Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İstanbul’da başka bir şey olabilir veya oldu ya da olmakta…

İdrak sorunu yaşayan yönetimler bir sonraki duruma göre değil, bir önceki duruma göre çözüm geliştirir. Bu yüzden de gelişmeleri bir faz kayması ile izlerler ve tepki verirler. Sorumluluklar zamanında yerine getirilmediği için ödenen bedeller çok yüksek olur.

Salgının zirve yaptığı ülkelerden gelen yolcuların havalimanlarından elini kolunu sallayarak geçtiğini söyleyen gazeteciyle “sizi kameraya aldık” diyerek dalga geçiyor, Sağlık Bakanı yaptığı paylaşımda. Yandaş basının besleme gazetecileri de meslektaşlarının nasıl faka bastığını ispatlayan bu açıklamayı ağızlarından salyalar akarak sayfalarına taşıyorlar. Termal kamera ile üstünkörü yapılan denetimlerle virüs taşıyan kişilerin tespit edebileceklerinden emin. Bugün bile çıkıp “virüs batıdan geldi, Umre’cilerin payı düşük” diyebiliyor.  Oysa gazetecinin amacı virüsün nereden geldiğine değil, uygulanan yöntemin, alınan önlemin yeterli olmadığına işaret etmek. Devlet sorumluluğu taşıması gereken kişinin ise derdi başka. Hala vatandaşlar arasında ayrımcılık yapmaya, kendi sorumluluklarını perdelemeye çalışıyor. Çünkü bugüne kadar hep böyle idare etmiş, devleti yönetmekten bunu anlamış. En çok korkulması gereken şey devletin aklının olmaması. Hatta devlet diyebileceğimiz bir şeyin kalmamış olması.

Bugünden geriye dönüp yaptıkları açıklamalara baktığınızda bunu anlıyorsunuz. Dünyada neler olup bittiğini nasıl oluyor da görmüyorlar? Bu salgına karşı en hazırlıklı olan ülkenin Türkiye olduğunu, gerekli olan her şeyi yaptıklarını söylüyorlardı bir kaç hafta öncesine kadar. Salgının ülke için ekonomik bir fırsat yaratacağını bile iddia ettiklerine şahit olduk. Yaşanan afetin acıları karşısında “insaniyet namına” üzülüyormuş gibi bile yapmadılar. İktidardakilerin durumu anlaması çok zor. Ne yaptıklarının, ne söylediklerinin farkında değiller. Şu anda bir deprem oluyor ve ne yazık ki ortada bir plan, bir hazırlık yok.

Salgının başka yerlerde başlamış olması yöneticiler için önemli bir fırsattı. Ama bu yanlış algılandı. Beceriksizce aldıkları önlemlerle, kabiliyetsizlikleriyle bunun kendilerine ihsan edilmiş bir lütuf olduğunu zannettiler. Dünya pandemi için olağanüstü önlemler alınırken İstanbul’da yönetimin gerekeni yapmadıklarını, insanların başlarına gelebilecek felaketi önemsemediklerini düşünüyorum.  Umre’den dönen yolculara geçişi kolaylaştırmak için uçakta “parasetemol” adı verilen ateş düşürücü dağıtıldığı da biliniyor. Şöyle bir benzetme yapabilirim: Otomobil kullanıyorsunuz. Önünüzde bir duvar, inşaat bariyeri işareti var, görmüyorsunuz ve frene basmıyorsunuz. Ta ki duvar karşınıza çıkana kadar gaza sonuna kadar basarak gidiyorsunuz. Frene ancak çarpışma gerçekleştikten sonra basılacağını, yapılacak tek şeyin bu olduğunu düşünüyorsunuz. Çünkü ülkenin kamu düzeni buna göre oluşmuş, başka bir şey yapmak aklınıza bile gelmiyor.

İstanbul’un kırılganlığı

İstanbul’un ülke nüfusuna göre oranı yüzde 18, vaka sayısı ise yüzde 60. Eğer vaka sayısı nüfusa orantılı olsaydı, bugün İstanbul’da kayda geçen (ya da açıklanan) vaka sayısının üçte biri kadar olması gerekirdi. Öyleyse İstanbul’da başka bir şey oldu. Bunlardan birincisi dünyada salgın varken karantina önlemlerinin alınmaması. Eğer biraz daha üzerinde düşünürseniz, eğer İstanbul’da hastalık bulaşmış insanlar tespit edilebilseydi, diğer şehirlerde de belki çok daha az vaka olurdu veya olmazdı. Ayrıca İstanbul’da bir bulaş sayısı 1:16 olarak belirtiliyor. Çin‘de ise 1,5-2 gibi….. Burada bir yanlışlık mı var? İstanbul’da merkezi kıyı şeridi içindeki bir alanda bir kilometre kareye yüzbin kişi düştüğünü düşünürseniz, dünyada eşi benzeri olmayan bir durum olduğunu hesaba katmak gerekli. İstanbul sonuçta yalnızca deprem gibi bildiğimiz değil, virüs gibi bilmediğimiz afetlere karşı en kırılgan şehirlerden biri.

19’uncu yüzyılda İstanbul’un liman girişlerinde geçmişte karantina istasyonları bulunuyordu. Burada kırk gün bekletilen kişilerin içinde hastalıklardan hayatlarını kaybedenlerin mezarlarını bugün, çoğu tahrip edilmiş olsalar bile bulmak mümkün. Büyükdere‘deki katolik mezarlığında vebadan hayatını kaybeden denizcilerin mezarları yakın tarihlere kadar duruyordu. Neden böyle bir ihtiyaç duyulmuştu? Şehrin liman bölgesinde, denizciler, tüccarlar, yerel halk için Fransız, İtalyan, Alman, İngiliz, Avusturya… hastaneleri mevcuttu ama mesele daha şehre erişmeden hastalığı izole etmekti.

İstanbul Havalimanı CEO’su mart ayının ortasında, havalimanı fotoğraftaki haldeyken biraz kayıp yaşanmakla birlikte geleceğin çok parlak olduğunu, uçuşların iki katına çıkacağını söyledi.

Eğer buraya nereden geldik diyorsanız, lütfen devlet büyüklerimizin mart ayı ortasında yaptıkları açıklamalara bir bakın. Küresel salgının Türkiye’ye uğramayacağından o kadar eminler ki. Kibirle aldıkları önlemler sayesinde virüsün sınırlarımızdan içeri girmediğini zannediyorlar. Gerçekte önlem falan aldıkları da yok. Zaten Umre ziyaretçilerinde de görüldüğü gibi alabilmeleri de mümkün değil.

İGA İstanbul Havalimanı CEO’su Hüseyin Kadri Samsunlu mart ayının ortasında bir açıklama yapıp Dünya’da yaşanan koronavirüs salgını nedeniyle bazı yerlere uçuşların iptal edildiğini, yüzde on-on beş bir kayıp olduğunu ama geleceğin çok parlak olduğunu söylüyor. Uçuşların iki misline çıkacağına, “coğrafya kaderimiz” başlığı altında ise 60 ülke ve 120 havalimanı ile 3 saat mesafede olduğuna dikkat çekiyor. Bu arada haziran ayında üçüncü pisti açacaklarının müjdesini vermeyi ihmal etmiyor.

Mart ayının ortasında, felaket yayılırken İstanbul Havalimanı CEO’su pazarın hızla büyüyeceğini söylüyor. Gelecekte iki misline çıkacağını… uçak yolculuklarının. Son on beş günlük tarih aralığı bir anda her şeyin nasıl değiştiğini gösteriyor. Mart ayının ortasında yüzde onluk, on beşlik “geçici bir kayıp” olduğunu söylüyor. Daha kötüsünün olamayacağından o kadar emin ki, hala yatırımlardan, Haziran ayında 3. pistin açılacağından söz ediyor. Yolculuk sayılarının ki misline çıkacağını, İstanbul havalimanı’nın 120 havalimanına 3 saat mesafede olduğunu, bu coğrafyanın kaderimiz olduğunu ekliyor.

Bilgi saklamak hayatlara mal oldu

Uzun süre salgının şehirlerdeki durumu gizlendi, bununla ilgili bir bilgi paylaşımı yapılmadı. Yapılsaydı bir çok hayat kurtarılabilirdi. Şehirler, bölgeler karşılaştırılmıyordu. Yerelliğin bilgisi yer almıyor, ülke görüntüsünde. Oysa salgının yayılmasını önleyecek kararların alınması ve uygulamaların, önlemlerin, tedavilerin yönetimi için yerel bilgi çok değerliydi. Bugüne kadar vakaları ülkeler üzerinden karşılaştırıyordu medya. “Türkiye” diye bakıldığında. Oysa yerel bilgi önemli. Sağlık altyapısının hızla ihtiyaca cevap verebilecek hale getirilmesinden, havalimanı ile salgın taşınıyorsa, terminal binalarında alınacak önlemler ve karantina için hazırlanacak mekanlara kadar. Mesela salgının uluslararası havalimanları aracılığıyla taşındığını fark ederseniz, o zaman terminal binalarını sıkı bir şekilde kontrol altına alırsınız.

İstanbul’un nüfusunun yüksek olduğu, bu nedenle vaka sayısının da fazla olduğu söylendi. Bu doğru değil. Başka bir şey var. Salgının her üç günde bir katlanarak arttığı ilk günlerde Türkiye’de yayılımını gösteren harita apar topar yayından kaldırılmış olmalı. Ama aklımda kaldığı kadarıyla, biraz yuvarlayarak söyleyeyim, bu haritada İstanbul ile İzmir, Ankara gibi şehirlerle bire on bir fark vardı. Diğer büyükşehirlerle ise bire yüz gibi…

En korkulması gereken şey kamunun aklının olmaması. Bunu öylesine benimsemiş bir durumdayız ki şehirlerin, kurumların hali buna ayna tutuyordu, arada depremler, afetler bile olsa bunu görmez olduk.

 Ne yapmalı?

1-Şu anda yapılması gereken acil iş elde ne varsa bunları acil geçici yoğun bakım ünitelerine dönüştürmek, New York‘ta yapıldığı gibi fuar alanlarını, sergi salonlarını, depoları, otelleri, gemileri geçici acil yoğun bakım birimlerine dönüştürmek… Çünkü bir-iki adım sonra kapasiteler aşılacak. Vaka sayısı arttığında çok belli ki yoğun bakım birimleri yetmeyecek. Yoğun bakım ihtiyacı çığ gibi arttığında İstanbul’dan başka bir yere hasta göndermek mümkün olmayacak. Bu nedenle elde ne varsa hazırlamak gerekli.  Valilikler, belediyeler, askeri kurumlar da dahil yereldeki bütün kuruluşlar güçlerini birleştirmeyi ve “Şu anda ne yaparsam bir sonraki aşamada acaba kaç hayatı kurtarabilirim” diye düşünmek zorunda. Bakanlıklardan belediyelere bütün kurumların hızla bütçe, personel, görev kaydırmaları yapması gerekli. Yönetimler bir süre bildikleri işlerden, hantal yatırımlardan vazgeçmeli .

2-Bir hafta içinde İstanbul’da zaten hiç bir hastane yetmeyecek. Alarm çanları çalıyor şu anda. Yoğun bakım gerektiren hastalar uzaklara gidemeyecek. Yereldeki emekli doktorların, hemşirelerin, sağlıkla ilgili bilgisi olan kişilerin listesini çıkarılmalı… Bu yüzden bu aletlerin kullanılması için birçok insan gönüllü eğitim alabilir. Sağlık personeli de yetersiz kalacak. Bu küçük bir yerdeki yangın değil, salgın… bildiğimiz itfaiye teşkilatı nasıl büyütülüyorsa başka ülkelerde öyle… Yerel geçici istasyonlar da kurulmalı. Örneğin Büyükada‘da Anadolu Kulübü gibi.  Yaşlılar için bir kurtuluş çaresi kalmayabilir.

3-Her ilde, ilçede içine sivil toplum temsilcilerini, belediyeleri alan bir Acil Durum Yönetimi oluşturulması gerekli. Yönetimin yerelde görünür olması, güvenilirlik ve yerel bilgi için çok önemli. Acil durum yalnızca bürokratik yapılar ve yukarıdan alınan kararlarla yönetilemez. Yalnızca sağlık teknolojileri ile, sağlık personeline yüklenerek salgının önüne geçilemez. Bu bir acil durum yönetimi, başka şeylerin de dikkate alınmasını gerektiriyor.

Son olarak, söylemek bile yersiz biliyorum ama bütün siyasal yapıların, yerel teşkilatların, STK’ların kendilerini temsil etmeye çalışan inisiyatifler olarak değil, kamusal alanda katılımı örgütleyen yapılara dönüşmesi gerekli. 99 Depremi‘nde olduğu gibi yerel ağlar ve sivil toplum temsilcileri olarak yönetimlerin karşısında çıkmak, muhatap olmak zorundalar. İllerde ve ilçelerde oluşturulacak acil durum yönetimi organlarında halkın temsilcileri belediye başkanları. Bu yapılamadan acil durumun yönetilemeyeceği açık.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKentManşet

Koronavirüsten daha fazla zarar veren nedir?

Zamanlama doğrusu manidar.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı oturmuş “Kanal İstanbul” adı verilen proje ile ilgili bir ihale gerçekleştirmiş. Proje hattı üzerindeki iki tarihi köprü ya yıkılacak yerinde yeniden yapılacakmış, ya da başka yerde yapılacakmış.

Bu zor koşullarda nasıl azimle çalıştıklarını göstermek için olsa gerek, maskelerini, eldivenlerini takıp, görselleri basına servis etmişler.

Millet can ve geçim derdindeyken, işini kaybetmişken, evlerinden çıkamazken… Basında “Maskeli İhale” başlığı ile tanıtılan bu proje ihalesi hiç şüphesiz bu olağanüstü günlerin bir belgesi olarak kayıtlara geçecek. Nitekim İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu “akıl alır gibi değil, millet can derdindeyken şunların derdine bak, hala rant peşindeler”demiş.

Bu “Maskeli İhale”nin bu ülkede tek şaşırttığı kişi herhalde yalnızca İmamoğlu değil.

Haşmetli Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı altta kalır mı, hemen cevabı yapıştırmış: “Türkiye Cumhuriyeti güçlüdür,  salgınla mücadele ederken de bu işleri yapabilir” demiş.

Valla bravo. Madem öyle bu parayı, ki köprülerin yıkılıp yeniden yapılması da sekiz milyarcık tutuyor, hemen işsiz kalan vatandaşlara dağıtsınlar, sonra nasıl olsa başka yerden bir sekiz milyarcık daha bulurlar. “Sorunları piyasa çözer” mantığının iflas ettiği bir dönemdeyiz. “Kanal İstanbul” için öngörülen bütçeyi hızla yapıların hastanelere dönüştürülmesinde, sağlık hizmetlerinin geliştirilmesinde, yoksul insanların şu an yaşadıkları acil sorunları çözmekte kullansınlar. Ödenen vergiler, biriken fonlar doğru yerde kullanılsın.

Başka ne demiş?

Yapılan ihale sürecin bir parçasıymış, yani rutin bir iş yapılıyormuş…

Demek ki bu olağanüstü koşullarda aklına gelen farklı bir şey maske ve eldiven takmak. Ama bununla da kalmamış, eleştirenleri “fırsatçı, koronavirüsten daha tehlikeli” ilan edip ötekileştirmiş. “Ülkemizin salgınla mücadele ettiği bu dönemde yatırım ve üretimin durdurulmasının istenmesi, yapılan bir proje ihalesi üzerinden siyasi fırsatçılık yapmak, milletimize koronavirüsten daha çok zarar vermektedir” demiş.

Alay eder gibi ihale, akla ziyan açıklama

Tam da alışkanlıklara uygun bir davranış! Haşmetli Bakanlık uyduruktan yapılan proje ihalesine eleştiri getirmenin “milletimize koronavirüsten daha çok zarar verdiğini” acaba nereden biliyor? Acaba bir etki analizi falan mı yapmış? Ayrıca iki tarihi köprünün projesinin ihale yöntemi ile yaptırılması mümkün mü? Baksanıza kendisi bile ne olacağını (taşınacak mı, yerinde kalacak mı) bilmiyor. O zaman tersini söylemek doğru olmaz mı?: “Ortada olağanüstü bir durum varken, üstelik ne yapılacağına dair bir fikir, bir düşünce yokken otomatik olarak ihale işine girişmek ülkemize koronavirüsten çok daha fazla zarar vermektedir.”  

