteksizliğinin nedeninin ekonomik kaygılar olduğu çokça dile getirilen bir durum. Yani tröstler para kaybetmek istemiyor çünkü işin ucunda kârdan zarar söz konusu. Ancak görünen o ki COVID-19 vakasında bu konuda pek de kimsenin sesi çıkmıyor. Petrol fiyatları hiç yoktan tonla değer kaybetti. Tüm dünya borsaları çöküşte ve ciddi bir kriz geliyor. Bunların COVID-19 ile ilişkisi açık ve net.

Geleceğin refahı

Ancak buna rağmen mesela sera gazı salımını azaltmak için isteksiz davranan ABD, COVID-19 yüzünden ülkeyi kapatmayı bile konuşabiliyor. Bütün şirketler ciddi bir değer kaybı yaşıyor ve durum gerçekten vahim. Benzer bir durum iklim krizi nedeniyle de gerçekleşecek ancak işin can alıcı noktası şu! İklim krizinin etkilerinin ortaya çıkışı biraz zaman alıyor! Bu da aksiyona geçilmesini yavaşlatıyor. İşte burada da önlem alınması noktasındaki isteksizliğin nedeni ortaya çıkıyor.

Yale üniversitesinden fütürist ve sosyolog Wendell Bell bu durum için şunu söylüyor:

“Geleceğin refahı için fedakarlık yapmak tek yönlü bir sokak gibi görünüyor”.

İşte etkisi ve öldürücülüğü kesin olsa da, ortaya çıkış süresi biraz zaman alan ve alınan tedbirlerin de etkisini yine uzun vadede gösteren olgulara karşı beynimizin yaklaşımı! Adeta ölü taklidi! Ancak işin bir diğer tarafında da mevcut COVID-19 pandemisinin ya da başka bir sürü felaketin iklim kriziyle de ilgili olduğu gerçeği duruyor. Yapmamız gereken belki de bu bağlantıya odaklanmak. Daha basite indirgenmiş bir şekilde bu ilişkileri kurup etkisini kısa sürede hissettiren olaylar ile iklim krizi arasındaki bağa odaklanmak. Bunu yapabilirsek belki de iklim krizine karşı alınabilecek önlemlerde de hızlanma gerçekleşebilir.

O halde sözlerimizi New York Üniversitesi’nden etik uzmanı Samuel Scheffler‘in sözleriyle bitirelim: “Gelecek için çalışmamızın tek yolu, onların adına hareket etmeye motive olmamızdır”. İşte bunun da tek yolu gelecek için grev yapan çocuklara destek olmaktır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kuzeydoğu Akdeniz kıyılarımızın ölüm fermanı: Plastik hammadde fabrikaları

Son zamanlarda Kuzeydoğu Akdeniz kıyılarımız ile ilgili akla gelen şeyler hep olumsuz oldu! Enerji rekabeti, Suriye savaşı, kirlilik, karaya vuran balinalar, balıkçı trollerinde ölen kaplumbağalar, istilacı balık türleri ve daha bir sürü olumsuz şey! En son ne zaman iyi bir haber duyduğumu açıkçası hatırlamıyorum. Takip edenler bilecektir, bu köşeden Kuzeydoğu Akdeniz kıyılarımızdaki kirlilik tehdidinin ne boyutta olduğunu şu yazımda etraflıca değerlendirmiştim. Aşırı plastik üretimi ve tüketimiyle beraber yetersiz atık yönetimimize bir de Mısır, Lübnan gibi ülkelerin çöpleri de eklenince kirliliğin boyutu ürkütücü hale gelmektedir. Bunlara balıkçılık ve gemicilik faaliyetleri ile başka ülkelerden getirilip sağa sola terk edilen plastikleri de eklemek faydalı olacaktır. Çünkü bunlar da bu kirliliğin önemli nedenlerinden sayılabilir.

Bu derece kirli olan bir bölge için yapılması ve yapılmaması gerekenlerin de konuşulması gerekiyor. Çünkü bunların ne oldukları gayet belli! Yapılması gerekenlerin başında iyi bir yönetim planının hazırlanıp bölgenin nasıl daha az kirli bir çevre haline getirilebileceğinin ortaya konulması geliyor. Yapılmaması gerekenlerin başında ise hali hazırda bölgede bulunan ağır sanayi tesislerine yenilerini eklememek ve var olanların da çevreye daha duyarlı hale getirilerek yeterli ve etkili şekilde denetimlerini sağlamak…. Ancak görünen o ki yapılmaması gerekenleri yapmak daha cazip. Çünkü “ekonomik kalkınma” ekolojik dengeden daha cazip!

Ekonomik değil, ekolojik boyut

Neden mi bahsediyorum? Tabii ki Mersin ve Adana/Hatay bölgesine kurulacak olan iki adet devasa petrokimya tesisinden. Çıkartılan kararnamelerle bu iki yere devasa büyüklükte ve toplam kapasitesi 1 milyon tonu bulacak olan polipropilen plastik üretim tesis kurulacak. Türkiye’nin toplam polipropilen plastik ithalatını düşününce, bu ithalat miktarının azaltılacak olduğu iddiası açısından kıymetli bir işmiş gibi görünse de işin aslı pek de öyle değil. Çünkü polipropilen ham maddesi olan propan yine yurt dışından getirilecek. Yani ithal edilen mal, polipropilenden propana kayacak. Bu da ekonomik getiri iddiasını desteklemeyen bir dönüşüm. Tabii ki polipropilen daha pahalı bir hammadde ancak işin ekonomik boyutu ilgilendiğimiz en son şey. Asıl üzerinde durmamız gereken konu daha çok ekolojik boyut. Bunun da ortaya konulabilmesi için projenin tüm detaylarının konunun uzmanlarınca değerlendirilmesine ihtiyaç var. Gelin kurulması planlanan iki tesisin de olası çevresel etkilerini biraz değerlendirelim.

Ceyhan Polipropilen Üretim A.Ş. tarafından gerçekleştirilecek olan, Ceyhan Propan Dehidrojenasyon (PDH) ve Polipropilen Üretimi Projesi’nin, Adana-Hatay sınır bölgesindeki İncirli köyü ile Toros Gübre arasında kalan alanda kurulacağı ve bu alanı da kapsayan daha geniş Petrokimya Endüstri Bölgesi ile birlikte planlandığı anlaşılmaktadır. CFS Petrokimya Sanayi Anonim Şirketi tarafından da Mersin İli, Akdeniz İlçesi, Karaduvar Mahallesi Mevkii’nde Tekfen Polipropilen Üretim Tesisi Yatırımı Projesi’nin gerçekleştirilmesi planlanmakta. Her iki tesisin de ağır sanayi tesislerinin bulunduğu ve yenilerinin de kurulma aşamasında olduğu bölgelerde kurulacak olup bölgedeki ağır sanayi yükünün de artmasına neden olacağı aşikâr. Daha başka birçok ortak noktaları olduğundan iki projeyi birlikte değerlendirmekte fayda olduğunu düşünüyorum.

Bu arada “yatırım düşmanlığı yapılıyor!” kakafonisi oluşturacaklar için şimdiden belirtelim: Eğer bir proje yapılırken ortaya çıkacak etki ekolojik olarak tehdit oluşturuyorsa o zaman tercihimiz ekolojiden yana olacaktır. Çünkü tesisler olmadan sadece konforumuz azalır, ancak ekolojik denge olmazsa konfor olsa da yaşayacak bir alanımız kalmayacaktır. Yani niyetimiz yatırım karşıtlığı yapmak değil, ekolojik dengenin sürdürülebilirliğine katkı sağlamaktır.

Her iki tesis için de ÇED süreçleri ya bitmiş ya da bitmek üzere. ÇED süreçlerinin formalite olduğunu da ekleyerek var olan bilgiler ışığında bazı değerlendirmeler yapalım:

Su kaynaklarının aşırı kullanımı

1- Projelerin planlanan uygulama alanlarının yakın çevresinde ağır endüstriyel formda başka faaliyetler de mevcut. Bu durum da ilgili alanın çevresindeki su kaynaklarının aşırı kullanımı problemini ortaya çıkartmaktadır. İlk olarak açılması planlanan su kuyularından temin edilecek suyun kullanım şekli her iki bölgenin de yeraltı su rezervleri üzerindeki baskının artmasına ve uzun vadede yer altı suyunun tuzlanması veya daha derinlere çekilmesi problemlerine neden olabilecektir. Her iki proje için de buna dair alınacak önlemler konusunda herhangi bir ibare mevcut değil. Böyle bir problemin tek çözümü suyu daha az kullanmaktır. Ancak proje kesin olarak gerçekleştirileceği için bölgenin su bütçesinin uzun vadede önemli ölçüde etkileneceğini veri olarak kabul edebiliriz. Ayrıca her iki bölge de uzun dönemli kuraklık eylem planlarında ilk etkilenecek alanlar olarak nitelendirilmektedir. Bu bilgilerin hiçbirinin dikkate alınmadığını projenin planlamalarından anlayabiliyoruz.

