Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Buzulların altındaki virüsler

Hepimiz hayatımızda gördüğümüz en kötü salgının içinde yaşamakta olduğumuzdan ilgilendiğimiz her konuda o salgının bir bağlantısını da görmeye çalışıyoruz. Evde oturup düşünecek vakti olanlar da yeni bir soruya kafa yoruyorlar: “Kutuplardaki buzullar eridiğinde altında kimbilir ne virüsler çıkacak?”

Ben ne virologum ne de tıp doktoru, bu nedenle ortaya çıkabilecek virüslerin ne derece ölümcül olabileceğini anlatamam. Ama bildiğim kadarı ile anlatılabilecek şeyler de bilimle bilim kurgu arasında bir yere düşüyor zaten. Bu salgın günlerinde karşımızdaki sorularla ilgili olarak kafam hep aynı kitaba gidiyor: Connie Willis’in Doomsday Book (Kıyamet Günü Kitabı). Kitap neredeyse bugün yaşadıklarımıza benzer bir konuyu ve soruyu ele alıyor. Geçmişten gelen virüsler ne derece tehlikelidir ve böyle bir virüs salgına yol açarsa neler olur? Okumamış olanlara tavsiye ederim, okumuş olanların da bugünlerde tekrar okumamasını.

Kitabın ana sonucu kutuplardaki virüsler konusuna da biraz ışık tutmaya yönelik: Günlük hayatımızda karşılaşacağımız ve normal mutasyonlar sonucu karşımıza çıkacak virüsler de en azından kutuplardakiler kadar tehlikeli olabilir. Bu gerçeğin de zaten tam ortasında yaşıyoruz. Gerçi önemli bir kısmımız insan yapısı olduğuna emin olduğumuz iklim krizinin doğal olduğunu iddia ederken bir kısmımız da doğal olduğunu bildiğimiz bir virüsün insan yapısı olduğunu düşünüyor. Ne olursa olsun, doğa inanılmaz bir çeşitliliğe sahip ve kendi kendine bırakıldığında her daim bu çeşitliliği artırmaya çalışıyor. Karşımızdaki bu virüs de doğanın çeşitliliğini artırmasının bir ürünü. Ortaya çıkacak bir sonraki virüs de bundan çok daha tehlikeli olabilir ve bunun için geçmişe ya da kutuplara gitmemize gerek yok.

Virüse kafayı takmak

Ancak kutuplar hakkında bilmemiz gereken ve virüslerden daha tehlikeli şeyler var. Kutuplar eriyecek olursa, buzulların altından kötü virüsler çıkabilir de çıkmayabilir de. Kötü virüsler çıkacak olsa bunlar birini hasta edebilecek kadar ortamda kalabilir de kalmayabilir de. Birine bulaşacak olsa o kişiyi hasta edebilir de etmeyebilir de. Bu hastalık normal bir soğuk algınlığı seviyesinde de olabilir, daha da kötü bir hastalık olabilir. Daha kötü bir hastalık olsa da yayılması zor olabilir ya da kolay olabilir.

Kısacası, kutupların erimesinde ortaya çıkabilecek virüslerin Kovid-19 ile kıyaslandığında başımıza çok daha büyük bir bela açma ihtimali konusunda konuşabilmek çok zor. Ama buzullara gitmeden şu ihtimali konuşabiliriz: Kovid-19 SARS ile aynı aileden. SARS Kovid-19 kadar bulaşıcı değil ama neredeyse 10 kat daha öldürücü. Diyelim bir sonraki mutasyonda, önümüzdeki 10-15 yılda, SARS kadar öldürücü ama Kovid-19 kadar da bulaşıcı bir virüs üredi. Ortaya çıkabilecek sorunları hayal etmek çok güç değil. Hatta buzulların altından çıkabilecek öldürücü bir virüs ihtimali ile kıyaslandığından bu SARS varyantı çok daha yüksek bir ihtimalle karşımıza çıkabilir. Bu nedenle buzulların altından çıkabilecek bir virüse kafamızı çok takmamamız gerekli.

Oysa böyle devam edecek olursak buzulların altından çıkacağı neredeyse kesin iki madde var ve bu maddelerin ikisini de gayet iyi tanıyoruz. İlki bildiğiniz gibi su. Dünyadaki buzulların hepsinin bugünden yarına erimesi mümkün değil ama küresel ısınmadaki 2 derece eşiğini aştıktan sonra bu buzulların eninde sonunda erimesini durdurmak artık mümkün olmayacak. Buzullar yavaş yavaş erise bile deniz seviyesinin bu yüzyıl içerisinde bir metreden fazla yükselmesi bekleniyor. Bu da küçük ada ülkeleri ile Bangladeş gibi büyük kısmı deniz seviyesine çok yakın olan ülkelerin çok ciddi sorunlar yaşaması anlamına geliyor. Eğer ülkemizdeki Suriyeli göçmen sayısının bir sorun olduğunu düşünüyorsak, Bangladeşli göçmen sayısı bundan en az 10 kat daha fazla olacak. Bir düşünün isterseniz.

Donmuş metana dikkat

Ama buzulların altından çıkacak diğer gaz çok daha ürkütücü. Kutuplara yakın bölgelerde, özellikle Sibirya’da toprağın 2-5 metre altında binlerce yıldır çürüyerek metan gazı oluşturmuş bitki kökleri var. Bu metan gazı donmuş toprağın içerisinde su buzu ile birlikte karışık bir şekilde çözülmeyi bekliyor. Bu toprağın sıcaklığı, ısınmayla birlikte suyun donma noktasının üzerine çıktığında bu metan gazı da hızla atmosfere karışacak. Metan, karbondioksit gibi bir sera gazı ama atmosferi ısıtma açısından baktığımızda bir metan molekülü bir karbondioksit molekülünden 23-25 kat daha etkili. Buzullar eridiğinde bu metan gazı da açığa çıkacak ve o zaman dünyanın ısınması bugünkünden çok daha hızlanacak.

Bunun daha önce de gerçekleşmiş olduğu düşünülüyor. 252 milyon yıl önce metan gazı aynı şekilde atmosfere sızdığında denizdeki canlı türlerinin %96’sı, karadaki omurgalı türlerinin de %70’i yok olmuş. Bu olaya Büyük Ölüm adı veriliyor. Bununla kıyaslandığında siz hala buzun altından çıkacak virüslerden mi çekiniyorsunuz? Bence buzun altındaki virüslere fazla takılmadan iklim krizine de Kovid-19’a verdiğimiz önemi vermenin vakti geçiyor bile.

Kategori: Hafta Sonu

İklim KriziKöşe YazılarıManşetYazarlar

Çekirge sürüleri ve değişen iklim koşulları

Çöl çekirgelerinin iki yaşam düzeni var. Bu hayvanlar normalde az su bulunan ortamlarda yaşadıklarından birbirlerinden uzak, bireysel yaşamlar sürdürüyorlar. Ancak su miktarı artacak olursa bu çekirgeler de bir faz dönüşümü geçirerek sürü halinde dolaşan ve hızla üreyen canlılar haline dönüşüyorlar. Tam bu dönüşümü geçirdikleri sırada müdahale edilecek olursa yayılmaları önlenebiliyor. Ama sürü haline geldikten sonra yayılmalarının önlenmesi hayli zor.

Çekirge sürülerinin yayılmasının önlenmesi için başlıca iki yöntem kullanılıyor. Bunların ilki kolayca tahmin edebileceğiniz üzere kimyasal mücadele. Kimyasal mücadelede genellikle chlorpyrifos denen haşere ilacı kullanılıyor. Bu ilacın en önemli avantajları stoklarda bolca bulunması veya hızlıca üretilebilmesi. Yani bir yayılma başladığında bu ilacı hızla kullanarak yayılmayı engellemek mümkün. Ancak bu ilaç da bildiğiniz gibi, çekirge veya başka bir böcek ayrımı yapmadan canlıları öldürüyor, hatta insanlar için bile zararlı. Bu nedenle de ayırım göstermeden her yerde kullanılmasına imkan yok çünkü eninde sonunda doğaya ve insanlara büyük zarar verme kapasitesi var.

Çekirge sürülerinin yayılmasını engellemekte kullanılan ikinci yöntem ise doğrudan çöl çekirgelerine zarar veren başka bir canlıyı kullanmak. Metarhizium anisopliae mantarı bu çekirgelerin içinde büyüyor ve ölmelerine neden oluyor. Başka canlılar da bundan zarar görmüyorlar. Bu yöntem çok daha faydalı gibi görünse de iki önemli sorun içeriyor. Metarhizium anisopliae bir tarım ilacı olmadığından stoklarda bulunmuyor ve üretilmesi gerektiğinden de müdahale gecikebiliyor.Ayrıca bir böcek ilacı gibi püskürtülmesinin ardından hemen öldürmediği için de çiftçiler tarafından çok sevilmiyor.

Mücadelenin maliyeti yüksek

Yalnız bu iki çözümün arkasında da paranın durması gerekiyor. Ne böcek ilaçlarını ne de mantarları bedavaya alabilmek mümkün. Çekirge sürülerinin bela olduğu bölgelerin önemli bir kısmını da maddi kaynakları kısıtlı ülkeler oluşturuyor. Böcek ilaçlarını da mantarları da stoklayarak gerektiğinde acilen kullanabilmeleri mümkün değil. Bu nedenle de çekirge sürüleri büyük sorun yaratmaya devam ediyor.

Maddi imkansızlıkların ötesinde politik istikrarsızlık da acil önlem alınmasını engelleyen bir diğer öge. Arap Yarımadası’nın güneyi ve Afrika’nın doğusu bugün için çoğu uluslararası yardım kuruluşlarının bile giremediği noktalar. Bu bölgede açlıktan ölen insanlara bile yardım götürülemezken üreyen çekirgelere müdahale edilmesini beklemek fazlasıyla iyimserlik olabiliyor.

