Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Kara Yağmur’ altında ve şemsiyesiz

Geniş anlamıyla toplumsal yaşamın yasalar çerçevesinde koruma altına alınarak yurttaşların haklarının maddi- manevi yaptırımlarla düzenlenmiş olan kurallar bütününe uygun şekilde savunulmasını sağlayan hukuk, sağlık ve güvenlik risklerinin karşısında da kaçınılmaz bir başvuru aracıdır. Tüm devletlerin anayasalarında yer alan sağlıklı yaşam hakkının herkes tarafından ulaşılabilir olması için hukuk bir şemsiye görevi görür. Bu açıdan hukuk, teknolojik alandaki gelişmelerle adına medeniyet denilen dünya sahnesi de değişirken oluşan her tür mağduriyetin önlenmesi ya da tolere edilmesi noktasında da önemli bir rol oynar.

Ne var ki, tüm endüstriyel faaliyetlerin aynı olmaması farklı mağduriyetlerin oluşmasına yol açarken aynı hukuki yaklaşımın izlenmesi bırakın mağduriyetlerin önlenmesini mağdur edenin elini güçlendiriyor. Mevcut hukuki yaklaşım ve alt yapının radyoaktif kirliliğe maruziyetten doğan mağduriyetlerin önlenmesinde ya da tolere edilmesinde yetersiz kaldığını anlatmayı amaçladığım bu yazıda sizlere 66 yıl arayla yaşanan iki olaydan örnek vereceğim. Zira gerek 75 yıl önce Hiroşima ve Nagasaki‘ye atılan bombaların gerekse dokuz yıl önce başlayan Fukuşima Nükleer Felaketi‘nin ardından doğan hak arayışlarının bugün yanıtsız bırakılmış olması dünya genelinde yurttaşlar açısından gelecekteki mağduriyetlerin habercisi. Aynı zamanda aradan geçen 66 yıla rağmen hukukun bir adım öteye gitmemiş olması da bildiğimiz hukukun kifayetsizliğinin en büyük göstergesi.

Radyasyonla yaşamak: Hibakuşalar

Dünya kamuoyu nezdinde 1945 yılının 6 Ağustos’unda Japonya’nın Hiroşima şehrine 9 Ağustos’ta ise Nagasaki şehrine ABD tarafından atılan nükleer bombalarla tanışılan yıkım, aslında 1942’de başlatılan Manhattan Projesi‘nin Üçlü Test (Trinity Test) kapsamındaki test sürüşüdür. İlki New Mexico Alamogordo‘da da denendikten sonra ilk kez insanlar üzerindeki etkisinin anlaşılması için savaş koşulları bahane edilerek(gerek olmamasına rağmen) ikincisi 21 gün sonra Hiroşima’ya ve üçüncüsü de hemen ondan üç gün sonra Nagasaki ‘ye atılır. Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan bombalarla sivil yaşam hedeflendiği için bombanın düştüğü noktalardan her yöne beş kilometre içinde 200 bini aşkın insan yanarak anında can verirken bir o kadarı da yıllar içinde çeşitli hastalıklardan musdarip, “hibakuşa”* olarak bir hayat sürmek zorunda kalır…

Ömürleri boyunca tedavilerinin görülebilmesi için Japon Kızıl Haç Derneği tarafından 1956’da Hiroşima’da, 1969’da ise Nagasaki’de birer hastane faaliyete geçmiştir. Uluslararası Kızıl Haç Örgütü‘ne (ICRC ) ait 2014 yılı kayıtlarına göre 2,5 milyondan fazla kişinin ayakta tedavisi yapılmışken 2,6 milyon kişi ise yatarak tedavi hizmetlerinden yararlanmıştır. Tedavi görmüş olanların üçte ikisi akciğer, mide, karaciğer, bağırsak kanserleri ve lösemiden yaşamını yitirmiştir. Nagasaki’de ise yaşamını kanser nedeniyle kaybedenler toplam tedavi görenlerin yarısından fazladır. Bombalar atıldığı zaman doğmamış olanlar dahi 50-60 yaşlarına geldiklerinde kanserle tanışır.

Atılan bombanın tetiklemesiyle yağan “kara yağmur“un bombanın düştüğü noktadan doğu-batı yönünde 15 kilometrelik ve kuzey-güney yönünde ise 29 kilometrelik alanda etkili olduğu tespit edilir ve bu alanda yaşayanlar atom bombası (nükleer bomba) kurbanı kabul edilerek tedavileri devlet tarafından üstlenilir. Ne var ki “kara yağmur” daha geniş bir bölgede etkisini göstermiş radyoaktivite besin zincirine de karışmış olduğu için binlerce insan akut radyasyona bağlı hastalıklardan(long term radiation disease) muzdariptir.

Yukarıda özetlemeye çalıştığım gelişmelerin akabinde radyoaktif etki altında kaldığı tayin edilen bölgenin dışından da “kara yağmura” maruz kaldığı için ömrünü hastalıklarla boğuşarak geçirmiş olan 70-90 yaş aralığındaki 84 Japonya yurttaşı tedavi masraflarının devlet tarafından üstlenilmesi için Hiroşima Bölge Mahkemesi‘ne dava açmıştı. Dava 30 Temmuz 2020 tarihinde 84 kişinin lehine ve onların diğer nükleer bomba kurbanı kabul edilenlere sağlanan sağlık hizmetlerinden yararlanabilmelerine imkan veren şekilde sonuçlandı. Üstelik su ve toprağın radyoaktif kirliliğe uğramasından mütevellit radyoaktivitenin besin zincirine karışarak kansere yol açtığının kabul edilmesi, dünya genelinde”sağlıklı yaşam hakkının tesisi” açısından önemli bir kazanım.

Ne var ki bu kazanım Japonya’da hükümetin “yeterli bilimsel kanıt olmadığı“gerekçesine dayandırmasıyla 12 Ağustos 2020 gününde temyiz edildi. Temyizin sonucu henüz belli olmasa da bu başvurunun hükümet tarafından yapılmış olması fazla ümitli olunamayacağının ispatıyken reddi ise dünya çapında yankısı duyulacak bir devrim anlamına gelebilir.

‘Arkadaş Operasyonu’ mağduru askerler

Bir diğer örneğimiz ise Fukuşima Nükleer Felaketi meydana geldiği zaman Okinawa açıklarında seyir halindeyken rotayı Fukuşima’ya çevirip tesise 90-160 kilometre mesafeden tasfiye işlerine destek olan Ronald Reagan Donanma Gemisi mürettebatının mağduriyetine dayanıyor. Fukuşima Nükleer Santrali‘nin işletmecisi Tokyo Elektrik Şirketi (TEPCO) tarafından radyoaktif yayılım olduğuna dair bir uyarı yapılmadığı için Arkadaş Operasyonu (Operation Tomodachi) adı altında acil durum desteği veren 5000 kişilik mürettabatın yaklaşık yarısında 1 yıl içinde körlük, tiroit kanseri, testis kanseri, lösemi, beyin tümörü gibi hastalıklar  görülmeye başlanır.Sağlıkları kanser ve çeşitli hastalıklara yakalanarak bozulan 80 asker TEPCO yönetimine ve reaktör üreticisi olan General Electric (GE) şirketlerine karşı 2012 yılında dava açar ve davaların takibinin ABD mahkemelerinde görülebilmesi mümkün olur.

Ne var ki bu dava da hüsranla sonuçlandı. Zira 2020 yılının Mayıs ayında mahkemenin ABD Ronald Reagan Gemisi mürettebatının misyonunun TEPCO’dan bir uyarı gelmiş dahi olsa tasfiye işlerine müdahil olacağı yönünde karar vermesiyle tazminat talepleri reddedildi. Mahkemenin açıkladığı bir diğer gerekçe de Ronald Reagan gemisinin iki reaktörlü bir nükleer donanma olması nedeniyle personelin radyoaktivite izleme programı kapsamında mütemadiyen izlendiği, fakat sınır dozları aşılmadığı için hastalıklarının nedeninin Fukuşima Nükleer Felaketi ile ilişkilendirilemeyeceği oldu.

Resmi olarak 1942’de başlatılan Manhattan Projesi kapsamında nükleer savaş teknolojisinin geliştirilmesi için gerçekleştirilen o ilk denemede patlamanın şiddetini “Ben şimdi ölüm oldum” şeklinde yorumlayan fizikçi Robert Oppenheimer‘ın bu sözünü ödünç alıp o yıkıcılığın bir de radyoaktif kalıcılığa haiz olduğunun altını çizersek, ölüm “kara yağmur”la her yerde… Ne hukuk ne kanunlar yurttaşların mağduriyetlerini kabul ederken dili olmayan, bizim kurduğumuz dünyada yaşamak zorunda bırakılan diğer canlıların haklarından bahsedemiyorum bile…

Bugüne kadar atmosferde, yer altında ve denizaltında yapılan 2 bin küsur nükleer testin dünya üzerinde yarattığı yıkıcılığı bir de 1970’leri müteakip felaketin enerji versiyonunun takip etmesi ise hukukun kifayetsiz kaldığı ortamda Fukuşima vakasındaki gibi mağdurların sayısını arttırıyor. Bugün dünya genelinde 400 civarında reaktörün operasyon halinde olduğu gerçeğine Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye‘nin nükleerleşme yarışına sokulduğunu da eklersek hukukun koruma kabiliyetinin dışında kalan bu alanda durumumuz “kara yağmur”un altında şemsiyesiz kalmaktan farksız değil midir?

Çok açık ki, nükleer süreçlerle ilgili olarak ortaya çıkan mağduriyetlerin bildiğimiz hukuk sistemi içinde çözümlenmesi hala mümkün değildir. Mağduriyetlerin sistemin kurucuları tarafından görülmek istenmemesinden, yok sayılmasından ayrı, tespit ve tayinlerine ilişkin yöntem ve yaklaşımların da hatalı ve eksik olduğu kabul edilerek yenilenmesi gerekir. Tabii, nükleer silah ve santrallerden vazgeçilmesi dünya için en hayırlısı olacaktır! Ülkemizde Mersin’e ve Sinop’a nükleer santraller kurulmaya çalışılırken tüm yurttaşların bu alandaki mağduriyetlerin giderilmesinde hukukun dünya genelinde işlemediği gibi Türkiye’de de işlemeyeceğini, kendilerinin de hukukun labirentlerinde kaybolacaklarını öngörmesi ve nükleer projelere itiraz etmesi gerekir.

(Nükleer santral ve nükleer silahlarla ilgili süreçlerin başlangıcı anlamına gelen uranyumun yerin altından çıkarılmasından nükleer atıklara kadar geniş bir yelpazede radyoaktif mağduriyetlerin yaşanmasına, yani hibakuşa olunmasına tarih boyunca yol açmış olaylardan bir kısmı nukleersiz.org web sitemizde görülebilir. Üç yıl önce “Hibakuşalar Olmasın!” adı altında sırasıyla Mersin, Sinop , Samsun İstanbul ve Kırklareli’nde gerçekleştirilen birer sunumun ardından açılarak birer hafta ziyaretçileriyle buluşmuş olan sergiyi yenilenen web sitemizde ziyaret edebilirsiniz.)

(Bu yazı Sivil sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

*Hibakuşa: Bu terim ilk olarak Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atıldıktan sonra maruz kaldıkları radyasyonla yaşamlarına devam edenleri ifade eder. 

 

More in Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Rosatom’u tanıma dersleri -2

Gün geçmiyor ki  Türkiye’nin ilk nükleer santrali olmaya namzetmiş Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘nin (NGS)’nin inşaat sürecine dair yeni bir haber duymayalım! Kor tutucunun nükleer santral sahasına getirilişinden ekipman setinin imalatına,  hatta boruların alana ulaşmasına varan detayda muştulanan haberlerle kamuoyunda “Güçlü Türkiye” algısının oluşturulmasının amaçlandığı herkesin malumu.

Ne var ki, 2004 yılında yaşadığımız Hızlandırılmış Tren, nam-ı diğer Pamukova Tren Faciası’yla başlayıp Soma Maden Faciası’yla devam eden içimizi yakan kazalar silsilesine en son Adapazarı’nda bir havai fişek fabrikasında meydana gelen kazanın da eklenmesiyle bu algı oyununa insan istese de kapılamaz. Yedi kişinin yaşamını yitirdiği bu kazanın hemen ardından, havai fişeklerin soğutulması için gereken 15 günlük süre beklenmediği için üç kişinin daha yaşamını yitirdiği ikinci bir kazanın yaşanmış olması da Türkiye’de on yıllar boyunca soğutulması gerekecek nükleer yakıt çubuklarıyla nasıl bir deneyim yaşanabileceği sorusunu bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor.

Akkuyu NGS için sahaya getirilen lojistik envanterinin sayılıp dökülmesiyle “güçlülük” algısının yaratılmaya çalışılmasına benzer diğer bir çaba da “şeffaflık” böyle olur hissi yaratmak. Oysa Akkuyu NGS sahasındaki çatlak haberlerinin aylarca saklanması ve ikincisi olana kadar kamuoyuna duyurulamaması Rosatom kontrolündeki işletim sürecinin nasıl bir “şeffaflık”zeminine oturacağını net olarak göstermişti.

Nitekim şirketin daha önce tartıştığımız şu yazıda geçen hadiseler karşısındaki ketum ötesi tutumu, en son haziran ayında Avrupa üzerinde tespit edilen sezyum 134, sezyum 137, rutenyum 103 ve iyot 131 radyoaktif izotoplarının adresinin Rusya’nın batı bölgesindeki Kola ve Leningrad nükleer santralleri olduğu yönündeki iddiaları yalanlamasıyla kendini bir kez daha gösterdi. Barentobserver‘ın haberine göre başta İsveç, Norveç ve Hollanda’dan yetkili kuruluşların, bundan on gün sonra da Finlandiya Toplum Sağlığı ve Çevre Ulusal Enstitüsü’nün açıklamalarına rağmen iddialar üç yıl önce Türkiye Atom Enerjisi Kurumu‘na(TAEK) sorular yöneltmemizi gerektiren haberdeki gibi Rus yetkililerce reddedildi.

Metsamor’un modernizasyonu da Rosatom’da

Rosatom’un hayatımıza müdahil oluşu dünya genelindeki diğer projeleri üzerinden de söz konusu. Bu açıdan dünyanın en tehlikeli reaktörü olarak bilinen ve Türkiye’ye yalnızca 16 kilometre mesafede yer alan ve bugün bir de Azerbaycan’la çatışma içinde olan Ermenistan’daki Metsamor Reaktörü’nün modernizasyon işlerini üstlenmiş olması önemli. Dolayısıyla Akkuyu NGS’nin sahibi Rosatom’u sizlere daha yakından tanıtmak amacıyla başladığımız yazı dizisine, bu şirketin  dünyanın en tehlikeli nükleer santrallerinden bir olduğu için 1 Temmuz’da kapatılması gereken yanı başımızdaki Metsamor’un modernizasyon çalışmalarına başladığını değerlendirerek devam ediyoruz.

Ermenistan’ın Sovyet Rusya tarafından ilki 1976 yılında, ikincisi ondan üç yıl sonra inşa edilmiş olan iki reaktörü var. Bugüne dek beş büyük 150′ ye yakın küçük kazanın yaşandığı tesiste aktif olan ve şimdi modernizasyon sürecine sokulan reaktörün devreden çıkarılması gerek depremsellik riski gerekse eski oluşu nedeniyle Avrupa Birliği tarafından yıllardır öneriliyor.Zira 1988 yılında merkez üssü santralden  75 kilometre mesafede olan ve 25 bin kişinin yaşamını yitirdiği  6,8 şiddetindeki Spitak Depremi’nden hemen sonra devreden çıkarılan reaktörlerden ikincisi, enerji ihtiyacı gerekçesiyle 1995 yılında tekrar devreye alınmıştı. Bu reaktör, 30 yıldan fazla bir süre işletilerek miadını çoktan doldurmuş olmasının ötesinde, fay hattının üzerinde oluşuyla  hem kendi toprakları hem de  Türkiye dahil komşuları olan Gürcistan, Azerbaycan ve İran için de sağlık ve çevre açısından  yıllardır büyük risk teşkil ediyor.

 1988 yılında Spitak Depremi'nin merkez üssü ve 75 Kilometre mesafedeki Metsamor Nükleer Santrali
1988 yılında Spitak Depremi’nin merkez üssü ve 75 Kilometre mesafedeki Metsamor Nükleer Santrali

Ne var ki verimli bile olmamasına rağmen aksi iddia edilerek yıllarca çalıştırılan reaktörün 2017 yılında  Ermenistan hükümetiyle AB arasında imzalanan Kapsamlı ve Genişletilmiş Ortaklık Antlaşması (CEPA) doğrultusunda devreden çıkarılması kararının ardından, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) ile yapılan görüşmeler neticesinde yenilenmesine, diğer bir deyişle modernizasyonuna karar verildi. Böylece 440 Megavat kapasitesi kullanılsa dahi ülkenin ülkenin elektrik ihtiyacının yarısını karşılayacağı iddia edilemeyecek bu reaktörün ömrünün ülkenin başka bir enerji kaynağı olmadığı gerekçesiyle hükümet tarafından 2026’ya kadar uzatıldığı açıklandı. Tahmin edeceğiniz gibi reaktörün ömrünün  uzatılmasını destekleyen kararın diğer ucunda Rosatom duruyor. Netice itibariyle Metsamor Nükleer Santrali’nin aktif olan ikinci reaktörünün modernizasyonu  1 Temmuz itibariyle Rusatom Hizmetleri tarafından başlatıldı.

Yap, borçlandır, işlet…

Rosatom tarafından modernizasyon adı altında yürütülen bu çalışmanın temel amacı yapılan açıklamalara göre reaktörü depreme karşı güçlendirmek. Lakin proje, soğutma suyunu Aras Nehri‘nden alan santralin soğutma kulelerindeki mikro çatlaklarının onarılmasını da  kapsıyor. Projenin maddi boyutu ise, Rosatom’un yurt dışındaki VVER tipi reaktörlerine yönelik  bakım onarım hizmeti veren şirketi Rusatom Hizmetleri tarafından 130 Milyon Dolar’a tekabül ediyor.

Esasen  başlangıçta Rusya tarafından verilecek olan 270 Milyon Dolar kapsamında gerçekleştirilmesi teklif edilmiş olan bu projenin daha sonra  Ermenistan Hükümeti tarafından devlet bütçesiyle yapılacağı açıklandı. Ne var ki Ermenistan’ın daha 2005 yılında Rusya’dan satın aldığı nükleer yakıt karşılığında Rusya’ya 100 Milyon Dolar borçlandığı ve bu şekilde santralin yönetimini neredeyse Rus RAO Birleşik Enerji Sistemleri (UES) şirketine kaptırmış olduğunu  göz önüne alırsak “hangi devlet bütçesi?”diye bir soru doğuyor. Hem de  nükleer yakıt borcunun  60 Milyon Dolarından fazlasını Ermenistan hükümeti  üstlenemediği için geri kalan 40 Milyon Dolarının silinmesi karşılığında Erivan’daki Hrazdan Nehri üstünde  ülkenin %10 elektriğini sağlayan 560 Megavat kapasiteli, hidroelektrik santrali [1] hediye edilmişken. Bu noktada işlerin nasıl yürüdüğüne örnek olması için Rusya’nın izleyen süreçte bu barajı Ermeni -Rus Tashir Grup Şirketi‘ne %30 karla satmış olduğunu da belirtelim.

Ermenistan’ın Metsamor üzerinden Rusya ile kurduğu ilişki henüz operasyona geçmiş bir ticari bir nükleer santrali  olmayan bizim için Rosatom ve iştiraklarini tanımayı sağladığı kadar, nükleer santral süreçlerinde işlerin nasıl yürüdüğüne dair de önemli ipuçları barındırıyor. Dahası, bulunduğu coğrafyada  “ye kürküm ye” misali  ülke ihtiyacının %40’ını karşıladığı [2] karşıladığı gerekçesine dayandırılarak verimsizliğine, risklerine rağmen reaktörüne tutunan bir yönetimin süreklendiği halin kendisi bir ders niteliğinde. Son yıllarda kendi ülkemizde  bu soruyu fazlasıyla tüketmiş oluşumuzun sorunun mahiyetini değiştirmeyeceği önkabulüyle, size de nükleer yakıtın borcu için elden çıkarılan  hidroelektrik barajının akıbeti tefeciye yapılacak ödeme için başka kıymetlerin gözden çıkarılması anlamına gelmiyor mu? Üstelik reaktörün çalıştırılacağı yıllar boyunca yakıt alımı devam edeceği için diğer hükümetler de borçlanmaya devam edecek.

Deprem görmeyen ülkeden fay hattına santral

Tüm bunlara ek olarak, Rosatom’un sözlüğünde pek de rastlamadığımız şeffaflık kavramının anlam ve önemi, önümüzdeki 65 gün boyunca Metsamor’un modernizasyonu çerçevesinde yeni bir boyut kazanacak.  Zira Çernobil Nükleer Felaketi’ne yol açan aynı VVER-440 tip reaktörün modernizasyon sürecini, reaktörü depremlere dirençli kılma görevini depremsellik deneyimi olmayan bir ülkenin şirketinin üstlenmiş olması bizi  potansiyel Çernobil’e de yaklaştırıyor. Bu noktada Rosatom iştiraki olan Rusatom Hizmetleri’nin gerek Ermenistan kamuoyuna gerekse sınır aşan etkileri bağlamında ilk etapta etkilenecek olan sınırdaşları Gürcistan, Azerbaycan, İran ve Türkiye’ye  yaşananları eksiksiz raporlaması  hayati önem taşıyacak.

Metsamor’un, Ağrı Dağı fay hattı üzerinde kurulmuş olması son dönemde Türkiye’de artan deprem fırtınasıyla birlikte düşünüldüğünde depremsellik açısından yeterince büyük bir risk teşkil ederken bölgenin halihazırda savaş gibi insan eliyle yaratılan başka türden bir depreme sahne olması ise yine bir problem. Açıkçası, Dağlık Karabağ’da Ermenistan ile Azerbaycan  arasında yaşanan çatışmanın Metsamor üzerine olası bir yansıması, diğer bir deyişle santralin şu haberdeki gibi taraflar arasında bir tehdit aracı olarak kullanılması her zaman ihtimal dahilinde. Kaldı ki bu tehdidin gerçeğe dönüşmesi halinde o ülkelerin dışındaki coğrafyalar da geri dönüşü olmayan bir felaket yaşayabilir.

Sonuç olarak  dört komşusundan ikisiyle siyasi ilişkileri bozuk olan Ermenistan’ın bir felaket halinde onları bilgilendirmesi de pek mümkün görünmüyor.Tüm bu gerekçeleri üst üste koyduğumuzda bir kez daha anlaşılıyor ki, nükleer risklerin bertaraf edilemediği noktada sivil toplumun  Fukuşima sonrası Japon toplumunun yaptığı gibi kendi bilgi edinme sürecini inşa ederek kendini koruma  mekanizmaları kurması da önemli bir ihtiyaç. Dolayısıyla sizlere ulaşan bu satırlar vesilesiyle altını çizmek isterim ki,  durumun hassasiyeti Türkiye’deki  meteoroloji  istasyonlarının, sivil toplum örgütlerinin, özellikle doğu illerimizdeki üniversitelerin enstitülerin ve konuyla ilgili bilim insanlarının  en azından önümüzdeki 65 gün için Metsamor’u takip edebilecek şekilde birbirleriyle haberleşme ağları tesis etmesine; bu ağların ulusal ve uluslararası ölçekte geliştirilmesine muhtaç.