Bölgedeki plastik kirliliğinin artışı

2- Her iki projenin de ana amacı olan polipropilen pelet plastik üretiminin bölge üzerindeki kirlilik yükünü arttıracağına şüphe yok. Hali hazırda sadece gemicilik faaliyetleri ve Adana, Hatay ve Mersin ili sınırları içerisindeki plastik üretim/geri dönüşüm tesislerinin yetersiz ve etkisiz atık yönetiminden kaynaklı olarak gerçekleşen plastik pelet kirliliğinin, bu tesislerin getireceği ek gemi ve kara trafiği nedeniyle de artacağına şüphe yok. Çünkü benzer fabrikaların en büyük özelliği kıyısı oldukları alanlara tonlarca plastik pelet sızdırmaları.  Bu durum ilgili alan ve çevresindeki alanları habitat olarak kullanan kuş, balık, deniz kaplumbağası ve diğer deniz canlıları için risk teşkil edebilme potansiyeli taşımaktadır. Güven (2017) ile Gündoğdu ve Çevik (2019) proje alanının kıyısal sularının da içinde bulunduğu alanlardan yakaladıkları balık türlerinin %50 ve daha fazlasının midesinde mikroplastiğe rastladıklarını bildirmişlerdir. Her ne kadar ilgili alanda yapılmış bir çalışmaya rastlanılmamış olsa da su kuşlarının (Van Franeker vd., 2011; Terepocki vd., 2017), deniz kaplumbağalarının (Carr, 1987; Schuyler vd., 2014) ve diğer deniz canlılarının, (peletlerin de içinde olduğu) mikroplastikleri yemek zorunda kaldıkları başka çalışmalarla ortaya konulmuştur. Bu nedenle ilgili alanda gerçekleştirilecek üretim faaliyeti sonucu ortaya çıkabilecek mikroplastik kirliliği bahsi geçen canlıların bu kirlilikten ciddi olarak etkilenebileceğini ortaya koymaktadır.

Ağır sanayi kaynaklı kirlilik, deniz canlılarının ölüm riski

3- İskenderun ve Mersin Körfezleri birçok ağır sanayi tesisinin yer aldığı alanlardır. Bu durum her iki körfezde yoğun gemi trafiğinin gerçekleşmesine neden olmaktadır. Bunun yanında ilgili sanayi tesislerinin faaliyetleri de bölge üzerinde önemli kirlilik baskısı oluşturmaktadır. Bu durumun en önemli göstergelerinden biri de bölgede gerçekleştirilen bilimsel çalışmalardır. Bu çalışmalarda, çoğunluğu ağır sanayi tesisleri kaynaklı ağır metallerin ve petrol kaynaklı kalıcı organik kirleticilerin varlıkları araştırılmıştır. Örneğin İskenderun Körfezi’nden avlanan birçok deniz canlısı türünde önemli derecede kadmiyum, demir, bakır, krom, kobalt, çinko, kurşun, nikel, alüminyum ve manganez konsantrasyonları tespit edilmiştir (Yılmaz, 2003; Türkmen vd., 2005a; Türkmen vd., 2005b; Fırat vd., 2008; Çoğun vd., 2017; Aytekin vd., 2019). Bunun yanında kalıcı organik kirleticiler (Tekin ve Pazı, 2017) ve pestisitler (Polat vd., 2017) de önemli kirleticiler olarak körfezdeki canlıların dokularında tespit edilmiştir.

Daha önce de belirtildiği üzere plastik peletler, ortam kirleticilerinin bünyelerine yapışması sonucu onların çeşitli çevresel faktörler yardımıyla, farklı ortamlara taşınmasına yardımcı olabilmektedirler. Kurulacak tesisle birlikte artacak olan pelet kirliliği;  bu kirleticilerin peletlerle etkileşime girmesine, onların yüzeylerine yapışıp diğer canlıları tehdit etmesine neden olabilecektir. Nitekim birçok çalışmada, pelet formdakiler de dahil olmak üzere birçok farklı tipteki mikroplastiğin birçok kirleticiyi bünyelerine aldığı rapor edilmiştir (Frias vd., 2010; Avio vd., 2015; Li vd., 2018).

Gemi trafiğinin artmasının bir diğer etkisi de bölgede yaşayan kaplumbağalar ve memeli deniz canlıları üzerinde gerçekleşecektir. Bu etki de daha çok gemi trafiğinin yarattığı gürültü ve kirlilikle birlikte, kaplumbağa ve deniz memelilerinin gemi pervanelerine çarpıp ölmeleri şeklinde olacaktır. Bu sebeple ilgili bölgeye yakın alanlardaki kaplumbağa üreme noktaları ciddi bir tehdit altına girecektir. Üreme sezonunda artan kaplumbağa sayısı, gemilerle bu canlıların karşılaşmasına ve beraberinde de çoğunlukla kaplumbağaların ölmesiyle sonuçlanacak durumların ortaya çıkmasına neden olacaktır. Benzer bir durum yunuslar, foklar ve balinalar için de geçerlidir. Zaten herhangi bir üreme ve yaşama alanı kalmamış olan Akdeniz fokları bu tesislerle birlikte son kalan üreme alanlarını da kaybedeceklerdir.

Polipropilen yerine propan

4- Ülkemizdeki plastik üretimi, hammaddenin ithalatındaki maliyetlerden kaynaklı olarak sınırlı büyüme özelliği göstermektedir. Bu proje ile bu durumun hammadde üretiminin ülke içerisinden temini ile kısmen de olsa çözüleceği iddia edilmektedir. Ancak hali hazırda ülkemizde polipropilenin ham maddesi olan propanın temin edilebileceği yeterli kaynaklar olmadığı için, ham madde ithalatının direkt polipropilen ithalatından, propan ithalatına kayacağı durumunu ortaya çıkarmaktadır. Sonuç itibariyle ithalatın azalmasına bağlı olarak yaratılacağı iddia edilen ekonomik getirinin olmayacağı anlaşılmaktadır. Böyle bir durumda ekonomik getirisi neredeyse olmayan bir proje için ilgili alanda hali hazırda var olan ağır sanayi tesislerine bir yenisini eklemek, ilgili alanın ekolojik olarak bu yükü daha fazla kaldıramayacağı bir noktaya gelmesi ihtimalini doğuracaktır. Üstelik ithal edilen ham madde miktarının azalması ve buna bağlı olarak plastik üretiminde meydana gelecek artış, plastiğin daha çok tüketilmesine ve hali hazırda yönetilemeyen plastik çöplerin daha fazla artmasına da neden olabilecektir. Artan plastik çöplerin sucul ekosistemlere transferi de planlanan kuruluşun çevre üzerindeki dolaylı etkisi olacağı da unutulmamalıdır.

Kümülatif etki

5- Her projede olduğu gibi bu projelerde de, projeler sanki bölgede tek başlarına olacakmış gibi değerlendirilmektedir. Oysa ki ilgili alandaki diğer sanayi tesislerinin etkisinin de dikkate alınıp kurulacak tesislerin etkisi kümülatif olarak belirlenmelidir. Ancak anlaşılmaktadır ki böyle bir değerlendirmeden projelerin olası çevresel etkilerini tam anlamıyla ortaya koyacağı için kaçınılmıştır.

Sonuç olarak her iki bölgede de yapılması planlanan petrokimya tesisleri bölgenin hava, su ve kara ekosistemlerine önemli derecede etki yapacaktır. Bu etkiler kullanılacak yakıtların etkisinden tutun da çekilecek yeraltı suyuna, üretilecek olan atıklardan, sızıntı yapacak mikroplastiklere kadar oldukça fazla çeşitliliktedir. Sadece bazılarına değinebildiğimiz bu etkilerin göz ardı edilmemesi temennimizdir. Ancak görünen o ki doğal ortam pek de kimsenin umurunda değildir. O halde buradan şunu tekrar etmekte fayda görüyorum. Konforlu yaşantımızın tüketim alışkanlıklarının bir sonu olarak gerçekleşen plastik üretimi ve plastik üretiminden para kazananların yönettiği tüketim davranışları, plastik denilen tehlikeli malzemenin hayatımızı daha fazla etkilemesine izin vermememiz gerekmektedir. Bir yandan plastik tüketerek bir yandan da üretilmesine karşı çıkmamız pek tutarlı bir davranış olmayacaktır. Bunun yanında bir yandan tesislerin etkilerine dair sus pus olup bir yandan da janjanlı tanıtımlarla milyonlarca lira destek ile Akdeniz’i temiz tutamayacağımızı bilmemiz gerekmektedir. Kirliliğin kaynağı her gün artan plastik üretimi ve tüketimidir. Buna dair bir şeyler yapmadan gerçekleştirilecek her iş zaman kaybı ve kaynak israfından öte olmayacaktır.

