Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Siz isterseniz Ayasofya’yı bile…

Adnan Menderes  29 kasım 1955’te TBMM grup toplantısında Demokrat Parti milletvekillerine “siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” demişti. Ama hilafet geri gelmedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan doğrudan risk ve sorumluluk almak yerine hukukun arkasından dolanarak tartışmalı bir kararla Ayasofya’yı ibadete açtı.

Karar, Türk sağında memnuniyetle karşılandı. Çünkü Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi ve hilafetin kaldırılması Türk sağının bir türlü affedemediği temel meselelerin başında geliyordu.  Sağın mühim şahsiyetlerinin kişisel tarihlerinde “Ayasofya açılsın” mitingleri birleştirici bir faktördür. Hepsi gençliklerinde bu mitinglere katıldıklarını, Ayasofya açılsın diye slogan attıklarını hatırlatıyor ve kendilerine sunulan bu kızıl elmanın tadını çıkartıyorlar.

Hilafetin kaldırılışı ve Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi Türk sağı için Cumhuriyet’in Hıristiyan batıya verdiği bir taviz, hatta teslimiyet sembolü idi.

Türk sağının ideoloğu Necip Fazıl 1965’te verdiği bir nutukta bu teslimiyet duygusunu  dile getirerek sadece mukaddesatçılarda değil milliyetçilerde de derin iz bırakmıştır.

Ayasofya açılmalıdır. Türk’ün kapanmış bahtıyla beraber açılmalıdır.”

Gençler! Bugün mü yarın mı bilemem. Fakat Ayasofya açılacak. Türk’ün bu vatanda kalıp kalmayacağından şüphesi olanlar Ayasofya’nın da açılıp açılmayacağından şüphe edebilir. Ayasofya açılacak”

Ayasofya açıldı, sağda kuşkusuz bir memnuniyet var ama köpürtülmeye çalışıldığı kadar büyük bir coşku oluşmadı. Laik/ modern/sol kesimlerden ise cılız tepkiler dışında bir ses çıkmadı. Muhalefet cephesinde yer alan Meral Akşener, Ahmet Davutoğlu, Abdullah Gül gibi isimler memnuniyetlerini dile getirdiler, Muharrem İnce davet gelirse açılışa bile gideceğini söyledi. CHP’nin sessizliği ise kimseye sürpriz olmadı.

Yani RTE istediği karşıtı meydana çıkmayınca beslenegeldiği çatışma ortamını bulamadı.

Erdoğan’ın cephanesi tükendi

Ayasofya’nın yeniden ibadete açılmasının Erdoğan’a umduğu kazancı sağlayacağı kuşkuludur ama Erdoğan’ın söyleyecek çok az sözünün kaldığını, cephanesinin tükenmekte olduğunu bütün açıklığıyla göstermektedir. Başörtüsü argümanı çok geride kaldı, Ayasofya heyecanı da bir süre sonra kaybolur. Sağ kesime ödül olarak Erdoğan’ın dağarcığında şimdi Menderes’in dile getirdiği hilafeti getirme vaadi kaldı bir tek.

Ayasofya sevinci sağ kesimde ne kadar sürer bilemeyiz, ama Şehir Üniversitesi‘nin kapatılma kararının ve bu kararın uygulanma biçiminin muhafazakar kesim üzerinde yarattığı hayal kırıklığını gidereceği şüphelidir.

Yolsuzluklar, adam kayırmacılığı gibi meseleler sadece muhalif seçmenlerin değil sağcıların da gözü önünde sürüyor.

Ayasofya ibadete açılınca ne yazık ki görülmemiş oranlarda seyreden işsizlik son bulmayacak, enflasyon düşmeyecek,  dolar değer kaybetmeyecek, çalışan kesimlerin hayatları daha iyileşmeyecek.  Etkisi zamanla sınırlı bu karar Erdoğan’ı hayal ettiği gibi II. Fatih yapmaya yetmeyecek.

Erdoğan daha bir kaç sene önce Ayasofya’nın ibadete açılmasını talep edenlere önce Sultanahmet Camisi‘ni doldurmalarını söyleyerek karşı çıkmıştı. Sultanahmet dolmadan Ayasofya’yı açarak ya Sultanahmet Camisi’ni dolduğunu sanıyor ya da geçmişte söyledikleriyle bağlı saymıyor kendini.

Ne de olsa eski bir siyasi büyüğümüzün veciz bir şekilde dile getirdiği gibi: “Dün dündür, bugünse bugündür “.

En önemli gündem, hasar verilmesini önlemek olmalı

Ayasofya’nın 86 sene sonra camii olarak ibadete açılması kuşkusuz önemli bir olaydır, özellikle uluslararası çevrelerde sonuçları olacaktır. Erdoğan Çamlıca Camisi‘nin açılışı vesilesiyle yaptığı konuşmada Ayasofya’nın ibadete açılmasının faturasının çok yüksek olduğunu söylemişti. Şimdi önüne çıkarılacak faturanın bedelini ödemeye hazır olduğunu var sayabiliriz.

Bin beş yüz yıllık tarihinde yeni bir sayfa açılmış oldu Ayasofya’nın. Bugün tartışmamız gereken nokta eşsiz bir insanlık mirası olan Ayasofya’nın gelecek kuşaklara nasıl bırakılacağı olmalı. AKP yönetiminin her biri hazine değerindeki mozaikleri ve freskleri kalıcı bir tahribata yol açmadan gizleyebilecekleri teknik imkanları kullanacaklarını kabul etsek bile bu önlemler yeterli olmayabilir. Konunun uzmanları 6. yüzyıldan kalma bu muhteşem kültürel varlığın zaten zamanın yıpratması karşısında özel önlemlerle korunması gerektiğine dikkat çekiyorlardı.

Müze olarak kullanıldığı yıllar boyunca da kontrolsüz bir şekilde her gün ortalama 10 bin kişinin ziyaret ettiği binaya şimdi cami nedeniyle oluşacak ilave bir yükü ne kadar kaldırabilir sorusunun cevabını konunun uzmanları mutlaka araştırmalı. İstanbul zaten büyük bir depremi beklerken Ayasofya’yı korumak  hepimizin, ama en çok da bu yapıya günü kurtaracak siyasi rant kaygısıyla yaklaşanların sorumluluğudur.

İşte tarih ve insanlık önünde bedeli asla ödenmeyecek fatura budur.

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Avrupa rüyasının sonu mu?

8 Mayıs, Avrupa’da 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle Avrupa’nın yeniden doğuşunu simgeleyen gün.

7 Mayıs 1945’te Alman Genel Kurmay Başkanı General Alfred Jodl’un Almanya adına kayıtsız şartsız teslimiyet belgesini imzalamasıyla Nazi rejimi fiilen ortadan kalkmış, Japonya’da hala devam eden savaş o gece yarısından itibaren Avrupa’da sona ermişti. 8 Mayıs, sadece Avrupa’da yaklaşık 6 yıldır süren  ve milyonlarca insanın hayatına mal olan savaşın bitmesini değil Avrupa tarihinde bir örneğini daha görmediğimiz bir ülkeler arası savaşsızlık döneminin başlangıcı sayılır.

Yugoslavya’nın parçalanması ve bu ülkenin eski topraklarında yaşanan trajik çatışmaları saymazsak tam 75 yıldır Avrupa ülkelerinde yaşayanlar bir düşman askerinin topraklarına fiilen saldırmadığı bir barış dönemi yaşamaktalar.

Bu savaşsız 75 yılda her iki dünya savaşından gereken dersleri çıkartmışa benzeyen Avrupa halkları Avrupa tarihinde benzeri görülmemiş bir süreç başlattı. Önceleri sadece altı devletin bir araya gelmesiyle kurulup 27 ülkeli bir yapıya doğru evrilen Avrupa Birliği ulusötesi ilk siyasi örgütlenme olarak tarihte yerini aldı.

Avrupa Birliğinin çekirdeği Çelik ve Kömür Birliği olarak atılmış olsa da bu gönüllü bir araya gelişin ana fikri öncelikli olarak barıştır. 2. Dünya Savaşı’nın getirdiği korkunç yıkımın tekrarlanmaması için çareler aranırken aralarında yüzyıllara dayanan dinsel, etnik, kültürel düşmanlıklar bulunan Avrupalılar savaşı doğuran nedenleri ortadan kaldırmak arayışıyla barış fikri etrafında yepyeni bir perspektifle  bir araya geldiler.

Avrupa fikrinin savunucularından filozof Edgar Morin’in dediği gibi bireylerin ve toplulukların farklı kimliklerini baskılamak yerine, onları tanımak ve gelişmeleri için elden gelen her şeyi yapmak gerekmekteydi.

Bu amaçla Avrupalı düşünürler ve siyasetçiler yepyeni bir Avrupa projesi ortaya attılar.

Edgar Morin bu ulusötesi projeyi şöyle anlatıyor:

Öncelikli hedefler açıktır: Avrupa halklarına barış güvencesini vermek, bir dizi karşılıklı talep ve hınçtan oluşan devreyi kırmak, dünya genelinde barış koşullarına kavuşulamamış olmasının yol açtığı ortamın tehdit ettiği henüz güçsüz demokrasileri sağlamlaştırmak. Bu hedeflere ulaşabilmek için, ulusal devletleri mutlak egemenler haline getiren aşırı güçlenmenin yarattığı yıkıcı etkileri görebilmek gerekmektedir.”

Birleşmiş Avrupa için atılan adımlar soğuk savaş yıllarının zorlayıcı atmosferinde başladı, detente döneminde ve takip eden  Demirperde’nin yıkılışı sonrası günlerde bir çok zorlukla karşılaşmasına rağmen bugüne kadar gelebildi.

Avrupalı kimliği

En az üç kuşak, atalarının hayal bile edemeyecekleri şekilde ölüm ve açlık tehdidinden uzak, görece bir barış ve refah dönemi yaşadılar. Yaşadıkları şehirlerin bombalanmadığını, ülkeler arasındaki fiziki sınırların anlamsızlaştığını gördüler. Kültürel, dilsel, dini, etnik  farklılıkların kendi yaşamları için  tehdit değil, bir zenginlik oluşturabildiğini anladılar.

Bu anlayışla oluşturulan Avrupa Birliği projesi, ulus devletlerin birçok sorunun kaynağı olduğunu savunan ve yeni bir anlayışla oluşturulacak ulusötesi yapılanmalarla ulus devletlerin aşılması zamanının geldiğini düşünenler için heyecan verici bir deneyimdir. Avrupa Birliği içinde sınırlar ortadan kalkmış, ortak güvenlik sağlanmış, ortak yasama organları oluşturulmuş, ortak para birimine geçilmiş, bir Avrupalı kimliğinin oluşması yolunda önemli adımlar atılmıştır.

Bütün bu görüntüye rağmen ortada tozpembe bir görüntü çizmek ne yazık ki pek kolay değil. Avrupa Birliği projesini Avrupa siyasi tarihinin en heyecan verici başarı hikayesi olarak görenlerin yanında, AB’nin bir başarısızlık hikayesi olduğunu savunanların argümanları da pek yabana atılır gibi değil.

Birleşik Krallık’ın kendi iradesiyle Birlikten çıkışı Avrupa Birliği’ne  şüpheyle yaklaşımın en açık tezahürü oldu. Kuşkusuz ulus devletlerin kendi irade ve varlıklarını kısmen de olsa ulusötesi bir yapıya devretmeleri kolay olmuyor. Ulus devletlerin siyasetçileri ve bürokratları ellerine fırsat geçtikçe iktidar paylaşımına engeller çıkardılar. Kolaylıkla çözülebilecek bazı meseleler kördüğüme dönüştürüldü. Başlangıçta yeni projenin motoru olan ortak heyecan giderek yerini kuşkulara bıraktıkça halkların Avrupa Birliği’ne olan güveni de sarsılmaya başladı.

2008 finansal krizi esnasında üye ülkelerin yaşadıkları sıkıntılar ve Birliğin zengin ülkelerinin tepkileri güven bunalımının belki de ilk işaretlerini vermişti. Mülteci krizinin yarattığı çaresizlik ve ardından korona salgınının doğurduğu acz ve içe kapanma hali Avrupa projesinin yeniden düşünülmesinin zamanının geldiğini gösteriyor. Özellikle pandemiye son derece hazırlıksız yakalanan ve ortak bir sağlık politikasından yoksun Avrupalı yöneticilerin çözümü kendi sınırları içinde aramaya çalışmaları, Birleşik Avrupa fikriyatının öncülerini herhalde büyük bir düş kırıklığına uğratmıştır. Mülteci akımı nedeniyle sorgulanmaya başlayan ulusal sınırlar pandemi günlerinde sadece Avrupalı olmayanlara değil, komşu AB ülkesi  vatandaşlara karşı bile iyice tahkim edilmiştir.

Üstelik her sene Avrupa günü olarak kutlanan 9 Mayıs’ta bile kapalı olan ulusal sınırların ne zaman açılacağı da belirsizdir.

Yeni tehditler, yeni imkanlar

75 yıl önce barış arayışıyla başlayan Avrupa rüyasının sona erdiğini ilan etmek için fırsat kollayanların biraz daha beklemeleri gerekiyor. Öngörülmeyen kriz anlarında içe kapanarak çözümü ulusal ölçekte aramak başka çözüm imkanları olmadığı anlamına gelmiyor.

Kuşkusuz yaşadığımız günün dünyası 75 yıl öncesinden çok farklı.  Şimdilerde yeni tehditlerle yüz yüze olduğumuz kadar yepyeni imkanlara da sahibiz. Başta iklim krizi ve onun yol açacağı iklim mültecileri, gıda güvenliği, gelir adaletsizliği, yeni salgınlar gibi devasa sorunlarla baş edebilmek ve gezegenimizde barış ve refahı sürdürülebilir kılmak için ulus devletlerin içlerine kapanmalarının çözüm olmadığı bugün daha iyi görülüyor.

Yeryüzünde refah ve barış için karşılıklı anlayış, işbirliği ve dayanışmanın önemi daha iyi anlaşılıyor.

Korona salgınını dehşet içinde yaşamakta olan ve yaklaşan iklim felaketini ensesinde hisseden dünya yeni arayışlara girdiğinde, halklarına son 75 yılı savaşsız yaşatmış olma deneyimiyle Avrupa iyi bir örnektir.

Tarihinden gelen sorumluluğu, ekonomik gücü ve entelektüel birikimiyle Avrupa yeni dönemde daha yaşanabilir bir gezegen için öncülük edebilir.  Bu nedenle Birleşik Avrupa projesini tekrar düşünmek ve yepyeni bir anlayışla yeniden tasarlamak iyi bir başlangıç olabilir.

*

Not: Bütün bunları konuşurken Avrupa – Türkiye ilişkisini geçmişin yanlışlarından dersler çıkartarak ve karşılıklı önyargıları ardımızda bırakarak tartışmayı gündeme alma zamanı geldi.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Ademimerkeziyet sorunsalı ve korona

Korona günleri sona erip bugünlerin muhasebesini yapmaya başladığımızda AKP iktidarının bazı yerel yönetimlerle yaptığı cansiperane savaş gündemin ön sıralarında yer alacak.

Çoğu muhalefet partilerin yönetimindeki belediyelerin salgın sırasında yapmaya çalıştıkları bazı işlerin iktidar tarafından engellenişi ve hatta bu belediyelerin düşmanlaştırılmaya çalışılması hepimizin gözleri önünde gerçekleşiyor. Hatta iktidardan farklı ses çıkaran yerel yönetimler devlet içinde devlet olmakla itham ediliyor.

Yerel yönetimlerin ihtiyaç sahiplerine dağıtılmak üzere nakdi bağış toplamaları yasaklanarak banka hesaplarına el kondu. Akabinde iktidar kendi bağış kampanyasıyla tüm devlet olanaklarını devreye sokarak asıl güç sahibinin kim olduğunu gözümüze soktu.

Belediyelerin ekmek dağıtmaları sadece engellenmekle kalmadı, paralel yapı suçlamaları ile kriminalize edildi.

Belediyelerin başarılı bir şekilde yolcu trafiğinin yoğun olduğu otobüs durakları gibi kamusal alanlarda maske dağıtmaya başlamalarından rahatsız olan merkezi yönetim bu işi kendi üstlenmeye kalkıştığında her şeyi eline yüzüne bulaştırdı ve salgının neredeyse sönümlenmeye başladığı bugünlerde hala insanlara maske dağıtmayı beceremedi. Mesele olmayan basit bir olayı büyük bir başarıyla ulusal mesele haline getirdi.

