Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dünya balıkçılığının durumu-3

Gıda ve Tarım Organizasyonu FAO’nun 2020 raporunda ifade edilen avcılık ve yetiştiricilikle ilgili değişimlerden şu saptamaları çıkarmıştık: Artan avcılık ve yetiştiricilik miktarı, sucul kaynaklı gıda arzının artması anlamına gelse de ekosistem ve gelecek için riskler taşımaktadır. Bu riskleri iki ana grupta toplayabiliriz:

  • Balık stokları üzerinde oluşan aşırı avcılık baskısı, bu stokların sürdürülemez hale gelmesine neden olmaktadır.
  • Yetiştiricilikten kaynaklı meydana gelen üretim artışı gerek karbon ayak izi gerekse de balık yemi için gerekli olan balık unu talebinin artmasına, bunun da besin zincirinin daha alt basamaklarında olan ve üst basamaklar için taşıyıcı kolon işlevi gören stokların sürdürülemez düzeyde avlanmasına neden olmaktadır.

Her iki durum da uzun erimde doğrudan ve dolaylı olarak tüm bir ekosistemin sömürüden kaynaklı bir krizle karşılaşmasına neden olabilme potansiyeli taşımaktadır. Bunun için FAO raporunun kapağına dönmekte fayda var. Kapakta yer alan fotoğraf ve başlığın altında yer alan slogan (Sustainability in action) birçok anlamda bize bazı şeyler anlatıyor.

Fotoğrafçı Kyle LaFerriere tarafından Gana’da çekilen fotoğraf, dünya balıkçı filosunun önemli bir kısmını oluşturan ve küçük ölçekli kıyısal balıkçılık yapan balıkçıların önemini resmediyor. Birkaç veriyle bunu anlatmaya çalışayım. Küresel avcılık filosunun yaklaşık sadece %5’ini oluşturan motorlu ve 12m’den büyük balıkçı tekneleri, dünya balıklarının  %75’ten fazlasını avlıyor. Balıkçılıktan geçinen popülasyonun %75’ten fazlası ise küçük ölçekli balıkçılıkla geçimini sağlıyor. Hani hep bahsedilen dünya kaynaklarının çoğunluğunu seçkin azınlığın tüketmesi meselesi var ya,  işte o durum balıkçılık için de geçerli.

Yani sürdürülebilir balık üretiminde anahtar rol oynayan küçük ölçekli balıkçılar, bir nevi endüstriyel balıkçılık faaliyetlerinin baskısı altında eziliyor. Bu ezilmeye otoritelerin aldıkları kararlar da destek oluyor. Hatırlarsanız, geçen yıl Türkiye’de daha çok küçük ölçekli balıkçıların avlandığı ve aynı zamanda balık stoklarının da üreme ve beslenme alanı olan kıyısal alanlar, büyük ölçekli gırgır balıkçılarının avcılığına açılmıştı. Lobisi güçlü olanlar yönetimde de etkili olabiliyor.

Balık değil, balık unu üretimi artıyor 

FAO’nun raporunun alt başlığında yer alan sürdürülebilirlik vurgusunun, küçük ölçekli balıkçı grubunun fotoğrafıyla birlikte kapağa taşınmasının nedeni de işte tam olarak bu! Yani sürdürülebilir bir çevre! Bunun için de küçük ölçeklilik! En azından ben öyle anlamlandırıyorum. Sürdürülebilir bir doğal çevre için de büyüme ve üretim artışı yerine küçülme ve sürdürülebilir olarak iştah azaltımı şart. Yani sürdürülebilirliği, küçülmeden yana kullanmanın gerekliliği…

Balık üretimindeki artışın ana kaynağı olan endüstriyel balıkçılığın Türkiye’de olduğu gibi gerek devlet desteği gerekse de kural tanımaz büyümeyle tüm üretimi domine etmesi, maalesef balık tüketiminde artışa neden olmaktan da uzaktır. Çünkü balık üretim artışına hem Türkiye’de hem de dünyada neden olan türler, balık unu/balık yağı sektörünün kullandığı türler. (Peru hamsisi, krill, çaça, vb.). Diğer türlerin üretiminde meydana gelen artışlar ise oldukça sınırlı ve hatta düşüş eğiliminde. Aslında balık fiyatlarında düşüşe neden olması beklenen bu yemlik balık üretimi artışının her nedense fiyatlarda kayda değer bir azalış meydana getirmemesi, akıllara kardan zarar etmek istemeyen sermayenin tutumunu getiriyor. Her sektörde olduğu gibi kar etmek en önemli faktör. 

FAO raporundaki balık fiyat endeksi de tam olarak bize bunu söylüyor. Balık fiyatları, yıllar içinde av miktarı artsa da düşmek yerine artış eğiliminde. Zaman zaman fiyatlarda düşüş gerçekleşmiş olsa bile (2008-2009 gibi) nedeni balık üretimi değil ekonomik krizler!

Benzer bir artış eğilimi Türkiye için de geçerli. Her yıl çıkartılan destekler ve yapılan vergi muafiyetleri üreticilerin karını arttırırken ne balık fiyatlarında azalış ne de balık tüketiminde kayda değer bir artış meydana gelmemiştir. Mevsimsel süreçler nedeniyle meydana gelen avcılık artışını hanesine başarı olarak yazanlar ve bunun reklamlarıyla algı üretenler, asıl artışın üreticinin ihracattan elde ettiği karda olduğunu ve iç pazara oldukça pahalı olarak giren balıkların tüketiminde olmadığını gizlemeye çalışmaktadırlar. Çünkü indirimi ve desteği kapan üretici sınıfı, iç piyasaya ucuz balık sunmak yerine ihracata yönelmek suretiyle kendilerine gösterilen ayrıcalığı fırsata çevirmekle meşgul oluyor. Çünkü para tatlı…

Üreticinin ihracat hedefi gözden geçirilmeli

Bu açık seçik ortadayken balık tüketiminde artış sağlamanın tekel haline gelmiş üreticiye destek vermekle gerçekleşeceğini zannetmek ise amacı açık ediyor (tüketiciye ucuz balık sağlamak değil). Her ne kadar herkes balık yesin sloganıyla yapılan reklamlar olsa da, geçtiğimiz üç aylık süreçte, piyasada daha önceleri iki misli fiyata satılan balıkların bir anda yarı fiyatına satılmasının altında başka bir neden yatıyor. Çünkü koronavirüs nedeniyle neredeyse sıfırlanan ihracat, elde kalan balıkların satılmasını gerektiriyor. Bunun için de ilk hedef iç piyasa. Nasıl ki ihracattan dönen mallar iç piyasaya zaman zaman ucuz fiyattan sürüyorsa, burada da benzer bir durum söz konusu. Yani aman üretici mağdur olmasın. İyi de aynı üretici madem bu kadar ucuza balık satabiliyor ve bundan da kar edebiliyorsa neden bunu yıl sathına yaymıyor? Cevabı basit! Kimse karından zarar etmek istemiyor. Yani varsa yoksa üreticinin karı. Balığın ve vatandaşın ihtiyacı söz konusu bile değil.

Sonuç olarak üreticinin fahiş düzeydeki kârına dokunmadan, sadece afişle/reklamla/broşürle balık tüketiminin artırılamayacağının anlaşılması gerekmektedir. Balık tüketimi ekonomik olduğu kadar kültürel bir olgudur. Öyle bir iki reklamla tüketici davranışının değişeceğini zannetmek yanılsamadan başka bir şey değildir. Bu durumu bir bütün olarak ele almak gerekmektedir. Su ürünleri üretimini tekelleştirerek küçük çaplı aile üreticilerini rekabet edemez hale getirip batıran politikalardan vaz geçmek yapılabileceklerin başına konulabilir.

Küçük ölçekli üretici teşvik edilmeli

Yetiştiriciliği yapılan tür çeşitliliğini arttırarak, daha ucuza mal edilebilen ve ucuz olarak satılabilecek olan tilapia, sazan vb. türlerin de yetiştirilmesini desteklemek atılabilecek diğer bir önemli adımdır. Göllere balık atmak yerine bu türlerinin yetiştirilebilir olanları için efor sarf etmek de önemli bir adım olabilir. Üreticiye destek verirken küçük ölçekli üreticinin ve üretimi daha ucuz olan türlerin üretiminin pozitif olarak teşvik edilmesi ve buna dair politikaların belirlenmesi de yapılabileceklerden biridir. Tek başarı kriterinin ihracat olduğu herhangi bir politikanın uzun vadede sürdürülebilirliği söz konusu değildir. Doğal kaynaklar ithalat/ihracat rakamlarının konusu olamayacak kadar önemli kaynaklardır ve sorumlulukla yaklaşılması gerekmektedir.

FAO’nun raporundan da anlaşılacağı gibi, balık stokları tükenmekte ve yetiştiricilik sektörünün de sürdürülebilirliği gün geçtikçe ortadan kalkmaktadır. Bu amaçla endüstriyel balıkçılığın hacminin küçültülmesi, küçük ölçekli balıkçılığın teşvik edilmesi ve küçük ölçekli balıkçıların da bu anlamda bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Benzer bir durum balık yetiştiriciliği için de geçerlidir. Aile işletmelerinin rekabet edemediği devasa üretim hatlarının uzun erimde balık stoklarına da balık tüketimine de etkisi hep negatif olacaktır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dünya balıkçılığının durumu-2

Gıda ve Tarım Organizasyonu FAO’nun 2020 yılında yayınlandığı raporun avcılıktan gelen kısmına geçen hafta değinmiş ve avcılıkta meydana gelen artışın yanı sıra balık stoklarında da azalma meydana geldiğini belirtmiştik. FAO’nun raporunda göze çarpan bu artışın bir diğer ayağının da yetiştiricilikten gelen balık miktarlarında olduğundan bahsetmiş ancak detaylarını bu yazıya bırakmıştık.

Bir önceki yazıda da belirttiğim gibi biyolojik olarak sürdürülebilir seviyelerdeki balık stoklarının oranı gerilemeye devam ediyor. Çünkü soframıza gelen balıkların hemen hepsi (%78.7) bu stoklardan sömürülen balıklardan oluşuyor. Bunun yanında, biyolojik olarak sürdürülemez seviyelerde avlanan stokların yüzdesi de artmaya devam ediyor. Bu durum da sucul ekosistemleri destekleyen yaklaşımların değil onları tahrip eden ve sömüren yaklaşımların belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.  Aksi halde sınırlı bir kaynağın bu derece hunharca tüketildiğinin değil de güçlendiğinin istatistiklere yansıması gerekirdi.

İşte bu azalışa çözüm olabileceği iddiasında olan ve sucul ekosistemlerde yaşayan tüketimlik canlıların, o ekosistemden alınmaması için önerilen en önemli alternatiflerden biri de o canlıların kültür ortamına alınıp yetiştirilmeye çalışılmasıdır (Tabii burada kesin çözüm alternatifi olan veganlığı ve vejetaryenliği konumuz dışında olduğu için değerlendirmiyorum). Ancak bu durumun da mevcut şartlarda iddia edilen neticeyi sağlayamadığı açıktır. Çünkü hala dünya su ürünleri üretiminde başı çeken balık türleri uzun yıllardır aynı balık türleri olarak takılıp kalmış. Tabii yetiştiriciliğin başka önemli hedefleri de yok değil. Örneğin, artan nüfusun hayvansal protein ihtiyacını karşılamak bunlardan en önemlisidir. Ancak görünen o ki bu konuda da ciddi eksiklikler söz konusu. Bunun da bir nedeni sofralık balık fiyatlarının tüm dünyada yüksek seyretmesi. Yani ortada ucuza üretilebilecek (ya da üretilmek istenen) bir balık yok. Sonuçta üretimi gerçekleştiren küresel şirketler ve kar etmek de bu şirketlerin en önemli hedefi. Diğer iddialar laf-u güzaf. Bu kısma bir sonraki yazıda daha detaylı değineceğim için burada bırakıyorum.

1.114 milyon tonluk rekor

FAO raporunda derlenen su ürünleri yetiştiriciliği ile ilgili en son istatistiklere göre, dünya su ürünleri yetiştiriciliği üretimi 2018’de 114.5 milyon tona ulaşmış. Bu değeri FAO bir rekor olarak değerlendiriyor. Bu üretimin 82.1 milyon tonu sucul hayvanlardan (balık, karides, yumuşakça vb.) geliyor. Sucul hayvanlar kısmının da rekortmeni, 54.3 milyon ton ile balıklar!

Dünya su ürünleri yetiştiriciliği, 2001-2018 döneminde yılda ortalama yüzde 5,3 oranında büyürken, 2017 yılında sadece yüzde 4 ve 2018’de yüzde 3,2 büyüdü. 2018 yılındaki son olarak gerçekleşen düşük büyüme oranına Çin‘deki üretim yavaşlaması neden olmuştur denilebilir. ABD ile Çin arasındaki küresel rekabette bazı kısıtlamalar, (ithalat yasakları vb.) balık üretim sektörünü de doğrudan etkiledi. Tüm dünya için konuşacak olursak, yetiştiricilikten gelen artışta da aslında göreceli bir azalış söz konusu! Her ne kadar küresel ölçekte meydana gelen yetiştiricilik artışındaki seyir azalsa da, Endonezya, Bangladeş, Mısır ve Ekvator’da tam tersi bir durum gerçekleşmiş. Bu ülkelerde üretimde önemli bir artış söz konusu!

Raporda belirtilen diğer bir dikkat çekici husus da timsah gibi çeşitli canlıların da etleri için bazı ülkelerde yetiştirildiğini ancak buna dair veri eksikliği olduğunun belirtilmesidir. Timsah ve benzeri hayvanların tüketimi, bu tarz diğer hayvanların da tüketileceği ihtimalini yaratıyor. Bu da Covid-19 sürecinde sıkça tartışılan beslenme alışkanlıklarımızın yarattığı felaketleri akla getiriyor. Mevcut sınırlı kaynaklar ve hali hazırda yetiştiriciliği yapılan türlerin miktarı ve çeşitliliği ile “dünya gıda talebini karşılıyoruz” gerekçesinin tam olarak sağlanamaması, klasik yetiştiricilik canlılarının yanına başka canlıların da (karasal kökenli, amfibi vb.) eklenebileceği ihtimalini ortaya çıkartıyor. Tüketim alışkanlıkları ile salgın hastalıklar arasındaki ilişki için daha detaylı okuma için şu yazı okunabilir.

Her alanda olduğu gibi balıkçılıkta da bazı kilometre taşları olduğunu söylersek yanlış yapmış olmayız. Bunlardan biri avcılıkla yakalanandan daha çok ürünün yetiştiricilikle üretilmesi iddiasıdır. Başlıca tür gruplarının zaman serisi verilerine dayanarak bir değerlendirme yapılan FAO raporunda, bu kilometre taşına 1970 yılında sucul algler için, 1986’da tatlı su balıkları için, 1994’te yumuşakçalar için, 1997’de diadrom balıklar için ve 2014’te de kabuklular için ulaşıldığı belirtiliyor. Ancak bu kilometre taşına küresel su ürünleri yetiştiriciliğinin artan üretimine rağmen, deniz balıkları açısından ulaşılması pek olası görünmüyor. Bunun nedeni olarak da kaynakları kurutmaya yeminli küresel avcılık sektörü ve deniz balıkları yetiştiriciliğindeki ana türlerin sayısındaki sınırlılık söylenebilir.