İklim değişikliği her yerde karşımıza çıkıyor

Tüm bu sorunların üzerine bir de iklim değişikliği eklendiğinde çekirge sürüleri gerçek bir felaket halini alıyor. Şu an için ülkemiz açısından bir tehlike arz etmiyorlar. Bunun en önemli sebebi de ülkemizin çekirgelerin keyfi açısından bakıldığında fazla serin olması. Ama yaz boyunca artacak olan sıcaklıklar çekirgeleri de bize doğru hareketlendirebilir. Dolayısıyla bizim de bu açıdan hazırlıklı olmamızda fayda var.

Günümüzde iklim değişikliğini herhangi başka bir konudan ayırmak hayli zorlaştı. Çekirge sürüleri de buna bir istisna değil. Çekirge sürüleri iklim değişikliğinden önce de vardı, muhtemelen biz gittikten sonra da var olmaya devam edecek. Belirttiğim gibi, çekirge sürülerinin varlığı iklim değişikliğine bağlı değil ama bu iklim değişikliğinden etkilenmiyor anlamına da gelmiyor. Açıklayalım:

2018 yazının başında Mekunu Siklonu Arap Yarımadası’nı vurdu. Bu siklon Umman ve Yemen’de normalde çöl olan bölgelerde küçük gölcükler oluşmasına neden oldu. Bu gölcüklerin etrafında hızla büyüyen bitkiler de çöl çekirgelerinin sayısının hızla artmasına ve sürü seviyesine gelmesine yardımcı oldu. Bunun ardından ekim ayında gelen Luban Siklonu kış koşullarında ölüp gitmesi beklenen bu sürünün beslenerek güçlenmesine neden oldu. Ilıman geçen 2018 kışı ise sürünün 8000 kat büyümesiyle sonuçlandı. Sürü 2019 yazında Doğu Afrika’ya doğru hareketlendi. Normalde kurak olmasına alıştığımız bu bölge de 2019 baharı ve yazında aşırı yağışlıydı. Avustralya’nın kurumasına ve yanmasına imkan tanıyan Hint Okyanusu Dipolü’nün pozitif fazında olması Doğu Afrika’nın da normalden fazla yağış almasına neden oldu. Doğu Afrika 2019 yılında tam sekiz siklonun hedefi oldu ve normalden %300 daha fazla yağış aldı. Bundan dolayı da bitkiler aşırı büyüdüler ve bugün ortaya çıkmış olan çekirge felaketine de besin sağladılar.

Basitçe bu felaketi anlatmak gerekirse, her çekirge günde 2 gram besin alıyor. Bu göze fazla görünmeyebilir ama bu sürüde 20 milyardan fazla çekirge var. Bunlar birlikte 3.5 milyon insanın bir günde yiyebileceği kadar besini tüketiyorlar. Bu da zaten kıtlıkla baş etmeye çalışan bölge insanları açısından önemli bir felaket anlamına geliyor.

Peki, iklim değişikliği gelecekte çekirge sürülerini etkileyecek mi? Büyük olasılıkla evet. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, Hint Okyanusu Dipolü pozitif fazında olduğunda Avustralya normalden daha az, Afrika’nın doğusu da normalden daha fazla yağış alıyor. Nasıl Avustralya’da görülmekte olan yangınların orta ve uzun vadede artması bekleniyorsa, Arap Yarımadası ve Afrika’nın doğusundaki yağışların da benzer şekilde artması bekleniyor. Bunun nedeni de Hint Okyanusu Dipolü’nün iklim değişikliğinin etkisiyle daha fazla pozitif fazda kalması.

 

20.yüzyılın başlarında her 30 yıllık dönemde Hint Okyanusu Dipolü’nün ortalama 4 kez pozitif fazda olduğu görülürken son 30 yıllık dönemde Dipol 10 kez pozitif fazda bulunmuş. Geleceğe dair öngörüler de iklim değişikliği 1.5oC ile sınırlanmayacak olursa Hint Okyanusu Dipolü’nün çoğunlukla pozitif fazda olacağını ve hatta sıcaklıklar daha da artacak olursa bu pozitif fazın kalıcı bile olabileceğini söylüyor.

 

Kategori: İklim Krizi

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüsler ve iklim değişikliği

İklimle ilgili salgın hastalıkları kabaca iki gruba ayırabiliriz: İnsandan insana doğrudan geçenler ve bir taşıyıcı vasıtasıyla insandan insana geçenler. Yani, soğuk algınlığı virüsü veya bugünlerde sıkça konuştuğumuz Kovid-19 gibi hastalıklar insandan insana doğrudan geçen hastalıklar, sıtma veya Batı Nil virüsü gibi sivrisineklerin ısırmasıyla bulaşan hastalıklar vardır. Özellikle bizim yaşadığımız ılıman iklim kuşağında bu hastalıkların iklim koşulları ile sıkı bir ilişkisi bulunur. İklim değiştikçe de bu ilişki mutlaka değişecektir.

Bu iki grup içindeki salgınların inceleme yöntemleri de doğal olarak farklıdır. Birinde taşıyıcı sivrisinek veya kene gibi bir canlı olduğundan bu canlıyı laboratuvar ortamında incelemek mümkündür. Bu nedenle de bir taşıyıcı vasıtasıyla bulaşan hastalıklar konusundaki bilgimiz çok daha fazladır. Oysa insandan insana geçen hastalıkları bir laboratuvar ortamında inceleyemeyiz. Burada dayanmak zorunda olduğumuz yöntem bu hastalıkların insanlarda incelenmesidir. Bilerek insanlara bu zararlı virüsleri de veremeyeceğimizden bu hastalıkların davranış biçimleri konusundaki bilgimiz de sınırlıdır.

Hava sıcaklığı değil, kalabalık ve kapalı ortamlar…

Benim bir tıp doktoru değil bir iklim bilimci olduğumu bir kez daha hatırlatarak, günlük dille ufak bir bilgi vermeye çalışacağım. Kendi aramızda sıkça kullandığımız iki terim var: Soğuk algınlığı ve grip. Biz bu ikisini birbirinin yerine sıkça kullanırız, ama anladığım kadarıyla tıpta bu iki hastalık epey farklı anlamlara geliyor. Bu iki hastalık da, son günlerin çokça konuşulan hastalığı Kovid-19 da viral hastalıklar. Yani bu hastalıkların nedeni bir virüs. Ama soğuk algınlığını meydana getiren virüs ailesi ile grip hastalığını meydana getiren grip virüsü ailesi ve korona virüsü üç ayrı aileden ortaya çıkıyor. Normal hayatımızda senede iki-üç defa soğuk algınlığını yaratan virüsle karşılaşıyoruz ve bu virüsün aşısı yok. Yalnız bize fazla da zorluk çıkartmıyor. Grip virüsü ise çok daha zorlu bir rakip ama ona da sık sık yakalanmıyoruz. Bu grupta son senelerde karşılaştığımız domuz gribi veya kuş gribi gibi grip türleri var. Korona virüslerinde ise ülkemizde fazla sorun yaratmayan SARS veya MERS gibi hastalıklara neden olan virüslerle Kovid-19 var.

Şu ana kadar bu virüsün sıcak havayı sevmediği konusunda çok şey duyduk. Ancak bu konuda elde herhangi bir veri yok, hatta olan veriler de Kovid-19’un sıcak havadan fazla etkilenmediğini bize gösteriyor.”

Türkiye gibi ılıman ülkelerde soğuk algınlığı veya grip salgınları daha çok kış aylarında görülüyor. Bunun nedeni bu virüslerin soğuk ve kuru havayı sevmeleri de olabilir, ancak bilim insanları soğuk havalarda daha sıkça kapalı ve havasız mekanlarda bulunduğumuzdan bu virüslerin insandan insana geçmesinin daha kolay olduğunu ve bu nedenle bu salgınların daha sıklıkla kış aylarında görüldüğünü düşünüyorlar. Benzer bir durum Kovid-19 için de geçerli. Şu ana kadar bu virüsün sıcak havayı sevmediği konusunda çok şey duyduk. Ancak bilimsel açıdan bakıldığında bu konuda elde herhangi bir veri yok, hatta olan veriler de Kovid-19’un sıcak havadan fazla etkilenmediğini bize gösteriyor. Daha önemli olan ise insanların daha kalabalık olduğu mekanlarda daha hızlı yayılıyor olması. Soğuk algınlığı, grip veya korona virüslerinin ortak özellikleri bu. Kış aylarında daha fazla salgına neden oluyorlar, ama kış sona erdiğinde bu salgınlar ciddi oranda azalıyor.

Sivrisinekler, koronavirüsten daha tehlikeli

Tropik bölgelerde sıcaklık yaz-kış benzer seyrediyor. Bu nedenle de tropik bölgelerde bu salgınlar bizde olduğu gibi çoğunlukla kış aylarında görülmeyip tüm seneye yayılıyor. Ancak sene boyunca da görülen salgın şiddeti bizim kış aylarında yaşadığımızdan oldukça hafif oluyor.

Geleceğe baktığımızda bölgemizde ortalama sıcaklıkların artacağını görüyoruz. Bu da yukarıda sözünü ettiğimiz virütik hastalıkların görülme sıklığını ve şiddetini değiştirecektir. Beklentimiz soğuk algınlığı ve grip vakalarının senenin geneline yayılmaya başlaması ancak salgınların şiddetinin de azalması yönündedir.

İklim değişikliğine uyum bağlamında, özellikle de sivrisineklerin taşıdığı hastalıklara karşı şimdiden önlem almak gerekiyor.

Ancak bunun yanında bizi bekleyen esas tehdit insandan insana bulaşan virütik hastalıklardan değil bir taşıyıcı ile bulaşan hastalıklardan gelecektir. Bu taşıyıcıların en başta geleni de sivrisineklerdir. Normalde sivrisinekler sıcaklığın sıfırın altına düştüğü bölgelerde kışı geçiremediklerinden ülkemizde ciddi bir tehdit olarak algılanmamaktadır. Oysa bu sivrisinekler değişen ve ısınan iklim koşullarından dolayı çoğu bölgede kışı geçirebilecek olurlarsa başta sıtma gibi önemli salgın hastalıklara da neden olabilirler. Geçtiğimiz yaz İstanbul’da birkaç Batı Nil Virüsü vakası görüldü. Bu kışı neredeyse hiç kar görmeden geçirdik. Gelecek yaz başımız sivrisineklerle çok daha fazla belaya girecektir.

