Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Belediyeler atıksız şehir yaratmak için neler yapabilir?

Atıksız bir yaşamın, mevcut durumda, bir hobi faaliyetinin ötesinde bir ihtimal olmadığını bir önceki yazımda anlatmaya çalışmıştım. Ancak bunun yanında daha az atık üretmenin mümkün olduğunu belirtmiştim. Daha az atığın da bireysel kararlarla bir noktaya kadar mümkün olduğunu belirterek bu konuda tamamlayıcı unsurların yerel ve merkezi yönetimler olduğunu belirtelim. Özellikle yerel yönetimlerin alabileceği bazı kararlar, daha az atıklı kentler ve onun da temeli olan daha az atıklı evlerin sayısının artmasına yardımcı olabilir. 

Atık dediğimizde akla, kullanım sonrası meydana gelen ve çöp tenekesine attığımız eşyalar gelir. Ancak daha bütünsel bakıldığında atık, bir şeyin üretiminden tüketimine kadar geçen süre içerisinde ortaya çıkan he türlü sıvı, katı ve gaz artıklara verilen isimdir. Örneğin sebze ve meyve tükettiğinizde atık olarak ortaya sadece sebze ve meyvenin tüketilmeyen kısımları çıkmaz. O sebze ve meyvenin üretim sürecinde kullanılan yakıttan ortaya çıkan sera gazları, pestisitler ve onların kutuları, taşınmasında kullanılan tek kullanımlık paketler, kasalar ve ambalajlar ile onların market reyonlarında sergilenmesi esnasında harcanan her türlü enerjinin artığı da birer atıktır.

Bu da aslında atık üretim potansiyelimizin ne kadar da büyük olduğunu ortaya koyar. İşte eğer atıksız bir yaşam oluşturulacaksa, son ürün üzerine kurgulanmış bir atık yönetim stratejisi belirlemek yerine tüm bu süreçleri göz önünde bulunduran bir planlama yapılması gerekmektedir. Neden atıksız yaşam için kişilerin bireysel kararlar almasının yetersiz olduğunun cevabı da burada saklı. Yani siz kendi adınıza evinizden hiç atık çıkarmayabilirsiniz ancak size ulaşan ürünlerin üretiminden itibaren, size gelene kadar ki süreçte ortaya çıkan tüm atıklar, sizin ortak olduğunuz atıklardır. Burada da erkin atacağı destekleyici adımlar sizin atıksızlığa erişmenize önemli bir katkı sağlayacaktır.

İçilebilir çeşme suyu

Yerel yönetimlerin atıksızlıktaki belirleyiciliği, oldukça önemli! Çünkü ambalaj atığı içerisinde önemli bir yer tutan ambalajlı içme suyu şişelerinin tüketim miktarı, doğrudan belediyelerin içme suyu talebini karşılayıp karşılayamamalarıyla ilgili. Sadece içme suyunu musluktan akar hale getirecek bir yatırım, önemli miktarda pet şişe atığını kısa, orta ve uzun vadede önleyecektir. Üstelik içilebilir olan bu suyun kent meydanlarından da erişilebilir hale getirilmesi, içme suyu ihtiyacı için gelişecek ihtiyacı daha da azaltacaktır. Bu noktada belediyelerin kendi işletmelerinde plastik ambalajlı su sağlama hizmetini de terk etmesi tutarlılık ve ambalaj atığı azaltma kararlılığı açısından destekleyici nitelikte olacaktır.

Tek kullanımlıkların azaltılması

Yerel yönetimler tek kullanımlık plastiklerin kullanımının azaltılmasında örnek olabilecek uygulamaları hayata geçirebilirler. Özellikle yerel belediye meclislerinde sağlanacak konsensüsle belediyenin yetkisi ve yaptırımı olan tüm alanlarda belli bir plan dâhilinde tüm tek kullanımlıklardan vazgeçilmesi kararı alınarak, vatandaş için de örnek bir uygulama gerçekleştirilebilir.

Bunun için birçok örnek verilebilir. Belediyeye ait alanlarda tek kullanımlık plastiklerin kullanılmasına izin vermemek; belediye iştiraklerinde tek kullanımlık plastiklerle yiyecek içecek servisini durdurmak; belediye sınırları içerisinde plastik olan ve terk edildiklerinde kuş, balık, kaplumbağa ve yengeç gibi birçok canlının ölmesine neden olan balonların satışını, kullanımını ya da dağıtımını yasaklamak; plastik konfeti kullanımını yasaklamak; belediye sınırları içerisindeki marketleri, doldurulabilir özellikte ürün satmalarını sağlayacak şekilde yönlendirmek gibi adımlar, önemli miktarda plastik çöpün meydana gelmesini engelleyecektir.

Özellikle kıyı belediyelerinin, sadece tatilcilerin bıraktıkları çöpleri toplamak gibi pasif belediyecilik anlayışından, çöpün oluşmadan engellenmesini sağlayacak aktif belediyeciliğe geçiş için bir eylem planı hazırlamaları, sorunun çözümü için atılacak en önemli adımlardan biri olacaktır. Sosyal medya üzerinden paylaşılan ve toplanan çöpler üzerinden verilmeye çalışılan “çok kirletiyorsunuz” temalı mesajların reelde bir karşılığı olmadığının bilinmesinde fayda var.

Açık semt pazarlarının ıslahı

Neredeyse tüm şehirlerde sıklıkla rastlanan ve toplandıktan sonra arkalarında adeta bir çöp yığını bırakan günlük açık semt pazarları için bir düzenleme ve denetleme yapılması gerekiyor. Pazarların arkalarında bıraktıkları karışık çöpleri toplamak her ne kadar belediyenin görevleri arasında yer alsa da önemli olan o çöplerin oluşmasının engellenmesidir.  Unutulmamalıdır ki belediyelerin sahip oldukları tüm kaynaklar vatandaşın ortak kaynaklarıdır ve bu kaynaklar sırf meşakkatsiz ve planlama gerektirmediği için anlamsız hizmetlerle ve işlerle tüketilemez.Sorumlu ve halkı gözeten belediyecilik bunu gerektirir.

Örneğin yaşadığım şehirdeki semt pazarları bu anlamda önemli bir kötü örnek özelliği gösteriyor (Adana/Seyhan). İlçe sınırları içerisinde kurulan (ki diğer ilçelerde de mutlaka benzer bir durum söz konusudur) neredeyse tüm semt pazarlarının toplanmasının ardından ortaya ciddi bir çöp yığını çıkıyor ve bu çöp yığınları belediye ekiplerince tonlarca su ve iş gücü harcanarak temizlenmeye çalışılıyor. Hiçbir sürdürülebilirliği ve mantıklı bir tarafı olmayan bu işlem bütünüyle bir kaynak israfıdır. Ayrıca ortaya çıkan çöpün de önemli bir kısmı meyve sebze artıkları ve plastiklerden oluşuyor. 

Plastiklerin büyük çoğunluğunu plastik poşetler, organik atıkların büyük çoğunluğu da pazarcıların satamayacaklarını düşündükleri sebze/meyveler ve onların atıklarından oluşmakta. Bu atıklardan organik olanların hayvan yemi olma potansiyeli ise oldukça yüksek. Olmayanların ise kompost alanlarında gübreye dönüştürülmesi mümkün. Belediyeler ise  bunu organize etmek yerine gelişi güzel terk edilen bu çöpleri yine gelişi güzel toplamaya devam ediyor. Sadece bunun bile planlama ile düzene sokulması, atıksız kent yaratmada önemli bir adım sayılabilir.  

Açıktaki ya da gömülü haldeki çöp konteynırları

Çöp denilince akla gelen bir diğer şey de bu çöplerin hiçbir ayrıma tabi tutulmadan atıldıkları çöp konteynırlarıdır. Açık ya da kapalı, gömülü ya da dışarda fark etmeksizin önemli oranda çöp suyu üreten ve beraberinde de ciddi haşere ve hastalık oluşumuna neden olan çöp tenekeleri belediyelerin belki de ilk başta çözmeleri gereken problemlerdendir.

Bu konuda kaynağında ayrıştırma ve farklı atıkların standartlara uygun bir şekilde toplanabildiği kategorik çöp tenekeleri oluşturmak atılacak ilk adımdır. Bu konteynırlar sokak ortalarına ya da cadde kenarlarına değil, bir site yer alıyorsa site içerisindeki gölgelik ve korunaklı bir alana ya da kişilerin oturdukları binalarda bunun için oluşturulmuş özel alanlara konulması gerekir. Konfor için her türlü şeyin planlandığı ev ve apartmanların bu şekilde bir düzenlemeye mecbur bırakılmaları kent kültürü açısından da çöp üretiminin azaltılması açısından da önemlidir.

Aynı durum işyerleri ve sanayi kuruluşları için de geçerlidir. Çöp, kentin ortak alanlarındaki hilkat garibesi ucube çöp konteynırlarına terk edilemeyecek olan ve herkesin ortak sorumlulukla ürettiği bir şeydir. Yönetimi de herkesin ortaklığıyla ancak mümkün olabilir. Bu konuda başarılı bir uygulama yapabilmiş belediye neredeyse yok gibidir. Başarılı bir uygulama çöp konteynırlarını boyamakla ve onların üzerine “temiz”, “çevre” vb. ifadeler yazmakla mümkün olacak bir şey değildir.  Başarılı bir uygulama, atığın kaynağında oluşumunu engellemekle mümkündür.  Bunun için de tüm kent sakinlerini, bu durumun farkına varabilecekleri bir farkındalık seviyesine ulaştırmak gerekir.  Buna ek olarak da yaptırım mekanizmasını yeterince ve etkili bir şekilde kullanmak da olmazsa olmazdır. Oy kaygısıyla yaptırım uygulamaktan çekinmek kente ve kent sakinlerine yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Kent bostanları, apartman bahçeleri, tüketici ve üretici kooperatifleri

Gıda tedariki, en fazla atığın gerçekleştiği tedarik zincirlerinden biridir. Bu atık üretim potansiyelinin kaynağı da gıdanın üretildiği yer ile tüketildiği yer arasındaki mesafedir. Mesafe, sera gazı ve ambalaj atığı oluşmasında önemli bir faktördür. Ambalaj ve enerji, gıdanın korunması ve uzun mesafelere taşınması esnasında zaruri olarak ihtiyaç duyulan iki şeydir.

Oysa gıdanın üretildiği yer ile tüketildiği yer arasındaki mesafenin kısalması, önemli bir ambalaj atığı azalımına ve sera gazı salımında da düşüşe neden olacaktır. Bu noktada da kent bostanları ve apartman bahçelerinin önemi ortaya çıkmaktadır. Benzer şekilde üretici ve tüketici kooperatiflerinin oluşturulmasına ön ayak olma da önemli oranda atığın oluşmadan engellemesine katkı sağlayacaktır.

Örneğin kent bostanları ya da apartman bahçeciliği gibi aktivitelerin teşviki ve organizasyonu, ilgili kentin sakinlerinin kent dışı gıda tedarikine olan bağımlılığını azaltacaktır. Daha da önemli bir adım da kompost yapımının kent genelinde yaygınlaştırılmasıyla mümkün olacaktır. Kompost alanları için gerçekleştirilecek olan yatırımlar, kente hem ekonomik hem de ekolojik açıdan önemli katkılar sağlayacaktır. Semt pazarlarının ve evlerin organik atıkları, çöp olmadan gübreye, bu gübreler de kent bostanlarının ve apartman bahçelerinin verimlilik kaynağına dönüştürülebilir. Küçük ölçekli belediyelerin kolaylıkla organize edebilecekleri bu ilişkiler ağı, büyük belediyelerin de öbek öbek uygun mahallelerde gerçekleştirebilecekleri uygulamalardır.

Bu önerilere daha birçokları eklenebilir. Ancak önemli olan beton, asfalt ve kaldırım belediyeciliğinden vazgeçilip bu konuda bir irade beyanının ya da vizyon belgesinin oluşturulmasıdır. Böyle bir irade ortaya çıkarsa atık sorunu da uzun vadede rayına sokulabilecek ve sorun olmaktan uzaklaştırılabilecek bir vaka haline gelecektir.

More in Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Atıksız ev mümkün mü?

Son zamanlarda tüm dünyada önemli sayıda insan, ev yaşamında sıfır atığın mümkün olabileceğiyle ilgili blog, video kanalı ya da diğer sosyal medya hesaplarından çeşitli paylaşımlarda bulunuyor. Hepsinin ortak noktası sıfır atıklı bir hayat sürmenin mümkün olması. Peki, gerçekten de öyle mi? Gelin bunun üzerine biraz beyin jimnastiği yapalım.

Plastik ambalaj: Atıksız yaşamanın mümkün olup olmadığını tartışmadan önce bazı işe yarayacak bilgilere ihtiyacımız var. Öncelikle doğada atık olmadığını tüm canlıların ürettiği “atıkların” başka canlılar için bir besin kaynağı olduğunu hatırlatalım. Bu temel bilginin yanında bazı başka bilgilere de ihtiyacımız var. Bunların başında her yıl artmakta olan plastik üretim miktarı geliyor. Bu bilgi önemli çünkü üretilen toplam plastiğin önemli bir kısmı ambalajlı ürünler için kullanılıyor. Örneğin şu rapora göre, Türkiye’de 2020 sonuna kadar 8.9 milyon ton plastiğin üretileceği ve bunun da %40’a yakının ambalaj olacağı tahmin ediliyor.

Bu değerlerin ne anlama geldiğini, herhangi bir marketin yiyecek içecek reyonlarına bakarak anlayabilirsiniz. Sadece sıradan marketlere değil, atıksız yaşam için önerilerde bulunanların sıklıkla başvurduğu organik ürün satılan dükkânlarda da durumu anlamanıza yarayacak görüntüler mevcut. Poşet içerisinde satılan organik bakliyatlar, ya da vakumlanmış poşette ve polistiren köpük tabak üzerinde satılan organik tavuk!

Hane halkı geliri: Diğer önemli veri de ücretli çalışanların aylık kazançlarının asgariliği ve bunların tüm çalışan popülasyon içerisindeki oranı. Hane halkı işgücü istatistiklerine göre asgari ücretlilerin oranı %22 iken, DİSK-AR’a göre bu oran yaklaşık %35’ler seviyesinde. Yani toplumun önemli bir kısmı kıt kanaat geçiniyor.

Mesafe: Bir diğer önemli bilgi de gıdanın üretildiği yer ile tüketildiği yer arasındaki mesafe. Büyükşehirlerdeki sebze ve meyvenin önemli bir kısmı başka illerden taşınıyor. Bu taşıma esnasında önemli oranda karbon salımı söz konusu. Yani ülkenin kuzeyindeki bölgelerde yaşıyorsanız çoğu meyve sebzeniz güneyden, güneyindeki bölgede yaşıyorsanız da çoğu başka ihtiyacınız da kuzeyden geliyor.

İçme suyuna erişim: Diğer bir bilgi de musluktan içilebilir su akan şehir sayısının bir elin parmaklarını geçmediği gerçeği. Bu durumda ya pahalı arıtma cihazlarıyla suyunuzu içilebilir hale getireceksiniz ya da ambalajlı su içeceksiniz. Gerek ambalajlı su tüketimindeki artış gerekse de plastik ambalaj üretimindeki artış ikinci durumun daha yaygın gerçekleştiğinin kanıtı.

O halde bu bilgiler ışığında düşündüğümüzde atıksız bir evin mümkün olabileceğini söyleyebilir miyiz? Bana sorarsanız bir hobi olarak evet! Ancak çözüm önerisi olarak hayır! Atıksız yaşamaya dair yapılan önerilerle atıksız bir hayat mümkün ancak yeteri kazancınız ve üretim yapabildiğiniz alanınız varsa! Aksi takdirde ancak biraz daha az atık üretimi konusunda bir ilerleme kaydedilebilirsiniz. Çünkü atıksız bir hayat sürmeniz sadece sizin tek başınıza karar verip gerçekleştirebileceğiniz bir karar değil.

Organik beslenme kolay mı?

Bir kere ambalajlı ürün tüketmeye zorlanmanız söz konusu. Hayır, ambalajsız ürün tüketelim derseniz, o zamanda da büyük şehirlerden kırsala göç etmeniz gerekecek! Yoksa o ambalajsız ürünler size doğru gelmeli. Daha henüz ambalajsız ürünlerin kalitesine değinmedim. Çünkü açıkta satılan ürünlerin kalitesi konusunda Türkiye’nin sicili pek parlak değil (Ambalajlılarda da çok parlak sayılmaz).

Organik beslenelim, hem tarım kimyasalları olmasın hem de sağlıklı yaşayalım diye düşünürseniz şayet karşınıza organik tarımın kilometrelerce ötede gerçekleştiği gerçeği çıkıyor. Her yanı beton ve asfalt olan büyük şehirlerin ne içinde ne de çeperinde organik tarım olamaz. Hadi ondan vazgeçtiniz poşetsiz ambalajsız sebze meyve tüketelim derseniz ve bu amaçla pazara giderseniz bu sefer de karşınıza o sebze meyvenin kilometrelerce öteden geldiği gerçeği çıkacak. Belki siz poşet ya da ambalaj kullanmamış olacaksınız ancak o ürünler sizin önünüze gelene kadar tonlarca karbondioksit atığını üretmiş olacak bile!

‘Hobi olarak’ atıksız yaşamak

Amacım içinizi karartmak değil, sadece hobi faaliyetlerinin sorunun çözümü gibi sunulması yanılgısından biraz olsun sizi uzaklaştırmaya çalışmak. Çünkü bu hobi faaliyetleri üzerinden geliştirilen algıyla sorunun asıl kaynağı olan aşırı ve doğa düşmanı üretim/tüketim tarzı maskelenmeye çalışılıyor. Tıpkı plastik üreticilerinin atıksız denizler için kurulan bir organizasyona sponsor olup günahlarını STK’ları kullanarak hafifletmeye çalışması gibi. Çünkü o zaman sürdürülebilirliğe katkı sağladığını iddia ederek daha fazla kar etme arzusunu da büyütebilecek. Vatandaşa çöp toplatma kampanyası düzenleyen, plastik ambalajlı üründen başka ürün satmayan küresel şirketler de benzer bir şey yapıyor. Böylelikle sorunun nedeninin bilinçsiz vatandaş olduğu algısı pompalanabiliyor. Kendileri de bu işten sıyrılabiliyor. Kendilerine destek olmaya meraklı “uzmanlar” da bolca mevcut zaten.

Atıksız evler için önerilen diğer bir şey de kullanılan çeşitli ekipmanların yerine konulan ikame ürünler. Hepsi birbirinden güzel ve kullanışlı olan bu ürünlerin ortak noktaları ise pahalı olmaları! Çünkü maliyet yüksek ve iddiaları da yüksek ücreti hak ediyor. En azından üreticileri öyle düşünüyor. Birkaç örnek vermek gerekirse, içerisinde plastik vb. kullanılmayan diş fırçalarının tanesi 15 TL’den başlayan fiyatlara sahip. Oysaki her yerde mantar gibi biten marketler zincirlerinde plastik diş fırçalarını 2 TL’ye bulmak mümkün. Dar gelirli bir aile sizce hangisini tercih eder?