Bir diğer kilometre taşı ise yetiştiricilikte kullanılan balık yemi içeriğindeki balık unu miktarının %11-%23 seviyelerinden (farklı balık türleri için farklı balık unu kullanım gerekliliğinden dolayı bu fark mevcut) %6 seviyelerine düşürülmesidir. Bu denli büyük bir azalışın meydana gelip gelemeyeceğini henüz bilmiyoruz, ama 2000’li yıllardaki %19-%40 oranlarından bugünkü oranlara gelinmiş olunması bir umut ışığı yaratmıyor değil. Bu çerçevede farklı yem katkı maddeleri ya da balık ununun yerine kullanılabilecek alternatifler üzerine yapılan araştırmaların sayısındaki artış, bu kilometre taşına ulaşma arzusunun güçlü olduğunu gösteriyor. Normal şartlarda herhangi bir sektörün çevre adına bu tarz bir arzuya sahip olduğu pek görülmez.

‘Balık unu’ sömürüsü 

Su ürünleri sektörü için de benzer bir durum söz konusu. Çünkü yem içeriğindeki balık unu miktarının azaltılması, balık yetiştiriciliğinin çevre üzerindeki yükünün azaltılması anlamına gelse de bu sektörün kaygısı bu anlamdan ziyade maliyet ile ilişkili. Bunun böyle olduğunu, balık unu üreticilerinin ucuz balık unu getirmek için Afrika kıtasının balığını sömürmeye devasa filolarla koşmaları gösterilebilir.

Balık ununun balık yemindeki önemini anlamak açısından bazı değerler vermekte fayda var. Bunu yaparak hem doğal balık stoklarının neden bu denli sömürüldüğünü hem de balık yetiştiriciliğinden gelen üretimin uzun erimde neden avcılıktan gelen üretimi çok da fazla aşamayacağını anlayabiliriz.  Çünkü henüz kesin ve etkili bir alternatif olmadığı için artan yetiştiricilik aynı zamanda artan balık unu tüketimi anlamına da gelecektir. Bakın, sadece 2018 yılında üretilen balığın 22 milyon tonu yalnızca balık unu ve balık yağı için kullanılmış. Mesela 2019 yılında sadece Türkiye’de avlanan çaça balığı miktarı neredeyse 39 bin ton civarında gerçekleşmiş. Çaça balığının çoğunlukla balık unu üretimi için kullanılan bir tür olduğunu unutmamak lazım.

Tekrar balık yemlerindeki balık unu oranının yetiştiriciliği yapılan balık türlerine göre değişimine dönecek olursak:

  • Yılan balığı %40-%80
  • Salmon %20–%50
  • Alabalık %15-%55
  • Deniz Balıkları %7-%70
  • Karides %5–%40
  • Tatlı su kabuklusu %5-%25
  • Kanal kedi balığı %3-%40

oranlarıyla karşılaşırız. Bu oranlar hali hazırda balık yetiştiriciliğinin sürdürülebilir olmasının önündeki en önemli engellerden biri olarak da görülebilir. Balık yeminin, yetiştiricilikteki en önemli harcama kalemi olduğunu düşünürsek, ucuz balığa erişimin anahtarının da yukardaki oranlarda yattığını anlamış oluruz.

Buna bir de aşırı avcılık ve bozulan/kirlenen/tahrip edilen çevreden kaynaklı oluşan stok azalışlarını eklersek, bazı şeyleri oturup yeniden düşünmemizin zamanının çoktan geldiğini söyleyebiliriz. Balık unundan tamamen bağımsız başka alternatiflerin yem içeriğindeki oranlarını arttırmanın bir yolunu bulmamız şart. Zaten bu yönlü çok fazla girişim var. Bu girişimlerin balık yeminden balık ununun tamamen çıkarılmasını sağlayamasa da minimize edilmesini sağlayıp sağlamayacağını kısa süre içinde anlayacağız. Eğer ki bu sağlanamazsa gerek iklim krizi gerekse de stoklardaki azalış, su ürünleri üretiminde ciddi bir arz krizini en azından deniz ürünleri açısından beraberinde getirecektir.

Sonuç olarak, yetiştiricilikten kaynaklı balık üretimindeki artış aynı zamanda stoklardaki azalışı da beraberinde getiriyor. Bu sebeple tüketim alışkanlıklarımızı ve miktarımızı da gözden geçirmemizde fayda var. O halde bir sonraki yazıda da balık tüketimini arttırmak ya da arttırmamak üzerinden, ortaya çıkabilecek durumları yine FAO’nun raporu üzerinden değerlendirmeye devam edelim.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dünya balıkçılığının durumu -1

Gıda ve Tarım Organizasyonu FAO’nun her yıl yayınladığı dünya balıkçılığının durum raporu, 2020 yılı için de yayımlandı. Rapor, balığa dayalı beslenme ve bunun yarattığı etki konusunda bize önemli fikirler veriyor. Raporda tüm dünya ülkelerinin balık üretimi, tüketimi ve bunun yarattığı ekonomik değer başta olmak üzere, meydana gelen değişimlerin olası nedenleri ve bazı öneriler de yer alıyor. Rapor oldukça geniş kapsamlı olduğu için tek bir yazıya sığdırmak pek de olanaklı değil. O sebeple birkaç yazı halinde değerlendirmek faydalı olacak.  

Avcılıkla üretilen balık miktarı

Raporda ilk göze çarpan nokta, balık üretimindeki artış. Üstelik bu artış hem yetiştiricilikten hem de avcılıktan geliyor. Toplam balık üretim miktarı 2017’deki değeri olan 172 milyon tondan, 2018 yılında 179 milyon tona yükselmiş. Bu üretim içerisinde avcılıktan gelen miktar 2017 yılındaki 92.5 milyon tondan, 2018 yılında 96.4 milyon tona yükselmiş durumda. Yani avcılıkta 3.9 milyon tonluk bir artıştan bahsediyoruz. Türkiye’nin 2017 yılındaki toplam balık üretiminin neredeyse altı katı. Avcılıkla elde ettiğinin ise neredeyse 13 katı. Bu kıyaslamayı yapmamın nedeni artışın boyutunu anlatmak!

Avcılığa dayalı toplam üretimin %50’si Çin, Endonezya, Peru, Hindistan, Rusya, ABD ve Vietnam tarafından gerçekleştirilmiş. Bu ülkeler içinde ise en yüksek pay sahibi olan Çin! Bu ülke, dünya balık avcılığındaki üretimin 12 milyon tonunu tek başına gerçekleştirmiş. Çin’in nasıl bir ülke olduğunu anlamak açısından önemli bir bilgi aslında!

Avcılığa dayalı balık üretiminin %12.6’sı iç sulardan kaynaklanıyorken, %87.4’ü deniz balıkçılığından geliyor. Burada Türkiye için özel bir parantez açmakta fayda var. Çünkü Türkiye’de avcılıktan elde edilen üretimin iki ana türü mevcut. İç sular için İnci kefali, deniz balıkçılığı için de hamsi! Dünya balıkçılığı açısından Peru hamsisi ne demekse Türkiye balıkçılığı için de Karadeniz hamsisi o demek. 2018 yılında dünya genelinde artan deniz balıkçılığı avcılığına karşın Türkiye’de önemli bir azalma meydana gelmiş. Yaklaşık 40 bin ton! Bunun da temel nedeni hamsi avı miktarındaki azalış. 2017 yılında 158 bin ton civarında avlanan hami 2018 yılında ise 96 bin ton civarında avlanmış.  İç su balıkları üretiminde başı çeken inci kefali ise son 10 yıldır 9-11 bin ton civarlarında seyrediyor.  

Rapora göre denizel kaynaklardan elde edilen toplam balık miktarı 2017’deki miktarı olan 81.2 milyon tondan 84.4 milyon tona ulaşmış. Ancak bu miktar hala 1996’da elde edilen 86.4 milyon tonluk üretimin altında. Bu artışın altında yatan en önemli nedenlerden biri Peru ve Şili tarafından yakalanan Peru hamsisi miktarındaki artış. Çünkü El Nino olayları bu türün yakalanmasında önemli dalgalanmalara neden olabiliyor. Bunun yanında bu tür küçük ve su kolonunda yaşayan balıkların stokları, üzerlerindeki av baskısından kaynaklı olarak zaman zaman ciddi azalış ve artışlar sergileyebiliyor.

Nitekim tarihsel sürece bakıldığında gerek Peru hamsisinde gerekse de Karadeniz hamsisinde ciddi miktarda azalış ve artışların meydana geldiği görülecektir. Tabii burada bazı özel faktörlerin yarattığı stok çöküşlerini ayrı bir yere koymakta fayda var. İşte Peru hamsisinde meydana gelen dalgalanma 2018 yılında pozitif yönde seyrettiği için toplam balık üretimine de artış olarak yansımış. Bu artışa rağmen balıkçılıktan gelen üretimin son 20 yıldır 78-81 milyon ton arasında gerçekleştiğini not etmekte fayda var.

Bu durum balıkçılıkla geçinen insan sayısı için de geçerli. Son 20 yıldır balıkçılıkla geçinen insan sayısı 35 milyon ile 39 milyon kişi arasında değişiyor. Kadınların balıkçılık iş gücüne katılımı ise 13 milyonu geçemiyor. İlginçtir balık avcılığı iş gücüne katılımda kadınların payının en az olduğu bölge Avrupa, en yüksek katılım ise Amerika’da. Avrupa’da %3-4’ler civarında bir kadın işgücü katılımı söz konusuyken bu oran Amerika’da %30’lara kadar çıkıyor. Kalıpların dışında gibi görünse de kol gücüne dayalı mesleklerde erkek egemenliğinin baskınlığı, balıkçılıkta da kendini oldukça fazla düzeyde hissettiriyor.

Kalıpların dışında dememin nedeni ise kadın erkek eşitliği meselesinin dünya genelindeki karşılığının her alanda farklı olabilmesi. Tercih meselesi de olabilir ancak ortada bir erkek egemenliği olduğu gerçeği yadsınamaz. Bu durumun aslında balıkçılık sektörünün denize olan yaklaşımını anlamak açısından da faydalı olduğunu düşünüyorum. Daha önce de defalarca belirttiğimiz gibi, erkeklerin egemen olduğu balık avcılığı sektörü denize adeta düşman gözüyle yaklaşıyor. Belki bu yaklaşım cinsiyet oranıyla da ilişkilidir. Araştırmaya değer bir konu.

Türkiye’deki kadın balıkçıların durumuyla ilgili daha detaylı bilgi isteyenler ise bu konuda düzenli paylaşımlar yapan Kadın Balıkçıları Derneği’nin Twitter hesabını takip edebilirler.

‘Stoklar’ sürdürülemez halde

Denizel avcılıkta meydana gelen artışa karşılık balıkçılık filosunda meydana gelen %2.8’lik azalış (yaklaşık 127.000 tekne) ise dikkat çekici. Burada Çin’in önemli bir payı olduğu söylenebilir. Çin toplam balıkçı filosunda son beş yılda %20 bir küçülmeye gitmiş.  Buna rağmen toplam balıkçı filosu içerisinde Çin’in filo büyüklüğü %20’ye yakın bir yer kaplıyor. Dünya genelinde filoları azaltma gibi bir eğilim olduğunu söylemekte fayda var. Örneğin Avrupa Birliği ülkeleri 2000 yılında beri filolarını azaltıyor. Ülkemizde de 2012 yılından itibaren toplamda dört defa olmak üzere balıkçı gemisi geri alım programı uygulandı. Ancak yapılan çalışmalar bu programın istenilen başarıyı sergileyemediğini ortaya koydu. Bu uygulamanın başarılı olabilmesi için balıkçılık dışı bırakılan tekne ve ruhsat sayısının kayda değer bir sayıda olması gerekiyor.

Dünyadaki toplam balıkçı filosu içerisinde Çin’in filo büyüklüğü %20’ye yakın bir yer kaplıyor.

Peki, avcılıkla ilgili bu duruma karşılık balık stokları ne durumda? Raporda buna dair de bilgiler mevcut. FAO’nun değerlendirmesine göre, biyolojik olarak sürdürülebilir seviyelerdeki balık stoklarının oranı 1974’te %90’dan 2017 yılında %65,8’e gerilemiş. Bunun yanında, biyolojik olarak sürdürülemez seviyelerde avlanan stokların yüzdesi, 1974’teki oranı olan %10’dan 2017’de %34,2’ye yükselmiş. Burada karaya çıkarılan balıkların %8,7’sinin biyolojik olarak sürdürülebilir stoklardan geldiğini de eklemiş rapor. Bu sayıların hepsi bize şunu anlatıyor:  

Aşırı avlanan stokların sayısı gün geçtikçe artarken, beraberinde sürdürülebilir düzeyde var olan balık stoklarının sayısı da giderek azalıyor. İşte tam da burada balık yetiştiricilerinin sıklıkla kullandığı bir argüman ortaya çıkıyor: “Stoklar azalıyor o sebeple avcılıktan ziyade yetiştiriciliğe ağırlık verilmeli!” Bu, kısmen doğru olan bir önerme olsa da kendi içerisinde de önemli problemler barındırıyor denilebilir. Bu kısmı da bir sonraki yazıda, yetiştiricilik miktarlarına değinirken değerlendirelim.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Avrupa’nın plastik çöplüğüne mi dönmek istiyoruz?

2018 yılında Çin devleti plastik çöp ithal etmeyi yasakladığını duyurmuştu. Çünkü 2018 yılına kadar Çin dünyanın adeta çöplüğü gibi milyonlarca ton çöpü alıp kullanıyordu. Çin’i dünyanın en kirli ülkelerinden biri yapan bu iş, artık yönetilemez boyuta gelince yasaklandı. “Green fence” adını verdikleri bu yasak ile artık ABD, İngiltere ve AB ülkeleri gibi ülkelerde üretilen plastik çöpler Çin’e ihraç edilemeyecekti. Bu durum, ihracatçı ülkelerde ciddi bir panik havası yaratmıştı. Herkes aynı soruyu soruyordu “Nereye gidecek bu kadar çöp?”

Ancak bu soruyu uluorta soran ihracatçılar bir yandan da yeni ithalatçı ülkeler de ayarlamaya çalışıyorlardı. İşte Türkiye’nin plastik çöp ithalatındaki yükselişi de bu döneme denk geliyordu. Çin yasağından İzmir Kemalpaşa çöp dağının keşfine kadar geçen sürede ve oradan da bugünkü duruma gelene kadar Türkiye AB ülkeleri, İngiltere ve ABD’den en çok plastik çöp alan ülkelerden biri haline geldi.

Plastik çöp ticareti kökeni oldukça eskiye götürülebilecek olan kirli bir ticaretin şirin gösterilmeye çalışılan bir türüdür. Bugün plastik çöp ticareti olarak gündeme gelen ticaret faaliyetinin hepsinin genel adı aslında atık ticareti. Öyle ki Basel Konvansiyonu isimli bir anlaşma ile tehlikeli olanları için bazı kriterler belirlenmiş. Bu anlaşmanın oluşturulması da yine zehirli atıkların bir ülkeden bir başka ülkeye taşınması sırasında oluşan riskleri minimize etmeye dayanıyor. Bazılarını da yasaklıyor. Ancak buna rağmen hala çöpler ve zehirler bir ülkeden başka bir ülkeye taşınmaya devam ediliyor (Konunun tarihçesi ve daha detaylı bir okuması için şu yazımı okuyabilirsiniz).

Basel Konvansiyonu yeniden düzenlenmeli

Basel Konvansiyonu’nun yetersiz olduğunu ve plastik de dâhil olmak üzere birçok farklı tehlikeli olabilecek malzemelerin ticaretini pas geçtiği hep söylenmiştir. Bu sebeple konvansiyona bazı eklemeler yapılmasına dair tartışmalar başlatılmış ve bugün de bu tartışmalar taraf ülkelerin katılımıyla hala sürdürülmektedir. Paralel olarak OECD ülkeleri temsilcileri de konu hakkında çeşitli toplantılar gerçekleştirmekte ve Basel Konvansiyonu için önerilen düzenlemelerin OECD atık ticareti düzenlemesine de eklemlenmesi için bazı tartışmalar sürdürülmektedir. Türkiye de dahil birkaç ülkenin bu konuda ortak bir konsensüs oluşması konusunda isteksiz davrandığına dair söylentiler ortalarda dolaşmaktadır. Bu konuda nasıl bir ülke yaklaşımımız olduğuna dair bilgi talep ettiğimiz yetkililerden gelen yuvarlak cevaplar bu durumu destekler nitelikte.