Merkez-yerel ihtilafı ve vesayet 

Korona günlerinde muhalif belediyelerin merkezden farkları sorunları ilk elden yaşayanlara yakın olmaları, sorunları bilmeleri ve ihtiyaçları karşılamak için ellerindeki sınırlı kaynakları ivedilikle kullanarak çözüm yolları üretme kabiliyetleriydi. Her olaya Ankara’dan bakan merkezi yönetim sorunun ne olduğunu anlayana kadar yerel yönetimler çözüm yönünde adımlar atmaya başlamışlar, bu da tek iktidar odağı olma konumlarının tehdit edildiğini düşünen merkezdekileri paniğe sürüklemiş, ilgili Bakanın sözüyle “işkillendirmişti”.

Senelerce vesayete karşı olma iddiasıyla politika yürüten AKP seçilmiş yerel yöneticilerin Ankara’nın sözünden çıkmasını hoş görmeyeceğini hatırlatırken merkezden atanmış valilerin vesayeti altında iş yapmalarını savunur hale gelmiş, yerelden yapılacak uygulamalar için başvuru merkezini valiler olarak göstermiştir.

Bu karmaşayı sadece AKP’nin son yerel seçimlerde önemli merkezlerde muhalefete mağlup olarak karizmayı çizdirmiş olmasının verdiği bir ruh hali ile açıklamaya çalışmak bizi doğru bir yere götürmez. HDP’li belediyelere kayyum atayan AKP’nin yerel yönetimler konusundaki tavrını zaten biliyorduk. Korona günlerinde adeta politik bir fars haline gelen bu merkezi yönetim / yerel yönetimler çatışması durumu Türkiye’nin yüz yılı aşkın bir süredir çözülememiş temel sorunlarından biri olan merkez / yerel ihtilafını ele almadan anlaşılamaz.

Kimilerine göre Sened-i İttifak’a değin geri götürülebilecek olan merkez / yerel  çatışması ulus devlet fikrinin ortaya çıktığı zamanlarda iyice gün yüzüne çıktı. Daha Osmanlı zamanında Prens Sabahattin’in savunuculuğunu yaptığı ademimerkeziyetçilere karşı İttihatçı anlayış, güçlendirilmiş merkezi yönetimleri ulus devlet inşasında olmazsa olmaz kabul edip Cumhuriyet döneminde de ısrarla sahip çıktılar.

1.Meclis döneminde yürürlüğe konulan 1921 anayasasında gördüğümüz ademimerkeziyet tınılı bazı hükümler Cumhuriyet anayasalarında hoş bir seda olarak bile kalmadı.

Yerelden demokrasi

Türkiye gibi hem coğrafi, hem nüfus olarak  büyük bir ülkenin karmaşık sorunlarının tek bir merkezden çözülemeyeceğini her gün daha açıklıkla görüyoruz. Bu büyük ülkenin ekonomik ve sosyal sorunları yerelin sesine kulak tıkayarak, yerel farklılıklar göz ardı edilerek ve hepsi bir sepete konularak çözülemez. Eğitimden enerjiye, gıdadan istihdama kadar çok katmanlı sorunlar tek tipleştirme yoluyla değil ancak karar verme süreçlerinde yerelin ağırlığını artırarak çözüme kavuşturulabilir.

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesini savunmak aslında demokrasiyi savunmaktır. Demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından katılımcılık ancak  kararların yerelde müzakere edilmesi yoluyla sağlanabilir. Yönetimde verimlilik insanların kaynaklarının nasıl ve nerelerde kullanıldığını görebildikleri ve denetleyebildikleri ölçüde ve şeffaflık sayesinde gerçekleşebilir. Tüm bu koşullar ancak yerelde mümkündür.

Şeffaflığı perdeleyerek, denetimi oldubittilerle zayıflatarak, kaynakları istedikleri yerlere kendi belirledikleri şekilde yönlendiren merkezi yönetimler giderek keyfileşirler, bu nedenle yerel yönetimlerin güçlenmesini iktidar paylaşımı olarak görür, kendileri için tehdit olarak algılarlar.

Korona salgını sürecinde patlak veren ve bir ölçüde etkin önlemlerin alınmasına engel olan yerel yönetimler merkezi iktidar çekişmesi kökenleri Cumhuriyet öncesine dayanan temel bir sorunun görünür olmasını sağlamıştır. Bu sorun yüzyıllık bir dönemde yerel yönetimler ve merkez arasında dengeli ve karşılıklı işbirliği ve güvene dayalı bir ilişki kuramamış Cumhuriyetin yumuşak karnı olmaya devam etmektedir.

Korona sonrası gündem

Sorunun çözümsüz kalmasında Devletin Kürt fobisinin belirleyici olduğu yadsınamaz. Nitekim Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na Türkiye’nin koyduğu çekincelere CHP’nin de verdiği destekte bu faktörün etkili olduğunu düşünmek için yeterli sebeplerimiz var.

Oysa yerel  yönetimlerin güçlendirilmesi meselesi geniş kapsamlı ve çok katmanlı bir demokrasi mücadelesinin önemli bir boyutudur. Çünkü ademimerkeziyetçilik sadece yerel yönetimleri ilgilendiren bir mesele değildir. Her şeyi merkezden yönetme anlayışı Devlet bürokrasisini de aşarak bütün kurumlara bir şekilde sirayet etmiştir. Siyasi partilerden üniversitelere, sendikalardan meslek örgütlerine, hatta bir çok STK’ya kadar bir çok yapı yerelde karar alma mekanizmalarını büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Bunun sonucunda yerel farklılıklar yok sayılmış, katılımcılık basit oylamalara indirgenmiş ve çeperdekilere sadece merkezden gelen talimatları uygulama görevi bırakılmıştır. Yerelden yeterli sesin gelmemesi merkezi de giderek sağırlaştırmış ve Ankara’dan başlayarak tüm kurumları hantallaştırmıştır.

Korona sonrası “hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağı” günler başladığında yerel yönetimlerin güçlendirilmesini ve merkezden yerellere bazı yetki ve sorumlulukların devrini tartışmak demokratikleşme gündemimizin en üst sıralarında olmalıdır. Bu tartışmalarda korona günlerinde bu sorundan kaynaklanan yönetim zafiyetlerini ne yazık ki sık sık hatırlayacağız.

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Sağlık Bakanı başarılı mı?

Korona salgını bittikten yıllar sonra bugünleri anarken zihnimizden gitmeyecek görüntülerden biri de her akşam televizyon  haberlerinde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın günlük vaka verilerini paylaşması  olacak. Bazı günler canlı olarak ekranlara çıkan Bakan’ın kendine has üslubuyla yaptığı açıklamaları her akşam merakla ve endişe içinde izleyerek  salgın tünelinin ucunda görünecek ışığı bekleyişimiz bu korona günlerinin en kalıcı izlerini bırakacak.

Sağlık Bakanının toplum nezdinde bir sempati yarattığına kuşku yok. Bunda basın toplantısı sonrasında gelen her türlü soruyu cevaplarken sakinliğini ve kibarlığını hiç bozmayışının rolü büyük. İktidar cephesindeki kibrin, tepeden bakışın ve nobranlığın standart oluşturduğu günlerde aslında çoktan beri görmeye alışık olmadığımız böylesi bir Bakan tavrının takdirlerimize neden olması başlı başına garip. Bakanın kimseye tepeden bakmadan, kimseyi azarlamadan, her soruyu sabırla cevaplamaya çalışması bir sağlık görevlisinin tansiyonumuzu ölçmesi,  serum vermesi, yaralarımıza pansuman yapması kadar sıradan, zaten olması gereken davranışlar olduğunu unuttuğumuz için takdir ediyoruz Koca’yı.

İstatistik yalan söyler mi?

Bakan açıklamalarıyla ölçülü bir şekilde bize uyarılarını sürdürürken Sağlık Bakanlığının ve 18 yıllık AKP iktidarının sağlık politikalarının ne denli başarılı olduğunu vurguluyor ve bu nedenle kendilerine medyun olmamız gerektiğini hatırlatıyor.

Bizlerin de Bakan’a bakarak başarılarından dolayı ikna olmamız bekleniyor.

 Peki,  Türkiye’nin bu sınavı başarıyla geçtiğini söyleyebilir miyiz?

19’uncu yüzyılda yaşamış İngiliz siyasetçi Disreali’ye atfedilen sözü hatırlayarak bu sorunun cevabını aramaya başlayabiliriz. Disraeli daha post- truth (gerçek ötesi?) kavramının bilinmediği çağda üç tür yalan olduğunu söylermiş: Basit yalan, kuyruklu yalan ve istatistik. Bizler de elimizdeki istatistiklere bakarak gerçeğin değişik yönlerini görebilir/gösterebiliriz. Bakan sadece görece daha iyi olduğumuz yönlere dikkat çekerek Batı ülkelerine olan üstünlüğümüze vurgu yapıyor. Biz de yine istatistiki verilere başka açılardan bakarak sorgulama yapabiliriz.

Bu sorgulamayı yaparken ülkemizde vaka sayısının 100.000’i geçtiği günkü verilere göre önce korona salgınına dair gerçeklere, ardından da AKP’nin genel sağlık politikasına dair rakamlara bakabiliriz.

Salgının ülkemize bazı ülkelere göre nispeten geç girmiş olmasının sağladığı muazzam avantaja rağmen iktidarın futbol maçlarını, okulları ve camileri geç kapatmak gibi bazı tedbirleri gecikerek aldığı gerçeğini ve bir çok eleştirimizi  bir yana bıraksak bile, mevcut manzaranın görünen yüzü ortada bir başarı olduğu kadar ciddi bir başarısızlık olduğunu da gösteriyor.

23 Nisan tarihi itibariyle 100 000 kişinin enfekte oluşuyla Çin ve İran’ı bile geçerek vaka sayısında dünyada yedinci durumdayız. Üstelik 2.491 insanımızı kaybettiğimiz gerçeği ortada. Bu sayılar “Başka türlü politikalar izlenseydi kayıplar daha az olmaz mıydı” sorusunu gündeme getiriyor.

Test  oranları

Türkiye tanı testlerine gecikmeli başlamış olsa da fena bir performans sergilemiyor. Yine de milyonda /kişi başı 9.2 test oranıyla sadece bu süreçte en başarısız ülkeler arasında oldukları kuşku götürmeyen İngiltere ve Fransa’dan biraz daha iyi görünüyor.

Buna karşılık İtalya, İspanya, Almanya ve ABD gibi en çok vaka görülen ülkelerin ve Rusya, Belçika, İsviçre, Hollanda, Avusturya, Danimarka, Norveç gibi pek çok Avrupa ülkesinin bir hayli gerisinde.

Ölüm oranları

Türkiye’nin  korona sınavında başarılı olduğunu dile getirirken dikkat çektikleri husus  vaka sayısına oranla ölüm oranlarının düşüklüğü. Eğer vaka sayısı neden bu kadar çok sorusunu sormazsak bu düşüklüğün bir anlamı olabilirdi.  Biz herkese açık olan istatistiki verilere bakarak  nüfusa oranla ölümlerin pek çok ülkeden kötü olduğunu görebiliriz.

Aşağıdaki tabloda bir çok bakımdan karşılaştırma yapmanın anlamlı olduğunu düşündüğümüz yakın coğrafyamızdaki bazı ülkelerdeki ölüm oranlarıyla Türkiye’deki ölüm oranlarını topladık. (Verilerin güvenilir olmayabileceği kuşkusuyla İran, Irak ve Suriye’yi bu tabloya dahil etmedik)

Kaynak: https://www.worldometers.info/coronavirus (24.04.2020 tarihli veriler)

Tabloda görüleceği gibi Türkiye  gerek toplam ölüm sayısında, gerek milyon kişi başına enfekte olma ve ölüm oranları ile yakın coğrafyamızdaki diğer ülkelere göre pek başarılı sayılmaz.

Aynı karşılaştırmayı Almanya, Yeni Zelanda, Avustralya, Güney Kore gibi ülkelerin verileriyle karşılaştırsaydık başarımızı ön plana çıkartırken biraz ölçülü davranırdık.

AKP sağlık politikaları başarılı mı?

Vaka sayısına oranla ölüm sayısındaki görece düşüklüğü başarı olarak sunan iktidar sözcüleri bu başarının altında 18 yıllık AKP yönetiminin sağlık politikası olduğunu ısrarla  dile getiriyorlar.

Adil ve sürdürülebilir bir sağlık politikası ne olmalıdır tartışmasına hiç girmeden herkesin kolaylıkla ulaşabileceği bazı istatistiklere göz atarak AKP döneminin hiç de iddia edildiği gibi başarılı sayılamayacağını görebiliriz.

OECD sağlık harcamaları/ Kaynak : Evrimağacı

Yukarıdaki tabloda açıkça görüleceği gibi OECD ülkeleri arasında gayrı safi hasıla içinde sağlığa en az bütçe ayıran ülke Türkiye. Bütün bu harcamaların ne kadarının inşaat harcamaları olduğunu da ayrıca tartışmaya değer.

Bir diğer tabloya  bakarak yıllar içinde AKP yönetiminin sağlık için ayırdığı bütçenin nasıl azaldığını da görebiliyoruz.

Dünya bankası verilerine göre yıllar içinde sağlık harcamaları.

Bir başka tabloda ise yine OECD ülkeleri arasında kişi başına düşen hekim ve kişi başına düşen yatak sayılarına baktığımızda pek de iftihar edecek bir manzarayla karşılaşmıyoruz.

OECD rakamları/ Kaynak: Evrimağacı

Yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi kişi başına düşen hasta yatağı sayısı bakımından sadece dört ülkeden (Kanada, İngiltere, İsveç, Danimarka) daha iyi durumda sayılırız. Yine aynı tabloya göreyse bin kişi başına düşen hekim sayısıyla en kötü durumdayız. Bu da başta hekimler olmak üzere tüm sağlık çalışanlarımıza nasıl bir yük düştüğünü açıkça göstermektedir.

AKP’nin salgına hazırlıklı olduğu iddiasının temelsizliğini başka bir çok  açıdan tartışmaya açmak mümkün. Salgın bir tehdit olmaktan çıkıp hayat normalleşmeye başladığı zaman tartışmaya ve başka bir sağlık politikasının mümkün olduğunu yüksek sesle söylemeye devam edebiliriz.

Şimdilik sadece son derece kabarık vaka sayısına rağmen düşük seyreden ölüm sayısıyla teselli bulabiliriz.

İstatistiki verilere bakarak bazılarının bir başarı olduğundan söz edebileceği gibi biz de büyük bir başarısızlık olduğunu söyleyebiliriz.

Eğer bir başarıdan söz edeceksek  aylardır büyük özveriyle çalışan sağlık çalışanlarına, bütün risklere rağmen rahat evlerimizde yaşamımızı sürdürmemiz için çalışmak zorunda olan emekçilere ve öncelikle salgının etkilerini en aza indirebilmek için bu bahar günlerinde evlere hapsettiğimiz 65 yaş üstü insanlarımıza  borçluyuz.

Eğer bir başarısızlık varsa tamamen ülkeyi 18 seneden beri yöneten AKP iktidarı sorumludur.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

2019: Zorlu mücadelelerin yılı  

Geçtiğimiz yıl, dünyanın en önemli olayı, Avrupa’da yükselen Yeşil Dalga oldu. Yeşillerin seçim başarıları ve Yeşil Yeni Düzen tartışmaları, sağ popülizme karşı yeni umutlar yeşertti. Yükselen iklim hareketlerine Kazdağları’ndaki maden mücadelesinin verdiği ses ise bu yıl da duyulacak gibi.

Benim, 2019 muhasebesinden öne çıkardıklarım şöyle:

Türkiye’de yılın en önemli olayı

2019 yerel seçim sonuçları her şeye rağmen AKP iktidarının sonunun yakın olduğunu gösterdi. Büyük şehirlerde kaybedilen belediyeler ve özellikle İstanbul seçimlerinin  yenilenmesi süreci iktidar bloğundaki çatlağı büyüterek ülkenin siyasi kompozisyonunun yeniden şekilleneceğinin işaretlerini verdi.