Bugünlerde en önemli konumuz korona virüsü oldu. Korona virüsü her ne kadar ciddi problem yaratan bir virüs olsa da yazın karşımıza çıkabilecek hastalıklarla kıyaslandığında daha zararsız bir problem olabilir. Bu nedenle iklim değişikliğine uyum bağlamında karşılaşacağımız bu yeni hastalıklara karşı önlem almamız gerekiyor. Özellikle de kendimizi sivrisineklerden nasıl koruyacağımız konusunda.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İş dünyasının sorumluluğu

4 Mart’ta Fast Company dergisi ve Yuvam Dünya hareketinin ortaklaşa düzenlediği İklim ve İnovasyon Zirvesi’nde iş dünyasının iklim değişikliğine olan bakışını dinleme fırsatı elde ettim. Kısaca anlatmak gerekirse iş dünyası iklim krizinin ne olduğunu, sigorta sektörü hariç, henüz anlamış değil. Kısa vadede de büyük bir aydınlanma yaşanabileceğini çok mümkün görmüyorum.

Bugün Ardahan’dayım. Her yerin dizime, hatta belime kadar karla kaplı olacağı umuduyla geldim ama Ardahan Üniversitesi çevresinde sadece yol kenarlarında azıcık kar kalmış durumda, tepelerde de biraz kar görüyorsunuz, ama o kadar. Çevrede konuştuğumuz insanlar endişeli çünkü buralarda toprağı kar besliyor, ne kadar az kar, o kadar az su demek bu bölge için. “Benim çocukluğumda burada 3-4 metre kar birikirdi” diyen çok insan var. Çıldır Gölü üzerinde düzenlenen festival. buz çok ince olduğundan bu sene çok kısıtlı biçimde yapılabilmiş. Isınma her geçen sene hızlanarak bölgeyi etkiliyor. 10 sene önce buradaki yaşamın nasıl yürüdüğünü biliyoruz ancak 10 sene sonra nasıl yaşanacağını öngörebilmek adeta imkansız. Dünyamızın geri kalan bölgelerinde de durum çok farklı değil.

Bu kaotik görünümlü ortamda iş dünyasının da planlama yapması son derece güç. Klişe bir laf olacak ama kesin olan tek şey hiçbir şeyin kesin olmadığı. Ancak yarının bugünden farklı olacağını da fark etmek çok da zor değil. Dolayısıyla planlamamızı buna göre yapmalıyız. Oysa iş dünyası sürdürülebilirlik kavramını, bugünkü düzenin sürdürülebilmesi olarak algılayıp gösterişli raporlar yazarak geleceğe hazırlandıklarını düşünüyor gibi geldi bana.

Ardahan bu kış yeterli kar yağışı almayınca, kar makineleriyle suni kar yağdırıldı.

Sürdürülebilirlik

İş dünyasının iki çeşit sorumluluğu bulunuyor. Öncelikle ürettikleri ürünlerin doğada yaşamakta olduğumuz, başta iklim krizi olmak üzere tüm çevre problemlerine neden olmayı durdurması gerekiyor. Ama eşit derecede önemli olan ikinci unsur da bu değişikliklerin şirketlerin geleceğini tehlikeye sokmaması gereği. Gerek hammadde, gerekse de üretim tesisleri açısından bakıldığında bu şirketlerin sürdürülebilirliği açısından son derece kritik bir konu.

2011 yılının son çeyreğine girildiğinde bilgisayarlar için üretilen sabit disklerin pazar lideri Western Digital firmasıydı. Ancak Western Digital’ın Tayland’daki fabrikasını sel suları bastığında bu fabrika çalışamaz duruma geldi ve sonrasındaki uzun bir dönemde pazar liderliği Seagate’e geçti. Benzer örnekleri pek çok alanda verebilmek mümkün. İklim krizinin kime nerede zarar vereceğini anlık olarak tahmin etmek güç olsa da bu tehlikenin varlığı artık tartışılmayan bir gerçeklik. Ama belki de daha önemli bir faktör hammadde temininden kaynaklanıyor.

Hammadde temini

Özellikle gıda sektöründe besin maddelerinin temini orta ve uzun vadede bir problem yaratacak. Küreselleşme daha ucuz olan hammaddenin dünyanın öbür ucundan getirilmesini mümkün kılsa da üreticileri küresel problemlere karşı da dayanıksız hale getirdi. Dünyanın iki ayrı noktasında aynı anda oluşabilecek bir kuraklık, ülkemizdeki tarımsal ürün ihtiyacını da ciddi biçimde etkileyebilir. Bu etkileri azaltmanın en kolay yolu yerelde dirençliliğimizi artırmaktır. Ancak gıda sektörünün ana çabası yereldeki dirençliliği artırarak orta ve uzun vadede sürdürülebilirlik sağlamaktansa kısa vadedeki karı sürdürmeye dayanıyor.

‘Hijyensizlikten ölmek…’

Bunun ötesinde en başta gıda sektörü olmak üzere aşırı bir ambalaj kullanımımız var ve bu kullanımın azaltılması akıllara bile gelmiyor. Bir noktada küçükken açık bisküvi satın aldığımız söylendiğinde dehşet içerisinde “hijyen” problemlerinden bahsedildi. Küçükken ailemle bir bisküvi fabrikasının yakınında yaşıyorduk. En büyük keyfimiz de akşamüzerleri fabrikanın satış mağazasına gidip açık ama taze bisküvi almaktı. Hiçbirimiz “hijyensizlikten” ölmedik bugüne dek ve bisküvileri, çay poşetlerini, içtiğimiz suları, aldığımız makarnayı kat kat sarmalayan ambalajlar da yediklerimizi gerçek anlamda daha sağlıklı kılmadı. Hatta her geçen gün içimizde daha derin bir şüphe ile yaşıyoruz. Bir bardak çay içebilmek için çayı ortalama dört kat ambalajla tüketiciye sunuyoruz ve bunun doğaya verdiği hasarı neredeyse tamamen göz ardı ediyoruz.

Geri dönüşümden önce tekrar kullanmayı düşünmek

Geri dönüşüm ise bambaşka bir problem. Giyim sektöründe bile giyeceklerin geri toplanıp ham maddelerine ayrılıp tekrar üretimde kullanılması konuşuluyor. Ama sürdürülebilirlik açısından döngüsel ekonomi içinde yapmamız gereken geri dönüşümden önce tekrar tekrar kullanmaktır. Bunu yapabilmek için de ürünlerin dayanıklı olması gerekiyor. Bir sonraki adımda da geri dönüşüm yerine ikinci, üçüncü el kullanıma döndürmek, sonrasında başka amaçla kullanmak ve en sonunda başka hiçbir şey mümkün değilse geri dönüşüme sokmak geliyor. Bu adımların tasarlanması da önemli sistemik değişimler gerektiğinden sürdürülebilirlik raporları yazıp geri dönüşüm yapmak daha kolay görünüyor.

Elbette bunlar üretim sektöründeki tüm firmalar veya firmaların yaptığı tüm uygulamalar için geçerli değil. Bayilerinde A+++ bulaşık makinası bulamamış olsam da Arçelik’in kurmuş olduğu ve buzdolaplarının %98 oranında geri dönüşümünü sağladıkları tesis doğru yolda atılmış adımlardan biri olarak öne çıkıyor. Bir de ürünlerin uzun süre bozulmadan kullanılmasını ve sonrasında da tamirini sağlayabilsek sürdürülebilirlik yolunda ciddi adımlar atabiliriz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ne kadar zamanımız kaldı?

Geçenlerde bir okulda yaptığım konuşmaya 4’üncü sınıf öğrencileri de katıldı. Konuşma sonrasındaki gece, uykuları kaçmış; “11 senemiz kaldı” dediğim için 2030 senesinin yılbaşında dünyanın iklim değişikliği nedeniyle yok olacağını düşünerek korkmuşlar. Evet, korkmamız gerekiyor, ama neden ve nasıl korkmamız gerektiğini bilerek korkalım.

11 yılda bütçe bitiyor

Öncelikle, iklimle ilgili değişikliklerin hiçbiri sadece bir günde olmayacak. Bugün yeşillikler içinde bir orman olarak bıraktığımız bir vadiyi yarın sabah kalktığımızda çöle dönmüş olarak bulmayacağız. Avustralya’daki orman yangınları benzer görüntüler yaratmış olsa da beklentimiz değişikliklerin daha yavaş gerçekleşecek olması yönünde. Peki o zaman “11 senemiz kaldı” vurgusu nereden kaynaklanıyor?

Dediğimiz gibi, bu derece kesinlikte sınırlarımız yok, ayrıca bu sınırların olabilmesine de imkan yok. Bugün ısınmanın 2 derecenin altında kalabilmesi için yaklaşık olarak 600 milyar tondan daha fazla karbondioksit salmamamız gerekiyor. Ancak burada bile, cümle aslında bundan da belirsiz. Eğer 600 milyar ton karbondioksitten daha az salım yapacak olursak 1880’den bugüne kadar ölçmüş olduğumuz ısınmanın 2 dereceyi aşmaması ihtimali %50 olacak. Yani biz 599 milyar ton karbondioksit salıp dursak bile sıcaklık artışı gene de 2 dereceyi geçebilir. 650 milyar ton salıp duracak olsak gene de 2 derecenin altında kalabilir. Yalnız bilimin üzerinde birleştiği temel konu, yaklaşık 600 milyar ton karbondioksit saldıktan sonra ısınmanın yaklaşık 2 derecenin altında kalmasının zorlaşıyor olduğudur. Ayrıca bu ısınma da 2030 yılının yılbaşına kadar bekleyip sonra bir günde karşımıza çıkmayacak. Her geçen sene biraz daha ısınıyoruz. 2019 yılı insanlık tarihindeki en sıcak ikinci sene oldu. 2020 muhtemelen 2019’dan da sıcak olacak. Dolayısıyla her geçen gün biraz daha ısınıyoruz ve böylesine karbondioksit salmaya devam edersek bu ısınmanın da duracağı yok. Şu an salmakta olduğumuz gibi karbondioksit salmaya devam edecek olursak 11 sene içerisinde 600 milyar ton bütçemizin tamamını harcamış olacağız. Bu nedenle de hemen önlemler almak zorundayız.