Dizinin ilk bölümü için tıklayın

*

[1] Bugün santral Rus şirketi tarafından da Rus-Ermeni Tashir Grup’a karlı bir şekilde satılmış bulunuyor. https://caucasuswatch.de/news/2259.html

[2]Gerçekler ise tüketilen elektriğin ancak %7’sini karşılayabildiğini gösteriyor.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır)

 

 

More in Haftasonu

News

For Sinop NPP, Turkey seeks EIA without a company for a reference reactor

(Flamanville 3 is on the left)

Normally The Environmental Impact Assessment (EIA) aims to determine the impacts of projects on the environment . Starting from the planning stage, all processes including construction, operation and termination of the activity are covered. However, the EIA reports, which have theoretically undergone systematic changes for the last five years and have in practice been under the control of political decision mechanisms, being prepared as formalities in Turkey. The statements containing subjective comments and generalizations in the reports are the most important indication that there is not even a concern that the applicant may not be approved. As a matter of fact, the objections of the civil society are not taken into consideration in the processes despite the right to public participation and following-up. Furthermore, the final EIA reports of up to three thousand pages are approved by the political authorities within 10 days.

The processes described above have already been experienced in the Akkuyu Nuclear Power Plant (NPP) at all levels and now the intention is to do the same for Sinop in a similar way. However, although Sinop Nuclear Power Plant project and its impact on its immediate surroundings has been opened for evaluation, there is yet neither a valid agreement nor a company commissioned for the construction of reactors! The Japanese Government, who was committed to realize the Sinop nuclear power plant project withdrew from the International Agreement (Intergovernmental Agreement) at the beginning of 2018 after submitting the EIA application file. Thus ending the Mitsubishi-Areva consortium commissioned in 2013 for the construction of reactors also ended. However, this development did not prevent the EIA preparation file from turning into a final EIA application. Moreover the participation of the public that has to be done according to the EIA regulations was held by preventing the participation of the opposing public in February of the same year as you can see in our previous article. Then in 2019 the non-governmental organizations from Sinop were prevented from attending to the Review and Evaluation Commission (IAC) which was held in Ankara for Sinop NPP.

(ongoing EPR construction) EPR Flamanville 3 ‘Reference reactor’

We have repeatedly underlined that the end of the International Agreement with the Government of Japan did not mean the NPP project was abandoned in Sinop.  The company which performed the EIA application on 30 March 2020 was Assystem ENVY Energy and Environmental Investment on behalf of EUAS International ICC Sinop Nuclear Power Plant Jersey Islands Turkey Central Branch. In fact it was decided that EUAS ICC would never have more than %49 share per the intergovernmental agreement with Japan and when Mitsubishi was involved to the project. The most interesting part of the final EIA report is that the Flamanville 3 type reactor was declared as a “reference reactor” to evaluate the impact of the project on the environment while there is no technology investor company replacing Japanese Mitsubishi. In other words, when the EIA preparation file was submitted 2 years ago, it was prepared for the untested Atmea 1 type 4 reactor (4560 MW in total) which would be produced by Japanese Mitsubishi and French Areva consortium. But now it seems that the French nuclear industry Areva who has an aim to equip the world with its third generation pressurized water reactor (EPR-European Pressurized Reactor) seems to be interested in establishment of the Sinop Nuclear Power Plant project alone despite the fact that there is no intergovernmental agreement signed to perform in Turkey!

EPR is an Areva-made reactor, according to the information in The World Nuclear Industry Status Report (WNISR) 2019, Flamanville 3 reactors which was encountered as  “referance reactor”for Sinop NPP project  has been under construction since 2007 at Flamanville Nuclear Power Plant and its startup is currently scheduled at the end of 2022 at the earliest. We have at Green Gazette previously conveyed you the scandal about the EPR reactors with our news that “400 incompatibilities were detected in the production processes of Areva”. In addition, let us state that the EPR reactor installed in Flamanville 3 was supposed to be put into operation in 2012 in France at first, and the estimated cost of 3.6 billion dollars has reached 13 billion dollars today. Although there may be differences with Flamanville 3, another EPR investment is the Olkiluoto 3 reactor which has been under construction in Finland since 2005 and has at least quadrupled its estimated construction costs, the latest commitment for it to be completed is in 2021. In China,we see  Taishan 1 to 2 as operating EPR reactors; we also see projects in UK with Hinkley Point C and Sizewell C which is very far from construction stage, as well as other projects in India and in Africa. So when we think of reasons for the insistence of the Turkish Government on the nuclear power plant project in Sinop, the agreement between IAEA  and  Nuclear Regulatory Authority of Turkey (NDK) which is established in the place of Turkish Atomic Energy Institution (TAEK) in September becomes more meaningful.

Another humpback for Turkey

One common point of the above-mentioned projects is the EPR, and another common point is that these projects almost triple their projected costs by moving out of their planned investment deadlines. Therefore, for Sinop NPP, as written in this final EIA report, that excavation work will be started in 2021 and it will start operating in 2031, is far from being realistic. Moreover, while these delays are experienced for a single reactor, the establishment of four reactors in Sinop means that citizens will be facing with a new economic burden since delays in construction mean cost. Undoubtedly, if the ecological and social damages caused by the establishment of a nuclear power plant could be calculated numerically and added to economic costs, no investor company would dare to make such a damage to nature by constructing and operating nuclear power plants. However, reflecting financial costs to the electricity bill of citizens can even make projects profitable for companies. For this reason, the environmental massacre started in Mersin Akkuyu and Sinop is not a loss for the state and companies.

(1 million trees cut after the transfer of the land to Energy Ministry)

1 million trees cut down for a final repository

In Sinop, the first movement that paved the way for the environmental massacre for this project was the transfer of 10 square kilometers of land from the Ministry of Agriculture and Forestry to the Ministry of Energy. In the area of ​​1415 stadiums, nearly 1 million trees were cut without showing any sign of remorse. However, in order to suppress the rising reaction of the public, the EIA report sought to prove that, as the statements of the political representatives said, the claims of the opponents of the NPP did not reflect the true characteristic of the “rejuvenation” they made in doing this. Because the most crucial point of the final EIA application made for Sinop NPP to the Ministry of Environment and Urbanization is related to nuclear waste issues, in the report it is explicitly mentioned that the 10 square kilometer area transferred to the Ministry of Energy for the purpose of establishing a nuclear facility would be used as a temporary waste storage area for 60 years lifetime of the power plant and the final disposal facility would be established by Turkey under the responsibility of Turkish Atomic Energy Institution(TAEK)* to have the waste ultimately disposed of at this disposal facility. Such an explanation indicates that the government of Turkey also easily attempts to build a “final repository” which will be at least three times more costly and has never been successfully done in the world since 1942, when the first reactor was established. Today the first such facility is still under construction in Finland since 2004, namely The Onkalo Repository.

A double foreign dependence

Another issue that the nuclear opponents have been blaming the government for decades is seen in the final EIA report as a confession regarding the projects being neither local nor national. Through mention of long-term agreements for nuclear power plant project in the final EIA with supplier countries such as Australia, North America, Kazakhstan, Russia, South Africa, Niger (mistyped as Nigeria on page 6 of the EIA report) and Namibia, the government confesses this. It is obvious that nuclear fuel will be purchased from other countries and foreign technology will increase, even double, Turkey’s economic foreign dependency, as there is also the Akkuyu Nuclear Power Plant construction going on at the coast of Mediterranean Sea. On the other hand, it should be noted that the countermeasures for the risks that may occur in the case of nuclear fuel transportation which was declared to be done via Istanbul Bosphorus Strait, are not included in the final report.

Sinop NPP project and its “final” EIA involves a burden that will mean Turkey’s future will be taken under the mortgage from every direction, even by only the very few items that I discussed here. Moreover, in the 3284-page EIA of this nuclear power plant investment, the question mark remains on how accurate and realistic the effect of the environment is calculated over the “reference reactor” hypothesis. Because of outdated information which leads us to conclude that the document has remained as it was prepared for the previous model Atmea 1 reactor, there is a need to have the whole information checked carefully by experts who are outside the political decision mechanism.

Since they have tried to exclude intervention of society for Sinop NPP Project, just like the case was for Akkuyu from the beginning of the EIA application process, it would not be wrong to presume that the report was 3284 pages long to make analyzing it difficult and this makes sense when considered within the antidemocratic processes leading to the trial of its antinuclear opponents. However, another reason could be the necessity of covering possible damage that may be caused by the establishment of the plant. Because the project, which means a massacre for nature just by cutting nearly 1 million trees until today, has to claim that it will not be giving any harm to its surroundings, vegetation, underground and above water assets, animal life, and endemic plants. The project should not be harmful to adjacent to subsistence works such as agriculture, animal agriculture and fishing in nearby villages as well and friendly to its neighbour Hamsaros National Nature Conservation Area.

(Sinop Inceburun, NPP project are 7 years ago)

As a matter of fact, on the 93th page of the EIA, we see “There is no IAEA elimination criteria for NPP field selection”; “It has been concluded that Sinop field conditions do not constitute an obstacle to the ability to prevent, detect, delay and properly respond to nuclear safety incidents”. And while these expressions are jagged in some places, in the 4.12 Conclusion section, the phrase “As a result of the analysis and evaluations made during the Field Research and Site Selection stages, Sinop NPP area has been found to be suitable for NPP construction and operation” appears as a wall. What shall we say? In the picture above, for the sake of the trees that no longer exist, and for our tomorrow: The walls are meant to fall!

*

*Despite TAEK was replaced by Nuclear Regulatory Institution(NDK) which was established by Presidential rules under the effect of 15 July 2016 “Military coup” and Turkish Energy Nuclear Mining Research Institution (TENMAK ) which was added to NDK 2 years later, its name remains in the report.

More in News

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Sinop’ta referans reaktöre şirketsiz ÇED

Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) özünde projelerin çevre üzerindeki etkilerinin tespit edilerek tedbirlerin alınmasını amaçlar. Planlama aşamasından başlayarak inşaat, işletme ve faaliyetin sona erdirilmesi dahil tüm süreçler kapsam dahilindedir. Ne var ki son beş yıldır teoride sistematik değişikliklere uğratılan, pratikte politik karar mekanizmalarının kontrolüne giren ÇED raporları artık formalite icabı hazırlanıyor. Raporlarda yer alan subjektif yorum ve genelleme içeren ifadeler dahi başvuru şirketinin onaylanmama gibi bir kaygı duymadığının en önemli göstergesi. Nitekim gerek halkın katılımının gerekse takibinin hak olduğu süreçlerde sivil toplumun itirazları dikkate alınmadığı gibi üç bin sayfaya varan nihai ÇED raporları 10 gün içinde siyasi yetkililerin eliyle onaylanıveriyor.

Yukarıda resmini çizdiğim süreçler Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘nde (NGS) deneyimlendiği gibi Sinop‘ta kurulmak istenen nükleer santral projesinde de yaşanıyor. Ancak santral alanının yakın çevresi üzerindeki etkisinin değerlendirmeye açıldığı bu projenin ne geçerli bir anlaşması var, ne de reaktörlerin inşaatı için görevlendirilen bir şirketi! Hatırlayacağınız gibi, iki yıl önce ÇED başvuru dosyasını sunduktan sonra Sinop nükleer santral projesini gerçekleştirmeyi taahhüt eden Japonya, 2018 yılının başında Milletlerarası Anlaşma‘dan (Hükümetlerarası Anlaşma) çekilmiş, reaktörlerin yapımı için görevlendirilen Mitsubishi-Areva konsorsiyumu da sonlandırılmıştı. Lakin bu gelişme ÇED hazırlık dosyasının nihai ÇED başvurusuna dönüşmesine engel olmadı. Üstelik ÇED yönetmeliğine göre aynı yıl şubat ayında halkın katılımı önlenerek halkın katılımı toplantısı yapıldı ve bir sene sonra Sinop’tan sivil toplum örgütlerinin toplantıya katılması önlenmesine rağmen İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantısı Ankara‘da gerçekleştirilmiş sayıldı.

Efsane EPR Flamanville 3 ‘Referans reaktör’

Japonya Hükümeti ile Milletlerarası Anlaşma’nın son bulmasının Sinop’ta bir nükleer santral projesinden vazgeçildiği anlamına gelmediğinin altını daha önce defalarca çizmiştik.  Nitekim Japonya’nın çekildiği projenin hayata geçirilmesi için 30 Mart 2020 tarihinde nihai ÇED başvurusunu yapan merci, Mitsubishi devredeyken %49 hisseye sahip olacağı belirtilen EUAS International ICC Merkezi Sinop Nükleer Güç Santrali(NGS) Jersey Adaları Türkiye Merkez Şubesi adına Assystem ENVY Enerji ve Çevre Yatırımları A.Ş. oldu . Nihai ÇED raporunun en ilginç tarafı ise ortada teknoloji sahibi yatırımcı şirket yokken projenin çevre üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi için Flamanville 3 tipi reaktörün“referans reaktör” ilan edilmiş olması. Yani ÇED hazırlık dosyası sunulduğu zaman projenin %100 sahibi durumundaki Japonya’nın denenmemiş Atmea 1 tipi reaktörüne niyet edilmişken Fransa‘daki nükleer endüstrinin dünyayı donatmak istediği üçüncü nesil basınçlı su reaktörüne (EPR-European Pressurized Reactor)’ kısmet denilmiş görünüyor.

Flamanville 3 reaktörünün inşaatı

EPR, Fransa’da Areva yapımı olan bir reaktör. Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu (WNISR) 2019′ da yer alan bilgiye göre Flamanville Nükleer Santrali‘ndeki önceki basınçlı su reaktörlerinin yanına 2007’den beri katmak isteyip inşaatı 13 yıldır bir türlü tamamlanamadığı için işletmeye alınması en son 2022’ye ötelenmiş olan Areva’nın “yeni” ürünü. EPR reaktörüyle ilgili skandalı sizlere “Areva’nın üretim süreçlerinde 400 uygunsuzluğun tespit edildiği” haberimizle aktarmıştık. Bununla birlikte ÇED raporunda “referans reaktör” olarak karşımıza çıkan Flamanville 3’e kurulan EPR reaktörünün 2012 yılında operasyona alınacağı umularak 3,6 milyar dolar öngörülen maliyetinin bugün 13 milyar dolar ‘a ulaştığını da belirtelim.

Flamanville 3 ile bazı farkları olsa da yine EPR yatırımlarından bir diğeri de Finlandiya‘da 2005’ten beri inşaat halinde olan ve en son 2021’de tamamlanacağı taahhüt edilerek maliyetlerini dörde katlamış olan Olkiluoto 3 reaktörü. Benzer şekilde EPR reaktörlerini Çin’de operasyon halindeki Taishan 1 ile 2’ile; Birleşik Krallık‘ta inşaat sürecindeki Hinkley Point C ve henüz başlangıç aşamasında olan Sizewell C ile, 12 civarında projeyle Hindistan’da ve Afrika‘da görüyoruz. Dolayısıyla bu şekilde büyük resmi görmek mümkün olduğunda Türkiye’nin Sinop’ta nükleer santral projesinde ısrar etmesiyle önceden TAEK, 2018 yılının Temmuz ayında 702 No’lu KHK ile kurulan Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK) kadrosuna geçen temsilcilerin küresel politika arenasında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) ile aynı yıl Eylül ayında imzaladığı beş yıllık anlaşma da daha bir anlamlı hale geliyor.

Türkiye’nin sırtına yeni kambur

Yukarıda bahsi geçen projelerin bir ortak noktası reaktörlerin EPR olması ise diğer bir ortak noktası da bu projelerin planlanan yatırım sürelerinin dışına taşarak öngörülen maliyetlerini neredeyse üçe katlaması. Dolayısıyla Sinop NGS için, bu nihai ÇED raporunda yazıldığı gibi 2021’de kazı çalışmalarına başlanarak 2031’de faaliyete geçmesi gerçeklerden uzak. Kaldı ki, tek bir reaktör için bu gecikmeler yaşanırken Sinop’ta dört reaktörün kurulması gecikmelerin maliyet anlamına geldiği gerçeğiyle yurttaşların sırtına yeni bir ekonomik külfet binmesi demek. Şüphesiz bir nükleer santralin kurulmasıyla oluşan ekolojik ve toplumsal zararlar rakamsal olarak hesaplanıp ekonomik maliyetlere eklenebilseydi hiç bir yatırımcı şirket böylesi bir doğa tahribatında bulunmaya cüret edemezdi. Ne var ki maddi maliyetlerin yurttaşların elektrik faturasına yansıtılması projeleri şirketler için karlı hale bile getirebiliyor. Bu nedenle Akkuyu’da, Sinop’ta nükleer santraller için ayrılan alanda bu tesisler daha kurulma aşamasındayken yapılan çevre katliamı da devletin ve şirketlerin gözünde bir kayıp değil.

Sinop İnceburun’da nükleer santral tesisine tahsis edilen alan

Kesilen 1 milyon ağacın yerine nükleer atık deposu

Sinop’ta bu proje için çevre katliamının önünü ilk açan hareket Tarım ve Orman Bakanlığı‘ndan Enerji Bakanlığı‘na 10 kilometrekarelik arazinin aktarılması olurken, 1415 stadyum büyüklüğündeki alanda 1 milyona yakın ağaç kesilmesinin de taşlaşmış vicdanlarda bir karşılığı yok! Ne var ki kamuoyunun yükselen tepkisini baskılamak için siyasi temsilcilerin o gün yaptıkları “gençleştirme” açıklamalarının nükleer karşıtlarının iddia ettiği gibi gerçeği yansıtmadığı bu ÇED raporuyla ispatlanmış oldu.

Zira Sinop NGS için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yapılan nihai ÇED başvurusunun en can alıcı noktası atıklarla ilgili. Raporda açıkça Nükleer tesisin kurulması amacıyla Enerji Bakanlı’ğına devredilen 10 kilometrekarelik alanın santralin kullanım ömrü tayin edilen 60 yıl boyunca geçici atık depolama alanı olarak kullanılacağından ve bu atıkların Türkiye Hükümeti’nin sorumluluğu altında TAEK* tarafından kurulacak olan bertaraf tesisisinde nihai olarak bertaraf edileceğinden bahsediliyor. Öyle görünüyor ki Türkiye’de siyasi iktidar ilk nükleer reaktörün kurulduğu 1942 yılından bugüne kurulamamış, 2004’ten beri Finlandiya’da tek örneği inşa edilmeye devam edilen Onkalo Nihai Atık Deposu‘nun bir benzerini ya da kendi deyimiyle “atık bertaraf merkezini” nükleer santral kurmaktan daha da maliyetli süreçleri üstlenmek suretiyle göze almış.

Dışa katmerli bağımlılık

Nihai ÇED raporunda nükleer karşıtlarının on yıllardır savunduğu; siyasi iktidarın inkar etmesine rağmen bir diğer itirafı da projenin “yerli ve milli”liğine ilişkin. Nitekim nihai ÇED’de nükleer santral projesi için nükleer yakıtın Avustralya, Kuzey Amerika, Kazakistan, Rusya, Güney Afrika, Nijer (ÇED raporunun 6. sayfasında Nijerya olarak yanlış yazılmış) ve Namibya gibi tedarikçi ülkeler ile yapılacak olan uzun dönem anlaşmalar vasıtasıyla ve deniz yoluyla temin edileceği konusuna yer verilmiş. Nükleer yakıtın diğer ülkelerden alınacağı ve yabancı teknolojiyle kurulan nükleer santralin Akkuyu için de geçerli olduğu gibi dışa bağımlılığı arttıracağı aşikar. Öte yandan Sinop NGS için yapılan bu nihai ÇED’de deniz yoluyla getirileceği beyan edilen yakıtın İstanbul Boğazı‘ndan geçirilmesi halindeki oluşabilecek risklere nihai raporda yer verilmediğini de not düşelim.

Sinop NGS projesi ve onun “nihai” ÇED’i ele aldığım yalnızca bir kaç ana başlıkta bile bir çok yeni sorun, külfet barındırırken Türkiye’nin geleceğinin her yönden ipotek altına alınması anlamına geliyor. Kaldı ki özü itibariyle normalde ekolojik riskleri haiz olan bir nükleer santral yatırımının 3284 sayfalık raporunda “referans reaktör” faraziyesi üzerinden çevreye etkisinin ne derece doğru ve gerçekçi hesaplandığı da kocaman bir soru işareti. Zira adına nihai ÇED denen bu raporda güncel olmayan, Atmea 1 reaktörü için başvuru dosyası olarak hazırlanmış olduğu haliyle kalan, bu yazıya sığdıramadığım, siyasi karar mekanizmasının dışındaki bilirkişilerin incelemesine muhtaç bilgiler dikkati çekiyor.

Sinop İnceburun Yarımadası’nın yedi yıl önceki halinden bir görüntü

Sinop NGS Projesi ÇED başvuru sürecinden itibaren aynı Akkuyu’da olduğu gibi toplumun müdahalesinden kaçırılmak istendiği için raporun 3284 sayfa olduğu şeklinde yorumlamak, nükleer karşıtlarının yargılanmasına varan antidemokratik süreçlerle birlikte düşünülürse yanlış olmaz. Ne var ki bir diğer neden de santralin kurulmasının vereceği zararın kapsamının büyüklüğüdür. Zira bugüne kadar 1 milyona yakın ağacın kesilmesiyle doğa katliamı anlamına gelen projenin inşaata başlanması, operasyona geçilmesi halinde çevre bitki örtüsüne; tüm canlılara; yer altı ve üstü su varlıklarına; yakın köylerdeki tarım, hayvancılık, balıkçılık gibi geçimlik işlere ve ayrıca Hamsaroz Koruma Alanı’na komşu olması nedeniyle endemik bitki ve hayvanlara hayvanlara, olumsuz tesir etmeyeceğini iddia etme zarureti var.

Nitekim ÇED’in 93. sayfasında “NGS saha seçimi için eleyici bir IAEA kriteri yoktur. Sinop saha koşullarının, nükleer güvenlik olaylarını önleme, tespit etme, geciktirme ve uygun şekilde müdahale kabiliyetine bir engel teşkil etmediği sonucuna varılmıştır” gibi ifadeler bilumum yerlerde pırtlarken 4. 12 Sonuç kısmında “Saha Araştırma ve Yer Seçimi aşamalarında yapılan analiz ve değerlendirmeler sonucunda, Sinop NGS alanının, NGS yapımı ve işletimine uygun olduğu görülmüştür”ibaresi bir duvar gibi karşımıza çıkıyor. Ne diyelim, şu yukarıdaki resimde artık var olmayan ağaçların hatrı ve yarınlarımız adına: Duvarlar yıkılmak içindir!

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

 

More in Haftasonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Rosatom’u tanıma dersleri -1

Türkiye tarihinde  ilk kez ticari bir nükleer santralin kurulması için atılan adımların inşaat sürecine kadar evrilebildiği bir projede usul usul ilerleniyor. Evril-e-bildiği diyorum çünkü dönemine özgü şartlara sahip olmakla birlikte tarihsel izleğine aykırı düşmeyen şekilde siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlarla çevrelenmiş bir ortama rağmen “durmak yok yola devam”sloganının hakkını verme çabası belirleyici.  Öyle ki dünya Covid 19’dan kırılırken 6500 civarında taşeron işçinin çalıştığı Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) şantiyesindeki faaliyetler askıya alınmak bir yana “siyasi iktidarın temsilcileri tarafından “Akkuyu inşaatı  atom çekirdeği üzerinde yükseliyor!” nidasıyla kamuoyuna duyuruluyor.

