Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Başka bir gezegene kaçabilir miyiz -3

Başka bir gezegene kaçmak ve orada yaşamak mümkün mü? Evet, mümkün. Ancak bugünün teknolojisi buna yeterli değil. Teknolojik ilerlemeyle de yakında o noktaya ulaşabilmemiz mümkün gözükmüyor. Ancak biz gene de biraz konuşalım nelerin mümkün olabileceğini. İki noktada uyarı yapalım. İlki, bu epeyce bilime dayanan bilim kurgudur; ikincisi de bu fikirlerin çoğu zaten var olan bilim kurgudan derlenmiştir. Özellikle de Kim Stanley Robinson bu konuda en fazla düşünen ve üreten yazardır.

Öncelikle, bir başka gezegene hatta gezegenlere sürekli seyahat etmek istiyorsak bu, her seferinde çılgın miktarda yakıt harcayarak koca bir uzay gemisini uzaya göndermekle olmaz. Star Trek ya da Star Wars gibi serilerdeki hayali enerji kaynaklarımızın da yakın vadede oluşmayacağını kabul ederek elimizdeki sistemlerle bu engeli nasıl aşacağımızı düşünmemiz gerekiyor.

Roket değil, asansör

Dünya’dan uzaya çıkmanın en makul yolu bir roket değil, bir asansördür. Bildiğiniz gibi asansör esasında bir tarafında ağır bir yük, diğer tarafında da asansör kabini bulunan bir makaradan ibarettir. Çalıştığı zaman arka taraftaki yük kabinin ağırlığını dengeler ve sizin kullanacağınız enerji sadece içindeki yükü yukarı çıkartmak içindir. Geçen haftalardaki hesaplardan enerjimizin büyük kısmını yakıt ve uzay aracını yukarıya çıkartmak için harcadığımızı görmüştük. Şimdi düşünün ki bir asansörümüz var ve sadece yerdeki yükü yukarı çıkartmak için enerji harcıyoruz. Hatta bir adım daha gidelim, uzaydan o kadar fazla malzeme Dünya’ya geliyor ki, uzaya kabak ve domates çıkartırken karşılığında kobalt ve lityum iniyor aşağıya. Böylece enerji harcamaya bile gerek kalmıyor.

Tek sorunumuz, bu asansörün makarasını nereye sabitleyeceğimiz. Asansörün makarasını yerden yaklaşık 36 bin kilometre yükseğe koyduğumuzda, o makara koyduğumuz yerde duruyor. Bunu televizyon uydularından biliyoruz. Anteni sabitlediğimiz noktadan ayrılmıyor o uydular. Aynısını makara için de yapmak mümkün. Bir sonraki sorun 36 bin kilometre uzunluktaki bir kabloyu ve hatta oldukça sağlam bir kabloyu yapmak. Bunu da çelikten yaparız ama o zaman da ağırlığı o kadar fazla olur ki bu kadar kabloyu 36 bin kilometre yükseğe çıkartmak imkansız olur. Bugün bir uzay asansörü yapamamamızın temel sebebi budur. Çelikten çok daha güçlü ama çelikten çok daha hafif bir malzemeden kablo üretmemiz gerekiyor ve bu kablonun uzunluğu da en az 72 bin kilometre olmalı. Bunu becerdiğimiz zaman uzay asansörü yapmak çok zor değil. Yakın gelecekte, yani birkaç yüzyıl içerisinde böyle bir şey başarmamız çok da imkansız değil.

Yörüngelerdeki şehirler

Uzaya rahatça çıkabildikten sonra aslında başka gezegenlerde yaşamak yerine uzayda oluşturulacak habitatlarda yaşamak daha makul bir çözüm olabilir. Yani uzayda bir şehir inşa ederiz, bu şehri de Dünya’nın değil Güneş’in yörüngesine oturturuz, çok fazla enerji gerektirmeden gezegenler arasında seyahat edip hem kendi ihtiyaçlarını giderir hem de yolcu ve yük taşımaya yardımcı olur. Gezegenler arasında böyle çok az enerjiyle hareket edilebilecek yörüngeler mevcut ama bunları takip etmek daha uzun sürdüğünden uzay araçları için bu yörüngeler çoğu zaman tercih edilmiyor. Ama düşünsenize, birkaç sene bu uzay şehrinde yaşıyorsunuz, sonra uzay şehri Mars’a vardığında orada inip hayatınıza Mars’ta devam ediyorsunuz. Hem bilimsel hem de teknik açıdan mümkün.

Ama Mars’ın çok önemli sorunları var. Önce, Mars çok küçük. Fazla kütlesi olmadığı için atmosferini tutamıyor ve atmosfer uzaya kaçıyor. Bu nedenle herhangi bir zamanda kalıcı olarak bir oksijen atmosferi yapabilmemiz imkansız. Ancak, epey kalın bir karbondioksit atmosfer yapmak ve bu atmosferle sera etkisi yaratıp Mars’ı ısıtmak mümkün mü? Evet. Kalın bir atmosfer olunca bitki yetiştirebilir miyiz? Açıkçası zor, hatta imkansız çünkü bitkilerin de oksijene ihtiyaçları var. Yani dev seralar içerisinde bitki yetiştirmek ve benzer ortamlarda yaşamak mümkün mü? Evet. Arada yüzümüzü bir maske ile kapatıp dışarı da çıkabilir miyiz? Neden olmasın.

Ama tüm bu seraların ve yaşam mekanlarının uzaydan gelen zararlı ışınlara karşı bizi koruması gerekiyor. Ya da seraları yüzeyde kurarak bizler yerin 50 metre altında inşa ettiğimiz kentlerde yaşayabiliriz. Tek problem, Mars’ta gerekli sera etkisini yaratabilecek kadar karbondioksit yok. O zaman Güneş Sistemi’nde başka bir yerden karbondioksit bulup Mars’a getirmeliyiz. Peki karbondioksit nerede var?

Venüs, Merkür ve diğerleri…

Venüs’ün atmosferi Dünya’nın 90 katı kalınlıkta ve neredeyse tamamen karbondioksit. Ama buradan gazı toplayıp Mars’a götürmek neredeyse imkansız çünkü Venüs’ün yüzeyi 450 derece sıcaklıkta. Peki Venüs’ün yüzeyini -80 dereceye soğutsak, karbondioksit de buz hale gelse -hani bizim kuru buz dediğimiz ve kiloluk dondurmaları taşımakta kullandığımız-  sonra bu katı buzu kolayca Mars’a taşısak ve orada tekrar gaz hale gelmesine izin versek? O zaman da Venüs’ü soğutmanın bir yolunu bulmak gerekiyor. Teknolojimiz bu kadar ilerlediyse Venüs ile Güneş arasına bir şemsiye koyup Venüs’ün de soğumasını sağlayabiliriz.

Merkür metal açısından çok zengin bir gezegen ama Güneş’e çok yakın olduğundan Güneş’e bakan yüzü çok sıcak, arka yüzü de çok soğuk ve atmosferi neredeyse yok. Yalnız en güzel özelliği kendi etrafında çok yavaş dönüyor olması. O kadar yavaş dönüyor ki hafifçe koşarak Güneş’in doğma ya da batma hızına yetişebiliyorsunuz. Hatta ufak bir şehir inşa edersiniz ve bu şehir de tekerlekler ya da raylar üzerinde hareket ederek Güneş’i gökyüzünde sabit bir noktada tutuyor olabilir.

Mars’ın dışındaki gezegenler; Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün, yaşanacak yüzeyleri olmayan gaz gezegenleri ama onların da böylesi bir yaşama uygun olabilecek uyduları var. Bu uyduların önemli bir kısmında su buzu bulunuyor, yani enerjimiz varsa su ve oksijen elde etmek zor değil. Ancak dışarısı çok soğuk olduğundan ve atmosfer olmadığından kapalı şehirlerin içinde yaşamak zorunda oluruz.

Sonuç olarak, birkaç yüzyıl içinde bir uzay asansörü yapacak olursak önemli sayıda insan uzayda ve diğer gezegenlerde yaşayabilir mi? Evet, yaşayabilir. Yalnız görüyoruz ki bu gezegenlerin hiçbirinde yaşam burada olduğu ya da olabileceği kadar güzel ve rahat değil. Hiçbirinde dışarıya çıkıp rahat bir nefes alamıyorsunuz. Tüm bunlara baktığımızda aslında buradan daha güzel bir yer olmadığını görüyoruz. Bilim kurgu filmleri ilginç olabilir, ama gerçek o kadar da güzel değil. Bundan dolayı bu gezegene çok iyi bakmalıyız. Ne Mars’ta ne de başka bir yerde yaşamak buradan daha kolay olacak.

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Başka bir gezegene kaçabilir miyiz -2

Eminim siz de farkındasınızdır ama bir de ben söyleyeyim: İnsanların uzayda yaşayabilmesi çok zor. En başta, bol miktarda hava olması gerekiyor. Hava içerisinde de bize gereken element oksijen. Yaklaşık %20’si oksijen olan ve geri kalanı da bize zarar vermeyen bir gaz bu hava dediğimiz. Bizim metabolizmamıza da zarar vermeyen gaz, azot. Mesela %20 oksijen, %80 karbondioksit (CO2) olsaydı, yaşamamız mümkün olmazdı. Karbondioksidin oksijene oranı kırkta birden fazla olacak olursa nefes almamız zorlaşıyor. Bir insan günde yaklaşık 1,2 kg CO2 salıyor. Mesela Ay’a ilk inen Apollo 11’de üç astronot vardı ve aracın içindeki hava sadece 8 kg idi. Yani o kapsülün içindeki havayı her an temizlemeyecek olursanız hava kısa zamanda üç astronotu da öldürecek kadar CO2 içerir. Ama 11 günlük Ay yolculuğu için havadan CO2 filtreleseniz ve yerine de 35 kg oksijen koyarsanız bir sorun olmadan Ay’a gidip gelebilirsiniz. Ay yolculuğunda da bu yapıldı zaten.

Ay’a gidip gelmek için yaklaşık 800 bin km yol kat ediyoruz. Mars için ise 600 milyon km yol gitmemiz gerekiyor. İyimser tahminle bu altı ay sürüyor. Üç astronot için bu sadece tek yön için yarım tondan fazla oksijen taşımamız gerektiğini gösterir. Peki bu oksijeni taşımak yerine karbondioksidi parçalayarak tekrar oksijen üretsek? Olur, ama bu sefer de çok ciddi miktarda enerji gerekir ve uzayda enerji bulmak, özellikle de Dünya’dan uzaklaşırken, çok kolay değildir. Ayrıca, altı ay içerisinde pek çok şey yanlış gidebilir, bu nedenle de bu sistemlerin tümünün birkaç kat fazla güvenlik tedbirleri olması gerekir.

Sadece gitmek için 100 tonu aşkın ağırlık taşınmalı 

Bu sadece, oksijen. Bir de su var. Neyse ki suyu geri kazanmak epey daha kolay. Yalnız gene de yanınızda epey su taşımak zorundasınız. Peki bu insanlar ne yiyecekler? Her birimiz günde ortalama 1 kg besin tüketiyoruz. Üç kişi altı ayda yarım tondan fazla besin tüketecek demektir. Üç kişiyi içine koyduğumuz 6 m3 hacimli Apollo 11, 45 ton ağırlığa sahipti. Şimdi bu 45 ton ağırlığa yarım ton yiyecek, yarım ton oksijen, yarım ton da su ekledik. Elbette küçük bir problemimiz daha var, üç kişiyi 6 m3 hacmin içerisinde altı ay tutarsanız çıldırırlar, onun için bu hacmi en azından birkaç katına çıkartmanız gerekiyor ki bu da yerden fırlatmanız gereken ağırlığı 100 tondan fazla yapar. 

Şimdi teknolojimize bir bakalım: Apollo 11’i fırlatan Saturn 5 roketinin yüklü ağırlığı 2766 tondu. Bunun içindeki yakıtın ağırlığı ise yaklaşık 2500 ton. Yani 45 ton ağırlığındaki kapsülü fırlatmak için 2500 ton yakıt harcandı. SpaceX’in yeni uzay aracı ise 22.8 ton ağırlıkta ve bu araçla sadece Yakın Dünya Yörüngesi’ne çıkabiliyorsunuz. Aynı araçla Ay’a gitmeniz mümkün değil çünkü bu roketle atılan ve Ay’a gidebilecek aracın en fazla 8.3 ton olması gerekiyor. Denemeleri henüz başarılı olmayan Falcon Heavy ise Ay’a 26.7 ton götürebiliyor, yani Apollo 11’in yarısından biraz daha fazla. Bu roketi Mars’a bir uzay aracı göndermek için kullansak, taşıyabileceği yük en fazla 16.8 ton, bize gereken ise en azından 100 ton. Kısacası, Mars’a gidebilecek teknolojimiz en azından şimdilik yok.

Yalnız Mars’a yolculukla ilgili problemlere daha yeni başladık. Dünya’nın yüzeyinde mutlu mesut yaşayabilmemizi Dünya’nın atmosferine ve manyetik alanına borçluyuz. Dünya’nın atmosferi ve manyetik alanı olmasaydı Güneş’ten ve uzaydan gelen zararlı ışınlar ve parçacıklar Dünya’daki yaşamı hızlıca yok edebilirdi. Biliyorsunuz bu nedenle pilotların ve uçuş ekiplerinin belirli limitlerde uzun süre uçmaları yasaktır. Bunun nedeni de uçakların uçtukları yükseklikte atmosferin daha ince olması ve  çok fazla radyasyona maruz kalınmasıdır. Dünya’dan uzaklaştığımızda ise gerek atmosferin gerekse de manyetik alanın korumasından yoksun kalırız. Bu ise en az yedi ay sürmesi planlanan bir uzay yolculuğunda hücrelerimizin mutasyona uğraması, bizim de kanser olmamız ya da en azından kısır hale gelmemiz anlamına gelir. Bu radyasyona karşı uzay aracımızı izole etmeye çalışacak olursak da uzay aracının ağırlığı Mars’a gitmemizi engelleyecek kadar artar.

Bir de elbette bu işin maddi bedeli var. SpaceX’in en büyük başarısı, daha önce 1 kg yükü Yakın Dünya Yörüngesi’ne çıkartmanın 20000 USD olan bedelini 2000 USD seviyesine düşürmüş olmasıdır. Yakın Dünya Yörüngesi’ne çıkmak Mars’a gitmenin yaklaşık üçte biri enerji gerektirir. Gene de bu, üç astronotu Mars’a taşımanın bedelini kişi başı 200 milyon dolar seviyesine indirmiştir.