Kişisel olarak ülkeler arası atık hareketliliğinin yani asıl adıyla çöp ticaretinin tümden yasaklanmasını savunuyorum ancak mevcut düzende bunun gerçekleşmesinin mümkün olmadığını da belirtmem lazım. O halde yapılacak olan şey bazı tür atıkların (plastik, kül, vb.) tümden yasaklanmasıdır. Böylelikle çöp üretiminin sömürgeci bir konsepte dâhil olması da kısmen engellenmiş olacaktır. İşte Basel Konvansiyonu’nun kapsamının yeni yapılacak eklemelerle genişletilmesi bu yüzden önemli. Eğer  uluslararası anlaşmalar olmazsa, gümrüğünüze gelen bir şeyin gerçekten beyan edilen şey olup olmadığını özellikle bahsedilen şey çöp ise anlamanız oldukça güçtür. Bu konuda karşılıklı güven mekanizmasının işlemesi esastır. Ancak daha uluslararası anlaşmaları ortaya koymada konsensüs oluşturamayan ülkelerin güven tesis etmede ne kadar istekli olacaklarını varın siz düşünün.

Üstüne bir de çöp lobisinin etkisi varsa o zaman herhangi bir şeyi kontrol etmeniz mümkün değil. Bakın işte İzmir Kemalpaşa’da bulunan karışık çöp yığını bunun en önemli göstergesi. Daha büyüğüne de Malezya’da rastlamanız mümkün. Bizde de olup olmadığını öğrenmemiz sadece keşfedilmeyi bekleyen bir durum. İşte bu tür çöp dağları ve terk edilmiş tehlikeli atıklar gibi problemlerle karşılaşmamak için uluslararası anlaşmalarla bu tür faaliyetleri sıkı kontrol altına almak gerekiyor. Öyle olmazsa eğer ülkeler kendileri başlarının çaresine bakmak durumunda kalacaklar. Gelişmiş ve yasaları oturmuş ülkelerde bunu yapmak nispeten daha kolayken, her türlü sahtekârlığın dönebileceği ülkelerde bu tür bir uygulama felaketle sonuçlanacaktır.

Basel Konvansiyonu’nda yapılacak değişikliklerin OECD konsey kararlarına yansıtılması ve bunun için bir konsensüs oluşması şu açıdan da önemlidir: Bu değişikliklerle özellikle kirli diye tabir edilen ve oldukça tehlikeli olan bazı plastiklerin ithalatına kırmızı ışık yakılacak, bazı plastiklerin ithalatı ise serbest bırakılacaktır.  Elbette ki hedef tüm plastiklerin ithalatının engellenmesi ancak bu da bir gelişme. Bu düzenlemenin uygulanabilir olabilmesi için tüm OECD üye ülkelerinin ortak bir konsensus sağlaması gerekiyor. Aksi durumda “status quo ante” yani hükümsüzlük durumu söz konusu olabilir ki bu da en kötü senaryo olacak. Bu olursa korona sürecinde, Avrupa ve Amerika’da çöken geri dönüşüm sistemi nedeniyle depolarda toplanan tonlarca plastik doğrudan bize gelecek.

Avrupa’nın en büyük çöp alıcısı Türkiye

Eurostat’ın geçen ay yayınladığı istatistiklerde nasıl bir çöp alıcısı olduğumuz açıkça belirtilmişti. İstatistiklere göre 2019 yılında Avrupa’nın en büyük çöp alıcısı unvanını kazanmışız. Greenpeace’in belirttiğine göre “Avrupa’nın plastik çöplüğüne dönen Türkiye’de, plastik atık ithalatı son 15 yılda 173 kat arttı. Yeterli denetimi yapılmayan bu plastik atıklar Türkiye’nin denizlerini, toprağını kirletiyor. Eurostat verilerine göre Türkiye yalnızca Avrupa’dan 2019 yılında 582.296 ton plastik atık ithal etti.” İşte bu bile 2021 yılında nasıl bir çöp akını olacağının göstergesi. Çünkü bu çöplere bakınca dolar işareti gören çöp tüccarları şimdiden hazırlıklara başlamış bile. Alınan duyumlar depoların boşaltıldığı ve yeni gelecek çöplere yer açıldığı yönünde.

Zannetmeyelim ki gelen bu çöpler temiz ve %100 geri dönüştürülebilir olacak. Bir kısmını pikniğe gittiğiniz ormanlıklarda, bir kısmını yüzmeye gittiğiniz sahillerde ya da arka bahçenizde bulacaksınız. Bunlar uzak ihtimaller değil. Bunun olacağını, kendi çöplerimizle çöplüğe dönüşmüş çevremize bakarak anlayabiliriz.

Eğer birileri istiyor diye çöp ithalatında esnek davranılıyorsa o zaman önümüzdeki yıllarda çok sıkıntılı çevre sorunları bizi bekliyor diyebiliriz.

 

Kategori: Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Adana ve Mersin’in kabusu: Petrokimya fabrikaları

Hindistan‘ın Andhra Pradesh kentinde bulunan, Güney Kore şirketi LG Polymers’e ait plastik polimer üretim tesisinden, çevre sakinleri uyurken bir gaz sızıntısı gerçekleşti. Bu gaz kaçağının ardından en az 11 kişi öldü ve yüzlerce kişi de hastaneye kaldırıldı.

Güney Koreli LG’ye ait bir plastik fabrikası, 7 Mayıs Perşembe günü saat 03:00’te çevre yerleşim alanına köpük türündeki plastiklerin de yapımında kullanılan stiren gazı sızdırmaya başladı. Gaz sızıntısına bazı insanlar uykularında yakalanıp oldukları yerde bayılırken, bazıları ise sızıntıyı fark edip bölgeden uzaklaşmaya çalışmışlardı. Yetkililer sızıntının, işçilerin koronavirüs önlemleri kapsamında kapattıkları tesisi, kısmi olarak yeniden açtıkları esnada, 5.000 tonluk iki tankta meydana geldiğini söylediler. Sızan gaz yaklaşık 3 km’lik bir yarıçapa yayılmış ve çevredeki yerleşim yerleri üzerinde adeta bir gaz battaniyesi oluşturmuştu.

İlkinin ardından ikinci bir sızıntı, ertesi gün sabah meydana geldi ve ortaya çıkan korku ve panikten dolayı binlerce insan yollara döküldü. Visakhapatnam bölgesinde bir itfaiye görevlisi olan N. Surendra Anand, fabrikanın 5 kilometrelik yarıçapındaki insanları önlem olarak evlerinden alarak otobüslere taşındıklarını söyledi. Endüstri bakanı M.Goutham Reddy ise “İlk bilgilerimiz, işçilerin sızıntı başladığında bir gaz depolama tankını kontrol ettikleriydi. Tam kapsamlı bir soruşturma tam olarak ne olduğunu açığa çıkartacak” dedi. Yüzlerce kişi gaza maruz kalma belirtileri ile hastanelere başvurdu. İhmal nedeniyle LG’ye soruşturma açıldı.

Evden toplanan cesetler, hastaneye yığılan’kurban seli’

Eşi ve iki oğluyla birlikte fabrikadan 500 metre uzaklıkta yaşayan 38 yaşındaki MG Reddy, sabah saat 4’te gözlerinde yanma hissiyle uyandığını fark etti. Hükümetin bölgede koronavirüs için dezenfektan ilaçlaması yaptığını düşünüp tekrar uyuyan Reddy, “Ama sabah 6’ya doğru köydeki herkes çığlık atıyordu ve koşuyordu, bu yüzden ben de ailemi alıp kaçtım. O kadar çok insanın sokakta yerde oturduğunu ya da çığlık attığını gördüm. Yolda yatan birçok insan vardı ama kimseyi kurtarmayı düşünemedim, sadece ailemi kurtarmayı düşünebilirdim” dedi.

Bölgeden gelen video görüntüleri, kaldırımlar ve yollarda, kucaklarında cansız çocuk bedenleri taşıyan ebeveynlerin çığlık atarak koştuklarını gösteriyordu. Visakhapatnam’da polis yardımcısı olan Swarupa Rani, olay yerine koşan memurların zehirlenme korkusuyla hızla geri çekilmek zorunda kaldıklarını söyledi: “Havadaki gaz o kadar hissedilirdi ki hiçbirimizin orada birkaç dakikadan fazla kalması mümkün olmamıştı.” Sabaha doğru, polis sızıntıya uykudayken yakalanan ve ölen çevre sakinlerinin cesetlerini toplamak için fabrikanın yakınındaki evleri kapı kapı dolaşıyordu.

Olay sırasında, 22 yaşındaki K. Anitha evinden çıktığını ve “insanların neden yerde yattığını anlayamadığını” söyledi. Kısa bir süre sonra, gözlerinde ve boğazında yanma hissi hissettiğini ve kusmaya başladığını söyleyen Anitha “Uyandığımda hastanedeydim” dedi. Çevrede bulunan Kral George hastanesinde, olaydan etkilenen ve hastaneye kaldırılan yüzlerce kurbanla karşılaşan doktor Divya, kaos anını şöyle anlattı. “Birbiri ardına bilincini kaybetmiş halde getirilen bir kurban seli vardı. Bazıları kan kusuyordu…”

Bir tıp öğrencisi olan kurbanlardan biri ise aşırı dumandan dolayı çıktığı evinin balkonundan düşerek hayatını kaybetti. Aynı hastanede beyin cerrahı olan Dr. Surendra Kumar Chellarapu, ölen tıp öğrencisinin nefes nefese kalarak uyanıp, nefes almak için çıktığı odasının balkonundan aşağıya, dengesini kaybederek düştüğünü ve bundan dolayı da beyin kanaması geçirerek hayatını kaybettiğini belirtiyordu.

LG’nin fabrikasından sızan stiren gazına akut maruziyet durumunda solunumsal ve nörolojik semptomlar meydana gelir. Ayrıca stiren gazının yüksek dozları da öldürücüdür. Chellarapu, “Çoğu kusma, göz tahrişi, deri döküntüleri ve nefes alma problemlerinden mustarip binlerce yaralı olduğunu ancak birçoğunun tehlikeyi atlattığını” belirtti.

Visakhapatnam’daki neyse Mersin ve Adana’daki de o!

Kral George hastanedeki bazı doktorlar, bölgenin karantina altındaki alanlardan biri olduğunu ve aşırı hasta akınının, mağdurlar ile doktorlar arasında koronavirüs yayılmasına yol açacağından endişe duyduklarını belirttiler. King George hastanesindeki bir başka doktor olan Dr. Adarsh, “Burada yaşadığımız olay ambulanslarda, arabalarda ve hatta iki tekerlekli araçlarda çeşitli servislere koşuşturan kurbanların akınına benziyordu” dedi. “Bu hasta akını esnasında kişisel koruyucu ekipman giymek için bile zamanımız yoktu, sadece kurbanları kurtarmak için koşuşturuyorduk” diye de ekledi.

LG Şirketi tesisin gaz sızıntısının kontrol altına alındığını belirten bir açıklama yaptı ve “Ölenlere ve ailelerine en derin başsağlığı dileklerimizi ifade etmek istiyoruz. Teknik ekiplerimizi, olayın kesin nedenine ulaşmak için soruşturma makamlarıyla birlikte çalışmak üzere seferber ettik.” dedi

Olayın gerçekleştiği Visakhapatnam, Kalküta ve Chennai arasında bir sanayi liman kenti ve yaklaşık 5 milyon nüfusa sahip bir yerleşim yeri. Bölge birçok devasa kimya fabrikasının bulunduğu ve çevrecilerin sıkça endişelerini dile getirdikleri bir alan olmasıyla da biliniyor. 

Yukarıda anlattığım olay geçtiğimiz haftalarda Hindistan’da gerçekleşen plastik polimer fabrikası sızıntısının The Guardian gazetesinde yer alan haberinin kısmi çevirisiydi. Bu haberdeki Visakhapatnam isimli şehrin ismini Adana ve Mersin olarak değiştirip Hintli isimlerini Türkçe yapıp, patlamanın yaşandığı şirketin de ismini Rönesans Holding ve Tekfen olarak değiştirdiğinizde, Mersin ve Adana bölgesine kurulacak olan petrokimya fabrikalarının yaratacağı riskin de bir senaryosunu okumuş olursunuz. Her iki bölge de aşırı derecede patlayıcı özellikte olan propan gazının kullanılmasıyla üretilecek polipropilen fabrikasının riski altında. Varın gerisini siz düşünün.

Kategori: Haftasonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona sonrası yeniden açılmanın çevresel maliyeti: Tek kullanımlık plastikler

Tüm dünyada korona önlemlerinde göreceli bir hafifleme başladı. Buna Türkiye de dâhil. Bu amaçla Türkiye’de otellerin açılması için 15 Haziran tarihi belirlenmişken, restoranlar için ortalıkta dolaşan söylentiler 1 Haziran’ı işaret ediyor. Burada önemli olan açılma tarihleri değil, açılma şartları! Çünkü açılacak işletmeler için bazı “hijyen” şartları zorunlu kılınıyor. Bunda anlaşılmayan ne olabilir demeyin! Çünkü hijyen olarak önerilen şartların bazılarının hijyenik olmak ile uzaktan yakından ilgisi yok.

Son bir aydır tüm dünyada koronavirüs salgınını fırsata çevirmek isteyen plastik üreticilerinin plastik kullanımını çeşitli lobi faaliyetleri ile artırmaya çalıştığı sır değil. Hükümetleri, yeniden açılış döneminde tek kullanımlık plastikleri özel şart haline getirmeleri konusunda markaja alan lobiler, birçok ülkede başarılı olurken birçoklarında da olamıyorlar. Bizde başarılı olmuşa benziyorlar. Çünkü oteller için çıkartılan açılma kriterlerinde tek kullanımlıklara birçok yerde atıf yapılıyor. Üstelik alternatif kullanımlarına da fırsat vermeyen atıflar. Gerekçenin hijyen olması ise ayrı bir trajedi. Zira, plastik kullanımını artırmanın hijyen sağlamayacağını herkes biliyor ve söylüyor.

Tek kullanımlık plastik önerisinin sonucu felaket olur

Uygulamanın bir benzerinin restoran kafe ve barlar için de gündeme getirileceği bu aralar sıkça konuşuluyordu. Nitekim restoranların yeniden açılması hakkında yayımlanan genelgede servis ekipmanlarının tek kullanımlık plastiklerden oluşturulabileceğine dair öneri getirilmiş durumda. Eğer eleman çalıştırılmıyorsa ve tedarikçilerle de tek kullanımlık masrafının karşılanması konusunda anlaşma yapılmışsa tam bir felaket olur dersek yanlış söylemiş olmayız. Çünkü bahsi geçen tek kullanımlık plastiklerin neredeyse hiçbiri herhangi bir şekilde tekrar üretim zincirine katılamıyor. Ayrıca tek kullanımlık ürünlerin hangi malzemelerden yapılmış olması gerektiğine dair de herhangi bir belirleyicilik yok.

Plastik & karton karışımı kompozit malzemeler de tek kullanımlık, pet bardak da köpük bardak & tabak da aynı şekilde tek kullanımlık. Bu malzemelerin ortak özelliği ise kullanıldıktan sonra direkt olarak çöp muamelesi görmeleri. Bu çöplerin en yaygın bertaraf yöntemi ise yakma ve depolama alanlarına terk etme şeklinde gerçekleşiyor. İşte bu sebeple yeniden açılmanın plastik tek kullanımlık malzeme kullanılması  önerileri eşliğinde  gerçekleşmesi tam bir çevre felaketi olabilecek özellikte.