Avustralya’yı, tüm kıtayı kavuran yangınların ardından gelen yağışlar, geniş bir bölgeyi etkileyen sellere yol açtı. 

2 derece eşiği aşıldığında, artık bildiğimiz dünya olmayacak

Peki neden 2 derece? Çünkü 2 derecelik bir ısınmada hala önümüzü görebiliyoruz. Dünya bizim yüzümüzden hiç ısınmamış olsaydı fırtınalar, deniz seviyesindeki değişiklik, Sibirya’daki metan bulunduran tundralar gibi çoğu doğa olayına ne olacağını kolayca tahmin edebiliyorduk. Isınma 1 dereceyi geçtiğinde dünyaya neler olacağı konusunda gene tahminler yapabiliyoruz ama artık yaptığımız tahminler konusundaki şüphelerimiz de artıyor. 2 dereceyi aştığımızda ise bugüne kadar karşılaşmadığımız doğa olayları ile karşılaşabiliriz. Bu olaylara daha önce rastlamadığımız için de doğaya ve bize neler olabileceği konusundaki tahminlerimiz büyük ihtimalle işe yaramaz. Mesela bu ısınmanın sonuçlarından birini Avustralya’da gördük. Korkunç yangınların ardından gelen yağışlar felaket boyutuna ulaşan sellere yol açtı. Ne yangınlar ne de seller daha önce görmediğimiz şeyler değildi. Ama böylesine uzun süren ve bu kadar geniş bir arazinin yanmasına neden olan yangınların ardından gelen sellerin tam olarak ne etki yapabileceğini öngörebilmemiz mümkün değil. Buna karşı önlem de alamıyoruz. 2 dereceyi aştığımızda karşılaşacağımız doğa olayları da bu türden olacak. O nedenle 2 dereceyi kritik eşik olarak görüyoruz. 2 derece eşiği aşıldığında bizi bilmediğimiz bir dünya bekliyor olacak. O dünya da bir günde değil adım adım karşımıza çıkacak.

Her gün yeni bir rekor

Karşımıza adım adım çıkan bu dünyanın bir ölçüsünü her gün Yeşil Gazete’de takip ediyoruz. 1958 yılında Pasifik Okyanusu’nun ortasındaki bir adada, yerden birkaç bin metre yükseklikte, yani insanların günlük etkilerinden olabildiğince uzakta bir gözlemevi kuruldu ve o günden bu yana her gün o istasyonda atmosferdeki karbondioksit oranı ölçülüyor. Atmosfere saldığımız karbondioksitten dolayı bu oran her sene 2-3 ppm (milyonda molekül) artıyor. Her sene en yüksek değerine de Mayıs ayında ulaşıyor. İlk ölçüldüğünde 315 ppm olan karbondioksit seviyesi 2019 Mayıs ayında 415 ppm seviyesini aştı. Bu sene Mayıs ayında da 2020 yılının en yüksek değerine ulaşacak. Bu değer muhtemelen 418 ppm civarında olacak. Geçen senenin başından bu yana iki defa bu ölçümlerin rekor kırdığı açıklandı ama biliyoruz ki bundan sonraki sürede bu rekorlar neredeyse günlük olarak gelişecek. Eğer bir gün bu artış duracak olursa asıl önemli haber karşımıza çıkmış olacak. Ancak bizim böylesine kömür, petrol ve doğalgaz yakmaya devam etmemiz durumunda o güne ulaşmamız hiç de kolay olmayacak.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Toplum bahçeleri

Üzerinde yaşadığımız topraklarda en azından son 10 bin yıldır tarım yapılıyor. Çoğu bölgede yapılan tarım modern endüstriyel yöntemleri de uzun zamandır içerisinde barındırdığından toprağın verimi son derece azalmış durumda. Bu toprağa ihtiyacı olan kimyasalları dışarıdan vermediğimiz müddetçe o toprağın bizim arzuladığımız ürünü vermesine artık imkan yok diye düşünüyoruz. Ayrıca çiftçiliği kolaylaştırmak için kullandığımız pek çok yöntem de toprağın karbondioksit tutma yetisini ya sınırlıyor ya da tamamen yok ediyor. Oysa doğa milyonlarca yıldır karbon döngüsünü böyle sürdürüyor. Peki bizim bir yandan doğanın kendi döngüsünü sürdürmesine izin verip diğer yandan da kendimize yetecek besini doğadan kazanmamız mümkün mü? Ya da başka bir deyişle, sürdürülebilir tarım yapabilir miyiz?

Sürdürülebilir tarım kavramı aslında sürdürülebilirlik kavramından çok daha önce dilimize girdi ancak  biz bu kavramı sürdürülebilir tarım olarak değil, kalıcı tarım (permanent agriculture) olarak öğrendik. “Permanent agriculture” biraz uzun olduğundan da kısaca permaculture dedik. Zaman içerisinde permakültür, sadece tarımın kalıcılığını değil bu kalıcı ya da sürdürülebilir tarım etrafında tasarladığımız yaşamın da sürdürülebilir olabileceğini bize öğretti. Permakültür artık sadece bir besin üretme usulü değil bu düşünce tarzı etrafında şekillenen bir yaşam biçimi halini aldı.

Şehrin ortasında ‘permakültür yaşam’

Bu deneyimi kitaplardan okumanın yanında gözlerinizle görmek isterseniz bugünlerde belediyeler “topluluk bahçeleri” adını verdikleri sistemler kurma çabasındalar. Bu bahçelerin belki de ilki Fenerbahçe Burnu’nda Saint Joseph Lisesi Permakültür Kulübü‘nün öncülüğünde ve Kadıköy Belediyesi’nin desteği ile 2016 yılında kuruldu ve artık olgunluğa ulaşmış bir biçimde yaşamını sürdürüyor. 

Yaklaşık bir dönüm alana sahip olan bu topluluk bahçesine artık çevre okullar da gelip kazanımlarını kendi bahçelerinde deneyimleyebiliyorlar. Sivil toplumdan oluşan gönüllü destekçiler de bahçeye gelen öğrencilere yardımcı oluyor. Türkiye koşullarında bile vakit ya da uzaklık engeline takılıp Fenerbahçe Parkı’ndaki bu bahçeyi görememiş, oradaki etkinliklere katılamamış büyük-küçük herkese fiziksel olarak bahçede olmasalar da orayı gösterme, okullarında bahçecilik yapmaya özendirme amacıyla sanal gerçeklik projesiyle bahçe tanıtılıyor. Hatta bu projenin tanıtımı sonrasında yurt içi ve yurt dışından bahçeyi görmek isteyen öğretmenler, akademisyenler de bahçeye geldiler. Dünya sürdürülebilir çalışmalar üzerine yoğunlaşırken çeşitli uluslararası yarışmalara katılan Permakültür Kulübü, Fenerbahçe Parkı Topluluk Bahçesi projesi ile Çin’de düzenlenen “The Second Silk Road Women’s Innovation Design Competition”da, “Green Living” (Yeşil Yaşam) kategorisinde birinci oldu.

Bahçede, anaokulundan üniversiteye kadar her yaş grubundan öğrencilerle ve okullarla çalışmalar devam ediyor. İklim krizinin yarattığı olumsuz gidişatı dikkate alarak, karbon ayak izimizi düşürme hedefinden yola çıkan, suyu daha tasarruflu kullanabileceğimiz farklı tarım yöntemlerini deneyimlemek ve bunları her yerden talep eden öğrencilerle paylaşmak mümkün. Bu projeden görerek ve öğrenerek yaşadığımız yerlerin sürdürülebilir yerleşimlere dönüştürülmesi konusundaki girişimleri destekleyebiliriz. Özellikle bugün ilçe ve büyükşehir belediyeleri kent bahçeciliğine yönelik önemli adımlar atmak istiyorlar. Bu adımlar sadece belediyelere bırakılamayacak kadar önemli adımlar. Toplum olarak bizler de yaşadığımız yerin yakınındaki alanlarda bu bahçelerin kurulmasını destekleyebilir, böyle bir alan yoksa da oluşturulmasını talep edebiliriz. İnanın çevremizde çoğu zaman görmeden geçtiğimiz ama bu tür bahçecilik çalışmaları için kullanılabilecek irili ufaklı epey alan bulunuyor, yeter ki biz isteyelim.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Avustralya yangınlarının nedeni: Hint Okyanusu Dipolü

Doğada gördüğümüz yangınlar yaşam döngüsünün bir parçasıdır.Yanarak patlayan kozalaklardan saçılan tohumlar çam ağaçlarının tekrar büyümesinin temelini de oluştururlar. Zayıf ağaçlar bu şekilde ormandan temizlenir ve orman böylece daha sağlıklı ve güçlü olur. Bazı kuşlar bu yangınları yayarak kendilerine besin bulurlar. Bazı canlı türleri bu yangından korunmak için kendilerine bir kovuk kazma becerisini geliştirirler. Yangınlar bazı yıllar daha sık görülür, sonra da uzun süre görülmeyebilir. Bunların tümü doğaldır. Biz olmadan önce doğa böyle işliyordu, biz yok olduktan sonra da böyle işlemeye devam edecek.

 Avustralya, bu yangınların bolca görüldüğü coğrafyaların başında geliyor. Bizim “orman yangını” dediğimiz yangınlar oradaki bitki örtüsü daha çok maki benzeri olduğundan “çalı yangını” şeklinde adlandırılıyor, ama sonuçta doğadaki yangından bahsediyoruz. Bu yangınlar doğal sebeplerle çıkabiliyor, dikkatsizlik yüzünden oluşabiliyor, hatta kötü niyetli insanlar bilinçli olarak bu yangınlara neden olabiliyor.

