Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Duruşmamıza bekleriz

‘En dramatik olanı, normal hayatta yan yana gelmeyecek kişilerin aynı dava torbasına atılmasıdır. Bu, dayanışmayı bölmeyi, desteği tedirgin etmeyi, sahiplenmeyi zayıflatmayı hedefleyen ve en önemlisi toplumsal algıyı bulandırarak kafaları karıştıran bir taktiktir.’

Tarih: Hafta içi

Yer: Her Adliye

Saat: Mesai saatleri

LDG: Lütfen Dayanışmaya Geliniz

2012 yılının Mart ayıydı. Milletvekili kuryesi gelmişti; içi gazeteler, yeni çıkmış kitaplar, mağdur vatandaş mektupları ile cezaevinden gelen “görülmüştür” yazılı zarflarla doluydu.

Girişi böyle yazdım, ama sıradan bir durum bu. Bugün hangi milletvekili kuryesine baksanız benzer bir külliyat çıkar, ilgi alanlarına göre biraz değişir tabi. Bana cezaevi mektupları yeni yeni gelmeye başlamıştı. İçlerinden biri dikkatimi çekti. Tam bir davetiye formatındaydı. Grup Yorum’un bağlama sanatçısı, tutuklu Seçkin Aydoğan, kendi eliyle ikiye katlanan bir davetiye hazırlamış ve göndermişti. Görsel olarak da Grup Yorum’un beyaz zemin üzerine siyah silueti oturtulmuştu. İlk elime aldığımda “nikah davetiyesi gibi” demiştim. Hatta 27 Mart günü twit atıp paylaşmışım.

Geçtiğimiz haftanın yoğun duruşma gündemi öncesi, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun yedi yıl önce attığı twitlere 17 yıl ceza istenen davanın duruşmasına destek videoları yayınlanınca, kendisi de “Beni bırakın, Gezi Duruşmasına gidin” diye bir twit atmıştı. Bunun üzerine karşılıklı destek twitleri gelince, Avukat Akçay Taşçı da “Millet birbirini düğüne derneğe çağırır, biz de duruşmaya” yazdı. Gözümün önüne Seçkin’in davetiyesi gelmişti ve daha niceleri.

Duruşmaların üst üste gelmesi kimi zaman “desteği, dayanışmayı bölmek” amaçlı diye yorumlanır. Bazen belki, ama 2019’da 244 mesai gününü günü dolduracak, fazla fazla toplumsal dava var.

Toplumsal davalardan kastım şu:

Örneğin iddianamesi, son Gezi Duruşması’nda Avukat Evren İşler’in ifade ettiği gibi “Cumhuriyet Savcısının Siyasi ve Hukuki Tarih Tezi gibi” olan toplumsal davalar. Bir de Avukat Can Atalay’ın aynı davada kendi savunmasındaki ifadesi ile “Fetullahçı Cemaat yargısının sahte delillerle yazdığı iddianameler” ve “Bu dönemin delilsiz iddianameleri” ile açılan davalar var.

Tabii bir de iktidarın mağdur ettiği vatandaşa destek çıkan kamuoyunun baskısıyla, kendi adamlarını ya da yandaşlarını yargılamak zorunda kaldığı “miki yapmıştır” davaları var.

Duruşma Ajandanızda neler var?

Önceliği hangi duruşmalara vermek gerek mesela? Ben vekillik dönemimde duruşma ajandası tutardım, şimdi biraz daha seyrelterek hala tutuyorum. Gidemezsem elbet bir hashtag destek saati oluyor. Onları da yazıyorum mümkün olduğunca ajandanın saat bölümlerine. Hatta artık sosyal medya üzerinden destek kampanya saatlerini takip etmek için bu şart.

Duruşmalara dönelim. Benim sıralamam şöyle oluyordu:

Kimsesiz kalmış davalar: Bunlar genelde benim özel ajandamda olurdu, bana ulaşılmıştır ve takip ederek kamuoyu yaratmaya, duyurmaya çalışıyorumdur. Çoğunlukla da ileride duyulacak, kamuoyu gündemine gelecek davaların ilk duruşmalarıdır. Örneğin, Tortum HES Davası.

Çalıştığım ve ilgilendiğim alandaki davalar: Kadın cinayeti davaları, Çevre ve Kentsel Dönüşüm Davaları, Basın Davaları. Bunları zaten takipteyimdir. Fikri ve fiili takip önemlidir. TBMM’ye taşırım, soru önergesi veririm, araştırma önergesi veririm. Arşivime koyarım, konuşmalarımda kullanırım vb.

Tutuklusu olan davalar: Belki tahliye için benim de bir dayanışma desteğim olur umuduyla giderim. “Tahliye” kelimesini duymak bambaşka, biraz yarım ama yine de mutluluktur. En muhteşemi “beraat” kelimesi duymaktır.

Toplum vicdanına doğrudan hitap eden davalar: Katledilenler, taciz edilenlerin faillerinin korunduğunu düşündüğüm davalardır. Kamuoyu yaratmaya katkı sağlarım inancıyla giderim. Soruşturma aşamasını geçebilirsek Rabia Naz Davası böyle olacak.

Popüler Davalar: Çoğunlukla başladığı günden itibaren kamuoyu oluşturarak pik noktasına gelmiş davalardır. O gün başka duruşma ajandam yoksa desteğe giderim. Ama herkes tarafından sahiplenilmiş olduğu için destek ihtiyacı kalmamıştır. Onun yerine bir sonraki sıraya geçerim:

Mağdurla asla aynı tarafta olamayacağım ama yine de insan hakkı ihlali olan davalar: Gittiğimde, yepyeni şeyler öğrenir ve mağduriyetler tanırım. Ama ailelerle çokça da duygusal ilişki kurmamaya çalışırım, zira zaten dolu olan ajandamda yeni vakaları takip etmeye gün de kalmamıştır. AKP’nin kendi evlatlarını yediği davalar biraz böyle. Benim vekillik dönemime denk düşmedi pek, ama düşseydi bu sırada olurdu herhalde.

Konusuna uzak olduğum, karmaşık davalar: Bunun tek örneği Şike Davası idi. 1 kez gittim, bıraktım.

Torba konsepti

Torba Davalar sanıklar açısından üzerinde en çok çalışıldığını düşündüğüm davalardır. Aslında bunların, Fetullahçı yargı tarafından üretilerek AKP’ye sunulduğunu düşünüyorum. Çünkü 80 öncesi ve sonrası dönemlerin insan hakları, ifade özgürlüğü davalarında sanık olanlar birbirlerine nispeten benzeyenlerdi. Bugün, yani AKP’li yılları kastediyorum, “beş benzemezi” bir torbaya koyarak açılan öyle davalar var ki, sanıklar ilk kez mahkeme salonunda tanışıyor. Beşiktaş Çarşı Davasında Fenerbahçeliler vardı.

Öte yandan bu torba davalarda, davanın içeriğine ve iddianamenin kurgusuna değil, içinde yargılananlara bakarak verilen toplumsal peşin hükümler de, mağduriyetlerin uzamasına neden oldu. Ergenekon, Balyoz gibi davaların kamuoyunda kumpas olarak açığa çıkması ve toplumun insan hakları ile en çok ilgili sol kesiminin de “evet burada bir mağduriyet var” diyebilmesi için yıllar geçti. Tabii çok büyük torba davaların içine atılıp, belki de kişilere karşı işlenen suçlardan yargılanabilecek bazı isimler, AKP’yi iktidardan indirme (böyle bir suç tanımı yok ama, anayasal düzeni yıkma vs. maddelerine referans veren iddianamelerde çoğunlukla pasif muhalefet yolları hedeflenerek bu suça ulaşılıyor) suçundan yargılanıp toplu beraat ile aklandılar.

Dayanışmaya kumpas

Ama burada en dramatik olanı, normal hayatta yan yana gelmeyecek kişilerin aynı dava torbasına atılmasıdır. Bu muhteşem bir taktiktir. Bu, dayanışmayı bölmeyi, desteği tedirgin etmeyi, sahiplenmeyi zayıflatmayı hedefleyen ve en önemlisi toplumsal algıyı bulandırarak kafaları karıştıran bir taktiktir.

Mesela Devrimci Karargah Davası’nda Hanefi Avcı’nın da olması, devrimcilere, sinir bozmaktan öte bir zarar vermedi; ama Gülen Cemaati aleyhine tavır takınmış eski polis müdürünün sol muhalefet davasında dahil edilmesi, tam da AKP’li seçmende “evet ya bak işte sağcısı da solcusu da AKP iktidarına karşı” algısını güçlendirmeye yarıyordu. Bugünün davalarında ise sadece “herkes Erdoğan’a karşı” algısı yaratılmaya çalışılıyor.

Mesela Oda TV davasındaki gazeteciler ideolojik olarak birbirlerinden tamamen ayrışıyordu. Zaten bugün de açıkça görebiliyoruz. O günlerde güçlü bir dayanışma ortamı yaratılarak desteğin bu farklılıklardan zarar görmemesi sağlandı. Ama bu her zaman böyle olamıyor.

Mesela Karşı Davası da bir basın davası idi ama “Fetö” damgası da vurulduğu için RSF dışında hiçbir gazeteci örgütü sahiplenmedi ve üstelik bugün birçok gazete ve gazetecinin yazılarında ve konuşmalarında alıntı yaptığı manşetleri atmış olan Karşı’nın Genel Yayın Yönetmeni Eren Erdem, o manşetler yüzünden hala cezaevinde.

Fonlarla kıymetlendirilen Gezi Davası

AKP de “torba konsepti”ni iyi öğrendi ve hala devam ediyor.

Gezi Davası da bunun örneklerinden biri aslında. Her ne kadar soruşturma Fetullahçı yargı döneminde başlatılsa da, iktidarın Gezi’ye dair kuyruk acısı ile soruşturmanın iddianamedeki ifadesi ile, “deliller kıymetlendirilerek” Gezi Davası’na dönüşmesine yol verdi. Tanıdığım avukatların da ilk kez karşılaştıkları “delil kıymetlendirme” AKP yargısının yeni enstrümanı olmalıydı.

Gezi Direnişi, bu davada yargılanan ya da ek iddianamelerde isimleri geçenler kadar geniş, toplumsal muhalefetin çeşitli kesimlerini kucaklıyordu. Ama 16 kişilik davaya indirgendiğinde “AB Fonu alma” konusu bile dayanışmanın önünü kesecek şekilde iddianameye konmuştu. Varlığını ve güçlenmesini uluslararası desteklere, AB ve diğer yabancı fonlara borçlu AKP’nin güdümüyle açılan Gezi Davası’nda, AB fonlarının suç delili sayılması kafaları karıştırmayı amaçlıyordu. AKP, aslında hassasiyetlerini çok iyi tanıdığı karşı mahallenin yumuşak karnına dokunuyordu. Zira sanıkların bir kısmı hayatını kurumlara fon bularak kazanırken, diğerleri için bu durum ‘etik olarak kabul edilemezdi’.

Öte yandan Adalet Bakanlığı da eğitimlerini ve bakanlıktaki iyileştirmelerini “kıymetlendirilmiş delil diye sunulan AB fonları ile” sağlıyordu. Avukat Fikret İlkiz’in mahkemedeki savcı ve hakimlere “Strasbourg’a eğitime hangi paralarla gittiğinizi düşünüyorsunuz” sorusu çok anlamlıydı. Avukat Özgür Karaduman’ın yine iddianamede Soros ile görüşmenin suç olarak gösterilmesine yanıtı Cumhurbaşkanının, dönemin başbakanı sıfatı ile gittiği Davos’ta George Soros ile aynı masada oturduğu görülen fotoğrafıydı. “Cumhurbaşkanı için hak olan, bu ülkenin her vatandaşı için haktır” diye bitiriyordu cümlesini.

Bu tür davaların bir özelliği de ezberleri bozmaktır. AKP toplumsal muhalefetin yüzlerini bir torbaya atıp yargılarken, toplumsal muhalefetin birbirine uzak durarak dayanışmasının önünü kesmeye çalışıyor. Neyse ki toplumsal muhalefetin kitleleri var… Gezi’yi, 7 Haziran’ı, Hayır Meclislerini bugüne taşıyan, İstanbul’da ve Türkiye’nin birçok şehrinde ortak başarıya imza attırmasını bilen bir demokratik toplum var.

İnanın davaların sahiplenilmesinde bu dayanışmalar çok işe yarıyor. Unutmayalım ki birbirimizle kavga edebilmemiz için bile üzerinde sağlam durabileceğimiz bir demokratik zemine hava gibi, su gibi ihtiyacımız var.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Artık ‘Aladağ gibi serin’ olabiliriz

‘Aladağ iki buçuk yıldır serin olmak bir yana cayır cayır yanıyordu. Artık biraz soğumaya bırakabiliriz.’

“Yurdun önüne gittiğimizde her şey simsiyahtı, hava, binalar, ortam… Kötüydü, çok kötüydü” diye anlatmıştı ilk koşan arkadaşlarımızdan biri. Soğuk bir kasım akşamını cehennem sıcağına çeviren Aladağ yurt yangınına “bir şeyler yapmalıyız” diye ilk gidenlerdi onlar. Son iki buçuk yıldır da bir çatı altında ortak mücadele ettiğim Sosyal Haklar Derneği’nin, Çukurova Bölgesinden arkadaşlarımızdı onlar.

Avukat arkadaşımız acılı ailelerin hukuk mücadelesini üstlenirken, kısa sürede adeta evlatları gibi olacaktı. Hastanelere koşanlarımız, yaralı kız çocuklarının ablalarıydı, ağabeyleriydi artık. Öncesinde alanlarda yoldaşlık yaptığım, ilk koşanlardı katliam bölgesine.