Dünyada yılın en önemli olayı

Avrupa’da yükselen Yeşil Dalga. Dünyayı bir kabus gibi kuşatan popülizme karşı mevcut düzen partilerinin sözlerinin tükendiği bir ortamda Yeşillerin seçim başarıları ve gündemin bir parçası olan Yeşil Yeni Düzen tartışmaları neo-liberal ekonomi politikaları ve sağ popülizme karşı yeni umutlar yeşertti.

Türkiye’de yılın en başarılı ekoloji mücadelesi

Kazdağları’nda yapılması planlanan altın madenlerine karşı yerelde başlayıp Türkiye’nin her yanından gelen destekle aylar boyu inatla sürdürülen mücadele önümüzdeki yıllar boyunca da sürecek gibi görünüyor.

Dünyada yılın en başarılı ekoloji mücadelesi

İklim krizini görmezden gelen hükümetlere ve tüm iktidar sahiplerine karşı geleceklerini büyüklere bırakmadan mücadelenin ön saflarına geçen gençlerin yürüttükleri küresel iklim mücadelesi.

Türkiye’de yılın en önemli ekolojik felaketi

Yıllardır süren mücadeleye rağmen binlerce yılın kültürel mirası Hasankeyf’in yapılacak Ilısu Barajı nedeniyle sular altında kalmaya başlaması yılın sinir bozucu kaybı oldu.

Dünya’da yılın en önemli ekolojik felaketi

Bu alanda maalesef pek çok olay yaşandı. Belki de hala sürmesi nedeniyle Avustralya’da bir türlü söndürülemeyen orman yangınları, iklim krizi nedeniyle önümüzdeki yıllarda da sürecek iklim felaketlerinin işareti gibi.

Türkiye’de yılın en büyük skandalı

Tutukluluğu iki buçuk seneye yaklaşan Osman Kavala’nın AİHM kararına rağmen tutukluluk halinin devamı yılın skandalı.

Dünyada yılın en büyük skandalı

Donald Trump’ın ABD’de, Boris Johnson’un İngiltere’de hala iktidarlarını koruyor olmalarından daha büyük skandal olabilir mi?

Kanal İstanbulKöşe YazılarıManşetYazarlar

İhtiyatlılık ilkesi ve Kanal İstanbul

Rekor düzeyde artan işsizlik, dar gelirlileri çıldırtan asgari ücret, ardı ardına batan şirketler, büyüyemeyen ekonomi gibi sorunlardan boğulan iktidar, 2011 yılından beri gündemi bir şekilde işgal eden çılgın Kanal İstanbul projesini yeniden ısıtarak önümüze koydu.

Konunun uzmanlarının ve bilim insanlarının yıllardır yaptıkları açıklamalarla Kanal İstanbul projesinin ekonomik, hukuki, sosyal ve ekolojik yıkımlara yol açacağı ayan beyan ortada iken alelacele yazdırılan ve bilimselliği son derece kuşkulu bir ÇED raporu toplumun geniş kesimlerinin itirazına neden oldu.

Sadece finansal ve hukuki engeller nedeniyle bile gerçekleşmesinin bir hayalden öteye geçmesi pek mümkün görünmeyen Kanal İstanbul projesi esas olarak getireceği ekolojik yıkım nedeniyle tartışılıyor.

Yok edilecek ormanların, meraların ve tarımsal alanların, su kaynaklarının sonucunda İstanbulluları nasıl bir geleceğin beklediği konusunda uzmanların yaptığı uyarılar kapkara bir tablo çiziyor.

Yapılacak kanal sonucunda Karadeniz ve Marmara Denizi’nin ekolojik dengesinin bozulacağı yolunda yapılan bilimsel saptamalar ise sadece İstanbul’da yaşayanları değil, çok daha geniş bir coğrafyanın tüm canlı yaşamını ölümcül bir tehdidin beklediğini işaret ediyor. Üstelik bu tehdit geri dönüşü ve telafisi mümkün olmayan bir felaket anlamına geliyor.

Konunun uzmanları ve bilim insanlarının bu korkunç ihtimal üzerinde  tartışıp ne sonuca varacaklarını beklemeden,  proje sahiplerine ve tüm ilgili taraflara, İhtiyatlılık İlkesi’ni hatırlatmalı ve doğa hakları savunucuları olarak bu ilke doğrultusunda hareket etmelerini talep etmeliyiz

İhtiyatlılık İlkesi nedir?

Özellikle çevre hukuku gündemine 1970’lerden itibaren giren İhtiyatlılık İlkesi, olası bir risk durumunda nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini gösterir. İnsan ve çevre sağlığına yönelik geri dönüşü ve telafisi mümkün olmayacak bir risk ihtimali bulunması durumunda, risk olmadığına dair emin olunana kadar bu doğrultuda hareket edilmemesini, adımlar atılmamasını önerir.

İhtiyatlılık İlkesi kavramını (Precautionary principle/ Vorsorgeprinzip) çevre ve insan sağlığını ilgilendiren konularda ilk kez Alman hukukunda 1970’li yıllarda görüyoruz. Bu tarihten itibaren bir çok uluslararası metinde karşımıza çıkıyor: 1980’lerde Ozon tabakasının korunmasına ilişkin Viyana Konvansiyonu’nda, 1987 2.Kuzey Denizi’nin Korunması Bakanlar Deklarasyonu’nda, 1992 Rio Deklarasyonu’nda, AB’nin temellerinden olan Maasricht Anlaşması’nda ve başta UNESCO, BM Çevre Ajansı (UNEP) olmak üzere bir çok uluslararası kurumun insan ve çevre sağlığını ilgilendiren metinlerinde İhtiyatlılık İlkesi önemli yer tutar.

Bütün bu uluslararası anlaşmalarda ve metinlerde “bilimsel olarak risk olmadığı tüm açıklığıyla kanıtlanmamış hallerde” İhtiyatlılık İlkesine göre hareket edilmesi gereği vurgulanır.

Ekolojik Anayasa Girişimi tarafından 2 Ocak 2012’de TBMM Anayasa Komisyonu’na sunulan yeni anayasa için öneri paketinde de İhtiyatlılık İlkesi hatırlatılır:

“Devlet, tüm faaliyetlerde doğal varlıkların kendilerini yenileyebileceği şekilde kullanılmasını sağlamak için İhtiyatlılık İlkesi çerçevesinde gerekli önlemleri alır.”

Kanal İstanbul ve İhtiyatlılık İlkesi

İhtiyatlılık İlkesi çerçevesinde kamu yararı ve doğa hakları öncelikli olarak görülerek olası risk durumunda geri dönüşü ve telafisi mümkün olmayan zararın ortaya çıkmayacağına dair ispat beklemeliyiz.

Uzmanların ve bilim insanlarının kamuoyu ile paylaştıkları görüşler ve uyarılar Kanal İstanbul projesinin gerçekleşmesi halinde ciddi hukuki, ekonomik, sosyal, depremsel ve ekolojik zararların oluşacağını ortaya koymaktadır. Bu uyarıları dikkate almak zorundayız.

İhtiyatlılık İlkesi gereğince, projeyi savunanlardan güvenirliliği şüphe yaratan, taraflı ve uydurma ÇED raporları ısmarlamak yerine açık bir bilimsellikle, özellikle ekolojik zararın oluşmayacağına dair kanıtlar sunmalarını bekliyoruz.

Uyarıların herhangi birinin gerçekleşmesi halinde geri dönüşü ve telafisi mümkün olmayan felaketlerle karşı karşıya kalabileceğiz. Bu durumdan sadece bugünkü İstanbul halkı değil, hem gelecek kuşaklar hem de balığıyla, ormanıyla, suyuyla, havasıyla Karadeniz ve Marmara bölgesinde tüm canlılar zarar görecek, ekolojik denge bilinmeyen bir şekilde bozulacaktır.

Zaten görünen odur ki ihtiyatlılık gösterip iktidar bu projeden vaz geçerse sükseden başka kaybedecek bir şeyi de olmayacaktır.

Aslında basiretli tüccarlardan bile her durumda fayda/maliyet analizi yapmaları, olası her tür risk durumunda elde edilecek fayda ve ortaya çıkması muhtemel zarar dengesini gözetmeleri beklenir. Devleti şirket gibi yönetme iddiasıyla yola çıkanlardan çılgın projeler değil, en azından basiretli bir tüccar gibi davranmalarını beklemek herhalde hakkımızdır.

Kategori: Kanal İstanbul

Köşe Yazıları

Dünya kupasına seyirci olmak

Biz ulusça topyekun hafta sonu yapılacak kader seçimlerine odaklanmışken bizim dışımızdaki dünyada başka şeyler oluyor. Meraklılarının dört yıldır beklediği  dünya kupası maçları geçen hafta resmen başladı ve tüm hızıyla devam ediyor.

Bu sene Rusya’da yapılan şampiyonaya elemeleri geçerek gelen 32 ülkenin ulusal futbol takımı katılıyor.

Takımlar aylar süren hazırlıklardan sonra en iyi performanslarını göstermeye çalışırken statların dışında bambaşka bir şenlik sürüyor.

Takımlarını desteklemek için dünyanın dört bir yanından gelip Rusya’nın dört bir yanındaki 12 şehrine dağılan on binlerce taraftar en klişe deyimle futbolun sadece futbol olmadığını yaşayarak gösteriyorlar. Turnuvada maçlara çıkan futbolcuların tabii ki kazanmak gibi bir hedefleri var, bu amaçla canla başla mücadele ediyorlar. Taraftarlar ise bambaşka bir havada, maçları ve sonuçlarını fazla dert etmeden farklı ülkelerden gelen insanlarla bir arada olmanın keyfini çıkarıyorlar.

Ülkeler arasında mesafeler kısalıyor, halklar arasında önyargılar yok oluyor,  yepyeni dostluk köprüleri kuruluyor.

Meksikalılarla tekila shot kadehleri kaldırıyor, Mısırlılardan nargile çekmeyi öğreniyor, Japonlarla sush yiyerek Kolombiyalılarla mate de coca çayı yudumluyorlar. Ev sahibi Ruslar da ilk bir kaç günün şaşkınlığını ve ürkekliğini üzerlerinden attıktan sonra votkalarıyla partiye dahil oldular.

Sokaklar, barlar, parklar, otel lobileri, metro istasyonları adeta bir maskeli balodaymışçasına rengarenk formalarıyla  ve ulusal kıyafetlerine bürünmüş taraftarlarla dolu. Ellerinde bayraklar var ama bu bayraklar alışıldığı tarzda saldırgan bir edayla birbirlerine sallanmıyor,  burada, bu karnavalda var olduklarını göstermek istercesine taşınıyor.

Daha önce haritada yerini bulamayacakları ülkelerin bayraklarıyla, formalarıyla sarmaş dolaş bir araya gelerek fotoğraf çektiriyorlar. Zaten amaç da bu: Büyük aile fotoğrafında yer almanın coşkusunu paylaşmak.

Bu büyük aile fotoğrafının dışında kalan Türkiyeliler nereden geldiklerini soranlara karşı suskun ve mahcup. Güzel ve yalnızlaştırılmış ülkemizin insanları turnuvanın ve dolayısıyla büyük aile fotoğrafının dışında olmanın ezikliği içindeler. Ne ülkece gelişmişlik düzeyimizi, ne insan hakları karnesindeki olumsuzlukları, ne sebepsiz yere hapiste tutulan gazetecileri ve hatta ne paramızın itibar kaybetmesini dert eden yurdum insanı Rusya’da sadece dışarıdan pasif futbol seyircisi. Bu nedenle dertli, bu nedenle başı öne eğik. Son senelerde AKP yönetimince dünyadan koparılıp iyice içe dönerek yalnızlaşan Türkiye insanının durumunu en sembolik haliyle anlatan durum belki de dünya kupasındaki büyük aile fotoğrafının dışında olmak.

Rusya’nın 12 kentinde maçlar yoğun bir tempoda devam ediyor. Günde ortalama 3 maç oynanıyor. Maç saatleri dışında sokakları dolduran taraftar grupları maç başlar başlamaz en yakındaki ekran başında buluşup Rusya’nın kim bilir hangi kentinde oynanan maçı yan yana izliyorlar.

Şimdilik ilk tur eleme maçları oynanıyor. 32 takımdan 16’sı buradan sonraki maçlarda olmayacak. Bu aşamada takımlar olabildiğince rahat, dolayısıyla sonuçlar sürprizlere açık. Kaybeden takımların telafi imkanları bulunduğundan iddialı takımların maçlara tam anlamıyla asıldıkları söylenemez.

Ulusal maçları olmayan taraftarlar adlarını ezbere bildikleri futbol starlarının takımlarını daha özel bir ilgiyle izliyorlar ama genel temayül futbolun süper güçlerine karşı ezilen takımların tarafını tutmak. Söz gelimi  Almanya ilk maçında yenildiğinde, Messi penaltı kaçırdığında, Brezilya gol yediğinde beynelmilel dayanışma ruhunun canlandığını görüyorsunuz. İşte orada hangi takımın formasını veya bayrağını taşıdıkları fark etmiyor, kendi takımları kazanmış gibi coşkuyu paylaşıyorlar.

Çoğu iddiasız ülke taraftarı mucize beklentisi içinde başladıkları maçları tahmin edildiği gibi güçlü takımları kazanmasını bile dert etmiyor. Çünkü bu büyük şenliğe katılmanın keyfi yetiyor.

İlk tur maçları geçilip sona yaklaşıldıkça bu dostluk ve dayanışma havası daha ne kadar sürer bilinmez. Belki futbolun alışık olduğumuz maço azgınlığı tekrar yüzünü gösterir. Olsun, fanatikler dışındaki bu şenliğe katılanların ağzında sadece eleme turları esnasında statlarda ve sokaklarda yaşanan heyecanın o fevkalade  tadı kalır, bir de o büyük aile fotoğrafın içinde bulunmanın hazzı.

Aile fotoğrafları iyidir, insanı güvende hissettirir. Geriye dönüp bakıldığında sevdiklerinizle paylaştıklarınızın sıcaklığını hatırlatır.

Türkiye’nin dünya futbol kupası fotoğrafında yer almıyor oluşunu futbol dünyasının Hollanda gibi, İtalya gibi devlerinin de turnuva dışı kalmasını düşünerek geçici bir durum olarak görüp avunabiliriz. Hatta bir sonraki şampiyonaya daha iyi hazırlanır, şansımız da yaver giderse katıla da biliriz. Oysa esas  dert etmemiz gereken konu insan hakları, demokrasi standartları, ifade özgürlüğü karnemizdeki notların düşüklüğü nedeniyle medeni ülkeler aile fotoğraflarından dışlanmaktan ne zaman kurtulacağımız.

 

 

Mahmut Boynudelik

Ekolojik YaşamGünün ManşetiManşet

Yeşil Gazete’den Bayram için 7 tatil önerisi

Önümüz Bayram, arkası yaz. Yani öğrenciler ve çoğu çalışan için tatil zamanı. Herkes kendi meşrebince tatil yörelerine akarken biz de Yeşil Gazete olarak tatil yeri önerilerinde bulunmak yerine gideceğiniz tatil yörelerine  yakın ekoloji  mücadeleleri verilen yerleri dikkatinize sunuyoruz. Böylece, tatil yapacağınız yerin yakınlarındaki ekolojik tahribatı gözünüzle görecek veya tehdit altındaki yerlerin belki de son kez tadını çıkaracak, sizden sonra gelecek insanlara anlatacağınız izlenimler biriktirebileceksiniz.

Yeşil Gazete olarak maksadımız kesinlikle tatilinizi zehir etmek değil! Belki ekolojik mücadelesini kararlılıkla sürdüren yerel halkla dayanışmak, belki, sadece selam vermek ya da mücadelelerinden ilham almak istersiniz diye düşündük.

İşte Yeşil Gazete’nin tatil için görmeden gelmeyin diye önerdiği 7 harika.

·      Akkuyu

Tatil planınızda Doğu Akdeniz varsa Mersin – Anamur arasında nükleer santral yapılması planlanan Gülnar-Büyükeceli’de mutlaka bir mola verin. Türkiye’de ekoloji mücadelelerinin belki de en eskisi burada. Üç kuşağı bulan nükleer karşıtı mücadele santral projesini iki defa iptal ettirdi. Şimdi Ruslara ihale edilen projeyi durdurmak için henüz  geç değil. Yani hazır Akkuyu’ya gelmişken Akdeniz’in radyasyona bulanmamış sularında yüzme fırsatını kaçırmayın.