Burada sorulması gereken birkaç soru var:

  • Tek kullanımlık plastiklerin hijyen sağladığı bilgisinin kaynağı nedir?
  • Çok kullanımlık tabak, bardak ve çatalların virüsün yayılımına katkı sağlayacağı hangi bilgiye dayanılarak söylenebiliyor?
  • Bu tek kullanımlık plastik çöplerin yönetimine dair nasıl önlemler söz konusu?
  • İş yerlerinin hangi tip tek kullanımlıkları kullanmak zorunda kalacaklarına dair herhangi bir düzenleme neden yok?
  • Yine tek kullanımlık olan bitkisel ve selülöz tabanlı ürünlerin de kullanımına imkân tanınacak mı yoksa sadece plastik mi olmak zorunda?
  • Çok kullanımlık eşyalardan virüs bulaştığına dair herhangi bir vaka bildirimi mevcut mu?
  • Madem çok kullanımlıklardan virüs bulaşabiliyor ve bu sebeple riskli sayılıyorsa tek kullanımlıklardan bulaşmayacağının garantisi var mı?
  • Hijyen ve sanitasyon sağlanırken herhangi özel bir kimyasal mı kullanılacak yoksa eski yöntemlerle mi devam edecek? Eski yöntemler yeterli ise diğer durumlar için de yeterli değil midir?

İşletmeye mi vatandaşa mı güvensizlik?

Bu sorular tabii ki artırılabilir. Mesela Almanya benzeri durum için tek kullanımlık ile ilgili bir atıfta bulunmazken biz neden alternatif olarak öneriyoruz? İşyerlerinin hijyen kurallarına uymadığı ve bu sebeple de çok kullanımlıkların yıkanmasının hijyenik yapılamadığı düşünülüyorsa bu koronaya özgü bir durum olmasa gerek. O zaman hijyenikliğine güvenilmeyen işletmelerin yeni kurallarla hijyen kurallarına uygun davranacağına nasıl güveniliyor bunu da anlamak mümkün değil.

Kestirmece yaklaşımla “bizim insanımız temizliği kavrayamıyor o sebeple tek kullanımlık zorunlu” mu demeye getiriliyor? Çünkü plastik üreticilerini temsil edenler kendilerini pir-ü pak ve plastik kirliliğinde zerre sorumluluğu olmayan insanlar olarak, vatandaşı da tüketmeyi bilmeyen, temizlik ve çevre hassasiyeti yoksunu medeniyetsizler olarak görüyorlar. Benzer bir yaklaşımın işletmeler için de düşünüldüğünü, hem üreticiler hem de yöneticiler nezdinde hâkim olduğunu söyleyebiliriz. Aksi takdirde bu yapılanların başka bir açıklaması yok.

Benzer bir tartışma ABD’de ve birçok ülkede de sürdürülüyor. Ancak oralarda tek belirleyici plastik sektörü değil. Konu birçok kesimce tartışılıyor. Örneğin Avrupa Komisyonu’ndan Frans Timmermans korona döneminde çevre hassasiyetini zaafa uğratacak girişimler için isteksiz davranıyor ve koronanın bir hijyen sorunu olduğunu, bunun çevre yasalarını gevşetmekle bir ilgisi olmadığını açıkça belirtiyor. Benzer şekilde ABD’de de gerek gıda güvenliği ajansı gerekse de hastalıklarla ilgili birimler virüsün eşyadan ziyade insandan insana bulaştığına üstüne basa basa değiniyorlar. Peki, bizde neden böyle tartışmalar olmuyor? Cevabını elbette hepimiz biliyoruz. O halde cevabı bilinen bu yaklaşımın gelecekte yaratacağı felaketleri de şimdiden kabul etmiş görünüyoruz.

Türkiye çevre açısından gittikçe problemli bir ülke haline geliyor. Yaşanan pandeminin, doğayla ilişkimizin çarpıklığından kaynaklandığını anlayıp, bundan ders çıkarmamız gerekiyor. Restoranlar için yayınlanan yeniden açılma genelgesi her ne kadar olumlu olsa da genelgede “mümkünse tek kullanımlık kullanılmalı” ifadesi gereksiz ve yersiz bir öneri olmuştur. Benzer şekilde oteller için de tek kullanımlık zorunluluğu kaldırılmalıdır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bildiğimiz temiz havaların sonu

Ferahlık, deniz ve yaz üçlüsü kadar birbiriyle birlikte anılan başka bir üçlü daha yoktur. Sıcaklar başlayınca akıllara deniz, deniz denilince de akıllara ferahlık ve dinginliğin geldiğini her halde kimse inkâr etmeyecektir. Ferahlık da sağlıklı yaşam ile eş anlamlı olarak kullanılabilir. Bu bağlantıyı kuran ve deniz ile sağlıklı olmanın ilişkisini anlatan birçok çalışma mevcut. Mesela bunlardan birinde okyanus/deniz kenarına yakın olmanın ve sahilde zaman geçirmenin sağlık açısından önemli faydaları olduğu belirtiliyor. Denizin insanları daha huzurlu ve mutlu yaptığı da ayrıca belirtilmiş. ABD’de Hawaii’nin, Türkiye’de de Sinop’un en huzurlu, mutlu şehirler olarak anılmasının altında yatan neden de deniz olabilir. Bununla ilgili Amerikalı klinik psikolog Richard Shuster “İnsanların ezici bir çoğunluğu mavi renk ile sakin ve huzurlu olmayı ilişkilendirir. Çünkü okyanusa bakmak aslında beyin dalgalarımızın sıklığını değiştiriyor ve bizi de hafif bir meditasyon duruma sokuyor” tespitini yapıyor. Mavi rengin yaratıcılığı arttırdığına ait de birçok çalışmanın var olduğunu eklemekte fayda var.

Bizi sağlıklı yapan ve birçok açıdan iyileştiren bir doğal varlığa bizim yaklaşımımız ve davranışımız ise ibretlik. Kabaca sıraladığımızda bile önümüze padişah fermanı gibi bir liste çıkıyor. Bunlardan bazıları;

  • Karbon salımı ile okyanusların asitleştirilmesi,
  • Petrol kirliliği,
  • Plastik kirliliği,
  • Aşırı avcılık,
  • Derin deniz madenciliği,
  • Kıyı talanı, vb.

olarak sıralanabilir. Bu listeyi ayrıntılandırıp uzatmak mümkün. Bunların içinde en önemli olan ikisi okyanus asitleşmesi ve plastik kirliliği. Her ikisi de kısa vadede hem denizleri hem de karasal ortamı ciddi anlamda tehdit edecek düzeye erişmiş olacak.

“İyilik yap denize at” deyimini de bu bağlamda değerlendirmek mümkün. Karşılıksız iyiliğin kaynağı deniz olduğu için ait olduğu yer de yine deniz. Yoksa kimse kendisine bu kadar kötülük yapana bu kadar kaynak sunmaz. Bana göre insanoğlunun doğaya yaptığı kötülüklerin hepsi eşit derecede. Birinin diğerinden daha kötü olduğunu iddia etmem pek doğru değil. Ancak birinin daha aptalca bir kötülük olduğunu iddia etmekte bir sakınca yok. İşte bu en aptalca kötülük; plastik kirliliği! Çünkü ancak aptallar yılda 12 milyon tona kadar plastik çöpü yaşam kaynağı olan bir alana dökebilir.

Plastik kirliliğin denizel yaşama ne derece etki yaptığını önceki yazılarımda detaylıca anlatmıştım. Ancak bu etkilerin detayları her gün öyle bir çeşitleniyor ki sürekli olarak eklemeler yapmak gerekiyor.  Üstelik bu etkiler denizel ortamın kendisiyle sınırlı kalmıyor. Dünya birbiriyle bağlantılı ekosistemlerden oluştuğu için denizde oluşan bir problem, ona yapılan bir kötülük diğer ortamları da bir şekilde etkiliyor. Nitekim Fransa’nın Atlantik kıyılarında gerçekleştirilen bir çalışmada, denizleri kirleten mikro ve nanoplastiklerin, dalgalar neticesiyle oluşan köpük ve baloncuklarla birlikte atmosfere karıştığını ortaya koydu. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan bu çalışmada gösterildiği üzere, dalga aktivitesi ve baloncuk çıkışının yoğun olduğu denizel alanlardan atmosfere karışan önemli miktarda mikroplastiğin denizden karaya doğru esen rüzgarlarla taşınabileceğini de unutmamak lazım.

Yani siz temiz bir hava almak için deniz kenarına yürüyüşe çıktığınızda, daha önce içinden su içtiğiniz ve attığınız pet şişeden, kullandığınız tek kullanımlık plastiklerden ya da giydiğiniz polyester elbiseden koparak denize karışan mikroplastikleri de soluyor olacaksınız. Bir nevi bildiğimiz temiz havaların da artık sonu geldi diyebiliriz. Bunun böyle olduğunu Tibet platolarındaki, kutuplardaki ve Alplerdeki ortamlarda bulunan plastiklerle birlikte görmüştük.

Artık bir nevi denizin size, sizin yarattığınız çöplüğü kusarak geri göndermesi gibi bir durum söz konusu. Yani bizden onlara giden her türlü çöpü bize balıkla, midyeyle, tuzla ve hatta havasıyla geri veriyor.  Durumun vehametini kavramamız için doğanın daha ne yapması gerekiyor, açıkçası bilemiyorum.

Plastiksiz kalın.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Erken zafer, artan sıcaklıklar ve korona sonrası pikniği!

Geçtiğimiz pazartesi günü beklendiği şekilde korona salgınına karşı ilk “zafer” ilan edildi. (Bu “zafer” ilanının geçici olduğunu ve bir hata olduğunu da belirtmekte fayda var) Bu ilana paralel olarak da bazı gevşeme sinyalleri verildi. Her biri doksanların amatör lig futbolcularına dönen berber mağdurları için beklenen açıklama yapıldı. Evlere sığamayan 60 yaş üstü ve 20 yaş altı için belirli gün ve haftalar takvimi tadında sokağa salma programları, AVM’lerin ne zaman açılacağı, futbol maçlarının nasıl organize edileceği, üniversitelerin durumu, LGS, YKS vs sınavların tarihleri ve diğer tüm durumlar için bir takvim oluşturuldu. Bu takvimden anladığımız kadarıyla belirleyici olan sağlık ve eğitim değil ekonomi ve turizm! Hali hazırda zaten salgın önlemlerini çok ciddiye almayan hatırı sayılır kalabalıkların kitlesel hareketi için her şey ayarlanmış vaziyette. Salgın tehdidi algısının minimum olduğu bu kitle için de böylelikle algı daha da zayıflatılmış oldu. Artık sorunun çözüldüğü düşüncesi her ortama hâkim olmuş vaziyette. Bu durum doğabilecek artçı dalgaların da kontrolünü güçleştirecek gibi görünüyor.

Salgına karşı erken ilan edilen zaferin kısa süre içerisinde birçok başka problems de beraberinde getireceğini unutmamak gerekir. Bunların başında da ikinci dalganın ortaya çıkma ihtimali geliyor. Ancak o, benim konum değil. Benim ilgilendiğim daha başka bir tehlike: Piknik. Evet, şu ailece ya da arkadaşlarla hep beraber salgın öncesi gittiğimiz piknik.

Piknik mevsimi

Hepimizin kolaylıkla fark edebileceği gibi 4 Mayıs Pazartesi gününden beri sokaklar oldukça hareketli. Herkes dışarıda. Hafta sonu sınırlaması sonrası oluşan pazartesi yoğunluğundan çok daha öte bir yoğunluk bu. İnsanlar eve kapanma süresinin çok uzun olduğunu ve zaten yapılan açıklamalardan hareket ederek de salgının kontrol altına alındığına iyice inanmış durumda. Trafik yoğunluğu eski haline yavaştan kavuşmaya başlamış halde. Ancak ortada bir problem var! İnsanlar hala sıkıntılarını atabilecekleri mekânlara erişemiyor. Bu mekânların başında gelen park ve bahçeler kapalı, sokaklar da eski cazibesine sahip değil çünkü her yer tıkış tıkış çirkin ucube beton yapılarla dolu vaziyette.

İnsan bu, sosyal bir canlı ve fazla dara gelemiyor. Beton ve dört duvar da bir yere kadar. Özlüyor, seviyor ve daha da önemlisi psikolojik olarak rahatlamak istiyor.  Bunun da en uygun yolu açık alanlar. Ayrıca, salgın öncesinin popüler alanları olan kapalı mekânlar da henüz açık değil. Kısa süre içinde de açılacak olsalar bile insanlar uzun süre bu mekânlara gitmekten imtina edecek. Çünkü korona süresince oluşan sosyal mesafe algısı uzun bir süre insanları toplu mekânlardan uzak tutacak. O halde tek çare kısa süre sonra açılacak olan piknik alanları ya da seyahat yasakları sonrası erişilebilir olacak olan dağlar, ormanlık alanlar, su kenarları ve daha benzeri birçok yerler. İnsanların ilk fırsatta yapacakları şey buralara akın etmek olacak. Hatta seyahat sınırlamalarının kaldırıldığı birçok ilde şimdiden planlar yapılmış ve hazırlıklar tamamlanmış vaziyette. İnsanlar yasaksız geçirecekleri ilk hafta sonunda piknik alanlarına doğru harekete geçmek için bagajları hazırlamış bile.

Plastiğe dikkat

Kısa süre içerisinde piknik alanlarına, sosyalleşmek ve korona salgının yarattığı psikolojik darbeyi sağaltmak için insan akını olacak diyebiliriz. Daha önce de sıkça belirttiğimiz gibi alışkanlıklar değişince olacak bazı şeyleri tahmin etmek de güç olmuyor. Pikniğe akın da bunlardan biri. Peki, piknik yapmanın nesi rahatsız edici? Ülkemizdeki piknik kültürünü ve çoğunluğun yaygın kullandığı piknik alanlarının mevcut durumunu göz önüne alırsak, her şeyi diyebiliriz! Aslında durum tatil yapma algısıyla da doğrudan ilişkili. Çünkü tatil yapılırken aklın da tatile çıkması durumu söz konusu. Örneğin geçtiğimiz yıllarda yayınlanan bir raporda, yaz tatilleri süresince Akdeniz’deki plastik çöp miktarının %40 arttığı belirtiliyordu. Tabii bu korona öncesi döneme ait bir veri. Buna bir de korona süresince pompalanan dezenformasyonu da eklersek, önümüzdeki dönemde bu miktarın daha da artacağını söylemek yanlış olmaz.

Market ve pazarlarda hijyenik diye dayatılan plastik poşet zorunluluğu piknik/tatil/kamp alanlarında kendini en fazla hissettirecek tehditlerin başında gelecek. Sadece poşet de değil! Tek kullanımlık plastiklerin hijyen sağladığı yalanıyla yapılan düzenlemeler de var. Bunlara çevre hassasiyetinin eksikliğini ve yetersiz atık yönetimini de dâhil ettiğimizde ortaya işte hali hazırda var olan ve adeta ülkenin bir gerçeği haline gelen devasa piknik alanları çöplükleri, kirli sahiller ve plastik çöpten kırılan doğal alanlar görüntüsünün daha da büyük boyutlu olanı çıkacak. Bu bir ihtimal değil, kaçınılmaz bir son. Her hangi bir önlem alınmazsa olacaklar bunlar.

Korona kısıtlamaları süresince sınırlı ve geçici de olsa toparlandığı iddia edilen doğal alanlar (Ergene nehri bu kısıtlamalara rağmen hala zehir dolu akıyor) insanlar tarafından tekrar baskılanma riskiyle karşı karşıya.  Hem de daha da ciddi boyutta. Ciddiyetin kaynağı ise salgın boyunca edinilen yanlış tüketim alışkanlıkları. Daha açık bir ifadeyle artan poşet ve diğer tek kullanımlık plastik kirleticiler! Eski alışkanlıklarla ciddi anlamda kirletilen ve tahrip edilen alanlar, korona süresince edinilen ve hijyen adı altında uygulanan yeni alışkanlıklarla daha da tahrip edilecek diyebiliriz.

