Köşe Yazıları

Adalet Yürüyüşü’nde on yedinci günden notlar!

Savaş Çömlek

Adalet Yürüyüşü’nde İstanbul’a kalan mesafe azaldıkça sayı da artıyor. 17. gününde yürüyüşe katılanların sayısı 20 bine dayandı.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı yürüyüş İstanbul’a yaklaştıkça toplumun geniş kesimlerini kucaklama iddiasına daha çok yaklaşıyor. Buguünkü etapta odalar ve barolardan geniş katılım vardı.Özellikle barolardan katılanlar aşırı sıcaklara rağmen cüppeleri ile yürümeye özen gösterdiler.Katılımcıların yaş ortalamasının yüksek oluşunun yanısıra kadınların hem nitelik hem de nicelik olarak katılımları da dikkati çekecek ölçüde yüksekti.

Kılıçdaroğlu mola yerinde de yürüyüşe katılanlarla biraraya geldi. Bugünkü yürüyüşe katılan yazarlar Aslı Erdoğan, Aslı Perker, Ceren Sözeri, Belma Fırat, Hacer Yeni, Ilgın Sönmez, Nazlı Karabıyıkoğlu, Ayşegül Tözeren, Ruhan Bilkay, Karen Alguadiş, Ebru Nihan Celkan ve Ayşe Önal Kılıçdaroğlu’nun yanına gelerek destek mesajı verdi.

Antikapitalist Müslümanların yanısıra, taraftar gruplarının da katıldığı bugünkü etapta feminist grupların yanısıra Temiz Hava Hakkı Platformu’ndan Bakırköy Dayanışması’na kadar değişik toplum kesimlerinden katılımlar da oldu.

Şarkılar, türküler eşliğinde yürüyen binlerce katılımcının, tek sloganı ‘’hak, hukuk, adalet’’ idi.

Yol boyunca iki üç kişilik grupların daha çok bozkurt  ya da rabia işareti yaparak provakasyon girişimleri sık sık yaşandı. Yürüyüşe katılanların alkışlarla ve gülümseyerek bazen de hiç farketmeyerek yollarına devam edişleri provakasyon girişiminde bulunanları hem şaşırtıyor hem de derin bir hayal kırıklığı yaratıyordu.

Provakasyon girişiminde bulunanların en çok sözlü taciz konusu taşınan Türk bayrakları ve özelliklede Beşiktaş Belediyesi tarafından getirtilen 1.000 metrelik Türk Bayrağı idi. ‘’Ne hakkınız var bunu taşımaya, siz niye bunu taşıyorsunuz?’’ şeklindeki sözlü sataşmalara yürüyüşcülerin yanıtı sadece alkışlamak oldu.

Kanal A muhabirlerinin yürüyüşçüler yüzünden araç trafik akışının yavaşlamasını ‘’millete zulüm ediliyor şeklinde haberleştirme girişimleri de’’ not edilmesi gereken olaylardan bir diğeri idi.

Öğle saatlerinde araçlara yerleştirilen kolonlarla mehter marşı ve taşlı saldırı girişimi de provakasyon girişimlerinin yeni bir boyuta taşınması oldu. Bu provakasyonla eş zamanlı olarak hemen dinlenme alanının başka bir köşesinde ise Gezi ruhunun adalet yürüyüşçülerini kucakladığını gösteren başka bir fotoğraf karesi çekiliyordu.

Hem yürüyüş kortejlerinde hem de mola yerlerinde yapılan ortak sohbetlerde en çok sözü edilen konulardan birincisi Kılıçdaroğlu’nun şaşırtıcı fiziksel performansı idi. Bir diğer konu da özellikle ana akım medyada yer alan çarpıtmalarla, yürüyüşü küçültmeye çalışan köşe kadıları ve onların sıkıcı papağanlarının zevzeklikleriydi.

 

Savaş Çömlek

Hafta SonuManşet

Eko Okullar programında öğrenim gören Güneş ve Defne’den ekolojik yaşam tüyoları

Eko okullar programı çevre bilincini, çevre yönetimi ve sürdürülebilir kalkınma anlayışını geliştirmek için uygulanan bir proje olup Şişli Terakki Okullarında da uygulanmaktadır.

Şişli Terakki Okullarında 2010-2011 eğitim yılında ‘’çöp ve atık’’ temasıyla başlayan program, 2013-2014 döneminde ‘’su’’ temasıyla sürdürülmüş, 2016-17 yılının teması  olarak da ‘’enerji ‘’ saptanmış.

Ayçiçeği sınıfından Güneş ve Ergüvan sınıfından Defne

Defne ve Güneş ile konuştuk

Yeşil Gazete olarak biz de 23 Nisan’ın arefesinde okul öncesi dönem öğrencileriyle kısa bir söyleşi yaptık. Ayçiçeği sınıfından Güneş Kurtonur ve Ergüvan sınıfından Defne Çömlek’le yaptığımız söyleşide bazen biz sorduk bazen de onlar birbirlerine sordu.

Defne Çömlek: Evde ve okulda eko okul sorumlusu kim?

Güneş: Benim

Defne Çömlek: Evde ve okulda eko okul için ne yapıyorsunuz?

Güneş : Evde posterler yapıyoruz sonra da okulda anlatıyoruz.

Defne: Evde beyaz eşyaları kapatmayı unutuyor musunuz?

Güneş: Yoo unutmuyoruz!

Defne: Eko okul sorumlusu bir toplantıya gidip orda ne yapıyor?

Yeşil Gazete: Güneş sen eko okul sorumlusuymuşsun galiba. Hangi sınıfın sorumlususun?

Guneş: Ayçiçeği

Yeşil Gazete: Neler yapıyorsunuz toplantılarda?

Guneş: Enerjiyle ilgili şeyler yapıyoruz? Posterler hazırlayıp duvarlara asıyoruz

Yeşil Gazete: Bu posterlerde ne yazıyor, nelerden söz ediyorsunuz?

Güneş: Enerjiyi tasarruflu kullanmak lazım. Bir de denizleri kirletmememiz lazım. Güneş panelleri kullanmak iyi bi şeymiş

Yeşil Gazete: Niçin enerji tasarrufu yapmak lazımmış?

Güneş: Dünyamız boşuboşuna kirlenmesin diye.

Yeşil Gazete: Peki Defne siz ne yapıyorsunuz okulda enerjiyi boşuna harcamamak için?

Defne: Sınıfımızdaki ışıklar bizim enerji tasarruflu ampuller kullanıyoruz. Suyu açık bıraktığımızda kapatıyoruz. Bizim okulda bir tane kağıt bir tane normal çöp kutusu var. Onları doğru çöplere atıyoruz.

Yeşil Gazete: Siz de çöpleri ayrıştırıyor musunuz Güneş?

Güneş: Evet mesela öğretmenim su şişeleri çöp kutusuna atıyor biz de kağıtları geri dönüşüm kutusuna atıyoruz. Ama bazı arkadaşlarım kağıtları boşu boşuna harcıyor. O yüzden de sınıfımızda bir sürü kağıt yenilemek zorunda kalıyoruz. O yüzden de kağıtlara yazık oluyor.

Defne: Ve aynı zamanda ağaçlara da yazık oluyor. Çünkü kağıtlar ağaçtan yapılma.

Yeşil Gazete: Peki evde ve okulda  neler yapıyorsunuz?

Güneş: Kağıtları geri dönüşüme atıyoruz.

Defne : Okulda gereksiz ışıkları kapatıyoruz, Evde de kapatıyoruz. çamaşır makinası, fırın, bilgisayar gibi eşyaları da kullanmazken kapatıyoruz.

Yeşil Gazete: Defne sizin evdeki ‘eko ev’ sorumlusu kim?

Defne: Benim

Yeşil Gazete: Peki sizin sınıfın eko okul sorumlusu kim Defne?

Defne : Herkes

Yeşil Gazete: Son olarak söylemek istediğiniz bi şey var mi?

Güneş: Enerjiyi tasarruflu kullanmazsak dünyamız boşu boşuna kirlenir!

Defne: Eğer Kağıtları  boşuna harcarsak bütün ağaçlar kesilir, oksijenimiz kalmaz.

Yeşil Gazete: Bize zaman ayırdığınız için ikinize de çok teşekkür ederiz.

 

Röportaj: Savaş Çömlek

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

Kendi çocuklarını yiyen Müslüman Gulemler

 

yunusCümle yaradılmışa, bir göz ile bakmayan

Şer’in evliyasıysa hakikatte asidir

                                        Yunus Emre

 

chalie-hebdo-660x330

Charlie Hebdo neydi? Niye saldırıya uğradı ? Anlaşıldığı kadarıyla işin aslını bilen çok fazla insan yok? Charlie Hebdo ayrım gözetmeksizin yani dini ve etnik kimlikleri, cinsel yönelimleri ve ideolojleri ne olursa olsun tüm politik ve dini liderleri hicveden bir mizah dergisiydi. Müslümanların peygamberi Muhammed’in karikatürlerinin basılmasıyla başlangıçta bir ilgileri yoktu. Daha çok Hıristiyanlarla ve Avrupa’nın politik liderleriyle uğraşıyorlardı. Danimarka’da basılan ve köktenci Müslümanları öfkelendiren Muhammed karikatürleri çizen ve yayınlayan gazeteciler ölümle tehdit edilince de “düşünce ve yayın özgürlüğüne destek olma” amacı ile aynı karikatürleri bastılar. Charlie Hebdo Müslüman bir sosyoloğun editörlüğünde geleneklere uyup İslam peygamberi Muhammed’in hayatını çizgi roman da yapmıştı. Sınırlarda dolaşmayı seven, ismi Fransa ile özdeşleşmiş çizerleri ve editörleri vardı. Hara Kiri olan ilk adına yakışır bir cesaretle hem mühim adamlarla hem de sembollerle uğraştılar. Bu yüzden de çok eleştiri aldılar. Ve köktenci Müslümanlar tarafından katledildiler.

Düşünüyorum da 68 devriminin en temel değerleri olan özgürlük ve demokrasi talebinin sembollerinden biri olan bu dergiye saldıranlar, acaba yabancı düşmanlığı ve islamofobiye rağmen Müslümanların Avrupa’da var olabilmelerinin bu değerler sayesinde olduğunun farkında mıydılar? Yüzyılın başında bazı bölgelerde nüfusun %20-30’u Ermeni, Rum, Süryani Hristiyanlardan oluşan ülkemizde bugün neredeyse hiç Hıristiyan kalmadığı düşünülürse, Charlie Hebdo dergisinin savunduğu özgürlük anlayışının önemini hissetmek belki daha kolay olur.  Katliamın sorumlusu üç terörist onları ölüme gönderen imamlarının emriyle, yaşam hakları dahil tüm hak ve özgürlüklerini en çok savunan ve bu hakların güvencesi olan Charli Heblo çalışanlarını öldürdüler. Bundan daha kara bir kurgu mümkün müdür?

Kapitalizm eleştirisi yapan emperyalizmden dem vuran bir grup yorumcu hem sosyal medyada hem de ana akımda temaşa edip, belagat sergiliyorlar. Ama ben, batılılar şunu yaptı, bunu yaptı, bir sürü Müslüman ölüyor kimsenin sesi çıkmıyor, bunun olacağı belliydi, her şeyin sorumlusu kapitalizm gibi havalı laflarla yorumculuk yapanların ne dediklerinin farkında olduklarını sanmıyorum. Zira bu belagat sahiplerinin ne kardeşleri ölmüş, ne anneleri ne babaları ne de çocukları… Katliam alkışçılarının bir kısmı da kendini Müslüman sanıyor. Hâlbuki her Müslüman Musa’nın “öldürmeyeceksin” yasasından, İsa’nın “sevgisinden” mahrum olanların Muhammed’in hakikatine kavuşmalarının mümkün olmadığını bilmekten mesuldür. Bir de biz cihattayız diyenler var ki, cihat meselesi en Ortodoks din âlimleri için bile tartışmalıdır. Ama en azından Müslümanın cihadı önce kalpte, gönülde olur. Onu tamamlamadan kafasına çaput bağlayıp imam olanın, eline silah alıp cihatta olduğunu iddia edenin dininden de aklından da şüphe duyulmalıdır. Nefis terbiyesi, amel ve ahlak yoksa din de yoktur. Dinin olmadığı yerde cihat ta olmaz.