Benzer durum mutfak gereçlerinde de mevcut, banyodaki diğer ekipmanlarda da. Kimi ürünlerde fiyat farkı 10 kata kadar çıkabiliyor. Nasıl ki organik ürünlerle beslenmek köyde/çiftlikte/vb. yaşamıyorsanız ciddi bir gelir gerektiriyorsa, atıksız yaşamak da önemli bir gelir gerektirebiliyor. Ancak burada değinmeden geçemeyeceğimiz bir gerçek daha var o da düşük ücretin beraberinde düşük tüketimi zorlaması! İşte bu yüzden aslında asgari ücretli farkında olmadan minimum atıkla yaşıyor denilebilir. Ancak ne yazık ki bu durum çevre ya da atıkla ilgili bir farkındalığı kendiliğinden ortaya çıkartmıyor. Nasıl ki zengin ve imkanı olanlar daha bilinçli olmuyorsa yoksul olanlar da daha bilinçli ya da bilinçsiz olmuyor.

En uygulanabilir öneri: Kompost

Bir diğer atıksız ev önerisi ise kompost. Yani gıda atıklarının kıymetli gübreye dönüştürülmesi işi! Çoğu insan imkânları dâhilinde bunu gerçekleştirebiliyor. Özellikle bahçesi olan ya da evinde uygun boş alan olanlar çıkan organik ürünleri kompost haline getirip sonra da bu kompostu bitkilere gübre olarak verebiliyor. Bunun birçok örneğine şahit oldum. Belki de atıksız ev önerilerindeki en uygulanabilir öneri bu denilebilir. İlla bitki yetiştirip bu kompostlarla da o bitkileri beslemek zorunluluğunuz yok. Herhangi bir yeşil alanda da bu kompostları değerlendirme imkânı söz konusu.  Ayrıca kent bostanları ya da apartman bahçeleri gibi alternatifler için de oldukça güzel gübre kaynakları. Hem böylelikle çeşitli ürünlere de yerelde erişebilme imkânını güçlendiriyor.

Ancak burada da bu uygulamaları yapabileceğimiz yeteri alan var mı sorunsalı karşımıza çıkıyor. Maalesef ki çoğu yerde bu uygulamaları gerçekleştirmek imkânsıza yakın halde. O durumda da devreye belediyeler giriyor. Onun için de ciddi vizyon gerekli. Aslında bu, belediyelerin yapması gereken asli bir iş! Ancak şu ana kadar bu uygulamayı yapabilen vizyon sahibi bir belediyeye rastladığımı söyleyemem. Asgari hizmetler için bile vizyona ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde yaşıyoruz ne de olsa.

Geri dönüşüm atıksızlık değil

Ambalajlı ürünlerin nasıl dayatıldığından bahsettik ama tekrar söylemekte fayda var. Birçok market ve mağaza siz istemeseniz bile peynirinizi, zeytininizi ve diğer gıdalarınızı, açıktan da alsanız size plastik ambalaj içerisinde veriyor. Bunun yanında, bulaşık deterjanından, banyo jeline, temizlik ekipmanından tıraş bıçağına kadar her şey plastik ambalaj içerisinde. Ambalajsız aldığınız ürünler bile size getirilene kadar tek kullanımlık ambalajlarla taşınıyor. Bunun plastik, kâğıt ya da teneke olmasının bir önemi yok. Sonuçta üretilen bir atık söz konusu! Siz de bunları satın alınca o ambalaj ve karbondioksit atığına ortak olmuş oluyorsunuz. Bunu yapamayıp tekil ambalajlı ürün alıp o ürünün ambalajlarını ayrıştırıp geri dönüşüm kutusuna atmanızın da bir önemi yok!

Geri dönüşüm atıksızlık değil, aksine atığın sürekliliğini sağlamaktadır. Çünkü henüz bu çöpleri (organik olanlar hariç) doğaya tekrar atık bırakmadan dönüştürebilen bir teknoloji yok. Ne yazık ki böyle! O sebeple bu tür atıksız yaşam kararlarını alırken bu durumların bilincinde hareket etmekte fayda var.

Sonuç olarak her ne kadar atıksız yaşamak mümkün olmasa da daha az atıkla yaşamak mümkün. Ürüne özel tekil ambalajlı ürünlerdense toplu olarak ambalajlanmış ve ağırlık usulü satılan ürünleri tercih etmek ve evinizden götürdüğünüz çok kullanımlık kapları kullanmak sahip olduğunuz atık ayak izinizin diğer tüketicilerle paylaşılmasına neden olacaktır ki bu da tek tek ambalajlanmış ürün tüketmekten daha faydalıdır.

Bunun yanında yerel ürünlerin tercihi de sizi daha az atıklı yaşayan biri haline getirecektir. Çünkü yerelden alınan ürün, daha az mesafe kat ederek size ulaşacaktır. O sebeple kent bostanı ve apartman/balkon bahçeciliği işini ciddiye alsak iyi ederiz. Sözün özü, plastik üreticileri kârlarından vaz geçmedikçe, ambalajlı birçok çeşit ürünü (çoğu neredeyse aynı) piyasaya süren şirketler ambalaj modellerini yeniden kullanıma uygun hale getirmedikçe, yerel yönetimler ve merkezi yönetimler plastiksiz yaşamı destekleyerek ve her türlü atık potansiyeli taşıyan eşyalara sınırlama getirmedikçe atıksız yaşama tercihimiz bir hobi olmaktan öteye geçemeyecektir.

More in Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İnsan organlarında plastik bulundu mu?

Geçtiğimiz günlerde The Guardian gazetesinin deneyimli çevre editörü Damian Carrington bir haber paylaştı. Haberde insan organlarında mikroplastik bulunduğu yazıyordu. Bunun yanında yine aynı haberde incelenen tüm insan organlarında BPA isimli bir eklenti maddesine de rastlandığı yazıyordu. Bir anda gündem olan ve birçok kişi tarafından paylaşılan bu sansasyonel haber oldukça ilgi uyandırdı.

Habere göre, Amerikan Kimya Topluluğu’nun bir toplantısında sunulan bir bildiride insandaki birçok organda PET dâhil olmak birçok mikro/nanoplastik bulunduğu yer alıyordu. Haberin içeriği dar olsa da beklenen bir bilgiyi duyurması açısından merak uyandırmıştı. Beklenen dememin nedeni de, bu kadar yoğun mikro ve nanoplastik kirliliğinin olduğu bir ortamda, bu plastiklerin insanın en küçük organına dahi bulaşabilme ihtimalinin göz ardı edilememeydi. 

Ancak kısa süre sonra Damian Carrington bir düzeltme yayınlayarak aslında bulunanın bir mikro/nanoplastik olmadığını söyledi. Yapılan şey bir metot geliştirme çalışmasıydı ve iddia edilene göre de bu metotla insan organlarında mikro ve nanoplastiğin tespiti mümkün hale gelebilirdi. Çalışma ayrıca, oldukça yaygın ve bilinen bir yöntemle organlarda çeşitli plastikle ilişkili kimyasalların bulunduğunu iddia ediyordu. Bunlardan biri de BPA idi! Her iki kısmı da oldukça sorunlu olan bir çalışma ile karşı karşıya olduğumuzu belirtmekte fayda var. Bir diğer problem de The Guardian gibi prestijli bir gazetenin prestijli bir editörünün böyle bir hatayı nasıl yaptığı. 

Ben dâhil birçok kişi bu çalışmanın rapor edildiği haberin ilk versiyonunu paylaşarak önemli bir hataya imza attık diyebilirim. Haberde çalışmanın herhangi bir linki mevcut değildi. Öncelikle bu bağlantıya bakılıp sonra paylaşılması daha doğru olurdu. Bunun iki nedeni vardı: İlki, saygınlığı tereddüt edilemeyecek kadar yüksek Amerikan Kimya Topluluğu’nun bir toplantısında sunulduğunun belirtilmesi diğeri de The Guardian’ın ve onun deneyimli editörü Damian Carrington’un yarattığı güven. Yine de bu tarz bir kazanın yaşanması, paylaşımı yapanların da dikkatsizliğine işaret etti. 

Haber paylaşıldıktan sonra gelen düzeltme üzerine ben dâhil birçok kişi bu çalışmaya dair paylaşımını kaldırmış ve takipçilerinden af dilemiştir. Bunu yapmak önemli çünkü hatalı ve spekülatif bilginin yayılması bilim iletişimi açısından tamiri imkansız hatalar silsilesine yol açabiliyor. Tıpkı denizlerde 2050 yılında balıktan çok plastik olacağı spekülasyonu ve Mariana Çukuru‘nda plastik poşet bulunduğu hayali olayı gibi! Her iki ifade de iyi bir “kötü bilim iletişimi” örneği sayılabilir.

BPA yanılgısı

Çalışmanın kendisine dönecek olursak, orada da ciddi problemler olduğunu söylemek mümkün. İlki, BPA varlığı üzerinden plastiğe maruz kalma yargısına varılmasının yanlışlığı. Çünkü doku ve organlara BPA’nın nüfuz etmesi için plastiğin bünyenize girmesine gerek yok. Plastik ambalajlı herhangi bir gıdadan da bu kimyasalı vücudunuza alabilirsiniz. Sadece plastiklerden değil, fiş ve fatura basımında yaygın olarak kullanılan termal kâğıtlar da size ciddi anlamda BPA transferi sağlayabilir.

Yani doku ve organlarda BPA varlığı, doku ve organlarınızda plastik olduğu anlamına gelmekten ziyade bir şekilde BPA içeren bir malzemeyle temas ettiğiniz anlamına gelir. Ayrıca herhangi bir ortamda BPA varlığının belgelenmesinin yenilikçilik anlamında bir değeri yoktur. Bu kimyasalın belirlenmesi, oldukça uzun zamandır gerçekleştirilmekte olan bir işlemdir. BPA’nın herhangi bir ortamda belirlenmesi, sadece daha geniş pencereli bir işin küçük bir parçası olması açısından önem arz eder.

Çalışmadaki diğer bir problem de geliştirilen tespit metodunun ayrıntılarının yokluğu. Hangi tip plastiğin hangi miktarda ve nasıl organlara yerleştirildiği açık olmadığı gibi, metot geliştirmek için organlara yerleştirilen plastiklerin kaçta kaçı tespit edilmiştir gibi bilgilere de ulaşılamamaktadır. İşte tüm bu eksiklikler çalışmanın neden haber yapılmaması gerektiğinin de bir açıklamasıdır. Dost meclislerinde konuşulabilirliği dışında herhangi bir hakemlik sürecinden geçmemiş bilimsel bir bilginin kamuya açık ortamlarda manşet olacak şekilde verilmemesi gerekliliği bir kere daha karşımıza çıkmaktadır.

Bizlere de herhangi bir bilgiyi, bilgiyi paylaşanın şahsından bağımsız olarak bilimsel yöntemlerle hazırlanıp hazırlanmadığının kontrolünden sonra paylaşmak sorumluluğuyla hareket etmek düşmektedir.

Sonuç olarak insan organlarında plastiğin varlığı henüz ortaya konulmamış saklı bir gerçek olarak hala gizemini korumaktadır. Ancak plastiğin tehlikeli olduğunun anlaşılması için insan dokusunda bulunduğunun bilimsel olarak rapor edilmesini beklemek de doğaya yapılabilecek en büyük kötülüktür.

More in Haftasonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Marmara Gölü: Kuraklığın fragmanı

Son 60 yılda kuraklığın, aşırı su kullanımının ve ekosisteme yapılan müdahalelerin neticesinde 60’a yakın göl kurudu. Kuruyan göllerin toplam alanı Van Gölü’nün 3 katı büyüklüğüne yakın! Bazıları mevsimsel olarak tekrar su ile buluşsa da sürdürülebilir olmadığı için artık göl sayılmıyor. Çoğunun sahip oldukları canlı çeşitliliği neredeyse ortadan kalkmış vaziyette. Bu göllerden bazıları etrafındaki yaşayanların talebi ile kurutulmuş, kimi açılan drenaj kanalları nedeniyle kurumuş, kimi aşırı yer altı suyu kullanımından kaynaklı, kimi de kendisini besleyen akarsular üzerine yapılan barajlar vs. yüzünden yeterince su alamadığı için kurumuş.

Hepsinin ortak yanı ise insan müdahalesi! Son örnek de Ege Bölgesi’nde yer alan Marmara Gölü. 1930’lardan beri yoğun insan müdahalesine maruz kalan gölün en nihayetinde geldiği nokta benzerleri gibi kurumak oldu. Normal şartlarda kurak geçen sezonlarda, gölün suyunda azalma olması, küresel iklim değişikliğinden kaynaklı olarak beklenen bir sonuç. Ancak bir de aşırı artezyen ve nehir suyu kullanımı ile baskı altına alınması, iklim değişikliğinin etkisinin katlanarak ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Nitekim Marmara Gölü’nde de yaşanan tam olarak bu. İnsan faaliyetleri nedeniyle meydana gelen küresel iklim değişikliğinin sonucu ortaya çıkan kuraklığa ek olarak, aşırı su kullanımı ve anlamsız müdahaleler, Marmara Gölü’nün ölüm fermanı sayılabilir.

Manisa’da Salihli ile Gölmarmara arasında yer alan ve bir alüvyon set gölü olan Marmara Gölü, 12 km uzunluğunda, 6 km genişliğinde ve deniz seviyesinden de 75 metre yükseklikte olan bir göldü. 1930’lardaki ilk müdahalelerden önce, göl bir kapalı havza konumundaydı. Bu zamana kadar sadece çeşitli küçük kaynaklar, küçük bir dere olan Şeyh Abbas deresi ve yağmur suları ile beslenmekteydi. Daha sonra yapılan müdahaleler ile Marmara Gölü bir rezervuar gölüne dönüştürülmüş ve çeşitli yeni kanallarla göl, farklı nehirlerle al ver ilişkisi olacak şekilde bağlantıya sokulmuştur.  Amacı her zamanki gibi gölü insan kullanımına daha fazla elverişli hale getirmek olan bu müdahaleler, gölün kuraklığa karşı da dayanıksız hale gelmesine neden olmuştur. Çünkü kendi dinamikleri ile var olan bir göl yapay olarak başka kaynaklarla ilişkilendirildiğinde mevcut durumunu koruyamayacak hale gelir. İşte bu nedenle, ilk olarak 1993 yılında meydana gelen kuraklık sonucu göl tamamen kurumuş ve gölde canlı namına pek bir şey kalmamıştır.

Dengesi bozulan gölün suyu, taşıma su ile Gediz nehrinden gelen sularla tekrar dolu tutulmaya çalışılmaktadır. Ancak bu durum göle aşırı derecede alüvyon girişine ve böylelikle de gölün daha da dengesiz hale gelmesine neden olmaktadır. Zira aşırı alüvyon girişi beraberinde gölün sığlaşmasını da getirir  Bu duruma bir de kuraklık ve etraftaki tarımsal alanın gölden alınan su ile vahşice sulanmasını da eklersek alın size kuruyan bir göl daha.

Türkiye göllerinin çoğunluğu, ne yazık ki üzerlerindeki baskıları tolere edemeyecek kadar küçük ve hassas göller. Çoğunluğu sadece hayvanların (kuş, balık, börtü böcek) kullanımına bırakılması gereken göllerin, çeşitli müdahalelerle insan kullanımına sunulması, birer birer kurumalarına neden oluyor. Üstelik ülkenin yer aldığı bölge olarak da iklim krizinden en fazla etkilenecek bir bölgede olması, Türkiye’nin göllerini daha da hassas bir hale getiriyor.

Raporlar yazılıyor ama… 

Marmara gölü, göllerin insan müdahalesi ve kuraklık neticesinde nasıl da can çekişebileceklerinin yeni bir fragmanı sayılabilir. Önceki fragmanları, Seyfe’de, Palas’ta, Karagöl’de, Amik’te ve daha nicelerinde gördük. Yeterince etkili olmamış olacak ki Marmara gölü de bu kervana katıldı katılacak. Sırada da diğer göller var. En son duyduklarımızdan biri de Büyükçekmece gölü. O da insan faaliyetlerinden nasibini almak üzere. Küçükçekmece gölünde gördüğümüzün farklı bir versiyonunu şimdi Büyükçekmece gölünde izliyoruz. Anlaşılan göller, doğal kaynaklara karşı olan sefil yaklaşımdan fazlasıyla nasibini alıyorlar ve almaya da devam edecekler.

Türkiye’nin tatlı su kaynakları başta olmak üzere doğal kaynaklarına gözü gibi bakmasının önemini geçtiğimiz haftalarda yayınlanan bir raporla daha iyi anlıyoruz. Amacı bu su kaynaklarını korumak olanların bunu yapmak yerine baraj, HES, maden, çöp ithalatı, ticaret vs. ile uğraşmaları, ülkenin doğal kaynaklarının kaderine terk edildiğini gösteriyor. Eminim ki bu rapordan haberleri bile yoktur. Rapor özellikle su kaynaklarının korunmasını ve tarımsal faaliyetlerin daha da planlı ve dikkatli yapılmasını üzerine basarak söylüyor.

Raporu kaleme alan Elfatih Eltahir “Dünyanın değişen iklimini ortaya koyan farklı küresel sirkülasyon modelleri, sıcaklıkların neredeyse her yerde artacağı ve çoğu yerde yağışların da artacağı konusunda hemfikir. Bununla birlikte, Dünya üzerindeki herhangi bir kara kütlesinin öngörülen yağış miktarındaki en büyük düşüşü gösteren büyük bir istisna var ve bu yer de Akdeniz bölgesi” diyor. Özetle Eltahir bize Akdeniz bölgesinin kuraklık altında adeta can çekişeceğini anlatıyor. O halde bu uyarıya rağmen biz hala su kaynaklarını tarumar eden projelere ve tamamıyla suya dayanan üretim alanlarını bu kuraklıktan en çok etkilenecek olan kıyı bölgelerine yapma ısrarını sürdürürsek ciddi anlamda bir krizle de karşı karşıya kalacağız demektir.

Yapılması gereken ülkenin bölgesel risk haritalarını çıkartıp bu bölgelerdeki su kaynaklarını korumaya alacak önlemlerken, tamamı kumul olan bölgelere su ürünleri üretim sahaları, organize endüstri tesisleri, patlaması mümkün gübre fabrikaları ve petrokimya tesisleri kuruyorsak vay halimize. Sözün özü su kaynakları bir bir kururken, yeraltı suları daha derinlere çekilirken, elde kalan su kaynaklarının canına okuyacak işlere hala devam ediyorsak durumumuz gerçekten vahim demektir.

More in Haftasonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Çaputun evrimi

Fotoğraf: Gökhan Tunçelli

…Evrenin göbeğinde bir de ağaç var imiş,

Bu ağaç büyük imiş.

Bu ağacın her yanı, Tanrı’dan hep süslüymüş.

Kabukları, kütüğü, tıpkı som gümüşlüymüş.