Cinayet mahalli nasıl oluştu?

Çocukları göz göre yakmışlardı. Bu gelişi herkes izlemiş, kimse müdahale etmemiş, üstünü örtmüş, görmezden gelmişti. İhmaller, ihlaller zinciri katliama dönüşmüştü. Çocuklar bir yurtta kalmak için çok küçüktü, köylerinde, ailelerinin yanında okumalıydılar. Oysa köylerdeki okullar çeşitli gerekçelerle çalıştırılmıyor, Kuran kursu olarak kullanılıyordu. Hiç olmazsa taşımalı bir imkan sağlanmalıydı. Ama yollar çakıl taşlarının dizilmesinden ibaretti. O halde ilçede kamusal, ücretsiz ve eğitim hakkını gözeten bir yurt imkanı bulunmalıydı. Bir vakıf, hele ki bir dini cemaat yurdu bir seçenek olarak asla sunulmamalıydı. Oysa mevcut olan devlet yurdu yıkılmış, 1972’den beri kaçak olarak göz yumulan Süleymancı cemaate ait yurt seçenek olarak bırakılmıştı. MEB denetiminde kurulmuş olan bir yurdun imarı olmalı, inşaatı ve donanımı mevcut yönetmeliğin milim dışına çıkmamalıydı. Doğru denetlenmeli, bakımları yapılmalıydı. Buraya teslim edilen kız çocukları okusunlar diye oradaydılar. Oysa günde beş vakit namaz kıldırılıp bulaşık yıkatılıp, tuvalet temizletiliyordu. Çocukların şikayetleri, “bulaşık yıkarken sudan elektrik çarpıyor” uyarıları da dikkate alınmamıştı. MEB’in erkek denetçileri “kız yurdu” olduğu gerekçesi ile gerçek manada bir denetim yapmamış yani ihmaller, ihlaller, yalanlar, yanlışlarla bir cinayet mahalli hazır edilmişti.

Ve çocuklar yandı, okul müdürünün daha bebek olan kızı ve bir belletmen de dahil.

İki buçuk yılda neler oldu?

İki buçuk yılda neler olmadı ki… İlk anda yapılan tutuklamaların hemen ardından tahliyeler oldu. Avukatlarımız itiraz etti, yeniden tutuklandılar. Daha ilk duruşma olmadan kanunsuz bir şekilde yanan yurt binası yıkılarak deliller karartıldı. Daha ilk duruşma olmadan ailelerin hesaplarına paralar yattı. Kimisi iade etti, kimisi alsa da davasından asla vazgeçmedi. Ne yazık ki medyada “aileler çocuklarının davasından vazgeçtiler” haberleri çıktı. Tümüyle yalandı. İlk günün tüm davacıları bugün hala varlar. Haftalar aylar geçtikçe aileler, avukatlar, Türkiye’nin dört bir yanından gelen baro temsilcileri, destek veren demokratik toplum kuruluşları kenetlendiler. Bu birliktelik davanın seyrini bile değiştiriyordu.

İlk yaz geldi. “Aladağ’ın köylerinde yaz okulu yapabilir miyiz”, diye sorduk birbirimize. Soma’da her yıl yapıyorduk ama orası nispeten kolaydı. Aladağ’ın köyleri sarp kayalar, dağlar içerisinde ulaşımı çok zor köylerdi, telefonun çekmediği ortamlarda, yaz okulu yapılabilecek düz zemin bulmak bile mucizeydi. Ya güvenlik sorunu çıkar mıydı? Peki biz bu sorunları aşamaz mıydık? Aştık…

Kamuda hakkınızı nasıl ararsınız?

Adana yerel yönetimlerimizden aldığımız destek, gönüllü eğitmenlerin gerçekten kocaman gönülleri, tüm destekçiler, asla vazgeçmeyen üyelerimizle yaz okulunu Kışlak ve Köprücük köylerinde dörder gün olmak üzere başlattık. Hayatlarında ilk kez yaz okulu gören çocuklar, aileler inanamaz gözlerle bakıyorlardı. İlk yılın ardından bir daha geleceğimize inanmadılar. Geçen yıl tekrar yaptık. Bu kez  bir hafta süreyle çocuklar müzikten resme, yaratıcı dramadan ekolojiye çeşit çeşit dersler gördüler. Ben mesela lise düzeyi çocuklarla meslek seçimi ve kamuda hak arama atölyeleri yaptım. Nişancı asker olmak isteyen bir delikanlıyı sohbet ederek at yetiştiriciliği okuluna yönelttim. “Bu köye hiçbir şey yapmıyorlar” diye söze başlayan çocuklara “ne istiyorsunuz mesela” diye sorduk. Futbol oynamak için düz bir saha istiyorlardı. Bunun için nereye başvuracaklarını, nasıl dilekçe yazacaklarını, nasıl takip etmeleri gerektiğini, kamunun ne kadar sürede cevap vermesi gerektiğini ve bölge milletvekilini nasıl kullanabileceklerini anlattık.

Evleri gezdik, çaylarını içtik, ailelerin, kadınların dertlerini, isteklerini dinledik.

Ve duruşma günü

Bu yılki yaz okulunun tam ortasına ise son duruşma günü düştü. O gün yaz okulunu tatil ettik ve tüm gönüllülerimizle duruşma salonundaydık. Hepsinin “ya davadan kabullenilemeyecek bir sonuç çıkarsa, çocuklara ne diyeceğiz” endişesi, duruşma sonunda belki de ilk kez tanıklık ettikleri bir tatmine dönüşmüştü. Elbette hiçbir ceza yanan çocukların karşılığı olamazdı, ama annelerin, babaların yüzü gülümsüyordu.

Bu dava bir cemaatin yöneticilerinin bilinçli taksir nedeniyle ceza aldığı ilk ve emsal dava oldu. Bu açıdan sonuç hukuken çok değerli. Ama vicdanen yetmez. Yetmeyen şudur: Bu katliamın esas sorumluları, dönemin Milli Eğitim Bakanından başlayarak yangına uzanan hattaki tüm bürokrasidir. Özellikle de aileleri “Ya cemaat yurdu, ya da ev tutun” diye azarlayarak ite kaka Süleymancılara gönderen İlçe Milli Eğitim Müdürü’dür. Denetimleri yapmadan yaptım diyen sözde denetçilerdir. Bunlara ne yazık ki sıra gelemedi.

Ama bu zihniyete verilecek en iyi ceza kamusal, parasız ve laik eğitim konusunda diretmek ve çocuklara erkenden bu bilinci verebilmektir. Bizim de tüm destekçilerimizle yapma mücadele içerisinde olduğumuz budur.

Aladağ girişinde, Aladağ’ın meşhur sözü bir tak üzerinde yazılıdır: “Serin olun, Aladağ’dasınız” Aladağ iki buçuk yıldır serin olmak bir yana cayır cayır yanıyordu. Artık biraz soğumaya bırakabiliriz. Artık Aladağ gibi serin olabiliriz.

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gezi Ruhu süzüle süzüle…

‘Aslında herkes geriye dönüp baktığında, bugün İstanbul’da bir devri değiştiren demokrasi cephesinin başlangıcını Gezi’de ve toplumu Gezi’ye taşıyan itirazlarda görebilir.’

Gezi davasında yargılanan arkadaşlarımızdan, Gezi Direnişi döneminin, Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı Tayfun Kahraman, iki gün süren duruşmanın ilerleyen saatlerinde, mahkeme arasında bana bakıp gülerek “Melda sıkılmadın mı daha” diye takıldı. “Hayır” dedim, gerçekten sıkılmamıştım. Yani orada iki tam gün bekleme zorunluluğum yoktu, ama duruşmalar vatandaş-yargı-devlet ilişkilerini izlemek için en mükemmel ortamlardır. Milletvekilliğimde en zengin bilgileri, duruşmaları izleyerek edinmiştim. Ülke meselelerine meraklı olanlara tavsiye ederim.

Bugün kendisi de yargılanan cemaat yargısının raflarından alınmış bir kumpas dosyası olduğu ayan beyan olan Gezi İddianamesi, aslında beş benzemez diyeceğimiz insanlar topluluğunu bir torbada “ağırlaştırılmış müebbetle” yargılıyor. İlla ki her birinin Gezi Direnişi ile bir ilişkilendirilme durumu var ama hepsi birbirinden farklı ve dayanaksız nedenlerle.

Peki niye bu dosya?

“Suç olmayan suçlar” tanımı ile yargı tarihine geçecek ve hukuk öğrencileri için belki bir gün bir sınav sorusu olacak iddianame, aslında ilk günden tüm savunmalar tarafından çürütülmüştü. Bu iddianame ile çelişecek şekilde daha önce pek çok Gezi ilintili davanın takipsizlik ya da beraat ile sonuçlanması, bu iddianameyi hazırlayanların kendi tabirleriyle “fetöcü” çıkmaları, o gün Gezi Direnişçilerine saldıran kolluk kuvvetlerinden bazılarının 15 Temmuz darbe girişiminde aktif rol oynamaları dahi bu davanın açılmasına engel olamadı. Avukat Turgut Kazan, “Cemaat istihbaratı herkes için deliller toplamış, dosyalar oluşturmuştu. Bu aleyhte, hukuksuz izlemeler, dinlemeler ile oluşturulmuş dosyaları 15 Temmuz sonrası sahiplerine teslim ettiler. Benim de bir fotoğrafımı çekmişler mesela müvekkillerimle…” diye anlatırken “İyi de peki bu dosyayı niye bıraktılar ve 4 yıl 10 ay sonra davaya dönüştürdüler?” diye soruyordu haklı olarak. O da aynı şeyi düşünüyordu. Yukarılarda bir yerde Gezi öfkesi dinmemişti.

Haklı… Çünkü aslında herkes geriye dönüp baktığında, bugün İstanbul’da bir devri değiştiren demokrasi cephesinin başlangıcını Gezi’de ve toplumu Gezi’ye taşıyan itirazlarda görebilir.

Gezi’ye giden yol

Aslında AKP’nin “ustalık yılları” diye başlayan 2011 Haziran seçimleri sonrası, 2000’li yılların ortalarında başlatılan yıkım uygulamaları mağduriyetleri açığa çıkarmaya başlamıştı. Su, altın, maden, taş ocakları, kentsel dönüşüm, afet riski, bioçeşitlilik, pahalı mega projeler… Tüm bu terimler bugün ülkenin ekonomik sorunlarına merhem olmayan AKP uygulamalarının etiketleriydi. Her gün yeni mağdurlarını birbiri ardına ekliyordu. Köylerinden olanlar, mahallelerinden, semtlerinden olanlar, işlerinden olanlar, doğa talanı, kent talanı… Tüm bu huzursuz topluluklara bir de kadınlar, muhalifler, Aleviler, Kürtler, LGBTİ bireyler ve  farklı yaşam tarzına sahip olanlar eklenmişti. Zira iktidarın sözlü saldırıları, hemen mevzuatta vücut buluyordu. Böyle böyle Gezi, yakın dönem kent tarihlerinin en büyük itiraz hareketi olarak ortaya çıktı.

Aradan altı yıl geçti. O günden bu güne Gezi öldü, bitti diye vah vah edenlerle, Gezi ruhundan kurtulduğunu sanan muktedirlerin tartışmalarıyla günler geçirdik. Oysa antropologlar, Gezi’nin ne olduğunu en az beş yıl sonra anlayabileceğimizi söylüyorlardı. Çok da doğruydu. Bakın neler oldu:

Gezi’nin Demokrasi Cephesi’ne Dönüşümü

  • Gezi, Taksim ömrünü tamamlamıştı ama, İstanbul’un çok çeşitli mahallelerinde Dayanışma, Platform, Savunma adı altında ruhu sürüyordu. Zaten Gezi ardından gelen bazı talan ve rant girişimleri de bu yapılarca savuşturuldu ya da kamuoyunun gündeminde tutuldu. Bir çoğu bugün hala yaşıyor.
  • 2015 Haziran seçimlerinde ise Oy ve Ötesi’nin gerçek bir yurttaşlık hareketi olarak başlattığı sandığa sahip çıkma sorumluluğu sonucu Sandık Dayanışması ve iktidarın ilk büyük kaybı yaşandı. Devrilen barış masası, başlatılan şiddet ve bin bir oyunla gelen yeni seçimlerle ülke yeni bir evreye girdi.
  • Eski AİHM Yargıcı, 24. Dönem İstanbul Milletvekili Rıza Türmen’in “Bize farklılıkları gözetmeyen bir Demokrasi Cephesi lazım” konulu yazısı, bu kez “ne yapmak gerektiğini” sorgulayan salon toplantılarına evrildi. Demokrasi İçin Birlik, Önce Demokrasi, Diyalog Grubu ve daha niceleri çıktı. Sokaklar boştu ama salonlar hiç olmazsa güvenliydi.