Bu olan biteni nasıl açıklamalı? Acaba neden can derdinde olan, işsiz kalan çaresiz insanlarla alay eder gibi böyle bir ihale yaptılar? Bununla da kalmayıp, bir de üstüne geniş bir toplum kesimini kızdıracak böyle akıllara ziyan bir açıklama.

İnsanların ruh halini asıl oldu da hiç fark etmediler? Ya Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nda birilerinin, yönetimi zor durumda bırakmak için bir komplo kurduğunu düşüneceksiniz ya da “Kanal İstanbul” adı verilen projeye fena halde gıcığı olduğunu.

Koronavirüs-öncesi olsaydı, bu yaptıkları, bir de üstüne eleştirenleri kibirle suçlamaları çok normal, hep alışageldikleri bir davranıştı.

Uçsa da uçmasa da, geçse de geçmese de paraları ödeniyor

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı bu rutin işleriyle uğraşırken İstanbul Havalimanı‘nın işbilir yatırımcısı da (çalışanlarıyla) bir teşekkür reklamı hazırlatmış. İçinde bulunduğumuz olağanüstü koşullarda teşekkür etmesi çok yerinde bir davranış.

Çünkü millet koronavirüs yüzünden işsiz kalıyor. İşsiz kaldığında aç kalıyor. Yoksulların durumu çok kötü. Ama yatırımcının işi tıkırında. Havalimanı’ndan hiç uçak uçmasa da uçsa da yatırımı millet finanse ediyor. 3. Köprü, Körfez Köprüsü, Araç Tüneli… aklınıza hangi özel işletmenin gerçekleştirdiği hangi proje gelirse. Onlardan da araç geçsin, geçmesin yatırımcılarının gelirleri milletin cebinden çıkıyor. Onlar işlerini sağlama almışlar. Çalışsalar da, çalışmasalar da, her koşulda millet onlara para ödüyor. Nasıl teşekkür etmesinler? Minnet duygusu bu olmalı.

Evet, sosyal medyada paylaşılan “bu iktidarın hayatında acaba başka bir millet mi var” esprisi tam da bu trajikomik durumu yansıtıyor. Millet dediğin sürünür, acı çeker. Ama o fark etmez. O başka bir dünyada yaşar. İktidarın başka bir dünyada yaşaması koronavirüsten daha çok zarar verir. Bu yüzden iktidarların dünyayı anlama tekeli kurmasına asla izin vermemek gerekir.

Acil durum budur.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bir virüsten daha tehlikeli olan ne olabilir?

“Bir-iki ay gibi kısa bir süre sonra virüs etkisini yitirecek, biz gene normal hayatımıza döneceğiz.” Beklenti bu. Peki ya öyle olmazsa? Ya bu durum süreklilik kazanırsa?

Hele de diğer felaketlerin de kapıda beklediğini, yani yeni salgın hastalıkların, iklim krizi, küresel ısınma, gıda ve temiz su yokluğu, depremler, büyük göçler, v.b. gibi büyük yıkımların, krizlerin de sırada olduklarını düşünürsek… Bunu düşünmek bile insanın içini ürpertiyor, ama eğer bu durum kalıcı olursa, yani bir-iki ay içinde bitmezse, devam ederse, ya da daha berbat hale gelirse ne olacak?

Bu ikinci ihtimalin önceden dikkate alınacak ihtimaller içinde olmadığını peşinen söyleyebilirim. Neo-liberal koşullar, kapitalizm, insan-merkezci eylemsellikler, adını nasıl koyarsak koyalım toplumları kırılgan hale getirdi. Kapitalist modernleşmenin hayal dünyası içinde bu inkar edildi. Bu nedenle, başka nasıl ifade edilir bilmiyorum ama sorun her şeyden önce yönetimler ve sivil toplum açısından bir idrak meselesi.

İşte burada toplumlar (yönetimler demiyorum, çünkü o zaman yalnızca iktidar anlaşılıyor, oysa burada kast ettiğim içine bütün toplumsal tabakaları, sınıfları etkileşimli hale getiren yönetimsellik biçimi) yol ayrımında. Virüsün koşulsuz büyümeci, gözü dönmüş tahrip edici, kamu sosyal güvence sistemlerini buharlaştırıcı neo-liberal kapitalizmi tam da en zayıf noktasından yakaladığı belli.

Bu yüzden gene nasıl söylenir, bilmiyorum yönetimler yol ayrımında. Bu “beklenmedik” durum (durumlar da denebilir) karşısında yönetimlerin önceden bir görüşü, eylem planları var mı? Yok. Yönetimlerin böyle kapasiteleri, öncelikleri olmadığına göre bir eylem planı olma ihtimali de yok. Demek ki bir başlangıç noktasındayız. Yönetimsellik nasıl dönüşür? Bu bir öğrenme biçimi. Eylemselliklerin, önceliklerin, bilginin, her şeyin sınırsız bir umutla, çabayla, iyi niyetle dönüştürülmesi anlamına geliyor.

Bu savaş ulus-devletler için nasıl bir savaş?

16 Mart Pazartesi akşamı ulusa sesleniş konuşmasında Fransa Cumhurbaşkanı Macron bunun bir “savaş ilanı” olduğunu söyledi ve konuşmasını “Vive la France!” sloganı ile bitirdi. Ülke bazında seferberlik ilan edildiğini ve bunun Fransız ulusunun topyekun mücadelesini gerektirdiğini söylediği konuşmasında devletle ulusun birlikte bu savaşı kazanacaklarını, zafere ulaşacaklarını da açıkladı:

“Kimse işsiz kaldım, faturamı nasıl ödeyeceğim diye düşünmeyecek, devlet imkanları olmayan herkesin yanında olacak…”

Macron’un “savaş” dediği bu. İşini kaybedecek, aç kalacak insana “evde otur, dışarı çıkma” demenin, emrin hak tanınmadan hükmünün olmayacağının bilincinde olarak. Böylecebunun  nasıl bir “savaş” olduğunun bilincinde olduğunu gösterdi. Nitekim bu “savaş” Fransa’nın geçmişteki sömürgelerinde, ya da dünyanın başka bir yerinde gerçekleşmiyor.

Ulus-devletlerin bildik savaşları ise bunun tam tersidir: Kökenindeki ideolojik yapılarını koruyan, neo-klasik ulus-devletler sürekli ilan edilmemiş bir iç savaş halindedirler. Kendisini ve çevresindeki azınlığı korumak için başkalarını ateşe atmak. Virüsle değil, düzeni, eşitsizliği, imtiyazları korumak için savaşmak… Bu savaşa Macron’un ki gibi bir metafor olarak değil, gerçek bir iç-savaş olarak da bakılabilir.  Buradaki tercih ayakta kalmak için içerideki yıkımı göze almaktır. Ben kişisel olarak hiç bir yönetimin böyle bir felaket (ve gelecektekiler) karşısında dirençli olabileceğini zannetmiyorum. Ayrıca farkında olmayacak kadar vicdansız da. Evet, başlangıçta yönetimler ne yaptıklarını fark etmeyebilirler. Uzun bir süre panik olmasın diye halktan bilgi saklayabilirler. Yerelde içine sivil toplumu alan Acil Durum Yönetimi birimlerinin, eylem planlarının oluşturulması gibi önceden öngörülmesi gereken uygulamalar gerçekleşmemiş olabilir. Başka yerlerden gelen  duyurularda sürekli kaybedilen her günün felaketin boyutunu büyütebileceğine işaret ediliyor.

İktidarın görme biçimi ile kriz yönetilebilir mi?

Türkiye’de ise uzun bir sessizlikten sonra açıklanan “İstikrar Kalkanı” adı verilen program can derdindeki insanlar üzerinde bir soğuk duş etkisi yarattı. Programda konut inşaatlarını kredilendirme-taksitlendirme, seyahatleri, turizmi teşvik etmek için uçak biletlerindeki vergi indirimi gibi “önlemler” yer alıyordu. Yani inşaat, turizm sektörü için destekler, bütçe diye sunduğu ise alacağı vergiden yaptığı indirimler.

Doğal olarak salgınla mücadele, hastaların ve sağlık çalışanlarının durumu, evinden çalışamayacak insanlar, işsiz kalan emekçiler, kiralarını, faturalarını ödeyemeyecek durumda olanlar… bunlarla ilgili hiç bir şey yoktu. “Merak etmeyin, biz ne gerekiyorsa yapıyoruz, yapacağız.” Söylenen bundan ibaretti.

Sosyal medyadaki paylaşımlardan ilgimi çekenlerden biri de “Acaba onun hayatında başka bir millet mi var” esprisiydi. “Acaba yöneticiler, iktidardakiler başka bir dünyada mı yaşıyorlar” diye soranlar da vardı. Bu soru bence de çok anlamlı. Evet, iktidarlar ve onların çevresindeki küçük mutlu azınlık, eğer bağımsız bir sivil toplum, basın yoksa genellikle başka bir dünyada yaşarlar. Bu koşullarda acı çekerken “nerede bu devlet” diye sormanın bir alemi yoktur. O yalnızca evde oturmanızı, kendinizi izole etmenizi söyler. İşsiz kalanlar, acı çekenler onun görüntü alanında yoktur. Çünkü aslında kapitalist devlet görünür olanlar ile görünmez olanlar arasında çizgi çizen bir aygıttır. Bu nedenle bu insanları, acı çekenleri, zor durumda kalanları görmez.

Türkiye’de yönetim (Hazine ve Maliye’den sorumlu Bakan) örneğin ocak, şubat aylarında ekonominin çok iyi gittiğini, martta belki biraz beklenen hedeflerin altında olunabileceğini, bunun da kısa zamanda toparlanacağını söylüyor, o kadar. Hatta “ayağımıza yeni fırsatların geldiğini, yatırımcılar için borsada, her türlü alanda büyük imkanlar olduğunu söylüyor. Cumhurbaşkanı’nın şakalaşmasını, olayın görünmeyen boyutunu hiç ama hiç dikkate almamasını, Bakan’ın yüzündeki birkaç işareti saymaz, gülümsemeye çalışarak anlattığı ekonomik fırsatları bir tarafa koyarsak, “samimi” bir tavır olduğunu düşünüyorum. Yanlış anlaşılmasın, yalan söylediğini değil, ne yaptığının farkında olmadığını düşündüğüm için öyle diyorum. Felakete fırsat diye bakabilen yönetimden korkmak gerekir.

Mücadele bildiğimiz savaş yöntemleri ile kazanılmaz

Ulus-devletlerin savaşlarla kurulduğu unutmayalım. Bu mantığı anlamak için egemenlerin ne söylediğine değil, ne yaptığına bakmak gerekir. Her milletten insanın birbirlerini boğazlamak üzere seçkinler tarafından verilen emirlerle malzeme gibi cephelere sürüldüğü bir şeydir savaş. Düşman denilen insanlar da çoğunlukla aynı durumdadır ve birbirlerine çok benzerler. Ulus-devlet ideolojisi insanların vatanı kurtarmak için canlarını feda etmelerini ister. Bu tartışılamaz, karşı konulamaz, arzulanması gereken bir şeydir. Bu savaşta insanların nasıl acılar yaşadığı, halklara neler olduğu görülmez. Felaketin üstü örtülür. Oysa bu küresel felakete karşı savaş bildiğimiz ulus-devletlerin savaşından çok farklıdır, farklı olmak zorundadır. Çünkü insanları malzeme gibi kullanmayı değil, özneler olarak görmeyi ve etkileşimde bulunmayı gerektirir.

Bu mantığı, ya da hayali durumu analiz etmeyi deneyelim: Millet denen hayali varlık, sanki “suyun yüzeyinde kalabilmek için sırtına basılan bir şey”dir. Bu yüzden bu ikinci ihtimal, ki korkulması gereken şey gerçekte bu türden ilan edilmemiş bir iç savaştır, hiçbir zaman ilan edilmez ve sürekli inkar edilir. Virüsten de tehlikeli olan budur. Virüsün, bir fail olarak yönetimsellik biçimini dönüştüremezse, gerçek bir savaş, bir dış düşman değil, iç düşman yaratma potansiyeli olduğu söylenebilir.

Macron’un ifade ettiği gibi yönetimler açısından mücadele gerçek bir savaş mantığı, kurgusu, önlemleri ile başlayabilir. Başlangıçta yönetimler açısından kurulu düzenin mantığı ile yönetilir. Bunun başka türlü olma ihtimali de olmayabilir. Önemli olan yönetimin dönüşüme açık olmasıdır. Bu öyle bir savaştır ki bu savaşın içinde herkes değişir, öğrenir, kendisini sorgular, hatalarını gözden geçirir. Bu nedenle yaşanan felaketi fırsat olarak görenler ya da yaşananları yalnızca kendisini korumak için değerlendirenler tıpkı bu mücadelenin öncesinde olduğu gibi toplumlara çok şey kaybettirir, çok acılar yaşatır.

Bu yüzden herkesin birinci görevi bu savaşın, tersine dönüşmeden, yani bir “anti-savaş”a dönüşmeden “kazanılamayacağını” yönetimlere anlatmaktır.  Çünkü virüsten daha tehlikeli olan eylemsellikleri dönüştürmeden felaketlerle mücadele edilebileceğini zannetmektir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bir virüsle geçtiğimiz ‘ayna evresi’…

Bir hafta önce savaştan, göçmenlerden söz ediyorduk. Bunların hayatımızı etkilediği pek söylenemezdi. Devletin yöneticileri güçleri biliyor, işliyor ve biz de ne olduğunu seyrediyorduk. Düşmanların üzerine bırakılan bombalar, dünyanın parası harcanan yeni silahlar, başka insanların başlarına gelen felaketler…  Bunlar, başımıza gelmedikleri sürece, bizim huzurlu hayatımızı etkilemeyen şeylerdi.

Bizim hayatımızı sarsan şeyler, şey olarak kalmayıp, beklendikleri zamanlarda değil, beklenmedikleri anlarda kendileri harekete geçenler.  Afetler, depremler, kazalar gibi ne zaman olacaklarını, ne yapacaklarını bilmediğimiz şeyler.

Bilmenin şeyleştirici bir işlevin sonucu olduğunu söylemek mümkün: Şeyler, bizim çevremizdeki, dışımızdaki etkisizleştirilmiş ya da ehlileştirilmiş varlıklar. Onları şeyleştirilmiş olmalarından dolayı tanıyoruz. Onlar şey oldukları için değil, biz onları tanıdığımız için şey halini alıyorlar. Yalnızca onlarla, yani şeylerle eşitsiz bir ilişki kurmuyoruz, onlar aracılığıyla kendi aramızdaki eşitsizlikleri yeniden üretiyoruz.

 ‘Oyunbozan’ virüs

Bu yeni virüsün böyle bir oyunu bozan bir hali var. Henüz şeyleştirilmiş, ehlileştirilmiş değil. Bu yüzden şey gibi davranmıyor, birçok şeyin yapmadığını yapıyor. Tanımamız için bize kendisini göstermek yerine sanki bir ayna gibi bizi yansıtıyor. Şeyleşmediği için bir ayna gibi bizi gösteriyor. Bu aşamayı Lacan‘a referansla, bir “ayna evresi” olarak nitelemek mümkün. Bugüne kadar olan şeylerde gördüğümüzün kendi görüntümüz olduğunu fark etmiyorduk. Bu defa aynadaki görüntünün kendimize ait olduğunu anlayabiliriz.

Evet, bu aynadaki görüntü bize ait olabilir.

Açıkça söylemek gerekirse, doğal yaşam alanlarının başına gelenler, canlı türlerinin yok olması, iklim krizi gibi küresel sorunlar hayatımızı bu virüs kadar asla etkilemedi. Çünkü onlar küçük bir azınlığın, şeyleştirici bilmenin bize zorla dayattığı sorunlar gibi algılandı. Bilginin seçkinleştirici bir işlev görmesi, menşeinin gene aynı imtiyazcı yapılar olması herkesi aldattı. Hatta tuzağa düşürdü. Bu yüzden virüsten çok daha büyük felaketlere yol açan küresel olayların, canlı türlerini yok ettiğimizin farkına vardığımız bile söylenemez. Hava kirliliğinden, içme suyu kaynaklarına erişimsizlikten, gıda yetersizliğinden ya da aşırı beslenmeden kaynaklanan sağlık sorunlarından dolayı gerçekleşen kitlesel ölümlerden, kısacası bu virüsten çok daha büyük bir felakete yol açan olaylardan da pek etkilendiğimiz de.