***

Kaynaklar

  • Gündoğdu, S., Çevik, C., 2019b. Türkiye’deki Deniz Canlılarındaki Mikroplastik Kirliliği. https://doi.org/10.13140/RG.2.2.27136.58888
  • Güven, O., Gökdağ, K., Jovanović, B., Kıdeyş, A.E., 2017. Microplastic litter composition of the Turkish territorial waters of the Mediterranean Sea, and its occurrence in the gastrointestinal tract of fish. Environ. Pollut. 223, 286–294. https://doi.org/10.1016/j.envpol.2017.01.025
  • Avio, C.G., Gorbi, S., Milan, M., Benedetti, M., Fattorini, D., D’Errico, G., Pauletto, M., Bargelloni, L., Regoli, F., 2015. Pollutants bioavailability and toxicological risk from microplastics to marine mussels. Environ. Pollut. 198, 211–222. https://doi.org/10.1016/j.envpol.2014.12.021
  • Aytekin, T., Kargın, D., Çoğun, H.Y., Temiz, Ö., Varkal, H.S., Kargın, F., 2019. Accumulation and health risk assessment of heavy metals in tissues of the shrimp and fish species from the Yumurtalik coast of Iskenderun Gulf, Turkey. Heliyon 5, e02131. https://doi.org/10.1016/j.heliyon.2019.e02131
  • Carr, A., 1987. Impact of nondegradable marine debris on the ecology and survival outlook of sea turtles. Mar. Pollut. Bull. 18, 352–356. https://doi.org/http://dx.doi.org/10.1016/S0025-326X(87)80025-5
  • Çoğun, H.Y., Firat, Aytekin, T., Firidin, G., Firat, Varkal, H., Temiz, Kargin, F., 2017. Heavy Metals in the Blue Crab (Callinectes sapidus) in Mersin Bay, Turkey. Bull. Environ. Contam. Toxicol. 98, 824–829. https://doi.org/10.1007/s00128-017-2086-6
  • Fırat, Ö., Gök, G., Çoǧun, H.Y., Yüzereroǧlu, T.A., Kargin, F., 2008. Concentrations of Cr, Cd, Cu, Zn and Fe in crab Charybdis longicollis and shrimp Penaeus semisulcatus from the Iskenderun Bay, Turkey. Environ. Monit. Assess. 147, 117–123. https://doi.org/10.1007/s10661-007-0103-7
  • Frias, J.P.G.L., Sobral, P., Ferreira, A.M., 2010. Organic pollutants in microplastics from two beaches of the Portuguese coast. Mar. Pollut. Bull. 60, 1988–1992. https://doi.org/10.1016/j.marpolbul.2010.07.030
  • Li, J., Zhang, K., Zhang, H., 2018. Adsorption of antibiotics on microplastics. Environ. Pollut. 237, 460–467. https://doi.org/10.1016/j.envpol.2018.02.050
  • Polat, A., Polat, S., Simsek, A., Kurt, T.T., Ozyurt, G., 2018. Pesticide residues in muscles of some marine fish species and seaweeds of Iskenderun Bay (Northeastern Mediterranean), Turkey. Environ. Sci. Pollut. Res. 25, 3756–3764. https://doi.org/10.1007/s11356-017-0756-x
  • Schuyler, Q., Hardesty, B.D., Wilcox, C., Townsend, K., 2012. To eat or not to eat? debris selectivity by marine turtles. PLoS One 7. https://doi.org/10.1371/journal.pone.0040884
  • Tekin, S., Pazi, I., 2017. POP levels in blue crab (Callinectes sapidus) and edible fish from the eastern Mediterranean coast. Environ. Sci. Pollut. Res. 24, 509–518. https://doi.org/10.1007/s11356-016-7661-6
  • Terepocki, A.K., Brush, A.T., Kleine, L.U., Shugart, G.W., Hodum, P., 2017. Size and dynamics of microplastic in gastrointestinal tracts of Northern Fulmars (Fulmarus glacialis) and Sooty Shearwaters (Ardenna grisea). Mar. Pollut. Bull. https://doi.org/10.1016/j.marpolbul.2016.12.064
  • Türkmen, A., Türkmen, M., Tepe, Y., Akyurt, I., 2005. Heavy metals in three commercially valuable fish species from İskenderun Bay, Northern East Mediterranean Sea, Turkey. Food Chem. 91, 167–172. https://doi.org/10.1016/j.foodchem.2004.08.008
  • Van Franeker, J. a., Blaize, C., Danielsen, J., Fairclough, K., Gollan, J., Guse, N., Hansen, P.L., Heubeck, M., Jensen, J.K., Le Guillou, G., Olsen, B., Olsen, K.O., Pedersen, J., Stienen, E.W.M., Turner, D.M., 2011. Monitoring plastic ingestion by the northern fulmar Fulmarus glacialis in the North Sea. Environ. Pollut. 159, 2609–2615. https://doi.org/10.1016/j.envpol.2011.06.008
  • Yılmaz, A.B., 2003. Levels of heavy metals (Fe, Cu, Ni, Cr, Pb, and Zn) in tissue of Mugil cephalus and Trachurus mediterraneus from Iskenderun Bay, Turkey. Environ. Res. 92, 277–281. https://doi.org/10.1016/S0013-9351(02)00082-8

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Plastiksiz festivaller: Eğlenmenin çöpsüz yolu

Plastik kirliliği konusunda bireysel olarak nelerin yapılabileceğini son üç haftadır irdelemeye çalışıyorum. Bireylerin bu çevre suçuna olan ortaklığını azaltma amacı taşıyan bu yazıların, kişilerde etki yarattığına şüphe yok. En azından henüz olumsuz bir geri dönüş almadığımı söylemem gerekiyor. Peki, bireylerin bir araya gelerek oluşturduğu toplulukların davranışlarından kaynaklı olarak meydana gelen plastik kirliliği için ne yapılabilir? Hazır mevsim de yavaş yavaş değişir ve festivaller için hazırlıklar da devam ederken festivallerin plastiklerden nasıl arındırılacağını konuşalım. Çoğunlukla eğlenmek amacıyla bir araya gelen binlerce insanın iki-üç gün gibi kısa bir sürede binlerce ton çöp ürettikleri bu etkinlikler ve diğer organizasyonlarda plastiksizleşmek mümkün müdür bir göz atalım?

İşte festival organize edecekler için plastik çöp miktarını azaltmalarına yarayacak 10 etkili çözüm yöntemi:

Plastiksiz afiş, matara, pipet…

1.Tüm duyuru ilan ve afişlerde, festivalin ilgili yılki temasının mümkün olduğunca az plastik kullanmak şekilde olacağını katılımcılara aktarmak ve bununla beraber katılımcılara kendi su mataralarını ve bardaklarını taşımalarını talep etmek. Basın bültenlerinde festivalin bu özelliğinin özellikle vurgulanmasını sağlamak, festivale gelen katılımcıların önden bilgilenmiş olarak gelmelerine yardımcı olacaktır. Bu da katılımcıların bu yeni temaya adaptasyonuna yardımcı olacaktır.

2. Festival alanının büyüklüğüne göre bir veya daha fazla alanda içme suyu dağıtım merkezleri oluşturmak ve gelenlerin buralarda mataralara su doldurmasını sağlamak, plastik şişe kirliliğini önemli düzeyde azaltacaktır. Bunu yaparken festival alanında pet şişe ile su satışının da engellenmesi bu önlemin amacına ulaşmasına yardımcı olacaktır.

3. Festival süresince özellikle plastik pipet kullanımının yasaklandığının duyurulması, bu konuda ilk ve en anlamlı adımlardan biri olacaktır. Ayrıca köpükten yapılma her türlü plastiğin yasaklanması da insanları farklı alternatiflere itecektir. Bu durum daha çok yeme içme stantlarını kuranların katkısıyla uygulanabilir olur; aksi takdirde uygulamanın amacına ulaşması mümkün olmayabilir.

4. Festival alanında her türlü plastik balon, konfeti ya da diğer materyallerin satışını engellemek önemli bir kirliliği, oluşmadan ortadan kaldıracaktır. Bunu da plastik kirliliğinin etkilerini anlatan bir yöntemle hem katılımcılara hem de stant kuruculara iletmek bu önlemin başarısını arttıracaktır.

5. Stant açan kuruluşların (özellikle gıda üzerine) ıslak mendil dağıtımı konusunda uyarılması ve eğer zaruri ise daha çevreci alternatiflere zorlanması da önemli bir kirlilik kaynağının daha oluşmadan önlenmesine yardımcı olacaktır.

6. Kullanılmasının önüne geçilemeyen plastikler için özel organize edilmiş geri dönüşüm noktaları kurmak ve mümkünse insanları çöplerini buralara atmak için yönlendirmek ve bunun için gerekli görsel materyalleri oluşturmak; festival alanının belli başlı noktalarına nerelerde geri dönüşüm kutuları olduğunu gösteren yönlendirici haritalar koymak bir nebze de olsa görüntü kirliliğini engelleyecektir.

Çok kullanımlık materyaller, ünlüler…

7. İnsanların festival alanlarında çok kullanımlık bardak ve mataralara erişim sağlayabileceği alternatif stantlar oluşturmak ve buralardan gerek promosyon gerekse de ücreti mukabilinde çok kullanımlık bardak ya da şişelerin dağıtımını gerçekleştirmek; plastiksiz festival hedefine ulaşılmasına yardımcı olacaktır. Bu konuda ilgili STK’lerle görüşerek stant kurmalarını sağlamak ve bunları da ilgili su dağıtım noktalarının yakınında konuşlandırmak da etkinin artmasına yardımcı olacaktır.

8. Festivale katılan ünlü figürler üzerinden plastiğin az kullanılmasına dair teşvik edici davranış ve açıklamalar yapılması farkındalığı arttıracaktır. Örneğin bez çanta, çok kullanımlık bardak ve termos/mataraların bu ünlü figürler tarafından kullanılması ve bunun da görünürlüğünün sağlanması önemli derecede etkili olacaktır.