Katliamı gerçekleştiren teröristlerin konuya ilişkin sözleri ‘’Biz intikam aldık’’ şeklindeydi. İntikam duygusu beş yaş civarında belirgin olan bir duygudur ve gelişimin değişik aşamalarında sönümlenerek sosyal yaşamda kaybolması beklenir. Bir erişkinin intikamdan söz etmesi en hafif ifadeyle ayıptır. Başka bir deyişle intikam davranışı evrensel ahlak normlarının kabul edemeyeceği bir duygudur. Ahlaka uygun olmayan intikam davranışının hangi dince kabul edilebileceğine varın siz karar verin.

İnsan uygarlığının geldiği  aşamayı sorgulamayı gerektireçek, daha kadim bir meseleyi işaret eden bu şiddet sarmalının işaretlerini son yıllarda canlı yayınlarla izlemeye alıştık.Tüm bileşenleri ile birlikte doğaya uygulanan şiddet ve yok sayılan haklar toplumsal yapıyı şiddeti olağanlaştıran bir kırılganlığa sürüklüyor. Tüketim toplumunun bu günkü aşamasında zaten beklenen patlamalar, şiddet tekelini elinde bulunduran küresel ğüçlerin fütürsuz uygulamalarıyla birleşince şiddet sarmalının tüm gezegeni sarmasına şaşırmak pek de mümkün değil…

Artan terör tehlikesi ve ardından gelen güvenlik doktrinleri bir süredir olduğu gibi önümüzdeki yıllarda da  otoriter rejimlerin yeni dünyanın hakimi olacağı anlamına geliyor. Gündelik yaşamımız güvenlik sağlayıcı makineler ile asker ve polisler tarafından açık hava hapishanesine çevrilmiş durumda. Devlet  bireylerin karşısında gittikçe güçleniyor. Liderler hesap verme zorunluluğu olmayan Tiranlara dönüşüyor. Geçen yüzyılda elde edilen bireye ait temel hak ve özgürlüklerin gönül rızasıyla geri alındığını şaşkınlıkla gözlemliyoruz. Terör korkusu ve özgürlükler arasında seçim yapmaya zorlanan insanların çaresizliği gittikçe artıyor.

Ama cahiliye devri gelenekleri ile İslamı birbirine karıştıran bir grup Radikal İslamcı ile diğer Müslümanlar arsında er geç bir ayrışma yaşanacak. Bu ayrışmanın kanlı olmamasını dilemekten başka seçeneğimiz yok. Müslümanların başına gelen her felakette batıyı, emperyalizmi, kapitalizmi suçlayarak arınmak mümkün değil. Batı medeniyetine karşı duyulan haset nedeniyle ortalığı kırıp döken yaramaz çocuklar gibi davranmak yerine büyümeyi olgunlaşmayı öğrenmek gerek. Geleneğe uyup bir de makam sahibini söyletelim ki muradımız kalplere nüfuz etsin.

neyKabe’den maksadın varmaktır yâra,

Kör gibi tapınma, kara duvara,

Hızır’ı ararsan kendinde ara,

Bulamadım gibi rezalet etme.

(Neyzen Tevfik)

Kendini Müslüman sanan, hasetle kirlenmiş kalplerini temizlemek yerine kendi çocuklarını yiyerek beslenen bir grup cihatçı imamın bu korkunç ruh hallerinin Müslüman dünyasında yaşanan felaketlerin en önemli nedenlerinden birisi olduğunu kabul etmeden sorunların çözümünü tartışmaya başlamak mümkün değil. Kendi çocuklarını yiyerek beslenen bu arkaik babaların bir diğer vazifeleri de otoriter yeni dünya düzeninin koruyucu gulemleri olmalarıdır.

Bilerek ya da bilmeyerek, düşmansız ayakta durmakta zorlanan yeni dünya düzeninin payandalarından biri olan cihatçılardan en çok razı olanlar kuşkusuz özgürlüklerden korkan demokrasiden kaçan yeni dünya düzeninin hakimleridir.

ManşetTürkiye

Biber gazı öldürüyor, yasaklansın sempozyumu

İstanbul Tabip odası, 31-Mayıs-2011 tarihinde Hopa’da düzenlenen gösteriler sırasında Metin Lokumcu’nun biber gazı nedeniyle öldüğünün tespit edilmesinden sonra, biber gazının ölümcül etkilerini tartışmaya açmıştı. Gezi Parkı direnişi sırasında ve ardından göğüs hastalıkları uzmanlarının gaza maruz kalanlar üzerinde yaptığı araştırmalar biber gazının ölümcül yan etkilerini bir kez daha ortaya koymuştu.Hekimler arasında biber gazının yasaklanması gerektiğine ilişkin görüşler, İstanbul Tıp Fakültesi Kemal Atay Amfisinde yapacakları sempozyumla kampanyaya dönüşüyor.

Dünyada gösteri kontrol ajanları- göz yaşartıcı gazlar olarak en sık Oleoresincapsicum (OS) ve chlorobenzylidenemalononitrile (CS) isimli kimyasallar bilinmektedir. Türkiyede de Gezi Direnişi süresince en sık  CS kullanılmıştı.

Aynı zamanda sempozyum katılımcısı olan Göğüs Hastalıkları Uzmanı doktor Nilüfer Kongar ”niçin bu gazların yasaklanması gerektiğine” ilişkin, Yeşil Gazetenin sorularını yanıtladı:

Ani ölüm vakaları

Yapılan hayvan deneylerinde göz yaşartıcı gazların dakikada 25000 – 150000 mg/m3 solunmasının erişkin sağlıklı deneklerin % 50’sinde ölüme neden olduğu bilgisini veren Doktor N. Kongar, biber gazına maruz kalındıktan sonra, kalp damar sisteminde ortaya çıkan çeşitli sorunların ardından solunum yetmezliği nedeniyle  ani ölüm olguları bildirildiğini söyledi.

Ölümlerin tümünde ağır hava yolu lezyonları var

Göz yaşartıcı gazların neden olduğu ölümlerin tümünde ağır hava yolu lezyonları, pulmoner ödem ya da solunum sisteminde var olan patolojiler tespit edilmiştir diyen Doktor N. Kongar astımlı bir hastada ve bronşioliti olan bir diğer erişkinde hızlı gelişen ölümün nedeni olarak biber gazının olgu sunumu olarak bildirildiğini açıkladı. Doktor Kongar diğer bir olgu olarak da kaza sonucu gaza maruz kalan bir ”yeni doğanda” ölüme yol açabilecek ağır akciğer hasarının gözlendiğini anlattı.

Doktor N. Kongar, biber gazının solunum yolu hastalığı, kalp hastalığı olanlar ile beyin anevrizması tespit edilenler için ayrıca tehlikeli olduğunu, çocuklar, immun yetmezliği olanlar ve gebeler için de ölüm riski taşıdığını bu yüzden de kesinlikle yasaklanması gerektiği görüşünde olduğunu açıkladı.

18

Herkesin Katılımına Açık

Sempozyum, İstanbul Tabib Odası başta olmak üzere ilgili uzmanlık dernekleri ve hekimlerin katkıları ile düzenleniyor. Biber gazı yasaklansın temalı sempozyumda biber gazının ölümcül etkilerini tespit eden bilimsel çalışmalar ve olgu sunularının yanısıra, tıp etiği ve hukuku boyutta irdeleniyor. Yarattığı fiziksel ve ruhsal travmalar konusunun da tartışılacağı toplantı herkezin katılımına açık olacak…

Print

 

Yer: İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi Kemal Atay Amfisi

10/Ocak/2015 saat: 9 30-17 15

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

Köşe Yazıları

Vegan/Vejetaryen beslenenler dışarıdan B12 almalı mı?

Beslenme biçimi hem biyolojik hem de psikodinamik açıdan insana ve uygarlığa yön veren temel etmenlerden biridir. Beslenme kültürü bir yandan bireyi ve tarihsel olanı etkilerken diğer yandan da tüm canlıların biyolojik evriminin önemli parametrelerinden biridir.

Beslenme biçimine kültür gelenek ve politik tercihlerin yanı sıra elde bulunan seçenekler de yön verir. Örneğin Budist olan Moğolların inanışları nedeniyle hayvan eti yememeleri gerekirken yaşadıkları topraklarda başka şansları olmadığı için hayvansal gıdalarla beslenirler ve Budist olmaya devam ederler. Farklı kültürler ve hatta uygarlıkların bir arada yaşadığı gezegenimizde tükettiğimiz gıdaların değerini ve insan vücudu için ne kadar sağlıklı olduğunu ölçerken de temelden farklı ölçütleri kullanan, tarif eden eğilimler vardır. Batılılar proteinler, mineraller, vitaminler üzerinden besinlere değer verirken doğu kültüründe yaşam enerjisi kavramıyla besinler değer kazanır.

24

Yıllar önce Vegan /vejeteryan beslenmenin yüzlerce yıldır oldukça yaygın olduğu Hindistan’dan gelen bir Ayurveda Gurusunun, yemek yapma atölyesine katılmıştım. Hem lezzetli bir yemek yapmanın hem de uzun ve sağlıklı yaşamın sırrının yaşam enerjisi yüksek olan besinlerle beslenmek olduğunu anlatmıştı.

Yaşam Enerjisi Süresi: 6 Saat

 

Topraktan çıktıktan ya da dalından koptuktan sonra tüm besinlerin yaşam enerjisinin tükenmeye başladığını altı saat sonrada artık yaşam enerjisi taşımadıklarını anlatan Ayurveda Gurusu, hele de buzdolabına giren bir besinin hiç yaşam enerjisi içermediğini anlatmıştı. Kendim dâhil, batılı düşünme tarzıyla yaşam enerjisi kavramına ikna olmak kolay değil ama binlerce yılın birikimi ile oluşan kadim kültürlerin ürettiği bilgiyi toptan yok saymak da olanaklı değil. Yine aynı Gurudan öğrendiğim başka bir motto da ‘’eğer size ve çevrenize barış getirmiyorsa ne yediğinizin bir önemi yoktur.’’

Hem gündelik hayatta hem de sosyal medyada Vejeteryan / Vegan beslenmeye ilişkin güvenilir kaynaklardan beslenmeyen birbiriyle çelişen görüşler dillendirilmektedir. Sizin için araştırdık. Muradımız, farklı kaynaklardan derlediğimiz bilgilerin okuyucularımızın katkılarıyla daha da faydalı ve güvenilir hale gelmesidir.

Ne nedir? Ne değildir!

Kuşkusuz karışık beslenen ya da vejeteryan olmayan normal popülasyonda da beslenme biçiminden bağımsız olarak hem genetik hem de sonradan edinilen hastalıklar nedeniyle bazı besin ürünlerinin vücutta eksikliğine bağlı sorunlar yaşanmaktadır. Her biri sayfalarca sürecek bu konulardan bahsetmek niyetinde değiliz. Bu yazıya temel olacak konu Vejeteryan / Vegan beslenenleri diğer beslenme biçimlerini seçenlerle, en azından eşit kılacak bilgileri paylaşmaktır.

Önemli Bilgi

25Örneğin düzenli olmak şartıyla sadece yumurta tüketen vejetaryenlerın dışardan hiçbir takviye beslenme ürününe ihtiyaçları yok. Yani vitamin mineral vb eksikliğine bağlı hastalık gelişme olasılığı normal popülasyonla aynıdır.

Acı Gerçekler

Veganlarda özellikle B12 vitamini eksikliği gelişme olasılığı normal popülasyondan daha yüksektir. Hatta süre ve kişisel farklılıklar olmakla birlikte mutlak olarak B12 eksikliği ortaya çıkar. Çünkü ne yazık ki vücuda faydalı olan B12 vitamini sadece hayvansal gıdalarda vardır. Deniz yosunlarında ve soya ürünlerinde de vücuda yararlı yetersiz miktarda da olsa mevcuttur ama pratikte değeri yoktur.

Yapılması Gereken

b121Altı aydır katı vegan olanların mutlaka B12 desteği içeren besin katkılarından ya da doğrudan B12 tabletlerinden kullanmaları bu vitamin eksikliğine bağlı hastalıkların ortaya çıkma risklerini vegan olmayan popülasyonla eşitler. B12 vitamini eksikliğine bağlı bir takım kan hastalıkları yanı sıra sinir sistemini etkileyen sorunlar da ortaya çıkar. Nadir doğumsal nedenlerle birlikte şişmanlık ameliyatları başta olmak üzere, geçirilen mide barsak operasyonları ve hastalıkları B12 vitamini eksikliğine neden olur. Bazı insanlarda ağızdan alınan B12 vitamini emilemediği için etkili olmayabilir belli aralıklarla kaslardan iğne yoluyla ya da damardan verilmesi gerekebilir.