 

·      Artvin

Artvin’in yolu biraz sapadır, belki de bu nedenle müthiş doğası son zamanlara kadar bozulmadan kalabilmiş. Son yıllarda HES’çilerin en gözde mekanı. Şehrin hemen yanı başında devasa HES projelerinin biri biterken diğeri başlıyor. Ama esas olarak Cerattepe’ye uğramanızı ve altın madenlerine karşı direnen Artvinlilerle bir çay içmenizi öneririz.

Tabii Doğu Karadeniz seyahat rotanızda  Hopa’daki çay kooperatifine de uğrayıp üreticilerden çay alın, Rize’de Yeşil Yol’a dair yerel halkın görüşünü dinleyin ve Özellikle Çayeli / Senoz’da ineğini satarak hukuk mücadelesi sürdüren Nacaklı Sinan (Sinan Akçal) ile muhabbet etmeden dönmeyin.

 

 

 

·      Hasankeyf- Sur –Halfeti

Güneydoğu bugünlerde popüler tatil merkezleri arasında sayılmaz ama farklı bir tatil arayışında olanlara  daha cazip bir teklifimiz yok.

Antep’ten başlayan bir yolculukta önce baraj suları altında kalan Halfeti’ye uğrayıp sular altındaki evlerin damlarını ve minarenin bakiyesini fotoğraflayın. Hasankeyf’i de benzer bir akıbet bekliyor. Tüm mücadelelere rağmen yapımı süren Ilısu barajı altında kalacak kadim Hasankeyf şehrini ve bölgede yaşamını sürdürme mücadelesini sürdüren insanları hafızanıza kaydedin. Buralara gelmişken Mardin ve Midyat’a mutlaka uğrarsınız ama ne olur Diyarbakır’da Sur’a uğramadan, yaraları hala tazeyken kentsel dönüşüm adı altında bir kez daha yaralanan Sur’u görmeden dönmeyin.

 

·      İğneada

Önereceğimiz yerler arasında İstanbul’a en yakını İğneada. İki saatlik bir yolculuktan sonra ulaşabilirsiniz, neredeyse İstanbul’un burnunun ucu. Istranca dağlarının bitip Longoz ormanlarının uzandığı Karadeniz sahillerinde nükleer santral hesapları yapılıyor. Ne diyelim, Allah akıl fikir versin!

 

·      Kazdağları

Kazdağları hem barındırdığı biyoçeşitlilik açısından hem de maruz kaldığı ekolojik tehditlerin çeşitliliği açısından mutlaka görülmeye değer. Altın madencileri bir ucundan, bölgeyi ülkenin kalorifer kazanına çevirmek isteyen termikçiler öte yandan, taş ocakları, HES’çiler diğer yandan Kazdağlarına göz diktiler. Ama bölge insanı da yaşam alanlarını korumakta kararlı.

Yeşil Gazete’de okumuşsunuzdur en son geçen hafta Bayramiç Kurşunlu köylüleri feldspat madeni çıkarmak için köylerine gelen madencileri kovdular ama aslında Kazdağı ahalisi misafirperverdir, gelen konuklarını ağırlamaktan mutluluk duyarlar, mutlaka uğrayın.

 

·      Sinop

Sinop bugüne kadar Karadeniz kıyısında eşsiz doğası ile bilinen sakin bir şehirdi. Şimdi Sinop da nükleer tehdit altında. Nükleer santrali yapabilecekler mi, zaman gösterecek. Ama siz siz olun vakit geç olmadan dünya gözüyle görün nükleere kurban edilmek istenen yeri. Hazır buralara gelmişken batıya doğru termikçilere direnen Gerzelilere ve Kastamonu – Cide’de Loç vadisini HES’lere karşı savunan sarı yazmalılara da uğramayı ihmal etmeyin

 

·      Soma – Bergama

Tatil güzergahınız Ege’de bir yerlerde ise yol üzerinde Soma var. Eski tütün, yeni zeytin beldesinin kirli kömür enerjisi uğruna insan eliyle nasıl harap edildiğini Soma’dan daha iyi göreceğiniz bir yer bulamazsınız. Zeytinlikleri kesildiğinde müthiş bir dayanışma ve direniş örneği sergileyen Yırca köylülerini tanıyın, Yırcalı kadınların el emeği ürünü sabunları, reçelleri, salçaları da satın alıp destek olabilirsiniz.

Soma yakınlarında Bergama da var. Bergamalılar altın madencilerine karşı yıllardır direnişi sürdürüyorlar. Belki de Türkiye çevre hareketinin Akkuyu ile birlikte en uzun soluklu mücadelesi ilk günkü heyecanıyla sürüyor.

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Ekolojik Yaşam

Köşe Yazıları

Şimdi önümüze bakalım

Bugün 17 Nisan 2017.  Sabah uyandığımızda ülke aynı ülke, yaşadığımız sokaklar aynı sokaklar, mahallemizde gördüğümüz insanlar aynı insanlar, gökyüzü aynı gökyüzü.

Oysa dün yapılan referandumda kaybettik, bundan önce defalarca kaybettiğimiz gibi. Sonuçlar bu ülkeyi ve içinde bulunduğumuz siyasi, sosyolojik yapıyı az da olsa bilenler için şaşırtıcı olmadı.  Temennilerimiz vardı, bir mucize bekliyorduk, o mucize gerçekleşmedi.

YSK’nın son dakika kararıyla mühürsüz oy pusulalarının geçerli sayılmasını ve türlü çeşitli şaibeyi bu referandumun meşru olmadığını ilan etmek için yegane gerekçe olarak görmeyeceğiz. Şairin dediği gibi zarların hileli olduğunu masaya oturmadan biliyorduk. Bu referandumun meşruiyetini en başından beri sorguluyorduk. Ülkenin üçüncü büyük partisinin yöneticilerinin dört duvar arasında etkisizleştirildiğinin, 80’den fazla yörenin seçilmiş başkanlarca değil kayyumlarca yönetildiğinin, basının susturulduğunun, muhalif STK’larının sindirildiğinin, burjuvazinin korkaklığının ve iki yüzlülüğünün farkındaydık.

Bütün bu koşullara rağmen referandumdan kıl payı denilebilecek oranda kayıpla çıkmamız bile ilerisi için ümitli olmamızı engellemiyor.

Referandum sonucunun ülkenin muktedirlerini ne kadar mutlu ettiğini bilmiyoruz ama işlerinin bundan sonra daha da zor olacağını  biliyoruz. Nüfusun yarısının onaylamadığı bir yapısal değişikliği nasıl uygulayabilecekleri sadece bizim değil, Türkiye’yi çeşitli nedenlerle yakından izleyen dış çevrelerin de yakın takibi altında olacak.

Önümüzdeki günlerde  referandum sonuçları üzerine epeyce tartışacağız. Ve görünen o ki çok yakın bir gelecekte ülkenin siyasi yapısı ister istemez yenide şekillenecek.

Gelecekteki siyaseti belirlemekte temel belirleyici olacağa benzeyen ilk ve en görünür referandum sonucu  seçmenlerin en az yarısının önceliğinin demokrasi olmadığıdır. Bu gerçeği tüm çıplaklığıyla tespit etmeden yapılacak tüm  tartışmalar beyhudedir. Demokrasinin temel değerleri olan kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetler uyumu adı altında pazarlanan tek adam yönetimine ülke nüfusunun yarısı rıza göstermiştir. Durum bu kadar nettir ve net olduğu ölçüde iç acıtıcıdır. Bu durumu eğitimsizlik gibi, yoksulluk gibi, körü körüne milliyetçilik gibi faktörlerle açıklamaya çalışanlar olabilir ama nedenler bir başka tartışmanın konusu olabilir.

Ancak bu tespiti yaptıktan sonra ileriye dönük bir yol haritası çıkarılabilir. Demokrat olmak zordur, demokrasiyi içkinleştirmek daha da zordur. Kendini demokrat olarak görenler bu veriler ışığında kısa vadede kalıcı bir seçim başarısının imkansızlığını göreceklerdir.

Referandum sonrası toplumun yarısını sarmalayan umarsız ruh halinden bir an önce kurtulup nelerin yapılabileceğini ve bizim neler yapabileceğimizi bugünden konuşmaya başlamamız gerekiyor.

Evet, ortada çözülmesi gereken bir problem var ve biz bir şekilde bu problemi çözmeden bu ülkede huzur içinde yaşayamayız. Şimdi her şeyi ama her şeyi yeniden sorgulama, geçmişin bizi kısıtlayan düşünsel formasyonunu gözden geçirme ama en önemlisi umutsuzluğa kapılmama zamanı.

 

Mahmut Boynudelik

Köşe Yazıları

Galiba yapabiliyoruz!

Özellikle sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla anayasa değişikliği referandumu kampanyaları bana büyük ümit veriyor. Yanlış anlaşılmasın, referandum sonucunu şimdiden kestirebildiğim iddiasında değilim. Ama izleyebildiğim kadarıyla süreç son derece heyecan verici ve ilerisi için bir çok ders içeriyor gibi.

Bir çok insan siyasi kampanyaların sosyal medya ayağını küçümseme, klavye aktivizmi, kliktivizm gibi adlandırmalarla değersizleştirme, hatta tuzak olarak gösterme eğiliminde.

Zygmunt Bauman son görüşmelerinden birinde sosyal medyayı çok kullanışlı ve keyifli bir tuzak olarak niteliyor. Bauman’a göre insanların çoğu sosyal medyayı bir araya gelmek veya ufuklarını genişletmek için değil, tam tersine, kendilerine kendi seslerinin yankıları olan sesleri duyacakları, kendi yüzlerinin yansıması olan yüzleri görecekleri bir konfor alanı yaratmak için kullanıyor.
Anayasa referandumu kampanyalarını sosyal medya üzerinden değerlendirirken Bauman’ın dikkat çektiği hususların bilakis olumlu bir işlev yerine getirdiğini söyleyebiliriz.

İktidar çevreleri referandum kampanyaları sırasında bilinçli bir şekilde psikolojik üstünlük sağlayarak hepimize tepeden inme değişiklik paketine “evet” demekten başka bir seçenek olmadığına inandıracaklarını sanıyorlardı. Kitlelerin bu yenilmişlik duygusuna teslim olacakları ve kuzu kuzu sonuçları kabul edecekleri var sayılıyordu.

Başlangıçta rüzgar o yönden esiyordu, çünkü muhalefet partilerinin gücünün halkı hayır yönünde oy vermeye mobilize edemeyeceğini görüyorlardı. Zira MHP yönetimi iktidar blokuna bir şekilde dahil edilmiş, HDP kanunsuz  gözaltı ve tutuklamalarla susturulmaya çalışılmıştı. CHP’nin önderlik edeceği bir hayır kampanyasının da iktidarın gücü karşısında etkisiz olacağı zaten herkesin malumuydu.

Basının uzun süredir etkisizleştirildiği de göz önüne alındığında AKP stratejistleri dikensiz bir gül bahçesi bekleyişi içindeydi. AKP’nin referandum stratejisini bozabilecek tek faktör insanların kendilerine dayatılan çaresizliğe rıza göstermeyip seslerini çıkartmaya başlamaları olabilirdi.

Sosyal medyanın işlevi işte bu noktada devreye girdi. İnsanlar sosyal medya paylaşımları sayesinde yalnız olmadıklarını, üstelik sanılandan daha çok insanın dayatılmak istenen tek adam rejimine itiraz ettiklerini gördüler. Giderek tek adam anayasasına yönelik mesajlar çoğalmaya başladı. Şimdiye dek suskunlukla pasif izleyici olmayı seçmiş hiç umulmadık kişilerin de kenarından kıyısından hayır diyen mesajlara destek vermeye başladıkları görüldü. İhtiyaç duyulan tam da buydu: sıradan dediğimiz insanlar kendi seslerinin yankılarını duymaya, kendi yüzlerinin yansıması olan yüzleri görmeye başladılar. Bauman’ın sözleriyle bir konfor  alanı oluşmaya başlamıştı ve insanlar politik aktörlerden göremedikleri itici gücü ancak kendi iradeleriyle oluşturabileceklerine inanmaya başladılar.

Sosyal medyada çok renkli, çok çeşitli sloganlar, videolar, yazılar dolaşıma girmeye devam ediyor. Üstelik bu mesajların hiçbiri bir merkezden yönetilen reklam kampanyaları gibi değil. Yukarıdan dolaşıma sokulmaya çalışılan bir slogan, bir şarkı, bir görsel değil paylaşılan. Kimi mizah yoluyla, kimi ana medyada dile getirilmeyen gerçekleri bulup çıkartan, kimi kendilerinin besteledikleri şenlikli paylaşımlar. Dile getirilen itirazlar da, talepler de toplumun çoğulculuğunun yansıması gibi farklılıklar barındırıyor. Her birey, her kesim kendi farklılığını yansıtan bir mesajı üretiyor, dolaşıma sokuyor, paylaşıyor. Meclis oturumlarının veya ana akım TV kanallarının tatsız tartışma programlarındaki kısır siyasi  çekişmelerin çok ötesinde bir canlılık var sosyal medyada.

Tıpkı Gezi’de olduğu gibi bir arada olması hayal edilemeyen farklı kesimler bir amaç peşinde bir araya gelebildiklerini bir daha gösteriyorlar. Siyasette  çok kullanılan bir sloganı duruma uyarlarsak “nasıl bir dünya istiyorsak öyle bir muhalefet hareketi!”. Çünkü sosyal medyadaki bu muhalif canlanmanın ne bir merkezi var, ne bir lideri. Kimse kimsenin işine karışmıyor, kimse kimseden izin almıyor, onay beklemiyor. Her birey gönlüne yatan, aklına uyan, kendi dertlerini en iyi ifade eden, taleplerini dile getiren mesajı paylaşıyor.

Referandum sonucunda “hayır”’lı bir sonuç çıkmasını arzulayanların işi kuşkusuz sosyal medyada klavye başı aktivizmi ile sınırlı değil.

Kimileri sadece klavye başında hayır demeyi sürdürürken, referandum günü yaklaştıkça olabilecek baskılara ve yıldırma çabalarına rağmen isteyenler sokaklara çıkarak, kapı kapı dolaşarak, yakınlık duydukları siyasi partilerin toplantılarına katılarak erişebildikleri insanları iktidar propaganda aygıtının hipnozundan kurtarmak için geleneksel siyaset yöntemlerine devam edecekler, sandık güvenliğini sağlamaya çalışacaklar.

Ne diyelim, bu daha başlangıç! Önemli olan ilk adımın atılarak anayasa değişikliği tartışmalarının başladığı günlerdeki peşin yenilmişlik duygusunun büyük ölçüde dağılmış olması, haklı olmanın yanında az sayıda olmadığımızı görmeye başlamamız ve “evet, yapabiliriz!”’i daha fazla inanarak, daha yüksek sesle dile getiriyor oluşumuz.

Mahmut Boynudelik

Yazarlar

Evet, yapabiliriz!

Anayasa değişikliğine dair görüşmelerin TBMM Anayasa Komisyonunda tüm hızıyla devam ettiğini gazetelerden okuyoruz. Muhalefetin söz hakkı kısıtlanarak,  Meclisin tüm teamülleri yok sayılarak değişiklik paketinin bir an önce TBMM Genel Kuruluna getirileceğini, ardından da 12 Eylül cuntası günlerini aratacak bir propaganda sürecinin sonunda yapılacak referandumla sonuçlandırılacağını sonunu bildiğimiz bir film izler gibi çaresizce kabullenmemizi istiyorlar.

Maruz kaldığımız durum tam anlamıyla bir  psikolojik harp senaryosu. Yenilgiyi peşinen ve sessizce kabul etmemizi sağlamaya çalışıyorlar.

Bu paketin içeriğini bilmeden ve tartışmadan, hazırlanma sürecine göstermelik de olsa katılmadan oluşacak yeni duruma rıza göstermemizi bekliyorlar.