9. Festival programında mümkünse açık havada, değilse kapalı alanda çevre temalı belgesellerin gösterilmesini sağlamak ve böylelikle plastiğin doğaya verdiği zararın da görünür kılınmasını sağlamak farkındalığın artmasına katkı sağlayacaktır. Buna ek olarak festival alanına plastiğin zararlarına ve doğaya olan etkilerine yönelik bilgilendirici görseller yerleştirmek de bu etkiyi arttıracaktır.

10. Festival afişlerinin plastik yerine bez ya da plastik olmayan diğer malzemelerden yapılması festivalin plastiksiz olma konseptiyle oldukça tutarlı olacaktır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Plastik ayak izini azaltmak-3: Kişisel bakım, mutfakta değişim, evcil hayvan mamaları

Önceki iki yazımızda plastik ayak izini azaltmanın bazı kolay ve zor yollarını yazmıştık. Zor yollarını yazmaya devam…

1- Kişisel bakımın çevresel maliyeti

Kişisel bakım, toplumdaki bazı algıların paralelinde gelişebilen, kimi zaman reklamların etkisiyle kimi zaman da kişinin kendi tercihleriyle sürdürülen bir öz bakım işi. Asgari düzeyde yapılması, bir arada yaşamanın getirdiği bazı durumların sıkıntı yaratma potansiyelini ortadan kaldırır. Örneğin sıcak havalarda, ter kokusu giderici kullanmak, alternatif yollarla yapıldığında maliyetsiz olabilen faydalı bir tercihtir. Ancak bunu daha da ileri taşıyıp yapılan işi çeşitlendirmek faydadan çok zarar verebilir.

Aslında bu durumu kişisel tatminin derecesiyle birlikte değerlendirmekte fayda var. Kişisel bakımın maliyetini anlamak üzere örneklersek; daha önce de bahsettiğimiz gibi, önce “sabun kurutuyor” diye deterjandan hallice olan şampuan, üzerine de saç kremi kullanmak; duş jeli ile yıkandıktan sonra bir de losyon sürmek, kurulandıktan sonra da nemlendirici krem kullanmak, ciddi anlamda maliyeti olan bir eylem olarak nitelendirilebilir. Üstelik bunu her gün yapmak tam bir kâbus halini alabilir. Sizin için değil tabii ki çevre için. Aslında maruz kaldığınız kimyasal açısından sizin için de ciddi anlamda riskli, ancak konumuz o değil.

Olay sadece bununla da bitmiyor elbette. Farklı tekniklerle pazarlanan ve içine konuldukları tek kullanımlık kaplardan ne oldukları anlaşılabilen makyaj malzemeleri, temizleme jelleri/bezleri/sıvılarının  ciddi bir ambalaj yüküne sahip olduğunu unutmamak gerek. Kadın erkek fark etmez, kişisel bakımı çok fazla çeşitlilikte, her gün ve hatta günde birkaç defa yapıyorsanız, ambalaj çöplüğüne ciddi katkılar sağladığınızı bilmeniz gerekiyor. Bakım malzemeleri alanınızı şöyle bir kontrol ederseniz ne derecede plastik çöp ürettiğinizi de göreceksiniz. Kişisel olarak bakımlı olmanın verdiği hazzın yanına, bir balinanın midesinden çıkan ambalaj atıklarını da koyarak belki bir karşılaştırma yapabilirsiniz.

Kişisel bakım alışkanlıklarınızı gözden geçirmeniz ve varsa daha az ambalajlı ve daha az kimyasallı alternatifleriyle değiştirmeniz, kendiniz ve çevre açısından oldukça anlamlı olacaktır. Bunun -eğer çalışansanız- çalıştığınız kurumun politikasıyla doğrudan ilişkisi olabilir. Her gün “bakımlı” olmayı ve makyaj yapmayı teamül olarak yerleştirmiş kurum ve kuruluşların bu çöp üretim alışkanlıklarının değiştirilmesinde kayda değer bir değişikliğe gitmeleri işleri daha da kolaylaştıracaktır.

2- Bulaşık süngeri, sarı bez ve diğer mutfak ekipmanları

Geleneksel hale gelmiş olan “sarı bez serili mutfak lavabosu görüntüsü” temiz ve yıkanmış bir mutfağın adeta resmi gibidir. Neredeyse her evde bu seromoni bulaşıklar yıkandıktan sonra adeta bir ayin gibi gerçekleştirilir. Ancak bunun değiştirmenin zamanının geldiğini söylememiz lazım. Çoğunlukla sentetik ve petrol türevli malzemeden yapılan mutfak temizliği malzemeleri (sünger, bez, vb.) ciddi anlamda mikroplastik parçacık yayma potansiyeline sahipler. Üstelik bunların çoğunluğu arıtma tesislerini aşıp denizlere ve göllere ulaşıyor.  O halde daha çevreci olan alternatiflere yönelmek birçok anlamda fayda sağlayacaktır. Örneğin doğal malzemelerden yapılmış sünger, fırça ve daha basit ve işlemden geçmemiş kumaşları mutfak malzemesi olarak kullanmak, plastik salımınızı sıfıra indirecektir.

3- Hayvan severiz ama ya doğa?

Çoğumuz için hayvanlar hayatımızın merkezinde ya da yakınında olan canlılar. Kimimiz evimizde kimimiz ofiste kimimiz de sokakta besliyoruz. Ancak bu sevginin bir de çevresel maliyeti söz konusu. Siz hiç içerisine konulan yemeğin, ya da bitmiş yiyeceğin içine sinen kokusuna gelip ambalajı kemiren köpeklerin o poşetleri de yediğine şahit oldunuz mu? Ben oldum. Sadece ona da değil, hayvanların mamalarının konulduğu küçük/büyük paketlerin ambalajlarına da!

Hayvan sevmek, doğaya da saygılı olmayı zorunlu kılar. Bu sebeple hayvan beslerken doğa ve çevre için en saygılı ve zararsız yol ne ise onun bulunması ve onun gerçekleştirilmesi gerekir.  Aksi takdirde hayvan sevginizi sorgulamanızda fayda var. Mama alırken özellikle kaliteli açık mamaları tercih etmek ya da hayvanın beslenme alışkanlığına uygun olarak kendimizin yediği şeylerle (kırıntılarıyla değil) hayvanları beslemek birçok anlamda ambalaj azaltımına neden olacaktır. Hatta marketlerde satılan tek seferlik mamaları almamak bile, başlı başına bir ton çöpten kurtulmamıza yardımcı olacaktır.

Zor gibi görünüyor olabilir, ancak artık ambalaj atığı sorunu için bazı ciddi adımlar atmamız gerekiyor. Aksi tüm bahaneler, doğal yaşama bir yerden verdiğinizi, bir başka yerden zehirlemenize neden olmaktadır. Bu da hayvan sevgisi olarak açıklanamaz. Kirlettiğimiz çevrede onlar da yaşıyor. Hatta çoğu şehirde bulunan çöplüklerde beslenmeye çalışıyorlar. Beslediğiniz bir hayvanın mama poşetinin, bir başka yerdeki, başka bir hayvan için kabus olabileceğini unutmayın.

Doğayla kalın!

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Plastik ayak izini azaltmak 2: Zor ama etkili önlemler

Bir önceki yazımızda plastik ayak izini azaltmanın en kolay beş yolunu yazmıştık. Alışkanlık haline gelmesi kısa zaman alan bu yöntemlerin çoğaltılması, plastik ayak izini daha da azaltacaktır. Gelin bu önerilerin bir kısmını daha inceleyelim.

1- Planlı alışveriş ve saklama kabının gücü

Çoğumuz alışverişlerimizi planlı yapar ve elimizde düzenli bir liste ile pazar ya da markete uğrarız. Ancak bunun mümkün olmadığı zamanlar da mevcut. Örneğin işten eve dönerken ihtiyaç duyulan bir şeyi alma eylemi, bu hazırlıksız ve plansız alışveriş davranışın en fazla gün yüzüne çıktığı durumdur. O anda ne çok kullanımlık çantamız ne de içerisine gram usulü satılan bir şeyi koyabileceğimiz kabımız olmayabilir. Varsa bile yetersiz kalabilir. Öncelikle bir önceki yazıda birinci maddede belirttiğimiz alışkanlığın, düzenli alışveriş için yeterli olmadığını belirtmemiz gerekiyor. Bunun için alışveriş davranışımızda aşağıdaki değişiklikleri yaparsak plastik ayak izimizi önemli ölçüde azaltmış oluruz:

  • Alışverişe çıkmadan önce alınacak şeyleri ve sürprizleri hesaba katacak bir liste hazırlamak ve bu listedekileri sığdırabilecek miktarda çok kullanımlık çantayla alışverişe çıkmak. Bu davranış poşet tüketiminizi sıfırlayacaktır.
  • Peynir, zeytin, ananas, reçel, açık halde satılan kuru bakliyat ve benzeri şekilde açık satılabilen tüm ürünler için uygun kaplarla alışverişe gitmek. Bu davranış da tek kullanımlık ambalaj tüketiminizi minimize edecektir.
  • Deterjanlar için mümkünse doldurmaya imkân tanıyan güvenilir satıcıları tercih etmek,
  • Evde yoğurt yapma alışkanlığı kazanmak ve bunun için de doldurulabilir şekilde süt satan güvenli işletmelere yönelmek. Bu davranış sizi haftada bir yoğurt kabı çöpünden kurtaracaktır.
  • Mümkün olduğunca yerel markaları tercih etmek. Böylece taşıma esnasında kullanılan muhafaza plastiklerindeki payımızdan da kurtulmuş oluruz. Aynı zamanda sera gazı salımına katkımız da azalmış olur.
  • Abur cuburdan uzak durmak. Abur cubur gıdaların ambalajları adeta birer kabus ve bunları tüketerek bu kabusa ortak olacağımızı unutmayalım.
  • Çocuklara içinden sürpriz oyuncak çıkan çikolatalı yumurtalardan almamak. İnanın sahiller bu sürpriz yumurta kaplarıyla dolu.