Tartışmalı konular ve yanıtlar

27...

50 yaş üstünde de B12 emilimi ve depolanmasının azaldığı da bildirilmiştir.  B12 vitamini özellikle karaciğerde olmak üzere vücutta depolanır ve eksikliği altı aydan erken ortaya çıkmaz. Bazı vakalarda (özellikle okuduğum bilimsel çalışmalarda Hindistan’da yaşayanlarla ilgili idi)beslenme biçimi nedeniyle B12 alımı sınırlı olan insanlarda altı yıla kadar eksikliğin görülmediğine ilişkin örneklere rastlanmıştır. Ancak bu bilginin de pratik bir değeri yoktur. Tüm bunların yanı sıra vegan anneler için gebelikte ve emzirme döneminde B12 ihtiyacının önemli ve artmış olduğu unutulmamalıdır.

Piyasada satılan B12 vitaminleri bakteriler tarafından üretilir. Bir takım bitki karışımlarından elde edilen B12’nin işe yaradığı henüz gösterilememiştir. Hayvansal gıdalar dışında insan vücuduna yarayan B12 kaynağı besin yoktur. Olan besinlerdeki B12 ya yararsızdır ya emilememektedir ya da işe yaramayacak kadar azdır.

Sürekli B 12 eksikliği yaşayanlar bu duruma bir miktar adapte olabilirler ama bunun da bir sınırı vardır. Eğer B12 üretemiyor oluşumuz evrim ile ilişkili ise bile, yüzbinlerce hatta milyonlarca yıl süren evrim sürecini geri çevirmek mümkün değildir. Geçen yüzyılda topraktaki bakterilerin ürettiği B12 kalıntıları taşıyan, topraktan gelen gıdalarla B12 aldığımıza ilişkin görüşlerin pratik değeri yoktur.

Doğrudur, insan bağırsağında B12 üretilir ve ve emilemeden dışkıyla atılır. Yani bu B12 vitamininin bize faydalı olması için ya kendi dışkımızı yemeliyiz ya da ya da kendi dışkımızın karıştığı toprağı….

Son yüzyıldaki endüstriyalizmin başımıza sardığı en önemli ekolojik felaket olan iklim değişikliğinin en temel nedeni enerji bağımlılığı ve enerjinin üretim biçimidir. Yanısıra endüstriyel hayvancılığın ve beslenme alışkanlığının da iklim değişikliğinin oluşmasında hatırı sayılır bir etkisi olduğunu da biliyoruz. İklim değişikliğinin muhtemel sonuçlarından olan susuzluk, kuraklık ve açlık gezegenin birçok bölgesinde etkili olmaya başladı. Tüm bunlarla birlikte şehir yaşamının gereği olarak mahkûm olduğumuz endüstriyel gıdaları tüketmenin kendi sağlığımızı bir kenara koyarak, gezegenin sağlığını ne kadar olumsuz etkilediğini görmemiz için daha ne kadar felaket yaşamamız gerekecek onu da merak ediyorum.

Tüm bu tartışmaları yaparken unutmayalım ki, hem yemek yemek hem de yemek yapmak yaşamı kutlamak için en güzel etkinliklerden biridir. Bir sonraki yazı da demir eksikliğini tartışmak istiyoruz. Eğer daha acil bir gündem ortaya çıkmazsa…

Savaş Çömlek* – Büşra Akman

*Tıp doktoru

Hafta SonuKöşe YazılarıManşet

Veganlar daha uzun ve sağlıklı yaşar

Vejetaryan ve Vegan beslenme tarzını seçenlerin başta etik nedenler olmak üzeri çok çeşitli gerekçeleri vardır.  Kaynağı Budizme dayanan bir dinsel inanış olarak öldürülmüş hayvan eti yememe tercihi, hayvan hakları duyarlılığı ve iklim değişikliği en temel etik nedenlerdendir. Bir grup vejetaryen/vegan ise etik değerler dışında ya da tüm bunlarla birlikte kişisel sağlıklarını önemsedikleri için beslenme tarzlarını kökten değiştiriyor. Yeşil Gazete ekibi konunun güvenilir kaynaklarla tartışılıp doğru bir kılavuz oluşturulmasına katkı amacıyla bir yazı dizisi hazırlama kararı verdi. Her biri sayfalarca bilimsel makaleye konu olan, vegan/vejetaryen beslenme tarzının avantajları ile dezavantajlarını, tartışmalı ana başlıkları kısaca özetleyerek okuyucularımızla paylaşmak istiyoruz.Sağlıklı bir bakış açısı kazandırabilirsek ne mutlu bize…

8

Vejetaryanların, vejetaryen olmayanlara göre kalp damar hastalıklarına yakalanma oranları yaklaşık %30 daha düşüktür. Vegan olanların kalp damar hastalıkları açısından diğer vejeteryanlara üstün olduğunu gösteren yayınlar da vardır. Sebep olarak da hayvansal gıdalardaki kötü kolesterol üzerinde durulmaktadır. Tüm bu bilgilerle birlikte beslenme tarzlarına özen gösteren insanlarla vejetaryenler arasında kalp hastalıkları geçirme riski açısından bir fark olmadığı da bildirilmiştir.

Vejeteryanların bol lifli beslenme tarzları nedeniyle özellikle sindirim sistemi kanserlerinden korundukları gösterilmiştir. Ayrıca beslenme tarzlarının avantajları nedeniyle bir halk sağlığı problem olan şişmanlığın kontrol altına alınmasında vejeteryanların avantajlı olduğu da gösterilmiştir. Şeker hastalığından korunmak açısından da vejetaryan beslenmenin yararlı olduğu konusunda da ciddi yayınlar yapılmıştır. Vejeteryan/vegan beslenme biçimi mide barsak sistemiyle dost besinlerden oluşmaktadır. Bu nedenle de bu tarzı seçenler günlük yaşamda olumlu etkilerini belirgin olarak hissederler. Tabi ki tüm bu olumlu etkilerin oluşabilmesi için karbonhidratların sınırlandırıldığı sebze ağırlıklı bir vejetaryenlikten bahsedildiğini özellikle vurgulamak isterim.

Kemik iskelet sistemi sağlığı açısından da Vegan/Vegetaryan beslenmenin avantajlarından da söz edilmektedir

B12 ve demir desteği almak şartıyla veganlar ile süt ve yumurta tüketen vejeteryanların beslenme tarzının her yaştaki çocuk için de son derece sağlıklı ve güvenli olduğu gösterilmiştir.

Şimdi de konuya ilişkin tartışmalı konuları ana başlıklar halinde özetlemek istiyorum

PROTEİN İHTİYACI

10

Vegan/Vejetaryen beslenmede doğru besinler uygun miktarlarda seçilirse protein eksikliği yaşanmaz.

(Sözgelimi; mercimekli –kuru baklagiller- bulgur -tahıl- pilavı çok iyi bir protein kaynağıdır)

Her bir gruptaki besinlerden yani tahıl, kuru baklagiller ve kabuklu yemişten en az iki tanesini aynı öğünde tüketmek vücudun proteinlerden yararlanabilme verimliliğini daha da artırır.

1 porsiyon et tüketmediğinizde yerine et alternatifi olan aşağıdaki besinlerden size uygun porsiyonlarda seçebilirsiniz. Ayrıca kuru baklagillerle birlikte tahılları diyetinizde bulundurursanız; et, tavuk veya balığın yerine çok rahatlıkla tam bir protein kaynağı sağlamış olursunuz.Yani yaşasın kuru ve az pilav. Pilav sebzeli bulgur pilavı olursa da muhteşem olur.

 

Kuru baklagiller çeşitleri, pişmiş 120 g (1 su bardağı)

Soya, pişmiş 120 g (1 su bardağı)

Tam yumurta 90 g (1 adet)

Yumurta akı 60 g (2 adet)

Sert kabuklu meyveler 60 g (½ su bardağı)

Fındık, fıstık ezmesi 20 g (2 yemek kaşığı)

 

KALSİYUM DENGESİ

9

Proteinde olduğu gibi kalsiyum konusunda da doğru yöntem uygulanırsa Vegan/vejetaryanlarda hiçbir sorun yaşanmaz.

Veganlar ile süt ve ürünlerini yeterli miktarlarda tüketmeyen vejetaryenler kalsiyumundan zengin diğer besin gruplarındaki besinlerden tüketmelidirler. Süt ve ürünleri dışında kalsiyumdan zengin besinleri seçmenin en pratik yolu, seçilen her bir porsiyon besinin yaklaşık 100-150 miligram kalsiyum içerebilmesidir.

Süt, yoğurt 240 ml (1 su bardağı),

Peynir ve çeşitleri 60 gram (2 dilim)

Peynir çeşitleri (yağlı) 30 gram (1 dilim)

Sütlü tatlılar 240 gram (1 kase)

 

1-3 porsiyon günlük önerilen miktarlar olmak üzere veganlarda kalsiyum iihtiyacı aşağıdaki gibi karşılanmalıdır

Soya sütü 240 ml (1 su bardağı)

Yeşil yapraklı sebzeler, çiğ 240 g

Yeşil yapraklı sebzeler, pişmiş 120 g

Tahin 30 ml (2 yemek kaşığı)

Soya fasulyesi, pişmiş 125 g (¾ su bardağı)

İncir, kuru 8 adet (110 g)

 

DEMİR EKSİKLİĞİ

11

Demir eksikliği ülkemizde her tür beslenme biçiminde özellikle de kadınlarda çok yaygın görülen bir sağlık sorunudur.Demir eksikliği yumurta yiyen vejeteryanlarda normal populasyonla aynı oranda görülür. Yani yumurta tüketmek demir eksikliğinden koruyucudur. Veganlar içinse özenli bir programa uyulmazsa demir eksikliği kaçınılmazdır.

Kuru baklagiller ve yeşil sebzeler oldukça yüksek oranda demir içerirler.Ancak bitkisel kaynaklı demirin vücut tarafından emilip kullanılması güç olduğundan et ve ürünlerinden sağlanan demir kadar verimli değillerdir. Bu nedenle veganlar demir kaynağı kuru baklagiller ve yeşil sebzeleri tüketirken yanında c vitamin içeren besinler de tüketilmelidir ki demir emilimi kolaylaşsın. Başka bir deyişle demir emilimini artırmak için kuru fasulyenin yanında mutlaka salata da yenmelidir. Bazı veganlar  demir alımı için sıkı bir program uygulamak yerine kahvaltılık olarak üretilen ya da yemeklere katkı maddesi olarak hazırlanan ve yeterli demir içeren besin katkıları kullanıyorlar. Bildiğiniz gibi kadınları demir ihtiyacı menapoz öncesi dönemde erkeklerin iki katıdır ve demir eksikliği kadınlarda daha yaygın olarak görülür.

B12 DESTEĞİ

B12 vitamini eksikliğini gidermenin veganlar için tek güvenilir yöntemi besin katkıları ile almaktır. Eksikliği aylarca ortaya çıkmadığı için belli aralıklarla da B12 desteği alınabilir. Bazı deniz yosunlarından üretilen B12 vitamini besin katkısı olarak kullanılmakta olup, soya ürünlerinde de yetersiz miktarlarda da olsa bulunmaktadır. Ne yazık ki hayvansal kaynaklar dışında güvenilir B12 vitamini kaynağı yoktur.

D VİTAMİNİ

Sadece güneşin sınırlı olduğu ülkelerde destek olarak katkı maddeleri aracılığıyla alınmalıdır.

 

Önemli uyarı

Vegan /vejetaryen beslenme planlarında en büyük tehlike karbonhidratlara dayalı bir beslenme biçimi uygulanmasıdır. Vegan/vejetaryen beslenmenin insan sağlığının geliştirilmesi ve korunmasına ilişkin avantajlarını ortadan kaldıran bu hatadan uzak durulmalı, sebze ağırlıklı bir beslenme şekli konusunda özen gösterilmelidir.

Balık ve ürünlerinden sağlanan omega 3 kalp damar sağlığı için oldukça önemlidir. Hem alternatif Omega 3 kaynakları olarak hem de vücutta üretilemeyen bazı protein öncüllerinin sağlanmasında soya ürünleri, kanolo yağı ve zeytinyağı dahil tüm bitkisel yağlar, tahin ve ceviz gibi kabuklu yemişlerin yeterli alımının önemi ihmal edilmemelidir.