  • Salon soyutluğunun içinden çıkan HAYIR Meclisleri ise 16 Nisan 2017 Referandumu’na somutlamıştı kendisini. Logoları, renkli kampanyaları, mahalle mahalle yayılan “Neden HAYIR olduğu” söylemleriyle. Yaratılan şiddet ortamında büyük büyük partileri bir araya getirmek zordu ama vatandaşlar sandıkta yine Gezi Ruhu’nu yakalamıştı. Maç oynarken kural değişti ama İstanbul ve Ankara bugünün sinyalini vermişti.
  • Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, mutsuz sonla biten bir coşku yaşandı. İnce’nin kişiliğinde, söylediklerinde yine muhalefeti buluşturan bir coşku vardı. Tıpkı Gezi’nin insanları gibi farklı ve ruhu gibi hayvanlarına ve bitkilerine duyarlıydı. İnce’nin çıtayı çok yükseğe koyup, toplumsal muhalefetin de düşüşünü bir o kadar acı hissetmesine neden olan tüm teknik organizasyon, sanki bugünkü zaferi hazırlıyordu.
  • Gezi’den ders almış, esinlenmiş, bu ruhu ve dili içselleştirmiş bir lider bu küskün kitlenin ilgisini çekmekte çok da geç kalmadı. Söyledikleri, vadettikleri, coşkusu aynıydı ama maçın ilk yarısında anlayacaktı seçmen doğru insan olduğunu. Ve adeta maça ikinci yarıda giren futbolcu gibi, 23 Haziran 2019’da golünü attı.

2013 Haziran’ında başlayan Demokrasi Cephesi, ona karşılık gelen adayı ile buluştu. Bugün İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun söylemi, her kesimle kurduğu eşit ilişki, bir yanda 1 Mayıs Marşı, bir yanda Yasin Suresi, kadın odaklı söylemi, sosyal projeleri ile Gezi’de talep edilenlere benziyor. Aslında birçoğu Anayasa’dan kaynaklanan ve kullandırılmayan, ihlal edilen hakları garanti ediyor.

Anayasa 8’inci Madde’den mi ibaret?

Gezi Direnişinde yargılanan bir diğer arkadaşımız Avukat Can Atalay savunmasına çok çarpıcı bir içerikle başladı. “Anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs ile suçlanıyoruz, peki Anayasal düzenden anladığınız yalnızca 8’inci Madde midir?” dedi. 8’inci Madde Yürütme Organını, Hükümeti ve yeni değiştirilmiş hali ile Cumhurbaşkanı’nın Anayasal yetkisini tanımlıyor.

Can Atalay daha sonra yanlarına isyanlarını alarak Gezi Parkı’na koşup gelen insanların ihlal edilen haklarının anayasal uzantılarını tek tek sıraladı. Ne mi onlar: Konut dokunulmazlığı, din ve vicdan hürriyeti, düşünce ve kanaat hürriyeti, bilim ve sanat hürriyeti, basın hürriyeti, dernek kurma hürriyeti, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı, mülkiyet hakkı, eğitim ve öğrenim hakkı, toprak mülkiyeti, tarım, hayvancılık ve bu üretim dallarında çalışanların korunması, çalışma şartları ve dinlenme hakkı, sendika kurma hakkı, grev hakkı, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, ormanların korunması, suların korunması, sosyal güvenlik hakkı… Ve daha pek çok hak.

Hepsi Anayasa’da var

Hepsi ihlal ve ihmal edildi

Hepsi Gezi’de talep edildi

Hepsi Gezi Ruhu’nu taşıyor

Hepsi İmamoğlu’nun programında var.

Bize ise, yine, sağlanan bu demokratik zeminde kavgasını vermek düşüyor.

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Hafta Sonu

Günün ManşetiHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıYazarlar

Yeşil renkli bir yazı…

‘Avrupa’da üst başlığını Yeşiller olarak koyduğumuz bir hareket, siyasette merkezde, toplumda ise ana akımda sosyal demokratlardan boşalan yeri hızla alıyor.’

Kısa bir seyahat için gittiğim Berlin’de bir yandan Avrupa Parlamentosu seçimleri gündemi içerisine düşerken, diğer yandan da ”turkish-doner-kebab” hegemonyasına son vermeye ahdetmiş vegan mutfak, alışveriş ve felsefenin şehri kuşattığına tanık oldum. Aslında vegan kelimesine, hayatımı kazanmaya çalışırken çeviri ve editasyon yaptığım eski zamanlardan aşinayım. Yurt dışı çıkışlarımda da vegan kelimesi ile karşılaştığımda hep ilgimi çeker; markayı, mutfağı, felsefeyi incelerdim.

Vegan yaşam Türkiye’de son yıllarda çok hızlı duyulur ve benimsenir oldu; vegan yaşam felsefesine uzak kalmakla birlikte sadece sağlık ya da sağlıklı yaşam gerekçeleriyle vegan beslenme tarzını da benimseyenler oldu. Öte yandan da veganlar çok fazla ve gereksizce bir hınçla hedefe kondu. İlk başlarda pek de ciddiye alınmayan ve küçümsenen bu yaşam tarzının son dönemlerde bunca saldırıya uğrama nedeni artık ciddiye alınması, ana akımın içine girmesi, aktivizminin olması ve alanlarda kolluk güçleriyle karşı karşıya gelmesidir. Bugün 6’ıncı yıldönümünü anacağımız Gezi Direnişi’nin önemli bir bileşeni olmuştur Vegan İnisiyatif. Ve hala çeşitli dava torbalarında aktivistleri yargılanmaktadır.

Tabii en temel kabulleniş de gıda güvenliği ve sağlıklı gıda alanında verdikleri mücadele olmuştur. Sağlıksız koşullarda gemilerle getirilen hayvanlar konusundaki en bilimsel çalışmayı onlar yapmış, ilk erken uyarıyı vermişlerdir.

Avrupa Yeşerdi

Vegan mahkum Osman Evcan’ın 2011 yılında başlayan gıda mücadelesini bir başka yazıya bırakalım ve dönelim Avrupa Parlamentosu seçimlerine. Avrupa Parlamentosu’nun renkleri de değişti. Merkez zayıflıyor ve ana akımın “marjinal” olarak kabullendiği hareketler hızla merkezi işgal ediyor. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde iki ana grup olan merkez sağ ve merkez sol partiler de bu iklimde en çok oy kaybı yaşayan siyasi hareketler oldu. Merkez sağ ve sol 80’in üzerinde sandalye ve Parlamento’daki salt çoğunluklarını kaybettiler. Yeşiller, liberaller, milliyetçi, popülist aşırı sağ partiler ise sandalyelerini artırdı. Bunun anlamı “artık merkezde, ana akımda biz de varız” demektir.

Farkında mısınız herkes saflarına çekiliyor. Bir yanda yabancı düşmanlarının, aşırı milliyetçilerin saflaşması, bir yanda inancı salt özgürlükler olanlar, bir diğer yanda da Yeşil yaşam tarzına inananlar.

Yeşiller ne kadar yeşil?

Biz bu sonuncularla devam edelim. Berlin’de sohbet ettiğim, kendini solcu olarak ifade eden bir avukat, Yeşiller’i, bazı sorunların siyaseten çözümü için faşist partilerle masaya oturmakla eleştiriyor; “Bazı insanları üstün görenlerle neyin müzakeresini yapacaksınız?” diyordu.

Ben bu durumu farklı okumaya başladım artık. Üst başlığını Yeşiller olarak koyduğumuz bir hareket, siyasette merkezde, toplumda ise ana akımda sosyal demokratlardan boşalan yeri hızla alıyor. Sosyal demokrasinin çeperlerinde yer tutmuş sosyalistlerin yerini de Yeşiller çatısı altındaki, yaşam tarzı daha radikalleşen ve inançları daha güçlü hareketler almaya başlıyor.

Merkezin/ana akımın sorunu herkese hitap ederken hiç kimseye hitap edememeye başlaması oldu. Ana akım siyaset ve hareketler analog teknoloji ve felsefenin hüküm sürdüğü yıllarda insanlara “yeteri kadarını” sağlamakla tamamladılar dönemlerini.

Yeşilin her tonu

Artık dünyanın sunduğu bütün nimet ve hizmetlerden istediğini seçip almayı, geri kalanı ile uğraşmayı bu kısa ömürde zaman kaybı olarak addeden yeni bir nesil, kendisine hitap eden aktivizmi de seçme özgürlüğünü istiyor. Ve bu iklimde en sağa Yeşiller’i koyarsak, yelpazenin en soluna kadar yeşil yaşam tarzının tüm fraksiyonlarını birbiri ardına değil, dağınık olarak diziliyor. Zira burada artık hiyerarşi yok. Bu hareketler çoklu bir karmanın içinde muhtemelen ki birbirleriyle çatışacaklar; en çok da sorunları çözmede faşist partilerle masaya oturmak zorunda kalacak merkezdeki Yeşillerini hırpalayacaklar.

Sözün özü, Yeşil hareket tüm fraksiyonları ile hızla siyaset ve aktivizm alanını kaplıyor. Yeni nesil göçmen karşıtı, yabancı karşıtı bir faşizmin karşısında yerini alıyor. Bu görüşe gülüp geçenler olabilir, ama bence yakın gelecekte faşizm karşısında sosyalizm olmayacak, yeşiller olacak. Daha doğrusu geleceğe dair daha somut talepleri ve inançları olanlar olacak.

Yeşil dünya düzeni

Peki bu yeni dünya düzeninde küresel şirketler ve kapitalizm ne yapacak, diye sorarsanız onlar zaten uzun yıllardır Yeşil’e yatırım yapıyorlar. Elbette yeni dünya düzeninde işbirlikçileri olacak. Elbette bu alana dört bir koldan sızmak için her türlü ürün ve felsefeyi üretecekler. Yeni dünya düzeni, yeşil dünya düzeni olacak. Ama bu yeşil dünya düzeni, bir yanda tehdit altındaki dünya ve yaşam alanlarını, doğayı bir bütün olarak korumayı ideoloji olarak benimseyenlerle, bundan rant devşirenlerin de mücadelesi olacak. Peki ya faşizm, sağ partiler aynı ideolojide mi kalacak? Tabii ki hayır. Onlar da yeşil felsefeden etkilenmekteler ve kendi yeni yeşil/sağ felsefelerini koyacaklar ortaya.

Yeşiller tüm tonlarıyla hızla yayılıyor dünyaya… Açığıyla koyusuyla, siyasetçisiyle, aktivistiyle, akademisyeniyle, bilim adamlarıyla, kültürüyle, sanatıyla, sinemasıyla…

Hollywood yanımızda :) 

Uçakta “Aquaman” filmini izledim. Filmin en etkileyici sahnesi, bir enerji denemesi sırasında batmış olduğu hikayelenen Atlantis’in, dünyalılar tarafından okyanusların vahşice kirletilmesi nedeniyle, artık dünya yüzeyindeki medeniyetlerle savaşmak için hazırlanması ve küçük bir deniz depremi ile bu atıkları sahillere, sahil şehirlerine iade etmesi sahnesi idi.

Game of Thrones’deki Ormanın Çocukları benzer yok oluş mesajları veriyorlardı. Avatar filmi de keza doğrudan bu yok oluşu senaryolaştırmıştı.

Hollywood da çok uzun süredir önümüzde ilerliyor. Engellemek mümkün değil, herkes kendi yeşil tonunu seçsin, macera başlıyor.

(Yeşil Gazete)

 

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gezi ve sosyal haklar

‘Gezi bir hak arayışıdır ama köşeye atılmış sosyal hakların en çok öne çıktığı bir hak arayışı, bir direniştir. İşte o yüzden bir milattır ve geri dönüşü de yoktur.’

TBMM’deki görevimin sona ermesinin ardından Sosyal Haklar Derneği’ndeki arkadaşlarla mücadeleyi sürdürmeyi seçtim. Yaklaşık 2 buçuk yıldır SHD Genel Başkanlığını yürütüyorum. Toplumun önemli bir kesiminin bir hak olduğunu dahi bilmediği sosyal haklar hakkında farkındalık yaratma eğitimleri, panelleri; çocuklara sosyal haklarını öğretmeyi, talep etmeyi, haklarının farkında olmayı hedefleyen yaz okulları ile bu mücadeleyi sürdürüyoruz. Bir yandan da “sosyal cinayet” olarak adlandırdığımız ağır hak ihlal ve ihmalleri ardından gelen felaketler, ölümlerin konusu olan davaları gönüllü avukat üyelerimizin yoğun gayreti ile takip ediyoruz.

İnsan hakkı ihlallerinin, ifade özgürlüğü kısıtlarının vb. birinci nesil hak ihlallerinin yoğun yaşandığı ülkemizde, sosyal hakları savunmak kimi zaman ikincil olarak görülmekle birlikte, aslında sosyal hakların ihlalinin önlenmesinin, insan hakkı ihlallerine giden yolu da kapayacağını gördük, her yeni vakada görüyoruz. Sosyal hakların en temellerinden biri olan iş güvenliği hakkı – hukukçuların dili ile – olası kasıt sonucu ihlal edildiğinde 301 kişinin ölümünü gördük ve ardında bıraktığı derin travmayı yaşadık. Yine en temel haklardan bir olan Eğitim Hakkı’nın ihlali ile Aladağ’da kız çocuklarının cemaat karanlıklarında yanıp yok oluşuna tanıklık ettik. Ulaşım Hakkı’nın ihlali ile Çorlu, Ankara ve daha nice “kaza” adı altında sosyal cinayetlere şahit olduk. Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının umarsızca gasp edilmesi ile ülkenin dört bir köşesinde yaşam alanlarının kaybı, sağlık sorunları ve çevresel felaketler yaşıyoruz.

Önümüzdeki günlerde Gezi 6. Yılına girecek. Bugün Beşiktaş Abbasağa Parkı’nda olacağız. Gezinin o güzel direncini, felsefesini, fikrini ve savunduğu hakları anacağız. Nedir mi onlar? Mesela ben şu an baktığımda ciddi bir sosyal hak talebi ve bunun farkında olan insanlar görüyorum Gezi’de.