Bir olup bitti ile karşı karşıyayız, sanki itiraz etme hakkımız yokmuş, kapalı kapılar arkasında hazırlanan değişiklik paketine rıza göstermekten başka bir seçeneğimiz yokmuş gibi düşünmemizi istiyorlar.

Bizi azınlık olduğumuza, çoğunluğun iradesine boyun eğmekten başka yolumuzun olmadığına her fırsatta, bazen incelikle ve gerekirse baskılarla inandırmaya çalışıyorlar.

Kabul ettirilmeye çalışılan yeni anayasa değişikliği paketinin ne denli demokrasiden uzak olduğunu, demokratik kazanımlarımızı ortadan kaldıracak tuzaklar barındırdığını demokrasiyle ilişkisini koparmamış her zihniyetten hukukçu defalarca dile getirmeye çalışıyor. Bu konuda neredeyse söylenecek her söz söylendi ve her fırsatta söylenmeye devam edilecek.

Bu anayasa değişikliği paketine itiraz etmek için ilk ve en temel adımı yenilmişlik önkabulüne karşı çıkarak atabiliriz.

Bize psikolojik harp taktikleriyle kabul ettirilmeye çalışılanın aksine  her şey olup bitmiş değil, hatta henüz mücadele başlamış bile değil. Demokrasiyi hala önemseyen kitleler bu yenilmişlik duygusundan, muktedirlerin isteği dışında bir alternatif olmadığı yanılgısından bir an önce sıyrılıp seslerini duyulur kılmanın yollarını aramaya çıkmalılar.

Oldu bitti peşinde koşanların en korktukları şey insanların anlatılan bu hikayeye inanmadıklarını görmeleri olacaktır.

Anayasa değişikliğiyle sistemi tek kişinin keyfine bırakacak şekilde demokrasi kanallarını sonuna kadar tıkamaya çalışanlara verilecek en iyi cevap ne kadar sınırlı olursa olsun mevcut demokrasi kanallarını sonuna kadar kullanmak olacaktır. Oyunlarını ancak elimizdeki tüm demokratik enstrümanları alabildiğince kullanarak, sadece bu yolla bozabiliriz.

Geçmişte de bunun bir çok örneğini gördük, yaşadık. Nasıl 2003’te Irak krizi sırasında NATO güçleri topraklarımızda konuşlanmışken 1 Mart tezkeresinin Mecliste geri çevrilmesini sağlayıp savaş lobisinin hevesini kuşağında bıraktıysak, bu sefer de vicdanlara  ve akıllara seslenerek belki Mecliste, olmazsa sandıklarda hiç ummadıkları bir sonuç elde edebiliriz. O zaman Türkiye’yi sonu belirsiz bir maceraya girmekten ala koymuştuk, şimdi de sonucu az çok belli olan bir felaketi engellemek mümkün.

Hiç de sandıkları kadar azınlık olmadığımızı, 150 yıllık demokrasi mücadelesinin boş yere yapılmadığını, evrensel demokratik standartları hak ettiğimizi ve irademizi tek adamların keyfine bırakmaya niyetli olmadığımızı gösterebiliriz.

Gezi direnişinin sonlarına doğru eli sopalı, satırlı bindirilmiş kıtalar arkadaşlarımıza karanlık sokaklarda saldırmaya başladıklarında genç bir arkadaşımın attığı tweet mesajı galiba bugün de durumumuza çok uyuyor: “bizi dövemezsiniz demedik, bizi yenemezsiniz diyoruz”

Bugün de o tweet’i sık sık hatırlamamız ve birbirimize hatırlatmamız gerek: Bizim sesimizi kısmaya çalışabilirsiniz, göz altılarla, tutuklamalarla korkutabilirsiniz, elinizde tuttuğunuz propaganda araçlarıyla ahlaksızca linç edebilirsiniz ama bizi yenemeyeceksiniz!

Yaratmaya çalışılan korku ve yılgınlık iklimi bizim fıtratımıza uygun değil.

Çünkü bizler henüz güzel günler, güneşli günler göreceğimize dair inancımızı yitirmedik, yitirmeye de niyetimiz yok.

 

Mahmut Boynudelik

Kategori: Yazarlar

Hafta SonuKültür-SanatManşet

Zarların hileli olduğunu bilmiyorduk, çünkü L.Cohen henüz o şarkıyı yazmamıştı

“Bu adamın her bir şarkısını dinlediğimde bir roman okumuş kadar yoruluyorum” demişti romandan ve müzikten anlayan bir arkadaşım. Yanlış hatırlamıyorsam “famous blue raincoat” bitmiş, cigaralarımıza derince asılmış, dibi görünen tabii kanyak şişemizdeki son damlaları hak geçmesin diye bardaklarımıza yavaşça pay etmiştik. Sıradan bir Ankara akşamıydı.

49

Ankara’daki mütevazı öğrenci evimizdeki toplam beş plaktan ikisi Leonard Cohen’di de diğerleri nedense aklımda kalmamış. Geceler boyunca usanmadan Chelsea Hotel’i, Suzanne’ı, Who by fire’ı tekrar tekrar dinlerdik. Her defasında yeniden sarsılırdık, her defasında farklı bir ayrıntının tadını çıkarırdık.

Çok gençtik, heyecanımız henüz törpülenmemişti. Aşklarımız ve hayallerimiz bizi diri tutuyordu. Devrime inanıyorduk inanmasına ama yaklaşan kara bulutların da farkındaydık. 1 Mayıs 77 sonrası Ankara’ya dönüp evimize sığındığımızda, Maraş’tan, Çorum’dan, Bahçelievler’den sonra pikapta mutlaka Leonard Cohen’in bir şarkısı çalınıyor olurdu.

Biz henüz zarların hileli olduğunu, iyilerin kaybettiği savaşın bittiğini, oyunda şike olduğunu, kayığın dibinin delik olduğunu ve kaptanının bizi kandırdığını“ henüz bilmiyorduk, çünkü masumduk, kaybetmeye yazgılıydık ve üstelik Leonard Cohen henüz o şarkısını yazmamıştı.

51

Hayat hepimizi farklı yerlere savurdu ama L.Cohen ardımızdan gelmeye devam etti. Cohen’le ilgili haberler kulaktan kulağa yayılarak bize kadar ulaşıyordu. Nerede ne zaman konser vereceğini biliyor, albümlerinin arası uzadıkça derin bir merak içine düşüyorduk. Tabii bir de kitapları vardı, hepsi başucumuzdaydı uzun süre.

Çıkan her albümünü bir yerlerden duyuyor, edinmenin yolunu bir şekilde buluyorduk. Her bir albümünü nereden ve nasıl edindiğimi zihnime tüm açıklığıyla kaydetmişim. Şarkılarını ilk kez kimlerle, hangi ortamda dinlediğimi nasıl unutabilirim.

Zamanlar değişti; plakları, kasetler, onu cd’ler devraldı. Leonard Cohen’in her plağını, kasetini, diskini sakladım, gittiğim her yere götürdüm. Elimin altında mutlaka bir albümünün olması beni gittiğim her yerde kendi evimde hissettirdi.

52

Leonard Cohen’i canlı olarak ilk kez Berlin’de dinleme fırsatı buldum. O karanlık ve puslu Berlin akşamında konser salonuna akan ve Avrupa’nın her yanından gelen kalabalığın arasına karıştık. Koca salonda çoğu orta yaş üzeri hayranlarıyla hep birlikte  bir ayine katılan insanlar gibiydik. Cohen’in şarkılarını dinlerken neredeyse salondaki herkesin ağladığına, insanların birbirlerine sarıldıklarına şahit oldum. Sevgilim de omzumda usulca ağlıyordu ve ben neden diye sormamıştım. Konser bittiğinde uzun süre yerimizden kalkamamıştık.

Leonard Cohen’i daha sonra İstanbul ve New York’ta da dinleme şansım oldu. Her seferinde her sözcüğünü ezbere bildiğimiz şarkılarını ilk kez dinliyormuş gibi heyecanlandım.

Son albümüyle ilgili haberler sızmaya başlayınca bir mucizeye inanmaya başladım. Yeni bir turneye çıkar ümidine sarıldım. Marianne’a yazdığı veda mektubu aslında kendi vedası gibiydi. Yine de bizi yeni şarkılarından mahrum bırakmayacağına inanmak istedim.

50

“You want it darker” albümü yayınlandıktan sonra kendisiyle yapılan son görüşmelerden birinde artık gitmeye hazır olduğunu söylemişti. Oysa biz henüz veda etmeye hazır değildik.

53

 

Mahmut Boynudelik

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe Yazıları

Moğolistan’da bir hafta, ya da ekolojik yaşamın sınırları

Bir balık için okyanusun baş döndürücü derinlikleri neyse, bir kuş için gökyüzünün engin masmaviliği neyse, koyunlar, atlar ve Moğollar için de Moğolistan’ın uçsuz bucaksız yemyeşilliği işte öyle.

IMG_1981

Az gittik, uz gittik tarih kitaplarına inanırsak, kimilerimizin atalarının yıllarca at sırtında batıya doğru dörtnala gittiği düzlükleri, isyankar nehirleri ve geçit vermeyen başı karlı sıradağları tepeden seyrederek bir masal dünyasına indik. Başkent Ulan Batur’un dışına çıkar çıkmaz kendimizi zamansız bir coğrafyada bulduk.

Yaz ortasında bile eksilmeyen, solmayan, sonsuzluğa doğru göz alabildiğine uzarmış gibi görünen yeşillikler arasında özgürce koşuşturan atlar, başıboş dolaşan koyun sürüleri, miskin develer, tembelce geviş getiren öküzler Moğolistan’da geçirdiğim haftanın zihnimde iz bırakan görüntüleri. Her bir görüntüyü yaşı belirsiz bir Moğol kadını  ya da yüzündeki sert çizgiler kayaya çizilmiş gibi duran Moğol erkekleri veya gülen gözlerinde mutluluğun ışıltısı yansıyan Moğol çocukları tamamlıyor.

IMG_1637

Moğolistan’da bir noktadan diğerine giderken ya yol yok demek gerek ya da her yer yol! Boşuna “her Moğol kendi yolunda gider” dememişler. Hiç bir sınırın olmadığı dümdüz topraklarda bin bir baharatın kokusunun yayıldığı otların üzerinde daha önce geçmiş bir aracın belirsiz izlerinden de gidebiliyorsunuz veya kendinize yeni bir yol çiziyorsunuz. Saatler boyu ne bir köy, ne bir kasaba ya da medeniyeti temsil eden bir işaret görmeden yol alırken arasından geçtiğiniz koyun sürüsünün yakınlarında bir Moğol ailenin çadırına rastlıyorsunuz. Ger dedikleri, yurt diye de adlandırabileceğimiz ve her biri bir aileyi barındıran bu beyaz keçe çadırların arasında kilometrelerce mesafe bulunuyor. Gerler yeşilliğin ortasında minnacık beyaz lekeler gibi duruyor

Yurtlarda  yaşayan Moğollar göçebe kültürünün günümüzdeki uzantıları. Yaşamları  yüzyıl öncesinden, belki de binlerce yıl öncesinden hiç farklı değil. Bu insanlarla konuşurken yanı başınızdan Bilge Kağan’ın bir ulağının veya Cengiz Han’ın savaşçılarının geçivermesi kimseyi şaşırtmayacak sanki.

Göçebe Moğollar ekolojik yaşam düşleyenler için belki de son örnek, yoksa hayal gibi mi demek lazım?

IMG_1751 (2)

Doğayla iç içe yaşadıklarını söylemeye zaten gerek yok. Hayvanlarıyla beraber güneşi, yıldızları ve mevsimleri takip ediyorlar. Zorlu kışlara meydan okuyor, soğuk gecelere göğüs geriyorlar, dinmeyen yağmurlara, geçit vermeyen derelere, sağır eden gökgürültülü fırtınalara karşı hayvanlarıyla beraber mücadele ediyorlar. Sayısız yıldızın parıldadığı karanlık gecelerde, yakıcı güneşin altındaki uzun yaz günlerinde koyunlarını, keçilerini, öküzlerini, develerini ve atlarını kendilerinden önce gözetiyorlar.

Allahtan her şeyden herkese yetecek kadar var, sular bol, çayırlar sonsuz ve mavi gökyüzü sınırsız.

Moğolistan’ın yüzölçümü yaklaşık bir buçuk milyon kilometrekare, yani Türkiye’nin neredeyse iki katı, nüfusuysa üç milyondan az. Güneyde, Çin sınırındaki Gobi çölünü saymazsak her yer uçsuz bucaksız meralarla kaplı. Yeryüzünde kilometre kare başına en az insanın yaşadığı ülke Moğolistan herhalde. Buna karşı 60 milyon koyun, keçi, at, deve ve yak öküzü varlığıyla kişi başı en fazla evcil hayvanın yine bu coğrafyada yaşadığını öğreniyoruz.

Ülke nüfusunun yarısını barındıran bir buçuk milyon nüfusuyla başkent Ulan Batur göçebelikten yerleşikliğe geçişin tanığı gibi. Sovyetler etkisindeki kamu binalarının ve son yıllarda kapitalist entegrasyonun sembolü gökdelenlerin hemen etrafında hala yurtlarda yaşamın sürdüğü mahalleler uzanıyor. Başkent dışında nüfusu 5 000 ile 25 000 dışında değişen başka insan yerleşimleri olsa da onları şehir tanımına sokmak zor. Yani başkent Ulan Batur dışında yaşayanların neredeyse tamamı göçebe yaşamını sürdürüyor.

Peki, göçebelerin bu ekolojik yaşamlarını sürdürebilmeleri daha ne kadar mümkün? Geniş coğrafyada yayılan göçebe Moğolların çok yakın zamana kadar pazarla ilişkileri yerleşim yerlerinin uzaklığı ve çetin iklim koşulları nedeniyle neredeyse hiç yokmuş. Kendine yeterli bir ekonomi sürdüren halk pazar için peynir bile üretmiyor. Ekilir arazi yok denecek kadar az. Yumurtaların Rusya’dan ithal edildiği marketlerin raflarında şık ambalajlar içinde Hollanda peynirleri, Çin’den gelen meyve ve sebzeler satılıyor.

Sonsuz steplerde şimdiden atlı çobanların yanı sıra yol alan çoğu Japon veya Kore malı arazi araçları manzaranın bir parçası olmaya başlamış. Ger kamplarda konaklayan ve göçebe kültürünü yerinde ve en otantik haliyle görmek isteyen turistler bu süreci daha da hızlandıracağa benziyor. Göçebe yaşam tarzına rağmen okuryazar oranı son derece yüksek Moğolların kendilerini tüketim dünyasının girdabından kurtarması neredeyse imkansız. Şimdiden bir çok göçebe çoban birbirleriyle cep telefonlarıyla haberleşiyor. Özellikle gençler arasında geleneksel giysili insanların azaldığını hemen gözlemlemek mümkün.

IMG_1811

Göçebe yaşam tarzının bugüne kadar sürdürülebilmesinin temelinde uçsuz bucaksız meralar bulunuyor. Tarımsal üretim yapılan arazilerin son derece az olduğu ülkede Moğollar için sınırsız bir hareket alanı mevcut. Bu sınırsız hareket edebilme imkanı göçebe Moğollara hem kendine yeterli ekonominin altyapısını, hem de çok düşkün oldukları özgürlüğü sağlıyor.

İşte  can alıcı soru burada karşımıza çıkıyor: Moğollar doğayla iç içe yaşadıkları geleneksel yaşam tarzlarını daha ne kadar sürdürebilecek? Tüketim alışkanlıklarının değişmesiyle kendine yeterli olmamaya başlamaları ve pazara entegre olmaları tabii ki bir tehdit. Ama bu, nedenleri ve sonuçları ile kendilerinin baş edecekleri bir sorun. Moğolların geleneksel yaşamlarına esas büyük tehdit dışsal olacak gibi görünüyor.