Bu yazı dosyasını hazırlamamıza da neden olan birtakım yanılgılardan söz ederek bu günkü metni tamamlamak istiyoruz. Muhtelif populer kaynaklarda benzer hatalar yapılıyor.Beslenme kültürü sadece rakamlardan ibaret değildir.Örneğin populer kaynaklara bakınca insan nane ve kimyon yiyince demir eksikligim gecer sanıyor.Oysan bir besin ürününde ne kadar demir olduğu tek başına bir anlam ifade etmez. Bu demirin emilebilir olup olmadığı ve o besini ne kadar miktarda tükettiğimiz de önemlidir.Yani baharatlar yemekleri lezzetli kılmak için kullanılır, nane ve kimyon tüketerek demir eksikliğinden korunamazsınız.Aynı mantık hatası lif basligi altinda da yapılıyor.Tarcin ve kekik yiyerek lif ihtiyacini karsilamak iddiasinda olan tablolar yayınlandığını da gördüm ki bu tarz yaklaşımlar ne yemek yapma kültürüyle ne de beslenme bilgileriyle uyumlu degil.

Her neyse bu beslenme ile ilgili yapılan yanlıslar sonrasında yıllarca sürecek yanılgılara neden oluyor. Sonra ayıklanmıyor pirincin taşı. Sevgili okurlar sahip olduğunuz bilgileri Yeşil Gazete ile paylaşın ki beslenme alışkanlıklarımızı arındırıp, yaşamı daha kolay ve keyifli kılalım

 

7savaş

 

Savaş Çömlek – *Tıp doktoru

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Vegan Gökkuşağı Sofrası’ndan] Sarımsaklı patates püresi (Julia Child’s garlic Mashed potatoes)

Birlikte yemek yaptığımız Brooks’un uzak doğu yemeklerinden İtalyan soslarına ve Fransız yemek tariflerine kadar oldukça geniş bir damak tadı repertuvarı var. Brooks’dan öğrendiğim kadarıyla The French Chef, televizyonların siyah beyaz olduğu zamanlarda yani 1963/73 yılları arasın Amerika’da yayınlanan efsane bir yemek programı imiş. The French Chef programının sunucusu Julia Child ise izlediğim kadarıyla son derece içten sunumuyla harika bir aşçı… Eğer arzu ederseniz nette yüklü olan bir sürü yemek tarifini izleyebilirsiniz. Bu hafta sizinle birçok yemekle birlikte kullanabileceğiniz sarımsaklı patates püresi olarak adlandırılan klasik bir Fransız mutfağı tarifini paylaşmak istiyoruz. Tabi ki bu efsane tarifi vegan ilkeleri ile yeniden yaratıp test edilmiş haliyle size sunacağız.

6

Bir kilo patatesi haşlayıp soyuyoruz. Bu işlemi yaparken ister patatesleri parçalayıp haşlayın isterseniz bütün haşlayın… Diğer taraftan iki baş sarımsağı (yaklaşık 30 diş) iki dakika suda kaynatıp, ardından da kaynattığımız suyu boşaltıyoruz. Kolaylıkla tahmin edeceğiniz gibi 30 diş sarımsağı soymanın bir kolay yolu olmalı ve bu da iki dakika suda kaynatmak. Soyduğumuz sarımsakları dört yemek kaşığı Hindistan cevizi yağı içinde düşük ısıda pişirmeye başlıyoruz. Yaklaşık yirmi dakika süren bu pişirme sırasında sarımsakların kahverengiye dönmemesine dikkat ediyoruz.

3

Sarımsakları pişirdikten sonra iki yemek kaşığı unu ilave edip hızlıca karıştırarak bir bardak soya sütünü ekliyoruz. Boza kıvamına gelene kadar pişirip karıştırıyoruz. Marine edip hazırladığımız sarımsak sosunu haşlanmış patateslerin içine katıyoruz. Bu işlemden önce patatesleri inceltmek için kaliteli bir blenderden yararlanmak gerekiyor. Eğer blendırınız yetersiz kalırsa elinizdeki çatala ve bilek gücünüze güvenmekten başka çare yok. Biz bir takım aletler denedik ama en azından bizdekiler başarısız oldu.

İlave olarak ¼ bardak Hindistan cevizi yağı aynı miktarda maydanoz, iki yemek kaşığı zeytinyağı, iki yemek kaşığı da Hindistan cevizi yağı ile zenginleştiriyoruz. Tuzunu ve biberini damak tadımıza göre ayarlıyoruz. Mesela ben biraz biberli seviyorum. Neden diyorsanız lokmayı yuttuktan sonra damakta bıraktığı lezzete bayılıyorum. Tüm bu malzemeleri elle bir çatal yardımıyla karıştırmak da mümkün ama en iyisi yine blenderden geçirmek.

Bu kadar çok sarımsağın içinde olduğu bu tarif, doğruyu söylemek gerekirse son halini tadıncaya kadar beni epeyce huzursuz etti beni. Bilirsiniz işte meşhur sarımsak kokusuyla nasıl baş edeceğiz endişesi… Ama bu pişirme şekli gerçekten mucize yaratıyor. Sıfır koku ve muhteşem sarımsak lezzeti bir arada parmaklarınızı yiyeceksiniz…

5

Biz bu günkü tarifte,  zeytinyağı içinde tavada kavurduğumuz mevsim sebzelerini ekleyerek yemek tabağımızı tamamladık. Eğer sizin başka bir yaratıcı fikriniz varsa onu kullanın. Şimdiden size afiyet olsun

7

 

Ahçılar: Savaş Çömlek&Brooks Emerson

Tarif: Savaş Çömlek

Kategori: Hafta Sonu

Ekolojiİklim ve EnerjiManşet

Biyogaz ile çalışan Otobüs

Dışkı ve yiyecek artıklarından üretilen biyogazla çalışan otobüsler İngiltere’de toplu taşıma için kullanılmaya başladı. Bath ve Bristol hava limanı arasında ilk seferine çıkan bu otobüslerin alışıldık fosil yakıtlardan farkı dizel benzin yerine biyogaz kullanıyor oluşu. Biyogaz’ın şehir yaşamında gittikçe artan çevre sorunlarına çözüm olup olamayacağı ise merak konusu.

26...

 

Bio Bus adı ile trafiğe çıkan bu otobüsler, dışkı ve diğer organik artıklardan üretilen biomethan gazı ile çalışıyor. Otobüs dolu bir tank biogaz ile yaklaşık 186 mil yol gidebiliyor. Bu yolu yapan bir tank dolusu gazın üretimi için de yaklaşık beş insanın bir yıllık organik atığı yeterli oluyor. Otobüsü tasarlayan mühendisler dizel benzinle karşılaştırıldığında biometan ile çalışan otobüslerin hava kirliğine katkısının daha az olduğu görüşündeler. Ayrıca bu yöntemin toplu taşımacılıkta sürdürülebilir bir seçenek olduğunu düşünüyorlar.

Yeşil gazete olarak konuyu araştırdık .(* ) Belçika’da yapılan bir araştırmanın sonuçlarını gösteren aşağıdaki tablolarda görüldüğü gibi, hem iklim değişikliğinin önlenmesinde kritik olan CO2 emisyonunun azaltılmasında hem de havayı kirleten diğer gaz emisyonlarında biyogazın avantajlı olduğunu söylemek mümkün.

b7

Tüm emisyonlar açısından yenilenebilir enerji kadar etkin olmasa da dışkı ve diğer atıkların dönüştürülmesi de kuşkusuz önemlidir.Şehir yaşamında havayı daha az kirleten bir seçenek olarak ‘’kaka ile çalışan otobüs’’ adlandırması  bizi gülümsetiyor.

 

(Yeşil Gazete, Grist, Guardian)

http://orbi.ulg.ac.be/bitstream/2268/128673/1/The%20economic%20and%20environmental%20feasibility%20of%20biogas%20buses%20in%20Li%C3%A8ge-BIVEC.pdf

 

Kategori: Ekoloji

Hafta SonuManşet

[Vegan Gökkuşağı Sofrası’ndan] Pizza Günü

Şehir yaşamında henüz işgal edilmemiş parkları ve evlerimizi saymazsak her yer tüketim toplumunun ortalama alışkanlıkları ile işgal edilmiş durumda. Ne yiyeceğimize bile karar veren bu ortalama alışkanlıklara direnmek mümkün mü bilmiyorum. Ama direnişin sırlarından biri de keyifli alışkanlıklar edinmek. İstanbul’da yaşayan Amerikalı arkadaşım Brooks Emerson ile birlikte belli günler görüşüp Vegan yemekler yapmaya karar verdik. Konuklarımız olursa onları da davet ettiğimiz soframızda kendi yaptığımız yemekleri yiyip keyifli sohbetler de yapıyoruz. Asıl Vegan olanımız Brooks ama ben de vegan yemekleri o kadar seviyorum ki, yakındır Vegan olmam.

Yemek hazırlarken Brooks’un temel ilkesi ‘’her gün sofraya gökkuşağını getirmek’’. Şanslı bir ülkede yaşıyoruz her mevsimin kendine ait rengarenk sebzelerini ne zaman istesek bulabiliyoruz. Brooks’un mutfağında takvime eklenmiş bir listesi var. Listede hangi mevsimde hangi meyve ve sebzeler yetiştiriliyor kolaylıkla takip edebiliyorsunuz. Yemek yaparken vazgeçilmez temel ilkelerimizden biri de, mutfağı olabildiği kadar dağıtmak ve yemek yaparken asla temizlik yapmamak. Kirli tabakları yıkamak, tezgahı silmek falan gibi yemek yapmanın kutsallığını bozacak işleri mutfağımızdan uzak tutuyoruz. Becerebildiğimiz her şeyi evde yapmaya çalışıyoruz. Örneğin mayalanmış hamur her an kullanılmak üzere önceden hazırlanmış olup, buzdolabında saklanıyor. Aynı hamuru bir hafta bozulmadan saklamak ve çeşit çeşit lezzetler yaratmak için kullanmak mümkün.

Bugün pizza yapmaya karar verdik

Bizimki önceden hazırlanmıştı ama öncelikle size hamuru nasıl hazırladığımızı anlatayım. En iyisi bir gün önceden hazırlamak

291) Yedi litrelik bir kabın içine üç bardak sıcak su (ama kaynar olmayacak), 1.5 yemek kaşığı maya ve 1 yemek kaşığı tuzu koyuyoruz.

2) Altı buçuk bardak unu da ilave ettikten sonra tüm un ıslanıncaya kadar karıştırıyoruz.

3) Kabın üstünü strec filmle kapatıp iki saat oda ısısında tutup, ardından da buzdolabına kaldırıyoruz. Buzdolabında en az üç saat tuttuktan sonra kullanılabilir olan hamurumuzun mayalanıp kabardığını göreceğiz. Yedi gün buzdolabında tutabileceğimiz bu hamur her geçen gün biraz daha ekşir. Aynı hamuru pizza yapmak için olduğu gibi gözleme ya da ekmek yapmak için de kullanabiliriz.

Şimdi de pizza sosunu hazırlayalım

Yapacağımız pizza kesinlikle vegan olacağından peynir kullanmayacağız. Aslında vegan peyniri diye bir sey olmadığından, hazırlayacağımız içeriğin peynir lezzetini aratmayacak bir sos olduğunu vurgulamak isterim.

1) İhtiyacımıza göre miktarlarını dengeli bir şekilde ayarlayabileceğimiz, iki diş sarımsak birer adet iri olanlarından kırmızı biber, yeşil biber ve soğanı iki yemek kaşığı zeytinyağı ile soğanlar pembeleşene kadar tavada kavuruyoruz.

2) Hemen ardından bir iri yeşil kabak ve  havucu dilimleyip tava içine ekliyoruz.Yeşil kabakların dış katlarını özel kesici bir rende ile spaghetti gibi kesip bir sonraki aşama için saklıyoruz. Bu aşamada tavaya koyduğumuz dış katları kesilmiş kabakların gövdelerini kullanıyoruz. Bu sırada biraz pul biber ve kekikte ilave ediyoruz. Pizzadaki miktarlar biraz da göz kararıyla yapılıyor.

3) Kabukları soyulmuş iki domatesi da tavaya ekleyip, domatesler eriyinceye kadar tavada çeviriyoruz.

4) Hemen ardından da iki yemek kaşığı un ilave edip sosu karıştırıyoruz. Ocakta pişmekte olan karışıma ¾ bardak hindistan cevizi sütü ekliyoruz. Karışımın köpüklendiğini görünce de önceden ince uzun spaghetti gibi kestiğimiz yeşil kabakları ilave ediyoruz. Bu aşamada sosu tadıp özellikle baharat açısından eksiklerini denetliyoruz.