Bunun bir çözümü var mı? Tek başına kısa sürede çözümü sağlayacak bir yol, maalesef yok. Ancak belirli bir planlama ile bunun önüne geçilebilir. Hazır salgın boyunca birçok düzenleme yapılıyorken bazı düzenlemeler de doğa için yapılabilir. Üstelik Türkiye yasal düzenlemelerin hızlı kanıksandığı ülkelerden biri sayılabilir. Bunu herhangi bir veriye dayandırmıyorum. Gözlemlerim o yönde. İnsanlar çabuk alışıyor. Bu da doğa için alınacak önlemleri kolaylaştırma potansiyeli taşıyor. Ancak burada bir irade oluşması lazım. Kârından başka hiçbir şeyi düşünmeyen plastikçi sermayenin değil doğanın yanında durmak gibi bir iradeden bahsediyoruz. Zor olsa da imkânsız değil.

Tek kullanımlık plastiklerin sınırlandırılması şart 

İşte alışması kolay olacak önlemlerin başında da plastik endüstrisinin dayatmasıyla gerçekleştirilen plastik kullanım zorunluluklarının kaldırılması geliyor. Bununla beraber tek kullanımlık plastik kullanımının da sınırlandırılması şart. Çünkü piknik/kamp/tatil gibi aktivitelerde üretilen en büyük çöp kaynağı tek kullanımlık plastikler. Bu plastiklerin üretimi ve satışı kısıtlanır ve hatta pipet, çatal, kaşık, tabak vb tek kullanımlık plastik ürünlerin üretimi ve satılması için bir yasak getirilirse uzun vadede bu riski de minimize etme şansımız olabilir. Bunun yanında tüm plastik poşetler ücretlendirilirse ciddi bir önlem kolayca alınmış olunur. Diğer bir önlem de doğal alanların bu çöplerden arındırılması için oluşan fırsat! Belediyeler bu alanları hazır kimse kullanmıyorken bir seferberlikle temizleyerek bu çöplerden dolayı oluşan riski daha da azaltabilirler. Sağı solu deterjanla yıkamak gibi anlamsız ve zararlı bir uygulama yerine bunu yapmaları herkes ve her şey için daha da hayırlı.

Unutmamak lazım, erken de olsa, yanlış da olsa yasaklar gevşetiliyor. İnsanlar bunaldı, havalar da ısınıyor. Kısacası doğaya olan hücum, stres atacak başka alan kalmadığı için artacak. O halde bunu yönetmek için yapılması gereken en basit adımları atmak korona sonrası yaşanabilecek “doğaya karşı piknik” faaliyetini “doğayla birlikte piknik” faaliyetine dönüştürebilir. Aksi durumda parçası olduğumuz doğayla birlikte kendi ayağımıza bir kurşun daha sıkmış olacağız.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Çocuğunuzun silgisi sağlığınızı silmesin

Plastik eklenti maddeleri konusunda toplumda yeterli bilgi ve farkındalık yok. Bunun nedeni de bu eklenti maddeleri ile ilgili yeteri Türkçe içeriğin olmayışı ve bunu dert edinen sivil toplum organizasyonlarının eksikliği. Bunun yanında sağlık ve çevre bakanlıklarının da bu konuda neredeyse hiçbir şey yapmaması durumu da var. Oysaki plastik eklenti maddeleri hayatın her alanında ve 7’den 70’e tüm insanları ve canlıları etkileyen kimyasallar. Halihazırda plastik eklenti maddesi olarak kullanılan yüzlerce eklenti kimyasalı olduğu tahmin ediliyor. Bunlar arasında en popüler olanları ise fitalatlar ve bisfenoller. Bu iki eklenti kimyasalından fitalatlar plastiği yumuşatmaya yararken, bisfenoller ise sertleştirmeye yarar. Her iki eklenti de hormon bozucu ve kanserojen olarak nitelendirilmektedir. Üstelik bir plastik ne kadar yumuşak ya da sert ise bu kimyasalların miktarı da o kadar fazla olabiliyor.  

Örneğin PVC tipteki plastiğin içerisinde fitalatın miktarı toplam PVC miktarının %50’si kadar olabiliyor. Aynı durum mutfak gereci olarak kullandığımız polikarbonat kap kaçak ve damacana su şişeleri için de geçerli. Haliyle bu ürünleri kullandığımızda bu kimyasallara ne kadar maruz kalacağımız da belirleniyor. Yani dostumuz olduğu iddia edilen plastiklerin bizimle dost olabilmesi de içeriğindeki kimyasalın miktarına bağlı. Eğer içerisinde çok miktarda fitalat bulunan bir silgiden bahsediyorsak, bu muhtemelen çocuğunuzun zehirli dostu, çok miktarda bisfenol bulunan bir su damacanasıysa eğer o da tüm ailenizin zehirli dostu olacaktır.

Çin’den korkutucu araştırma

Hazır silgiden bahsetmişken Çin’de yapılan ve sonuçları geçtiğimiz günlerde kamuoyuyla paylaşılan bir raporu anmamak olmaz. Zaten bu yazının da asıl amacı bu rapor ile ortaya konulan korkutucu bir gerçeği sizlere aktarmaktı. İşin aslı ben de çok istemiyorum böyle kötü haberleri sizlerle paylaşmak ancak durumun gerçekliği de ne yazık ki oldukça korkutucu! Çin’deki bu raporda, çocukların kullanması için satılan plastik silgilerde ciddi oranda bir fitalat çeşidi olan fitalik asit estere rastlandığı anlatılıyor. Bu amaçla 33 tanesi çok iyi bilinen markalara ait 62 silgi markasına ait silgiler teste tabii tutulmuş ve test edilen 62 silginin 21 tanesinde çok ciddi miktarda fitalik asit ester isimli zehirli eklenti kimyasalına rastlanmış. Üstelik zehir tespit edilen bu 21 markanın 18’i de sağlık açısından zararı yok sertifikasıyla satılan markalar.

Yani Çin’deki ilgili kuruluş bu silgilere sağlıklı olduklarına dair sertifika vermiş. İnanılmaz değil mi? Markalar içerisinde Türkiye‘de de çok yaygın kullanılan ve bir zamanlar ÖSYM sınavlarında öğrencilere bedava dağıtılan bir marka da söz konusu. Bu arada yeri gelmişken ÖSYM’nin plastik ayak izinin de en az silgilerdeki zehirli kimyasal miktarı kadar endişe verici olduğunu belirtmekte fayda var. Daha önce bu konu hakkında yazdığım yazıda bu durumun vahametine değinmiştim.

Bu markanın Türkiye’de sattığı silgilerde bu kimyasalın düzeyini bilmiyoruz ancak Çin’den aşağı kalır yanı olmadığından şüphe etmiyoruz. Neden mi? Çünkü buna dair bir denetim yapıldığından emin değiliz. Aslında sadece bir marka değil birçok başka marka daha Türkiye pazarında silgilerini satıyor. Benzer bir zehirlilik çalışmasının Türkiye’de de yapılması şart.

913 kat fazla zehirli kimyasal

Çin’de yapılan bu çalışmada incelenen markalardan bir tanesine ait bir silgide olması gerekenden 913 kat fazla miktarda bu zehirli kimyasaldan bulunmuş. Bu silgilerde bu kadar zehrin olmasının nedeni ise PVC’den yapılmış olmaları. Çünkü PVC’nin içerisine gibi esnekleşsin diye bol miktarda fitalat konuluyor. Burada fitalatın hamileliğin erken dönemlerinde maruz kalındığında doğacak çocuklarda ciddi olumsuz etkiler yaptığına dair çalışmalar olduğundan da bahsetmek lazım. Merak edenler bu linkteki çalışmada detaylı bir tanesini okuyabilirler.

Bu rapordan da anlayacağımız gibi plastik tüketiminin sağladığı iddia edilen kolaylığın bedelleri gün geçtikçe daha da ağır hale geliyor. Hayatımızı kolaylaştırıyor ve aslında çok harika bir ürün diye pazarlanan plastikleri kullanmaya zorlanırken bir yandan da bu zehirleri tüketmeye zorlanıyorsunuz. Çünkü plastik üreticilerinin ve onları denetlemesi gerekenlerin sağlığımızı ya da hayatımızı umursadıkları yok. Bu tür raporlar yayınlandıktan sonra tıpkı diğer çalışmalarda olduğu gibi önce ufak bir homurtu meydana geliyor ve ardından olay unutularak tarihteki yerini “şok edici rapor” olarak alıyor. Olan da hayatının kolaylaşacağı aldatmacası ve plastiği dost kabul eyleyenlerin propagandasına maruz kalan bizlere ve çocuklarımıza oluyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona günlerinde Dünya Günü

Her yıl çeşitli etkinliklerle kutlanan Dünya Günü, bu yıl ilginç bir olayın tüm küreyi etkisi altına aldığı bir döneme denk geldi. Doğayla şekillendirdiğimiz çarpık ilişkinin sonucu olarak ortaya çıkan koronavirüs salgını beraberinde birçok yeni tartışma, olay ve bakış açısını da ortaya çıkardı. Kimilerine göre bu süreçte doğa kendine gelirken kimilerine göre de salgın yeni bir yol çizmek için başlangıç kabul edilmeliydi. Ben daha çok ikinci söylemin tarafındayım. Çünkü kısa süreli değişimler uzun vadede pek etkili olamayacak kadar geçicidir. Bunun yerine felaketlerle beraber yeniden düşünmeyi öğrenmek ve doğa ile birlikte yaşadığımızı hatırlatan yeni bir yol arayışına girmek uzun vadede gerek insana gerekse de tüm diğer canlılara oldukça faydalı olacaktır. Yeni bir yol inşa etmek elbette ki kolay değildir. Ancak bir yerlerden başlandığında yolun taşlarının yolda döşeneceği de görülecektir.

1-Yerele yönel

Korona öncesi dönemin en belirgin özelliği küreselleşme olarak kabul edilebilir. Bugün bile koronanın yarattığı etkileri azaltmak için ortaya konulan tüm çözüm önerileri, küreselleşen dünyanın ana aksını oluşturan küresel ticaret ağlarını canlı tutmak etrafında şekilleniyor. Kendi içerisinde mantıklı bir çözüm önerisi olmakla beraber, korona sonrası dönemde değişmesi gereken dünyanın üzerine hem karbon, hem sömürü, hem de nitelikli dolandırıcıların zenginliği biçiminde yük olacaktır. Bu öneri mevcut sistemin devamlılığını, beraberindeki krizlerle birlikte sağlayacaktır ancak sonrası için çözüm değil sömürünün devamından başka bir anlam taşımayacaktır.

Bunun yerine yerelde üretimin bireysel olarak örülüp kooperatifçilik aracılığıyla kolektif bir sisteme evrilmesi için çaba harcamak daha faydalı olacaktır. Her anlamda kurulabilecek bu mikro alanlar dünyaya rağmen değil, bir nevi dünya ile birlikte yaşamanın da yollarını şekillendirecektir. Üretim ve tüketim kooperatiflerinin mevcut teknolojik imkânlarla birlikte harmanlanması, daha uygulanabilir birçok alternatifi de doğuracaktır. Bunun başarılması tüketim kültürünü ve onu besleyen üretim zincirinin küresel karbon ayak izini de azaltacaktır. Bunun yanında yoksulluğu da azaltma potansiyeli taşıyan bu öneri, aynı zamanda biyoçeşitliliğin hiçe sayıldığı üretim faaliyetlerinin de alternatifini oluşturacaktır. Velhasıl, korona günlerinde geçirilen Dünya Gününde bunları hatırlamak dünya için oldukça faydalı olacaktır.

2- Onar, dönüştür, tekrar kullan, tekrar dönüştür

Küresel sermayenin önerdiğinin aksine tek kullanımlık yaşamak yerine, bireysel ya da kolektif olarak var olan eşyayı mümkün olduğunca çok kullanmak, hem harcanan suyu hem de harcanan enerjiyi önemli ölçüde azaltacaktır. O halde onarmak, tekrar kullanmak ve son tahlilde de başka bir ürüne dönüştürmek, yapılabilecek en anlamlı işlerden biri olacaktır. Hazır kendi alanlarımıza kapanmışken, bu yolun pratikte nasıl işlevsel olduğunu da keşfetmek mümkün hale geldi. Evinizden, köyünüzden, bahçenizden ya da deponuzdan başlayabilirsiniz. Tüketim kültürünü ayakta tutan bir diğer önemli ayak da tüketim sıklığımızdır. Bu sıklık, dünya üzerine bindirdiğimiz yükün de belirleyicisidir.

3-Bilime kulak ver

Bilimsel gerçekler birçok konuyu anlamamıza yardımcı olacak yegâne araçlardır. Bugün ortaya çıkan pandeminin ana nedenlerinden biri de bilime inanmayanların dünya üzerindeki egemenliğidir. Bilimsel bilginin önerdiğinin aksi yönündeki aktivitelerle (ormansızlaşma,  çevre tahribatı, kömür santralleri, HES’ler, nükleer santraller, aşırı plastik üretimi vb.) doğanın milyonlarca yılda kurduğu denge altüst edilmiş ve normalde insanla karşılaşmaması gereken yaban dünya, adeta insanların mutfağına kadar sokulmuştur. Bununla beraber var olan küresel erişimin kolaylığı da bu yaban hayattan bir şekilde çıkan çeşitli hastalıkların tüm dünyaya kolayca yayılmasına neden olmuştur. Artan nüfus, daralan yaban çevre, habitat tahribatı, aşırı tüketim, aşırı kirlilik ve daha birçok etmen mevcut sistemin ayrılmaz bir parçasıdır. Pandemiler de bu sistemin yarattığı tahribatların dolaylı katkısıyla daha hızlı yayılmaktadır.

Bu sebeple yeni bir yol bulma çabasından ziyade mevcut sistemin devamında ısrar etmek, benzer vakaların da tekrar edeceğinde karar kılmak anlamına gelmektedir. Kaldı ki önümüzdeki yıllar birçok başka açıdan da zorlu geçecektir. Kuraklık, su kıtlığı, yağışlardaki azalma, buzul erimesi, deniz seviyesi yükselmesi, tarımsal üretimdeki azalma ve daha birçok durum önümüzdeki dönemlerde karşılaşacağımız sıkıntılardan bazılarıdır. Bunların etkisini ortadan kaldırmak kısa vadede elbette mümkün değildir. Ancak etkisini azaltmak ve uzun vadede bu sorunları tamamen bertaraf etmek mümkündür. Bunun da yegâne çözümü bilimin söylediklerini dinlemekten geçmektedir.

Yukarıda saydığımız üç madde daha da çoğaltılabilir ya da içerikleri daha da genişletilebilir. Ancak zihinleri açması açısından üzerinde düşünülmesi gereken en önemli üç başlığın kısaca bu olduğunu söylersek yanlış yapmış olmayız.

*

Dünya Günü vesilesiyle dünyanın karşı karşıya olduğu tehditleri konu alan belgesel/filmler önermeyi düşünüyordum. Kendim de izlediğim aşağıdaki yapımları sizlerin de dikkatine sunarım

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Sürdürülebilir tekstil için geri dönüştürülmüş plastik kullanımı gerçekten çevreci mi?