Ulan Batur’da yerleşen şehirliler şimdiden küresel ekonomi ile bütünleşmiş sayılabilir. Ülke dış ödemeler dengesini ancak doğal kaynaklarını paraya çevirerek sağlayabileceğini düşünenlerce yönetiliyor. Zengin maden yatakları çok uluslu şirketlerin iştahını kabartıyor, bir çok maden imtiyazı verilmiş bile. Çoğunluğunu dev Kore ve Çin dev şirketlerinin öncülüğünde modern tarımsal işletmeler, entegre hayvancılık tesisleri  ve iç tüketimi karşılamaya yönelik sanayi kurulması için sayılı günler var gibi görünüyor. Eğer yönetim sorunu bir kalkınma sorunu olarak görür ve ona uygun davranırsa çok geçmeden madenler, enerji santralleri, iç pazarı büyütecek yollar, endüstriyel çiftlikler ve bilumum çılgın projeler için imtiyaz ve teşvik bekleyen yatırımcılar Moğolistan’ı küresel sistemin sıradan bir aktörü haline getirmek için gözlerini dikmiş, hazır bekliyor.

Açılacak her maden ocağı, tarımsal üretim için çevrilecek her tarla, her fabrika, her enerji tesisi o sonsuz yeşilliğin ortasındaki kara deliklere mi dönüşecek? Çok geçmeden göçebelerin yüzyıllardır hayvanlarıyla birlikte konup göçtükleri meraları daralarak birbirlerinden kopacak, dereleri şirketlerin elinde geçit vermez hale gelecek, övündükleri mavi gökyüzleri kirlenecek, yani yaşam alanları Moğollara yabancılaşacak, giderek yok mu olacak?

Doğayla bütünleşen göçebe Moğol ekolojik yaşamı varlığını acaba nereye kadar sürdürebilecek?

Benzer gelişmeler başka zamanlarda, başka coğrafyalarda çoktan yaşandı, bitti. Oysa bugünkü Moğolistan başka bir yaşam tarzının hala mümkün olduğunu bütün insanlığa gösterebilecek belki de son örnek.

66-mahmut-boynudelik

 

Mahmut Boynudelik

Kategori: Hafta Sonu

Dış Köşe

Ankara’da yaşam hakkı ihlal edilmiştir – Zafer Üskül

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi, “herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır” der. 1982 Anayasası’nın 17 maddesi de, “Herkes yaşama hakkına sahiptir” diye başlar.

Herkes yaşam hakkına sahipse, devletin, kişilerin yaşam hakkını (bazı sınırlı istisnalar dışında) ihlal etmemesi, yani insanların yaşamlarına şu ya da bu biçimde öldürmemesi gerekir. Bu devletin “negatif” yükümlülüğüdür.

Ancak devletin, yaşam hakkı tehdit altında bulunanları koruma, onların yaşamlarının üçüncü kişiler tarafından ortadan kaldırılmasını önleme görevi de vardır. Bu da Devletin, yaşam hakkıyla ilgili pozitif yükümlülüğüdür.

Devletin pozitif yükümlülüğünü yerine getirmediğini söyleyebilmek için şunları bilmek gerekir:

1. Kişinin yaşamına ya da vücut bütünlüğüne yönelik bir tehdit var mıdır?
2.  Devletin yetkilileri bu tehdidi bilmekte ya da bilecek durumda mıdır?
3. Bu tehdit, gerçek, yakın ve önlenebilir bir tehdit midir?
4. Yukarıdaki soruların yanıtı olumluysa, kamu görevlileri gereken adımları atmışlar mıdır?

Yaşam hakkı, birbirinden farklı durumlarda tehdit altında olabilir: Kamu görevlileri, toplumsal olaylarda yaşam hakkını tehdit edebilirler; bir kişi bir başkasının yaşam hakkını, çeşitli nedenlerle tehdit edebilir; şiddet görev kadının yaşam hakkı tehdit altında olabilir; ceza ve tutukevlerinde, askerlikte yaşam hakkı tehdit altına girebilir ve toplumsal olaylarda, gösteri yürüyüşleri sırasında yaşam hakkı tehdit altında olabilir.

Toplantı ve gösteri yürüyüşü bir temel haktır
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesine göre, “herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak… haklarına sahiptir”.

1982 Anayasası da,  34. maddesinde toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkını öngörmektedir: “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir”.

Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, ifade özgürlüğünü kullanmanın ayrılmaz bir parçası ve düşüncenin topluca ifadesinin bir aracıdır. Bu temel hakkın kullanılmasını sağlamak da devletin görevlerinden birisidir.

Neden?

Silahsız, saldırısız, barışçı gösteri yürüyüşü yapmak isteyen insanların karşılarına, bu yürüyüşü engellemek isteyen başka gruplar çıkabilir, barışçı göstericilere saldırılar vuku bulabilir, barışçı göstericilerin yürüyüşünü “saldırgan” bir yürüyüşe dönüştürmek isteyen provokatörler çıkabilir, vb.

Bu durumlarda güvenlik güçlerinin yapması gereken, barışçı göstericileri korumak ve onların haklarını kullanmalarını sağlamaktır. Bu sırada suça karışanlar varsa, Devletin güvenlik kuvvetleri onlarla ilgili yasal işlemleri elbette yapacaklardır.

Ülkemizde gösteri yürüyüşü hakkını kullanmak ciddi bir sorun haline gelmiştir. Kullanılması izne bağlı olmayan bu hak, fiilen “izne bağlı” hale gelmiştir. İzin almak da kolay iş değildir. İdare, çeşitli bahanelerle, örneğin göstericilerin güvenliğini sağlamanın zorluğu nedeniyle, gösteri yürüyüşlerini kolaylıkla erteleyebilmekte ya da yasaklayabilmektedir.

Her şeye rağmen izin alınabilmişse, gösteri yürüyüşü hakkını kullanma üzerindeki engeller, baskılar ortadan kalkmış olmamaktadır. En küçük bir saldırganlık vukuunda, saldırganlar üzerine gidileceğine tüm göstericiler üzerinde şiddet uygulanabilmekte, barışçı göstericiler korunmamaktadır.

Son dönemlerde, gösteriler hazırlanırken ya da gösteriler sırasında, göstericiler saldırıya uğrayabilmekte ve yaşamlarını yitirenler, vücut bütünlüğü zarar görenler olabilmektedir. Burada sorun, gösteri sırasında yaşam hakkının ihlali konusunda yakın bir tehdidin var olmasına, bu tehdidin bilinebilir ve önlenebilir olmasına rağmen Devletin güvenlik görevlilerinin gereken koruma önlemlerini yeterince almamalarıdır.

10 Ekim günü Ankara’da kitlesel bir gösteri yürüyüşü yapılacağı çok önceden duyurulmuştur ve bilinmektedir. Bu tür büyük gösteri yürüyüşlerine provokatörlerin karıştığı, karşıt grupların saldırdığı, teröristlerin bomba attıkları ya da canlı bombaların kalabalığın arasında patladıkları güvenlik güçleri tarafından bilinmektedir. Güvenlik güçleri, Diyarbakır’da, Suruç’ta yaşananları, terör eylemlerini bilmektedir. Seçim öncesi ülkedeki gerginlik, Suriye’de çatışmakta olan çeşitli terörist grupların son Rus saldırıları sonrasında Türkiye’ye geri sızmaları gibi gelişmeler de göz önüne alındığında, Ankara’da yapılacak “barış ve demokrasi” gösteri yürüyüşünün güvenli bir şekilde yapılabilmesini sağlamak için özel önlemler alması gerekirdi.

Gösteriye katılacakların toplanma yerinde iki bombanın patlaması üzerine, ilk belirlemelere göre 100 dolayında kişinin ölmesi ve yüzlerle kişinin yaralanması, gösteri yürüyüşü hakkının kullanılmasının tehdit altında olmasına, bu tehdidin bilinebilir olmasına karşın belki de önlenebilecek bir felaketi önlemek için tedbir alınmadığının göstergesidir. Çok sayıda insanın toplandığı bir yerde sadece birkaç güvenlik gücü aracının ve ona uygun sayıda güvenlik görevlisinin bulunması büyük bir ihmalin varlığını göstermektedir.

Bu durumda, Devlet, yaşam hakkına ilişkin pozitif yükümlülüklerini yerine getirmeyerek o insanların yaşam hakkını ihlal etmiş görünmektedir.

Devletin pozitif yükümlülüğü hala devam etmektedir. “Etkin ve güvenilir” bir soruşturma yaparak sorumluları ortaya çıkarmak, yargılanmalarını ve cezalandırılmalarını sağlamak.

Daha önce yaşanan olayların ardından yapılanlar bizi yeterince umutlu kılmıyor olsa da…

Zafer Üskül – www.t24.com.trzafer üskül

Kategori: Dış Köşe

Yazarlar

Sen bu yaylaları yaylayamazsın! – Mahmut Boynudelik

68853_karadeniz_hesKaradeniz Bölgesi’nde 8 ildeki yaylaları birbirine bağlayacak olan 2 bin 600 kilometrelik Yeşil Yol Projesi doğa savunucularının tepkilerini almakta gecikmedi.

Çılgın yeşil Yol projesi AKP Hükümeti tarafından  bölgeye çekeceği turizm yatırımları ve yaratacağı istihdam artışı nedeniyle savunuluyor. Projenin çerçevesini oluşturan Doğu Karadeniz Turizm Master Planı bölgeye iki milyon turistin çekilmesini öngörüyor. En yetkili ağızdan çıktığı haliyle “Yeşil Yol’la ilgili proje tamamlandığında yaklaşık 1,5 milyar dolarlık harcama karşılığında, yılda 2 milyon turistin gelip geçeceği bu yollarda bırakacağı döviz, yaklaşık 5 milyar dolar.”

Saçılan dolarların cazibesine  kapılmayan ve  yem olarak ortaya konulan pastanın büyüklüğüne kuşkuyla yaklaşarak projeye karşı çıkanlar ise başka bir büyüklüğe, proje ile oluşacak doğal tahribatın büyüklüğüne dikkat çekmeye çalışıyorlar.

Vadileri zaten HES’lerle kurutulmuş Karadeniz’de, derelerin ana kaynaklarının bulunduğu buzul gölleri seviyesine projelendirilen yolların yapımı  ile HES’lere giden suların akışı da değişecek, doğal orman alanları yok olacak, bölgenin biyoçeşitliliği tehdit altına girecek ve tüm ekosistemi geri dönüşü olmayacak bir şekilde bozulacak.

Karadeniz bölgesinde zaten yıllardır iki olgu birbirine paralel olarak yürümekteydi. Bir yandan geleneksel yaylacılık hızla yok olurken, “yayla turizmi“ adı altında süren bir faaliyet  yükselmekteydi. Turizm şirketleri hazırladıkları programlar ile her sene daha fazla sayıda büyük şehirlerden boğulan insanı yayla bölgelerine götürüyor. Bölgenin bozulmaya inatla direnen doğasını, geleneksel mimari örneklerini ve bölgede yaşayan insanları eskiye dair nostaljik bir film  gibi izleme imkanı sunuyorlar.

Yeşil Yol projesi ise bu gidişi hızlandırmayı ve bölgeyi tamamıyla bir lunaparka çevirmeyi amaçlıyor. Projenin adı yayla turizmi ama projenin asli unsuru, yani yaylacı insanları eksik. Bir taraftan yaylacılığı bilinçli olarak yok ederken, yayla turizmini pazarlanacak bir nesne haline dönüştürmek yaşadığımız çağın ruhunu yansıtan düşündürücü bir örnek.

Bir keresinde bilge bir çoban “eskiden önce göçebelikle, ardından yaylacılıkla insanlar hayvanları, yani doğayı takip eder, uyum sağlardı. Simdi şımarık çocuklar gibi doğa bize uyum sağlasın diye olmayacak işlere girişiyoruz” diye konuşmuştu.

Yaylacılık bir yaşam kültürüdür ve bu kültürü oluşturan koşullar bir bir ortadan kalkarken kültürü yaşatmaya çalışmak  da beyhude bir çabadan öteye gitmez.

İnsanlar binlerce yıldır yaylalara çıktılar, çıkarken koyunlarını, keçilerini, ineklerini de beraber götürdüler. Akdeniz tarihçisi Fernand Braudel yaylacılığı dağın ovayla buluşması olarak görüyor ve yaylaya göçme olayını uzun bir evrimin sonu ve belki de erken bir işbölümü olarak tanımlıyor.

Şartlar yaylacılara böyle bir hayatı dayatmıştır.  Yaz gelip de ovalar sararmaya başlamadan hayvanlarını yüksek bölgelerin yazın da yeşilliğini sürdüren otlaklarına götürmek zorundalar. Hani “doğayla uyumlu yaşam” dediğimiz şey tam olarak bu olsa gerek. Nesiller boyunca yazları yaylalara çıkarak  doğayı tahrip etmeden, hem kendilerini yazın sıcaklarından korumanın hem de başlıca ekonomik  faaliyetlerini sürdürmenin yolu olarak yaylacılığı seçmişler.

Yaylacılık zor iştir. Bahar geldiğinde, hayvanlarla beraber bazen günler süren uzun ve çetin bir yola çıkmakla başlar. Yaşamı zorunlu olarak sadeleştiren, kentin nimetlerinde bir çoğunu gereksiz kılan yeni bir yaşam  sunar. Doğanın şartlarına uymaktan başka bir seçenek bırakmaz. Karşılığında havanın en berrağını, suyun en durusunu, yiyeceğin en hakikisini bir nimet olarak sadece yaylacılık yapanlara ayırmıştır. Yaylacılar için tek belirleyici doğanın temposudur ve sonbahar bastırıp geri dönüş yoluna düşmeden kışa hazırlık olarak yapılacak çok iş vardır. Yani, herkes bu yaylaları yaylayamaz.

Oysa yaylacılık çoktandır türlü nedenlerle ve bilinçli politikalarla gözden çıkartılıyor.

Küçük aile işletmelerinin gelişmenin önündeki engel olarak gören ve gösteren zihniyet yaylacılığı önce ideolojik olarak yenilgiye uğrattı.  Küçük aile hayvancılığı geri kalmışlığın bir göstergesi olarak sunuldu. Eşitsiz piyasa koşullarını da devreye sokarak hayvancılığı sadece büyük endüstriyel işletmelerin hakimiyetine bırakma politikası başarıyla hayata geçirildi. Küçük tarımsal işletmelerin desteklenmesi bir yana, bütün teşvikler ve kolaylıklar büyük işletmelere yönlendirildi.

Seneler öncesinde Kürt illerinde  güvenlik gerekçe gösterilerek uygulamaya koyulan yaylalara çıkma yasağının benzeri şimdi Yeşil Yol projesi ile Karadeniz’de. Yıllardır inatla yaylacılığı sürdürmeye çalışan Karadeniz insanının da yayla yolları kesiliyor. Yapılacak Yeşil Yol ile ekolojik yapı iyice bozulup yaylalarda hayvancılık yapmak imkansız hale getirildiğinde Karadeniz insanının önüne ya büyük şehirlerdeki vasıfsız işgücü ordusuna katılma ya da Yeşil Yol vasıtasıyla gelecek 2 milyon turiste bahşiş karşılığı geçmişten kalma bir figür olarak fotoğraflarda poz verme yollarından birini seçme imkanı kalacak.

Braudel yaylalara çıkan geleneksel göç yollarını yüzdeki  yara izlerine benzetir. Çünkü bu yollar binlerce yıllık döngünün bilgeliğinin şahididir. Yayla turizmi için açılacak yollar ise  yaylalara  ve yaylacılığa ölümcül darbeyi vuracak son neşterin izlerini taşıyan açık bir yara olarak sonsuza kadar kanamaya devam edecek.

Kategori: Yazarlar

Yazarlar

Kinoa, yer miydiniz?

kinoaBugünlerde İstanbul’un daha çok beyaz yakalıların ve sağlığına ve güzelliğine düşkün kadınların rağbet ettiği trendy kafelerinde, adı biraz zor söylense de, quinoa’lı yemekler çok modaymış. İsmi bazı yerlerde çoktan Türkçeleşmiş ve kinoa olarak menülerdeki yerini almış bile. Daha çok salata olarak sunuluyor. Avokadolu, narlı ve hatta nohutlu kinoa salatası ve hatta kinoalı kısır tarifleri internet sitelerinde paylaşılıyor.

Batının müreffeh toplumlarının mutfaklarında da çok eski değil kinoalı yemekler, bilemediniz on- onbeş sene öncesine gidiyor.

Kinoa da domates gibi, patates gibi, biber gibi sofralarımıza okyanus ötesinden, Amerikalardan gelme bir ürün. Anavatanının Peru / Bolivya / Ekvador dolayları olduğu biliniyor.