En baştan başlayalım:

Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı talebi, Gezi’nin başlama vuruşuydu. İstanbulluların nefes alabildiği, kentin göbeğinde kalmış nadir ve bir o kadar da eski parklardan birini savunmak adına koşup geldi insanlar. Ağaçları kesilsin, park ortadan kalksın istemiyorlardı. Üstelik de ortada bir proje olmadığı gibi uygulama hukuksuzdu. Ağaçları için geldiler. Ama tıpkı dönemin başbakanının haykırdığı gibi “mesele 2 ağaç değildi”. Bakın başka neler vardı:

Mesela sağlık hakkı deyince Gezi’nin gönüllü doktorları ve sağlık ekipleri geliyor aklıma. Herkes için kamusal, ücretsiz ve kaliteli sağlık hizmeti isteyenler vardı. Bugün iktidarın en çok övündüğü sağlık sisteminin, ek giderlerle ücretsiz hali kalmamıştır. Zaman baskısı altındaki doktor muayeneleri, şehir dışındaki şehir hastaneleri, döviz baskısı altındaki ilaç fiyatları ve ilaç yokluğu ülkenin sağlık politikasının sağlık hakkını temele almadığının göstergesidir.

GDO’suz ve sağlıklı, ucuz, güvenilir gıdaya ulaşma hakkı vardı mesela. GDO’ya Hayır diyenlerin sığınma alanıydı Gezi. Dünya açlığını ve obezliğini yöneten küresel şirketlerin karşısında duranlar Gezi direnciyle güç ve umut buldular. O gün tarım alanlarının enerji ve inşaat faaliyetlerine peşkeş çekilmesine direnenler bugün haklı çıktılar. Gezi’nin çadırlarının yakılmasının getirdiği yer, Tanzim Satış çadırlarının kurulmasıdır.

Eğitim, AKP dönemin en çok hak gaspına uğramış sosyal hakkı oldu. Daha anaokulu çağında cemaatlere teslim edilen eğitim politikaları dini uygulatmayı temele aldı. Sorgulamayan, korkan, biat eden nesil yetiştirme programı dahilinde çocuk taciz ve tecavüzleri hızla arttı. Parasız eğitim istemek gözaltı ve tutukluluk gerekçesi olurken, bu nedenle öğrenciler cezaevlerinde yıllarca hayatlarından, eğitimlerinden uzaklaştı. Her yıl değişen sınav sistemi, iktidarın menzil ortağı Gülen Cemaatinin güdümündeki eğitim bürokrasisi çalıntı sınavlarla her yılın gencinin hakkını gasp etti. Bu yüzden Gezi direnişi liselileri, parasız eğitim isteyen üniversitelileri ve hak kaybına uğrayanları kucaklamıştı, Geziye karşı şiddet uygulayan zihniyet ise Gülen Cemaatinin kolluk gücüyle saldırdı. Her yılın sınavını şaibeli hale getiren bürokrat göstermelik olarak FETÖ operasyonundan sorgulanıp serbest bırakıldı daha çok yeni.

Ve sosyal hakları gasp edilenler

Kadınlar bu ülkenin en çok sosyal hak kayıplarına uğrayan kesimi. Çocuk Gelin adı altında bir sosyal cinayetle erkenden evlendirilenler, doğum şekli, kaç çocuk yapıp yapamayacağı en üst düzeyden belirlenmeye çalışılan onlar. Boşanmaları günahlaştırılan ve bu uğurda kadın cinayetlerine kurban gidenler yine onlar. Kırsal kesimde yaşam alanlarının yok edilmesiyle, özgür oldukları köylerinden çıkmak zorunda kalıp kentin çeperlerinde hayatında görmediği insanlarla toplu konutlara sıkıştırılarak mahkum edilen hayatlar yaşamaya mahkum bırakılıyorlar. Gezinin kucak açtıkları yine onlar, çocuklarıyla ele ele…

Annelerinin ellerinden tutan çocuklar,  gençler, engelliler, İstanbul’da huzur içerisinde yaşamak isteyenler de kendi insan, yaşam ve sosyal hakları için Gezi’deydiler. LGBTİ bireyler en güçlü şekilde “biz de varız” dediler. En çok sosyal hak gaspına uğramışlar, bu konuda en az görünür olmuşlardı. Bir LGBTİ birey nasıl büyür, nasıl eğitim alır, nasıl iş bulur, nasıl barınma hakkına, sağlık hakkına, çalışma hakkına kavuşurdu? Bilen var mıydı?

Kültür ve Sanat Hakkı ne yazık ki en çok göz ardı edilendir.  Herkesin ücretsiz ya da ulaşılabilir Kültür Sanat Hakkı vardır. Bu yüzden Türkiye’nin dört bir yanına kültür sanatı devletin ulaştırmasında çalışan sanatçılar, hakları gasp edildiği için Gezi’de kucaklandılar. Gezi Parkı kendi ölçeğinde evrensel kültür ve sanata kucak açan bir açık hava galerisi haline geldi.

Spor Hakkı… Bu alana da hükmetmeye çalışan iktidar, ezeli İstanbul kulüplerini desteklemek yerine paralel bir lig kurma hevesiyle dengeleri sarsmış ve taraftar grupları kendilerine Gezi’de yer bulmuştu.

İşkence edilen köpek, kedi, vurulan kuş, martı… Herkes Gezi’ye sığınmıştı.

 Ve tekrar başa dönelim

Kent Hakkı, Gezi’nin yapı taşı oldu. Kentsel dönüşüm yasalarının, afet riski yasalarının kent rantının mağdur ettikleri ise Gezi’nin ilk temelini atanlardı. İstanbul Kent Hareketleri, Mahalle Dayanışmaları, Kent Savunmaları şeklinde örgütlenerek yaşam alanlarından sürülmeye karşı direnişe geçtiler. Gezinin temelini attılar ve aylarca beklediler parkı. Sayıları onlarcaydı, ta ki ağaçlar tehdit edilene, yüzlere, binlere, onbinlere dönüşene dek…

Gezi bir hak arayışıdır ama köşeye atılmış sosyal hakların en çok öne çıktığı bir hak arayışı, bir direniştir. İşte o yüzden bir milattır ve geri dönüşü de yoktur.

Nice yıllara!

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Hafta Sonu

Günün ManşetiHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıYazarlar

Elmadere…

‘Bir yandan iklim değişimi, çevre kirliliği diğer yandan da uzun vadeli hiçbir gerçekliğe tekabül etmeyen, kişisel zenginlik yaratan ve yaşam alanlarını ortadan kaldırarak şehirlerde yoğun bir ekonomik-sosyolojik baskıya neden olan yatırımlarla geleceğimizi ipotek altına almaya devam ediyoruz.’

Elmadere bol yokuşlu, Ege’nin sıcağı bastığında altına durup serinleyeceğiniz kocaman dut ağaçları olan, hala çeşmesinden akan su içilebilen bir köy. Soma’ya 301 evladını vermiş köylerden bir tanesi. Günlerden Anneler Günü, Soma’nın 5. Yılından 1 gün önce… Öyledir;  zamanlaması gereği Soma anması ya Anneler gününe düşer ya da bir-iki gün ötesine.

Köy isimleri, mahalle isimleri çok dikkatimi çeker. Elmadere… İsminden belli. Amasra’daki termik santral konusunda yerel çevre platformlarına destek vermek üzere gittiğimiz Batı Karadeniz köylerinin isimleri geliyor aklıma. Özellikle termik santralın doğrudan tarımını etkileyeceği bir köy vardı, orada köylüler bizimle konuşmak için bir gece toplantısı organize etmişlerdi. Köyün adı Tarlaağzı idi. Söze şöyle başladığımı hatırlıyorum: “Adı Tarlaağzı olan yere termik santral mi kurulur, adından belli işte, tarım köyleri bunlar” Gerçekten de fındıktan tutun her türlü sebzenin yetiştirildiği köylerdi. Termikten çıkan salımların topraklarına, sularına zarar vereceğinin farkındaydılar.

Tarım madene feda

Elmadere Kınık’a bağlı… Yani Manisa’ya daha yakın bir İzmir Köyü. Egenin en verimli ovaları, toprağı, tarlaları, meyve bahçeleri, üzümü, inciri, say say bitmez yer üstü zenginlikleri ne yazık ki yeraltı zenginlikleri diye adlandırılan kömüre ve diğer madenlere feda ediliyor. Madenciliğin kamunun kontrolünde olduğu zamanlarda bir denge gözetilirken 2000’li yıllarda bu dengenin vahşice yeraltına kayışına ve yer üstü zenginliklerin yok edilişine tanık olduk. İzmir’de de birbiri ardına yükselen termik santralların kirliliği, fıstık çamlarının verimini azaltır, ülkerlerini dökerken; Yırca’da vahşi bir saldırı ile yüzlerce yıllık zeytin ağaçları yok edilmişti.

Ege’de hayat kömüre mi mahkum? Değil elbet, bu bölgede tekel devletinken tütünle hayatını kazanan aileler vardı. Ama tekelin satışı tütün üreticisini ülkenin her yerinde bitirdi. Dev sigara tekellerine teslim olan sektör batıda işsizlik ve madene karşı alternatifsizlik, doğuda ise bambaşka sorunlara yol açtı. Yıllar önce Batman’ın Sason ilçesinde bir yemek molasında sohbet ettiğimiz köylü, kısır döngüyü şöyle anlatmıştı:

Çocuklarımız Marmara’ya sebze toplamaya, Karadeniz’e fındık toplamaya, Ege’ye Akdeniz’e aşçılık, garsonluk yapmaya gitmek zorunda kalıyor. Birçok yerde hakarete uğradıkları da oluyor. Biz de evladımızı yanımızda istiyoruz. Burada yaşasın, burada çalışsın, burada doysun. Ama tütün işi yapıyorduk, devlet tütünümüzü elimizden aldı. Hayvanları otlatamıyoruz, mayından, çatışmalardan telef oluyorlar. Hayvancılık yapamıyoruz. Elimiz kolumuz bağlanıyor.

Yeni maden

Soma katliamında evlatlarını kaybetmiş Senem Nene’nin evinden çıkıp evlerin, Elmadere Köyü bahçelerinin arasından yürüyoruz. Sosyal Haklar Derneği Ege Bölge Temsilcisi Kamil Kartal bir yol ağzında durup eliyle yemyeşil tepeleri yara yara ilerleyen madeni gösteriyor. Burası yeni maden. Kamil Abi’nin dediğine göre Türkiye’nin en büyük madeni olacak. “Kuyu ve desendere sisteminin entegre olduğu tek maden” diyor. Yani hem havalandırması güçlü, hem de işçi giriş çıkışları ve kömür tahliyesi daha kolay olacakmış. Henüz üretim başlamadı. Haziran’da deniyor. Hedefledikleri yılda 10 milyon ton kömür çıkarmak. Herkesin gözü buradaki istihdamda doğal olarak. Tesis tam kapasite ile çalıştığında 1.200 madenci istihdam edeceği söyleniyor. Üstelik de her şeyin mekanize olduğu belirtiliyor. Yani eski usul yöntemlerle değil. Bu da eğitimli madenci demek, yeni nesil, okullu madenci. Yatırımcı şirket kendi 1.200 MW termik santralını da kuruyor. Yani göz göre göre zeytin, zeytinyağı, üzüm, incir, meyve, sebze gibi geleceğin en önemli ve kıt yaşam kaynağı olacak gıdadan tamamen vazgeçilip dünyanın giderek kullanmaktan vazgeçtiği fosil yakıtlara büyük yatırımlar yapılıyor.

Köylülerin mücadelesine rağmen Kırıkkale-Keskin’de yapılan HES, 25 kilometrelik bir alanı susuz bıraktı.

2014 senesi sıcak bir yaz günü Kırıkkale’nin Keskin ilçesine köylülerin HES mücadelesine destek vermeye gitmiştik. Ne yazık ki artık çok geçti. Bilirkişi raporu olumsuz çıkmış, iptal gecikmiş ve HES yapılmıştı. Köylerin “5 kilometre uzağından geçiyor” diyerek ÇED raporu alınan HES kanalı köylerin tam ortasından geçtiği gibi tarlalara akan DSİ sulama göleti kanallarını da kesiyordu. Kızılırmak’ı 11 kilometre bypass eden HES, akarken oluşturduğu menderes de hesaba katıldığında 25 kilometrelik bir alanı susuz bırakıyordu. Yakın bir zamanda sebze bahçelerini kaybedecek olan Emine teyze bahçesinden kopardığı salatalıkları ikram etmişti bize.

Ve yeni bir Sendika

Bir yandan iklim değişimi, çevre kirliliği diğer yandan da uzun vadeli hiçbir gerçekliğe tekabül etmeyen, kişisel zenginlik yaratan ve yaşam alanlarını ortadan kaldırarak şehirlerde yoğun bir ekonomik-sosyolojik baskıya neden olan yatırımlarla geleceğimizi ipotek altına almaya devam ediyoruz.

Peki ya yeni madenler? Burada artık işler eskisi gibi olmayacak deniyor. Peki kim denetleyecek? Bu ülkenin hiçbir kamu kurumuna güvenilmez artık, en azından tanıklıklarımız bunu gösteriyor. Yeni maden haberi Soma’da yeni bir sendikanın doğuşuna vesile oldu. İyi de oldu. Madencilerin haklarını sonuna kadar savunmak üzere 12 Haziran 2018’de kurulup yola çıktı Bağımsız Maden-İş. Başkanı madenci Tahir Çetin. Sendika hızla büyüyor. Haziranda hedef 500 işçi; seneye 1.800-2.000 işçiye ulaşıp barajı geçerek örgütlenmeyi sağlamlaştırmayı hedefliyorlar. Yaşamları da, yaşam alanlarını da, aileleri de koruyup kollamak yine emekçilerin kendilerine düşecek. İlk elden madenin kuruluş aşamasında görülen Akciğer hastalıklarını gündeme alacaklar. Devamı gelecek. Güçlü bir örgütlenme ile.