Dipolün ‘çalışma prensibi’

Avustralya’da hava daha sıcak ve daha kuru olduğu dönemlerde doğal olarak bu yangınlar da daha sık görülüyor, daha geniş alana yayılıyor ve daha uzun sürüyor. Avustralya bildiğiniz gibi dünyanın kurak bölgelerinden birinde yer alıyor. Ama bazı meteorolojik olaylar mevsimlerin daha da kurak geçmesine neden olabiliyor. Bu meteorolojik olayların en önemlilerinden biri Hint Okyanusu Dipolü dediğimiz olgu. Son senelerde çoğumuz El Nino denen olguyu öğrendik. Basitçe anlatırsak, Güney Amerika’nın batı kıyısında, Şili açıklarındaki deniz suyunun normalden sıcak olmasına El Nino adını veriyoruz. Bu sular normalden soğuk olduğunda da oluşan olgu La Nina adını alıyor. Yani aynı olgunun bir pozitif bir de negatif fazı bulunuyor. Hint Okyanusu’nun batısındaki suların normalden sıcak olduğu duruma Hint Okyanusu Dipolü’nün pozitif evresi, daha soğuk olduğu duruma da negatif evresi diyoruz. Hint Okyanusu Dipolü’nün pozitif veya negatif evrede olması binlerce kilometre uzaktaki hava durumunu etkileyebiliyor.

Geçtiğimiz Ekim ayında Hint Okyanusu Dipolü son 120 senede görülen en kuvvetli beş pozitif durumdan birine ulaştı. Bunun sonucu olarak da Avustralya uzun süredir görülmedik ölçüde sıcak ve kurak bir ilkbahar yaşadı. Bu sıcak ve kurak ilkbaharın sonucu olarak da normalde görülen çalı yangınları çok daha şiddetli bir biçimde çok geniş bir alana yayıldı. Bu kadar geniş alana yayılan yangınları söndürmeye itfaiyelerin gücü yetmediğinde yangınların önünü almak mümkün olmadı. Bu yangınlardan çıkan dumandan oluşan dev bulutlar çok az su buharı bulundurduğundan, bu bulutlarda oluşan şimşek ve yıldırımlar da yangınların daha da geniş alana yayılmasına neden oldu. Dolayısıyla önemli olan bu büyüklükteki yangınların hiç başlamamasıdır. Çünkü bu yangınlar bir kez başlarsa kendi kendilerini beslediklerinden daha geniş alana yayılıp daha uzun sürmeleri de kolaydır.

Buraya kadar sabırla okuduysanız muhtemelen bu yangınların doğanın bir parçası olduğunu düşünmeye başlamış olabilirsiniz ancak durum pek de öyle değil. Dünyanın geneli 2019 yılında 1961-1990 ortalamasından 0.61 derece ısınmışken Avustralya 1.52 derece daha fazla ısındı. Sıcaklıktaki bu anormal artış yangınların artmasının ardındaki en önemli neden. Sıcaklıkların bu kadar artmasının ardındaki önemli neden de Hint Okyanusu Dipolü’nün uzun süredir görülmediği kadar yüksek pozitif bir değerde seyretmesi. Ancak yeni yılla birlikte dipolün değeri de azalacak ve muhtemelen gelecek ilkbaharda Avustralya bu sene yaşadığı kadar sıcak ve kurak bir dönemden geçmeyecek. Gene de dipolün değerinin negatife geçmeyeceğine de dikkat çekmemiz gerekiyor.

O zaman “Avustralya yangınlarının sebebi iklim krizi değil iklimin doğal değişkenliğini içeren bir meteorolojik olay” diye düşünmeniz doğal. Ama burada bir de dipolün iklim değişikliği ile nasıl değiştiğine bakmakta fayda var. Özellikle 1980 sonrasında, yani dünyada iklim değişikliğinin etkilerini daha şiddetle hissetmeye başladığımız dönemde Hint Okyanusu Dipolü, pozitif tarafta daha çok kalmaya ve daha yüksek değerler almaya başlamış. Dolayısıyla Avustralya’nın daha sıcak ve kurak olmaya başlaması Hint Okyanusu Dipolü’nün değerinin çoğunlukla pozitif olmasıyla açıklanabilir, ama bu değerin pozitif olması da iklim değişikliğinin bir sonucu.

Ülkemizde yaşanan hava olaylarının kaynağını da günlük hayatta fazla kullanmadığımız “Hint Okyanusu Dipolü” veya “Omega Blokajı” gibi terimlerle açıklamak mümkün. Ama günün sonunda esas anlamamız gereken bu değerlerin ya da sistemlerin iklim değişikliğinden ne derece etkilendikleridir. Özellikle politikacılar “bakın Avustralya’daki yangınların sebebi iklim değişikliği değil Hint Okyanusu Dipolü’nün değerinin pozitif olmasıymış” dediklerinde “peki o Hint Okyanusu Dipolü’nün değeri bu kadar uzun süre neden pozitif oluyor?” diye sormayı unutmayın lütfen. Bilim bize doğru cevapları vermeye hazır, yeter ki bizler doğru soruları sormayı bilelim.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Su altından kıymetlidir

28Son dönemde azalan yağışlar ve özellikle İstanbul’u besleyen barajlardaki doluluk oranlarındaki düşüşlerle birlikte kuraklık tekrar gündemimize girmeye başladı. Aslında kuraklık kavramı yaşadığımız coğrafyada aklımızdan hiç çıkmaması gereken bir konu, çünkü ülkemiz yeterince yağış almıyor. Üstüne üstlük bir de hızla artan bir nüfusumuz var.

Eğitim hayatımız boyunca iki kavramı bolca duyduk: Suyu bol bir ülkeyiz ve tarımda kendisine yetebilen az sayıda ülkeden biriyiz. Bu kavramların eğitim sistemimize sokulduğu zamanlar düşünüldüğünde bu iki kavram da çok yanlış değil. Gökten düşen yağış miktarı dönemsel olarak farklılık gösterse de son yüz yıl içerisinde bir sorunu yoktan var edecek kadar değişmedi. Ancak cumhuriyetin ilk yıllarında 15 milyon olan nüfusumuz bugün 80 milyonu aşmış durumda. Bunun bize getirdiği önemli fark ise kişi başına düşen su miktarının neredeyse altıda birine düşmüş olması. Yani bundan yüz yıl önce suyumuz boldu, bugün ise su stresi yaşıyoruz. Bunun nedeni de suyun azalması değil bizim çoğalmış olmamız.

Küreselleşme riski

Bir diğer olgu da bizim oldukça dışımızda gelişen ve devletimizin tam da doğru tepkiyi veremediği küreselleşme olgusudur. Biz dünyanın başka bölgelerinin ihtiyaç duyduğu nesneleri burada daha kolay ve ucuza üretiriz, dünyanın geri kalanı da bizim ihtiyaç duyduğumuz nesneleri daha kolay ve ucuza üretir, sonra bu nesneleri birbirimize satarız. Aslında fikir olarak çok kötü gözükmese de konu gıda olduğunda küreselleşme ciddi sorunlara yol açabiliyor. Dünyanın muhtaç olduğu ve bizden başka kimsenin sahip olmadığı bir kaynağa sahipsek kendi şartlarımızı öne sürerek gıda güvenliğini sağlayabiliriz, ama ne yazık ki şu anda o durumda değiliz. Küreselleşme de kendimizi besleyebilme becerimizi elimizden almış durumda. Bundan dolayı ülke politikasında atmamız gereken en önemli adım kendi toprağımızda kendimizi besleyebilecek ürünleri yetiştirebilmeyi sağlamaktır.

Dünyada her sene kaynaklardan 3500 km3 su çekiliyor ve bu suyun sadece üçte biri verimli şekilde kullanılıyor. Kaynaklardan çekilen suyun neredeyse üçte ikisinden tarımda faydalanılıyor. Burada kolayca görebileceğimiz sorun, biz diş fırçalarken musluğu kapatsak da tarımda vahşi sulama yaptığımız müddetçe su stresimizin artacak olmasıdır.

Ayrıca ülkemizde tarımda kullanılan su miktarı da tarımsal üretim için gerekli olan mevsimlerde yeterli yağış alınıp alınmadığına bağlıdır. Çoğu bölgede üretilmesi planlanan ürünler sulama gerektirmektedir ve bu sulama miktarının azalan yağışlar sebebiyle artması doğaldır. Ülkemiz genelinde baktığımızda ise gerek yağış ile beslenen gerekse de sulama gerektiren tarımda kuraklık önemli risk faktörü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Özellikle yağış ile beslenen tarımda ülkemizin neredeyse tamamı bir kuraklık riski altında bulunmaktadır. Bu risk tahmin edebileceğimiz üzere Orta Anadolu’da yoğunlaşmakta ancak Trakya, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Karadeniz bölgeleri de orta-yüksek kuraklık riski kategorisinde değerlendiriliyor. Bu riskler üzerimize duraklamadan gelmekte olan iklim krizi ile birlikte çok daha fazla artacaktır. İklim değişikliği düşen toplam yağış miktarını değiştirmese de yağış rejimini etkileyerek kurak dönemlerin uzayarak şiddetlenmesine ve bu dönemler sonundaki yoğun yağışların da artmasına neden olacaktır. Yoğun yağışların artması ise suyun toprağın altına inip bitkilerin köklerini beslemek yerine akışa geçerek zarar kaynağı olmasına neden olacaktır.

Sulamalı tarım yapılan bölgelerdeki kuraklık beklentisi de benzer bir dağılım göstermektedir. Burada sulamalı tarımda ülkemizin büyük kısımlarında yer altı suyu kullanıldığını ve yer altı suyunun sürdürülebilir bir kaynak olmadığını eklemek gerekiyor. Eğer sulamayı nehirlerden aldığımız suyla yapmıyorsak kısa vadede suyumuzun tükeneceğini unutmamamız gerekiyor. Bugün, özellikle Orta Anadolu’da kuyulardan çekilen suyla yapılan tarım sürdürülebilir değildir ve en kısa zamanda bölgenin geleceği için alternatif ürün desenlerine geçilmesi gerekmektedir.