Sürdürülebilirlik kavramı tabiri caizse aşırı sömürülen ve üzerine yüklenen anlam ile elde edilen çıktıları arasında ciddi uçurumlar olan bir kavram. Daha da basitleştirmek gerekirse, sürdürülebilirlik aslında fazlasıyla abartılmış bir kavramsallaştırmadır denilebilir. Ancak bu abartılma durumu mevcut haliyle, sürdürülebilirliğe anlam yükleyen çoğunluğun, onun kullanımını gerçekleştiren grupların ve uygulanmaya çalışılan alanların problemli olmasıyla ilgili bir durum.

Örneğin sürdürülebilirliği kalkınma ile birlikte kullandığınızda ortaya ne olduğu tam olarak belli olmayan bir program çıkıyor. İşte bu belli olmayan programın çerçevesinin sınırlarını belirleyebilmek için sosyal kalkınma, döngüsellik, çevre dostu teknoloji, geri dönüşüm vb yeni yöntemler ve kavramlar geliştirmek zorunda kalınıyor. Bunların bir araya gelmesiyle de ortaya programa benzeyen ancak herhangi bir sorunun da çözümüne zerre katkı sağlamayan ilginç durumlar meydana geliyor. Nitekim döngüsel ekonomi denilen garabet de tam olarak buna örnek teşkil ediyor. Döngüsel ekonomi yaklaşımı ile ortaya konulan çözüm yöntemlerinin çoğunluğunun, daha çok kar amacı güdenlerin lehinde şekillendiği, daha az da çevre için şekillendiği görünmekte.

Plastik geri dönüşümü bunun için oldukça isabetli bir örnek.  Döngüsel ekonomi adı altında kullanılıp atılan plastiklerin çok az bir kısmı, çok büyük PR ile yeniden “ekonomiye” kazandırılırken, devasa boyuttaki plastik kirliliği ve plastiğin zararlı bertarafı da doğaya “kazandırılmaya” hem de artarak devam ediyor. Bunun daha spesifik bir örneğini tekstil sektöründe görmek mümkün. Devasa üretim hatlarında önemli ölçüde doğa dostu olmayan yöntemlerle yürüyen tekstil üretimi bir yandan da “alternatif” modeller uygulamaya çalışmakta. Ancak geleneksel üretimin hacimsel boyutu ile alternatif ve çevre dostu olduğu iddiasıyla ortaya konulan yeni üretim modellerinin hacimsel boyutu arasındaki fark dağlar kadar desek yeri. Zira küresel tekstil lifi üretim boyutu yıllara göre petrol türevli olandan yana bir değişim sergilemekte. 2025 yılına gelindiğinde petrol türevli tekstil lifi üretiminin 100 milyon tonu aşması bekleniyor.  

Kaynak: https://content.sciendo.com/view/journals/aut/18/4/article-p337.xml

Bu artış beklentisi aynı zamanda ibrenin sürdürülebilir olduğu iddia edilen üretim modellerine değil de eskiden olduğu gibi petrole yönelik olacağını gösteriyor. Üstelik burada sürdürülebilir alternatiflerden kasıt da yün ve selüloz bazlı üretim.  Geri dönüştürülmüş plastiklerin tekrar tekstil lifi üretiminde kullanılmasına ait veriler ise henüz grafiklerde yer alacak boyutta bile değil. Peki, bu kadar küçük bir üretim hacmine sahip olan alternatiflerin PR kampanyalarında bu kadar gürültüyle tanıtılmasının altında ne yatıyor? Göz boyama mı gizleme mi yoksa başka bir şey mi? Her ne olursa olsun ortada alternatif olmaktan uzak “alternatiflerin” konuşulduğu gibi bir durum söz konusudur.

Polyester iplikle pet şişe aynı malzeme

Tekstil üretiminde geri dönüştürülmüş plastik kullanımı oldukça yeni bir girişimdir. Özellikle PET şişelerin geri dönüştürülmesiyle elde edilen plastikler tekrar lif formuna getirilerek iplik ve kumaş üretiminde kullanılmaktadır. Yaygın olmasa da büyük gürültüyle tanıtılmakta ve fahiş fiyatlarla piyasaya sunulmaktadır. Peki, bu ürünlerin çevrecilik iddiaları ne kadar gerçekçidir? Bu tür ürünlerin çevreci ve sürdürülebilir olduğu iddiası, kullanılmış bazı plastiklerin geri dönüştürülerek tekrar üretime sokulması uygulamasına dayanmaktadır. Bunun dışında söylenenlerin büyük çoğunluğu bu ana eksenin süslenmesinden ibarettir. Ancak biliyoruz ki tekstil ürünleri doğadaki sentetik lif tipteki mikroplastiklerin de ana kaynaklarından biridir. Özellikle evsel yıkamaların sonucunda ciddi miktarda sentetik lifin kanalizasyona salındığı ve bunlarında bir miktarının atık su arıtma tesislerince tutulamadığı için sucul ortama salındığı bilinmektedir. Hal böyleyken alternatif olma iddiasındaki tekstil ürünlerinin de çevrecilik iddialarının özellikle yıkama esnasındaki lif salımı üzerinden de değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu amaçla biz de (Çukurova Üniversitesi Tekstil Mühendisliği Bölümünden Dr. İlkan Özkan ile birlikte) geri dönüştürülmüş PET şişelerden üretilmiş lifleri temin edip kontrollü bir şekilde kumaş haline getirdik. Benzer işlemi ham plastikten üretilmiş lifler ile de yaptık. Böylelikle elimizde farklı tipte polyester ipliklerden tamamıyla aynı şartlarda üretilmiş iki farklı kumaş oldu. Burada belirtmekte fayda var. PET şişe ile polyester iplikten yapılmış üzerinizdeki elbisenin malzemesi aynı.

Bu kumaşları evsel yıkamayı taklit eden bir yıkama standardı ile yıkayarak ne düzeyde lif salımı olduğunu araştırdık. Bu işlemi ardışık üç yıkama ile birlikte gerçekleştirdik. Sonuçlar hipotezimizi doğrular nitelikteydi. Çalışmaya başlarken aklımızda şu hipotez vardı:

“Geri dönüşüm, malzemenin dayanımını düşürdüğü için bu malzemeden üretilen ürünlerin de dayanımı düşük olabilir. Tekstil ürünlerinde de bu malzemeler kullanıldığında, yıkama esnasında ham malzemeden yapılmış benzerlerine göre geri dönüştürülmüş olan malzemeden yapılmış ürünlerden daha fazla lif kopabilir ve yıkama suyuna karışabilir”

Nitekim öyle de oldu. Yaptığımız çalışma sonunda geri dönüşüm PET şişeden yapılmış ipliklerden örme kumaşların, ham polyesterden yapılmış ipliklerden örülmüş kumaşlara göre yaklaşık 2.3 kat daha fazla lif saldığını tespit ettik. Çevreci iddiasında olan kumaşlar tüm yıkamalar sonunda ortalama olarak 1 litre suya 4489 adet lif salarken, ham polyesterden yapılmış olan kumaşlar ise 2034 adet lif saldılar. Bu değerleri daha anlaşılır olsun diye kullanılan kumaşın ağırlığına çevirdiğimizde 1 kg geri dönüştürülmüş plastikten yapılmış kumaşın yıkama esnasında 368.094 adet lif saldığı, ham polyester kumaşların da 167.436 adet lif saldığını söyleyebiliriz. Ortalama bir evde bir yıkamanın ortalama olarak 6 kg şeklinde gerçekleştiğini düşünürsek bu değerleri 6 ile çarpmamız gerekiyor.

Değerler oldukça endişe uyandırıcı. Görüldüğü gibi geri dönüşümün “moda” olarak etraflıca değerlendirilmeden üretim süreçlerine döngüsellik adı altında dâhil edilmesinin birçok olumsuz etkisi olabilmektedir. Bu sebeple mevcut geri dönüşüm teknolojilerinin yeniden gözden geçirilmesi ve çözüm önerisi olarak sunulurken de daha dikkatli olunması elzemdir. Bunun yerine tek kullanımlık ve hızlı yaşam tarzından nasıl vaz geçilebileceğinin daha fazla tartışılması daha da faydalı olacaktır. Biliyoruz ki sucul ve karasal ortamlar, plastik lif kirliliğinin aşırı baskısı altındadır. Bu nedenle, düşük lif salımı yapan kumaşların tasarımı, önemli bir lif kirliliği kaynağı olan tekstil ürünlerinin tasarımında öncelikli hedeflerden biri olmalıdır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona günlerinde sermayenin fırsatçılığı

Geçtiğimiz haftaki yazımda üstüne basarak değindiğim, eski normalin değişmesi gerekliliği söyleminin ne kadar haklı bir söylem olduğunu, sonrasında gördüklerimizle birlikte daha da iyi anladım diyebilirim. Son bir haftada Türkiye ve Dünya’nın farklı yerlerinden gelen haberleri görünce kendi adıma sermayenin fırsatçılığına bu denli aleni hiç şahit olmadığımı fark ettim. Bir yandan mevcut pandemi için her türlü imkânını seferber ettiğini PR görselleri aracılığıyla piyasaya sunan sermayenin, diğer yanan yalan bilgiye dayalı olarak nasıl da aleni bir fırsatçılık yaptığını tüm çıplaklığıyla fark ettik. Bu duruma da ne yazık ki öfkelenmekten başka bir şey yapamadığımı fark etmem ise ayrı bir tartışmayı hak ediyor.

Burada bahsettiğim sermaye tanımı içerisine birçok sermaye grubu sokulabilir ancak benim özellikle üzerinde durmak istediğim plastik üreticileri ve onların bizatihi temsilcisi olan PR vakıfları! İnsanlarda pandemi neticesiyle oluşan korku ve paniği suiistimal etmek, fırsatçılığın özel bir boyutu sayılabilir. Benzerini bir de tekel konumundaki üreticilerde görüyoruz. Ancak onların yaptığı sadece kişinin cebini etkiliyor. Plastikçi sermayenin yaptığı ise sadece insan sağlığını değil tüm çevrenin sağlığını da doğrudan etkileme potansiyeli taşıyor.

Son günlerde çeşitli TV kanallarında, gazetelerde ve sosyal medya ortamlarında korona virüs pandemisi nedeniyle oluşan aşırı hassasiyetten faydalanan ve bunu kullanarak plastiğin hijyen sağladığı yalanını yayan haberler ve videolar dolaşımda. Küresel plastik sermayesinin Türkiye ayağında bu işin başını PAGEV çekiyor. PAGEV’in başını çektiği bu dezenformasyon girişimi şimdilik başarıya ulaşmış gibi görünüyor. Çünkü sahip oldukları lobi ağıyla bakanlığı da ikna etmiş ve hijyen sağlıyor diye tüm market ve pazarların adeta poşetle kaplanmasını çeşitli genelge ve kararlarla sağlatmış vaziyetteler. Düne kadar yerel marketlerde gördüğümüz bu durum şimdilerde tüm ulusal marketlerde, sebze ve meyvelerin, ekmeğin ve diğer tüm gıda malzemelerinin poşete konulması şeklinde tezahür ediyor. Gerekçe hijyen. Ortada bunun sağlandığına dair zerre bilimsel veri yok. Ve hatta veriler aksini söylüyor. Veriler koronavirüsün en uzun süreyle plastik yüzeyde kaldığını belirtiyor. Aşağıdaki videoda detaylı bir anlatım mevcut.

Kilit kelime: Hijyen

Yani plastik üreticileri aslında bir nevi sizin korona virüs ile enfekte olmanız için elinden geleni yapıyor. Bunu da aslında sizi düşündükleri yalanını yayarak yapıyorlar. Bilim aksini söylemesine rağmen yapıyorlar bunu. Sermayenin bilimle ancak kendi çıkarlarına uygun ise ilgilendiğini gayet iyi biliyoruz. Sadece bilimle değil, toplum ve çevre sağlığıyla da pek ilgilendikleri söylenemez. İlgilenselerdi, yüzlerce bilimsel yayın ile ortaya konulmuş olan, tek kullanımlık plastiklerin doğa ve insan için hijyen değil ölüm getirdiği gerçeğini bilmeleri gerekirdi. Pek ilgilenmedikleri için bilmezlikten geliyor da olabilirler. Hijyen söylemi önemli bir söylem çünkü bununla herkesi gafil avlıyorlar. İlginçtir; aynı hijyen düşkünü sermayenin birçok ortağı, yabancı ülkelerden getirdikleri plastik çöpleri kimsenin olmadığı zamanlarda açıkta yakmayı, toprağa gömmeyi ya da başıboş terk edilmiş depolara saklamayı pek hijyenle ilişkilendirmiyorlar. Ya da her şeyi poşete koyma girişimi için dillendirilen hijyenin, çevre yasalarını gevşetmekle nasıl bir ilişkisi olduğunu da pek anlatmıyorlar. Ayrıca tek kullanımlık çatal, bıçak ve tabak gibi plastiklerin tıbbi amaçlı kullanımı olan gereçlerle ne gibi bir ilişkisi var açıklamıyorlar. Ancak çatal ve bıçak gibi gereksiz plastikleri ürettikleri ekipmanları doktor ve maske görselleri ile paylaşmayı gayet iyi biliyorlar çünkü tek dert PR ve beraberinde gelecek kâr. Bu durum insanlara sabah akşam “paça için”, “boğazınıza sirke püskürtün” ya da “korkmayın bunlar oyun” diyen şarlatanların, insanların korku ve hijyen kaygısından faydalanmayı amaçlayan girişimlerinden pek bir farkı yok.

Beklenti şirketlerden değil, devletten

Sermayeden genel olarak toplum sağlığı ya da çevre sağlığını düşünmesi tabii ki beklenemez. Ben hiçbir zaman beklemedim çünkü tek kaygısı edeceği kar olan bir yapılanmadan bahsediyoruz. Asıl beklenti devletten. Çünkü devlet düzenleyici ve denetleyici bir organizasyon. Nasıl ki bireyin sorumlulukları varsa, devletin de var. Bu sebeple bilimsel bilgi ile uzaktan yakından alakası olmayan söylemlerle her yere “her şeyi poşetleyin” talimatı göndermesinin bir açıklamasını yapması lazım. Aslında sermayenin etki alanı açısından düşünüldüğünde açıklama az çok beliriyor.

Bu etki alanı o kadar geniş ki Ticaret Bakanlığının, Sağlık Bakanlığı ve Çevre Bakanlığını ilgilendiren bir konuda, işletmelere hijyen konulu yazı göndermesini bile sağlayabiliyor. Daha önce de çöp ticareti için benzer bir girişim ile yasal düzenleme geri çektirilmişti. Yerine de “başkasının çöpünü kurallara göre getirin bari” anlamına gelen bir düzenleme getirtilmişti. Aman üretici zarar görmesin. Gelen çöplerin yarattığı halk sağlığı riski için ise kimsenin ilgilendiği yok. Ayrıca Çevre Bakanlığının “herkes kendi önlemini alsın” olarak özetlenebilecek bir genelge ile şimdilerde sigara izmariti kadar yaygınlaşan tek kullanımlık maske ve eldiven çöpleri için önlem almadığını görünce sorgulamaktan vaz geçiyorsunuz zaten. Aynı devletin diğer yandan da sıfır atık girişimine sahip olması ise başka bir tartışmanın konusu. (Detaylı bir okuma için tıklayın)

Plastikçi sermaye açıktan çevre ve toplum düşmanlığı yapıyor. Bunu da öyle eğilip bükülerek değil, alenen yalan bilgi yayarak yapıyor. Üstelik bir de plastiğin tıbbi olarak kullanımının birçok avantajı olduğunu herkesin kabul etmesini de dezenformasyonunun temeline yerleştiriyor. Henüz mevcut çöplerini yönetemeyen bir ülkede, kolayca çöp olabilen bir malzemeyi (tek kullanımlık plastikler ve poşetler) sınırsızca kullandırma çabası doğa ve insan düşmanlığından başka bir şey değildir. Bunun aleni yapılması ise nasıl bir vampirlikle karşı karşıya olduğumuzun göstergesidir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İki fotoğraf çok anlam

Birçok şeyin değişmesi gerektiğini yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz. Artık eski normallerimiz birer birer ortadan kalkacak gibi görünüyor. Bunun yanında eski alışkanlıklarla yapılan salgın sonrası planların yazılı olduğu defterlerin de sayılı yaprakları kalmış gibi. Çoğumuz hala olan bitenin tam olarak ne olduğunu anlayamıyoruz. O kadar ciddi bir bilgi bombardımanı var ki gerçeğin ne olduğunu görebilmek adeta bir keşfe dönüşmek üzere. Aşırı bilgi aynı zamanda bilgiye erişememe ya da gerçeğin ne olduğunun anlaşılamamasına neden oluyor. Nasıl ki aşırı sulama bitkilerin ölmesine neden olabiliyorsa aşırı bilgi de gerçeğin ölmesine neden olmak üzere.  Gerçeğin farkına varmanın zor olduğu ortamda mevcut durumun anlaşılması da imkânsızlaşır. İşte salgın sonrası sanki her şey olağan seyrine tekrar dönecekmiş gibi planlar yapılmasının asıl nedeni de bu! Durumun anlamının kavranamamış olması.