Ya değişeceğiz ya yok olacağız

Şimdi yaşadığımız nevrotik bir durum; korku içindeyiz. Çünkü bizim huzurlu dünyamızın dışındaki bir şey değil. Bu yeni virüs hayatımızı değiştiriyor. Ülkelerin sınırlarını kapattırıyor. Okulları tatil ettiriyor, kültürel etkinlikleri, spor karşılaşmalarını, konferansları iptal ettiriyor, seyahatleri engelliyor, finans sektörünü çökertiyor.

İşte biz onu bu yaptıkları ile, deneyim olarak tanıyoruz. Ancak nezle, grip gibi hayatımızda daha önce deneyimlediğimiz bir şey olmadığını da biliyoruz. Örneğin bildiğimiz gripte, daha önceki influenza salgınında seksen bin kişinin öldüğü söyleniyor. Ama onu fark etmedik bile. İlk defa bir virüsün yaptıkları görülüyor. Dahası bu yüzden neyi göstermediğini bilmediğimiz için korku içindeyiz. Başka virüslerin de sırada olduğu söyleniyor. Korktuğumuz şey, hazır olmamak.

Korktuğumuz şey virüsün kendisi değil. Kendimiz. Bir ikilemle karşı karşıyayız. Ya değişeceğiz ya da yok olacağız. Tercih bizim.”

Bu yeni durum. Bir taraftan modern zamanların başlangıcındaki hayal edilen mutlak gözetim toplumuna geçmiş gibiyiz. Küresel bir felaketin karşısında ulus-devletin kurumları bizi izliyor, kararlar alıyor. Bunlar gündelik hayatımızı radikal bir şekilde değiştiriyor. Bir silme eylemi ile karşı karşıyayız. Peki silinenin yerine ne konacak? Bunu yönetimlerin bilme ve bize söyleme imkanı yok. Asıl değişikliğin bu iktidar alanının dışında olacağına dair işaretler var.

Peki geriye ne kalacak? İşte bu soru yeni bir şeylerin olabileceğine dair işaretler veriyor.

Şimdi karşımızda ürkütücü olduğu kadar ironik bir soru var: Acaba yaşanan bu felaket, kamusal hayatı felç edip, daha büyük bir felaketi tetikleyebilir mi? Bu onunla baş etmeyi de engelleyebilir mi? Bir hayaletle karşı karşıyayız. Ne olduğunu, arkasından gene böylesine beklenmedik kötülükler gelecek mi, onu da bilmiyoruz. Bu durumda korktuğumuz şey virüsün kendisi değil. Kendimiz. Bir ikilemle karşı karşıyayız. Ya değişeceğiz ya da yok olacağız. Tercih bizim. Çünkü bu koşullarda felaketi yaratanın virüs değil, kendimiz olacağı kesin.

Bizim hayatımızı ve kamu düzeninin bu kadar etkilenmesini, bu kadar kırılgan olmasını sağlayan şey ne olabilir? Büyük olasılıkla doğal yaşam alanlarını tahrip eden büyüme üzerine kurulu ekonomimiz ve sorunları paketleyen ideolojilerimiz, düşmanlıklarımız, bunlar bizi o kadar farklı bir hayal dünyasının içine, kuyuya atmıştı ki, dışarısını göremiyorduk.

Şimdi bunların ne kadar anlamsız kaldıklarını görüyoruz. Bunların silindiği bir ortamda belki baştan başlayabiliriz. Küresel başka önemli sorunlar, mesela daha önceki salgınlardan ölümlerin çok daha yüksek olması, iklim krizi, hava kirliliği, uçakların kendi ağırlığımızın beş katı yakıt tüketmesi falan bizi o kadar ilgilendirmedi, etkilemedi.

Sarsılan mitler

Virüsten değil, acaba ortaya çıkabilecek felaketlerden, şeyleştiremediğimiz şeyler olduğunu anlayınca mı korkmaya başladık?  Asıl korktuğumuz şey bildiğimiz, tanıdığımız şeylerin eften püften olduklarını, kapitalizmin hiç de güvenilecek bir şey olmadığını görmek olmasın?

Bizi ürküten şey bu olabilir. Şeyleştirici yöntemlerle inşa edilen huzurlu ortamın, salgın hastalıkların zaman içinde ortadan kalktığına, bilimin her sorunu çözdüğüne bize inandıran mitolojinin sarsılması.  Korktuğumuz şey ayaklarımızın altındaki zeminin kayıyor olması. İşte bu şehirlerin nüfusunun yarısını bir anda silip süpüren kara veba salgını gibi beklenmedik, modern zamanlarda olmayacak bir şey.

Gelecekte büyüme odaklı ideolojinin aptalca gözükeceği, kitlesel mekanların, hareketlerin sınırlanacağı, özenle tasarlanmış ve yönetilen yereller, müsrif olmayan bir küreselliğin içinde mi yaşayacağız? Hiçbir kamusallığın eskisi gibi olmayacağı bir döneme mi giriyoruz?

Yeni çalışma ortamı yöntemlerine, şiddet içermeyen bir kültüre ve bilgiyi paylaşmak için yeni kamusal alan pratiklerine ihtiyaç var.”

Bu koşullarda insanların nasıl sosyalleşebileceklerini ve kamusallıklarını paranoid bir bilinçten öteye geçebileceklerini düşünmekle başlayabiliriz. Örneğin gıda sıkıntısı olursa insanların, yoksulların, yaşlıların nasıl hayatta kalacaklarını düşünmekle başlayabiliriz. Kısa bir süre içinde, ki hastalananların sayısının artacağı söyleniyor, bu kişilere viral bir bağlantı olmadan nasıl yardım ulaştırılabileceğini düşünmemiz gerekiyor. Çünkü söylendiğine göre hastanelerin tecrit odaları herkesi alamayacak. Daha da önemlisi, diğer felaketlerden farklı şekilde, bir taraftan yukarıdan bilgi sahibi olurken, yerelde yaşananlar hakkında nasıl bilgi sahibi olabileceğimizi, bunun yollarını bulmamız gerekiyor. Yerel bilgi, koordinasyon ve risk azaltma eylemlilikleri nasıl geliştirilebilir?

O takdirde semtimizin yerel yönetimimiz, kamu kurumlarımız, STK’lerimiz çalışıyor mu, görevlerini yerine getirebiliyor mu, bunları daha iyi göreceğiz. Katılımla ilgili yerel kurumlarımız, STK’lerimiz işlerini yapabiliyor mu, kamusal sorumluluk üstlenebiliyor mu, çok daha iyi anlayacağız.

Yerelleşmenin imkanları

Alın size bir yerelleşme deneyimi! Hep konuşuyorduk değil mi, acaba merkezi yönetimin bazı işlevleri yerelleşemez mi diye? Bunlar biliyorum, yalnızca ihtimaller. Ama yapabileceklerimiz yalnızca beklemek ve ellerimizi sabunla yıkamakla gibi kendimizle sınırlı değil. Evet kamu çok donanımlı ve güçlü. Ancak kamunun tek başına bizim sorumluluklarımız devralamayacağını hissediyoruz. 99 Depremi’nde olduğundan farklı koşullar olsa da. Yeniden aynı koşulları yaşamayabiliriz belki ama beklenmedik durumlara hazır olmamız gerektiğini tahmin edebiliriz.

Neo-liberal sistemde “kamu” hem karar verici hem de yaratıcı işleri yapan, ya da imtiyazlı bir çevreye dağıtan bir işlev kazandı, özelleşti ve kamusal niteliğini kaybetti. Eğer kamu dediğimiz şey eski yönetim yapısıyla, ayrışmış ve seri üretime dayanan hizmetler üzerinden işlemeye devam ederse, şehirleri batıracak. Yönetimler dar bir katılım çevresine kapanıyorlar. Böylece dışarıda kalanlar bilgi sahibi olamıyor ve yöneticiler de itiraz edenleri bilgisizlikle suçluyorlar. Oysa kamusal nitelik taşıyan bilgilerin açık uçlu üretilmesi gerekli. Burada kamunun nasıl bir işlev göreceği, nasıl yapılanacağı çok önemli. Yeni çalışma ortamı yöntemlerine, şiddet içermeyen bir kültüre ve bilgiyi paylaşmak için yeni kamusal alan pratiklerine ihtiyaç var. Yeni çalışma sistemlerinin geliştirilmesi,  şirketlerin ve kamunun merkezsiz çalışmaya dönmesi, bu aynı zamanda bir alışkanlık ve bir pratik kazanması, kısaca bilgiyi başka türlü paylaşmak…

Yeni paylaşım ve etkileşim yollarını bulmalıyız. Bu tür durumlarda bildiğimiz büyümeci modelinin eylemliliklerinde olduğu gibi edilginleşmek (paydos etmek) yerine aktif hale gelmeliyiz, yaratıcı olmalıyız. Büyümeyi kötü yönetmenin canlılar ve cansızlar için nasıl bir felaket olduğunu görmek istemedik, inkar etmeye çalıştık. Ama küçülmeyi kötü yönetmenin nasıl bir felaket olabileceğini artık saklamanın, inkar etmenin imkanı yok.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Yarışmalar kentsel kamusal alanı katılıma açabilir mi?

Soru basitçe şöyle sorulabilir: Kamu yönetimlerinin bürokratik, hiyerarşik kurumsal yapılanması ile kamusal alandaki fikir ve sanat üretimi arasındaki ilişki nasıl olmalıdır? Neo-klasik kamu düzenlerinde bu soru bilerek ihmal edilir. Çünkü tasarlayıcı olan politikadır, sanatın, fikir üretiminin onun direktifleri ve denetimi olması gerekir.

AKP dönemi bunun örnekleri ile dolu: Sütlüce Kongre Merkezi, Taksim, İstanbul Kongre Merkezi, Yassıada, Kabataş Martı, Süleymaniye, Sulukule, Tarlabaşı, Fener-Balat, Ayvansaray, Tekfur Sarayı, Yenikapı Metro İstasyonu ve diğerleri, saymakla bitmez. Büyükşehir’in ve diğer kamu kuruluşlarının fikir ürünleri dediğimiz plan ve projeleri geliştirmek için bir yöntem arayışında olmadıkları görülüyor. Bu kültür ve sanat alanına da uzanıyor.

Büyükşehir Taksim, Haliç, şehir mobilyaları için yarışma süreçlerini başlatmış durumda. Yeni yarışmaların da açılacağından söz ediliyor. Büyükşehir’in yeni yönetimin geçmiştekinden farklı yöntemler uygulaması hiç şüphesiz önemli. Profesyonellerin, mimarların kamu süreçlerine katılmaları için yarışma yönteminin uygulanması önemli bir farklılık. Bu yeni deneyimin desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Kentsel tasarım projelerinin geliştirilmesi konusundaki bu deneyimin kapsayıcı olması, yerel kamu alanında önemli bir gelişmeye yol açabilir. Ancak yarışmaların arka planındaki problematiğin iyice tartışılması ve genişletilmesi gerekli. Kamusal alanda katılımcılık deneyimlerinin geliştirilmesi için bu ilk adım iyi tasarlanmalı.

Yasal çerçeve veya yasal olmasa bile, uygulanan yöntemler belli. Kamu yönetimleri, uygulamaları tanımlayan fikir üretimi alanını bağımlı bir işlev olarak gördükleri için, eldeki yasal çerçeve içinde en kolayı olan ihale ve protokol yöntemini tercih ettikleri görülüyor. Yönetimler plan, proje gibi fikir ürünlerini şu yöntemlerle elde edebiliyor:

  1. Kendi bürokrasisi ile gerçekleştirebiliyor: Kamuda çalışan şehir plancıları, mimarlar planları, projeleri hazırlayabiliyor.Hiyerarşik bir yapıya sahip kamu, bu durumda fikir üretimini kendisi gerçekleştiriyor, kamusal alan daralıyor, alternatifler ortaya çıkmıyor ve kamusal niteliğini kaybediyor.
  1. İhale ile yaptırabiliyor: Ancak fikir üretiminde ihale sisteminin iyi bir sonuç vermesi imkansız. Fikir ürünleri kiloyla satılamayacakları ve fiyatlandırılamayacakları, farklı iddialar içerebilecekleri için ihale sistemi ancak projeler elde edildikten sonra, uygulama için kullanılabilecek bir sistem.
  1. Protokol ile kamu kuruluşu niteliğindeki üniversitelere devredebiliyor: Burada da kamuya ait imkanların, kariyer fırsatlarının, bilginin kullanılarak mesleki alanda haksız rekabet koşulları oluşuyor ve alternatifler ortaya çıkmıyor.
  1. Yarışma ile plan ve projeleri elde edebiliyor: Kamunun bu alanda geçmişten gelen önemli bir deneyimi var. Ancak yalnızca mimari konuların, kentsel tasarım konularının yarışmaya açılması yetersiz. Her alanı kapsayacak bir şekilde, analiz ve araştırma yapma, program geliştirme, farklı yöntemlerle değerlerin envanterlerini hazırlama, kamu hizmetlerinin tasarlanması… tasarım sürecini bağımsız kılacak bir yöntem ya da hakemlik mekanizmaları ile bağımsız bir fikir üretimi süreci yok.
  1. Kendi kuruluşuna ihale ediliyor: Rekabet Yasası’na aykırı olsa da geçmiş Büyükşehir yönetimi zamanında uygulandığı için bu şıkkı da ekleyelim: Yasaya aykırı bir şekilde, 2. yöntemi uyguluyormuş gibi yaparak, kendi kuruluşuna ihale ederek yaptırabiliyor.  Hem kamu-hem özel olan, hukuki karşılığı olmayan şirketler tekelci ilişkiler ile fikir üretimi alanını kurutuyor. Bağımsız kurumların yaşamasına izin vermiyor.

Türkiye’de kamusal alanda sanat, mimarlık, fikir üretimi katılıma kapalı. Kamusal alandaki her türlü fikir üretimi patronaj altında. Bu nedenle entelektüel üretim, sanat, tasarım, mimarlık hayırseverlik kuruluşlarının ve büyük sermayenin koruması altına giriyor. Böylece seçkinlerin, küçük bir azınlığın uğraşıymış gibi algılanıyor. Sanki burada gizli bir anlaşma yapılmış gibi: Kitleler için basmakalıp sanat ve mimarlık ile seçkinlere hitap eden güncel sanat. Bu kurak ortamda, kültür ve sanat özel alana, hayırseverlik alanına sığınıyor, kamusal alandan dışlanıyor. Kitleler ile etkileşime giremiyor.

Buradaki paradoks, iki farklı üretim yapısının bir aynada olduğu gibi ters görünmesi. Zanaaat üretiminden kalan bir miras olan bilgi üretimi zenginlere, seçkinlere; şeyleştirici, militer temsil tekniklerin günümüzdeki uzantısı olan hazır yapımlar yoksullara kalıyor. Bu haksız bir paylaşım.

Bu tekelci koşullarda geriye otokratik bir kamu yapısı ve imtiyaz elde etmeye çalışan piyasa aktörleri kalıyor. Neo-liberal sistemin içinde imtiyazlı piyasa aktörlerinin finans sermayesine aracılık ederek, projeler geliştirdikleri ve karar vericileri ikna ettikleri, hatta erkin içine sızdıkları görülüyor. Bu durum yolsuzlukları, spekülatörleri teşvik ediyor, şehirlerin değerleri, kaynakları yağmalanıyor.

Kamusal alanda fikir üretiminin koşulları

Görüldüğü gibi Türkiye’de kamusal alandaki fikir üretiminin bağımlı olması göründüğünden daha kapsamlı ve üzerinde çalışılması gereken yaşamsal bir konu.

Belki buradan başlanabilir. Bu kuruluşlarla işbirliği yapılabilir ve onların kamusal alandaki yaratıcı çalışmaların desteklemesi sağlanabilir. Bunun AB müktesabatı yönlendirici bir kılavuz olarak alınabilir. AB kentsel uygulamalarındaki koşullar ise şöyle:

  1. Çerçevelendirme aşaması, yani kamusal nitelikli bir kentsel müdahalenin çerçevesi katılımla gerçekleştiriliyor. Bu aşamada piyasa kuruluşları, müteahhitler yer alamıyor, bu aşama onlara kapalı.
  1. İçeriklendirme, planlama ve projelendirme aşaması ise açık uçlu. Çerçevelendirme aşamasındaki kriterlere göre çok boyutlu ve yarışmacı bir yapıda ele alınıyor. Bu aşamaya da piyasa aktörleri, müteahhitler katılamıyor. Kamu kuruluşları da. Onlar ancak çerçevelendirme aşamasında katılımcı olabiliyor.
  1. Uygulama aşaması, piyasa aktörlerine, müteahhitlere açık. Planlar, projeler tamamlandıktan sonra, yani içerik belli olduktan, rekabet koşulları oluştuktan sonra katılabiliyorlar. Örneğin deniz ulaşımı ile ilgili hizmetlerde, yönlendirici kararlar oluştuktan sonra katılabiliyorlar.