NASA’nın 15 yıldır Mars yüzeyinde keşif faaliyeti yürüten gezgin uzay aracı Opportunity, araştırma misyonunu geçen yıl sonlandırdı.

Gidebilseniz bile dönemezsiniz

“İçinizden çok da bir para değilmiş, veren çok olur” dediğinizi duyar gibiyim. Onun için neyi hesap ettiğimizi hatırlayarak devam edelim: Üç astronotu, muhtemelen kanser olma pahasına, 2m  x 2m x 3m bir hacmin içerisinde altı ay hapsederek Mars’a kadar götürmenin bedeli kişi başı 200 milyon dolar.

Bu kişileri Mars’a indirmek ya da en azından Mars’ın yörüngesine sokmak istersek durum biraz daha zor, çünkü enerji ihtiyacımız daha da artıyor. Mars’a inebilmenin zorluğu Mars’ın atmosferinin çok ince olmasından kaynaklanıyor. Yani Dünya’nın atmosferinde olduğu gibi atmosferi fren yapmak için kullanamıyorsunuz, epey tehlikeli manevralar yapmak zorundasınız. Tüm bu manevraları başarıyla tamamlarsanız ve şansınız yaver giderse Mars’ın yüzeyine sağ salim inebilirsiniz. Bundan sonra yaşamınızın kalan günlerinde size başarılar çünkü hesabımızın içerisine sizi orada sağ tutacak veya geri getirecek hiçbir şeyi dahil etmedik.

Elon Musk’ın Mars yüzeyinde kurmak istediği koloninin canlandırması.

Diyelim sizi Mars’a indirmedik ama etrafında birkaç tur atıp geri getirdik. Sırf sizin 100 tonluk uzay aracınızı geri getirmek için 900 ton yakıt harcamamız gerekiyor. Yani buradan fırlatmamız gereken uzay aracı 100 değil 1000 ton olmak zorunda eğer sizi geri getireceksek. Tabii faturamız da kişi başına 2 milyar dolara çıktı.

Bir de Mars’ın yüzeyine indikten sonra geri gelecekseniz bunun sonuna bir sıfır daha eklemeniz gerekiyor. Ayrıca bu da en ucuz hesap, fazla enerji harcamadan gidip gelinen yörünge. Tek problemi gittiğiniz zaman en az 15 ay Mars’ta kalmanız gerekiyor. Sizi Mars’ın yüzeyinde 15 ay yaşatmak için gerekenleri taşımak da %20 daha eklese, 15 aylık Mars tatili, kanser olma bedeli hariç kişi başı 24 milyar dolara geliyor. İyi eğlenceler.

Haftaya ütopik bir gelecekte Dünya dışına nasıl seyahat edilebileceğini ve nerelerde nasıl yaşanabileceğini konuşacağız.

Yazının ilk bölümü için tıklayın

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Başka gezegene kaçabilir miyiz?

II. Dünya Savaşı sırasında Almanların önemli hedeflerinden biri kendi kaynaklarını tüketmeden rakiplerinin hem kaynaklarına zarar verebilmek hem de morallerini bozabilmekti. Bunu sağlamak için de en önemli çabaları Almanya’dan fırlatılan füzelerle New York’u vurarak ABD’ye büyük kayıp verdirmekti. Ne yazık ki (ya da iyi ki) savaş V3 adı verilen bu füzeleri geliştirmelerine izin verecek kadar uzun sürmedi. Yalnız gene de yaptıkları füzelerle Baltık Denizi kıyısındaki üslerinden Londra’yı vurmayı başardılar.

Almanya savaşı kaybetmek üzereyken bir yanda ABD, diğer yanda da SSCB bu teknolojinin farkındaydı. Öyle ki bu, V2 projesinin başındaki Wernher von Braun’un ABD’nin en çok aranan Alman bilim insanları listesinin en tepesine konmasına yol açtı.

Savaş sona ererken ABD tüm bu bilim insanlarını ve onların planlarını, SSCB ise üretmiş oldukları füzeleri ve modelleri ele geçirerek bunların üzerinde çalışmalar yürütmeye başladı. Amaç; bu füzeleri ve bunların başlıklarına konulacak nükleer silahları kullanarak diğer ülkeyi yaralayacak silahlar üretmekti. Bunu her iki ülke de kısa sürede başardı, çünkü von Braun ve arkadaşları neredeyse çalışmalarını Almanya’dayken tamamlamışlardı. 

Sputnik kırılması 

Konu burada bitti diye düşünülürken 1957 yılında bir gün SSCB’den bir duyuru geldi. Tüm dünya ülkelerine bir frekansı duyurdular ve dediler ki “sadece kıtalararası balistik füzelerle yetinmedik ve daha yükseğe, atmosferin dışına bir uydu gönderdik. Bu uydu Sputnik; Dünya’nın etrafında dönüyor ve sizlere verdiğimiz frekansı yayınlıyor. Dolayısıyla, sizler de uydu sizin üzerinizden geçerken bu uydunun sinyalini dinleyebilirsiniz.” Bu ABD açısından korkunç bir haberdi. Sovyetler onlardan habersiz kendi ülkelerinin üzerinden bir uzay aracı uçuruyordu ve onların buna karşı yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. Onlar da aynı güce sahip olabilmek için uzay programına hız verdiler. O sırada von Braun ve arkadaşları da ABD adına çalışıyorlardı. SSCB ikinci büyük adımı da atarak 1961 yılında ilk kez bir insanı Dünya’nın yörüngesine gönderip geri getirmeyi başardı.

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı NASA, uzaya ilk insanı Sovyetlerden bir ay sonra göndermeyi başardı. 1961-1969 arasındaki sekiz sene ABD ile SSCB’nin Ay’a önce insan gönderme yarışı halinde geçti. Bu yarış arasında konumuzla ilgisi açısından bahsetmemiz gereken olay, 23 Mart 1965’te NASA’nın Gemini 3 uzay aracı ile ilk defa aynı anda iki insanı uzaya göndermesidir. Bu noktadan sonra hızlanan NASA, Apollo 11 ile 20 Temmuz 1969’da Ay’a ilk kez insanı göndermeyi başardı. Apollo 17, 11 Aralık 1972’de Ay’a son defa insanları götürdü.

Tüm bunları neden anlattım? İnsanlığın bugüne kadar bu gezegenden en fazla uzaklaştığı nokta Ay’dır. Hatta insanların Dünya’dan en fazla uzaklaştıkları nokta 400 bin kilometredir (Apollo 13). Bu kadar uzaklaşabilmelerinin en önemli nedeni de ABD-SSCB arasında süren Soğuk Savaş’tır. Soğuk Savaş sırasında iki taraf da ekonomik sistemlerinin ve ideolojilerinin teknolojik üstünlüğünü kanıtlamak için çok önemli imkanları bu proje için sarf etmişti. Burada konu Ay’a gidebilmek değil, bu yolla üstünlüğünü diğer ülkelere göstermekti. Ancak Ay’a gidildiğinde ne öğrenildi? En başta, aslında Ay’a gitmenin tek faydalı tarafı Ay’a gitmeyi başaracak teknolojiyi geliştirmekti. Yalnız Ay’a bir defa gittikten sonra sürekli Ay’a gidebilecek teknolojiyi ayakta tutmanın fazla bir mantığı bulunmadığı kısa zamanda anlaşıldı. 

Uzay nereden başlar?

Ayrıca ABD gibi, NASA’nın yaptığı hataların kolayca herkes tarafından görülebildiği bir ülkede Challenger (1986) ve Columbia (2003) gibi mekik kazaları uzay programına ayrılan bütçenin de sorgulanmasına neden oldu. Meydana gelen bütçe kısıntıları sonucunda NASA 2011 yılında uzaya insan göndermeyi durdurdu. Bu noktadan sonra NASA Rus uzay şirketi Roscosmos’a astronotlarını uzaya taşıması için ücret ödemeye başladı. SSCB ve devamında Rusya ileri bir teknoloji geliştirmeden 1960’ların ortalarında geliştirdikleri roketleri benzer yöntemlerle kullandıklarından hala uzaya insan ve yük göndermeyi başarıyorlar. Bunun dışında Çin, AB ve Japonya da uzaya düzenli biçimde araç gönderebilen ülkeler. Bunun dışında da Hindistan, İsrail ve İran gibi ülkelerin de roket üretme ve uzaya araç gönderme çabaları var.

Şimdi biraz durup deminden beri lafını ettiğimiz “uzayın” ne olduğuna bir bakalım. Hepimiz bu gezegenin yüzeyinde yaşıyoruz ve uçağa binip yerden 11-12 km yukarıya çıktığımızda uzaya gittiğimizi düşünmüyoruz. Peki bu uzay neresi? Yerden yaklaşık 400 km yukarıda atmosferdeki gazların miktarı o denli azalır ki bu noktada bir aracı Dünya’nın yörüngesine sokacak olsak, bu araç sürtünmeden dolayı yavaşlayarak hemen dünyaya düşmez. Bu nedenle yaklaşık yerden 400 km yukarıya “uzay” dememizde fazla bir sakınca yok.

Dünyayı mahvedip Ay’a kaçmak?

Ama Ay’a gitmeye kalkacak olursak gidiş-geliş için yaklaşık 800 bin km yol kat etmemiz gerekir. Ayrıca Dünya’nın yörüngesindeyken nispeten güvendeyiz. Başımıza kötü bir şey gelecek olsa hızlıca geri dönme şansımız olabilir. Oysa Ay’a giderken başımıza bir şey gelirse kurtulmamız kolay olmaz. 400 km nere 400 bin km nere?

Yalnız biliyoruz ki Dünya’yı mahvettikten sonra yaşamak için Ay’a kaçmak da çok akıllıca bir fikir değil. O nedenle son zamanlarda “acaba gidip Mars’ta mı yaşasak?” düşünceleri ortalıkta dolaşmaya başladı. İşin astronomi ve uzay yolculuğunun problemleri kısmını bir sonraki yazıda anlatacağım ama şimdilik sadece yapmamız gereken yolculuğa bir bakmak istiyorum:

Dünya’nın yörüngesi 400 km, Ay ise 400 bin km. Buradan Mars’a yolculuk ise yaklaşık 600 milyon km yol gitmemizi gerektiriyor. Güneş’in etrafında Dünya da Mars da döndüklerinden buradan Mars’a düz bir çizgi üzerinde gidebilmemiz mümkün değil. Bu nedenle de yolculuk yaklaşık 6 ay sürüyor.

Şimdi gelelim bizim uzay becerimize: Geçtiğimiz ay, SpaceX’in uzaya gönderdiği iki astronotla herkes hop oturup hop kalktı da neden heyecanlandığınızı gerçekten biliyor musunuz? Bu iki astronot ilk iki dakika içerisinde yerden 200 km yüksekliğe eriştiler, sonra da yerden 400 km yüksekteki uzay istasyonuna 18 saatte vardılar, yani 200 km yüksekliği 18 saatte çıktılar. Neden daha hızlı çıkmadılar? Çünkü ellerinde o teknoloji henüz yok. Şu anda SpaceX’in ulaştığı teknoloji 1965 yılının 23 Mart’ında NASA’nın Gemini 3 ile vardığı teknolojiye eşit. Tek fark, orada bir devlet gücü bunu başarmıştı, şimdi devletten yardım alan bir özel şirket bunu yapıyor. Ama teknoloji olarak bakıldığında ABD şu anda 55 sene önce bulunduğu yere yeniden yükseldi. Bu arada, Rusya 1960’tan bu yana kullandığı Soyuz uzay aracıyla aynı işi, benzer sürede 140 sefer gerçekleştirdi. Dolayısıyla SpaceX propagandasına çok fazla kulak vermeyin.

Kapitalizmin tüm imkanlarını arkasına almış olan NASA, 23 Mart 1965 ile 20 Temmuz 1969 arasında kelleyi koltuğa alarak Dünya’nın yörüngesinden Ay’a gitmeyi başardı. Şu anda SpaceX’in arkasında öylesi bir güç yok. Reklam kampanyası ile bu maddi gücü toplamaya çalışıyorlar ancak daha alacakları çok uzun bir yol var. Benim tahminim de sizin tahmininizle benzer çalışacaktır, önümüzdeki dört sene içerisinde Ay’a insanlı uzay aracı göndermeleri imkansız olmasa da çok çok zor görünüyor.

Bir de bu Ay, yani 400 bin km. Mars ise 600 milyon km. Oraya insan taşıyabilecek bir uzay aracı sizce ne kadar zamanda geliştirilir? Belki de daha önemli soru, çevreyi böylesine hızlı yok ederken insanlığın ve bu gezegenin o kadar vakti kaldı mı?

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Güneş lekeleri ve iklim

Bu yazıyı uzun uzun okumaya üşenirseniz sonucunu baştan söyleyeyim: Güneş lekelerindeki azalmadan dolayı yeni bir Mini Buzul Çağı falan gelmiyor. Hatta hava soğumayacak bile. Şimdi bunun nedenlerini ve bu güneş lekelerinin ne olduğunu biraz anlatalım.

Çoğunuzun bildiği gibi Dünya’nın bir manyetik alanı var. Bu alanın yapısı oldukça düzgün. Manyetik kutup noktaları tam olmasa da coğrafi kutup noktalarına oldukça yakın. Bu yüzden de çok eskilerden bu yana Dünya’nın yüzeyinde pusula kullanarak yönümüzü bulabiliyoruz. Bu manyetik alan da zaman içerisinde değişebiliyor, bunu da bir başka yazıda anlatırım ama şimdilik Dünya’nın manyetik alanının düzgün olduğunu bilmemiz yeterli.

Güneş’in manyetik alanı ise hiç Dünya’nın manyetik alanı gibi düzenli değil. Dünya’nın manyetik alanına benzer biçimde büyük iki kutup var ama yüzeyde de daha ufak kutuplar mevcut. Bu kutuplar manyetik alan çizgilerinin bir noktadan çıkıp yakın bir noktada tekrar geri dönmesine neden oluyorlar. Böylece de gördüğümüz karmaşık görüntü ortaya çıkıyor. Ayrıca bu küçük manyetik alanlar her zaman ve Güneş’in her yerinde de görülmüyor. Bazen tamamen kayboldukları bazen de güneşin tamamını sardıkları olabiliyor.