Şu sıralar dolaşımda olan ve durumun ne olduğunu ve olmadığını anlatan iki fotoğraf var. Birincisi Santiago/Şili’den. Şili’deki protestolar esnasında birçok yerde görünen bu yazının anlamı ise aşağı yukarı “Normalimize geri dönmeyeceğiz çünkü eski normalimiz problemin ta kendisi” şeklinde.

Peki, nedir problemin kaynağı olan eski normalimiz? Yaşam tarzımız mı? Ekonomik sistemimiz mi? Siyasal sistemimiz mi? Yoksa hepsi birden mi?

Evet, hepsi birden. Hem de hepsinin birden birleşimi. Birbirini besleyen ve doğadan kopalı çok olmuş bir arızalar manzumesi. Adına ne dersek diyelim. Hepimizin pay sahibi olduğu ancak %1 olarak nitelendirilen servet sahiplerinin asıl pay sahibi olduğu arızalar bütünü. Henüz daha bununla hesaplaşmayı akıl edemiyoruz çünkü başta da söylediğimiz gibi, daha gerçeği henüz keşfedemedik. Bu gidişle keşfetmemiz için çok daha trajik bir zaman diliminden geçmemiz gerekecek gibi. İşte doğayla olan ilişkimizin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu yıkıcılığa neden olan normallerimizin tarihsel seyri, keşfetmemiz gereken gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Önemli olan şartlar olgunlaştığında bu gerçeği görecek bir ışığın çakması. Ancak bunun nasıl ve ne zaman olacağına dair bir öngörü, yapılamayacak kadar fazla değişkenin etkisi altında. Belki de bu salgın, durumun farkında olmayan ve olayın vahametini ekonomik göstergelere indirgeyerek gidereceğini zanneden erkin küresel olarak ciddi bir sarsılma yaşamasına neden olacak. İşte o zaman eski normallerimizin kötülüğünün de farkına varmaya başlayacağız.

Doğa cezalandırmaz, dönüştürür

Peki, bu farkındalık oluştuğunda iş işten geçmiş olmayacak mı? Olacak, olmalı da! Çünkü geçecek olan o iş de aslında eski normalin kendisi olacak. Belki o zaman zincirlerimizden kurtulabilir ve bir alternatife yönelmeye mecbur kalabiliriz.  Ancak bunun basit ve kolay olacağını beklememek de yararımıza. Bedel ödemeden hesap vermeden eski normallerimizden kurtulamayacağız. Bu da bir gerçek. Peki, bedel ödememiz gerekiyorsa bu durumu da hak etmiş olmuyor muyuz? Bana sorarsanız hak ettiğimiz şey tam olarak bu değil. Hak ettiğimiz şey daha başka. Doğaya dönüş. Bu olmadan gerçekleşen tüm yıkım eski normalin zaman içerisinde tekrar ortaya çıkmasına da zemin hazırlayacaktır. Hak ettiğimiz şey, durumun farkına varmak. Farkına varmadan ödeyeceğimiz bedel olsa olsa cezalandırma olur ki bu da doğanın kitabında pek yazmayan bir olgu. Doğa cezalandırmaz, doğa dönüştürür.

Genetik evrimimizin yanında gerçekleşen davranışsal evrimimiz bu dönüştürücülüğün bir kanıtı. (Bu konuda Richard Dawkins’ten daha detaylı bir okuma için tıklayın)  Bu dönüşümü ya yaşayacağız ya da birbiri ardına gelecek olan felaketlerle acı çekmeye devam edeceğiz. Üstelik sorumlusu olduğumuz bu yıkımların yıktığı sadece biz de olmayacağız. O sebeple insanın kendisini virüs olarak niteleyip salgınları da insanın yarattığı tehlikenin ilacı olarak görmek hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Zarar verdiğimiz sadece biz olmuyoruz. İnsanın kendisine spesifik bir yok oluş ne yazık ki mevcut değil. Uzun vadede etkisi azalsa da, ortaya çıkan bu tarz pandemilerin sadece insanı terbiye edeceğini düşünmek yanılsamadır. Kısa vadede etrafındaki tüm çevrede de ciddi bir yıkıma neden olacağı aşikardır. Bakmayın siz sokağa çıkma yasaklarının birçok ekosistemi canlandırdığı iddialarının dolaşımda olmasına, çoğunluğu sadece bir viralden ibaret. Sokağa inen yaban domuzunun ya da yaban keçisinin derdi beslenmek. Yoksa kendine yeni habitatlar bulduğu için değil. Hatırlayın üçüncü havalimanı yapılırken boğazdan yüzerek kaçmaya çalışan yaban domuzlarını. İşte onlar insandan kaçıyorlardı. Şimdi de insanın olmadığı zamanda açlıktan ölmemek üzere yiyecek bulmak için çaresizce caddelerdeler. Hem de insandan başka hiçbir canlının ayak uyduramayacağı beton yığınları arasında. Sizin canlanma olarak gördüğünüz aslında bir can çekişme.

Nitekim İngiltere’de geçtiğimiz hafta dolaşıma giren bir fotoğraf, yazının başında belirttiğimiz ve gerçekliğin ne olmadığını anlatan şeye işaret ediyordu. Sahte bir twitter hesabı Yokoluş İsyancıları’na atfen bir ifadenin yer aldığı afişlerin olduğu bir görsel paylaşmıştı. Olayın inkâr ya da reddedilmiş olması yaklaşımın sakatlığından bir şey eksiltmiyor. Çünkü burada konu Yokoluş İsyancıları değil, konu bu fikri yaklaşım.

Zaten konunun iç yüzü şurada anlatılıyor. Yokoluş İsyanı hareketinin sahip olduğu potansiyele yönelik yapılan bu tahripkar girişim aslında yeni bir fikri içeriğin anlatımı değil. Çok eski zamanlardan beri var olan bu sakat görüş bir anlamda çözümü herkesi bir kod satırına dönüştürüp hastalık kontrolü yapmakta gören otoriterliğin ekofaşist bir yansımasını anlatıyor adeta. Konuyu da bu bağlamda değerlendirmek bizi sanki Yokoluş İsyanı’nın bir görüşünü tartışıyor olmak gibi yanlış bir alana girmekten de uzaklaştırıyor.

Çözüm sistem değişikliğinde

Olayı otoriterlik ekseninde tartışmazsak, bu provakatörlüğü yapanların amaçlarının altında yatan şey olan çevreciliğin ırkçılık ve faşizm ile fikirsel bir bağı olduğu izlenimine hizmet edecektir. O yüzden yok öyle yağma. Yağma şurada var: Çin gibi otoriter bir ülkenin demir yumruk ile bu salgını kontrol ediyor oluşunu bu işin çözümüymüş gibi sunmakta!  Sorunun kaynağı olan yönetim, üretim ve tüketim sistemini revize etmek ya da alaşağı etmek ile hiç ama hiç ilgilenmeyen bir yaklaşımı iyi örnek ya da güzel yaklaşım olarak sunmak ciddi başka problemlerin de ortaya çıkmasına neden olabilir. Karşıtı olan sürü bağışıklığı anlamsızlığını nasıl zırvalık olarak niteliyorsak, insanların farklı renkler altında sınıflandırıp sosyal alanları içerisinde kontrol altında tutmak, uzun vadede norm haline gelme potansiyeli olan bir olağan üstü hal politikasına işaret etmektedir.

Çözümü henüz olmayan ve uzun süre de olacak gibi görünmeyen bir sürecin uzun vadede sosyal ve siyasal sistemi dört duvar arasına sıkıştıracağını görmemiz gerekiyor. İnsanların yaşamsal eski normallerini ortadan kaldırırken olması gereken yeni normaller yerine otoriter bir hukuksuzluklar normallerini uygulamaya sokmak uzun vadede çok daha büyük bir otoriterliği doğuracaktır. Çözüm ne otoriterlikte, ne de mevcut ekonomik sistemin yıkılmaması için uygulanan kapitalist kısıtlı kontrolde! Çözüm, sorunun kaynağı olan eski normallerin yerine yeni bir sistem ve yaşam tarzı arayışında. Ciddi bir sistem değişikliği yaşanmaz ise bir sonraki büyük felaket, bulunduğumuz çevrenin kısıtlı yaşanabilirliğini de ortadan kaldırma riskini taşıyor. Bu tehlikenin nedeni de iklim krizi ve beraberindeki kontrolü imkânsız olaylar zincirinde yatıyor. Tek çözümü de şu: İklimi değil sistemi değiştir. İnsanı değil yaşam tarzını mahkûm et.

Yazıyı Thomas Hobbes’un şu tespitiyle bitirelim:

Auctoritas non veritas facit legem.

Yasayı yapan otoritedir, hakikat değil.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKoronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Plastik ambalaj aldatmacası

Korona günlerinde tek kullanımlık plastik kullanımında ciddi bir artış olduğu aşikar. Burada kast etiğimiz tek kullanımlık plastikler sağlık ve hijyen malzemeleri tabii ki değil, daha çok ambalajlı ürünler. Açıkta satılan ürünler her nedense bir anda “virüs bulaştırıyor” algısıyla istenmeyen ürün haline getirildi. Ticaret Bakanlığı da bu algıya “marketlerin sebze ve meyveleri plastik poşetleyip öyle satmaları” anlamına gelen bir genelgeyle katkı sundu. Böylece hiçbir bilimsel bilgiye dayanmayan bir şekilde plastik poşetler her tarafta tekrar kullanıma girdi ve Ticaret Bakanlığı, Çevre Bakanlığı’nın uygulamaya soktuğu parayla poşet uygulamasının adeta ayaklarına kurşun sıktı.

Bu yaklaşım ile sıfır atık vizyonunun da sıfırlandığını söyleyebiliriz. Çünkü ambalajlı gıda çılgınlığı, çok az çöp çıkan evlerden bile her gün onlarca plastik çöpün çıkmasına neden oldu. İşin içerisine bir de plastik ve ambalajlı gıda satıcısı fırsatçıların manipülasyonları da girince bu akıl almaz ambalaj tüketimi bir halk sağlığı problemine dönüşmeye başladı desek, hata yapmış olmayız. Bu duruma çeşitli yazılarla ve açıklamalarla katkı sunanlar da var. İlginç bir dezenformasyon almış başını gidiyor.

Bir önceki yazımızda plastik ambalajın koronavirüs yayma potansiyelinden bahsetmiştik. Bu hafta da, yapılan yeni bir çalışmada bulunan bulgularla, plastik ambalajlı ürünlerin yarattığı tehdidi detaylandıracağız. Ancak buna geçmeden önce plastik ambalajlı gıdalara ambalajdan bulaşan kimyasallara değinmemiz gerekiyor. Çünkü plastikler üretilirken bünyelerine ciddi miktarda ek kimyasal maddeler ekleniyor. Ambalajın plastik tipine bağlı olarak bu miktarlar değişebiliyor. Bu durum da ne düzeyde kimyasalın ürüne transfer olabileceğini belirliyor. Zira, ambalajdan mikroplastik bulaşının tüketiciler için risk teşkil etmediği kolayca iddia edilebiliyor.

Mikroplastik bulaşı: Ambalajdan gıdaya

Ayrıca bu mikroplastiklerin insan sağlığı üzerine olan etkisinin de tartışmalı olduğunu iddia eden bir akıl tutulması mevcut. Tıpkı iklim krizi inkarcılığı gibi. Bu durum da bu kesimlerde meselenin kolaylıkla hafifletilmesine neden olabiliyor. Ancak işin içine kanserojenliği ya da öldürücülüğü tescilli kimyasallar da girince aynı zevat bir anda ölü taklidi yapabiliyor. Bakın bir dergi var! İsmi de “Food Additives and Contaminants” yani “Gıda katkı maddeleri ve kirleticileri”. Bu dergi, onlarca kirletici ile ilgili sürüyle yayın barındırıyor. Bizim sofra tuzlarındaki mikroplastik kirliliği makalemiz de burada yayımlanmıştı. Buradaki makaleleri karıştırdığınızda plastik eklentisi olarak kullanılan ve ambalaj ya da bir şekilde gıda ile temas ettiğinde gıdaya bulaşan kimyasallarla ilgili ciddi sayıda yayın bulabilirsiniz. En çok atıf alanlarından biri de Çin’de yapılan bir çalışma.

Çalışma en yaygın plastik eklenti maddelerinden biri olan Bisfenol A ve onun analoglarının gıdalardaki miktarlarını araştırmış. Bu amaçla 289 gıda örneği incelenmiş farklı düzeylerde ve hemen hemen tüm ürünlerde bu eklenti maddesine rastlanmış. Bir başka çalışma da İngiltere’den. Birçok gıda türünde plastik eklenti maddelerinden olan fitalat türlerine rastlanılmış. Her ne kadar rastlanılan miktarlar limit altı olsa da, ambalajlı gıda tüketme çılgınlığı bu miktarın uzun erimde risk oluşturabileceğini ortaya koymaktadır.

Bir diğer çalışma da Türkiye’den. Tüketilebilir sıvı yağlar üzerine yapılan çalışmada, en yüksek fitalat miktarı PET şişe içerisinde satılan yağlardan tespit edilmiş. Başka dergilerde yayınlanmış çalışmalara gelmedim daha. Örneğin, şu çalışma yine Türkiye’den. Hepimizin severek tükettiği yoğurtlarda –ki neredeyse hepsi plastik ambalajlarda satılıyor- çeşitli düzeylerde fitalat tespit edilmiş. Yani sözün özü, plastik ile temas eden ya da daha açık bir ifadeyle plastik ambalajlar içerisinde satılan gıdalara, plastiğin yapımı aşamasında kullanılan zehirli kimyasallar önemli oranda bulaşıyor. Bu kimyasallar da ya kanserojen ya da hormon bozucu.

Ambalajları açma şekli bile etkiliyor

İşte bu kimyasalların bulaşmasının bir diğer yolu da mikroplastik ayrışması. Yazının başında değindiğimiz çalışma da işte bu mikroplastiklerin ne düzeyde ambalajdan gıdaya bulaştığını irdeliyor. Sonuçlar ambalajlı gıda sevicilerini ve ambalajlı gıdayı matah bir şeymiş gibi sunan her konunun uzmanı köşe yazarlarını üzecek cinsten. Ambalajın uzunluğuna göre yapılan hesaplama cm-ambalaj başına 250 adede kadar mikroplastik direkt olarak gıdaya bulaşabiliyor. Çalışma her türlü ambalaj açma senaryosunu deneyerek gerçekleştirilmiş. Plastik kapları/torbaları/ bantları/kapakları açmak için mikroplastiklerin makasla kesme, ellerle yırtma, bıçakla kesme veya elle bükme gibi günlük yaşamımızdaki basit yöntemlerle ne düzeyde gıdaya bulaştığı ortaya konulmuş. Bu işlemlerin her biri için farklı olmak üzere yaklaşık 0.46-250 adet mikroplastik/cm bulaşı olabileceği ortaya konulmuş. Miktarlardaki çeşitliliğin ambalajı açma şekli, ambalajın sertliği, kalınlığı, plastik malzemelerin yoğunluğuna bağlı olduğu da tespit edilmiş. Örneğin bir şişenin veya çikolata ambalajının makasla kesilerek açılması sonucu üretilen mikroplastik lifler, doğrudan çıplak gözle bile görülebilmiş.