2- Musluk suyu içme talebi

Musluktan içilebilir su akması Avrupa için oldukça sıradan bir durumken bizim ülkemizde adeta bir ayrıcalık haline gelmiş durumda. Belediyelerin çeşmeden akması gereken suyu parayla satar halde olması ise işin bir başka trajik yönü. Bulunduğunuz yerde çeşmeden su akıyorsa, şanslısınız. Örneğin Adana’da çeşme suyunun depo olmayan mülklerde içme suyu kalitesinde olması kendimizi şanslı hissetmemize neden oluyor. Böylelikle yıllık tükettiğimiz 160 litre ambalajlı sudan kurtulmuş ve ortalama 300 TL tasarruf sağlamış oluyoruz.

Yani, bulunduğunuz ilin çeşme suyu içilebilir durumdaysa size tavsiyem; için. Yok değilse belediyenizden içme suyu talep edin. Ödediğiniz yüksek meblağlar karşılığında çeşmenizden akan suyu içemiyorsanız, bu işte bir sıkıntı var demektir. Kaldı ki pet şişe içerisinde satılan suların çoğunluğu oldukça kalitesiz. Bakmayın temiz ve kokusuz göründüklerine… İçilebilir çeşme suyu talep edin. Bunun için çaba harcayın.

3- Ambalajlı üründen uzaklaşmak

Son zamanların en önemli problemlerinden biri de ambalajlı ürünlerdeki artış.  Üstüne bir de ambalajsız ürünlerin de yine plastik poşetler ve kaplar içerisinde satılması, bu problemi daha da içinden çıkılamaz bir hale getiriyor. Bu durumun altında yatan en önemli neden ise, ambalajlı gıdayı ilk ve son kullanan siz olacağınız için plastiğin hijyen ve güvenilir gıda izlenimi yaratmasıdır. Bunun yanı sıra market ve pazarlardaki uygun olmayan depolama ve satış koşulları ile üreticilerin yaptıkları gıda sahtekarlıkları, ambalajlı ürünlere olan ilgiyi arttırmaktadır.

Ancak çevreci kaygıların yükselişi, ambalajlı ürünlere olan ilgiyi kısmen de olsa azaltabiliyor. Burada sektör analizi yapacak değilim, zaten anladığım bir konu da değil. O sebeple güvenilir üretici ve satıcının olduğu varsayımı ile bazı öneriler yapacağım.

Yoğurttan bahsetmiştik. Bunun yanında peynir, tereyağı, kaymak  vb. süt ürünlerini satın alırken yerel markalardan güvenilir olanları tercih etmek şartıyla, gram usulü satılanlardan almak ciddi bir plastik çöp azaltışı sağlayacaktır. Haftada 1 kg süt ürünü tükettiğinizi ve bunun da ortalama üç tür süt ürününü kapsadığını varsayarsak, her biri için üç farklı plastik ambalajdan kurtulabilirsiniz. Açık ürünlerin de plastik ambalaj ile satıldığını düşünecek olursak, evinizde kullandığınız saklama kabı ile alışverişe gittiğinizde, plastik tüketiminiz bu kalem için sıfır olacaktır. Aynı durum diğer ambalajlı satılan ve açık satılan muadilleri olan gıdalar için de geçerlidir. Bunun yanında ambalajlı abur cubur tüketiminden de uzak durmak daha önce de belirttiğimiz gibi plastik ayak izinizde önemli bir düşüş sağlayacaktır.

3- Sallama değil, demleme çay

Çay kültürü, ülkemizde oldukça yaygın bir kültürdür. Günde bir bardak ila on bardak arasında değişen miktarda kişi başı çay tüketimi aralığımız söz konusu. Gel gelelim özellikle ofislerde sallama çay alışkanlığı yaygın olduğu için, bundan kaynaklanan plastik çöp miktarında ciddi oranda artış meydana gelmekte. Buna bir de tek kullanımlık kağıt görünümlü plastik bardak tüketimini de eklemekte fayda var. Burada geleneksel olan, “Demleme çay en iyi çaydır” yaklaşımını öne çıkartmak faydalı olacaktır. Gerek lezzet gerekse de çöp üretimi açısından demleme çay her anlamda doğa dostudur diyebiliriz. Her mekânda, demleme çay yapılabilecek düzenekleri ortak kullanım alanlarına koyarak, ciddi bir plastik çöp miktarı azaltışı gerçekleştirebiliriz. Buna bir de “kendi bardağını kullan” hareketini eklersek oldukça şık ve faydalı bir iş yapmış oluruz.

Öte yandan sallama çay, ciddi miktarda plastik salımına neden oluyor. Bu konuya daha önce de değinmiştik. Hatta sallama çay, mikroplastik konusunda en tehlikeli gıda maddesidir denilebilir. Yani, demleme çay ile hem doğayı hem de kendinizi korur; ne sallama çaydan gelen mikroplastiğe, ne de o çöp olduktan sonra oluşacak mikroplastiğe maruz kalmamış olursunuz.

4- Tek kullanımlık tıraş bıçaklarından kaçınmak

Sıklıkla tıraş olmak zorunda olan erkekler, yılda en az 200 adet tek kullanımlık tıraş bıçağı harcıyor. Bu tıraş bıçaklarının geri dönüştürülemeyen plastiklerden üretildiğini unutmayın.

Personelinden her gün sinekkaydı tıraş beklentisi olan kuruluşların da kendilerine bir göz atmalarında fayda var tabii. Bu konuda kişinin elinden gelen bir şey yoksa, o zaman ustura kullanımını öğrensek ya da çok kullanımlık ama değiştirilebilen sade jiletli metal tıraş bıçaklarından kullansak iyi ederiz. Zira, sadece tıraş olarak ciddi bir çöp üretiminden sorumluyuz.  Daha az sıklıkla tıraş olanlara ise mümkünse tek kullanımlık bıçak kullanmamalarını öneririm. Bu onlar için daha da kolay bir davranış değişikliği olacaktır.

5-Sabunun kokusu vs şampuan kokusu

Marketlerin şampuan reyonlarında farklı markaların yüzlerce çeşit şampuanını görmek mümkün.  Hepsinin tek yaptığı, saç yıkamak. Saçın dışında, bir de duş jeli meselesi var. İki işi birden yapabilen sabun ise artık popülerliğini yitirdi. Gerçi onun da farklı çeşitleri söz konusu, ancak sabun duş alınırken kullanılan bir temizlik malzemesi olmaktan, el yıkamada kullanılan bir malzemeye dönüşmüş durumda. Bu durumu derhal değiştirmemiz; çoğunluğu pazarlama politikasının ürünü olan şampuanların yerine sabun kullanma alışkanlığına dönmemiz gerekiyor. Zaruri haller (dermatolojik meseleler -ki şampuan ile çamaşır deterjanı arasında çok az fark olduğunu unutmadan-) dışında sabun kullanımı, bizi ayda en az üç kutu duş malzemesi tüketiminden bizi uzaklaştıracaktır. Üstelik artık eskisi gibi yeşil sabun ile de sınırlı değilsiniz. Çok çeşitli sabuna hem de çoklu paketlerde ve gayet de ucuz olarak ulaşmak mümkün. Sabun hem kirletici olarak hem de plastik tüketimi açısından şampuana göre adeta bir melek. Siz de kendinizi bu meleğin kanatlarına emanet edin derim.

Haftaya bu listeyi daha da uzatarak devam edelim.

Doğayla kalın…

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Plastik ayak izini azaltmak-1: En kolay beş yol

Plastik kirliliği ile ilgili yazılarıma şöyle bir göz attığımda, vatandaşın plastik ayak izini azaltmak için bireysel önlemler noktasında neler yapabileceklerini önermeyi atladığımı fark ettim. Yazılarımda bu konuya neredeyse hiç değinmemişim, ancak bunun için elbette geçerli nedenlerim var. Bunun yanında bu konuda da öneriler yapmam gerektiğine dair hatırı sayılır boyutta geri dönüşlerde de bulunulduğunu belirtmem gerekiyor. Plastik ayak izinin azaltılması için neler yapılabileceğinden bahsetmeden önce, neden bahsetmediğime değinmemde de fayda var.

Her şeyden önce plastik kirliliği, bireysel önlemler ile değiştirilemeyecek kadar ileri boyutta. Sorunun uzun vadede çözümü için ciddi önlemler alınması gerekiyor. Ancak bu önlemler bireysel değil, daha üst düzeyde olmalı. Bu üst düzey önlemler (üretimin azaltılması, tek kullanımlık plastiklerin tamamen yasaklanması, depozito sistemi ve tekrar kullanıma uygun ürünlerin tasarlanması gibi) olmadan bireysel çabalarla pek bir şey değiştirilemez.

