Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Fatih tablosunun parayla ölçülemeyecek değeri

Bu haftaki konumuz Londra‘daki ünlü müzayede evi  Christie’s tarafından düzenlenen açık artırmada satışa çıkarılan Fatih Sultan Mehmet portresinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından satın alınması. Hiç şüphesiz bu tablo eğer İstanbul’da değil de herhangi bir müzenin hükümdarlar salonunda sergilenecek olsaydı, hak ettiği yeri bulmamış olacaktı. Tablo için ödenen ücret makul. Müzayede evi, katılanlarla ilgili bilgiyi ilkesel olarak paylaşmıyor. Türkiye’nin tanınmış zenginlerinden biri de el atabilir ve Büyükşehir ile rekabete girebilirdi. (Ki bununla ilgili kulislerde konuşulan bir bilgi var.) İlk akla gelen soru Saray‘ın bunu nasıl atladığı. Büyükşehir’in bu tabloyu satın almak istediği fark edilseydi, gelecekteki hayatında tablo pek ala onun bir duvarını süslüyor olabilirdi. 

Büyükşehir, iki ay ertelenen bir müzayede sürecinde bu işi nasıl başardı? Akla bir kaç ihtimal geliyor: Saray’ın bu müzayede’den haberinin olmaması, birinci ihtimal. Bu ihtimal bana güçlü gelmiyor. Büyükelçiliklerin ilgili konular olduğu takdirde bakanlıklara bilgi verdikleri biliniyor. İkinci ihtimal Büyükşehir’le rakip olmak istenmemesi. Tablonun İstanbul’un hakkı olduğunun düşünülmesi ya da Büyükşehir’in kararlı olduğu görülünce geri çekilinmesi. Böyle bir ihtimal de olabilir, elbette. Çünkü müzayededeki rekabetin siyasal bir anlam kazanacağı açık. Bir üçüncü ihtimal benim aklıma daha yakın geliyor. Tablonun konusu 2. Mehmet de olsa, İslam temsil karşıtı bir geleneğe sahip. (Eğer bir minyatür ya da hat sanatı eseri olsaydı örneğin, belki daha çok ilgi çekerdi.

Fatih imajının neyi gösterdiği değil, neyi göstermediği önemli

2. Mehmet (Fatih) döneminin tanınmış Venedikli ressamı Gentile Bellini‘yi sarayına davet ederek 1479-1480 yılları arasında çok sayıda resmini yaptırmış. (Hatta bu davetin Venedik ile yapılan İstanbul Anlaşması‘nda yer aldığı söyleniyor.)  Tarih kitaplarında padişah portreleri olarak rast geldiğimiz çoğu tasvir İstanbul’daki Avrupa misyonlarında görev yapanlar içinde yer alan ressamlara ait. Rönesans resimlerinde olduğu gibi poz verilerek değil, akılda kaldıkları şekilde resmedilmişler.  Zannedersem 2. Mehmet bu kuralı bozan kişi.  Fetih dendiğinde, belki de asıl yaptığı İstanbul’u fethettikten sonra şehri açık bir kültürel merkez haline getirmek olmuş.  Onu bir Rönesans kişiliği olarak tanımak mümkün.

Dolayısı ile 2. Mehmet’in ulusdevlet içindeki Yeniosmanlıcı akımın idolü olmasında önemli bir sorun var. Neoklasik bir ulusdevletin kalıpları içinde inşa edilen 2. Mehmet imajıyla, ona indirgenemeyecek bir tarihi kişilik arasında bir çelişki olmalı.

Bu çelişkiyi anlamak için şehrin dönüşümüne bakmak anlamlı. 1950’lere kadar İstanbul henüz neoklasik bir ulusdevlet ideolojisinin dişlerini geçirdiği bir şehir değil. Büyük ölçüde 19. yüzyılın modernleşmesinin kurumlarıyla kendisini yeniden üretiyor. Dolayısıyla bu tarihte icat edilen “İstanbul’un Fethi” bir bakıma siyasal temsil kabiliyeti olan bir metafor olarak rol oynuyor. Sermayenin el değiştirmesi ise ekonomik merkezin ele geçirilmesi anlamında. Ayrıca şehrin kadim nüfusu olan Rumları korkutmak için kullanışlı: “Geçmişte bu şehri biz fethettik,  şimdi de sizi burada yaşatmayız.”

Bu hemen akla Ordu Büyükşehir Belediyesi tarafından “Osmanlı ve Türk tarihine damga vuran kişiler” adına  yaptırılan büstlerin arasına tarihi şahsiyetleri oynayan televizyon dizi oyuncusunun konmasını hatırlatıyor.  Sarkık bıyıklı Türk Büyükleri ise böylesine bir ikon geleneğinden de Rönesans‘daki gerçekçi tasvir, suret geleneğinden de gelmezler. O tarihlerde televizyon dizileri olmadığı için de bunlar kurmaca çizgi roman karakterleridir. Bu kişilerin imajları, söylemeye bile gerek yok yaşadıkları zamanlarda değil, ulusdevlet zamanında üretilmiştir. İmajlar, Lozan Anlaşması‘na karşı, İstanbul’da azınlıkların küçük çocuklarını korkutmak için ilkokullara, özellikle de merdivenlere ve koridorlara Türk Müdür yardımcılarına talimatla yerleştirilir.

Fahit, Rönesans’da değişen temsil paradigmasını anlamış olabilir mi?

Roland Barthes‘ın Mitolojiler kitabında yaptığı gibi her imajın çok yan anlamı vardır, bunlar çoğu zaman düz anlamından çok daha güçlü ifadeler içerir.

Rönesans öncesinde imaj tekrarlanan bir şey. İmaj, ister kutsal kişiliklere ait olsun, ister profan dünyaya, bir sahneye, olaya işaret ederken bile önce kendisini temsil eder. Her seferinde, her yapılışında kendi kendisini resmeder. İmaj her seferinde, ikincil sayılabilecek farklarla yeniden üretilir. Bu yüzden olay bir yerde geçse bile daima ruhani dünyayla ilişkilidir. Temsil karşıtlığı üzerine kurulan İslam’ın sorguladığı bir ritüel, tapınma aracı halini alan tasvir bu.

Antik Yunan filozoflarının metinlerini okuyan 2. Mehmet‘in bir Rönesans kişiliği olduğunu varsayarak, bu tür bir tasvirle resmin farklı olduğunu, bu kafa karışıklığını aşabilecek bir zekaya sahip olduğu tahmin edilebilir. Rönesans resminde dini tasvirler devam etse de kutsalın yerini güç alır. Resim iktidar sahibini gösterir. Artık imaj, imaja değil, gerçek bir kişiye işaret etmektedir. O zaman bir tasvirin ötesine geçer. İmaj kendisinden başka olanı, yani resim olmayanı gösterir. İmajın işaret ettiği dışındaki şeydir. Oysa Ortaçağ imajlarındaki gibi tekrarlanan imajların böyle bir meselesi yoktur. Bellini‘nin resminde olduğu gibi imajda gerçeğin kendisinden bir iz oldukça, işaret etmedikleri daha fazla kalır. 

Bizans’taki ikonların özelliği kendilerini temsil etmeleridir. İster imparator, ister kraliçe… tıpkı kutsal kişiler gibi her yapıtta yeniden üretilirler. Bu nedenle imgeler imgeleri temsil ederler.

Örneğin tablodaki 2. Mehmet’e bakarken bir taraftan Roland Barthes’ın söylediği gibi onun ölümüne bakarız. Resmin yapılışından altı ay sonra ölecek olan bir insana. Eğer karşısındaki Şehzade Cem ise, o da bilinmeyen çok sayıda şey söyler.

Belli tablosu günümüze ışık tutabilir

Dolayısıyla 2. Mehmet hem Ortaçağ’daki İslam’ın temsil karşıtlığını ve hem Rönesans’taki paradigma değişikliğini anlayan,  sorgulayan bir hükümdar olarak görülebilir.

Bu açıdan bakıldığında 1453 yılındaki fetihle, 1950’lerden sonra inşa edilen imajın birbirlerinin tam karşıtı oldukları bile söylenebilir. Birincisi şehrin kadim halkını korur, temsilcilerini herkesten fazla dikkate alır. Bir Rönesans hükümdarı olarak, şehri kendi yönetiminde bilgiye, özgürlüklere, sanata açmayı hedefler. Diğer imaj ise bağnazlıkla, şiddetle kapatmayı. Böylece imaj kapitalizm, ya da neoklasik ulusdevlet tarafından bastırılmış olan sınıfsal çelişkilerin bir semptomuna dönüşür.

İşte bu nedenle bu tablonun bu iki imajın çarpıştığı bir siyaset sahnesinde yer aldığını söylemek mümkün:  Yeniosmanlıcılığın imajı ise bir Rönesans kişiliği olarak 2. Mehmet’in bastırılmasına dönük.  

Sonuç 

2. Mehmet‘in bu imajdan bağımsız, ayrı var oluşuna tarihçilerin izin vermesi gerekir. Bu  neoklasik bir ulusdevlet yapısı içinde inşa edilen şehir tarihinin de bu cendereden kurtarılması demektir. Şehrin nefes alabilmesi için, onun Osmanlı geçmişinin, İstanbul’un fethinin bu inşayla imtiyaz ve güç elde etmeye çalışan zümrenin elinden kurtarılması, özgürleştirilmesi herkesin nefes almasını sağlar.

Bu nedenle Büyükşehir’in fethi yandaş taşaronlara yaptırılan bir ritüel olmaktan çıkarması, araştırmaya, keşfe, sanata yönelik bir eylemsellik haline getirmesi önemli. İstanbul Müzesi, Enstitüsü, Planlama Ajansı…  gibi şehirle ilgili kurumları yakın geçmişteki kutuplaştırıcı, dışlayıcı neoklasik eylemselliklerden, imtiyazcı elitin elinden kurtarıp, dünyaya açması.

Bu açıdan İstanbul için bu tablonun parayla ölçülemeyecek değeri olabilir.

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Yoksa siz atların eziyet görmesinden mi yanasınız?

Bugüne kadar Adalar‘dan söz etmeyeyim dedim, hep kendi kendime. Bu hafta da başka bir konu üzerinde çalışırken, baktım olacak gibi değil. Konu gittikçe büyüyor ve üstelik göründüğünden daha derin. Bu yüzden oturdum, Adalar’da geçtiğimiz hafta yaşanan sorun üzerine yazmaya karar verdim.

Önce izninizle bir giriş yapayım, konumuzla ilgili olduğun düşündüğüm:

Adalar İstanbul‘da kalmış son sayfiye mekanı özelliği taşıyan yerleşim biçimine sahip yer. Geçmişte sur içi İstanbul dışındaki bütün semtler aşağı yukarı bu düzendeydi. 19. yüzyıldan sonra düzenli vapur ve tren seferlerinin başlamasından sonra bir çok semtte benzer bir yerleşim düzeni oluştu. Çekirdeğinde, transfer merkezi özelliği taşıyan istasyon veya vapur iskelesi ve onun çevresinde yürünebilir mesafede bitişik nizam bir yapı dokusu. Yeşilköy, Erenköy, Kızıltoprak, Feneryolu, Göztepe… gibi semtlerde olduğu gibi burada çarşı, yani lokantalar, küçük ticarethaneler, üretim, marangozlar, bakkallar, kasaplar, manavlar… bulunurdu. Ayrıca orta sınıf konutları da burada yer alırdı ve her yere yürüyerek ulaşılırdı. Bu yerleşim dokusu içinde her mevsim sürekli bir nüfus yaşardı.

Ancak bir sayfiye mekanının asıl karakteristiğini oluşturan ayrık nizamdaki konut dokusu. Bunlar 19. yüzyılda zenginleşen burjuvaziye ve üst düzey yöneticilere (bürokratlara) ait.  Genellikle yalnızca yaz mevsiminde kullanılırlar. Bir bakıma İstanbul’da modernleşme döneminde, binlerce yıldır var olan ve ta Roma dönemine uzanan bir sosyolojik katmanlaşma (insula/domus tipolojik karşıtlığı gibi) sanki mekanda yeniden üretilmiş. Burada ilginç bir gelişme, şehrin yayılmasını, sur dışına çıkmasını sağlayan tarifeli seferlerin gerçekleştirilmesi ile, şehrin merkezi ile banliyöler ve sayfiye mekanlarının oluşumu.

Faytonlar geleneksel taşıma aracı mı?

Konumuz olan faytonlar ise bu toplu taşıma ve tarifeli seferler (vapurlar, banliyö trenleri) ile bağlantılı olarak gene bir şirket tarafından işletilmeye başlandı. Bu açıdan bakıldığında faytonlar, onlardan önceki atlı arabalar gibi geleneksel taşıma araçları değildi. Modern, dizisel olarak manifaktür sistemi (endüstriyel denebilecek hazır parçalar, fren sistemleri, süspansiyonları ) ile tasarlanmış ve üretilmiş araçlardı.

Toplu ulaşım sistemine eklemlenen bu ikincil taşıma sistemi bu ayrık nizam konut dokusu ile merkez arasındaki ilişkiyi kurmak için kullanıldı. Bu özellikleri ile faytonlar biraz günümüzdeki taksilere benzetilebilir. Bunlar 1980’lere kadar yer yer kullanımda kaldılar. O tarihlere kadar atlı arabalarla yük taşımacılığı da yapılıyordu.

Bu tarihlerde şehirdeki atlı arabaların yasaklandığı görüldü. Bu dönüşüm sırasında atların kıyma yapılmak üzere kesildiği yerlere baskınlar yapıldığı haberleri basında yer aldı. Salam, sucuk gibi yiyeceklerin de at etinden yapıldığı…. İstanbul’da bu dönüşümün yalnızca bir istisnası kaldı: Adalar. Adalar’da zorunlu hizmetler dışında motorlu araçlar yasaklanmış durumda. Koruma Kurulu kararı ile yalnızca fayton kullanımı öngörülüyor. 

Bu aynı zamanda sayfiye mekanı yerleşim morfolojisine de uyarlı bir yapı olarak 19. yüzyıldan günümüze kadar uzandı.

Ancak bugüne kadar korunmuş olan bu mekansal yapının değiştirilmesini isteyenler de var. 1980’lerden sonra bu ayrık nizam yapılar içinde koruma kurulu kararları esnetilerek bir imar seferberliği başladı. Çoğu ahşap köşkler yıkılarak yeniden yapıldı, kat sayıları artırıldı. Bahçelerine yeni apartmanlar yapıldı. 1999 depremi bu gidişi bir ölçüde frenledi. 2010’lardan sonra ise şehirdeki büyük dönüşüm furyasının etkileri Adalar’a da yansımaya başladı. Adalar için hazırlanan Koruma Planları’na kıyılardaki değerli parselleri Seferoğlu örneğinde olduğu gibi imara açacak koşullar kondu. Planlar iptal edilince, “Geçiş Dönemi Yapılaşma Koşulları” içine konmaya çalışıldı.

Ayrıca İstanbul için eşsiz bir değeri olan (Motola Evi gibi) modern mimarlık mirası yapıları çürük raporu alarak yıkmayı ve yerlerine çok katlı yapılar yapmayı sağlayacak yeni yöntemler icat edildi. İmara dayalı bu gelişme modelinin yerleşmesi için bir küçük engel vardı, o da Adalar içi ulaşım. İmar dışı alanların imara açılması ve değerlenmesi için faytonlardan (ya da onların yerini alacak başka küçük araçların) yerini alacak yeni bir toplu taşıma sistemine ihtiyaç vardı. Siyasetçiler, kendi meclislerinde ve partilerindeki organlarda yer alan bu çıkar grubunu temsil ediyorlardı. Onların taleplerini karşılamadan varlıklarını sürdüremezlerdi.  Nitekim bugün karşımıza çıkan bu otoyol ve otobüs projesinin Büyükşehir tarafından on yıldır hazırlanmakta olduğu duyuluyordu.

Denetimsiz gelişen piyasa yüzünden 600’a aşkın at öldü

Bu süreçte atların neredeyse üçte biri öldürüldü. 

Altı ay kadar önce ruam hastalığı bahane edilerek faytonlar yasaklandı. Başlangıçta yaklaşık 1700 at vardı ve bunlardan 500’e yakını bu süreçte hayatını kaybetti. İçlerinde sağlıklı atların da olduğu tahmin edilen 105 at canavarca yöntemlerle infaz edildi. Geriye atlardan yaklaşık 500 kadarı hapsedildikleri ahırlarda bağlı kalmış oldukları için hareketsizlikten öldü. Beslenme sonrası hareket edemedikleri için ölenler de oldu. Durum ancak ölümlerden sonra fark edildi.  Bugün geriye 1100 civarında at kaldı. Sonuçta neredeyse atların üçte biri bu operasyonda hayatını kaybetti.

Adalar’da toplam 277 fayton vardı. Fayton başına 300.000 T.L. ve at başına 4.000 T.L. ödenerek sahipleri razı edildi, 100 milyon T.L. civarında bir bütçe harcanarak operasyon tamamlandı.  Ulaşım araçlarına ne kadar para harcandığı bilinmiyor. Ancak ortada çok açık bir gerçek var: Bu süreç iyi yönetilmedi.

Sonra güya faytonlara alternatif olarak bu toplu taşıma projesi ortaya çıktı. Büyükşehir Belediyesi‘nin yaklaşık on yıldır Adalar’da toplu taşıma projesinin üzerinde çalıştığı duyuluyordu. Belki de fayton işletmeciliğinin karlı bir iş olduğunu düşünüp, tıpkı otopark meselesinde olduğu gibi bir çözüm düşünülmüş olabilir.  Yüze yakın şoför işe alındı, eğitimleri başladı. 60 adet 15 kişilik elektrikli minibüs, 30 adet 4 kişilik elektrikli taksi satın alındı. Yollara şeritler çekildi. Asfaltlar döküldü. Virajlara çelik bariyerler yerleştirildi. 

“Siz faytonları, atların eziyet görmesini mi savunuyorsunuz?” Adalar’da ulaşım için çalıştırılması öngörülen araçları, tek yönlü hale getirilen caddeleri, dökülen yüzlerce ton asfaltı sorgulayanlara böyle soruyorlar.  Atların eziyet görmesinin evet, şu anda Adalar’da uygulamaya konulmaya çalışılan ulaşım sistemi ile yok değil, bir alakası var.

Madem atların eziyet görmesinden söz ediyoruz. Evet, atlar eziyet gördü, çünkü yönetim her konuda olduğu gibi piyasanın denetimsiz gelişmesine seyirci kaldı. Gerekli adımları atmadı. Sorunun bu hale gelmesine yol açtı. Satın aldığı atları da koruyamadı. Ama buna karşılık atlara eziyet etmekle itham edilen bir dolu insan onların yaşam koşullarının iyileştirilmesi için olağanüstü çaba gösterdi, hala gösteriyor. Bugünün zor koşullarında bile her gün kapatıldıkları ahırlara gidip onlara yem götürenler, sağlıkları ile ilgilenenler var.

Evet, şimdi hayvan hakları açısından önemli bir konu var: Şimdi resmi olarak motorlu taşıt trafiğine açılan caddelerde daha önceki düzene alışmış yüzlerce sokak hayvanı ezilerek hayat vermesinin önüne geçmek gerekiyor.

“Siz faytonculardan yana mısınız? Yoksa atların özgürleştirilmesinden?” Böyle yaklaştığınız zaman meselelere süreç odaklı ilgilenmeniz, uğraşmanız gerekmiyor. Bir karar alınıyor, sonra sistem köhneyene kadar öyle kalıyor. Gelişmeleri karşıtlıklar içinde algılamak, kafalarını yormak istemeyenler için büyük bir kolaylık.