Öyle anlaşılıyor ki plastik ambalaj üretilirken, dolaşıma sokulurken, tüketilirken ve atılırken, yani tüm aşamalarda çevre ve insan sağlığı için tehlike arz ediyor. Buna rağmen alternatif tüketim alışkanlıklarının geliştirilmesini konuşmak yerine tüm bu zararlar göz ardı edilerek plastik ambalajın sağlıklı ve gerekli olduğunu iddia etmek olsa olsa art niyetliliktir, başka hesaplar içinde olmaktır. Ortada koronavirüs gerçeği varken ve bunun da insanın doğayla kurduğu ilişkiyle doğrudan ilgisi olduğu açıkken hala doğa düşmanı uygulamaları önermek ya da çözüm gibi sunmak doğa ve insan düşmanlığından başka bir şey değildir.

Ambalajcıların, plastikçilerin ve onların uzantısı vitrin süslerinin söylediklerinden kendinizi koruyun. Plastik;  üreticisi ve üzerinden para kazananları dışında kimsenin dostu değildir.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Koronavirüs en çok plastik yüzeylerde tutunuyor

Covid-19 salgını tüm dünyayı sarmış vaziyette. Bir yandan Çin’de kontrol edildiğine dair gelen haberler ile umutlar artarken, diğer taraftan virüsün ABD, İran, İtalya, Fransa ve Türkiye’deki seyri umutsuzluğu artırıyor. Üstelik önlem olduğu iddiasıyla açıklanan paketlerde yaşlıya kolonya ve dua; inşaatçıya da teşvik ve indirim olduğunu görünce karamsarlık daha da artıyor. Buna rağmen sağlığımızı korumaktan geri kalmamakta fayda var.

Anlaşılan o ki büyük ihtimal kaderimize terk edildik. Öyleyse yapabileceklerimizin sınırlarının bilincinde olarak bireysel korunma önlemlerini almaktan geri durmayalım. Bunların başında da kullandığımız eşyanın virüsü yüzeylerinde barındırma potansiyellerini bilmek geliyor. Bu tür bilgileri araştıran dünya çapında yüzlerce malzeme bilimci, mikrobiyolog ve virolog var. Almanya’dan dört araştırmacı; G. Kampf, D. Todt, S. Pfaender ve E. Steinmann, koronavirüslerin hangi yüzeylerde ne kadar süre kaldığını ve hangi dezenfektan ile ne kadar sürede temizlendiğini araştıran çalışmaları bir araya getirdi. Yaptıkları çalışmanın sonuçlarını da The Journal of Hospital Infection dergisinde yayımladılar. Sonuçlar oldukça ilginç ancak şaşırtıcı değil. Her anlamda insanlık ve çevre için tehlikeli olan plastik malzemeler, koronavirüslerin yayılmasında da önemli bir ajan görevi görüyor.

Virüsün plastik yüzeyde kalma süresi dokuz gün

Yazarlar, konu hakkında yapılmış 22 çalışmayı derlemişler. Buna göre Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu (SARS) koronavirüsü, Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS) koronavirüsü veya endemik insan koronavirüsleri (HCoV) metal, cam veya plastik gibi cansız yüzeylerde dokuz güne kadar kalabiliyor. Henüz Covid-19 ile ilgili yapılmış bir çalışma olmasa da benzer virüslerin özellikle plastik yüzeylerde dokuz güne kadar kalabildiğini ortaya konulmuş durumda. Yani kullandığınız ya da temas ettiğiniz bir plastik yüzey spesifik olarak etkili bir dezenfektan ile temizlenmemişse ve dokuz gün öncesine kadar da Covid-19 ile enfekte biri o yüzeye dokunmuşsa, o virüsün size de bulaşma ihtimali oldukça yüksek.

Çalışmada birçok farklı virüs tipi araştırılmış. Koronavirüslerin ise belirtilen yüzeylerde kalma süreleri şöyle:

  • Çelik yüzeyde 20-21 derecelerde 2-5 gün, 30 derecede 8-24 saat arası
  • Alüminyum yüzeyde 21 derecede 2-8 saat
  • Metal yüzeylerde oda sıcaklığında 5 gün
  • Ahşap yüzeylerde oda sıcaklığında 4 gün
  • Kağıt yüzeylerde oda sıcaklığında, 5 dakika ile 5 gün arasında virüsün tipine ve yoğunluğuna göre değişiyor
  • Cam yüzeylerde oda sıcaklığında 4 gün, 21 derecede 5 gün
  • Plastik yüzeylerde 2-25 derecede 2-5 gün, oda sıcaklığında 2- 9 gün
  • PVC yüzeylerde 21 derecede 5 gün
  • Seramik yüzeyde 21 derecede 5 gün
  • Teflon yüzeylerde 21 derecede 5 gün

Her dezenfektan işe yaramıyor

Yukarıda sayılanların tümü günlük yaşamda birebir temas ettiğimiz yüzeyler. Paradan tutun da maskeye, asansör tuşundan kapı koluna, pencereden banyo yüzeyine kadar. Ancak söz konusu  yüzeyler %62-71’lik etanol, %0.5’lik hidrojen peroksit veya % 0.1’lik sodyum hipoklorit benzeri yüzey dezenfeksiyonları ile bir dakika içinde etkin bir şekilde temizlenebilir. Ancak  % 0.05-0.2’lik benzalkonyum klorür veya % 0.02’lik klorheksidin diglukonat gibi diğer dezenfektanlar ile temizlenmişse ilgili virüsler hala o yüzeyde olabilirler.  Burada ortam dezenfeksiyonunun ne kadar önemli olduğu ve mümkün olduğunca plastik eşyalardan uzak durulması gerektiği gerçeği ortaya çıkıyor. Hali hazırda enfeksiyondan korunma amacıyla artan tek kullanımlık eşya arasında plastiği tercih azaltmakta fayda var.

Virüs nedeniyle eve kapandığımız şu günlerde dışarıdan sipariş ettiğiniz yiyeceklerin bir sürü tek kullanımlık plastik malzeme bulunuyor. Yemek siparişlerinin en kötü yanı her şeyin plastik içinde servis edilmesi! Üstelik bu yemekler hazırlanırken de hijyen kurallarına dikkat edilip edilmediğini bilmiyorsunuz (virüsün seramik yüzeylerde beş gün kalabildiği anlaşılıyor).  Burada bahsettiğim hijyen, bu virüs için spesifik hijyen önlemi. Yoksa masayı tezgahı gün sonunda yıkamak anlamlı bir hijyen sağlamıyor.

‘Plastikten uzak dur, hijyene dikkat et!’

Çalışanlar özel önlem almamışsa durum sıkıntılı olabilir zira koronavirüsün ağız, burundan gelen ve gözyaşı gibi salgılarla bulaştığını biliyoruz. O zaman hızlı tempoda yemek yetiştirmek zorunda kalan bir işletmenin çalışanlarının ya da oradaki yüzeylerin ve kuryenin bu virüs ile temas edip etmemesinin, bunu da sizin kullanacağınız plastiklere bulaştırmayacağının garantisi yok. Sizin sizden önce kimsenin kullanmadığını düşündüğünüz plastiklerin öylece açıkta beklediğini ve dezenfektanla da temizlenmediğini bilmeniz gerekiyor. Çünkü adı üstünde tek kullanımlık! Nitekim Alman araştırıcıların yaptığı çalışmada değindikleri plastik de tam olarak bu plastikler. O halde bir şey sipariş ettiğinizde gelecek olan şeyin bu virüs ile özellikle de plastik varsa onun yüzeylerinde bulaş olma ihtimali oldukça yüksek. Yapılacak şey basit: Plastikten uzak dur ve hijyene özen göster.

Koronavirüs ile evlere kapandığımız bu günlerde işinizi şansa hayatınızı da kadere teslim etmeyin. Önleminizi alın. Nitekim tercihleriniz sizin geleceğinizin de belirleyicisidir. Daha az plastik ile virüs bulaşma riskini önemli oranda azaltabilirsiniz. Yemeğinizi evde yapın ve plastik ile temasınızı en aza indirin.

Unutmayın plastik dostunuz değildir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Koronavirüs için harekete geçen akıl iklim krizinde neden ölü taklidi yapıyor?

COVID-19 Çin’de yavaşlama eğilimine girdi girmesine ancak dünyanın diğer bölgelerinde son hızla yayılmaya devam ediyor. Tüm ülkeler bu konuda sıkı önlemler alıyor. İtalya, Danimarka gibi ülkeler memleketi komple kapatırken, birçok ülkede tüm toplu etkinlikler iptal ediliyor. Okullar boşalmış, marketler neredeyse yağma düzeyinde talan edilmiş halde. Adeta post apokaliptik bir filmin ilk 25 dakikalık bölümünü canlı olarak yaşıyoruz. Tüm dünya konunun ciddiyetinin fevkalade farkında. Herkes alınan önlemleri anlayışla karşılıyor. Komplocu eblehler ve geninin kudretli olduğunu zanneden ahmaklar dışında durumun gidişatını herkes ilgiyle takip edip belirlenen ve olması gereken önlemlere uyuyor. Müthiş bir adı konulmamış ortak akıl söz konusu.

Herkes elini yıkamayı yeniden keşfetti. Şimdiye kadar yerini anlamsız kokulu ıslak mendillere ve losyonlara kaptırmış olan kolonya yeniden revaçta. Tüm bunların hepsi bir salgın için. Öldürücülüğü çok yüksek olmasa da yarattığı korku ve beraberinde gelişen farkındalık inanılmaz. Öyle ki bu hızla devam ederse sırf el yıkama yüzünden su sıkıntısı bile baş gösterebilir. Yani ciddi bir önlem alma seferberliği var. Olsun da olması gereken bu. Sadece üç ay gibi bir sürede yaşanıyor tüm bunlar.

Tembel beyinler!

Tüm bunları neden mi anlatıyorum? Şundan dolayı: Öldürücü etkisi kısa sürede ortaya çıkan bir probleme karşı anında reaksiyon gösterilebiliyor, hem de küresel boyutta. Benzer bir durum Zika, Ebola vb salgınlarda da görülmüştü. Zira hastalığa kapılınca etkisini kısa sürede gözlemleyebiliyoruz. Mesela hava kirliliği, plastik kirliliği ya da küresel iklim krizi gibi etkisi daha uzun sürede gözlemlenebilen problemlerde benzer bir reaksiyon oluşmuyor. Kısacası beynimiz etkisi uzun sürede ve zamana yayılarak ortaya çıkan ve hatta kimi zaman nesillere yayılan olaylara karşı harekete geçme konusunda oldukça tembel. İkna olmuyor. En azından özel bir farkındalık yoksa viral enfeksiyonlara gösterilen reaksiyonlara nazaran yaprak bile kımıldatamıyor. Peki neden?

George Marshall, “Don’t Even Think About It: Why Our Brains Are Wired to Ignore Climate Change” isimli kitabında bu soruya geniş ve ilgi çekici bir cevap sunuyor. Kitabın ana teması, iklim değişikliği sorununun bilimsel veya teknik değil psikolojik olarak nitelendirilmesine dayanıyor. İklim Destek ve Bilgi Ağı‘nın da kurucusu olan Marshall, alışılmışın dışında bir şekilde bu soruyu cevaplamak için terör yönetimi teorisini, bilişsel önyargıyı, seyirci etkisini ve sosyal bilimciler tarafından geliştirilen diğer kavramları kullanıyor. Merak edenler kitabı okuyarak daha detaylıca neden küçük beynimizin farklı olayların benzer sonuçları olsa da nasıl farklı tepki verdiğini iklim krizi üzerinden gayet güzel bir şekilde öğrenebilir. Ancak ben yine de kitaptaki bazı tespitleri buradan vermekte yarar görüyorum. Marshall bir psikolog olan Daniel Kahneman’dan şunu aktarıyor:

İklim değişikliği ile başa çıkabileceğimiz konusunda son derece şüpheliyim çünkü uzak, soyut ve tartışmalı olarak algılanan bu tehdit, kamuoyunu ciddi şekilde harekete geçirmek için gerekli özelliklere sahip değil”.

Kahneman iklim krizinin uzun vadeli olan ve sonucu daha zamana yayılarak ortaya çıkan bir olay olduğunu ve bu yüzden de insanların bu duruma insanlar şüpheyle yaklaştığını belirtiyor. Bu durum tabii ki bir avuç iklim mücadelecisini kapsamıyor çünkü konu hakkındaki hazır bulunuşluk oldukça belirleyici.

Burada bir kıyaslama yapmak yerinde olacaktır. Çünkü iklim krizi veya hava kirliliği ya da plastik kirliliği konusunda önlem alma meselesinde küresel sermayenin isteksizliğinin nedeninin ekonomik kaygılar olduğu çokça dile getirilen bir durum. Yani tröstler para kaybetmek istemiyor çünkü işin ucunda kârdan zarar söz konusu. Ancak görünen o ki COVID-19 vakasında bu konuda pek de kimsenin sesi çıkmıyor. Petrol fiyatları hiç yoktan tonla değer kaybetti. Tüm dünya borsaları çöküşte ve ciddi bir kriz geliyor. Bunların COVID-19 ile ilişkisi açık ve net.

Geleceğin refahı

Ancak buna rağmen mesela sera gazı salımını azaltmak için isteksiz davranan ABD, COVID-19 yüzünden ülkeyi kapatmayı bile konuşabiliyor. Bütün şirketler ciddi bir değer kaybı yaşıyor ve durum gerçekten vahim. Benzer bir durum iklim krizi nedeniyle de gerçekleşecek ancak işin can alıcı noktası şu! İklim krizinin etkilerinin ortaya çıkışı biraz zaman alıyor! Bu da aksiyona geçilmesini yavaşlatıyor. İşte burada da önlem alınması noktasındaki isteksizliğin nedeni ortaya çıkıyor.

Yale üniversitesinden fütürist ve sosyolog Wendell Bell bu durum için şunu söylüyor:

“Geleceğin refahı için fedakarlık yapmak tek yönlü bir sokak gibi görünüyor”.

İşte etkisi ve öldürücülüğü kesin olsa da, ortaya çıkış süresi biraz zaman alan ve alınan tedbirlerin de etkisini yine uzun vadede gösteren olgulara karşı beynimizin yaklaşımı! Adeta ölü taklidi! Ancak işin bir diğer tarafında da mevcut COVID-19 pandemisinin ya da başka bir sürü felaketin iklim kriziyle de ilgili olduğu gerçeği duruyor. Yapmamız gereken belki de bu bağlantıya odaklanmak. Daha basite indirgenmiş bir şekilde bu ilişkileri kurup etkisini kısa sürede hissettiren olaylar ile iklim krizi arasındaki bağa odaklanmak. Bunu yapabilirsek belki de iklim krizine karşı alınabilecek önlemlerde de hızlanma gerçekleşebilir.

O halde sözlerimizi New York Üniversitesi’nden etik uzmanı Samuel Scheffler‘in sözleriyle bitirelim: “Gelecek için çalışmamızın tek yolu, onların adına hareket etmeye motive olmamızdır”. İşte bunun da tek yolu gelecek için grev yapan çocuklara destek olmaktır.

Kategori: Hafta Sonu