Bu manyetik alan çizgilerinin Güneş’ten çıktığı ve Güneş’e geri girdiği yerlerde Güneş’in yüzey sıcaklığı biraz daha düşük oluyor. Normalde Güneş’in yüzey sıcaklığı 5600 derece civarındayken bu bölgeler 1000-1500 derece daha soğuk olabiliyorlar. Bu nedenle de teleskopla Güneş’e baktığımızda bu bölgeleri Güneş üzerindeki lekeler olarak algılıyoruz, oysa buraların da sıcaklığı 4000 derecenin üzerinde. 

Güneş lekelerinin nasıl çalıştıkları ve bunun bize etkisinin ne olduğu aslında çok karmaşık bir konu ve bilim insanları da henüz bu konuları araştırmaktadırlar. Ancak Güneş lekeleri hakkında bilmemiz gereken önemli nokta bu lekelerin Güneş’in yüzeyindeki normal düzeni bozarak ciddi miktarda sıcak gazın uzaya doğru püskürtülmesine de neden olduğudur. Bu etkileşim sonucunda Dünya’nın atmosferi hafifçe ısınır.

Lekelerin azalıp artması Güneş’in doğasında var

Galileo Galilei 1609’da teleskobu Güneş’e çevirdiğinde ilk Güneş lekelerini yakından gözlemlemişti. O günden bu güne kadar astronomlar görünen Güneş lekelerinin sayısını dikkatle kaydediyorlar. Güneş lekelerinin neredeyse düzenli sayılabilecek bir şekilde 11 yıllık bir periyotla azalıp arttığı da bu şekilde keşfedildi. Ama bazı dönemlerde bu lekeler hiç ortada görünmedi, bazı zamanlar ise lekelerin sayısı son derece arttı. Bu Güneş’in doğasında olan bir düzen.

Yalnız Güneş lekelerinin hiç görülmediği zamanlarda Dünya’nın ortalama sıcaklığı da oldukça azaldı. Mesela 1650-1720 seneleri arasında hiç Güneş lekesi görülmemesi kışların çok sert geçmesine neden oldu. Bugün karşımızdaki haberlerin nedeni de bu dönemin çok serin geçmiş olması. Aynı haberlerde yer alan 1815 yılı ise görüldüğü gibi az Güneş lekesi görülen ama özelliği olmayan bir dönem. Ancak o sene patlayan Tambora Yanardağı atmosfere aşırı miktarda toz püskürttüğünden Dünya’ya ulaşan ışık miktarı azaldı ve Kuzey Yarım Küre’de yaz gelmeyen bir sene yaşandı.

Güneşi gözlemleyen bilim insanları 1990’lardan bu yana Güneş lekelerindeki azalmanın farkındalar. 2020 senesinde Güneş lekelerinin sayısı minimuma inecek ve bu zaten bilinen ve beklenen bir şey. Bir sonraki döngünün de oldukça zayıf olması bekleniyor. Hatta önümüzdeki 10 sene boyunca hiç Güneş lekesi görülmemesi de mümkün. Tarihte böyle zamanlara rastlanmış ve yine rastlanıyor olması alışılmadık değil. Dolayısıyla NASA zaten bilinen bir konudaki son gözlemleri açıkladı geçtiğimiz haftalarda. Yalnız şimdi NASA’nın ne demediğine ve bazı basın kuruluşlarının ne eklediğine gelelim:

Küresel ısınma, lekelerin soğutma etkisinden daha fazla

Güneş’ten Dünya’nın her metrekaresine yaklaşık 342 Watt güç (enerji) gelir. Güneş lekelerinin en fazla görüldüğü zamanla en az görüldüğü zaman arasında bu değer 0,3 Watt değişir. Yani en fazla Güneş lekesi görüldüğü dönemde 342 Watt geliyorsa, en az Güneş lekesi görülen dönemde bu 341.7 Watt’a düşer. Bu da başka bir etki olmadığı takdirde Dünya’nın soğumasına yol açar. Buna negatif atmosfer zorlaması adı verilir, yani bu etki atmosferi soğutur. Ne yazık ki son 150 senede elimizde gittikçe artan bir pozitif atmosfer zorlaması da var ki biz buna küresel ısınma diyoruz. IPCC’nin 2013 raporuna göre pozitif atmosfer zorlamasının miktarı metrekareye 2,3 Watt. Yani sera gazları Dünya’yı 2,3 Watt kadar fazladan ısıtırken Güneş lekelerinin tamamen yok olması bile Dünya’yı 0,3 Watt kadar soğutma etkisine sahip.

Buradan çıkartacağımız sonuç şu: Güneş lekelerindeki azalma Dünya’yı soğutma yönünde bir etki yaparak insanlığın üzerindeki iklim krizi probleminin de azalması yolunda çalışıyor. Ancak iklim krizine yol açan sera gazlarının miktarı o denli fazla ki yazın sıcaklarda bu serinlemeyi ya hiç hissetmeyiz ya da belki çok az hissederiz. Ama önümüzdeki senelerde mini bir Buzul Çağı’na girme ihtimalimiz yok.

 

 

 

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

2070’de 3.6 milyar iklim mültecisi

Uzun bir yazının özeti ile başlayayım: Ülkemizde ve dünyada bilim gazeteciliğine acilen ihtiyacımız var. Aksi halde kendisini bilimsel hissettiren iyi veya kötü niyetli birçok yazı ve haber ile boğuşarak doğruyu yanlıştan ayırmaya çalışacağız. Özellikle de iyi niyetle yapılmış haberlerin bilimsel içeriği çok daha iyi anlamalarına gerek var. 

Geçtiğimiz hafta saygın bilimsel dergilerden Proceedings of the National Academy of Science’da bir makale yayımlandı. Temelde bu makalenin konusu çoğu haber kanalının dikkatini çekecek biçimdeydi: Eğer böyle gidersek, 2070 yılında 3,5 milyar insan iklim açısından yaşamaya uygun koşullara sahip olmayan yerlerde yaşamak zorunda kalacak. Çoğu haber kanalı da bu makaleyi benzer şekilde duyurdu, çünkü bugünkü dünya nüfusunun yaklaşık yarısı 50 yıl içerisinde yaşanmaz hale gelecek yerlerde yaşayacaksa, bunun haber değeri vardır.

Yalnız bu haber bu biçimde sunulduğunda hemen tepkiler de gelmeye başlar, özellikle de iklim değişikliği karşıtlarından: “Gene abartıyorsunuz”, “50 yıl içerisinde dünyanın yarısının yaşanmaz hale gelmesi komik bir iddia”, “Olası senaryolar arasında en kötüsünü seçiyorsunuz, halbuki makalede çok daha olumlu iki senaryo daha var, onların sonuçlarını neden kullanmıyorsunuz?” v.b.

Konuya uzak ve olayı sadece basından takip eden biriyseniz bu yorumlarda hemfikir olmanız da gayet kolay. Doğal olarak en kötüyü düşünmek istemiyoruz, çoğumuz “yok mu bunun bir orta yolu?” diyenlerdeniz. İşte tam da bu nedenle bilimin anlaşılır bir dille ve doğru olarak anlatılması son derece kıymetli.

Afrika’nın Asya’nın nüfusunu yakalaması bekleniyor

Şimdi gelelim konumuz olan makaleye. Öncelikle, dünya nüfusunun nasıl ve nerede artacağına dair ortaya atılmış görüşler var.  Bu görüşleri değişik başlıklar altında sınıflandırmak mümkün, bilim insanları da son senelerde gelecekle ilgili öngörüleri bu şekilde sınıflandırıyorlar. Ekonominin hızlı gelişmesi, yavaş gelişmesi, küreselleşme, kaynak kullanımı, eğitim gibi değişik unsurları hesaba katarak bugünden 2100 yılına kadar toplum yapısının nasıl değişeceğini ortaya koymaya çalışıyorlar. Bu öngörülere göre insan nüfusu da  2070 yılına kadar hiç artmayacak olsa 7,8 milyar olacak, böyle artmaya devam ederse de 11,14 milyarı bulacak. Olası artışın da en başta Afrika’da gerçekleşmesi bekleniyor. Yani Afrika’nın nüfusunun bu yüzyılın sonuna dek Asya’nın nüfusunu yakalaması bekleniyor.

İkinci önemli konu ise insanların hangi sıcaklıkları sevdikleri ile ilgili. Bu makalede yapılan çalışma bundan 6 bin sene önce insan yoğunluğunun hangi iklim koşullarında yaşadığını, 500 sene önce nerede yaşadığını ve günümüzde nerede yaşadığını hesaplıyor. Bu hesaba göre de insanlar senelik ortalamanın 11-15 derece arasında olduğu bölgeleri tercih ediyorlar. Bu sayının biyoloji ya da fizyolojiyle bir alakası yok. Sadece, bizim yetiştirdiğimiz bitki ve hayvanlar ile biz  bu sıcaklıkları tercih ediyoruz.

Doğal olarak, insan nüfusunda ciddi artış beklediğimiz tropik bölgelerin ortalama sıcaklığı 11-15 derece aralığının çok daha üzerinde. Yani, hiç küresel ısınma olmasa bile, dünyadaki insan nüfusunun giderek artan bir oranı 11-15 derece aralığından daha sıcak bölgelerde yaşamaya başlayacak, çünkü nüfus oralarda daha fazla artıyor.

İklim modellerinin önemi

Bir de bu problemin üzerine iklim krizi biniyor. Dünyanın her bölgesinde sıcaklık rejimi değişiyor. Dolayısıyla, bugün 11-15 derece aralığında olan yerler bile gelecekte daha yüksek sıcaklıklara kayıyor. Ama sıcaklığın gelecekte ne kadar artacağını nasıl öngörebiliriz? Bunun için iklim modelleri kullanıyoruz. İklim modellerinin de en temel girdisi gelecekte atmosferde olmasını beklediğimiz karbondioksit oranı.

Gelecekte atmosferde ne kadar karbondioksit olacağını tahmin edebilmek çok zor bir problem olsa da gelecekte ne kadar karbondioksit olacağını söyleyecek olursak, atmosferin ortalama sıcaklığını hesaplayabilmek fazla zor değil. 1896 yılında bir İsveçli bilim insanı Svante Arrhenius ilk defa bu hesabı yapmış, bugün de gelişmiş teknikler, bilgisayarlar ve hesaplama yöntemleri kullandığımızda da aynı sonuca ulaşıyoruz. Yani bilim bu konuda yeterli bilgiye sahip. Atmosferde yaklaşık 550-600 ppm oranında karbondioksit olursa, atmosfer 1750 yılına göre 5-6 derece ısınır.

Bugün atmosferdeki karbondioksit oranı 418 ppm ve bu değer düzenli bir biçimde her sene 2 – 3 ppm artıyor. Bu artışın engellenmesi için uluslararası anlaşmalar yapılıyor. Bunların en yenisi olan Paris Anlaşması’na tüm devletler tamamen uysalar bile küresel ortalama sıcaklığın 3,0 – 3,5 derece arasında artması bekleniyor. Yani herkes kurallara uyacak olsa karbondioksit salımlarının ne kadar azalacağını biliyoruz. Buradan 2070 yılında atmosferde ne kadar karbondioksit olacağını hesaplayabiliriz, bu değeri kullanarak da sıcaklığın ne kadar yükseleceğini anlarız. Bilim insanlarının “Her Şey Şimdiki Gibi Devam Ederse…” (Business as Usual) dedikleri senaryo, yaklaşık olarak buna yakın bir değer veriyor bize. Bu senaryoya göre 2070 yılında ortalama sıcaklığın 3,2 derece artacağı düşünülüyor.

Tüm bu verileri topladığımızda da 2070 yılında 2,7 – 3,6 milyar insanın yukarıda söylediğimiz 11-15 derecelik sıcaklık aralığında yaşayamayacağını görebiliyoruz. Burada da belirsizlik toplam insan nüfusu tahmininden kaynaklanıyor, en alt değer olan 8,2 milyarı alırsak 2,7 milyar insanın, en üst değer olan 11,14 milyarı alırsak da 3,6 milyar insanın 11-15 derece arasındaki sıcaklık bandının dışında yaşamak zorunda kalacağını görüyoruz. Bugün bile bakacak olsak, bu sınırlar arasında yaşayan insan sayısının 1 milyarın üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. Hem o bölgelerdeki aşırı nüfus artışı, hem de iklim krizi eklendiğinde 3,6 milyar insanın hayatının çok zorlaşacağını görebilmek pek de zor değil.

Biliyorum sizleri çokça sayıya boğdum ve çoğumuz sayılardan fazla hoşlanmıyoruz. Ama ne yazık ki bilim için sayılar çoğunlukla vazgeçilmez. Ancak bu sayıları kullanarak gelecekte mücadele etmemiz gerekecek olan problemleri görebiliriz. İklim kuşakları kutuplara doğru kaydığında bugün 11-15 derece kuşağında olmayan çok sayıda bölge artık bu aralığa girmeye başlayacak. Bu da beraberinde göç sorununu gündeme getirecek. Özellikle de bu bölgelerdeki nüfusun azalma trendinde olduğu düşünülecek olursa çözümler de kolayca görülmeye başlanabilir. Yeter ki biz sorunlara değil çözümlere odaklanmaya başlayalım.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Arktik ozon deliği

Güneş’in içindeki reaksiyonlar sonucu açığa enerji çıkar. Bu çıkan enerji bizim anlayabileceğimiz bağlamda bir tür “ışıktır”. Yalnız gözlerimizin görebildiği “ışık” elektromanyetik tayfın sadece küçük bir kısmıdır. Gözlerimizin gördüğü mor ışığın ötesinde mor ötesi, daha ötede Röntgen ışınları ve gama ışınları vardır. Kırmızının ötesinde ise kızılötesi ve radyo dalgaları bulunur. Güneş’ten bize bu dalgaların tümü ulaşır, ancak büyük çoğunluğu görünür ışık, ona çok yakın kızılötesi ve morötesidir. Bu dalga boylarının hepsinin ayrı bir enerjisi vardır. İçlerinde enerjisi en yüksek olan gama ışınları, en düşük olan da radyo dalgalarıdır. Gama ışınları canlılara çarptığı zaman öldürücü etki yapar ama radyo dalgalarının bir etkisi yoktur.