5) Artık sos hazırlığının finaline geldik, elimizle böldüğümüz bir avuç dolusu ıspanağı ekleyip ocağın altını kapatıyoruz.

Şimdi de Pizza yapalım

28 pizza3

1) Şimdi de önceden hazırladığımız hamurdan bir dolu avuç alıyoruz. Ama öncesinde pizza hamurunu açacağımız masa üstünü bir avuç unla sıvayıp hamuru kolaylıkla işleyeceğimiz bir zemin oluşturuyoruz. Merdane ile dilediğimiz ölçüde açtığımız hamurun kenarlarını kıvırıp üstüne koyduğumuz sosun taşmasına engel oluyoruz.

2) Bu arada fırınımızı 350-400 santigrat dereceye ısıtıyoruz. Fırınınızın içinde bir ısı tuğlası yoksa ki yoktur. Komşu inşaattan zemin döşemesinde kullanılan geniş bir graniti ödünç alıp, fırının içine yerleştiriyoruz.

3) Ahşap paletinizin üzerine mısır unuyla sıvayıp, masada hazırladığımız açılmış pizza hamurunu palete yerleştiriyoruz. Hazır olan sosumuzu ortadan kenara doğru yayarak pizza hamurunun üstüne yayıp fırının ısını kontrol etmeye gidiyoruz. Eğer ısı 350 santigratı bulmuşsa paletimizin üzerindeki pizzayı fırının içine yerleştirdiğimiz granitin üstüne fırıncı hareketiyle bırakıyoruz.

4) Yaklaşık 25 dakika sonra parmaklarınızı yiyecek kadar lezzetli (bizim yaptığımız öyle oldu) pizzanız hazır olacak.

 

Kategori: Hafta Sonu

Ekolojik YaşamManşet

Havadan içilebilir su yapan bisiklet

Avusturyalı tasarımcı Kristof Retezar havadaki nemi kullanarak içilebilir su üretebilen, kolaylıkla da bisiklet kadrosuna monte edilen bir düzenek geliştirdi. Son şeklini verinceye kadar 30 farklı model üzerinde çalışan Retezar farklı iklimlerdeki nem düzeyi ve ısı üzerinde de çalıştı. Çalışmalarının ardından bisiklet dünyasında özellikle suyun sınırlı olduğu ülkelerde pazarlama anlamında da oyunun kurallarını değiştirecek bir sonuca ulaştı. Retezar  tasarımıyla  bu alandaki yarışmalara da katılıyor.

16 fontus1...

 

Yarım litrenin ortalama üretim süresi de bir saati buluyor

Retezar’in güneş enerjisi ile çalışan, Fontus adı verilen ürünü her tür bisiklet kadrosuna takılabiliyor. Sıcaklık ve nem durumuna bağlı olarak 17 ons suyun, iki değişik mekanizma ile havadan damıtılması mümkün. 17 ons yaklaşık yarım litre suya karşılık geliyor. Yarım litrenin ortalama üretim süresi de bir saati buluyor.

indirÜrünün tanıtımının yapan CityLap in raporlarına göre sistem şu şekilde işliyor:

Bisiklet hareket ettiği zaman hava yoğunlaştırıcı bir yapının içinde yayılır. Güneş enerjisi ile çalışan soğutucu element tarafından suya dönüştürülen nem bir boru ve düzenekle bir şişeye bağlanarak görünür hale gelir. Mevcut tasarıma her türlü yarım litrelik pet şişe adapte edilebiliyor.

Öncelikle Fontus adı verilen bu cihaz uzun bisiklet turları için harika bir keşif, mola ihtiyacını ve güvenli taze su bulma ihtiyacını azalttığı da muhakkak. Sıcak ve nemli ülkelerde milyarlarca su sıkıntısı çeken insan için de bu” bir şişe su ” küçük te olsa hayat kurtarıcı bir umut ışığı olabilir.Bilim insanlarının öngörülerine göre yirmi yıldan daha az bir zamanda iklim değişikliğinin şimdiden görülen etkileri nedeniyle dünya nüfusunun yarıdan fazlası su kıtlığı ile birlikte yaşamak zorunda kalacak.

Haberin kaynakları arasında olan Grist’te yapılan okuyucu yorumlarında ürünle ilgili ciddi tartışmalar sürdürülüyor. Üretilen suyun soğukluğunun yeterli olmayacağını iddia eden görüşlerin yansıra tasarımın ürettiği suyun elektrolit ve mineral ihtiyacı anlamında insanlar için yetersiz olabileceğine dair görüşler de dile getiriliyor. Havadaki nemin yoğunlaştırılması ile elde edilen suya distile su deniyor ve bu suyun da insan ihtiyaçları için yeterli olduğunu iddia eden görüşler de yorumlar arasında mevcut.

Konuya açıklık getirmek için Yeşil Gazete olarak hem halk sağlığı uzmanı Dr. Ümit Şahin‘in hem de beslenme ve diyet uzmanı Sevgi Neylan Bakım‘n distile su ile ilgili görüşlerine başvurduk. Distile suyun içilmesinin hiçbir sakıncası olmadığını ancak uzun süreli kullanımda özellikle de besinlerle yeterli mineral alınmadığında dikkatli olunması gerektiği konusunda bizi uyardılar

 

Haber: Savaş çömlek

(Yeşil Gazete)

 

Kaynaklar

1)This Water Bottle for Bikes Generates H2O From the Air, CityLab.

2)Grist

Kategori: Ekolojik Yaşam

ManşetRöportaj

[20 Eylül] Bütün dünyada 2700 iklim eylemi

Dünya, önümüzdeki hafta sonu (20-21 Eylül) eşi benzeri görülmemiş bir iklim hareketine sahne olacak. Sadece New York’da yüzbinlerce insanın yürümesi, dünya çapında milyonların sokağa dökülmesi bekleniyor. Savaş Çömlek bu kadar insanın neden harekete geçtiğini ve nasıl katılım sağlanabileceğini 350.org’dan Eduardo Santaela ve Mahir Ilgaz’a sordu.

DSC_4983

BM’nin çağrısıyla New York’ta yapılmaya çalışılan nedir? Bu işin arkasında kimler var?

Öncelikle çok basit olarak sorunun tanımını yapalım: Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin, yani konusunda yetkin binlerce bilim insanının, iklim konusunda yayınlanmış binlerce makale ve araştırmayı tarayarak vardığı sonuçlara göre insan faaliyetlerinden dolayı atmosferdeki karbon dioksit, metan ve nitroz oksit oranı son 800 bin senede görülmemiş seviyelere ulaştı. Yani başta kömür, petrol ve gaz gibi fosil yakıtları tükettiğimiz için gezegeni giderek ısıtıyoruz. Bu ısınma sınırlanamazsa eğer gezegenin büyük bölümü insan yaşamına uygunsuz hale gelecek ve bu, bugünün genç yetişkinlerinin yaşam süresi içinde olacak.

Buna karşılık, yaklaşık 20 yıldır Birleşmiş Milletler çatısı altında iklim değişikliğine yönelik uluslararası çözüm bulma süreci devam ediyor. Sorun bu kadar yaşamsal ve ciddi olunca, görüşmeler de 20 küsur senedir devam edince bir ilerleme beklersiniz. Ancak, maalesef iklim değişikliğine neden olan gazları atmosfere salmaya devam ediyoruz. Kyoto Anlaşması’yla açılan kısa parantez dışında elimizde beylik laflardan ötesi yok.

New York’ta BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon bu kısırdöngüyü kırmayı amaçlayan bir toplantı yapmak istiyor. Ama iklim konusunda bugüne kadar ulus devletlerin temsilcileri sayısız zirvede bağlayıcı adımlar atmayı başaramadılar. Bu zirvenin de diğerlerinden farklı olmasını beklemek biraz naiflik olur. Bu nedenle, binlerce sivil toplum kuruluşu ve toplumsal hareket bir araya gelerek hem zirvenin yapılacağı New York’ta hem de küresel olarak 170’ten fazla sayıda ülkede BM zirvesinin başlamasından önceki hafta sonu olan 20-21 Eylül’de binlerce eylem yaparak siyasi irade gösterecek. Bu eylemlerden en büyüğü New York’ta olacak. New York sokaklarında 200 ila 500 bin kişinin yürümesi ve dünya halkları olarak artık Laf Değil Eylem istediğimizi söylemesi bekleniyor. Aynı hafta sonu tüm dünyada 2700’den fazla eylem gerçekleştirilecek.

Bu kolektif bir girişim. Küresel olarak çağrıyı yapanlar 350.org ve Avaaz oldu ama bu küresel eylem hafta sonu kimsenin tekelinde değil. Elbette eylem gerçekleştirilecek her ülke, bölge veya şehirde, organizasyonda daha fazla görev alan veya öncülük yapan kurum, kuruluş ve hareketler var ama bunlardan herhangi birinin işin arkasında olduğunu veya düzenleyeni olduğunu söylemek yanlış olur. ABD’deki harekete katılan örgütlerin listesi ve küresel ortakların listesi sürekli güncelleniyor.

Global_Stats-TRy

Tüm dünyadan iklim çağrısı

 

New York’ta iklim değişikliğine ilişkin yapılan bu organizasyonun diğer iklim zirvelerinden farkı nedir?

BM Zirvesi’nin kendisi her yıl yapılan iklim görüşmelerinin dışında, hatta bu yıllık zirvelerdeki kısırdöngüyü kırmaya yönelik olduğu söylenebilir (en azından Ban Ki-moon ve ekibi bunu hedeflediklerini söylüyorlar). Ama eğer gerçekten bir fark olacaksa, bunu küresel eylemler yaratacak. 20-21 Eylül’de tüm dünyadan epey kuvvetli bir iklim adaleti çağrısı yükselecek. Daha önce eşine rastlanmadık bir ses olacak bu. Kısırdöngüyü kırma konusunda başarılı olur mu bunu şimdiden kestirmek zor. Ancak, kesin olarak söylenebilecek olan tek bir şey var o da sesimizi çıkarmadan oturmaya devam edersek, sevdiğimiz hemen her şeyi kaybedeceğimiz. Yani, kısaca eğer bir fark olacaksa bunu dünya halkları yaratacak.

İklim değişikliği bizi etkiliyor, ama nasıl?

Türkiye birkaç yıldır çok ciddi bir kuraklık yaşıyor. Bu kuraklığın etkisiyle büyüme rakamları aşağı doğru revize ediliyor. Ülkenin başkentinde ve en büyük şehrinde susuzluk tehlikesi baş gösteriyor. Susuzluktan Fırat havzasında elektrik üretimi %30 düşüyor, Dicle nehri kuruyor. Tarımda hasat ya beklenmedik yağmurla çürüyor, ya kuraklıktan yanıyor. Ani yağmurlar, seller, hortumlar vb…

İklim değişikliği soyut bir olgu değil. Hayatlarımız şimdiden eskisine oranla daha zorlu. Biz de bir soruyla karşılık verelim, daha nereye kadar şansımızı zorlamak istiyoruz?

Dünyayı 1 derece ısıttık bile

Bu zirveyi önemli kılan nedir? İklim değişikliğinin önlenmesinde umut hala var mı?

Daha önce de dediğimiz gibi zirvenin kendi başına hiçbir önemi yok. Siyasetçiler uzun süredir iklim değişikliğinin başlıca sebebi olan fosil yakıt (kömür, petrol, gaz) sektörüyle sağlıksız bir ilişki içindeler. İş, daha geçen yıl yapılan iklim zirvesinin ortasına kömür propagandası yapan konferans koymaya kadar vardı. Avrupa Komisyonu’nun iklimden sorumlu olacak üyesinin petrol şirketlerinde hissesi olduğu biliniyor. Açık konuşalım, bu ayrıcalıklı kesim ya mahvolan bir gezegende dahi kendini sağlama alabileceğini düşünüyor ve gerisini umursamıyor ya da kar hırsıyla önünü göremeyecek kadar körleşmiş durumda. Hangisi olursa olsun, şu an karar verici konumda olan kesime, tabiri caizse, “Tanrı korkusunun” hatırlatılması gerekiyor. Bunu da gerçekten etkileyici ve devamlılığı olan bir küresel hareket başarabilir.