(Yeşil Gazete)

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşet

Aileler yargıyla çarpışa çarpışa

Ne yazık ki çevre ve yaşam alanlarını, hayatları tarumar eden bu toplu ölümlerin failleri, yine aynı sistemin yargısı tarafından koruyup kollanıyor.

Şehrin bir hayli uzağında “Adalet Sarayı” önünde toplanmış bir grup kadınlı erkekli kalabalık, yanlarında cübbeli avukatları, ellerinde fotoğraflarla bezeli dövizleri ve gözlerinden süzülen yaşlarıyla omuz omuza vermişlerdi. Aileler adına basın açıklamasını okuyan genç adamın sesi kararlı, tonu bir hayli öfkeliydi. İlk bakışta bu tür açıklamalara alışkın izlenimi veriyordu. Oysa açıklamanın ardından yanımıza gelerek bunu hayatında ilk kez yaptığını, bu olaydan önce hayatında bu tür protestolar olmadığını, bu tür eylemlere aktif olarak katılmadığını söyledi. Ama Çorlu tren katliamında sevdiklerini kaybettikten sonra artık benzer dayanışmalara katılmayı ister olmuştu.

Aklıma Validebağ Parkı’na göz diken Üsküdar Belediyesi’nin kararına karşı çıktıkları için kolluğun ağır şiddetine maruz kalarak 1 gece içerisinde aktiviste dönüşen site sakinleri geldi. Evlerinde sakin bir hayat süren aileler parklarını korumak için sokağa inmiş, onlara desteğe gelen demokratik toplum kişi ve kurumlarıyla dayanışma içerisine girmiş ve her gece tutulan nöbette çaylar-kahveler, börekler hazır edilmişti. Validebağlılar o gün bugündür toplumsal muhalefette bir isim oldular.

Çorlu Aileleri

Çorlu Aileleri daha acıları dün gibi tazeyken, sevdiklerinin ölümünün en büyük sorumlusu olarak gördükleri siyasetçiler ve üst düzey ulaştırma bürokratlarının yargılanmasını istiyorlardı. Oysa bu görevliler için takipsizlik kararı çıkması ile kederleri artarak öfkeye dönüştü. Çorlu Aileleri artık her gün Çorlu Adalet Sarayı önünde kaybettikleri için Adalet Nöbetindeler. Henüz dava başlamadı, 3 Temmuz’da başlayacak. Sonrası ise adliye buluşmaları. Daha uzun ve zorlu bir dönem bekliyor onları ama artık Çorlu Aileleri onlar. Bir evladını, kız kardeşini ve iki yeğenini kaybeden Zeliha Bilgin’in ezberinden 25 canın isimlerini tek tek sayması gibi bütünler.  WhatsApp grupları, sosyal medya adresleri var. Başka ailelerle dayanışacaklar mutlaka. Zorunluluk değil onlara öyle hissettiriyor yaşananlar. Mesela Oğuz Arda’nın annesi Mısra Öz’ün Berkin Elvan’ın ölüm yıldönümü anmasına gelip Gülsüm Elvanı’ı kucaklaması gibi; ölümünün sorumlusu hala sır gibi saklanan Rabia Naz’ın babasını araması gibi.

Soma’dan Şirvan’a

Tıpkı evlatlarını maden katliamında kaybeden Soma ailelerinin, Şirvan’da yaşanan maden katliamında evlatlarını kaybeden ailelerle buluşmak için kilometrelerce yolu kat etmesi gibi. “Batıya doğunun gözyaşı aynıdır” diyordu İsmal Çolak, acılı babanın omuzuna dokunurken. Gülsüm Çolak’ın annelerle kurduğu ilişki, göz ve duygu teması benim kurabildiğime asla benzemezdi, aynı acıyı yaşayanlarla.

Ama bu ailelerin avukatlarıyla kurdukları bağ da bir aile bağına dönüşüyor. Avukatlarına zarar gelmesin istiyorlar. Soma’da faciadan sonra dava gününe kadar avukatlarla yapılan toplantılarda hiç konuşmayan bir kadının, ilk duruşma günü çıkan arbedede kolluğun avukatlarına gösterdiği şiddet karşısında “avukatı bırak” diye ilk çığlığına şahit olunmuştu. O gün bugündür duruşmaya gelirken bahçesinden dut toplayıp avukatına getiren mi ararsınız, börek yapanlar mı?

Orda bir Aladağ var uzakta

Kozan’da yapılan duruşmalarda bir araya gelen Aladağlı Köprücük ve Kışlak Köyü aileleri var bir de. Köylerinden gelip her duruşma öncesi buluşulan benzin istasyonundaki o küçük, serin çardak altında avukatlarına sımsıkı sarılan anneler, babalar var. Her duruşmada avukatları konuşurken savunma müdahale ettiğinde “bırakın avukatlarımızı konuşsunlar” diye feryat ederler. Beraber Ankara’yı, TBMM’yi ve Adalet Bakanlığı’nı ziyaret etmiştik. Bakan yardımcısına “Avukatlarımızı konuşturmuyorlar” diye şikayet bile etmişlerdi.

30 Nisan günü Aladağ Yurt Yangınının duruşması vardı. Yine buluşuldu, yine acılar, anılar doluştu. Avukat Evren İşler sanıklara istedikleri cezaları ve gerekçeleri anlatırken yangının detayına giriyor ve birden ses tonu düşüyor, sanki oradaki aileler duymasın acılar tekrarlanmasın diye; “onların önünde konuşmak zor ancak” diyerek açıklama gereği hissediyordu. Aladağlı aileler için karar 4 Temmuz günü verilecek. Yani Çorlu’nun ilk duruşmasından 1 gün sonra. Savcı mütalaasını verirken sorumluluğun büyüklüğünün farkındaydı, ama en son edilen “eğitim faaliyetinin para kazanma amaçlı olmadığı” vurgusu verilecek cezayı düşürebilir.

Kar amacı yok mu gerçekten?

Yani açıklamak gerekirse, hani Soma’da işçileri daha çok çalıştırıp, daha çok para kazanmak, daha az önlem alıp daha fazla tasarruf etmek, insanları ölüme göz göre göre göndermek gibi bir “olası kasıt” durumu vardı ya; işte burada cemaat yurdunun ailelerden para almaması ve bunu “kar amacı gütmeyen” bir şekilde yapması nedeniyle bir hafifletici durum çıkıyor ortaya.

Peki gerçekten cemaat yurtları, okulları kar amacı gütmüyorlar mı? Ya da vakıfları, dernekleri nereden kazanıyorlar? Mesela iktidarın arzuladığı çocuk ve genç yetiştirme davasına hizmet ederek, bütün vatandaşların ödedikleri vergilerden ya da kamu kaynaklarından fazla fazla ödeniyor olabilir mi bu paralar? Yalnızca 30 günde Türkiye’de iktidardan muhalefete geçen yerel yönetimlerin açıkladığı, iktidar STK’larına aktardıkları paralar değil mi bu sözü edilen?

Bu konu bambaşka ve önümüzdeki haftalar için ayrı bir yazı konusu olur. Biz varsayalım öyle deyip yeniden Soma’ya dönelim:

Soma’da 1 can kaç para?

Soma ailelerinin yıllarca verdikleri mücadelenin ardından hiç bir sorumlu kamu görevlisi ya da siyasetçi yargılanmazken, 301 kişinin ölümüne taksir, yani basit bir kaza kararı verildi. Patron beraat etti, oğlu ise “yeteri kadar yatıp çıktı”. Ama çok önemli bir kazanım vardı mahkeme kararında. Şirket patronlarına 3 yıl boyunca maden işletmeme cezası getirilmişti. Yani işte o sözü edilen “para”dan ötürü bir ekonomik yaptırım çıkmıştı. Ama ne yazık ki istinaf mahkemesi 301 canın ölümüne yol açan sermayeye hizmet edecek bir karar vererek bu yasağı kaldırdı. Yani son mahkeme kararıyla ailelerin elinden, hiç olmazsa torunlarının güvenli bir işte çalışabilmesi ihtimali alındı.

Ve daha niceleri…

Vahşi kapitalizm iş süreçlerini hiçe sayarak öyle uygulamalar dayatıyor ki toplu ölümler, toplu cinayetler yaşanıyor. Ve her felaketin ardında ülkenin bir yerinde aileler birbirleriyle acılarını paylaşıyor ve ortak mücadele ediyor. Bu ortaklaşmada yargıyla da mücadele başlıyor. Çünkü ne yazık ki çevre ve yaşam alanlarını, hayatları tarumar eden bu toplu ölümlerin failleri, yine aynı sistemin yargısı tarafından koruyup kollanıyor.

Toplu anmalar, toplu davalar, yargıyla çarpışa çarpışa adalete ulaşmaya çalışan “Aileler” büyüyor.

Yıllarca verdikleri mücadelenin ardından hiç olmazsa 301 kişinin ölümünden sorumlu olan şirket yetkililerinin bir kez daha böyle bir işletmecilik yapamayacak olmaları en önemli kazanımlarıydı. Ancak son mahkeme kararı onu da ellerinden aldı. Beraat ve tahliyelere ilaveten ödül olarak ekonomik faaliyetlerini yeniden kazanan şirket yetkililerine karşı Somalı aileler yıldönümü olan 13 Mayıs’ta sözlerini söylemeye hazırlanıyorlar.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

EkolojiHafta SonuManşet

Bize ortak hedef gerek

Bize bir kenetleyici gerek. Hedef mi olur, kişi mi olur, kurum mu olur, ya da hepsi mi bilmiyorum ama biz Çevre, Ekoloji, Yaşam Alanı ya da her ne diyeceksek bunun adına, işte bunun bir politikadan çok bir Yönetim Şekli olması için, her politikanın üzerine oturduğu bir temel haline gelmesi için ortak hedef ve mücadele gerek.

Finike’ye bağlı Kızılcık Yaylası’nda sedir ve çam ağaçlarından oluşan ormanlık alan. 12 taşocağı çalışıyor, 13’üncü yolda

Profesyonel, sivil toplumcu, siyasetçi ve gazeteci olarak içinde oldum ekoloji mücadelesinin. Şimdi geriye dönüm baktığımda, görüyorum ki, AKP İktidarının kendini tanımladığı dönemlerle benim geçişlerim de aynı olmuş.

İktidarın kendisini çırak tanımladığı 2000’li yılların başında, benim de profesyonel yönetici olarak çalıştığım alanlarda, daha çok “Çevre” diye ifade ettiğimiz “Ekoloji”, birer ikişer gündemimize düşmeye başlamıştı. Özellikle AB Uyum süreci ile bazı mevzuat değişiklikleri, “sürdürülebilirlik” kavramı, “temiz enerji” “alternatif enerji” gibi kavramlar özel sektörün iştahını kabartırken, danışmanlara önemli bir alan açıyor, bunların denetlenmesi ile ilgili kurumlar kuruluşlar da mütevazı itirazlarını ortaya koyuyorlardı. Ama yaklaşan büyük yıkımın seslerini de duyanlar vardı.

Yıkımın düzenlemeleri

AKP iktidarının bugünkü ekolojik yıkım tablosunun tuvalini ortaya koyduğu yıllardı bunlar. Madencilikle, taş ocakları ile ilgili düzenlemeler, su kaynaklarının kullanımının özelleştirilmesi gibi yasalar bu dönemlerde şekillendirildi. O zamanlar ben de uluslararası taşımacılık alanında çalışırken “Yeşil Araçlar” diye tabir edilen TIR’larla tanışmış, HES’lerin “temiz enerji” olduğu algısı yaratılan yıllarda özel sektöre danışmanlık yaparak geleceğe bir felaket hazırlandığına tanık olmuş, uluslararası bir sosyal girişimcilik örgütünde Brezilya, Hindistan, Afrika Ülkeleri’nde bir gün Türkiye’de de karşılaşacağımız sorunlarla savaşan aktivistlerle karşılaşmış ve bir yandan da serbest zamanlı çalıştığım bir dergide dosya haberler yapmaya başlamıştım. Gelen felaketin boyutunu tam olarak göremesem de, biriktirdiklerim bazı şeylerin hiç de iyi gitmeyeceğine haber veriyordu. Bu yıllar iktidarın “kalfalık” dönemi diye tanımladığı yıllardı. Kendilerini toplumun önemli bir kesimine kabul ettirmiş, AB ile seviyeli bir ilişki başlatmış, özellikle her alanda sivil toplumun bilgi birikimine danışır olmuştu. Ne güzeldi! Ama Tremor* hissedilmeyecek gibi değildi.

Buz gibi ter döktüm

Bir örnek vereyim: 2007 yılı sonuydu. Fortune Türkiye dergisi için, o günlerde fiyatları çok yükselen Metal Madenlerle ilgili bir dosya haber yapıyordum. Dönemin MTA Genel Müdürü röportajda “Ben 2005’te geldim, bir baktık ki MTA birçok tetkik rapor hazırlamış ama sandıklarda (arşivi kastediyor) saklıyor, kimse faydalanamıyor. Çıkarttık hepsini nerede ne var diye baktık, dedik ki bunlar burada duracağına açalım, koyduk internete, yatırımcının beğenisine açtık”. O gün ne olduğunu bilmediğim bir huzursuzlukla sırtımdan aşağı buz gibi bir ter boşandığını hatırlarım hep. Bugün köstebek yuvasına dönen ülkede, hele ki taş ocakları felaketi, yine o yıllardaki madencilik düzenlemelerinin eseridir.