Güneş’ten Dünya’ya çok az gama ışını ulaşır ve bu ışınlar kalın atmosferimizi geçerek yüzeye ulaşamaz. Morötesi ise daha fazladır, ama bunun da daha zararlı kısmını atmosferdeki oksijen ve azot gazları emip zararsız hale getirir. Ama morötesinin görünür ışığa yakın ve kısmen zararlı diyebileceğimiz kısmına oksijen ve azot etki etmez. Morötesi ışımanın bu kısmını atmosferin yerden 10-50 kilometre yükseklikteki bölümünde yoğunlaşan ozon gazı emerek bunun Dünya’ya ulaşmasını engeller.

Delinme değil incelme

Dünya’ya ulaşan yüksek enerjili morötesi ışımanın oksijenle etkileşiminden sürekli ozon gazı üretilir. Topraktaki bakterilerden çıkan azot bileşikleri de atmosferde yükselerek yüksek atmosferdeki ozon gazını yok eder. Dolayısıyla atmosferdeki ozon üretimi ve yok edilmesi bir dengededir ya da insanlar işe karışana kadar dengedeydi.

Öncelikle tarımda kullanılan aşırı suni gübre, sonrasında da aerosol ve klimalarda kullanılan kloroflorokarbon (CFC) bileşikleri atmosferdeki ozonu yok eder. Aynı karbondioksitte olduğu gibi bu gazlar da sadece üretildikleri yerde kalmadan tüm atmosfere yayılırlar. Yalnız bu gazların atmosferin her noktasında yarattıkları etki farklıdır. Yüksek atmosferde sıcaklığın çok düştüğü noktalarda küçük buz kristalleri oluşur. Bu küçük buz kristalleri ozon ve CFC moleküllerinin adeta bir buluşma noktası gibi hareket ederek CFC moleküllerinin ozonu yok etmesini kolaylaştırır. Bu buz kristallerinin oluşması için havanın çok soğuk olması gerekir ve bu kadar soğuk hava sadece Antarktika üzerinde, Güney Yarımküre’nin kış mevsiminde oluşur. Bundan dolayı da güneydeki kış mevsiminde Antarktika üzerindeki ozon tabakası diğer tüm bölgelere oranla çok daha incelir. Bu duruma yaygın dilde “ozon deliği” tanımlaması yapılır, ancak delinen bir şey yoktur, sadece o bölgedeki ozon miktarı diğer yerlere oranla çok düşüktür.

1970’lerde endüstride kullanılan çeşitli kimyasalların ozon tabakasına zarar verdiği ve bu zarar devam edecek olursa insan ve diğer canlıların yaşamına önemli hasar verebileceği bilimsel olarak kanıtlandı. Özellikle CFC gazları endüstride kullanılan ancak kullanımı çok da mecburi olmayan gazlardır. Bundan dolayı 1987 yılında imzalanan Montreal Protokolü ve bu protokole zaman içerisinde yapılan eklemelerle bu gazların tüm dünyada kullanımı yasaklanmıştır. Ancak bu gazların üretimi durdurulsa bile atmosferdeki etkileri bir anda bitmez. Ayrıca zarar gören ozon tabakasının da kendini tamir etmesi uzun süren bir olgudur. Bundan dolayı kademeli olarak 1987 yılından bugüne ozona zarar veren gazların üretimi azaltılmış olsa da bu gazların atmosfere ve ozon tabakasına verdikleri zarar hala sürmektedir. Bilim insanları bu zararın 2020’lerde azalmaya başlayarak ozon tabakasının kendisini toparlayacağını öngörüyorlar. Gene de ozon tabakasının eski halini alması neredeyse yüzyılın sonuna kadar sürebilir.

Atmosferdeki CFC azalışı duraklıyor

Ancak bunun üzerine bir problem daha ekleniyor. Her ne kadar devletler CFC gazlarının üretimini yasaklamış olsalar da bunun kontrolü sıkı bir biçimde yapılmadığında uzak köşelerde gizlice üretim devam etmektedir. Yörüngedeki uydulardan bu gazların nerelerde üretilmeye devam ettiği görülebilse de bu konuda harekete geçmek her zaman kolay değildir. Özellikle Çin’in iç kesimlerinde bu üretimin sürdüğü biliniyor. Bundan dolayı da ozon tabakasının kendisini toparlaması istenildiği kadar hızlı olmamaktadır. Ayrıca iklim değişikliğine odaklanan uluslararası kuruluşlar bu problemi artık biraz gözardı ettiklerinden atmosferdeki CFC miktarındaki azalış duraklamaya doğru gitmektedir.

Tüm bunların ötesinde bu kış Kuzey Kutbu’nda uzun süredir karşılaşmadığımız bir durum oluştu. Son senelerde Kuzey Yarımküre’nin çoğu yerinde sert kışlara neden olan “polar vorteks” bu kış başka yerlerin değil, Kuzey Kutbu’nun çok soğuk olmasına neden oldu. Polar vorteks aslında kutbu çevreleyen yüksek seviye rüzgarlarına verdiğimiz isimdir. Bu rüzgarlar şiddetli olursa kutup çok soğuk olur, yavaşladığında ise soğuk hava alt enlemlere doğru sarkar. Bu kış polar vorteks çok kuvvetli olduğundan Kuzey Kutbu 1979 yılından bu yana yaşadığı en soğuk kışı geçirdi. Bundan dolayı da kutup üzerinde kışın sonuna doğru aynı Antarktika üzerinde gördüğümüze benzer buz kristalleri oluştu. Bu buz kristalleri de kutbun üzerindeki ozon tabakasının süratle incelmesine neden oldu.

Bu korkmamızı gerektiren bir durum değildir çünkü kuzeyde artık güneş doğdu ve hava ısınıyor. Hava ısınınca bu buz kristalleri de eriyecek ve ozona özellikle zarar veren durum ortadan kalkacak. Yine de ölçümlerin başladığı zamandan bu yana oluşan en büyük “ozon deliği” “ozon tabakası iyileşmeye başladı” derken karşımıza çıkan kötü bir sürpriz oldu. Bu kötü sürprizle bugün karşılaşmış olmamız belki de iyi bir şey, çünkü bu sayede CFC salımlarındaki kontroller artırılarak ozon tabakasının incelmesini engelleme yolundaki çabalarımız tekrar yoluna sokulmuş olur.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Harvey kasırgasının hasarı

Aragon Kralı Ferdinand ile Kastilya Kraliçesi İsabella 1492’de uzun süren ve pahalı bir savaş sonunda İber Yarımadası’nı Müslümanlardan geri almışlardı. Yoksulluk içinde olmasalar da yaşamış oldukları büyük savaşın maddi yükünü hafifletecek çözüm yolları arayışındaydılar. Bu sırada Kristof Kolomb da Hindistan’a gidecek kısa bir yol için batıdaki okyanusu aşma çabasındaydı. Bu keşif gezisine maddi kaynak bulabilmek için Ferdinand ve İsabella’nın kapısını çaldı. Milattan önce 3. yüzyılda Eratostenes, Dünya’nın çevresini doğruya epey yakın bir biçimde ölçmüştü. Yalnız Kolomb Eratostenes’in bulduğu değeri kullanacak olursa batıya giderek Hindistan’a ulaşamayacağını biliyordu çünkü o değere göre Asya’nın doğu kıyısı Avrupa’dan 20 bin kilometre uzaktaydı.

Aslında bu Avrupa elitleri tarafından gayet iyi bilinen bir hesaptı. Yalnız, bu hesap değişik yollarla Avrupa’ya ulaşmıştı. Bu yollardan biri de El-Farhani’nin yaptığı hesaptı. Bu hesap Eratostenes’in hesabından biraz daha doğru bir sonuç veriyordu. Ancak verdiği uzaklık Arap mili birimindeydi. Kolomb ise bunu daha alışkın olduğu Roma mili olarak algıladı. Ayrıca Asya’yı da olduğundan biraz daha geniş kabul edince hesapları Asya’nın batı kıyısının Avrupa’dan sadece 2 bin kilometre uzaklıkta olduğunu gösterdi. Bu hesaba inanmak isteyen Ferdinand ve İsabella’yı da ikna eden Kolomb yola koyuldu.

İnsan var olduğundan beri benzer bir düzen içerisinde yaşıyoruz. İktidarda olanlar bilimin söylediklerini değil de bu bilimin söyledikleri içerisinde işlerine geleni kabul edip uygulama yolunda ilerliyorlar. Para arayışındaki Ferdinand ve İsabella’ya Kolomb’un açıklaması bu nedenle diğer tüm uzmanların açıklamalarından daha inandırıcı geldi. Bugün de farklı bir düzende yaşamıyoruz.

İklim krizi karşısında makul olan seçilecek mi?

Yeni bir savaştan çıkmamış olsak da bugün önümüzdeki iklim değişikliği problemi önemli maddi boyutu olan bir sorun olarak karşımızda duruyor. Maddi boyutu iki anlamda algılayabiliyoruz. İlki eğer çözüm bulamazsak başımıza gelecek olan belanın yaratacağı hasarın boyutu. Diğeri ise çözüm bulmak için yapmamız gereken harcamanın büyüklüğü. İktidardaki yöneticilerin de bu iki boyutu karşılarına koyup daha makul olanı seçtiklerine inanmak istiyorum.

Bugün iklim krizini durdurmak için yapılması gerekenlerin maliyetini ortaya koymak çok da zor değil. Ancak iklim krizinin verdiği hasarın boyutunu ve bu boyutun gelecekte ne kadar artacağını hesaplamak o kadar da kolay değil. İklim krizinin yarattığı hasarın boyutu üzerine çalışmalar yapan iktisatçı William Nordhaus 2018 yılında ekonomi alanında Nobel Ödülü’ne layık görüldü. Bu karmaşık alanda hesap yapabilmek bile başlı başına önemli bir gelişme olarak algılanıyor. Nordhaus’un 2013 yılında yayımladığı “İklim Kumarı: Isınan Dünyada Risk, Belirsizlik ve İktisat” kitabı bu yılın Ocak ayında Türkçeye çevrilerek yayımlandı. Bu konuya nasıl yaklaşılabileceğini anlayabilmek için önemli bir eser olduğundan okumak isteyebilirsiniz.

İklim krizinin yarattığı hasarlara bir bedel biçebilmek çok zor, ancak bu konuda iki yaklaşım mümkün olabilir. Basitçe anlatmamız gerekirse birincisi, oluşmuş olan hasara bakarız, sonra iklim krizi hiç olmasaydı bu doğa olayının ne boyutta gerçekleşeceğini hesaplarız. Gerçekleşen boyutla iklim krizi olmasa gerçekleşecek olan problemin oranını oluşmuş hasarla çarptığımızda iklim değişikliğinin bu hasarda oynadığı rolü buluruz. İkinci yolda da tek tek hasar yaratan olaylara kafa yormadan tüm dünya için geçerli bir hasar fonksiyonu üretip, tüm dünya ekonomisinin büyüklüğünü hasar fonksiyonu ile çarpıp iklim krizinin ürettiği hasarı buluruz. Bu Nordhaus’un kullandığı yöntem.

Harvey kasırgasının gösterdiği

Climatic Change dergisinde 8 Nisan’da yayımlanan bir makalede bu iki yöntemin sonuçları karşılaştırılıyor. 2017 yılında ABD’nin Houston şehrine büyük hasar veren Harvey Kasırgası bu makalede iklim krizinin yarattığı bir olay olarak ortaya konuluyor. Öncelikle çeşitli kaynaklardan bu kasırganın yarattığı maddi hasar toplanıyor. Bu hasarın ortalama olarak 90 milyar USD olduğu görülüyor. Sonrasında iklim değişikliği hiç olmasaydı bu kasırganın nasıl davranacağı hesaplanıyor. Kısaca, kasırganın verdiği en önemli hasar uzun süre ve şiddetli yağan yağışlardan dolayı olduğundan, iklim krizi olmadan yapılan modellerle artan sera gazları hesaba katılarak yapılan model arasındaki yağış farkı bulunuyor. Hasar selden kaynaklandığı için daha az yağış daha az sel anlamına geliyor. Bu hesapla, iklim krizinin etkisinin en az 30 milyar, en çok da 72 milyar USD olacağı ortaya konuluyor. Ortalama bir değer olarak da 90 milyar dolarlık hasarın 67 milyar dolarının iklim krizi kaynaklı olduğu kararına varılıyor.

Ancak diğer yöntemle gidildiğinde çok farklı bir sonuca ulaşılıyor. Nordhaus’un hasar fonksiyonu D=T2olarak tanımlanıyor. 𝜟T dünyanın ortalama sıcaklık artışı ve 1 derece olarak kabul ediliyor. 𝜑 ise hasar katsayısı Nordhaus tarafından 0.00267 olarak kabul ediliyor. Dünya ekonomisinin büyüklüğü yaklaşık 80 trilyon dolar olarak kullanıldığında tüm dünyadaki iklim krizi kaynaklı tüm hasarın toplamı da 218 milyar dolar olarak bulunuyor. Bu hasarların yaklaşık %10’u ABD’de gerçekleştiğinden 2017 yılında 21.3 milyar dolarlık hasarın iklim krizi kaynaklı olduğu sonucuna varılıyor.

Yalnız iş burada da bitmiyor, çünkü Harvey Kasırgası ABD’de gerçekleşen iklim kaynaklı  tek felaket değil. Hatta ABD hükümeti 2017 yılında gerçekleşen tüm iklim olaylarının sonucu ortaya çıkan hasarların toplamının 1.5 trilyon dolar ve Harvey Kasırgası’nın maliyetinin de 125 milyar dolar olduğunu söylüyor. Bu oranı da yukarıdaki 21.3 milyar dolarla çarpacak olursak Nordhaus yöntemiyle yapılan hesap sonucu Harvey Kasırgası’nda oluşan hasarın sadece 1.8 milyarlık kısmının iklim krizinden oluştuğu bulunuyor.