Kuraklık sinsi bir sorundur. En fazla yağış aldığını düşündüğümüz bölgelerde bile değişen yağış rejimi tarımsal üretimi ciddi biçimde etkileme yetisi taşır. Mesela Doğu Karadeniz dediğimizde aklımıza asla kuraklık gelmese de bugün için çay üretiminde ciddi bir kuraklık riski bulunmaktadır. Doğu Karadeniz’deki 210 bin ton çay üretiminin %98.5’luk kısmı ülkenin diğer bölgelerinde olduğu gibi orta-yüksek kuraklık riski altındadır. Ancak Gürcistan sınırına yakın ve çok kısıtlı bir bölgede bu risk orta seviyeye düşmektedir. Bu nedenle su konusunda artık rahatça yerimizde oturabilmemiz mümkün değildir. Su çok kıymetli bir kaynaktır ve besin üretiminin temelini oluşturmaktadır. Sürdürülebilir bir gelecekte önemli açlık sorunları ile karşılaşmak istemiyorsak suyumuza sahip çıkmak zorundayız.

Not: Bu yazıdaki verilerin tamamı World Resources Institute (WRI) tarafından sağlanmıştır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

COP25 öncesi WMO İklimin Durumu Raporu

1992 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf olan tüm ülkeler (bu, aslında dünyadaki tüm ülkeler anlamına geliyor) her senenin sonunda bir Taraflar Konferansı’nda (COP) bir araya gelirler. Bu sene COP25, Şili’de yapılacaktı ama oradaki ortamın izin vermemesi nedeniyle Madrid’e alındı. Genelde dünyada iklimle ilgilenen kuruluşlar ses getirmesini istedikleri raporları COP öncesinde basına açıklarlar.

İklim konusunda her sene yayınlanan en önemli rapor Dünya Meteoroloji Örgütü’nün (WMO) İklimin Durumu raporudur. Ancak bu rapor tüm senenin verilerini içerdiğinden bir sonraki senenin Mart ayında yayınlanır. Gene de sene bitmeden WMO 2019 yılı için bir ön rapor yayınladı. Bilim insanları her ne kadar temkinli konuşsalar da bu rapor önemli bulgular içeriyor.

Hani Paris Anlaşması küresel ısınmanın 1.5 derece ile sınırlandırılması gerektiğini söylüyordu ya, 2019 yılında ısınma, Sanayi Devrimi öncesine göre 1.1 dereceyi geçmiş durumda. Atmosfere şimdiye kadar saldığımız sera gazları daha da ısınmamıza neden olacağından, kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bugün bıraksak bile ısınmanın 1.5 dereceyi bulması ihtimali yüksek artık. O nedenle “11 senemiz kaldı”, “7 senemiz kaldı” türü laflar söylemeyi bırakıp işimize bakmalıyız çünkü aslında vaktimiz kalmadı. İklim için harekete geçmeye ihtiyacımız var, hem de şimdi.

‘En sıcak’ rekorları

2019 insanlığın tarihte yaşadığı en sıcak ikinci sene olacak (eğer Aralık ayı epey soğuk geçmezse). Kasım 2019 ülkemizde yaşadığımız en sıcak Kasım ayı oldu, Aralık ayının başı da aşırı soğuk değil. 2015-2019 arasındaki 5 yıl tarihte yaşadığımız en sıcak 5 yıl, 2010-2019 arası da tarihte yaşadığımız en sıcak 10 yıl oldu.

Rapor her ne kadar karbondioksit, metan ve diazot monoksit (en önemli üç sera gazı) seviyelerinin rekor düzeyde olduğunu söylese de bu ciddi bir anlam taşımıyor çünkü bu üç gazın da atmosferdeki oranları her geçen sene duraklamadan yükseliyor. 2017 yılı da bir rekordu, 2018 de, 2019 da, hatta 2020 yılının da bir rekor olacağını şimdiden söyleyebiliriz. O nedenle basında gördüğünüz “bu sene karbondioksidin atmosferdeki oranı rekor seviyeye ulaştı” laflarına pek kulak asmayın. Eğer bir sene karbondioksit oranı bir önceki seneden daha düşük olursa o gerçekten haber olur, çünkü böyle bir duruma en azından 61 senedir rastlamadık.

Okyanuslar dünya sisteminde üretilen fazla ısının %90’ını emiyor. Okyanuslar bu ısıyı emmiyor olsaydı atmosfer çok daha fazla ısınırdı. Ama buna karşılık okyanuslar da her geçen sene biraz daha ısınıyor. Karadeniz kıyılarımızın normalde sıcak olması bu seneki hamsi miktarını da oldukça azalttı çünkü hamsi soğuk suyu sever. Denizlerin sıcaklığı böyle ısınmaya devam ederse bir zaman sonra hiç hamsi göremeyebiliriz.

Okyanuslar aynı zamanda atmosferdeki fazla karbondioksidin de önemli bir kısmını emiyor. Bundan dolayı da okyanusun yüzey sularında karbonik asit oluşuyor, oluşan karbonik asit de deniz suyunun asitlenmesine neden oluyor. Denizlerin asitlenmesi de denizde yaşayan ve balıkların ana besini olan planktonların kabuklarını eriterek nesillerinin tükenmesine yol açıyor. Bu yıl denizlerdeki asitlenme Sanayi Devrimi öncesine göre %26 artmış.

Bu senenin ilk yarısında 10 milyon insan iklim krizi nedeniyle göç etmek zorunda kalmış. Mozambik’teki Idai siklonu, Hindistan’daki Fani siklonu, Karayiplerdeki Dorian kasırgası ile İran, Filipinler ve Etiyopya’daki seller bu göçlerin başlıca nedenleri olmuş. Senenin sonunda göç eden insan sayısının 22 milyonu aşması bekleniyor.

2019 yılında bir yandan Alaska ve Sibirya, diğer yandan da Avustralya orman yangınları ile boğuşmak zorunda kaldı. Güney yarım kürenin yazı daha başlamamış olmasına rağmen Avustralya ve özellikle Sidney çevresi şimdiden önemli yangınlarla boğuşuyor. Orman yangınları nedeniyle Sidney çevresinde neredeyse göz gözü görmez durumda ve  hava kirliliği yer yer çok yüksek seviyelere ulaştı.

İklim değişikliğinin bizleri en fazla etkileyen ve etkileyecek tarafı yağış rejimindeki değişikliklerdir. Gökten düşen su miktarı azalmıyor, hatta hafifçe artıyor bile olabilir. Ancak bu yağışın düştüğü yerler ve zaman değişiyor. Bize gerekli ve istediğimiz zamanda, istediğimiz kadar değil istemediğimiz zaman ve yerde yağıyor. Bu nedenle de dünyanın çeşitli yerlerinde aynı anda hem kuraklık hem de seller görülebiliyor. Bunun sonucu olarak da tüm dünyadaki gıda güvenliği her geçen sene biraz daha tehlikeye giriyor. Artan nüfusla azalan gıda güvenliği birleştiğinde ise her an patlamaya hazır bir bomba haline geliyor yaşadığımız gezegenin çoğu noktası. Bunu önlemenin tek yolu ise olabildiğince kısa sürede iklim krizini durduracak önlemleri almaktan geçiyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeni başlayanlar için Yılbaşı döneminde Amerikan kutlama usulleri veya Kara Cuma

Hindiydi, yılbaşı süsüydü, Kara Cumaydı derken kısa sürede Amerikan kapitalizminin tüm adetleri bolca görülmeye ve konuşulmaya başlandı. İyisi mi bunları biraz açıklayalım. Öncelikle şunu söyleyelim, bunların çoğunluğu kapitalizmin bizlere gereksiz şeyleri daha da fazla satabilmek için uydurduğu usuller. Hadi uydurduğu demeyelim de var olan kutlamalara satın alma ve hediye etme unsurunu da katarak kendi amaçlarına uygun kullanması olsun.

Amerikan ekonomisinde perakende satışların canlandığı üç dönem vardır: Şükran Günü, Noel ve Sevgililer Günü. Bunların her biri değişik bir tüketici düşüncesine hitap ettiği için aynı ürünlerin tüm bu zaman boyunca satılması beklenmez. Bundan dolayı da Şükran Günü’nün hemen ertesi günü büyük bir ucuzluk yapılarak elde kalan tüm ürünlerin elden çıkartılmasına çalışılır. Sonraki pazartesi günü de Noel ürünleri vitrinleri süslemeye başlar. Noel’in ertesi günü ise bir haftalık bir indirim daha yapılarak Noel’de elde kalan ürünler elden çıkartılır. Bir hafta sonra da vitrinler Sevgililer Günü hazırlığına göre düzenlenir. Bu indirimler dükkanların para kazanma değil para kazanma dönemi ertesi ellerindeki malları elden çıkartıp yeni para kazanma dönemine hazırlanmalarıdır. Bu sistemin düzgün çalışması, aradaki üç kutlamada insanların birbirlerine bolca hediye almalarına bağlıdır. Bu düzeni ülkemize taşımak Müslüman mahallesinde salyangoz satmaktan çok daha kötü bir yaklaşımdır, çünkü bu üç olaydan ikisinin ülkemizde karşılığı yoktur, üçüncüsü de zorla yaratılmıştır. Şimdi gelelim bu adetlere.