3000 değişik alt çeşidi olan Kinoa Avrupalı sömürgeciler gelmeden önce İnkalarca kutsal sayılır, hatta tüm gıdaların anası anlamına gelen “cisa maya” olarak adlandırılırmış. Bu ülkelerde yakın zamanlara kadar bizdeki bulgur gibi gariban köylülerin temel yiyeceği olarak kabul görürmüş. And dağlarının eteklerindeki verimsiz, kıraç topraklarda küçük aile tarlalarında binlerce yıldan beri ekilir, çoğunlukla yerel olarak tüketilir, fazlası ihtiyaçları karşılamak için yerel pazarlara götürülür, kentlerde bile doğru dürüst kabul görmezmiş.

Kinoa protein bakımından çok zengin bir yiyecek, üstelik antioksidan özellikleri yüksek ve kolesterol içermiyor. Buğdayın 2, mısır ve pirincin 3 katı protein içerdiği söyleniyor. İçerdiği %14 – 18 protein ve zengin amino asitler sayesinde vücudun hayvansal besin ihtiyacını tamamen karşılayabiliyor. Yüksek besin değerleri nedeniyle NASA’nın astronotlar için önerdiği diyet listesinin ön sıralarında yer alıyor.

Bütün bu özellikleri batıda neden rağbet gördüğünü açıklıyor, kinoa son yıllarda özellikle vegan beslenme savunucuları tarafından baş tacı edilmiş.

Nedendir bilinmez yüzyıllar boyunca kinoa Avrupalıların dikkatini çekmezken günlerden bir gün batılı gezginlerden biri kinoanın hafif acımsı tadını beğenmiş, üstüne bir de kinoanın besleyici özellikleri anlaşılınca kinoaya küresel bir rol düşmüş ve batının lüks ve egzotik ürünler satan marketlerindeki yerinin alması gecikmemiş.

Ama kinoanın talihi Birleşmiş Milletler Gıda Teşkilatı, FAO tarafından 2013’ün Kinoa Yılı ilan edilmesiyle radikal bir şekilde değişmiş. Daha önce kinoa ile tanışmamış toplumların da dikkati bu mucizevi bitkiye yönelmiş ve batı marketlerinde ve lokantalarında daha da görünür olmaya başlamış.

Binlerce yıldır yoksul Güney Amerikalı köylülerin temel besini olan kinoanın hikayesi bundan sonra ilginçleşiyor ve günümüz gıda zincirlerinin yapısını anlamamıza ve üzerinde düşünmemize imkan sağlayacak ipuçları veriyor.

2013 Kinoa Yılı dolayısıyla başlayan tartışmaların fitilini kinoa yiyerek And köylülerine kötülük yapıp yapmadığımız tartışması ateşlemiş. Bu tartışmayı başlatanlar küresel piyasalara sunulan kinoa fiyatlarının patlayan talep nedeniyle aniden üç katına çıkmasını ve bu nedenle en temel besin gereksinimlerini bu bitkiden karşılayan Perulu ve Bolivyalıların kinoaya ulaşamaz olmasını etik bir mesele olarak gösterip, batılıları kinoa tüketmemeye çağırıyorlar.

Gerçekten de bir çok yerli kendi ürettikleri kinoayı satıp yerine batıdan gelen endüstriyel ürünleri kullanmaya başlamışlar. Artan fiyatlar nedeniyle bir çok Peru’lu ve Bolivyalı gariban için kinoa satın alma güçlerinin yetmediği lüks bir gıdaya dönüşmüş. Batıda veganlar gönül rahatlığıyla kinoa tüketirken Perulu köylüler besin değerleri çok daha düşük pirinçle, makarnayla ve bilumum ambalajlı gıda ürünleriyle karınlarını doyurmaya başlamış.

Uluslararası piyasalarda kinoa fiyatlarının artması kinoa tarımının yapısını da değişime zorlamış. Binlerce yıldır And dağlarının eteklerindeki verimsiz ve kıraç küçük tarlalarda kendine yeterli tarım toplumlarının üretiminin küresel ihtiyacı karşılamaması üzerine daha verimli ve sulanabilen topraklarda kinoa tarımı yaygınlaşmaya başlamış.

Kinoa tarımının endüstriyelleşmesinin doğuracağı ekolojik tahribat şimdilik çok az kimsenin ilgisini çekiyor.

Artan talep nedeniyle Peru ve Bolivya’da kinoa şimdiden bir çok tarım ürününü ikame etmiş. Dahası Kanada’dan Yeni Zelanda’ya farklı coğrafyalardaki bir çok ülkede kinoa tarımı denemeleri almış başını gitmiş. Örneğin Türkiye’de Iğdır Üniversitesi bünyesinde kinoa denemelerinin sonuçları gazete sayfalarında “astronot yiyecekleri Türkiye’de üretiliyor” müjdesiyle yer alıyor.

Bir başka paradoksal gelişme de veganların gözde ürünü kinoanın hayvan yemi olarak da ilgi görmeye başlaması. Şimdiden bir çok şirket bu alana el atmış ve kinoayı endüstriyel hayvancılığa bir girdi olarak nasıl dahil edilebileceğinin fizibilitesini yapmaya başlamışlar.

Peki, bundan sonra ne olacak? Falcı olmaya gerek yok, Perulu köylülerin bundan sonra atalarının kutsal saydıkları temel gıdasıyla ilişkisinin temelden değişeceğine hiç kuşku yok. Geleneksel kinoa tarımı da küresel ekonomi çağında kendine yeterli toplulukların ihtiyaç fazlası ürünleri bölgesel pazarlarda takas etmelerinin yok oluşunun hazin bir örneği olarak tarihin sayfaları arasındaki yerini büyük bir hızla aldı bile.

Kinoa fiyatlarının tüm dünyada bir süre daha artmasını ve sonucunda en verimli tarım alanlarının kinoa ziraatına ayrılmasını çok yakın bir gelecekte görebiliriz. Bu karlı ticarete kısa zamanda dev küresel şirketlerin de dahil olması bir sonraki kaçınılmaz aşama. Verimi ve karlılığı artırmak için kinoanın genetiğiyle oynanması ve hatta genetiği değiştirilen kinoanın patentlenmesi de kimseyi şaşırtmaz. Küresel borsalarda kinoa fiyatlarıyla oynanıp fiyatların düşürülmesi belki avokadolu kinoa salatası yiyen dostlarımıza sevindirici bir haber gibi ulaşabilir. Tabii o anda ne hamburger yiyip kola içmekten obezleşen Perulu köylülerin sorunu, ne de Iğdır ovalarında kinoa ektiği tarlalarını kredi kuruluşlarına kaptıran çiftçilerin sorunları derdimiz olacak.

Kategori: Yazarlar

Yazarlar

Emanet mi demiştiniz?

Seçim gecesi sonuçlar belli olmaya başladığında Sırrı Süreyya Önder’in televizyon ekranlarında emanet oyların farkında olduklarına dair açıklaması mutena mahallerin endişeli sakinlerini kim bilir nasıl da rahatlatmıştır. Kim bilir kimler kendini muhatap almış, oylarının emin ellerde olduğunu işitince katkıda bulundukları demokratik dönüşümün keyfine varmaya başlamışlardır.

Nedense emanet oy denilince Süleyman Demirel’in tapulu arazisine gecekondu kondurtmayacağını ilan eden tarihi vecizesi aklıma geliyor. 12 Eylül sonrası eski siyasi partiler kapanmış, dönemin siyasi liderleri yasaklı sayılmışken zuhur eden ANAP Türkiye sağına sahip çıkmıştı. Siyasi yasakların kalkmasından sonra meydanlara geri dönen Demirel Türkiye sağında hak iddia ediyor,  Özal’ı tapulu arazisine gecekondu kurmakla suçluyordu.

Emanet oy da böyle bir şey mi acaba? Yani seçmenler doğdukları günden itibaren ait oldukları etnik veya dini kimliğe, sosyal sınıflara, aile bağlarına, kültürel kökenlerine, eğitim durumlarına göre belirlenen bir mülkiyet nesnesi mi oluyorlar?

Sırrı Süreyya Önder’in bazılarınca ince bir kadirşinaslık ifadesi olarak nitelenen açıklaması Türkiye’nin batı bölgelerinde yaşayan beyaz Türklerin HDP’ye verdiği oyların ya da muhafazakâr Kürt seçmenin AKP’den alıp verdiği oyların emanet olduğu ön kabulüne dayanıyor olmalı.

Yunus Emre’nin sözleriyle sorarsak “mal sahibi, mülk sahibi/ hani bunu ilk sahibi?”

Eğer CHP’nin oylarını konuşuyorsak, peki hani CHP’ye senelerdir her seçimde oylar bölünmesin korkusuyla kerhen verilen oylar? Ya, Alevilerin korkuları körüklenerek sahiplenilen oylar? CHP’li dostlarımızı daha fazla kızdırmayalım ve Kürt fobisi aşılanarak toplanan oyları hesaba katmayalım.

AKP’nin senelerdir Kürt siyasi hareketinin affedersiniz Ermeniliğini, Ezidiliğini, Zerdüştlüğünü vurgulayarak yaptığı kara propaganda mı muhafazakâr Kürt oylarını AKP’nin babasının malı yapıyor? Ya da ha bugün, ha yarın diyerek çözüm sürecini fon olarak kullanarak Kürtlerin en temel haklarını bile müzakere konusu yapmaya çalışan ve aman süreç bozulmasın, daha fazla kan dökülmesin beklentilerini oya tahvil eden politikası mı?

Örnekler çoğaltılabilir. Emanet oy kavramının geçerliği olup olmadığını yeniden düşünmek lazım. Günümüz siyasi davranış kalıplarında seçmenlerin büyük çoğunluğunun gündelik beklentilerini karşılamaya dönük hareket ettiklerini görebiliyoruz. Bu nedenle seçmenler programı inanılır, kadroları güvenilir, liderleri sahici Partilerin ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadığına, sorunlarına çözüm önerip önermediğine göre tercih belirtiyorlar. Nitekim, yakın geçmişin kendini vazgeçilmez sanan birçok partisi ya kapanmış partiler mezarlığında ya da yoğun bakımda. Yani, siyasi partilerin hiçbir oy üzerinde hak talep etmesinin temeli yok . Aslında verilen her oy bir sonraki seçime kadar emaneten verilmiş sayılmalıdır.

Şimdi soruyu şöyle soralım: HDP’ye emanet olarak verildiği iddia olunan oylar ne kadar emanet?

HDP bu seçimlerin en fazla haksızlığa uğrayan partisi. Bir çok seçmenin oylarını sadece AKP iktidarını sınırlamak, Tayip Erdoğan’ın diktatörlük hırsını dizginlemek amacıyla bir manivela olarak HDP’ye oy verdiği doğrudur. Ama bu tespit neden bu manivela için muktedirler tarafından adres gösterilen bir başka partiye, örneğin Anadolu Partisine veya Vatan Partisine teveccüh gösterilmediğini izah edemez.

“Emanet” oylarını bir silah gibi kullanan endişeliler nedeniyle HDP’liler başka partilerden istenmeyen güvenceleri vermeye zorlandılar. Ancak toplumun önemli bir kesimini AKP ile gizli ve kirli bir pazarlık içinde olmadıklarını, demokrasiyi sadece Kürtler için değil, toplumun geri kalanı için de istediklerine inandırabildikleri ölçüde oylarını alabildiler. Yani insanlar AKP’yi durdurmanın ve demokrasiyi onarmanın başka bir yolunu bulamadıkları için HDP’ye- baraj riskine rağmen- oy verdiler.

HDP’ye bu seçimlerde açıkça haksızlık edilmiştir. Üniformalı ve üniformasız güçler tarafından bombalanan, saldırıya uğrayan, linç edilme tehlikesi altında seçim çalışması yürüten cefakâr HDP’lilerin uğradığı haksızlıklar belki de Cumhuriyet siyasi tarihinin en kara sayfaları arasında yerini aldı. Ama HDP’ye yapılan esas haksızlık programının ve seçim bildirgesinin yeterince gündeme alınmamış ve açıkça tartışılmamış olmasıdır.

HDP eğer fırsat bulup da AKP’yi durdurma iradesi konusunda kararlılığını gösterebildiği gibi siyasi programını da tartıştırabilseydi şimdi oyların emanet olup olmadığını değil, programın içeriğini konuşuyor olabilirdik. HDP’nin programı ve beyannamesi Türkiye’de özgürlük alanlarını genişletecek, toplumsal eşitsizlikleri giderecek, bozulan sosyal dengeyi onaracak, doğayı bir hak öznesi olarak öne çıkaracak bir çok yenilik içeriyor. Üstelik kimseyi dışlamayan kapsayıcı ve barışçı bir dil kullanıyor. Sadece demokratik özerklik başlığı bile önyargılardan ve peşin hükümlerden uzak olarak tartışıldığında Türkiye demokrasisi için yepyeni ufuklar getiriyor.

HDP’nin onca emek ürünü, iddialı  programını tartışmayı ihmal ederek hem HDP’ye haksızlık ettik,  hem de programın eksikliklerini tamamlama, zayıf yanlarını güçlendirme fırsatını kaçırmış olduk. Artık barajlar yıkıldı, AKP tehdidi bertaraf edildi, HDP 80 kişilik renkli ve güçlü bir grupla Meclis’te. Şimdi HDP’nin programının Meclis’te hayata geçirilmesinin takipçisi olarak, eleştirerek, geliştirerek, yani kısaca sahip çıkarak emanet olduğu iddia edilen oyları gelecekte kalıcı kılmanın yollarını arayalım.

Mahmut Boynudelik

 

Kategori: Yazarlar

Yazarlar

Sadun Boro: Bir hayalin peşinden gitmek

Sadun Boro ile hiç tanışmamıştık, yani hiç el sıkışmamış, kadeh tokuşturmamış, uzak denizlerden, zorlu fırtınalardan bahsetmemiş, denizin çırpıntı seslerine karışan kahkahalar atmamıştık. Ama Sadun Boro benim için bir masal kahramanıydı, daha doğrusu masal ile gerçeğin iç içe geçtiği o sisli bölgedeydi.

Hikaye zamanıydı. İki Sene Mektep Tatili’ni, Robinson Cruseo’yu, İki Çocuğun Devri Alemi’ni her çocuk gibi ben de ezbere bilirdim. Atlas’ı açar, tropik denizlerdeki serüven dolu adaların yerleri hakkında fikir yürütmeye çalışır, sönmeyen yanardağları, sonsuz nehirleri, dans eden insanları düşler, benim yolculuğumun ne zaman başlayacağına dair hayaller kurardım.

O günlerden birinde, daha çocukluğumun hikaye kitaplarını kapatmamışken günlük gazetelerden biri Caddebostan’lı çılgın bir boro'lardenizcinin Marmara’dan yelkenli bir tekne ile yola çıkıp dünyanın etrafını dolaşacağını yazıyordu. Havasını soluduğum şehirde tanımadığım bir insan hikayelerden örülü bir evrenden çıkıp ete kemiğe bürünmüş bir gerçeklikte karşıma çıkıvermişti.

Üç koca yıl boyunca Sadun Boro’nun, Oda’nın ve Kısmet’in yolculuğunu seyre koyuldum. Çocuktum. Çocukluğumun asude İstanbul’unda deniz kenarında oturmasak da denizin kokusunu her dakika içimizde hissederdik. Deniz kıyısına her gidişimde Marmara’nın o zamanlar bana uçsuz bucaksız gibi görünen maviliğinde Kısmet’in nerelerde olduğunu düşünürdüm.

Gittiği yerlerden gazeteye ara sıra haberler gönderiyordu. Uzak bir akrabadan mektup bekler gibi bazen haftalar, bazen aylar boyunca gazetede Kısmet’le ilgili yeni bir haber çıkmasını bekledim. Cebelitarık’tan Atlantik’e geçtiğini, Karayip adalarında teknesine bakım yaptığını, Panama kanalından Pasifiğe çıktığını gazeteden okudum. Dünyanın en gezgin kedisi Miço ile tanıştım.