Elimizde aynı hesabı yapmak için iki yöntem var. Birini kullandığımızda hasar 67 milyar dolar, diğerini kullandığımızda da sadece 1.8 milyar dolar çıkıyor. Ferdinand ve İsabella Asya’nın 2000 kilometre uzakta olduğunu savunan Kristof Kolomb’a bugünkü değeri 50 milyon dolar olan üç gemi vermişlerdi, Harvey Kasırgası’nın hasarının sadece 1.8 milyarlık kısmının iklim krizinden kaynaklandığını savunan William Nordhaus’a da dünya elitleri ekonomi alanında 2018 Nobel Ödülü’nü verdiler. Ama bu hesap sonunda en azından Başkan Trump’ın iklim krizini neden bu kadar hafife aldığını anlamış olduk. Trump gerçekten bu sorunun ekonomik boyutunun çok yüksek olmadığını düşünüyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Buzulların altındaki virüsler

Hepimiz hayatımızda gördüğümüz en kötü salgının içinde yaşamakta olduğumuzdan ilgilendiğimiz her konuda o salgının bir bağlantısını da görmeye çalışıyoruz. Evde oturup düşünecek vakti olanlar da yeni bir soruya kafa yoruyorlar: “Kutuplardaki buzullar eridiğinde altında kimbilir ne virüsler çıkacak?”

Ben ne virologum ne de tıp doktoru, bu nedenle ortaya çıkabilecek virüslerin ne derece ölümcül olabileceğini anlatamam. Ama bildiğim kadarı ile anlatılabilecek şeyler de bilimle bilim kurgu arasında bir yere düşüyor zaten. Bu salgın günlerinde karşımızdaki sorularla ilgili olarak kafam hep aynı kitaba gidiyor: Connie Willis’in Doomsday Book (Kıyamet Günü Kitabı). Kitap neredeyse bugün yaşadıklarımıza benzer bir konuyu ve soruyu ele alıyor. Geçmişten gelen virüsler ne derece tehlikelidir ve böyle bir virüs salgına yol açarsa neler olur? Okumamış olanlara tavsiye ederim, okumuş olanların da bugünlerde tekrar okumamasını.

Kitabın ana sonucu kutuplardaki virüsler konusuna da biraz ışık tutmaya yönelik: Günlük hayatımızda karşılaşacağımız ve normal mutasyonlar sonucu karşımıza çıkacak virüsler de en azından kutuplardakiler kadar tehlikeli olabilir. Bu gerçeğin de zaten tam ortasında yaşıyoruz. Gerçi önemli bir kısmımız insan yapısı olduğuna emin olduğumuz iklim krizinin doğal olduğunu iddia ederken bir kısmımız da doğal olduğunu bildiğimiz bir virüsün insan yapısı olduğunu düşünüyor. Ne olursa olsun, doğa inanılmaz bir çeşitliliğe sahip ve kendi kendine bırakıldığında her daim bu çeşitliliği artırmaya çalışıyor. Karşımızdaki bu virüs de doğanın çeşitliliğini artırmasının bir ürünü. Ortaya çıkacak bir sonraki virüs de bundan çok daha tehlikeli olabilir ve bunun için geçmişe ya da kutuplara gitmemize gerek yok.

Virüse kafayı takmak

Ancak kutuplar hakkında bilmemiz gereken ve virüslerden daha tehlikeli şeyler var. Kutuplar eriyecek olursa, buzulların altından kötü virüsler çıkabilir de çıkmayabilir de. Kötü virüsler çıkacak olsa bunlar birini hasta edebilecek kadar ortamda kalabilir de kalmayabilir de. Birine bulaşacak olsa o kişiyi hasta edebilir de etmeyebilir de. Bu hastalık normal bir soğuk algınlığı seviyesinde de olabilir, daha da kötü bir hastalık olabilir. Daha kötü bir hastalık olsa da yayılması zor olabilir ya da kolay olabilir.

Kısacası, kutupların erimesinde ortaya çıkabilecek virüslerin Kovid-19 ile kıyaslandığında başımıza çok daha büyük bir bela açma ihtimali konusunda konuşabilmek çok zor. Ama buzullara gitmeden şu ihtimali konuşabiliriz: Kovid-19 SARS ile aynı aileden. SARS Kovid-19 kadar bulaşıcı değil ama neredeyse 10 kat daha öldürücü. Diyelim bir sonraki mutasyonda, önümüzdeki 10-15 yılda, SARS kadar öldürücü ama Kovid-19 kadar da bulaşıcı bir virüs üredi. Ortaya çıkabilecek sorunları hayal etmek çok güç değil. Hatta buzulların altından çıkabilecek öldürücü bir virüs ihtimali ile kıyaslandığından bu SARS varyantı çok daha yüksek bir ihtimalle karşımıza çıkabilir. Bu nedenle buzulların altından çıkabilecek bir virüse kafamızı çok takmamamız gerekli.

Oysa böyle devam edecek olursak buzulların altından çıkacağı neredeyse kesin iki madde var ve bu maddelerin ikisini de gayet iyi tanıyoruz. İlki bildiğiniz gibi su. Dünyadaki buzulların hepsinin bugünden yarına erimesi mümkün değil ama küresel ısınmadaki 2 derece eşiğini aştıktan sonra bu buzulların eninde sonunda erimesini durdurmak artık mümkün olmayacak. Buzullar yavaş yavaş erise bile deniz seviyesinin bu yüzyıl içerisinde bir metreden fazla yükselmesi bekleniyor. Bu da küçük ada ülkeleri ile Bangladeş gibi büyük kısmı deniz seviyesine çok yakın olan ülkelerin çok ciddi sorunlar yaşaması anlamına geliyor. Eğer ülkemizdeki Suriyeli göçmen sayısının bir sorun olduğunu düşünüyorsak, Bangladeşli göçmen sayısı bundan en az 10 kat daha fazla olacak. Bir düşünün isterseniz.

Donmuş metana dikkat

Ama buzulların altından çıkacak diğer gaz çok daha ürkütücü. Kutuplara yakın bölgelerde, özellikle Sibirya’da toprağın 2-5 metre altında binlerce yıldır çürüyerek metan gazı oluşturmuş bitki kökleri var. Bu metan gazı donmuş toprağın içerisinde su buzu ile birlikte karışık bir şekilde çözülmeyi bekliyor. Bu toprağın sıcaklığı, ısınmayla birlikte suyun donma noktasının üzerine çıktığında bu metan gazı da hızla atmosfere karışacak. Metan, karbondioksit gibi bir sera gazı ama atmosferi ısıtma açısından baktığımızda bir metan molekülü bir karbondioksit molekülünden 23-25 kat daha etkili. Buzullar eridiğinde bu metan gazı da açığa çıkacak ve o zaman dünyanın ısınması bugünkünden çok daha hızlanacak.

Bunun daha önce de gerçekleşmiş olduğu düşünülüyor. 252 milyon yıl önce metan gazı aynı şekilde atmosfere sızdığında denizdeki canlı türlerinin %96’sı, karadaki omurgalı türlerinin de %70’i yok olmuş. Bu olaya Büyük Ölüm adı veriliyor. Bununla kıyaslandığında siz hala buzun altından çıkacak virüslerden mi çekiniyorsunuz? Bence buzun altındaki virüslere fazla takılmadan iklim krizine de Kovid-19’a verdiğimiz önemi vermenin vakti geçiyor bile.

Kategori: Hafta Sonu

İklim KriziKöşe YazılarıManşetYazarlar

Çekirge sürüleri ve değişen iklim koşulları

Çöl çekirgelerinin iki yaşam düzeni var. Bu hayvanlar normalde az su bulunan ortamlarda yaşadıklarından birbirlerinden uzak, bireysel yaşamlar sürdürüyorlar. Ancak su miktarı artacak olursa bu çekirgeler de bir faz dönüşümü geçirerek sürü halinde dolaşan ve hızla üreyen canlılar haline dönüşüyorlar. Tam bu dönüşümü geçirdikleri sırada müdahale edilecek olursa yayılmaları önlenebiliyor. Ama sürü haline geldikten sonra yayılmalarının önlenmesi hayli zor.

Çekirge sürülerinin yayılmasının önlenmesi için başlıca iki yöntem kullanılıyor. Bunların ilki kolayca tahmin edebileceğiniz üzere kimyasal mücadele. Kimyasal mücadelede genellikle chlorpyrifos denen haşere ilacı kullanılıyor. Bu ilacın en önemli avantajları stoklarda bolca bulunması veya hızlıca üretilebilmesi. Yani bir yayılma başladığında bu ilacı hızla kullanarak yayılmayı engellemek mümkün. Ancak bu ilaç da bildiğiniz gibi, çekirge veya başka bir böcek ayrımı yapmadan canlıları öldürüyor, hatta insanlar için bile zararlı. Bu nedenle de ayırım göstermeden her yerde kullanılmasına imkan yok çünkü eninde sonunda doğaya ve insanlara büyük zarar verme kapasitesi var.

Çekirge sürülerinin yayılmasını engellemekte kullanılan ikinci yöntem ise doğrudan çöl çekirgelerine zarar veren başka bir canlıyı kullanmak. Metarhizium anisopliae mantarı bu çekirgelerin içinde büyüyor ve ölmelerine neden oluyor. Başka canlılar da bundan zarar görmüyorlar. Bu yöntem çok daha faydalı gibi görünse de iki önemli sorun içeriyor. Metarhizium anisopliae bir tarım ilacı olmadığından stoklarda bulunmuyor ve üretilmesi gerektiğinden de müdahale gecikebiliyor.Ayrıca bir böcek ilacı gibi püskürtülmesinin ardından hemen öldürmediği için de çiftçiler tarafından çok sevilmiyor.

Mücadelenin maliyeti yüksek

Yalnız bu iki çözümün arkasında da paranın durması gerekiyor. Ne böcek ilaçlarını ne de mantarları bedavaya alabilmek mümkün. Çekirge sürülerinin bela olduğu bölgelerin önemli bir kısmını da maddi kaynakları kısıtlı ülkeler oluşturuyor. Böcek ilaçlarını da mantarları da stoklayarak gerektiğinde acilen kullanabilmeleri mümkün değil. Bu nedenle de çekirge sürüleri büyük sorun yaratmaya devam ediyor.

Maddi imkansızlıkların ötesinde politik istikrarsızlık da acil önlem alınmasını engelleyen bir diğer öge. Arap Yarımadası’nın güneyi ve Afrika’nın doğusu bugün için çoğu uluslararası yardım kuruluşlarının bile giremediği noktalar. Bu bölgede açlıktan ölen insanlara bile yardım götürülemezken üreyen çekirgelere müdahale edilmesini beklemek fazlasıyla iyimserlik olabiliyor.

İklim değişikliği her yerde karşımıza çıkıyor

Tüm bu sorunların üzerine bir de iklim değişikliği eklendiğinde çekirge sürüleri gerçek bir felaket halini alıyor. Şu an için ülkemiz açısından bir tehlike arz etmiyorlar. Bunun en önemli sebebi de ülkemizin çekirgelerin keyfi açısından bakıldığında fazla serin olması. Ama yaz boyunca artacak olan sıcaklıklar çekirgeleri de bize doğru hareketlendirebilir. Dolayısıyla bizim de bu açıdan hazırlıklı olmamızda fayda var.

Günümüzde iklim değişikliğini herhangi başka bir konudan ayırmak hayli zorlaştı. Çekirge sürüleri de buna bir istisna değil. Çekirge sürüleri iklim değişikliğinden önce de vardı, muhtemelen biz gittikten sonra da var olmaya devam edecek. Belirttiğim gibi, çekirge sürülerinin varlığı iklim değişikliğine bağlı değil ama bu iklim değişikliğinden etkilenmiyor anlamına da gelmiyor. Açıklayalım:

2018 yazının başında Mekunu Siklonu Arap Yarımadası’nı vurdu. Bu siklon Umman ve Yemen’de normalde çöl olan bölgelerde küçük gölcükler oluşmasına neden oldu. Bu gölcüklerin etrafında hızla büyüyen bitkiler de çöl çekirgelerinin sayısının hızla artmasına ve sürü seviyesine gelmesine yardımcı oldu. Bunun ardından ekim ayında gelen Luban Siklonu kış koşullarında ölüp gitmesi beklenen bu sürünün beslenerek güçlenmesine neden oldu. Ilıman geçen 2018 kışı ise sürünün 8000 kat büyümesiyle sonuçlandı. Sürü 2019 yazında Doğu Afrika’ya doğru hareketlendi. Normalde kurak olmasına alıştığımız bu bölge de 2019 baharı ve yazında aşırı yağışlıydı. Avustralya’nın kurumasına ve yanmasına imkan tanıyan Hint Okyanusu Dipolü’nün pozitif fazında olması Doğu Afrika’nın da normalden fazla yağış almasına neden oldu. Doğu Afrika 2019 yılında tam sekiz siklonun hedefi oldu ve normalden %300 daha fazla yağış aldı. Bundan dolayı da bitkiler aşırı büyüdüler ve bugün ortaya çıkmış olan çekirge felaketine de besin sağladılar.

Basitçe bu felaketi anlatmak gerekirse, her çekirge günde 2 gram besin alıyor. Bu göze fazla görünmeyebilir ama bu sürüde 20 milyardan fazla çekirge var. Bunlar birlikte 3.5 milyon insanın bir günde yiyebileceği kadar besini tüketiyorlar. Bu da zaten kıtlıkla baş etmeye çalışan bölge insanları açısından önemli bir felaket anlamına geliyor.

Peki, iklim değişikliği gelecekte çekirge sürülerini etkileyecek mi? Büyük olasılıkla evet. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, Hint Okyanusu Dipolü pozitif fazında olduğunda Avustralya normalden daha az, Afrika’nın doğusu da normalden daha fazla yağış alıyor. Nasıl Avustralya’da görülmekte olan yangınların orta ve uzun vadede artması bekleniyorsa, Arap Yarımadası ve Afrika’nın doğusundaki yağışların da benzer şekilde artması bekleniyor. Bunun nedeni de Hint Okyanusu Dipolü’nün iklim değişikliğinin etkisiyle daha fazla pozitif fazda kalması.

 

20.yüzyılın başlarında her 30 yıllık dönemde Hint Okyanusu Dipolü’nün ortalama 4 kez pozitif fazda olduğu görülürken son 30 yıllık dönemde Dipol 10 kez pozitif fazda bulunmuş. Geleceğe dair öngörüler de iklim değişikliği 1.5oC ile sınırlanmayacak olursa Hint Okyanusu Dipolü’nün çoğunlukla pozitif fazda olacağını ve hatta sıcaklıklar daha da artacak olursa bu pozitif fazın kalıcı bile olabileceğini söylüyor.