Şükran Günü

1619’da Amerika’da ilk İngiliz kolonileri kurulmaya başladığında sağ salim oraya varıp kışı geçirecek kadar da yiyecekleri olduğunu gören mülteciler bu başarılarını kutlamaya başladılar. Bunun İngiltere’ye dayanan dini bir temeli olsa da kutlama genelde dinselden çok sağ kalmalarını kutlamak biçiminde gelişmiştir. Bugün de Amerika’da kasım ayının dördüncü perşembe günü Şükran Günü olarak kutlanır. O günde aile üyeleri bir araya gelirler. İlk kez Amerika’ya ulaştıklarında uzun süre aç kalan mültecileri anmak için sabahtan geç öğlen yemeğine oturulana kadar yemek yenmez. Yemekte de ilk mültecilerin yemiş oldukları düşünülen hindi pişirilir. Bizdeki yılbaşı gecesine benzer şekilde televizyonlar insanları oyalamak için özel programlar yaparlar, geçit törenleri olur. Amerikan dizilerinde gördüğümüz hindili yemeklerin ve aile toplantılarının anlatıldığı gün Şükran Günü’dür ve bu günün dini bir temeli yoktur, Amerikalıların sağ kaldıklarına şükrettikleri gündür. Ertesi gün de tatildir. Kasım ayının tatil olan dördüncü gününün ana eğlencesi de alışverişe gitmektir. İşte bu alışveriş alışkanlığı her geçen sene abartılarak Kara Cuma adetine dönmüştür.

Noel

Bizden farklı olarak Amerika’daki tatiller insanların gezip eğlenmesi ve çoğunlukla da para harcaması üzerine kurgulanmıştır. Dolayısıyla takvimdeki yerleri ekimin 29’uncu günü yerine ekim ayının son günü ya da Şükran Günü’nde olduğu gibi kasım ayının dördüncü perşembe günüdür. Bu da satışların bu günlere odaklanmasını sağlar. Bunun önemli istisnası Noel’dir. Noel 24 Aralık’ı 25 Aralık’a bağlayan gecedir. Bu gece öncesinde özellikle çocuklara epey miktarda hediye alınır. Noel Baba, bacadan girme, ağaç süsleme, masaya kurabiye ve süt bırakma gibi gene Amerikan filmlerinden gördüğümüz sahneler Noel ile alakalıdır. Noel’e kadar alınan hediyeler sanki Noel Baba getirmiş gibi o gece ağacın altına bırakılır ve ertesi sabah o hediyeler açılıp bir dahaki hediye setinin ne olacağı planlanmaya başlanır. Noel tamamen dini bir tatildir ve Katolik Hıristiyanlardan kaynaklanmaktadır. Hz. İsa’nın doğumunun kutlandığı düşünülür ama Hz. İsa’nın doğumunun da aslında mart ayında olduğu düşünülmektedir. Ayrıca Noel Baba da 1800 sene önce ülkemizde yaşamış ve bugünkü Demre ilçesinin piskoposudur. Zor durumda olanlara gizlice verdiği hediyelerle tanındığından bacadan gizlice giren Noel Baba düşüncesi de ona dayandırılmaktadır.

Yılbaşı

Noel’den hemen sonra da yılbaşı vardır. Yılbaşı aslında din ile alakası olmayan bir kutlamadır. Bir yıl bitip bir sonraki yıl başlamaktadır. Bizim adetimizde çoğunlukla pijama ve terlikleri giyip televizyon izlenerek ve çokça yemek tüketilerek kutlanır(dı). Son zamanlarda ise Amerikan dizilerinden öğrendiğimiz şekilde hindi ve Noel Baba kıyafetleriyle kutlanmaya başlandı ama yukarıda bahsettiğim gibi ne Noel Baba’nın, ne yılbaşı süslerinin, ne de hindinin yılbaşı ile bir alakası var. Bu kavramları birleştirip bir yılbaşı kutlama yöntemi yaratan bizden başka ülke yoktur demek istemiyorum ama bu kutlama biçiminde özel olabiliriz.

Kısacası tüm bu günlerin en önemli özelliği insanların daha fazla harcama yapmasını sağlamaktır. Ülkemizde de bu tarihlerin nereden geldiği fazla anlaşılmasa da harcama özelliği gayet güzel kavranmış durumdadır. Alınan hediyelerin önemli bir kısmı da gerekli ve işlevsel olmaktan son derece uzak olduklarından sadece tüketim endüstrisine hizmet etmektedir. Bu nedenle bu alışkanlıktan elimizden geldiğince uzak durmak sürdürülebilir bir gelecek için önemli ihtiyaçlardan biri olmalıdır. Yılbaşı gecesi birbirimize verebileceğimiz en güzel hediye güzel bir sözdür. Hani gerçekten değerli bir hediye vermek isterseniz becerileriniz çerçevesinde kendiniz bir şey yaratmayı deneyebilirsiniz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Su problemimiz

15 Kasım itibarıyla, İstanbul barajlarında doluluk oranı %39. Geçtiğimiz yıl bugün barajların doluluk oranı %47 idi. Bu azalışın biri doğal, diğeri de bizden kaynaklanan iki sebebi var. İlki bildiğiniz gibi; özelde Marmara Bölgesi, genelde de ülkemizin bu yaz geçen yaza oranla çok daha az yağış alması ve azalan bu yağışın barajların dolmasına yetmemesi. Ama aynı zamanda bu yıl Melen ve Yeşilçay‘dan İstanbul’a taşınan su miktarındaki azalma da barajların doluluk oranındaki düşüşte önemli bir rol oynadı.

İstanbul’un artan nüfusu ile artık kendi su ihtiyacını kendi su kaynaklarından karşılayamadığını unutmamalıyız. Bir sene boyunca ne kadar yağmur yağarsa yağsın, Istrancalar‘dan ve Melen’den gelen su olmayacak olsa, İstanbul susuz kalabilir. Bu nedenle de bizlere düşen en önemli görev suyumuzu dikkatli kullanmaktır. Şu anda Akdeniz ikliminin yağışlı dönemine girmekte olduğumuzdan fazla endişelenmemize gerek yok ama gelecek her sene gittikçe artan kuraklıklarla karşılaşmamız olasıdır.

İstanbul’a su bugün için uzaklardan geliyor. Bu çözüm bugün için günü kurtarmaya yeterli olabilir, ancak unutmamamız gereken iki konudan ilki suyun geldiği o bölgelerin de kuraklıktan dolayı sorun yaşayabileceğidir. Bildiğiniz gibi, iklim değişikliği küresel bir sorundur. İstanbul’un yağış almadığı bir yılda Edirne veya Bolu’da yağışın azalmayacağını düşünmek doğru bir mantık olamaz. Geçtiğimiz bir ay içinde Türkiye’nin büyük bölümü ciddi bir kuraklık yaşadı. İstanbul’un su kaynaklarının dayandığı Melen ve Yeşilçay havzaları da bu kuraklıktan nasibini alan bölgeler arasında olduğundan buralardan İstanbul’a verilen su miktarı bir önceki seneye oranla %25 azaldı. Bu azalma İstanbul’daki barajların seviyesindeki düşüşün önemli sebeplerinden biridir.

Diğer bir sorun ise suyun sahibinin kim olduğuyla ilgilidir. İstanbul’a içme suyu sağlamak için suyu Melen’den getiriyoruz, ancak o suya Melen bölgesinde de ihtiyaç olduğunda suyu oradan alıp İstanbul’a taşımanın hak ve hukukla ne derece bağdaştığını da su hakkı bağlamında tartışmamız da gerekmektedir. Bugün bile İstanbul’a su aktarımında sorunlar yaşanmayıp suyun bize geldiği bölgelerde su kesintilerine rastlanması en hafif tanımıyla o bölgelerde yaşayan kişilerin memnuniyetsizliğine yol açmaktadır.

Tek başına su miktarı yeterli değil

Dünyadaki ülkeleri toplam yenilenebilir su kaynakları açısından sıralayacak olursak ülkemiz yıllık 213.6 km3 su ile 40. sırada bulunuyor. Listede 173 ülke olduğunu düşünecek olursak bizim altımızdaki 132 ülke aslında durumumuzun fena olmadığını gösterebilir. Ancak listeyi biraz daha dikkatli incelediğimizde dördüncü sırada, Kaliforniya gibi bazı eyaletlerde artık susuzluktan yazın hortumla araba yıkamanın yasaklandığı ve orman yangınlarıyla kavrulan bir ülke olan ABD‘yi görüyoruz. Bunun da bize verdiği en önemli ders, su zengini ya da yoksulu, tüm devletlerin suyu doğru yönetmeleri gerektiğidir. Ayrıca bir ülkenin su zengini ya da yoksulu olmasını belirleyen unsur su miktarı kadar bu ülke nüfusunun ihtiyacıdır. Ülkemizin nüfusu gerek ülkemize gelen mülteciler gerekse de kendi yapımız nedeniyle sürekli artmaktadır. Su miktarımız ise iklim değişikliğinden dolayı az da olsa azalma eğilimindedir. Bu yüzden susuzluk bugün önemli bir sorun yaratmasa da yakın gelecekte hepimiz için önemli bir problem oluşturma riski taşımaktadır.

Su problemimizi azaltmanın en kolay yolu sahip olduğumuz suyu dikkatli kullanmaktan geçiyor. Barajlar dolu bile olsa biz gene de suyumuzu her sene kuraklık olacakmış gibi dikkatli kullanırsak ve bunu bir alışkanlık haline dönüştürebilirsek ilerde karşılaşacağımız kuraklıklara da hazırlıklı oluruz. Ülkemizin bulunduğu coğrafyada iklim değişikliği ile birlikte su, petrol kadar kıymetlenebilir; bunun bilincine vararak yaşamaya başlamak zorundayız. Sorunun çözümü ise sadece diş fırçalarken musluğu kapatmakla bitmiyor ne yazık ki. Modern şehirlerimiz kurulduğundan bu yana su azlığı ciddi bir problem olmadığından tüm sistemlerimizi suyun hep olacağı üzerine kurmuşuz. Bu nedenle de bir gün suyun azalacak olması karşısında alınabilecek basit önlemler dedelerimize doğal gelse de bizim neslimiz için karmaşık sistemler gibi algılanabiliyorlar.