İklim değişikliğinin mevcut etkilerini yok etmemiz mümkün değil. Maalesef, dünyayı yaklaşık 1 santigrat derece ısıttık bile ve bunun etkilerini çekeceğiz. Ancak, iklim değişikliğini sınırlamak için hala umut var. Daha önce de dediğimiz gibi küresel ve uzun soluklu bir mücadele gerekiyor. Fosil yakıt bağımlılığını kırmak öyle kolay iş değil ama istenirse oluyor. Dünyada son yıllarda doğa dostu enerjiler konusunda ciddi bir atılım oldu. Enerjide örneğin geçen yıl yapılan yeni kapasite yatırımlarının %58’i yenilenebilir enerji alanında oldu. Bu ivmeyi artırarak sürdürmek ve fosil yakıt sektörüne bitirici hamleyi yapmamız gerek. Fosil yakıtlara yapılan yatırımlar tekrar düşünülmeli. Bu yatırımlar hem ahlaki olarak yoz hem de ekonomik olarak ölü sayılabilir çünkü eğer hayatta kalmak istiyorsak fosil enerjiden vazgeçmemiz gerekiyor.

İklim değişikliği mücadelesinde son yıllarda yaşanan bir ivme kaybı var bunun nedeni nedir?

2009’da Kopenhag’da yapılan ve büyük beklentiler yüklenen zirveden kelimenin tam anlamıyla koca bir boşluk çıkması (zirvenin sonucunda içi boş bırakılan bir mutabakat çıkmıştı) sonucunda iklim hareketi ciddi bir moral bozukluğu yaşamıştı. Belki ivme kaybı olarak adlandırdığınız şey bununla ilgili olabilir. Ancak, son yıllarda gerek fosil yakıtlardan yatırımını çek hareketi, gerek yenilenebilir enerji alanında kaydedilen ilerlemeler harekete tekrar ivme kazandırdı. Kendi gündemine odaklanan Türkiye bunu henüz hissetmiyor olabilir ama iklim değişikliği mücadelesinde dünyada ivme artışından bahsetmek şu an için daha doğru olur.

Türkiye’de hedef kömür ve kayagazı

Türkiye’nin iklim ve enerji konusundaki pozisyonları nedir?

Türkiye enerji konusunda fosil yakıtlara veya anti-insan projelere dayanan enerji politikasında maalesef ısrarcı. Halen inşaat veya lisans aşamasında olan ve sayıları 80’e ulaşan yeni kömürlü termik santralden bahsediliyor (gerçi alınan her lisans hayata geçmiyor ne mutlu ki!). Mevcut kömürlü termik santral sayısının 20 civarında olduğunu düşündüğümüzde bu santrallerin hepsi yapılırsa Türkiye kişi başına sera gazı salımında dünyanın en büyük kirleticilerinden biri haline gelebilir. Bunun yanı sıra yeraltında hidrolik yöntemlerle kayagazı veya kayapetrolü çıkarılması çalışmaları var. Yani enerji konusunda vahimin vahimi durumdayız. İşin ilginç yanı, Türkiye’nin enerji ihtiyacına ilişkin öngörülerle gerçekler arasında ciddi fark var. Sanıldığı kadar büyük bir enerji ihtiyacı yok. İki soru akla geliyor: 1. bu projeler neye hizmet ediyor? 2. Destek ve teşvikler neden yenilenebilir altyapı yatırımlarına yönlendirilmiyor?

Bu soruları nasıl cevaplarsak cevaplayalım, iklim değişikliği açısından son derece tutarsız bir politikayla karşı karşıya olduğumuz kesin. Tutarsız çünkü Türkiye iklim değişikliğini reddetmiyor. Bundan yaklaşık on yıl önce Türkiye hala gelişmekte olan bir ülke olduğunu söyleyip iklim müzakerelerinde geri planda durmayı başarabiliyordu. Ama bugün gelinen noktada kişi başına emisyon oranları, bu artış hızıyla, birkaç seneye AB ortalamasını yakalayacak ve hatta geçecek. Dolayısıyla, Türkiye’nin bu savı artık sadece tepki topluyor.

Bir ikinci mantıksızlık ise şu: Türkiye eğer iklim değişikliğinden nispeten daha az etkilenecek ülkeler (ki artık böyle bir ayrımın sanıldığı kadar keskin olmadığı da ortaya çıkıyor) arasında olsaydı bu hani bir derece anlaşılabilirdi. Ancak, Akdeniz havzasında iklim değişikliğinden en kötü etkilenecek ülkeler arasında olup bu enerji ve iklim politikalarını sürdürmek gerçekten rasyonel bir zihnin kolay anlayabileceği bir şey değil.

Türkiye’den zirveye kim katılıyor?

BM’ye yapılan bildirime göre Türkiye zirveye devlet başkanı (Cumhurbaşkanı) seviyesinde katılıyormuş.

Neden/Nasıl katılmalıyız?

Küresel Eylem Günleri’ne katılmak aslında yaşama, kendi yaşamımıza ne kadar değer verdiğimizle ilgili bir seçim. Maalesef, birkaç yıl önce söylendiği gibi iklim değişikliği çocuklarımızın veya torunlarımızın meselesi değil. Yani, 20 Eylül’de yürüyecek olanlar çocuklarını veya torunlarını düşünerek hareket edeceklerse biraz kendilerini kandırıyorlar. Yukarıda da bahsettik, iklim değişikliğini bugün yaşıyoruz. Hayatlarımız doğrudan etkileniyor. Eğer sorunun önüne geçemezsek bugünün lise öğrencileri 30’lu yaşlarına geldiklerinde çok farklı bir dünyada yaşıyor olacaklar. Bugün 30’lu, 40’lı yaşlarını sürenler emeklilik dönemlerini huzur içinde yaşayamayacaklar. Belki de emeklilik kavramı tedavülden kalkacak. Bu sebeplerle, önce kendimiz için küresel eylem günlerinde katılmak önemli. Tamam, işimiz zor ama hiçbir şey yapmazsak her şey olduğu gibi devam etmeyecek, onu söyleyelim.

Dolayısıyla, 20 Eylül’de, eğer İsanbul’daysanız İklim Adaleti Yürüyüşü’ne, Ankara’daysanız İklim için Liderler Buluşuyor etkinliğine katılabilirsiniz. Her iki şehirde de olamıyorsanız kendi etkinliğinizi düzenleyebilirsiniz.

Tamam yürüyüşe katıldık, sonra ne yapacağız?

Çektiğimiz eylem fotoğraflarını #peoplesclimate etiketiyle daha o gün sosyal medyada paylaşacağız. Bu fotoğraflar New York’taki yürüyüş sırasında dev ekranlardan yansıtılacak. Orada bulunanlara iklim krizini çözmeden size hiçbir yerde rahat yok mesajı verilecek. Elbette spesifik talepler üreteceğiz. Ama daha da önemlisi zirve bittikten sonra takip etmeye devam edeceğiz. Her ülkenin kendi içinde iklim ve insan dostu bir ekonomiye geçmesi için çalışacağız. Zaten gelinen noktada iklim krizini çözmeden ne yapsak boş. Ya da enerjimizi insan yaşamına elverişli başka bir gezegene gitmek için harcayabiliriz. Artık hangisi daha gerçekçi geliyorsa.

Röportaj: Savaş Çömlek – Yeşil Gazete

Kategori: Manşet

Köşe YazılarıManşet

Fayton üzerinden oyunlar (2): Adalar’da ulaşım sorunu mu varmış?

 “Adalar’da fayton üzerinden oyunlar” yazısının 1. bölümünü okumak için TIKLAYIN

adalarBu ikinci yazıya bilmeyenlere adaların en büyüğü olan Büyükada’yı tarif ederek başlayalım. Büyükada’nın en uzun yolu, ada çevresinin tam tur dolaşılması olan büyük tur yoludur ve toplam 14 kilometredir. İki büyük tepesinden alçak olanı 167, yüksek olanı ise 203 metre yüksekliğindedir. Tüm adaların kış nüfusu 10 000 civarında olup, yaz döneminde nüfusu bunun 9-10 katıdır. Daha önceki yazıda da tarif edildiği gibi Adalar 1984 yılından bu yana tarihi ve kentsel sit alanıdır. Aynı zamanda yarım yüzyıl önce yaşanan göçlerin Osmanlı vakıf arazilerinde yarattığı mülkiyet karmaşası nedeniyle de Adalar’ın tarihi ve doğal yapısı bir biçimde korunmuştur.

Geçmişte görece zengin ve dinamik bir ekonomi hayatı olan Adalar, göçler ve değişen ekonomik trendler nedeniyle bugünkü haliyle, İstanbul’un dibinde, en az yarım yüzyıl öncesinden kalma yazlık kasabalar olarak yaşamını sürdürmüştür. Son yıllarda yazlıkçı olmayan kalıcı nüfusun gelir kaynaklarını geliştirmek için yerel yönetimin de teşvikiyle turizm alanında yatırımlar yapılmıştır. Bu nedenle de son yıllarda ciddi nüfus artışından kaynaklanan sorunlar yaşanmaktadır.

Faytonun hızı

Küçücük bir alanda çok sayıda insanı barındırmak ve eğlendirmek için kapitalist anlayışın tek çözümü daha hızlı olmaktır. Fırınlar hızlı olmalı, yayalar hızlı koşmalı, faytonlar hızlı hareket etmelidir. Oysa konumuz olan faytonların hızı ne yaparsanız yapın belli bir noktayı geçmez. Başka bir deyişle kapitalist gelişme büyüme anlayışının ihtiyaç duyduğu sürat, ancak otomobillerle sağlanabilir.

Dolayısıyla faytonlar, sürat ve hız üzerine kurgulu gelişme kalkınma anlayışına karşı bizim direnme noktalarımızdan birini oluştururlar. Ayrıca geçmişte, Adalar’ı motorlu taşıtlara açma girişimleri yaşandığında, faytonlar ve faytoncular, direnen bisikletlilerle ve yayalarla birlikte hareket etmiş, hatta tek başlarına direnmişlerdir. Onlarca yıldır faytonlar, bisikletler ve yayalar kendi iç dengeleri içinde Adalar ölçeğinde uyumla hareket ederler. Faytoncuların mücadelesi tek başına bir kültürün, yaşam biçiminin korunması mücadelesi değil aynı zamanda ekmek mücadelesidir. Dolayısıyla güçlüdür, direngendir, Adalar’daki otomobilsiz yaşam tarzının korunmasında sosyal olarak da önemli bir yerleri vardır.

Önce yollar yapılır…

Kapitalist kalkınma anlayışı ile onun neoliberal politikalarının uygulayıcısı olan AKP iktidarı Adalar’ın kapısına çoktan dayanmıştır. Hep aynı hikaye! Önce yollar yapılır, ister tren, ister otomobiller gelsin fark etmez, sonra Kızılderililer kovulur. Ardından beyaz adamın acımasız, vahşi iktidarı başlar. Çok uzaklara gitmeyelim, daha birkaç yıl içinde Sulukule’de, Tarlabaşı’nda ve tüm Beyoğlu’nda başlayan soylulaştırma projelerinin sonuçlarını hep birlikte gözlüyoruz. Adalar’da da birkaç yıldır aynı senaryolar yaşanıyor. Önce faytoncuların yaşam biçimleriyle ilgili eleştiriler yapılıyordu, olmadı. Sonra PKK’lılar içlerinde barınıyor denmeye başlandı. Hatta “İstanbul’un tüm kanun kaçakları faytoncuların yanında saklanıyor” dedikodusunu Adalar’da kime sorsanız size anlatır. Önce dengeleri alt üst et, ardından en direngen unsurları tu kaka ilan et ve ardından da bir daha çıkmamak üzere işgal et.

Elektrikliydi, yok güneş enerjiliydi makyajlarıyla motorlu taşıtlar, yani otomobil uygarlığı yayaların ve bisikletlilerin faytonlarla birlikte paylaştığı yaşam alanını işgal ediyorlar. Üstelik de yalanın, dolanın, entrikanın, manipülasyonların bini bi para!

Adalar’daki yaşam biçimini ve kültürünü yok etmeye hazırlanan canavarın adı otomobil uygarlığı ve onun yaratıcısı kapitalist kalkınma modelleridir. Atların ölümü ya da çalışma koşullarında yaşanan olumsuzlukların hiçbirinin sorumlusu faytonlar ve faytoncular değildir. Denetim yapmayan Büyükşehir Belediyesi ve Kaymakamlık, atların tedavisini yeterince sağlamayan Tarım İl Müdürlüğü’dür.