 

Kategori: İklim Krizi

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüsler ve iklim değişikliği

İklimle ilgili salgın hastalıkları kabaca iki gruba ayırabiliriz: İnsandan insana doğrudan geçenler ve bir taşıyıcı vasıtasıyla insandan insana geçenler. Yani, soğuk algınlığı virüsü veya bugünlerde sıkça konuştuğumuz Kovid-19 gibi hastalıklar insandan insana doğrudan geçen hastalıklar, sıtma veya Batı Nil virüsü gibi sivrisineklerin ısırmasıyla bulaşan hastalıklar vardır. Özellikle bizim yaşadığımız ılıman iklim kuşağında bu hastalıkların iklim koşulları ile sıkı bir ilişkisi bulunur. İklim değiştikçe de bu ilişki mutlaka değişecektir.

Bu iki grup içindeki salgınların inceleme yöntemleri de doğal olarak farklıdır. Birinde taşıyıcı sivrisinek veya kene gibi bir canlı olduğundan bu canlıyı laboratuvar ortamında incelemek mümkündür. Bu nedenle de bir taşıyıcı vasıtasıyla bulaşan hastalıklar konusundaki bilgimiz çok daha fazladır. Oysa insandan insana geçen hastalıkları bir laboratuvar ortamında inceleyemeyiz. Burada dayanmak zorunda olduğumuz yöntem bu hastalıkların insanlarda incelenmesidir. Bilerek insanlara bu zararlı virüsleri de veremeyeceğimizden bu hastalıkların davranış biçimleri konusundaki bilgimiz de sınırlıdır.

Hava sıcaklığı değil, kalabalık ve kapalı ortamlar…

Benim bir tıp doktoru değil bir iklim bilimci olduğumu bir kez daha hatırlatarak, günlük dille ufak bir bilgi vermeye çalışacağım. Kendi aramızda sıkça kullandığımız iki terim var: Soğuk algınlığı ve grip. Biz bu ikisini birbirinin yerine sıkça kullanırız, ama anladığım kadarıyla tıpta bu iki hastalık epey farklı anlamlara geliyor. Bu iki hastalık da, son günlerin çokça konuşulan hastalığı Kovid-19 da viral hastalıklar. Yani bu hastalıkların nedeni bir virüs. Ama soğuk algınlığını meydana getiren virüs ailesi ile grip hastalığını meydana getiren grip virüsü ailesi ve korona virüsü üç ayrı aileden ortaya çıkıyor. Normal hayatımızda senede iki-üç defa soğuk algınlığını yaratan virüsle karşılaşıyoruz ve bu virüsün aşısı yok. Yalnız bize fazla da zorluk çıkartmıyor. Grip virüsü ise çok daha zorlu bir rakip ama ona da sık sık yakalanmıyoruz. Bu grupta son senelerde karşılaştığımız domuz gribi veya kuş gribi gibi grip türleri var. Korona virüslerinde ise ülkemizde fazla sorun yaratmayan SARS veya MERS gibi hastalıklara neden olan virüslerle Kovid-19 var.

Şu ana kadar bu virüsün sıcak havayı sevmediği konusunda çok şey duyduk. Ancak bu konuda elde herhangi bir veri yok, hatta olan veriler de Kovid-19’un sıcak havadan fazla etkilenmediğini bize gösteriyor.”

Türkiye gibi ılıman ülkelerde soğuk algınlığı veya grip salgınları daha çok kış aylarında görülüyor. Bunun nedeni bu virüslerin soğuk ve kuru havayı sevmeleri de olabilir, ancak bilim insanları soğuk havalarda daha sıkça kapalı ve havasız mekanlarda bulunduğumuzdan bu virüslerin insandan insana geçmesinin daha kolay olduğunu ve bu nedenle bu salgınların daha sıklıkla kış aylarında görüldüğünü düşünüyorlar. Benzer bir durum Kovid-19 için de geçerli. Şu ana kadar bu virüsün sıcak havayı sevmediği konusunda çok şey duyduk. Ancak bilimsel açıdan bakıldığında bu konuda elde herhangi bir veri yok, hatta olan veriler de Kovid-19’un sıcak havadan fazla etkilenmediğini bize gösteriyor. Daha önemli olan ise insanların daha kalabalık olduğu mekanlarda daha hızlı yayılıyor olması. Soğuk algınlığı, grip veya korona virüslerinin ortak özellikleri bu. Kış aylarında daha fazla salgına neden oluyorlar, ama kış sona erdiğinde bu salgınlar ciddi oranda azalıyor.

Sivrisinekler, koronavirüsten daha tehlikeli

Tropik bölgelerde sıcaklık yaz-kış benzer seyrediyor. Bu nedenle de tropik bölgelerde bu salgınlar bizde olduğu gibi çoğunlukla kış aylarında görülmeyip tüm seneye yayılıyor. Ancak sene boyunca da görülen salgın şiddeti bizim kış aylarında yaşadığımızdan oldukça hafif oluyor.

Geleceğe baktığımızda bölgemizde ortalama sıcaklıkların artacağını görüyoruz. Bu da yukarıda sözünü ettiğimiz virütik hastalıkların görülme sıklığını ve şiddetini değiştirecektir. Beklentimiz soğuk algınlığı ve grip vakalarının senenin geneline yayılmaya başlaması ancak salgınların şiddetinin de azalması yönündedir.

İklim değişikliğine uyum bağlamında, özellikle de sivrisineklerin taşıdığı hastalıklara karşı şimdiden önlem almak gerekiyor.

Ancak bunun yanında bizi bekleyen esas tehdit insandan insana bulaşan virütik hastalıklardan değil bir taşıyıcı ile bulaşan hastalıklardan gelecektir. Bu taşıyıcıların en başta geleni de sivrisineklerdir. Normalde sivrisinekler sıcaklığın sıfırın altına düştüğü bölgelerde kışı geçiremediklerinden ülkemizde ciddi bir tehdit olarak algılanmamaktadır. Oysa bu sivrisinekler değişen ve ısınan iklim koşullarından dolayı çoğu bölgede kışı geçirebilecek olurlarsa başta sıtma gibi önemli salgın hastalıklara da neden olabilirler. Geçtiğimiz yaz İstanbul’da birkaç Batı Nil Virüsü vakası görüldü. Bu kışı neredeyse hiç kar görmeden geçirdik. Gelecek yaz başımız sivrisineklerle çok daha fazla belaya girecektir.

Bugünlerde en önemli konumuz korona virüsü oldu. Korona virüsü her ne kadar ciddi problem yaratan bir virüs olsa da yazın karşımıza çıkabilecek hastalıklarla kıyaslandığında daha zararsız bir problem olabilir. Bu nedenle iklim değişikliğine uyum bağlamında karşılaşacağımız bu yeni hastalıklara karşı önlem almamız gerekiyor. Özellikle de kendimizi sivrisineklerden nasıl koruyacağımız konusunda.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İş dünyasının sorumluluğu

4 Mart’ta Fast Company dergisi ve Yuvam Dünya hareketinin ortaklaşa düzenlediği İklim ve İnovasyon Zirvesi’nde iş dünyasının iklim değişikliğine olan bakışını dinleme fırsatı elde ettim. Kısaca anlatmak gerekirse iş dünyası iklim krizinin ne olduğunu, sigorta sektörü hariç, henüz anlamış değil. Kısa vadede de büyük bir aydınlanma yaşanabileceğini çok mümkün görmüyorum.

Bugün Ardahan’dayım. Her yerin dizime, hatta belime kadar karla kaplı olacağı umuduyla geldim ama Ardahan Üniversitesi çevresinde sadece yol kenarlarında azıcık kar kalmış durumda, tepelerde de biraz kar görüyorsunuz, ama o kadar. Çevrede konuştuğumuz insanlar endişeli çünkü buralarda toprağı kar besliyor, ne kadar az kar, o kadar az su demek bu bölge için. “Benim çocukluğumda burada 3-4 metre kar birikirdi” diyen çok insan var. Çıldır Gölü üzerinde düzenlenen festival. buz çok ince olduğundan bu sene çok kısıtlı biçimde yapılabilmiş. Isınma her geçen sene hızlanarak bölgeyi etkiliyor. 10 sene önce buradaki yaşamın nasıl yürüdüğünü biliyoruz ancak 10 sene sonra nasıl yaşanacağını öngörebilmek adeta imkansız. Dünyamızın geri kalan bölgelerinde de durum çok farklı değil.

Bu kaotik görünümlü ortamda iş dünyasının da planlama yapması son derece güç. Klişe bir laf olacak ama kesin olan tek şey hiçbir şeyin kesin olmadığı. Ancak yarının bugünden farklı olacağını da fark etmek çok da zor değil. Dolayısıyla planlamamızı buna göre yapmalıyız. Oysa iş dünyası sürdürülebilirlik kavramını, bugünkü düzenin sürdürülebilmesi olarak algılayıp gösterişli raporlar yazarak geleceğe hazırlandıklarını düşünüyor gibi geldi bana.

Ardahan bu kış yeterli kar yağışı almayınca, kar makineleriyle suni kar yağdırıldı.

Sürdürülebilirlik

İş dünyasının iki çeşit sorumluluğu bulunuyor. Öncelikle ürettikleri ürünlerin doğada yaşamakta olduğumuz, başta iklim krizi olmak üzere tüm çevre problemlerine neden olmayı durdurması gerekiyor. Ama eşit derecede önemli olan ikinci unsur da bu değişikliklerin şirketlerin geleceğini tehlikeye sokmaması gereği. Gerek hammadde, gerekse de üretim tesisleri açısından bakıldığında bu şirketlerin sürdürülebilirliği açısından son derece kritik bir konu.

2011 yılının son çeyreğine girildiğinde bilgisayarlar için üretilen sabit disklerin pazar lideri Western Digital firmasıydı. Ancak Western Digital’ın Tayland’daki fabrikasını sel suları bastığında bu fabrika çalışamaz duruma geldi ve sonrasındaki uzun bir dönemde pazar liderliği Seagate’e geçti. Benzer örnekleri pek çok alanda verebilmek mümkün. İklim krizinin kime nerede zarar vereceğini anlık olarak tahmin etmek güç olsa da bu tehlikenin varlığı artık tartışılmayan bir gerçeklik. Ama belki de daha önemli bir faktör hammadde temininden kaynaklanıyor.

Hammadde temini

Özellikle gıda sektöründe besin maddelerinin temini orta ve uzun vadede bir problem yaratacak. Küreselleşme daha ucuz olan hammaddenin dünyanın öbür ucundan getirilmesini mümkün kılsa da üreticileri küresel problemlere karşı da dayanıksız hale getirdi. Dünyanın iki ayrı noktasında aynı anda oluşabilecek bir kuraklık, ülkemizdeki tarımsal ürün ihtiyacını da ciddi biçimde etkileyebilir. Bu etkileri azaltmanın en kolay yolu yerelde dirençliliğimizi artırmaktır. Ancak gıda sektörünün ana çabası yereldeki dirençliliği artırarak orta ve uzun vadede sürdürülebilirlik sağlamaktansa kısa vadedeki karı sürdürmeye dayanıyor.

‘Hijyensizlikten ölmek…’

Bunun ötesinde en başta gıda sektörü olmak üzere aşırı bir ambalaj kullanımımız var ve bu kullanımın azaltılması akıllara bile gelmiyor. Bir noktada küçükken açık bisküvi satın aldığımız söylendiğinde dehşet içerisinde “hijyen” problemlerinden bahsedildi. Küçükken ailemle bir bisküvi fabrikasının yakınında yaşıyorduk. En büyük keyfimiz de akşamüzerleri fabrikanın satış mağazasına gidip açık ama taze bisküvi almaktı. Hiçbirimiz “hijyensizlikten” ölmedik bugüne dek ve bisküvileri, çay poşetlerini, içtiğimiz suları, aldığımız makarnayı kat kat sarmalayan ambalajlar da yediklerimizi gerçek anlamda daha sağlıklı kılmadı. Hatta her geçen gün içimizde daha derin bir şüphe ile yaşıyoruz. Bir bardak çay içebilmek için çayı ortalama dört kat ambalajla tüketiciye sunuyoruz ve bunun doğaya verdiği hasarı neredeyse tamamen göz ardı ediyoruz.

Geri dönüşümden önce tekrar kullanmayı düşünmek

Geri dönüşüm ise bambaşka bir problem. Giyim sektöründe bile giyeceklerin geri toplanıp ham maddelerine ayrılıp tekrar üretimde kullanılması konuşuluyor. Ama sürdürülebilirlik açısından döngüsel ekonomi içinde yapmamız gereken geri dönüşümden önce tekrar tekrar kullanmaktır. Bunu yapabilmek için de ürünlerin dayanıklı olması gerekiyor. Bir sonraki adımda da geri dönüşüm yerine ikinci, üçüncü el kullanıma döndürmek, sonrasında başka amaçla kullanmak ve en sonunda başka hiçbir şey mümkün değilse geri dönüşüme sokmak geliyor. Bu adımların tasarlanması da önemli sistemik değişimler gerektiğinden sürdürülebilirlik raporları yazıp geri dönüşüm yapmak daha kolay görünüyor.

Elbette bunlar üretim sektöründeki tüm firmalar veya firmaların yaptığı tüm uygulamalar için geçerli değil. Bayilerinde A+++ bulaşık makinası bulamamış olsam da Arçelik’in kurmuş olduğu ve buzdolaplarının %98 oranında geri dönüşümünü sağladıkları tesis doğru yolda atılmış adımlardan biri olarak öne çıkıyor. Bir de ürünlerin uzun süre bozulmadan kullanılmasını ve sonrasında da tamirini sağlayabilsek sürdürülebilirlik yolunda ciddi adımlar atabiliriz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ne kadar zamanımız kaldı?

Geçenlerde bir okulda yaptığım konuşmaya 4’üncü sınıf öğrencileri de katıldı. Konuşma sonrasındaki gece, uykuları kaçmış; “11 senemiz kaldı” dediğim için 2030 senesinin yılbaşında dünyanın iklim değişikliği nedeniyle yok olacağını düşünerek korkmuşlar. Evet, korkmamız gerekiyor, ama neden ve nasıl korkmamız gerektiğini bilerek korkalım.

11 yılda bütçe bitiyor

Öncelikle, iklimle ilgili değişikliklerin hiçbiri sadece bir günde olmayacak. Bugün yeşillikler içinde bir orman olarak bıraktığımız bir vadiyi yarın sabah kalktığımızda çöle dönmüş olarak bulmayacağız. Avustralya’daki orman yangınları benzer görüntüler yaratmış olsa da beklentimiz değişikliklerin daha yavaş gerçekleşecek olması yönünde. Peki o zaman “11 senemiz kaldı” vurgusu nereden kaynaklanıyor?