Esasen, Akkuyu NGS Projesi’ne gölge etmesi muhtemel engellerin yok farz edileceği hükümetlerarası anlaşmanın icat edilmesiyle kendini göstermişti. Nitekim bu anlaşma için imzaların atılmasını yasama ve yargı süreçlerinin projenin önünü açan şekilde işletilmesi ve akabinde yatırım kararlarının “mega projeler” adı altında serbestçe uygulamaya konması izledi. Bu aşamada da 18 yıl önce elde ettiği hükümet olma hakkını bugün de sürdüren siyasi iktidarın her türlü engeli  aşmaya dönük  gayretinin belirleyici olduğu aşikar.

Rusya’nın nükleer başarısızlıklarının mirasçısı

Ne var ki  Akkuyu NGS ‘nin kurulmasına yönelik ilk resmi adım olan hükümetlerarası anlaşmanın diğer tarafını oluşturan, Rusya devleti tarafından görevlendirilen Rosatom şirketi tarafındaki gelişmeler de gözardı edilmemeli. Zira şu an hisselerin %100’üne sahip olan Rosatom, asla yüzde 51’inden azına sahip olmayacak şekilde Akdeniz’in kıyısına konuşlandırılan bu nükleer santrali işleterek gerek Türkiye gerekse bulunduğu coğrafyaya damgasını vuracak. Bugünümüzü ve yarınımızı ipotek altına almaya muktedir konumundaki, nükleer kaza sicili kabarık; iklim krizi şartlarında yüzen nükleer santraliyle, kutuplarda nükleer buz kırıcısıyla dolaşan, Techa Nehri’ni radyasyona boğan bir şirket olacak…

Biraz da bu nedenle önceden yazılarımda yer yer değindiğim Rosatom’la ilgili paylaşımları  ilk örneğini okumakta olduğunuz biçimiyle (düzenli olmayan fakat aynı çatı altında toplanabilecek şekilde) “Rosatom’u Tanıma Dersleri” başlığı altında tekrara kaçmamayı da umarak ele alma gereği duyuyorum.

Rosatom2000’li yıllardan itibaren Rusya Devleti’ne ait Atom Enerjisi Şirketi olan Rosatom, kuruluşu 1940’lara uzanan ve  SSCB ‘nin ömrünü tamamlamasıyla 1991 yılı itibariyle Rusya Federasyonu’na devrolan askeri ve sivil nükleer programın idaresini elinde tutan şirket. Dolayısıyla bugünkü Rosatom’u Rusya devletinin tarihi nükleer programın mirasçısı olduğu kadar nükleer başarısızlıklarının vebalinin mirasçısı olarak görmek mümkündür.

Bu açıdan Akkuyu NGS’de operasyona başlamadan kirlilik hasıl olurken üretime geçilmesiyle yaşanabilecek ekolojik felaketlere dair fikir vermesi için işletmecinin sabıkalı siciline bakmak bile yeterli olabilir. Kaldı ki Rusya ve nükleer felaket kelimeleri yan yana geldiğinde akıllara ilk olarak Çernobil Nükleer Felaketi  geliyorsa da konuya daha aşina olanlar için 1957 yılında Mayak Nükleer Santral Tesisi’nde tarihe Kyshtym Kazası olarak geçen nükleer kazayı hatırlatmak gerekir. Kyshtym kazasında, nükleer atıkların soğumaya bırakıldığı tesisteki patlama nedeniyle binlerce kişi tahliye edilmiş ve 30 köy haritadan silinirken gerçekler dünya kamuoyundan 1990’lara kadar  saklanmıştı. Kaynaklar Mayak Nükleer Santrali’nde meydana gelen irili ufaklı kazaların sayısının 132’ye vardığını göstermektedir. 

Buna ek olarak  Greenpeace Rusya‘nın 2014 yılında hazırladığı ve 2017’de  güncellenen raporuna göre de Rosatom, 1948’lerden itibaren tesisin bulunduğu bölgenin içme suyu da olan Techa Nehri’ne radyoaktif atıklarını boşaltmıştır. Hatta kimi kaynaklara göre bu kirlilik 2004 yılına kadar, kimi kaynaklara göre ise bugün de devam eden bir şekilde, çevre halkı dahil bu nehirden yaşam bulan yüz binlerce canlının geri dönüşü olmayan şekilde sağlıklı bütünlüğünü kaybetmesine neden olmuştur. Öte yandan Rosatom’u değerlendirirken son dönemde meydan gelen Nenoksa olayı ve karşısındaki sorumsuzluklarını da anımsamak yerinde olur. 

Finansal altyapısı yatırımları karşılamaya yetmiyor

Geçmişi böylesine karanlık olan Rosatom’un bugünkü operasyon ve yatırımlarına  bakacak olursak web sitesinde yer alan bilgiye göre halihazırda ülke sınırları içinde 11 nükleer tesiste toplam 36 reaktörü bulunuyor. Ne var ki nükleer endüstrinin genel olarak aktif olmayan reaktörlerini hesabın dışına almaya cesaret edemediği üzere yedi reaktörün ömrünü tamamlamış olarak devreden çıkarılmış olduğu detayına web sitesinde pek yer verilmemiş.

Bununla birlikte Yeryüzü Dostları Derneği- Rusya tarafından Rusya’daki nükleer karşıtı mücadelenin değerlendirildiği rapora göre de ülkedeki reaktörlerin bir çoğu 1970’lerde ömürleri 30 yıl olarak dizayn edilmiş olan, dolayısıyla üretim lisansları uzatılmış olan reaktörlerdir. Nitekim siyasi iktidarların reaktörleri devreden çıkarmayı mümkün olduğunca erteledikleri ortamda Rusya’da da halihazırda operasyonda bulunan reaktörlerin %70’inin lisansları yenilenmiştir.

Öte yandan şirketin yurt dışı operasyonları web sitesinde yer alan bilgiye göre 35-36 civarında görünse de Rosatom’u takibine alan sivil toplum örgütü Ecodefense, ülkenin nükleer enerjinin  geliştirilme süreçlerinden  vazgeçmesini, mevcut nükleer enerji santrallerini kapatarak devreden çıkarmasını talep etmesiyle kendisi de hükümetin hedefi haline gelmiştir.  Ecodefense’in tespitlerine göre anlaşma yapılmış olan projeler Macaristan, Finlandiya, Beyaz Rusya, Çin ve Türkiye dahil 12 ülkede, toplam 26 reaktör için söz konusudur. Örgüt, Rosatom’un hedefinde olmayı hak edercesine şirketin üstlenmiş olduğu bu yatırımların toplamının 133 milyar Dolar’a tekabül etmesine karşın, finansal alt yapı ve kaynaklarının en fazla 90 milyar dolar civarını karşılayabilecek durumda olduğuna işaret eder. 

‘Nükleer sömürgecilik’

Rusya’daki aktivistleri Rosatom ile yakın dönemde direkt karşı karşıya getiren önemli  bir olay ise Krasnoyarsk şehrinde yüksek tehlikeli radyoaktif atıklar için bir depo kurmayı planlaması oldu. İnşaatın yurt dışı projelerinden elde edilecek nükleer atığın depolanması için gerekli görülmesi ise “nükleer sömürgecilik yapılıyor”iddiasını gündeme getirdi. Bu nedenle de şehre yalnızca 40 kilometre mesafede Sibirya’nın Yenisei Nehri kıyısının seçildiği bu operasyonu, çevre aktivistleri  gelecek kuşaklara karşı işlenen suç kategorisine alınmasını talep ediyor. Krasnoyarsk halkı yaşadıkları yerin nükleer çöplüğe çevrilmesine karşı yedi yıldır mücadele veriyor ve toplanılan imza sayısı 146 bine ulaşmış durumda. 

Nükleer endüstrinin başını çeken Rosatom’un nükleer atıklarıyla gerek kendi gerekse Kazakistan gibi komşu ülkelerin topraklarında nasıl bir çevre felaketine yol açtığı da sır değil. Bu noktada daha önceki bir yazımızda okuyabileceğiniz gibi Akkuyu NGS’de inşaat halindeyken dahi inşaat işçilerinin foseptiğini direkt köyün içinden geçen Çağlayık Deresi’ne verip Akdeniz’i kirleten şirketin, bu ülke topraklarında radyoaktif atıklarla, ihmalkarlıklarıyla yapabileceklerini hayal etmek maalesef güç değil. 

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

More in Hafta Sonu

News

Radioactive facts in Gaziemir and authoritarian negligence

Gaziemir, one of the 30 districts of Izmir, was recognized as “Chernobyl of Izmir” due to the nuclear waste that remained in the soil for decades. The nuclear waste was detected in the grounds of The Aslan Avci Lead Factory in 2011, soon after the factory moved away to an other district of Izmir and the company was sentenced to pay the highest environmental penalty of 5.7 million Turkish Liras for its polluting the environment. Being at a distance of 75-100 meters from two primary schools with over 1000 students attending each, it is located in the middle of the town.

Despite the fact that authorities were informed by press releases of environmental organizations such as Aegean Environment Platform(EGECEP) and Anti-Nuclear Platform Izmir (NKP Izmir), negligence remains with the radioactive waste in the soil. As a result of being affected negatively the civil society claimed lawsuits in 2014 for the sake of public health and psychology but the problem remains unsolved as civil society excluded from the legal process. According to the statement by experts, the amount of the waste were known as 100 thousand tones; but today new facts are emerging regarding the amount being twice or triple more.

This article aims to draw the readers’ attention to find a solution by being the voice of victims. It highlights the results of living in a toxic and radioactive environment, provides information regarding the institutions which used to be responsible, and asks who is responsible within the system called Presidential system which we are now in since 2018.

A 70 year problem

Scraps and various parts were brought to the factory grounds and processed in the recycling facility as a part of operations at Aslan Avci for 70 years. But operations that caused toxic waste and were never supervised by authorities have been affecting residents in the neighbourhood. Despite an increase in urbanization and its being made a district due to the population growing to hundreds of thousands living in the neighbourhood, the lead recycling process continued in the factory untill 2011. However, the path of ambition and lack of supervision extended the operation all the way to bringing nuclear wastes in the factory grounds.

The waste which was buried in the land of Aslan Avci entered the public agenda 2007 for the first time upon the residents noticing it, and it became top news. It was also confirmed by the Turkish Atomic Energy Agency (TAEK) that nuclear waste had been buried in the field of Aslan Avci Lead Factory and the material under the soil was Europium 152( EU 152)with half life of 13 years which can be found in used nuclear fuel. But although 7 years have passed, no legal action was taken to protect society untill the company owners were sued as a results of complaints raised by the residents in 2014.

The judicial process which was carried out by Plaintiff attorney Arif Ali Cangi and the company was sentenced to pay 5.7 million TL (approx. 815 thousand EUR), the highest environmental penalty ever declared in Turkey. However, the factory owners objected to the penalty and ignored the court decision and refused to apply for an Environmental Impact Assessment (EIA) for the decontamination process. As a result the company attempted to carry out the radioactive decontamination through makeshift methods. Claiming that there was a violation of right to property, the defendants applied to the Constitutional Court (AYM) but, they experienced a second shock in February 2019 when the final decision of the court was declared since the AYM did not intend to interfere with the right to property and the sentence of 5.7 Million TL fine was was declared as appropriate and proportionate.

‘A smell of a mixture of hydrochloric acid and bleach’

After introducing some cases chronologically, this article will try to provide an understanding of how the residents who have been left to live with radioactivity within toxic waste in the neighbourhood and how they are affected in their daily lives. Especially at the time of the Covid-19 threat when it is “normal” to be closed in interior spaces, imagine you had to avoid even opening a window due to the existing smell of a mixture of hydrochloric acid and bleach. Gaziemir residents have been living in such conditions that a pregnant woman is afraid for her baby’s future and her voice trembles. Another woman in the neighbourhood who moved to Gaziemir after her marriage tells how they have been suffering from the smell for 17 years so that she never allows her children to play in front of the apartment building. The smoke rising after the rain and the red dust brought by the wind too means we need to worry, while reminding the nuclear waste.

On the other hand, these externalities also make negative impact on health…. While some residents suffer from asthma diseases in the neighbourhood, there is also a risk that the nuclear-contaminated wastes which was buried in the soil are flammable through chemical reaction. It was February 2019 when the firefighters said “This is a bomb ready to explode!,” when fire started in the factory grounds.

Not 100 thousand but even 250-300 thousand tons of radioactive slag!

Despite of the fact that the public health has been ignored for 13 years and no precautions have been taken, the scale of the problem is likely even bigger than what the public knows. According to the statement of a witness who had worked at the factory, nuclear waste was brought into operation at the end of 2006 and processed. Meanwhile, the recycling of scrap nuclear fuel rods caused radioactive contamination of scraps that were recycled consecutively, due to the usage of same furnaces in the subsequent processes. Earlier waste was contaminated as well, since nuclear waste was burried in the ground on top of others. As a matter of fact, according to the witness’ court statement, some waste was sent to the disposal facility of the municipal waste management company IZAYDAS, but were rejected due to the radioactivity detected.

In short, the entire land of Aslan Avci factory is radioactive, and such an amount of radioactive waste has been mixed within the soil that the amount of radioactive slag corresponds to 250-300 thousand tons. According to the results of measurement and analysis performed by the Environment and Urbanization Ministry, Atomic Energy Agency of Turkey (TAEK) and universities on the factory grounds, it was determined that there was a mixture of radioactive and chemical pollution in varying proportions of waste [1]. Even in the official reports, it is stated that there are toxic elements such as lead, arsenic, zinc and manganese in the soil, together with the radioactive element EU 152”. However, if the amount described above is true and the amount that radioactive pollution is around 250-300 thousand tons, the reason for not taking precautions up until now might be the “difficulty in dealing with the problem”.

Since it is so difficult for them to acquire it, the defendants who own the Aslan Avci factory attempted to convert the EIA decision which the court mandated to “a hazardous waste recycling project” permit instead. In other words, they tried to get a permit again for a factory in the middle of the neighbourhood by assigning the 3rd Party company Turanlar to start recycling within the grounds. Plus, the statement in EIA such as “In general, there is no radioactive pollution observed in the field other than the waste stored on the surface” is proof of how oblivious institutions regarding the issue acted.

Who is responsible? Nuclear Regulatory Institution (NDK) or Energy, Nuclear, Mining Research Institution of Turkey (TENMAK)?

The new address of this nuclear waste problem in Gaziemir District was previously followed by mainly TAEK now seems to be performed by NDK which is an institution announced by presidential decree in December 2017, just 1 month before the announcement of the Presidential System. Indeed since TAEK is abolished, the responsibilities of NDK concerning nuclear risks seemed to be safety of people and the environment; safety of nuclear facilities; management of radioactive wastes and radiation safety [2].

On the other hand, while the former staff of the “abolished” TAEK were transferred to the units of NDK, we can see that TAEK was only “closed” two years later in March 2020 [3]. NDK was so insufficient in covering TAEK’s tasks that TENMAK which is to combine nuclear research with mining, R&D and renewable energy categories under the same roof was established. As a result, TAEK with 65 years of experience was divided according to administrative, social and technical branches.

Although we can assume that TAEK’s human resources and historical know-how were transferred to both NDK and TENMAK, it is obvious that this new situation will not let these institutions to act freely and match TAEK’s ability to make a holistic and independent assessment. On the other hand, TENMAK activities are subjected to the budget of the Ministry of Energy and Natural Resources while it inherits TAEK for all its scientific references. Despite NDK refering to TAEK for its scientific approach, NDK has the President as its top authority and it seems to be the only decision-maker for the processes such as radiation safety and social health risks related to nuclear processes.

In fact, a name close to the current government, Mehmet Emin Birpinar, Deputy Undersecretary of the Ministry of Environment and Urbanization, in 2013 had also confirmed the detection of radioactive slag and warned the public against even using the groundwater due to the risk of these wastes mixing into the groundwater[4]. It is obvious that Gaziemir is the first test of NDK[5], it has been 2 years since the exam started, and NDK has practically failed.

In summary, this failure for the disposal of nuclear waste in Gaziemir District has become a structural problem, since the Municipality of Izmir is not even authorized to consider a solution for the problem within its 2020-2024 Strategy Plan for Gaziemir Municipality, since it is a nuclear matter NDK is the address to make every decision.

For Gaziemir, NDK should immediately start the decontamination process and radioactive slag should be removed and sent directly to the disposal facility. But supporting the construction of Akkuyu Nuclear Power Plant even over the Covid-19 pandemic crisis, we can not expect the NDK to act candidly even in case of a nuclear accident.

*
Notes

[1] Removal of Radioactivated Wastes by Physical Methods, Cleaning of the Site and Recovery of Lead Obtained Project, Final EIA report  here
[2]Nuclear Regulatory Authority’s legislation and regulations here
[3]Details about TENMAK here
[4] The highest penalty for environment pollution in Turkey  here
[5]Nuclear regulatory Authotiy(NDK) and Gaziemir  here

 

Pınar Demircan

More in News

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ergene sizi çağırıyor!

Trakya Havzası’nı sulayan Ergene Nehri beni en çok yıllar önce izlediğim Gündöndü Belgeseli’yle yüreğimden  yakaladı. Önceden Çernobil bulutlarının getirdiği yağmurun havzadaki çeltik tarlalarında yol açtığı radyoaktif kirliliğin detaylarını merak ederken, bu belgesel siyasi iktidarların umursamazlığının ve ihmalkarlığının Çernobil kadar ölümcül sonuçları olduğunu gösteren net bir örnek olarak belleğimde yer etti. Kendime “Peki ben Ergene için ne yapabilirim?” diye  sorduğumda ise bu yazının sözünü vermiş olduğum üzere şu anda bu satırları okuyorsunuz…
 
Zira bugünlerde Ergene’nin sesini duyurmak gibi bir şansı var: Gündöndü Belgeseli bu yazının sonunda vereceğim linklerden izlenebilecek şekilde erişime açık, hatta önümüzdeki günlerde belgeselin yapımcısı ve yönetmeni olan Nejla Demirci ile bir söyleşi de planlanıyor. Demirci  aynı zamanda Yüzleşme, Kanun Hükmü ve yapım aşamasındaki Güneş belgesel filmlerinin de yapımcısı ve yönetmeni.
 
Gündöndü’nün ilk gösterimi 2012 yılında Fransa’nın Marsilya kentinde dünyanın birçok ülkesinin ekoloji mücadelesi veren gruplarından, üniversitelerden, çiftçi hareketlerinin katılımıyla gerçekleştirilen Alternatif Su Forumu’nda yapıldı. 2 Aralık 2012 Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nde Çevre Filmleri Festivali 2012 “En İyi Belgesel Ödülü” ve 24 Mart 2013 Ankara Film Festivali “Jüri Özel Ödülü”ne layık görülen belgeselin bugüne kadar 80 civarında özel gösterimi oldu. Demirci’nin “Ergene’ye sahip çıkmak herkesin kendi yaşamına sahip çıkmasıdır” vurgusuyla ürettiği belgesel bir dramı gözler önüne seriyor. Istranca Dağları’ndan tertemiz doğduktan 7 kilometre sonra evsel ve sanayi atıkların hücumuna uğrayan Ergene, maruz kaldığı şiddeti on yıllardır istemsizce etrafına yayıyor, yaşamları söndürüyor… Bu feryadı duymaya hazır mısınız? 
 

Ben büyünce burada yaşamayacağım, Çorlu’da da yaşamayacağım. Derenin kokusu Çorlu’ya da geliyor…

Fazla detaya girmeden ön bilgi vermek adına ilk söylenmesi gereken sanırım Ergene’nin Türkiye’de sınırları belirlenmiş 23 havzadan biri olduğudur. Zira Ergene 35-40 yıl öncesine kadar geçtiği topraklara can veren bir nehirken plansız sanayileşme, öngörüsüzlük ve ihmalkarlık  nedeniyle Türkiye’nin en kirli nehirlerinden biri haline gelmiş bulunuyor. Bırakın sağlıklı yaşamayı küçük bir çocuğun bile tahammül sınırlarını zorlayan koku nehre boşaltılan atıkların eseri! Öyle ki atıklarla suyun debisi altı  katına çıkarken Saray, Çerkezköy, Çorlu, Muratlı, Lüleburgaz, Babaeski, Pehlivanköy, Hayrabolu, Uzunköprü ve Meriç’ten geçerek İpsala’da Meriç Nehri ile birleşen 285 kilometre uzunluğundaki nehirdeki kirliliğin izi Ege Denizi’nden devam edilerek Adriyatik Denizi’ne kadar sürülebiliyor.  

Ergene deşarj

Türkiye’de 90’lı yıllar itibariyle yoğun uygulanan neoliberal politikalar, altyapısız ve düzensiz sanayileşmenin önünü açarken doğduğu yerde içilebilen 1. kalite suyun Çerkezköy’den sonra döküldüğü Meriç’e kadar uzandığı hat boyunca 4. kalite ve neredeyse simsiyah olarak devam etmesinin temel nedeni. Ne var ki bugüne dek bu durumu değiştirecek somut bir adım atılmadığı gibi bölgeye yeni sanayi tesislerinin gelmesiyle sorunlar derinleşmiş durumda. Nitekim belgeselde nehir boyunca kurulu bulunan köylülerle yapılmış olan mülakatlar bölge sakinlerinin acı, endişe ve umutsuzluklarını net bir biçimde ortaya koyuyor.  

Nehirdeki kirliliğin temel müsebbibi olan sanayi tesisleri Tekirdağ civarında konuşlanmış bulunuyor. Buna göre Çerkezköy, Çorlu, Muratlı ve Lüleburgaz çevresinde gelişmiş sanayi ve kirleticilik sırasına göre birinciliği tekstil sektörü alırken onu gıda, kimya, deri ve maden sektörleri izliyor.  Yapılan bilimsel araştırmalarla içinde ağır metal, kurşun, kadmiyum, nikel, bakır, çinko gibi maddeler tespit edilen nehir denize dökülene dek aldığı yol boyunca ekolojik kirlilik ve dolayısıyla hastalık saçıyor. Nehir boyunca yerleşik köylüler kirli suyla tarım yapmak zorunda kalırken nehrin denizle buluştuğu Enez’de balıkçılar denizdeki kirliliğin balığı bitirdiğini anlatıyor.

Belgeselden yola çıkarak yaptığım genel bir araştırma önüme Marmara Belediyeler Birliği Raporu’nu getirdi. Buna göre, havzaya günlük yaklaşık olarak 700 bin metreküp atık su deşarj ediliyor; bunun %34’ünü evsel atık su, %66’sını ise endüstriyel atık su oluşturuyor. Dolayısıyla Ergene Havzası bu haliyle bile Türkiye çapındaki çeltik üretiminin %50’sini, ayçiçeği üretiminin %70’ini , buğday üretiminin de %10’unu karşılayan Trakya Bölgesi içinde önemli yer tutarken Ergene temiz akabilseydi neler olurdu hayal etmek serbest! [1]

Trakya ErgeneArıtma girişimleri bile işlevsiz…

Ergene Nehri’nin temiz tutulması için başlatılan çalışmalar yok değil; ne var ki bir sonuç alınamıyor. Örneğin 25 Şubat 2017 tarihinde gerçekleştirilen Marmara Belediyeler Birliği Encümen Toplantısında Ergene Havzası Koruma Eylem Planı masaya yatırılarak yeni yapılan sekiz adet Islah Organize Sanayi Bölgesi devreye alınmışsa da süreç üzerinde olumlu etkisi hala yok. Nitekim Ergene Nehri’nin halk sağlığını tehdit etmesi münasebetiyle arıtma tesislerinin işlevsizlik sorununa çözüm bulunması gerektiğinin altını çizen Türkiye Barolar Birliği’nin açıklamasına göre Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından 2019 Nisan ayı içerisinde bitirilebileceği öngörülen projenin 2021’de tamamlanması bile uzak ihtimal. [2]

Kuşkusuz Türkiye genelinde aşina olduğumuz siyasi kültür gereği Ergene’nin kirletilmesinin yıllardır önüne geçilemeyişinin arkasında sermaye gruplarının siyasi temsilleriyle ilişkisi var. Çok uzağa gitmeden bu baskının gücünü 2011 – 2016 yılları arasında Sağlık Bakanlığı tarafından Kocaeli, Kırklareli, Edirne, Tekirdağ ve Antalya’da yapılan araştırmadan elde edilen fakat kamuoyuna açıklanmayan sonuçları kamuoyu ile paylaşan Bülent Şık’a dava açılarak hapis istemiyle yargılanmasında da görüyoruz. Nitekim Şık, Ergene Havzası’nda hangi noktada kurşun karıştığına kadar tespit edildiğini ve bu nedenle projenin bu kadar gizlenmeye çalışıldığını, açıklamasının bazı çevreleri rahatsız ettiğini belirtmişti. 

Kırmızı Ergene

Tüm bunlara ek olarak benim aklıma takılan önemli bir husus ise Trakya Bölgesi’nde bu kirliliğe hasıl olan üç önemli şehirde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) seçmeninin etkin olması. Nitekim ’90’lardan bugüne “CHP’nin kalesi” olarak bilinen Trakya’da Edirne ve Tekirdağ belediye başkanları CHP’den olurken Kırklareli’nde de önce CHP’den sonra bağımsız aday kategorisinden yerel seçimi almış bir başkan görevde. Bu durum ister istemez sanayi bölgelerinin yönetiminde yerel yönetimlerin payı ve etkisi yok mu ya da on yıllardır  göz yumulan bu sorunun müsebbibinin diğer illerde siyasi iktidar olduğunu gördüğümüz gibi Trakya için de ana muhalefet partisi mi sorularını akıllara getiriyor. 

Gündöndü Belgeseli’nin gösterimi ve bir söyleşi 

Özetle Türkiye genelinde uzmanların da altını çizdiği gibi kaynağından tertemiz çıkmasına rağmen temiz kalabilen nehir neredeyse kalmamışken Gündöndü Belgeseli bir yaşam kaynağı olan suyun zehre dönüşmesinin boyutlarını, diğer bir deyişle tüm nehirlerle canlı cansız çevresinin dramını gözler önüne seren  çarpıcı bir yapım. Belgesel 1001 Film Festivali kapsamında ve sonrasında da açık olarak şu fragman ve linkten  izlenebileceği gibi, 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nün bir ertesi günü yani, 6 Haziran Pazartesi saat 21:00’da Belgesel Sinemacılar Birliği’nin Youtube kanalında da Nejla Demirci ile belgesel üzerine bir söyleşi gerçekleştirilecek.

Yazının başında söylediğim gibi, Ergene’nin bir şansı var! Çünkü gidişatın değiştirilmesi durumdan rahatsız olmakla mümkündür. İzleyip rahatsız olmanız temennisiyle…

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

*

[1] Ergene Havzası, Koruma Eylem Planı Durum Değerlendirme Raporu, Aralık 2018, İstanbul

[2] Türkiye Barolar Birliği(TBB), Ergene Derin Deniz Deşarjı Projesi ve Marmara Denizi Ortak İnceleme Raporu, 2015

 

More in Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gaziemir’de bazı yeni gerçekler ve ihmalin otoriter hali

İzmir’in 30 ilçesinden biri olan Gaziemir, 2011 yılında taşınmadan önceki adıyla Aslan Avcı Döküm Sanayi’ne ait olan arazideki nükleer atıklar nedeniyle “İzmir’in Çernobil’i” olarak hafızalara kazındı. Sahiplerinin Türkiye tarihinin en yüksek çevre cezası olan 5,7 Milyon TL ödemesine hükmedildiği fabrika, önünden geçen yolun karşısında apartmanların, 75-100 metre mesafede 1000’e yakın öğrenci nüfusuyla birer okulun yer almasıyla yaşam alanlarının tam ortasında. Toplum sağlığını ve psikolojisini yıllardır olumsuz etkileyen bu nükleer atıklara çözüm bulunması için EGEÇEP ve Nükleer Karşıtı Platform İzmir (NKP) başta olmak üzere bir çok sivil toplum örgütü gerek basın açıklamaları gerekse eylemlerle on yıldan fazla bir süredir yetkililerin meseleye ilgisini talep ediyor.

İlk defa 2014 yılında açılan davalarla sivil toplumun sürece müdahil olduğu görülse de daha önceki bir yazımda okuyabileceğiniz gibi seri şekilde süreçten dışlandığına tanık oluyoruz. Başlanılan noktaya geri dönülmüşken kaleme alınan bu yazı ise bir kez daha madunun sesi olmaya niyetlenirken meseleye çözüm üretilmesi için dikkatinizi çekmeye çalışacak. Bununla beraber Gaziemir Davası’nda mahkemeye beyanat veren bir görgü tanığının aktardıkları sorunun ölçeğinin  daha büyük olabileceğine işaret edecek. Nihayet meselenin çözümü için bugün adına Cumhurbaşkanlığı sistemi denen sistemde hangi kurumun sorumluluk ehliyeti olduğu sorusuyla baş başa kalacağız.

70 yıllık birikim

Hurda ve çeşitli parçaları fabrika arazisine getirerek geri dönüşüm tesisinde işlemek kuruluş tarihi 1940’lara uzanan Aslan Kurşun San. ve Tic. A.Ş’nin 70 yıl boyunca rutin çalışma şekliydi. 2005 yılında Aslan Avcı Döküm Sanayi adını alıp ünvan değişikliğine gidildikten sonra da iş yapma biçimi değişmedi. Atıklar işlenerek geri dönüşüm prosesinden geçirilirken 63,5 dönümlük fabrika arazisi, işlenen atıklardan arda kalanların açılan çukurlara gömülmesi gibi bir prosedürün parçası haline gelmesi için elverişliydi. Normal şartlarda cezalandırılması gereken bu eylemler denetimsizlik ortamında atık maliyetlerinden kurtulmanın bir yolu oluyordu. ’80’li yıllarda köyden şehre göç artıp şehirleşme Gaziemir’i 1992 yılında ilçe yaptıktan sonra 2000’lerde  ilçede yüz binler yaşarken etrafı yerleşim alanları dolan fabrikada kurşun geri kazanımı proseslerine aynen devam ediliyordu. Ne var ki kazanma hırsının ve denetimsizliğin açtığı yol bir gün uygun fiyata alınan nükleer atıkların araziye getirilmesine uzandı.

Aslan Avcı Döküm Sanayi’ye ait arazide gömülü olan atıklar ilk kez semt sakinlerinin ihbarı üzerine kamuoyunun gündemine 2007 yılında girdi. Arazide nükleer atıkların gömülü olduğu Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından da teyit edilmişti. Yalnızca nükleer atık çubuklarında bulunan bir madde olan EU 152 toprakta tespit edildiği için reaktör yakıt çubuklarının geri dönüşüme sokulmak istendiği anlaşılmıştı. Fakat 2014 yılında mahalle sakinlerinin şikayetiyle şirket sahiplerine dava açılmasına kadar bir önlem alınması için harekete geçilmedi. Davacı vekili Arif Ali Cangı tarafından yürütülen adli süreç 5,7 milyon TL ile şirketin Türkiye tarihinin en yüksek çevre cezasına çarptırılmasına imkan verdi. Ancak fabrika sahipleri, cezaya itiraz ettiği gibi Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) alınarak yapılması hükme bağlanan radyoaktif temizliği de derme çatma yöntemlerle yapma girişimlerinde bulundu. Haklarında verilen cezayı aşırı bularak mülkiyet hakkına müdahale edildiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi‘ne (AYM) başvuran davalılar ikinci bir şoku 2019 yılının şubat ayında nihayetlenen mahkeme kararıyla yaşadı. Zira AYM verilen cezanın mülkiyet hakkına müdahale amacı taşımadığına bilakis, verilen cezanın yerinde ve orantılı olduğuna hükmederek 5,7 Milyon TL’lik cezayı onadı.

‘Tuz ruhu ile çamaşır suyu karışımı bir koku’

Gaziemir’le ilgili gelişmeleri kronolojik olarak gözünüzün önüne getirebildiysem şimdi nükleer tehlikenin kaderine terk edilen mahalle sakinlerinin gündelik yaşamlarına nasıl sirayet ettiğine bakalım.

Tehlikeden korunmak için iç mekanlara kapandığımız bu dönemde dışarısıyla yegane bağlantıyı sağlayan bir  pencereyi bile açmaktan imtina ettiğinizi hayal edin. Nükleer tehlike nedeniyle evin içinde her daim böyle bir yaşam süren Gaziemir sakinleri yıllardır sakin değil…Öyle ki bu yazı için telefonla görüşüp bilgi aldığım bir anne adayı bebeği için duyduğu korkuyu anlatırken sesi titriyor. Bir diğer mahalleli ise çocuklarının apartman önünde oynamasına izin vermediğini söyleyerek gelin geldiği evde 17 yıldır maruz kaldıkları kokudan musdarip. “Tuz ruhu ile çamaşır suyu karışımı” şeklinde tanımladığı bu koku yüzünden değil balkona çıkmak, camı bile açmak çekinilmesi gereken eylemler…

Esasen radyoaktif kirlilik göze görünmeyen, kokusuz, ölçüm aletleriyle ölçülmedikçe var olduğu tespit edilemeyen bir tehlike ise de bu fabrika arazisinde başka atıkların da gömülü olmasıyla toz ve kokuyla kendini gösteriyor. Dolayısıyla yağmurdan sonra yükselen duman, rüzgarın getirdiği kırmızı toz ve kokuyla yaşamak, nükleer atıkları da hatırlatarak durup dururken hep biraz endişe duymak demek. Öte yandan bu dışsallıkların şimdiden sağlık üzerinde olumsuz etkisi var… Nitekim yedi senedir Emrez Mahallesi Muhtarı olan Ramazan Arslanalp mahallede astım hastalıklarında bir artış olduğunu anlatıyor. Arslanalp fabrikayı 2011 yılında kapattırana kadar şehir içinde böyle fabrika olmaz diyerek mücadele vermiş lakin, şimdi de fabrikanın hayaletiyle uğraşmak zorunda. Öyle ki, toprağa gömülü halde terk edilen nükleer bulaşıklı atıklar yanacak ağaç bile olmayan arazide kimyasal reaksiyona girerek kendiliğinden alevleniveriyor.  Muhtarın anlattığına göre en son 2019 yılının şubat ayında meydana gelen yangına müdahale eden itfaiye görevlileri alevlenen arazi için “Burası patlamaya hazır bir bomba!” ifadesini kullanmış. Bu benzetmeyi 1993 yılında İstanbul Ümraniye’de metan gazı sıkışmasına yol açarak 39 kişinin ölümüyle sonuçlanan Ümraniye çöp patlamasıyla imlersek buradaki risk daha iyi anlaşılabilir.

100 bin değil, 250-300 bin ton radyoaktif cüruf!

13 yıldır toplum sağlığının hiçe sayılması ve önlem alınmamış olması yeterince endişe vericiyken sorunun ölçeğinin bilinenden daha büyük olma ihtimali de saklı. Zira fabrikada çalışmış olan bir görgü tanığının benimle paylaştığı dava tutanaklarındaki beyanatına göre nükleer atıklar 2006 yılı sonunda işletmeye getirilerek geri dönüşüm prosesine sokulmuş. Yani radyoaktif madde içerikli hurda kurşunlarla nükleer yakıt çubuklarının geri dönüşüme sokulması aynı fırınların sonraki proseslerinde kullanılmasıyla radyoaktivitenin sonraki atıklara bulaşmasına yol açarken prosesten arda kalanların toprağa gömülmüş olmasıyla da radyoaktivitenin önceki atıklara bulaşmış olması sözkonusu.

Nitekim tanığın mahkeme beyanına göre izleyen yıllarda IZAYDAŞ’ın bertaraf tesisine gönderilmek istenen bazı atıklar radyoaktivite tespit edildiği için reddedilmiş. Toparlayacak olursam edindiğim bilgi, Aslan Avcı fabrika arazisinin tamamının radyoaktif bulaşıklı olduğu ve arazi içinde bertaraf edilmesi gereken toprakla karışık radyoaktif atık miktarının diğer bir deyişle radyoaktif cüruf miktarının 250-300 bin tona tekabül ettiği yönünde.

Bugüne dek işletme arazisinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ve üniversiteler tarafından yapılan inceleme, ölçüm ve analizlerin sonucuna göre alanda bulunan atıkların değişen oranlarda radyoaktivite ve kimyasal kirlilik içermekte olduğu belirlenmişti [1]. Ancak resmi raporlarda Europium 152 (Eu-152) radyoaktif element ile birlikte toprakta kurşun, arsenik, çinko ve mangan gibi toksik elementler bulunduğu” belirtilmişse de bahsi geçen miktarlar yaklaşık 10.000 ton olarak öngörülmüştü ki bugüne dek bulaşık haliyle bu cürufun en fazla 100 bin Ton olduğu telaffuz edildi.

Ne var  ki eğer yukarıda anlatılanlar doğru ve radyoaktif kirliliğin sirayet etmiş olabileceği miktar 250-300 bin ton civarındaysa bugüne dek önlem alınmamış olmasının nedeni  “sorunla baş etmedeki güçlük” olabilir.  O kadar ki Aslan Avcı fabrikasının sorumlusu olan davalılar radyoaktif atıkların bertarafı için mahkeme kararına göre almaları gereken ÇED’i radyoaktif temizliği Turanlar AŞ adındaki taşeron firmayı görevlendirerek atıkların yerinde diğer bir deyişle  “mahalle ortasında” kurşun geri kazanımı projesine dönüştürmeye kalkışabildi. Büyük resmi bu şekilde gördüğümüz noktada ÇED raporunda geçen “Genel olarak, yüzeyde gelişi güzel olarak depolanan atık dışında sahada radyoaktif kirlilik gözlenmediği” ifadesi de işletme ve ilgili kurumların meselenin çözümüne ne denli bigane kaldığının ispatı oluyor.

Sorumlu NDK mı, TENMAK mı?

Kamuoyunun dağarcığına “nükleer atık”olarak yerleşen ve bugüne dek TAEK’in iştigal ettiği Gaziemir’deki nükleer atık sorunun yeni adresi Cumhurbaşkanlığı sisteminin ilan edilmesinden yalnızca 1 ay önce 2017 yılının Aralık ayında KHK ile kurulan Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK). TAEK’in lağvedildiği açıklamalarını da beraberinde getiren bu yeni kurumun sorumlulukları arasında nükleer tesis güvenliğinden tutun da radyoaktif atıkların yönetiminden radyasyon güvenliğine kadar insan ve çevrenin haklarını ilgilendiren bir çok konu var[2] .

Öte yandan “lağvedilen” TAEK’in personelinin NDK’nın birimlerine transfer olması beklenirken iki yıl sonra Mart 2020’de TAEK’in yine kapandığı haberleriyle karşılaştık [3]. NDK, TAEK’i kapsamada yetersiz kalmış olacak ki bu kez görev alanını biraz da genişleterek madencilik, ar-ge ve yenilenebilir enerji kategorileriyle nükleer araştırmaları aynı çatı altında toplayan Türkiye Enerji ve Maden Araştırma Kurumu‘nun (TENMAK) kurulmasına ihtiyaç duyuldu. Sonuç itibariyle 65 yıllık TAEK’in deneyimi bugün idari, sosyal ve teknik kollarına göre iki kurum arasında bölüştürülmüş durumda. Ancak TAEK kadrolarının bu kurumlara transfer edilerek bilgi birikiminin aktarıldığı düşünülse de yeni durumun TAEK’in sahip olduğu bütüncül değerlendirme yapma yetisine imkan vermeyeceği  aşikar. Zira TENMAK  faaliyetleri Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın bütçesine tabi olmasına rağmen TAEK’e yapılmış tüm bilimsel atıflarının mirasçısı olsa da nükleer süreçlerle ilgili radyasyon güvenliği ve toplumsal sağlık konularında yetki sahibi yalnızca NDK.

Lakin kurumlar nasıl yapılandırılırsa yapılandırılsın Gaziemir’de sorunun giderilmesine dönük bir adım atılmadı. Oysa bugünkü hükümete de yakın bir isim olarak 2013 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mehmet Emin Birpınar da radyoaktif cürufun tespitini teyit ederek bu atıkların yer altı suyuna karışmasından mütevellit yeraltı suyunun dahi kullanılmaması yönündeki uyarılarda bulunmuştu[4]. Çok açık ki teorideki bu değişikliklere rağmen önceki bir yazımda ifade ettiğim üzere Gaziemir NDK’nın ilk imtihanıydı [5], sınav başlayalı 2 yıl oldu ve NDK pratikte sınıfta kaldı.

Özetle, Gaziemir’in Emrez Mahallesi’ndeki nükleer atıkların bertarafındaki bu başarısızlık ve ilgisizlik son kertede bir sistem sorunu haline gelmiştir. Mevzu nükleer atıklar olduğu için Gaziemir Belediyesi’nin 2020-2024 Strateji Planı’nda bile görünmediği üzere ilçede yurttaşlara sağlıklı bir yaşam sunmanın tek yolu NDK’dan geçiyor. Bu noktada çözüm üretmekten uzak duran bir NDK’nın,  Akkuyu NGS inşaatı için “atom çekirdeği üzerinde yükseliyor”şeklindeki tanıtımlara  karşın gelecekte oluşabilecek bir nükleer kaza ve felaketlerden korunmayı nasıl sağlayacağı cevabını hiç bir zaman bilmek istemeyeceğimiz bir konu olsa gerek. Yine de Gaziemir’in rahat bir nefes alması için talebimizi Nükleer Düzenleme Kurumu’na iletmekten başka yol şimdilik görünmüyor. Buna göre kurum radyoaktif cürufun çıkarılarak arazinin temizlenmesine yönelik çalışmaları ivedilikle başlatmalı, çıkarılacak radyoaktif cürufun doğruca bertaraf tesisine gönderilmesini sağlamalıdır.

*

Son notlar

[1] Radyoaktivite Bulaşmış Atıkların Fiziksel Yöntemlerle Ayıklanması, Sahanın Temizlenmesi ve Elde Edilen Kurşunun Geri Kazanımı Projesi Nihai Çed raporu için tıklayın

[2]Nükleer Düzenleme Kurumu’nun mevzuat ve yönetmeliklerini burada bulabilirsiniz.

[3]TENMAK’ın kuruluşu için tıklayın

[4] Türkiye tarihinin en büyük cezası için tıklayın 

[5]Nükleer Düzenleme Kurumu ve Gaziemir için bk.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.) 

More in Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Pandemiden Çernobil’e inkar, ihmal ve bir öngörü

Dünyayı kasıp kavuran koronavirüs salgını sokaktaki yaşama es verdirip hayatı mekanların içine sıkıştırınca şehirdeki insanın doğadan kopuk oluşu da daha dramatik hale geldi. Özellikle İstanbul gibi yoğun nüfuslu ve yeşile hasret kentlerde nefes alınabilecek alanlar kaçınılmaz olarak kalabalıklar ürettiği için parklar, bahçeler, deniz kenarları da yasak. Üstelik bir aydan fazla bir süredir koruma adı altında eve kapatılan 20 yaş altı ve 65 yaş üstü insanlar için bu durumun anlamı daha da büyük zira, dışarıya adım atmalarının karşılığı gittikçe dibe vurmuş olan ekonomik koşullarda karşılaşabilecekleri fahiş para cezaları. Tek teselli ise bu günlerin sağlıklı şekilde atlatılması halinde “yakında” çayıra, çimene güneşe, seyirlik denize yeniden kavuşma ihtimali… Ne var ki virüs yeterince öldürücü ve bulaşıcıyken hayati risk teşkil etmeyen iş yerlerinde üretime devam edildiği için salgının hız kesmesi pek mümkün değil. Bu nedenle bir ay sonrası için pandemiye veda planları kamuoyuna ilan edilirken alınmayan önlemler nedeniyle alınan önlemlerin manasızlaştığı ortam eve kapatılabilenlerin kapatılma sürelerinin uzayacağına ve bir süre daha gerçeklerin inkar edileceğine delalet.

Risk sosyoloğu Ulrich Beck hayatın içine işlemiş olan genel riskler karşısındaki siyasi tavırda inkar ve ihmalin çok belirleyici olduğundan bahseder [1]. Bu açıdan siyasi iktidarın bugün koronavirüs karşısında almadığı önlemler diğer bir deyişle gerçeklerden kaçınma hali tam da 34 yıl önce 26 Nisan’da yaşanan Çernobil nükleer felaketi karşısında dönemin siyasi iktidarının sergilediği tavra denk düşer. Etkisi milyonlarca yıl sürecek radyoaktif parçacıkların patlamayla havaya karışarak binlerce kilometre katetmesi bugüne dek milyonlarca insanın sağlığını dolayısıyla yaşamını olumsuz etkilemiş lakin nasılsa Türkiye’ye hiç uğramamıştır(!). Dönemin başbakanı Turgut Özal ‘radyoaktif çay daha lezzetlidir’ derken, yeni mahsul fındıklarla çaylar okullarda, kışlalarda bedava dağıtılmış, dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren ise radyasyon olmadığını kabul etmeyen toplumsal muhalefete “Biraz radyasyon kemiklere iyi gelir” yanıtını vermiştir.

2000 yılında Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından yürütülen bir çalışmayla devlet eliyle yapılacak resmi bir araştırmanın önemine işaret eden bulgular ortaya konmuşsa da ülke genelinde Çernobil etkisinin tespit edilmesine dönük bir araştırmalardan kaçınılmış, ‘radyasyon yok, sağlık tehlikesi yok’ oyununun oynanması tercih edilmiştir. Oysa Avrupa’da Çernobil nükleer felaketinin etkileri üzerine Nükleer Silaha ve Savaşa Karşı Uluslararası Hekimler (IPPNW) tarafından 2016 yılında yapılmış olan araştırma Çernobil’in 2050 yılına kadar 40 bin yeni kanser vakasının nedeni olacağına işaret etmektedir.

‘Risk analizi’nin ardındakiler..

Beck bilimsel rasyonellikte dönüm noktası addedilen risk bilincinin, ileri uygarlıkta ortaya çıkmış olmasına rağmen modernlikle çelişircesine baskılandığına dikkat çeker. Buna göre riskler teori ile pratiğin ayrımına, uzmanlık ehliyetlerine; kurumsal yetki alanlarına; değer ve olgu arasındaki ayrıma; siyaset, kamuoyu; bilim ve ekonominin görünürdeki alanlarıyla çakışır.[2] Bugün de dünya genelinde ekonomilerin, yatırımların istikrarsızlaştığı ortamda siyasi iktidarlar bir şekilde dizginleri elden bırakmadan süreci atlatma gayesini taşıyor. Nitekim Çernobil nükleer felaketinin etkilerinin inkar edilmesinin arka planında çalışan siyasi akıl yurttaşlarının sağlığını, selametini öncelemektense gelecekte nükleer santral sahibi olma ihtimalini saklı tutmak adına küresel nükleer endüstri ile söz birliği yapmıştır. Nihayet bu ketum tavır meyvelerini (!) 2010 yılında Mersin’e nükleer santral kurulmasının yeniden gündeme getirilmesiyle vermiştir.

Yıllardır sivil toplumun sesinin yargı ve yasama süreçlerinde boğulmasının, toplumsal muhalefetin yok sayılmasının neticesinde birinci reaktörün inşaatı tamamlanma aşamasına gelmişken elektrik üretimine başlanacağı ilan edilen 2019 yılına göre şimdiden dört yıllık bir gecikme hasıl oldu. Siyasi iktidarın tarihi olaylarla yaratmaya çalıştığı özdeşlik algısı gereği nükleer santralin operasyona başlaması Cumhuriyetin yüzüncü yılına tekabül eden 2023 yılına yetiştirilmek isteniyor. Ancak bu planın 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na yetişmesi için gereğinden hızlı bitirildiği ve risk taşıdığından dem vurulan Marmaray sürecine benzemesi bir felaketle sonuçlanabilir. Dolayısıyla şu anda genel hayat açısından aciliyeti olmayan bir iş olması itibariyle beş bin işçinin çalıştığı inşaatta faaliyetlere ara verilmeden devam edilmesi, bu felaketin ayak sesleri sayılabilir.

Gerçekleşmemiş felaketi şimdiden durdurmak

Konfiçyüs’ün ‘geleceği belirlemek istiyorsanız geçmiş üzerinde çalışın’ sözünün bu topraklarda maalesef karşılığı fazlasıyla var. Meseleyi Akkuyu NGS ile ele alınca, bunca yılda siyasi refleksin değişmemesi bir yana boynuzun kulağı geçtiği söylenebilir ki bu durum yaşanabilir bir gelecek açısından büyük risk teşkil ediyor.

Pandeminin müsebbibi bir çok ülkenin suçlamalar yönelttiği bir ülkeyken dahi önlemlerin alınmasından geri durulurken nükleer santralin kurulmasına önayak olan bir siyasi iktidarın sınır aşan etkilere haiz nükleer felakete yol açması halinde inkarcılığı daha öteye taşıyacağı muhakkak. O zaman insanlarla araya konan fiziki mesafenin yerini doğaya karşı çekilecek set alırken yaşamak için alınan nefese, beslenmek için gereken gıdaya hep biraz endişeyle yaklaşılacak. Kuşkusuz yasama, yargı erklerinin yürütme erkinin çatısı altında toplandığı, Millet Meclisi’nin hiç olmadığı kadar güçten düştüğü bir siyasi altyapı varken, inşaatı devam ettirilen nükleer santralin yapımının durdurulmasının artık beyhude olduğu düşünülebilir. Ne var ki her geçen senenin yeni sorunlar ve bir öncekine göre daha kötü sürprizler getirdiği deneyimlendiği üzere, gerçekleşmemiş olan felaketlerin mucizelerle durdurulandan niye farkı olsun? Öyleyse o mucizenin kendimiz olabileceğini düşünmemize de bir mani yok…

*

[1]: Beck, U. Risk Toplumu, Başka Bir Modernliğe Doğru, Çev: Kazım Özdoğan, Bülent Doğan, İthaki , İstanbul P. 356

[2]: a.g.e , 106

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

More in Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona günlerinde İLO standartlarını hatırlamanın tam zamanı

Dünya Sağlık Örgütü’nün (World Health Organisation-WHO) küresel virüs tehdidi karşısında önlemlerin ulusal ölçekte alınacağını ilan etmesi, bu önlemlerin devletlerin karakteristik özelliklerine göre şekilleneceğinin de işaretiydi. Böylece bir süredir “şirket gibi” yönetilen Türkiye kendi tarzını yaşamaya başladı. Yurttaşların gönüllü karantinaya davet edilmesini hükümet tarafından şirketlerin sosyal sorumluluk (Corporate Social responsibility-CSR) projelerini andıran bir bağış kampanyasının başlatılması izledi. Bu kampanya ile emekçiler birer ihtiyaç sahibi haline getirilirken vaadedilen ödemelerin yapılacağı adresleri ne zaman ve nasıl bulacağı ise meçhul.

Lakin salgının  durdurulması için işe fiilen gitmesi gereken ve/veya iş arayışı içinde olan dolaşımdaki milyonlarca insanın geçim derdine ivedilikle çare bulunarak ülke çapındaki karantina sürecine dahil edilmesi gerekiyor. Durumdan vazife çıkaran sivil toplumun temsilcileri, sendikalar, meslek odaları dolaşımdaki bu nüfusun temel ihtiyaçların karşılanarak genel karantinanın ilan edilmesi için hükümetin atması gereken adımları açıklayarak bir imza kampanyası  başlattı ; Sosyal Bilimciler de kamuculuk, planlama ve toplumsal dayanışma zemini oluşturmaya dönük  22 maddelik bir çağrı metni yayımladı. Ne var ki, siyasi iktidar sivil toplumdan gelen bu uyarı ve talepleri dikkate almayarak süreci krize çevirdiği gibi bugüne dek T.C. Devleti kimliğiyle imzalanmış olan Uluslararası Çalışma Örgütü (International Labor Organization-ILO)  sözleşmelerini de ihlal etti.

Herhangi bir ülkenin, emeğin insani koşullarını benimsememesi, kendi ülkelerindeki durumu iyileştirme isteğinde olan diğer ülkeler için bir engel teşkil edecektir.” ILO

Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı karışıklık ortamında, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve sosyal adaletin sağlanması adına Birleşmiş Milletler tarafından üst düzenleyici örgüt olarak kurulan ILO’nun 1932 yılından beri üyesi olan Türkiye, 55’i yürürlükte olan 59 sözleşme imzalamıştır. Bu bilgileri edinebileceğiniz ILO Ankara temsilciliğinin web sitesine girdiğinizde karşınıza ilk olarak dünya genelinde tüm insanların aynı gemide olduğunu hatırlatan ILO’ya ait şu söz çıkar: “Herhangi bir ülkenin, emeğin insani koşullarını benimsememesi, kendi ülkelerindeki durumu iyileştirme isteğinde olan diğer ülkeler için bir engel teşkil edecektir.”

Tabii, korona günlerinde sözün önemini daha iyi idrak ederken aklınıza küresel salgın ortamında çalışma yaşamının nasıl düzenleneceğine dair küresel mücadelenin ipuçlarını aramak gelmiş olabilir. İşverenlere ve çalışanlara düşen görev ve sorumluluklar minvalinde mesajların ağırlık kazandığı Türkçe sayfada aradığınızı bulamadığınız için benim yaptığım gibi ILO’nun kendi sayfasına yönelme ihtiyacı da duyabilirsiniz. İşte,Türkçe sayfada göremediğiniz İngilizce ILO Standartlarına dair Covid 19 raporu karşınızda!

Sözleşmeler imzalanıyor ama…

23 Mart 2020 tarihli ILO Standartları ve Covid 19 adlı raporun en önemli özelliği içeriğin üye ülkeler (Türkiye dahil toplam 187 ülke) tarafından yürürlüğe konmuş ya da meclisten onay bekleyen standartlara dayanıyor olması. Zira bu tür sözleşmelerin işlevselliği meclisteki siyasi partilerden sendikalara, basına kadar tüm baskı grupları tarafından tartışılmayı hak etmesiyle yakından ilgili. Nitekim ILO’nun önemini özellikle yaşanmış olan iş kazalarından sonra atılan adımlar gösterir. Hatırlarsanız, 2014 yılında 301 madenciyi yitirdiğimiz Soma maden kazasının ardından madenlerde “yaşam odalarının” kurulmasını şart koşan sözleşmenin imzalanmamış olduğu anlaşılınca baskı grupları devreye girmesinin de etkisiyle  2006 tarih ve 187 sayılı İş Güvenliğini ve Sağlığını Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi kabul edilmişti. Benzer şekilde madencilik ve inşaat sektörlerinde meydana gelen kazalar sonrasında da işverenlerin önlemleri almada kusurlu olduğu anlaşılınca 1988 tarih ve 167 sayılı İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi ile 1995 tarih ve 176 sayılı Madenlerde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi 23 Mart 2015 tarihinde kabul edilmişti. Şimdi bu durumu tersten yani yürürlükte olan sözleşmelerin etkinleştirilmesi gereği üzerinden düşünelim.

ILO’nun Covid 19 salgını ile mücadeleye yönelik yayımladığı bu raporun amacı genel hatlarıyla işsizlik sorunlarının giderilmesi ve geçim kaynaklarının, gelirin dengelenmek suretiyle ekonominin düzene sokulması… Bu amacın gerçekleştirilebilmesi için ise iş sürekliliğinin korunarak iktisadi ve finansal politikaların devreye sokulması, Türkiye tarafından 13 Aralık 1977’de yürürlüğe konmuş olan 122 sayılı İstihdam Politikası Sözleşmesi gereğince öneriliyor. Yine; tam ya da kısmi gelir kaybının oluşmasına karşılık hükümetlerin ücret ödemelerinin devam ettirilmesi, iş sözleşmesinin feshi halinde işçinin alacak ve haklarının tazmininin sağlanması Türkiye’de 29 Mart 1961’den beri yürürlükte olan 95 sayılı Ücretlerin Korunması Sözleşmesine dayandırılarak tavsiye ediliyor.

Bununla birlikte hükümetlere işverenlerin işin ifası nedeniyle ve iş süresince çalışanlarının risklere maruz bırakmaması için işçilere her türlü koruyucu ekipman ve malzemeyi ücretsiz şekilde temin etmekle yükümlü olduğu Türkiye’nin 1981 yılında imzalayarak 22 Nisan 2005’te yürürlüğe koyduğu 155 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği ile Çalışma Ortamına İlişkin Sözleşme gereğince öneriliyor. İlaveten Türkiye açısından yürürlükteki sözleşmelerin referansıyla atılması mümkün adımlardan bir diğeri de Covid 19 krizi ortamında işçinin iş akdinin işin niteliği, işçinin eylemleri ya da  operasyonel gerekçelerle fesh edilemeyeceği; işçinin hastalık ya da ailevi nedenlerle geçici devamsızlık göstermesi halinde de iş akdinin fesh edilmeyeceği… Ki Türkiye de bu tavsiyeye dayanak oluşturan 158 sayılı Hizmet İlişkisine Son Verilmesine ilişkin Sözleşme’yi 4 Ocak 1995’te yürürlüğe koymuş bulunuyor.

Baskı yapma görevi

ILO bu raporla Covid 19 ile mücadele sürecinde işverenlerin ekonomik, sağlık ya da sosyal nedenlerle iş akdi feshedilen ya da ücreti düşürülenlere işsiz bırakılmalarından doğan tüm haklarının ödenmesi gerektiğini de hükümetlere hatırlatıyor. Ne var ki bu önerinin dayandırıldığı 168 sayılı İstihdamı Geliştirme ve İşsizliğe Karşı Koruma Sözleşmesi’ni Türkiye imzalamışsa da mecliste onaylatmadığı için sözleşme yürürlükte değil. Eğer Türkiye bu sözleşmeyi imzalamış olsaydı misal geçenlerde medyada yer alan koronavirüse yakalandığı için sağlık personelinin ücretinin yarıya indirilmesi gibi durumlarda bu tavsiye kararına uyulması istenebilirdi. Tıpkı  122, 95, 155 ve 158 Sayılı sözleşmelere uyulması yönünde hatırlatmalar yapılabileceği gibi…

Bugün karşımızda TÜİK’in 2020 verilerine göre toplam 83 Milyon nüfus içinde ücretli ya da yevmiyeli işçi konumundaki 19 Milyon 216 bin işçinin hastalanmayı göze alarak işe gittiği gibi bir gerçek var. Salgına %13 seviyelerindeki işsizlik ve %50’lere varan yüksek enflasyon ortamında yakalanan Türkiye’de kapanan işyerleri nedeniyle işsizliğin daha da artarak geçim şartlarının zorlaşacağı da malum.

Ne var ki nüfus içi dolaşım sürdükçe salgın durmayacağı için bildiğimiz neoliberal umursamazlığın işçiyi, emekçiyi hor görmeye devam etmesi artık mümkün değil. Bu nedenle gönüllü karantinasını yaşayan bizlerin emekçinin salgın ortamında çalışmama hakkına, ücretli izin hakkına; işsizin, yoksulun, mültecinin barınma ve diğer temel ihtiyaçlarının giderilerek sağlıklı yaşam hakkına kavuşması için daha talepkar ve ısrarcı olması gerekiyor. Zira öyle bir radde ki bu, 2020 yılı için mega projelere 18,8 Milyar TL garanti ödemesi bulunan siyasi iktidarın önceliklerinde değişikliklik yapması elzem!

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

 

More in Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüssel devinimler

İnsanın ve onun doğal çevresinin metalaştırılarak piyasanın kaderine terk edilmesine karşı çıkan sesin on yıllardır boğulduğu sistemde artık insanlar fiziken de boğulmaya başladı. Dünya genelinde bugünkü verilere göre 10.100  insan yaşamını yitirirken bilim insanlarının uyarısına göre her gün  vaka sayıları artıyor. Bu ortamda insan türüne mesafelenerek toplumsallığı askıya alma zorunluluğu bulunurken sokağa çıkılması gerekiyorsa maske ve eldiveni muhakkak takıyoruz. Ne var ki sorun küresel olsa da mücadelenin “ulusal”olduğunun ilan edilmesi işin rengini değiştiriyor, kriz kimi ülkelerde yerini olağan üstü hal koşullarının fırsatlarına bırakıyor.

Krizin neden olabileceği hak gasplarına dair yazılacak şey çoksa da bu makalenin amacı koronovirüs tartışmalarında gözden kaçtığını düşündüğüm üzere krizi en başta kaynağında kesmeyen, önlemleri piyasanın keyfine bırakan akla dikkat çekmek olacak. Zira etikten nasibini almamış ve karlı olmadıkça harekete geçmeyi salık vermeyen neoliberal kapitalist sistem ulusal, yerel ölçeklerde olduğu kadar küresel düzlemde de virüslerini  imal ediyor ve bu dünya için felaket demek! Nitekim 9 yıl önce başlayan Fukuşima nükleer felaketi de gözden kaçmaması gereken örnekleri haiz. Öte yandan neoliberal sistemde küresel bir sorunun ulusal mücadele adı altında bireylere bırakılmasının sonuçlarına da yine aynı felaket sonrası toplumun bulduğu mücadele biçimleri üzerinden bakmak mümkün.

Aşı üretme çalışmaları 2016’da durduruldu

Açık Radyo’da Açık Gazete programının daha sıkı bir takipçisi haline geldiğim korona günlerinin başında, koronavirüs türlerine karşı aşı geliştirme çalışmasının 2016’da durdurulmuş olduğunu öğrendim. Dolayısıyla öncelikle bu yazıya vesile olan Açık Radyo emekçilerine her zaman borç bildiğim teşekkürü buradan da iletmek istiyorum. Bahsettiğim haberin orijinal kaynağında Teksas Çocuk Hastanesi‘nin Aşı Geliştirme Bölümü’nden aşı araştırmalarını yürüten Dr. Peter Hotez’in verdiği mülakatta, 2012’de ortaya çıkan ve koronavirüsü ile (Covid 19) benzerlik gösteren “şiddetli akut solunum yolu sendromu”(SARS) ile 2012’de ortaya çıkan Ortadoğu solunum sendoromu (MERS) salgınları sonrasında aşı geliştirme çalışmalarının yatırımcılar tarafından “karlı bulunmaması nedeniyle” durdurulduğuna işaret ediliyor. Bu ise 2016’da aşı üretilmiş olsaydı Dr. Hotez’in altını çizdiği gibi aşının etkinliğinin hemen insan üzerinde test edilerek bunca vakit ve insan kaybedilmemiş olacağı anlamına geliyor.

“Karlı” olmadığı için koronavirüse karşı üretilmeyen aşıya, SSCB döneminde meydana gelen Çernobil nükleer felaketinden 25 yıl sonra, nükleer kabusun kapitalist sistemdeki versiyonu olan Fukuşima nükleer felaketinden örnekler tekabül eder. Dünya genelindeki diğer nükleer santraller de düşünülürse Fukuşima Nükleer Santrali’nin işletmecisi Tokyo Elektrik Şirketi‘nin (TEPCO) gerekli önlemleri almamış olması ve hükümetin  yurttaşlarını korumayı öncelemeyen yaklaşımı nükleer felaketlere ne kadar açık olduğumuzu gösterir. Zira bilim insanlarının santral civarında meydana gelebilecek 9 büyüklüğünde bir depremin 14 metre yüksekliğinde dalgalar yaratacağı ve tsunami duvarının buna göre inşa edilmesi gerektiği yönündeki uyarıları “yüksek maliyetli” bulunduğu için TEPCO tarafından dinlenmemiş, hükümet tarafından uyarı yapılmamış ve tedbirlerin alınmasından geri durulmuştur. Bunun neticesinde 9 büyüklüğünde bir deprem meydana gelerek çekirdek erimelerine yol açmış, 14 metrelik dalgalar oluştuğu için soğutma suyu sistemi bozulmuş ve reaktörler soğutulamayarak patlamıştır.

Nükleer felakette de aynı senaryo

Benzer şekilde nükleer felaketin öncesinde yapılan bir senaryo çalışmasına göre nükleer santralde yaşanacak bir patlama halinde radyasyonun Tokyo şehrini  içine alan 250 kilometrekarelik alana yayılabileceği ihtimali basında yer almasına rağmen, gerçek tedbirler senaryodakinden çok farklı olmuştur. Ekonomik ve politik nedenlerle tahliyeler değil dünya standardı olan 30 kilometre yarıçaplı alanda, 20 kilometrekarelik alanda tutularak istatistiksel verilerde yer alabilirse kanser vakalarında artışla daha iyi görüleceği şekilde insanlar radyasyona maruz bırakılmıştır. Son kertede aynı şirketin ve bugünkü hükümetin  Fukuşima Nükleer Santrali’nin sahasında biriktirilmiş olan 1 milyon 200 milyon ton radyoaktif suyu okyanusa dökme girişimlerinde bulunması maalesef şaşırtıcı değildir. Bu girişimlerini  dünya genelinde radyoaktif atık suların denize boşaltıldığına dayandırmaları ise sistemin ne tür tehlikeler yarattığının itirafı olarak okunabilir.

Küresel felakete ulusal çözüm?

Neoliberal kapitalist sistemin doğasından kaynaklanan nedenler küresel felaketlerin oluşmasını önleyici tedbirlerin alınmasına elvermediği gibi maruziyet alanının “ulusal” adı altında bireysel çözümlere bırakılmasıyla salgının  yeniden üretimine hizmet eder. Zira alınmayan ya da asgaride alınan tedbirlere bağlı olarak küresel bir salgının yükünün yalnızca bireylerin sırtına yüklenmesi nihayetinde salgının büyümesine yol açacak, nükleer felaketlerde gördüklerimize benzer şekilde siyasi iktidarın imali olacaktır! Bu noktada radyasyon gibi göze görünmeyen, kokusuz, ölçüm cihazları(kiti) olmadıkça nerede olduğu bilinmeyecek virüsün siyasi iktidarları otoriter bir çizgiye iteceğini öngörmek de bittabi zor değil…

Felaketler karşısında yaşama tutunmak zorunda olan insanların bireysel girişimleri ancak sistemin çatlaklarından sızan ışıkla beslenebilirse yerel, ulusal, küresel örgütlenmelerle yeni dayanışma ağları örülebilir. Bunun için Fukuşima’da radyasyonun yüksekliğine rağmen evlerine dönmekten başka çözümü olmayan ya da evlerini hiç terk etmemiş olan yurttaşların sivil toplum örgütleriyle dayanışmak suretiyle kendi ölçüm istasyonlarını nasıl kurduğunu, mobil ölçüm cihazları üreterek radyasyon veri haritası  hazırladığını, bu şekilde  yaşama tutunduğunu öğrenmek yararlı olabilir. Ne var ki felaketlerle mücadele etmek için bulunan örgütsel çözümlerin felaketlerin oluşmasını önleme gücü olmayabilir, esas yapılması gereken sistemin tümüyle ve küresel olarak değiştirilmesidir.

Toparlayacak olursam, başlangıç aşamasında dahi küresel koronovirüs salgını “karlılık” ve “maliyet hesabı” gibi temel kriterlere sahip kapitalist neoliberal sistemin felaketleri aynı bir virüs salgını gibi nasıl tırmandırabileceğine dair çok önemli bir örnektir. Ayrıca felaketlerin meydana gelmesinin önlenmediği  kadar çözümlerin ülkeden ülkeye farklılaşmasının, insanların yalnız bırakılmasının da tehlikelerin şiddetini arttıran, tehlikelerin süresini uzatan, risk halini devam ettiren bir etki yaptığı görülmelidir. Bu sistemin bizi yıllar içinde küresel iklim krizine sürüklemiş olduğunu da düşünürsek, bu sistemin imali olan Belirsizlikler Çağı’nda yaşamın devamlılığı ancak küresel sistemin  insanı ve onun doğal çevresini korumayı önceleyen, riskleri öngörerek bertaraf eden şekilde dönüştürülmesiyle mümkün olabilir.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

More in Hafta Sonu

EnerjiKöşe YazılarıManşetYazarlar

Fukuşima nükleer felaketi dokuz yaşında

11 Mart 2011, Japonya‘nın Tohoku bölgesini vuran 9 büyüklüğündeki depremin 14 metre yüksekliğinde tsunami dalgaları oluşturarak Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali‘nde nükleer felaketi başlattığı gün olarak tarihteki yerini aldı. 18 bin kişinin yaşamını yitirmesine, yüzbinlerce insanın yaralanmasına ve 380 bin insanın evini, yaşam alanlarını aniden terk etmesine yol açan üçlü felaket, doğal afetlerin nükleer santraller üzerinde ne denli tehlike teşkil edebileceğini göstermesi açısından büyük önem taşıyor. Depremin meydana gelmesiyle nükleer tesisin altı reaktöründen üçünde sırasıyla 12,14 ve 15 Mart tarihlerinde meydana gelen tam erimeler, tsunami dalgalarının soğutma suyu sistemini bozmasıyla reaktörlerde patlamalara yol açarak tehlike derecesinin Çernobil nükleer felaketinin tehlike derecesine eşdeğer; “7 seviyesi”ne çıkarılmasını gerektirdi.

Ne var ki patlamalarla atmosfere yayılan radyoaktif partiküller daha önce de yazdığımız üzere yağış, rüzgar, fırtına gibi hava olayları ve yangınlarla ekosistemde yayılarak tehlike oluşturduğu gibi mütemadiyen denize karışan radyoaktif su ve çözümsüz atık sorunu da bu tehlike derecesini daha yukarıya taşıyor. Fukuşima nükleer felaketi’nin kendini sürekli yeniden üreten ve yüzlerce yıl sürecek olan ekosistemsel tehlikelerini ve risklerini önceki senelerde  olduğu gibi  paylaşıyoruz.

Bu seneye damgasını vuran olay, yüksek radyasyon seviyelerine hatta son kertede dünya çapında etkili olan koronavirüse rağmen gerçekleştiril- mek istenen Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunları. Japonya’da halk Tokyo 2020’ye tepkili fakat ülkenin ekonomik çıkar dengeleri aşırı tepkilerin önüne geçiyor. Fakat gelin Tokyo 2020′ yi detaylandırmadan önce son bir yıl içinde yaşananlara göz atalım.

Bitmeyen dekontaminasyon çalışmaları

Fukuşima nükleer felaketinin oluşturduğu tehlike ve riskler kadar Japon Hükümeti’nin bölgede dekontaminasyon çalışmaları yürütülüyor olmasına rağmen mevcut radyasyon tehlikesini yok sayması ve sağlık risklerini görmezden gelen yaklaşımı da bu riskleri artırıyor. Bölgeyi terk etmiş olan 380 bin kişiden en son 40 bin kişi tazminat ödemeleri kesilmesine rağmen dönmemekte direnirken dönenler daha ziyade yaşlılar ve çocuksuz olanlar. Tahliye bölgesinde “okullar faaliyete geçti denmesi için” yeniden açılmış olan okullara ise öğrenciler başka şehirlerden otobüslerle taşınıyor.

Tahliye bölgelerinde halen girilmesi yasak olan ilçe ve şehirler ise yüksek radyasyon seviyeleri nedeniyle dekontaminasyon işlerinde çalışan işçilerin sağlığı açısından ciddi tehlike arz ediyor. Zira nükleer felaketin meydana geldiği Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nde her gün dört-beş bin işçinin dekontaminasyon çalışmalarını yürütmesi, yer yer saatte 250 Mikrosievert radyasyona maruz kalmaları anlamına geliyor ki bu dünya standartı olan yıllık sınır dozuna dört saat içinde erişilmesi demek. Öte yandan 404 milyon dolar harcanarak inşa edilen fakat reaktörlerin içinden geçerek denize akmaması için biriktirilen 400 ton suyun miktarını yalnızca 170 tona düşüren Buzdan Duvar projesi zamanında tesis sahasında çalışanlarla beraber bu sayının sekiz bine ulaştığı belirtiliyor.

Görsel: Greenpeace/ Japonya

Kanser vakaları artıyor

Yetişkinler arasında nedeni bilinmeyen kalp krizi ve diğer rahatsızlıklardan ölümlerin Fukuşima nükleer felaketi ile ilişkilendirilmesi kolay değil. Bu durumu daha da zorlaştıran ise felaketin ilk yılında ölümlerin %90’ı bildirilirken 2018’de bildirim oranının %55,8’e düşmüş olması. Diğer bir deyişle zaman geçtikçe ölümlerle ve kanser vakalarıyla nükleer felaket arasında bağ kurmanın güçleşmesi, bildirimlerin yapılmasının önünde engel teşkil ediyor.

Kanser vakalarının yüksek olarak görüldüğü bir grup da işçiler kadar direkt radyasyona maruz kalmasalar da bağışıklık sistemi görece zayıf olan çocuklar. Çocukluk çağı tiroit kanserinin nükleer felaket öncesinde milyonda bir ya da iki görülebilen bir hastalıkken nükleer felaketin başlamasıyla görülme sıklığının 500 kat arttığını ortaya koyan vakalar izlenmeye devam ediyor.

Buna göre tiroit kanseri teşhisi ve şüphesi olanların sayısı, 2018 sonunda yayımlanan araştırmalara göre, 380 bin çocukta 206 iken, bugün bu sayı 218 vakaya çıkmış durumda. Sıkı bir takip yapılırsa bu sayının 3500’e çıkabileceğine işaret eden uzmanlara göre Fukuşima nükleer felaketi nedeniyle çocuklarda görülen kanser teşhisi ve şüphesi vaka sayısı Çernobil nükleer felaketi sonrasındaki vakalara kıyasla oldukça yüksek. Bu görüşü daha önce Yeşil Gazete’de yaptığımız röportajda, Kazuhiko Kobayashi de destekliyor. Kobayashi, nükleer felaketin başladığı tarihten bugüne dokuz yıl geçmiş olduğu için çocukların başka şehirlerde takibinin yapılması mümkün olmadığını söyleyerek kanser vakalarının bilinmesindeki zorlukların altını çiziyor.

Yüksek radyasyon seviyeleri

Bağımsız uzman ve yurttaşlar tarafından yapılan ölçümler Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunları’nın Fukuşima rotası kapsamındaki Koriyama şehrinde saatte 0,46 mikrosievert, İitate kasabasında saatte 0,77 mikrosievert radyasyon tespit etmiş bulunuyor ki bu tespit radyasyon seviyelerinin dünya standartı kabul edilen yıllık 1 milisievertin saat hesabına  göre radyasyon miktarının iki-üç kat fazla olduğunu gösteriyor. Öte yandan hatırlatmak gerekirse  Fukuşima nükleer felaketinin başlamasından aylar sonra tayin edilen yıllık 20 Milisievert sınır dozunun dokuz yıldır hala uygulamada tutulması  dünya çapında bir ilk. Bu şekilde, açıkça dünya standardı olan yılllık 1 milisievert sınır dozuna geri dönülemeyecek denli yüksek radyasyon seviyeleri, diğer bir deyişle dünya standartının  20 kat üstü “normalleştirilmek” isteniyor.

Havalandırma kuleleri büyük risk

Gerek Fukuşima eyaleti gerekse meteorolojik hareketlilik nedeniyle Japonya ve Uzak Doğu hatta Pasifik Okyanusu açısından en büyük tehlikelerden biri de Fukuşima Nükleer Santral Tesisi sahasında bulunan havalandırma kuleleri . 120 metre yükseklikteki iki kule patlamalar esnasında yüksek radyoaktif izotopların açığa çıkması ve buralarda birikmesi nedeniyle yüksek tehlike barındırıyor. En son bu kulelerin bir fırtına ve ya şiddetli hava olayı nedeniyle devrilerek işçilerin mağdur olmaması için 200 metre uzaktan kumandayla bir operasyon yürütüldü ve kulelerin yüksekliği ayakları kesilerek  60 metreye indirildi. Ancak soğutma kuleleriyle ilgili yürütülen bu işleme olimpiyat sürecinde bir kaza meydana gelirse radyasyonun yayılmasına neden olur gerekçesiyle 2021 yılında devam edilmesine karar verildi.

2021 yılı Fukuşima Nükleer Santrali’nde dünyayı ilgilendiren operasyonların yapılacağı yıl olacak görünüyor. Nitekim 2021 yılında başlanması düşünülen bir diğer işlem de reaktörlerdeki erimiş olan yakıt çubuklarının çıkarılması; ki eğer işlem başarılır da erimiş yakıt çubukları soğumaya alınabilirse reaktörlerin sökümü için öngörülen tarih de ancak 2040 ya da 2050 olabilecek. Tüm bu işlemler için maliyet ise en az 250 Milyar Dolar olarak öngörülüyor.

Denize boşaltılmak istenen 1 milyon 200 ton radyoaktif su

Dünya kamuoyunun da yakından izlediği radyoaktif atık suyun denize boşaltılmak istenmesi konusu ise halen beklemede. TEPCO ve Japon Hükümeti bugün sayısı 1200’e ulaşan 1000 tonluk silolardaki suyun denize boşaltılması için en son Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı‘nın (IAEA) da desteğini almasına rağmen yasa gereği balıkçıların iznine tabi olunması bir ekolojik felaketin önüne geçiyor.Zira bu suyun içinde onlarca radyoaktif izotop bulunduğu da tespit edildi. Japonya genelinde yapılan araştırmaya göre balıkçılarla birlikte nükleer karşıtlarının da desteğiyle karşıtlık %42 civarındayken, nüfusun yalnızca %6,7’si suyun denize boşaltılmasından yana . Bu şekilde günde 170 ton suyun biriktirilmesine devam edilse de yetkililer 2 yıl sonra suyun depolanabileceği bir alan kalmayacağı için boşaltılması gerektiği ifade ediliyor.

Atıklar çözümü olmayan sorun

Fukuşima nükleer felaketinin başlamasıyla dekontaminasyon görevlilerinin topladığı katı atıkların miktarı 9 yıl sonra 14 milyon tona ulaşmış bulunuyor. Beş yıl önce 43 milyon ton olan radyoaktif atıkların yakılarak bu miktara indirilmiş olması bir sorunken bugün 8000 Bekerel/kg’ya kadar radyoaktif olan katı atıklar okulların, kamu binalarının depolarında tutuluyor. Halkın rahat etmesi için bunların tutuldukları yerlerden çıkarılması ve nükleer santral civarındaki orta dereceli atık depolama alanına getirilmesine karar verilen son tarih ise 2022, zira bu tarihten üç yıl sonra yani 2025’te katı atıkların nihai atık depolama alanına alınması gerekiyor Ama bunların çıkarılıp nereye konacağı halen kararlaştırılmış değil, yani orta dereceli atık deposunun neresi olacağı belirlenemiyor.

Fukuşima anma etkinlikleri iptal, Tokyo 2020’ye devam

Fukuşima nükleer felaketi aynı zamanda Japonya’da yurttaşların nükleer risklere dair bilinçlenerek yurt genelinde bir daha nükleer santrallerle ilgili mağduriyet yaşanmaması, maruz kalınan tehlikelerin tazmin edilmesi ve risklere karşı önlem alınması için önemli bir tarihi olay. Nitekim bu olay nedeniyle yıllar içinde Japonya’da çalışabilir reaktör sayısı 54’ten 37’ye düşerken bugün yeniden üretime açılmış bulunan operasyon halindeki reaktör sayısı yalnızca yedi ve ülke genelinde yenilenebilir enerji olarak rüzgar ve güneş santrali yatırımları nükleer enerjinin yerini alıyor. Bu açıdan dokuz yıldır sivil toplum eliyle düzenlenen Fukuşima Anması ve onu takip eden etkinlikler toplumun kendi içinde nükleer gerçekleri konuşması ve farkındalığın yükselmesi için önemli fırsatlar sunuyor.

Ne var ki nükleer felaketin meydana geldiği sembolik gün itibariyle gerçekleştirilen tüm anma etkinlikleri ilk kez koronavirüsün yayılmasına karşı alınan önlemler çerçevesinde ikinci bir açıklamaya kadar yasaklanarak iptal edildi. Dokuz yıldır ilk kez iptal edilen etkinliklerin bu seneki teması “Tokyo 2020 Radyoaktif Olimpiyat Oyunları” olarak planlanmıştı. Buna karşın Tokyo’nun 2020 Olimpiyat Oyunlarına ev sahipliği yapacak olmasında ise bir başlangıç seremonisinin seyircisiz yapılmasından başka bir değişiklik yok. Zira Başbakan Abe Japonya’da 1000 Covid- 19 vakasına rağmen dünya çapında gelecek sporcuları Fukuşima’da karşılama fırsatını, diğer bir deyişle Fukuşima’dan sporcularla “iyileştik”mesajı verme fırsatını kaçırmak istemiyor.

Tokyo 2020 kapsamında ilk durak olan Fukuşima’dan dünyaya verilecek mesaj için ise Iwate, Miyagi ve Fukuşima eyaletlerinden öğrenciler geçen sene ağustos ayında gerçekleştirilen atölyelerde bir araya getirilerek Fukuşima’dan “iyileşme” mesajı verilmesi için görevlendirildiler. Bu görev gereği nükleer felaketin etkisi süren Tohoku Bölgesi‘ndeki boşaltılmış olan geçici konutların aluminyum pencerelerinin geri dönüştürülmesiyle elde edilen malzemeden bir anıt yapacaklar- ki bu malzemelerin radyoaktif olabileceği ilk akla gelen risk!

Binlerce insanın yaşamını kabusa çeviren nükleer felaketin etkileri devam ederken Japon hükümetinin Fukuşima’yı dünyaya bölgedeki tüm sorunların giderilmiş ve radyoaktif kirlilikten eser kalmamış gibi gösterme çabası şüphesiz başta nükleer karşıtları tarafından eleştiriyle karşılanırken . Olimpiyat ateşi 26 Mart tarihinde ilk durak olarak Fukuşima’yı ziyaret edecek ve Japonya genelinde 17 eyalet ziyaret edilmiş olacak.

Fukuşima nükleer felaketi dünya genelinde  bilinen 400 nükleer felakette olduğu gibi yarılanma ömürlerine göre etkisi yüzlerce, binlerce belki de milyonlarca yıl devam edecek olan radyoaktif izotopların canlı cansız çevreye tezahür etmesiyle başlar ve  ömrünü tamamlayana kadar etkisini sürdürür. Bu şekliyle ekosistemsel kırım “ekokırım“olarak tanımlanmayı hak eden nükleer felaket canlı yaşamı üzerinde kendisini yıllar içinde kanser ve nedeni tespit edilemeyen diğer bir çok hastalıklarla gösterecektir. Fukuşima nükleer felaketi özellikle bir deprem ülkesinde nükleer felaketlerin meydana gelmesini kolaylaştıran ortamın olduğunu göstermesi açısından önemli dersler ihtiva eder. Bu nedenle hükümetler ısrar etse bile böylesi bir felaketin yaşanmaması için toplum tarafından nükleer santrallerle ilgili gerçeklerin bilinerek geleceğin sahiplenilmesi elzemdir. Söylemekten yorulmayalım: En tehlikesiz nükleer santral, hiç kurulmamış olandır.

 

More in Enerji

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Memnuniyetsizlerin birliği için feminist tahayyül

8 Mart 2020’de kim bilir kaçıncı kez sloganlar zihnimizde kapalı durduğu yerden çıkıp sokakları dolduracak: “Kadın olmasa dünya durur!”; “Kadın eli değerse dünya değişir!”… Dünyanın iklim değişikliği nedeniyle hızla felaketler çağına doğru sürüklenişine tanık olduğumuz bu dönem aslında yaşamın devamlılığına dair bir düşünümselliğin kurulması için son şansımız. Zira adına “Altıncı Yok Oluş” denen bu kriz öncekilerden farklı olarak tahakküm ilişkileriyle beslenen kapitalist sistemde insan eliyle gerçekleştirilen aşırı endüstrileşmenin bir sonucu. İklimi değiştirme pahasına fosil yakıt üretim ve tüketiminin temel müsebbipleri bu faaliyetin önünü açan şirketler ve devletler olsa da gidişatın değiştirilmesi için sorumluluk alıp onları durdurması gereken milyonlarca insan var. Bu açıdan 2015 yılında Greta’nın yaptığı çıkışa, bilim insanlarının, aktivistlerin, çocukların, kısacası bir “yarın”ın olamayacağı endişesini duyan herkesin katılımıyla o ilk büyük adım atıldı.

Ne var ki hareketin büyümesi için sisteme dair çeşitli açılardan “memnuniyetsizlik duyanların” da konfor alanlarından çıkıp sürece dahil olması elzem. Onlardan biri de kapitalist sistemle perçinlenen tahakküm ilişkilerine gömülü olan bugünkü sisteme toplumsal, ekonomik ve politik veçhelerden direnen kadınlar ve kendini kadın hissedenler. Çünkü ancak çok geniş bir yelpazede tarihsel bir mücadelenin bayrağını taşıyan kadınlar memnuniyetsizler grubunu nitelik ve niceliksel olarak güçlendirebilir.

Bu yazı iklim değişikliği ile felaketlerin kapıya dayanmasına neden olacak kadar saldırgan kapitalist tahakküm sistemine karşı feminist perspektifin bu hareketi büyütme ihtimaline katkı yapmayı amaçlıyor.

İklim adaleti biyolojik mağduriyeti de içerir

İklim değişikliğiyle gelen yok oluş tehdidi karşısında iklim adaleti, toplumsal cinsiyet konularına ek olarak biyolojik mağduriyetin de kadınların aleyhine işliyor olmasının mücadeleye yeni bir boyut katacağı umulabilir. İklim değişikliğine bağlı olarak özellikle gelişmekte olan ülkelerde dış çevre koşullarında yaşayan ve çalışan kadının temiz su ve gıdaya, temiz ve ucuz enerjiye erişimde zorluklarla karşılaştığı bilinir. İklim adaleti çerçevesindeki ele alınan bu sorunların yanısıra afetler esnasında kendinden önce çocuğunu kurtarma çabasını gösteren kadınların ölüm oranının yüksek olduğu da yine kadın-iklim çalışmalarında sıklıkla vurgulanır. Ancak nedense kadının endüstriyel kirlilik karşısında biyolojik mağduriyeti bilimsel araştırmalar içinde dahi hep biraz ihmal edilmiştir. Oysa iklim değişikliğinde payı olan endüstriyel kirlilik ekosistemsel bozulmaya yol açarken bütün canlı yaşamı üzerindeki tesirini biyolojik yapı ve metabolizmal özelliklere göre gösterir.

Nitekim Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre  her yıl 4,2 milyon kişi hava kirliliği nedeniyle yaşamını  yitirirken birinci sırada çocuklar, ikinci sırada kadınlar yer alır. Benzer şekilde ülkemizde Küresel Hava Durum Raporu’nun 2019 verileri de Türkiye’de hava kirliliğinin PM 2.5 seviyesindeyken 36 bin 900 erken ölüme neden olduğunu ve bugün dünyaya gelen bir çocuğun ortalama yaşam beklentisinin 20 ay kısaldığını ortaya koyuyor. Diğer taraftan anne karnında gelişim halindeki çocukların yaşamsal bütünlüğünü tehdit eden hava kirliliği etkisini kadınlarda da adet düzensizlikleri ve meme kanserindeki artışla gösteriyor.

Nitekim Kanada’da hava kirliliğinin PM 2,5 seviyesinde olduğu 1980-1985 yılları arasında 90 bin kadın üzerinde yapılan bir araştırma menapoz öncesi yaş grubundaki kadınlarda göğüs kanserine yakalanma oranının%30 arttığına işaret ediyor.

Sağlık politikaları cinsiyet ve yaş farkı gözetmiyor 

İklim değişikliğinin yol açacağı belirsizliklerden bir diğeri de daha sık görülmesi beklenen afetler. Lakin bu afetlerin meydana geliş sıklığını ve şiddetini arttırması endüstriyel tesislerde kazaları tetikleyerek ekosistemin dolayısıyla tüm canlıların ekolojik kirliliğe maruz kalmasıyla sonuçlanabilir. Bu noktada kadınların biyolojik yapısının kimyasal maddeler karşısında daha kırılgan olma ihtimalinin yüksekliği söz konusu.

Bu sorunu 2006 yılında makalesinde tartışan Maureen Butter da ekolojik risk teşkil eden kimyasal kirlilik ve bulaşıcı hastalıklar karşısında kadınların erkeklere göre daha farklı etkilendiğine işaret ediyor. [1] Bununla birlikte araştırmanın en önemli çıktısı, kadınların doğurganlık özellikleri gereği hormonal bezlerin farklılığı olduğu kadar otoimmun de denen bağışıklık sisteminin erkeklere göre daha zayıf olması nedeniyle dahili maruziyetlerin daha yoğun komplikasyonlara yol açması.

2014 yılında Frontiers’da yayımlanan araştırma da otoimmun hastalıkların kadınlarda daha çok görüldüğünü ortaya koyuyor.[2] Butter’ın makalesinde üzerinde durduğu bir diğer bir konu ise kadınların kimyasal maddelerden erkeklere göre yüksek oranda etkilenmesine karşın meselenin hafife alınması nedeniyle sağlık politikalarında kadınların lehine bir revizyonun yapılmaması.  Kimyasal etkinin ırk, yaş ve cinsiyete göre yol açacağı mağduriyetin farklı olduğu bilinse de bilimsel araştırmalarda genellikle erkek işçilerin maruziyetleri baz alınıyor hatta, aynı işyerinde çalışan hamilelik çağındaki kadınların bile daha ağır bir mağduriyet yaşama ihtimalleri  dikkate alınmıyor.

Bu konuda bir diğer örnek de daha önce bir yazımda  değindiğim üzere aynı doz radyasyon maruziyeti karşısında yetişkin erkeklere göre yetişkin kadınların %50 daha fazla, erkek çocuklarının 5 kat, kız çocuklarının ise 10 kat daha fazla kanser ve türevi hastalıklara yakalanması gösterilebilir. Zira bilimsel gerçek insan cinsi ve yaşına göre farklı komplikasyonların oluştuğunu söylerken radyasyon sınır dozlarının belirlenmesinde her hangi bir kademelenmeden eser yok.

Nitekim Çernobil nükleer felaketinin ardından radyasyon üst sınır dozlarının dünya genelinde yıllık 44 Milisievert’ten 1 Milisievert’e  indirilmesi ve bugün hala bu sınırın geçerli olması açıkça cins, yaş ve ırka göre farklılığın gözetilmediğinin ispatı. Kadın-erkek ve çocuk arasında radyasyonun mağduriyeti farklı düzeyde yaşanırken “kim için” ve “neye göre” sorularını cevaplamaktan uzak olan radyasyon dünya standardının bağımsız bilim insanlarının ısrarla “düşük doz radyasyon yoktur, diğer bir ifadeyle düşük görünen radyasyon da sağlık için risklidir”uyarısıyla birlikte düşünüldüğünde ezbere konduğu anlaşılıyor.

İklim değişikliği şartlarında genel mağduriyetlerin artacağı savına geri dönersek feminist hareketin yıllardır mücadele ettiği bu sistemin kadın ve çocukların daha dezavantajlı konumda olmasına karşın eşitsiz mağduriyetten korunmaları için herhangi bir prosedürel düzenlemenin dahi yapılmaması oldukça düşündürücü. Hayatın her alanını kesen iklim değişikliğinin etkilerinden korunmak için, dahası korunma gerektirmeyecek özgür ve güvenli yaşanabilir bir dünyaya doğru dönüşümün başlaması için sosyal, politik, ekonomik müdahalelere karşı direniş örgütleyen feminist hareketin dinamizmine ihtiyaç var. Bir Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü daha kutlarken feminist hareketin iklim hareketi içindeki memnuniyetsizlerin birliğine can suyu olması dileğiyle.

***

[1] Maureen E. Butter, Are Women More Vulnerable to Environmental Pollution?  J. Hum. Ecol., 20(3): 221-226 (2006)

[2] Frontiers in Neuroendocrinology Gender differences in autoimmune disease 35 (2014) 347–369 

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

 

More in Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

BM Sürdürülebilirlik Ajandası’nın dolmasına 10 yıl kala

Birleşmiş Milletler tarafından dört yıl önce  Dünyamızı dönüştürmek: Sürdürülebilir Kalkınma için 2030 Ajandası (Transforming Our World: The 2030 Agenda for Sustainable Development) ilan edildi.

Doğal kaynak yönetimi, sürdürülebilir tüketim ve üretim, kurumların verimliliği ve iyi yönetimi, hukukun ve barışın hakim olduğu toplumların varlığı için çalışmak gibi temel ilkelerin benimsendiği “Kimsenin kalkınmada geride kalmaması” şiarıyla duyurulan hedefler iyi niyet ambalajına sarılmışsa da bugünkü sistem içinde kifayetsiz.

Buna göre 2030’a kadar yoksulluğun her yerde sona erdirilmesi; açlığın sonlandırılıp gıda güvenliğinin sağlanması, beslenmenin iyileştirilmesi; kapsayıcı eşitlikçi kaliteli eğitim; kapsayıcı ve sürdürülebilir ekonomik büyümenin teşvik edilmesi; sağlıklı yaşam sağlamak; cinsiyet eşitliği; herkes için suya erişim; uygun fiyatlı erişilebilir enerji; kapsayıcı esnek, yaşanabilir kentler; sürdürülebilir üretim ve tüketim imkanları; okyanusları, denizleri korumak; biyolojik çeşitlilik kaybını durdurmak; adaletin sağlanması, sürdürülebilirlik için  küresel ortaklık gibi büyük hedefler tayin edilmiş. Lakin ajandanın son 10 yılına girilmişken hedeflerin yakalanması pek mümkün görünmüyor.

Dünyanın ‘eşitsizlikler denklemi’

Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu tarafından 1987 yılında yayımlanan “Ortak Geleceğimiz” adlı rapora göre sürdürülebilirlik kavramı “İnsanlık; doğanın gelecek kuşakların gereksinimlerine cevap verme yeteneğini tehlikeye atmadan, günlük ihtiyaçları temin ederek, kalkınmayı sürdürülebilir kılma yeteneğine sahiptir” anlayışına dayanır. Ancak bugünkü dünya sistemi aşırı üretim ve tüketime bağlı olarak eşitsizlikler denklemlerinden oluşuyor. Dünya nüfusunun %60’dan fazlasına tekabül eden yaklaşık 4,3 milyar kişi, günlük tüketimini 5 doların altında tutarak açlık ve sefalet içinde hatta temiz su ve gıdaya erişimi olmadan, nüfusun %20’si ise zengin ülkelerde doğal kaynakların %80’ini tüketerek yaşıyor.

Gelişmiş ülkelerin refah imkanlarıyla diğerleri arasındaki devasa fark artarak devam ederken cinsiyetlere göre yaşam koşulları arasındaki eşitsizlikler de büyük bir toplumsal sorun olarak giderilmeye muhtaç. Temiz bir çevrede sağlıklı ve barış içinde yaşama hakkının, eğitim öğrenim hakkının sağlanmaması; işsizlik; toplumsal şiddet, son dönemde yaşanan savaş ortamı ve küresel iklim krizi; savaş ve iklim krizi nedeniyle yerinden edilmeler, göç gibi sorunlar azalmıyor, tersine artıyor. Küresel çapta bir denge ve adalet mekanizmasına ihtiyaç olduğu aşikar. Ancak 70 yıl önce kurularak sorunları ulusüstü düzeyde çözmek iddiasına sahip Birleşmiş Milletler (BM) bu “sürdürülebilirliğe” sistemin içinden bakıyor. Zira emsalleri olan NATO, Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Uluslarası Nükleer Enerji Ajansı ( IAEA) ve diğer ulusüstü kurumlar gibi var oluşunu hükümetlere, dolayısıyla bugünün neoliberal sisteminde şirketlere borçlu. Başka nasıl 500 şirket dünya üzerindeki tüm devletlere üstün gelen ekonomik ve siyasi bir gücün sahibi olurdu?

BM’den medet ummak

BM 2030  hedeflerinin konduğu tarihten bugüne bahsi geçen tüm alanlarda gerileme yaşanırken kalkınma ve gelişmenin sürdürülebilirlikle birlikte mümkün olmayacağı mikro ve makro düzeydeki tecrübelerle sabit. Hatta Birleşmiş Milletler’in tavsiyelerinin uygulanabilirliğini tartışacak vaktimiz bile olmayabilir. Zira bilim insanları tarafından küresel ısınmanın 1,5 derece hedefinin altında tutulamasını bırakın, 3 derecelere varacağının açıklanmış olması dönüşü olmayan ve bütün eşitsizlikleri daha derinleştirici  felaketler çağının başlamasına sekiz yıl gibi bir zamanımızın kaldığına işaret ediyor. Birleşmiş Milletler’in karbon emisyonlarının %28’ini oluşturan beş şirketle ortaklaşan hükümetlerin idari gücünden ari bir ulusüstü kurum olmadıkça düzenleyici bir rol oynaması imkansız ve maalesef yapılması gerekenler açısından da çözüme katkı sunmasını ummak zaman kaybı.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Yeni’lenen deprem haritasının güncelliği ve Ak-kuyu’nun depremselliği

 

Deprem haritaları sismik tehlikeye dair yurttaşların bilgilendirilmesi amacıyla hazırlanır, inşaat yönetmeliklerinin düzenlenmesi ve depreme karşı önlemlerin alınmasına temel teşkil eden Deprem Yönetmeliği için veri sağlar. Küresel çapta depremlerin meydana gelme eğilimini değerlendiren World Atlas’a göre dördüncü; Avrupa Birliği ülkeleri tarafından yürütülen Sismik Uyum Programı çerçevesinde gerçekleştirilen araştırmaya göre İtalya ve Yunanistan’ı da geçerek ilk sırada yer alan Türkiye için kuşkusuz deprem tehlike haritasının anlamı büyüktür ve güncelliği hayatidir.

Türkiye’de deprem tehlike haritasının hazırlanmasında yetkili kurum olan AFAD da 18 Mart 2018 tarihinde resmi gazetede yayımlanmasını müteakip, 1 Ocak 2019 tarihinde yürürlüğe giren Türkiye Deprem Tehlike Haritası’nı tanıtarak diri fay sayısının 485 olduğunu kamuoyuna duyurdu. Ancak, bu bilgi verilirken söz konusu rakamın 2012 yılında 326 olarak açıklanan diri fay sayısına bilinen fay segmentlerinin dahil edilmesiyle elde edildiğinden bahsedilmiyordu. Nitekim dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız da Türkiye genelinde 485 fay kırığı olduğunu ifade ederek bilim insanları tarafından önceden bilinen parça fay hatlarının bir araya getirilmesiyle bu sonucun mühendislik çalışmalarına katkıda bulunacağına 2014 yılında değinmiştir.

Peki 24 Ocak 2020’de meydana gelen Elazığ depreminin ardından “kamuoyunda algı iyiyken” açıklanan Yenilenmiş Deprem Haritası’na dair “yeni” olan nedir? AFAD yetkilisinin, “En güncel deprem kaynak parametreleri, deprem katalogları ve yeni nesil matematiksel modeller dikkate alınarak çok daha fazla ve ayrıntılı veriyle hazırlanmıştır” açıklaması bu soruya bir yanıt sayılabilir mi? Elbette, zira yurttaşların e-devlet ‘ten ve/veya AFAD’ın web sitesinden giriş yaparak bu haritadaki verilere göre belirttikleri adresin fay kırığına mesafesini öğrenmesi mümkün. Nitekim noktasal bilgi edinebileceği söylenen harita medyada “Evimin altından, yakınından fay hattı geçiyor mu?” manşetiyle yer buldu. Esasen neoliberal dönemde bireyin öznelliğini dışa vuran türden sayılabilecek bu soru yeni deprem haritasının ruhunu da ortaya koyuyor, sanki yurttaşın tekil olarak bilgilendirilmesiyle diğerinden “kopuk oluş” yeniden tesis ediliyor.

Öte yandan, 1996 yılındaki Türkiye Deprem Yönetmeliği’nin 23 yıl sonraki ilk ayrıntılı revizyonu olarak karşımıza çıkan bu haritanın bölgesel değil, noktasal niteliği önceki duruma göre bazı bölgelerin depremselliğinin düştüğü gibi bir algı yaratması nedeniyle tartışmalı da olan bir konu. Nitekim Kocaeli Üniversitesi’nden Prof. Dr. Şerif Barış, 46 şehir için deprem tehlikesinin düşürüldüğünü hatta, Adana ve Gemlik gibi aktif fay hatlarının üzerindeki yerleşim yerlerinde deprem tehlikesinin düşük gösterilmesine karşı Jeoloji ve Jeofizik Mühendisleri Odası’nın itirazlarının olduğunu dile getiyor. Prof. Dr. Barış’a göre depremselliğin düşük gösterilmesi inşaat yönetmeliklerine sirayet ederek deprem güvenliğinden kaçınmaya neden olabilir.

Akkuyu NGS’nin depremselliği

Öncelikle şunu belirtelim ki, ne eski ne de “yenilenen” Deprem Tehlike Haritası fay hatlarının bilinmesinin kritik önem arz ettiği inşaat halindeki Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) için referans alınabilir. Zira Deprem Haritası yönetmeliğinin ilk maddesinde belirtilen yönetmeliğin kapsamı çerçevesinde açıkça köprülerin, nükleer tesislerin kısaca bugünkü ifadeyle mega proje kapsamına giren inşaatların yönetmelik kapsamının dışında olduğu yazıyor:

“1.1.7 – Binalar ve bina türü yapıların dışında kalan köprüler, barajlar, kıyı ve liman yapıları, tüneller, boru hatları, enerji nakil hatları, nükleer tesisler, doğal gaz depolama tesisleri gibi yapılar, tamamı yer altında bulunan yapılar ve binalardan farklı hesap ve güvenlik esaslarına göre projelendirilen diğer yapılar bu Yönetmeliğin kapsamı dışındadır”.

Öte yandan, yönetmeliğin kapsamı dışında kalan tesis ve yapıların kendi özel yönetmeliklerinin olduğu, bu inşaatların kendi yönetmeliklerinde belirtilen ilkelere göre inşa edileceği hemen sonraki maddelerde ifade ediliyor:

“1.1.9 – Bu Yönetmeliğin kapsamı dışındaki bina ve bina türü yapıların deprem etkisi altında tasarımı için kendi özel yönetmelikleri yapılıncaya dek, öncelikle ilgili Türk Standartlarında verilen hükümler ile birlikte, uluslararası geçerliliği kabul edilen eşdeğer diğer standart, yönetmelik gibi teknik düzenlemeler veya kurumlarınca belirlenen teknik kurallar, bu Yönetmelikte öngörülen ilkeler gözetilerek kullanılabilir”.

Buna göre, 1. reaktörünün inşaatının neredeyse tamamlandığı Akkuyu NGS’de özel inşaat yönetmelikleri hazırlanmış olmalı. Zira Akkuyu Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED)’ne karşı 13 ayrı sivil toplum örgütü tarafından açılan ve bölgede dikkate alınmayan fay hatlarının varlığına işaret eden davalardaki bilirkişi incelemelerinin toptan reddine karar verilmesiyle ak-lanan Akkuyu NGS’nin inşa edildiği bölge üzerinde fay hatlarına istinaden başlatılmış olan derin sismik etüdlerle model çalışmalarının sonuçları da açıklanmıyor, kamuoyuyla paylaşılmıyor.

Türkiye ve yakın çevresinin güncel tektonik levha hareketleri ve etkin ana tektonik unsurları. (6) Siyah daire Akkuyu NGS’nin konumunu gösterir. NAF, Kuzey Anadolu Fayı; EAF, Doğu Anadolu Fayı; NEAF, Kuzeydoğu Anadolu Fayı; CA, Kıbrıs Dalma-Batma Kuşağı; ECFZ, Ecemiş Fay Kuşağı; TGFZ; Tuzgölü Fay Kuşağı. Bu fay kuşakları etkin fay yapılarını içerir (Prof.Dr.Haluk Eyidoğan, Bilim ve Gelecek)

 

Bugün, AFAD’ın internet sitesinde ilgili çalışmaların tamamlanmış olduğu gösterilen bazı raporlar Jeofizik Mühendisi Prof. Dr Haluk Eyidoğan’ın belirttiğine göre Türkiye’de Akkuyu NGS bölgesi çevresinde Akdeniz-Kıbrıs arasındaki Dalma-batma çukuru dahil Türkiye genelinde kıyıdan 200 kilometre mesafede tsunami olasılığı da gözetilerek yapılan etüdleri içeriyor  Buna göre toplam aktif fay sayısı açıklanmış olan 485’in de üstünde 553 ‘e çıkmış durumda. Esasen etüdlerin Akkuyu NGS’ye özel olmayıp Türkiye genelinde gerçekleştirilmiş olması, Türkiye Deprem Yönetmeliği’nin ilgili maddesine aykırı hareket edilerek Akkuyu NGS’ye yönelik özel yönetmeliklerin yapılmadığının da ispatı sayılabilir. Kaldı ki, Akkuyu NGS açısından önemli bir tehlike kalın toprak veya kaya türleri tarafından üzeri örtüldüğü için jeologlar tarafından tespit edilemeyen “kör faylar“dır. Prof. Dr. Eyidoğan, 2011 yılında yaşanan Van Depremi’ne bu fay tipinin yol açtığını ifade ettiği makalesinde benzer tipteki fayların deniz ortamı dahil, Akkuyu NGS bölgesinde bulunduğuna işaret ediyor.

Akkuyu NGS’ye ait Saha Parametreleri Raporu’nun, dönemin onaya yetkili tek kurumu Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından santrale yeniden yer lisansının verilmesinden sonra, hatta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ÇED onayı verilmesinden de sonra; diğer bir deyişle ters bir sıralamayla 2017 yılında onaylanmış olması, bu nükleer santral projesinin depremsellik açısından değerlendirilmediğinin diğer ispatı olarak değerlendirilebilir. Yine Akkuyu NGS’nin depremselliğinden bahsedildiği noktada kör fayların birleşiyor olma ihtimaliyle bölgedeki 2500 yıl içinde deprem meydana getirmiş Ecemiş Fay hattından tutun da Namrun fay hattına kadar çeşitli fay hatlarıyla kuşatılmış olmasının dikkate alınmış olması gerekirdi. Bunlarla birlikte Prof. Dr. Eyidoğan’ın aynı yıl Bilim ve Gelecek’teki makalesinde detaylı bilgi verdiği üzere Uluslararası Deprem Sismolojisi ve Yeriçi Fiziği Birliği (IAESPEI), tarafından önerilen ulusal sismotektonik haritasını edinmeden Akkuyu NGS’yi inşa etmeye kararlı görünen Türkiye’nin, tatmin edici deprem ve tsunami olasılık tespiti de olanaklı bulunmuyor Dip toplamda nükleer yakıtın tesise getirilmesi itibariyle inşaat temelinin iki kez çatladığına dair haberlerini okuduğumuz Ak-kuyu NGS’de bir nükleer felaketin yaşanma ihtimalini vicdan gözüyle görmek zor değil. Ne var ki, gerçekler engelse hiç bir göz görmek istemeyenden daha kör, hiç bir kulak da duymak istemeyenden daha sağır değildir.

(Bu yazı Sivil sayfalar‘da da yayımlanmıştır)

 

More in Hafta Sonu

News

What Australia type fire may tell us about the possibility of nuclear disasters

Australia is one of the countries that have experienced extreme weather events, especially in the last decade due to the effect of global warming. According to experts, system interactions triggered global warming, and extinguishing fires has become impossible due to reduced water resources as a result of excessive evaporation and mismanagement of these resources in the last decade in the country.

It is estimated that nearly 1.25 billion animal species and at least 27 people have lost their lives, in addition to annihilation of forests and vegetation due to the fires which could not be controlled for almost four months; other species are threatened with extinction and 1800 houses have reportedly burned down. Unfortunately, the impact of the events is not limited to the period of their occurrence – while four months of carbon emissions, as much as the annual carbon emission amount to the atmosphere, there are scientific studies indicating that there may be an increase in various diseases, especially asthma, especially among children, with the air quality rising to nearly 21 times the dangerous level. Things could have been much worse if the fires had reached the region where uranium mines are located in Australia, which supplies 12% of the uranium fuel used in nuclear power plants operating worldwide; Australia however, has no nuclear power plant of its own.

Even though the extraction of uranium which is used for nuclear power generation, requires high security standards worldwide, danger to these facilities is possible under all conditions, since in order to obtain 30 tonnes of uranium that is used in a 1200 MW capacity reactor in a year, 440 thousand tons of uranium rock must be extracted from the ground. However, heavy metals such as thorium, radium, radon gas, and nickel which are released in the waste and waste pools following the extraction and other processes, causing heavy substances such as arsenic and mercury getting mixed in the environment and groundwater. Actually such health-related concerns are not limited to Australia since there are also uranium mines in India, the United States, primarily in Niger and Kazakhistan. For Australia, Ranger Uranium Mine, Olympic Dam and Beverly uranium mines have long been on the radar of environmental organizations. According to Dave Sweeney, a renowned anti-nuclear campaigner at the Australian Protection Foundation (ACF), uranium mining and the processing of the extracted material pose enormous risks to the environment and health. However, Sweeney underlines that there are families working in the uranium mines, who inadvertently carry home radioactive dust from the job site.

‘If the fire reached the mines, it would be a nightmare for the world’

A relatively new scientific study published on January 8, 2019, on this subject also points out the danger in uranium mines, especially for those working in the extraction, grinding and production of nuclear fuel and uranium oxide production. Accordingly, due to the regular exposure of employees to radon gas even at low doses every day, it is possible to develop lung cancer due to the cumulative dose accumulated at the end of 10 years. Sweeney argues that the spread of the fires to the uranium mining areas would have been a “ nightmare for the world” since it would have meant the spread of radioactive particles into the air. This would have been in addition to the already existing dangers posed by the uranium mines, such as, in the case of the Ranger uranium mine, whose license, although it has not expired and rehabilitation has not begun yet, there are mineral wastes stacked in waste pools at the production site.

A warning for the rest of the world

Australian fires can even be considered as a warning in many respects for the rest of the world for the factors which triggered the fires, including the mismanagement of water resources that may occur in other continents within five to ten years and lead to the occurrence of large-scale and non-extinguishable fires. Undoubtedly, any explosion at gas facilities, gas plants, chemical factories, cyanide pools, silver, gold, and copper mines would also have multi-dimensional impacts on the overall pollution levels, but it would be infinitely worse if we were to take the nuclear chain into consideration.

What if similar mega-fires were to break out in the US?

When we look at the issue in terms of the location of nuclear power plants and uranium mines, health, and environment-related risks should be remembered. Considering a note by Dr. Helen Caldicott, author of ‘Nuclear Energy No Solution’ – according to her, an average 1000 megawatts reactor produces 225 kilograms of plutonium annually, and the spread of 500 kilograms of plutonium into the atmosphere is enough to have everyone in the world get exposed to cancer. In this respect, if mega-fires were to break out in the US, it would mean that according to the data of October 2019, 98 commercial reactors and 4000 uranium mines will be at unprecedented risk. At this point, I would like to point out that I do not mean that there will certainly be fires happening at nuclear facilities but, in the case of a fire, nuclear disasters may occur.

Similarly, when we evaluate the map of Australia, where the fire density is seen, over the continent of Europe, we see that 128 reactors pose a risk that according to the map, this number increases to 164 with the addition of 36 reactors from Russia. On the other hand, the possibilities for experiencing such multiple disasters are not limited to fires alone. As experienced in the USA with the Harvey and Irma hurricanes in 2017, there is a danger for the whole world in terms of both, the reactors and the wastes accumulated in the facilities due to extreme weather events such as storm and hurricanes, and the melting of glaciers and rising water levels. Therefore, these reactors should be shut down as soon as possible since there will be a need to wait for 10 years to have used reactor fuel rods transported from nuclear power plant area in case sea level rises become dangerous for nuclear power plants plus the amount of unsolvable waste problem should not be increased. The Fukushima Nuclear Disaster and the radioactive solid wastes stacked in the open area which have since found their way into the sea with each storm can be considered as an example of the susceptibility of nuclear facilities/sites to extreme weather events. The risk and danger posed by these nuclear reactors and their radioactive wastes can be understood more clearly when one considers the fact that the half-life of the plutonium is 24 thousand years and the cancer-causing effects last at least 240 thousand years.

Moreover, according to their half-life, other radioactive isotopes (strontium 90, cesium 137…) extending to tens of millions of years are also spread into the atmosphere. Unfortunately, there are nearly 400 nuclear reactors worldwide, thousands of uranium mines as well as waste facilities in operation, which have the potential of Chernobyl and Fukushima-like disasters.

These grim scenarios are meant to underscore the fact that the reality of the climate crisis often hides within its folds the very real possibility of a multiplicity of disasters. If scientists, who predict that the climate crisis will cause climate migration in the near future, could also take into account the fact that the conditions of the climate crisis may trigger nuclear disasters, and in turn, lead to massive waves of migration, steps can be taken to demand urgent changes in this regard, or at the very least the weak and often demonised voices of opposition to nuclear energy and weapons worldwide may be strengthened.

In this regard, the task of civil society is to organize more strongly in order to increase awareness regarding the link between the climate crisis and the vulnerability of nuclear facilities so that public opinion may begin to be altered and political powers may be pressured to begin an exit from the innately dangerous nuclear path. ‘Children for nuclear-free life’ and the involvement of more well-meaning youth such as Greta Thunberg will go a long way into promoting an appreciation of this little understood and/or acknowledged threat to our environment and health – there is an urgent need to phase out polluting industries including nuclear mines and promote worldwide usage of renewable sources such as solar and wind energy.

English version first published on Dianuke

Turkish version of this article was published on Civil Pages(Sivil sayfalar) and Green Gazette(Yesil Gazete)

More in News

EnerjiManşet

Sinop’ta nükleer karşıtları hakim karşısında

Sinop Nükleer Karşıtı Platform (SNKP) üyelerinin,  6 Şubat 2018’de ilde kurulması planlanan nükleer santralle ilgili ‘Halkın Katılımı Toplantısı’na alınmadıkları gerekçesiyle yaptıkları protesto yüzünden açılan davanın ilk duruşması dün görüldü. Toplantıya alınmayan platform üyeleri ve yöre halkı, polisin gaz, cop ve tazyikli su kullandığı sert müdahale ile karşılaşmış, ardından da 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu‘na muhalefet suçlamasıyla haklarında dava açılmıştı.

SNKP bileşenleri ile Sinop ve diğer illerden meslek odaları, sendika temsilcileri dahil nükleer karşıtlarının yargılanan SNKP üyelerine destek verdiği duruşmaya Belediye Başkanı Barış Ayhan da katıldı.

Sinop 1. Asliye Ceza Mahkemesi‘nde görülen duruşmaya katılanlar şu ifadeleri kullandı:

“Asıl yargılanması gerekenler; yasal-demokratik bir hakkın kullanılmasını ve halkın toplantıya katılım hakkını engelleyenlerdir, burada ise halk yargılanıyor. 21 Ocak 2020 tarihi de Türkiye yargı tarihinde bir ‘adaletsizlik günü’ olarak yerini alacaktır, biliyoruz ki bir gün toplantıya katılım hakkını engelleyenler yargılanacaktır.”

Kararın bir ay sonra, 21 Şubat 2020 tarihinde görülecek olan duruşmada açıklanması bekleniyor.

Ne olmuştu?

Sinop Nükleer Santral Projesi için 6 Şubat 2018’de gerçekleştirileceği açıklanan halkın katılımı toplantısı için yola çıkan milletvekilleriyle Sinop Nükleer Karşıtı Platform üyeleri dahil yaklaşık 200 kişinin yolu, güvenlik güçleri tarafından barikatla kesilmişti. Toplantıya katılımı engellenen kişilerin valilik önündeki protestosuna müdahale edilmişti.

 

Yaklaşık 200 kişinin katıldığı eylemin ardından, Sinop NKP üyesi 17 kişiye dava açıldı.

Elektrik Mühendisleri Odası’nın (EMO) davanın hemen öncesinde yaptığı açıklamada, polisin valiliğe itiraz dilekçesi vermek üzere giden halka sert müdahalesi eleştirilerek “ Demokratik bir toplumda; başta yaşam hakkının savunması, olmak üzere, düşünce, ifade, toplanma ve örgütlenme ile pek çok hakkın ihlali niteliği taşıyan bir yargılama sürecine girilmiştir” denildi. 

Odanın açıklamasında 10 Aralık 2019’da, Ankara’da yine uzmanların görüşleri alınmadan düzenlenen ve STK temsilcilerinin alınmadığı “İnceleme ve Değerlendirme Kurulu Toplantısı” hatırlatılarak, “Nükleer santraller ve nükleer silahlara yönelik yıllardır verilen mücadelenin bileşeni olarak, tüm hukuksuzluklara karşı durmaya devam edeceğiz” ifadeleri kullanıldı.

Nükleer karşıtlarına Türkiye tarihinde ilk kez 6 Temmuz 2010 tarihinde dava açıldı. TBMM önünde Akkuyu Nükleer Santrali‘ne karşı  eyleme katılan 58 kişi, yine Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefetten yargılandı. Savcı eylemciler hakkında altı aydan üç yıla kadar hapis cezası isterken, yargılananlar Anayasa’nın 56. maddesini hatırlatmıştı: “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.Çevreyi geliştirmek çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir”.

 

More in Enerji

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Avustralya yangınlarının gör dediği

8 Kasım 2019, Harrington Foto: Kelly-ann Oosterbeek

Küresel ısınmanın etkisiyle özellikle son on yılda artan aşırı hava olaylarının yaşandığı ülkelerden biri de Avustralya. Sistem içi etkileşimlerin küresel ısınmayı tetiklediği ülkede uzmanlara göre su kaynaklarının iyi yönetilmiyor oluşuna, son yıllarda aşırı buharlaşmaya bağlı olarak kaynakların azalması da eklenince yangınların söndürülmesi imkansız hale geldi. Dört aydır kontrol altına alınamayan yangınlar nedeniyle orman ve bitki örtüsüyle beraber 1,25 milyar hayvan ve en az 27 insan yaşamlarını yitirdi; türler yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı;  bin 800 ev yandı…. Fakat maalesef yaşananların etkisi geçmiş zamanla sınırlı değil. Dört aylık süre zarfında yıllık karbon emisyon miktarı kadar karbonun atmosfere salınmış olması küresel ısınma açısından yeni bir pozitif geri besleme anlamına gelirken hava kalitesinin tehlikeli düzeyin 21 katına çıkmasıyla dumanlara boğulan canlılar, özellikle çocuklar açısından başta astım olmak üzere çeşitli hastalıklarda artış olabileceğine işaret eden bilimsel çalışmalar var. Fakat her şey daha da kötü olabilirdi zira, yangınlar dünya genelinde faaliyet gösteren nükleer santrallerde kullanılan uranyum yakıtının %12’sini tedarik eden Avustralya’da uranyum madenlerinin bulunduğu bölgeye ulaşmadı ve Avustralya’nın (gayet yerli ve milli olmasına rağmen) nükleer santrali yok.

En ‘güvenli’ halinde bile riskli: Uranyum madeni

Nükleer enerji üretiminde kullanılan uranyumun yerin altından çıkarılması dünya genelinde yüksek güvenlik standartları gerektirse de tehlike her koşulda baki. Zira 1200 Megavat kapasiteli reaktörde yıllık kullanılan 30 ton uranyum maddesinin elde edilmesi için 440 bin ton uranyum kayasının çıkarılması gerekirken, çıkarılmasıyla birlikte başlanan prosesler nedeniyle oluşan atık ve atık havuzlarında açığa çıkan toryum, radyum, radon gazı, nikel gibi ağır metaller, arsenik, civa gibi ağır maddelerin çevreye, yer altı sularına karışması söz konusu. Nitekim Hindistan, Amerika Birleşik Devletleri, başta Nijer olmak üzere Afrika ülkelerinde ve Avustralya’da uranyum madenlerinin çevre ve insan sağlığı üzerine olumsuz etkileri nedeniyle karşısında da yıllardır nükleer karşıtı mücadele yürütülüyor.

Avustralya’da faaliyette bulunan Ranger Uranyum Madeni, Olimpik Baraj (Olympic Dam) ve Beverly uranyum madenleri de uzun zamandır çevreci örgütlerin hedefinde. Kasım ayında Melbourne şehrinde Avustralya uranyum madenleri üzerine bir mülakat gerçekleştirdiğim Avustralya Koruma Vakfı (ACF) nükleer karşıtı kampanyalar sorumlusu Dave Sweeney’e göre uranyum madenciliği ve çıkarılan madenin işlenmesi çevre ve sağlık açısından büyük riskler taşıyor. Fakat Sweeney ilk aşamada etkilenenlerin uranyum madenlerinde çalışanlar ve iş sahasından radyoaktif tozları eve de götüren çalışanların aileleri olduğunun altını çiziyor.

‘Yangın madenlere ulaşsaydı, dünya için kabus olurdu’

Bu konuda 8 Ocak 2019 tarihinde yayımlanan görece yeni sayılabilen bir bilimsel araştırma da uranyum madeninde özellikle uranyum madeninin çıkarımı, öğütülmesi ve nükleer yakıt olan uranyum oksit üretimi proseslerinde çalışanlar için tehlikeye işaret ediyor. Buna göre çalışanların her gün düzenli olarak radon gazına düşük dozlarda dahi maruz kalmasına bağlı olarak 10 yılın sonunda biriken kümülatif doza göre akciğer kanserine yakalanması söz konusu. Nitekim Avustralya’daki yangınların madeni etki altına alma olasılığı radyoaktif partiküllerin havaya yayılması anlamına geldiği için Sweeney de yangınların uranyum maden bölgelerine sıçrama ihtimalini “dünya için kabus olurdu” şeklinde yorumluyor. Bununla beraber Ranger uranyum madeni gibi lisansı bitmesine rağmen henüz rehabilitasyonuna başlanmamış ve üretim sahasında atık havuzlarında istiflenmiş maden atıkları bulunan uranyum madenleri açısından ilave tehlikelerin bulunduğunu da ekleyelim.

Avustralya yangınları dünyanın geri kalanı için pek çok açıdan uyarı bile sayılabilir. Zira yangınları tetikleyen nedenler ve kötü su yönetimi politikalarının uygulanması beş-on yıl içinde diğer kıtalarda büyük ölçekli ve söndürülemeyen yangınların yaşanmasına yol açabilir. Kuşkusuz bu tür riskler petrol, gaz tesisleri, kimyasal fabrikalar, siyanür havuzlarının olduğu gümüş, altın, bakır madenleri gibi tesislerin de yangına kapılması bağlamında çok boyutlu kirlilik manası taşıyor.

Mega yangınlar ABD’de yaşansaydı?

Ancak meseleye nükleer santraller ve yerine göre uranyum madenleri açısından baktığımızda on yıllar boyunca nefes alacağımız havadan, kendimizi sakınmamız yağan yağmurdan kaçmamız, toprakta, denizde yetişen ne varsa uzak durmamıza yol açacak durumlar yaşanabilir. Nükleer Enerji Çözüm Değil kitabının yazarı Dr Helen Caldicott’un uyarısını dikkate almak gerekirse ortalama 1000 megavatlık bir reaktör (misal Akkuyu’daki her bir reaktör 1200 Megavat) yılda 225 kilogram plütonyum üretir ve 500 kilogram plütonyumun atmosfere yayılması tüm dünya nüfusunu daha doğrusu tüm canlıları yeni bir kansere maruz bırakabilir. Bu açıdan ABD’ de yaşanması halinde mega yangınların nasıl bir alanda etkili olacağını yukarıdaki görselde görmek mümkün ki 2019 Ekim ayı verilerine göre ABD’ de toplam 98 ticari reaktör ve 4000 uranyum madeni bulunuyor. Bu noktada şunu belirtmek isterim ki, iddiam bu tesislerin muhakkak yangına maruz kalacağına değil, etkisi giderek artan belirsizlik ortamında tolere edilmesi mümkün olmayan nükleer felaketlerin bulunduğu ihtimaline işaret etmek amacı taşımaktadır.

Aynı şekilde yangın yoğunluğunun görüldüğü Avustralya haritasını Avrupa kıtası üzerinden değerlendirdiğimizde 128 reaktörün risk teşkil ettiğini görürüz ki haritaya göre hesaba Rusya’nın 36 reaktörün de katılmasıyla bu sayı 164’e çıkar. Öte yandan daha önceki yazılarımızda okumuş olabileceğiniz gibi söz konusu çoklu felaketlerin yaşanmasına yönelik ihtimaller yangınlarla da sınırlı değildir. ABD’de 2017 yılında Harvey ve Irma kasırgalarıyla da deneyimlendiği üzere gerek fırtına ve kasırga türündeki aşırı hava olaylarıyla gerekse buzulların erimesi ve su seviyelerinin yükselmesine bağlı olarak hem reaktörler hem de tesiste biriktirilen atıklar açısından dünyanın tamamı için tehlike söz konusudur. Dolayısıyla bu reaktörlerin bir an önce devreden çıkarılarak on yıl gibi bir süre zarfında taşınmaya uygun hale getirilmesi, çözümsüz atık sorununun büyümesi önlenmelidir.

Bu aşamada Fukuşima Nükleer Felaketi’nin başlamasıyla açık alanda istiflenen radyoaktif katı atıkların her fırtınada denize sürüklenmesi de örnek vaka sayılabilir. Nükleer reaktör ve atıkların risk boyutu, plütonyum maddesinin yarılanma ömrünün 24 bin yıl olduğu ve kanser yapıcı etkisinin en az 240 bin yıl olduğu gerçeğiyle ele alınması halinde daha net anlaşılabilir. Kaldı ki yarılanma ömürlerine göre tesiri onlarca yıldan milyonlarca yıla uzanan diğer radyoaktif izotopların (stronsiyum 90, sezyum 137…) da atmosfere yayılması da söz konusudur. Maalesef dünya genelinde operasyon halinde 400 reaktör, binlerce uranyum madeni ve bir de bunların atıkları varken potansiyel Çernobil ve Fukuşima’ların yaşanma ihtimali yadsınamaz.

Bu kötücül senaryolarla anlatmak istediğim iklim krizi gerçeğinin kendisinin bir felaket olduğu kadar çoklu felaketlere yol açabileceği ihtimalini içinde saklı tuttuğudur. Bugün iklim krizinin yakın gelecekte iklim göçünü başlatacağı öngörüsünde bulunan bilim insanları iklim krizi koşullarının nükleer felaketleri tetikleyebileceğini, dolayısıyla nükleer felaketlerin de bir göç dalgası başlatabileceğini hesaba dahil ederse bu konuda da değişimin talep edilmesi için adım atılabilir, en azından dünya genelindeki nükleer karşıtlığının yer yer cılız sesi güçlenebilir. Bu konuda sivil topluma düşen görev, dünya kamuoyunun farkındalığının artması için örgütlenmek ve dünya genelinde nükleerden çıkış için siyasi iktidarlara baskı yapmak olabilir. Nükleersiz bir yaşam için çocuklar da harekete hararetle katılmalı, yeni Greta’lar çıkmalı, bir an önce  kirleticilerden vazgeçilerek  doğru projelendirilmek koşuluyla faydalanılacak faydalanılacak, güneş ve rüzgar gibi doğayla uyumlu enerji kaynaklarına yönelinmelidir.

(Bu yazı Sivil Sayfalar.org’da da yayımlanmıştır.)

More in Hafta Sonu

Köşe YazılarıYazarlar

Muhafaza’kar’ siyasetin depremi

Etimolojik olarak muhafaza eden, mevcut şartları koruyan, gelenekselci ya da  yeniliğe ve değişime karşı manasında kullanılan  Muhafazakar kelimesi  değişime kapalı sağ siyaseti temsilen de kullanılır. Ancak neoliberal düzende sağ siyaset neo-sağ olurken, bu kelime de önceliğini ifşa eder. Zira muhafaza edilen geleneksel düşünce falan değil, Kanal İstanbul ile de bir tekrarını yaşamakta olduğumuz üzere devşirilen kardır, ranttır…

Başlangıçta Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye açısından dezavantaj yaratıyormuş gibi gösterilmesi ve uysal Boğaz kıyılarının  şahlanıp gemilere çarpmasıyla“ihtiyaç” olarak gündeme getirilen projenin temel amacı son haftalarda iyice anlaşıldı.  Kuşkusuz bu gerçeğin keşfinde teyakkuza geçen sivil toplumun  İstanbul’da Büyükşehir yerel yönetimini yanında bulmasının ve proje alanındaki  tapu kayıtlarının el değiştirdiğinin öğrenilmesinin payı  büyük. Bunu en çok, akabinde Istanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yetki kapsamına getirilen sınırlamadan anlıyoruz. Böylece  çok sesliliğin, farklı siyasi partilerin iş süreçlerinde birlikte görev almasının şeffaflığın sağlanmasındaki önemi bir kez daha tecrübeyle sabitlendi. Fakat, o başka bir yazının konusu, bu yazıda muhafazakarlığın yıkıcılık potansiyeline bakacağız.

Ekoloji ve çevre konularındaki uzmanların, bilim insanlarının  projenin etkisine dair hararetle yaptıkları uyarılar her fırtınada denizin Karadeniz Sahil Yolu’nu  yutmasıyla anlaşılan raddeye gelmemeli.  Zira  yurt toprağını seven, onu ata yadigarı belleyen kimsenin su kaynaklarının kirletilmesine, su havzasının geri dönüşü olmayan şekilde tahrip edilmesine, bitki örtüsünün, biyoçeşitliliğin, hayvan türlerinin 136 milyon karelik orman ve tarım alanıyla beraber yok edilmesine katlanması, sessiz kalması  mümkün değil.

Günde 11 ton dinamit

Bilim insanlarının uyarılarına en son Yüksek Çevre Mühendislerinin uyarıları da eklendi. Buna  göre  kanalın açılması için günde 11 ton dinamit kullanılacak ve  proje süresi olan 5 yıl boyunca her gün  kullanılan dinamitin kümülatif yıkım gücü   20 bin tonluk (20 Kiloton)  etkiye tekabül edecek. Bununla birlikte uzmanlara göre mesele 11 kilometre mesafeden Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın, 30 kilometre mesafeden Çınarcık Fay Hattı’nın geçmesi nedeniyle olası bir depremde kanalın iki yakası arasındaki yardım faaliyetlerinin yapılamaması/aksaması söz konusu olacak. Ayrıca uzmanlar yalnızca deprem riskine değil, kanalın açılması halinde Trakya bölgesinin zemininin killi volkanik yapısının durdurulması zor heyelan ve göçüklere yol açabileceğine de dikkat çekmekte.

Öte yandan  İstanbul depremine yönelik hazırlıkların yapılmayışını en son 2 ay önce bütçenin yetersizliğiyle açıklamış olan hükümet yetkilileri  Kanal İstanbul’un yapılması için “gerekirse hazineden karşılarız” diyerek kararlı olduklarını topluma göstermeye çalışıyor. Tarihe not düşülmesi için ben buradan net şekilde soruyorum: Depreme yönelik binaların hatta okul binalarının  güçlendirme çalışmalarının hazinede bütçe olmadığı için yapılamayacağını söyleyen siyasi iktidarın temsilcileri, şimdi Kanal İstanbul’un yapılması için Hazine’nin devreye gireceğini söylüyor öyle mi?

Normal şartlarda bir deprem, doğal afet meydana geldiği zaman, misal Marmara depremi , Düzce Depremi, Van depremleriyle de hatırlanırsa devlet maddi manevi imkanlarını seferber eder, medyadan dramatik mesajlar verilir, siyasetçiler bölgeye gider, deprem çadırları ziyaret edilir vs. Neticede yürekleri yakan bir dert hasıl olmuştur, telafisine çalışılır. Peki eğer Kanal İstanbul için dinamitler insan eliyle patlatıldığında  deprem, heyelan meydana gelirse vebali kim olacak? Bilim insanlarının uyarılarının reddi de fıtrata mı bağlanacak?

Ya kanal ya memleket

17 yıllık  nüfuzunun  ekonomik alt yapısını  inşaat projelerine dayandıran siyasi iktidarın yeni pay dağıtmak için pasta bulma çabasında olduğu ortada. Zira  genel işsizlik , ekonomi sorunlarını bırakın çözmeyi sorunun kaynağıyken kendi içinde de depremler yaşanmakta belli ki. Zira başka türlü  en basitinden enflasyon daha ne kadar hissedilen enflasyonun beşte biri olarak %11 gösterilebilir ki? Sanki Tanıl Bora’nın derlemesiyle inşaatın rant dağıtımından korporatizme uzanan ekonomi- politik gücün  hicvedildiği “İnşaat Ya Resullulah” dergisini okumanın tam zamanı…Özetle Kanal İstanbul’un yapılmasındaki sertlik ve ısrar  göze alınan yıkımla birlikte düşünüldüğünde yapılamayacak Kanal’ın bir başka doğal yıkım sürecini başlatacağını öngörmek çok zor değil. Fakat aksi Trakya’ya, Çanakkale’ye  doğru yeni kanal ve inşaat projelerinin de  habercisi olur ki bu noktada yeni sloganı tekrar etmeli Ya kanal ya İstanbul değil,  hakikaten Memleket…

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Kanal İstanbulKöşe YazılarıYazarlar

Ekoloji ve barış mücadelesinin dar’boğazı’

Hep daha fazlasını istemenin politik bir yanı vardır ve bir şeyin kullanım değerinden ziyade değişim değerini tercih etmek de daha fazlasını istemenin bir çeşididir. 12 bin yıllık Hasankeyf’i suya gömerek ömrü 60 yıl olan bir baraja çevirmenin; ormanı katledip yerine havalimanı inşa etmenin, havalimanını parka dönüştürmenin olduğu gibi İstanbul Boğazı’nın yanıbaşına Kanal İstanbul’u açmanın da politik hesapları var malum. Lakin mücadele daha politiktir, ona direnişin karesi de denilebilir.

Nam-ı diğer Çılgın Proje. İngilizce adıyla “Crazy Project”, bilim insanlarının uyarıları okunabilirse sehven “Aptalca Proje”şeklinde tercüme edilebilir… Zira Kanal İstanbul, projesi uygulamaya geçirilirse ekosistemin önemli bir parçası olan deniz yaşamı son bulacak, deniz suyunun yer altı suyuna karışması nedeniyle İstanbul’un su sorunu katlanacak (hem de iklim krizi koşullarında!), deprem riski artacak…. Diğer bir deyişle bu kan-al İstanbul’un kanını damarlarından çekerek doğal yaşam döngüsünü geri dönüşü olmayan şekilde bozacak, nihayetinde beklenen İstanbul depremi siyasi iktidarın eliyle gerçekleştirilmiş olacaktır.

Ekonomik ve siyasi rantın pahası!

Proje için harcanacak enerjinin, iklim krizi için önlem alınması gerekirken atmosfere ekstradan salınacak karbon emisyonunun yol açacağı maddi manevi maliyetler de cabası! Siyasi iktidara göre ise buzdağının görünen kısmı 3. Havalimanı’nda olduğu gibi yap -işlet-devret mantığıyla özel şirketlere, şahıslara yetki verilmesinden ibaret. Zira, yeni şehirler kurulacak, istihdam kartı kullanılacak, böylece ekonomik ve siyasi rant devşirilecektir. Bununla birlikte Kanal İstanbul’un siyasi iktidar için yeni bir pazarlık fırsatı yaratacağını küresel arenada siyasi dengeleri hareketlendirmeye dönük bir amaca hizmet edeceğini de öngörmek lazım.

Bugün, gerek İstanbul’un gerekse Karadeniz’in barış ortamını 1936’da imzalanan ve Türkiye dahil tarafların uygulanışına dair bir itiraz beyan etmediği en uzun süre yürürlükte kalan anlaşma sayılan Montrö Anlaşması’na borçlu olduğumuz yadsınamaz. Türkiye’nin lehine bir anlaşma olduğu için ilgili akademik çalışmanın sonuç kısmında okuyabileceğiniz gibi siyasi iktidarın boğaz geçiş ücretlerinden yararlanması da  tamamen kendi tasarrufundadır. Yani taraf ülkelerin sözleşmeyle ilgili bir derdi yoktur! Nitekim doğal olarak gözler sözleşme kapsamı dışındaki devletlerin İstanbul Boğazı’ndan yararlanma hakkını düzenleyen maddelere çevrilince görülüyor ki 18.maddede “Karadenize kıyıdaş olmayan Devletlerin savaş gemileri bu denizde yirmi-bir günden çok kalamayacaktır”; 19.maddede  “savaş zamanı savaşan herhangi bir Devletin savaş gemilerinin Boğazlar’dan geçmesi yasak olacaktır” denmekte…

Rusya faktörü

Kanal İstanbul’un bir ipte oynayan cambazların sayısını arttıracağı aşikar. Karadeniz’e kıyıdaş olmayan ülkelerin savaş gemileriyle Karadeniz’e çıkması ihtimali ki bugün açıkça ABD’ye ait savaş gemilerinden söz edilmekte, kıyıdaş olan ülkeleri misal Akkuyu Nükleer Santrali’ni yap-sahip ol-işlet modeliyle işletecek olan Rosatom Şirketi’nin bağlı olduğu Rusya’yı rahatsız edecek, ilişkiler gerilecektir. Tabii Kanal İstanbul’un tehlikeli madde sevkiyatının da güzergahı  olacağı bahanesini hatırlarsak yerli ve milli(!) Akkuyu Nükleer Santrali’ne Rusya’dan uranyum sevkiyatı veya Akkuyu Nükleer Santrali’nden çıkarılan kullanılmış yakıtın 10-20 yıl bekletildikten sonra yeniden işleme için Rusya’ya sevkiyatının (henüz atıklarla ilgili imzalanmış bir sözleşme bulunmamaktadır) Karadeniz-Kanal İstanbul güzergahından yapılma olasılığını buraya not düşelim.

Proje çılgın olduğu ölçüde gerçekleşme ihtimalinden uzak değerlendirilirse güç kaybetmekte olan bir siyasi iktidarın yeni inşaat ve ilişkilerden devşireceği rant ile gücünü geri kazanmaya dönük hamle yapacağı gözden kaçırılabilir. Ayrıca siyasi iktidarın, toplumsal muhalefet karşısında 2018 yılının Eylül ayında Mckinsey danışmanlık firmasına ekonomiyi denetleme yetkisini vermekten geri adım atması, termik santrallerin filtresiz çalıştırılmasına verilen onayı geri alması ve Ziraat Bankası’nın Simit Sarayı’nı kurtarma kararını geri çekmesi gibi bir sonucun Kanal İstanbul için beklenmesi de mücadele açısından yalnızca zaman kaybı olabilir. Kanal İstanbul Projesi,  İstanbul’a karşı açılan bir savaş olduğu kadar yıllardır giderek artan şekilde hukuksuzluğun, antidemokratik uygulamaların mağduru sivil toplumun müdahalesini gerektiren bir demokrasi sorunudur. Dolayısıyla bu projenin savılması ancak tüm sivil toplum kurum ve örgütleriyle çevre hareketinden emek hareketine, su hakkı savunuculuğundan temiz hava hakkı, hayvan hakkı,insan hakkı savunuculuğuna ekoloji ve barış mücadelesinin içinde bulunduğu darboğazı aşmasıyla mümkün olabilir.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)