Tabii bunun yanında bireysel önlemlerle değiştirilebilecek bir şey var; o da suça ortak olmamak. Evet, yanlış duymadınız! Plastiğin yarattığı çevre kirliliği biz insanlar tarafından işlenen bir çevre suçu ve plastik kullanmayarak bu suça olan ortaklığınızı azaltmanız mümkün. Bunu yaparak bir şey daha başarmış olabilirsiniz: Toplumsal bilinç düzeyinin artmasına katkı sağlayabilirsiniz. Bu da plastiğin zararlarının daha yüksek sesle dile getirilmesine uzun vadede yardımcı olacaktır. O zaman lafı uzatmadan alabileceğimiz bazı basit önlemleri sıralayalım.

İşte plastik ayak izinizi azaltmanın beş kolay yolu;

1- Beşi bir yerde: Sırt/Kol çantası taşımak

Bir çanta taşımak sizi daima hazırlıksız yakalanma ihtimalinden uzaklaştıracaktır. Çantanın içerisine çok kullanımlık saklama kabı, su şişesi, kişisel bir bardak ve bir iki adet de bez torba koyduğunuz takdirde  tek kullanımlık birçok plastiği de kullanmaktan kaçınmış olursunuz. Diyelim dışarıdasınız ve canınız kahve çekti. Tek kullanımlık take-away bardaklarda kahve içmek yerine kendi bardağınızı kullanırsanız günde ortalama üç adet kahve bardağının tüketiminden kaçınmış olursunuz. Benzer şekilde çok kullanımlık su şişeniz de sizi gün içerisinde ortalama iki adet pet şişeden su içme ihtimalinden uzaklaştıracaktır. Bez çantanız, ani gelişen alışveriş ihtiyacında sizi idare edecektir. Peki ya saklama kabı? O da yine ani gelişen alışverişlerde ağırlığına göre satın alacağınız gıdalar için. Gıda dediysem bunlar peynir vb. ürünler… Unutmayalım ani gelişen diyoruz. Aksi takdirde alış veriş işini planlı yapmakta fayda var. Böylelikle ihtiyacınız olanın ne olduğunu planlar ve kap kaçağınızı ona göre ayarlayabilirsiniz.

2- Plastik pipete ‘asla’ demek

Plastik pipetler, medikal kullanım dışında dünyanın en gereksiz ve anlamsız plastik ürünüdür. Kullanılması ise israftan ve kirlilik yaratmaktan başka bir şey değildir. Plastik pipet ile beslenmek zorunda olduğunuz bir rahatsızlığınız yoksa, dışarda yemek yerken sipariş verdiğinizde pipet istemediğinizi özellikle belirtin. Çünkü işletmeler, ciddi bir bilinç eksikliğine sahipler ve plastik pipetin anlamsızlığını henüz kavrayabilmiş değiller. Bu nedenle her içeceğin yanına otomatik olarak pipeti koyuyorlar. Siz de bu ihtimali ortadan kaldırmak için pipet istemediğinizi özellikle belirtin. Oldu ya plastik pipetsiz içerseniz öleceğiniz bir durum söz konusu, o zaman da aklınıza burnundaki plastik pipet yüzünden acı çeken kaplumbağayı getirin ve içeceğinizi pipetsiz içilebilen bir başkasıyla değiştirin, çünkü dünya sizin zevklerinizi kaldıramayacak düzeyde kirlendi. Daha fazla kirletmeye de gerek yok. Peki, evde ne yapmalısınız? Onun için de çok kullanımlık alternatiflere yönelebilirsiniz. Biz mesela altı  adet metal pipet ile bu ihtiyacımızı giderdik. Siz de deneyin, başarabilirsiniz.

3- Streç film yerine saklama kabı veya diğer alternatifler

Ev içerisinde en fazla tüketilen plastiklerden bir diğeri de streç filmler. Artan yiyecekleri tabağında muhafaza etmek için yaygın olarak kullanılıyor. Oysa ki çözümü çok basit: Saklama kabı ya da alüminyum folyo veya balmumundan yapılma, sarıp saklama amacıyla kullanılan alternatif çok kullanımlık ürünler. Kendi evimizde, geçtiğimiz yıl yaklaşık 10 adet saklama kabı almış ve streç film kullanımını önemli oranda azaltmıştık. Ancak daha özel durumlar için saklama kaplarının yetmediğini keşfedince, internet üzerinden satılan streç filme alternatif ürünlerden aldık ve o sorunu da öyle çözdük. Daha da ekstrem durumlar için de alüminyum folyo imdadımıza yetişti. Şimdiki kullanım skalamızda streç filme yer yok. Siz de aynı şekilde streç filmden kurtulabilir ve plastik ayak izinizi azaltabilirsiniz.

4- Yemeğini sipariş etmek yerine yerinde ya da evinde yemek

Sipariş üzerine eve ya da iş yerine gelen yemeklerde ciddi anlamda plastik kullanılıyor. İstenilen ürünlerin içlerine konulduğu köpük ya da diğer şekildeki plastik ambalajlar ciddi anlamda tehdit. Yanındaki ıslak mendil, poşet içerisine konulmuş kürdan, soslar ve diğer ekstralar, hep plastik demek. O zaman yemek sipariş etmek yerine gidip restoranda yemek ya da evde yemek en doğrusu. Bir yere ayrılamıyorsanız o zaman yemeğinizi evinizde hazırlayıp götürmek de iyi bir alternatif olur. Hem sağlığınızı hem de cebinizi korumuş olursunuz. Diyelim ki sipariş etmek zorundasınız o zaman plastik içerisinde servis edilemeyen türden yemekler sipariş etmenizde fayda var. Not olarak da plastik istemediğinizi iletirseniz bir nebze olsun plastik ayak iziniz azalmış olur.

5- Sık sık çamaşır yıkamamak

Uygulanması kolay beş yol içerisinde en zor olanı bu. Çünkü artık o kadar kirli bir çevrede yaşıyoruz ki hiçbir harekette bulunmasanız bile hava kirliliğinden dolayı bir şekilde giysileriniz kokup kirlenebiliyor.

Ayrıca kirlenmese bile her gün aynı şeyleri giymenin ayıp sayıldığı garip bir toplumda yaşıyoruz. Bunun için öncelikle şunu kabul etmemiz gerekiyor; her gün aynı şeyleri giymek moda saçmalığına ters olabilir, ama çevre için oldukça faydalı bir iş.  Bahsettiğimiz şey haftalarca aynı şeyleri giymek değil. Birkaç farklı kombinasyonu farklı farklı günlerde giymek. Bunu da yıkamadan giyilebildiği kadar uzun giymek ve mümkünse de giysileri akşam çıkardıktan sonra havalandırarak kaldırmak. Böylelikle gün içerisinde giysinize sinen kokudan kurtulabilirsiniz. Bu da onun tekrar giyilmesine imkân tanıyacaktır.

Ortalama bir evde, 6 kg’lık bir çamaşır yıkaması, yaklaşık 700.000 mikro fiber salımına neden oluyor. Yani siz modaya uyacaksınız diye değiştirip kirlenmediği halde yıkadığınız çamaşırlar sucul ortama binlerce fiber; yani çoğunluğu polyester, akrilik ve naylon olan plastiklerin salınmasına neden oluyor. Türkiye’de ise kanalizasyona karışan bu fiberlerin ancak %70’i artıma tesislerinde arıtılabiliyor. Geri kalanı direkt olarak nehir göl ve denizlere akıyor.

Bu öneriler uygulanması en kolay öneriler. Devamını da haftaya yazalım.

Doğayla kalın…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Hangisi daha öldürücü?

Zor zamanlardan geçiyoruz. Bir yanda korona virüsü tedirginliği ve etrafında dolaşan akla zarar komplo teorileri, diğer taraftan da deprem ve beraberinde dolanan tartışmalar. 2020 zor geçecek gibi görünüyor. Ancak işin sonunda bedeli kimin ödeyeceği konusunda şüphelerim var. Neden mi? Anlatayım!

Geçen hafta kısmen değindiğimiz bir mesele vardı. İnsanın neden olduğu sıkıntıların cezasını hayvanların ödediğini yazmıştık. Bunun nasıl olduğunu Avustralya’dan kediler ve develer üzerinden iki örnek ile izah etmeye çalışmıştık. Özellikle kedilerin öldürülme gerekçesi olarak sunulan “diğer canlıları ciddi anlamda tehdit ediyor” argümanının kullanışındaki ikiyüzlülüğü anlatmaya çalışmıştık. Madem diğer canlıları gerçekten önemsiyoruz, o zaman gelin hangi canlı kaç canlıyı öldürüyor bir inceleyelim. Çünkü diğer türlerin yok olmasını bir canlıyı toptan itlaf etmenin gerekçesi olarak kullanabiliyoruz.