Ağacın gövdesinden, bir yaşam suyu akarmış,

Bu kutsal suyun rengi, altın gibi parlamış.

Ağacın budakları, ta göklere uzanmış,…

Yakut’lara ait olan Sogotoh Destanı böyle başlıyor. Ağacın kutsallığının anlatıldığı bu destan aslında kökeni Sümerlere kadar uzanan bir geleneğin de ardılı sayılabilecek bir kültüre atıf yapmaktadır. Varlığının temeline, doğaya ait olsun olmasın bir başka şeyi koymak, beraberinde çeşitli kültürlerin de doğmasına neden olmaktadır.

Bu kültürlerden biri de Sogotoh Destanı’nda bahsedilen kutsal ağaca bir çaput bağlama ve böylelikle kendini tanımladığı varoluşun kaynağıyla bağlantı kurma davranışı ekseninde gelişen kültürdür.

Aslında herhangi bir yere bir iz bırakmak ve bunu bırakırken de çeşitli ritüeller sergilemek birçok farklı şekilde tezahür eden ve sadece Asya halklarına özgü olmayan evrensel bir davranış biçimi. Birçok toplum farklı formlarda bu davranışı sergiler. Bu davranışların çeşitliliğinden ziyade gerçekleştirilme amacı önemlidir.

Hatta öyle ki kimi zaman bu amaç birer pazarlama nesnesi olarak da kullanılabilmektedir. İtalya’daki âşıklar çeşmesi ve Fransa’daki âşıklar köprüsü bunun en önemli örnekleridir. Kökeni tarih öncesine dayanan bu davranış biçimi zaman içerisinde köprüye kilit asıp aşk duası edilen bir forma kadar evrilebilmiştir.

Yakutların ulu kayınından Covid-19 maskesine

Bu davranışın bir diğer önemli şekli olan ağaca çaput bağlama da zaman içerisinde çeşitli formlara dönüşmüş ve bugün birçok farklı ülkede farklı amaçlar ve gayelerle ağaçlara çaput bağlanmakta ve hatta bunlardan para bile kazanılabilmektedir. Ancak bu adet/gelenek/ibadet ya da ritüellerin hiçbiri son zamanlarda ortaya çıkan ağaca Covid-19 maskesi bağlama absürdlüğüne yaklaşamamaktadır.

İlk olarak Twitter’dan takipleştiğimiz bir kullanıcının paylaştığı ve İlyada Destanı‘nda Zeus’un Truva savaşını izlediği yer olarak geçen Zeus Altar‘ında (Çanakkale/Küçükkuyu) ortaya çıkan bu görüntü şok edici nitelikteydi.

Ancak daha sonra Atlas Dergisi tarafından da paylaşılan ve Büyükada’daki Aya Yorgi tepesinde olduğu belirtilen görüntülerle, ağaca maske bağlama izansızlığının aslında tekil değil yaygın bir olay olduğu ortaya çıktı. Çünkü benzer görüntülerin İzmir Selçuk’ta, Dikili’de ve daha birçok yerde de olduğu yapılan yorum ve paylaşımlarla ortaya konuluyordu.

Yakutların ulu kayın ağacından, Covid-19 döneminin maskeli ağaçlarına kadar gelinen süreçte bazı şeylerin de açıkça konuşulması gerektiği ortaya çıktı. Artık vatandaşın çöp atma davranışının zamana yayılan önlemlerle ve tavsiyelerle değil çeşitli yaptırımlarla desteklenmiş önlemlerle engellenmesi gerekmektedir.

İzmir Selçuk’taki Yedi Uyurlar Mağarası
Fotoğraf: Ayten Vardar Pektaş

1- Maske kullanımı ve kullanım sonrasının yönetimi

Bu konuda gerek belediyeler gerekse de bakanlıklar adeta sınıfta kaldı diyebiliriz. Çünkü hiçbir kurum, tavsiye vermekten öte bir aksiyon geliştiremedi. Neredeyse tüm belediyeler e bakanlıklar maske kullanımının gerekliliği ve hatta zorunluluğuna çok defa vurgu yaparken, neredeyse hiçbiri bu maskelerin kullanıldıktan sonra ne yapılacağına dair elle tutulur bir mekanizma geliştiremedi. Elimizde sadece çevre bakanlığının tavsiye niteliğindeki yazısı mevcut! O yazı da tüm sorumluluğu vatandaşa yüklemekten öte bir anlama sahip değil. Oysa ki gerek insan gerekse de çevre sağlığını tehdit eden bir durumda inisiyatif vatandaşa bırakılamaz, bırakılmamalıdır.

2- Her türlü konuda var olan kamu spotları

Neredeyse her konuda hazırlanan kamu spotlarının, maske kullanımı ve kullanım sonrasında ne yapılacağına işaret eden bilgileri verecek şekilde hazırlanması gerekmektedir. Bu konuda farkındalığın arttırılması şarttır. Aksi takdire maske çöpleri daha büyük sorunlara neden olacaktır.

3- Cezai yaptırım

Nasıl ki maske kullanma zorunluluğu ve beraberinde cezai yaptırım birçok yerde uygulamaya konulduysa, kullanılan maskelerin sağa sola atılmasının da ciddi bir cezai yaptırımı olmalıdır. Üstelik bu özel olarak döneme özgü olarak düzenlenmelidir. Çünkü çöp atma davranışı adeta ülkenin kültürü haline gelmiştir.

Otoyol kenarları maske ve Covid ile ilişkili çöplerden geçilmemekte, bunlarda ilk fırsatta çevresel faktörler yardımıyla bir daha toplanamayacak şekilde çevreye karışmaktadır. Neredeyse her köşe başında var olan izleme kameraları bu amaçla kullanılmalıdır. Çünkü maske çöpü problemi ciddi sonuçları olabilecek bir çöp çeşidi halini almaktadır.

4- Özel Covid atığı toplama noktaları

Belediyelerin şehrin her noktasına bu maske çöplerinin atılacağı özel çöp toplama noktaları oluşturması gerekmektedir. Aksi takdirde bu çöpler, hem çöp toplayıcıları hem de sokak hayvanları için hem de diğer canlılar için ciddi tehditler yaratacaktır. Maske dağıtmakla övünen belediyelerin bu maskelerin toplanması konusunda da övünülecek bir şeyler yapmaları zaruridir.

Saydığımız bu 4 madde acilen yapılması gereken önlemlerdir. Aksi takdirde sigara izmariti kadar ve hatta ondan daha tehlikeli olan bu Covid-19 çöpleri kamu ve çevre sağlığı açısından telafisi olmayan zararlar meydana getirecektir.

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gelişmekte olan ülke çocukları için toksik tehdit: Kurşun

Kurşun, çevremizde her yerinde bulunabilir. Hava, toprak, su ve hatta evlerimizin içinde (mobilyalar). Çevrede doğal olarak bulunmasının maruz kalmamız üzerindeki etkisi yok denecek kadar az olmasına karşın asıl sorun  kurşun kullanımının yarattığı etkide ortaya çıkar. Kurşuna maruziyetimizin büyük kısmı, şimdilerde olmayan ancak geçmişte yaygın olarak kullanılan kurşunlu benzin kullanımı, kömürlü termik santraller, bazı endüstriyel tesis türleri (akü vb ürünlerin üretim ve geri dönüşümünün yapıldığı tesisler), PVC plastik üretimi kullanımı ve bertarafı, geçmişte evlerde kullanılan kurşun bazlı boyalar olmak üzere, fosil yakıtların kullanılması gibi insan faaliyetlerinden kaynaklanır. 

İnsan vücudunda birikim yapabilen kurşun, sağlığı tehdit eden boyutlara ulaşabilmekte, ayrıca vücudumuzdaki birçok önemli enzimi baskılayabilmektedir. Bunun yanında hayatın erken dönemlerinde maruz kalınmaya başlanırsa, ilerleyen yaşlarda artarak ortaya çıkan birçok olumsuz sağlık sonuçlarına yol açabileceği; özellikle nörolojik sorunlar başta olmak üzere birçok gelişimsel sorunlara neden olabileceği bilinmektedir. 

‘Kabul edilebilir’ bir limit yok

Kurşun maruziyeti, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, vahşi kapitalist üretim sistemi nedeniyle ciddi bir sorundur. Yeterli ve etkili halk sağlığı/çevre sağlığı yönetimi olmayan bu ülkelerde, üretiminde ya da kullanımında bir şekilde kurşun salan ya da içeren ciddi endüstriyel faaliyetler sürdürülmekte, bunun ve daha birçok faktörün de yardımıyla maruz kalınan su toprak ve hava aracılığıyla önemli miktarda kurşun, çocuklar başta olmak üzere tüm insanlara ve diğer canlılara geçmektedir.

Geçtiğimiz günlerde UNICEF ve Pure Earth adlı iki organizasyonun ortak çalışmasıyla ortaya konan bir rapor, kurşun maruziyetine uğrayan çocuklarının sayısının 800 milyonu aştığını tahmin ediyor. Üstelik kandaki kurşun oranları, kabul edilebilir en üst limit olan 5 µg/dL’nin üstünde!

Amerika Hastalıkları Önleme ve Kontrol Merkezi (CDC), çocuklar için zehirli kabul edilen kandaki kurşun miktarı sınırını 1970’lerde 60 µg/dL’den 40 µg/dL’ye, 1980’lerde 25 µg/dL’ye, 1990’larda ise 10 µg/dL’ye kadar indirmişti. Bugün ise artık çocuk ve gebeler için kabul edilebilir bir sınır değer bulunmuyor.  Bu nedenle olması gereken ideal değer ‘0’ olarak kabul edilmekte. Yani belirlenen 5 µg/dl kan-kurşun düzeyi üst limit olarak tanımlanmış olsa da bunun altındaki değerlerde bir sıkıntı olmayacağı anlamı çıkarılması mümkün değil. Bu durum, tehdidin boyutunu daha da artırıyor. Zira, aktif koruyucu önleme acilen ihtiyaç duyan 800 milyon çocuk sayısına 5 µg/dl kan-kurşun seviyesinin altındakiler de eklendiğinde, sayının çok daha büyüyeceği aşikar. 

Rapor kurşuna maruziyetin hangi miktarlarda ne tür sağlık sorunları yarattığını aşağıdaki tablodaki şekilde özetlemiş.

Tablodan da anlaşılacağı üzere her türlü kan- kurşun seviyesi ciddi problemlere neden olabiliyor.  CDC kan-kurşun seviyesi ile ilgili olarak aşağıdaki önemli tespiti yapıyor: 

Çocuklarda güvenli kan kurşun seviyesinden bahsedilemez. Çünkü kandaki düşük kurşun seviyelerinin bile IQ’yu, dikkat etme yeteneğini ve akademik başarıyı etkilediği birçok çalışma ile gösterilmiştir. Kurşuna maruz kalmanın etkileri ne yazık ki düzeltilemez. Bu etkilerin geri döndürülemez gibi göründüğüne dair kanıtlarla birlikte, zararlı etkileri olmayan tanımlanmış bir kan-kurşun seviyesinin olmaması, birincil önlemenin yani maruziyeti engellemenin kritik önemini ortaya çıkartmaktadır”

Bu tespit bile tek başına kurşuna maruziyetin en düşük seviyelerde bile ne derece tehdit yarattığını ortaya koymakta. Ancak ne yazık ki gelişmekte olan ülkeler ve hatta Türkiye gibi kâğıt üzerinde gelişmiş ülkeler, ekonomiyi, çevre ve sağlıktan daha çok önemsedikleri için söz konusu maruziyetin önlenemez hale gelmesine neden oluyor. Termik santral ısrarı ve endüstri sahalarının kontrolsüzlüğü, organize sanayi bölgelerinin yaygınlığı bu durumun göstergesi. 

Termik santraller ve geri dönüşüm sektörü büyük risk  

Yapıcı ve arkadaşları tarafından 2006 yılında yapılan bir çalışma bu endüstri faaliyetlerinin yakınlarında yaşayanların kurşuna olan maruziyetinin düzeyini anlamamıza yardım olacak niteliktedir. Bu çalışma durumun ülkemizde de ne kadar vahim bir halde olduğunu ortaya koymaya yetecek nitelikte. Çalışmada, Muğla’nın Yatağan ilçesindeki kömüre dayalı üretimin, çocukların kan-kurşun seviyelerine etkisini belirlemiş ve incelenen çocukların %95.7’sinin 10 μg/dL’den daha yüksek kan-kurşun seviyesine sahip olduklarını ortaya konulmuştu. Bu; benzer şekilde kömürlü termik santralleri ya da kömür üretim sahaları bulunan Adana, Eskişehir, Maraş, Zonguldak ve daha birçok yerde, benzer bir tablonun olduğunun işaretlerini veriyor. 

Mesele aslında sadece kömürlü endüstriyel faaliyetle sınırlı değil. Diğer endüstriyel faaliyetlerin de kurşuna olan maruziyeti arttırdığına dair birçok çalışma mevcut. Örneğin geri dönüşüm sektörü de bu maruziyetin meydana gelmesinin ana kaynaklarından biri. Bu sektörde  çocuk işçiliğinin de yaygın olduğu biliniyor. Ayrıca mutlaka o faaliyetin yapıldığı alanın hemen dibinde yaşamaya da gerek yok. Örneğin bu faaliyetlerden dolayı ortaya çıkan kurşun ile kirlenmiş yeraltı ve yer üstü suları ile bir şekilde temas ettiğinizde de kurşundan nasibinizi alabiliyorsunuz. Ya da tükettiğiniz ürünler bir şekilde kurşunlu bir içeriğe maruz kalmışsa siz de o gıda üzerinden kurşuna maruz kalabiliyorsunuz.

Gerek UNICEF’in raporu gerekse de birçok akademik çalışma, kurşuna maruziyetin üst sınırının üstünde kurşuna maruz kalmış olan çocuk sayısının, küresel olarak tüm çocukların üçte birinden fazla olduğunu ortaya koyuyor. Bu da gelecek nesillerin ortaya çıkabilecek pek çok sağlık problemleriyle baş başa kalacağını gösteriyor. İşte bu bile ekonominin öncelenmesinin, kapitalizmin doğası gereği, gerek insanın gerekse de diğer canlıların daha problemli bir gelecekle yüz yüze kalacağının işareti.

More in Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Antarktika’nın metanı Karagöl’ün betonu

Küresel iklim krizinin en önemli iki sorumlusu karbondioksit ve metan gazı! Karbondioksitin olağanüstü düzeyde artmasının nedeni direkt olarak artan insan faaliyetleriyken, metan gazının büyük bölümünün oluşmasından ziyade atmosfere salınmasına neden olan değişikliklerin doğrudan sorumlusu yine insan. Metan gazının salınmasında insan faaliyetlerinin kaynak olduğu noktalar da var ancak geçtiğimiz günlerde Antarktika’da keşfedilen okyanus dibi metan sızıntısı ile son yıllarda artan oranda rapor edilen Sibirya permafrostlarındaki metan sızıntılarının yarattığı kaygının yanında biraz sönük kalabilecek düzeyde.

Normalde her ikisi de bu kadar hızlı olmaması gereken sızıntılar. Bu kadar hızlı yayılmadıkları takdirde ekosistemin baş edebilecekleri bir seviyeye sahipler. Ancak bu gazları bertaraf edebilecek canlıların (çoğunluğu bakteriler) sayısı ve artış hızı ile metan gazının salım hızı arasında metan gazı lehine bir orantısızlık olursa, o zaman, metan gazı atmosfere daha fazla salınacak ve var olan sıcaklık artışını da hızlandıracak.

Bu durum geçmiş döneme ait iklim modellerinde göz ardı edilmiş bir durum. Çünkü bu problemlerin varlığı yeni yeni keşfediliyor. Antarktika’daki metan sızıntısını keşfeden ekibin lideri Andrew Thurber mevcut durumu “Metanın kaynağı muhtemelen çökeltiler altında gömülü binlerce yıllık alg birikintilerinin bozunması. Aslında okyanusların çoğunda, deniz yatağından sızan metan gazı, dip sedimentinde veya daha yukarıdaki su sütununda var olan mikroorganizmalar tarafından tüketilir. Böylelikle metan gazı atmosfere neredeyse salınmadan döngü içerisinde işlenmiş olur. Ancak Cinder Cones sahasında var olan mikroorganizmaların yavaş büyümesi ve alanın sığ olması, metanın atmosfere sızmasını neredeyse kaçınılmaz hale getiriyor” şeklinde özetliyor ve ekliyor “Gerçekten endişelenmeliyiz çünkü bu hiç hesapta olmayan bir şey”

Birbirini besleyen zincirleme tehditler

Araştırma bize şunu açıkça gösteriyor: İnsan faaliyetleri artık hiç hesapta olmayan saklı tehditlerin de gün yüzüne çıkmasına neden oluyor. Fosil kaynaklara olan bağımlılığımızın kendisi iklimi değiştirirken, değişen iklim de doğal şartlarda hapsolmuş halde kalması gereken başka tehditlerin de hesaba katılmasını zorunlu kılıyor.

Bu saklı kalması gereken tehlikelerden biri olan Antarktika’da keşfedilen metan sızıntısı olayı tekil bir olay değil. Benzer şekilde yine buzul altında hapsolmuş metan gazı için de benzer bir endişe söz konusu. Çünkü gerek deniz dibinden gelen sızıntıların artması, gerekse de artan sıcaklıklar nedeniyle buzulların erimesi sonucu hapsolmuş metanın atmosfere salınması, endişelenmemiz gereken durumun sanılandan daha da büyük olma ihtimalini doğuruyor. Bunlar insan faaliyetlerinin dolaylı etkisinin yarattığı kötü sonuçlar.

Bir de insanın direkt etkisinin yarattığı sonuçlar var. Üstelik bu sonuçlar iklim krizi gibi uzun vadeye yayılan bir şekilde ortaya çıkmıyor. Daha hızlı ve etkisi daha hissedilir olabiliyor. Bu etkilerden biri de doğaya yapılan doğrudan müdahaleler. Doğaya yapılan müdahalelerin zincirleme etkisi konusunda çok söz söyledik. Bu durum birbiriyle ilişkili birçok faktörün harekete geçmesine ya da dengesizleşmesine neden oluyor. Bozulan sistem yeni bir denge durumuna gelene kadar (ki bu her zaman garanti değil ve yeni bir denge oluşsa da bu dengenin eskisine hiç benzemeyeceği gerçeği de var) ekosistemlerin bozulup ortadan kalkması ve bağlantılı olarak türlerin yok olması gibi durumların ortaya çıkmasına neden oluyor. O halde çözüm belli, doğa ile uyumlu yaşamak.

Salda Gölü.