Görüldüğü gibi katılım kademelerinin arkasında bilgi üretimi ile diğer hizmetlerin üretimi arasında mantıklı bir ilişki var.  Önemli olan katılım, kamu ile fikir üretimi arasındaki ilişkileri düzenleyerek, demokratikleştirerek mevcut toplumsal koşulların iyileştirilebileceğini göstermek.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Osman Kavala bağımsız bir sivil toplum ve sanatla uğraştığı için cezalandırılıyor

Osman Kavala‘nın ne yapmadığını kimse bilemez, ama ne yaptığını onu tanıyan herkes bilir. Gezi Direnişi’nin düzenleyicilerinden biri olarak suçlandığı ve iki yıldan fazla tutuklu kaldığı davadan beraat etmesinden sonra, 15 Temmuz Darbesi ile ilişkili olduğu iddiasıyla daha önce salıverildiği bir soruşturmadan dolayı gözaltına alınması bu vakaya hukuki bir yorum yapılmasını iyice imkansızlaştırdı.

Osman Kavala’yı 15 Temmuz ile irtibatlandırmak, olsa olsa patolojik bir zihinsel duruma işaret edebilir. Bu iddialar, AKP’liler dahil kimsenin inanacağı şeyler değil. İsnat edilenlerle bir ilgisinin olmadığını iddianameyi hazırlayan insanlar da büyük ihtimalle biliyor. Kavala’nın bir yasadışı olayla, hele hele bir darbe girişimi ile ilişkilendirilebilecek en son kişi olduğunu herhalde herkes gibi devletin bilgisini sağlayan akıl da biliyor olmalı.

Peki, o zaman bu saçma sapan hayaller neden üretiliyor? Neden yönetimlerin aklı böylesine fantazmagorik bir dünyaya doğru savruluyor? Bu kadar anlamsız, bu kadar saçma, bu kadar akıllara ziyan bir iddialar neden üretiliyor?

Bu sorulara iddianamede yer alan suçlamalara, yani onun ne yapmadığına bakarak cevap vermek mümkün değil. Tıpkı vakaya hukuk tarafından bakmanın bir anlamı olmadığı gibi…

Ne yaptığı için cezalandırılıyor?

Buna karşılık sosyal alandaki anlaşılmaz gibi gözüken şeylerin, yaşanan tuhaflıkların da bir anlamının olabileceğini, bir soruna işaret ettikleri söylenebilir.

Kavala’nın örneğin hiçbir zaman “Gezi olaylarının örgütleyicisi” olduğuna dair en ufak bir delil ortaya konamadı. Gezi gibi kitlesel olaylarda değil “örgütleyici” olarak öne çıkmak, kararların alındığı toplantılara katıldığı bile söylenemez. İddianamenin bir buçuk yıl boyunca hazırlanamamış olması, neyle suçlandığını bu uzun süre içinde bilmemesi, sonunda ortaya konan iddianamenin beraatle sonuçlanan bir önceki “Gezi Davası” iddianamesinden bir adım öteye gitmemesi; üzerinde ciddi bir şekilde düşünülmesi gereken bir tuhaflık olmalı.

Eğer devlet bu kadar basit bir şeyi bile bilmiyorsa, o zaman herhalde daha çok korkmamız ve “vay halimize” dememiz gerekmez mi? Çünkü bunu bile bilmeyen bir devlet halkının başına kim bilir ne dertler açar? Tıpkı Hrant Dink’in “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla yargılanması gibi. Buradaki benzerlik şaşırtıcı. O tarihlerde “Dink’in böyle bir iddiayla suçlanmasından daha vahim şeyin ve  asıl korkulması gerekenin; okuduğunu anlamayan, suçladığı kişinin düşüncelerini, yaptıklarını tanımaya, anlamaya çaba göstermeyen, olmayacak iddialar ortaya atabilen, hayal dünyası içinde yaşayan bir yargı olduğunu” söylemiştim. Böyle bir yargının olduğu yerde kimsenin hak ve hukukundan söz edilebilir mi?

Sorun yalnızca bu saçma sapan iddiaların ortaya atılmış olması değil. Bu iddiaları ortaya atanların, değerlendirenlerin de bunu bildikleri halde bilmiyormuş gibi yapmaları. Sorun “devlet aklı” dediğimiz şeyin gerçeklikle temasını kaybedip bir yerlere doğru savruluyor olması. Otokratik yönetimlerde devlet aklının içindeki bilgiyi üreten, araştıran, öğrenen unsurlar bağımsızlıklarını kaybederler ve doğrudan kendi çıkarlarını, imtiyazlarını korumak için en tepedeki kişinin gölgesi altına sığınırlar. Yöneticiler sözleri dinlendiği için onların kendilerine itaat ve hizmet ettiklerini zannederler. Oysa görüntü aldatıcıdır, imtiyazlı çıkar tabakası kamusal alanı kapatır, kendi çıkarlarını kollarlar. Neo-klasik devletlerde, iktidar gücü ile bilgi üretimi örtüşür. Yönetimler devlet aklından yoksun kalırlar.

Neden birilerinin  garezi var?

Otokratik yönetimlerde sorun yöneticilerdeymiş gibi gösterilir, oysa asıl sorun devlet yapısının işleyişidir. Hiç şüphesiz buna bir “sistem krizi” diyebiliriz. Türkiye Cumhuriyeti tarihi, neo-klasik milli yapısını koruyan sekülerleşmemiş sembolik üretim yapısıyla, bu krizin sürekli yeniden üretildiği bir sahnedir. Bu krizin yaratıcısı politik sınıf gibi gözükmekle birlikte asıl fail asimetrik yapıyı imtiyazcı ilişkiler içinde üreten sembolik sınıftır.Bu imtiyazlı tabaka iktidar ayrıcalıklarını kullanarak bilgiyi kapalı uçlu hale getirirler, entelektüel ortamı kuruturlar ve rakiplerini saf dışı ederler. Bürokratik yapı içinde yaratıcılığı felç eden, bilgi üretimini tekellerine alan paralel bir yapı oluştururlar. Hem kamu, hem özel nitelikleriyle ve eylemsellikleriyle hukuku çiğnerler.

Bu nedenle haksızlığın yalnızca tepeden gelen talimatlarla yapıldığını düşünmüyorum.

Kavala ve eşi Ayşe Buğra, Silivri Cezaevi’nde.

Osman Kavala gibi insanlar hiçbir suç işlemedikleri, hukuka aykırı bir fiiliyatta bulunmadıkları halde bu yapıyı, kamu imkanlarını kendileri için kullanan kişileri rahatsız ettikleri için cezalandırıldıkları kanısındayım. Hukuki olmayan bu yapı her zaman, her ortamda kendi sırlarını ele veren kişilere musallat olur. Onlarla uğraşır, yaşam olanaklarını elinden alır. Haklarında ipe sapa gelmez iddialarda bulunur. Kamu gücünü kullanan bu imtiyazlı tabakanın uyguladığı görünmez şiddet, uyguladığı görünür şiddetten çok daha büyük boyutlardadır. Bu şiddet çoğu zaman işleyiş içinde görünmez kılınır. Düşünce üreten, araştıran, deneysel işler yapan sanatçı, gazeteci, düşünce üreten kişileri sürekli yaralanabilir kılınır. Yalnızca mevcut değerler değil, doğmamış fikirler, yaratıcı işler imha edilir. Bu yüzden sembolik ya da yaratıcı büyük sermayenin hayırseverlik alanına sığınır. Özel alana izole olarak yaşama şansına sahip olur ya da kolay yolu seçer. İktidar ilişkilerinin içine girerek yaşamsal işlevini kaybeder. Kitleler şiddete, yoksulluğa, basmakalıp fikirlere mahkum olur. Düşünce alanın kapatılmasının bedelini sermayesi olmayanlar öder.

Sistemin nasıl iyileşebileceğini gösterdi

Onun iktidara karşı geldiği için değil, daha fazlasını yaptığı, yönetimin nasıl iyileşebileceğini, nasıl nefes alabileceğini gösterdiği için cezalandırıldığını düşünüyorum. O, bir seçkin olarak kendisinden beklendiği gibi davranmadı. Fırsatları kendisi için kullanmak yerine tersini yaptı, kendi imkanlarını kullandırdı. İktidarla hiçbir zaman çatışmadı. Hatta bu yüzden eleştiri bile aldı. Ama daha fazlasını yaptı. Sistemin nasıl iyileşebileceğini gösterdi. Siyasal sembolik alan içinde yer alan imtiyazlı seçkinler gibi sistemin kendisini yeniden üretmesini sağlayacak şekilde hareket etmedi. Araştırmacı deneysel pratiklerin, güncel sanatın büyük sermayenin hayırseverlik alanına izole olması yerine kitlelerle temas etmesi, buluşması için uğraştı. Sanatın, kültürün, entelektüel ortamın nasıl özgürce gelişebileceğini gösterdi.  Anadolu’nun uzak köşelerine ulaşması için çaba gösterdi. Bunu yaparak güncel sanatı seçkinlerin bir uğraşıymış gibi gösteren, kamu sahasına çıkmasını engelleyen, kitleleri basmakalıp kültürel politik alana mahkum eden neo-klasik rejimin kutsal sözleşmesini çiğnedi. Bu yüzden güç odaklarını, kamu gücünü kullanan her türlü imtiyaz sahibini rahatsız etti.

Çünkü çatışma eksenlerine bakılırsa iktidarlar, daima dönüşüm yaratabilecek potansiyele sahip olan gelişmeleri iktidar alanına taşıyacak bir “muhalefet”e ihtiyaç duyarlar. İktidarlar kendi başlarına ayakta duramazlar. Filizlenen her türlü yaşamsal dinamiği, yaratıcı fikirleri daha doğmadan etkisiz hale getirmeye yarayan çatışmacı ilişkilerle güçlenirler. İktidarlar yarattıkları çelişkileri, krizleri ancak bu yöntemle denetimleri altına alabilirler. Neo-klasik rejimin efendileri, çatışma halinde de olsalar, birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Şiddetle beslenirler ve karşıt da olsalar birbirlerine çok benzerler. Bu yüzden çatışma istemeyen, şiddetle ilişkisi olmayan insanlardan nefret ederler. Patronaj altına alamadıkları için sürekli arkalarından bir iş çevirdiğini zannederler ve onlardan korkarlar. Nefretlerini açıkça dile getiremedikleri için büsbütün çıldırırlar, histeriye kapılırlar. Onlar için en büyük tehditin fikir üretiminin, sembolik üretimin bağımsızlığı olduğunun bilincindedirler. Bu yüzden onları iktidar alanına çekmeye çalışırlar.

İşte bu yüzden yıkım, şiddet, yoksulluk var. Bu rejim şiddetle nefes alır. Bu nedenle de onu ele geçirmeye çalışanlar, toplumu yönetilecek bir nesne olarak görenler değil, bağımlı ve eşitsiz ilişkileri sorun edenler bu rejimi değiştirebilir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Taksim Geçici Sergi Platformu propaganda basınının kafasını karıştırdı

Propaganda basınında geçtiğimiz hafta İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Taksim’e yerleştirdiği “Geçici Sergi Platformu”nun 652 milyon liraya mal olduğuna dair haberler yer aldı. Bu haberle birlikte de “Ödediğiniz paralar bakın nereye gidiyor, Büyükşehir Belediyesi halkın parasını çarçur ediyor” kampanyası başlatıldı.

Aklı başındaymış gibi gözüken kişilerden görüşler alındı, “Bu bütçe restorasyon işlerine harcansaydı, çok daha iyi olurdu” gibi yorumlar yapıldı.

625 milyon değil, bin TL

Arkasından hala adına “ana akım” denen medya, bu haberlere referansla “Büyükşehir’in tartışmalı Taksim Platformu” başlığını kullanmaya başladı. Ancak paylaşılan fotoğraflarda yer alan bilgilendirme panosunda bütçe olarak kocaman rakamlarla “625 bin lira” yazıyordu. Yani toplam 180 metrekarelik bir sergi alanı ve iki taraflı tribünleri olan bir çelik yapı ve sergileme düzeneği, aydınlatması v.b. için makul sayılabilecek bir bütçe.

Elbette ki kimsenin aklına böyle bir hata yapabilecekleri gelmedi. Haberi yapmadan önce kendi çektikleri ve yayınladıkları fotoğrafa acaba hiç bakmamış olabilirler mi?

Bin misli, küçük bir hata değil. Tetikte beklediklerini ve bu işin tam da zamanı deyip bu hatanın görev icabı, yani dezenformasyon yaratmak için yapıldığını varsayalım.  Kimin aklına gelir maliyeti bir yerine iki değil, on da değil, yüz de değil, maliyeti bin misli büyütmek? Kim yalanın bu kadarına cesaret edebilir? Bu kadarı da biraz fazla değil mi?

Doğrudan doğruya iletişimle ilgili görev verilen bir yapıdan söz ediyoruz “yandaş” basın dediğimizde. Oysa politik taraf olmak anlamında olmadığı için bu yapıya “yandaş” yerine “propaganda” basını demenin daha yerinde olduğunu düşünüyorum.

Evet, bugün bu kanaldan doğal olarak hiç bir objektif bir bilgi, yorum almak mümkün değil. Ancak o kadar da umutsuz olmamak lazım. Bu bağımlı yapı kimi zaman öyle bir hata yapıyor ki, objektif gazetecilik yöntemleri ile bile elde edilemeyecek bir çok bilgiyi bir anda ortaya faş edebiliyor.

Geçtiğimiz hafta yaşanan bu tuhaflık da bunlardan biri. Bu yüzden propaganda basınının neden böyle bir ölçek hatası yaptığı benim kafamı kurcalıyor.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı yerleştirmesi.

‘Çöp projeler’

Bu hatanın dezenformasyon amacıyla, bilerek yapıldığını düşünenler olabilir. Ben bu hatanın görev icabı, yani dezenformasyon niyeti ile değil, daha “samimi” nedenlerle yapılmış olabileceğini düşünüyorum.

Büyük ihtimalle bir kafa karışıklığı yaşandı. Öyle tahmin ediyorum ki hiç alışık olmadıkları türden, bağımsız bir tasarımcı tarafından projelendirilen geçici yerleştirme olan Taksim Platformu’nu, AKM gibi bir yapı zannettiler ve bu yüzden hata yaptılar. Yani bildikleri kriterlerle algıladılar ve yorumladılar. Bu yüzden gördükleri rakamları yanlış okudular. Çünkü teşne oldukları ahbap çavuş ilişkileri ile yürütülen kamusal nitelikli projelerde böylesine bir sonucun ortaya çıkması mümkün değil.

Kamu yönetimlerinde bilindiği gibi, ister şu görüşten, ister bu görüşten olsun, tasarım işleri tıpkı diğer konularda olduğu gibi, yandaşlık ilişkileri ile yürütülür. Kabataş’taki Martı Projesi gibi örneklere uzanmaya gerek bile yok. Sıradan bir durumdur bu. Büyükşehir Belediyesi’nin rafları binlerce uyduruk projeyle doludur. Bunların uygulanmaması değil, uygulanması çok daha büyük bir israf yaratacağı için bir kenarda öyle beklerler. “Çöp projeler” adı verilen projelerin gerçekte çok önemli ve görünür olmayan ikinci bir işlevi daha vardır. Muhalif olabilecek sembolik sınıfları, mimarları, sanatçıları, yazarları bağımlı kılmak ve susturmak. (Geçmişteki bir İBB Belediye Başkanı bu konudaki talimatın yukarıdan geldiğini söylemişti.)

Bugüne kadar Büyükşehir Belediyesi’nde uygulanan yöntem sembolik üretimin, planların, projelerin eleştirel bir yöntemle geliştirilmesi değil, ahbap-çavuş ilişkileri ile yönetilmesiydi. Politik görüşü ne olursa olsun, yönetimlerin kamusal alanda mimari tasarım, sanat gibi faaliyetlerdeki önceliği, üretimin bağımlı bir ilişki ile koşullandırılmasıydı.