En fazla canlı öldüren sivrisinek

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre en fazla canlı öldüren hayvanların başında sivrisinekler geliyor. Öldürdüğü canlıların başında da insan var. Her yıl 725.000 insanın ölümünden doğrudan ya da dolaylı olarak sorumlu olan sivrisinekler dünyanın en öldürücü canlıları. Ancak sivrisinekler için bu tespit yapılırken bir şey gözden kaçırılıyor; o da sivrisineklerin bu kadar insanın ölümüne neden olmasının altında yatan sebebin ne olduğu. Taşıdıkları parazitler mi?  Değil. Peki ne? Tabii ki insan. O da mı insan yüzünden? Evet, aynen o da insan yüzünden.

Sivrisineklerin bu öldürücülük unvanını kazanmasına neden olan etken Plasmodium denilen bir parazit. Bu parazitin neden olduğu hastalık da sıtma. Plasmodium falciparum yani sıtmadan sorumlu parazit 50.000-100.000 yıldır var olan bir canlı. Üstelik bu parazitin popülasyonu yakın zamana kadar da sabit kalmış. Ne zaman ki insan aktiviteleri artış göstermiş ve insan tüm dünyanın tek hâkimi olmaya başlamış, işte o zaman bu parazit de kendisine zemin bulmuş ve çoğalmış. Haliyle insanın aşırı faaliyetleri ve yayılmacılığı beraberinde bu parazitin yayılımını getirmiş. Yani, binlerce yıl var olmuş ve herhangi bir parazit gibi öldüreceğini öldürmüş; aşırı çoğalması diğer çevresel faktörler tarafından kontrol edilmiş bir parazit, insanın doğal dengeye müdahalesiyle kendine önemli bir yayılma alanı bulmuş ve bugün sivrisineklerin en öldürücü canlılar olmasına neden olmuş. Peki, insan bu sorunun çözümü için ne yapmış? İlk olarak başka canlıların da yaşamına mal olan bir çözüm bulunmuş. Ne mi o çözüm? Bataklıkların kurutulması. Bugün birçok bölgede bataklık kurutan isimli ağaçlar hala en yaygın bulunan ağaçlar konumunda. Adana bunların en büyük örneklerinden biri. Her yer aşırı su çekme kapasitesi olan okaliptüs ağaçlarıyla dolu.

DDT: Kutuplarda bile halen izleri var

Daha sonra bulunan çözüm ise DDT. Bugün kutuplarda bile hala izlerine rastlanan bu zehrin işe yaramadığı uzun zaman sonra anlaşılmış ve yasaklanmıştı ancak bu durum, kutup canlılarının kanlarında ve dokularında hala DDT’ye rastlanıldığı gerçeğini değiştirmiyor. Zamanla tıp biliminin de gelişmesiyle artık sıtma bir problem olmaktan çok uzak. Yarattığımız yıkım ile bu hastalıktan kurtulduk diyebiliriz.

İnsan: En öldürücü ikinci canlı türü

Sivrisinekten sonraki sırada bulunan öldürücü canlı ise tam olarak sabah yüzünüzü yıkarken aynaya bakınca karşınızda gördüğünüz yüz oluyor. Evet biziz. İnsan. Öldürdükleri de yine insan. En azından öldürücü canlılar listesini hazırlayanların sundukları veriler bunu gösteriyor. Bunun yanında bizim faaliyetlerimiz sonucu yok olan ya da nesli yok olma seviyesine gelen canlı sayısı ise bizi sivrisinekten daha da öldürücü bir pozisyona taşıyor. Her yıl insan olarak yaklaşık 500 000 başka insanı öldürüyoruz. Başka canlılara ne yaptığımızı ise şu yazıda anlatmıştık. Diğer canlıların öldürücülüğüne karşı takındığımız hoyrat tavrı insana karşı gösteremiyoruz. Çünkü daha önce de sıkça söylediğimiz gibi, bir ayı ormanda karşılaştığı bir insanı öldürürse vahşet, bir insan, ormanda karşılaştığı bir ayıyı öldürürse kendini koruma olarak nitelendirilebiliyor. Hatırlayın, bu ülkede ayıya bir iki insan öldürdü ya da yaraladı diye vur emri çıkartılmıştı.

Son günlerde ortaya çıkan korona virüsü için de benzer bir risk söz konusu. Ne olduğu belli olmayan kaynaklardan aldıkları bilgiye dayanarak hoyratça paylaşımlar yapan sözüm ona doğa korumacı belgeselciler, virüsün kaynağının kediler olduğunu yazdı. Neyse ki buna dair henüz bir aksiyon gerçekleşmedi. Hatırlayın kuş gribi önlemleri adı altında binlerce kümes hayvanı itlaf edilmişti. Önlem almak tabii iyidir ancak önlem akla zarar olduğunda oturup düşünmek gerekiyor. Nitekim kuş gribinin abartıldığı ve öldürülen tavukların da öldükleriyle kaldığı anlaşıldı. Önlem olsun diye hayvan öldürmek en kolay yol olduğu için korona virüs salgının da en sonunda varacağı önlem;  birçok hayvan türünün itlafı olacaktır.

İnsan kendi tehlikesinin farkına varmak istemeyen bencil bir canlıdır. Sorunu kendi yaratır ancak bedelini başka canlılara ödetir. İnsan dünyanın en ölümcül canlısıdır ancak öldürdüğü insan sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen köpek balıkları en korktuğu canlılar arasında yer alır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Avustralya yangınlarının görülmeyen kurbanları: Macleay Nehri’nin ölü balıkları

Tarihin karşı karşıya kaldığı en büyük yangınlardan biri olan Avustralya yangınları, tahminlere göre 1 milyar canlıyı etkiledi. İnsanlığın çaresiz kaldığı bu yangınların boyutunun bu kadar büyük olmasının nedeni ise yine insan. Aslında yarattığımız tahribatın sonucunda ortaya çıkan felaketlerle baş etmeye muktedir olmadığımızı da tüm çıplaklığıyla görmüş olduk.

Avustralya başlı başına bir kıta özelliği gösteren devasa bir ülke. Kendisine özgü bitkileri, çölleri ve hayvanlarıyla orada bir yerde duruyor. Çoğunlukla kanguru ve koalalarla biliyoruz, ancak daha da önemli bir özelliği var. O da insanın doğa üzerindeki etkisini canlı olarak gözlemleyebildiğimiz bir yer olması! Geçtiğimiz yıllarda medyaya yansıyan bir haberde bunun ilk örneğini görmüştük. Habere göre, ülkede sayısı milyonları bulan vahşileşmiş evcil kökenli kedilerin önemli bir kısmı öldürülecekti. Neden olarak da kontrol edilemeyen sayıları ve yaban hayatına verdikleri zarar gösteriliyordu. İddia o ki 20’ye yakın memeli türünün neslinin tükenmesinden bu hayvanlar sorumluydu. Muhtemelen biz bunları tartışırken birçoğunu öldürmüşlerdir de. İnsanın 17’inci yüzyılda adaya getirip bıraktığı kediler, doğaları gereği (kontrol edilmeleri mutlak olan) çoğalmış ve diğer yaban hayatını ciddi olarak tehdit etmeye başlamıştı. Çözüm olarak akla ilk gelen ilk şey ise toptan infazları oldu. Başka bir yolu var mıdır bilmiyorum, ancak kaynağı insan olan bir sorunda kedileri cezalandırmak hiç ama hiç adil değil  ve insan bu durumdan ders almış gibi de görünmüyor.

Bir başka örnek de yine benzer bir infaz haberiyle karşımıza çıktı. Kuraklık ve sıcakları gerekçe olarak gösteren Avustralya hükümeti çözüm olarak da binlerce devenin öldürülmesini öneriyordu. Yine insanın taşımacılıkta kullanmak amacıyla 19’uncu yüzyılda getirip adaya bıraktığı develer, şimdilerde problem olarak görülüyordu. Bir deve ne kadar su tüketebilir? Bir insan ne kadar su tüketebilir? Develerin öldürülmesi en kolay yol, çünkü ulu insanın yüce ve ulvi yaşamının sürdürülebilirliği daha önemli. Neticede dünya bizim ve biz kimi istersek o ancak yaşayabilir. Kimin ölmesi gerektiğine de biz karar veriyoruz haliyle.

Tarih boyunca tüm canlı popülasyonlarının ya azalmasına ya da yok olmasına neden olan insanken sorumlu olarak başka hayvanları gösterip infaz etmek düpedüz bencillik.

Son yangınlar yeniden canlanmaya olanak verecek mi?

Avustralya ile ilgili diğer bir örnek de yangınlar. Burada yangınlar (bushfires) periyodik olarak meydana gelen, alışılageldik olaylardan biri olarak görülüyor. Yılın belli zamanlarında farklı bölgelerde aşırı sıcaklardan kaynaklı olarak yangınlar çıkıyor ve kısa sürede de kontrol altına alınıyor. Yangın sonrası ciddi bir canlanma ile ekologların recovery dedikleri olay gerçekleşiyor. Yani yangın bazen o kadar da kötü bir fenomen değil. Ancak son çıkan yangınların farklı bir özelliği var. Bir yangın ekologu olsaydım bu yangınlar sonrası meydana gelecek yeniden canlanmaya odaklanır ve olaya iyi tarafından bakmaya çalışırdım. Ancak yangın ekologu da olsanız son yangınların öyle pek de yeniden canlanmaya mahal verecek gibi göründüğünü kolay kolay söyleyemezsiniz. Çünkü yangının süresi ve şiddeti yeniden canlanmanın da sınırlarını ve süresini belirliyor. Örneğin daha önceki yangınlardan sonra toplu balık ölümleri gerçekleşmiyordu. Zira yangının şiddeti, oluşan külün yağmurlarla sucul ortama taşınsa bile balıkların topluca ölmesine neden olacak kadar büyük olmuyordu (bir tanesi hariç ki sonra değineceğim). Bu sefer durum farklı, çünkü işin içine bir de iklim değişikliği etkisi girdi. Bu da yangının şiddeti ve süresini artırıyor. Böyle olunca ortaya çıkan kül miktarı da artıyor. Bizim televizyonlarda ölmüş ya da saklanmış kangurular, yanmış hayvan bedenleri ya da kurtarılmış koalalar olarak gördüğümüz yangın sonrası durumun görünmeyen etkisi ise yangının söndürülmesinde kullanılan suyun içerisinde yaşayan canlıların maruz kaldığı etki. Yani yangınlardan suyun içinde de olsanız kurtulamıyorsunuz.