Görünen ise tam tersi! Doğal olana uyumlu olmayanı doğal ortamlara dayatma inadı sürdürülmeye devam ediyor. Neredeyse tüm doğal zenginlikler zaten yeterince insan faaliyetleri baskısı altındayken bir de yeniler ekleniyor. Bu durum Salda Gölü için de, Gökpınar Gölü için de, Trabzon Uzungöl için de Artvin Karagöl için de geçerli. Tüm bu yerler doğal güzelliğiyle baş başa bırakılması gerekirken, beton yığınlarıyla mahvediliyor. Absürt estetik algısıyla tarumar edilen eskileri yetmezmiş gibi biraz olsun bakir kalabilmiş yenileri de bu absürtlükten nasiplensin diye olmadık işlere girişiliyor. İçinde çevre, park, koruma doğal gibi isimler bulunan kurumlar eliyle yapılması ise hikâyenin trajikliğini ortaya koyuyor.

İnsan olarak doğal olana düşman olduğumuzu Artvin Karagöl’e kondurulan ucube beton yığınıyla, Uzungöl’ün içler acısı haliyle, ısrarla sürdürülen termik santral inadıyla, katlanarak artan plastik üretimiyle, Kanal İstanbul ve 3. Havalimanı’yla ve daha niceleriyle ispat etmeye devam ediyoruz. Doğa da bu durum karşısında bize yıkım ve tükenişi geri veriyor. Çünkü ne ekiyorsak onu biçiyoruz. Doğa kendisine baltayla yaklaşana ne yazık ki artık daha fazla tolerans gösteremeyecek kadar tükenmiş durumda. Bunu fazlasıyla hissediyoruz. Hal böyleyken neden talanda, bozmada ya da tahrip etmede ısrar ediyoruz?

More in Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gittikçe tükeniyoruz!

Bu hafta sonu bir plan yapın ve en yakınınızdaki doğal ortamı ziyaret edin. Gördüğünüz bitkileri koklayın, böceklerin fotoğraflarını çekin ve bulduğunuz tüm ağaçlara sarılın. Hatta yapabiliyorsanız bir gece de konaklayarak doğanın hala hayatta olan sahiplerinin sesini dinleyin. Bunu yapın çünkü önümüzdeki 50 yıl içinde o göreceğiniz, koklayacağınız, fotoğrafını çekeceğini, dinleyeceğiniz ve hatta sarılacağınız canlıların üçte biri yok olacak. Çünkü öncekilerden farklı olarak, bu yok oluşun nedeni bir canlı yani insan ve sonuna hiç olmadığı kadar yaklaşmış vaziyetteyiz.  

9 Temmuz 2020 tarihinde IUCN yani Uluslararası Doğanın Korunması Birliği tarafından yayınlanan bir güncellemeye göre, Madagaskar‘daki tüm lemur türlerinin neredeyse üçte biri (% 31) kritik düzeyde tehlike altında statüsüne gelmiş durumda. Bu da demek oluyor ki yok olmaları an meselesi. Aynı güncellemeye göre Afrika kıtasındaki primat türlerinin yarısından fazlasının tehdit altında olduğu, Kuzey Atlantik buzul balinası ve Avrupa hemstırının da artık kritik düzeyde tehlikede olduğu belirtiliyor.

IUCN’in kırmızı listesi olarak bilinen ve bugüne kadar 120.000’e yakın türün değerlendirildiği listedeki canlı sayısı şimdi 120.372 tür sayısına kadar erişmiş durumda. Değerlendirilen bu türlerden 32.441 tanesinin nesli tükenme tehdidi altında. Yaklaşık %30 civarı. Bu, ciddi bir oran! Daha da ciddi olan bir başka oran da primatlarda. Afrika’daki tüm primatların %53’ü artık yok olma tehlikesinde. Örneğin primatlar içerisinde yer alan kırmızı kolobus grubunun tamamı -ki bu da 17 tür demek- yok olma tehdidi altında. Muhtemelen önümüzdeki 50 yıl içerisinde şartlar böyle devam ettiği müddetçe yok olacaklar.

Benzer bir durum Eubalaena glacialis yani kuzey Atlantik buzul balinası için de geçerli. Eldeki sınırlı veriye göre şimdilerde toplam sayıları 250’den daha az! Yüz yıl kadar yaşayabilen, boyu 18.5 metreyi geçebilen ve ağırlığı da 105 tonu bulabilen bu devasa canlıların ilk çiftleşme olgunluğuna erişmesi onlarca yıl alabiliyor. İşte bu durum da nesillerinin kırılgan olmasına neden oluyor.

Tüm bu türlerin nesillerinin tehlike altına hatta yok olma seviyesine gerilemesinin tek nedeni insan faaliyetleri. Ormansızlaşma, yaban hayat avcılığı, plastik kirliliği, gemi trafiği ve iklim krizi bu insan faaliyetlerinden bazıları. Tüm bu faaliyetleri bir araya getirdiğimizde ise ortaya çıkan şey 6. Büyük Yokoluş‘un ta kendisi. Artık içerisinde olduğumuz bu yok oluş süreci geri dönüşü olmayan bir dönemeçte. Acil atılması gereken adımlar atılmazsa, kısa süre içerisinde şiddetini daha da arttıracak.

Türkiy’de 123 hayvan, 230 bitki türü tehdit altında

Sanmayalım ki bu tehditler hep dünyanın uzak ucunda gerçekleşiyor. IUCN’in tablolarında Türkiye de mevcut. IUCN’e göre Türkiye’de şimdiye kadar dört adet hayvan türünün nesli tükenmiş. Toplam 123 hayvan, 130 da bitki türünün türü tehdit altında. Toplam incelenen tür sayısının (2765) yaklaşık %10’u. Burada bu değerlendirmelerin eldeki verilere göre yapıldığını hatırlatmakta fayda var. Kimi türlere ait veriler çok eski olduğu için güncel durumu bildirilenden daha kötü olabilir.

IUCN Kırmızı Liste Kategorileri Categories: EX – Yokolmuş, EW – Doğal ortamında yokolmuş, CR – Kritik düzeyde tehlike altında (Muhtemelen yok olmuşlar ve doğal ortamında muhtemelen yok olmuş olanlar da dahil), EN – Tehdit altında, VU – Kırılgan, LR/cd – Koruma çalışmalarına bağlı olarak düşük risk, NT – Tehdit altına girmek üzere, DD – Eksik veri, LC – Asgari endişe

Özellikle inşaat faaliyetleri ve kirlilik baskısı bu sayıların daha da yüksek olabileceğini akıllara getiriyor. Durumun tam olarak anlaşılabilmesi için izleme programlarının uluslararası standartlarda, şirketçi ve projeci “akademisyenler” tarafından değil, bilimsel etik ve ahlak kaygısı taşıyan ve derdi para kazanmak olmayan işin ehilleri tarafından yapılması gerekiyor.

More in Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Tek kullanımlık korona çöpü gördüm’

Koronavirüs salgınının çevre üzerine olan etkisi hakkında olumlu ve olumsuz birçok şey yazıldı. Tüm yazılan ve çizilenlerin ortak noktası, doğanın pandemiden bir şekilde etkilendiği gerçeğiydi. Olumlu etkiler genel olarak geçici ve lokal kalırken, olumsuz olanlar tüm diğer olumsuz etkiler gibi küresel boyutta etkili oldu, olmaya da devam ediyor. Biz de bu olumsuz etkilerden en küresel olanını, ulusal çapta ortaya koymak ve bu konuda farkındalık yaratmak adına bir etkinlik başlattık.

Üç ay önce başlattığımız bu etkinlik kapsamında yurttaşlardan, çevrelerinde gördükleri koronavirüsten korunmak için kullanılan kişisel koruyucu ekipmanları rapor etmelerini istedik. Google formlar üzerinden oluşturduğumuz bilgi giriş formu aracılığıyla gördüklerine dair çeşitli verileri iletmelerini sağladık. Etkinliği #tekkullanımlıkkoronaçöpügördüm hashtag’i ile de sosyal medya platformlarında yaygınlaştırmaya çalıştık. Aradan geçen üç aylık süre sonunda elde ettiğimiz veriler korona döneminde kullanılan ekipmanların yaygın olarak çevreye gelişigüzel bir şekilde atıldığını ortaya koyuyor.

En yaygın ‘korona çöpü’ maske

Şimdiye kadar 33 ilden toplamda 227 ayrı bildirim ile 1532 adet korona dönemi kişisel koruyucu ekipmanın kontrolsüzce çevreye atıldığına dair bildirim aldık.

En çok bildirim Adana, İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Samsun ve Ankara’dan yapıldı. Bildirimi en çok yapılan ekipman ise maske oldu. Toplamda bildirilen 1532 adet çöpün 753 tanesi maske, 371 tanesi eldiven ve 310 tanesi de ıslak mendil! Geri kalanlar da dezenfektan kutusu, koruyucu bariyer, çok kullanımlık maske ve bone olarak rapor edilmiş. Yani tüm korona ekipmanlarından oldukça fazla sayıda mevcut.

Bildirilen verilerde en dikkat çekici husus da ıslak mendil sayısı! Çünkü ıslak mendilin eğer ki özel olarak koronavirüse karşı etkili olacak şekilde üretilmemişse, herhangi bir koruyuculuk özelliği yok. Buna rağmen insanlar ciddi miktarda ıslak mendili kullanıp çevreye atıyor. Diğer bir dikkat çeken bilgi ise çok kullanımlık maske bildirimlerinin de yapılıyor olması.

Bu etkinlik hala devam ediyor. Etrafa başıboş şekilde atılmış kişisel koruyucu ekipman çöplerinin bildirimine siz de katılabilirsiniz. Böylelikle bir hayli yaygınlaşan bir problem olan ve çoğunluğu maskelerden oluşan çöpler hakkında oluşturmaya çalıştığımız farkındalığa katkı sağlar ve yetkilileri önlem alma konusunda harekete geçirmeye yardımcı olabilirsiniz.

Koruyucuların nasıl çöpe atılacağı da öğretilmeli 

Bu çöpler ciddi bir çevre problemi yaratıyor. Üstelik bu problem sadece görüntü kirliliğinden ibaret değil. Henüz yayınlanan çalışmalar bu çöplerden maskelerin ve ıslak mendillerin ciddi bir mikroplastik kaynağı olabileceğini; İstanbul’da kaydedilen bir görüntü de bize bu çöplerin diğer canlılar için de ciddi bir risk yaratabildiğini gösteriyor. Yani kendimizi virüsten korurken başka canlıların hayatını zora sokuyoruz.

Peki, bu duruma karşı bir önlem alınamaz mı? Elbette alınabilir. Bunun için öncelikli olarak insanlara maskeyi nasıl kullanacaklarını ve nasıl çöpe atacaklarını anlatan bilgileri aktarmak gerekiyor. Maskesiz çıkılmaması gerektiğine dair getirilen zorunluluklara maskenin nasıl atılması gerektiğinin bilgisi de eklenmelidir. Bunun kamu spotları yardımıyla yapılması ise istenilen etkinin yaratılmasına yardımcı olacaktır.

Diğer bir adım da insanların maskeleri atabilecekleri özel çöp kutularının yaygın olarak yerleştirilmesi ve kolayca erişilebilir hale getirilmesidir. Aksi takdirde maskeyi atacak özel bir yer olmazsa maskeyi nasıl atmaları gerektiğini anlatmanın da bir anlamı kalmaz. Bunun da sadece tavsiye veren genelgelerle değil zorunluluk gerektiren yönetmeliklerle çerçevesi belli bir şekilde yapılması gerekiyor.

Belli ki koronavirüs salgını yakın gelecekte son bulmayacak ve belki de artık bu virüs ile birlikte uzun süre yaşayacağız. O halde bu salgının yaratacağı çevresel etkileri de minimize etmeye yönelik yeni düzenlemelerin de bir an önce yapılması gerekmektedir. Aksi halde korona döneminin koruyucu ekipmanları önümüzdeki dönemin sigara izmaritleri gibi yaygın kirleticileri olacaktır.

More in Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İngiltere’nin çöplüğü Türkiye

Çöp ticaretinin yasaklanması gereken bir faaliyet türü olduğunu her defasında tekrarlıyoruz. Çünkü çöpe “değer muamelesi” yapmanın sonunda varılacak nokta, başka ülkelerinin çöplüğüne dönüşmek olacaktır. 

Çöpe değer muamelesi yapmak, para hırsı ile yanıp tutuşan çöp tüccarlarının en fazla istediği ve dillendirdiği bir şey. Bu bağlamda her platformda çöpün ne kadar kıymetli olduğunu, ne anlama geldiği belli olmayan çeşitli sayılarla anlatmaktan geri durmuyorlar: 

  • Şu kadar plastik çöpte kayboluyor
  • Şu kadar parayı çöpe atıyoruz
  • Ekonomiye bu kadar katkı yapıyoruz vs. vs.

Peki, gerçekten de öyle mi?

Çöpe değer muamelesi yapılmasının geçmişi sömürgeci anlayışın temiz batı-kirli doğu algısına dayanıyor. Bununla ilgili detaylı bir değerlendirmeyi daha önce yapmıştım. Orada da belirttiğim gibi çöpe değer muamelesi yapılmasının sonucunda ortaya çıkan durum kirli bir ticaretin mafyöz ilişkiler ağından başka bir şey değildir. Bu ilişkiler ağının gelip dayandığı yer ise İzmir Kemalpaşa ve bölgeye gidip incelemelerde bulunan BBC‘nin haberinde de açıkça görüldüğü üzere Adana örnekleridir. Her iki örnek de ekonomiye değil çöp dağlarına katkı yapıldığı gerçeğini ortaya çıkarmaktadır.

 

Peki, çöp tüccarları para kazanmak için bu kadar pervasızlaşabilirken, bunu denetlemesi ve kontrol etmesi gerekenler nerede duruyor? İşte orası çetrefilli bir konu! Çünkü o kadar iç içe girmiş ilişkiler söz konusu ki kimin gerçekten sorumlu kimin gerçekten sorunlu olduğu ayrımını yapmak oldukça güç. Ülke çöp dağlarına dönerken ölü taklidi yapılması da bu güçlüğün boyutunu belirliyor. Üstelik durumun anlaşılır hale gelmesini de engelliyor. Bunun yanına yapılan düzenlemeleri de eklersek durumun ekonomiden ziyade çöp dağlarına hizmet ettiği daha da anlaşılır hale geliyor. Belki de başka türlü ekonomidir bahsedilen. Bilemiyoruz. Zaten bizim spekülasyonlara ya da göndermeli yaklaşımlara değil kesin yanıtlara ihtiyacımız var. Yanıtlar da yapılan düzenlemelerde saklı.

Düzenlemeler çözüme değil, soruna katkı sağlıyor

Düzenleme diye getirilen garabetler, bu soruna çözüm değil katkı sağlıyor. Her ne kadar şu kadar firmaya çöp ithalatında kota aşımı yaptığı için ceza yazıldığı bas bas bağırılsa da, çöp getirdikleri için ceza yazılan firma sayısı koca bir sıfır. Neden? Çünkü kotanız dâhilinde istediğiniz çöpü ülkeye kolayca sokup dağa taşa terk edebiliyorsunuz. Öyle olmasaydı Adana Avrupa’nın çöplüğüne döner miydi? İşte ülkenin hoyratça çöplüğe dönüşmesi, çöp ithalatını sözüm ona kontrol etmek için bu yılın başında gelen düzenlemeden sonra olması, bu tarz düzenlemelerin çöp dağlarına katkı sağlayacağını söyleyen bizi haklı çıkartıyor.

Bir kural vardır ya hani; “Tiyatro sahnesinde duvarda bir silah asılıysa, oyun içinde o silah mutlaka patlar”, işte çöp ithalatına tamamen engellemek dışında herhangi bir düzenleme yapılırsa, ülkenin eşsiz coğrafyasına çöp tüccarları o çöpleri mutlaka terk edecektir.Bu sadece Türkiye için de değil üstelik, tüm dünya ülkeleri için geçerli. Üstelik bu kirli ticaret eni sonu bir kirli ilişkiler ağına da fırsat tanıyacaktır ki işte o zaman da içinden çıkılamaz bir durum ortaya çıkacaktır.

Hala yol yakınken plastik çöp ithalatı tümden yasaklanmalıdır. Aksi takdirde ülke koca bir çöplüğe dönüşecektir. Eğer geri dönüşüm sektörü ham madde diye çöp almaya bu kadar istekliyse, ithalat için yatırdıkları parayı –o da meçhul- ülkenin çöp toplama ve ayrıştırma alt yapısına harcayabilirler. Bu konuda belli bir düzen içerisinde çeşitli bölgelerde bu firmaların kendi sistemlerini kurup ülkenin kendi çöpünü –her yerde dile getirilen yerli ve milli yaklaşımına da uygun olur- toplamasına olanak sağlanmalıdır. Böylelikle çöp için yurt dışına ödenen para da ülke içinde kalmış olur ve yerli milli geri dönüşüm sanayicisi de ülke ekonomisine de çevresine de katkı sağlama fırsatı yakalamış olurlar. 

More in Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dünya balıkçılığının durumu-3

Gıda ve Tarım Organizasyonu FAO’nun 2020 raporunda ifade edilen avcılık ve yetiştiricilikle ilgili değişimlerden şu saptamaları çıkarmıştık: Artan avcılık ve yetiştiricilik miktarı, sucul kaynaklı gıda arzının artması anlamına gelse de ekosistem ve gelecek için riskler taşımaktadır. Bu riskleri iki ana grupta toplayabiliriz:

  • Balık stokları üzerinde oluşan aşırı avcılık baskısı, bu stokların sürdürülemez hale gelmesine neden olmaktadır.
  • Yetiştiricilikten kaynaklı meydana gelen üretim artışı gerek karbon ayak izi gerekse de balık yemi için gerekli olan balık unu talebinin artmasına, bunun da besin zincirinin daha alt basamaklarında olan ve üst basamaklar için taşıyıcı kolon işlevi gören stokların sürdürülemez düzeyde avlanmasına neden olmaktadır.

Her iki durum da uzun erimde doğrudan ve dolaylı olarak tüm bir ekosistemin sömürüden kaynaklı bir krizle karşılaşmasına neden olabilme potansiyeli taşımaktadır. Bunun için FAO raporunun kapağına dönmekte fayda var. Kapakta yer alan fotoğraf ve başlığın altında yer alan slogan (Sustainability in action) birçok anlamda bize bazı şeyler anlatıyor.

Fotoğrafçı Kyle LaFerriere tarafından Gana’da çekilen fotoğraf, dünya balıkçı filosunun önemli bir kısmını oluşturan ve küçük ölçekli kıyısal balıkçılık yapan balıkçıların önemini resmediyor. Birkaç veriyle bunu anlatmaya çalışayım. Küresel avcılık filosunun yaklaşık sadece %5’ini oluşturan motorlu ve 12m’den büyük balıkçı tekneleri, dünya balıklarının  %75’ten fazlasını avlıyor. Balıkçılıktan geçinen popülasyonun %75’ten fazlası ise küçük ölçekli balıkçılıkla geçimini sağlıyor. Hani hep bahsedilen dünya kaynaklarının çoğunluğunu seçkin azınlığın tüketmesi meselesi var ya,  işte o durum balıkçılık için de geçerli.