Atlar, narin ve soylu hayvanlardır, öyle kolayına zorlu koşullarda çalıştıramazsınız. Bu yüzden de her faytoncu, altı ile sekiz arasında at bakmak zorundadır. Ada’daki atların ölüm nedenlerinin en büyük sebebi ruam denilen hastalıktır ve bu hastalığı kontrol etmek devletin ilgili kurumlarının görevidir. Tüm bu konulardaki yetki karmaşası da sorunun çözülmesinin önündeki en büyük engeldir. Her konuda olduğu gibi, ulaşım ve faytonlar konusunda da yerel belediyeye hiçbir yetki verilmediği gibi, gerekli kaynak da aktarılmamaktadır.

Soylulaştırma

Sorunun çözülemeyişinin nedenlerinden birisi de bahsi geçen yerinden yönetim anlayışının uygulanmıyor oluşudur. İddia edilenin aksine, faytoncuların çoğunluğu fakir insanlardır; kendilerine ne kadar bakabiliyorlarsa, atlarına da o kadar bakabilen faytoncuları suçlu ilan etmek, ötekileştirmek, mevcut iktidar ve onun ekonomi politikalarının Sulukule’de, Tarlabaşı’nda uyguladığı soylulaştırma politikalarını desteklemek anlamına gelir.

Adalar ölçeğine hiç uygun olmayan sınırsız büyüme anlayışı, Adalar’da yaşanan sorunların ve karmaşanın asıl nedenidir. Faytonların sayısı da ilgili yönetmeliğe aykırı olarak bir miktar artmıştır, ama sayısı asıl kontrolsüz artanlar yayalar ve bisikletlilerdir. Tüm tarafların bir araya gelecekleri bir çalıştayla konu enine boyuna ele alınıp ortak çözümler üretilmezse, kazananın kimler olacağını tahmin etmek hiç de güç değil.

ada2Onlarca yıldır, insanlar, atlar, kediler, martılar, kirpiler, bin bir tür böcek, Adalar’da bir tür ekosistem içinde dengede yaşamaya devam ediyor. Türlerden bazılarının diğeri aleyhine çoğalması çeşitli sorunlar yaratıyor. Doğal bir ekosistem olmadığı için, sistemin en vahşi parçası olan insanların dengeyi korumak için bilinçli bir tasarımla ekosistemin korunmasına katkı sağlaması gerekir. Faytonların, bisikletlilerin ve yayaların sayısının da esnek bir düzlemde kontrol edilmesinden başka bir yöntem yoktur. Bu sınırlandırmalar tasarlanırken insan ve hayvan haklarının da birer parçası olduğu doğanın hakları gözetilmelidir. Çünkü Adalar’ın mevcut coğrafi yapısı son derece sınırlı bir yaşam alanı sunar. Bu yüzden de doğa, tarih ve yaşam biçimi yok edilmeden genişletilemez.

Daha hızlı ve konforlu bir yaşam talep etmek de Adalar’ın yok olup İstanbul tarafından işgal edilmesiyle sonuçlanır. Kaldı ki daha hızlı ve konforlu bir yaşam, her tür ulaşım olanakları ile tüm İstanbul’da mevcut. Benim önerim Adalar’ı İstanbul’a benzetmek yerine, talebi bu olanların İstanbul’da yaşamasıdır.

Her şey bir yana, kapılarda vahşi bir canavar Adalar’ı yutmayı beklerken, atlar bisikletliler ve yayalar birlikte direnmek zorundadır. Canavarı görmek için Adalar’ın yüksekçe bir yerinden İstanbul’a bakmanız yeterlidir.

Savaş Çömlek – Yeşil Gazete

 “Adalar’da fayton üzerinden oyunlar” yazısının 1. bölümünü okumak için TIKLAYIN

Köşe YazılarıManşet

Adalar’da “Fayton” üzerinden oyunlar (1)

fayton1Adalar’daki “Fayton” sorunu uzun yıllardır gündemde. Adalıların ulaşım, dışardan gelen yerli ve yabancı turistlerin gezinti ve eğlence aracı olarak kullandığı faytonlar “ulaşım aracı” olarak sınıflandığı için, tüm yetki ve sorumluluk İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı UKOME adıyla bilinen Ulaşım Koordinasyon Müdürlüğü’nün elinde. Sorunu çözmek hiç de zor olmadığı halde, yapılması gerekenler bir rant yaratmadığı için çözülmüyor. Ya da çözümsüzlükte bir rant olduğu için sorun çözülmüyor da diyebiliriz.

Adalar’daki fayton ve ulaşım sorunu hakkında Adalar Belediyesi‘nin girişimi ile 2012 yılında UKOME bir çözüm planı hazırladı. Plan, Ada yaşamından habersiz olanlara ilk bakışta sempatik bir plan olarak görünüyordu. Oysa ayrıntılı incelendiğinde, UKOME’nin hazırladığı bu planın, sit alanı olan Adalar için felaketin başlangıcı olacağı kolaylıkla anlaşılabiliyordu. Bu nedenle de yeterince destek bulamayan bu plan gerçekleştirilemedi. Planın en sakıncalı tarafı, faytonların kaldırılması, yerine İSPARK’ın kontrolünde motorlu taşıtların getirilmesiydi.

Adalar sit alanı

Adalar, 1984 yılından bu yana birinci derece tarihi ve kentsel sit alanı olarak korunuyor. Bu yasal korumaya rağmen, imar rantı kaynaklı baskı tüm adalarda hissediliyor, tarihi ve kültürel varlıkların korunması her geçen gün zorlaşıyor. İmar rantının toplumun bazı kesimlerinin, özellikle de AKP’li büyük şehir belediyesinin yaşam kaynaklarından biri olduğunu biliyoruz. Ayrıca AKP hükümetinin sürdürülemez nitelikteki ekonomi politikaları, en çok eleştirilen yanlarından biri.

Büyükada'da motorlu taşıtlardan arınmış sokaklar

Büyükada’da motorlu taşıtlardan arınmış sokaklar

“Faytonlar kaldırılsın, motorlu taşıtlar gelsin” söylemi de Adalar’ı imar rantına açmanın sihirli formüllerinden biridir. Ada halkının çoğunluğu bu tehlikenin farkındadır.

Adaları, içinde golf arabalarının dolaştığı para basan beş yıldızlı otellerle dolu görmek isteyen bir grup sermaye sahibi olduğunu biliyoruz. Aynı zamanda bu hayali paylaşan, bu otellere müşteri olmak isteyen, parayla şımartılmış diğer bir grup sonradan görmenin de farkındayız.

Oysa Adalar’ın kendine ait bir yaşam kültürü vardır.

Sokakları otomobiller tarafından işgal edilmemiştir.

Adalar’ın, yayaların ve bisikletlilerin otomobiller tarafından tehdit edilmeden hareket edebildiği sokaklarında çocuklar rahatlıkla oyunlarını oynarlar.

Doğal yaşamın ve sağlığın en büyülü temel ilkelerinden birisi aktif yaşamdır. Motorlu taşıtların yokluğu Adalıları hem aktif yaşama teşvik eder, hem de bu tarz yaşamın olanaklarını sağlar. Aktif yaşam sağlığın korunmasında o kadar önemlidir ki, bu tarz yaşam olanaklarını sağlamak ve teşvik etmek, kamu kurumlarının hem görevi, hem de sorumluluğudur.

Adalar, insanların hem yürüyerek, hem de bisikletle ulaşım haklarının görece sağlandığı ülkemizin nadir yerlerinden birisidir.

Açıkça anlaşıldığı gibi, “Faytonlar kaldırılsın, yerine motorlu taşıtlar gelsin” söyleminin sonuçlarından biri, yayaların ve bisikletlilerin haklarının yok edilmesi, bir diğeri de çocukların evlere hapsedildiği sıkıcı bir şehir yaşamıdır.

“Atlar ölüyor, faytonlara binmeyin” kampanyası

Atların ve atçılığın uygarlığımızın en temel tarihsel değerlerinden biri olduğunu ihmal ederek Adalar’daki atlar ve faytonlar hakkında hüküm verilmesini de anlamakta güçlük çekiyorum.

trafik_kazasiHayvansever olduklarını düşünen bir grup insan Adalar’da “atlar ölüyor, faytonlara binmeyin” diye bir kampanya başlatmışlar. Yaptıkları basın açıklamalarında faytonların kaldırılmasını talep ediyorlar. Görünen o ki, bir kısmı samimi duygularla hareket eden bu insanlar ciddi bir yanılgı içindeler.

Faytonlar kaldırıldığında mevcut atların ne olacağını sanıyorlar? Hepsinin birden öldürüleceğinin çok da farkında olmadıklarını düşünüyorum? Üstelik atların ölümünden en çok rahatsız olanların, hepimizden daha çok üzülenlerin, at sahipleri, faytoncular olduğunu anımsatmak isterim. Batı’da buna benzer örnekler yaşanmış ve tüm girişimlere rağmen hikaye, atların öldürülmesiyle sonuçlanmıştır. Bu kampanya açıkça bir katliama davetiyedir.

Faytonlara binmemek kişisel bir seçimdir ve haktır. Ancak faytonlar kaldırılsın demek, yerine motorlu araçlar gelsin demektir. Motorlu araçların da ister elektrikli ister benzinli olsun ekolojik bir ulaşım aracı olmadıkları ve Adalar’ın kendine özgü yaşam tarzını yok edeceği ortadadır. Adalar’da yayalar, bisikletliler ve faytonlar arasındaki hassas dengeyi koruyan bir ulaşım yöntemini desteklemek yerine motorlu araçlara kapı açan anlayışların bizi götüreceği yer, ada yaşam ve kültürünün son kalan güzelliklerinin de yitirilmesidir. Adalar ölçeğinde bakarsak, bir mikro ekolojik felakettir.

Kuşkusuz atlar ve atların bakımıyla ilgili birçok sorun yaşanıyor. Ama bu sorunların hiçbirinin çözümü faytonların kaldırılması değil. Yetki alanında olduğu için İBB’nin kaynak aktarıp faytonculara ve atlara destek sağlaması ve denetlemesi ile sorunların çözümü mümkün. Oysa bugüne kadarki uygulamalarından gördüğümüz kadarıyla, Büyükşehir Belediyesi’nin tutumu hem destek sağlamamak, hem de denetlememek şeklindedir.

Göründüğü kadarıyla, Adalar’ı imar rantına açmanın ilk adımı olarak sokakların motorlu taşıtlara teslim edilmesi için kimileri (İBB ve yerel işbirlikçileri) bilerek, kimileri de bilmeyerek (hayvanseverler) ellerinden geleni yapıyorlar. Oysa Adalar’ın sokaklarını motorlu taşıtlara terk etmenin ne insanlara ne de atlara bir faydası olacaktır.

Buna rağmen sürdürülen bu tutumun açıkça bir manipülasyon olduğunu düşünmek için yeterince neden var. Bir sonraki yazıda biraz daha ayrıntıya gireceğim.

Savaş Çömlek – Yeşil Gazete

Köşe Yazıları

İğneada KOS kampından izlenimler

Kuzey Ormanları, başta İstanbul olmak üzere tüm Marmara Bölgesi için yaşamsal önemi olan bir ekosistem olarak binlerce yıldır varlığını koruyor. Kadim İğneada Longozu da bu ekosistemin ülkemiz sınırlarındaki en batı ucunu oluşturuyor. Bu tür ekosistemler, hem yakın çevreleri hem de tüm gezegen için bildiğimiz anlamda yaşamın sürmesi adına vazgeçilemez öneme sahiptir. Buna rağmen küresel kapitalizm ve ona bağlı olarak sürdürülen neoliberal ekonomik politikalar, Kuzey Ormanları da dahil olmak üzere tüm gezegen ölçeğinde yaşamın kaynaklarını kurutmak için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlar. Yaşayan insan uygarlığının kendini yok etmek için niçin bu kadar gayret içinde olduğunu, bir tür intihar eğilimi olan bu tablonun psikanalitik yorumunu başka bir yazıya bırakalım.

On yıldan fazladır ülkemizi yöneten AKP hükümeti ”fıtratına uygun davranıp” neoliberal kos1 (640x480)ekonomi politikaların ülkemizdeki sıkı takipçisi olarak gezegeni felakete sürüklemek için yeteneklerini ardı ardına sergilemekten geri durmuyor. Kadim İğneada Longozu’nu yok etmek için önce petrol boru hattı projeleri yapmayı planladılar, ardından da nükleer santral yapma iddiasında bulundular. Şimdi de termik santral yaparak Longoz Ormanını sınırsız büyüme ve kalkınma fantezilerinin kurbanı etmeye çalışıyorlar.