Yangın ile ilgili olarak balıklar gündeme pek gelmedi. İnsanın ölmesine üzüleceği canlılar sıralamasında balıklar epey gerilerde kalıyor zaten. İşte o gerilerde kalan ancak yangından ciddi düzeyde etkilenen Macleay Nehri balıkları, son yangınlarda telafisi mümkün olamayacak düzeyde zarar gördü. Özellikle Avustralya’nın sembol balıklarından olan uzun yaşamlı Avustralya levreği en büyük zararı görenlerin başında geliyor. Yangınlar sonrasında yüzbinlerce balık öldü ve Macleay Nehri kenarları ölü balık bedenleriyle dolup taştı. Öyle ki nehrin 100 km’lik kısmındaki bölgesinde canlı balık kalmadı.

Ölü balıklar arasında en çok göze çarpanlar, Avustralya levreği, yılan balığı, öküzbaşlı kefal, sarı gözlü kefal, ringa, yayın balığı ve kaya balığı idi. Peki, karada çıkan yangın neden sudaki canlıları öldürür? Bu, aslında anlamsız bir soru. Çünkü çevre birbiriyle bağlantılı kompartımanlar bütünüdür. Karada gerçekleşen bir olay sudaki yaşamı da etkiler. Bu etki uzun vadede de olabilir, Avustralya’daki gibi kısa vadede de.

Yangın sonrası yağan yağmura herkes sevindi, çünkü yangının daha hızlı sönmesine ve tekrar canlanmanın başlamasına yardımcı olacaktı. Bu, karasal ortam için doğru ancak sucul ortam için durum tam tersini ifade ediyor. Yangın esnasında oluşan küller, yağmurla beraber nehirlere karıştı ve bir anlamda nehre aşırı organik madde girişi meydana geldi. Bu da nehirdeki canlılık için kıyamet anlamına geliyor.  Zira nehirlere giren aşırı organik yük bakterilere ve alglere yaradı ve sudaki oksijen bitme noktasına geldi. Buna bir de suya giren kül miktarının artmasıyla beraber meydana gelen çamurlaşmayı eklerseniz, balıklar için yaşanabilecek bir çevre de kalmamış olduğunu görürsünüz.

Bunun geri dönüşü ise pek mümkün değil. Ancak hızlı biçimde suya oksijen pompalamak belki bir dişi balığın kurtulmasına ve sahip olduğu yumurtaları da bırakarak ilerleyen dönemlerde o balık türünün tekrar canlanmasına yardımcı olabilirdi. Nitekim Kempsey şehri sakinleri de tam olarak bunu yaptı ve nehre yapabildikleri kadar oksijen pompaladılar. Ancak iyimser olmak gerçeği görmemizi engellememeli. Çünkü bundan tam 90 yıl önce benzer bir olayın gerçekleştiği Lechlan Nehri’ndeki balıklar bir daha asla nehir yaşamına geri dönemediler.  Muhtemelen Macleay Nehri için de bu kaçınılmaz son gerçekleşecek. Ayrıca durum diğer nehir ve göller için de geçerli.

Yağmur yağışı devam ederse benzer olaylar yangının gerçekleştiği diğer yerlerde de meydana gelecek ve yangın esnasında meydana gelen yok oluşa bir de yangın sonrası yok oluşları eklenecek. Nitekim Tilba Gölü’nde de benzer bir durum meydana gelmiş durumda. Şuradan durum takip edilebilir.

İnsan faaliyetleri gün geçtikçe daha da öldürücü olmaya devam ediyor. Artık söylerken bile kahroluyoruz. Son balık ölünce iş işten geçmiş olacak. Eğer ki iklim acil durumu ilan edilmez ve bu hoyrat tüketim kültürü değiştirilmezse yaşayacak bir dünya da kalmayacak.  Nitekim birçok canlı için yaşayacak bir dünya çoktan tükendi bile. Tıpkı Macleay Nehri balıklarına olduğu gibi.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bu bir cinayet ilanıdır

200 milyon yıl öncesi, kıtaların daha tam olarak ayrılmadığı ve Pangea olarak adlandırılan dev bir kara parçası şeklinde olduğu bir dönemdi. Bu dönemde dinozorların büyük bir kısmı henüz yok olmuş ve karasal omurgalılar ile amfibiler de ciddi bir yok oluş sürecine girmişlerdi. Hala hayatta olan bazı dinozorların farklı formları da bir yandan ortaya çıkmaya başlamıştı. Yaklaşık 20 milyon yıl daha önce ise tüm karasal alanlarda açık tohumlu bitkilerin hakimiyeti vardı. Havada bol oksijen ve muazzam bir canlı çeşitliliği söz konusuydu. Kısacası Dünya bugün olduğundan daha farklıydı ve her tarafta devasa eğrelti otları, sekoya, palmiye ve çam benzeri açık tohumlu bitkiler mevcuttu. Bu uçsuz bucaksız ormanlar ve bu ormanlar içerisinde özgürce yaşayan binlerce canlının olduğu ortam, adeta yaşayan bir doğa tarihi müzesiydi.

Çoğunluğu doğal süreç içerisinde yok olan o dönemki türlerin bazıları, zaman içerisinde bazı farklılaşmalar yaşasa da bugüne kadar ulaşabildi. Bunlar arasında en bilinenleri mersin balığıgiller (Acipenseriformes) isimli gruptur. Kıkırdaklı olan bu grubun üyeleri görüntü olarak zaten dinozorları andırır.

Erken kratese döneminde (100-146 milyon yıl önce) bolca bulunan üyelerinden biri olan Yanosteus longidorsalis türüne ait bir fosil, hala Toulouse Doğa Tarihi Müzesi’nde sergilenmektedir. Ancak çoğu atası artık sadece fosil olsa da birçok üyesi hala deniz, göl ve nehirlerde yaşamaya devam ediyor. Triasic dönemde (200-245 milyon yıl önceki dönem) ortaya çıkan mersin balığıgillerin birçok üyesinin doğal süreç sonucu yok olması az çok biyoloji ve evrim bilen herkesin olağan karşıladığı bir durum. Ancak işin içine insan girince her şeyin rengi biraz değişiyor.

Henüz ortaya çıkışı 250 bin yıl olan insanın, evrimsel süreçteki sıçraması, diğer canlılar için de aslında bir nevi sonun başlangıcı oldu denilebilir. İlk olarak kendi benzeri olan türleri ortadan kaldırdığı düşünülen insan, zaman içerisinde başka canlıların ya neslinin tükenmesinde ya da sayılarının azalmasında önemli rol oynadı. Yaptığı keşiflerle, keşfedilen alanın talanına; gerçekleştirdiği buluşlar ile de hiç ilgisi olmayan canlıların zarar görmesine neden oldu. Hatta doğal süreçler sonucu meydana gelen tür yok oluşlarının hızı, insan yüzünden on bin kat daha da artmış vaziyette. Bu hız ile devam edersek 2100 yılına kadar, kara ve deniz türlerinin %50’sinin neslini tüketeceğiz.

Bu sürecin kurbanlarından biri de insandan milyonlarca yıl önce ortaya çıkmış ve şimdiye kadar hayatta kalabilmiş olan Psephurus gladius isimli balık türü. Bu türün yok olmasının birincil elden sorumlusu insan. Söz konusu insan olunca yeryüzü bir cinayet mahalline dönüşüveriyor. İnsan, kendi türü de dâhil diğer tüm canlı türlerinin birincil elden celladına dönüşmüş vaziyette. Her türlü faaliyetiyle hem de. Beslenmesi, giyinmi, üremesi ve hatta nefes almasıyla bile. Tüm bu faaliyetlerinin toplamı, Psephurus gladius’un yok oluş nedeni. Bu balığın karşı karşıya kaldığı yok oluşun nedenleri yaşam tarzımızla birebir ilgili. Çin’in Yangtze Nehri’ndeki kirlilik, habitat tahribatı ve aşırı balıkçılık baskısı, bu türün son üyesinin 2005 ile 2010 arası bir tarihte yok olmasına neden oldu. 1970’lerde Çin’in Yangtze Nehri’nde 25 ton civarında avcılığı yapılan bu balık artık yok.

Bu balığın katili hepimiziz. Ne bir eksik ne bir fazla.

Ruhu şad olsun.

Kategori: Hafta Sonu