Yani sürdürülebilir balık üretiminde anahtar rol oynayan küçük ölçekli balıkçılar, bir nevi endüstriyel balıkçılık faaliyetlerinin baskısı altında eziliyor. Bu ezilmeye otoritelerin aldıkları kararlar da destek oluyor. Hatırlarsanız, geçen yıl Türkiye’de daha çok küçük ölçekli balıkçıların avlandığı ve aynı zamanda balık stoklarının da üreme ve beslenme alanı olan kıyısal alanlar, büyük ölçekli gırgır balıkçılarının avcılığına açılmıştı. Lobisi güçlü olanlar yönetimde de etkili olabiliyor.

Balık değil, balık unu üretimi artıyor 

FAO’nun raporunun alt başlığında yer alan sürdürülebilirlik vurgusunun, küçük ölçekli balıkçı grubunun fotoğrafıyla birlikte kapağa taşınmasının nedeni de işte tam olarak bu! Yani sürdürülebilir bir çevre! Bunun için de küçük ölçeklilik! En azından ben öyle anlamlandırıyorum. Sürdürülebilir bir doğal çevre için de büyüme ve üretim artışı yerine küçülme ve sürdürülebilir olarak iştah azaltımı şart. Yani sürdürülebilirliği, küçülmeden yana kullanmanın gerekliliği…

Balık üretimindeki artışın ana kaynağı olan endüstriyel balıkçılığın Türkiye’de olduğu gibi gerek devlet desteği gerekse de kural tanımaz büyümeyle tüm üretimi domine etmesi, maalesef balık tüketiminde artışa neden olmaktan da uzaktır. Çünkü balık üretim artışına hem Türkiye’de hem de dünyada neden olan türler, balık unu/balık yağı sektörünün kullandığı türler. (Peru hamsisi, krill, çaça, vb.). Diğer türlerin üretiminde meydana gelen artışlar ise oldukça sınırlı ve hatta düşüş eğiliminde. Aslında balık fiyatlarında düşüşe neden olması beklenen bu yemlik balık üretimi artışının her nedense fiyatlarda kayda değer bir azalış meydana getirmemesi, akıllara kardan zarar etmek istemeyen sermayenin tutumunu getiriyor. Her sektörde olduğu gibi kar etmek en önemli faktör. 

FAO raporundaki balık fiyat endeksi de tam olarak bize bunu söylüyor. Balık fiyatları, yıllar içinde av miktarı artsa da düşmek yerine artış eğiliminde. Zaman zaman fiyatlarda düşüş gerçekleşmiş olsa bile (2008-2009 gibi) nedeni balık üretimi değil ekonomik krizler!

Benzer bir artış eğilimi Türkiye için de geçerli. Her yıl çıkartılan destekler ve yapılan vergi muafiyetleri üreticilerin karını arttırırken ne balık fiyatlarında azalış ne de balık tüketiminde kayda değer bir artış meydana gelmemiştir. Mevsimsel süreçler nedeniyle meydana gelen avcılık artışını hanesine başarı olarak yazanlar ve bunun reklamlarıyla algı üretenler, asıl artışın üreticinin ihracattan elde ettiği karda olduğunu ve iç pazara oldukça pahalı olarak giren balıkların tüketiminde olmadığını gizlemeye çalışmaktadırlar. Çünkü indirimi ve desteği kapan üretici sınıfı, iç piyasaya ucuz balık sunmak yerine ihracata yönelmek suretiyle kendilerine gösterilen ayrıcalığı fırsata çevirmekle meşgul oluyor. Çünkü para tatlı…

Üreticinin ihracat hedefi gözden geçirilmeli

Bu açık seçik ortadayken balık tüketiminde artış sağlamanın tekel haline gelmiş üreticiye destek vermekle gerçekleşeceğini zannetmek ise amacı açık ediyor (tüketiciye ucuz balık sağlamak değil). Her ne kadar herkes balık yesin sloganıyla yapılan reklamlar olsa da, geçtiğimiz üç aylık süreçte, piyasada daha önceleri iki misli fiyata satılan balıkların bir anda yarı fiyatına satılmasının altında başka bir neden yatıyor. Çünkü koronavirüs nedeniyle neredeyse sıfırlanan ihracat, elde kalan balıkların satılmasını gerektiriyor. Bunun için de ilk hedef iç piyasa. Nasıl ki ihracattan dönen mallar iç piyasaya zaman zaman ucuz fiyattan sürüyorsa, burada da benzer bir durum söz konusu. Yani aman üretici mağdur olmasın. İyi de aynı üretici madem bu kadar ucuza balık satabiliyor ve bundan da kar edebiliyorsa neden bunu yıl sathına yaymıyor? Cevabı basit! Kimse karından zarar etmek istemiyor. Yani varsa yoksa üreticinin karı. Balığın ve vatandaşın ihtiyacı söz konusu bile değil.

Sonuç olarak üreticinin fahiş düzeydeki kârına dokunmadan, sadece afişle/reklamla/broşürle balık tüketiminin artırılamayacağının anlaşılması gerekmektedir. Balık tüketimi ekonomik olduğu kadar kültürel bir olgudur. Öyle bir iki reklamla tüketici davranışının değişeceğini zannetmek yanılsamadan başka bir şey değildir. Bu durumu bir bütün olarak ele almak gerekmektedir. Su ürünleri üretimini tekelleştirerek küçük çaplı aile üreticilerini rekabet edemez hale getirip batıran politikalardan vaz geçmek yapılabileceklerin başına konulabilir.

Küçük ölçekli üretici teşvik edilmeli

Yetiştiriciliği yapılan tür çeşitliliğini arttırarak, daha ucuza mal edilebilen ve ucuz olarak satılabilecek olan tilapia, sazan vb. türlerin de yetiştirilmesini desteklemek atılabilecek diğer bir önemli adımdır. Göllere balık atmak yerine bu türlerinin yetiştirilebilir olanları için efor sarf etmek de önemli bir adım olabilir. Üreticiye destek verirken küçük ölçekli üreticinin ve üretimi daha ucuz olan türlerin üretiminin pozitif olarak teşvik edilmesi ve buna dair politikaların belirlenmesi de yapılabileceklerden biridir. Tek başarı kriterinin ihracat olduğu herhangi bir politikanın uzun vadede sürdürülebilirliği söz konusu değildir. Doğal kaynaklar ithalat/ihracat rakamlarının konusu olamayacak kadar önemli kaynaklardır ve sorumlulukla yaklaşılması gerekmektedir.

FAO’nun raporundan da anlaşılacağı gibi, balık stokları tükenmekte ve yetiştiricilik sektörünün de sürdürülebilirliği gün geçtikçe ortadan kalkmaktadır. Bu amaçla endüstriyel balıkçılığın hacminin küçültülmesi, küçük ölçekli balıkçılığın teşvik edilmesi ve küçük ölçekli balıkçıların da bu anlamda bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Benzer bir durum balık yetiştiriciliği için de geçerlidir. Aile işletmelerinin rekabet edemediği devasa üretim hatlarının uzun erimde balık stoklarına da balık tüketimine de etkisi hep negatif olacaktır.

More in Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dünya balıkçılığının durumu-2

Gıda ve Tarım Organizasyonu FAO’nun 2020 yılında yayınlandığı raporun avcılıktan gelen kısmına geçen hafta değinmiş ve avcılıkta meydana gelen artışın yanı sıra balık stoklarında da azalma meydana geldiğini belirtmiştik. FAO’nun raporunda göze çarpan bu artışın bir diğer ayağının da yetiştiricilikten gelen balık miktarlarında olduğundan bahsetmiş ancak detaylarını bu yazıya bırakmıştık.

Bir önceki yazıda da belirttiğim gibi biyolojik olarak sürdürülebilir seviyelerdeki balık stoklarının oranı gerilemeye devam ediyor. Çünkü soframıza gelen balıkların hemen hepsi (%78.7) bu stoklardan sömürülen balıklardan oluşuyor. Bunun yanında, biyolojik olarak sürdürülemez seviyelerde avlanan stokların yüzdesi de artmaya devam ediyor. Bu durum da sucul ekosistemleri destekleyen yaklaşımların değil onları tahrip eden ve sömüren yaklaşımların belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.  Aksi halde sınırlı bir kaynağın bu derece hunharca tüketildiğinin değil de güçlendiğinin istatistiklere yansıması gerekirdi.

İşte bu azalışa çözüm olabileceği iddiasında olan ve sucul ekosistemlerde yaşayan tüketimlik canlıların, o ekosistemden alınmaması için önerilen en önemli alternatiflerden biri de o canlıların kültür ortamına alınıp yetiştirilmeye çalışılmasıdır (Tabii burada kesin çözüm alternatifi olan veganlığı ve vejetaryenliği konumuz dışında olduğu için değerlendirmiyorum). Ancak bu durumun da mevcut şartlarda iddia edilen neticeyi sağlayamadığı açıktır. Çünkü hala dünya su ürünleri üretiminde başı çeken balık türleri uzun yıllardır aynı balık türleri olarak takılıp kalmış. Tabii yetiştiriciliğin başka önemli hedefleri de yok değil. Örneğin, artan nüfusun hayvansal protein ihtiyacını karşılamak bunlardan en önemlisidir. Ancak görünen o ki bu konuda da ciddi eksiklikler söz konusu. Bunun da bir nedeni sofralık balık fiyatlarının tüm dünyada yüksek seyretmesi. Yani ortada ucuza üretilebilecek (ya da üretilmek istenen) bir balık yok. Sonuçta üretimi gerçekleştiren küresel şirketler ve kar etmek de bu şirketlerin en önemli hedefi. Diğer iddialar laf-u güzaf. Bu kısma bir sonraki yazıda daha detaylı değineceğim için burada bırakıyorum.

1.114 milyon tonluk rekor

FAO raporunda derlenen su ürünleri yetiştiriciliği ile ilgili en son istatistiklere göre, dünya su ürünleri yetiştiriciliği üretimi 2018’de 114.5 milyon tona ulaşmış. Bu değeri FAO bir rekor olarak değerlendiriyor. Bu üretimin 82.1 milyon tonu sucul hayvanlardan (balık, karides, yumuşakça vb.) geliyor. Sucul hayvanlar kısmının da rekortmeni, 54.3 milyon ton ile balıklar!

Dünya su ürünleri yetiştiriciliği, 2001-2018 döneminde yılda ortalama yüzde 5,3 oranında büyürken, 2017 yılında sadece yüzde 4 ve 2018’de yüzde 3,2 büyüdü. 2018 yılındaki son olarak gerçekleşen düşük büyüme oranına Çin‘deki üretim yavaşlaması neden olmuştur denilebilir. ABD ile Çin arasındaki küresel rekabette bazı kısıtlamalar, (ithalat yasakları vb.) balık üretim sektörünü de doğrudan etkiledi. Tüm dünya için konuşacak olursak, yetiştiricilikten gelen artışta da aslında göreceli bir azalış söz konusu! Her ne kadar küresel ölçekte meydana gelen yetiştiricilik artışındaki seyir azalsa da, Endonezya, Bangladeş, Mısır ve Ekvator’da tam tersi bir durum gerçekleşmiş. Bu ülkelerde üretimde önemli bir artış söz konusu!

Raporda belirtilen diğer bir dikkat çekici husus da timsah gibi çeşitli canlıların da etleri için bazı ülkelerde yetiştirildiğini ancak buna dair veri eksikliği olduğunun belirtilmesidir. Timsah ve benzeri hayvanların tüketimi, bu tarz diğer hayvanların da tüketileceği ihtimalini yaratıyor. Bu da Covid-19 sürecinde sıkça tartışılan beslenme alışkanlıklarımızın yarattığı felaketleri akla getiriyor. Mevcut sınırlı kaynaklar ve hali hazırda yetiştiriciliği yapılan türlerin miktarı ve çeşitliliği ile “dünya gıda talebini karşılıyoruz” gerekçesinin tam olarak sağlanamaması, klasik yetiştiricilik canlılarının yanına başka canlıların da (karasal kökenli, amfibi vb.) eklenebileceği ihtimalini ortaya çıkartıyor. Tüketim alışkanlıkları ile salgın hastalıklar arasındaki ilişki için daha detaylı okuma için şu yazı okunabilir.

Her alanda olduğu gibi balıkçılıkta da bazı kilometre taşları olduğunu söylersek yanlış yapmış olmayız. Bunlardan biri avcılıkla yakalanandan daha çok ürünün yetiştiricilikle üretilmesi iddiasıdır. Başlıca tür gruplarının zaman serisi verilerine dayanarak bir değerlendirme yapılan FAO raporunda, bu kilometre taşına 1970 yılında sucul algler için, 1986’da tatlı su balıkları için, 1994’te yumuşakçalar için, 1997’de diadrom balıklar için ve 2014’te de kabuklular için ulaşıldığı belirtiliyor. Ancak bu kilometre taşına küresel su ürünleri yetiştiriciliğinin artan üretimine rağmen, deniz balıkları açısından ulaşılması pek olası görünmüyor. Bunun nedeni olarak da kaynakları kurutmaya yeminli küresel avcılık sektörü ve deniz balıkları yetiştiriciliğindeki ana türlerin sayısındaki sınırlılık söylenebilir.

Bir diğer kilometre taşı ise yetiştiricilikte kullanılan balık yemi içeriğindeki balık unu miktarının %11-%23 seviyelerinden (farklı balık türleri için farklı balık unu kullanım gerekliliğinden dolayı bu fark mevcut) %6 seviyelerine düşürülmesidir. Bu denli büyük bir azalışın meydana gelip gelemeyeceğini henüz bilmiyoruz, ama 2000’li yıllardaki %19-%40 oranlarından bugünkü oranlara gelinmiş olunması bir umut ışığı yaratmıyor değil. Bu çerçevede farklı yem katkı maddeleri ya da balık ununun yerine kullanılabilecek alternatifler üzerine yapılan araştırmaların sayısındaki artış, bu kilometre taşına ulaşma arzusunun güçlü olduğunu gösteriyor. Normal şartlarda herhangi bir sektörün çevre adına bu tarz bir arzuya sahip olduğu pek görülmez.

‘Balık unu’ sömürüsü 

Su ürünleri sektörü için de benzer bir durum söz konusu. Çünkü yem içeriğindeki balık unu miktarının azaltılması, balık yetiştiriciliğinin çevre üzerindeki yükünün azaltılması anlamına gelse de bu sektörün kaygısı bu anlamdan ziyade maliyet ile ilişkili. Bunun böyle olduğunu, balık unu üreticilerinin ucuz balık unu getirmek için Afrika kıtasının balığını sömürmeye devasa filolarla koşmaları gösterilebilir.

Balık ununun balık yemindeki önemini anlamak açısından bazı değerler vermekte fayda var. Bunu yaparak hem doğal balık stoklarının neden bu denli sömürüldüğünü hem de balık yetiştiriciliğinden gelen üretimin uzun erimde neden avcılıktan gelen üretimi çok da fazla aşamayacağını anlayabiliriz.  Çünkü henüz kesin ve etkili bir alternatif olmadığı için artan yetiştiricilik aynı zamanda artan balık unu tüketimi anlamına da gelecektir. Bakın, sadece 2018 yılında üretilen balığın 22 milyon tonu yalnızca balık unu ve balık yağı için kullanılmış. Mesela 2019 yılında sadece Türkiye’de avlanan çaça balığı miktarı neredeyse 39 bin ton civarında gerçekleşmiş. Çaça balığının çoğunlukla balık unu üretimi için kullanılan bir tür olduğunu unutmamak lazım.

Tekrar balık yemlerindeki balık unu oranının yetiştiriciliği yapılan balık türlerine göre değişimine dönecek olursak:

  • Yılan balığı %40-%80
  • Salmon %20–%50
  • Alabalık %15-%55
  • Deniz Balıkları %7-%70
  • Karides %5–%40
  • Tatlı su kabuklusu %5-%25
  • Kanal kedi balığı %3-%40

oranlarıyla karşılaşırız. Bu oranlar hali hazırda balık yetiştiriciliğinin sürdürülebilir olmasının önündeki en önemli engellerden biri olarak da görülebilir. Balık yeminin, yetiştiricilikteki en önemli harcama kalemi olduğunu düşünürsek, ucuz balığa erişimin anahtarının da yukardaki oranlarda yattığını anlamış oluruz.

Buna bir de aşırı avcılık ve bozulan/kirlenen/tahrip edilen çevreden kaynaklı oluşan stok azalışlarını eklersek, bazı şeyleri oturup yeniden düşünmemizin zamanının çoktan geldiğini söyleyebiliriz. Balık unundan tamamen bağımsız başka alternatiflerin yem içeriğindeki oranlarını arttırmanın bir yolunu bulmamız şart. Zaten bu yönlü çok fazla girişim var. Bu girişimlerin balık yeminden balık ununun tamamen çıkarılmasını sağlayamasa da minimize edilmesini sağlayıp sağlamayacağını kısa süre içinde anlayacağız. Eğer ki bu sağlanamazsa gerek iklim krizi gerekse de stoklardaki azalış, su ürünleri üretiminde ciddi bir arz krizini en azından deniz ürünleri açısından beraberinde getirecektir.

Sonuç olarak, yetiştiricilikten kaynaklı balık üretimindeki artış aynı zamanda stoklardaki azalışı da beraberinde getiriyor. Bu sebeple tüketim alışkanlıklarımızı ve miktarımızı da gözden geçirmemizde fayda var. O halde bir sonraki yazıda da balık tüketimini arttırmak ya da arttırmamak üzerinden, ortaya çıkabilecek durumları yine FAO’nun raporu üzerinden değerlendirmeye devam edelim.

More in Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dünya balıkçılığının durumu -1

Gıda ve Tarım Organizasyonu FAO’nun her yıl yayınladığı dünya balıkçılığının durum raporu, 2020 yılı için de yayımlandı. Rapor, balığa dayalı beslenme ve bunun yarattığı etki konusunda bize önemli fikirler veriyor. Raporda tüm dünya ülkelerinin balık üretimi, tüketimi ve bunun yarattığı ekonomik değer başta olmak üzere, meydana gelen değişimlerin olası nedenleri ve bazı öneriler de yer alıyor. Rapor oldukça geniş kapsamlı olduğu için tek bir yazıya sığdırmak pek de olanaklı değil. O sebeple birkaç yazı halinde değerlendirmek faydalı olacak.  

Avcılıkla üretilen balık miktarı

Raporda ilk göze çarpan nokta, balık üretimindeki artış. Üstelik bu artış hem yetiştiricilikten hem de avcılıktan geliyor. Toplam balık üretim miktarı 2017’deki değeri olan 172 milyon tondan, 2018 yılında 179 milyon tona yükselmiş. Bu üretim içerisinde avcılıktan gelen miktar 2017 yılındaki 92.5 milyon tondan, 2018 yılında 96.4 milyon tona yükselmiş durumda. Yani avcılıkta 3.9 milyon tonluk bir artıştan bahsediyoruz. Türkiye’nin 2017 yılındaki toplam balık üretiminin neredeyse altı katı. Avcılıkla elde ettiğinin ise neredeyse 13 katı. Bu kıyaslamayı yapmamın nedeni artışın boyutunu anlatmak!