 Büyükşehir tarihinde ilk bağımsız bir proje

“Taksim Geçici Sergi Platformu” ise bir geçici yerleştirme olmasına rağmen, Büyükşehir’in tarihinde ilk defa alışık olunmayan bir yöntemle, bağımsız bir mimar tarafından tasarlanmıştı. Hemen yanıbaşındaki devasa Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı (CİB) yerleştirmesi ise, üzerindeki uyduruk süslemelerle, rüküşlüğü ile sırıtıyordu.

Bu yüzden üç günde montajı yapılan bu mütevazı yapıyı gözlerinde büyüttüler. Gözlerinde büyüttükleri gibi maliyetini de binle çarptılar. Çünkü devasa bütçelerle hazırlanan koca koca projelerin nasıl işlevsiz kaldıkları, çöpe dönüştükleri ortada. Bu hatanın nedeni bu kadar basit. Ancak bu propaganda basınının istemeden de olsa ortaya koyduğu bu gerçeği  önemsemek gerektiğini düşünüyorum.

Ancak mesele bu hatalı haberle sona ermedi. Bugüne kadar Taksim Meydanı bir dolu ticari kullanıma sahne olduğu, devasa çadırlar kurulduğu halde hiç bir karar almayan, hiç bir konuda harekete geçmeyen Koruma Kurulu, üstelik daha montaj aşamasında (7 Şubat’ta) platformun kaldırılması için aniden bir karar aldı. Kurul da tıpkı onlar gibi bu geçici platformu AKM gibi bir bina zannetti ve hemen harekete geçti.

Bu davranışı da aynı propaganda basınında olduğu gibi “politik” nedenlere bağlayanlar var. Ancak bu görünen nedenin ötesine de bakmak gerekli.  Bu kararda Kurul denen yapının “ideoloji içindeki ideolojisi”ni de dikkate almak gerektiğini düşünüyorum. Piyasa mimarları ile iş gören, basmakalıp uygulamalarla patronajını geliştiren bu bürokratik yapının, böylesine deneysel bir mimari tasarımdan haz etmeyeceği dikkate alınmalı.

Sorun şimdilik merkeziyetçi rejime direnen İmamoğlu’nun bu sistemin içinde yer alıp, yer almayacağı. Çünkü bu kurumlar, ki bunların en başında hem özel, hem kamu olarak şehrin enerjisini emen tekelci, imtiyazcı, dışlayıcı yapıların başında Büyükşehir şirketleri geliyor ve bunlar bugünkü neoliberal, otokratik rejimin ideolojisini yeniden üretiyorlar.

Bunlar iktidarlara bağımlı, sekülerleşmemiş entelektüel ortamlar yaratarak, her türlü eylemsellikleri ile şehrin kaynaklarını, değerlerini çöpe dönüştürüyorlar. Binlerce misli bütçe harcansa da o hazırlanan planlar, projeler bir kara delik gibi şehrin enerjisini yutuyorlar. Ama bu devasa kurumların dışında kalan bağımsız bir kaç kişinin gönüllü çalışmasıyla yapılan iş bir anda başka bir enerji yayıyor.

Bu yüzden bu propaganda basınının yaptığı değerlendirme hatasıyla ortaya saçtığı gerçeğin gösterdiği gibi, asıl bu muazzam bürokratik yapıların neden çöp ürettiğine bakmak gerektiğini düşünüyorum. Şehrin mevcut değerlerinin korunamadığını söylemek eksik kalıyor, çünkü bu model yalnızca mevcut olanı değil, daha doğmamış olanı öldürüyor, yok ediyor.

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yerel demokrasi, açık sistem, katılım: İmamoğlu başarabilecek mi?

Dünyaca ünlü sosyologlar Richard Sennett ile Saskia Sassen geçtiğimiz Çarşamba günü İstanbul’da Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği ‘Yerel Demokrasi için Yeni Bir Başlangıç Paneli’nde konuşmacıydılar. Küreselleşme, kent dinamikleri ve bunlara karşı şehirlerden başlayarak kamusal alanın, politikanın yapılanmasını sorgulayan Sennett ile Sassen’in katıldığı paneli, şehir ve bölge planlamacısı İlhan Tekeli yönetti. İstanbul Planlama Ajansı’nın (İPA) “lansman” etkinliği olarak düzenlediği etkinliğin açılışını yapan Ekrem İmamoğlu konuşmasında, İstanbul’da dünyaya örnek olacak bir yerel deneyim başlatacaklarını, demokrasinin şehirden başlayarak gelişeceğini, İPA’yı kurarak katılımcı bir planlama modelini hayata geçireceklerini söyledi. Paneli konuşmacıların tersine resmi bir devlet toplantısı gibi koşullandıran törenimsi açılışı bir tarafa koyarsak, dile getirilen görüşlerin, sunulan çerçevenin konuyla, yani İstanbul’da yeni bir planlama deneyimi yaratılması için olumlu bir çerçeve oluşturduğu söylenebilir.

Açık şehir, açık sistem

Sennett, doğrusunu söylemek gerekirse konuşmasında “kapalı uçlu bilgi, ikinci sınıf bilgidir” diyerek -bilmiyorum acaba farkında mıydı, ama- “taşı tam gediğine koydu.”

Türkiye’de genel geçer hale gelmiş bulunan planlama sistemini sorgulamak için hiç kuşkusuz bundan daha iyi bir tanımlama olamazdı.  Uzmanların oturup kendi başlarına, “bilim adına” gerçekleştirdikleri, çoklu ortamlara açılmayan, imtiyazcı entelektüel üretimi, kamu kurumlarını kendi çıkarları için kullanan fırsatçıları, uzmanları kendi kamu yararını temsil eden bağımlı bir topluluğa dönüştüren, basmakalıp ve sekülerleşmemiş planlama modelini “tam 12’den vurdu!”

“Açık Şehir” (Open City) kavramına değinen Sennett, konuşmasında dinleyicilerle dünyanın farklı yerlerindeki deneyimleri de paylaştı; “Açık sistemlerin, hataların kolayca tespit edildiği, inovasyona yatkın sistemler olduğunu” söyledi.

Sennett sözlerini şöyle sürdürdü:

“Açık şehir, daha deneyimsel; fakat özeleştiriye de yer bırakan, daha muğlak, daha direnç gösterilebilecek alanlara değinilen ve böyle bir karmaşanın nelerden oluştuğunun araştırıldığı bir sistemdir. Kapalı sistemlerde ise elinizde bir hipoteziniz vardır. ‘Bu doğru mudur, değil midir’ diye kanıtlamaya çalışırsınız. Hatalarınızı kendi içinizde görür ve kapalı devre çözüm üretirsiniz. Birlikte çalıştığım bilim insanları, kapalı sistemleri hep ikinci sınıf bilim olarak tanımlamıştır.”

İstanbul’un son çeyrek yüzyılda yaşadıklarını anlamak, tartışmak için bu sözler oldukça ufuk açıcı olarak görülebilir. Çoğu zaman şehirlerde bir şeyler oluyor, mekanın finansallaşması gibi hazır olunmayan durumlar, deneyim eksikliğinde her şeyi silip süpürüyor ve korunaklı yapılar içinde yer alan uzmanlar çoğu zaman disipliner alanlara sıkışıp kalıyor; ne olup bittiğini bazen en son farkında olan insanlar halini alabiliyor.

Ancak bu sözlerin önemi, bence İmamoğlu’nun altını çizdiği İstanbul için yeni bir demokratik planlama deneyiminin nasıl oluşturulacağını tartışmak açısından yol gösterici oluşundaydı. Senett ve Sassen kent yönetiminin, kamusal nitelik taşıyan faaliyet alanlarının kapsayıcı olması için yapılması gerekenlerden ve ilkelerden söz ettiler. Bunlar, şehrin geleceği ile ilgili kurguların, kararların temsil edildiği planlama faaliyetleri ve örgütlenmesi açısından dikkat çekiciydi.

Zira bu panelden ve tartışmalardan beklenen “açık uçlu” bilginin, kurgulama, ya da yönetim deneyiminin nasıl yapılandırılacağıydı. Bu henüz tam bilinmediği için Kadir Topbaş zamanında kurulan İMP’nin (İstanbul Metropoliten Planlama Ajansı) bir başka versiyonu olarak da görülebilir. Nitekim İmamoğlu konuşmasında yedi kere katılım sözcüğünü kullandı, ama zannedersem bunun nasıl olacağı açık olarak tartışılmadığı için bir muamma olarak kaldı.

‘İMP modeli katılım’ çözüm değil, sorunun kendisi

İMP modeli sorgulanmadan katılım konusunda bir adım atılamayacağı söylenebilir. Çünkü yönetim elinde hazır bulduğu yapılarla durumu idare ederken politik olarak, kamusal alanın büzüleceği ve geçmişteki gibi kırılganlaşacağı düşünülebilir. Bu meselenin İmamoğlu’nun başarısı ve İstanbul halkının taleplerinin karşılığını bulması açısından hayati bir önem taşıdığını söylemeye bilmem gerek var mı?

Sennett’in toplantıda dediği gibi “kapalı uçlu sistemler, ikinci sınıf bir bilim ortamı” yaratıyor. Yönetimlerin başarısını engelliyor.

Soru şu: Yönetimlerin bütün politik alanı genişletme gayretlerine rağmen neden Türkiye’de köşe başlarını tutmuş olanlar ısrarla, hala 19. yüzyıldaki neo-klasik yönetim rejimlerinden kalma, iktidar ile entelektüel üretimin örtüşmesine dayanan “katılım” modelinde ısrar ediyorlar? Göz göre göre, hiçbir işe yaramadığını, kendi katılımlarının hiçbir şeye yanıt vermediğini bile bile aynı modeli sürdürmekte ısrar ediyorlar?

“Planlar doğruydu, ama yönetim uygulamadı…”  Topbaş döneminde bir üniversite kuracak büyüklükteki bir bütçeyle hazırlanan şehrin master (yönlendirici) planları hakkında bu çalışmaya katılan bir uzmanın, öğretim üyesinin görüşü buydu. Bu sözü defalarca duydum.

Benim bu görüşü dile getiren kişiye verdiğim karşılık ise şöyleydi: “Uygulamada bir etkisi olmadıysa, acaba planların yapılma biçimi de sorunlu olabilir miydi?

Öyle ya, plan-proje gibi çalışmalar sonuçta uygulama değil, kurgulama faaliyetleri. Eğer uygulanmıyorlarsa, üstelik bu ilk defa değil, sürekli böyle oluyorsa, hiçbir eğitimi, uzmanlığı bile olmayan insanlar bile bunun farkındaysa, o zaman uzmanların da bu planların hazırlanış yöntemini gözden geçirmeleri, sorgulamaları gerekmez mi?

Hayır. Kusura bakmasınlar bunu yapmak yerine bu soruyu soran insanlara acayip kızıyorlar. Yaptıkları yalnızca bu. Kendileriyle yüzleşmeyi önerenlerden nefret ediyorlar, tıpkı onlar sayesinde palazlanan otokrat yöneticiler gibi.

Çünkü işin püf noktası burada. Bunu yaptıkları anda sorunun kendilerine dokunacağının, ayrıcalıklarını kaybedeceklerinin, rahatlarının bozulacağının farkındalar. Bunu bildikleri için bilmiyormuş gibi yapıyorlar.

Demokrasiyi yerelden başlayarak inşa etmek …

İmamoğlu‘nun çabalarını, başarısını, İstanbul halkının taleplerini kendileri için bir fırsata dönüştürmeye çalışanlara karşı açık olarak söylemek gerekiyor: İMP modeli normlara uygun bir katılımın ters yönündeki bir işleyişti. Bir “karşı-katılım” deneyimiydi!

Bunun hesabı sorulmadan, yapıyı sorgulamadan, meseleyi örtbas ederek sorun çözülemez. Katılımı yalnızca kendisiyle sınırlandıran, imtiyaz alanı dışındaki yapıları doğmadan öldüren bir yapıydı bu. Şöyle bir düşünün: Hem kamu, hem özel. İhaleye katılıyor ama zaten kendisi ihaleyi gerçekleştiren Büyükşehir’in, kamu kuruluşunun bir şirketi. Bu nedenle ürettiği bilgi de Sennett’in işaret ettiği gibi kapalı uçlu ve etkisiz hale geliyor, çünkü şehrin planlanmasında, temsilinde tıpkı bir “kara delik” gibi şehrin entelektüel enerjisini emme işlevini yerine getiren tekelci bir yapı oluşturuyor. Bir tarafta imtiyazcı bir özel şirket statüsü, diğer tarafında “bilim” adına örgütlenmiş ve şehri kendi başına planlayabileceğini zanneden, kapalı bir kamu alanında yetkilendirilmiş uzmanlar topluluğu… Bu yapının biri özel alanı, diğeri entelektüel alanı kapatan iki ucu, günümüzdeki şehircilik deneyimlerinde norm dışı olarak kabul görüyor ve 19. yüzyılın şehircilik deneyimlerinin karikatürü gibi bir görüntü oluşturuyor.

Bilindiği gibi neoliberal sistemde sekülerleşmemiş entelektüel alanın boşalttığı kamusal alan, imtiyazcı piyasa aktörleri ve kamusal alanı yukarıdan tanımlayan popülist patronaj rejimi tarafından belirleniyor. Bu açıdan İmamoğlu‘nun konuşmasında dile getirdiği “demokrasiyi yerelden başlayarak inşa etmek” meselesi tam da burada somutlaşıyor. AKP’nin temsil ettiği neoliberal politikaların yeniden üretiminde belirleyici bir işlev gören hem kamu, hem özel kuruluşlar gibi oksimoron bir modelde örgütlenen İMP gibi yapıların karşısına AB normlarına uygun başka bir model koymak gerekli. Hiç kuşku yok ki şehrin kamusal hayatını felç eden, piyasacı girişimlerin önünü açan bir ucube yapılanma modelini sorgulamadan katılımdan söz etmek olsa olsa bir aldatmaca olur.

Şehrin ‘saray’dan planlaması

Bu yapı, kapalı uçlu süreçlerle ve nesneleştirici edimlerle, şehirsel alanda adına “Saray Rejimi” denen patronajcı modelin ve küresel finans sermayesine eklemlenen imtiyazcı piyasa aktörlerinin önünü açtı. AKP dönemi, her alanda çökmekte olan kamu hizmetlerinin imtiyaz sahiplerine devrini simgeliyordu, Büyükşehir şirketleri de oksimoron nitelikleri ve eylemlilikleriyle şehrin bu neoliberal modele eklemlenmesini kolaylaştırdılar.

Hatırlatayım: İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin çıkardığı İstanbul Bülteni isimli derginin yalnızca Başkan’a ayrılan giriş yazılarını taradığınızda 2009 yılında oybirliği ile onaylanan planlar Topbaş tarafından “Kentin Anayasası” olarak ilan ediliyor. Belediye Başkanı defalarca “Bu planlara aykırı çivi bile çakılamaz” diyor. Sonra, birden bire Belediye Başkanı “bizim için değerli hocalarımızın hazırladığı planlar bir başucu kitabı, bir rehber niteliğinde bir çalışma” demeye başlıyor. Acaba bir üniversite kurmaya yetecek bir bütçeyle, 500 uzman çalıştırılarak hazırlanan planlar nasıl oluyor da kısa bir sürede “Anayasa” mertebesinden inip bir “Başucu Kitabı” halini alıyor? Bunu yalnızca yönetimlerin tercihine bağlamak, meseleyi örtbas etmek olur.

Benim cevabını henüz bulamadığım soru ise şu: İstanbul Planlama Ajansı (İPA) gibi bir yapının katılımcı olacağından söz edilse de, acaba burada, edimsel olarak vazgeçilemeyen bir süreklilik mi var?

***

Not: Toplantının teknik düzeni ile küçük bir eleştiri: Kamusal alanı sivil bir perspektiften yorumlayan bu değerli konuşmacıların çevresinde -önerilmiş olmasına rağmen- katkılar sunabilecek bir çemberin oluşturulmamış olması bir eksiklik olarak görülebilir. Bu tartışmaların derinleşmesi ve somutlaşması açısından iyi olurdu. Ayrıca izleyicilerin saat 13.00’den 14.30’a kadar salonda bekletilmesi de gerekmiyordu. Bu süre kazanılabilirdi ve etkinliği daha canlı ve katılımcı kılacak bir tartışma düzeni yaratılabilirdi. 