Dediğimiz gibi, bu derece kesinlikte sınırlarımız yok, ayrıca bu sınırların olabilmesine de imkan yok. Bugün ısınmanın 2 derecenin altında kalabilmesi için yaklaşık olarak 600 milyar tondan daha fazla karbondioksit salmamamız gerekiyor. Ancak burada bile, cümle aslında bundan da belirsiz. Eğer 600 milyar ton karbondioksitten daha az salım yapacak olursak 1880’den bugüne kadar ölçmüş olduğumuz ısınmanın 2 dereceyi aşmaması ihtimali %50 olacak. Yani biz 599 milyar ton karbondioksit salıp dursak bile sıcaklık artışı gene de 2 dereceyi geçebilir. 650 milyar ton salıp duracak olsak gene de 2 derecenin altında kalabilir. Yalnız bilimin üzerinde birleştiği temel konu, yaklaşık 600 milyar ton karbondioksit saldıktan sonra ısınmanın yaklaşık 2 derecenin altında kalmasının zorlaşıyor olduğudur. Ayrıca bu ısınma da 2030 yılının yılbaşına kadar bekleyip sonra bir günde karşımıza çıkmayacak. Her geçen sene biraz daha ısınıyoruz. 2019 yılı insanlık tarihindeki en sıcak ikinci sene oldu. 2020 muhtemelen 2019’dan da sıcak olacak. Dolayısıyla her geçen gün biraz daha ısınıyoruz ve böylesine karbondioksit salmaya devam edersek bu ısınmanın da duracağı yok. Şu an salmakta olduğumuz gibi karbondioksit salmaya devam edecek olursak 11 sene içerisinde 600 milyar ton bütçemizin tamamını harcamış olacağız. Bu nedenle de hemen önlemler almak zorundayız.

Avustralya’yı, tüm kıtayı kavuran yangınların ardından gelen yağışlar, geniş bir bölgeyi etkileyen sellere yol açtı. 

2 derece eşiği aşıldığında, artık bildiğimiz dünya olmayacak

Peki neden 2 derece? Çünkü 2 derecelik bir ısınmada hala önümüzü görebiliyoruz. Dünya bizim yüzümüzden hiç ısınmamış olsaydı fırtınalar, deniz seviyesindeki değişiklik, Sibirya’daki metan bulunduran tundralar gibi çoğu doğa olayına ne olacağını kolayca tahmin edebiliyorduk. Isınma 1 dereceyi geçtiğinde dünyaya neler olacağı konusunda gene tahminler yapabiliyoruz ama artık yaptığımız tahminler konusundaki şüphelerimiz de artıyor. 2 dereceyi aştığımızda ise bugüne kadar karşılaşmadığımız doğa olayları ile karşılaşabiliriz. Bu olaylara daha önce rastlamadığımız için de doğaya ve bize neler olabileceği konusundaki tahminlerimiz büyük ihtimalle işe yaramaz. Mesela bu ısınmanın sonuçlarından birini Avustralya’da gördük. Korkunç yangınların ardından gelen yağışlar felaket boyutuna ulaşan sellere yol açtı. Ne yangınlar ne de seller daha önce görmediğimiz şeyler değildi. Ama böylesine uzun süren ve bu kadar geniş bir arazinin yanmasına neden olan yangınların ardından gelen sellerin tam olarak ne etki yapabileceğini öngörebilmemiz mümkün değil. Buna karşı önlem de alamıyoruz. 2 dereceyi aştığımızda karşılaşacağımız doğa olayları da bu türden olacak. O nedenle 2 dereceyi kritik eşik olarak görüyoruz. 2 derece eşiği aşıldığında bizi bilmediğimiz bir dünya bekliyor olacak. O dünya da bir günde değil adım adım karşımıza çıkacak.

Her gün yeni bir rekor

Karşımıza adım adım çıkan bu dünyanın bir ölçüsünü her gün Yeşil Gazete’de takip ediyoruz. 1958 yılında Pasifik Okyanusu’nun ortasındaki bir adada, yerden birkaç bin metre yükseklikte, yani insanların günlük etkilerinden olabildiğince uzakta bir gözlemevi kuruldu ve o günden bu yana her gün o istasyonda atmosferdeki karbondioksit oranı ölçülüyor. Atmosfere saldığımız karbondioksitten dolayı bu oran her sene 2-3 ppm (milyonda molekül) artıyor. Her sene en yüksek değerine de Mayıs ayında ulaşıyor. İlk ölçüldüğünde 315 ppm olan karbondioksit seviyesi 2019 Mayıs ayında 415 ppm seviyesini aştı. Bu sene Mayıs ayında da 2020 yılının en yüksek değerine ulaşacak. Bu değer muhtemelen 418 ppm civarında olacak. Geçen senenin başından bu yana iki defa bu ölçümlerin rekor kırdığı açıklandı ama biliyoruz ki bundan sonraki sürede bu rekorlar neredeyse günlük olarak gelişecek. Eğer bir gün bu artış duracak olursa asıl önemli haber karşımıza çıkmış olacak. Ancak bizim böylesine kömür, petrol ve doğalgaz yakmaya devam etmemiz durumunda o güne ulaşmamız hiç de kolay olmayacak.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Toplum bahçeleri

Üzerinde yaşadığımız topraklarda en azından son 10 bin yıldır tarım yapılıyor. Çoğu bölgede yapılan tarım modern endüstriyel yöntemleri de uzun zamandır içerisinde barındırdığından toprağın verimi son derece azalmış durumda. Bu toprağa ihtiyacı olan kimyasalları dışarıdan vermediğimiz müddetçe o toprağın bizim arzuladığımız ürünü vermesine artık imkan yok diye düşünüyoruz. Ayrıca çiftçiliği kolaylaştırmak için kullandığımız pek çok yöntem de toprağın karbondioksit tutma yetisini ya sınırlıyor ya da tamamen yok ediyor. Oysa doğa milyonlarca yıldır karbon döngüsünü böyle sürdürüyor. Peki bizim bir yandan doğanın kendi döngüsünü sürdürmesine izin verip diğer yandan da kendimize yetecek besini doğadan kazanmamız mümkün mü? Ya da başka bir deyişle, sürdürülebilir tarım yapabilir miyiz?

Sürdürülebilir tarım kavramı aslında sürdürülebilirlik kavramından çok daha önce dilimize girdi ancak  biz bu kavramı sürdürülebilir tarım olarak değil, kalıcı tarım (permanent agriculture) olarak öğrendik. “Permanent agriculture” biraz uzun olduğundan da kısaca permaculture dedik. Zaman içerisinde permakültür, sadece tarımın kalıcılığını değil bu kalıcı ya da sürdürülebilir tarım etrafında tasarladığımız yaşamın da sürdürülebilir olabileceğini bize öğretti. Permakültür artık sadece bir besin üretme usulü değil bu düşünce tarzı etrafında şekillenen bir yaşam biçimi halini aldı.

Şehrin ortasında ‘permakültür yaşam’

Bu deneyimi kitaplardan okumanın yanında gözlerinizle görmek isterseniz bugünlerde belediyeler “topluluk bahçeleri” adını verdikleri sistemler kurma çabasındalar. Bu bahçelerin belki de ilki Fenerbahçe Burnu’nda Saint Joseph Lisesi Permakültür Kulübü‘nün öncülüğünde ve Kadıköy Belediyesi’nin desteği ile 2016 yılında kuruldu ve artık olgunluğa ulaşmış bir biçimde yaşamını sürdürüyor. 

Yaklaşık bir dönüm alana sahip olan bu topluluk bahçesine artık çevre okullar da gelip kazanımlarını kendi bahçelerinde deneyimleyebiliyorlar. Sivil toplumdan oluşan gönüllü destekçiler de bahçeye gelen öğrencilere yardımcı oluyor. Türkiye koşullarında bile vakit ya da uzaklık engeline takılıp Fenerbahçe Parkı’ndaki bu bahçeyi görememiş, oradaki etkinliklere katılamamış büyük-küçük herkese fiziksel olarak bahçede olmasalar da orayı gösterme, okullarında bahçecilik yapmaya özendirme amacıyla sanal gerçeklik projesiyle bahçe tanıtılıyor. Hatta bu projenin tanıtımı sonrasında yurt içi ve yurt dışından bahçeyi görmek isteyen öğretmenler, akademisyenler de bahçeye geldiler. Dünya sürdürülebilir çalışmalar üzerine yoğunlaşırken çeşitli uluslararası yarışmalara katılan Permakültür Kulübü, Fenerbahçe Parkı Topluluk Bahçesi projesi ile Çin’de düzenlenen “The Second Silk Road Women’s Innovation Design Competition”da, “Green Living” (Yeşil Yaşam) kategorisinde birinci oldu.

Bahçede, anaokulundan üniversiteye kadar her yaş grubundan öğrencilerle ve okullarla çalışmalar devam ediyor. İklim krizinin yarattığı olumsuz gidişatı dikkate alarak, karbon ayak izimizi düşürme hedefinden yola çıkan, suyu daha tasarruflu kullanabileceğimiz farklı tarım yöntemlerini deneyimlemek ve bunları her yerden talep eden öğrencilerle paylaşmak mümkün. Bu projeden görerek ve öğrenerek yaşadığımız yerlerin sürdürülebilir yerleşimlere dönüştürülmesi konusundaki girişimleri destekleyebiliriz. Özellikle bugün ilçe ve büyükşehir belediyeleri kent bahçeciliğine yönelik önemli adımlar atmak istiyorlar. Bu adımlar sadece belediyelere bırakılamayacak kadar önemli adımlar. Toplum olarak bizler de yaşadığımız yerin yakınındaki alanlarda bu bahçelerin kurulmasını destekleyebilir, böyle bir alan yoksa da oluşturulmasını talep edebiliriz. İnanın çevremizde çoğu zaman görmeden geçtiğimiz ama bu tür bahçecilik çalışmaları için kullanılabilecek irili ufaklı epey alan bulunuyor, yeter ki biz isteyelim.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Avustralya yangınlarının nedeni: Hint Okyanusu Dipolü

Doğada gördüğümüz yangınlar yaşam döngüsünün bir parçasıdır.Yanarak patlayan kozalaklardan saçılan tohumlar çam ağaçlarının tekrar büyümesinin temelini de oluştururlar. Zayıf ağaçlar bu şekilde ormandan temizlenir ve orman böylece daha sağlıklı ve güçlü olur. Bazı kuşlar bu yangınları yayarak kendilerine besin bulurlar. Bazı canlı türleri bu yangından korunmak için kendilerine bir kovuk kazma becerisini geliştirirler. Yangınlar bazı yıllar daha sık görülür, sonra da uzun süre görülmeyebilir. Bunların tümü doğaldır. Biz olmadan önce doğa böyle işliyordu, biz yok olduktan sonra da böyle işlemeye devam edecek.

 Avustralya, bu yangınların bolca görüldüğü coğrafyaların başında geliyor. Bizim “orman yangını” dediğimiz yangınlar oradaki bitki örtüsü daha çok maki benzeri olduğundan “çalı yangını” şeklinde adlandırılıyor, ama sonuçta doğadaki yangından bahsediyoruz. Bu yangınlar doğal sebeplerle çıkabiliyor, dikkatsizlik yüzünden oluşabiliyor, hatta kötü niyetli insanlar bilinçli olarak bu yangınlara neden olabiliyor.

Dipolün ‘çalışma prensibi’

Avustralya’da hava daha sıcak ve daha kuru olduğu dönemlerde doğal olarak bu yangınlar da daha sık görülüyor, daha geniş alana yayılıyor ve daha uzun sürüyor. Avustralya bildiğiniz gibi dünyanın kurak bölgelerinden birinde yer alıyor. Ama bazı meteorolojik olaylar mevsimlerin daha da kurak geçmesine neden olabiliyor. Bu meteorolojik olayların en önemlilerinden biri Hint Okyanusu Dipolü dediğimiz olgu. Son senelerde çoğumuz El Nino denen olguyu öğrendik. Basitçe anlatırsak, Güney Amerika’nın batı kıyısında, Şili açıklarındaki deniz suyunun normalden sıcak olmasına El Nino adını veriyoruz. Bu sular normalden soğuk olduğunda da oluşan olgu La Nina adını alıyor. Yani aynı olgunun bir pozitif bir de negatif fazı bulunuyor. Hint Okyanusu’nun batısındaki suların normalden sıcak olduğu duruma Hint Okyanusu Dipolü’nün pozitif evresi, daha soğuk olduğu duruma da negatif evresi diyoruz. Hint Okyanusu Dipolü’nün pozitif veya negatif evrede olması binlerce kilometre uzaktaki hava durumunu etkileyebiliyor.

Geçtiğimiz Ekim ayında Hint Okyanusu Dipolü son 120 senede görülen en kuvvetli beş pozitif durumdan birine ulaştı. Bunun sonucu olarak da Avustralya uzun süredir görülmedik ölçüde sıcak ve kurak bir ilkbahar yaşadı. Bu sıcak ve kurak ilkbaharın sonucu olarak da normalde görülen çalı yangınları çok daha şiddetli bir biçimde çok geniş bir alana yayıldı. Bu kadar geniş alana yayılan yangınları söndürmeye itfaiyelerin gücü yetmediğinde yangınların önünü almak mümkün olmadı. Bu yangınlardan çıkan dumandan oluşan dev bulutlar çok az su buharı bulundurduğundan, bu bulutlarda oluşan şimşek ve yıldırımlar da yangınların daha da geniş alana yayılmasına neden oldu. Dolayısıyla önemli olan bu büyüklükteki yangınların hiç başlamamasıdır. Çünkü bu yangınlar bir kez başlarsa kendi kendilerini beslediklerinden daha geniş alana yayılıp daha uzun sürmeleri de kolaydır.