Avcılığa dayalı toplam üretimin %50’si Çin, Endonezya, Peru, Hindistan, Rusya, ABD ve Vietnam tarafından gerçekleştirilmiş. Bu ülkeler içinde ise en yüksek pay sahibi olan Çin! Bu ülke, dünya balık avcılığındaki üretimin 12 milyon tonunu tek başına gerçekleştirmiş. Çin’in nasıl bir ülke olduğunu anlamak açısından önemli bir bilgi aslında!

Avcılığa dayalı balık üretiminin %12.6’sı iç sulardan kaynaklanıyorken, %87.4’ü deniz balıkçılığından geliyor. Burada Türkiye için özel bir parantez açmakta fayda var. Çünkü Türkiye’de avcılıktan elde edilen üretimin iki ana türü mevcut. İç sular için İnci kefali, deniz balıkçılığı için de hamsi! Dünya balıkçılığı açısından Peru hamsisi ne demekse Türkiye balıkçılığı için de Karadeniz hamsisi o demek. 2018 yılında dünya genelinde artan deniz balıkçılığı avcılığına karşın Türkiye’de önemli bir azalma meydana gelmiş. Yaklaşık 40 bin ton! Bunun da temel nedeni hamsi avı miktarındaki azalış. 2017 yılında 158 bin ton civarında avlanan hami 2018 yılında ise 96 bin ton civarında avlanmış.  İç su balıkları üretiminde başı çeken inci kefali ise son 10 yıldır 9-11 bin ton civarlarında seyrediyor.  

Rapora göre denizel kaynaklardan elde edilen toplam balık miktarı 2017’deki miktarı olan 81.2 milyon tondan 84.4 milyon tona ulaşmış. Ancak bu miktar hala 1996’da elde edilen 86.4 milyon tonluk üretimin altında. Bu artışın altında yatan en önemli nedenlerden biri Peru ve Şili tarafından yakalanan Peru hamsisi miktarındaki artış. Çünkü El Nino olayları bu türün yakalanmasında önemli dalgalanmalara neden olabiliyor. Bunun yanında bu tür küçük ve su kolonunda yaşayan balıkların stokları, üzerlerindeki av baskısından kaynaklı olarak zaman zaman ciddi azalış ve artışlar sergileyebiliyor.

Nitekim tarihsel sürece bakıldığında gerek Peru hamsisinde gerekse de Karadeniz hamsisinde ciddi miktarda azalış ve artışların meydana geldiği görülecektir. Tabii burada bazı özel faktörlerin yarattığı stok çöküşlerini ayrı bir yere koymakta fayda var. İşte Peru hamsisinde meydana gelen dalgalanma 2018 yılında pozitif yönde seyrettiği için toplam balık üretimine de artış olarak yansımış. Bu artışa rağmen balıkçılıktan gelen üretimin son 20 yıldır 78-81 milyon ton arasında gerçekleştiğini not etmekte fayda var.

Bu durum balıkçılıkla geçinen insan sayısı için de geçerli. Son 20 yıldır balıkçılıkla geçinen insan sayısı 35 milyon ile 39 milyon kişi arasında değişiyor. Kadınların balıkçılık iş gücüne katılımı ise 13 milyonu geçemiyor. İlginçtir balık avcılığı iş gücüne katılımda kadınların payının en az olduğu bölge Avrupa, en yüksek katılım ise Amerika’da. Avrupa’da %3-4’ler civarında bir kadın işgücü katılımı söz konusuyken bu oran Amerika’da %30’lara kadar çıkıyor. Kalıpların dışında gibi görünse de kol gücüne dayalı mesleklerde erkek egemenliğinin baskınlığı, balıkçılıkta da kendini oldukça fazla düzeyde hissettiriyor.

Kalıpların dışında dememin nedeni ise kadın erkek eşitliği meselesinin dünya genelindeki karşılığının her alanda farklı olabilmesi. Tercih meselesi de olabilir ancak ortada bir erkek egemenliği olduğu gerçeği yadsınamaz. Bu durumun aslında balıkçılık sektörünün denize olan yaklaşımını anlamak açısından da faydalı olduğunu düşünüyorum. Daha önce de defalarca belirttiğimiz gibi, erkeklerin egemen olduğu balık avcılığı sektörü denize adeta düşman gözüyle yaklaşıyor. Belki bu yaklaşım cinsiyet oranıyla da ilişkilidir. Araştırmaya değer bir konu.

Türkiye’deki kadın balıkçıların durumuyla ilgili daha detaylı bilgi isteyenler ise bu konuda düzenli paylaşımlar yapan Kadın Balıkçıları Derneği’nin Twitter hesabını takip edebilirler.

‘Stoklar’ sürdürülemez halde

Denizel avcılıkta meydana gelen artışa karşılık balıkçılık filosunda meydana gelen %2.8’lik azalış (yaklaşık 127.000 tekne) ise dikkat çekici. Burada Çin’in önemli bir payı olduğu söylenebilir. Çin toplam balıkçı filosunda son beş yılda %20 bir küçülmeye gitmiş.  Buna rağmen toplam balıkçı filosu içerisinde Çin’in filo büyüklüğü %20’ye yakın bir yer kaplıyor. Dünya genelinde filoları azaltma gibi bir eğilim olduğunu söylemekte fayda var. Örneğin Avrupa Birliği ülkeleri 2000 yılında beri filolarını azaltıyor. Ülkemizde de 2012 yılından itibaren toplamda dört defa olmak üzere balıkçı gemisi geri alım programı uygulandı. Ancak yapılan çalışmalar bu programın istenilen başarıyı sergileyemediğini ortaya koydu. Bu uygulamanın başarılı olabilmesi için balıkçılık dışı bırakılan tekne ve ruhsat sayısının kayda değer bir sayıda olması gerekiyor.

Dünyadaki toplam balıkçı filosu içerisinde Çin’in filo büyüklüğü %20’ye yakın bir yer kaplıyor.

Peki, avcılıkla ilgili bu duruma karşılık balık stokları ne durumda? Raporda buna dair de bilgiler mevcut. FAO’nun değerlendirmesine göre, biyolojik olarak sürdürülebilir seviyelerdeki balık stoklarının oranı 1974’te %90’dan 2017 yılında %65,8’e gerilemiş. Bunun yanında, biyolojik olarak sürdürülemez seviyelerde avlanan stokların yüzdesi, 1974’teki oranı olan %10’dan 2017’de %34,2’ye yükselmiş. Burada karaya çıkarılan balıkların %8,7’sinin biyolojik olarak sürdürülebilir stoklardan geldiğini de eklemiş rapor. Bu sayıların hepsi bize şunu anlatıyor:  

Aşırı avlanan stokların sayısı gün geçtikçe artarken, beraberinde sürdürülebilir düzeyde var olan balık stoklarının sayısı da giderek azalıyor. İşte tam da burada balık yetiştiricilerinin sıklıkla kullandığı bir argüman ortaya çıkıyor: “Stoklar azalıyor o sebeple avcılıktan ziyade yetiştiriciliğe ağırlık verilmeli!” Bu, kısmen doğru olan bir önerme olsa da kendi içerisinde de önemli problemler barındırıyor denilebilir. Bu kısmı da bir sonraki yazıda, yetiştiricilik miktarlarına değinirken değerlendirelim.

More in Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Avrupa’nın plastik çöplüğüne mi dönmek istiyoruz?

2018 yılında Çin devleti plastik çöp ithal etmeyi yasakladığını duyurmuştu. Çünkü 2018 yılına kadar Çin dünyanın adeta çöplüğü gibi milyonlarca ton çöpü alıp kullanıyordu. Çin’i dünyanın en kirli ülkelerinden biri yapan bu iş, artık yönetilemez boyuta gelince yasaklandı. “Green fence” adını verdikleri bu yasak ile artık ABD, İngiltere ve AB ülkeleri gibi ülkelerde üretilen plastik çöpler Çin’e ihraç edilemeyecekti. Bu durum, ihracatçı ülkelerde ciddi bir panik havası yaratmıştı. Herkes aynı soruyu soruyordu “Nereye gidecek bu kadar çöp?”

Ancak bu soruyu uluorta soran ihracatçılar bir yandan da yeni ithalatçı ülkeler de ayarlamaya çalışıyorlardı. İşte Türkiye’nin plastik çöp ithalatındaki yükselişi de bu döneme denk geliyordu. Çin yasağından İzmir Kemalpaşa çöp dağının keşfine kadar geçen sürede ve oradan da bugünkü duruma gelene kadar Türkiye AB ülkeleri, İngiltere ve ABD’den en çok plastik çöp alan ülkelerden biri haline geldi.

Plastik çöp ticareti kökeni oldukça eskiye götürülebilecek olan kirli bir ticaretin şirin gösterilmeye çalışılan bir türüdür. Bugün plastik çöp ticareti olarak gündeme gelen ticaret faaliyetinin hepsinin genel adı aslında atık ticareti. Öyle ki Basel Konvansiyonu isimli bir anlaşma ile tehlikeli olanları için bazı kriterler belirlenmiş. Bu anlaşmanın oluşturulması da yine zehirli atıkların bir ülkeden bir başka ülkeye taşınması sırasında oluşan riskleri minimize etmeye dayanıyor. Bazılarını da yasaklıyor. Ancak buna rağmen hala çöpler ve zehirler bir ülkeden başka bir ülkeye taşınmaya devam ediliyor (Konunun tarihçesi ve daha detaylı bir okuması için şu yazımı okuyabilirsiniz).

Basel Konvansiyonu yeniden düzenlenmeli

Basel Konvansiyonu’nun yetersiz olduğunu ve plastik de dâhil olmak üzere birçok farklı tehlikeli olabilecek malzemelerin ticaretini pas geçtiği hep söylenmiştir. Bu sebeple konvansiyona bazı eklemeler yapılmasına dair tartışmalar başlatılmış ve bugün de bu tartışmalar taraf ülkelerin katılımıyla hala sürdürülmektedir. Paralel olarak OECD ülkeleri temsilcileri de konu hakkında çeşitli toplantılar gerçekleştirmekte ve Basel Konvansiyonu için önerilen düzenlemelerin OECD atık ticareti düzenlemesine de eklemlenmesi için bazı tartışmalar sürdürülmektedir. Türkiye de dahil birkaç ülkenin bu konuda ortak bir konsensüs oluşması konusunda isteksiz davrandığına dair söylentiler ortalarda dolaşmaktadır. Bu konuda nasıl bir ülke yaklaşımımız olduğuna dair bilgi talep ettiğimiz yetkililerden gelen yuvarlak cevaplar bu durumu destekler nitelikte.

Kişisel olarak ülkeler arası atık hareketliliğinin yani asıl adıyla çöp ticaretinin tümden yasaklanmasını savunuyorum ancak mevcut düzende bunun gerçekleşmesinin mümkün olmadığını da belirtmem lazım. O halde yapılacak olan şey bazı tür atıkların (plastik, kül, vb.) tümden yasaklanmasıdır. Böylelikle çöp üretiminin sömürgeci bir konsepte dâhil olması da kısmen engellenmiş olacaktır. İşte Basel Konvansiyonu’nun kapsamının yeni yapılacak eklemelerle genişletilmesi bu yüzden önemli. Eğer  uluslararası anlaşmalar olmazsa, gümrüğünüze gelen bir şeyin gerçekten beyan edilen şey olup olmadığını özellikle bahsedilen şey çöp ise anlamanız oldukça güçtür. Bu konuda karşılıklı güven mekanizmasının işlemesi esastır. Ancak daha uluslararası anlaşmaları ortaya koymada konsensüs oluşturamayan ülkelerin güven tesis etmede ne kadar istekli olacaklarını varın siz düşünün.

Üstüne bir de çöp lobisinin etkisi varsa o zaman herhangi bir şeyi kontrol etmeniz mümkün değil. Bakın işte İzmir Kemalpaşa’da bulunan karışık çöp yığını bunun en önemli göstergesi. Daha büyüğüne de Malezya’da rastlamanız mümkün. Bizde de olup olmadığını öğrenmemiz sadece keşfedilmeyi bekleyen bir durum. İşte bu tür çöp dağları ve terk edilmiş tehlikeli atıklar gibi problemlerle karşılaşmamak için uluslararası anlaşmalarla bu tür faaliyetleri sıkı kontrol altına almak gerekiyor. Öyle olmazsa eğer ülkeler kendileri başlarının çaresine bakmak durumunda kalacaklar. Gelişmiş ve yasaları oturmuş ülkelerde bunu yapmak nispeten daha kolayken, her türlü sahtekârlığın dönebileceği ülkelerde bu tür bir uygulama felaketle sonuçlanacaktır.

Basel Konvansiyonu’nda yapılacak değişikliklerin OECD konsey kararlarına yansıtılması ve bunun için bir konsensüs oluşması şu açıdan da önemlidir: Bu değişikliklerle özellikle kirli diye tabir edilen ve oldukça tehlikeli olan bazı plastiklerin ithalatına kırmızı ışık yakılacak, bazı plastiklerin ithalatı ise serbest bırakılacaktır.  Elbette ki hedef tüm plastiklerin ithalatının engellenmesi ancak bu da bir gelişme. Bu düzenlemenin uygulanabilir olabilmesi için tüm OECD üye ülkelerinin ortak bir konsensus sağlaması gerekiyor. Aksi durumda “status quo ante” yani hükümsüzlük durumu söz konusu olabilir ki bu da en kötü senaryo olacak. Bu olursa korona sürecinde, Avrupa ve Amerika’da çöken geri dönüşüm sistemi nedeniyle depolarda toplanan tonlarca plastik doğrudan bize gelecek.

Avrupa’nın en büyük çöp alıcısı Türkiye

Eurostat’ın geçen ay yayınladığı istatistiklerde nasıl bir çöp alıcısı olduğumuz açıkça belirtilmişti. İstatistiklere göre 2019 yılında Avrupa’nın en büyük çöp alıcısı unvanını kazanmışız. Greenpeace’in belirttiğine göre “Avrupa’nın plastik çöplüğüne dönen Türkiye’de, plastik atık ithalatı son 15 yılda 173 kat arttı. Yeterli denetimi yapılmayan bu plastik atıklar Türkiye’nin denizlerini, toprağını kirletiyor. Eurostat verilerine göre Türkiye yalnızca Avrupa’dan 2019 yılında 582.296 ton plastik atık ithal etti.” İşte bu bile 2021 yılında nasıl bir çöp akını olacağının göstergesi. Çünkü bu çöplere bakınca dolar işareti gören çöp tüccarları şimdiden hazırlıklara başlamış bile. Alınan duyumlar depoların boşaltıldığı ve yeni gelecek çöplere yer açıldığı yönünde.

Zannetmeyelim ki gelen bu çöpler temiz ve %100 geri dönüştürülebilir olacak. Bir kısmını pikniğe gittiğiniz ormanlıklarda, bir kısmını yüzmeye gittiğiniz sahillerde ya da arka bahçenizde bulacaksınız. Bunlar uzak ihtimaller değil. Bunun olacağını, kendi çöplerimizle çöplüğe dönüşmüş çevremize bakarak anlayabiliriz.

Eğer birileri istiyor diye çöp ithalatında esnek davranılıyorsa o zaman önümüzdeki yıllarda çok sıkıntılı çevre sorunları bizi bekliyor diyebiliriz.

 

More in Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Adana ve Mersin’in kabusu: Petrokimya fabrikaları

Hindistan‘ın Andhra Pradesh kentinde bulunan, Güney Kore şirketi LG Polymers’e ait plastik polimer üretim tesisinden, çevre sakinleri uyurken bir gaz sızıntısı gerçekleşti. Bu gaz kaçağının ardından en az 11 kişi öldü ve yüzlerce kişi de hastaneye kaldırıldı.

Güney Koreli LG’ye ait bir plastik fabrikası, 7 Mayıs Perşembe günü saat 03:00’te çevre yerleşim alanına köpük türündeki plastiklerin de yapımında kullanılan stiren gazı sızdırmaya başladı. Gaz sızıntısına bazı insanlar uykularında yakalanıp oldukları yerde bayılırken, bazıları ise sızıntıyı fark edip bölgeden uzaklaşmaya çalışmışlardı. Yetkililer sızıntının, işçilerin koronavirüs önlemleri kapsamında kapattıkları tesisi, kısmi olarak yeniden açtıkları esnada, 5.000 tonluk iki tankta meydana geldiğini söylediler. Sızan gaz yaklaşık 3 km’lik bir yarıçapa yayılmış ve çevredeki yerleşim yerleri üzerinde adeta bir gaz battaniyesi oluşturmuştu.

İlkinin ardından ikinci bir sızıntı, ertesi gün sabah meydana geldi ve ortaya çıkan korku ve panikten dolayı binlerce insan yollara döküldü. Visakhapatnam bölgesinde bir itfaiye görevlisi olan N. Surendra Anand, fabrikanın 5 kilometrelik yarıçapındaki insanları önlem olarak evlerinden alarak otobüslere taşındıklarını söyledi. Endüstri bakanı M.Goutham Reddy ise “İlk bilgilerimiz, işçilerin sızıntı başladığında bir gaz depolama tankını kontrol ettikleriydi. Tam kapsamlı bir soruşturma tam olarak ne olduğunu açığa çıkartacak” dedi. Yüzlerce kişi gaza maruz kalma belirtileri ile hastanelere başvurdu. İhmal nedeniyle LG’ye soruşturma açıldı.

Evden toplanan cesetler, hastaneye yığılan’kurban seli’

Eşi ve iki oğluyla birlikte fabrikadan 500 metre uzaklıkta yaşayan 38 yaşındaki MG Reddy, sabah saat 4’te gözlerinde yanma hissiyle uyandığını fark etti. Hükümetin bölgede koronavirüs için dezenfektan ilaçlaması yaptığını düşünüp tekrar uyuyan Reddy, “Ama sabah 6’ya doğru köydeki herkes çığlık atıyordu ve koşuyordu, bu yüzden ben de ailemi alıp kaçtım. O kadar çok insanın sokakta yerde oturduğunu ya da çığlık attığını gördüm. Yolda yatan birçok insan vardı ama kimseyi kurtarmayı düşünemedim, sadece ailemi kurtarmayı düşünebilirdim” dedi.

Bölgeden gelen video görüntüleri, kaldırımlar ve yollarda, kucaklarında cansız çocuk bedenleri taşıyan ebeveynlerin çığlık atarak koştuklarını gösteriyordu. Visakhapatnam’da polis yardımcısı olan Swarupa Rani, olay yerine koşan memurların zehirlenme korkusuyla hızla geri çekilmek zorunda kaldıklarını söyledi: “Havadaki gaz o kadar hissedilirdi ki hiçbirimizin orada birkaç dakikadan fazla kalması mümkün olmamıştı.” Sabaha doğru, polis sızıntıya uykudayken yakalanan ve ölen çevre sakinlerinin cesetlerini toplamak için fabrikanın yakınındaki evleri kapı kapı dolaşıyordu.