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Merkezi yönetim İstanbul’a değil, İstanbul merkezi yönetime karışmalı

Şaka olsun diye bunu söylemiyorum. Yalnızca şehrin değil, ülkenin iyi yönetilmesi için bunun bir zorunluluk olduğuna inanıyorum. Şehrin yönetimi merkezi yönetime karışmalı. Elbette kendisini ilgilendiren ulaşım, kamu alanlarının özelleştirilmesi, deprem, kentsel dönüşüm gibi meseleler başta olmak üzere. Başka bir çıkış yolu yok. Merkezi yönetim-yerel yönetim ilişkilerinin radikal bir biçimde değişmesi gerekiyor. Şehirselleştirilmeyen politikalar çatışmacı, yerelle temas kurmayan, kaynakları heba eden, yıkımlara yol açan isabetsiz projeler ve kararlar yaratıyor.

İşte bu nedenle, şaşırtıcı olabilir ama İstanbul’un şehir yönetiminin merkezi yönetime karışması gerektiğini söylüyorum.

ABD’de eyalet valileri de, belediye başkanları gibi seçimle işbaşına geliyorlar. Biri eyaletin, diğeri bir şehrin yöneticisi, yani görev alanları farklı. Eyalet valisi deyince sanki başkan gibi bir şey anlaşılıyor. Ama hem vali, hem şehrin belediye başkanı yerelde işbirliği yapmak zorundalar. Çünkü halka hesap veriyorlar. Bir örnek vereyim: Basından öğrendiğimize göre New York Valisi, dünyanın en eski metro sistemlerinden biri olan metrosunun iyileştirilmesi, yenilenmesi için eyalet bütçesinden pay ayırmak zorunda kalıyor. Bizde eyalet yok. onun yerine merkezi yönetim var. Yani Hükümet’in bütçesinden pay ayırması gibi. Valinin New York Belediyesi ile yaptığı işbirliği merkezi yönetimin İstanbul’un metro yatırımlarını finanse etmesi gibi -bizim için- şaşırtıcı bir şey.

Dünyanın aksine aynı alanda ayrı iş

Almanya’da yerel yönetimler kültür, iskan, bölgesel ekolojik onarım, eğitim, afetler gibi konularda bütünleşik politikalar üretebiliyorlar ve karma bütçe kullanıyorlar. Bizde ise vali atanmış olduğu için merkezi yönetimi temsil ediyor ve yerel yönetimle aynı alanda, ayrı iş görüyor. Yani, bizim valiler hem yerel yönetimlerle aynı alanda çalışıyorlar, hem de atanmışlar olarak merkezi yönetim adına yalnızca kendilerine verilen talimatları yerine getiriyorlar. Bu ise yerel politikaların merkez karşısında kırılganlaşmasına yol açıyor. Yalnızca merkezi temsil ettiği için değil, yönetimin bir misyon çerçevesinde bütünleşmesini engelleyerek fragmante olmasını sağladığı için . Türkiye’de yerel alanda yönetimler birbirine rakipleşiyor.

Şimdi gelelim merkeziyetçiliği yeniden üreten maddi pratiklere. İstanbul, Türkiye’de ödenen vergilerin yüzde 49’unu toplarken, bu gelirden yüzde 10 pay alıyor. Bu yalnızca aysbergin görünen kısmı. Merkezi yönetim şehrin yönetimini desteklemek şöyle dursun, gelirlerine el koyuyor. Şehirsel alandaki kamu hizmetlerini finanse etmek yerine bu hizmetleri özelleştirerek, şehrin gelirlerini kendi bütçesine katıyor. Bununla da kalmıyor. Kentsel dönüşüm projelerinde plan yapma ve onama yetkisine sahip ayrıcalıklı bir kamu tekeli halini alan TOKİ, Özelleştirme İdaresi ve diğer kamu kuruluşları ile de şehrin kaynaklarına el koyuyor.

Son olarak iktidar partisi, Başkan Ekrem İmamoğlu’nun Kanal İstanbul’a direnmesi üzerine, yerel yönetimlerle ilgili yasaya “devletin gerçekleştirdiği projeler için belediyece yapılması gereken işlevlerin yerine getirilmemesi” durumunda söz konusu işlerin valilikler tarafından yapılması, maliyetinin de ilgili belediyenin ödeneğinden kesilmesine ilişkin düzenleme koymuş. Kanal İstanbul projesinin şehrin kaynaklarına el koyma projesi olduğunu hep söylüyordum, ama bunu dolaylı bir yolla, tıpkı havalimanları, köprüler gibi hem rant makasını yükseltici, hem de gelir getirici ulaşım projeleri ile yapmayı hedeflediğini biliyordum. Bu düzenleme ise doğrudan olmuş.

Politikaların şehirselleştirilmemesi ve kamunun fragmante olması

Neden böyle? Aynı partilerden bile olsalar neden Türkiye’de merkezi yönetimler yerel yönetimlerle iş birliği yapmıyorlar? Çok basit bir nedenle: Merkeziyetçi ideolojinin mantığı ve pratikleri bunu gerektiriyor. Örneğin İstanbul’da Marmaray Projesi eğer metro sisteminin omurgasını oluşturacak bir hatta (örneğin E-5 güzergahında) yerel yönetimle birlikte planlanmış olsaydı, bugün çok daha mükemmel bir işlev kazanacaktı. Eski endüstriyel ulaşım hattı da bir bütün olarak, garlarıyla, istasyonlarıyla, köprüleriyle rehabilite edilerek İstanbul’a on senedir hizmet veriyor olacaktı. Eğer söyledikleri gibi iktidardakiler İstanbul’u çok seviyorlarsa, şehrin iyi bir şekilde yönetilmesi için ellerinden geleni yapmaları gerekmez mi? Hayır, bu mümkün değil, bu politik rejimin kurumlarının işleyiş mantığına aykırı.

Soruyu şöyle de sormak mümkün: Türkiye’de neden yerel yönetimlerin projeler üzerinde söz hakkı bulunmuyor? Neden merkezi yönetimler başka ülkelerde gördüğümüz gibi kapasiteleri birleştirmiyorlar?, Neden işbirliklerine, karma bütçe kullanımlarına, özetle politikaların şehirselleştirilmesine izin vermiyorlar? Benim bu soruya verilebilecek cevabım, bu işin istemekle olmayacağını söylemek olacak. Merkeziyetçi rejimin yeniden üretiminin maddi nedenleri var. Kamu yönetimleri işlevsel açıdan çökmüş vaziyette. Kurumlar, aygıtlar dışlayıcı ve imtiyaz yaratıcı ilişkiler için kullanılıyorlar. Bu durumda yukarıdan kontrol edilmeden ayakta kalma imkanları kalmamış gibi gözüküyor. Bu da şehrin bütün enerjisini, varlıklarını çöpe dönüştürüyor.

Gayrettepe-İstanbul Havalimanı Metro Hattı‘nın ilk kaynak yapma töreninde yaptığı konuşmada Erdoğan “İstanbul’un projeleri bu şehrin mahalli yönetimlerine bırakılamayacak kadar hayatidir, büyüktür” demişti. Kendi belediye başkanlığı döneminde ise “İstanbul’un yönetimini yok sayamazsınız, karşınızda seçilmiş bir belediye başkanı var” diye bir açıklama yapmıştı. Belki şöyle düşünülüyor olabilir: “İstanbul’u onlara (rakiplerimize) bırakamayız. Her fırsatta önlerini kesmemiz gerekir.” Nasıl olursa olsun, Türkiye’de merkezi yönetimlerde hiç değişmeyen siyasal strateji -farklı değil, kendi partisinden bile olsa- şehrin yönetimini bastırmaya, ikincil bir pozisyona itmeye dönük. Şehir yönetiminin görevlerini çöp toplamak, kaldırımları süpürmek, su dağıtmak olarak görüyorlar. Büyük ulaşım projeleri, kamusal alanların işlevlendirilmesi gibi konularda söz hakkının olması ise asla mümkün değil.

Eğer bugüne kadar şehirde gerçekleştirilen büyük ulaşım projelerine bakılırsa, merkeziyetçiliğin ne anlama geldiği daha iyi görülüyor. Örneğin Boğaziçi’ne yapılan köprüler tıpkı vergiler gibi merkezi yönetim ulaşım projelerinde yandaşlara kullandırttığı şehirsel rantlar ile sınırsız bir ekonomik getiri sağlıyor. Bu partiler için sürekli bir informel gelir kaynağı. Ayrıca şehrin en değerli kamu arazileri, işlevini yitiren endüstriyel alanlarında merkezi yönetime transfer ediliyor. Bu spekülatif sermaye nereden geliyor? Her yerden. Politikaların şehirselleştirilmemesi nedeniyle nerede kara para varsa, şehre geliyor, yıkıyor, değiştiriyor, misliyle alıp gidiyor. Spekülatörler para basmanın yolunu bulmuşlar. Mega projeler şehirden elde edilen spekülatif kazançların kaldıraçları olarak işlev görüyor.

İstanbul’un vazgeçilemeyen önemi ya da merkeziyetçi ideolojinin şehrin yeniden üretimindeki işlevi

İstanbul’un vazgeçilemeyen önemi nereden kaynaklanıyor? Birincisi merkezi yönetim yalnızca büyük projelerle şehrin gelirlerini, kaynaklarını kendisine yönlendirmiyor. Bu müdahaleler ile şehirde büyük bir rant makası oluşturuyor. Örneğin TOKİ aracılığıyla hem hazırladığı, hem onayladığı imar planlarında olduğu gibi şehrin imar gelirlerine el koyuyor. Bu gelirler informel yollarla bir yerlere aktarılıyor. Bu gelirler o kadar büyük boyutlarda ki, onları yöneten -hiçbir şekilde hesap vermeden kullanılabilen- muazzam bir gücü ve kaynağı eline geçirmiş oluyor. Bir aysbergin suyun altındaki bölümü gibi. Görülmeyen, her türlü denetimin dışında kalan ve bir kişinin iki dudağı arasından çıkan kararlara bağlı olan bu muazzam ekonomi, rejiminin temelini oluşturuyor.

Bu deneyim elbette ki yalnızca AKP’ye ait değil. Az-çok bütün siyasal partilerin temel motivasyonu. Merkeziyetçi politikaların işlevi söylediğim gibi, bu informel işleyişi denetimi altına almak. Elbette burada iktidarın özel bir durumu var. Diğer partilerin bu sorunu görmezden gelmesine karşılık, belli nedenlerle şehirdeki informelliğin yönetimi üzerine yeni bir sistem kurulmuş vaziyette. Bu yüzden merkez iktidarını sürdürebilmek için her koşulda, yerel yönetimde kendisi bile olsa, İstanbul’un gelirlerine el koymak zorunda. Bu gelirler üzerinde mutlak bir denetim kurmadan gücü merkezde yoğunlaştırmak, bu patronaj rejimini sürdürmek mümkün değil. Merkeziyetçi politikalarla, şehri tepeden yönetmek için halkın kutuplaştırılması gerekiyor.

Bu yüzden yerel yönetimin şehirselleştirilmiş bir politika üretmesi, halkı arkasına alması, katılımcı ve kapsayıcı olması çok önemli. Türkiye’nin normalleşmesi için adım atılacaksa, bu ancak mekan politikalarının değiştirilmesi ile olabilir. Mekan deyince çoğu kimse Saray’ı anlayabilir. Ama ben oraya uzanmadan önce adına belediye denen saraylardan başlanması gerektiğini düşünüyorum. Merkeziyetçiliğin aynı zamanda yerelde üretildiğini ve benimsendiğini düşünüyorum. Bu nedenle yalnızca eleştirmenin ve söylemlerdeki tutarsızlıklara işaret etmenin yetersiz olduğunu söyleyebilirim. Türkiye’de yalnızca merkezi yönetim değil, belediyeler de çökmüş durumda. 19. yüzyıl kalıntısı bürokratik yapılar kentleri düzenlemek şöyle dursun, merkezi yönetim karşısında zayıf kılıyor. Şehir yönetimlerini merkezin karşısında kırılganlaştırıyor. Bu nedenle şehrin yönetiminin şehirselleştirilmiş politikalar üretmesi; yerel kararların atanmış değil, seçilmiş yöneticilere devredilmesi çok önemli. Bu nasıl mümkün olur? Yerel yönetimin halkı arkasına alması, katılım alanını genişletmesi, kapsayıcı olması, şehrin spekülasyona açılmasını engellemesi ile…

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İstanbul depremi denen hayaletle nasıl mücadele edilebilir?

Bu defa bu da oldu. Afet yardım çalışmaları bir halkla ilişkiler operasyonuna dönüştürüldü. Mesaj şuydu: “Devletimizin deprem karşısındaki performansı muazzamdı, hep birlikte alkışlıyoruz!” Bütün kanallarda, basında  devletin depremin yaralarını sarmaktaki mahareti, hayatta kalanlara, mağdurlara nasıl yardım etmek için uğraştığını göstermek için abartılı bir kampanya başlatıldı.

Bununla da kalınmadı. “Sosyal medyadaki provokatif paylaşımlar” bahane edilerek 50 kişi hakkında soruşturma başlatıldı. Dahası televizyon kanallarına, basına gözdağı verildi. Afet güvenliği, hazırlığı konusunda eleştiri getirenlere “halkın duygularını istismar eden provakatörler” dendi.  “Biz buradan nasıl fırsat devşiririz diyerek karalama kampanyası yapıyorlar” diye eklendi.

‘Mutlu olmamak suçu’

“Yaralar sarılıyor, devlet gereken herşeyi yapıyor denecek, mutluluk haberleri verilecek, eleştiri olmayacak…” Peki ama böyle bir kampanyaya neden ihtiyaç duyuldu? Mutlu olmamak neden suça dönüştürüldü?

Bu soruyu cevaplandırmak için zannedersem bu kampanyanın neyi bastırmaya çalıştığına bakmak gerekir. “Nerede deprem olacağı belli(ydi). Fayların kırılmış ve kırılmamış yerlerini biliyoruz. Elazığ’da (Sivrice’de) bir deprem olacağını söylemiş ve sorumluları önlem almaya çağırmıştık”gibi sözler söylendi.  Naci Görür gibi bilim insanları her zaman olduğu gibi açıklamalar yaptılar. Ayrıca her zaman işaret ettikleri gibi, bugünkü kentsel dönüşüm modelinin riskleri engellemeye dönük, afet sonrası çalışmaların da önemli ancak yeterli olmadığına işaret ettiler. “Arama kurtarma iyi, ama önlem yok, yaraları sarmakla bu sorun çözülmez” cümlelerini duyduk.

Bu açıklamalarla birlikte sosyal medya sallandı. Bunun üzerine Erdoğan havalimanında şaşırtıcı bir açıklama yaptı. “Depremleri engellemek mümkün değil, dünyanın hiç bir yerinde böyle bir şey yok” dedi. Oysa bilim insanları elbette ki böyle bir şey söylememişti. Bir yanlış anlama mı olmuştu? Olmadıysa bu sözler ne anlama geliyordu?  Büyük ihtimalle gerekli olan her şeyin yapıldığına -ve neyin gerekli olduğunu da kendisi bildiğine- göre yaşananların depremin fıtratında olduğuna, değiştirmenin mümkün olmadığına.

İstanbul Depremi’nin hayaleti siyasetin üzerinde dolaşıyor

Bu sözlerin neden söylendiğini ya da neyi bastırmayı amaçladığını tahmin etmek zor değil.

İstanbul Depremi ürkütücü bir hayal. Unutmayı, bilmemeyi gerektiriyor. Bu yüzden hatırlatılmasından ürkülüyor, nefret ediliyor. Bu travmatik olan şey, yani gerçeklik, bastırılmış bir şekilde bilinçdışında duruyor. İktidar, onun her depremde ortaya çıkma girişimini bastıramadığı takdirde dizginleri kaybedeceğini biliyor ve panikliyor. “İstanbul Depremi” denen hayaletten fena halde ürkülüyor. Bu durumda da yöneticiler fantezi dünyasında yaşıyor. Fazlasıyla patolojik bir durumla karşı karşıya olduğumuz kesin.

Çünkü bu hayalet yönetimin boşluklarını, zayıf noktalarını  gösterdiği kadar, kendisini yeniden düzenlemek zorunda bırakacağı; gücünü aldığı politikaları, varlık biçimini değiştirmek, sorgulamak zorunda kalacağı eylemselliklere işaret ediyor.  Otorite tutarlığını korumak, ideolojisini sürdürebilmek için onu bastırmak zorunda. Afetle kurulan bu ilişki biçimi -tersini söylüyormuş gibi yapsa da- unutmayı dayatıyor, zorunlu kılıyor: Yaşamımızı sürdürmek için unutmak zorundayız, onun gerçekliği bizi rahatsız eden bir dürtü olarak bastırılıyor.