Bu durumun yarattığı konforun farkında olan ve bu imtiyazlarını korumak isteyen yöneticiler bu nedenle konulara hiç de süreç odaklı yaklaşmadılar.  Faytonlarda atların eziyet görmesinin, sonraki ölümlerin de asıl nedeni de bu. Görevlerini yerine getirmeyip olan biteni de seyredenler. Bu yüzden meseleye karşıtlık içinde bakmak, onları sorumluluklarını yerine getirmekten muaf hale getiriyor diye düşünüyorum. Çünkü hazırlanan planları, projeleri katılıma açmak zahmetli bir iş. Meseleleri çok boyutlu ve çok yönlü düşünmeyi gerektiriyor.

Adalar’da hiçbir süreç ‘sürdürülebilir’ değil

Adalar’da faytonların sürdürülebilir bir yönetim modeliyle yönetilmediğini zannedersem herkes görüyordu, biliyordu.  Ama bunu yönetime kimse anlatamıyordu. Hem yalnızca faytonlar mı? Bugün de Adalar’da imar konusu da, turizm de sürdürülebilir yöntemlerle yönetilmiyor. Çünkü alanlar ayrıcalıklı piyasa aktörlerine bırakılmış durumda.  Elbette ki onların katılımı da önemli. Ancak katılım denen şey yalnızca piyasa aktörleri ile sınırlı kalırsa, sonuç böyle oluyor. 

Ulaşım planlaması oldu bittiye getirilmemesi gereken, çok boyutlu bir yönetim konusu. Ulaşım kararları bir yerleşim alanındaki her türlü gelişmeyi etkiliyor ve yönlendiriyor. Bu nedenle ulaşımın planlanması şehircilikte temel bir konu.

Dar bir bakış açısıyla gerçekleştiren her uygulama “çözüm” zannedilen uygulamaları kısa zamanda soruna dönüştürüyor.

Onbeş kişilik otobüsler, motorlu araç trafiğine göre düzenlenmiş yollar Adalar’ın, şehirde eşine benzerine az rastlanır bir yerleşim alanın kısa zamanda şehrin diğer yerlerine benzemesine yol açabilir.

İmamoğlu acaba durumun farkında mı?

Sayın İmamoğlu 19 Haziran Cuma günü Adalar ilçesini ziyaret etti.

Öncelikle kendisine bir teşekkür etmek gerekiyor, Adalar’ın sorunlarıyla ilgilendiği ve uygulamaları yerinde görmeye geldiği için. Ama bu görüşmede nedense sivil toplum temsilcileri yer almadılar. Özellikle onlar dışarıda tutuldular. Konuşmalarına fırsat verilmedi.

Kendisini karşılayanlar içindeki önemli bir kalabalık Büyükşehir Belediyesi’nin gerçekleştirmeyi amaçladığı toplu taşıma sistemini eleştiren sloganlar sergiliyordu. Bu nedenle kendisini karşılayan büyük bir topluluğun ulaşımla ilgili aldığı kararı neden eleştirdiklerini anlamış değil. Orada bulunan topluluğu “faytoncuların savunucuları” olarak adlandırıyor. Belli ki birileri kendisine yanlış bir bilgi vermiş, katılımı yalnızca çıkar gruplarının ayrıcalık arayışı olarak görenler tarafından.

Bu arada bir kadın kızgınlıkla “Katil Başkan” diye bağırdı. “At Katili” diye bağrışını tekrarladı. Bence büyük bir hataydı, sistemdeki sorunu İmamoğlu’na mal etmek. Bu yüzden Adalar’a bu tepeden inme ulaşım modelini monte edilmesini protesto etmek isteyenler bu sloganı benimsemediler. Ama belli ki birileri benimsemiş ve tıpkı iktidardakilerin yaptıkları gibi algı yönetimini bu slogan üzerinden gerçekleştirmeye çalıştılar. Bu topluluğu “faytoncuların dostları” olarak itham ettiler. Oysa bu çaresiz topluluğu çoktan parayla razı etmişlerdi.    

Buradaki ötekileştirilen, dışlanan topluluğun amacı yapılana itiraz etmek değildi. Yönetimin daha başarılı olması, daha iyi yönetmesi için yalnızca “katılım” talep ediyordu ve bunun için çaba gösteriyordu.

Peki katılım nasıl olur? Adalar için neyin doğru, neyin yanlış olduğuna yönetimin kendisinin tek başına karar vermesi ile olmaz. Alternatiflerinin bağımsız olarak gerçekleştirilmesi ve tartışılması gerekir. Karar alındıktan sonra “biz sizin için neyin uygun olduğunu düşündük” demekle olmaz. Yalnızca “araçların seçimi hatalı”, ya da “bu araçların tasarımı çok kötü” diye eleştirmek yerine  Adalar’ın özellikleri dikkate alınmadan dayatılan sistemi sorgulamak gerekir. Zannedersem İmamoğlu da durumun farkında. Olan oldu ama hem planlama hem tasarım için ileride yarışma düzenlemekten falan söz etti.

Adalar İstanbul için bir laboratuvar olmalı

Adalar’ın Büyükşehir’in farklı bir yönetim modelini deneyimlenmesi için, bir “pilot uygulama” gerçekleştirmesi için çok değerli bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Adalar Büyükşehir için bir laboratuvar olabilir.  “Pilot uygulama” ne demek? Başka uygulamalar için örnek alınacak, dersler çıkarılacak bir uygulama.

İmamoğlu’nun seçimlerde söz verdiği gibi “inşaata ve spekülasyona dayanan büyüme modeline karşı bir alternatif geliştirmesi” için bugüne kadar nispeten özelliklerini korumuş olan Adalar’ın uygun bir yer olduğunu düşünülebilir. Bu amaçla katılımcı bir yönetim uygulamasını göstermesi, yenilikçi bir şehircilik deneyimini somutlaştırması için bir fırsat olabileceği de.

Bu açıdan İmamoğlu’nun bu ziyaretinde Adalar Enstitüsü, ziyaretçi yönetimi, organik tarım, ekolojik onarım, kıyıların halka açılması gibi önemli konular ulaşımla ilgili bu sert tartışmaların gölgesinde kaldı. Oysa bu süreç katılımla gerçekleşmiş olsaydı, bu olumsuzlukların hiç biri yaşanmaz, İmamoğlu çok daha başarılı bir iş yapmış olurdu.

Açılışın yapıldığı gün bir de ayrıca kaymakamlığın bu araçların trafiğe çıkmasına izin vermediği açıklandı. Belki açılış günü olay başka bir mecraya çekilmek, açılış günü gerçekleştirilmek istenen gösterinin engellenmesi istenmiş de olabilir. Ancak trafik belgelerinin alınmadan açılışın yapılması da bir tuhaf. Eğer bu karar siyasi ise, İmamoğlu’nun arkasına Adalar halkını alması, katılımı önemsemesi iyi olurdu. Her konuda olduğu gibi.   

 

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Ayasofya ister müze olsun, ister cami… Ortada bir kriz var

Bugünkü Ayasofya, şehrin denizden gözüken en heybetli noktasına, Helenistik dönemden kalan Akropolis’inin, Artemis tapınağının üzerine inşa edilen üçüncü yapı. İlki İstanbul’u Roma’nın başkenti yapan Büyük Konstantin zamanında yapıldı. Pagan inanışına karşı Hıristiyanlığın zaferini simgeliyordu. 

Ayasofya bir imparatorluk yapısı. Jüstinyen tarafından yaptırılan kilise, yapıldığı tarihten (522-527) itibaren neredeyse bin yıl, İstanbul’un fethine kadar Hıristiyanlığın en büyük mabedi olarak kaldı. Bundan sonra yaklaşık bir beş yüz yıl da cami olarak kullanıldı.

Bu uzun süre içinde defalarca tamir edildi, müdahale gördü, bu sayede günümüze kadar gelebildi. 1929’da Amerikan Bizans Enstitüsü‘nün arkeologlarının başlattığı çalışmalarla kazılar yapıldı, tonlarca altının kullanıldığı mozaikler ortaya çıkarıldı. 1934 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye dönüştürüldü.

İstanbul’un fethinin 567’inci yılı vesilesiyle Ayasofya’da Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın da görüntülü olarak katıldığı bir tören düzenlendi, Fetih Suresi okundu.  Bundan sonra tekrar camiye dönüştürülmesi tartışmaları başladı.

Ayasofya’nın bir ibadet mekanı olarak kullanımının onun ziyaret edilmesini ya da bir müze olarak işlev görmesini engellemeyeceğini, hatta destekleyebileceğini söyleyebilirim.  Bu yazı sorunun başka bir yerde olduğunu göstermeyi amaçlıyor.

Ayasofya’nın yeniden fethi

Ayasofya üzerinden koparılan kıyamet boşuna değil. Müze olarak mı kalsın, yoksa tekrar ibadete açılsın, camiye mi dönüştürülsün (bir de bunun komşuda kilise olsun versiyonu var) gibi bir tartışma yaşanıyor.  Ayasofya’yı yeniden inşa edenlerin bir fikri vardı. Günümüzde onu yönettiğini zannedenlerin hiç bir fikri yok. Onlar için yalnızca bir gelir kapısı. Yapı, büyük bir şehrin nüfusunu aşan ziyaretçi sayısıyla göz kamaştırıyor.  (On Euro deseniz, yıllık dört milyon ziyaretçiyle kırk milyon eder.)  Türkiye’nin en çok ziyaret edilen ve en pahalı müzesi olarak  deyim yerindeyse bir “darphane” gibi çalışıyor. Bakanlığın tek amacı var, bu geliri daha da artırmak. Ayasofya turizm ideolojisi tarafından ele geçirilmiş durumda. Araçsal yaklaşımla, bir AVM’den bile kötü yönetiliyor. 

Bu kriz bir şehrin tarihinde bir anıt yapının nasıl bir eyleyen olarak işlev görebileceği hakkında işaretler veriyor.  Bu tartışmalar bile Ayasofya’nın nesneleştirmeye direndiğini, bir özne olarak şehrin tarihi içindeki yer aldığını gösteriyor. Onun hakkında alınan her kararın bir kriz yaratması bunun bir işareti.  Bugün ulusdevlet kalıplarıyla yeniden inşa edilen “İstanbul’un Fethi” kavramı da bunu gösteriyor.  Bunlar bastırılmış olanın belirtileri. Bu neoklasik bir devletin krizi.

İster müze olsun, ister cami, ortada bir kriz var. Krizin nedeni Ayasofya’nın devlet aracılığıyla sürekli bir şeye dönüştürülmeye çalışılması.  Bunlar sınırsız bir çabayla keşfedilmeye açık bir özne olmasını engellemeye dönük.

“Ayasofya ibarete açılsın” sözünün yalnızca siyasal bir gündem yaratmak için kullanıldığını düşünmek olayı hafife almak olabilir. Bunun arkasında başka bir mesele var. Ayasofya’nın müze olarak kalması da sorunlu.

Nasıl bu araçsal yaklaşıma karşı Ayasofya üzerine yapılan bilimsel araştırmaları ciddiye almak gerekiyorsa, bu meseleyi de almak gerekli.  Nasıl onun bir bilgi nesnesi olarak değerini anlayıp kendisini ona adayacak bilim insanları varsa, onun ibadete açılması için kendisini adayacak insanlar da var. Müzeleştirme çalışmaları ile Ayasofya’nın ellerinden alındığını düşünen insanlar dikkate alınmalı.

 Ayasofya’nın yeniden keşfi

Bugünkü Ayasofya‘nın keşfinin ise modernleşme ile gerçekleştiğini söylemek mümkün. Tarihindeki kırılma noktasının müzeleştirilmesinden (1934-1935) çok daha önce gerçekleştiğini tahmin ediyorum.

Bu açıdan önemli bir gelişme İstanbul’a Rusya Sarayı‘nı inşa etmek üzere Rus Çarı tarafından görevlendirilen İtalyan mimarlar Gaspare ve Guiseppe Fossati kardeşlerin Ayasofya’nın tamirini üstlenmeleri. 

Fossati kardeşlerin çalışmaları (1848–1849) ile binlerce yıldır bir ibadet mekanı olarak görülen yapı bir bilgi nesnesine dönüşüyor.  Daha önce bir imge olarak var olan bu anıt yapı, bu tarihten sonra üzerine gerçekleşen bir temsillerle, araştırmalarla bir mimarlık ve arkeoloji nesnesi oluyor. Bu keşif başlangıçta büyük olasılıkla öngörülmeyen bir şey. Yapıyı bir arkeolojik nesne, bir anıt olarak inşa eden bu eylemsellik biçimi aynı zamanda devlet yapısındaki siyasal bir dönüşümün de bir göstergesi. 

Bu çalışmaların Sultan Abdülmecid ve Mustafa Reşit Paşa üzerinde şöyle bir etkisi oluyor: Avrupa’da yapılan restorasyonun ilgi görmesi onların da belki de başta öngörmedikleri ama hoşlandıkları bir şey. Milli bir sorunsal içinde yer almadığı için Ayasofya ve Bizans’ın keşfi onları hiç rahatsız etmiyor. Büyük olasılıkla bu ilgiden dolayı çok mutlu oluyorlar. Yenilik böyle bir şey.

Bu keşiften önce Ayasofya’nın bakımsız kaldığı, harap halde olduğu biliniyor. Tanzimat sonrası onun yeniden keşfi aynı zamanda onu yaşatmak için vakıf sisteminin yeterli olmadığının ya da yönetsel bir sorunun işareti. Bu da yeni dönemin önemli işaretlerinden biri. Bu tamirat için ilk defa kamu bütçesi (Sultan Abdülmecid’in devlet kasası ve buraya aktarılan gelirler) kullanılıyor. Muhtemelen Fossati kardeşlerin Ayasofya’nın hemen yanıbaşında inşa ettikleri devasa Darülfünun binası gibi kamu yapılarında olduğu gibi. 

Fossati kardeşlerin temsil konusundaki tercihleri günümüze de belki ışık tutabilir: Kitabı Sultan Abdülmecid desteklediği için mozaikler yer almıyor. (Belki de Rus Çarı destekleseydi, kitapta muhtemelen dini tasvirler ağır basacaktı.)

Demek ki burada yeni olan kitap aracılığıyla Ayasofya’nın bir bilgi nesnesi olarak Avrupa kamuoyuna tanıtımı değil yalnızca. Nasıl olacağına karar verilmesi.

Ancak o tarihlerde Ayasofya’nın durumu biraz farklı. Osmanlı İmparatorluğu bir ulus devlet değil, imparatorluktu. O günün yöneticileri bugünün yöneticilerinin komplekslerine sahip değildiler.

Ayasofya gene tarihi bir dönüm noktasında

Ayasofya ister müze olsun, ister ibadet mekanı….  İster Bakanlık, ister Diyanet yönetsin, her durumda bir kriz var. Yapının devlet aracılığıyla yönetilmesi halkla arasında bir yarık açılmasına neden oluyor. Böylece sesi çıkmayanların Ayasofya’yı sahiplenme biçimi, gene aynı şiddet içinden, imtiyaz sahiplerinin soylulaştırıcı süreçlerinden geçerek kamuoyuna ulaşıyor: “Devlet onu müze olarak yönetsin.” Ya da “hayır ibadete açsın, cami yapsın.” Oysa din de kültür de iktidardan başka bir yerde konumlanmak zorunda.  Bu elbette ki ticari bir işletme olması anlamına gelmiyor. Yönetsel yapının sekülerleşmesi, devletten bağımsız olması zorunlu.

Sorunun onu neoklasik bir ulusdevlet optiği ile gören gözde (ve eylemliliklerde) olduğunu söylemek gerekiyor. Türkiye gibi neoklasik devletlerde ise anıtlar, müşterekler kamusallığı felç eden bir siyasal krizin, kavganın nesnesi olabiliyor. Milliyetçiliklerde olduğu  gibi çoğu zaman bastırılmış bir eşitsizliğin belirtisi olarak karşımıza çıkıyor. 

Günümüzdeki kriz de bir dönüm noktasında olduğumuzu düşündürüyor. Bir tarafta yapının bir dünya mirası olarak çektiği ilgi. Yabancı turistler akın akın geliyor ve geziyorlar. Bir arkeolojik nesne olarak ilgi çekiyor. Diğer taraftan bundan rahatsız olan bir çevre, onları temsil ettiğini düşünen siyasetçiler. Avrupa’da bütün katedraller (Notre Dame de Paris örneği gibi) ibadete açıktır. Bunun üzerinden bir siyasal kavga çıkmaz.  Cemaati kalmayan bir kilisenin camiye çevrildiği dahi olur. Bence sorun Ayasofya’nın müze veya cami olması değil, nasıl olduğu. Neoklasik bir devlette müze de olsa, cami de olsa kriz yaşanır. Onun taşıdığı evrensel mesajları bastırmaya, yok etmeye çalışan bir eylemlilik biçimleriyle nesneleştirilmeye çalışılır. Mesele Ayasofya’nın devlet aygıtının pençesinden kurtarılması.  O zaman ismine uygun bir işlev kazanır,  insanlar onu nasıl görürlerse görsünler, ister ibadet mekanı, ister müze her koşulda şehre hayat verir, binlerce kütüphane, binlerce üniversite gibi işlev görür.  

Bildiğimden emin olduğum tek şey bu.

Ayasofya için önemli tarihler

  • 532-537 yılları arasında Roma İmparatoru Justinyen tarafından Miletli İsidoros ve Trallesli (Aydınlı) Anthemius‘a inşa ettirilmiş.
  • 1573-1574 tarihleri arasında Mimar Sinan tarafından onarılmış ve güçlendirilmiş.
  • 1846-1848 tarihleri arasında Fossati kardeşler tarafından bir onarım yapılmış.
  • 1967’de Papa 6. Paul‘ün ziyaretinden sonra MTTB toplu namaz kılma eylemi düzenlemiş.
  • 1931’de ABD’li Thomas Withmore restorasyon çalışmalarını başlatmış.
  • 1934’de müzeleştirilmesi kararı alınmış, 1935’de dönüştürülmüş.
  • 1991 yılından beri minarelerinden ezan okunuyor, bir bölümünde namaz kılınabiliyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Yassıada’da çevre ve hafıza kırımı

Fotoğraf iç acıtıcıdır. Bir süre sonra öldürülecek bir insanı sürekli aşağılamak, son günlerinde “sen onurlu bir şekilde yaşamaya, hatta ölmeye bile değecek bir insan değilsin” demek. Bir süre öncesine kadar ülkenin başında olan, saygı gören bir insanı bu şekilde itibarsızlaştırmak…

Hem de yalnızca döverek, şiddet uygulayarak değil. Sanki normal bir durum gibi. Yassıada‘nın darbeci komutanı Tarık Güryay masasında kendisinden emin bir şekilde oturuyor.  “Düşük” Başvekil Adnan Menderes omuzları çökmüş, ayakta bekliyor. Top topu bir buçuk sene içinde iki kere görebildiği ve hayatından endişe duyduğu eşini ziyaret edebilme, merhamet dileme hakkını kullanmak için Berin Menderes, normalde bu isyan etmesi gerektiği duruma razı olmuş gibi. Fotoğrafçı hazır, bu görüntü basına servis ediliyor. Menderes’in yüz ifadesindeki ıstıraptan bu okunur.

Düzmece mahkemenin düzenlendiği spor salonu. O tarihlerde her gün yayınlanan fotoğraflarıyla hafızalara kazınan bir yer. Son buluşmamızı da orada yapmıştık. Bugünlerde sanki bu yaşanan travmanın izlerini taşıyan, geri dönüp onunla hesaplaşma zahmetine bile katlanamayan kısır bir entelektüel hayata, lanetlenmiş bir dünyada yaşamaya mahkum olmuş gibiyiz.

Tam da açılışının yapıldığı günlerde Yassıada‘da yapılan inşaatların fotoğrafları paylaşıldı. Aynı zamanda tahrip olan sualtı yaşamı belgeleyen… Yassıada’daki “tahrip edilen çevre” mesajı bana sanki bir şeyleri örtmeye, gizlemeye dönük gibi bir mesaj veriyor. Hiç öyle bir niyeti yokmuş gibi gözükse de sanki bir tür hafızakırımı işlevi görüyor. Yukarıdan bana seslenerek burada yaşananların hatırlanmasını engelleyen, baskılayan şey gibi bir his veriyor. Ne tuhaf değil mi?