Olay sırasında, 22 yaşındaki K. Anitha evinden çıktığını ve “insanların neden yerde yattığını anlayamadığını” söyledi. Kısa bir süre sonra, gözlerinde ve boğazında yanma hissi hissettiğini ve kusmaya başladığını söyleyen Anitha “Uyandığımda hastanedeydim” dedi. Çevrede bulunan Kral George hastanesinde, olaydan etkilenen ve hastaneye kaldırılan yüzlerce kurbanla karşılaşan doktor Divya, kaos anını şöyle anlattı. “Birbiri ardına bilincini kaybetmiş halde getirilen bir kurban seli vardı. Bazıları kan kusuyordu…”

Bir tıp öğrencisi olan kurbanlardan biri ise aşırı dumandan dolayı çıktığı evinin balkonundan düşerek hayatını kaybetti. Aynı hastanede beyin cerrahı olan Dr. Surendra Kumar Chellarapu, ölen tıp öğrencisinin nefes nefese kalarak uyanıp, nefes almak için çıktığı odasının balkonundan aşağıya, dengesini kaybederek düştüğünü ve bundan dolayı da beyin kanaması geçirerek hayatını kaybettiğini belirtiyordu.

LG’nin fabrikasından sızan stiren gazına akut maruziyet durumunda solunumsal ve nörolojik semptomlar meydana gelir. Ayrıca stiren gazının yüksek dozları da öldürücüdür. Chellarapu, “Çoğu kusma, göz tahrişi, deri döküntüleri ve nefes alma problemlerinden mustarip binlerce yaralı olduğunu ancak birçoğunun tehlikeyi atlattığını” belirtti.

Visakhapatnam’daki neyse Mersin ve Adana’daki de o!

Kral George hastanedeki bazı doktorlar, bölgenin karantina altındaki alanlardan biri olduğunu ve aşırı hasta akınının, mağdurlar ile doktorlar arasında koronavirüs yayılmasına yol açacağından endişe duyduklarını belirttiler. King George hastanesindeki bir başka doktor olan Dr. Adarsh, “Burada yaşadığımız olay ambulanslarda, arabalarda ve hatta iki tekerlekli araçlarda çeşitli servislere koşuşturan kurbanların akınına benziyordu” dedi. “Bu hasta akını esnasında kişisel koruyucu ekipman giymek için bile zamanımız yoktu, sadece kurbanları kurtarmak için koşuşturuyorduk” diye de ekledi.

LG Şirketi tesisin gaz sızıntısının kontrol altına alındığını belirten bir açıklama yaptı ve “Ölenlere ve ailelerine en derin başsağlığı dileklerimizi ifade etmek istiyoruz. Teknik ekiplerimizi, olayın kesin nedenine ulaşmak için soruşturma makamlarıyla birlikte çalışmak üzere seferber ettik.” dedi

Olayın gerçekleştiği Visakhapatnam, Kalküta ve Chennai arasında bir sanayi liman kenti ve yaklaşık 5 milyon nüfusa sahip bir yerleşim yeri. Bölge birçok devasa kimya fabrikasının bulunduğu ve çevrecilerin sıkça endişelerini dile getirdikleri bir alan olmasıyla da biliniyor. 

Yukarıda anlattığım olay geçtiğimiz haftalarda Hindistan’da gerçekleşen plastik polimer fabrikası sızıntısının The Guardian gazetesinde yer alan haberinin kısmi çevirisiydi. Bu haberdeki Visakhapatnam isimli şehrin ismini Adana ve Mersin olarak değiştirip Hintli isimlerini Türkçe yapıp, patlamanın yaşandığı şirketin de ismini Rönesans Holding ve Tekfen olarak değiştirdiğinizde, Mersin ve Adana bölgesine kurulacak olan petrokimya fabrikalarının yaratacağı riskin de bir senaryosunu okumuş olursunuz. Her iki bölge de aşırı derecede patlayıcı özellikte olan propan gazının kullanılmasıyla üretilecek polipropilen fabrikasının riski altında. Varın gerisini siz düşünün.

More in Haftasonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona sonrası yeniden açılmanın çevresel maliyeti: Tek kullanımlık plastikler

Tüm dünyada korona önlemlerinde göreceli bir hafifleme başladı. Buna Türkiye de dâhil. Bu amaçla Türkiye’de otellerin açılması için 15 Haziran tarihi belirlenmişken, restoranlar için ortalıkta dolaşan söylentiler 1 Haziran’ı işaret ediyor. Burada önemli olan açılma tarihleri değil, açılma şartları! Çünkü açılacak işletmeler için bazı “hijyen” şartları zorunlu kılınıyor. Bunda anlaşılmayan ne olabilir demeyin! Çünkü hijyen olarak önerilen şartların bazılarının hijyenik olmak ile uzaktan yakından ilgisi yok.

Son bir aydır tüm dünyada koronavirüs salgınını fırsata çevirmek isteyen plastik üreticilerinin plastik kullanımını çeşitli lobi faaliyetleri ile artırmaya çalıştığı sır değil. Hükümetleri, yeniden açılış döneminde tek kullanımlık plastikleri özel şart haline getirmeleri konusunda markaja alan lobiler, birçok ülkede başarılı olurken birçoklarında da olamıyorlar. Bizde başarılı olmuşa benziyorlar. Çünkü oteller için çıkartılan açılma kriterlerinde tek kullanımlıklara birçok yerde atıf yapılıyor. Üstelik alternatif kullanımlarına da fırsat vermeyen atıflar. Gerekçenin hijyen olması ise ayrı bir trajedi. Zira, plastik kullanımını artırmanın hijyen sağlamayacağını herkes biliyor ve söylüyor.

Tek kullanımlık plastik önerisinin sonucu felaket olur

Uygulamanın bir benzerinin restoran kafe ve barlar için de gündeme getirileceği bu aralar sıkça konuşuluyordu. Nitekim restoranların yeniden açılması hakkında yayımlanan genelgede servis ekipmanlarının tek kullanımlık plastiklerden oluşturulabileceğine dair öneri getirilmiş durumda. Eğer eleman çalıştırılmıyorsa ve tedarikçilerle de tek kullanımlık masrafının karşılanması konusunda anlaşma yapılmışsa tam bir felaket olur dersek yanlış söylemiş olmayız. Çünkü bahsi geçen tek kullanımlık plastiklerin neredeyse hiçbiri herhangi bir şekilde tekrar üretim zincirine katılamıyor. Ayrıca tek kullanımlık ürünlerin hangi malzemelerden yapılmış olması gerektiğine dair de herhangi bir belirleyicilik yok.

Plastik & karton karışımı kompozit malzemeler de tek kullanımlık, pet bardak da köpük bardak & tabak da aynı şekilde tek kullanımlık. Bu malzemelerin ortak özelliği ise kullanıldıktan sonra direkt olarak çöp muamelesi görmeleri. Bu çöplerin en yaygın bertaraf yöntemi ise yakma ve depolama alanlarına terk etme şeklinde gerçekleşiyor. İşte bu sebeple yeniden açılmanın plastik tek kullanımlık malzeme kullanılması  önerileri eşliğinde  gerçekleşmesi tam bir çevre felaketi olabilecek özellikte.

Burada sorulması gereken birkaç soru var:

  • Tek kullanımlık plastiklerin hijyen sağladığı bilgisinin kaynağı nedir?
  • Çok kullanımlık tabak, bardak ve çatalların virüsün yayılımına katkı sağlayacağı hangi bilgiye dayanılarak söylenebiliyor?
  • Bu tek kullanımlık plastik çöplerin yönetimine dair nasıl önlemler söz konusu?
  • İş yerlerinin hangi tip tek kullanımlıkları kullanmak zorunda kalacaklarına dair herhangi bir düzenleme neden yok?
  • Yine tek kullanımlık olan bitkisel ve selülöz tabanlı ürünlerin de kullanımına imkân tanınacak mı yoksa sadece plastik mi olmak zorunda?
  • Çok kullanımlık eşyalardan virüs bulaştığına dair herhangi bir vaka bildirimi mevcut mu?
  • Madem çok kullanımlıklardan virüs bulaşabiliyor ve bu sebeple riskli sayılıyorsa tek kullanımlıklardan bulaşmayacağının garantisi var mı?
  • Hijyen ve sanitasyon sağlanırken herhangi özel bir kimyasal mı kullanılacak yoksa eski yöntemlerle mi devam edecek? Eski yöntemler yeterli ise diğer durumlar için de yeterli değil midir?

İşletmeye mi vatandaşa mı güvensizlik?

Bu sorular tabii ki artırılabilir. Mesela Almanya benzeri durum için tek kullanımlık ile ilgili bir atıfta bulunmazken biz neden alternatif olarak öneriyoruz? İşyerlerinin hijyen kurallarına uymadığı ve bu sebeple de çok kullanımlıkların yıkanmasının hijyenik yapılamadığı düşünülüyorsa bu koronaya özgü bir durum olmasa gerek. O zaman hijyenikliğine güvenilmeyen işletmelerin yeni kurallarla hijyen kurallarına uygun davranacağına nasıl güveniliyor bunu da anlamak mümkün değil.

Kestirmece yaklaşımla “bizim insanımız temizliği kavrayamıyor o sebeple tek kullanımlık zorunlu” mu demeye getiriliyor? Çünkü plastik üreticilerini temsil edenler kendilerini pir-ü pak ve plastik kirliliğinde zerre sorumluluğu olmayan insanlar olarak, vatandaşı da tüketmeyi bilmeyen, temizlik ve çevre hassasiyeti yoksunu medeniyetsizler olarak görüyorlar. Benzer bir yaklaşımın işletmeler için de düşünüldüğünü, hem üreticiler hem de yöneticiler nezdinde hâkim olduğunu söyleyebiliriz. Aksi takdirde bu yapılanların başka bir açıklaması yok.

Benzer bir tartışma ABD’de ve birçok ülkede de sürdürülüyor. Ancak oralarda tek belirleyici plastik sektörü değil. Konu birçok kesimce tartışılıyor. Örneğin Avrupa Komisyonu’ndan Frans Timmermans korona döneminde çevre hassasiyetini zaafa uğratacak girişimler için isteksiz davranıyor ve koronanın bir hijyen sorunu olduğunu, bunun çevre yasalarını gevşetmekle bir ilgisi olmadığını açıkça belirtiyor. Benzer şekilde ABD’de de gerek gıda güvenliği ajansı gerekse de hastalıklarla ilgili birimler virüsün eşyadan ziyade insandan insana bulaştığına üstüne basa basa değiniyorlar. Peki, bizde neden böyle tartışmalar olmuyor? Cevabını elbette hepimiz biliyoruz. O halde cevabı bilinen bu yaklaşımın gelecekte yaratacağı felaketleri de şimdiden kabul etmiş görünüyoruz.

Türkiye çevre açısından gittikçe problemli bir ülke haline geliyor. Yaşanan pandeminin, doğayla ilişkimizin çarpıklığından kaynaklandığını anlayıp, bundan ders çıkarmamız gerekiyor. Restoranlar için yayınlanan yeniden açılma genelgesi her ne kadar olumlu olsa da genelgede “mümkünse tek kullanımlık kullanılmalı” ifadesi gereksiz ve yersiz bir öneri olmuştur. Benzer şekilde oteller için de tek kullanımlık zorunluluğu kaldırılmalıdır.

More in Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bildiğimiz temiz havaların sonu

Ferahlık, deniz ve yaz üçlüsü kadar birbiriyle birlikte anılan başka bir üçlü daha yoktur. Sıcaklar başlayınca akıllara deniz, deniz denilince de akıllara ferahlık ve dinginliğin geldiğini her halde kimse inkâr etmeyecektir. Ferahlık da sağlıklı yaşam ile eş anlamlı olarak kullanılabilir. Bu bağlantıyı kuran ve deniz ile sağlıklı olmanın ilişkisini anlatan birçok çalışma mevcut. Mesela bunlardan birinde okyanus/deniz kenarına yakın olmanın ve sahilde zaman geçirmenin sağlık açısından önemli faydaları olduğu belirtiliyor. Denizin insanları daha huzurlu ve mutlu yaptığı da ayrıca belirtilmiş. ABD’de Hawaii’nin, Türkiye’de de Sinop’un en huzurlu, mutlu şehirler olarak anılmasının altında yatan neden de deniz olabilir. Bununla ilgili Amerikalı klinik psikolog Richard Shuster “İnsanların ezici bir çoğunluğu mavi renk ile sakin ve huzurlu olmayı ilişkilendirir. Çünkü okyanusa bakmak aslında beyin dalgalarımızın sıklığını değiştiriyor ve bizi de hafif bir meditasyon duruma sokuyor” tespitini yapıyor. Mavi rengin yaratıcılığı arttırdığına ait de birçok çalışmanın var olduğunu eklemekte fayda var.

Bizi sağlıklı yapan ve birçok açıdan iyileştiren bir doğal varlığa bizim yaklaşımımız ve davranışımız ise ibretlik. Kabaca sıraladığımızda bile önümüze padişah fermanı gibi bir liste çıkıyor. Bunlardan bazıları;

  • Karbon salımı ile okyanusların asitleştirilmesi,
  • Petrol kirliliği,
  • Plastik kirliliği,
  • Aşırı avcılık,
  • Derin deniz madenciliği,
  • Kıyı talanı, vb.

olarak sıralanabilir. Bu listeyi ayrıntılandırıp uzatmak mümkün. Bunların içinde en önemli olan ikisi okyanus asitleşmesi ve plastik kirliliği. Her ikisi de kısa vadede hem denizleri hem de karasal ortamı ciddi anlamda tehdit edecek düzeye erişmiş olacak.

“İyilik yap denize at” deyimini de bu bağlamda değerlendirmek mümkün. Karşılıksız iyiliğin kaynağı deniz olduğu için ait olduğu yer de yine deniz. Yoksa kimse kendisine bu kadar kötülük yapana bu kadar kaynak sunmaz. Bana göre insanoğlunun doğaya yaptığı kötülüklerin hepsi eşit derecede. Birinin diğerinden daha kötü olduğunu iddia etmem pek doğru değil. Ancak birinin daha aptalca bir kötülük olduğunu iddia etmekte bir sakınca yok. İşte bu en aptalca kötülük; plastik kirliliği! Çünkü ancak aptallar yılda 12 milyon tona kadar plastik çöpü yaşam kaynağı olan bir alana dökebilir.

Plastik kirliliğin denizel yaşama ne derece etki yaptığını önceki yazılarımda detaylıca anlatmıştım. Ancak bu etkilerin detayları her gün öyle bir çeşitleniyor ki sürekli olarak eklemeler yapmak gerekiyor.  Üstelik bu etkiler denizel ortamın kendisiyle sınırlı kalmıyor. Dünya birbiriyle bağlantılı ekosistemlerden oluştuğu için denizde oluşan bir problem, ona yapılan bir kötülük diğer ortamları da bir şekilde etkiliyor. Nitekim Fransa’nın Atlantik kıyılarında gerçekleştirilen bir çalışmada, denizleri kirleten mikro ve nanoplastiklerin, dalgalar neticesiyle oluşan köpük ve baloncuklarla birlikte atmosfere karıştığını ortaya koydu. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan bu çalışmada gösterildiği üzere, dalga aktivitesi ve baloncuk çıkışının yoğun olduğu denizel alanlardan atmosfere karışan önemli miktarda mikroplastiğin denizden karaya doğru esen rüzgarlarla taşınabileceğini de unutmamak lazım.

Yani siz temiz bir hava almak için deniz kenarına yürüyüşe çıktığınızda, daha önce içinden su içtiğiniz ve attığınız pet şişeden, kullandığınız tek kullanımlık plastiklerden ya da giydiğiniz polyester elbiseden koparak denize karışan mikroplastikleri de soluyor olacaksınız. Bir nevi bildiğimiz temiz havaların da artık sonu geldi diyebiliriz. Bunun böyle olduğunu Tibet platolarındaki, kutuplardaki ve Alplerdeki ortamlarda bulunan plastiklerle birlikte görmüştük.

Artık bir nevi denizin size, sizin yarattığınız çöplüğü kusarak geri göndermesi gibi bir durum söz konusu. Yani bizden onlara giden her türlü çöpü bize balıkla, midyeyle, tuzla ve hatta havasıyla geri veriyor.  Durumun vehametini kavramamız için doğanın daha ne yapması gerekiyor, açıkçası bilemiyorum.

Plastiksiz kalın.

More in Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Erken zafer, artan sıcaklıklar ve korona sonrası pikniği!

Geçtiğimiz pazartesi günü beklendiği şekilde korona salgınına karşı ilk “zafer” ilan edildi. (Bu “zafer” ilanının geçici olduğunu ve bir hata olduğunu da belirtmekte fayda var) Bu ilana paralel olarak da bazı gevşeme sinyalleri verildi. Her biri doksanların amatör lig futbolcularına dönen berber mağdurları için beklenen açıklama yapıldı. Evlere sığamayan 60 yaş üstü ve 20 yaş altı için belirli gün ve haftalar takvimi tadında sokağa salma programları, AVM’lerin ne zaman açılacağı, futbol maçlarının nasıl organize edileceği, üniversitelerin durumu, LGS, YKS vs sınavların tarihleri ve diğer tüm durumlar için bir takvim oluşturuldu. Bu takvimden anladığımız kadarıyla belirleyici olan sağlık ve eğitim değil ekonomi ve turizm! Hali hazırda zaten salgın önlemlerini çok ciddiye almayan hatırı sayılır kalabalıkların kitlesel hareketi için her şey ayarlanmış vaziyette. Salgın tehdidi algısının minimum olduğu bu kitle için de böylelikle algı daha da zayıflatılmış oldu. Artık sorunun çözüldüğü düşüncesi her ortama hâkim olmuş vaziyette. Bu durum doğabilecek artçı dalgaların da kontrolünü güçleştirecek gibi görünüyor.

Salgına karşı erken ilan edilen zaferin kısa süre içerisinde birçok başka problems de beraberinde getireceğini unutmamak gerekir. Bunların başında da ikinci dalganın ortaya çıkma ihtimali geliyor. Ancak o, benim konum değil. Benim ilgilendiğim daha başka bir tehlike: Piknik. Evet, şu ailece ya da arkadaşlarla hep beraber salgın öncesi gittiğimiz piknik.

Piknik mevsimi

Hepimizin kolaylıkla fark edebileceği gibi 4 Mayıs Pazartesi gününden beri sokaklar oldukça hareketli. Herkes dışarıda. Hafta sonu sınırlaması sonrası oluşan pazartesi yoğunluğundan çok daha öte bir yoğunluk bu. İnsanlar eve kapanma süresinin çok uzun olduğunu ve zaten yapılan açıklamalardan hareket ederek de salgının kontrol altına alındığına iyice inanmış durumda. Trafik yoğunluğu eski haline yavaştan kavuşmaya başlamış halde. Ancak ortada bir problem var! İnsanlar hala sıkıntılarını atabilecekleri mekânlara erişemiyor. Bu mekânların başında gelen park ve bahçeler kapalı, sokaklar da eski cazibesine sahip değil çünkü her yer tıkış tıkış çirkin ucube beton yapılarla dolu vaziyette.