Ayrıca suyun üçte ikisinin tarımda kullanılmakta olduğunu unutmamalıyız. Tarımda kullanılan vahşi sulama yöntemlerine uzun vadede devam etmemiz mümkün değildir. Yer altından su çekerek yapılan tarım da ülkemizin çoğu yerinde yer altı suları yenilenebilir olmadığından sürdürülebilir değildir. Ancak tarımdaki su kullanımı çok geniş bir konu olduğundan biz evimize dönecek olursak, mutfağımıza giren her besinin bir su ayak izi olduğunu unutmamalıyız. Bundan dolayı herhangi bir besinin bozularak çöpe atılması aynı zamanda bu besinin üretiminde kullanılmış olan suyun da boşa harcanması anlamına gelir. Sonuçta akşamları diş fırçalarken suyu kapatmaya devam edin, ama arka planda unutmayın ki, tabağınıza fazladan alarak yemeyip çöpe döktüğünüz makarna, kapatarak tasarruf ettiğinizi düşündüğünüz sudan çok daha fazla su kullanılarak üretilmişti.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Enerjiyi yanlış biliyoruz

Şimdi size enerji konusunda bildiğinizi düşündüğünüz çoğu şeyin tam da öyle olmadığını söylesem?

Öncelikle elektrik enerjisini nereden ürettiğimizle elektriği nereden üretebileceğimiz konuları arasında önemli bir fark vardır.

  • 2018 yılında elektrik üretimimizin, %37,3’ü kömürden, %29,8’i doğal gazdan, %19,8’i hidrolik enerjiden, %6,6’sı rüzgârdan, %2,6’sı güneşten, %2,5’i jeotermal enerjiden, ve %1,4’ü diğer kaynaklardan elde edilmiştir.
  • 2019 yılı ilk yarısı itibarıyla kurulu gücümüzün kaynaklara göre dağılımı; yüzde 31,4’ü hidrolik enerji, yüzde 29,0’ı doğal gaz, yüzde 22,4’ü kömür, yüzde 8,0’ı rüzgâr, yüzde 6,0’ı güneş, yüzde 1,5’i jeotermal ve yüzde 1,7’si ise diğer kaynaklar şeklindedir.

Ders 1: “Size elektrik üretim kaynaklarımızın çoğu akarsulardır” denildiğinde bunun üretim mi yoksa kapasite mi olduğunu sorgulayın. Ülkemizin yenilenebilir enerji potansiyeli çok yüksek olmasına rağmen gerçek üretimimizin çoğunluğu (%67,1) bol karbondioksit salan kömür ve doğal gaza dayanmaktadır.

Dünyadaki enerji üretim maliyetleri, santralin kurulum ve sonrasındaki işletim maliyetlerinin santralin yaşam süresince ürettiği enerjiye bölünmesiyle bulunur. Yani aşağıda vereceğim maliyetlerde hem kurulum hem de üretim maliyetleri toplanmıştır. Bu sayılar 2017 değerleridir. Ayrıca bu maliyetler kaynaklara yakınlık ve çevreye duyarlılıkla birlikte değişmekte olduğundan bir alt bir de üst sınır verilir.

  • Kömür kullanan termik santral: 6.0-14.3 $c/kWh
  • Doğal gaz dönüşüm santrali: 4.2-7.8 $c/kWh
  • Nükleer santral: 11.2-18.2 $c/kWh
  • Rüzgar santrali: 3.0-6.0 $c/kWh
  • Güneş santrali: 4.6-5.3 $c/kWh
  • Termal kule depolamalı güneş santrali: 9.8-18.1 $c/kWh

Kömür ve doğal gazın tükenmekte olan kaynaklar olduğunu ve gelecekte hem kurulum maliyetlerinin azalmayacağını hem de üretim maliyetlerinin artacağını unutmayalım. Güneş ve rüzgar teknolojileri nispeten yeni teknolojiler olduğundan fiyatları azalmaktadır. 2009-2017 aralığından rüzgar enerjisinin kurulum+üretim maliyeti %67, güneş enerjisinin ise %86 azalmıştır ve bu azalma devam edecektir.

Ders 2: Yenilenebilir enerji kaynakları bugün kömür ve doğal gaz kurulum ve üretim kaynakları ile aynı, hatta daha düşük maliyete gelmektedir. “Rüzgar ve güneş enerjisi güzel ama çok pahalı” doğru bir yorum değildir. Bunun ötesinde eğer kule depolamalı güneş santrali kuracak olursanız 24 saat elektrik enerjisi üretebilirsiniz. Bu sistem bugün için kömürlü termik santrallerden biraz daha pahalı olsa da karbondioksit salmadığı ve sadece aynalardan oluştuğu için çevreye zararı yoktur.

Enerji konusunda bilmediklerimiz çok, hepsini yazacak olsam sanırım küçük bir kitapçık olabilir ama son zamanlarda karşıma çıkan ve insanları kandırmak için bolca kullanılan bir söylemle son dersimize başlayalım. “Hidrojen enerjisi temizdir, araçlarınızdan sadece su buharı çıkar”. Öncelikle şunu bilmek zorundayız: Bugün kullandığımız ulaşım araçlarının önemli bir kısmı son derece verimsiz çalışan araçlardır. Ortalama bir otomobilin günümüz koşullarındaki hareketi sırasında aracın ürettiği enerjinin sadece 12’de biri bizi bir yerden başka bir yere taşımak için kullanılır. Dahası, benzin veya dizelle çalışan arabaların verimi de sadece %15’tir ve bu verimin artmasına da imkan yoktur, yani bu bir doğa kanunudur. Dolayısıyla kullandığımız arabaların tükettiği enerjinin sadece %1’i bizi taşımak için kullanılır ve bu anlamsız derecede verimsizdir.

Yakıt olarak benzin veya dizel değil elektrik kullansak biraz daha kazançlı olabiliriz çünkü elektrikli arabaların verimi %70 civarına çıkabiliyor, yani %15’lik içten yanmalı motorlarla kıyaslandığında elektrikli motorlar en az 5 kat daha verimli. Ama gene yukarıda sözünü ettiğim 1:12 oranı var. Yani elektrikli arabalar bile harcadığı enerjinin sadece %6’sını bizi taşımak için harcıyor, gerisi gene boşa gidiyor.

Gelelim hidrojen enerjisi ile çalışan arabalara: Bu araçların verimi ise %50 civarında, yani aracın tükettiği enerjinin %4’ü bizi taşımak için kullanılıyor. Bu içten yanmalı motorlara göre çok daha iyi ama elektrikli motorlar kadar da iyi değil. Yalnız burada hidrojen enerjisi ile çalışan araçları savunanlar diyorlar ki: “Ama o elektrik enerjisinin önemli bir kısmı kömür ve doğal gazdan geliyor, dolayısıyla atmosferi kirleterek küresel ısınmaya yol açıyor”. Kesinlikle haklılar. Ülkemizdeki elektrik enerjisinin üçte ikisi kömür ve doğal gaz yakılarak üretildiğine göre elektrik motoru daha verimli olsa da o denli temiz bir çözüm değil şimdilik.

Ancak burada durup devam etmezsek hidrojen galip çıkabilir. Peki ya şu soruyu sorarsak: “Hidrojen doğada serbestçe bulunan bir gaz değil, onu nasıl üretiyoruz?” Çoğunuz bu sorunun cevabını bildiğinizi düşünüyorsunuz ama bu öyle bildiğiniz gibi değil. Endüstriyel anlamda hidrojen, suyun hidrolizle oksijen ve hidrojene ayrılmasıyla elde edilmiyor. Hatta edilse bile burada kullanılan elektrik de gene kömür ve doğal gazdan geldiği için elektrikli motorlardan daha da kötü bir duruma neden oluyor. Bu saçmalığı şöyle anlatmak mümkün:

Önce suyu hidrojen ve oksijene ayırıyoruz. Bunun için elektrik enerjisi kullanıyoruz. Hidroliz yaparken enerjinin bir kısmı kayboluyor, yani bu işlemin verimi %100 değil. Sonra kazandığımız hidrojeni bir arabanın deposunda saklayıp özel bir hücrede tekrar oksijenle birleştirerek enerji elde ediyoruz. Bu da yaklaşık %70 verimli bir işlem. Sonra elde ettiğimiz elektriği de arabanın motorunu çalıştırmakta kullanıyoruz, yani sonuçta arabanın motoru gene de elektrik motoru. Dolayısıyla ilk baştaki elektrik enerjisini hidrojene çevirmekle yaklaşık %50 enerji kaybımız oluyor. Doğrudan elektrik motoru kullansak %50 daha kazançlı oluruz.

Ama problem burada bitmiyor, çünkü endüstride hidrojen sudan elde edilmiyor. Hidrojen elde etmek için doğal gaz kullanıyoruz. Bu işlemin sonunda da havaya karbondioksit salıyoruz.

Eğer gelecekte bir gün güneş enerjisinden elektrik üretip bunu da suyun hidrolizinde kullanarak hidrojen elde edecek olursak, o zaman doğaya zarar vermediğini umduğumuz ve %4 verimle çalışan bir otomobil üretebiliriz.

Ders 3: Otomotiv endüstrisi çıkmaz sokaktır. En iyi geleceği hayal ettiğimizde bile verimi %4 olan bir sisteme devam etmekte ısrarcı olmak aptallıktır. Tesla bile bize bu gerçeği söylemiyor, çünkü bundan para kazanıyor. Hidrojen kullanan araç üreticileri bundan bir adım daha kötüler çünkü onlar hidrojenin nasıl üretildiği gerçeğini bilerek bizlerden saklıyor ve hidrojenin temiz bir yakıt olduğuna inanmamızı istiyorlar. Doğrusunu isterseniz BP ve Shell bundan daha dürüst davranıyorlar.

Sonuç: Bizi iklim krizi ve çevresel sorunlar bağlamındaki bu kötü duruma enerji sistemleri konusunda yaptığımız yanlış seçimler getirdi. Bu durumdan kurtulmak için bu sistemleri azıcık değiştirmemiz yetmez, tüm sistemi baştan düşünerek tasarlamamız gerekir.

Kategori: Hafta Sonu