Ustalık döneminde ise siyasetçiydim. Kentsel dönüşüm, afet riski gibi kentllierin yaşam alanlarına çöken yasaların mahalleleri iyice huzursuz ettiği, HES’lerin suları gasp ettiği, insanların “acil kamulaştırma” yasasıyla yerinden yurdundan edildiği günlerdi. Tortum’daki HES mücadelesinin Alakır’la buluştuğu, Loç Vadi’sinin sarı yazmasının İstanbul’un eylemliliklerinde görülmeye başladığı zamanlardı. Siyasetçi olarak ve vatandaş olarak hayatım boyunca yaşadığım en muazzam direniş hareketi olan Gezi’yi gördüm.

 İktidarın turnusolu: Gezi

Bugün bağlamından koparılmak istenen Gezi, tam da iktidarın bu üçlemesinde kurguladığı yaşam alanı kıyımına karşı bir duruştu. İstanbul’daki kentsel dönüşüm ve afet riski bahanesiyle ranta kurban edilmeye çalışılan mahallelerin, termikler, HES’ler, yollar, barajlar yüzünden tarlasından, köyünden olanların, yaşam tarzı hedefe konan kadınların, gençlerin, eğitim hakları ellerinden alınan öğrencilerin, yaşam hakkı ihlal edilen herkesin koşup geldiği bir dayanışma alanıydı. Gezi, ustalık döneminin turnusolü oldu.

Sonraki dönemlerini ise tanımlamadılar artık. Çünkü bir yandan şiddet, bir yandan ihanet vardı. İhanet sözü en yüksek seviyeden ifade edildi. Ama şiddet ülkenin her yerine hızla sirayet ederken Gezi’yle yükselen ve sonrasında güçlenen ekoloji mücadelesini de sönümlendirdi. Ya da dağınık bıraktı diyelim. Benim de siyaset sonrası, savrulan demokratik toplum içerisinde mücadelem sürerken gözlemlediğim buydu en azından. Sorunlar o kadar ağırlaşmış, insan ve yaşam hakları ihlalleri o kadar artmıştı ki ekoloji bazı kitleler için yine göz ardı edilebilir, bekletilebilir hale gelmişti. Zaten asgari müştereklerde buluşmakta hep güçlük çeken ekoloji mücadelesi de muhalefetin bozulan insicamından payını almıştı.

Muhalefetin dağınıklığı hukuksuzlukla yöneten iktidarların en büyük avantajı. Zira her birlikteliğin kendi kitlesini konsolide etmiş iktidarı ne kadar sarstığını görüyoruz. Bunu çok kereler yaşadık. Sonuncusu yerel yönetim seçimleri oldu.

Bize ortak hedef gerek

Dağınıklık muhalefetin en çok şikayet ettiği, ama bir türlü de içinden çıkamadığı bir olgu. Ama bunu dağınıklık değil çeşitlilik olarak görüp ortak tehditlere karşı kenetlenen ama alanında mücadeleyi farklılıklarıyla sürdüren bir olumluluk olarak kullanmak gerek. Ekoloji alanında demokratik toplumun çeşitliliği bir avantaj ama dağınıklık önemli bir tehdit. Bu yeni dönemde aşılması elzem bir engel.

Bize bir kenetleyici gerek. Hedef mi olur, kişi mi olur, kurum mu olur, ya da hepsi mi bilmiyorum ama biz Çevre, Ekoloji, Yaşam Alanı ya da her ne diyeceksek bunun adına, işte bunun bir politikadan çok bir Yönetim Şekli olması için, her politikanın üzerine oturduğu bir temel haline gelmesi için ortak hedef ve mücadele gerek.

Bu aylardan sonra gelen yazı ilk yazıydı. Bir girişti, bir bakış açısıydı. Bir yeniden kavuşmaydı. Bu köşenin de hedefi bir ortak hedef ve mücadelenin izini sürmek olacak.

(*Tremor: Frank Herbert’in yazdığı Dune adlı bilimkurgu serisinden uyarlanan ve Türkiye’de ‘Yeraltı Canavarı’ adıyla  gösterilen film. Filmin baş karakteri; toprak altında çok hızlı hareket eden, görmeyen, sadece duyarak hareket eden, önüne gelen herşeyi yıkan yiyen kum soluncanlarıdır.)

(Yeşil Gazete) 

Kategori: Ekoloji

Dış Köşe

Kentsel domuzların magazin merakı

Geçen yıl bu zamanlardı. Boğazda analı-babalı, yavrulu bir grup domuzun yüzdüğü görüldü. Başka bir ülkede belki de günlerce gündem olabilecek bu ekolojik garabet, bizde bir kaç TV, gazete haberi, vatandaş röportajıyla geçiştirildi.
Bu domuzlar nerden geldi, nereye yüzdüler, sahile çıkabildiler mi, boğazı geçtiler mi, yoksa geri mi döndüler, kaç taneydiler, nereye gittiler, tam olarak anlaşılamadı. Esas önemli olan bu domuzları şehre indiren, boğazda yüzdüren neden neydi. O günlerde bu konu bazı muhalefet milletvekilleri tarafından çeşitli defalar TBMM kürsüsünde dile getirildi. Birkaç hafta sonra Orman ve Su İşleri Bakanlığı bütçesinin Plan-Bütçe Komisyonu’nda görüşmeleri olacaktı. Bu ve bazı konuları sormak için Komisyona katıldım. Domuzlar konusundaki sorumu Bakan “Domuzlarla ilgili konuyu inceliyor arkadaşlar. ‘Niçin yüzerek geçtiler’” diye yanıtladı ve daha sonra yazılı cevaplamayı tercih etti. Aynı günlerde bir de leopar vakası olmuş, bir köylü tarafından vurulmuş talihsiz hayvanın aslında İran Pars’ı olduğu söyleyenler de çıkmıştı. Bu sorum da Bakan tarafından yazılı cevaplandı.

DOMUZDUR, YÜZER

7 Boğazı yüzerek geçen domuzEroğlu verdiği yanıtta şöyle diyordu: “15 değil, 4 yavru, 1 dişi olmak üzere 5 yaban domuzu Anadolu Kavağı’na geçmiştir. Olayı takip eden ekiplerimizce, hayvanların diğer yaban domuzlarının bulunduğu popülasyona karıştıkları tespit edilmiştir. Yaban domuzları beslenme ve üreme davranışları gibi sebepler ile mevsimsel göç edebilen hayvanlar olup, bu yer değiştirme davranışını zaman zaman yüzerek de gerçekleştirebilmektedirler.” Bakanlığın yanıtı bunun doğal bir tabiat olayı olduğu yönündeydi. Görünen oydu ki, İstanbul’un yaban hayatını, faunasını ve florasını besleyen Kuzey Ormanlarının, ‘çılgın’ projeler, üçüncü köprü, havaalanı gibi amorf inşaat faaliyetleriyle yok edilmeye başlamasından doğan doğal hayat sıkıntısı kimsenin ilgi alanında değildi.
TBMM Çevre Komisyonu’nda 4. yılıma girdim, her toplantıda gündeme getirmeme rağmen, bir türlü ülkedeki flora ve fauna biyoçeşitliliği sunumu alamadık. Ülkedeki bunca yaşam alanı ve çevre felaketine rağmen ne yazık ki TBMM Çevre Komisyonu tali bir komisyon olarak çalışıyor. Yapılan iş çoğunlukla Uluslararası Sözleşmeleri imzalamak oluyor. Mesela su ile ilgili düzenlemelerin esas komisyonu Enerji Komisyonu oluyor. Yani su demek, enerji demek. Bugüne değin TBMM Çevre Komisyonuna esastan gelen ‘çevre temalı’ tek yasa da AB Uyum sürecinde öngörülen ancak hala bekleyen “Tabiatı Koruma ve Biyoçeşitlilik Kanunu” oldu. (Diğeri 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu değişikliklerini içerin kanun tasarısı). 24. Dönemin ikinci yılında muhalefet şerhlerimizle komisyondan zorla geçen, 297 Sıra Sayılı, bu sözde koruma yasa tasarısı, zaten giderek tırtıklanarak yok edilen sit alanlarını hepten ortadan kaldırıyor, sivil toplum denetimini sembolik hale getiriyor ve Bakanlığın uygulamalarının denetimini yine Bakanlığın içinde bir birime veriyordu. İlgili STK’ların ve meslek örgülerinin yoğun protestolarına neden olan bu yasa tasarısı tam TBMM Genel Kurulu’na gelecekken Gezi protestoları başlamıştı. Yasayı yekpare haliyle geçiremeyen AKP iktidarı sit alanları ile ilgili yapmak istediklerini torbaların içine atarak veya kararnamelerle amacına ulaşmaya çalışıyor. Zira biyoçeşitlilik” bahane, sit rantı şahane.

LEOPARLA AYAZAĞA’DA KARŞILAŞTIK

Oysa bu kanunun amacı ülkedeki biyoçeşitliliğin ve tabiatın korunması. Biyoçeşitlilik konusunda göz boyama amaçlı bir kaç proje dışında çok sayıda tür, vahşi rantizmin (kapitalizm kelimesi AKP iktidarının ekonomi politikalarını anlatmakta kifayetsiz kalıyor) tehdidi altında. Fauna biyoçeşitliliği konusunda bakanlığın lakayt durşu, aslında Leopar sorusuna verdiği cevapta gizli:
“Ülkemizde leoparın yaşadığına dair bilgiler, bu üzücü olay gerçekleşmeden önce bakanlığımıza ulaşmış olup; duyum alınan bölgelerde, 2008 yılından bu yana bakanlığımızca desteklenen fotokapan çalışmaları yürütülmüştür. Ancak, bu çalışmalarda leopar fotoğrafı elde edilememiştir. Leoparlar, özellikle erkek bireyler, çok uzun mesafeler kat edebilmektedirler.
Sayıları da oldukça az olduğundan, tam olarak hangi alanlarda bulunduklarının tespiti güçtür.”
Yani çok ender bir tür olarak bugüne kadar gelebilen leoparın yaşadığı biliniyordu. Muhtemelen aç kalan hayvan köye indi ve bir namlunun ucunda hayatı son buldu. Geçtiğimiz aylarda İstanbul Ayazağa’da bulunan Orman Bölge Müdürlüğüne gittim. Leopar doldurulmuş olarak güvenlik girişinde gelenlere acılı gözlerle bakıyordu; aynı kaderi paylaşan bir kaç doldurulmuş diğer türden arkadaşı ile birlikte.
Ayıların da köylere, insanların yanına geldikleri biliniyor. İspir’de bir ayı saldırısı olmuştu. Erzurum ve İç Karadeniz’de kimi zaman yerel gazete haberlerinde kalan ayı saldırılarının, bölgeyi hallaç pamuğu gibi atan HES inşaatlarıyla ilgisini sorgulayan bir anlayış yok ne yazık ki.

İSTANBUL’UN YENİ SOKAK HAYVANLARI

1 hafta kadar önce Tarabya açıklarından bir domuz çıktı. Garipçe Köyü civarında ormandan denize düştüğü tahminleri yapıldı. Hayvanın kurtarıldıktan sonra Sarıyer Belediyesi ekiplerine teslim edilerek Belgrad Ormanı’nda doğaya salındığını öğrendik. Bir arkadaşım arayıp “görüntüleri seyrettin mi, hayvan çok eziyet gördü” dedi. Niyet kötü değil tabii ama kurtarırken, bir de “domuz bağı” yaparken bir hayli itip kakmışlar. E ne yapacaklardı? Ne yazık ki bizzat tanık olduğumuz veteriner kadrolarının çoğu çok kısıtlı sayıda hayvanla başa çıkmayı biliyor. Belediyelerin barınaklarında bile veterinersizlikten hayvanlar ölürken, bir de vahşi hayvandan anlayan veteriner veya bakım merkezleri aramak şimdilik hayal. Türkiye gibi her şeye rağmen hala zengin bir faunaya sahip bir ülkede vahşi hayvan bakım yeri ve vahşi hayvan uzmanı veteriner sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Çoğunlukla Veteriner Fakültelerinin bünyesinde ya da bu işe ilgi duyan bazı veterinerlerin tercihlerinde sınırlı kalıyor. Belediyelerdeki veterinerler eğer şehirdeyse sokak hayvanları, köydeyse büyükbaş, küçükbaş, kümes hayvanlarına bakıyor. Belediyelere veteriner olarak alının bazı Şafi mezhepten arkadaşların köpeklere dokunmadan çalıştıkları vakalara tanık oluyor gönüllüler.

HAYALLER MAGAZİN, HAYATLAR ÜÇÜNCÜ SAYFA 

Tabii domuzlar İstanbullularla temas kurunca gazeteciler bu durumu Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce’ye sormuşlar. O da “Bunlar magazinsel şeyler” demiş. “Çok abartılacak bir olay değil. Bir hayvandır. Sanıyorum ‘85 nüfus sayımıydı. Üsküdar’da bir kamyonun üzerinden domuz düşmüştü. Çocuklar da peşinden koşuyordu. Şimdi ne oldu? Oluyor bunlar. Böyle bir magazinsel şeyler…”
Bakanın dediği doğru olabilir. Son olarak Bebek sahiline inen domuzcuk da burayı boşuna seçmemiştir.  “Bebek Kahve’de kameralara yakalandı” türünden bir manşetle magazin sayfalarına konu olmayı hayal etmiştir; ama neylesin ki olamadan önce Bebek’te trafik kazası geçirip, üçüncü sayfa haberi olmakla yetinmek zorunda kalmıştır.
İroni bir yana işte bu gevşekliktir Soma’lara, Afyonlara, Uluderelere, İnşaat cinayetlerine neden olan. Hayvan ve bitki, insanla birlikte ekolojik zincirin bir halkasıdır. Konu insan olduğunda duyarız katliamı. Oysa kesilen ağaçlar da katliamdır; yok edilen canlı türleri de. Ödük Çayı’ndaki su samuru yok olduğunda, yerini yurdunu bırakıp kente göçmek zorunda kalacak köylünün bir gün bir inşaat asansöründe hayatının son bulması, ekolojik zincirin kırılmasının bir sonucudur. Bunu “gülen bakan” anlamaz.

Bu yazı evrensel.net/ den alınmıştır

Melda Onur

 

 

Melda Onur

 CHP İstanbul Milletvekili

Kategori: Dış Köşe

Köşe Yazıları

Rant kıskacında Bozcaada

Ülke fena halde karışmıştı. Bir gece önce Türkiye genelindeki protestolar 35 kişinin hayatına malolmuş, ikide bir hortlayan karanlık el ülkeyi yine karıştıryordu. Işid’in Kuzey Irak ve Kuzey Suriye coğrafyasına şiddetli saldırılarının dozunun arttığı; Kobane’nin ölümüne direndiği bu günlerde, Bozcaada’da ne işimiz mi vardı?

Ne yazık ki bu ülkenin son derece vahim gündemi arasında pek çok yerel, bölgesel, yaşamsal sorun duyulmuyor; kaybolup gidiyor. Sorunlara sıra numarası vermektense eş zamanlı çözüm daha iyidir diyerek TBMM Çevre Komisyonu’nda birlikte çalıştığım Bursa Milletvekili Sena Kaleli ve Çanakkale Milletvekili Serdar Soydan ile yine Çanakkale Milletvekili Ali Sarıbaş‘la bir süredir kamuoyunun gündemine dolaşan “Bozcaada’nın yapılaşmaya açılması” sorununu yerinde görmeye gittik. O gün Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Çılgın Projesi 1/100.000 plana itiraz süresinin de son günüydü.

Ekolojik Bozcaada’dan, Hormonlu Bozcaada’ya

Bozcaada, Çanakkale’ye bağlı iki adadan küçük olanı, bir o kadar da “bakir turizm” diye adlandırabileceğimiz turizme konu olan miniminnacık bir ada. Özellikle Marmara Bölgesi sakinlerinin kısa bayram tatillerinde akın ettiği, şarabıyla, reçelleriyle ünlü bir cennet. Ve tabii nefis denizi, kirlenmemiş, bozulmamış kumsalları. Bozcaada’nın kışlık nüfusu 800 kişi, yazın ise 2.000’e ulaşıyor. Tabii yoğun bir turist sirkülasyonu var.

bozcaada 1...

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yapılaşmaya açılmasını öngördüğü yerlerden Akvaryum Koyu

Adanın yerleşim olmayan arazilerine göz diken Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, yaptığı 1/100.000’lik Çevre Düzeni Planı ile adanın kış nüfusunu 15 katına çıkarıp 12.000 kişiye ulaştırmayı düşünüyor. Yanlış duymadınız, yazın bile kimi zaman ‘kalabalık oldu’ şikayetleri duyduğumuz adada 12.000 kişi yaşayacak. Bunu nasıl yapacak? Adanın güneybatısındaki yeşil alanlara siteler, lüks konutlar, turizm tesisleri yaparak. Yani ekolojik bir döngü içerisinde yaşam süren ada birden hormonla, sağlıksız bir şekilde obezleştirilecek.

Herkes itiraz ediyor, Bakan “referandum” diyor

İktidarın Bozcaada’yı da içine alan çılgın projesi adada duyulur duyulmaz itirazlar yükselmiş. En önemlisi de Belediye Mecliste bulunan CHP, AKP ve DP’li bütün üyeler ağız birliği ile bu plana itiraz etmişler. Biz adaya gittiğimizde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na hem Belediye Meclis hem de vatandaşlar itirazlarını yapmışlardı. Yaklaşık 1.000 kadar vatandaş itiraz dilekçesinin olduğundan söz ediliyordu.

Bozcaada Belediye Başkanı Hakan Can Yılmaz‘dan süreci dinledik. Ardından Kaymakam Abdülgani Mağ‘ı ziyaret ettik. Daha sonra da 1/100.000 planla yapılaşmaya açılacak dahası inşaat mezarlığına çevrilecek yerleri gezdik. Akvaryum Koyu’ndan başlayıp Beylik Koyu’na kadar uzanan 3 km’lik ile Sulubahçe Koyu ile Habbele Koyu arasındaki 1,5 kilometrelik kıyı şeridinden söz ediyoruz. Derinlik ise yaklaşık 1 kilometre. Yok edilecek bu yeşil alan içerisinde fıstık çamları da bulunuyor. Döner dönmez bir de ne okuyalım. Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce, kendi partisinin de Belediye Meclis üyelerinin de imzası olan itirazdan tatmin olmamış ki referanduma gidelim diyordu. Öte yandan yerinde inceleme yapmak üzere 9 kişilik bir uzman heyeti de adaya göndermeye karar vermiş.

1/100.000’lik planın çekinceleri

Tam adıyla Balıkesir ve Çanakkale illerini kapsayan alana ilişkin hazırlanan ve 2040 yılını hedefleyen “Balıkesir-Çanakkale Planlama Bölgesi 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı”, Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca 20.08.2014 tarihinde onaylanarak yürürlüğe girdi.

bozcaada 5

Katılımcı değil: Planla ilgili ilk itiraz katılımcı olmaması. Çevre Düzeni Planları kentlerin Anayasası olarak nitelendirilmeleri nedeniyle ve onaylandıkları alan içerisinde yaşayan herkesi yakından ilgilendiren planlar olmaları sebebiyle plan kararları oluşturulurken katılımcı bir sürecin işletilmesi gerekiyor. Bu planın hazırlama sürecinde katılımcı bir sürecin işletilmediği, bölgede yaşayan kurum ve kuruluşlar ile ilgili meslek gruplarınca tartışılmadan onaylandığı ifade ediliyor..

Vizyonu yok: Çevre Düzeni Planlarında uygulanacak alanın sosyal, ekonomik, doğal ve kültürel özellikleri doğrultusunda bir vizyon tanımlanması gerekiyor. Oysa sözkonusu planda herhangi bir vizyon belirlenmemiş.

Kurum görüşleri yetersiz: Çevre Düzeni Planı ile ilgili bir diğer eksik ve önemli husus ise kurum görüşlerinin sağlıklı bir şekilde alınmaması. Yani “Sınırlar; İdari ve bölgesel yapı; Fiziksel ve doğal yapı; Sit ve diğer koruma alanları, hassas alanlar, doğal karakteri korunacak alanlar; Ekonomik yapı; Sektörel gelişmeler ve istihdam; Demografik ve toplumsal yapı; Kentsel ve kırsal yerleşme alanları ve arazi kullanımı; Altyapı sistemleri; Yeşil ve açık alan kullanımları; Ulaşım sistemleri; Afete maruz ve riskli alanlar; Askeri alanlar, askeri yasak bölgeler ve güvenlik bölgeleri; Planlama alanına yönelik bölgesel ölçekli kamu projeleri ve yatırım kararları; Her tür ve ölçekteki plan, program ve stratejiler; Göller, barajlar, akarsular, taşkın alanları, yeraltı ve yüzeysel su kaynakları ve benzeri hidrolojik, hidrojeolojik alanlar; Çevre sorunları ve etkilenen alanlar”, başlıklarında tüm mekansal kararların belirlendiği bir plan için kurum görüşlerinin eksiksiz ve sağlıklı bir şekilde alınması gerekiyor. Aksi takdirde plan tüm bölge için çok ciddi riskleri de beraberinde getiriyor.

Planın geneline bakıldığında ise, Nüfus, Konut Alanları, Turizm Alanları ve Karma Kullanım Alanları, Sanayi, Enerji ve Maden Alanları, Ulaşım başlıklarında da belirsizlikler bulunuyor.

Melda Onur

 

 

Melda Onur

İstanbul Milletvekili

Dış Köşe

Hayvanları Koruma Kanunu’nda neler olacak?

CHP İstanbul MV Melda Onur

IŞİD, Kobani, çözüm süreci, AKP-Cemaat kavgası, HSYK, yolsuzluk operasyonları, karşı operasyonlar, eğitimde neredeyse ana sınıfa dayanan tesettür, inşaatlarda 5’er, 10’ar, 100’er ranta kurban edilen hayatlar, metroya giren direk…

Ama bu öyle bir davadır ki, şu çılgın Türkiye gündeminde, tüm küçümsemelere rağmen her zaman gündemde yer edinmeyi başarmış, İstiklal Caddesinin gördüğü en kalabalık yürüyüşlere konu olmuş; meclisin en çarpıcı komisyon toplantısı olarak tutanaklara geçmiştir. Bu davanın savunucuları, mükemmel değil ama olabileceği en iyi haliyle bir kanun taslağını, 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nı TBMM Genel Kurulu gündemine az hasarla getirmeyi başarmıştır.

Bazı tesadüfler acıtır

24. Dönem Milletvekili olduğumda eski bir milletvekili büyüğüm “bana bak, sen şimdi bu hayvan meselelerine meraklısın, bu işe yoğunlaşıp hafife aldırma kendini” diye tembih etmişti. Benim de TBMM başlar başlamaz ilk kez söz alışım, 4 Ekim Dünya Hayvan Koruma Günü’nde hayvan hakları ve Ekolojik Anayasa konuluydu. Zira bu yasanın değiştirilmesi ve bu konunun da siyasetin gündeminde olması benim açımdan öncelikliler arasındaydı.

O gün yeni bir milletvekili olarak ilk konuşmamı yapıp – biraz da heyecanla – ailemi aradım; acaba seyredebilmişler miydi? Teyzem açtı telefonu. Annem ve babam evde yoktu. “Neredeler” diye sorduğumda, aldığım cevap “Senin için, Milletvekilliğin için kurban kestirmeye gittiler” oldu. Bazen tesadüfler acıdır. Tıpkı 2014 Kurban Bayramı’nın birinci gününün 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü’ne denk düşmesi gibi.

Neyi başardık, neyi başaramadık
5199 Sayılı Kanunun değişmesi için yapılan mücadele uzun. Onu ileriki satırlarda anlatırım. Öncelikli olarak neyi başardık neyi başaramadık kısaca onları yazalım:

* Doğal Yaşam Parkları muamması şimdilik durduruldu. Yani aşılanıp, küpelenmek üzere belediyelerce sokaklardan toplanacak hayvanlar, ortamlarına yani sokaklarına geri bırakılacak.

* Yeni Yunus Parkı – yasanın geçmesi itibarıyla – açılamayacak; mevcutlar ise kapanmamakla beraber yeni yatırım yapılamayacak, işletme ömrünü tamamlaması beklenecek.

* Yeni hayvanat bahçelerinin açılmasını engelleyemedik. Ancak hazırlanacak bir yönetmelikle açılma koşuları ağırlaşacak.

* Tehlikeli tür tanımını ortadan kaldırdık. Artık dogolar, pitbull’lar toplanamayacak.

* Sokak hayvanları üzerinde deney yapılamayacak. Yasak.

* Hayvanları kasıtlı olarak öldüren, işkence ve tecavüz edene hapis cezası verilecek.

Daha çok konu var, ama bunları öne almamın nedeni kamuoyunda en çok tartışılanlar ve yanlış bilinenler. Devam edelim:

Kısa tarihçe…
Türkiye’de hayvan hakları mücadelesi ile anılan Emel Yıldız, bilinen adıyla “Panter Emel”e buradan koca bir selam göndermek gerekiyor. Her ne kadar bu aktivizmi olumsuzlayanlar tarafından negatif bir figüre dönüştürülmeye çalışılsa da; bugün eğer hayvan hakları bu noktaya gelmişse burada Emel Yıldız ve arkadaşlarının hakkı ödenmez.

AKP iktidarının “bizden önce yoktu” listesindeki 5199 sayılı yasa, 2004 yılında yapıldı. Ancak her alanda olduğu gibi yasa çıkınca bu alandaki eksikler de ortaya çıktı. Yasa içerisindeki açık noktalar hayvan hakları savunucularını ve STK’larını harekete geçirdi.

TBMM’de 24. Dönem başlar başlamaz, 2011-2012 yasama yılında bu konuya en az benim kadar kafa yoran milletvekili arkadaşım Umut Oran ile birlikte bir değişiklik taslağı hazırlığına başladık. Bu süre zarfında bize ulaşan ve bizim ulaşabildiğimiz aktivistler, gönüllü kuruluşlarla çalıştık, HAYTAP’tan destek aldık, belediyelerden görüş istedik ve AB müktesebatını taradık. Sonunda bizce iyi olan bir değişiklik teklifi hazırladık. CHP olarak sunduğumuz bu taslak AKP Hükümetini de hareketlendirdi. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’na talimat vererek kendi taslaklarını hazırlattı. Bu arada 15 Şubat 2012’de TBMM tarihinde ilk kez, bir bakanla birlikte dört parti milletvekilleri ve hayvan hakları savunucularıyla birlikte ortak basın toplantısı yaptık.