Söylemlerini dinsel referanslar üzerine kurma iddiasında olan AKP hükümetinin temel uygulamalarına bakıldığı zaman pre-modern değerlerini tamamen unutmuş oldukları anlaşılıyor. Yaşayan tüm dinler modernizm öncesi kaynaklardan beslendiği için büyük çoğunlukla doğanın haklarını teslim ederler. Popülizm cehennemiyle hemhal olmuş İslam anlayışlarını bir kenarda tutarsak ekolojik düşüncenin İslam dini ile ortaklaştığı alanların pre-modern kaynaklardan beslenen diğer dinlerden daha az olmadığı görülür. İslam ve ekoloji konusunda çalışanların temel düşüncesi, ”insanoğlunun Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğu ve bu nedenle de tüm canlı ve cansız hayattan sorumlu olduğu” şeklindedir. Hal böyle iken AKP hükümetinin doğanın haklarını yok sayan uygulamaları kendi dinsel referanslarını inkar anlamına gelir. Göründüğü kadarıyla modernizm ile dinin evliliği, AKP hükümetinin uygulamalarında ortaya çıkan, kendi aslını bile inkar eden, duymayan,  görmeyen böylesi bir ucube ortaya çıkarıyor.

Her neyse, biz sıkıcı analizleri bir kenara bırakıp Kuzey Ormanlarına geri dönelim. Üçüncü köprü, havalimanı gibi projelerle yok edilmeye çalışılan Kuzey Ormanlarını korumak için bir araya gelen aktivistlerle birlikte, geçen hafta sonu aynı ormanların devamı olan İğneada Longozu’na gittik. Niyetimiz bölge halkının dayanışma taleplerine karşılık vermek, Longoz ile tanışmak idi. Uzun ve zahmetli bir yolculuğun ardından İğneada’ya kadar  geldik. Trakya’nın değişik yerlerinden gelen insanlarla birleşip meydana kadar sloganlar ve pankartlarla yürüdük. Halkın tepkisini izlemek için kahvelerde oturanlarla, meydan çevresindeki esnaflarla görüşmeler yaptık. Müdavimlerini iktidar yanlısı vatandaşların oluşturduğu anlaşılan kahvedekilerin tepkileri ilginçti: “Bu mitinge katılanların kaçı İğneadali?”, “Longoz neresi desek bilen var mı içinizde?”, “Bu gelenlerin yevmiyesi kaç para?” gibi sorular sordular. İktidara muhalif olanların devam ettiği anlaşılan kahvedekiler ise “Bizim buranın insanı koftidir, bu Longozu biz koruyamayız ama İstanbullular direnirse Longoz kurtulur” diyorlardı.

Anlaşıldığı kadarıyla son yıllarda gittikçe artan oranda topluma pompalanan, toplumun bir kesimi tarafından da hemen paylaşılan bir salgın olan komplo teorileri insanların zihinlerini bulandırmaya devam ediyor. Bireylerin her tür baskı ve yönlendirmeye rağmen özgür karar alabilme yetilerinin de olduğunu biliyoruz. Toplumsal hareketlerin gelişiminde dışardan kontrol edilmesi güç iç dinamiklerinin bulunduğundan da en ufak bir şüphemiz yok. Tüm bu gerçekleri yok sayan komploculara göre her şey masa başında birileri tarafından planlanıp uygulanıyor. Komplocu zihniyetin ortaya çıkardığı davranış ise “Nasıl olsa bizim bir şey yapmaya gücümüz yetmez, oturup olup bitenleri seyredelim” oluyor. Dolayısıyla bu komplo teorilerini üretenlerin, mevcut iktidarlarını sürdürmek arzusunda olanlar olduğu çıkarımını yapmakta da hiçbir mahsur yok.

İğneada’daki mitingi izleyen insanlar içinde gençlerin ilgisi oldukça dikkat çekiciydi. Bazı gençler, patronlarının ve müdürlerinin sözlü uyarılarına rağmen çevrede çalıştıkları işlerini bırakıp miting alanına geldiler. Orta yaşın üstünde olanların ise dışardan gelenlere karşı tedirgin tutumu her hareketlerinden gözleniyordu. Gezi direnişinde kâğıttan bir kaplan olduğunu gördüğümüz devletimiz bizden o kadar korkmuştu ki Longoz’da kamp yapmamızı yasakladı. Biz de duyarlı bir iğneadalının arazisinde kamp yapmak zorunda kaldık. Kamp alanına ulaştığımızda “Tüketme Özgürleş” pankartıyla karşılaştık. Kısa sürede kurulan çadırlar ile etrafında dolaşan insanlara dışardan bakıldığında ortam, tipik bir Hobbit Köyü karnavalına benziyordu. Akşam kurulan Yeryüzü Sofrası’nın ardından kamp alanının ortasına kocaman bir ateş yaktık. Gezi ruhu her yerde peşimizde dolaşıyordu. Gece gelip çadırlarımızı yakarlar mı acaba diye konuştuk. Ama ardından Sauron’nun gözlerinden çok uzakta olduğumuza, zaten kadim Longoz’un bizi tüm kem gözlerden koruyacağına inanmaya karar verdik.

Tüm gece boyunca o kadar çok eğlendik ki sabah uyanmak ve denize dalmakta zorlananlar oldu. Sabah atölyelerinde tarım politikalarından, küçük üreticilerin sorunlarından konuştuk. Endüstriyel tarım ve hayvancılığa karşı yerel üretim ve tohumların öneminden söz ettik. Yerel halktan ve belediyelerden gelen arkadaşlarla sohbetler ettik. Genel olarak ortaklaşılan konu, yerel halkın desteği olmadan yürütülen mücadelenin etkisiz olacağı şeklindeydi. Yerel ekonomilerin geliştirilmesi ile kendine yeter üretim biçiminin teşvik edilmesinin yerel ekoloji mücadelelerini güçlendireceği tespitlerini paylaştık. Ardından Longoz yürüyüşüne başladık. Orman öğle sıcağında serin ve yumuşak bir hava armağan ederek bizi karşıladı. Çoğumuzun hep orada kalası geldi ama dönmek zorundaydık. Bir kara delik gibi etrafındaki her şeyi yok eden İstanbul şehri, bizi de yok etmek için kendisine çağırıyordu; çaresiz yola düştük…

Yeşil Gazete – Savaş Çömlek

GündemManşetTürkiye

İstanbul’dan bisiklet şenliği geçti

Festival-Posteri (433x640)
 Birleşmiş Milletler, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, AB Türkiye Delegasyonu, İstanbul Valiliği, Bakırköy Belediyesi, Avrupa Bisiklet Federasyonu ve Bisikletliler Derneği işbirliğiyle düzenlenen İstanbul 1. Uluslararası Bisiklet Festivali, Bakırköy Cumhuriyet Meydanı’nda başlamış ve “pedallar ilk gece Soma için dönmüştü”

Festival kapsamında bir araya gelen bisiklet sürücüleri, bugün de ”Dünya Çevre Günü” Kıtalar arası İstanbul Bisiklet gezisine katılarak, Boğaz Köprüsü’ nden geçti.

Sabah saatlerinde Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı önünde toplanan çok sayıda bisikletli, Boğaz Köprüsü’nün ardından Harem Üsküdar otoparkına kadar bisiklet sürdü. Yaklaşık on bin kişinin katıldığı Boğaz Geçişi etkinliğinde oldukça renkli görüntüler ortaya çıktı. Çocuklarıyla birlikte bisiklete binen ebeveynlerle, arkasında gezgin evlerini taşıyan bisikletçilerin yanı sıra Marilyn Monroe kostümleriyle tura katılanlar da vardı. Tabi ki bisiklet turunun en favori etkinliği boğaz köprüsünde öz çekim molasıydı.bt3 (640x480)
Kuzey Ormanları Savunması kalkanıyla pedal basan bisikletlilerin yanı sıra ”Lice’de katliam var” yazılarını bisikletlerine yapıştıran sürücüler de binlerce bisikletliyle birlikte turda yerlerini aldılar.

Etkinlik sırasında yolların bir şeridi bisikletlilere ayrılmıştı. Bazı otomobil sürücülerinin alkışlarla ve neşeli kornalarla desteklediği etkinlik sırasında bazı lüks otomobiller ile ciplerin tahammülsüzlüğü bisiklet sürücülerini oldukça huzursuz etti. Hatta bir otomobilin doğrudan bisikletlilerin üstüne direksiyon kırmasıyla iki bisikletli yaralandı.bt7

Her yıl on binlerce insanın ölümüne on binlercesinin yaralanmasına neden otomobil uygarlığının, gezegenimizi kirleterek verdiği zararları tarif etmeye bile gerek yok. Buna rağmen otomobil sürücülerinin bu kadar kibirli olmasını anlamak mümkün değil.

Etkinliğe ilişkin AA muhabirine bilgi veren Bisikletliler Derneği Yönetim Kurulu Başkan Danışmanı Melih Arat, geçtiğimiz yıl 6 bin bisikletli sürücünün katıldığı etkinliğe, bu yıl 7 binin üzerinde katılım beklendiğini belirtti. Arat sözlerini şöyle sürdürdü: “Bisiklet bir spor ve ulaşım aracı. Tüm dünyada bisiklet yollarının gelişmesi ile birlikte, bisikletle işine, okuluna giden insanların sayısı arttı. Aslında bu etkinlik, İstanbul’da ne kadar çok insanın bisikletle ulaşmak istediğinin bir göstergesi.”
Öğretim üyesi olarak da görev yapan Arat, 13 kilometrelik bu yolculuğun bisikletle yaklaşık 45 dakika sürdüğünü dile getirerek, İstanbul trafiğinde arabayla Taksim’den Harem’e bu sürede varılamayacağına da vurgu yaptı.

 

Yeşil Gazete-Haber Merkezi

 

Kategori: Gündem

GündemManşetTürkiye

Gezi Parkı’nda 3. Havalimanı Protestosu

Kuzey Ormanları Savunmasının organize ettiği gösteriye katılan İstanbullular Tünel’den Galatasaray’a kadar yürüdüler. Gösteriye katılanlar, Başbakan R.T.Erdoğan’ in temelini attığı üçüncü hava limanına karşı doğanın hakları olduğunu dile getirip seslerini duyurmayı hedefliyor. 3. hava limanıgf projesinin İstanbul’un son su kaynaklarını tüketeceğini, ormanları ve ona bağlı doğal hayatı yok edeceğini anlatan göstericilere  leylek ve ağaç kostümleri giymiş sokak sanatçıları da eşlik etti.Gösteriye katılan İstanbullular, renkli pankartları ve sloganlarıyla doğa talanına karşı sık sık ses çıkararak seslerini duyurmaya çalıştı. Basın açıklamasınını Taksim Meydanı’ nda yapmak isteyen gruba polis izin vermedi.
Polisle göstericiler pazarlık ederken gruptan ayrılan Yeşiller ve Sol Gelecek Partili bir grup aktivist polis barikatının arkasına geçip sloganlar atarak Gezi Parkına kadar yürüdüler.”Kaç kaç Tayyip Yeşiller geliyor,” ”Her yer yerinden oynar ormanlar özgür olsa”, ”Polis koş koş koş biz meydana gidiyoz”, ”At bakalım at bakalım temelleri at bakalım, ağaçları kes betonları dök en çevreci kim bakalım” sloganlarıyla yürüyen grubun taşıdığı pankartta ‘’Peki domuzlarda uçağa binebilecek mi’’ yazıyordu.

Taksim ahalisinin alkışlar ve sloganlarla destek olduğu grup Gezi parkı merdivenlerine kadar yürüdü. Onlarca sivil polis koşarak grubun önünü kesip grubu gözaltına alıp pankartlarına el koymak istedi.Kısa suren bir arbede yaşandı. Niye bu kadar korktunuz deyip pankartlarını geri isteyen YSGP’li aktivistler bir kısım pankartı kurtarıp sloganlar atarak meydana doğru geri dönmek zorunda kaldı. Meydanda şarkılar söyleyip yürüyen gençler’ ‘Rantçısın sen Tayyip” sloganlarıyla R. T. Erdoğan’ın emriyle hareket eden polisin tutumunu protesto ettiler.Polisin ve iktidarın korkusunu hissedip ‘’Akşama geleceğiz, akşama geleceğiz çok mu korktunuz” diye atılan neşeli sloganları polisler sadece seyrettiler.

kz3

 

 

Yeşil Gazete( Özel Haber)

Kategori: Gündem