Sanki çevre, arkeoloji, mimarlık… eleştiriler, olumsuzlukları sergileyen söylemler bu travmatik geçmişin yüzeye çıkmasını engelleyen araç işlevi görüyor. Bu defa söylemin karşısında iktidar var. Ya olmasaydı? Belediye Başkanı’nın söylemi gibi “düzeltici” bir işlev mi görecekti? “Halkı aldatmayalım, olayları çarpıtmayalım, buranın bir hafıza mekanı değeri yok. Yanlış bilgi vermeyelim. Menderes burada asılmadı…” O zaman iktidarın da “ha öyle mi, biz bir yanlışlık yapmışız. O zaman biz de bu inşaatları yapmaktan vazgeçelim” demesini mi bekliyorduk?

Söylemin içeriği değil, ne yaptığı önemli.  

Geçen haftaki yazımda Yassıada’ya yapılacak müdahaleye  karşı düzenlenen bir eylemde “Türkiye’de bu işi en iyi bilen kişi” olarak Adalar Belediye Başkanı tarafından davet edilip, takdim edilen müzeolog profesörün “burada ne hafıza mekanı, ne müzesi olabilir? Burada müze yapacak bir koleksiyon yok. Ayrıca buradaki binaların da hiç bir mimari değeri yok, bunların hepsi yıkılabilir” dediğini hatırladığımı aktarmıştım.

Aynı şekilde bugün tanınmış bir yandaş gazetecinin (Akşam/Kartoğlu) açılıştaki izlenimleri sorulduğunda “ilk geldiğimde yıkılmış haliyle iç karartıcıydı, zulmü anlatıyordu… Şimdi bunun izleri silinmiş, ne güzel olmuş” dediğini de. Ne tuhaf değil mi? Birisi, belediye tarafından davet edilen müze uzmanı profesör belli ki Yassıada’nın bir hafıza mekanı olarak değeri olmadığını savunuyor. Mezbelelik olarak değerlendirdiği yapıların ortadan kaldırılmasını buyuruyor. Diğeri, yandaş bir gazetenin yöneticisi ise bir taraftan Menderes ve arkadaşlarının zülum gördüğü mekanların tam da bu nedenle izlerinin silinmesinin, yıkılmasının iyi bir şey olduğunu söylüyor. Yassıada’ya akın akın turistler gelecekmiş. Türkiye’nin çektiği acılar burada yabancılara gösterilecekmiş. Türkiye’de hafıza böyle bir şey, şimdinin ihtiyaçlarına göre yeniden kurulması, düzenlenmesi gerekiyor sürekli.

Bizim mahallede hakim olan görüş ise şu:

“Yassıada’da çevreyi,  doğayı mahvettiler… Arkeolojik varlıklara zarar verdiler…

Yassıada’da şu mimarlık diye yaptıkları şeylere bir bakın… Yapılan binaların mimarlıkla bir ilgisi var mı?”

Gerçekten de  yok. Nereden baksanız her şey berbat edilmiş. Olan biten ayan beyan ortada (Burada işini kaybeden deneyimli televizyon haber programı yapımcısı Oğuz Haksever‘i hatırlıyorum) .

Herşey apaçık görünüyor, yapılan işin kötülüğünü tartışmaya bile gerek yok.

Ayrıca “AKP’den başka ne beklenir ki? Bunlar zaten çevreden, arkeolojiiden, mimarlıktan hiç anlamaz. Neymiş, Menderes’in hatırasıymış…  Onun neler yaptığını bilmiyorlar.”

Söylemlerin her biri açılmış bir yarayı yeniden kanatıyor. İyileştirmek yerine. Sanki her biri çiftdeğerliliğin haritasını çıkarmak için üretilmişler.

Eğer Yassıada’nın ülke tarihinin travmatik bir olayının mekanı olduğunu, Menderes ve arkadaşlarının işkence gördüğünü iddia ediyorsanız, o yapılan inşaatlara destek veriyorsunuzdur. Kimbilir, belki burada yapılanları beğenmeseniz bile AKP‘yi destekliyorsunuzdur.

Diğer taraftan eğer Yassıada’da gerçekleştirilen bu inşaat nedeniyle tahrip olan çevreden, yok edilen arkeolojik değerlerden söz ediyorsanız,  gerçekleştirilen mimari tasarımları, peyzaj düzenlemelerini beğenmiyor ve eleştiriyorsanız, milletin temsilcilerini, seçilmiş bir yönetimi engellemeye çalışan gizli bir darbeci dahi olabilirsiniz.

Neden hem Yassıada’nın hem sürdürülebilir ölçütlerle ve onu gerçekten demokrasi ve özgürlükler için bir önemli bir hafıza mekanı olabileceğini söyleyemiyoruz? Sesi çıkabilenler, kararları alanlar neden hep iki ayrı yöne savruluyorlar?

Apaçık ortada ve aşikar olanın,  gerçeğin muhataplarını tuzağa düşürdüğü söylenebilir. Bu hileli bir tuzak. Çeşitli gerekçelerle itiraz edip, karşı çıkarak bu projeyi engelleyebileceğini zannedenlerin de, hafıza meselesini araçsal yöntemlerle kullanan, şiddetsiz yöntemlerle ele almayı reddedenlerin de.

Totalitarizmin kaynağı zannedersem yalnızca bir tarafın değil, iki tarafın da şiddete bağımlılığı. Eğer Gezi‘deki gibi taraflardan biri eylemliliğini şiddetsizleştirirse, otoriteryanizmin ve popülizmin kucağına düşmek zannedersem o kadar zor oluyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İki tanıklık: Gezi ve Yassıada

Bu haftaki yazımda iki konuya değineceğim: Gezi‘nin 7 yılında 28 Mayıs sabahı olanlar. İkincisi 27 Mayıs günü Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından açılışı yapılan “Demokrasi ve Özgürlükler Adası”.  Aslında bir de değinmem gereken 29 Mayıs Fetih törenleri de vardı.  Ama onu defalarca yazdım. Bu sefer önceliği Gezi ve Yassıada’ya veriyorum. 

28 Mayıs’ta Gezi’de ne oldu?

Burada sözünü edeceğim ilk günle ilgili bir detay. 28 Mayıs’tan önce de yapılmak istenen projeye karşı Gezi’de bir çok gösteri yapılmıştı. 28 Mayıs sabahı da bunlardan biri gibi ağaçların sökülmesine karşı küçük çaplı bir gösteri gibi başlamıştı. Ancak sonrasında muazzam bir olaya dönüştü. Bu yazı bu dönüşümün nasıl olduğunu tartışmayı deniyor.

28 Mayıs sabahı, gece gerçekleştirilmeye çalışılan ağaçları sökme operasyonunun başarısız olmasından sonra, Çevik Kuvvet adı verilen emniyet güçleri ağaçları sökmek için çalışan kepçe adı verilen iş makinesi ile ağaçların kesilmesine karşı direnen 40 kişilik bir topluluk arasına yerleştirilmişti. 

Kalkan taşıyan ve tam teçhizatlı bu emniyet güçlerinin arkasında gene düzenli dizilişleri ile dikkat çeken yaklaşık bir o kadar da sivil bir topluluk bulunuyordu. Bu topluluğun orada neden bulunduğu zannedersem daha sonra pek sorgulanmadı. Bu sivillerin orada bulunuşu ile orada gerçekleştirilmek istenen çatışma ve polis şiddeti arasında bir ilişki olduğunu tahmin ediyorum

Kalkanlıların içinde yer alan iki emniyet görevlisi de topluluğu gazlıyordu. Bunların arkasında sivil giyimli, bej pardösülü bir kişi de gaz sıkma talimatı veriyordu. Aynı zamanda o dizili duran sivilleri bize karşı kışkırtmak için “haydi, haydi” diyordu. Ancak ne göstericilerin bir şiddet kullanma eğilimi görülüyordu, ne de o topluluğun. Şaşkın bir şekilde göstericilere bakıyorlardı. Bu sırada yanımdaki yaşlı bir kadının gaz sıkan polise “neden bunu yapıyorsun, evladım” dediğini duydum. Çünkü gaz sıkmak için bir neden yoktu, “Kırmızılı Kadın” fotoğrafının da gösterdiği gibi. 

Burada kişisel bir gözlemimi anlatmak istiyorum. Bu gözlemle birlikte zannedersem mesele daha iyi anlaşılır olacak: Yanımdaki kadını örnek alarak arkada bir oraya bir buraya gidip emirler yağdıran, gaz sıktıran kişiyi gözüme kestirdim. Ona seslenmeye başladım: “Neden bunu yapıyorsun? Gel buraya konuşalım…” Benim her bağırışımda bu kişi duymamazlıktan geliyor, başını çeviriyordu. Ama bal gibi duyuyordu. Beklendiği gibi olmadı, kavga çıkmadı. Polis barikatının içinden Sırrı Süreyya Önder de fırlayıp kepçenin üstüne oturunca, durum iyice bu kişinin kontrolünden çıktı. O zaman belki de artık yapacak bir şey kalmadığını düşünerek olsa gerek, bir anda yanımda bitti ve aynen şunları söyledi: “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” Şöyle bir baktım, acaba tanıyor muyum bir yerlerden diye. “Bilmiyorum, ama gördüğüm kadarıyla siz kışkırtıyorsunuz insanları” dedim. “Ben emniyet müdür yardımcısıyım. Biz bu sizin çevre dediğiniz işlerden anlamıyoruz değil mi” diyerek o zaman pek anlam veremediğim bir dokundurma yaptı.

Benim bu olaydaki gözlemim daha sonra başka iki konuyla ilişkili olarak anlam kazandı. Birincisi gaz sıkan polis mahkemedeki ifadesinde niye gaz sıktığını şöyle gerekçelendiriyordu: “Amirim emir verdiği için.” Bu doğru, ben de buna şahidim. Ancak ikinci bir şey daha söylüyordu: “Taşlı sopalı kavga çıktı, bu nedenle gaz sıkmak zorunda kaldım.”  Bu ikinci gerekçesi yanlış, öyle bir durum hiç olmadı. Polisin ifadesi yanlış deyip geçebilirdim.  Ancak aylar sonra İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin hazırladığı rapor açıklanınca, orada da “taşlı sopalı kavga çıktığı için gaz sıkıldığı” cümlesini gördüm. Bu belgeleri ve gördüklerimi değerlendirince aklıma şu geldi: Arkaya yerleştirilen o siviller, ki kimdiler bilmiyorum ama pek kavga edecek insanlara benzemiyorlardı -muhtemelen müteahhidin ya da taşeronun çalışanları olabilir- bu belgede yer aldığı gibi “taşlı sopalı kavga çıksın” diye oraya yerleştirilmişlerdi. Ancak başlarındaki kişinin bütün çabalarına rağmen saldırmadılar ve senaryo gerçekleşmedi. Çünkü ortada şiddet yoktu. Buna karşılık polisin uyguladığı şiddet görüntüleri hemen yayıldı ve binlerce insan Gezi’ye geldi.

Kurgulanan senaryoya göre kavga çıkacak, polis de gaz sıkarak parkı boşaltmak zorunda kalacaktı. Bunun için hazırlık yapılmasına rağmen senaryo uygulanamadı. Ne göstericilerin, ne de oraya yığılan kişilerin şiddet kullanmakla uzaktan yakından ilgileri yoktu. Bu nedenle emniyet güçlerinin uyguladığı şiddet açığa çıktı. Bu haksızlık da büyük bir ihtimalle Gezi’deki ağaçları sahiplensin, sahiplenmesin çok daha geniş bir kitlenin duyarlı hale gelmesine yol açtı.

Nitekim Gezi bildiğimiz direniş, polisle çatışma gibi bir havada hiç olmadı.     

 Yassıada gerçekten demokrasi ve özgürlükler adası olabilirdi

27 Mayıs’ta “Demokrasi ve Özgürlükler Adası” ismi verilen Yassıada‘nın açılışı yapıldı.

Bu proje ile Gezi arasında bir parça benzerlik var. Biz Gezi’de ağaçlardan söz ederken, iktidar hiç şüphesiz ki başka bir meselenin peşindeydi. Emniyet müdürünün sözleri de bununla ilgili.

Onunla ilgili de benzer bir gözlemim var.

Yassıada’yı korumak için yapılan bir eylemde mahkeme salonu olarak kullanılan spor salonunda toplanmıştık. İlk konuşmayı tanınmış bir müzeolog profesör yaptı. “Bu işi en iyi bilen kişi” diye Adalar Belediye Başkanı tarafından takdim edilen bu müze uzmanı profesör “ne hafıza mekanı, ne müzesi? Burada müze yapacak bir koleksiyon yok. Binaların da hiç bir değeri yok, hepsi yıkılabilir” buyurdu. Hayretler içinde kaldım.

Ben de konuşmamda bu yaklaşımı protesto etmek için “bu müzeyi hangi mimar tasarlamışsa, ne müthiş bir şey yapmış, her şeyi açık uçlu bırakmış. Menderes ve arkadaşlarının düzmece bir mahkeme ile ölüme mahkum edildiği bu salona bir fotoğraf, yerleştirme bile koymamış. Ayakta beklediği komutanın odasına da ne bir fotoğraf  ne de bir yazı. İşkence gördüğü oda hala duruyor ama en ufak bir bilgi yok. Hiç bir şey koymamış, bir işaret bile. Oysa benim dedem de dahil milyonlarca insan için bu mekanın bir travmatik geçmişi var. Milyonlarca insanın bu yer hakkında geçmişten gelen ya da aktarılan bir bilgisi var. Burada hiç bir şeyin yazılmamış, işaretlenmemiş olması muazzam bir müzecilik mimarisi. Düşünceyi kışkırtmak, hayali özgürleştirmek için seçilen yöntem olağanüstü” demiştim. Çünkü bu cahilliğe, bu yukarıdan bakışa zannedersem ancak mizahla cevap verilebilir.

Yaptığım konuşmanın insanları etkilediğini gözlerinden anladım. Gülümseyenler çoğunluktaydı. Mesaj anlaşılmıştı. Ancak sanki benim konuşmamın etkisinden rahatsız olmuş gibi, mikrofonu aldı, “Burası bir hafıza mekanı değil, doğa müzesidir. Tarihi çarpıtmayalım, Menderes burada asılmadı” gibi özetleyebileceğim bir konuşma yaptı güya “solcu” olan Belediye Başkanı.

Benim görüşüme göre Gezi’ye yaklaşıldığı gibi olsaydı, Yassıada gerçekten bir demokrasi ve özgürlükler adası olabilirdi. Bu büyük fırsat kaçırıldı. Öyle yapılmak şöyle dursun, dışlayıcı  bir şekilde Yassıada’nın yalnızca doğa ve arkeoloji değerleri öne çıkarıldı, düzenlenen toplantılarda. Hafızadan söz etmek iktidara destek vermek gibi yorumlandı. Dolayısıyla Yassıada’daki berbat projenin tek sorumlusu ne yazık ki iktidar değil. Keşke bu kadar basit olsaydı. Yassıada bir doğal alandır dediğimizde “iktidarın ha öyle mi, o zaman ben de bu meseleyi sorun etmekten ve projeden vazgeçiyorum” demesini mi bekliyorduk?

Bu yüzden kimse bir hafıza mekanının projesini bir inşaat şirketinin, gümrük mağazaları işleten bir imtiyaz sahibi tekelin yönetemeyeceğini söylemedi. Eğer Gezi’deki gibi diyalog kuran, kapsayıcı bir yaklaşım olsaydı, önce bu hafıza yalnızca bir siyasal grubun temsiline dönüşmezdi. En başta AKP içindeki vicdan sahibi insanlar bu hafıza mekanın korunmasına sahip çıkarlardı.

Bu arada ne benzerlik ama… Akşam gazetesinden Mustafa Kartoğlu “ilk geldiğimde yıkılmış haliyle iç karartıcıydı, zulmü anlatıyordu… Şimdi bunun izleri silinmiş, ne güzel olmuş” diyor. Müze uzmanı profesörle aynı şekilde bakıyor. Hafıza ona göre üretilmesi gereken bir kurgu… Cahit Özkan, AKP Grup Başkanı “emperyalistler, dış güçler”den söz ediyor. Sanki yerli ve milli güçler hiç darbe yapmamışlar, ne yaptılarsa hep başkaları yapmış.

Böylece rejimin karakterini belirleyen devlet iktidarı içindeki çatışmalar perdeleniyor. Tam günün anlamına uygun bir yorum. Ayrıca tarih turizminden söz ediyor, akın akın turistler gelecekmiş. Burada Türkiye’nin çektiği acılar yabancılara gösterilecekmiş, bir kez daha anlamaları için. Bu nasıl bir mağdur söylemi?

Nihayet Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yaptığı konuşmada sanki sorumluluğunu ortadan kaldırıyormuş gibi darbenin önderlerinden Alpaslan Türkeş‘i “idamlara karşıydı” diyerek göklere çıkarıyor, İsmet İnönü ve “dış güç”lerin de idamlara karşı çaba gösterdiklerini unutarak. Hafızanın iktidarla ilişkisi böyle bir şey. Duruma göre yeniden üretilebiliyor.   

Günümüzde de aynısını yapmaya çalışanlar varmış, 1960 darbesi gibi… Türkiye’de hafıza böyle bir şey, yeniden kurulması, düzenlenmesi gerekiyor sürekli. Ama bir hafıza mekanının yarattığı etki kapasitesi inşaattan değil, sınırsız bir şekilde deneyimlenen düşüncelerden, demokratik zihinsel üretimden kaynaklanır. Bu yüzden bu olay dünyada ders kitaplarına konu olacağa benziyor…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Pandemi krizi ve neoliberalizmin nekropolitikası

Pandemi krizi, üzeri örtülmüş birçok çelişkiyi görünür kıldı. Bunlardan ilki devletin özel alanı “sivil alan” olarak tanımlaması, tek sığınabilecek yer haline getirmesi.

Devletin biyopolitik denebilecek bir denetim için özel alanı kullanması yeni bir şey değil. Bu zaten bilinen bir durumdu ama pandemi bahane edilerek iyice normalleşti. Kamusal alanda artık sivil toplumun, muhalefetin varlığına izin verilmiyor. Bu aynı zamanda aykırı bir söz söyleme hakkının da ortadan kalktığını gösteriyor. Eleştiriye en ufak bir tahammül yok.  

İkinci olarak pandemi krizi ulus-devlet yurttaşlığı ile örtülmüş (inkar edilmiş) olan başka bir temel pratiğini, sınıfsal ayrıştırmayı tekrar yüzümüze çarptı.

İstanbul Üniversitesi İstatistik Araştırma Merkezi‘nin gerçekleştirdiği bir araştırma, İstanbul’da orantılı olarak üniversite mezunlarında vaka sayısının ve ölümlerin daha az olduğunu gösteriyor. Bu araştırmanın sonuçlarını merkezin direktörü Haluk Zülfikar “üniversite mezunlarının daha bilinçli ve dikkatli oldukları” şeklinde yorumluyor. Genelleme yapmak mümkün değil elbette. Ama bu araştırma pandeminin sınıf ayrımı yaptığını gösteriyor. Üniversite mezunlarının (belki daha büyük bir bölümünün) gelir durumları daha iyi. Bedenleri ile çalışmak zorunda değiller. Kalabalıktan uzakta kapalı sitelerde de yaşayabiliyorlar. Belki de yazlıklarına göç edip salgını uzaktan izleyebiliyorlar.

Nasıl savaşlarda gençlerin ölmesi savaşların yapılmamasına yol açmıyorsa, piyasalaştırılmış “ekonomi” dedikleri şey de böyle.

Devletin kamusal sorumlulukları sona ermiş olduğuna göre “ekonomi” hayatın bir gerçekliği olarak normalleşmek zorunda. Kimin yaşayacağına, kimin öleceğine karar vermek…  Pandemi krizi neoliberalizmin bir tür “nekropolitik” bir düzenleme üzerine kurulu olduğunu gösterdi.

Güney Koreli felsefeci, kültür kuramcısı, yazar Byung-Chul Han,“bu gidişle sanki daimi bir savaş halinde yaşıyormuşuz gibi, sağ kalmak nihai gerçeğimiz haline gelecek” diyor (*).

Normalleşme sürecinin neoliberal koşullardaki veçheleri 

Normalleşme döneminde iki veçhesi var pandemi krizinin: Yönetimler ya sanki pandemi yokmuş gibi yapacak ve seyahat kısıtlamalarını gevşetecekler. Pandemi krizi bir algı yönetimi ile örtülecek.

Diğer bir taraftan da belki biyopolitik denetim aygıtları geliştirerek taşıyıcıları, vakaları izole edecekler. İnsanları istatistik nesneler olarak sınıflandırıp,  otokratik bir düzen kuracaklar. Bu ikisinin aynı anda olması mümkün. Uygulamadaki gelgitlerle, belirsizlikler içinde, derme çatma yöntemler karşımıza çıkacak.

Bu da bize her konuda olduğu gibi, neoliberal bir yönetimin iki kavram etrafında, modern devlet aygıtının rasyonelini oluşturan bürokratik akıl ve piyasa etrafında nasıl yeniden yapılandırılmaya çalışıldığını gösterecek.   

Bu nedenle normalleşme denen süreci bu iki kapasite, devlet rasyoneli ve piyasa etrafında tartışmak mümkün.

1- Devlet rasyonelini oluşturan bürokratik aklın yarattığı kapasite

Krizin üst anlatıları meşrulaştırdığı söylenebilir. Onlara karşı olan inançsızlığı da şimdilik gidermiş gibi gözüküyor. Ancak bu görüntü aldatıcı olabilir.

Kriz anındaki sağlıkbilimsel meşruiyet süreç odaklı baktığımızda, çökebilir ya da gitgeller yaşanabilir. Yeni dalgalarla, felaketlerle. Koşullar aynı kalsa da otoritenin iradesi ile onu piyasa işleyişine, şartlarına göre yeniden düzenleyebilir. 

Normalleşme süreci katılımcı bir durum üzerine, yani eylemselliklerin etki analizi, bağımsız kapasitelerin harekete geçirilmesi, kamu kararlarının şekilcileşmekten uzaklaşması, yerelleşmeci şekilde geliştirilmesi üzerine mi kurulacak? 

Yoksa normalleşme bir devlet iradesi olarak mı uygulanacak? Çare bulunsun bulunmasın “kaldığımız yerden devam ediyoruz” mu denecek? Birçok alanda böyle yapıldığına göre böyle olması uzak bir ihtimal değil.

Evet, şu anda sağlıkbilimsel yaklaşımların egemenliği tatmin edici bir etki yaratıyor. Bilimin daha fazla hayatımızı belirlemesi, zorluk yaratsa da, büyüme odaklı bir gelişmeye karşı olanlar için önemli bir teselli. Ancak neoliberal sistem zaten tam da bu tür gidiş gelişler ile kendisini yeniden üretiyor. Sonuçta sağlıkbilimsel rasyonalite toplulukları “tekrar geri dönmek mümkünmüş gibi” belirsiz bir yerde bırakıyor. İçinde bulunduğumuz süreçte pandemilerle baş edebilme inancının köklü bir şekilde sarsılmakta olduğu söylenebilir.

2- Piyasa aktörlerinin kamu süreçlerine katılım kapasitesi

Bunlardan ilk akla gelen turizm sektörü. Turizm meselesinde genelgelerde yer alan koşullar kimi yerlerde çok zorlayıcı. Sokak kenarındaki küçük lokantanın, pidecinin bu koşullara göre açılma imkanı yok. Diğer taraftan İstanbul gibi bir şehirde erişilebilir kamusal alanların olmayışı insanları yakın mesafedeki sayfiye yerlerine, kıyılardaki dolgu alanlarına akmaya zorluyor. Bu akışlar nasıl düzenlenecek? İstanbul’da pandemi koşullarında bir değişiklik olmadan? Kritik olan konu bir ikinci, üçüncü dalganın daha ağır bir şekilde vurması.

“Hayat normale dönecek” deniyor. Şöyle sorulacak: “Hayat ekonominin çarkları dönmeden nasıl olabilir?” Elbette ki turizmcilerin bir örgütlenmeye, yönetimlerle ilişki kurmaya ihtiyaçları var.

Ancak neoliberal düzende sivil toplumdan anlaşılan zaten piyasa. Kamunun karşısında sermayenin bir hayırseverlik faaliyetine dönüştürülüyor.

Sivil toplumun faaliyetlere gönüllü olarak katılması bekleniyor. Bu platformlarda gönüllü gibi gözükenler ise arka planda elde ettikleri imtiyazlarla özel alanda kendi işlerini çekip çeviren aktörler. Böylece kamu imkanları ile elde ettikleri ayrıcalıkları korumak ve geliştirmek isteyen girişimciler bu gönüllü platformlara, dayanışma ağlarına dahil olarak kamusal alandaki gelişmeleri izliyorlar. Bu da merkezi yönetimin kural koyma, yerel yönetimleri yapabilir kılma vasfını yok ediyor. Normalleşme bu katılım modeli üzerine kuruluyor.

Dolayısı ile asıl sorun sektörel bir temsil ile sivil toplumun katılımının aynı potada eritilmesi. Kararların kamu ile piyasa ilişkisinden ibaret hale gelen katılım platformlarında alınması. Pandemi ile neoliberalizmin evliliğinin nasıl sonuçlar vereceğini göreceğiz.

*

(*) İspanya merkezli uluslararası haber Ajansı EFE’de yayımlanan söyleşiden Ayşen Tekşen’in çevirisi

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Neye normal diyoruz?

Sosyal medyada Covid-19 Normalleşme Planı’ başlıklı bir belge paylaşıldı. 4 Mayıs tarihli belgenin uygulanacak olan bir eylem planı olarak hazırlandığı ve Cumhurbaşkanlığı‘na sunulduğu anlaşılıyor. Bu belgede hangi yasakların ne zaman kalkacağı yer alıyor: Sosyal hayat, eğitim, ticaret, turizm, kültür, din, spor, ulaştırma, adalet… Üzerinde Cumhurbaşkanlığı forsu yer aldığına göre eylem planı resmi olmayan bir şekilde açıklanmış oldu. Ancak takvime göre de birtakım uygulamaların başlamış olduğu, bir bölümünde de farklılıklar olduğu görüldü.

Bu planda yer aldığı gibi 11 Mayıs’ta AVM’ler ve berberler, kuaför salonları açıldı. Ancak restoranlar, kafeler açılmadı. 27 Mayıs’tan itibaren yurtiçi ve yurtdışı uçuşlar, yolculuklar başlayabilecekmiş. 1 Haziran’da ise plajlar, kültür merkezleri, müzeler, sergiler. 12 Haziran’da camiler (cemevleri, kiliseler, havralar denmiyor ama herhalde onlar da olmalı). 15 Haziran’da sınır kapıları… 1 Temmuz’da konserler, falan filan… 

Bu planda tuhaf bir şekilde bu sürecin yönetimi ile ilgili taraflar, yöntemler, eylemler, konular yok. Bu süreçte örneğin yerel yönetimlerin önemli sorumlulukları var. Ancak tıpkı olağanüstü dönemde olduğu gibi, onların merkezi yönetimin temsilcilerinin altında yer almaları amaçlanmış gibi gözüküyor.

Normalleşme’nin tarafları

Soru şu: Kriz yönetiminde farklı özellikleri olan bir salgın topografyasını ortak kamu imkanlarıyla ve tek merkezden yönetmek gerekebilir. Ancak “reanimasyon” ya da “normalleşme” döneminin aynı yöntemlerle yönetilmesi mümkün müdür? Bu sürecin çok boyutlu, çok taraflı ve çok öncelikli olarak yapılandırılması gerekmez mi?

Yani “normalleşme” denen sürecin otokratik bir yönetim sürecinin sürdürülebilirliğini sağlamak için özellikle muğlak bırakıldığı düşünülebilir. Tıpkı 99 Depremi‘nden sonra merkezi yönetimin denetimi yeniden tesis ettiği uygulamalardaki gibi: 

  1. Tek özneli bir yönetim modeli tasarlanmış gibi bir izlenim veriyor.
  2. Çok katmanlı, katılımcı bir yapı tanımlanmıyor. Yerelde misyon odaklı bir organlaşma, yönetim planlarının hazırlanması, uygulanması gibi bir şey yok.
  3. İnşaat sektörü, v.s. için “eğitim programı” deniyor. Bu eğitimi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı mı verecek? Yeni işkollarının oluşturulması, yeni ürün ve hizmetlerin geliştirilmesi, yerel katılımın sağlanması, yaratıcı enerjinin seferber edilmesi için çok katmanlı, çok aktörlü ve çok boyutlu bir yerelleşme planına ihtiyaç yok mu?
  4. Neden bu eylem planı niteliğindeki çalışmanın adı Covid-19 Normalleşme Planı? Bu başlık kadar içeriği de (tek boyutlu bir yönetim biçimiyle ilgili) “reaksiyoner” bir çağrışım yapıyor. Oysa bu krizin yönetimi yapıları gözden geçirmek için bir fırsat. Yeni, umut verici, yerelleşmeci…bir program olabilirdi, pekala.
  5. Temel eksikliklerden biri de bilgi yönelimli bir süreç için harekete geçireceği kurumlar, girişimler yok. Sağlıkbilimsel alandaki çalışılan ders, çabalar izole edilmiş, sürece yansımamış.
  6. STK’lardan yalnızca “değer zincirinde oluşacak boşlukların Türk üreticiler ile doldurulması” gibi bir başlıkta söz ediliyor. Burada piyasa aktörlerinin, çıkar amaçlı kuruluşların temsilcileri, sivil toplumdan anlaşılan.

Sonuçta bu planda aktif olarak özne olabilecek bir toplum yok, temsilci olduğu varsayılan iktidarın egemenliği var. İktidarların, temsilcilerin egemenliğini sağlayan bir toplum düzeni mi? Halkın egemenliğine dayanan bir toplum düzeni mi? Hangisinden yanayız?

Baştan başlayalım: 

Acil durum yönetimi yukarıdan birtakım kararların alınmasını gerektirir. Bir Bilim Kurulu oluşturulması gibi falan.  Geçici bir dönemdir bu. Kriz anlarında bilim kurullarıyla, bürokratik bir yöntemle tepeden kararlar alınması gerekebilir. 

Peki neden hayat kriz anındaki gibi yönetilmez? Neden şöyle denmez:  Ülkeyi, şehirleri, sağlığı, ekonomiyi… bilim insanları yönetseler ne harika olurdu…”  

Kamu katılıma açılmadığı takdirde kamu olamaz. Katılım, yönetimlerin kendilerini merkezine koydukları bir süreç değildir. “Normal” hayat bu yöntemle yönetilemez. İlişkiler çok daha karmaşıktır, ilişkili ve etkileşimli olması gerekir.

Nasıl bir gelecek?

İşte tam da bu nedenle bu süreçteki katılım anlayışımız nasıl bir yönetimden yana olduğumuz hakkında bir ipucu niteliğinde. Nasıl bir gelecek hayal ediyoruz?  Otokratik bir devlet mi? “Katılım” deyince piyasaya bırakılmış bir kamusal alan mı?

Yoksa her karar aşamasında katılımı, canlıları ve cansızları nesneleştirmeyen bir bilgi üretimini mi hedefliyoruz? 

Bu kriz sonrası yaşantımızla ilgili de bir ipucu niteliğinde: Kendimiz bilerek mi yaşayacağız yoksa nasıl yaşayacağımızı bizim adımıza başkaları mı bilecek? İlkelere, bilgiye ve kurallara ihtiyaç olduğu kesin. Ancak yönetimler kitleleri nasıl görüyorlar? Yaşamlarını, eylemselliklerini planlayıp, “doğrusu bu, bundan sonra böyle yaşayacaksın”

Önce neye “normal” diyoruz, buna bir karar vermeye çalışalım.

Normal dediğimiz, şehirsel hareketliliğin tamamen çıkar üzerine kurulduğu, araçsal bir bakışın hakim olduğu, bilimin de popülist politikalarla izole edildiği, iktidar aygıtı içindeki imtiyazlı bir grubun tıpkı bir ruhban sınıfı gibi bir işlev gördüğü bir durum. Bu nedenle kamu hayatı hiç bir zaman planlanamıyor, şehirsel mekan bu imtiyaz gruplarının muazzam bir gelir transfer ettikleri bir mücadele alanına dönüşüyor.

İktidar ile örtüşen “bilimci” bir yönetimle “teokratik” bir devlet arasında hiçbir fark yok. Çünkü bilim de her düzeyde sınırsız bir deneysellik gerektiriyor. Koruma uygulamalarında, planlama süreçlerinde görüldüğü gibi imtiyaz yapıları tarafından güç ve imtiyaz ilişkilerine sabitlendiğinde bilim olmaktan çıkıyor.

Bu nedenle bu plan taslağının bize “normal” diye neoliberal ekonominin otokratik yönetim modelini dikte etmeye çalışması hiç şaşırtıcı değil.

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

9 Mayıs Avrupa Günü kutlu olsun!

“Avrupa Günü” varlığını 9 Mayıs 1950 tarihinde Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman‘ın verdiği bir kanun teklifine borçlu. Avrupa’da barışçıl ilişkilerin kalıcı şekilde kurulmasını ve bunun daha örgütlü olmasını amaçlayan bu kanun teklifi, “Schuman Bildirisi” olarak da biliniyor. Avrupa Birliği olarak kabul edilen örgütlenmenin kurucu yapı taşı olarak görülüyor. 1985 yılından beri çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.

Avrupa Birliği’nin kuruluşuna yol açan siyasal süreç dünya savaşlarının bir sonucuydu. Kalıcı bir barış hedeflenmişti. Tıpkı BM‘nin, UNESCO‘nun kuruluşunda olduğu gibi. Ancak felaketten çıkarılan dersler kimi zaman unutuluyor. Ya da zaman içinde amaçlar değişiyor.

Günümüzde de Merkel, Macron gibi Avrupalı liderler de salgının yarattığı travmadan söz ediyorlar ve sıklıkla dünya savaşlarına referans veriyorlar. Felaketin büyüklüğüne işaret etmek için.

Avrupa Birliği’nin kökenleri hakkında düşündüğümde bu mesajlarda ifadesini bulan yıkım ve felaketlerden daha fazlası olan bir şeyler hayal ediyorum. Sanki bilinçaltında da bir şeyler daha varmış gibi geliyor bana.

Başa mı döndük?

Yaşadığımız salgın koşulları ile toplu katliamları,  yıkımları getiren dünya savaşları arasında felaket olmaktan başka nasıl bir benzerlik olabilir?

Şunu düşünüyorum: Acaba savaş öncesi koşullarla da bir ilişki mi kuruyorlar? Vermek istedikleri mesaj bu olmasın?

Dedim ya, benimkisi bir hayal. Ama dünya savaşları da durup dururken olmadı.  Nedenleri vardı.

Yaşanan felaketlerden sonra bir ders çıkarıldı ve politik bir kırılma yaşandı. Küresel felaketlere yol açacağı belli olan neoliberal sistem de bu kırılmanın kırılmasıydı.  İşte bu yüzden acaba diyorum, buna mı işaret etmek  istiyorlar: “Uluslararası bir dayanışma ile yeni bir düzen kurmaya çalıştık.  Ama başaramadık. Benzer koşullara geri döndük…”  

Bu sözleri ne zaman duysam benim zihnimde beliren soru bu. Dünya savaşlarını yaratan koşullar ile bugün arasında nasıl bir benzerlik olabilir? Neoklasik dünya, kimlikleri hazır yapımlara dönüştüren milliyetçilikler, ulusdevletleşme biçimi ile, bugünün neoliberal koşulları arasında bir ilişki kurulabilir mi?

Milliyetçilik, Nazizm, Faşizm neoklasik dünyanın çelişkileri, şiddeti başka formlar kazanmış olsa da, hayaletler olarak geri döndüler. Üstelik de daha da kalıcılaşmış ve güçlenmiş bir şekilde.

Bugün bu neoklasik dünyanın kavramlarını kullansak da, kullanmasak da, kapitalist modernleşmenin o eski mantığı ve işleyişi kimi yerlerde Avrupa Birliği içinde dahi yeniden hortlamış gibi gözüküyor. Aynı Türkiye’de olduğu gibi bağımlı bir kültürel politik alan, filantropi alanına sıkışmış ve izole olmuş entelektüel üretim, imtiyazcı piyasa aktörlerine bırakılmış bir ekonomi… Her ne kadar laiklikten falan söz edilse de kamusal alan her koşulda sekülerleşmiş değil. Neoklasik dünya bütün vahşi şiddetiyle günümüze uzanmış durumda.

Neoklasik ulusdevletler sınıfsal çelişkileri perdeleyerek, iktidarla kültürel politik alanı örtüştürerek  kapitalist modernleşmenin “normal”ini temsil ediyorlardı. Günümüzün neoliberal koşulları da benzer bir “normal”i üretiyor.

En azından Türkiye gibi otokratik yönetimlerde durum böyle.  

Eğer burada bir bulanıklık varsa, işte bu da tam neoklasik dünyanın sorunu. İmgesel olanla onun yerine geçen model, yani devlet kimliğinin temsili birbirine karışması değil miydi geçmişteki çelişkileri yaratan sorun? İnsan haklarının çiğnenmesine, hukukun yokluğuna da yol açan bu değil miydi? Neoklasik dünyanın, kapitalist modernleşmenin hazır yapım imgelerinin hayatın yerine geçmesi değil miydi? Ya da bağımsız kamu politikalarının, entelektüel üretimin bastırılması, yokluğu?  Neoklasik dünya da bir bulanıklık ile kurulmuştu, imgeyle hazır yapımların, yani modellerin karışımı üzerine.

‘Şiddet kurumları’

Türkiye’nin neden Avrupa Birliği’ne kabul edilmediğini -ya da bunun neden bir hayal olmaktan öteye gidemediğini- Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş‘ın Ramazan ayının ilk cuma namazında okuduğu hutbe gayet güzel açıklıyor: Bir topluluk adına veya kendi adına nikahsız birliktelik ve eşcinsellikle ilgili düşüncelerini paylaşması elbette ki hakkı. Onun bu görüşlerine katılınmasa da, ifade edilmesine karşı çıkılamaz. Ancak Erbaş bu sözleri devlet adına dile getirdiğinde yaptığı bir önceki Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez‘in söylediği gibi “Allah adına konuşmak” oluyor.

Peki inanç konusu böyle de Türkiye’de seküler gibi gözüken alanlarda da benzer bir durum yok mu?

Türkiye’de kimi yerlerde, üniversitelerde bilim de giderek devletle iç içe gelmedi mi? Agamben‘in son makalesinde söylediği gibi dindışı olanın bir iktidar biçimi olduğu sürece rasyonel bilimsel bir talep değil, bir kült pratiği halini aldığı aşikar. Bilimin iktidar üzerinden inşası, canlıları ve cansızları, insanları ve insan olmayanları nesneleştiren bir eylem şekli.

Neoklasik dünyanın temsil çelişkisi de burada: İmgelerin hazır yapımlara dönüştürülmesi. Yani şiddet. Eğer bu şiddetle baş edilemiyorsa ortaya kafa bulanıklığı çıkıyor. Yani sınıfsal çelişkilerin inkar edildiği proto faşist kamu düzenleri. Türkiye’de olduğu gibi, bir tarafta bürokratik bilgiyi üreten şiddet kurumları. Diğer tarafta bu şiddete karşı korunaklı alanlar yaratan popülist siyasal kurumsallıklar.

Hayatın yerine geçen bir temsil. Türkiye’de siyaseti  sınıfsal çelişkinin inkarı koşullandırıyor.

Türkiye de bu yolda hızla ilerliyor.  

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

1 Mayıs ya da Türkiye’de eski normalin yeni halleri

Mutat olduğu üzere, bu 1 Mayıs İşçi Bayramı‘nda güvenlik güçleri gene gösteri düzenlemişler, 45 bin polis görevlendirilmiş. Sokağa çıkma yasağı olmasına rağmen, sendikaları, siyasal grupları temsil edecek küçük bir topluluğun harekete geçebileceğini çok iyi bildikleri halde. 

DİSK‘in Beşiktaş’taki merkez binasının kapısında önceden önlem alarak dışarı çıkmaya ve yürüyüşe geçmeye yeltenen 25 kişilik temsili korteji yaka paça göz altına almışlar. Taşıdıkları çelengi parçalamışlar. Gösteriyi bir şiddet eylemiyle taçlandırmışlar.

Haklı olarak şu soruyu sorabilirsiniz: Neden her 1 Mayıs’ta bu gösteriye ihtiyaç duyuluyor? Hele hele bu kriz ortamında bu kadar polise, araca, bariyerlere? İçinde bulunduğumuz koşullarda, sokağa çıkma yasaklarının olduğu bir günde, bir küçük anmayı engellemek için işi bu kadar büyütmenin, başka yerlere harcanabilecek kaynakları bu gösteriye tahsis etmenin ne alemi var? 

Bu şiddet gösterisinden belki birileri haz alıyor olabilirler. Ancak bu gösteri merakının nedenini anlayabilmek için önce söylediklerimi düzeltmem gerek. Polisler aracılığıyla her 1 Mayıs’ta bu gösteriyi sahneye koyan devlet. Polisler bu ülkede, başka yerlerde gördüğümüz gibi diğer emekçiler gibi, gösteri yapamazlar. Bu gösterinin amacı düzenin mantığını korumaktır.

Emekçinin ‘temsili’

Yasağın arkasındaki neden işçilerin, emekçilerin özgürce gösteri yapmaları, kendi örgütlenmeleri aracılığıyla kendi başlarına kalkıp meydanlara çıkmalarıdır. Yoksa çalışanlar, tıpkı askerler gibi, emir komuta altında, tıpkı askerler gibi meydanlara çıksalar, caddelerde yürütülseler, hiç bir sorun olmaz. Bu görüntüler onları hiç rahatsız etmez. İşte 1 Mayıs’ta yasaklanan budur.

Bu nedenle şiirinde Nazım Hikmet özgürlüğü “işçi sınıfının tulumuyla elini kolunu sallayarak sokaklarda dolaşması” olarak tarif eder. İnsanların bağımsız olarak sokaklara, meydanlara çıkabilmeleri, onları sahiplenmeleri otoriter rejimlerin imtiyazlı sınıflarının en çok korktukları şeydir. Çünkü o zaman imtiyazlı konumları sorgulanmış, otoriteleri sarsılmış olur. Anmalar otoriter bir rejimin temel ilkesini çiğnediği için yasaklanır, bu ülkede.

Buradaki mesele bir temsil meselesidir. İşçilerin, emekçilerin temsili meselesi. Onlar yönetilmeye mahkumdurlar. Onlara yalnızca talimatlar, emirler vermek gerekir, onlar ne yapacaklarını bilmezler. Sürekli denetim altında tutulmaları gerekir. Kamusal alanları düzenleyenlerin, imtiyaz sahiplerinin varsayımı budur.

Proleterleşmiş hayatlar üzerinde otoriter düzen

Şimdi gelelim diğer yasağa.

Virüs geldi, uzaktan çalışma imkanı olanlar kendi iradeleri ile, iş gücü oluşturmadığı varsayılan nüfus evlere kapatıldı.

Boğaz’da deniz kenarında gezmek yasak. Bisiklete binmek yasak. Spor yapmak yasak… Sokağa çıkmak yasak. Ama çalışmak serbest. Çalışmak özgürleştiriyor, toplu taşıma araçlarına binebiliyorsunuz. Hatta bir servis aracının arka kabinine toplu olarak sığışabiliyorsunuz. İşçiler de fabrikalara.

Bugünlerde gördüklerimiz hem devletin işleyiş mantığı hem de kriz sonrası oluşacak “yeni normal”in inşası ile ilgili de bir ipucu niteliğinde olabilir.

Issızlaşmış sokaklara çıkmadan da özgürlük talep edebilir mi? Her zaman olduğu gibi eşitsiz durumlar, ötekileştirilen insanlar var. Avrupa‘da yönetimler parklara, deniz-nehir kenarlarına çıkmayı teşvik ediyor, sağlıklarını koruyacaklarını düşünerek insanların. Çalışanları ise koruyor. İstanbul‘da ise bisiklete binenleri, ormanda yürüyenleri zabıta kovalıyor. Niyeymiş? Yasakmış. Kamu kendi kendisine yasak uyduruyor. Tercih bu ikisi arasında: Size ne yapmanız gerektiğini söyleyen bir yönetim ve proleterleştirilmiş bir hayat. Ya da sizi öğrenmeye, sorumluluklarınızı üstlenmeye teşvik eden bir yönetim.

Kendimiz bilerek mi yaşayacağız yoksa nasıl yaşayacağımızı bizim adımıza başkaları mı bilecek? İlkelere, bilgiye ve kurallara ihtiyaç olduğu kesin. Ancak yönetimler kitleleri nesne olarak mı görecekler? Yaşamlarını, eylemselliklerini planlayıp, böyle mi yaşayacaksın diyecekler?

Diktatörlükler, her ne kadar şiddetle kamusal hayatı düzenlemeye çalışırlarsa, o kadar da çaresizdirler. Proleterleştirilmiş bir hayat yönetimlerin de aklını felç eder. Bu yüzden otoriter yönetimlerin ne yaptıklarını bildikleri söylenemez. Doğayı, şehri, canlıları ve cansızları nesneleştirirler. Otoriter düzenler proleterleştirilmiş hayatlar üzerine kurulur. Şehirlerin hali bunu göstermiyor mu? Ama bu durumda da şehirleri yönetebildikleri söylenebilir mi? Peki böyle bir devlet nasıl yönetilir? Daha doğrusu bu krizi nasıl yönetebilir?

Cevabı şu: Tesadüfen geliştirildiği söylenemeyecek bir yöntemle: Ötekileştirerek. Bunu bilerek, hesaplayarak yaparlar. Bunun son bir örneğine de geçtiğimiz hafta tanık olduk. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş,  Ramazan ayının ilk cuma hutbesinde LGBTİ+ bireyleri hedef aldı, kötülüklerin ve salgın hastalıkların kaynağını eşcinsellik ve nikahsız yaşam olarak gösterdi. Bunun üzerine Ankara Barosu ve Diyarbakır Barosu birer açıklama yayımladı. Açıklamalar nedeniyle her iki baronun yöneticileri hakkında Türk Ceza Kanunu‘nun (TCK) 216/3 maddesi kapsamında, halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağılama suçundan soruşturma başlatıldı.

Dediğim gibi iktidar etrafında yuvalanan bu imtiyaz çevresi bunu bilerek ve hesaplayarak yapıyor. İktidarın önde gelenleri ise sanki danışıklı yapılıyormuş gibi, dini değerlerin aşağılandığını, Müslümanlığın ötekileştirildiğini iddia ettiler, eleştirenleri faşistlikle suçladılar.

İktidar olmanın anlamı

İktidarın eleştirilerin üzerine bu kadar saldırganca bir şekilde gitmesi önemli bir kurumsal hafızanın göstergesi. Belli ki bu konuda bir hassasiyet var. Ekonomik koşulların ağırlaştığı bir dönemde eski yöntemlerin sürdürülmesi.

Ali Erbaş’ı eleştirirseniz, kutsal değerlere dil uzatmış oluyorsunuz. Karışıklık şuradan kaynaklanıyor: Diyanet İşleri Başkanı bir kamu görevlisi. Dolayısı ile Allah ile inananlar arasına girmiş oluyor kendileri.

Mutlaka çok iyi biliyor ki insan hakları savunucuları eşcinsellerin ötekileştirilmesine karşı çıkacak. İktidar da bunu dini inançlara, değerlere  saldırı olarak gösterecek…

Elbette ki bir kişi ya da bir topluluk kendi inancı gereği eşcinselliğe karşı olabilir. Laik bir devlette kendi yaşam tarzını, cinsel hayatını kendi inancına göre düzenleyebilir. Devletin de onun bu hakkını, tercihini koruması gerekir. Ama bunun tersini düşünen varsa, aynı şekilde onun bu hakkını da, yaşama hakkını koruması gerekir. Azınlıkta da olsa.

İslami kurallara göre cinsel hayatlarını düzenleyenlerin de kendi yaşam tarzlarını sonuna kadar savunmaya hakları var. Kimsenin onların cinsel hayatlarına karışmaya hakkı olmadığına göre.

Türkiye’nin eski normalinin de, yeni normalinin de bu karışıklık olduğunu düşünüyorum. İktidar olmak, Türkiye Cumhuriyeti‘nin bir cumhuriyet olduğunu unutmak anlamına geliyor. Türkiye bir türlü ulusdevlet olamıyor çünkü bu imtiyaz sahipleri özel alanı sürekli devlete taşıyor. Çünkü kendi ayrıcalıklı varlıklarını başka yöntemlerle yeniden üretme, eylemselliklerini dönüştürme kabiliyetleri yok.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Yeni normal’ dedikleri neo-liberal dünyanın hayaleti mi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, salgınla ilgili açıklamasında “Amacımız önlemleri en titiz şekilde uygulayarak salgının seyrini ülkemizin Ramazan Bayramı sonrası normale dönüşüne imkan sağlayacak seviyeye indirmiş olmaktır” demiş. “Tüm bakan arkadaşlarımıza, bu konuda gereken ikazları yaptık, talimatları verdik” demesinin ardından, bakanlıklarda “normalleşme” ile ilgili planlamalar başlatılmış. Sağlık Bakanı Koca ise daha temkinli bir açıklama yapmış. “Bayram ve sonrasında kademeli olarak normalleşme sürecine geçebilmemiz ilan edilen tedbirleri sıkı uygulamamıza bağlıdır” demiş.

Sağlık Bakanlığı’nın verileriyle hazırlanmış bu “Yeni Normal”in ne zaman, nasıl olacağına dair varsayımlara dayanan takvime bakıyorum.  Bu takvime göre, “yeni normal” Bayram‘dan sonra oluşacak. Toplu yerler kullanılmaya başlanacak. Kültür ve Turizm Bakanlığı da bir eylem planı hazırlamış. Orada müşterek alanların nasıl kullanıma açılacağından falan söz ediliyor. Peki yerelde, hayatın içinde bunu kim yönetecek? Valilikler, kaymakamlıklar gibi gözüküyor.  

‘Depremin afete dönüşmesi stratejisi’

Bu tarihte ne olacağını bilmiyoruz. Ayrıca gelişmeler grafiğine baktığınızda dehşet verici bir durum olduğu görülüyor. Ölüm, vaka sayıları resmi bir varsayım olarak sabitlenir gibi olunca “normal”e geçiliyor. “Plato” adı verilen bu tepe noktada seyredeceği varsayılıyor. Bu varsayım bile dehşet verici. NYT’da yayınlanan bir makale ise epey düşündürücü. “Vefatlar gizleniyor olabilir” diyor. Korkutucu olan asıl bundan sonra salgının İstanbul gibi şehirlerde öngörülenlerden daha büyük bir felakete, yıkımlara yol açma ihtimali. İstanbul’daki ölümlerde son iki sene ile karşılaştırıldığında beklenmedik, neredeyse yüzde yüzlere yaklaşan bir artış var. Kaotik, insanların üst üste yaşadığı bir şehirde bu durum yıllarca sürebilir. Yönetimler de bunun farkında olmalı ki, bu bilgiyi saklıyorlar.

İstanbul’un durumu kaçınılmaz olarak bir kafa bulandırma stratejisi üzerine kurulu. Bu yönetim stratejisi depremin afete dönüşmesine benzetilebilir. “Depremi engelleyemeyiz” diyen zihniyet aslında tepeden inmeci, süreç odaklı olmayan bir yönetim mantığını ele veriyor. Fay hatlarının, depremin tarihselliğinin bilinmesinin bu nedenle, süreç üzerinde bir etkisi olmuyor.  Yalnızca ölüm travması gibi bir hafızadan silme etkisi yaratıyor. Yaşamak için unutmak zorundasınız.

“Her şey yolunda” derken vaka sayısı 30 binlerden 100 binlere çıkıyor, on gün içinde. Yönetim “normale geçiyoruz” mesajı veriyor. “Yeni Normal” denince gizlenmiş bir “sürü enfeksiyonu” stratejisinden mi söz ediliyor?

Yeni Normal’ yoksa ölümle damgalanmış hayatlar mı?

Duvar’daki yazısında Ceren Acun  “ölümle damgalanan” hayatın nasıl işaretsizleştirildiğini çok güzel anlatmıştı. Bu, “Yeni Normal” adı verilen dönemin de başat politikası olacağı benziyor. Zannedersem “Eski Normal” bu korkuyu savaş alanından gündelik hayatımıza taşıyordu. Şimdi neden her yer, bütün ülke bir savaş mahalli gibi olmasın? Salgın nedeniyle İnfaz Yasası‘nda yapılan değişiklik ile bu zaten kanıtlanmadı mı? Ortak kavramlar zannettiğimiz hukukun, kamu sağlığının egemenin intikam duyguları, ötekileştirme unsuru olarak hukuksuz bir cezalandırma aracı olduğu bir anda gözler önüne serilivermedi mi?

Tipik bir örnek “vantilatör” (pervaneli olandan ayırt etmek için “ventilatör” deniyor, böylece Türkçemiz bir kelime daha kazandı) töreniydi. Kuzey Kore liderinin yaptığı gibi babanın gözü, talimatları ile yürütülüyor operasyon. O sırada, on gün içinde açıklanan vaka sayısı iki misli artmış, boğularak ölenler unutulmuş. “Türkiye salgının daha ilk gününden aldığı tedbirlerle” zaten sorunu çözmüş. Savaşlarda hep ölenler olur, ama komutanlar kazanır. Bu nedenle ölenlere, acılarla kıvrananlara, kölelere sorulmaz. 

Geleceğin “Yeni Normal”inin geçmişte köleler için belirtik halde olan (ötekiler, askerler, maden, inşaat işçileri… ) bu savaş gerçeğinin hayatı kapsayıcı otoriter bir yönetim düzeni üzerine kurulması kaçınılmaz olabilir. Bu yeni bir durum değil. Başkanlık sistemine geçildiğinden beri bu “Yeni Normal”i zaten her alanda deneyimliyoruz. Entelektüel dünyayı devlet iktidarının içine alan neo-klasik rejim zaten halk için neyin doğru olduğunu kendisi tayin ediyordu. Yalnızca bunun adı konmuş oldu. Gerçeklik bir kurgu olduğuna göre, bu kurgu da devlet aygıtı tarafından bir kere daha “ölümle damgalanarak” yeniden kurgulanabilir. Önemli olan hayatın kurgulanmış olması değil, kurgulamanın artık tek merkezli hale gelmesi. Nasıl geçmişte ekonomi doğanın, kaynakların her şeyin araçsallaştırılmasını gerektiriyorsa. Bugün ölüm de bu ekonominin bir parçası.

Savaşın hayatın içine taşınması, her yerin savaş alanı ilan edilmesi ihtimali diyebiliriz buna. Bu Roland Barthes‘ın fotoğrafla ölüm arasında kurduğu bağlantıyı hatırlatıyor. Yol kenarlarına düzensiz bir şekilde asılmış gülümseyen gençlerin fotoğraflarını görmüştüm. “Vatan için seve seve canlarımızı feda ederiz”  diyordu sloganlar. Öl deseler, ölmeye hazırdılar. Poz verdiklerinde öldüklerini bilmiyorlardı, yaya geçidi parmaklıklarına asılan fotoğraflarında. Bilseler acaba gülümseyerek bakarlar mıydı bize?

İşaretsizleştirilen hayatlar

Bilmek, bilmemekle eş anlamlı, ya da tersi. Onların ne düşündüklerini bilmiyoruz. İktidar işaretsizleştirdiğini, köleleştirdiğini kendisine nasıl dahil ediyor, görüntünün arkasında gizlenmiş olan yer orası. Gerçek simgesel. Gösterdiği şey ve gördüğümüz şey. Aldatıcı çünkü gösterdiğinden başka bir şey üzerinde gerçekleşiyor. Milliyetçilik ters bir görüntü veriyor. Ulus-devlet kapitalizmin kendisi değil, onun yok ettiği, bir tür geçmişin hayaleti gibi. Kimlik kimliğin yok edicisi.

“Ölümle damgalanmak” zannedersem böyle bir şey. Herkes travmatik olanı, gerçeği biliyor. Ama unutmak, hatta bütünüyle hafızadan kazımak gerekiyor. Böylece ölümün şiddeti iktidarın şiddeti ile birlikte hareket ediyor. Bu yüzden zannedersem sokaklarda yankılanan hoparlör sesleri, geleceğin, “Yeni Normal”in hangi değişmez ritüellerle kurgulanmakta olduğunu ifade ediyor.

Yeni yerelin katılım eylemsellikleri ile başlamamız zorunlu  

Soruyu tekrar soralım: “Yeni Normal” nasıl olacak?  Neo-liberal dünyanın hayaleti yeniden, bir zombi gibi ortalıkta dolaşmaya başladı. 

Zaten kapanma döneminde bir yerlere saklanmıştı. Ama şimdi algı operasyonu ile şimdi kamusal alanlara çıkmaya hazırlanılıyor. Onu tekrar tek “normal” yaşam biçimi gibi göstermeye. Sahiden ne olacak bu kadar otel, bu kadar restoran, bu kadar yarım kalmış inşaat? Otomobiller, otobüsler, uçaklar ne olacak? Yönetimlerle ahbap çavuş ilişkileri ile imtiyaz sahibi olmuş, kamusal alanları işgal etmiş yatırımcılar ne yapacak? Piyasa aktörlerine teslim olmuş, bundan nemalanan merkezi ve yerel yönetimler zannediyor musunuz ki bu “Yeni Normal”de eskisinden farklı bir yönetim kabiliyeti sergileyebilecekler?

İmtiyaz sahipleri, kariyer fırsatlarını tekellerine alanlar elbette ki bu sistemi sorgulayamazlar, değiştiremezler. Bunu onlardan beklemeyin. Yeni, yaratıcı planlarla, tekniklerle yereli ilişkiye sokacak olanlar onlar değil. Bütün iş kollarında, inşaatta, turizmde, her alanda yerelle ilişki kuracak yeni bir yaratıcı girişime ihtiyaç var. Bu da ancak çok yönlü politik girişimlerle ve düşünce, fikir üretiminin bağımsızlığının kamu tarafından desteklenmesi ile mümkün olabilir. Piyasa ve iktidar bağımlısı aktörler süreç odaklı, ilişki kuran bu yeni yereli canlandıramazlar. Onlar ancak ve ancak cesetler üzerindeki larvalar gibi yereli kemirirler.

İşte tam da bu nedenle farklı bir yerelin katılım eylemsellikleri ile başlamamız zorunlu.

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İmamoğlu’ndan farklı bir şey yapmasını bekliyorum

Büyükşehir‘in yardım toplamak için açtırdığı banka hesaplarının bloke edilmesi (ve soruşturma açılması) bana 17 Ağustos 1999 felaketinden sonra olan benzer bir olayı hatırlattı. Özetle anlatayım: 17 Ağustos sabahı, henüz devlet harekete geçmeden, çok sayıda gönüllü insan bir araya gelerek, kendi imkanları ile bir Koordinasyon Merkezi oluşturdular. Afet bölgesinde de üç ayrı yerel merkez kurdular. İDO’nun deniz otobüslerini kullanarak bölgeye acil kurtarma ekiplerini, sağlık malzemelerini göndermeye, haberleşme sağlamaya, bütün televizyon kanalları ile bilgi paylaşmaya başladılar. Havalimanından gelen binlerce uluslararası kuruluş temsilcileri, yardım malzemeleri yönlendirildi, geçici üç hastane kuruldu. Bu Koordinasyon Merkezi o kadar önemli bir rol oynadı ki, bir anda devletin, kamu kurumlarının çöktüğü, enkazın altında kaldığı koşullarda muazzam bir işlev gördü. Bütün televizyon kanalları her saat başı güvenilir bilgileri buradan aldılar. Japon İmparatoru’nun başdanışmanlarından, NATO’nun tepesindeki Amerikalı orgenerale kadar kim varsa, bilgi almak için bu merkeze geldiler, birlikte çalıştılar.

Bu merkezi kuran gönüllüler kendi imkanlarını kullanıyordu, uluslararası görüşmelere açılan telefonların faturalarını, mekanların kiralarını kendi ceplerinden ödüyordu. Daha sonra bu çalışmalara katılan STK’lere yurt içinden ve dışından destekler akmaya başladı. Bu kuruluşların kullandıkları bütçelerin kamununkinden çok daha hesap verebilir, yerinde kullanıldığı görüldü. Kamu hiçbir işi başaramazken; doğrusunu söylemek gerekirse kaynakları, yardımları, araçları çöpe dönüştürürken, bu gönüllülerin yönettikleri küçük bütçelerle büyük işler başarıldı. Afetten sonra bir mucize ortaya çıktı. Bunu gören merkezi yönetim kısa bir süre sonra beklenen refleksini gösterdi. STK’lerin hesaplarına el koydu, bölgeye girişlerini bile yasaklamaya kalktı.   

Bunun üzerine 200 STK’nin imzasıyla Türkiye’de yayınlanan bütün gazetelerin ücretsiz olarak tam sayfa bastıkları bir duyuru hazırlandı. Bu ilanda doğrudan Cumhurbaşkanı’na (Süleyman Demirel) sesleniliyor ve  “Devlet olarak afet çalışmalarına katılan STK’leri yasaklayacağına onlara teşekkür et, çalışmalarda işbirliği yap”  deniyordu. Bunun üzerine ertesi gün Cumhurbaşkanı basının karşısına çıktı ve “Afet çalışmalarına katılan STK’lere, gönüllü insanlara devlet adına teşekkür ediyorum ve devletin onlarla işbirliği yapacağını teyit ediyorum” dedi. Bu ilanda ne deniyorsa, Cumhurbaşkanı aynen söylemişti.

Katılımın tam zamanı  

Bugün İmamoğlu’nun da aynısını yapmasını öneriyorum: STK’leri yanına al ve afet çalışmalarını birlikte yönet. 99 Depremi’nde Büyükşehir Belediyesi otobüslerini, depolarını STK’lere kullandırdı ama doğrusunu söylemek gerekirse hiç bir iş yapmadı. Binlerce çalışanı, muazzam bir bütçesi vardı ama katılımın nasıl olacağını, nasıl çok öncelikli bir durumu yöneteceğini bilmiyordu. Yapısı aynı devletinki gibi fragmante olmuştu, hantaldı, ilişki kurma kabiliyeti yoktu. Bürokratik, öncelikleri farklı olan, yalnızca imtiyaz yaratıcı bir aygıttı. Madem bugün İmamoğlu sürekli katılımdan söz ediyor, işte bunu göstermenin tam zamanı.   

Dikkat ederseniz iktidarın sözcüleri “yaşanan sorunun küresel, mücadelenin ulusal” olduğunu söyleyip duruyorlar. Bu sözün nereye dokunduğu belli, yerelin önemini kavramadıkları açık. Meseleyi nasıl kavradıklarına, nereden gördüklerine işaret ediyor. Bugün yaşanan kriz(ler)in ve ileridekilerin tam da bu noktadan başlayarak yönetimleri zorlayacağını düşünüyorum. Evet, şimdilik virüs dışarıdan gelmiş gibi gözüküyor. Ancak yayıldıkça mücadele hem küresel olacak hem de sonuna kadar, her boyutuyla yerel olmak zorunda kalacak.

Kimilerine göre doğa dediğimiz şeyin de insan üzerinde etkileri olduğu bir çağa girdik. Geçmişte doğa değişmeyen, kendi kendisini tekrarlayan bir fon olarak algılanıyordu. Bugün bunun büyük bir yanılsama olduğu görülüyor. 

Milyonlarca virüs türü salgınlar yaratmak üzere kapıda bekliyor. İklim krizi, doğal kaynakların yok edilmesi, tükenmesi; erişilebilir temiz suyun kalmaması, havanın kirliliği yanında mikroskopik varlıklarla hiç beklenmedik etkileşimler insanların yaşamı üzerinde büyük bir tehdit oluşturuyor.

Nasıl virüs farklı bünyeleri farklı şekillerde etkiliyorsa, bu şehirler için de böyle. Eğer şehirler dayanıksız ise örneğin, depremler bir faciaya dönüşüyor. Salgınların etkileri şehirlerin, insan yerleşimlerinin durumu ve doğaya verilen zararlar ile ilişkili. Virüsün insan vücudunda öldürücü etkiler yaratması nasıl altta yatan nedenlere bağlı ise, insan yerleşimlerini vurması da onların kırılganlıklarına bağlı.

Şehirlerin, özellikle neo-liberal dönemde afetlere karşı neden kırılganlaştığını anlamaya çalışırken İstanbul gibi şehirlerin nasıl bir dönüşüm geçirdiğini sorgulamakta yarar var.

Soruşturmanın ardında yatan

Ne tuhaf değil mi? Türkiye’de belediye başkanları, çalışanları kayıt dışı olarak muazzam paralar alabildiler. Bunları herkese göstere göstere kendi siyasal kariyerleri, yakınları adına kullanabildiler. Bunlarla ilgili olarak hiçbir soruşturma açılmadı. Üstelik bu paraları bağış olarak almadılar. Karşılığında haksız kazançlar sağladılar. Hukuku çiğnemekle kalmadılar, halkın daha çok yoksullaşmasını, çevrenin yıkımını sağladılar.

Ama hiçbir hukuksuzluğa alet edilmeden, insanların rızasıyla toplanacak yardımları yararına olacak bir şekilde kullanmaya kalktıklarında haklarında soruşturma açılabiliyor. Neden soruşturma açılabiliyor? Amaç, görünüşte siyasal rakibinin hizmet etmesini engellemek. Bu anlaşılıyor, evet. Ancak bu görüntü bizi yanıltmasın. Mesele yalnızca bu değil. Sorun böyle algılanıyorsa, mücadele de eksik kalır. Burada beklenmedik bir başka hassasiyetin neden oluştuğu belli: Şehirleri bu hale getiren, dinamiklerini askıya alan politikaları yeniden üretmek.

Büyükşehir işlevini yerine getirsin

Artık yerel yöneticilerin hangi siyasal görüşten olursa, olsun yerel yönetimi üstlenecek bir strateji izlemeleri gerekli. Çünkü depremlar, salgınlar gibi büyük felaketler kapıda. Şehirlerin siyasal kamusal alanını ulusalcı bir zihin dünyası, bir merkez ve onun eylemsellikleri üzerinden kurdular ve şehri bu mücadelelerin bir aracı olarak kullandılar. 

İmamoğlu’nun farklı bir şey yapmasını bekliyorum. İstanbul Valiliği yalnızca merkezi yönetimle ilişkileri, bağı kurabilir. Ama şehir ölçeğindeki gelişmeleri İstanbul izlemeli, kararları da merkezi yönetimle koordinasyon içinde almalı. Siz Büyükşehir’in katılımcı bir şekilde çalışmasını bir sağlayın, halkı arkanıza alın. Bakalım merkezi yönetim sizinle iş birliği yapmadan kalabilecek mi?

İstanbul’un planlarını kim hazırlıyor? Hükümet mi? Hayır, İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Peki bu planlarla afet yönetimi arasında bir ilişki yok mu? Var, hem de bire bir. Peki neden mahallelerde çalışmıyorlar?

“Salgınla ilgili ne gerekiyorsa, her şey yapılıyor” deniyor. Hayır, yapılmıyor. Burada bir sorun var. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu krizin yönetiminde tayin edici bir rolü olmalı. Yönetimi üstlenmesi gerekli. Belediye bir şube değil ve sorumluluğu Valilik gibi merkezi yönetimin aldığı kararların uygulanmasından ibaret değil. İşi yereldeki bütün kapasitelerin yönetimi: Kent konseylerini çalıştır. İlçeler bazında da yerel kurullar oluştur, mahalli ağlarla bağlantılar kur.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Görünmeyen düşman virüs mü yoksa felaketi yönetemeyen yapılar mı?

Ancak iki günlük bir sokağa çıkma yasağı ilan edildi diye iki saat öncesinde binlerce vatandaşın itiş kakış fırınlara, marketlere saldırması, yumruk yumruğu kavgaların çıkması, bunca derdin yanında bir de kendi canını ve başkalarınınkini hiçe sayması neyi  gösterir?

“Vatandaşın devlete güvenmediğine” diyeceksiniz, biliyorum. Çünkü gece yarısına doğru sokakları dolduranlar muhtemelen yasağın kalıcı olacağını ve hazırlıksız yakalandıklarını düşünüyorlar. Bir arkadaşım şöyle bir mesaj paylaşmış: “Haberi duyar duymaz karşıdaki küçük market açıktı, hemen fırladım ve ne bulduysam aldım. Bir dakika içinde arkamda kuyruk oluştu.”

Vatandaş yasağın iki günle sınırlı kalmayacağını düşünüyor. Ancak anlaşıldığı kadarıyla bu güvensizlik karşılıklı. Devletin de vatandaşına hiç güvenmediği çok açık.

Bakan’ın her akşam yaptığı açıklamada sanki dilinin altında bir şey var. Konuşmasında vatandaşlara sözlerimi dinleyin çağrısı yapıyor. Ama yasaktan söz etmiyor. Belli ki bir panik ihtimaline karşı duyurunun geç saatlere kalması amaçlanıyor. Ama bu daha tehlikeli değil mi?

Birkaç gün önce, güneş yüzünü gösterince polisin yeşil alanda yürüyüş yapan bir çifti siren çalarak kovaladığına tanık oldum. Hoparlörden “kaçma, gel buraya” diye anons yapılıyordu. Ürkütücü bir durum. Peki suç bunun neresinde?

Bu hafta sonu yasağının da bir “teftiş yasağı” olabileceğini düşünüyorum. Yasak hafta sonu ile sınırlıysa, ne amaçlanıyor? Pazartesi sabahı gene toplu taşıma araçları, işyerleri kullanacaksa? Askerlikte komutan teftiş yaptığında gösterilmek için dolapta saklanan, kullanılmayan diş fırçası, sabun, havlu, yastık kılıfı, çarşaf vardır ya onlar gibi. Dolaplarda dokunulmadan dururlar. Kullanılmak değil, itaat edildiğini göstermek için saklanırlar. Yasağın gerekçesi şu olabilir:  “Havalar güzel, vatandaş evde durmayacak, gezmek için parklara gidecek. Sonra bu görüntüleri televizyonlar verecek. Bunu gören büyüklerimiz de vatandaş itaat etmiyor diyecek.  Belki de yasağın nedeni hafta sonu, güzel havalarda devlet otoritesinin çiğnenmediğini göstermek. Normalde vatandaşlar virüs kaparlarsa yapacak bir şey yok. Ama devlet otoritesini dinlemediklerini gösteriyorlarsa, işte ona müsaade edilemez!”

Mevcut yapılar ne kadar güvenilir?

Toplulukların devlet kurumlarının belirlediği “rasyonel akıl” ile ilişkileri hiç şüphesiz her zaman üzerinde düşünülmesi gereken dikkat çekici bir konu olmuştur, Türkiye’de. Salgınla ilgili ortaya konan önlemler paketinin ilk maddelerinden biri de KDV indirimi yapılarak uçak biletlerinin ucuzlatılması ve seyahatlerin teşvik edilmesiydi. Sorunu çözdüğünü zannettiğimiz yapıların sorun yaratıcı olduğunu görüyoruz.

Cumhurbaşkanı “görünmeyen bir düşmanla savaşıyoruz” dedi, son açıklamasında. Peki bu görünmeyen düşman bir virüs mü, yoksa onu bir felakete çeviren yapılar mı?

Virüs sağlıkbilimsel bir nesne olarak biliniyor. Doktorlar, hemşireler, sağlık personeli bu salgınla mücadele etmek, hastaları yaşatmak, iyileştirmek için çırpınıyorlar. Araştırmacılar onun yapısı, aşılar, ilaçlar üzerinde çalışıyorlar. Peki ya devletler, her boyutuyla, kurumlarıyla bu felaketi yönetebiliyorlar mı?

Virüs insan vücudundaki hücrelerle ilişkiye geçtiğinde yaşayabiliyor, çoğalabiliyor. Virüsün insan hücreleriyle ilişkiye geçtiğinde varlığı tanınıyor ya da nasıl ortaya çıkıyorsa, afet yaratması için de yapılar ile ilişkisinin olması gerekiyor.  Virüsün tek başına dünyayı değiştirme kapasitesi yok. Virüs sosyal ve mekansal yapılarla, eylemselliklerle ilişkiye girerek var oluyor. Örneğin son yüzyılda şehirlerde yaşayan insan nüfusunun oranı on kat artmamış olsa, küresel ısınma, yüksek yoğunluklu şehirleşme, endüstriyel hayvancılık gibi gelişmeler yaşanmamış olsa, büyük olasılıkla diğer milyonlarca mikrobiyolojik varlık gibi bu virüsten haberimiz bile olmayacaktı. Dolayısı ile bilim bize virüsün tıpkı bir fotoğrafını çeker gibi bir anlık görüntüsünü veriyor, tam da insan dünyası ile ilişkiye girdiği, karşılaştığı aşamada.

Bu nedenle, bu virüsü, tıpkı deprem gibi bir “sosyal-yapım” olarak niteleyebilir miyiz? Burada kast ettiğim elbette ki bu virüsün laboratuar koşullarında üretilmiş olma ihtimalinden falan söz etmek değil. Virüsün belli koşullar, yapılar, eylemlilikler olmasa, varlığını bile bilmeyeceğimiz, kayda bile geçmeyeceğimiz çok açık.

İnsan faaliyetleri ve sosyal yapılar

Virüsü sosyal yapılardan, durumlardan bağımsız olarak ele almak mümkün mü?

Bu zannedersem pek mümkün değil. Çünkü nasıl bir etkisinin olabileceğini ancak bir nesne olarak değil, bir fail olarak ele aldığımızda anlayabiliyoruz.  Tıpkı bir deprem sonrasında olduğu gibi. Ancak bu sağlıkbilimsel nesnenin tıpkı depremdeki gibi bir özelliği var: İnsan faaliyetleri, sosyal eylemlilikler sonucunda ortaya çıkmak.

Nasıl depremin bir nesne olarak bilgisi, fay hatlarının yerleri, şiddeti önemliyse. Her depremden sonra fay hatlarının yerlerini yeniden öğreniyoruz ve bilgi sahibi oluyoruz. Ancak onun bir fail olarak nasıl bir işlev gördüğünü bilinç dışına itiyoruz. Çünkü bu anlık görüntüde görebildiğimiz yalnızca sonuçları.

Yani insanların, daha doğrusu sosyal yapıların yarattıkları bir ortamla karşılaşmak gibi. Yoksa, böyle bir karşılaşma olmasa, belki milyonlarca bilmediğimiz mikro mahluk gibi bize görünmeyecek ve büyük ihtimalle onun farkında bile olmayacağız.  Tıpkı keşfedilmemiş niceleri gibi.

Bu nedenle devlet insanları, insan olmayanları nesneleştirdikçe kendisi de akıldan yoksun kalıyor.

Örneğin bildiğimiz siyasal mücadelelerin alanı olan İstanbul‘daki durum. Bir ülke nüfusu kadar insanın yığıldığı benzersiz bir toprak parçası. Kilometrekareye yüzbin insanın düştüğü bir yeri bir futbol sahasında on takımın aynı anda bulunduğu bir alan gibi düşünebilirsiniz.

Sanki şu anda şehrin üzerine çekilmiş bir perde var. Vaka sayıları, ölümler hep Türkiye rakamları üzerinden veriliyor.  Eğer nüfusa oranı ile şehir ve semtler bazında verilse, karşılaştırılabilir olsa, İstanbul’un dünyadaki en ürkütücü boyutlardaki bir pandeminin yaşandığı merkezlerinden biri olduğu ortaya çıkabilir. Bu bilgi saklanıyor ve bu acil durumun yönetimi de belirsizlikler üzerine kurulmuş olabilir. Bu yüzden virüsle mücadelenin çok boyutlu olması, yerel yönetimlerin kendi pandemi haritalarını oluşturmaları, mahalle ağları ile ilişkiye girmeleri çok önemli.

Bir çok canlının, kuş, böcek, balık, bitki türlerinin yok olması galiba geçmişteki yönetimleri, sorumluları pek ilgilendirmedi. Bu kayıpları kayda geçen olmadı. Şimdi yalnızca bana dokunduğu ya da virüsten korktuğum için değil, doğduğum şehrin kendi hayatım içinde, özellikle de son kırk senede geçirdiği yıkımın, yok oluşun yalnızca bir tanığı olduğum için bu soruyu soruyorum.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İstanbul’da başka bir şey olabilir veya oldu ya da olmakta…

İdrak sorunu yaşayan yönetimler bir sonraki duruma göre değil, bir önceki duruma göre çözüm geliştirir. Bu yüzden de gelişmeleri bir faz kayması ile izlerler ve tepki verirler. Sorumluluklar zamanında yerine getirilmediği için ödenen bedeller çok yüksek olur.

Salgının zirve yaptığı ülkelerden gelen yolcuların havalimanlarından elini kolunu sallayarak geçtiğini söyleyen gazeteciyle “sizi kameraya aldık” diyerek dalga geçiyor, Sağlık Bakanı yaptığı paylaşımda. Yandaş basının besleme gazetecileri de meslektaşlarının nasıl faka bastığını ispatlayan bu açıklamayı ağızlarından salyalar akarak sayfalarına taşıyorlar. Termal kamera ile üstünkörü yapılan denetimlerle virüs taşıyan kişilerin tespit edebileceklerinden emin. Bugün bile çıkıp “virüs batıdan geldi, Umre’cilerin payı düşük” diyebiliyor.  Oysa gazetecinin amacı virüsün nereden geldiğine değil, uygulanan yöntemin, alınan önlemin yeterli olmadığına işaret etmek. Devlet sorumluluğu taşıması gereken kişinin ise derdi başka. Hala vatandaşlar arasında ayrımcılık yapmaya, kendi sorumluluklarını perdelemeye çalışıyor. Çünkü bugüne kadar hep böyle idare etmiş, devleti yönetmekten bunu anlamış. En çok korkulması gereken şey devletin aklının olmaması. Hatta devlet diyebileceğimiz bir şeyin kalmamış olması.

Bugünden geriye dönüp yaptıkları açıklamalara baktığınızda bunu anlıyorsunuz. Dünyada neler olup bittiğini nasıl oluyor da görmüyorlar? Bu salgına karşı en hazırlıklı olan ülkenin Türkiye olduğunu, gerekli olan her şeyi yaptıklarını söylüyorlardı bir kaç hafta öncesine kadar. Salgının ülke için ekonomik bir fırsat yaratacağını bile iddia ettiklerine şahit olduk. Yaşanan afetin acıları karşısında “insaniyet namına” üzülüyormuş gibi bile yapmadılar. İktidardakilerin durumu anlaması çok zor. Ne yaptıklarının, ne söylediklerinin farkında değiller. Şu anda bir deprem oluyor ve ne yazık ki ortada bir plan, bir hazırlık yok.

Salgının başka yerlerde başlamış olması yöneticiler için önemli bir fırsattı. Ama bu yanlış algılandı. Beceriksizce aldıkları önlemlerle, kabiliyetsizlikleriyle bunun kendilerine ihsan edilmiş bir lütuf olduğunu zannettiler. Dünya pandemi için olağanüstü önlemler alınırken İstanbul’da yönetimin gerekeni yapmadıklarını, insanların başlarına gelebilecek felaketi önemsemediklerini düşünüyorum.  Umre’den dönen yolculara geçişi kolaylaştırmak için uçakta “parasetemol” adı verilen ateş düşürücü dağıtıldığı da biliniyor. Şöyle bir benzetme yapabilirim: Otomobil kullanıyorsunuz. Önünüzde bir duvar, inşaat bariyeri işareti var, görmüyorsunuz ve frene basmıyorsunuz. Ta ki duvar karşınıza çıkana kadar gaza sonuna kadar basarak gidiyorsunuz. Frene ancak çarpışma gerçekleştikten sonra basılacağını, yapılacak tek şeyin bu olduğunu düşünüyorsunuz. Çünkü ülkenin kamu düzeni buna göre oluşmuş, başka bir şey yapmak aklınıza bile gelmiyor.

İstanbul’un kırılganlığı

İstanbul’un ülke nüfusuna göre oranı yüzde 18, vaka sayısı ise yüzde 60. Eğer vaka sayısı nüfusa orantılı olsaydı, bugün İstanbul’da kayda geçen (ya da açıklanan) vaka sayısının üçte biri kadar olması gerekirdi. Öyleyse İstanbul’da başka bir şey oldu. Bunlardan birincisi dünyada salgın varken karantina önlemlerinin alınmaması. Eğer biraz daha üzerinde düşünürseniz, eğer İstanbul’da hastalık bulaşmış insanlar tespit edilebilseydi, diğer şehirlerde de belki çok daha az vaka olurdu veya olmazdı. Ayrıca İstanbul’da bir bulaş sayısı 1:16 olarak belirtiliyor. Çin‘de ise 1,5-2 gibi….. Burada bir yanlışlık mı var? İstanbul’da merkezi kıyı şeridi içindeki bir alanda bir kilometre kareye yüzbin kişi düştüğünü düşünürseniz, dünyada eşi benzeri olmayan bir durum olduğunu hesaba katmak gerekli. İstanbul sonuçta yalnızca deprem gibi bildiğimiz değil, virüs gibi bilmediğimiz afetlere karşı en kırılgan şehirlerden biri.

19’uncu yüzyılda İstanbul’un liman girişlerinde geçmişte karantina istasyonları bulunuyordu. Burada kırk gün bekletilen kişilerin içinde hastalıklardan hayatlarını kaybedenlerin mezarlarını bugün, çoğu tahrip edilmiş olsalar bile bulmak mümkün. Büyükdere‘deki katolik mezarlığında vebadan hayatını kaybeden denizcilerin mezarları yakın tarihlere kadar duruyordu. Neden böyle bir ihtiyaç duyulmuştu? Şehrin liman bölgesinde, denizciler, tüccarlar, yerel halk için Fransız, İtalyan, Alman, İngiliz, Avusturya… hastaneleri mevcuttu ama mesele daha şehre erişmeden hastalığı izole etmekti.

İstanbul Havalimanı CEO’su mart ayının ortasında, havalimanı fotoğraftaki haldeyken biraz kayıp yaşanmakla birlikte geleceğin çok parlak olduğunu, uçuşların iki katına çıkacağını söyledi.

Eğer buraya nereden geldik diyorsanız, lütfen devlet büyüklerimizin mart ayı ortasında yaptıkları açıklamalara bir bakın. Küresel salgının Türkiye’ye uğramayacağından o kadar eminler ki. Kibirle aldıkları önlemler sayesinde virüsün sınırlarımızdan içeri girmediğini zannediyorlar. Gerçekte önlem falan aldıkları da yok. Zaten Umre ziyaretçilerinde de görüldüğü gibi alabilmeleri de mümkün değil.

İGA İstanbul Havalimanı CEO’su Hüseyin Kadri Samsunlu mart ayının ortasında bir açıklama yapıp Dünya’da yaşanan koronavirüs salgını nedeniyle bazı yerlere uçuşların iptal edildiğini, yüzde on-on beş bir kayıp olduğunu ama geleceğin çok parlak olduğunu söylüyor. Uçuşların iki misline çıkacağına, “coğrafya kaderimiz” başlığı altında ise 60 ülke ve 120 havalimanı ile 3 saat mesafede olduğuna dikkat çekiyor. Bu arada haziran ayında üçüncü pisti açacaklarının müjdesini vermeyi ihmal etmiyor.

Mart ayının ortasında, felaket yayılırken İstanbul Havalimanı CEO’su pazarın hızla büyüyeceğini söylüyor. Gelecekte iki misline çıkacağını… uçak yolculuklarının. Son on beş günlük tarih aralığı bir anda her şeyin nasıl değiştiğini gösteriyor. Mart ayının ortasında yüzde onluk, on beşlik “geçici bir kayıp” olduğunu söylüyor. Daha kötüsünün olamayacağından o kadar emin ki, hala yatırımlardan, Haziran ayında 3. pistin açılacağından söz ediyor. Yolculuk sayılarının ki misline çıkacağını, İstanbul havalimanı’nın 120 havalimanına 3 saat mesafede olduğunu, bu coğrafyanın kaderimiz olduğunu ekliyor.

Bilgi saklamak hayatlara mal oldu

Uzun süre salgının şehirlerdeki durumu gizlendi, bununla ilgili bir bilgi paylaşımı yapılmadı. Yapılsaydı bir çok hayat kurtarılabilirdi. Şehirler, bölgeler karşılaştırılmıyordu. Yerelliğin bilgisi yer almıyor, ülke görüntüsünde. Oysa salgının yayılmasını önleyecek kararların alınması ve uygulamaların, önlemlerin, tedavilerin yönetimi için yerel bilgi çok değerliydi. Bugüne kadar vakaları ülkeler üzerinden karşılaştırıyordu medya. “Türkiye” diye bakıldığında. Oysa yerel bilgi önemli. Sağlık altyapısının hızla ihtiyaca cevap verebilecek hale getirilmesinden, havalimanı ile salgın taşınıyorsa, terminal binalarında alınacak önlemler ve karantina için hazırlanacak mekanlara kadar. Mesela salgının uluslararası havalimanları aracılığıyla taşındığını fark ederseniz, o zaman terminal binalarını sıkı bir şekilde kontrol altına alırsınız.

İstanbul’un nüfusunun yüksek olduğu, bu nedenle vaka sayısının da fazla olduğu söylendi. Bu doğru değil. Başka bir şey var. Salgının her üç günde bir katlanarak arttığı ilk günlerde Türkiye’de yayılımını gösteren harita apar topar yayından kaldırılmış olmalı. Ama aklımda kaldığı kadarıyla, biraz yuvarlayarak söyleyeyim, bu haritada İstanbul ile İzmir, Ankara gibi şehirlerle bire on bir fark vardı. Diğer büyükşehirlerle ise bire yüz gibi…

En korkulması gereken şey kamunun aklının olmaması. Bunu öylesine benimsemiş bir durumdayız ki şehirlerin, kurumların hali buna ayna tutuyordu, arada depremler, afetler bile olsa bunu görmez olduk.

 Ne yapmalı?

1-Şu anda yapılması gereken acil iş elde ne varsa bunları acil geçici yoğun bakım ünitelerine dönüştürmek, New York‘ta yapıldığı gibi fuar alanlarını, sergi salonlarını, depoları, otelleri, gemileri geçici acil yoğun bakım birimlerine dönüştürmek… Çünkü bir-iki adım sonra kapasiteler aşılacak. Vaka sayısı arttığında çok belli ki yoğun bakım birimleri yetmeyecek. Yoğun bakım ihtiyacı çığ gibi arttığında İstanbul’dan başka bir yere hasta göndermek mümkün olmayacak. Bu nedenle elde ne varsa hazırlamak gerekli.  Valilikler, belediyeler, askeri kurumlar da dahil yereldeki bütün kuruluşlar güçlerini birleştirmeyi ve “Şu anda ne yaparsam bir sonraki aşamada acaba kaç hayatı kurtarabilirim” diye düşünmek zorunda. Bakanlıklardan belediyelere bütün kurumların hızla bütçe, personel, görev kaydırmaları yapması gerekli. Yönetimler bir süre bildikleri işlerden, hantal yatırımlardan vazgeçmeli .

2-Bir hafta içinde İstanbul’da zaten hiç bir hastane yetmeyecek. Alarm çanları çalıyor şu anda. Yoğun bakım gerektiren hastalar uzaklara gidemeyecek. Yereldeki emekli doktorların, hemşirelerin, sağlıkla ilgili bilgisi olan kişilerin listesini çıkarılmalı… Bu yüzden bu aletlerin kullanılması için birçok insan gönüllü eğitim alabilir. Sağlık personeli de yetersiz kalacak. Bu küçük bir yerdeki yangın değil, salgın… bildiğimiz itfaiye teşkilatı nasıl büyütülüyorsa başka ülkelerde öyle… Yerel geçici istasyonlar da kurulmalı. Örneğin Büyükada‘da Anadolu Kulübü gibi.  Yaşlılar için bir kurtuluş çaresi kalmayabilir.

3-Her ilde, ilçede içine sivil toplum temsilcilerini, belediyeleri alan bir Acil Durum Yönetimi oluşturulması gerekli. Yönetimin yerelde görünür olması, güvenilirlik ve yerel bilgi için çok önemli. Acil durum yalnızca bürokratik yapılar ve yukarıdan alınan kararlarla yönetilemez. Yalnızca sağlık teknolojileri ile, sağlık personeline yüklenerek salgının önüne geçilemez. Bu bir acil durum yönetimi, başka şeylerin de dikkate alınmasını gerektiriyor.

Son olarak, söylemek bile yersiz biliyorum ama bütün siyasal yapıların, yerel teşkilatların, STK’ların kendilerini temsil etmeye çalışan inisiyatifler olarak değil, kamusal alanda katılımı örgütleyen yapılara dönüşmesi gerekli. 99 Depremi‘nde olduğu gibi yerel ağlar ve sivil toplum temsilcileri olarak yönetimlerin karşısında çıkmak, muhatap olmak zorundalar. İllerde ve ilçelerde oluşturulacak acil durum yönetimi organlarında halkın temsilcileri belediye başkanları. Bu yapılamadan acil durumun yönetilemeyeceği açık.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKentManşet

Koronavirüsten daha fazla zarar veren nedir?

Zamanlama doğrusu manidar.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı oturmuş “Kanal İstanbul” adı verilen proje ile ilgili bir ihale gerçekleştirmiş. Proje hattı üzerindeki iki tarihi köprü ya yıkılacak yerinde yeniden yapılacakmış, ya da başka yerde yapılacakmış.

Bu zor koşullarda nasıl azimle çalıştıklarını göstermek için olsa gerek, maskelerini, eldivenlerini takıp, görselleri basına servis etmişler.

Millet can ve geçim derdindeyken, işini kaybetmişken, evlerinden çıkamazken… Basında “Maskeli İhale” başlığı ile tanıtılan bu proje ihalesi hiç şüphesiz bu olağanüstü günlerin bir belgesi olarak kayıtlara geçecek. Nitekim İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu “akıl alır gibi değil, millet can derdindeyken şunların derdine bak, hala rant peşindeler”demiş.

Bu “Maskeli İhale”nin bu ülkede tek şaşırttığı kişi herhalde yalnızca İmamoğlu değil.

Haşmetli Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı altta kalır mı, hemen cevabı yapıştırmış: “Türkiye Cumhuriyeti güçlüdür,  salgınla mücadele ederken de bu işleri yapabilir” demiş.

Valla bravo. Madem öyle bu parayı, ki köprülerin yıkılıp yeniden yapılması da sekiz milyarcık tutuyor, hemen işsiz kalan vatandaşlara dağıtsınlar, sonra nasıl olsa başka yerden bir sekiz milyarcık daha bulurlar. “Sorunları piyasa çözer” mantığının iflas ettiği bir dönemdeyiz. “Kanal İstanbul” için öngörülen bütçeyi hızla yapıların hastanelere dönüştürülmesinde, sağlık hizmetlerinin geliştirilmesinde, yoksul insanların şu an yaşadıkları acil sorunları çözmekte kullansınlar. Ödenen vergiler, biriken fonlar doğru yerde kullanılsın.

Başka ne demiş?

Yapılan ihale sürecin bir parçasıymış, yani rutin bir iş yapılıyormuş…

Demek ki bu olağanüstü koşullarda aklına gelen farklı bir şey maske ve eldiven takmak. Ama bununla da kalmamış, eleştirenleri “fırsatçı, koronavirüsten daha tehlikeli” ilan edip ötekileştirmiş. “Ülkemizin salgınla mücadele ettiği bu dönemde yatırım ve üretimin durdurulmasının istenmesi, yapılan bir proje ihalesi üzerinden siyasi fırsatçılık yapmak, milletimize koronavirüsten daha çok zarar vermektedir” demiş.

Alay eder gibi ihale, akla ziyan açıklama

Tam da alışkanlıklara uygun bir davranış! Haşmetli Bakanlık uyduruktan yapılan proje ihalesine eleştiri getirmenin “milletimize koronavirüsten daha çok zarar verdiğini” acaba nereden biliyor? Acaba bir etki analizi falan mı yapmış? Ayrıca iki tarihi köprünün projesinin ihale yöntemi ile yaptırılması mümkün mü? Baksanıza kendisi bile ne olacağını (taşınacak mı, yerinde kalacak mı) bilmiyor. O zaman tersini söylemek doğru olmaz mı?: “Ortada olağanüstü bir durum varken, üstelik ne yapılacağına dair bir fikir, bir düşünce yokken otomatik olarak ihale işine girişmek ülkemize koronavirüsten çok daha fazla zarar vermektedir.”  

Bu olan biteni nasıl açıklamalı? Acaba neden can derdinde olan, işsiz kalan çaresiz insanlarla alay eder gibi böyle bir ihale yaptılar? Bununla da kalmayıp, bir de üstüne geniş bir toplum kesimini kızdıracak böyle akıllara ziyan bir açıklama.

İnsanların ruh halini asıl oldu da hiç fark etmediler? Ya Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nda birilerinin, yönetimi zor durumda bırakmak için bir komplo kurduğunu düşüneceksiniz ya da “Kanal İstanbul” adı verilen projeye fena halde gıcığı olduğunu.

Koronavirüs-öncesi olsaydı, bu yaptıkları, bir de üstüne eleştirenleri kibirle suçlamaları çok normal, hep alışageldikleri bir davranıştı.

Uçsa da uçmasa da, geçse de geçmese de paraları ödeniyor

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı bu rutin işleriyle uğraşırken İstanbul Havalimanı‘nın işbilir yatırımcısı da (çalışanlarıyla) bir teşekkür reklamı hazırlatmış. İçinde bulunduğumuz olağanüstü koşullarda teşekkür etmesi çok yerinde bir davranış.

Çünkü millet koronavirüs yüzünden işsiz kalıyor. İşsiz kaldığında aç kalıyor. Yoksulların durumu çok kötü. Ama yatırımcının işi tıkırında. Havalimanı’ndan hiç uçak uçmasa da uçsa da yatırımı millet finanse ediyor. 3. Köprü, Körfez Köprüsü, Araç Tüneli… aklınıza hangi özel işletmenin gerçekleştirdiği hangi proje gelirse. Onlardan da araç geçsin, geçmesin yatırımcılarının gelirleri milletin cebinden çıkıyor. Onlar işlerini sağlama almışlar. Çalışsalar da, çalışmasalar da, her koşulda millet onlara para ödüyor. Nasıl teşekkür etmesinler? Minnet duygusu bu olmalı.

Evet, sosyal medyada paylaşılan “bu iktidarın hayatında acaba başka bir millet mi var” esprisi tam da bu trajikomik durumu yansıtıyor. Millet dediğin sürünür, acı çeker. Ama o fark etmez. O başka bir dünyada yaşar. İktidarın başka bir dünyada yaşaması koronavirüsten daha çok zarar verir. Bu yüzden iktidarların dünyayı anlama tekeli kurmasına asla izin vermemek gerekir.

Acil durum budur.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bir virüsten daha tehlikeli olan ne olabilir?

“Bir-iki ay gibi kısa bir süre sonra virüs etkisini yitirecek, biz gene normal hayatımıza döneceğiz.” Beklenti bu. Peki ya öyle olmazsa? Ya bu durum süreklilik kazanırsa?

Hele de diğer felaketlerin de kapıda beklediğini, yani yeni salgın hastalıkların, iklim krizi, küresel ısınma, gıda ve temiz su yokluğu, depremler, büyük göçler, v.b. gibi büyük yıkımların, krizlerin de sırada olduklarını düşünürsek… Bunu düşünmek bile insanın içini ürpertiyor, ama eğer bu durum kalıcı olursa, yani bir-iki ay içinde bitmezse, devam ederse, ya da daha berbat hale gelirse ne olacak?

Bu ikinci ihtimalin önceden dikkate alınacak ihtimaller içinde olmadığını peşinen söyleyebilirim. Neo-liberal koşullar, kapitalizm, insan-merkezci eylemsellikler, adını nasıl koyarsak koyalım toplumları kırılgan hale getirdi. Kapitalist modernleşmenin hayal dünyası içinde bu inkar edildi. Bu nedenle, başka nasıl ifade edilir bilmiyorum ama sorun her şeyden önce yönetimler ve sivil toplum açısından bir idrak meselesi.

İşte burada toplumlar (yönetimler demiyorum, çünkü o zaman yalnızca iktidar anlaşılıyor, oysa burada kast ettiğim içine bütün toplumsal tabakaları, sınıfları etkileşimli hale getiren yönetimsellik biçimi) yol ayrımında. Virüsün koşulsuz büyümeci, gözü dönmüş tahrip edici, kamu sosyal güvence sistemlerini buharlaştırıcı neo-liberal kapitalizmi tam da en zayıf noktasından yakaladığı belli.

Bu yüzden gene nasıl söylenir, bilmiyorum yönetimler yol ayrımında. Bu “beklenmedik” durum (durumlar da denebilir) karşısında yönetimlerin önceden bir görüşü, eylem planları var mı? Yok. Yönetimlerin böyle kapasiteleri, öncelikleri olmadığına göre bir eylem planı olma ihtimali de yok. Demek ki bir başlangıç noktasındayız. Yönetimsellik nasıl dönüşür? Bu bir öğrenme biçimi. Eylemselliklerin, önceliklerin, bilginin, her şeyin sınırsız bir umutla, çabayla, iyi niyetle dönüştürülmesi anlamına geliyor.

Bu savaş ulus-devletler için nasıl bir savaş?

16 Mart Pazartesi akşamı ulusa sesleniş konuşmasında Fransa Cumhurbaşkanı Macron bunun bir “savaş ilanı” olduğunu söyledi ve konuşmasını “Vive la France!” sloganı ile bitirdi. Ülke bazında seferberlik ilan edildiğini ve bunun Fransız ulusunun topyekun mücadelesini gerektirdiğini söylediği konuşmasında devletle ulusun birlikte bu savaşı kazanacaklarını, zafere ulaşacaklarını da açıkladı:

“Kimse işsiz kaldım, faturamı nasıl ödeyeceğim diye düşünmeyecek, devlet imkanları olmayan herkesin yanında olacak…”

Macron’un “savaş” dediği bu. İşini kaybedecek, aç kalacak insana “evde otur, dışarı çıkma” demenin, emrin hak tanınmadan hükmünün olmayacağının bilincinde olarak. Böylecebunun  nasıl bir “savaş” olduğunun bilincinde olduğunu gösterdi. Nitekim bu “savaş” Fransa’nın geçmişteki sömürgelerinde, ya da dünyanın başka bir yerinde gerçekleşmiyor.

Ulus-devletlerin bildik savaşları ise bunun tam tersidir: Kökenindeki ideolojik yapılarını koruyan, neo-klasik ulus-devletler sürekli ilan edilmemiş bir iç savaş halindedirler. Kendisini ve çevresindeki azınlığı korumak için başkalarını ateşe atmak. Virüsle değil, düzeni, eşitsizliği, imtiyazları korumak için savaşmak… Bu savaşa Macron’un ki gibi bir metafor olarak değil, gerçek bir iç-savaş olarak da bakılabilir.  Buradaki tercih ayakta kalmak için içerideki yıkımı göze almaktır. Ben kişisel olarak hiç bir yönetimin böyle bir felaket (ve gelecektekiler) karşısında dirençli olabileceğini zannetmiyorum. Ayrıca farkında olmayacak kadar vicdansız da. Evet, başlangıçta yönetimler ne yaptıklarını fark etmeyebilirler. Uzun bir süre panik olmasın diye halktan bilgi saklayabilirler. Yerelde içine sivil toplumu alan Acil Durum Yönetimi birimlerinin, eylem planlarının oluşturulması gibi önceden öngörülmesi gereken uygulamalar gerçekleşmemiş olabilir. Başka yerlerden gelen  duyurularda sürekli kaybedilen her günün felaketin boyutunu büyütebileceğine işaret ediliyor.

İktidarın görme biçimi ile kriz yönetilebilir mi?

Türkiye’de ise uzun bir sessizlikten sonra açıklanan “İstikrar Kalkanı” adı verilen program can derdindeki insanlar üzerinde bir soğuk duş etkisi yarattı. Programda konut inşaatlarını kredilendirme-taksitlendirme, seyahatleri, turizmi teşvik etmek için uçak biletlerindeki vergi indirimi gibi “önlemler” yer alıyordu. Yani inşaat, turizm sektörü için destekler, bütçe diye sunduğu ise alacağı vergiden yaptığı indirimler.

Doğal olarak salgınla mücadele, hastaların ve sağlık çalışanlarının durumu, evinden çalışamayacak insanlar, işsiz kalan emekçiler, kiralarını, faturalarını ödeyemeyecek durumda olanlar… bunlarla ilgili hiç bir şey yoktu. “Merak etmeyin, biz ne gerekiyorsa yapıyoruz, yapacağız.” Söylenen bundan ibaretti.

Sosyal medyadaki paylaşımlardan ilgimi çekenlerden biri de “Acaba onun hayatında başka bir millet mi var” esprisiydi. “Acaba yöneticiler, iktidardakiler başka bir dünyada mı yaşıyorlar” diye soranlar da vardı. Bu soru bence de çok anlamlı. Evet, iktidarlar ve onların çevresindeki küçük mutlu azınlık, eğer bağımsız bir sivil toplum, basın yoksa genellikle başka bir dünyada yaşarlar. Bu koşullarda acı çekerken “nerede bu devlet” diye sormanın bir alemi yoktur. O yalnızca evde oturmanızı, kendinizi izole etmenizi söyler. İşsiz kalanlar, acı çekenler onun görüntü alanında yoktur. Çünkü aslında kapitalist devlet görünür olanlar ile görünmez olanlar arasında çizgi çizen bir aygıttır. Bu nedenle bu insanları, acı çekenleri, zor durumda kalanları görmez.

Türkiye’de yönetim (Hazine ve Maliye’den sorumlu Bakan) örneğin ocak, şubat aylarında ekonominin çok iyi gittiğini, martta belki biraz beklenen hedeflerin altında olunabileceğini, bunun da kısa zamanda toparlanacağını söylüyor, o kadar. Hatta “ayağımıza yeni fırsatların geldiğini, yatırımcılar için borsada, her türlü alanda büyük imkanlar olduğunu söylüyor. Cumhurbaşkanı’nın şakalaşmasını, olayın görünmeyen boyutunu hiç ama hiç dikkate almamasını, Bakan’ın yüzündeki birkaç işareti saymaz, gülümsemeye çalışarak anlattığı ekonomik fırsatları bir tarafa koyarsak, “samimi” bir tavır olduğunu düşünüyorum. Yanlış anlaşılmasın, yalan söylediğini değil, ne yaptığının farkında olmadığını düşündüğüm için öyle diyorum. Felakete fırsat diye bakabilen yönetimden korkmak gerekir.

Mücadele bildiğimiz savaş yöntemleri ile kazanılmaz

Ulus-devletlerin savaşlarla kurulduğu unutmayalım. Bu mantığı anlamak için egemenlerin ne söylediğine değil, ne yaptığına bakmak gerekir. Her milletten insanın birbirlerini boğazlamak üzere seçkinler tarafından verilen emirlerle malzeme gibi cephelere sürüldüğü bir şeydir savaş. Düşman denilen insanlar da çoğunlukla aynı durumdadır ve birbirlerine çok benzerler. Ulus-devlet ideolojisi insanların vatanı kurtarmak için canlarını feda etmelerini ister. Bu tartışılamaz, karşı konulamaz, arzulanması gereken bir şeydir. Bu savaşta insanların nasıl acılar yaşadığı, halklara neler olduğu görülmez. Felaketin üstü örtülür. Oysa bu küresel felakete karşı savaş bildiğimiz ulus-devletlerin savaşından çok farklıdır, farklı olmak zorundadır. Çünkü insanları malzeme gibi kullanmayı değil, özneler olarak görmeyi ve etkileşimde bulunmayı gerektirir.

Bu mantığı, ya da hayali durumu analiz etmeyi deneyelim: Millet denen hayali varlık, sanki “suyun yüzeyinde kalabilmek için sırtına basılan bir şey”dir. Bu yüzden bu ikinci ihtimal, ki korkulması gereken şey gerçekte bu türden ilan edilmemiş bir iç savaştır, hiçbir zaman ilan edilmez ve sürekli inkar edilir. Virüsten de tehlikeli olan budur. Virüsün, bir fail olarak yönetimsellik biçimini dönüştüremezse, gerçek bir savaş, bir dış düşman değil, iç düşman yaratma potansiyeli olduğu söylenebilir.

Macron’un ifade ettiği gibi yönetimler açısından mücadele gerçek bir savaş mantığı, kurgusu, önlemleri ile başlayabilir. Başlangıçta yönetimler açısından kurulu düzenin mantığı ile yönetilir. Bunun başka türlü olma ihtimali de olmayabilir. Önemli olan yönetimin dönüşüme açık olmasıdır. Bu öyle bir savaştır ki bu savaşın içinde herkes değişir, öğrenir, kendisini sorgular, hatalarını gözden geçirir. Bu nedenle yaşanan felaketi fırsat olarak görenler ya da yaşananları yalnızca kendisini korumak için değerlendirenler tıpkı bu mücadelenin öncesinde olduğu gibi toplumlara çok şey kaybettirir, çok acılar yaşatır.

Bu yüzden herkesin birinci görevi bu savaşın, tersine dönüşmeden, yani bir “anti-savaş”a dönüşmeden “kazanılamayacağını” yönetimlere anlatmaktır.  Çünkü virüsten daha tehlikeli olan eylemsellikleri dönüştürmeden felaketlerle mücadele edilebileceğini zannetmektir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bir virüsle geçtiğimiz ‘ayna evresi’…

Bir hafta önce savaştan, göçmenlerden söz ediyorduk. Bunların hayatımızı etkilediği pek söylenemezdi. Devletin yöneticileri güçleri biliyor, işliyor ve biz de ne olduğunu seyrediyorduk. Düşmanların üzerine bırakılan bombalar, dünyanın parası harcanan yeni silahlar, başka insanların başlarına gelen felaketler…  Bunlar, başımıza gelmedikleri sürece, bizim huzurlu hayatımızı etkilemeyen şeylerdi.

Bizim hayatımızı sarsan şeyler, şey olarak kalmayıp, beklendikleri zamanlarda değil, beklenmedikleri anlarda kendileri harekete geçenler.  Afetler, depremler, kazalar gibi ne zaman olacaklarını, ne yapacaklarını bilmediğimiz şeyler.

Bilmenin şeyleştirici bir işlevin sonucu olduğunu söylemek mümkün: Şeyler, bizim çevremizdeki, dışımızdaki etkisizleştirilmiş ya da ehlileştirilmiş varlıklar. Onları şeyleştirilmiş olmalarından dolayı tanıyoruz. Onlar şey oldukları için değil, biz onları tanıdığımız için şey halini alıyorlar. Yalnızca onlarla, yani şeylerle eşitsiz bir ilişki kurmuyoruz, onlar aracılığıyla kendi aramızdaki eşitsizlikleri yeniden üretiyoruz.

 ‘Oyunbozan’ virüs

Bu yeni virüsün böyle bir oyunu bozan bir hali var. Henüz şeyleştirilmiş, ehlileştirilmiş değil. Bu yüzden şey gibi davranmıyor, birçok şeyin yapmadığını yapıyor. Tanımamız için bize kendisini göstermek yerine sanki bir ayna gibi bizi yansıtıyor. Şeyleşmediği için bir ayna gibi bizi gösteriyor. Bu aşamayı Lacan‘a referansla, bir “ayna evresi” olarak nitelemek mümkün. Bugüne kadar olan şeylerde gördüğümüzün kendi görüntümüz olduğunu fark etmiyorduk. Bu defa aynadaki görüntünün kendimize ait olduğunu anlayabiliriz.

Evet, bu aynadaki görüntü bize ait olabilir.

Açıkça söylemek gerekirse, doğal yaşam alanlarının başına gelenler, canlı türlerinin yok olması, iklim krizi gibi küresel sorunlar hayatımızı bu virüs kadar asla etkilemedi. Çünkü onlar küçük bir azınlığın, şeyleştirici bilmenin bize zorla dayattığı sorunlar gibi algılandı. Bilginin seçkinleştirici bir işlev görmesi, menşeinin gene aynı imtiyazcı yapılar olması herkesi aldattı. Hatta tuzağa düşürdü. Bu yüzden virüsten çok daha büyük felaketlere yol açan küresel olayların, canlı türlerini yok ettiğimizin farkına vardığımız bile söylenemez. Hava kirliliğinden, içme suyu kaynaklarına erişimsizlikten, gıda yetersizliğinden ya da aşırı beslenmeden kaynaklanan sağlık sorunlarından dolayı gerçekleşen kitlesel ölümlerden, kısacası bu virüsten çok daha büyük bir felakete yol açan olaylardan da pek etkilendiğimiz de.

Ya değişeceğiz ya yok olacağız

Şimdi yaşadığımız nevrotik bir durum; korku içindeyiz. Çünkü bizim huzurlu dünyamızın dışındaki bir şey değil. Bu yeni virüs hayatımızı değiştiriyor. Ülkelerin sınırlarını kapattırıyor. Okulları tatil ettiriyor, kültürel etkinlikleri, spor karşılaşmalarını, konferansları iptal ettiriyor, seyahatleri engelliyor, finans sektörünü çökertiyor.

İşte biz onu bu yaptıkları ile, deneyim olarak tanıyoruz. Ancak nezle, grip gibi hayatımızda daha önce deneyimlediğimiz bir şey olmadığını da biliyoruz. Örneğin bildiğimiz gripte, daha önceki influenza salgınında seksen bin kişinin öldüğü söyleniyor. Ama onu fark etmedik bile. İlk defa bir virüsün yaptıkları görülüyor. Dahası bu yüzden neyi göstermediğini bilmediğimiz için korku içindeyiz. Başka virüslerin de sırada olduğu söyleniyor. Korktuğumuz şey, hazır olmamak.

Korktuğumuz şey virüsün kendisi değil. Kendimiz. Bir ikilemle karşı karşıyayız. Ya değişeceğiz ya da yok olacağız. Tercih bizim.”

Bu yeni durum. Bir taraftan modern zamanların başlangıcındaki hayal edilen mutlak gözetim toplumuna geçmiş gibiyiz. Küresel bir felaketin karşısında ulus-devletin kurumları bizi izliyor, kararlar alıyor. Bunlar gündelik hayatımızı radikal bir şekilde değiştiriyor. Bir silme eylemi ile karşı karşıyayız. Peki silinenin yerine ne konacak? Bunu yönetimlerin bilme ve bize söyleme imkanı yok. Asıl değişikliğin bu iktidar alanının dışında olacağına dair işaretler var.

Peki geriye ne kalacak? İşte bu soru yeni bir şeylerin olabileceğine dair işaretler veriyor.

Şimdi karşımızda ürkütücü olduğu kadar ironik bir soru var: Acaba yaşanan bu felaket, kamusal hayatı felç edip, daha büyük bir felaketi tetikleyebilir mi? Bu onunla baş etmeyi de engelleyebilir mi? Bir hayaletle karşı karşıyayız. Ne olduğunu, arkasından gene böylesine beklenmedik kötülükler gelecek mi, onu da bilmiyoruz. Bu durumda korktuğumuz şey virüsün kendisi değil. Kendimiz. Bir ikilemle karşı karşıyayız. Ya değişeceğiz ya da yok olacağız. Tercih bizim. Çünkü bu koşullarda felaketi yaratanın virüs değil, kendimiz olacağı kesin.

Bizim hayatımızı ve kamu düzeninin bu kadar etkilenmesini, bu kadar kırılgan olmasını sağlayan şey ne olabilir? Büyük olasılıkla doğal yaşam alanlarını tahrip eden büyüme üzerine kurulu ekonomimiz ve sorunları paketleyen ideolojilerimiz, düşmanlıklarımız, bunlar bizi o kadar farklı bir hayal dünyasının içine, kuyuya atmıştı ki, dışarısını göremiyorduk.

Şimdi bunların ne kadar anlamsız kaldıklarını görüyoruz. Bunların silindiği bir ortamda belki baştan başlayabiliriz. Küresel başka önemli sorunlar, mesela daha önceki salgınlardan ölümlerin çok daha yüksek olması, iklim krizi, hava kirliliği, uçakların kendi ağırlığımızın beş katı yakıt tüketmesi falan bizi o kadar ilgilendirmedi, etkilemedi.

Sarsılan mitler

Virüsten değil, acaba ortaya çıkabilecek felaketlerden, şeyleştiremediğimiz şeyler olduğunu anlayınca mı korkmaya başladık?  Asıl korktuğumuz şey bildiğimiz, tanıdığımız şeylerin eften püften olduklarını, kapitalizmin hiç de güvenilecek bir şey olmadığını görmek olmasın?

Bizi ürküten şey bu olabilir. Şeyleştirici yöntemlerle inşa edilen huzurlu ortamın, salgın hastalıkların zaman içinde ortadan kalktığına, bilimin her sorunu çözdüğüne bize inandıran mitolojinin sarsılması.  Korktuğumuz şey ayaklarımızın altındaki zeminin kayıyor olması. İşte bu şehirlerin nüfusunun yarısını bir anda silip süpüren kara veba salgını gibi beklenmedik, modern zamanlarda olmayacak bir şey.

Gelecekte büyüme odaklı ideolojinin aptalca gözükeceği, kitlesel mekanların, hareketlerin sınırlanacağı, özenle tasarlanmış ve yönetilen yereller, müsrif olmayan bir küreselliğin içinde mi yaşayacağız? Hiçbir kamusallığın eskisi gibi olmayacağı bir döneme mi giriyoruz?

Yeni çalışma ortamı yöntemlerine, şiddet içermeyen bir kültüre ve bilgiyi paylaşmak için yeni kamusal alan pratiklerine ihtiyaç var.”

Bu koşullarda insanların nasıl sosyalleşebileceklerini ve kamusallıklarını paranoid bir bilinçten öteye geçebileceklerini düşünmekle başlayabiliriz. Örneğin gıda sıkıntısı olursa insanların, yoksulların, yaşlıların nasıl hayatta kalacaklarını düşünmekle başlayabiliriz. Kısa bir süre içinde, ki hastalananların sayısının artacağı söyleniyor, bu kişilere viral bir bağlantı olmadan nasıl yardım ulaştırılabileceğini düşünmemiz gerekiyor. Çünkü söylendiğine göre hastanelerin tecrit odaları herkesi alamayacak. Daha da önemlisi, diğer felaketlerden farklı şekilde, bir taraftan yukarıdan bilgi sahibi olurken, yerelde yaşananlar hakkında nasıl bilgi sahibi olabileceğimizi, bunun yollarını bulmamız gerekiyor. Yerel bilgi, koordinasyon ve risk azaltma eylemlilikleri nasıl geliştirilebilir?

O takdirde semtimizin yerel yönetimimiz, kamu kurumlarımız, STK’lerimiz çalışıyor mu, görevlerini yerine getirebiliyor mu, bunları daha iyi göreceğiz. Katılımla ilgili yerel kurumlarımız, STK’lerimiz işlerini yapabiliyor mu, kamusal sorumluluk üstlenebiliyor mu, çok daha iyi anlayacağız.

Yerelleşmenin imkanları

Alın size bir yerelleşme deneyimi! Hep konuşuyorduk değil mi, acaba merkezi yönetimin bazı işlevleri yerelleşemez mi diye? Bunlar biliyorum, yalnızca ihtimaller. Ama yapabileceklerimiz yalnızca beklemek ve ellerimizi sabunla yıkamakla gibi kendimizle sınırlı değil. Evet kamu çok donanımlı ve güçlü. Ancak kamunun tek başına bizim sorumluluklarımız devralamayacağını hissediyoruz. 99 Depremi’nde olduğundan farklı koşullar olsa da. Yeniden aynı koşulları yaşamayabiliriz belki ama beklenmedik durumlara hazır olmamız gerektiğini tahmin edebiliriz.

Neo-liberal sistemde “kamu” hem karar verici hem de yaratıcı işleri yapan, ya da imtiyazlı bir çevreye dağıtan bir işlev kazandı, özelleşti ve kamusal niteliğini kaybetti. Eğer kamu dediğimiz şey eski yönetim yapısıyla, ayrışmış ve seri üretime dayanan hizmetler üzerinden işlemeye devam ederse, şehirleri batıracak. Yönetimler dar bir katılım çevresine kapanıyorlar. Böylece dışarıda kalanlar bilgi sahibi olamıyor ve yöneticiler de itiraz edenleri bilgisizlikle suçluyorlar. Oysa kamusal nitelik taşıyan bilgilerin açık uçlu üretilmesi gerekli. Burada kamunun nasıl bir işlev göreceği, nasıl yapılanacağı çok önemli. Yeni çalışma ortamı yöntemlerine, şiddet içermeyen bir kültüre ve bilgiyi paylaşmak için yeni kamusal alan pratiklerine ihtiyaç var. Yeni çalışma sistemlerinin geliştirilmesi,  şirketlerin ve kamunun merkezsiz çalışmaya dönmesi, bu aynı zamanda bir alışkanlık ve bir pratik kazanması, kısaca bilgiyi başka türlü paylaşmak…

Yeni paylaşım ve etkileşim yollarını bulmalıyız. Bu tür durumlarda bildiğimiz büyümeci modelinin eylemliliklerinde olduğu gibi edilginleşmek (paydos etmek) yerine aktif hale gelmeliyiz, yaratıcı olmalıyız. Büyümeyi kötü yönetmenin canlılar ve cansızlar için nasıl bir felaket olduğunu görmek istemedik, inkar etmeye çalıştık. Ama küçülmeyi kötü yönetmenin nasıl bir felaket olabileceğini artık saklamanın, inkar etmenin imkanı yok.

Kategori: Hafta Sonu