Hayalet ise herkesi dürten, hayatta kaldığı her anı cehenneme, işkenceye çevirebilecek bu gerçekliğin bastırılmış hali. Bastırıldıkça daha da ürkütücü hali. Bu nedenle burada bir iyileşme ihtimali yok.

Tıpkı ölümle karşılaşma şeklinde olduğu gibi “bu sindirilemeyen şey”  simgesel dünyamızın dışında kalıyor. Bilinçdışına itiliyor, bastırılıyor. Ancak her depremde zihnimizde yeniden beliriyor. Tıpkı Azrail gibi uğursuz bir sesle kulaklara başımıza neler geleceğini fısıldıyor.

İstanbul’daki deprem Elazığ’daki gibi olmayacak. İstanbul’da yapıların yüzde 60’nın sağlıksız oldukları biliniyor. Depremde 100.000 yapının yıkılacağından söz ediliyor. Belki 300.000 ölü… Çöken binaların altında kalan insanlara yardım eli uzanamayacak. Betonların altında ezilmek ani bir ölüm olabilir. Hayatta kalanların da ölenlerden beter bir felaket yaşayacaklarını tahmin etmek zor değil. Bu kişiler, çok daha küçük boyutlu olan 99 Körfez Depremi’nde olduğu gibi, karşılarında devlet falan bulamayacaklar. Eğer bugün sergilendiği gibi devletin yöneticilerini yalnızca hayatta kalanlar ilgilendiriyorsa onlar devleti, devlet de onları bulamayacak. Su, yiyecek, sağlık hizmetleri… bunlar olmayacak. Hayatta kalanların salgın hastalıklar, vahşet, ölümden beter tanıklıkları olacak.

Bu nedenle afet öncesindeki bilinçdışına bastırma çabası bir faz kaymasıyla genellikle sonrasında gerçekleşiyor.

Hayaletler hayaletlerle mücadele edemezler

Bu hayaletle nasıl baş edilebilir? Elbette ki korkmak ve onu bilinçdışına itmek bir çözüm değil. Erdoğan’ın dediği gibi depremi engellemek mümkün değil, ama yapılması gereken şeyler var. Bugünkü bastırma rejimi zihinleri felç ediyor, yönetimleri çalışmaz hale getiriyor. Uzmanların işaret ettikleri gibi İstanbul gibi ekonomik güce, imkanlara sahip bir şehrin yapı stoğunun yüzde 60’ı güvenli değil.

Bu ürkütücü durum, bütün yönetimlerin işbirliği içinde çözmeleri gereken hayati bir sorun. Kentsel dönüşüm uygulamalarında görüldüğü gibi rant makasının yüksek olduğu yerlerde, sağlam zemin üzerinde ve değerli yapı kapitalini spekülatif amaçlarla yıkmak yerine çürük yapıların olduğu yerlere yönelmek gerekli. Bu da yalnızca piyasa mekanizmaları ile gerçekleştirilemez. Bunun için kamuya, yani piyasaya teslim olmayan bir modele ihtiyaç var. Türkiye’nin yasakçı, ayrımcı mekan pratiklerinin, şehircilik deneyimlerinin bir sonucu. Bu sorunun merkeziyetçi, çatışmacı ulus-devlet rejiminin kalıpları içinde çözülmesi mümkün değil. Sorunu çözmek için atılacak adımlardan ilki her türlü otoriter söylemin bir şeyleri bastırmakta olduğunu fark etmek. Bu nedenle dediğim gibi, bu temsilin neyi gösterirmiş gibi yaparken neyi bastırdıklarını anlamaya çalışmak da önemli.

Peki bu gerçeklik rejiminin değişmesi yalnızca politik rejimin değişmesine mi bağlı? Bu politik rejim sembolik iktidarın diğer tarafının kendisine sağladığı motivasyonla inşa edildiğini düşünürsek, bilim rejiminin de değişmesi zorunlu.

Şehirler planlanamıyor

Türkiye’de şehirler planlanamıyor. O zaman üniversitelerde daha çok şehir planlama bölümü açılsın. Çözüm bu mu? İstanbul’da binalarda mimarlık mühendislik yok. O zaman bu bölümlere daha çok öğrenci alınsın. Riskli binalar var. Öyleyse çürük yapılar tespit edilsin, yıkılsın. Hiç bir sorun bu kadar yalın olamaz. Şehir sanki mühendislik karşısında metafizik bir durum gibi gözüküyor. Bu karşıtlık da aldatıcı.

İyileşmeyi sağlayacak olanın, çözümün bu kadar basit olmadığı söylenebilir. Hakikatin temsili ile hatanın temsilinin karşıt gibi gözükseler de ilişkili olduğunu kabul etmek gerekir. Temsiller arasında ve hakikatle  ilişki kurmaya çalışmak, ancak hataların bastırılmamasıyla mümkün olabilir.  Bu açıdan bakıldığında üniversitelerin işaretsizleştirici, ayrım üretici 19. yüzyılın totaliter modernleşmesinin ideolojik pratiklerini değiştirmesi ve güncel üniversite kavramına yaklaşmaları gerekir. Örneğin bugünkü otoriter popülist iktidar bloğunun bağımlı bir kurumu haline gelen, yasaklarla işleyen şehir planlama, koruma, akılcılaştırma rejiminde köklü bir değişim gerekir. Gerçeklikle doğrudan temas imkansız olduğuna göre, plancılar, mühendisler, akılcılaştırma işlevine sahip olan kurumlar bu ilişkiyi kendilerini merkeze alarak değil, onun bir kurgu olduğunu fark ederek kurmak zorunda. Gerçekliğin bir hayalete dönüşmesi, bilinçdışında kalmasını değil, temas etmesini sağlamaktır. Bilimin işlevi budur.

İstanbul Depremi rejimin yeniden yapılanmasına yol açacak

Şehirler, yerleşim alanları bildiğimiz disipliner planlama metodları ile temsil edilemeyen varlıklardır. Onların nasıl olmaları gerektiğini bildiğinizi zannedebilirsiniz. Ama onları eşya, nesneler gibi tasarlamanın imkanı yoktur. Bu;  yanlış anlaşılmasın, bilginin şehirle temas etmekten muaf olması anlamına gelmez. Sınırsız bir sorumlulukla, o anı yaşıyormuş gibi bilmeye çalışmasına yol açar.

Şunu yapmak bile önemli: 99 Depremi’nden sonra ne oldu, ortaya çıkan gelişmelerle bugün yapılanlar arasındaki temel farklar nelerdir, en başta bunları her alanda karşılaştırmalı olarak incelemek, tartışmak gerekiyor. Depremden bir süre sonra gerçekleştirilen eylemliliklerle katılımın sektörel temsille sınırlı olduğu modele tekrar geri dönülüyor. Planlama süreçlerine, kamu faaliyetlerine kimler katılabiliyor? Kamu çalışanları, kamu gücünü kullananlar, bir de plan proje yapan piyasa aktörleri, sektör temsilcileri…  Katılım alanı kendiliğinden kamu ve piyasa aktörleriyle kapatılmış durumda. Hangi konuyu ele alırsanız, alın katılım modeli sektörel temsile dayanıyor.  Peki sivil toplumun katılımı nasıl olacak?  Yoksul insanlar kolonları patlamış, taşıyıcıları kaldırılmış evlerde oturuyor. Kamu imkanları olmayan insanlar yıllarca çalıştılar. Bir dolu gelişme yaşandı, bir dolu insanın hayatı kurtuldu. Planlar hazırlanırken temas kurmamak, kuralları yasaklara dönüştürmek, kamunun kural koyma vasfını yok ediyor, kaynakları, imkanları çöpe dönüştürüyor.

İstanbul Depremi çok belli ki, bu ülkede rejimin yeniden yapılanmasına yol açacak. Ancak bu yeniden yapılanma için depremin gerçekleşmesi gerekmiyor. Bu depremden önce olabilir, ama sonra olması daha muhtemel. İlkini tercih etmenin mümkün olduğunu ve herkese umut verdiğini defalarca kendi gözlerimle gördüm.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKanal İstanbulKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kanal İstanbul bir ulaşım projesi değil, bir ideolojik pratiktir

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum Kanal İstanbul’un iki yakasında planlanan yeni şehir(ler) için bir taraftan 3-4 katlı yapılar olacağından, Cumhurbaşkanı yatay şehircilikten söz ederken, projenin tanımında eline 30-40 katlı gökdelenlerden oluşan bir görüntü tutuşturmak, biliyorum hiç kolay açıklanabilecek bir çelişki değil. Geçtiğimiz hafta Büyükşehir Belediyesi‘nin düzenlediği Kanal İstanbul Çalıştayı‘na katıldım. Orada da uzmanlar bir dolu tuhaflıklardan söz ettiler. “Kanal İstanbul’u tezgahlayanların zaten bu tür zırvalıkları önemsedikleri yok” diyebilirsiniz.  Günümüzde şehircilik deneyimleri ne kadar bilgi yönelimli süreçler ile yönlendiriliyorsa, Kanal İstanbul gibi projeleri gündeme getirenlerin öncelikleri de bir o kadar tersini yapmalarını getiriyor.

Kanal İstanbul’daki zırvalıklar bize neyi gösterir?

Ortaya çıkan tutarsızlıklar ne siyasaldır, ne toplumsaldır, ne kültüreldir. Bildiğimiz disipliner alanlarda bir anlam kazanmayabilirler. İktidarların kendilerinden emin eylemlilikleri içinde dil sürçmeleri gibi durabilirler. Çoğu zaman onların menzillerinin ve iradelerinin dışında hareket ederler.

Bu tür tutarsızlıklar “yol kazaları”na da benzetilebilir. Tıpkı facialara yol açan kazalar gibi, bunlar da aslında kişilerin yaptıkları hatalara değil, sistemle ilgili gerçekliklere işaret edebilirler. Bu yüzden çoğu zaman görüntülerin “arıza” verdiği yerlerde gerçekler daha kolay görülebilir. Oysa görüntüler gösterdiklerinden, açıklamalar açıkladıklarından daha çok perdeleyici bir işlev görebilirler. Neyi görmememiz gerektiğine dair bizi koşullandırabilirler. Sunulanı izlemeye bizi mecbur bırakabilirler. Bunlar neyi görmemiz neyi görmememiz gerektiğini belirleyen, koşullandıran ideolojik pratiklerdir.

Bu yüzden yönetsel kararlardaki çelişkilerin, krizlerin tıpkı diğer psikotik olaylar gibi bir klinik çalışmayla ele alınmalarını, yani hata, doğru-yanlış, kötü niyet gibi bildik kategorilerin dışındaki varlıklarının kabul edilmelerinin gerektiğini düşünüyorum. Tutarsızlıklar çoğu zaman görülmesi istenmeyeni gösterirler ve sergilenenlerden çok değerli bilgiler verebilirler. Tutarsızlıklar, çelişkiler görüntülerin arka planda perdelediklerini gösteren perdedeki aralıklar gibi bir işlev görebilir.

Oysa iktidar bütün şiddetiyle, kendisinden emin haliyle üzerimize geldiğinde ona karşı tepki vermek zorunda kalırsınız. Bu iktidarın da önceden hesapladığı, hatta istediği bir şey olabilir. Çoğu zaman “bu konuyu soğukkanlı bir şekilde araştıralım, tartışalım” deme imkanınız yoktur.  Böylece iktidar kendi alanında hareket etmeye mecbur bırakabilir.  Bunu yaparken de sizi öyle bir şekilde koşullandırır ki, siz de ona benzemeye, onun gibi hareket etmeye başlarsınız. Oysa tutarsızlıklar tam da iktidarların kendilerini en güçlü hissettikleri, en emin oldukları, yani savunmasız kaldıkları yerde ortaya çıkar.

Bu yüzden bu tutarsızlıkları önemsemek gerektiğini düşünüyorum.

Tutarsızlıklar mı, yoksa gerçekler mi?

1. Soru: Bakan’ın projeden haberi olmamış olabilir mi?

Bakan, bir taraftan söylediği gibi, Kanal İstanbul projesinin bütün ayrıntıları ile çalışılarak, araştırılarak özenle hazırlandığını söyleyip duruyor. Peki yayına çıkmadan önce “Yahu şu içerideki salonda bizim iş verdiğimiz şu kadar uzman, şu kadar da üniversite var. “Bir  bakalım neler yapmışlar, ne düşünmüşler, yayına çıkmadan önce bize de bir göstersinler, anlatsınlar…” demek ya da projelere bir kere olsun bakmak aklına gelmemiş olabilir mi?  Bu büyüklükte ve ekonomik boyutları olan bir projeden, yapılan çalışmalardan, projelerden hiç mi haberi olmadı? Nasıl oldu da Cumhurbaşkanı’nın önüne 3 katlı derken 30-40 katlı gökdelenleri koyuverdi? Ayrıca onunla da kalsa iyi. Kendi sunduğu planlarda nüfus öngörülerinin tutarsız olduğu görülüyor. Kimi yerde iki buçuk katı kadar fark var. Küçük bir fark olsa neyse…

2.Soru: Planlar, projeler nerede?

Kamuoyuna projeler olarak sunulan görseller yalnızca oradan buradan kopyalanmış, planları, projeleri bile olmayan, oraya buraya serpiştirilmiş yapıların canlandırmalarından oluşuyor. Bir öğrenci projesi kadar bile üzerinde düşünülmüş değil. Geçmişte maket büroları projesi olmayan binaların maketlerini yaparlardı, müteahhitler hayali yapıları pazarlasınlar diye, bu Kanal İstanbul da biraz öyle. Zaten Cumhurbaşkanı da görüntüler ekranda dönerken onlar gibi “yahu şu güzelliğe bakın” diyor.

Bunu karşılık Bakan dediğim gibi sürekli “bu projenin titizlikle hazırlandığını, 200 uzmanın, birçok üniversitelerin üzerinde çalıştığını” söyleyip duruyor. Bildiğim kadarıyla mimarlar, plancılar yaptıkları işleri kendileri savunurlar. Bunların değerlendirmesini siyasetçilere, müteahhitlere asla bırakmazlar. Yoksa karizmaları çizilir, yaptıkları işleri kendileri savunamayan aciz insanlara dönüşürler. Bu profesyonel alanda iyi bilinen ve önemli bir konudur. Peki bu boyutta, bir şehir için bu kadar önemli bir çalışmada nasıl oluyor da bu şehircilik planlarını, bu mimari projeleri hazırlayanlar hiç ortada gözükmüyorlar. Bu da çok şaşırtıcı değil mi?

Böyle bir durum nasıl gerçekleşmiş olabilir? Açıklamak kolay değil dedim,  öyle ya Kanal’ın belki de dört-beş katı, muhtemelen de öngörülenin üstündeki bir ekonomik değerden söz ediliyor, ama karar verildiğinde henüz ortada proje yok. Yani karar verenler neye karar verdiklerini bilmiyorlar.

3.Soru: Süreci yöneten birileri var mı?

Diğer taraftan da planlanan yerleşimin danışmanlık firmalarının geliştirdikleri programlar, yönetsel işletim sistemleri, teknolojilerle birlikte pazarladıkları bir başlıkla, “akıllı şehir” olacağını beyan ediyor. Kimsenin “hayır, akılsız şehir” olsun diye itiraz edeceği yok, elbette. Ama bir şehrin söylediği gibi “akıllı” olması için projenin yönetiminden başlaması gerekmez mi? Yani ne yaptığını bilmesi, yani bilgi yönelimli bir süreç içinde hareket etmesi, kararları almadan önce tartıştırması, farklı öncelikler arasında bağlar kurması, çok yönlü bir araştırma, haberleşme araştırma ağı oluşturarak kamusal nitelikli bir işlev yerine getirmesi ?

Aklı olan yönetimler nasıl olur? Aklın üretildiği alanları besleyerek, özgürleştirerek, alternatiflerin ortaya çıkmasını sağlayarak. Öyle görüntüye baktığında “Aaa bu gökdelenleri buraya kim koymuş, hemen traşlayın” diyerek akıllı olunmaz.  Çünkü iktidar tarafından denetlenen, yönlendirilen bir akıl, akıl olamaz. Aklın mantığı siyasetin mantığından farklı çalışır. İktidar mekanizmaları hiyerarşiktir ve işaretsizleştiricidir.