İnsan bu, sosyal bir canlı ve fazla dara gelemiyor. Beton ve dört duvar da bir yere kadar. Özlüyor, seviyor ve daha da önemlisi psikolojik olarak rahatlamak istiyor.  Bunun da en uygun yolu açık alanlar. Ayrıca, salgın öncesinin popüler alanları olan kapalı mekânlar da henüz açık değil. Kısa süre içinde de açılacak olsalar bile insanlar uzun süre bu mekânlara gitmekten imtina edecek. Çünkü korona süresince oluşan sosyal mesafe algısı uzun bir süre insanları toplu mekânlardan uzak tutacak. O halde tek çare kısa süre sonra açılacak olan piknik alanları ya da seyahat yasakları sonrası erişilebilir olacak olan dağlar, ormanlık alanlar, su kenarları ve daha benzeri birçok yerler. İnsanların ilk fırsatta yapacakları şey buralara akın etmek olacak. Hatta seyahat sınırlamalarının kaldırıldığı birçok ilde şimdiden planlar yapılmış ve hazırlıklar tamamlanmış vaziyette. İnsanlar yasaksız geçirecekleri ilk hafta sonunda piknik alanlarına doğru harekete geçmek için bagajları hazırlamış bile.

Plastiğe dikkat

Kısa süre içerisinde piknik alanlarına, sosyalleşmek ve korona salgının yarattığı psikolojik darbeyi sağaltmak için insan akını olacak diyebiliriz. Daha önce de sıkça belirttiğimiz gibi alışkanlıklar değişince olacak bazı şeyleri tahmin etmek de güç olmuyor. Pikniğe akın da bunlardan biri. Peki, piknik yapmanın nesi rahatsız edici? Ülkemizdeki piknik kültürünü ve çoğunluğun yaygın kullandığı piknik alanlarının mevcut durumunu göz önüne alırsak, her şeyi diyebiliriz! Aslında durum tatil yapma algısıyla da doğrudan ilişkili. Çünkü tatil yapılırken aklın da tatile çıkması durumu söz konusu. Örneğin geçtiğimiz yıllarda yayınlanan bir raporda, yaz tatilleri süresince Akdeniz’deki plastik çöp miktarının %40 arttığı belirtiliyordu. Tabii bu korona öncesi döneme ait bir veri. Buna bir de korona süresince pompalanan dezenformasyonu da eklersek, önümüzdeki dönemde bu miktarın daha da artacağını söylemek yanlış olmaz.

Market ve pazarlarda hijyenik diye dayatılan plastik poşet zorunluluğu piknik/tatil/kamp alanlarında kendini en fazla hissettirecek tehditlerin başında gelecek. Sadece poşet de değil! Tek kullanımlık plastiklerin hijyen sağladığı yalanıyla yapılan düzenlemeler de var. Bunlara çevre hassasiyetinin eksikliğini ve yetersiz atık yönetimini de dâhil ettiğimizde ortaya işte hali hazırda var olan ve adeta ülkenin bir gerçeği haline gelen devasa piknik alanları çöplükleri, kirli sahiller ve plastik çöpten kırılan doğal alanlar görüntüsünün daha da büyük boyutlu olanı çıkacak. Bu bir ihtimal değil, kaçınılmaz bir son. Her hangi bir önlem alınmazsa olacaklar bunlar.

Korona kısıtlamaları süresince sınırlı ve geçici de olsa toparlandığı iddia edilen doğal alanlar (Ergene nehri bu kısıtlamalara rağmen hala zehir dolu akıyor) insanlar tarafından tekrar baskılanma riskiyle karşı karşıya.  Hem de daha da ciddi boyutta. Ciddiyetin kaynağı ise salgın boyunca edinilen yanlış tüketim alışkanlıkları. Daha açık bir ifadeyle artan poşet ve diğer tek kullanımlık plastik kirleticiler! Eski alışkanlıklarla ciddi anlamda kirletilen ve tahrip edilen alanlar, korona süresince edinilen ve hijyen adı altında uygulanan yeni alışkanlıklarla daha da tahrip edilecek diyebiliriz.

Bunun bir çözümü var mı? Tek başına kısa sürede çözümü sağlayacak bir yol, maalesef yok. Ancak belirli bir planlama ile bunun önüne geçilebilir. Hazır salgın boyunca birçok düzenleme yapılıyorken bazı düzenlemeler de doğa için yapılabilir. Üstelik Türkiye yasal düzenlemelerin hızlı kanıksandığı ülkelerden biri sayılabilir. Bunu herhangi bir veriye dayandırmıyorum. Gözlemlerim o yönde. İnsanlar çabuk alışıyor. Bu da doğa için alınacak önlemleri kolaylaştırma potansiyeli taşıyor. Ancak burada bir irade oluşması lazım. Kârından başka hiçbir şeyi düşünmeyen plastikçi sermayenin değil doğanın yanında durmak gibi bir iradeden bahsediyoruz. Zor olsa da imkânsız değil.

Tek kullanımlık plastiklerin sınırlandırılması şart 

İşte alışması kolay olacak önlemlerin başında da plastik endüstrisinin dayatmasıyla gerçekleştirilen plastik kullanım zorunluluklarının kaldırılması geliyor. Bununla beraber tek kullanımlık plastik kullanımının da sınırlandırılması şart. Çünkü piknik/kamp/tatil gibi aktivitelerde üretilen en büyük çöp kaynağı tek kullanımlık plastikler. Bu plastiklerin üretimi ve satışı kısıtlanır ve hatta pipet, çatal, kaşık, tabak vb tek kullanımlık plastik ürünlerin üretimi ve satılması için bir yasak getirilirse uzun vadede bu riski de minimize etme şansımız olabilir. Bunun yanında tüm plastik poşetler ücretlendirilirse ciddi bir önlem kolayca alınmış olunur. Diğer bir önlem de doğal alanların bu çöplerden arındırılması için oluşan fırsat! Belediyeler bu alanları hazır kimse kullanmıyorken bir seferberlikle temizleyerek bu çöplerden dolayı oluşan riski daha da azaltabilirler. Sağı solu deterjanla yıkamak gibi anlamsız ve zararlı bir uygulama yerine bunu yapmaları herkes ve her şey için daha da hayırlı.

Unutmamak lazım, erken de olsa, yanlış da olsa yasaklar gevşetiliyor. İnsanlar bunaldı, havalar da ısınıyor. Kısacası doğaya olan hücum, stres atacak başka alan kalmadığı için artacak. O halde bunu yönetmek için yapılması gereken en basit adımları atmak korona sonrası yaşanabilecek “doğaya karşı piknik” faaliyetini “doğayla birlikte piknik” faaliyetine dönüştürebilir. Aksi durumda parçası olduğumuz doğayla birlikte kendi ayağımıza bir kurşun daha sıkmış olacağız.

More in Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Çocuğunuzun silgisi sağlığınızı silmesin

Plastik eklenti maddeleri konusunda toplumda yeterli bilgi ve farkındalık yok. Bunun nedeni de bu eklenti maddeleri ile ilgili yeteri Türkçe içeriğin olmayışı ve bunu dert edinen sivil toplum organizasyonlarının eksikliği. Bunun yanında sağlık ve çevre bakanlıklarının da bu konuda neredeyse hiçbir şey yapmaması durumu da var. Oysaki plastik eklenti maddeleri hayatın her alanında ve 7’den 70’e tüm insanları ve canlıları etkileyen kimyasallar. Halihazırda plastik eklenti maddesi olarak kullanılan yüzlerce eklenti kimyasalı olduğu tahmin ediliyor. Bunlar arasında en popüler olanları ise fitalatlar ve bisfenoller. Bu iki eklenti kimyasalından fitalatlar plastiği yumuşatmaya yararken, bisfenoller ise sertleştirmeye yarar. Her iki eklenti de hormon bozucu ve kanserojen olarak nitelendirilmektedir. Üstelik bir plastik ne kadar yumuşak ya da sert ise bu kimyasalların miktarı da o kadar fazla olabiliyor.  

Örneğin PVC tipteki plastiğin içerisinde fitalatın miktarı toplam PVC miktarının %50’si kadar olabiliyor. Aynı durum mutfak gereci olarak kullandığımız polikarbonat kap kaçak ve damacana su şişeleri için de geçerli. Haliyle bu ürünleri kullandığımızda bu kimyasallara ne kadar maruz kalacağımız da belirleniyor. Yani dostumuz olduğu iddia edilen plastiklerin bizimle dost olabilmesi de içeriğindeki kimyasalın miktarına bağlı. Eğer içerisinde çok miktarda fitalat bulunan bir silgiden bahsediyorsak, bu muhtemelen çocuğunuzun zehirli dostu, çok miktarda bisfenol bulunan bir su damacanasıysa eğer o da tüm ailenizin zehirli dostu olacaktır.

Çin’den korkutucu araştırma

Hazır silgiden bahsetmişken Çin’de yapılan ve sonuçları geçtiğimiz günlerde kamuoyuyla paylaşılan bir raporu anmamak olmaz. Zaten bu yazının da asıl amacı bu rapor ile ortaya konulan korkutucu bir gerçeği sizlere aktarmaktı. İşin aslı ben de çok istemiyorum böyle kötü haberleri sizlerle paylaşmak ancak durumun gerçekliği de ne yazık ki oldukça korkutucu! Çin’deki bu raporda, çocukların kullanması için satılan plastik silgilerde ciddi oranda bir fitalat çeşidi olan fitalik asit estere rastlandığı anlatılıyor. Bu amaçla 33 tanesi çok iyi bilinen markalara ait 62 silgi markasına ait silgiler teste tabii tutulmuş ve test edilen 62 silginin 21 tanesinde çok ciddi miktarda fitalik asit ester isimli zehirli eklenti kimyasalına rastlanmış. Üstelik zehir tespit edilen bu 21 markanın 18’i de sağlık açısından zararı yok sertifikasıyla satılan markalar.

Yani Çin’deki ilgili kuruluş bu silgilere sağlıklı olduklarına dair sertifika vermiş. İnanılmaz değil mi? Markalar içerisinde Türkiye‘de de çok yaygın kullanılan ve bir zamanlar ÖSYM sınavlarında öğrencilere bedava dağıtılan bir marka da söz konusu. Bu arada yeri gelmişken ÖSYM’nin plastik ayak izinin de en az silgilerdeki zehirli kimyasal miktarı kadar endişe verici olduğunu belirtmekte fayda var. Daha önce bu konu hakkında yazdığım yazıda bu durumun vahametine değinmiştim.

Bu markanın Türkiye’de sattığı silgilerde bu kimyasalın düzeyini bilmiyoruz ancak Çin’den aşağı kalır yanı olmadığından şüphe etmiyoruz. Neden mi? Çünkü buna dair bir denetim yapıldığından emin değiliz. Aslında sadece bir marka değil birçok başka marka daha Türkiye pazarında silgilerini satıyor. Benzer bir zehirlilik çalışmasının Türkiye’de de yapılması şart.

913 kat fazla zehirli kimyasal

Çin’de yapılan bu çalışmada incelenen markalardan bir tanesine ait bir silgide olması gerekenden 913 kat fazla miktarda bu zehirli kimyasaldan bulunmuş. Bu silgilerde bu kadar zehrin olmasının nedeni ise PVC’den yapılmış olmaları. Çünkü PVC’nin içerisine gibi esnekleşsin diye bol miktarda fitalat konuluyor. Burada fitalatın hamileliğin erken dönemlerinde maruz kalındığında doğacak çocuklarda ciddi olumsuz etkiler yaptığına dair çalışmalar olduğundan da bahsetmek lazım. Merak edenler bu linkteki çalışmada detaylı bir tanesini okuyabilirler.

Bu rapordan da anlayacağımız gibi plastik tüketiminin sağladığı iddia edilen kolaylığın bedelleri gün geçtikçe daha da ağır hale geliyor. Hayatımızı kolaylaştırıyor ve aslında çok harika bir ürün diye pazarlanan plastikleri kullanmaya zorlanırken bir yandan da bu zehirleri tüketmeye zorlanıyorsunuz. Çünkü plastik üreticilerinin ve onları denetlemesi gerekenlerin sağlığımızı ya da hayatımızı umursadıkları yok. Bu tür raporlar yayınlandıktan sonra tıpkı diğer çalışmalarda olduğu gibi önce ufak bir homurtu meydana geliyor ve ardından olay unutularak tarihteki yerini “şok edici rapor” olarak alıyor. Olan da hayatının kolaylaşacağı aldatmacası ve plastiği dost kabul eyleyenlerin propagandasına maruz kalan bizlere ve çocuklarımıza oluyor.

 

More in Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona günlerinde Dünya Günü

Her yıl çeşitli etkinliklerle kutlanan Dünya Günü, bu yıl ilginç bir olayın tüm küreyi etkisi altına aldığı bir döneme denk geldi. Doğayla şekillendirdiğimiz çarpık ilişkinin sonucu olarak ortaya çıkan koronavirüs salgını beraberinde birçok yeni tartışma, olay ve bakış açısını da ortaya çıkardı. Kimilerine göre bu süreçte doğa kendine gelirken kimilerine göre de salgın yeni bir yol çizmek için başlangıç kabul edilmeliydi. Ben daha çok ikinci söylemin tarafındayım. Çünkü kısa süreli değişimler uzun vadede pek etkili olamayacak kadar geçicidir. Bunun yerine felaketlerle beraber yeniden düşünmeyi öğrenmek ve doğa ile birlikte yaşadığımızı hatırlatan yeni bir yol arayışına girmek uzun vadede gerek insana gerekse de tüm diğer canlılara oldukça faydalı olacaktır. Yeni bir yol inşa etmek elbette ki kolay değildir. Ancak bir yerlerden başlandığında yolun taşlarının yolda döşeneceği de görülecektir.

1-Yerele yönel

Korona öncesi dönemin en belirgin özelliği küreselleşme olarak kabul edilebilir. Bugün bile koronanın yarattığı etkileri azaltmak için ortaya konulan tüm çözüm önerileri, küreselleşen dünyanın ana aksını oluşturan küresel ticaret ağlarını canlı tutmak etrafında şekilleniyor. Kendi içerisinde mantıklı bir çözüm önerisi olmakla beraber, korona sonrası dönemde değişmesi gereken dünyanın üzerine hem karbon, hem sömürü, hem de nitelikli dolandırıcıların zenginliği biçiminde yük olacaktır. Bu öneri mevcut sistemin devamlılığını, beraberindeki krizlerle birlikte sağlayacaktır ancak sonrası için çözüm değil sömürünün devamından başka bir anlam taşımayacaktır.

Bunun yerine yerelde üretimin bireysel olarak örülüp kooperatifçilik aracılığıyla kolektif bir sisteme evrilmesi için çaba harcamak daha faydalı olacaktır. Her anlamda kurulabilecek bu mikro alanlar dünyaya rağmen değil, bir nevi dünya ile birlikte yaşamanın da yollarını şekillendirecektir. Üretim ve tüketim kooperatiflerinin mevcut teknolojik imkânlarla birlikte harmanlanması, daha uygulanabilir birçok alternatifi de doğuracaktır. Bunun başarılması tüketim kültürünü ve onu besleyen üretim zincirinin küresel karbon ayak izini de azaltacaktır. Bunun yanında yoksulluğu da azaltma potansiyeli taşıyan bu öneri, aynı zamanda biyoçeşitliliğin hiçe sayıldığı üretim faaliyetlerinin de alternatifini oluşturacaktır. Velhasıl, korona günlerinde geçirilen Dünya Gününde bunları hatırlamak dünya için oldukça faydalı olacaktır.

2- Onar, dönüştür, tekrar kullan, tekrar dönüştür

Küresel sermayenin önerdiğinin aksine tek kullanımlık yaşamak yerine, bireysel ya da kolektif olarak var olan eşyayı mümkün olduğunca çok kullanmak, hem harcanan suyu hem de harcanan enerjiyi önemli ölçüde azaltacaktır. O halde onarmak, tekrar kullanmak ve son tahlilde de başka bir ürüne dönüştürmek, yapılabilecek en anlamlı işlerden biri olacaktır. Hazır kendi alanlarımıza kapanmışken, bu yolun pratikte nasıl işlevsel olduğunu da keşfetmek mümkün hale geldi. Evinizden, köyünüzden, bahçenizden ya da deponuzdan başlayabilirsiniz. Tüketim kültürünü ayakta tutan bir diğer önemli ayak da tüketim sıklığımızdır. Bu sıklık, dünya üzerine bindirdiğimiz yükün de belirleyicisidir.

3-Bilime kulak ver

Bilimsel gerçekler birçok konuyu anlamamıza yardımcı olacak yegâne araçlardır. Bugün ortaya çıkan pandeminin ana nedenlerinden biri de bilime inanmayanların dünya üzerindeki egemenliğidir. Bilimsel bilginin önerdiğinin aksi yönündeki aktivitelerle (ormansızlaşma,  çevre tahribatı, kömür santralleri, HES’ler, nükleer santraller, aşırı plastik üretimi vb.) doğanın milyonlarca yılda kurduğu denge altüst edilmiş ve normalde insanla karşılaşmaması gereken yaban dünya, adeta insanların mutfağına kadar sokulmuştur. Bununla beraber var olan küresel erişimin kolaylığı da bu yaban hayattan bir şekilde çıkan çeşitli hastalıkların tüm dünyaya kolayca yayılmasına neden olmuştur. Artan nüfus, daralan yaban çevre, habitat tahribatı, aşırı tüketim, aşırı kirlilik ve daha birçok etmen mevcut sistemin ayrılmaz bir parçasıdır. Pandemiler de bu sistemin yarattığı tahribatların dolaylı katkısıyla daha hızlı yayılmaktadır.

Bu sebeple yeni bir yol bulma çabasından ziyade mevcut sistemin devamında ısrar etmek, benzer vakaların da tekrar edeceğinde karar kılmak anlamına gelmektedir. Kaldı ki önümüzdeki yıllar birçok başka açıdan da zorlu geçecektir. Kuraklık, su kıtlığı, yağışlardaki azalma, buzul erimesi, deniz seviyesi yükselmesi, tarımsal üretimdeki azalma ve daha birçok durum önümüzdeki dönemlerde karşılaşacağımız sıkıntılardan bazılarıdır. Bunların etkisini ortadan kaldırmak kısa vadede elbette mümkün değildir. Ancak etkisini azaltmak ve uzun vadede bu sorunları tamamen bertaraf etmek mümkündür. Bunun da yegâne çözümü bilimin söylediklerini dinlemekten geçmektedir.

Yukarıda saydığımız üç madde daha da çoğaltılabilir ya da içerikleri daha da genişletilebilir. Ancak zihinleri açması açısından üzerinde düşünülmesi gereken en önemli üç başlığın kısaca bu olduğunu söylersek yanlış yapmış olmayız.

*

Dünya Günü vesilesiyle dünyanın karşı karşıya olduğu tehditleri konu alan belgesel/filmler önermeyi düşünüyordum. Kendim de izlediğim aşağıdaki yapımları sizlerin de dikkatine sunarım

More in Hafta Sonu