Kısmet’in köpekbalıklarından, tayfunlardan, yamyamlardan, korsanlardan, sinsi kayalıklardan uzak kalması için, aşina yıldızların hep yol göstermesi için geceler boyu dua ettim.

hürriyetGalapagos adalarını, Fiji’yi, Tonga’yı ve adını ilk defa duyduğum bir çok ülkenin varlığını bu yolculuk sayesinde öğrendim, hepsini kendi dünya haritamda ayrıntılarıyla işaretledim. O topraklarda yetişen lezzetli meyveleri, rengarenk balıkları, bilumum acayip mahlukatı, oralarda yaşayan insanlara dair hikayeleri Sadun Boro’nun notlarından okudum.

Kısmet yolculuğuna devam ederken dünya dönüyor ve ben de büyüyor, çocukluğumun hikaye kitaplarından uzaklaşıyordum. Sadun Boro yola çıkalı iki senden uzun bir zaman geçmiş, 1968 baharı gelmişti. Kısmet’in Akdeniz’e dönüp Türkiye’ye yaklaşmaya başladığı günlerde gazetelerde Kısmet haberleriyle beraber Avrupa’dan isyan haberleri çıkmaya başlamıştı. Paris’te öğrenciler sokaklara çıkmışlardı, kaldırım taşlarının altındaki kumsalları arıyorlardı. Gazete başlıklarında ayaklanma haberleri ile Boro’ların haberleri yan yanaydı.

Kısmet’in İstanbul’da karşılanışı muhteşem oldu. Dünya çevresinde 30 000 mile yakın köpükten bir iz bırakan Kısmet  ulusal bir kahraman gibi karşılandı, dün gibi hatırlarım.

kısmet istanbul'daSadun Boro’nun bu ilk dünya seferi öncesi ve sonrası olmayan benzersiz bir olay olarak Türkiye’nin denizcilik tarihine geçti.  Daha sonra tek tük yapılan dünya seferlerin hiç biri Boro’larınki  gibi bir heyecan yaratmadı. Sadun Boro da medyatiklikten uzak, sade bir yaşamı seçip Gökova’ya yerleşti, denizden hiç kopmadı ve yıllarını Gökova’nın korunması mücadelesine verdi. Paris’te başlayan fırtına da bir süre sonra yavaşladı, bitti sanıldı ama aslında hiç eksilmedi.

Nedense zihnimde 1968 bahar aylarına dair Kısmet’in dönüş yolculuğu haberleri ile Paris öğrenci isyanı haberleri iç içe geçmiş. Kısmet İstanbul’a yaklaşırken, bölük pörçük hatırladığım kadarıyla aynı anda Avrupa’da bir şeyler oluyordu. Henüz olup biteni tam olarak yerli yerine oturtacak yaşta değildim.

Seneler sonra yine Sadun Boro sayesinde kafamdaki bazı taşlar yerine oturdu. Sadun Boro’nun Kısmet öncesi denizle ilişkisini anlattığı  kitabı “ Bir Hayalin Peşinde”yi okuduğumda 1968 baharını benim için özel ve unutulmaz kılanın ne olduğunu anladım. Sadun Boro hayatın önüne serdiği bir çok maddi imkanı teperek hayalinin peşinden gitme kararlılığını göstermişti.  Bir masal dünyasının kapısından geçerek yalın gerçekle masal arasındaki aşılmaz sanılan mesafeyi yok etmişti. Bana daha önce ancak muhayyilede kurgulanacak bir serüvenin bu dünyada gerçek olabileceğini hissettirmişti. 68 baharında genç insanların peşine düştükleri de böyle bir şey değil miydi?

Sadun Boro’nun kitabının başlığı belki de 1968’de içinde yaşadıkları soğuk gerçeklik dünyasının ötesinde başka bir dünyanın mümkün olduğunu haykıran gençliğin, yani gerçekçi olup imkansızı talep edenlerin hikayesine de pekala uygun düşmüyor mu?

 

 

 

Sadun Boro’nun kitapları:

 

·      Pupa Yelken – Kısmet’in dünya seyahati, Denizler Kitabevi

·      Bir Hayalin Peşinde – Yarım asır evvel bir Atlantik serüveni, Denizler Kitabevi

·      Vira Demir – İstanbul’dan İskenderun’a denizciler için rehber, Denizler Kitabevi

·      Kısmet’in Dümen Suyunda – Karadeniz, Akdeniz Sahillerimiz, Ege, İyon denizi ve Adriyatk gezileri, Denizler       Kitabevi

·      Yeni Dünya’ya Fora Yelken – Kısmet’in Atlantik ve Amerika seyahati , Denizler Kitabevi

Kategori: Yazarlar

EnerjiManşet

Tabiplerden Nükleer reklamlarının kaldırılması talebi

nükleere karşı hekimlerTürk Tabipleri Birliği, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği ve Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği, Akkuyu Nükleer Güç Santrali ile ilgili reklamların yayımlanmasının hukuken ve etik olarak uygun olmadığı gerekçesiyle ve kaldırılması talebiyle Reklam Kurulu’na başvurdu.

Konuyla ilgili olarak bugün (21 Nisan 2015) TTB’de düzenlenen ortak basın toplantısında, “Nükleer tesisin faaliyete geçirilmesinin halk sağlığı açısından çok ciddi olumsuz sonuçları ortaya çıkabilecek iken bunun görmezden gelinerek reklamlarla halkın yanıltılmaya çalışılması kabul edilemez. Bizler halkımıza ve insanlığa karşı tarihi sorumluluğumuzu yerine getirmeye kararlıyız” denildi.

Toplantıya TTB Genel Sekreteri Prof. Dr. Özden Şener, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği adına Doç. Dr. Cavit Işık Yavuz ve Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği adına Dr. Derman Boztok katıldılar. Doç. Dr. Cavit Işık Yavuz tarafından okunan ortak açıklama şöyle:

Geçtiğimiz günlerde enerji alanında yaşanan özelleştirmeler nedeniyle ortaya çıktığı açık seçik belli olan elektrik kesintisi yeni nükleer anlaşmaların gerekçesi olarak kullanıldı. Nükleer santraller bizi enerjide dışa bağımlılıktan kurtaracaktı!

Söylenenlere göre Akkuyu Nükleer Güç Santrali dışa bağımlılıktan bizi kurtarmada ilk adımdı. Yetmezdi bir tane daha gerekirdi, belli ki o da yetmeyecekti.

Seçim günü elektrik kesintisini “trafoya kedi girdi” biçiminde oldukça bilimsel bir biçimde açıklayan Enerji Bakanı’nın ağzından Türkiye Akkuyu için güvence aldı ve içi rahatladı.

Soma’da yaşanan katliamda iş güvenliğini “fıtrat teorisi” ile açıklayan Hükümet “trafo ve kedi” teorisinden sonra Akkuyu ve nükleer santral için de teoriler bulurdu elbet, buluyordu da!

Son günlerde nükleer enerji konusu hepimizin gündemini daha fazla işgal ediyor. Çünkü 1970’li yıllarda yeri Mersin-Akkuyu olarak belirlenen nükleer enerji santrali, kurulma aşamasına geldi. 10. Kalkınma Planı’nda yer bulan Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nde, hızla ihale aşaması tamamlandı. Geçtiğimiz hafta santralin temeli atıldı.

Bu arada da televizyonlarda, internette, yollarda ve köprülerdeki reklam panolarında Akkuyu Nükleer Güç Santrali ile ilgili reklamları gördük. Akkuyu Nükleer A.Ş. çeşitli “tema ve simgelerle” bize “Güçlü Türkiye’nin yeni enerjisi: Akkuyu Nükleer” diyerek sesleniyordu. Nükleer enerjiyle ilgili oluşturulmaya çalışılan “güllük gülistanlık” bu manzara ile algılarımıza sesleniliyordu. Ama bu reklamlarda sözü edilmeyen o kadar çok şey vardı ki!

Bu reklamlarda;

Nükleer santrallerin; geniş alanlarda, uzun yıllar boyunca çevre ve insan sağlığı sorunlarına yol açan kaza risklerinden, çözülememiş radyoaktif atık sorunundan, ekonomik ömrünü doldurduktan sonra yüksek söküm maliyetlerinden, herhangi bir kazaya bağlı olmaksızın çevresinde yaşayanlarda; özellikle de çocuklarda sağlık sorunlarına yol açtığından ve bu nedenlerle terk edilmeye başlandığından söz edilmiyor.

Bu reklamlarda;

Nükleer santrallerin yakıt açısından dışa bağımlı olduğu, dünya elektrik üretimi içinde nükleer santrallerin payının, ülkelerin nükleer santrallerden vazgeçmeleri nedeni ile sürekli düşmekte olduğuna değinilmiyor.

Bu reklamlarda;

Dünya elektrik üretiminin 1993 yılında yaklaşık %17’si nükleer santrallerden karşılanırken, 2012 yılında bu oranın %10’a kadar gerilediği, Almanya’nın 2022 yılına kadar ülkesindeki tüm nükleer santralleri kapatacağını açıkladığı, İtalya ve İsviçre gibi birçok ülkenin yeni nükleer santral yapma projelerinden vazgeçmiş olduğu bilgilerine yer verilmiyor.

Bu reklamlar nükleer santralin çevreye ve sağlığa etkilerine dair bilgi içermiyor.

Bu reklamlarda nükleer santrallerin risk potansiyelleri bilimsel kurallara uygun, dürüst bir biçimde ortaya konulmuyor.

Bu reklamlar Türkiye’de geçerli mevzuata aykırılıklar içeriyor.

Bu kapsamda Türk Tabipleri Birliği, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği ve Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği olarak Akkuyu Nükleer Güç Santrali Şirketi tarafından radyo, televizyon, internet, billboardlar ve benzeri mecra üzerinden yayımlanan reklamların tedbiren yayınının durdurulması ve ilgili mevzuata göre şirkete ceza verilmesi talebi ile Reklam Kurulu Başkanlığı’na başvurmuş bulunuyoruz.

Akkuyu NGS ÇED Raporu halk sağlığı açısından birçok yönüyle ciddi sorunlar, eksiklikler ve hatalar içeren bir değerlendirme sunmakta iken ve bu sorunlarla bir nükleer tesisin faaliyete geçirilmesinin halk sağlığı açısından çok ciddi olumsuz sonuçları ortaya çıkabilecek iken bunun görmezden gelinerek reklamlarla halkın yanıltılmaya çalışılması kabul edilemez.

Bizler halkımıza ve insanlığa karşı tarihi sorumluluğumuzu yerine getirmeye kararlıyız.

Türk Tabipleri Birliği

Halk Sağlığı Uzmanları Derneği

Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği

 

Yeşil Gazete

Kategori: Enerji

Yazarlar

Özgecan bize neler gösterdi?

Artık Özgecan’ın gülen gözleri akıllarımıza kalıcı olarak kazındı. Ceylan Önkol’un delici bakışlara sahip küçücük gözlerinin, Berkin Elvan’ın kapkara gözlerinin yanında Özgecan da gülen gözleriyle bir arada yıllar boyunca tüm vicdan sahiplerini rahatsız etmeye devam edecek.Özgecan Berkin Ceylan

Özgecan’ın ardından oluşan matem havası Ceylan’ın ve Berkin’in matemlerine hiç benzemiyor. Ceylan öldürüldüğünde sessiz kalanlar Berkin’in cenazesine katılmıştı. Berkin’in cenazesine gelmeyenler de şimdi Özgecan için ayakta. Öfke daha yaygın, öfke daha görünür halde. Özgecan’ın katlinin Ceylan’ın ve Berkin’in öldürülmelerinden başka bir şey olduğunu hemen hissedebiliyoruz.

Ceylan 14 yaşındaydı ama Kürttü. Berkin henüz 15’indeydi ama cebinde bilyeler vardı. Oysa Özgecan siyaset dışıydı, üstelik güzeldi, masumdu ve üstelik üniversite öğrencisiydi.

Ceylan faili meçhul bir el tarafından ateşlenen bir havan mermisi tarafından öldürüldü, Berkin’i öldüren destan yazmak üzere görevlendirilmiş bir devlet memuruydu; Özgecan’ı katleden ise cisimleşmiş bir şeytani yaratık.

Özgecan’ın ardından ulusça gözyaşı döküyoruz. Ceylan’ın ölümüne kayıtsız kalan, Berkin’in ailesini yuhalatan devlet ricali bile üzüntülerini göstermek için taziye sırasına girdiler. Özgecan’ın ardından dökülen gözyaşlarının samimiyetinden kuşku duymamıza sebep yok ama bu üzüntü resmi geçidine yakından bakınca Türkiye’nin hastalıklı ruh halini bir çok yönüyle yakından görebiliyoruz.

**

Özgecan’ın arkasından en sık dile getirilen yönü masumiyeti oldu. Cinayetin ardından Kemal Kılıçdaroğlu “tertemiz bir yavrumuzdu “ dedi, Sümeyye Erdoğan ise “çok asil, çok akıllı insanlar” diyerek üzüntülerini dile getirdi. Bahçeli de Özgecan’ın ölümü hak etmediğine dair benzer sözler söylemiştir.

Özgecan’ın güzelliğinin ve masumiyetinin sürekli vurgulanması güzel ve masum olmayanlara yapılan saldırıları meşru göstermek anlamına gelmez mi?

Okuldan çıkıp kendi halinde evine giden bir üniversite öğrencisine yapılan saldırı, örneğin bardan çıkmış bir kadına yapılmış olsaydı tepkiler bu denli yaygın ve içten olur muydu?

Hafif yollu kadınlara, mini eteklilere, ağır makyajlılara, yalnız yaşayanlara, kocasından boşanmaya çalışanlara, orospulara, translara uygulanabilecek yazılmamış bir şiddet tarifesi mi var? Nitekim her gün yüzlerce kadın sonu bu denli hunharca olmasa da tacizlerin kurbanı oluyor. Sonu cinayete varmayan tacizler toplumca görmezden geliniyor ve daha kötüsü haklı bulunabiliyor. Kocasından kurtulmaya çalışan kadınların, orospuların ve transların yaşama hakkı ise mahkeme kararlarında bile şüpheli.

**

Özgecan’ın katil zanlısı kısa sürede yakalandı. Mahkeme kararını bile beklemeden toplum olarak zanlının yara izli yüzünü gördük, madde bağımlılığını öğrendik, önceki sabıkalarını duyduk, sapıklığına inandık, suçluluğunu peşinen kabul ettik, hüküm verdik.

Toplum bir günah keçisi arıyordu, çok fazla aramaya gerek kalmadı ve bulundu. Tüm suçun bir kişi tarafından üstlenilmesi ve cezasının verilmesi sayesinde toplumca eski normal hayatımıza dönebilecektik. Katilin giderek şeytanlaştırılması ve karikatürize edilmesi yoluyla bizlerden farklı bir suçlu prototipi çizildi. Böylelikle yanı başımızdaki kimisi aile bireyimiz , kimisi mesai arkadaşımız, kimisi komşumuz olabilecek diğerleri hakkında düşünme ve şüphe duyma ihtimalimizi ortadan kaldıracaktık; yani suçlu gidecek, olay bitecekti.

Bir suçludan kurtulmanın en kestirme yolu olarak idam cezaları yeniden gündemimize getirilmeye çalışılıyor. İdam sehpalarında toplumun geri kalanını aklamamız, bütün günahlarından arındırmamız bekleniyor.

Rakel Dink beyinlerimizde hala yankılanan konuşmasında bir bebekten katil yaratan karanlığa işaret etmişti. Şimdi bizim de katillere ne ceza vereceğimizi tartışmak yerine bebeklerden sapık yaratan, erkeklerin her zaman güçlü ve görünür olduğu ortamı aydınlatmaya çalışmamız gerekmez mi?

**

İnsan hakları netameli bir konu. Meselenin zorluğu ve karmaşıklığı böyle olağanüstü durumlarda saklanamaz biçimde açığa çıkıyor. Özgecan’ın katillerine uygun görülen muamele, kullanılan dil insan haklarının topluma mal olma derecesini gözler önüne seriyor. Toplumda egemen olan infiale teslim olmadan insan haklarının evrensel ilkelerine sıkı sıkıya sarılmaktan başka yol görünmüyor. Bu anlamda en yetkili ağızlardan çıkan kolunu kesmekten, idama kadar bir yığın ceza önerisi, suçlunun savunma hakkının tartışılması gibi konular insan hakları konusunda ne kadar yol almamız gerektiğini açıkça ortaya koyuyor.

Kategori: Yazarlar