Buraya kadar sabırla okuduysanız muhtemelen bu yangınların doğanın bir parçası olduğunu düşünmeye başlamış olabilirsiniz ancak durum pek de öyle değil. Dünyanın geneli 2019 yılında 1961-1990 ortalamasından 0.61 derece ısınmışken Avustralya 1.52 derece daha fazla ısındı. Sıcaklıktaki bu anormal artış yangınların artmasının ardındaki en önemli neden. Sıcaklıkların bu kadar artmasının ardındaki önemli neden de Hint Okyanusu Dipolü’nün uzun süredir görülmediği kadar yüksek pozitif bir değerde seyretmesi. Ancak yeni yılla birlikte dipolün değeri de azalacak ve muhtemelen gelecek ilkbaharda Avustralya bu sene yaşadığı kadar sıcak ve kurak bir dönemden geçmeyecek. Gene de dipolün değerinin negatife geçmeyeceğine de dikkat çekmemiz gerekiyor.

O zaman “Avustralya yangınlarının sebebi iklim krizi değil iklimin doğal değişkenliğini içeren bir meteorolojik olay” diye düşünmeniz doğal. Ama burada bir de dipolün iklim değişikliği ile nasıl değiştiğine bakmakta fayda var. Özellikle 1980 sonrasında, yani dünyada iklim değişikliğinin etkilerini daha şiddetle hissetmeye başladığımız dönemde Hint Okyanusu Dipolü, pozitif tarafta daha çok kalmaya ve daha yüksek değerler almaya başlamış. Dolayısıyla Avustralya’nın daha sıcak ve kurak olmaya başlaması Hint Okyanusu Dipolü’nün değerinin çoğunlukla pozitif olmasıyla açıklanabilir, ama bu değerin pozitif olması da iklim değişikliğinin bir sonucu.

Ülkemizde yaşanan hava olaylarının kaynağını da günlük hayatta fazla kullanmadığımız “Hint Okyanusu Dipolü” veya “Omega Blokajı” gibi terimlerle açıklamak mümkün. Ama günün sonunda esas anlamamız gereken bu değerlerin ya da sistemlerin iklim değişikliğinden ne derece etkilendikleridir. Özellikle politikacılar “bakın Avustralya’daki yangınların sebebi iklim değişikliği değil Hint Okyanusu Dipolü’nün değerinin pozitif olmasıymış” dediklerinde “peki o Hint Okyanusu Dipolü’nün değeri bu kadar uzun süre neden pozitif oluyor?” diye sormayı unutmayın lütfen. Bilim bize doğru cevapları vermeye hazır, yeter ki bizler doğru soruları sormayı bilelim.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Su altından kıymetlidir

28Son dönemde azalan yağışlar ve özellikle İstanbul’u besleyen barajlardaki doluluk oranlarındaki düşüşlerle birlikte kuraklık tekrar gündemimize girmeye başladı. Aslında kuraklık kavramı yaşadığımız coğrafyada aklımızdan hiç çıkmaması gereken bir konu, çünkü ülkemiz yeterince yağış almıyor. Üstüne üstlük bir de hızla artan bir nüfusumuz var.

Eğitim hayatımız boyunca iki kavramı bolca duyduk: Suyu bol bir ülkeyiz ve tarımda kendisine yetebilen az sayıda ülkeden biriyiz. Bu kavramların eğitim sistemimize sokulduğu zamanlar düşünüldüğünde bu iki kavram da çok yanlış değil. Gökten düşen yağış miktarı dönemsel olarak farklılık gösterse de son yüz yıl içerisinde bir sorunu yoktan var edecek kadar değişmedi. Ancak cumhuriyetin ilk yıllarında 15 milyon olan nüfusumuz bugün 80 milyonu aşmış durumda. Bunun bize getirdiği önemli fark ise kişi başına düşen su miktarının neredeyse altıda birine düşmüş olması. Yani bundan yüz yıl önce suyumuz boldu, bugün ise su stresi yaşıyoruz. Bunun nedeni de suyun azalması değil bizim çoğalmış olmamız.

Küreselleşme riski

Bir diğer olgu da bizim oldukça dışımızda gelişen ve devletimizin tam da doğru tepkiyi veremediği küreselleşme olgusudur. Biz dünyanın başka bölgelerinin ihtiyaç duyduğu nesneleri burada daha kolay ve ucuza üretiriz, dünyanın geri kalanı da bizim ihtiyaç duyduğumuz nesneleri daha kolay ve ucuza üretir, sonra bu nesneleri birbirimize satarız. Aslında fikir olarak çok kötü gözükmese de konu gıda olduğunda küreselleşme ciddi sorunlara yol açabiliyor. Dünyanın muhtaç olduğu ve bizden başka kimsenin sahip olmadığı bir kaynağa sahipsek kendi şartlarımızı öne sürerek gıda güvenliğini sağlayabiliriz, ama ne yazık ki şu anda o durumda değiliz. Küreselleşme de kendimizi besleyebilme becerimizi elimizden almış durumda. Bundan dolayı ülke politikasında atmamız gereken en önemli adım kendi toprağımızda kendimizi besleyebilecek ürünleri yetiştirebilmeyi sağlamaktır.

Dünyada her sene kaynaklardan 3500 km3 su çekiliyor ve bu suyun sadece üçte biri verimli şekilde kullanılıyor. Kaynaklardan çekilen suyun neredeyse üçte ikisinden tarımda faydalanılıyor. Burada kolayca görebileceğimiz sorun, biz diş fırçalarken musluğu kapatsak da tarımda vahşi sulama yaptığımız müddetçe su stresimizin artacak olmasıdır.

Ayrıca ülkemizde tarımda kullanılan su miktarı da tarımsal üretim için gerekli olan mevsimlerde yeterli yağış alınıp alınmadığına bağlıdır. Çoğu bölgede üretilmesi planlanan ürünler sulama gerektirmektedir ve bu sulama miktarının azalan yağışlar sebebiyle artması doğaldır. Ülkemiz genelinde baktığımızda ise gerek yağış ile beslenen gerekse de sulama gerektiren tarımda kuraklık önemli risk faktörü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Özellikle yağış ile beslenen tarımda ülkemizin neredeyse tamamı bir kuraklık riski altında bulunmaktadır. Bu risk tahmin edebileceğimiz üzere Orta Anadolu’da yoğunlaşmakta ancak Trakya, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Karadeniz bölgeleri de orta-yüksek kuraklık riski kategorisinde değerlendiriliyor. Bu riskler üzerimize duraklamadan gelmekte olan iklim krizi ile birlikte çok daha fazla artacaktır. İklim değişikliği düşen toplam yağış miktarını değiştirmese de yağış rejimini etkileyerek kurak dönemlerin uzayarak şiddetlenmesine ve bu dönemler sonundaki yoğun yağışların da artmasına neden olacaktır. Yoğun yağışların artması ise suyun toprağın altına inip bitkilerin köklerini beslemek yerine akışa geçerek zarar kaynağı olmasına neden olacaktır.

Sulamalı tarım yapılan bölgelerdeki kuraklık beklentisi de benzer bir dağılım göstermektedir. Burada sulamalı tarımda ülkemizin büyük kısımlarında yer altı suyu kullanıldığını ve yer altı suyunun sürdürülebilir bir kaynak olmadığını eklemek gerekiyor. Eğer sulamayı nehirlerden aldığımız suyla yapmıyorsak kısa vadede suyumuzun tükeneceğini unutmamamız gerekiyor. Bugün, özellikle Orta Anadolu’da kuyulardan çekilen suyla yapılan tarım sürdürülebilir değildir ve en kısa zamanda bölgenin geleceği için alternatif ürün desenlerine geçilmesi gerekmektedir.

Kuraklık sinsi bir sorundur. En fazla yağış aldığını düşündüğümüz bölgelerde bile değişen yağış rejimi tarımsal üretimi ciddi biçimde etkileme yetisi taşır. Mesela Doğu Karadeniz dediğimizde aklımıza asla kuraklık gelmese de bugün için çay üretiminde ciddi bir kuraklık riski bulunmaktadır. Doğu Karadeniz’deki 210 bin ton çay üretiminin %98.5’luk kısmı ülkenin diğer bölgelerinde olduğu gibi orta-yüksek kuraklık riski altındadır. Ancak Gürcistan sınırına yakın ve çok kısıtlı bir bölgede bu risk orta seviyeye düşmektedir. Bu nedenle su konusunda artık rahatça yerimizde oturabilmemiz mümkün değildir. Su çok kıymetli bir kaynaktır ve besin üretiminin temelini oluşturmaktadır. Sürdürülebilir bir gelecekte önemli açlık sorunları ile karşılaşmak istemiyorsak suyumuza sahip çıkmak zorundayız.

Not: Bu yazıdaki verilerin tamamı World Resources Institute (WRI) tarafından sağlanmıştır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

COP25 öncesi WMO İklimin Durumu Raporu

1992 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf olan tüm ülkeler (bu, aslında dünyadaki tüm ülkeler anlamına geliyor) her senenin sonunda bir Taraflar Konferansı’nda (COP) bir araya gelirler. Bu sene COP25, Şili’de yapılacaktı ama oradaki ortamın izin vermemesi nedeniyle Madrid’e alındı. Genelde dünyada iklimle ilgilenen kuruluşlar ses getirmesini istedikleri raporları COP öncesinde basına açıklarlar.

İklim konusunda her sene yayınlanan en önemli rapor Dünya Meteoroloji Örgütü’nün (WMO) İklimin Durumu raporudur. Ancak bu rapor tüm senenin verilerini içerdiğinden bir sonraki senenin Mart ayında yayınlanır. Gene de sene bitmeden WMO 2019 yılı için bir ön rapor yayınladı. Bilim insanları her ne kadar temkinli konuşsalar da bu rapor önemli bulgular içeriyor.

Hani Paris Anlaşması küresel ısınmanın 1.5 derece ile sınırlandırılması gerektiğini söylüyordu ya, 2019 yılında ısınma, Sanayi Devrimi öncesine göre 1.1 dereceyi geçmiş durumda. Atmosfere şimdiye kadar saldığımız sera gazları daha da ısınmamıza neden olacağından, kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bugün bıraksak bile ısınmanın 1.5 dereceyi bulması ihtimali yüksek artık. O nedenle “11 senemiz kaldı”, “7 senemiz kaldı” türü laflar söylemeyi bırakıp işimize bakmalıyız çünkü aslında vaktimiz kalmadı. İklim için harekete geçmeye ihtiyacımız var, hem de şimdi.

‘En sıcak’ rekorları

2019 insanlığın tarihte yaşadığı en sıcak ikinci sene olacak (eğer Aralık ayı epey soğuk geçmezse). Kasım 2019 ülkemizde yaşadığımız en sıcak Kasım ayı oldu, Aralık ayının başı da aşırı soğuk değil. 2015-2019 arasındaki 5 yıl tarihte yaşadığımız en sıcak 5 yıl, 2010-2019 arası da tarihte yaşadığımız en sıcak 10 yıl oldu.

Rapor her ne kadar karbondioksit, metan ve diazot monoksit (en önemli üç sera gazı) seviyelerinin rekor düzeyde olduğunu söylese de bu ciddi bir anlam taşımıyor çünkü bu üç gazın da atmosferdeki oranları her geçen sene duraklamadan yükseliyor. 2017 yılı da bir rekordu, 2018 de, 2019 da, hatta 2020 yılının da bir rekor olacağını şimdiden söyleyebiliriz. O nedenle basında gördüğünüz “bu sene karbondioksidin atmosferdeki oranı rekor seviyeye ulaştı” laflarına pek kulak asmayın. Eğer bir sene karbondioksit oranı bir önceki seneden daha düşük olursa o gerçekten haber olur, çünkü böyle bir duruma en azından 61 senedir rastlamadık.

Okyanuslar dünya sisteminde üretilen fazla ısının %90’ını emiyor. Okyanuslar bu ısıyı emmiyor olsaydı atmosfer çok daha fazla ısınırdı. Ama buna karşılık okyanuslar da her geçen sene biraz daha ısınıyor. Karadeniz kıyılarımızın normalde sıcak olması bu seneki hamsi miktarını da oldukça azalttı çünkü hamsi soğuk suyu sever. Denizlerin sıcaklığı böyle ısınmaya devam ederse bir zaman sonra hiç hamsi göremeyebiliriz.

Okyanuslar aynı zamanda atmosferdeki fazla karbondioksidin de önemli bir kısmını emiyor. Bundan dolayı da okyanusun yüzey sularında karbonik asit oluşuyor, oluşan karbonik asit de deniz suyunun asitlenmesine neden oluyor. Denizlerin asitlenmesi de denizde yaşayan ve balıkların ana besini olan planktonların kabuklarını eriterek nesillerinin tükenmesine yol açıyor. Bu yıl denizlerdeki asitlenme Sanayi Devrimi öncesine göre %26 artmış.

Bu senenin ilk yarısında 10 milyon insan iklim krizi nedeniyle göç etmek zorunda kalmış. Mozambik’teki Idai siklonu, Hindistan’daki Fani siklonu, Karayiplerdeki Dorian kasırgası ile İran, Filipinler ve Etiyopya’daki seller bu göçlerin başlıca nedenleri olmuş. Senenin sonunda göç eden insan sayısının 22 milyonu aşması bekleniyor.

2019 yılında bir yandan Alaska ve Sibirya, diğer yandan da Avustralya orman yangınları ile boğuşmak zorunda kaldı. Güney yarım kürenin yazı daha başlamamış olmasına rağmen Avustralya ve özellikle Sidney çevresi şimdiden önemli yangınlarla boğuşuyor. Orman yangınları nedeniyle Sidney çevresinde neredeyse göz gözü görmez durumda ve  hava kirliliği yer yer çok yüksek seviyelere ulaştı.

İklim değişikliğinin bizleri en fazla etkileyen ve etkileyecek tarafı yağış rejimindeki değişikliklerdir. Gökten düşen su miktarı azalmıyor, hatta hafifçe artıyor bile olabilir. Ancak bu yağışın düştüğü yerler ve zaman değişiyor. Bize gerekli ve istediğimiz zamanda, istediğimiz kadar değil istemediğimiz zaman ve yerde yağıyor. Bu nedenle de dünyanın çeşitli yerlerinde aynı anda hem kuraklık hem de seller görülebiliyor. Bunun sonucu olarak da tüm dünyadaki gıda güvenliği her geçen sene biraz daha tehlikeye giriyor. Artan nüfusla azalan gıda güvenliği birleştiğinde ise her an patlamaya hazır bir bomba haline geliyor yaşadığımız gezegenin çoğu noktası. Bunu önlemenin tek yolu ise olabildiğince kısa sürede iklim krizini durduracak önlemleri almaktan geçiyor.

Kategori: Hafta Sonu