Tasarı hayal kırıklığı oldu

Ama AKP’nin taslağı çıkar çıkmaz kızılca kıyamet koptu. Zira yasada çok az madde değişmişti ve çok tehlikeli düzenlemeleri getiriyordu. Üstelik bu taslağın CHP teklifi olduğunu sanan hayvanseverlerin hışmına biz de uğradık. Taslakta şiddetle karşı koyulan “Doğal Yaşam Parkları” tanımı vardı. Yani, adı “Doğal Yaşam Parkı” ama, şehir hayvanlarını insanlardan uzakta ölüme mahkum edecek sürgün yerleri. Bir diğer tehdit, bir süredir yönetmeliklerle toplatılan tehlikeli tür tanımı yasaya giriyor ve dört cins köpek yasaklanıyordu. En çok şikayet edilen hayvanlara işkence etme, tecavüz etme, öldürme karşılığı para verip kurtulma konusunda ciddi bir ceza artırımı da yoktu. Bu arada bizim teklife dönersek, mevcut teklifteki uyutma ve deney maddelerinde iyileştirme öngörmüştük. Ama “Hayvan haklarını koruyan böyle bir yasada deney ya da uyutma olmaz” eleştirisi alınca bu maddelere hiç dokunmamak ve bu iki maddeyi komisyonda tartışmaya açmak üzere teklifimizi değiştirdik.

Derken uzun yürüyüşler, milletvekillerinin posta kutularını kilitleyen mektuplar sonucu AKP de teklifini değiştirerek, değişiklik yapma işini ilgili meslek örgütleri ile STK’ların ağırlıklı katılımıyla toplanacak Çevre Komisyonu’nuna bıraktı. Tabii bu aşamaya öyle kolay da gelinmedi, onu da bir kenara not edelim.

Komisyonda kıyasıya mücadele
19 Şubat 2014 tarihinde Çevre Komisyonu ilgili STK’lar, meslek örgütleri, gönüllülerle toplandı. İlk gün komisyon bütün katılımcıları dinledi, mevcut kanunu ve iki ayrı değişiklik teklifini sundu. Daha sonra alt komisyon oluşturuldu. Bu komisyon köpek eğitmenlerinden horoz dövüştürenlere, hatta köpek tarafından ısırılanlara kadar herkesi dinledi. Barınaklar gezildi, belediyeleri ilgili birimleriyle toplantılar yapıldı. Alt komisyon, herkesin aradığını içinde bulacağı gayet güzel bir teklifi hazırladı. Ama sırada Komisyon vardı.

Teklifin görüşüleceği çevre komisyonu 11 Haziran 2014 tarihinde toplandı. Ama bir tuhaflık vardı. Bir gece önce ilgili STK’ları aradığımda kimse davet almadığını söylüyordu. Bu bir felaket olurdu, zira teklifi önergelerle deleceklerini ve savunmanın bu şekilde zayıf kalacağına emindim. Gece kim var kim yok aradım. O gün salonda inanılmaz bir kalabalık vardı. Kanunun üzerinden geçilmeye başlandığında, gerçekten de önergelerle teklifin bambaşka bir hal almaya başladığını gördük. Zira deney maddesi, yunus parkları, küpelenmek üzere toplanacak hayvanların bırakılacağı yerler ile ilgili önergeler geliyor ve pek de tartışılmadan geçiyordu. Gelenler şoktaydı. İlk 4 maddenin geçmesinin ardından toplantıya 1 hafta ara verildi.

Madem öyleydi, o halde biz de önerge yağmuru yağdırmalıydık. Ama görüşülen ilk 4 madde yeniden görüşülmeliydi. 19 Haziran 2014 tarihinde yapılan ikinci toplantı kıran kırana mücadele halinde geçti. Önergeler yağıyor, kimi reddediliyor, bürokratlar savunmada, aktivistler taleplerinde ısrarlı, ortam geriliyor. Derken Komisyon Başkanı Erol Kaya ile katılımcılar arasındaki gerilimin dozu artınca salon birden HAYTAP Dönem Başkanı Nesrin Çıtırık’ın “biz köle değiliz” çığlıkları ile çınladı. Çarşının karışması ve toplantıya zorunlu ara verilmesinin ardından doğrusu “bu toplantı artık bitti” karamsarlığındaydım. Salondan kimsenin ayrılmamasını rica ederken, Komisyon Başkanının odasına davet aldım. Bakan Eroğlu gelmişti ve komisyon sivil toplumla uzlaşma yolunu seçmişti.  Katılımcıların talepleri en yüksek ölçüde karşılanıyordu.

Nerelerde savaştık ve kazandık?

DOĞAL YAŞAM PARKLARI-BESLENME NOKTALARI: Alt Komisyonda Doğal Yaşam Parkları muammasını aşmıştık ama komisyon toplantısında Mehmet Metiner bir önerge ile Beslenme Odakları önermiş ve apar topar geçirilmişti. Beslenme odağının ne olduğu, nerelerde olduğu tartışma konusuydu. Komisyon toplantısında en çok zorlandığımız ve mücadele verdiğimiz konulardan biri bu oldu. Sonunda kazandık ve besleme noktalarındaki tereddüt giderildi. Sokaktan alınan hayvanlar bakımları yapıldıktan sonra ortamlarına yani sokaklarına geri bırakılacak. Yalnızca okul, ibadethane, hastane, çocuk oyun alanları gibi alanlar ile toplumun yoğun olarak bulunduğu alanlara konmasın diye bir kısıt kondu. Bunu takipteyiz.

DENEYLER: Bir süre önce çıkarılan bir yönetmelikle sokak hayvanlarının üzerinde deney yapılması konusu açık bırakılmıştı. Deney hayvancılığının ticarileştiği ve bilimsel olamayan pek çok çalışma için hayvanların deneylerle sakatlanıp öldürüldüğü Türkiye’de bu kez sahipsiz sokak hayvanları deney kurbanı olacaktı. Bu deneylerin yasa ile yasaklanması için büyük mücadele verildi Komisyon’da. Tam umutlar tükenmişken AKP İzmir Milletvekili Aydın Şengül’ün yaptığı konuşma ve verdiği destekle bu engeli de aştık. Ayrıca yapılacak deneysel çalışmalar AB Direktiflerine bağlandı.

YUNUS PARKLARI: İki toplantılı mücadelede en önemli kazanım Yunus Parkı Lobisinin onca bastırmasına rağmen, yeni yunus parklarının açılamayacak olması oldu. Kara ve su sirkleri ile yunus parkları yasaklandı. Ancak mevcutlar kaldı. Mevcut işletmeler de hayvan sayısını artırma; yeni şube açma gibi yollarla kapasite artıramayacak, üretim yapamayacak, Orman ve Su İşleri Bakanlığın izni olmaksızın işletme hakkını devredemeyecek. Yunus parklarının hayvan refahına uygun olarak düzenlenmesi için kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 6 ay içinde Orman ve Su İşleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenecek.

PETSHOP’LAR: Petshopcular da bastırdı. Hayvanların petshop üzerinden satışları konusu tartışmaların odak noktalarından biriydi. Burada bir geçiş süresi talep edildi ve bu geçiş süresi sonrası hayvan satış yerlerinde satışı yapılacak hayvanların ancak buralarda hayvan üretim çiftlikleri ve bakımevlerindeki bulundurulabileceği şartı getirildi. 31.12.2016 tarihi itibarıyla petshoplarda artık hayvan satılamayacak.

HAPİS CEZALARI:

Hapis cezası getirilen fiiller de şöyle:

* Kasten öldürme 4 ay-3 yıl; işkence ile öldürme halinde yarı oranında artış

* İşkence 3 ay- 2 yıl

* Cinsel ilişki 3 ay-2 yıl

* Hayvan dövüştürme (folklorik olanlar hariç) 6 ay – 2 yıl

* Kas ve çene yapısı güçlü hayvanı başıboş bırakmak 4 ay- 2 yıl

Önemli para cezaları:

* Hayvanı acı, ıstırap çekecek şekilde film çekimi, reklam ve benzeri işlerde kullanmak 2 bin TL

* Yunus parklarıyla ilgili yükümlülüklere aykırı davranış; ruhsat iptali ve hayvan başına 25 bin TL

* Hayvana kasıtlı olarak kötü davranmak, psikolojik acı çektirmek, aç ve susuz bırakmak, sokağa terk etmek 3 bin TL

* Kas ve çene yapısı güçlü hayvanları ağızlıksız ve tasmasız dolaştırmak 1.000 TL

Biz hayvan hakları derken, 4 günlük kurban bayramında ne yazık ki yine o bildik görüntülere tanık olmak zorunda kalacağız. Oysa etik hayvancılık, acısız kesim için her şey hazır. Diyanet bile fetva verdi. Daha ne bekliyoruz…

Melda Onur – Bianet / biamag

Kategori: Dış Köşe

Dış Köşe

Bastıbacak Şubat Dans Edecek

CHP İstanbul MV Melda Onur

CHP İstanbul MV Melda Onur

Çocukluktan şöyle bir tekerleme hatırlıyorum:

Şubat deyince aklıma, Bastıbacak bir ay gelir
Dört yılda bir yirmi dokuz, Oldum diye övünür
Aman sakın siz bu ayın, Küçüklüğüne bakmayın
Kış bitiyor zannedip de, Sobaları söküp atmayın…

Artık şubat deyince aklımıza ne kar, ne kış, ne bastıbacak ay ne de, 29 Şubat geyikleri geliyor.

Her ne kadar son yıllarda ağzımızı açtığımızda “Ama 28 Şubat…” diye başlayan cümleler kabak tadı verdiyse, yine de Şubat’ın sembolü mütedeyyin kesimin her fırsatta can simidi gibi sarıldığı ünlü 28 Şubat değil.

Bastıbacak Şubat’ın 28’i ne yaparsa yapsın yarısı kadar olan 14 Şubat’ın ününü geçemez. Dünya’da 1800’lerden beri kutlanan ülkemizde ise yaklaşık son 20 yılla yani 90’lı yılların çılgın tüketim ortamıyla milli bayram havasına bürünen 14 Şubat Sevgililer Gününü.

14 Şubat deyince aklıma…

14 Şubat’la ilk kez 1990 senesinde tanıştım. O günlerde Paris’te öğrenciydim. 72 milletten öğrenci vardı. Günün anlam ve önemini Meksikalı bir kız arkadaşımdan öğrenmiştim, pek manasız bulmuştum. Zaten akşam bir grup arkadaşla bowling oynamaya gitmiştik. Hala 14 Şubat deyince aklıma bowling gelir.

Bir ünlü Fransız büyüğü demiş ki; “Erkek arkadaşlar geçici, kız arkadaşlar kalıcıdır”. 14 Şubat’ın tadı kızlarla çıkar.

Bir keresinde de ablam, eşi, yeğenim bir bayram tatilinde Roma’ya gitmiştik. 14 Şubat da denk düşmüştü tatile. Doğrusu ya İtalya gibi romantizmle eş tutulan bir ülkenin, aşkla bütünleşmiş başkentinde bambaşka bir St. Valentin düşünmüştük. 14 Şubat akşamı mutlaka ünlü Aşk Çeşmesi’nin oralarda olalım, kim bilir ne eğlenceler, ne gösteriler, şovlar vardır dedik. 14 Şubat günü şehrin üzerine güller yağmasa da günün anlam ve öneminin hissedileceğini düşünüyorduk. Yemin ederim 2-3 dükkanın üzerinde birkaç yazı ve bazı çikolatacılardaki kalp şeklinde çikolata, bon bon, şekerleme dışında bir şey göremedik. Aşk Çeşmesi zaten her gün olduğu gibi ana baba günüydü.

Sen de 1 ol…

Bu yıl 14 Şubat’a bambaşka bir anlam katma çabası var. Yazar Eve Ensler dünya kadınlarını şiddete karşı örgütlemeye çağırıyor. Hareketin adını da “One Billion Rising” koymuşlar. Türkiye “SEN DE 1 OL” sloganı ile katılıyor ama ben Türkçesini “Aşk karın doyurmuyor” diye okuyorum. Peki ne yapılacak? 14 Şubat’ta dünyanın dört bir yanından 1 milyar kadın dans ederek kadına karşı şiddeti protesto edecek!

Türkiye’nin lider kenti de İzmir olacak. Kimilerinin içinden “tam da bir beyaz Türk light eylemi” diye geçebilir. Doğrusu bana da ilk duyduğumda garip geldi. “Ne dansı yahu, kadınlar patır kütür ölürken…” dedim. Ama dünyanın 160 ülkesinde yapılacak bu etkinliğe eklenmemek de olmaz. Dilerim
konu 1. sayfalara magazin boyutu olmadan taşınır. Umarım Sevgililer Günü denen manasız tüketim günü bu sayede manalı bir mücadele gününe dönüşür.
O gün iş falan da olmayacakmış, kadınlar çalışmayacakmış deniyor. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin de davetliymiş.

Bütün dünya aynı anda dans etsin diye bir de tek bir dans öğreniyor herkes. Oysa ben yine de Fatma Şahin’i güzel bir Gaziantep Türküsü ile halay çekerken görmeyi tercih ederim.
Şahsi tercihim ise Bandista kızlarının “olur olmaz” şarkısı ile dans etmek olacaktır.

Çevir dünyayı tersine dönsün
Seni dövemez dizini dövsün
Kızkardeşlerin sesini duysun
Kadınlar sokaklara dökülsün

Hayat yolumun ikinci yarısında yeni Şubat tekerlemem budur.

 

Melda Onur – Bayan Yanı

 

 

Kategori: Dış Köşe