Akıl-fikir ise nesneleştirici, işaretsizleştirici eylemselliklerle değil,  özneleştirici eylemselliklerle üretilir. Bu yüzden yukarıdan, tek bir kişi ve ona bağımlı kişiler, uzmanlar tarafından yönetilen bir şehrin asla aklı olmaz.

4.Soru: Projenin sahipleri, müellifleri  nerede?

Kamuoyuna sunulan Kanal İstanbul görüntülerinde birtakım binalar, yerleşim alanları yer alıyor. Askıya çıkarılan plana göre bir şehrin inşa edilmesi öngörülüyor. Ancak yakından bakıldığında bunların dolgu malzeme ya da kolaj oldukları fark ediliyor. Yani gerçekte hiçbiri planlanmış, tasarlanmış değil. Şimdi şöyle bir hesap yapalım. Askıya çıkan planlardaki bilgilere göre bu yeni şehrin en az ikiyüzbin konuttan ve gerekli donatılardan oluşacağı varsayılıyor. Bunların yanında okullar, camiler, hastaneler…  Ancak bu planlarda ihtiyaç analizi, öngörülen nüfus, üretim-istihdam yapısı, yerleşim alanlarındaki sosyal topografya, doku hakkında hiçbir analiz yok.  Şöyle bir düşünelim: Kanal İstanbul’un öngörülen maliyeti 75 milyar Türk Lirası. Onun en az üç-dört misli maliyeti olacak bir ilave yatırım öngörüyorsunuz.

Bu çapta bir yatırıma girişen bir şirket olsa, karar almadan önce bir proje çalışması yapmaz mı? “Saldım çayıra, Mevla’m kayıra” deyip ortalığa mı bırakılır? Evet, proje için iki yüz uzmandan, çok sayıda üniversiteden hizmet alındığından söz ediliyor. Ama bu ortada bir plan ve proje olmadığını gizlemek için olabilir mi? Askıya çıkan planlarda bu konuda herhangi bir ipucu var mı? Bir şehir böyle tasarlanabilir mi? Bu projeyi yöneten kişinin, ya da kişilerin ortaya çıkıp ortaya “planladığımız şehir sosyal dokusuyla, ticaret ve üretim alanlarıyla, nüfus yapısıyla özellikleri şöyle olacak” dediğini duydunuz mu?

5.Soru: Projesi olmayan bir şey nasıl ihale edilebilir?

Bakan yakında ihaleye çıkmaktan söz ediyor. Anlaşılan Bakanlık’ta bir telaş var. Toplamda, Kanal ile birlikte diyelim ki üçyüz-dörtyüz milyarlık diyelim bir yatırım öngörüyorsunuz, ama ihaleye çıktığınızda kamu olarak neyi ihale ettiğinizi bile bilmiyorsunuz.

İhale yapılabilmesi, rekabet koşullarının oluşabilmesi için neyin nasıl yapılacağını bilmeniz, yani ortada bir plan ve proje olması gerekir. Ne yapılacağı bilinmeden ihale yapılamaz. Yapılırsa da o yapılanın adı “ihale” olmaz. Çünkü ihale rekabet koşulları oluşturmak için geliştirilmiş kamu ile özel kuruluşlar arasındaki ilişkileri düzenleyen bir uygulamadır.

Ortada planlar, projeler yok. Ama henüz ortada olmayan bu planlar iş görülsün diye bir tarama şeklinde İstanbul Çevre Düzeni Planı’na işleniyor. Tıpkı 3. Köprü, 3. Havalimanı gibi.

O zaman ihalede rekabet koşulları nasıl oluşacak, kim neye göre teklif verecek? Bu durumda ihaleye çıkılacak, yatırımcı hem işi alacak, hem de aldıktan sonra yönetimle kapalı ilişkiler içinde projeleri hazırlayacak.

Çünkü ortada bir proje yok. Yalnızca bir kanal çizimi ve ortaya karışık mimari kolajlar var. Ne olduğunu tahmin etmeye çalışalım: Gerçekte projeleri bu operasyonu yürütecek olan yatırımcıların hazırlayacağı varsayılıyor.

Gösterilmeyen ancak zırvalıklar tarafından ‘temsil’ (ya da ifşa) edilir

Devasa bir şehirden söz ederken ortada bir projenin olmaması, yalnızca bir kanalın yerinin boyutlarının bilinmesi bir çelişki değil. Anlaşıldığı kadarıyla planlama, projelendirme işlerini yatırımcıların yapacakları öngörülmekte. Cumhurbaşkanı yatay şehircilikten, Bakan 3 katlı binalardan söz ederken kamuoyuna sunulan görüntülerde 30-40 katlı binalar yer alır. Bu bir tutarsızlık değil, üzeri örtülmeye çalışılan, yani gerçeğin açığa çıktığı, göründüğü bir aralıktır. Şehirle ilgili her türlü şehirsel hareketlilik, her şey bir kişiye bağımlı olacaktır. Pazarlıkları yapabilmesi, patronajını güçlendirebilmesi için kendisini önceden bağlamaması, yani planların ve projelerin geri planda kalmaları, edilgin olmaları gerekir. Yeni şehrin finansman koşulları, ekonomik getirileri, imar planları, mimarisi ile ilgili kararların yalnızca bir kişinin iki dudağının arasından çıkan sözlere bağlı olduğunu gösterirler.

Tutarsızlıklar Kanal İstanbul’un bir ideolojik pratik, bir rejimin inşası projesi olduğuna işaret eder.

Bu belirsizliklerle, muğlaklıklarla mekan, çocukların oyun hamuru gibi bir yumuşaklık kazanır.  Bu şehire “akıllı” değil, olsa olsa “yumuşak şehir” adı verilebilir, tıpkı yöneticilerin küçük çocuklar gibi şekil verdikleri oyun hamurları gibi. Görüntüler bu keyfiliği gizlemek içindir. Keyfilik ise yalnızca çelişki gibi ortaya çıkan aralıklardan gözükür. Bu yüzden onların neye işaret ettiklerini anlamaya çalışmak gerekir. Çünkü gösterilmeyen ancak zırvalıklar tarafından “temsil” (ya da ifşa) edilir.

Talimatla binaların boyu traşlanır, nüfus öngörüleri an be an değişiverir, mimari projeler ise her zaman üzerinde oynanabilecek teknik çizim niteliğindedir. Ortada hiçbir fikir, düşünce, yaklaşım bulunmaz. Bütün bu tuhaflıklar bir eksikliği değil, bir eylemsellik biçimini, bir ideolojik pratiği gösterirler. Çünkü tasarım, mimarlık, şehircilik gibi konularda bilimsel çalışmaların yapılabilmesi, tartışmaların olabilmesi için erkten bağımsız bir alanda gerçekleştirilmeleri gerekir.

Bilim ve sanat iktidara bağımlı olamaz.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Şehir-sonrası dönem ya da sokakların moloza dönüşmesi

Burada ele alacağım konuyu şehrin önemli konuları yanında önemsemeyebilirsiniz, hatta ciddiye bile almayabilirsiniz. Ama harcanan bütçelere, dökülen asfaltların, betonların miktarına, arkasında bıraktığı karbon ayak izine bakıldığında, şehrin bina-dışı alanlarında gerçekleştirilen dönüşümlerin “çılgın” adı verilen israf projeleri kadar önemli olduğu anlaşılır. Gazete Duvar’daki yazısında araştırmacı-aktivist Önder Algedik beton ve asfaltın belediyelerin bütçesinde ne kadar yer tuttuğunu gayet ayrıntılı açıklıyor.

Modern şehircilik pratikleri, ki burada antik şehirlere kadar uzanmak bile mümkün, bütünsel tasarım temsilleri üzerine kurulmuş olsa da, arkasında zanaatkarane denebilecek tekniklerle işleyen muazzam bir deneyim bulunuyordu. Bu deneyim örneğin Tarihi Yarımada adı verilen İstanbul’un sur içi bölgesinde neredeyse bütün sokakların “arnavutkaldırımı” adı verilen birbirine benzemeyen taşların yan yana konularak ve ortasında yağmur sularını toplayan geniş yüzeyli taşların dizilerek yapılmasını getirmişti. Bunlar sürekli bakımlı tutuluyordu.

Ana caddeler ve ilk belediyenin kurulduğu yeni yerleşim alanı Beyoğlu ise parke taşları ile kaplıydı. Bu örnekler Boğaziçi, Kadıköy’e kadar uzanıyordu. Menderes yıkımları ve açılan yeni bulvarlar ile bugünkü E-5 (Ankara Asfaltı) güzergahı dışında asfalt yola rastlamak neredeyse imkansızdı. İstanbul Belediyesi, elindeki deneyimli kadrolarla bu sokakları her kazıdan sonra aynı malzemelerle yeniden onarabiliyordu. Böylece çevre kirliliği, israf, moloz üretimi, nakliye gerçekleşmiyordu. Otomobillerin hızlı hareket ettiği caddelere de küçük parke taşlarından kaplamalar yapılması söz konusuydu. Yakın tarihlere kadar, Beyoğlu gibi semtlerde, bazı eski sokaklar hariç, parke taşı yer kaplamalarını görmek mümkündü. Bunlar endüstriyel sayılabilecek kırma teknikleri ile üretilmişti.

Belediyeler 90’lardan sonra başlayan asfalt ve beton kilitli döşeme uygulamaları furyasından sonra, günümüzde sokakları taşlardan alınan silikon kalıplarla eski taş kaplama dokusu verilmiş betonla kaplıyorlar. Bu, defalarca asfaltlanarak ve betonlanarak yarım metre yükselmiş olan sokaklara ve kimi yerlerde su baskınlarına başka çare üretilemeyince alınmış bir önlem olmalı. Gene binlerce ton moloz üretiliyor, gene sonuç alınamıyor ve üstelik çok kısa ömürlü oluyor.

Beyoğlu, Fatih, Boğaziçi’ndeki semtlerin son yirmi senede geçirdiği değişme bakılarak, meselenin kendiliğinden anlaşılabileceği düşünülebilir.

‘Şu hale bir bakın, sokaklar ne hale geldi!’

Görülen, yapılan işin üzerinin örtülmesine dönük. Böylece öyle bir döngü içine girilir ki, sokağınız taşındığınız süre içinde en az dört kere asfaltlanır, sonra iki kere beton kilit taş kaplanır, bu da yetmez, şimdi de betonlanmaktadır. Artık sokağınız çaresiz sürekli değiştirilecektir. Bundan kaçış yoktur. Sokağınızın yüz yıldır granit parke taşı kaplı olduğunu ve yakın tarihe kadar yerinde durduğunu hatırlatmanın imkanı kalmaz.  Artık yapabileceğiniz tek iş sokağınızın tıpkı kirlenmiş bir kağıt mendil gibi değiştirilmesini istemektir. Sokak sakinleri buna mecbur bırakılır: “Bizim sokağımızı da yeniden yapsınlar, hiç olmazsa biraz temiz olsun…”  Sıranın size gelmesini beklemeye başlarsınız. Sokağınızın da bir an önce değişmesini istersiniz. Tıpkı çöplerinizin toplanmasını beklemek gibi. Sanki bu paralar başkasının cebinden çıkıyormuş, ortaya çıkan tonlarca moloz kendiliğinden buharlaşıyormuş gibi….

İşlemin mantığı budur.  Bu yüzden sokaklar kimsenin ilgi alanına girmez, sahipsizdir.  Özel mülk olmamaları nedeniyle sokaklarda “çivi bile çakamazsın” diyerek vatandaşın ensesinde boza pişiren koruma kurulları falan da yoktur.  Onların kuralları, tehditleri, yasakları hep özel alana dönüktür. Bu yüzden sokaklara istediklerini yapabilirler.

Fotoğrafta gördüğünüz Beyoğlu Faik Paşa yokuşu. Fotoğrafı çektiğim sırada taşların üzerine silikon kalıpla betondan taklidini yapılıyordu. “Niye betondan taşların taklidini yapıyorsunuz?” soruma aldığım cevap şöyle: “Elbette ki biz de taşları, asıllarını koymak isteriz. Ama çok pahalı.”  Oysa dokunulmasa zaten taşlar yerinde duruyordu. Beton kaplamanın en fazla birkaç ay sonra kırılacağını tahmin etmek zor değil. Taşlarsa her zaman yerine tekrar konabilir, geri kazanılabilir.

Bu yüzden hatırlamak önemli. Hatırlamıyorsanız da eski fotoğrafları bulabilir ya da benim burada yaptığım gibi defalarca kazıldığı halde hala yerinde duran taşları fotoğraflayabilir, paylaşabilirsiniz.  Bu, zaten bir müdahalede rutin olarak yapılması gereken bir şey. Örneğin koruma kuruluna başvurulduğunda, sizden mevcut halinin fotoğrafları, rölöveleriyle yapılacak müdahalenin temsili istenir.  Peki, siz bunu yapmadan evinizin kiremitlerini bile değiştiremezken neden sokaklar koruma kurullarının ilgi alanı dışındadır?  Gördüğünüz gibi “koruma” adı verilen kamu işlevi yalnızca laftadır. Bu yüzden bu rutinden çıkmak gerekir.

Süs malzemesi gibi görülen taşlar yeniden keşfedilebilir mi?

Taşların üretimi, zor ve masraflı bir teknikle kesilmek yerine nasıl kaygan olmayan yüzeylere sahip kırma tekniği ile üretildiklerini anlamaya çalışmakla başlamak bir ilk adım olabilir. Çünkü bugün kesme tekniği ile üretilen kaplamaların ince olduğu ve taşın dokusunu zedelediği için daha zayıf oldukları biliniyor. Kaygan olmamaları için ayrıca üzerlerine darbe tekniği ile doku kazandırılmaya çalışıldığını da teşhis etmek mümkün.  Bu, hem daha çok maliyet hem daha çok enerji gerekiyor, ayrıca dayanıklı da olmuyor. Alın size bir araştırma alanı. Demek ki uygulama ile ilgili bir zihinsel çabaya da ihtiyaç olabilir. Rahmetli Turgut Cansever Beyazıt meydanı için büyük ihtimalle taş ocaklarına gitmiş ve şahmerdan ile uygulanan kırma teknikleri ile taşları nasıl daha büyük boyutlu üretilebileceğini araştırmış olmalı.

Burada ele aldığımız konu ise asfaltın altında mevcut olan taşlar. Ama onların yerinde durmaları yetmiyor, onları yeniden keşfetmek gerekli. Beyoğlu’nun, Boğaziçi’nin parke taşları 90’lı yıllara kadar yerlerinde duruyorlardı. Onların yağmur suyunu toprağa nasıl geçirdiğini ve su birikintilerini, taşkınlarını nasıl engellediğini de araştırabilirsiniz, örneğin.  Sonra bunların üzerinin asfaltlanmasının ne kadar aptalca bir iş olduğunu ispatlayabilirsiniz. Sıklıkla kazılan sokakların her boru değiştirildiğinde 40 cm yükseldiğini ya da muazzam bir moloz üretildiğini göstererek…

Sorun onları durdukları yerde keşfedecek bir zihinsel çabanın yokluğu. Burada taşların sözü yok. Bu taşları kıran, taşıyan, yerine yerleştiren ustaların burada sözleri yok…

Parke taşları binlerce yıl dayanacak malzemelerdir. Sokakların kazılması gerektiğinde sökülüp kolayca tekrar yerlerine konabilirler. Üstelik yağmur suyunu da geçirirler, sokakları seller basmaz. Ayrıca binalar bir kere yapılır, tescilli falan iseler asırlarca kalır, ancak sokaklar neredeyse her yıl yeniden yapılır. Harcanan bütçelere, dökülen asfaltların, betonların miktarına bakıldığında, şehrin binaları kadar bina-dışı alanlarında, sokaklarında nasıl büyük bir israf olduğu anlaşılır.

Piyasa mimarları, binalarla uğraşırlar. Eğer birazcık ilgilenirlerse, o da kendi tasarladıkları binaların önünü farklı malzemelerle kaplamakla yetinirler. Sokaklar genellikle ilgi alanlarının dışındadır. Onlarla müteahhitler ilgilenir. Bu yüzden zihinlerin bağımsızlığı önemlidir. Nesneleştirici şiddete karşı taşları konuşturmak ve onların katılım hakkını savunmak gerekir. İnsanların ve insan-olmayanların yaşam haklarını savunmak için. O zaman taşların keşfinin bu zıvanadan çıkan sistemi değiştirebileceği anlaşılır.

 

 

 

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu