Köşe YazılarıManşetYazarlar

6/7 Eylül Olayları bağlamında suç ve failin gözden geçirilmesi  

Evleri, işyerlerini, ibadet yerlerini yakma-yıkma, tahrip etme, yağmalama, sivil öldürme, yaralama, toplu tecavüz etme gibi toplu şiddet eylemlerini içeren şiddet eylemlerini adlandırmak için Rusça‘dan başka dillere geçerek evrenselleşen “pogrom” kavramı kullanılıyor. Etnik ve siyasal ayrımcılık yoluyla ötekileştirilen topluluklara karşı gerçekleştirilen şiddet eylemlerini adlandırmak için. 1955 yılında gerçekleşen 6/7 Eylül Olayları, evet bir pogrom ama diğerleri ile bazı benzerlikleri ve farklılıkları da var.

6/7 Eylül İstanbul Pogromu tekil bir olay değil. Ulusdevletleşme sürecinde hakim olan, kalıcı hale gelen bir politik süreç, yapı. Yalnızca kitlesel bir şiddet olayı değil, aynı zamanda tekerrür eden, kurumsallaşan bir rejimin işareti.

Hafızalarda yer alış ve adlandırılış biçimiyle “6/7 Eylül olayları” Müslüman olmayan Türkiye vatandaşlarına karşı çok uzun bir süre içinde başlatılan sistemli bir kırım operasyonunun yalnızca travmatik bir halkası.

‘Örgütlenmiş, kurumsallaşmış şiddet rejimi’

Basında yer alan haber başlıklarına baktığımızda saldırıların sanki “galeyana gelen halk” tarafından düzenlendiği gibi bir izlenimine sahip olabiliyoruz. Olayların gerçekleştiği yıllardaki haber başlıkları ise daha da yanıltıcı. Oysa saldırıların devlet gücünü kullanan ve topluluklarla etkileşim halinde şiddet olayları düzenlemekte deneyim kazanmış bir örgüt tarafından planlı ve programlı bir şekilde gerçekleştirildiği ayan beyan ortaya çıkmış vaziyette.

Saldırganların gruplar halinde araçlarla taşınması ve yönlendirilmesi, ellerine bizzat güvenlik güçleri tarafından balyoz gibi aletlerin verilmesi, halkı kışkırtmak ve resmi olarak planlanan saldırılara “toplum galeyana geldi” görüntüsü vermek için Selanik‘te konsolosluk bahçesindeki Atatürk’ün evine bomba atıldığı gibi senaryonun hazırlanması. Bu büyük rezalet sahneye konduktan sonra asıl faillerin, suçluların yakalanıp cezalandırılmamaları… 

Fotoğraflar: Fahri Çoker arşivi/Tarih Vakfı.

Cezalandırılmadıkları gibi ayrıca bir de ödüllendirilmeleri, görüntülerin paylaşılmasının engellenmeye çalışılması gibi  kullanılan sözcüklerin ifade ettiğinden çok daha ötesinde, örgütlenmiş, kurumsallaşmış şiddet rejiminin varlığına  işaret ediyor.

“Bu olaylar geçmişte oldu, bugün artık olmaz” dediğimizde yaşanan bu rezaleti tekil bir olay gibi algılamış ve üzerini örtmüş ya da bilmiyormuş gibi olabiliyoruz.

Sanki Rumlar fail, halk Atatürk’ün evin atılan bombaya tepki vermiş gibi. Kolektif hafızanın bakiyesi, kalıntıları içindeki unsurlar bize süreklilik gösteren bir akışın içinde olduğumuzu hissettiriyor.

Örneğin hala çevremizde İstanbullu Rumlar’dan gasp edilen mülklere sahip olmak için çaba gösterenleri gördüğünüzde, kamu ile sivil toplum arasında olağanlaştırılmış bir düzenin sürdüğünü görmemek mümkün değil. 

Örneğin Nazi dönemi Almanyası‘ndaki Yahudilere karşı gerçekleştirilen “Kristal Gece” olarak adlandırılan saldırılar ile bu olayın bir benzerliği var. Ancak bu topraklardaki Rumların, Ermenilerin kazınmasına yol açan kırımların Holokost’la olan benzerliği ise hala yaygın olarak inkar ediliyor. Resmi tarihyazımında doğal olarak onların içindeki insani felaketlerin görülmeyip kutsanmaları, kahramanlık hikayeleri ile süslenmeleri sözkonusu.

‘Dışlayıcı vatandaşlık’

Cumhuriyet döneminde “1934 Trakya Olayları” diye bilinen ve neredeyse Tekirdağ, Çanakkale, Edirne, Keşan gibi şehirlerdeki bütün Yahudiler’in korku içinde göç etmesine neden olan saldırılar, tecavüzler de bu kavrama tam tamına uyuyor. Daha büyük felaketler de yaşandığı ve bunlar kutsandığı için mağdurların sesinin hiç bir zaman çıkmadığı görülüyor. Neredeyse Anadolu’nun bütün Müslüman olmayan topluluklarının ulusdevletleşme sürecinde pogromlarla karşılaştıkları, kırımlara uğradıklarını söylemek mümkün.

Çoğu zaman her biri büyük bir felaket olan ve kayıpları bilinmeyen Amele Taburları‘nın, Varlık Vergisi‘ni ödeyemeyenlerin ölümcül koşullarda çalışma kamplarına gönderilmesinin, meslek yasaklarının, 64’teki zorla yerinden etmelerin, okulların, ibadet yerlerinin bakımını, korunmasını, geliştirilmesini engelleme faaliyetleri yanında ayrıca doğrudan bireylere karşı süreklilik gösteren tehditler, politik baskılar, kamusal faaliyetlerden dışlama, aşağılama, mülklere el koyma, sistemli, devlet güdümlü bir sürecin, başka bir deyişle dışlayıcı bir vatandaşlık rejiminin yürürlükte olduğunu gösteriyor.

Bu yapı dönemsel değişiklikler gösterse de süreklilik taşıyor. Kimi zaman “Susurluk Kazası” sonrasında olduğu gibi gerçekler ortaya saçılsa da, rejimin karakterini belirleyen temel unsur olarak kendisini yeniden üretiyor. Bu nedenle kısmi soruşturmalar, adli yargılamalar çoğunlukla etkisiz kalıyor, rejimin karakterini değiştirmiyor.  

2005 yılında, 6/7 Eylül Pogromu’nun ellinci yılında, dönemin askeri soruşturma hakimi Fahri Çoker‘in bağışlamış olduğu albümden (1) hareketle hazırlanmakta olan serginin önce fotoğraflarının kaybedilmesi, sonra düzenleyenlere ölüm tehdidi mektuplarının gönderilmesi, serginin açılış günü, salonda bulunan sivil güvenlik güçlerinin çekilerek önceden planlanmış bir saldırıya uğraması ve tahrip edilmesi, saldırganlar hakkında bütün uğraşlara rağmen hiçbir soruşturmanın açılmaması, saldırının üstünün örtülmesi, izleri sürülmesi, araştırılması gereken bir başka konu.

Bu saldırıyı gerçekleştirenlerin başka hangi eylemlerde kullanıldıklarını araştırmak bile bugün karanlıkta kalan bir çok olayın açıklığa kavuşmasına yol açabilir.

Savaş öncesi şehirde 300 binden fazla olan Rum nüfusunun neredeyse tamamının yok edilmesi, işkencelere, tecavüzlere uğrayarak, malları gasp edilerek, kültürel alanda izleri silinerek, ötekileştirilerek ayrımcılığa uğraması, açıkça kültürel bir kırım. Bu dediğim gibi ayrımcı bir rejimin inşa edilmesine, kurumsallaşmasına işaret ediyor. Ancak bu kırımın arkasında yalnızca görünen yüzleriyle, siyasal iktidarları, ya da onları motive eden-olan kitleleri değil, zannedersem daha komplike bir işlev gören, şiddetle alakası yokmuş gibi gözüken ve entelektüel işlev gören kişi ve kurumların rollerini de dikkate almak gerekiyor.

Devlet gücünü ele geçirmiş olan imtiyazlı ekonomik tabakalar, bu yolla soylulaşan sınıflar bu ötekileştirici, işaretsizleştirici, meşrulaştırıcı politikaların üretilmesinde ve süreklilik göstermesinde başat rolü oynuyor. Bu nedenle yalnızca şiddet olaylarına, tecavüzlere-cinayetlere dikkati yoğunlaştırmak, onların aydınlattığı korkutucu olayları sergilemek, lanetlemek yetmiyor. Bu tekerrür eden süreci basitçe politik tercihlere bağlamak, yalnızca yönetimdeki siyasal partileri bu ayrımcı uygulamaların faili olarak görmek yetersiz kalıyor. Belki de asıl önemli mesele gölgede kalan sınıfsal kırılganlığı içinde motive olan kitleleri harekete geçiren, çeşitli stratejiler içinde suç ve faili inşa eden bu “serinkanlı”  toplumsal tabakaların işlevini kavramaya çaba göstermek.

Diğerini ötekileştirirken kendini yaralamak

Ulusdevletleşme sürecinde kimliklerin benzerlikler üzerinden inşa edildiği söylenebilir. Kimlik artık hem gündelik yaşamda tekrarlanan ancak devlet mekanizmaları ile de bir hazıryapım, bir model halini alan bir şey. Başka bir deyişle sivil yaşamın kendisi içinde üretilmiş gibi gözüken kimlikler kendilerini askıya alan bir sembolik alan tarafından, asimetrik bir ilişki içinde koşullandırılmakta. Buna karşılık milliyetçilikler bu asimetrinin görünmez kılınmasını ve öznenin devlet mekanizmaları içinde modele dönüşen bu kimliklere arzuyla tutunmasını getiriyor. Bu inşa süreci yalnızca Rumlar açısından değil, bu milliyetçi politikalar tarafından temsil edildiği, fail olduğu varsayılan topluluk açısından da travmatik.

Hakim olan kimlik diğerlerini ötekileştirirken kendisini de yaralıyor. Böylece Butler‘in ifade ettiği gibi (2) ideoloji tarafından “özne” olarak çağrılırken, aynı zamanda nesneleşiyor, deyim yerindeyse yaralanıyor ve tabi konuma geliyor. Bu özne, daha yüksek bir otoriteye tabi olurken kendisi de her türlü özgürlükten yoksun hale gelen bir fail. Kimliğin bu ikircikliği nedeniyle, bu vatandaşlık rejimi içinde herkesin, her topluluğun ayrımcılığa uğrama potansiyeli bulunuyor. Bu nedenle bu vatandaşlık rejiminin değişmesini talep etmek, basitçe politikaların değişmesini istemekten öte çok-yönlü çabalarla mümkün.

Asıl sorun ulusdevletleşme sürecinde Rumların ya da diğer Müslüman olmayanların hukukun olmamasından dolayı değil, politik temsil alanında yokluklarından dolayı yaralanabilir hale gelmiş olması.

Osmanlı modernleşme sürecinde milletleri bir araya getiren devlet yapısı, sembolik alanın kapalı olmasına yol açtı. Sanatsal-kültürel-politik alan milletin içindeydi, temas yoktu. Her birinin ayrı bir millet sistemi içinde kaldıkları söylenebilir. Bu çelişkinin birebir ilişkilerde aşıldığı sürekli dile getirilir. “Rumluk, Hıristiyanlık kötüdür ama Rum komşumuz iyidir.” Dolayısı ile şiddetin ve yaralanabilirliğin bu işaretsizleştirici kamusal alan pratiklerinin bir işlevi olduğu, Rumların ve Müslüman olmayanların yönetici elit konumunda olanlar açısından görünmez kılındığı, söylenebilir. 

Türkiye’de geçmişte işlenen ağır insan haklar ihlalleri suçları karşısında hesap verebilirliği sağlayacak bir adalet politikası hayata geçirilemedi (3). Bu nedenle bu ihlal suçlarına karşı telafisi mümkün olmasa da, onarıcı politikalar oluşturulamadı.

Geçmişle hesaplaşma ve telafi çabalarının kurumsal çerçevesini oluşturan “Geçiş Dönemi Adaleti” (Transitional Justice)… yeniden reforme edilmesi amaçlanan siyasal rejimin suç bakiyesi ile hesaplaşmasını amaçlayan bir dizi politikayı ve yargısal/yargıdışı mekanizmayı içeriyor (4). 

Bunlar;

  • Hakikat hakkı: Hakikatlerin karartılmasına, tahrif edilmesine karşı açığa çıkarılması.
  • Adalet hakkı: Faillerin ortaya çıkarılması, adaletin tesis edilmesi, cezasızlığın sona erdirilmesi. İnsanlığa karşı işlenen suçların faillerinin cezalandırılması ve kamu mekanizmalarının suçlulardan arındırılarak yeniden yapılandırılması.
  • Onarım hakkı: Mağdurların kayıplarının, tahrip olan sosyo-ekonomik yapılarının onarılmaya çalışılması, gasp edilen haklarının iadesi
  • İtibarlarının iadesi, acılarının, kayıplarının önünde eğilinmesi, özür.
  • Mağdurların silinmeye çalışılmış olan hafızalarının, mekanlarının yeniden canlandırılması. 
  • İhlallerin tekrarlanmasına karşı güvence hakkı.

Bu şiddet olaylarını belirleyen özellik devlet gücüyle ilişkilenmiş örgütler. Yani resmi kurumlarla bütünleşmiş, onların şiddet tekelini paylaşan, yasadışı eylemlerle bunları kullanan bir topluluk. Devlet, bir hukuk çerçevesinde kurumlaşıyor gibi gözükse de bu suçları ve failleri inşa eden toplulukların, örgütlerin kontrolünde. Bunlar her alanda devlet gücünü kullanan, onun etrafında saçaklanan yarı resmi, politik-sembolik sermaye sahibi imtiyazlı güçlerdir.

Özellikle kültürelpolitik alanda, sembolik sermaye üretiminde imtiyaz elde eden topluluklar bu şiddet olaylarını motive ederler, onlara meşruiyet kazandırıyorlar. Bugün basında, devletin bilgiyi işleyen mekanizmalarındaki bağımlı yapılanma bu rejimin sürmekte olduğunu gösteriyor. Bu geçişin kendiliğinden gerçekleşemeyeceği belli.

Bu olaylar “geçmişte kaldı, nasıl olsa bugün böyle şeyler olmuyor” denemez. Cezasızlık şiddet döngüsünü besliyor, suçların tekrarlanmasına dönük bir rejimin inşasına yol açıyor. Bütün bu işaretler yalnızca şiddetin sürdüğünü gösteriyor. Bu nedenle “olaylar” sözcüğü açıklayıcı değil perdeleyici oluyor. Açıkça söylemek gerekirse komplike, örgütlü bir suçtan, suçlulardan söz etmekten çekinmemek telafisi mümkün olmasa da onarmaya, bir daha olmaması için gösterilecek çabalara, anlamaya, anlatmaya, hissetmeye dair önemli bir sorumluluk.  

*

  1. Bu sergide kullanılan malzeme genellikle basından toplanan, daha doğrusu müsadere edilen, el konulan fotoğraflardan oluşuyordu ve ölümünden sonra yayınlanmak koşuluyla Tarih Vakfı‘na bağışlanmıştı.
  2. Butler’ın Toplumsal Cinsiyet Performatifliği Kuramında Öznelliğin ve Failliğin İmkanları, İlknur Meşe, Toplum ve Bilim Dergisi sayı 152, 2020 sayfa 77
  3. 90’lardan Bugüne Türkiye’de Cezasızlık Politikalarının Bilançosu: Savaşın Gölgesinde Adalete Bağırmak, Hülya Dinçer,  Toplum ve Bilim Dergisi sayı 152, 2020 sayfa 40.
  4. Adı geçen makale, sayfa 41. 
HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Mimar Sinan’ın yaratıcılık dehasını anlatmaktaki zorluk

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Üsküdar Meydanı’na Mimar Sinan anıtı yerleştirmeye karar vermiş. Bu amaçla da bir yarışma süreci başlatılmış. Büyükşehir’in düzenlediği yarışmanın seçici kuruluna baktığınızda alanlarında saygınlık kazanmış tarihçilerin, mimarların, sanat yöneticilerinin olduğu görülüyor. Seçici kurul üyelerinden bir bölümü Büyükşehir Belediye Başkanı ve Genel Sekreteri ile Üsküdar meydanında bir tetkik gezisi yapmışlar. 

İmamoğlu yarışmanın amacını, gerekçesini anlatırken “Mimar Sinan’ın dehasını, kişiliğini çok iyi anlatmamız, hissettirmemiz gerekir” diye bir açıklamada bulunmuş. Seçici kurul üyelerinden biri ise “İşimiz yarışmacılarınkinden zor” diye cevap vermiş.

Mimar Sinan’ın anlatılma ihtiyacı ile bu ihtiyacın karşılanması konusundaki zorluk öğrenciliğimden beri hep ilgimi çekmiştir. Bir taraftan sürekli onun yaratıcılık dehasından söz edilir. Diğer taraftan mimarlığın güncel anlamıyla ilgili eylemlilikler tarafı boş kalır. Gerçekleştirdiği tasarımlar, mimari fikirler hakkında bir bilgi yoktur. Yalnızca onun tasarlamış olduğu düşünülen anıt yapılar, idari işlemlere dair belgeler tanıtılır ve yorumlanır.      

Sureti bilinmeyen birinin anıtını yapmak…

Zorluğun zannedersem birinci nedeni, Mimar Sinan’ın bildiğimiz gibi bir mimar ya da mühendis olmaması. Mimar Sinan neredeyse elli yaşına kadar savaşlara katılmış, bir asker olarak görev yapmış.  Buradaki deneyiminin ve sonraki deneyiminin bugünkü mimarlıkla bir benzerliği yok. Ne Mimar Sinan’dan kalan projeler ne de mimarlık üzerine yazılar.

İkincisi ise daha pratik bir neden: Geçmişte hiç bir sureti, imajı bulunmayan bir tarihi şahsiyetinin anıtını yapmak. Avrupa’da neoklasik döneme geçildiğinde, ulusdevletler icad edilirken elde hazır bir yöntem vardı. Rönesans’tan beri krallar, kraliçeler, soylular hatta önemli şahsiyetler resmediliyordu. Bu yüzden onların, tarihi şahsiyetlerin heykellerini yapmak, meydanlara yerleştirmek çok zor olmadı.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, jüri üyeleriyle birlikte anıtın yerleştirileceği meydanı gezdi.

Modern dönemlerde inşa edilen bu tür milli şahsiyetler evet, mitolojik özellikler kazanırlar (*). Ancak bu temsillerin tamamen kurmaca olmalarından kaynaklanmaz. Elde mutlaka birtakım belgeler, bilgiler bulunur. Bunlar dönemin kavramlarıyla yeniden anlamlandırılır.  Tıpkı Mimar Sinan’ın “mimar” kimliğinin günümüzde projeler hazırlayan, bir mimarlık bürosu yöneten bir kişi olarak algılanması gibi.  Yani inşa edilen kimlikler kurgusaldır ancak gene de gerçeklikle ilişkili olmaları amaçlanır.  Neredeyse 50 yaşına kadar mimarlık faaliyetleri ile ilgisi olmayan bir kişinin “yaratıcılık dehası” olarak adlandırılmasında bir tuhaflık olmalı.

‘Mimar Sinan’ın heykelini uydurup yapmak caiz değildir’

Avrupa kapitalizmle neoklasik dünyaya adım atmadan, yani kimlikleri inşa etmeden önce modernleşmenin “kuluçka dönemi” sayılabilecek Rönesans‘ı yaşamıştı. Rönesans yalnızca mekan tasvirlerinin benzerlikler, mütekabiliyetler üzerinden değil, dini olmayan figürlerin, yöneticilerin, soyluların tasvirlerinin yapılmasına imkan tanımıştı.

Türkiye’de ya da biraz daha genişleterek söylersek Osmanlı modernleşme döneminde Avrupa kapitalizmi örnek alınarak, ya da ondan kopyalanan bir modelle geliştirilen milli kimlik inşasının oldukça önemli bir problemi (dile getirildiği gibi zorluğu) var.

Buradaki milliyetçiliğin onu taklit etmesi bu yüzden oldukça problemli bir konu. Arada Rönesans benzeri bir dönem olmadığı için Türk Büyükleri’nin elde iyi kötü birer tasviri yok. Olanlar da zamanında Avrupalı diplomatların yanlarında getirdikleri ressamların yaptıkları çalışmalar. Eğer sanattan, kültürden söz ediyorsanız bunlarda bu milli şahsiyetler yer almış olmalı. Ama yok. Çünkü modernleşme sürecinde olduğu gibi imajların gerçekliğe dair bir iddiasının olması beklenmiyor. İmajlar da tıpkı diğer temsil faaliyetleri gibi yan yana duruyor. Bizi içerikleri hakkında bilgilendiriyorlar ama nesnelerinin yerine geçmiyorlar.  Evet, elbette ki elde birtakım minyatür gibi çizimler var ama bunlar başka şeylerle, mekanla bir mütekabiliyet taşımıyorlar.

Nitekim aynı zorluk Cumhuriyet döneminin başlangıcında da yaşanmış.

1935 yılında Atatürk, Türk Tarih Kurumu‘na çektiği bir telgrafla “Mimar Sinan’ın heykelini yapınız” talimatını vermiş.

Nitekim Atatürk aynı kaygıyla olmalı, bu talimatı verirken aynı zamanda “Mimar Sinan’ın heykelini uydurup yapmak caiz değildir” demiş. Bunun üzerine Mimar Sinan’n mezarı açılmış, kafatası incelenmiş ondan ölçü alarak yüz profili çıkarılması için. Ayrıca Kayseri’de doğduğu köy olan Ağırnas‘a gidilmiş, oradaki insanların fotoğrafları çekilmiş.  Orada Ermeni kalmamış olsa da, yüz tipolojilerinin analiz edilmesi için. Görüldüğü gibi bilimsel yöntemlerle yaklaşılmış. Bu özelliklere göre Tarih Kurumu ilk heykeli yapmış. Heykel Atatürk’e sunulmuş. Atatürk heykeli görür görmez “tamam olmuş, Mimar Sinan böyledir” demiş. Bunlar çok da anlaşılmaz kaygılar değil. Modern dünyanın gerçeklik üretimine uygun, bilimsel yöntemler.

İmaj yokluğunda milliyetçiliğin patolojik semptomları 

19’ncu yüzyılda, modernleşme ile birlikte Osmanlı kimliği icad edildiğinde benzer bir geçmiş yoktu. Bu yüzden sultanlar, partrikler, paşalar, zenginleşen sınıflar, bankerler resimlerini yaptırmaya giriştiler, girişmesine. Ama bu arada resimsiz, imajsız geçen koskoca yüzyıllar ne olacaktı? Milliyetçilik asla “şimdiki zaman”la haşır neşir olmakla başlayamazdı.

Ordu Belediyesi’nin yaptırdığı Türk büyükleri büstlerinde, Ertuğrul Gazi için bir dizide onu canlandıran oyuncunun heykelinin dikildi. Tepkiler üzerine kusuru bulanan iki yönetici görevden alındı, heykel kaldırıldı.

Mimar Sinan örneğinde de görüldüğü gibi ortada herhangi bir resim yok. Bu durumda örneğin Ordu‘da yaşandığı gibi “Türk Büyükleri” heykelinin dizi oyuncusunu tasvir etmesi gibi bir olayın yaşanması çok doğal. Çünkü hangi imaja referans vereceksiniz? Eldeki en gerçekçi imaj, dizideki oyuncunun ta kendisi. O da kendisine rol verilirken seçilmiyor mu? O neden bir referans olmasın?

Şöyle bir itirazı duyar gibiyim: Günümüzde, güncel sanatta illa da kişinin kendisine ulaşmak gerekmiyor. Elde bir belgenin, tasvirin olması hiç gerekli değil. Önemli olan günümüze kalan yapılardan, belgelerin bize mesaj olarak ilettikleri. Yani yorumlar fikirler, kavramlar. Tamam da, böyle yapınca sanatı yönlendiren milliyetçiliği, siyasal kurguları, dışarıda bırakmıyorsunuz ki? Yalnızca görmezden geliyorsunuz.

Seçici kurul bu zorlu işin içinden nasıl çıkacak?

“Türk Büyükleri”nin heykellerini yaptırmak sekülerleşemeyen bir devletin, neoklasik dünyanın semptomu. Milliyetçilik ya da modernleşme her şeyden önce benzerlikleri modele dönüştüren bir operasyona ihtiyaç duyar. İmajların kopya olduğunu gizleyebilmek, kitleleri kandırmak için. Mimar Sinan imajı da ister istemez bir model olmak zorunda. Çünkü imaj modele dönüşmeden, gerçeklikle hayali bir ilişki kurmadan arzu uyandırmaz. 

Çare yok. Salt retorik yeterli olmaz. İmaj yokluğunda milliyetçiliğin uydurmak gibi patolojik semptomları ortaya çıkar. Örneğin bu yüzden okulların koridorlarına yerleştirilen “Türk Büyükleri” temalı temsiller şimdi olduğu gibi dizilerden değil, genellikle çizgi romanlardan alınmıştır. 

Mimar Sinan’ın imajını değil, yaptıklarını ele alalım. Onlar yapıldıkları aşamalarda hiç bir zaman model, yani tasarımsal bir nesne halini almamışlar. Yani Mimar Sinan’ın da modern bir mimar gibi model üzerinde çalışan bir mimar (ya da mühendis) olduğunu varsaymak, uydurma bir şey.

Ancak asıl mesele böylece örtülmüş oldu: “Türk Mimarisi” dedikleri şey. Oysa neoklasik dünyanın bu paradoksunu anlamadan modernliği üretmek imkansız. Bu yüzden Mimar Sinan imajı mimarlığın etnisite temelinde arındırılmasından öte bir işlev görmedi. Seküler olmayan sembolik elit onun bir devşirme olduğunu bile bile bu imajı “yabancı” dedikleri Müslüman olmayan mimarları dışlamak için kullandı. İdeoloji böyle bir şey. Böylece onun “yaratıcılık dehası ve görkemi” zannedersem dar bir alana hapsoldu. Büyükşehir Belediyesi Mimar Sinan’ı adına aşure dağıtma gibi eylemliliklerle anmaya çalıştı (**).

Görüldüğü gibi imaj, temsil eyleminin kendisi (Althusserci anlamda) maddi bir rol oynuyor. Bir yapının rölövesini çıkarıldığında ve bunu da Mimar Sinan’ın tasarladığını söylendiği anda bir gerçeklik üretilmiş oluyor. Böylece çok farklı ilişkiler içinde üretilmiş, 19. yüzyılda modernleşme içinde ortaya çıkan mimari temsil teknikleri kullanılmamış  olsa da bunların bir önemi kalmıyor. İmaj muhataplarını içerik üzerinde konuşmaya zorluyor. Buna karşılık kendisini silikleştiriyor. İmaj bir ideoloji makinesi gibi dönüştürücü bir güç üretiyor. Kapitalist ilişkilerin sorgulanmasını engelliyor, onu doğallaştırıyor. 

Bu imajın üretimini gerçekleştireni seçkinleştiriyor, millet kavramı etrafında sınıfsal çelişkileri gizliyor.  Bunun da ötesinde dışlayıcı ve ötekileştirici bir milli kültürelpolitik alan inşa ediyor. Dolayısı ile imajın tutarlı ya da tutarsız olduğunu dair bir tartışmanın bir anlamı yok. Eğer imaj kendi başına ideolojik bir rol oynuyorsa, bunu sorgulamak da “ikona kırıcılığı” gibi bir role soyunmak oluyor. Zannedersem zorluk da burada.  

Yarışma şartnamesinde sanatçılardan, mimarlardan bir anıt/heykel dikmelerini isteseler, belki yönetimin ihtiyacını karşılamış olacaklar.  Öngörmeseler,  yani ideoloji ile bir “kopuş” amaçlasalar, bu defa da devletin gücünden imtiyaz sahibi olan milliyetçiliğin, sembolik iktidarın saldırısı ile karşılaşacaklar. Ama gene de güncel sanatın meselesinin bu zorluğun üstesinden gelme çabası olduğunu düşünüyorum. Bakalım bu güzide seçici kurul bu zorlu işin içinden nasıl çıkacak?

*

Notlar:

 * Mimar Sinan Anıtı Yarışması seçici kurul üyesi olan Uğur Tanyeli “Tarihsel ve Muhayyel Mimar Sinan” başlıklı yazısında Roland Barthes‘ın “modern mitolojiler” olarak adlandırdığı  kavrama referans veriyor. Ona göre antik mitolojilerden farklı olarak modern mitolojiler rasyonel olarak açıklaması yapılabilen ama göndermesi rasyonel olmayan bir duruma, bir efsane üretimine tekabül ediyor. Bakınız: Tarihsel ve Muhayyel Mimar Sinan. PROF. DR. UĞUR TANYELİ. (6 Nisan 2019 tarihinde Kayseri BÜSAM. Şehir Akademi’de Mimar Sinan Okumaları.

** Bir başka örnek de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimar Sinan Araştırma Merkezi 2014 yılında düzenlediği yarışma: “Mimar Sinan temalı anı objesi, yani hediyelik eşya yarışması”.  Bu işi üniversiteye yaptıran, yani “sponsor” olan da fuarcılık alanında faaliyet gösteren bir ticari firma. Anladığım kadarıyla tasarlanacak olan yılbaşında falan dağıtılan kağıt ağırlığı, kalemlik gibi eşyalar. (Ancak bütün uğraşlarıma rağmen  Mimar Sinan’ı tanıtmak için kullanılacağı belirtilen bu objelerin ne yazık ki herhangi bir fotoğrafına ya da örneğine rastlayamadım.)

Oysa bir bilim kurumunun öncelikle amacının bu meseleyi, inşa edilen kimliğin mimarlıkta nasıl bir ideolojik rol oynadığını, nasıl bir sosyopolitik dönüşüm yarattığını araştırmak, tarihyazımını sorgulamak olmasını beklenir, değil mi? Ama hayır. Etkinliğin adı bile daha baştan ne yapılacağını dikte ediyor.  Tıpkı din gibi diğer ideolojik yeniden üretimle ilgili kurumlarda olduğu gibi,  devletin bilim ve sanat kurumu seküler bir görüntü altında, ters bir işlev görüyor. 

 

More in Haftasonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Büyükşehir Belediyesi’nde işler ne alemde?

Zor bir seçim sürecinin üzerinden bir yıldan fazla bir zaman geçti.  Bu süre sonunda bir muhasebe yapmak adettendir.

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nde yapılan atamalar, kamusal alanlar için düzenlenen yarışmalar hakkında sosyal medyada tartışmalar yaşandı. Bu tartışmalar yaşanırken İPA (İstanbul Planlama Ajansı), Enstitü İstanbul gibi Büyükşehir’in yönetsel kararlarını, etkinliklerini içeriklendiren fikir geliştirme organlarının nasıl bir yapıda kurumsallaştığı, bunlarla ilgili yöntem sorunları zannedersem pek bir tartışma konusu olmadı.

Margarin, parmak patates, İstanbul için vizyon ihalesi

Elimde İBB’nin çıkardığı İstanbul Bülteni var. Arka kapak içindeki ihale ilanlarına bakıyorum. Hizmetler Müdürlüğü için dondurulmuş parmak patates, margarin…  Şehir Planlama Müdürlüğü için de “vizyon ihalesi(*)“…

Demek ki İstanbul için ne kadar vizyon gerekiyorsa, o kadar da ondan alınacak, bu ihale ilanından anlaşıldığı kadarıyla.

Şartnamesi de hazırlanmış olduğu için merak edilmemesi gereken ise şu:  Acaba hangi evsafta, cinste ve özellikte kaç ton (ya da metreküp) “vizyon” satın alınacak? Öyle ya, madem ki ihale yapıyorsunuz,  bir de bunun teknik şartnamesi var.

Bunu hiç ama hiç merak etmiyorum, çünkü ihale şartnamesinin mutlaka içini çekmeceden çıkardıkları başlıklarla doldurmuşlardır: Çalıştaylar, atölye çalışmaları, yayınlar, anketler, kamuoyu araştırmaları, danışmanlık ücretleri…

Yönetime kim gelirse aynısını yapıyor. Nasıl olsa şartnameyi de kendileri hazırlıyor. Kendin pişir kendin ye.

Şunu da ekleyeyim: İhalenin adresi bile bellidir, büyük ihtimalle. Hiç merak etmeyin onun bunun elinde değil, ihale Büyükşehir’in iştiraki olan bir şirketin üzerinde kalacaktır. Üstelik bu ihalenin kimin için yapıldığı, nereye ve kimlere ne kadar bütçe aktarılacağı falan, bunların hepsi önceden bellidir. Böyle önemli bir konu tesadüflere bırakılamaz.

Yöntemler de bellidir. Kamu yönetiminlerin karakterini ise hangi konulara öncelik verdikleri belirler. Kimlerin, hangi kişilerin kamu adına hangi güç ilişkilerini kullandıkları, neler yaptıkları değil.  “İstanbul İçin Vizyon” gerekiyorsa, bu çalışma da gerektiği gibi hazırlanacak demektir.

Bu “İstanbul İçin Vizyon” ihalesi de bu rutin işleyişin küçük bir örneği.  Karşınıza “İstanbul İçin Çevre Düzeni Planları” ya da  falanca yerdeki “Kıyı Düzenlemeleri Mimari Tasarım Projesi”  de, şehirdeki plan ve proje işleri de olabilir. Bu çok sıradan bir uygulama. Şehir planları bile genellikle ihale ile, müteahhitlik hizmetleri biçiminde hazırlanır ya da kamu gücünü kullanan aktörler tarafından.

Bu model kamu adına üretilen bilgiyi ya da kamu kurumları içindeki örgütlenmeyi gene kamu adına (ya da bir şirketin altında) kamuya yeniden pazarlamak üzerine kurulur. Kolaysa bağımsız kurumlar, uzmanlar, araştırmacılar bu faaliyetlere katılsın. Onlar görevleri icabı “gönüllü” gibi düzenlenen toplantılara katılırlar, böylece katılım meselesi de halledilmiş olur. Ayrııca kamu adına bilgi üreten, kurullarda, kariyer fırsatları sağlayan kurumlarda köşe başlarını tutmuş kişileri de danışman olarak işe alırsınız, olur biter.  Büyükşehir’in şirketleri ile rekabet etmek kimin haddine?

‘Estetik rejimi’ kamunun karakterini belirler

Büyükşehir Belediyesi’nde planlama/projelendirme gibi fikir üretimi, ya da yaratıcı işler diyebileceğimiz faaliyetler için kullandığı yöntemler şunlar:

  1. Kendi kadrolarına yaptırmak: Fikir üretiminin bürokratik yapıların içinde gerçekleştirilmesi doğasına aykırı. Kapalı uçlu ve bağımlı bir ilişki fikir üretiminde bir sansür sistemi gibi görülebilir.  Hukuk devletlerinde kamu aktörleri yalnızca çerçevelendirme aşamasında katılımı düzenliyor. İçerik üretimini sivil topluma bırakıyor.
  2. Kamu üniversiteleri ile protokol yaparak kamu adına üretilen bilgiyi kullanmak: Burada daha çok kamu adına elde ettiği bilgiyi kullanan imtiyaz sahipleri ortaya çıkıyor.   Bu sistem de kapalı uçlu ve kamusal alanda tekelci bir paylaşım düzeni yaratıyor. Hukuk devletlerinde kamu adına üretilen bilgi herkese açık olmak zorunda. Kamuya tekrar satılması suç teşkil ediyor.
  3. İhale etmek: İçeriği belli olmayan bir şeyi ihale ile kamunun elde etmesi imkansız. Hukuk devletlerinde piyasa aktörleri ancak projeler ortaya çıktıktan, rekabet koşulları oluştuktan sonra, yani ne yapılacağı belli olduktan sonra katılabiliyor.

Elbette bir de fikir ürünlerini yarışma ile elde etme yöntemi var. Ancak yarışmalar hem çok zaman aldığı, hem de çok sınırlı bir alanda düzenlenebildiği için çok etkili değil.  Örneğin Büyükşehir Belediyesi kimi zaman yarışma açsa bile, bu mimari tasarım projesi gibi bir konuyla sınırlandırılıyor. Program geliştirme, proje yönetimi, planlama için yarışmacı yöntemler kullanılmıyor. Oysa iyi yönetilen şehirlerde bir kültür merkezinin yönetiminden bir sosyal hizmetin geliştirilmesine, sivil toplumun, bağımsız kurumların, yapıların katılım yöntemleri demokratik yönetimlerin temelini oluşturuyor.  

Siyasetçi gerçekten başarılı olmak ister mi?

İmamoğlu katılımcılıktan, özgürlükçülükten, eşitlikçilikten söz ediyordu. İtaat gibi şeylerden söz eden Binali Yıldırım‘dan bu nedenle daha fazla destek aldı, nefes almak isteyen seçmen kitlesinden. Tercihi yerel seçimlerde demokrasi talebi çerçevesinde bir koalisyonun oluşmasına yol açtı. Ekibiyle birlikte diğer adaydan farklı bir şeyden söz etmesi hiç şüphesiz iktidarın oluşturduğundan farklıydı, bir yenilikti. Demokrasi ve katılım talebi etrafında oluşan bu hissiyatın, bir araya gelmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Ancak bu bir sene içinde yönetimin eski dönemin “estetik rejimi”ni devralmış olduğu görülüyor. Yönetimler değişiyor ama eski ilişkiler kurumların üzerine yapışıp kalıyor.

Çünkü kim seçilirse seçilsin, katılım siyasetçilerin tek başlarına yapabilecekleri bir iş değil. Bu nedenle yalnızca yönetimlerin ne yaptıklarına bakmak yetmiyor. Katılım süreci çoğu zaman siyasetçiler tarafından değil, “estetik rejimi”ni kontrol eden simgesel sınıflar ve kamu ile iç içe girmiş güç ilişkileri ve imtiyaz sahibi aktörler ve şebekeler tarafından şekillendiriliyor. Tasarımların, kararların içeriği bu “estetik rejimi” tarafından belirleniyor.  

Bu katılım yönteminin sonuç odaklı bir yaklaşım olduğunu, sürece ilişkin bir gelişme sağlayamayacağını söylemek gerekiyor. Gene yukarıdan bakan, “bilen özne” ve “katılımcılık” adı altında nesneleştirilen sivil toplum. Özellikle uzmanlık konularında kimi zaman konuları konukların perspektifiyle sınırlandıran, sanki kendisini görünmez kılan, farklı bakış açılarının olabileceğini yansıtan değil de sanki değişmez bir özü varmış gibi kendisini silikleştiren bir yaklaşım olduğu görülüyor.

Bu nedenle örneğin kamu gücünü arkasına alan imtiyaz sahipleri katılımı “halkın katılımı” gibi göstererek nesneleştirici bir bakışla popülist bir simgeleştirmeye indirgiyor, planlara katılımı . Çalıştaylar, anketler, toplantılar… Bunlar sanki daha demokratik gibi gözüken bir temsil yöntemi gibi gözüküyor. Ama bu bir kandırmaca.  

Örneğin “kriz ve afet yönetimi” ya da “pandemi” konusu… bunlar planlama süreci içinde öncelikli bir başlık. Çoğu zaman bu tür olağanüstü durumlarda yenilikçi deneyimlere kapılar aralanır. Büyükşehir tarafında sivil toplumla bir katılım ilişkisinin kurulmak şöyle dursun, tam tersine iletişimin bile askıya alındığı görülüyor. Elbette bunun bir de karşı tarafı var:

Sivil toplum da ağlar oluşturmaya çalışırken, çok yönlü bir yerel izleme, eylem planı oluşturmaya çalışırken acaba temsilcileri aracılığıyla köprüler kurmakta yeterli başarıyı sağlayabiliyor mu? Bu örnekte de olduğu gibi kararlar alınırken bunun planlama süreci ile hiç bir ilişkisinin olmadığı görülüyor. Oysa planların hazırlığı oldukça uzun bir süreye yayılıyor. Yani kararlar  aniden ortaya çıkmıyor. Burada gene sivil tarafın da yalnızca sonuçlar üzerinden gerçekleşen itirazlarını ve eşitlikçi olmayan bir modeldeki katılım talebini de sorgulamak gerekiyor.

Diğer bir konu kültür mirası envanteri/değer sisteminin oluşumu: Plan hazırlık sürecindeki gene ilişkisizlik örneği Büyükşehir tarafından hazırlanan İstanbul Kültürel Miras Envanteri. İçerik elbette ki önemli. Ancak farklı iddialar ve yönetim erkinin dışında sekülerleşmiş bir bilgi üretimi gerektiren değer sisteminin bir kaç danışman eşliğinde kapalı bir süreçte gerçekleştirilmesi koruma anlayışından nasıl bir bakışın hakim olduğunu gösteriyor. Böyle tepeden inmeci bir yaklaşımla,  mimarlık eserlerinin tescil edilerek korunacağını hayal etmek tam da uygulamada tepkisel güdüleri motive eden, nesneleştirici bir yaklaşımla yaratıcılığı felç engelleyen bir uygulama biçimi. 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni, Kent Konseyi‘ni, STK’ları biraz sarsmak lazım. Nedir sorunları dile getirmemizi, tartışmamızı ve çözümler geliştirmemizi engelleyen?

 *

İstanbul Bülteni Haziran 2020 sayısı, sayfa: 97.  İhalenin başlığı şöyle: “İstanbul Vizyon Çalışması ve Bütünleşik Mekansal Gelişim Strateji Belgesi Oluşturulmasına Yönelik Araştırma, Veri Toplama, Analiz, Proje ve Yönetim Modeli Çalışmaları Hizmet Alımı İşi”

 

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Galata Kulesi: Anlamsızlık aleminde bir kültür bakanı

Türkiye‘nin koskoca Kültür ve Turizm Bakanlığı yalnızca Galata Kulesi‘nde özgün bir duvarı tahrip etmek gibi hiç olmayacak bir iş yapmakla da kalmıyor, aynı zamanda daha da tuhaf bir girişimde bulunuyor: Projesi olmayan bir “restorasyon” işine girişiyor.

Biz de tesadüfen, sosyal medyada paylaşılan bir video kaydı sayesinde Galata Kulesi’nin giriş katında, Cenevizler‘den kalan taşıyıcı duvarın yıkılmakta olduğunu görüyoruz. Belki de yöntem açısından hata ya da sorun şurada aranmalı: “Bu tür işler kimse görmeden, gizli saklı yapılır. Şu beceriksizliğe bir bakın!”

Nasıl olduysa içerden birisi görüntü almış. Müteahhite, yanlış söylemeyeyim, onun partiyle ve yönetimle sıkıfıkı yandaşlık ilişkileri olduğu için şantiye yöneticisine, ya da elinde yıkıcı aletlerle görüntü veren işçilere kesmişlerdir büyük ihtimalle faturayı.

Bakan’ın ve bürokratların yukarıdan söyle kükrediklerini duyar gibiyim: “Kulenin etrafını iyice kapatın, kimseyi içeri almayın demiştik. Girmişler bir de video kaydı yapmışlar. Müteahhitin adamları da engellememiş!”

Kültür ve Turizm Bakanı yaşanan skandalı örtbas etmek için “Galata Kulesi’ne sonradan eklenen duvarı yıktıklarını” söylüyor. Ona göre yıkılan duvar yapıya sonradan eklenmiş. Oysa görüntülerde Kule’nin özgün duvarının darbeli kırıcı aletler yıkılmakta olduğu görülüyor. Yıkılanın yapının özgün taşıyıcı duvarı olduğunu fark etmeyen, onun “yapıya zarar verdiğini” söyleyen bir kültür bakanı. Böyle bir skandal başka bir yerde olsa o bakan koltuğunda oturmaya devam edebilir mi? Bir düşünelim: Bu ülkede kültürel mirasın korunmasından sorumlu birinci kişi, neyin bir anıt-yapının özgün bir parçası, neyin sonradan yapılmış eklenti olduğunu görmekten aciz. Üstelik kültür mirası ile ilgisi olmayan sıradan uygulamalarda bile vatandaşlara “rölöve, proje getirin, onaylansın sonra işinizi yaparsınız” diyen, yıllarca oyalayan bir kurum, şehrin en önemli anıt yapılarından biri için projesiz uygulama yapıyor. 

Tuhaflıklar bununla da bitmiyor. Yapılan ihalenin başlığında “proje, restorasyon müzeleştirme işi” diyor. Yani Galata Kulesi’nin taşıyıcı duvarına darbeli yıkım aletleri ile müdahale eden bu müteahhit hem uygulamayı yapacak, hem de projeyi. Bununla da yetinilmeyecek, müteahhit ayrıca Galata Kulesi’ni “müzeleştirecek”.

İnsanın aklından ister istemez şu geçiyor: “Ne müteahhitmiş ama… Hem proje, hem inşaat hem de müze yapabiliyor. Üstelik şehrin simgesi, 1500 yıllık bir anıt için!”

 Dünyada acaba bir benzeri var mı?

Küçük bir yarıktan dışarı sızan gerçek

Bu olayda karşımıza çıkanın açılan bir yarıktan dışarı tesadüfen sızan küçük bir ışık olduğunu unutmayalım. Daha neler neler oluyor? Galata Kulesi’nde yaşanan tekil bir olay değil.  Facia her yerde!

Şöyle bir benzetme yapmak mümkün: Beyrut‘ta patlama ile tahrip oluyor, kültürel miras. İstanbul’da ise “restorasyon” adı verilen uygulamalar ile. 

Dünya Miras Listesi’nde yer alan İstanbul’daki Karasurları (Teodosius Surları) “restorasyon” adı verilen çalışmalar sonucunda ne hale getirildi, yalnızca buna bile bakılsa nasıl bir facia ile karşı karşıya olunduğu hemen anlaşılıyor.  Bu yok edilen anıt, dünyada eşi benzeri olmayan, Ortaçağ‘dan kalan en büyük şehirsel sur varlığı. Topkapı Sarayı gibi gene eşi benzeri olmayan bir dünya mirası içinde bir plan, proje yapılmadan gerçekleştirilen “restorasyon”ları görseniz, dudaklarınız uçuklar. Haremağaları Koğuşu‘nda, Matbaa-i Amire‘de veya Mukaddes Emanetler bölümlerinde gerçekleştirilen uygulamalara bakıldığında sarayın adeta adım adım yok edilmekte olduğu görülüyor. Gene UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan sivil mimarlık dokusu, Süleymaniye gibi yerlerde gerçekleştirilen uygulamalara bakıldığında bu felaketin tıpkı bir yangın gibi şehrin her tarafını sarmış olduğunu söylemek yanlış olmaz.  

Ne yapılacağı bilinmeden nasıl ihale yapılabilir?  

İhale, bilindiği gibi kamu ile piyasa aktörleri arasındaki bir ilişki biçimi. Eğer kamunun elinde tanımları yapılmış, onayları alınmış  bir proje (uygulama projesi) varsa ihaleye çıkabiliyor.  Ama ortada projesi olmayan, yani ne yapılacağı, içeriği belli olmayan bir iş için kamunun ihale yapması imkansız. Çünkü kamu yönetimi ihaleyle kereste bile satın alsa, miktarını, cinsini, evsafını tanımlamak zorunda.

Proje, araştırma, fikir üretimi ihale ile yapılabilir mi?

Proje olmadan ihale yapmak mümkün değil. İçeriği belli olmayan bir işi ihale etmek hukukta yolsuzluk anlamına geliyor. Buna karşılık projenin, fikir üretiminin ihale ile yapılması imkansız. Bu sistem sanattaki sansür gibi yaratıcı işi yönetime bağımlı kılıyor.

Buna karşılık kamu kuruluşları (belediyeler de dahil) proje olmadan ihale yapıyorlar. Bu durumda akla ilk şu soru geliyor: Ne yapılacağı bilinmeden nasıl ihale yapılabilir?  Bunun da çözümünü bulmuşlar. Restorasyon projelerinde önce bir müteahhite işi veriyorlar, şartnamesine de bir kaç danışman koyuyorlar. 

Mimarlık, restorasyon, tasarım, planlama faaliyetlerinde öne çıkan, ilgimizi çeken konular uygulamalarda ortaya çıkan sorunlar. Onları tartışmaya çalışıyoruz. Ancak karşımıza sonuçlar çıktığında bilgi sahibi oluyoruz ve itiraz etmek zorunda kalıyoruz. Narmanlı Hanı ne hale geldi, Emek Sineması ve Cercle d’Orient binası birer taklide dönüştü.

AKM yıkıldı, İstanbul onbeş sene kültür merkezinden yoksun kaldı. Sorguladığımız şu: Rant hırsı… Siyasal ihtiraslar… Yandaşlara aktarılan kaynaklar. Koruma ve planlama ilkelerine, kararlarına karşı kurnazca yöntemler, hileler geliştirilmesi…  İtiraz etmekten başka yapacak bir şey yok. Ancak sonuçları konuşmaya zorlandıkça, siyasetçilerle imtiyaz ilişkileri geliştiren zümrelerin işleri kolaylaşıyor.

Koruma şehirsel hareketliliği, dinamizmi engellemeye yarayan, halka zorluk çıkarmak için seçkinlerin uydurdukları bir kavram olarak algılanıyor. Karşımıza çıkan bu kötü uygulamaları tartışmaktan vazgeçelim ya da onlarla ilgilenmeyelim demiyorum, elbette. Tam tersine, bu uygulamaların ne gösterdiğini, nasıl bir eşitsizliğe, güç ilişkilerine dayandığını sorgulamaya dahil edelim demeye çalışıyorum.

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy.

Siyasetçiler kültür bakanı bile olsalar, kültürel varlıklar adı verilen şeyin yok edilmesini hiç umursamıyorlar. Onların farklı öncelikleri var, bu tepeden inmeci, işaretsizleştirici, eşitsizlikçi, imtiyazcı bir şiddet içeren bu koruma sistemi içinde. Bilgi denen şeyi de pek umursamıyorlar, hatta ona karşı gizli bir düşmanlıkları var.  Ona, yani koruma sayesinde ayrıcalık elde eden zümreye karşı mücadele verilerek bu makamlar elde ediliyor. Bu alan devlet içinde, iktidar erkini kullanarak bir dayanışma ağları, bir imtiyaz şebekeleri mücadelesi…  Onlar için kültürel mirasın bundan öte bir anlamı yok.

Nesneleştirici, işaretsizleştirici  bürokratik bir işleyiş yaratılıyor. Bu yönetim modeli yalnızca mevcut değerleri değil, daha doğmamış değerleri yok ediyor.

Başka bir deyişle yok edilen yalnızca şehrin geçmişi değil, geleceği. Şehrin kamu müzeleri, kültür kurumları çökmüş vaziyette. Bu nedenle bir an önce şehrin yönetimini sorumlu kılacak, misyon odaklı çalışacak, çok katmanlı bir işlev görecek, karma bütçe kullanabilecek , özerk bir yönetimi olan bir organlaşmaya ihtiyaç var. Yapılması gereken aslında çok basit: Böyle bir deneyimi başlatmak için Bakanlık Büyükşehir’e destek versin. Galata Kulesi şehre iade edilsin.

Son bir not:

Zavallı turistler! Yalnızca İstanbullular için değil, onlar için de üzülmeliyiz! Bakan’a göre Galataport ismiyle maruf limana yanaşacak kruvaziyer gemilerine doluşup, akın akın şehrimize geleceklermiş. Onları sahilde şehirden özenle yalıtılmış bir şekilde gezdirecek olan turizm sektörünün imtiyazlı temsilcileri karşılayacak. Karaköy’de biraz dinlendikten sonra Galata Kulesi’ne ulaşacaklar. Kuleye çıkıp İstanbul’a bakacaklar. Tarihi bilgiler alacaklar. Nasıl diye sormayın. Yürüyecek değiller ya, otobüslerle olmalı. Oradan Galata Mevlevihanesi‘ne gelecekler ve kendileri için programlanmış gösteriyi izleyecekler. Sonra biraz daha yürüyüp, Tünel Meydanı‘na varacaklar. Narmanlı Hanı‘ndan alışveriş yapacaklar, üstteki teras katında yemek yiyecekler. Oradan Yeni Emek Sineması (“Grand Pera”) kompleksine doğru yola çıkacaklar. Böylece tarihi bina izlenimi veren replikaları görüp İstanbul mimarisi ve anıtları hakkında bir fikir sahibi olacaklar. Orada da alışveriş yapıp Madame Tussaud‘nun balmumu heykellerini görecekler. Sonra karşısındaki Atlas Pasajı‘na geçip Sinema Müzesi‘ni ziyaret edecekler. Orada eski Yeşilçam filmlerini merakla izleyecekler. Buradan Demirören binasına varacak, kahve içip alışveriş yapacaklar. Yürüyüşün final noktasında onları Yeni AKM onları bekliyor olacak. Bakan’a göre burada bir de sanat sokağı yapılıyormuş. Turistler burada kültür etkinliklerine katılabilecekleri gibi alışveriş de yapabileceklermiş. Turist dediğimiz kitle belki uzaktan, hanutçuluk gibi profesyonel işlerle sermaye biriktiren bir sektör temsilcisine böyle gözüküyor!

Allah onların da sonlarını iyi etsin.

More in Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Hayır Sayın Altun, yaptıklarınız yaşanan sosyal felaketin yaralarını iyileştirmeye yetmez!

Cumhurbaşkanlığı İletişim Direktörü Fahrettin Altun kendi twitter hesabından bir video paylaşmış. Videoda (Müslüman olmayan) azınlıkların İstanbul’da refah içinde varlıklarını sürdürdüklerinden, farklılıkların bir aradalığından, kamusal alandaki çeşitlilikten söz ediliyor.

Çok da yanlış sayılmaz. Hani derler ya, bardağın dolu tarafına bakmak.

Evet, bir kaç olay dışında, belki de Hıristiyanlığın merkezi olan bu topraklarda pek Müslüman olmayan bir topluluk da kalmadığı için, devlet tarafından örgütlenen sistematik bir şiddet yok. 

Yabancı ülkelerdeki kamuoyunu etkilemek için hazırlanan bu videonun gerçeklik hakkında doğru bir bilgi verdiğini söyleyebilir miyiz?

Bir siyasetçiden (kendisi için öyle mi demeli?) beklenen her zaman olduğu gibi durumu idare eden, hoş gösteren basmakalıp düşünceler mi sergilemek? Yoksa zor bir işi yapmayı mı göze almak?

Savaştan önce 300.000’e yakın Rum yaşıyordu İstanbul‘da. İstanbul Rumların da başkentiydi. Bugün ne kadar kaldı? Sağdan sola, soldan sağa saysanız, çoğu yaşlı 1500 kişi! Son yarım yüzyılda varlığı hiç şüphesiz İstanbul ile eşanlamlı olan binlerce yıllık bir kültür mirası, kadim bir topluluk, Rumlar yok edildi.  

Altun “artık bir sorun yok” diyor. Oysa yalnızca olan bitenlerde, geçmişin hatırlanma biçiminde, bu videodaki mesajın kendisinde çok büyük bir sorun var.

Kimse kalmadığına göre, sorun da kalmadı

Videonun mesajı şu: “Müslüman olmayanlar kalmadığına göre artık rahatız. Kalan son bir kaç ötekiye de ne kadar rahat  olduklarını söyletiriz, mesele hallolmuş olur.”

Bu videoyu izlerken benim de aklıma 6/7 Eylül‘ün 50. yılında düzenlediğimiz sergiye yapılan saldırı geldi. Bu saldırı da devlet tarafından organize edilmişti. Devletin derinliklerinde her an saldırıya hazır güçler var.

2019 yılında Heybeliada‘da Türk Tarih Kurumu tarafından organize edilen etkinlik bunun bir örneği. Arada bir, ihtiyaç duyuldukça, İstanbul’da kalabilmiş bir kaç tane Rum’un, Patrikhane‘nin rehin alınmış varlıklar olduklarını dünyaya hatırlatıyorlar.  

Bugün resmi üretim kanallarını ellerinde bulunduranlar bu meseleyi gündeme getirdiğinizde hemen saldırıya geçiyorlar. 

Saldırıların kaynağında devlet gücünü kullanarak kültürel politik alanda imtiyazlar elde etmiş milliyetçi elit var. Siyasetçileri ikna etseniz, değiştirseniz bile devleti temsil eden bu milli çekirdek varlığını koruyor.

İstanbullu Rumların haklı itirazı

Altun’un paylaştığı bu videoya Atina‘da yaşayan İstanbullu Rumlar’ın temsilcileri haklı olarak itiraz ettiler.

İnsan haklarını ayaklar altına alan yasadışı devlet operasyonları ile, zorla ve şiddetle İstanbul’dan göç etmek zorunda kalan İstanbullu Rumların derneklerinin Atina’da kurdukları bir federasyon var: İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu. Bu dernekler genellikle İstanbul’daki semtlerin adını taşıyor ve yaşadıkları travmatik olaylar karşısında hafızalarını koruyarak, sosyal yardımlaşmayı geliştirerek, yaşamlarını sürdürmelerine imkan sağlamaya çalışıyor. 

Federasyon’un yaptığı basın açıklamasında İstanbul’un kadim nüfusu olan atalarının, Rumların şiddetle kovulduklarını, can havliyle şehri terk ettiklerini ve nüfusun neredeyse yüzde birlere düştüğünü grafiklerle gösteriliyor. Bu nedenle Federasyon basın bildirisinde İstanbullu Rumların taleplerini hatırlatıyor: Haksızlık, hukuksuzluk ve şiddet yüzünden göçmen olarak yaşamlarını sürdürmek zorunda kalan insanların ve yeni nesillerin tekrar İstanbul’a dönmelerini teşvik edecek programların geliştirilmesi, örneğin.

Meselelerden biri de gasp edilmiş mülkler konusu.

2010 yılında Büyükada‘daki Rum Yetimhanesi için alınan AİHM 02tarafından iade kararı bir örnek oldu. Hükümet, Vakıflar Yasası‘nın ilgili maddesinde değişiklik yaparak 1936 Beyannamesi‘nde yer alan mülklerin iadesinin önünü açan bir karar aldı. Ancak mülklerin bir kısmı zaten ortada yoktu ya da yerlerinde başkaları vardı.

Ayrıca diyelim ki bir hayrat (okul gibi) için bir dolu akar (ticaret hanı, mağaza, ev) olabiliyordu. Bunlar için de “bu kadarı yeter, artık bizi fazla uğraştırmayın” dendi. Böylece çok az sayıda yapı sahiplerine iade edilebildi. Bu süreçte 1400 başvuru yapılmış, 100’e yakın başvuru kabul edildi.

Ancak bunların çoğu okul, kilise gibi hayrat. Oysa bunların giderlerini karşılamak için bağışlanan  araziler, konutlar, iş hanları, çarşılar çok daha büyük bir yer tutuyor. Bir de bunun dışında, elkonmuş, gasp edilmiş, zorla devredilmiş, ya da bırakılmış çok daha fazla kişisel mülk, ev, işyeri var.   

Ayrıca Rum nüfusu azaldığı için bunları takip edebilecek, mülklerini geri isteyebilecek vakıfların sayısı da çok azaldı.  Ayrıca 1936 Beyannamesi bir tür Osmanlı zamanından kalan vakıf mülklerinin tespit edilmesini ve böylece yeni mülk edinmeyi kısıtlamayı amaçlıyordu. Özel mülklerin vakıflara devredilmesini de. Özel mülkler konusu hiçbir zaman sorun edilmedi.

1936’dan ama daha çok 1950’lerden sonra çok sayıda kişisel mülke zorla el kondu ya da uygunsuz koşullarda sahiplerinden satın alındı.

El konmuş malların iadesi iyi bir başlangıç. Ama pratikte hem imkansız hem de yaşanan felaketi onaracak yeterlilikte değil. Malların mülkler önemli, elbette ki bunların hepsi iade edilmeli. Ama yetmez. Vakıflar Yasası’ndaki değişiklik zaman kısıtlamalı, tek yönlü bir ilişkisi olan bir hak tanıma yöntemi içeriyordu. Oysa görüldüğü gibi sorun yalnızca mülklerle ilgili değil ve çok daha karmaşık.

Mülklerin bir bölümünün iade edilmesi asla yeterli olmaz

Yalnızca Rumların yaşadıkları travmanın değil, Türk kimliğinin iyileşmesi için buna ihtiyaç var: İyileşmek, bu depresif halden kurtulmak için bir programa, eylem planına, yeni kurumsal yapıya…

Yaşanan büyük bir sosyal felaket. Üstelik dünyada demokrasiler gelişirken, 2. Dünya Savaşı sonrasında sistemli şiddet artıyor. Yapılan bu haksızlığın elbette ki tamiri, telafisi mümkün değil. Ancak yapılacak çok şey var. Bu haksızlığa karşı bir eylem planı oluşturmak ve yönetmek için süreklilik taşıyan bir araştırma, inceleme ve değerlendirme organına ihtiyaç var. Bu organın bağımsız hukukçular tarafından oluşturulması kabul edilmeli. 

Altun kamuyu temsil ediyor. Onun yaptığı gibi bu sorunu örtmek, yalnızca anestezik bir etki yaratıyor. Türkiye Devleti’ni temsil edenler bu sorunu artık Rumların meselesi olarak görmekten vazgeçmeli. Tam tersine kendi davası, kendi derdi olarak görmeli.

Devlet mülklerin tümünü bile iade etse, yaşanan sosyal felaketin, rezaletin sonuçlarını ortadan kaldıramaz. Ama iyileşmek için ne yapabilirim diye çırpınmak olabilir.

Türk kimliği de, Müslüman kimliği de aynı kayıptan musdarip

Kimliğin inşası travmatik bir süreç. Kimliğin modernleşmesi, benzerliklerin, tekrarlanan imgelerin bir üstkimlik tarafından temsil edilmesi demek. Bu üstkimlik benzerlikleri kalıplara mı sokmaya  çalışacak? Yoksa özgür bırakıp zenginleşmeleri için onlara hukuksal yapılar, kamusal imkanlar mı sunacak? 19’uncu yüzyılda, modernleşme ile icad edilen Osmanlı kimliği kapsayıcıydı. 20’nci yüzyılda icad edilen Türk kimliği kapsayıcı ve özgürleştirici olmadı. Hıristiyanlığın merkezi olan Anadolu’da Hıristiyan kalmadı. Lozan Anlaşması ile din, eğitim, sosyal hizmetler alanındaki hakları güvenceye alınmış İstanbul’daki ‘azınlık’lara yapılmadık zulüm kalmadı.

Türk kimliğinin de, Müslüman kimliğinin de bu kayıptan musdarip olduğunu düşünüyorum. Bu durumda yokluğun temsili varlığın temsilinden sanki çok daha sarsıcı hale geliyor. Bana öyle geliyor ki, şehrin imha edilen kimlikleri Türk kimliğinin içinde yaşıyor. Kuruluşunu sağladığı kadar ona musallat oluyor. Yaşıyor diyemesek bile onun yapımında, şekillenmesinde yer alıyor. Bu nedenle şehrin yalnızca ‘var olan’ değil, ‘yok olan’  kimliklerinin haklarını dikkate almak gerekiyor. Çünkü onların yok edilmiş olması, haksızlıkların kalıcı olması, yansılamalar halinde tekrarlanması demek.  

Türkiye’nin şu andaki politikasını özetleyen söz şu: “Ah ne yapalım, geçmişte istenmeyen şeyler olmuş. Şimdi artık önümüze bakalım.” Bu sözü belki benim gibi siz de çok duymuşsunuzdur. İstanbulluların yaşadıkları bu acıların, felaketlerin bu şekilde üzerinden süngerle geçilmeye çalışılmasının arkasında başka bir niyet olmalı. Sorun bütün kimliklerin ortak özgürlük mücadelesine dayanıyor. Kültürel politik alan devletten bağımsız olmadığı sürece kimliğin yaratıcı ve özgürleştirici olamayacağı açık. Özgürlükleri kamusal alanlardan esirgeyip yalnızca filantropi alanına, güncel sanat çalışmalarının gerçekleştirildiği izole edilmiş mekanlara ve kurumlara kapatamayız. 

Kamusal alan nefes almak zorunda.

*

Not: Büyükada’da oturduğum evin çevresindeki yollarda sıklıkla yürüyüşe çıkıyorum. Çıktığımda yeni insanlarla tanışıyorum. Bunların çoğu geçmişte Büyükada’ya Karadeniz’den çalışmak için gelmiş insanlar. Bana tek tek evlerin tarihini anlatıyorlar. Size diyebilirim ki içlerinde neredeyse bir tane ev yok ki gasp ya da zorla edinilmemiş olsun. Bu kişilerin çoğu aynı zamanda 6 Eylül günü Büyükada’da yaşayan Rumların evlerine, manastırdaki çocuklara saldıran kişiler. Mağdurlar hiç konuşmaz iken failler her şeyi ayrıntılı olarak anlatıyorlar: Çarşıdaki Rum esnafa ait olan buzdolaplarını, eşyaları parçalamak için balyozları kim verdi, onları kim yönlendirdi, belediye kamyonunun üstündeki ışıldak ile saldırılacak yerler nasıl aydınlatıldı… İç çekerek üzüntülerini ifade edenler yok değil. “O zaman çok cahildik, ne söylenirse yapmaya hazırdık.” Peki diyorsunuz, herkesin hukukunu gözetmesi gereken kamunun temsilcileri?    

More in Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Ayasofya’da travmatik ve iyileştirici hafıza üzerine

Ayasofya’nın çıkış kapısının üzerinde İmparator Konstantin‘in şehri, İmparator Jüstinyen‘in de Ayasofya‘yı Hazreti İsa‘ya takdim ettikleri bir mozaik yer alıyor. Akdeniz‘in başkenti şehir ve dünyanın en büyük ibadet yapısı imparatorların cihan hakimiyetini simgeliyorlar. Ancak bu hakimiyetin aynı zamanda ruhani dünyayla ilişkili olduğunu, bir adanmışlık, hizmetkarlık anlamına geldiğini de.

Jüstinyen‘in elindeki Ayasofya temsili  ya da Konstantin‘in elindeki şehir temsili ise farklı bir şey. Onlar elle tutulabilecek, iletilebilecek şeyler. Bu metaforlar onları şeylere indirgiyor ama bilinemezliklerini ortadan kaldırmıyor. Canlıların ve cansızların dünyası ile aşkınların, ruhani olanların dünyası arasındaki bağlantıyı kuruyor.

Ayasofya eşi görülmemiş büyüklükteki ana kubbesi, üzerine oturduğu iki yarım kubbeyle genişletilmiş  iç mekanı, diğer yönlerdeki kemerlerin altında yer alan açıklıkları, taşıyıcıların arkasında yer alan boşlukları ile görenleri büyülüyordu. Bu cephelerden içeri giren ışık huzmeleri söylendiğine göre günün değişik saatlerinde iç mekanın sürekli değişik şekillerde aydınlanmasını, renkli mermerler, iç tezyinat, mozaikler ile hareket halinde olmasını getiriyordu. Aklın hayalin alamayacağı büyüklükte ve sürekli değişik ışık oyunlarıyla göz alan bir iç mekan ve buna uygun bir mimari strüktür yaratmak, hiç şüphesiz mükemmel bir tasarım dehasının örneğiydi. Ancak bu mükemmel tasarım, imparatorluğun değişik yerlerinden getirilmiş olan mimari öğelerle, birbirine eklemlenmiş imgelerle muazzam bir birikimi bir araya getiriyordu.

Ayasofya bir Ortaçağ yapısı olarak bir çok imgenin bir araya getirilmesinden oluşur. Bu imgelerin bu büyük tasarım fikrinin içinde kendilerini imlediğini söylemek mümkündür. Yani modern mimarlık fikirlerinin mekanı tümüyle temsil etme iddiasına karşılık, onun birbirine eklemlenen imgelerden oluştuğunu söylenebilir. Bu karmaşık bütün içinde ögelerin her biri, yapının bir bölümünü oluşturur ve aynı zamanda kendi imgelerini imler. Bu nedenle bu Bizans imparatorlarının ellerinde tuttukları nesneler,  (onlar aracılığıyla hakimiyetlerini sergiledikleri kozmos) ancak sınırsız bir muhayyile dünyasıyla, bir ruhani güçle  irtibatlı olabilecek simgelerdi.   

Sekülerleşmemiş her müdahale ötekini silmeye dayanıyor

Günümüzde de iktidarların Ayasofya‘yı bir hakimiyet simgesi olarak görmeleri bu hafızanın devamı olarak görülebilir. Ancak bir ulusdevlette mekanın farklı hafızaların taşıyıcısı olarak kabul edilmesi yeterli değil. Çünkü her bir müdahale bunun idrak edilmesini değil, ötekini silmeye dayanıyor. Bu da iletişimsizliği dayatıyor. Dolayısı ile her karşılaşmada görünen, yüzeye çıkan bir hafızayla birlikte bir de görünmeyen ortaya çıkıyor. Ayasofya bir kültürel miras girişimi etkisiyle ‘müze’ yapıldığında, yani devlet aracılığıyla sekülerleştirildiğinde yine bastırılmış olan hafıza, aynı iktidar alanına taşınmıştı. ‘Müze’ de böylece hiç bir zaman müze olamadı, şehir halkıyla, dünyayla iletişimi kopardı. Bastırılmış olanı dikkate almadı. Bin yıl boyunca Hıristiyanlığın merkezi olan (ve kolayca silinemeyecek bir hafızaya sahip olan) Ayasofya camiinin de problemi bu: Bastırılmış olanı kendine musallat etmek.

Ayasofya‘nın cami olarak ibadete açılması kararı sonrasında kültürel miras alanında çalışan akademisyenler, meslek kuruluşları açıklamalar yaptılar. Bunların kamuoyunda yankı bulduğunu söylemek mümkün değil. Endişem de onların yaptıkları bu açıklamaların hiç bir etkisinin olmayacağıydı. Nitekim devlet aracılığıyla toplumu sekülerleştirme girişimi örneği olan bildiğimiz türdeki bir ‘kültürel miras girişimi’ tarafından entelektüel üretim felç edilmiş olduğu için bu siyasal olay, devletle sivil toplumun tipik bir özdeşleşme ilişkisine dönüştü. Ayasofya için ‘müze olarak kalsın’ ya da kültürel miras girişimi bir anda buharlaştı.

Bilgiyi siyaset karşısında değersizleştiren ideoloji mi yoksa gizlenmiş kimlikçiliği mi?

Tanzimat sonrası İstanbul’a davet edilen Fossati Kardeşler, bakımsız kalmış bir yapıyla karşılaşmışlardı. Ama bu yalnızca bir ihmal değildi. Sultan Abdülmecid ve Sadrazamı Mustafa Reşit Paşa, artık işlevini yerine getiremeyen klasik Osmanlı vakfının yerine başka kaynakları harekete geçirmiş, yapıyı modern sayılabilecek bir tarzda onarımla birlikte bir bilgi nesnesi olarak inşa etmeye girişmişlerdi. Ayasofya‘nın bir arkeoloji ve mimarlık tarihi nesnesine dönüşmesini getiren bu müdahaleyi, günümüze uzanan modernleşme sürecinin başlangıcını temsil eden bir ‘kırılma noktası’ olarak görmek mümkün.

Şimdi gelelim bu meselenin düğüm noktasına: 

Nedir akademik söylemi potansiyelsizleştiren? Onu siyaset karşısında değersizleştiren nedir? Karşısındaki ideolojinin çok güçlü olması mı? Yoksa (insanı bıktıracak kadar tekrarlandığı gibi) halkın taleplerinin farklı olması mı? Ya da kendi çelişkisi mi? İktidar karşısında ‘muhalif’ görünümü ile kendi kimlikçiliğini ele vermeme, gizleme çabası mı?

Yassıada‘da, AKM‘de, Taksim‘de v.s. olduğu gibi bu tür sekülerleşmemiş bir ‘muhalefet’in işlevi bir yerin ‘nasıl kalması’ gerektiğini söylemekten ibaret. Bu tavır, bir eylemsizlik halini dayatıyor. Keşfetmek, hafızayı özgürleştirmek ise doğal olarak tahayyül ve pratik dışı. Böylece sözkonusu olan yer bir boşluğa dönüşüyor ve imtiyaz sahipleri tarafından işgale hazır hale geliyor. İktidar, kriz anlarında kimliğe tutunmak üzere hatırlar ve hatırlatırken, kültürel üretim kanallarını ellerinde bulunduranlar ise kendi kimlikçiliklerini sekülerlik görüntüsü altına saklıyorlar.

Seküler olmayan kültür mirasını koruma girişimini, kendisini ele vermeyen bir kimlikçiliğin içinde tanımlanıyor. Bürokratik dayatmalar eşliğinde, küçük bir zümrenin kendi kamu yarar anlayışını temsil ediyor. Bu nedenle potansiyelsizleşiyor, çıkarlarını korumak için her siyasal girişime, çıkarlara kolayca teslim oluyor. Sanki kendisini pamuklar içinde sarmalayarak muhafaza eden, hatta yaşıyormuş gibi gösteren iktidarla gizli bir anlaşma içinde. Bu bir ‘iktidar içinde iktidar oyunu’. Devlet aracılığıyla toplulukları sekülerleştirme girişimi şimdiye dadanan, musallat olan sömürgeleştirici bir şiddet içeriyor.

‘Böyle kalsın’ politikası

Kamu gücünü kullanarak neyin değerli, neyin değersiz olduğunu belirleyen arşivleme yöntemleri (tescil işlemleri) gibi Ayasofya‘nın eşsiz hafıza katmanlarını, özelliklerini işleyen  ‘müze’de de aslında hiç bir hayat belirtisi yoktu. Ama elbette ki ölü de değildi. Bu işlemeyen haliyle bile temsil ettiği bir ideoloji, devlet gücünü kullanarak imtiyaz elde eden bir zümre vardı. Bu yüzden ‘böyle kalsın’ talebi, Ayasofya‘nın camiye dönüşmesini engelleyecek bir girişime değil, yalnızca bu imtiyazlı seçkinlerin varlıklarını muhafaza ve yeniden üretme pratiklerinin sürmesine işaret ediyor.

Kültürel mirası koruma girişiminin resmi kanonlar içinde imtiyaz sahiplerinin nesneleştirici ve bağımlı eylemselliğinden söz edilebilir. ‘Böyle kalsın’ talebi tam da sorunu dondurmaya, yaratıcılığın kanallarını tıkamaya hizmet ediyor.  Düşünme imkanlarını elinden alıyor. Bence onun siyaset karşısındaki kırılganlığını oluşturan da bu.

Milliyetçilik ise kendi muhayyilesini kolektif bir melankoli duygusu (kimlik) ve isyan (arzu) üzerine kuruyor. Seslendiği kitleyi sanki “eleştirel bir fail” ya da “mağdur” haline getiriyor.  Kendisini iktidar tarafından bastırılmış gibi görüyor.

Bunun onu düşünmekten alıkoyduğunu söylemek mümkün. Sorunun kendisinin farkında olsa bile, bu rolü oynamak onun için bir var oluş meselesine dönüşüyor. Burada “bilgi”nin sınıfsal bir rol kazandığını, bir kimlik biçimine dönüştüğünü söylemek mümkün. “Bilgi” bu durumda bir şeyler değiştirmekten çok, bir devlet iktidarı tabakasının temsiline dönüşüyor, kendi imtiyazlarını yeniden üretmeleri için kullandıkları bir araç olarak algılanıyor.

Kimlikle bu histerik özdeşleşme, daha çok paranoid bir kaygının, bir bağ kuramama çaresizliğinin belirtisi gibi görünüyor. İşaretsizleştirici bir eylemin, sınıfsal bir şiddetin karşısında güçle özdeşleşme ve her türlü bağ kurma çabasına, ilişkilere, ötekinin varlığına duyulan bir hiddete dönüşüyor. Tıpkı ‘kültürel miras’ olarak tescil edilmiş olan binaların bizzat sahipleri tarafından yıkılması-yakılması gibi. 

 Bu yöntemle, geçmişle travmatik özdeşleşme biçimiyle iyileşmek mümkün değil.

Çünkü travma, özbilinci düşünmekten, bir muhasebe yapmaktan alıkoymaya çalışıyor. Bu nedenle kültürel miras problematiğinin meselesi binalar, taşlar değil. Asıl meselesi kapitalist modernleşmenin onları koşullandırdığı travmatik hal. Ancak bu sınıfsal meseleyi dikkate alan deneyimler üzerinde mekanlar, anıtlar, taşlar, topraklar güncel bir anlam kazanabilir. 

Tıpkı güncel sanat eylemselliklerinde olduğu gibi.

More in Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Milliyetçilik: Şimdiye musallat olan hayalet

Ayasofya‘nn camiye dönüştürülmesine karşı Avrupa Kiliseler Birliği’nden gelen mektup üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz haftaki konuşmasında Avrupa’da 2000 Müslüman’a bir cami düşüyor. Türkiye’de ise 500 Hıristiyan’a bir kilise. Bu bizim onlara göre inaç özgürlüğüne ne kadar saygılı olduğumuzu gösteriyor…”mealinde bir şeyler söyledi. Belki şöyle de söyleyebilirdi: “Hatta bakın İstanbul’da 20 Rum’a bir kilise düşüyor. Onların inanç özgürlüğü Müslümanlar’dan ileri seviyede gözetiliyor…”

Savaş öncesinde Hıristiyan nüfus şehirde “azınlık” değildi. Şehirde 300 binden fazla Rum yaşıyordu. (Anadolu’da da 3 milyona yakın.) Savaştan sonra bu nüfus yarı yarıya azaldı. Anadolu‘da Rumların başına gelenler İstanbul‘dakileri de korkutmuştu. Lozan Anlaşması ile şehirdeki Müslüman olmayan nüfusun dini ibadet, eğitim, sosyal hizmetlerle ilgili kurumlarının varlığı güvence altına alınmış gibiydi. Savaş sonrası şehir çokdinli, çoketnili, çokdilli Osmanlı geçmişini bir ölçüde koruyormuş gibi gözüküyordu.

Milliyetçilik, tam da İstanbul’un Fethi’nin 500. Yılı Törenleri ve arkasından gelen uygulamalar ile aşık olduğunu zannettiği Osmanlı’nın tabutuna son çiviyi çaktı.

1955 Pogromu rezaleti sonrası şehirdeki Rum nüfus 70 bine düştü. 1964’teki sürgün ile 30 bin kaldı. 1974’te 15 bin, 2000’de 5 bin kişi. 2020’de ise, çoğu yaşlı binbeşyüz kişi…

1.Dünya Savaşı öncesinde Anadolu’da yapıldığı gibi, şehrin ekonomisine el koymak için sinsi, ahlaksız, yasa tanımaz bir program uygulamaya kondu. 1953’te başlatılan Bizans düşmanlığı kampanyaları, Fetih Törenleri, Ayasofya’nın tekrar camiye dönüştürülmesi gibi ritüeller bu siyasal hareketi motive eden temel semboller oldu.

Osmanlı aşkı Osmanlı’nın tabutuna son çiviyi çaktı

6/7 Eylül pogromu tekil bir olay değil, kurumsallaşmış ve süreklilik gösteren uygulamaydı. İnsan haklarını ihlal eden, vatandaşlarının bir bölümünü inançlarından dolayı ötekileştiren, sınırlarının dışına atan, yaşam haklarını ellerinden alan, ayrımcılık üzerine kurulan bir hukuksuz bir rejimin imaline işaret ediyordu. Bu olayda açığa çıkan olguların karanlıkta kalması, planlayıcılar, azmettiriciler ve failler hakkında bir soruşturma açılmaması yanında bu resmi kılığına girmiş karanlık odakların yarattıkları korku rejiminin daha sonraki yıllarda sistemli bir şekilde uygulanmış olması, bunun bir göstergesi. Dolayısı ile demokratik bir hukuk rejiminin kurulmasında, hukuk sisteminin onarılmasında, bu mesele güncelliğini koruyor.

Milliyetçilik, şimdiye musallat olan bir hayalet. Şimdiyi sömüren, sömürdükçe her seferinde büsbütün fantazi dünyasına doğru yol alan bir hayalet. Kaybın, boşluğun yerini dolduramayan ve bir şiddet failine dönüşen, devlet gücüyle fantastik bir dünya inşa eden bir milli iktidarlar silsilesi…

Savaş öncesinde keşfedilen “Osmanlıcılık” da böyle bir şeydi.  1953’te tekrar su yüzüne çıktı. Tekrarlanan aşk, kuruntuya dönüşüyor Lacan‘ın deyişiyle. Kaybın boşluğu doldurulamıyor. Doldurulamadıkça şimdiyi daha çok sömürüyor.

Bu nedenle tekrarlandıkça arkası gelmeyen bir döngü ve şiddet içinde şekillendi şehrin kamusal hayatı.

Tanzimat‘ın “Osmanlı Yurttaşlığı” fikri, klasik bir imparatorluk kavramı, ya da Roma mirası değildi. İmparatorluğun modernleşme sürecinde inşa etmeye çalıştığı politik bir tasarımdı. Geleneksel, devralınmış bir yapı değil, kamu gücüyle uygulanmaya çalışılmış modern bir projeydi.

İstanbul Rumların da başkentiydi

Osmanlıcılık kapitalist modernleşmenin yarattığı kaybı imal edilen bir imaj ile doldurmaya çalışıyordu. Bu imaj Müslümanlar kadar Müslüman olmayanları da kapsıyordu. İçinde gene modernleşme ile imal edilmiş bütün milletler vardı. Ortodokslar’a Rum deniyordu. İmparatorluğun her köşesinden farklı dillere, farklı etnisitelere sahip insanlar okullarda eğitim görüyorlar ve Rum kimliği imal ediliyordu. Ortodoks eliti temsil ediliyordu. Peki Müslümanlar’a ne denecekti? Onların milli bir kimliği olmayacak mıydı?

Devlet, yeniden hatırlanan halifelik ile İslami bir renge sahipti. Ancak devlet ile millet örtüşmüyordu. İmparatorluk, yurttaş eşitliğini elitler arasında kurmayı başarmıştı. Toplulukların içindeki kimlik krizi ise hayırseverlik mekanizmaları ile perdelenmiş oluyordu. Devlet katından şehir düzeyine inildiğinde ise piyasa ilişkilerinin, ticaretin kuralları geçerli oluyordu. İdeoloji, yukarıdan belirleyici gücüyle imtiyaz alanları yaratsa da, şehir Osmanlı modernleşmesinin karakteristiklerini koruyordu.

Modernleşme sürecinde “Rum” kimliği, edebiyatı, ulus-devlet öncesinden kalan dili, kültürel kurumların inşasıyla daha çok merkezi (Osmanlı İmparatorluğu) bir etkide olan şehir, bir “kültürel başkent” olan İstanbul’da kurgulanmıştı. Yunan milli hareketi ise Avrupalı aydınların icat ettikleri bir Helen kimliği kurgusuna yaslandı. Oysa Bizans ya da Roma bu çok tanrılı etnik topluluğu dışlamıştı. Yunan seçkinleri kendilerine öğretilen bu yeni rolü oynamayı “milli” eğitim sistemi içinde öğrendiler.  Tıpkı modern Osmanlı elitinin ve sonrasındaki millici elitin kendi mirasının Roma İmparatorluğu ile ilişkili değil de “Osmanlı” ve epey dolaylı olarak “Kayı Aşireti”  olarak öğrenmesi gibi. Bu tezat her iki ulus-devlette benzer bir şekilde tezahür etti.  Ancak her şeyin gene de bir sırası vardı. İstanbul’un koşulları henüz buna uygun değildi.  Bu yüzden şehirdeki “ortak muhayyile” alanı, seçkinler arasındaki karmaşık bir duruma tekabül ediyordu.

Rum’un yerine Yunan’ı koymak…

Bu süreçte asıl önemli olan Rumluk ile Yunanlılık arasındaki sınırların yok edilmesiydi. Çünkü şehirde Ortodoks Patrikhanesi ve eğitim kurumları, kültür eliti bulundukça, bunlar milli idealler ile merkez arasında bir gerilim yaratabiliyordu. Bunun için Bizans tıpkı Osmanlıcılık gibi milli bir imaja dönüştürüldü. Şehirde Rumların yok oluşu bu yüzden gerçekte yalnızca Türk milliyetçiliğinin gelişmesine değil, Yunan milliyetçiliğinin ideallerine de denk düştü. Böylece Ortodoksluk üzerindeki güçlü bir kültürel merkez, İstanbul devre dışı kalmış oldu. Bu dönüşümü yalnızca bir sözcük oyununa, “Rum“un yerine “Yunan“ı koyarak bir yer değiştirmeye indirgemek asla yeterli olmaz.  Bu aynı zamanda kamusal alanda, resmi yeniden üretimde güç kullanarak, bir silinme veya sabitleme alanı olarak görmek ve yapmak gerekir. (Örneğin beni hep “Azınlık” adı verilen toplulukların “kamu korkusu” şaşırtmıştır. Çünkü ne zaman kamu alanı deseniz, el konacak kendi özel kamu alanları olarak algılıyorlar. Nedeni belli. Örneğin bir mezarlıktan kamu alanı diye söz etseniz karşı çıkıyorlar, çünkü öyle kabul edilirse devlete ait oluyor.)

Ders kitaplarında örneğin hiç bir zaman şehirde yaşayan “Azınlıklar”ın eserlerine (çeviri olarak) rastlayamazsınız. Onlar oysa vatandaşlık olarak güya kamusal alana dahil edilmişlerdir ve tanınmışlardır.  Buna karşılık bir Boşnak, Kürt veya Arap “kökenli”, anadili farklı olan şairin, yazarın durumu farklıdır.  Bunu mimari, görsel sanatlar gibi kültürel alanlara da uzatmak mümkün. Kimin kamu alanına katılacağına, kimin katılmayacağına karar veren kurgulanmış, yeniden imal edilmiş bir pratik, milliyetçilik.

Ayasofya’yı melankolinin bir objesi olma halinden kurtarmak

Bugün belki koşullar biraz daha farklı. Çok emek isteyen bir şey kültürel mirası evrensel ölçütler kapsamında ele alabilmek. Osmanlı modernleşmesi, yakın tarih Cumhuriyet seçkinlerinin ötekileştirdiği bir olguydu, bu yüzden AKP Hükümeti bu konuda bugüne kadar en reformcu adımları attı. Zorla tehcir edilen nüfusa geri dönme çağrısı bile yaptı. 

Mekanın farklı hafızaların taşıyıcısı olarak kabul edilmesi yeterli değil. Çünkü her bir müdahale bunun idrak edilmesini değil, ötekini silmeye dayanıyor. Bu da iletişimsizliği dayatıyor. Dolayısı ile her karşılaşmada, görünen, yüzeye çıkan bir hafızayla bir de görünmeyen ortaya çıkıyor. Ayasofya, müze yapıldığında, bastırılan hafıza, yani cami ortaya çıktı. Müze de böylece hiç bir zaman müze olamadı, şehir halkıyla, dünyayla iletişimi kopardı. Bastırılmış olanı dikkate almadı. Bin yıl boyunca Hıristiyanlığın merkezi olan (ve kolayca silinemeyecek bir hafızaya sahip olan) Ayasofya Camii’nin de problemi bu. Bastırılmış olanı kendine musallat etmek.

Onunla devlet iktidarı ilişkisinin koparılması zorunlu. Onu tasarlanacak bir imaj haline getirmek cami fikrini de baskılıyor. Bu kolay geçiştirilecek bir problem değil.

Kolayca söylenebilecek bölümü ise şu: Kültürel miras kavramı başlangıçta büyük bir lüks ve üst sınıflara ait bir ayrıcalıktı. Ancak biraz da nostalji sayesinde orta sınıflar tarafından da benimsendi ve kapsama alanı da biraz genişledi. Bugün İstanbul’un Tarihi Yarımada’daki bazı bölgelerinin UNESCO Dünya Mirası Listesi‘nde yer alması da bu tanınırlığın biraz küresel boyutta olanı. “Ayasofya müze olsun” diyerek belki bununla yetinebiliriz. Ya da geçmişe saplanıp kalmak yerine anlamlı olabilecek daha kapsamlı, yapı-sökümcü bir kültürel miras sorunsalına adım atabiliriz.

Açıklık, çokluk, yaratıcılık… Ayasofya‘yı melankolinin bir objesi olma halinden kurtaracak olan bu.

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İçimizdeki düşmanla hesaplaşmaya var mıyız?

Bizans düşmanlığı’, milliyetçi-İslamcı bir politikanın ana unsuru olarak 20. yüzyılın ortasında icat edildi.  Bu tarihten sonra politik söylemlerde sürekli bir ‘Bizans düşmanlığı’ sergilenmeye başlandı. Bu düşmanlık ve nefret gündelik hayata, eğitime, filmlere, romanlara kadar yansıdı.

Oysa Osmanlı İmparatorluğu‘nun da, Türkiye Cumhuriyeti‘nin de 1950’lere kadar ‘Bizans düşmanlığı’ diye bir derdi yok.

Haklı olarak “Bizans zaten bir kurgu. Bir kurguya karşı düşmanlık mı da olurmuş” diye sorabilirsiniz. ‘Osmanlı’ ya da ‘Bizans’ gibi imparatorluk tanımları, imajları  zaten 19. yüzyılda modernleşme ile icat edildi. Bundan önce İmparatorluk başşehir adıyla, ‘Roma’ adıyla anılıyordu. Osmanlı yönetimi kendisini öyle adlandırıyordu.

İstanbul, 4’üncü yüzyılda hem Roma’nın hem Hıristiyanlığın başkenti.  Henüz Avrupa’da ayrı bir Hıristiyanlık yok. Kuzey Afrika’dan İberia Yarımadası’na kadar bütün Akdeniz şehrin hakimiyeti altında. Hıristiyanlığın en büyük mabedi, Ayasofya da bu nedenle İstanbul’da inşa ediliyor.

Şehirde Bizans (Roma) döneminde de çeşitli inanışlardan insanlar yaşıyor, Osmanlı döneminde de öyle.

İstanbul Osmanlı başkenti olunca imparatorluğun adı değişmiyor. Şehirdeki imparatorların dinleri farklı da olsa, devletin yapısı, işleyişi süreklilik gösteriyor.  


19. yüzyılda, oryantalist bir yaklaşımla Osmanlı nasıl icat ediliyorsa, Bizans da ediliyor. Osmanlı modernleşme sürecinde Ayasofya arkeolojik bir nesne olarak keşfediliyor. Mimarlık tarihinin eşi benzeri olmayan bir araştırma konusu olarak yeniden anlamlandırılıyor. Devlet arkeoloji müzeleri, üniversite kuruyor, kamu kurumlarını, yapılarını modernleştiriyor.  

O tarihte Osmanlıların ‘Bizans düşmanlığı’ diye bir derdi yok. Hatta tam tersine, yönetimin Bizans’ın keşfinden son derece hoşnut olduğu bile söylenebilir. Bakımsız kalmış olan Ayasofya’nın saray mimarı Krikor Balyan değil de, Fossati kardeşler tarafından onarılmasını tercih eden (1840) Sultan Abdülmecid ve Sadrazam Mustafa Reşit Paşa, onun bir mimarlık tarihi objesi olarak dünyaya (Avrupa’ya) tanıtılmasından ve gördüğü ilgiden son derece memnunlar. Sultan Abdülhamid de Bizans araştırmaları alanındaki çalışmalara destek veriyor. Türkiye Cumhuriyeti de keza öyle. Bu eşsiz anıtın küresel bir ilgiye mazhar olması ise yönetimler tarafından benimsenen bir olgu.

Nereden çıktı bu Bizans düşmanlığı?  

Sonradan bu kurgu üzerinden bir nefret, düşmanlık ve saldırganlık inşa ediliyor. Bu bastırılmış olanın, işaretsizleştirilenin milli ve merkeziyetçi iktidar temsilleri üzerinden geri dönüşü. Osmanlıcı elit (Milli Görüş) kendisini kayıp yoluyla inşa ediyor: “Eğer Osmanlıcılık bize ait değerler ve gelenekler ise Bizans da Batı’dan gelen modernitedir. Bize ait olmayan değerlerdir. Hıristiyanlıktır…”

Bu ötekileştirmenin devletin neoklasik yapısını yeniden üreten soylulaştırıcı imtiyaz elde etme mücadelesi ile ilişkili olduğunu düşünüyorum.

Eğer bir yönetim kendisini Osmanlı ile özdeşleştiriyorsa, 19. yüzyılda icat edilmiş bir şeyin (taklidin) taklidini yapıyor. Bir imajın başka bir imajın yerine geçmesi bir topluluğun bir fantazi dünyasında yaşaması anlamına geliyor.


Tarih hakkındaki bilginin gerçeklikle temasını büsbütün kaybedip uydurma ve üstelik tabu (tartışılmaz) hale gelmesi tehlikeli. Çünkü o zaman bilgiye, araştırmalara ihtiyaç kalmıyor. Toplulukların zihin dünyası felç oluyor.  

1950’lerde nasıl bir kırılma yaşandı?

Lozan Anlaşması şehirdeki azınlık olarak adlandırılan topluluklara din, eğitim ve sosyal örgütlenme gibi konularda örgütlenme hakkını tanıdığı için gayrımüslim nüfusunun bir bölümünü kaybetse de, şehir 1950’lere kadar imparatorluğun modernleşme sürecinden kalan yapısını koruyor. 1953’te, İstanbul’un fethinin  beşyüzüncü yılında ilk defa kutlamalar düzenleniyor. Devlet-sivil toplum işbirliği ile.  Bu tarihten sonra ‘Fetih’, tarihi bir olgudan çok şehrin merkeziyetçi devlet ideolojisi tarafından ele geçirilmesini simgeleyen bir metafor olarak işlev görüyor. Şiddet yoluyla şehir Rum nüfusunu kaybediyor. Rumların işlerine, mallarına, vakıf mülklerine el konuyor. 1955 pogromu gibi rezaletler dışında, devlet güdümlü, sistemli, sinsi bir ötekileştirme programı uygulanıyor. İnsan hakları ayaklar altına alınıyor.
 
Devletin içindeki kültür bürokrasisinin, onun etrafında saçaklanan kimi çevrelerin Bizans’a olan uluslararası ilgi karşısında ötekileştirici, önyargılı hatta düşmanca bir tepkilerinin olduğunu söyleyebilirim. Kültürel miras alanı bu imtiyazcı elitleri birleştiriyor, karşıt kutuplarda da yer alsalar da.  

Eğer söz konusu olan bir Bizans kilisesi ise, yönetimler gibi onların da kültürel varlıklara olan bu uluslararası ilgiyi hiç de hoş karşılamadıkları, bunu milliyetçi kalıplar içinde algıladıkları söylenebilir. Hatta hiç gizlenmeyen bir yabancı düşmanlığı sergiledikleri de. Yalnızca siyasetçilerin, bürokratların değil, onların etrafındaki imtiyaz sahibi kimi uzmanların da.

Bizans meselesinde entelektüelleri buharlaştıran ne?

 Soru şu: Bu süreçte bilgiyi potansiyelsizleştiren, siyaseti güçlü kılan nedir?

Bana kalırsa entelektüel üretimin sekülerleşmemesi, kamusal alanla temasının olmaması.

Neoliberal dönemde resmiyetçi-ideolojik ya da piyasacı eylem kalıplarının karşısında büyük sermayenin hayırseverlik kuruluşları güçlü bir alternatif gibi gözüküyor. Ancak onların sermaye altında örgütlenmesi, entelektüel üretimin kamusal alandan dışlanmasına, izole olmasına yol açıyor.

Ayasofya meselesinde bağımsız uzmanların seslerinin duyulmaması ya da bir etkilerinin olmaması bunun bir göstergesi. Ayasofya’nın sorunu müze ya da cami olması değil, bir iktidar aracı, nesnesi olması. Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesi, kimi zaman karşıt taraflarda yer alan Siyasal İslam’ın ve milliyetçilerin tabanını mutlu etti. Peki onu Hıristiyanlığın en önemli mabedi olarak kabul edenler neler hissettiler? Onların bir önemi yok mu?

Oysa güncel bir kültürel miras yönetimi fikri, her iki hafızayı da birbirine rakipleştirmeden, birbiriyle çatıştırmadan, kapsayıcı bir ilişki içinde ve eşzamanlı olarak dikkate alabilir ve çok daha yenilikçi bir deneyim üretebilir. Müslümanların da Hıristiyanların da bilim çevrelerinin de benimseyecekleri bir şekilde..

Bunun karşısındaki en büyük engel kültürel-politik alanın devlet iktidarına bağlı olması. Bu nedenle kültürel alan ulusdevlet içinde bir imtiyaz mücadelesi alanına dönüşüyor. Bu yüzden hafızaları özgürleştirecek, tarafları farklı bir eşiğe taşıyacak kavramsallaştırma işlevini yerine getiremiyor.  Kültür-politik alan hiç bir zaman devlet iktidarından ayrışmıyor. Tektipleştirici bir millet kompartımanını temsil ediyor.
 
Peki bundan sonra ne olacak?  Ayasofya ayakta kaldığı sürece bu seküler olmayan devleti, kültürel-politik kamusal alanı bir eyleyen olarak dürtmeye devam edecek. Aynı zamanda da eklektik bir ulusdevlet ideolojisi içindeki nesneleştirici eylemselliklere, şehir tarihindeki varoluşunu bastırmaya çalışanlara karşı eşsiz bir deneyim fırsatı sunmaya. Hem onu ilgiyle sahiplenenlere, hem de İstanbul’un kent sakinlerine…

More in Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Geleceğin hayaletleri ile oyun olmaz

İstanbul Havalimanı‘nin üçüncü pisti 20 Haziran’da törenle hizmete açıldı. 2019 yılında bu havalimanını kullanan yolcu sayısı Atatürk Havalimanı‘nı 2018 yılında kullanan yolcu sayısının bile altında kalmıştı, THY‘nin bütün kalkışları buraya alındığı halde.

Pandemi koşullarında, Mayıs ayında ise bu havalimanını kullanan yolcu sayısının yüzde doksandokuzdan fazla düştüğü görülüyor. Normalleşme koşulları içinde ise, iyimser tahminlerle kullanıcı sayısının geçen yılın yarısını bulamayacağı konuşuluyor. 

Yolcu garantisi verilmiş olduğu için, konsorsiyumun zararını devlet ödüyor, anlaşma koşullarına göre. Aynı yeni yapılan köprülerdeki, araç tünelindeki gibi. Buna karşılık havalimanı için tahsis edilen arazinin Atatürk Havalimanı’nın altı misli olduğu ve asıl gelirin burada kurulacak yeni yerleşim alanı üzerinden sağlanacağı tahmin ediliyor. Benzer şekilde, köprülerden sonra yeni yerleşim alanları yaratmak için akla gelen Kanal İstanbul Projesi‘nin çevresindeki arazinin de bir bölümünün imar planları Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanmış…  Bunlar büyük bir bütünün içinden göze çarpan yalnızca bir kaç örnek.

Pandemi hiç şüphesiz beklenmedik etkiler yarattı. Ancak büyümeci gelişme modeli kendi kendisini yeniden üreten bir yapı. Sanki her şey eskiye dönmeye çalışıyor. Şehir kaynakları üzerinden gerçekleşen büyüme modeli, koşulları dikte ediyor. Kriz küresel olarak bastırılmak zorunda. Bir tür “geleceğin kolonileştirilmesi” söz konusu, Antony Giddens’in dediği gibi (1). 

Henüz olmadığı için yokmuş gibi yapılan: İstanbul depremi

Bu küresel durum bizi insan-merkezci dünyanın sürekliliğine ve sorunların üstesinden gelebileceğine inanmaya zorluyor. İktidarın bunlarla başa çıkamayacağını düşünmek bile ürkütücü. Hastalıklar, şiddet, yoksulluk, felaketler, savaşlar artsa bile geri dönüş yok. 

Ancak elbette ki bizi dürten, dürtmekle de kalmayan hayatımızı alt üst etmeye çalışan bilmediğimiz, belirsiz olan bir şeyler var. 

Bunlar geleceğin, “henüz olmayan”ın hayaletleri.  Kapitalizm geçmişin, “artık olmayan”ın hayaletlerini ehlileştirdi. Ama geleceğin hayaletlerini ehlileştirmekte zorlanacağa benziyor. Sorunların üstesinden geleceğine inandırmaya çalıştığı kadar, kendi sonunun dünyanın sonu olacağını kabul ettirmeye çalışıyor. Bu şekilde pandemi şimdiden, gelecekten sanki geçmişe doğru itiliyor.

Bu durum bana Mark Fisher‘in geçmişin yani “artık olmayan”ın hayaletleri gibi, “henüz olmayan”ın da bir hayalete dönüştüğünü söylemesini hatırlatıyor (2). Örneğin gelecekte gerçekleşmesi muhtemel değil, kesin olan İstanbul Depremi: O belki şehirdeki yüzbinlerce insanın beton altında ezilmesine yol açacak, aynı zamanda şu anda ne pahasına olursa olsun asla ödün verilmeyen gayrımenkul yatırımlarının önemli bir bölümünü bir anda değersiz hale getirecek olan tuhaf bir hayalet. 

Henüz olmadığı için varlığı da yokmuş gibi yapılan.

Tıpkı “artık olmayan” gibi, “henüz olmayan” da bir hayalete dönüşüyor. Böylece her zaman yapıldığı gibi artık olmayan (geçmiş) ile henüz olmayan (gelecek) arasında bir fark kalmıyor.

Fisher’in söylediği gibi günümüzün hayaletleri arasında yalnızca geçmişten izler, “artık olmayanlar” değil, gerçekleşmemiş olanlar, henüz var olmayanlar var.  Ancak şu farkla: Henüz var olmayanların hayaletleri geçmişin hayaletleri gibi ehlileştirilmiş değiller. Bunların, yani “henüz olmayan”ların hem hayalet, hem de hayalet olmama ihtimalleri var. “Henüz olmayanlar” olarak ehlileştirilemeyecek kadar vahşiler. Onlar yalnızca travmatik bir geçmişin hayaletleri olarak değil, olanlar olarak dünyamıza dahil olabiliyorlar. Pandemiler,  ekonomik çöküşler, savaşlar, depremler, küresel felaketler… Geçmişin hayaletleri nasıl dünyayı yıkımlara, soykırımlara, savaşlara götürmeden varlıklarını gösteremedilerse, geleceğin hayaletleri de dünyayı felaketlere götürmeden varlıklarını gösteremiyorlar.

Mark Fisher.

“Artık olmayan”ın varlığı ya da izleri olarak kapitalizmin içinde yeni vücutlar buldular. Onların travmatik yoklukları sayesinde hayaletler var olmadıkları, ölmüş oldukları için muhafazaya alınmış ve ehlileştirilmişlerdi. Kimlikler, ulusdevletler kapitalizmin bastırdığı, yok ettiği geçmişti. Günümüzün egemenleri, otokratları ise bu alışkanlıkla ne buldularsa onları hayaletlere dönüştürmeye giriştiler. İlk bakışta çevresel koşullar üzerinde tam bir hakimiyet kurulmuş gibi gözüküyordu.  Üstanlatılar devlet aklını oluşturan eylemsellikler içinde ruhani bir işleve sahiptiler. Bürokratik alandaki güçleriyle bu hayaletlere meydan okuyorlardı. Ancak neoliberalizm onları da “artık olmayan”ın hayaletleri olarak yeni kimliklerine kavuşturdu.

Burada üstanlatılar hem geçmişin, artık olmayanın hayaletleri ile hem geleceğin henüz olmayanın hayaletleri arasında bir yerde duruyorlar. Geleceğin hayaletleri insanın özne olmadığını ispatlamak üzere fırsat kolluyorlar.

Henüz olmayanın hayaleti

Bu yazının da düğüm noktası burada: Üstanlatılar, insanı özne olduğuna inandıran bilimsel pratikler, devlet gücünü kullanan bir imtiyazlı toplumsal tabakaların anlatılarına, yani inançlara benzediler. Sorgulanmadıkları, her seferinde yeniden üretilmedikleri ya da canlı olarak hayatta kalmadıkları için hayaletlere dönüştüler. Sorun şu: Üstanlatılar iktidardan nasıl ayrışabilir? Onunla örtüşmekten, neyin doğru veya neyin yanlış olduğunu iktidar üzerinden söylemekten vazgeçebilirler?

Sorun üstanlatıları yeniden üreten sermaye sahibi sınıfların neoliberal koşullarda kendi kamu yararlarını temsil eden bir sınıfa dönüşme eğiliminde olmalarında olabilir. Üstanlatıları üretenlerin seküler olmayan bir sınıfa (ruhban sınıfı) dönüşmeleri gerçeklikle temasın rahatsız edici ve bastırılması gereken bir dürtüye dönüştürüyor. Tıpkı deprem, iklim krizi, pandemiler gibi. Onların iktidar üzerinden konuşmaları ne yaptıklarını görmelerini engelliyor. Üstanlatıları anlatıya çeviriyor. Böylece üstanlatılar ehlileştirilmiş geçmişteki gibi kimlik temsiline dönüşüyor. Ne söyledikleri değil, ne yaptıkları öne çıkıyor. İstanbul’un Çevre Düzeni Planları‘nda olduğu gibi 500 uzmanın bir üniversite kuracak kadar bir bütçeyle hazırladıkları çalışmalar bir kenara atılıyor. Hayaletlere hayaletlerle karşı çıkılamıyor. Hayaletlere karşı tek çare bilginin sınırsız ve sonuçsuz bir şekilde gerçeklikle temas arayışında olması, tıpkı küresel planda pandemi koşullarında sağlıkbilimcilerin yaptıkları gibi.  Mesele üstanlatıların kendi mantıklarını, ağlaşma ilişkilerini koruyacak yetkinliğe sahip olması, iktidardan ayrışması.   

Neoliberalizm üstanlatıların üzerine bir çizik attı.  Ama aynı zamanda nesneleştirdiklerinin tekrar eyleyenler olarak insanın dünyasına girmelerine yol açtı. Bu hakimiyet biçimi henüz olmayanın varlığını belirsizleştirdi. Bu nedenle riskler adı verilen şeylerin hem hayalet olma hali, hem de olmama hali aynı anda gerçekleşti.

Benden söylemesi: 

Henüz olmayanın hayaletleri ile oyun olmaz. Hem hayalet, hem gerçeklik olarak karşımıza çıkabilirler. Bir gün bir beton parçası gibi başımıza düşebilirler. Onların ne yapacakları belli olmaz. Cin gibi çarparlar!

*

  1. Antony Giddens, Modernite ve Bireysel Kimlik. Ümit Tatlıcan (Çev). Say Yayınları, Ankara 2010
  2. Mark Fisher’den aktaran Koray Kırmızısakal, İstikrarlı Nostalji Kapitalist Gerçekçiliktir.

 

More in Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Fatih tablosunun parayla ölçülemeyecek değeri

Bu haftaki konumuz Londra‘daki ünlü müzayede evi  Christie’s tarafından düzenlenen açık artırmada satışa çıkarılan Fatih Sultan Mehmet portresinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından satın alınması. Hiç şüphesiz bu tablo eğer İstanbul’da değil de herhangi bir müzenin hükümdarlar salonunda sergilenecek olsaydı, hak ettiği yeri bulmamış olacaktı. Tablo için ödenen ücret makul. Müzayede evi, katılanlarla ilgili bilgiyi ilkesel olarak paylaşmıyor. Türkiye’nin tanınmış zenginlerinden biri de el atabilir ve Büyükşehir ile rekabete girebilirdi. (Ki bununla ilgili kulislerde konuşulan bir bilgi var.) İlk akla gelen soru Saray‘ın bunu nasıl atladığı. Büyükşehir’in bu tabloyu satın almak istediği fark edilseydi, gelecekteki hayatında tablo pek ala onun bir duvarını süslüyor olabilirdi. 

Büyükşehir, iki ay ertelenen bir müzayede sürecinde bu işi nasıl başardı? Akla bir kaç ihtimal geliyor: Saray’ın bu müzayede’den haberinin olmaması, birinci ihtimal. Bu ihtimal bana güçlü gelmiyor. Büyükelçiliklerin ilgili konular olduğu takdirde bakanlıklara bilgi verdikleri biliniyor. İkinci ihtimal Büyükşehir’le rakip olmak istenmemesi. Tablonun İstanbul’un hakkı olduğunun düşünülmesi ya da Büyükşehir’in kararlı olduğu görülünce geri çekilinmesi. Böyle bir ihtimal de olabilir, elbette. Çünkü müzayededeki rekabetin siyasal bir anlam kazanacağı açık. Bir üçüncü ihtimal benim aklıma daha yakın geliyor. Tablonun konusu 2. Mehmet de olsa, İslam temsil karşıtı bir geleneğe sahip. (Eğer bir minyatür ya da hat sanatı eseri olsaydı örneğin, belki daha çok ilgi çekerdi.

Fatih imajının neyi gösterdiği değil, neyi göstermediği önemli

2. Mehmet (Fatih) döneminin tanınmış Venedikli ressamı Gentile Bellini‘yi sarayına davet ederek 1479-1480 yılları arasında çok sayıda resmini yaptırmış. (Hatta bu davetin Venedik ile yapılan İstanbul Anlaşması‘nda yer aldığı söyleniyor.)  Tarih kitaplarında padişah portreleri olarak rast geldiğimiz çoğu tasvir İstanbul’daki Avrupa misyonlarında görev yapanlar içinde yer alan ressamlara ait. Rönesans resimlerinde olduğu gibi poz verilerek değil, akılda kaldıkları şekilde resmedilmişler.  Zannedersem 2. Mehmet bu kuralı bozan kişi.  Fetih dendiğinde, belki de asıl yaptığı İstanbul’u fethettikten sonra şehri açık bir kültürel merkez haline getirmek olmuş.  Onu bir Rönesans kişiliği olarak tanımak mümkün.

Dolayısı ile 2. Mehmet’in ulusdevlet içindeki Yeniosmanlıcı akımın idolü olmasında önemli bir sorun var. Neoklasik bir ulusdevletin kalıpları içinde inşa edilen 2. Mehmet imajıyla, ona indirgenemeyecek bir tarihi kişilik arasında bir çelişki olmalı.

Bu çelişkiyi anlamak için şehrin dönüşümüne bakmak anlamlı. 1950’lere kadar İstanbul henüz neoklasik bir ulusdevlet ideolojisinin dişlerini geçirdiği bir şehir değil. Büyük ölçüde 19. yüzyılın modernleşmesinin kurumlarıyla kendisini yeniden üretiyor. Dolayısıyla bu tarihte icat edilen “İstanbul’un Fethi” bir bakıma siyasal temsil kabiliyeti olan bir metafor olarak rol oynuyor. Sermayenin el değiştirmesi ise ekonomik merkezin ele geçirilmesi anlamında. Ayrıca şehrin kadim nüfusu olan Rumları korkutmak için kullanışlı: “Geçmişte bu şehri biz fethettik,  şimdi de sizi burada yaşatmayız.”

Bu hemen akla Ordu Büyükşehir Belediyesi tarafından “Osmanlı ve Türk tarihine damga vuran kişiler” adına  yaptırılan büstlerin arasına tarihi şahsiyetleri oynayan televizyon dizi oyuncusunun konmasını hatırlatıyor.  Sarkık bıyıklı Türk Büyükleri ise böylesine bir ikon geleneğinden de Rönesans‘daki gerçekçi tasvir, suret geleneğinden de gelmezler. O tarihlerde televizyon dizileri olmadığı için de bunlar kurmaca çizgi roman karakterleridir. Bu kişilerin imajları, söylemeye bile gerek yok yaşadıkları zamanlarda değil, ulusdevlet zamanında üretilmiştir. İmajlar, Lozan Anlaşması‘na karşı, İstanbul’da azınlıkların küçük çocuklarını korkutmak için ilkokullara, özellikle de merdivenlere ve koridorlara Türk Müdür yardımcılarına talimatla yerleştirilir.

Fahit, Rönesans’da değişen temsil paradigmasını anlamış olabilir mi?

Roland Barthes‘ın Mitolojiler kitabında yaptığı gibi her imajın çok yan anlamı vardır, bunlar çoğu zaman düz anlamından çok daha güçlü ifadeler içerir.

Rönesans öncesinde imaj tekrarlanan bir şey. İmaj, ister kutsal kişiliklere ait olsun, ister profan dünyaya, bir sahneye, olaya işaret ederken bile önce kendisini temsil eder. Her seferinde, her yapılışında kendi kendisini resmeder. İmaj her seferinde, ikincil sayılabilecek farklarla yeniden üretilir. Bu yüzden olay bir yerde geçse bile daima ruhani dünyayla ilişkilidir. Temsil karşıtlığı üzerine kurulan İslam’ın sorguladığı bir ritüel, tapınma aracı halini alan tasvir bu.

Antik Yunan filozoflarının metinlerini okuyan 2. Mehmet‘in bir Rönesans kişiliği olduğunu varsayarak, bu tür bir tasvirle resmin farklı olduğunu, bu kafa karışıklığını aşabilecek bir zekaya sahip olduğu tahmin edilebilir. Rönesans resminde dini tasvirler devam etse de kutsalın yerini güç alır. Resim iktidar sahibini gösterir. Artık imaj, imaja değil, gerçek bir kişiye işaret etmektedir. O zaman bir tasvirin ötesine geçer. İmaj kendisinden başka olanı, yani resim olmayanı gösterir. İmajın işaret ettiği dışındaki şeydir. Oysa Ortaçağ imajlarındaki gibi tekrarlanan imajların böyle bir meselesi yoktur. Bellini‘nin resminde olduğu gibi imajda gerçeğin kendisinden bir iz oldukça, işaret etmedikleri daha fazla kalır. 

Bizans’taki ikonların özelliği kendilerini temsil etmeleridir. İster imparator, ister kraliçe… tıpkı kutsal kişiler gibi her yapıtta yeniden üretilirler. Bu nedenle imgeler imgeleri temsil ederler.

Örneğin tablodaki 2. Mehmet’e bakarken bir taraftan Roland Barthes’ın söylediği gibi onun ölümüne bakarız. Resmin yapılışından altı ay sonra ölecek olan bir insana. Eğer karşısındaki Şehzade Cem ise, o da bilinmeyen çok sayıda şey söyler.

Belli tablosu günümüze ışık tutabilir

Dolayısıyla 2. Mehmet hem Ortaçağ’daki İslam’ın temsil karşıtlığını ve hem Rönesans’taki paradigma değişikliğini anlayan,  sorgulayan bir hükümdar olarak görülebilir.

Bu açıdan bakıldığında 1453 yılındaki fetihle, 1950’lerden sonra inşa edilen imajın birbirlerinin tam karşıtı oldukları bile söylenebilir. Birincisi şehrin kadim halkını korur, temsilcilerini herkesten fazla dikkate alır. Bir Rönesans hükümdarı olarak, şehri kendi yönetiminde bilgiye, özgürlüklere, sanata açmayı hedefler. Diğer imaj ise bağnazlıkla, şiddetle kapatmayı. Böylece imaj kapitalizm, ya da neoklasik ulusdevlet tarafından bastırılmış olan sınıfsal çelişkilerin bir semptomuna dönüşür.

İşte bu nedenle bu tablonun bu iki imajın çarpıştığı bir siyaset sahnesinde yer aldığını söylemek mümkün:  Yeniosmanlıcılığın imajı ise bir Rönesans kişiliği olarak 2. Mehmet’in bastırılmasına dönük.  

Sonuç 

2. Mehmet‘in bu imajdan bağımsız, ayrı var oluşuna tarihçilerin izin vermesi gerekir. Bu  neoklasik bir ulusdevlet yapısı içinde inşa edilen şehir tarihinin de bu cendereden kurtarılması demektir. Şehrin nefes alabilmesi için, onun Osmanlı geçmişinin, İstanbul’un fethinin bu inşayla imtiyaz ve güç elde etmeye çalışan zümrenin elinden kurtarılması, özgürleştirilmesi herkesin nefes almasını sağlar.

Bu nedenle Büyükşehir’in fethi yandaş taşaronlara yaptırılan bir ritüel olmaktan çıkarması, araştırmaya, keşfe, sanata yönelik bir eylemsellik haline getirmesi önemli. İstanbul Müzesi, Enstitüsü, Planlama Ajansı…  gibi şehirle ilgili kurumları yakın geçmişteki kutuplaştırıcı, dışlayıcı neoklasik eylemselliklerden, imtiyazcı elitin elinden kurtarıp, dünyaya açması.

Bu açıdan İstanbul için bu tablonun parayla ölçülemeyecek değeri olabilir.

 

More in Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Yoksa siz atların eziyet görmesinden mi yanasınız?

Bugüne kadar Adalar‘dan söz etmeyeyim dedim, hep kendi kendime. Bu hafta da başka bir konu üzerinde çalışırken, baktım olacak gibi değil. Konu gittikçe büyüyor ve üstelik göründüğünden daha derin. Bu yüzden oturdum, Adalar’da geçtiğimiz hafta yaşanan sorun üzerine yazmaya karar verdim.

Önce izninizle bir giriş yapayım, konumuzla ilgili olduğun düşündüğüm:

Adalar İstanbul‘da kalmış son sayfiye mekanı özelliği taşıyan yerleşim biçimine sahip yer. Geçmişte sur içi İstanbul dışındaki bütün semtler aşağı yukarı bu düzendeydi. 19. yüzyıldan sonra düzenli vapur ve tren seferlerinin başlamasından sonra bir çok semtte benzer bir yerleşim düzeni oluştu. Çekirdeğinde, transfer merkezi özelliği taşıyan istasyon veya vapur iskelesi ve onun çevresinde yürünebilir mesafede bitişik nizam bir yapı dokusu. Yeşilköy, Erenköy, Kızıltoprak, Feneryolu, Göztepe… gibi semtlerde olduğu gibi burada çarşı, yani lokantalar, küçük ticarethaneler, üretim, marangozlar, bakkallar, kasaplar, manavlar… bulunurdu. Ayrıca orta sınıf konutları da burada yer alırdı ve her yere yürüyerek ulaşılırdı. Bu yerleşim dokusu içinde her mevsim sürekli bir nüfus yaşardı.

Ancak bir sayfiye mekanının asıl karakteristiğini oluşturan ayrık nizamdaki konut dokusu. Bunlar 19. yüzyılda zenginleşen burjuvaziye ve üst düzey yöneticilere (bürokratlara) ait.  Genellikle yalnızca yaz mevsiminde kullanılırlar. Bir bakıma İstanbul’da modernleşme döneminde, binlerce yıldır var olan ve ta Roma dönemine uzanan bir sosyolojik katmanlaşma (insula/domus tipolojik karşıtlığı gibi) sanki mekanda yeniden üretilmiş. Burada ilginç bir gelişme, şehrin yayılmasını, sur dışına çıkmasını sağlayan tarifeli seferlerin gerçekleştirilmesi ile, şehrin merkezi ile banliyöler ve sayfiye mekanlarının oluşumu.

Faytonlar geleneksel taşıma aracı mı?

Konumuz olan faytonlar ise bu toplu taşıma ve tarifeli seferler (vapurlar, banliyö trenleri) ile bağlantılı olarak gene bir şirket tarafından işletilmeye başlandı. Bu açıdan bakıldığında faytonlar, onlardan önceki atlı arabalar gibi geleneksel taşıma araçları değildi. Modern, dizisel olarak manifaktür sistemi (endüstriyel denebilecek hazır parçalar, fren sistemleri, süspansiyonları ) ile tasarlanmış ve üretilmiş araçlardı.

Toplu ulaşım sistemine eklemlenen bu ikincil taşıma sistemi bu ayrık nizam konut dokusu ile merkez arasındaki ilişkiyi kurmak için kullanıldı. Bu özellikleri ile faytonlar biraz günümüzdeki taksilere benzetilebilir. Bunlar 1980’lere kadar yer yer kullanımda kaldılar. O tarihlere kadar atlı arabalarla yük taşımacılığı da yapılıyordu.

Bu tarihlerde şehirdeki atlı arabaların yasaklandığı görüldü. Bu dönüşüm sırasında atların kıyma yapılmak üzere kesildiği yerlere baskınlar yapıldığı haberleri basında yer aldı. Salam, sucuk gibi yiyeceklerin de at etinden yapıldığı…. İstanbul’da bu dönüşümün yalnızca bir istisnası kaldı: Adalar. Adalar’da zorunlu hizmetler dışında motorlu araçlar yasaklanmış durumda. Koruma Kurulu kararı ile yalnızca fayton kullanımı öngörülüyor. 

Bu aynı zamanda sayfiye mekanı yerleşim morfolojisine de uyarlı bir yapı olarak 19. yüzyıldan günümüze kadar uzandı.

Ancak bugüne kadar korunmuş olan bu mekansal yapının değiştirilmesini isteyenler de var. 1980’lerden sonra bu ayrık nizam yapılar içinde koruma kurulu kararları esnetilerek bir imar seferberliği başladı. Çoğu ahşap köşkler yıkılarak yeniden yapıldı, kat sayıları artırıldı. Bahçelerine yeni apartmanlar yapıldı. 1999 depremi bu gidişi bir ölçüde frenledi. 2010’lardan sonra ise şehirdeki büyük dönüşüm furyasının etkileri Adalar’a da yansımaya başladı. Adalar için hazırlanan Koruma Planları’na kıyılardaki değerli parselleri Seferoğlu örneğinde olduğu gibi imara açacak koşullar kondu. Planlar iptal edilince, “Geçiş Dönemi Yapılaşma Koşulları” içine konmaya çalışıldı.

Ayrıca İstanbul için eşsiz bir değeri olan (Motola Evi gibi) modern mimarlık mirası yapıları çürük raporu alarak yıkmayı ve yerlerine çok katlı yapılar yapmayı sağlayacak yeni yöntemler icat edildi. İmara dayalı bu gelişme modelinin yerleşmesi için bir küçük engel vardı, o da Adalar içi ulaşım. İmar dışı alanların imara açılması ve değerlenmesi için faytonlardan (ya da onların yerini alacak başka küçük araçların) yerini alacak yeni bir toplu taşıma sistemine ihtiyaç vardı. Siyasetçiler, kendi meclislerinde ve partilerindeki organlarda yer alan bu çıkar grubunu temsil ediyorlardı. Onların taleplerini karşılamadan varlıklarını sürdüremezlerdi.  Nitekim bugün karşımıza çıkan bu otoyol ve otobüs projesinin Büyükşehir tarafından on yıldır hazırlanmakta olduğu duyuluyordu.

Denetimsiz gelişen piyasa yüzünden 600’a aşkın at öldü

Bu süreçte atların neredeyse üçte biri öldürüldü. 

Altı ay kadar önce ruam hastalığı bahane edilerek faytonlar yasaklandı. Başlangıçta yaklaşık 1700 at vardı ve bunlardan 500’e yakını bu süreçte hayatını kaybetti. İçlerinde sağlıklı atların da olduğu tahmin edilen 105 at canavarca yöntemlerle infaz edildi. Geriye atlardan yaklaşık 500 kadarı hapsedildikleri ahırlarda bağlı kalmış oldukları için hareketsizlikten öldü. Beslenme sonrası hareket edemedikleri için ölenler de oldu. Durum ancak ölümlerden sonra fark edildi.  Bugün geriye 1100 civarında at kaldı. Sonuçta neredeyse atların üçte biri bu operasyonda hayatını kaybetti.

Adalar’da toplam 277 fayton vardı. Fayton başına 300.000 T.L. ve at başına 4.000 T.L. ödenerek sahipleri razı edildi, 100 milyon T.L. civarında bir bütçe harcanarak operasyon tamamlandı.  Ulaşım araçlarına ne kadar para harcandığı bilinmiyor. Ancak ortada çok açık bir gerçek var: Bu süreç iyi yönetilmedi.

Sonra güya faytonlara alternatif olarak bu toplu taşıma projesi ortaya çıktı. Büyükşehir Belediyesi‘nin yaklaşık on yıldır Adalar’da toplu taşıma projesinin üzerinde çalıştığı duyuluyordu. Belki de fayton işletmeciliğinin karlı bir iş olduğunu düşünüp, tıpkı otopark meselesinde olduğu gibi bir çözüm düşünülmüş olabilir.  Yüze yakın şoför işe alındı, eğitimleri başladı. 60 adet 15 kişilik elektrikli minibüs, 30 adet 4 kişilik elektrikli taksi satın alındı. Yollara şeritler çekildi. Asfaltlar döküldü. Virajlara çelik bariyerler yerleştirildi. 

“Siz faytonları, atların eziyet görmesini mi savunuyorsunuz?” Adalar’da ulaşım için çalıştırılması öngörülen araçları, tek yönlü hale getirilen caddeleri, dökülen yüzlerce ton asfaltı sorgulayanlara böyle soruyorlar.  Atların eziyet görmesinin evet, şu anda Adalar’da uygulamaya konulmaya çalışılan ulaşım sistemi ile yok değil, bir alakası var.

Madem atların eziyet görmesinden söz ediyoruz. Evet, atlar eziyet gördü, çünkü yönetim her konuda olduğu gibi piyasanın denetimsiz gelişmesine seyirci kaldı. Gerekli adımları atmadı. Sorunun bu hale gelmesine yol açtı. Satın aldığı atları da koruyamadı. Ama buna karşılık atlara eziyet etmekle itham edilen bir dolu insan onların yaşam koşullarının iyileştirilmesi için olağanüstü çaba gösterdi, hala gösteriyor. Bugünün zor koşullarında bile her gün kapatıldıkları ahırlara gidip onlara yem götürenler, sağlıkları ile ilgilenenler var.

Evet, şimdi hayvan hakları açısından önemli bir konu var: Şimdi resmi olarak motorlu taşıt trafiğine açılan caddelerde daha önceki düzene alışmış yüzlerce sokak hayvanı ezilerek hayat vermesinin önüne geçmek gerekiyor.

“Siz faytonculardan yana mısınız? Yoksa atların özgürleştirilmesinden?” Böyle yaklaştığınız zaman meselelere süreç odaklı ilgilenmeniz, uğraşmanız gerekmiyor. Bir karar alınıyor, sonra sistem köhneyene kadar öyle kalıyor. Gelişmeleri karşıtlıklar içinde algılamak, kafalarını yormak istemeyenler için büyük bir kolaylık.

Bu durumun yarattığı konforun farkında olan ve bu imtiyazlarını korumak isteyen yöneticiler bu nedenle konulara hiç de süreç odaklı yaklaşmadılar.  Faytonlarda atların eziyet görmesinin, sonraki ölümlerin de asıl nedeni de bu. Görevlerini yerine getirmeyip olan biteni de seyredenler. Bu yüzden meseleye karşıtlık içinde bakmak, onları sorumluluklarını yerine getirmekten muaf hale getiriyor diye düşünüyorum. Çünkü hazırlanan planları, projeleri katılıma açmak zahmetli bir iş. Meseleleri çok boyutlu ve çok yönlü düşünmeyi gerektiriyor.

Adalar’da hiçbir süreç ‘sürdürülebilir’ değil

Adalar’da faytonların sürdürülebilir bir yönetim modeliyle yönetilmediğini zannedersem herkes görüyordu, biliyordu.  Ama bunu yönetime kimse anlatamıyordu. Hem yalnızca faytonlar mı? Bugün de Adalar’da imar konusu da, turizm de sürdürülebilir yöntemlerle yönetilmiyor. Çünkü alanlar ayrıcalıklı piyasa aktörlerine bırakılmış durumda.  Elbette ki onların katılımı da önemli. Ancak katılım denen şey yalnızca piyasa aktörleri ile sınırlı kalırsa, sonuç böyle oluyor. 

Ulaşım planlaması oldu bittiye getirilmemesi gereken, çok boyutlu bir yönetim konusu. Ulaşım kararları bir yerleşim alanındaki her türlü gelişmeyi etkiliyor ve yönlendiriyor. Bu nedenle ulaşımın planlanması şehircilikte temel bir konu.

Dar bir bakış açısıyla gerçekleştiren her uygulama “çözüm” zannedilen uygulamaları kısa zamanda soruna dönüştürüyor.

Onbeş kişilik otobüsler, motorlu araç trafiğine göre düzenlenmiş yollar Adalar’ın, şehirde eşine benzerine az rastlanır bir yerleşim alanın kısa zamanda şehrin diğer yerlerine benzemesine yol açabilir.

İmamoğlu acaba durumun farkında mı?

Sayın İmamoğlu 19 Haziran Cuma günü Adalar ilçesini ziyaret etti.

Öncelikle kendisine bir teşekkür etmek gerekiyor, Adalar’ın sorunlarıyla ilgilendiği ve uygulamaları yerinde görmeye geldiği için. Ama bu görüşmede nedense sivil toplum temsilcileri yer almadılar. Özellikle onlar dışarıda tutuldular. Konuşmalarına fırsat verilmedi.

Kendisini karşılayanlar içindeki önemli bir kalabalık Büyükşehir Belediyesi’nin gerçekleştirmeyi amaçladığı toplu taşıma sistemini eleştiren sloganlar sergiliyordu. Bu nedenle kendisini karşılayan büyük bir topluluğun ulaşımla ilgili aldığı kararı neden eleştirdiklerini anlamış değil. Orada bulunan topluluğu “faytoncuların savunucuları” olarak adlandırıyor. Belli ki birileri kendisine yanlış bir bilgi vermiş, katılımı yalnızca çıkar gruplarının ayrıcalık arayışı olarak görenler tarafından.

Bu arada bir kadın kızgınlıkla “Katil Başkan” diye bağırdı. “At Katili” diye bağrışını tekrarladı. Bence büyük bir hataydı, sistemdeki sorunu İmamoğlu’na mal etmek. Bu yüzden Adalar’a bu tepeden inme ulaşım modelini monte edilmesini protesto etmek isteyenler bu sloganı benimsemediler. Ama belli ki birileri benimsemiş ve tıpkı iktidardakilerin yaptıkları gibi algı yönetimini bu slogan üzerinden gerçekleştirmeye çalıştılar. Bu topluluğu “faytoncuların dostları” olarak itham ettiler. Oysa bu çaresiz topluluğu çoktan parayla razı etmişlerdi.    

Buradaki ötekileştirilen, dışlanan topluluğun amacı yapılana itiraz etmek değildi. Yönetimin daha başarılı olması, daha iyi yönetmesi için yalnızca “katılım” talep ediyordu ve bunun için çaba gösteriyordu.

Peki katılım nasıl olur? Adalar için neyin doğru, neyin yanlış olduğuna yönetimin kendisinin tek başına karar vermesi ile olmaz. Alternatiflerinin bağımsız olarak gerçekleştirilmesi ve tartışılması gerekir. Karar alındıktan sonra “biz sizin için neyin uygun olduğunu düşündük” demekle olmaz. Yalnızca “araçların seçimi hatalı”, ya da “bu araçların tasarımı çok kötü” diye eleştirmek yerine  Adalar’ın özellikleri dikkate alınmadan dayatılan sistemi sorgulamak gerekir. Zannedersem İmamoğlu da durumun farkında. Olan oldu ama hem planlama hem tasarım için ileride yarışma düzenlemekten falan söz etti.

Adalar İstanbul için bir laboratuvar olmalı

Adalar’ın Büyükşehir’in farklı bir yönetim modelini deneyimlenmesi için, bir “pilot uygulama” gerçekleştirmesi için çok değerli bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Adalar Büyükşehir için bir laboratuvar olabilir.  “Pilot uygulama” ne demek? Başka uygulamalar için örnek alınacak, dersler çıkarılacak bir uygulama.

İmamoğlu’nun seçimlerde söz verdiği gibi “inşaata ve spekülasyona dayanan büyüme modeline karşı bir alternatif geliştirmesi” için bugüne kadar nispeten özelliklerini korumuş olan Adalar’ın uygun bir yer olduğunu düşünülebilir. Bu amaçla katılımcı bir yönetim uygulamasını göstermesi, yenilikçi bir şehircilik deneyimini somutlaştırması için bir fırsat olabileceği de.

Bu açıdan İmamoğlu’nun bu ziyaretinde Adalar Enstitüsü, ziyaretçi yönetimi, organik tarım, ekolojik onarım, kıyıların halka açılması gibi önemli konular ulaşımla ilgili bu sert tartışmaların gölgesinde kaldı. Oysa bu süreç katılımla gerçekleşmiş olsaydı, bu olumsuzlukların hiç biri yaşanmaz, İmamoğlu çok daha başarılı bir iş yapmış olurdu.

Açılışın yapıldığı gün bir de ayrıca kaymakamlığın bu araçların trafiğe çıkmasına izin vermediği açıklandı. Belki açılış günü olay başka bir mecraya çekilmek, açılış günü gerçekleştirilmek istenen gösterinin engellenmesi istenmiş de olabilir. Ancak trafik belgelerinin alınmadan açılışın yapılması da bir tuhaf. Eğer bu karar siyasi ise, İmamoğlu’nun arkasına Adalar halkını alması, katılımı önemsemesi iyi olurdu. Her konuda olduğu gibi.   

 

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Ayasofya ister müze olsun, ister cami… Ortada bir kriz var

Bugünkü Ayasofya, şehrin denizden gözüken en heybetli noktasına, Helenistik dönemden kalan Akropolis’inin, Artemis tapınağının üzerine inşa edilen üçüncü yapı. İlki İstanbul’u Roma’nın başkenti yapan Büyük Konstantin zamanında yapıldı. Pagan inanışına karşı Hıristiyanlığın zaferini simgeliyordu. 

Ayasofya bir imparatorluk yapısı. Jüstinyen tarafından yaptırılan kilise, yapıldığı tarihten (522-527) itibaren neredeyse bin yıl, İstanbul’un fethine kadar Hıristiyanlığın en büyük mabedi olarak kaldı. Bundan sonra yaklaşık bir beş yüz yıl da cami olarak kullanıldı.

Bu uzun süre içinde defalarca tamir edildi, müdahale gördü, bu sayede günümüze kadar gelebildi. 1929’da Amerikan Bizans Enstitüsü‘nün arkeologlarının başlattığı çalışmalarla kazılar yapıldı, tonlarca altının kullanıldığı mozaikler ortaya çıkarıldı. 1934 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye dönüştürüldü.

İstanbul’un fethinin 567’inci yılı vesilesiyle Ayasofya’da Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın da görüntülü olarak katıldığı bir tören düzenlendi, Fetih Suresi okundu.  Bundan sonra tekrar camiye dönüştürülmesi tartışmaları başladı.

Ayasofya’nın bir ibadet mekanı olarak kullanımının onun ziyaret edilmesini ya da bir müze olarak işlev görmesini engellemeyeceğini, hatta destekleyebileceğini söyleyebilirim.  Bu yazı sorunun başka bir yerde olduğunu göstermeyi amaçlıyor.

Ayasofya’nın yeniden fethi

Ayasofya üzerinden koparılan kıyamet boşuna değil. Müze olarak mı kalsın, yoksa tekrar ibadete açılsın, camiye mi dönüştürülsün (bir de bunun komşuda kilise olsun versiyonu var) gibi bir tartışma yaşanıyor.  Ayasofya’yı yeniden inşa edenlerin bir fikri vardı. Günümüzde onu yönettiğini zannedenlerin hiç bir fikri yok. Onlar için yalnızca bir gelir kapısı. Yapı, büyük bir şehrin nüfusunu aşan ziyaretçi sayısıyla göz kamaştırıyor.  (On Euro deseniz, yıllık dört milyon ziyaretçiyle kırk milyon eder.)  Türkiye’nin en çok ziyaret edilen ve en pahalı müzesi olarak  deyim yerindeyse bir “darphane” gibi çalışıyor. Bakanlığın tek amacı var, bu geliri daha da artırmak. Ayasofya turizm ideolojisi tarafından ele geçirilmiş durumda. Araçsal yaklaşımla, bir AVM’den bile kötü yönetiliyor. 

Bu kriz bir şehrin tarihinde bir anıt yapının nasıl bir eyleyen olarak işlev görebileceği hakkında işaretler veriyor.  Bu tartışmalar bile Ayasofya’nın nesneleştirmeye direndiğini, bir özne olarak şehrin tarihi içindeki yer aldığını gösteriyor. Onun hakkında alınan her kararın bir kriz yaratması bunun bir işareti.  Bugün ulusdevlet kalıplarıyla yeniden inşa edilen “İstanbul’un Fethi” kavramı da bunu gösteriyor.  Bunlar bastırılmış olanın belirtileri. Bu neoklasik bir devletin krizi.

İster müze olsun, ister cami, ortada bir kriz var. Krizin nedeni Ayasofya’nın devlet aracılığıyla sürekli bir şeye dönüştürülmeye çalışılması.  Bunlar sınırsız bir çabayla keşfedilmeye açık bir özne olmasını engellemeye dönük.

“Ayasofya ibarete açılsın” sözünün yalnızca siyasal bir gündem yaratmak için kullanıldığını düşünmek olayı hafife almak olabilir. Bunun arkasında başka bir mesele var. Ayasofya’nın müze olarak kalması da sorunlu.

Nasıl bu araçsal yaklaşıma karşı Ayasofya üzerine yapılan bilimsel araştırmaları ciddiye almak gerekiyorsa, bu meseleyi de almak gerekli.  Nasıl onun bir bilgi nesnesi olarak değerini anlayıp kendisini ona adayacak bilim insanları varsa, onun ibadete açılması için kendisini adayacak insanlar da var. Müzeleştirme çalışmaları ile Ayasofya’nın ellerinden alındığını düşünen insanlar dikkate alınmalı.

 Ayasofya’nın yeniden keşfi

Bugünkü Ayasofya‘nın keşfinin ise modernleşme ile gerçekleştiğini söylemek mümkün. Tarihindeki kırılma noktasının müzeleştirilmesinden (1934-1935) çok daha önce gerçekleştiğini tahmin ediyorum.

Bu açıdan önemli bir gelişme İstanbul’a Rusya Sarayı‘nı inşa etmek üzere Rus Çarı tarafından görevlendirilen İtalyan mimarlar Gaspare ve Guiseppe Fossati kardeşlerin Ayasofya’nın tamirini üstlenmeleri. 

Fossati kardeşlerin çalışmaları (1848–1849) ile binlerce yıldır bir ibadet mekanı olarak görülen yapı bir bilgi nesnesine dönüşüyor.  Daha önce bir imge olarak var olan bu anıt yapı, bu tarihten sonra üzerine gerçekleşen bir temsillerle, araştırmalarla bir mimarlık ve arkeoloji nesnesi oluyor. Bu keşif başlangıçta büyük olasılıkla öngörülmeyen bir şey. Yapıyı bir arkeolojik nesne, bir anıt olarak inşa eden bu eylemsellik biçimi aynı zamanda devlet yapısındaki siyasal bir dönüşümün de bir göstergesi. 

Bu çalışmaların Sultan Abdülmecid ve Mustafa Reşit Paşa üzerinde şöyle bir etkisi oluyor: Avrupa’da yapılan restorasyonun ilgi görmesi onların da belki de başta öngörmedikleri ama hoşlandıkları bir şey. Milli bir sorunsal içinde yer almadığı için Ayasofya ve Bizans’ın keşfi onları hiç rahatsız etmiyor. Büyük olasılıkla bu ilgiden dolayı çok mutlu oluyorlar. Yenilik böyle bir şey.

Bu keşiften önce Ayasofya’nın bakımsız kaldığı, harap halde olduğu biliniyor. Tanzimat sonrası onun yeniden keşfi aynı zamanda onu yaşatmak için vakıf sisteminin yeterli olmadığının ya da yönetsel bir sorunun işareti. Bu da yeni dönemin önemli işaretlerinden biri. Bu tamirat için ilk defa kamu bütçesi (Sultan Abdülmecid’in devlet kasası ve buraya aktarılan gelirler) kullanılıyor. Muhtemelen Fossati kardeşlerin Ayasofya’nın hemen yanıbaşında inşa ettikleri devasa Darülfünun binası gibi kamu yapılarında olduğu gibi. 

Fossati kardeşlerin temsil konusundaki tercihleri günümüze de belki ışık tutabilir: Kitabı Sultan Abdülmecid desteklediği için mozaikler yer almıyor. (Belki de Rus Çarı destekleseydi, kitapta muhtemelen dini tasvirler ağır basacaktı.)

Demek ki burada yeni olan kitap aracılığıyla Ayasofya’nın bir bilgi nesnesi olarak Avrupa kamuoyuna tanıtımı değil yalnızca. Nasıl olacağına karar verilmesi.

Ancak o tarihlerde Ayasofya’nın durumu biraz farklı. Osmanlı İmparatorluğu bir ulus devlet değil, imparatorluktu. O günün yöneticileri bugünün yöneticilerinin komplekslerine sahip değildiler.

Ayasofya gene tarihi bir dönüm noktasında

Ayasofya ister müze olsun, ister ibadet mekanı….  İster Bakanlık, ister Diyanet yönetsin, her durumda bir kriz var. Yapının devlet aracılığıyla yönetilmesi halkla arasında bir yarık açılmasına neden oluyor. Böylece sesi çıkmayanların Ayasofya’yı sahiplenme biçimi, gene aynı şiddet içinden, imtiyaz sahiplerinin soylulaştırıcı süreçlerinden geçerek kamuoyuna ulaşıyor: “Devlet onu müze olarak yönetsin.” Ya da “hayır ibadete açsın, cami yapsın.” Oysa din de kültür de iktidardan başka bir yerde konumlanmak zorunda.  Bu elbette ki ticari bir işletme olması anlamına gelmiyor. Yönetsel yapının sekülerleşmesi, devletten bağımsız olması zorunlu.

Sorunun onu neoklasik bir ulusdevlet optiği ile gören gözde (ve eylemliliklerde) olduğunu söylemek gerekiyor. Türkiye gibi neoklasik devletlerde ise anıtlar, müşterekler kamusallığı felç eden bir siyasal krizin, kavganın nesnesi olabiliyor. Milliyetçiliklerde olduğu  gibi çoğu zaman bastırılmış bir eşitsizliğin belirtisi olarak karşımıza çıkıyor. 

Günümüzdeki kriz de bir dönüm noktasında olduğumuzu düşündürüyor. Bir tarafta yapının bir dünya mirası olarak çektiği ilgi. Yabancı turistler akın akın geliyor ve geziyorlar. Bir arkeolojik nesne olarak ilgi çekiyor. Diğer taraftan bundan rahatsız olan bir çevre, onları temsil ettiğini düşünen siyasetçiler. Avrupa’da bütün katedraller (Notre Dame de Paris örneği gibi) ibadete açıktır. Bunun üzerinden bir siyasal kavga çıkmaz.  Cemaati kalmayan bir kilisenin camiye çevrildiği dahi olur. Bence sorun Ayasofya’nın müze veya cami olması değil, nasıl olduğu. Neoklasik bir devlette müze de olsa, cami de olsa kriz yaşanır. Onun taşıdığı evrensel mesajları bastırmaya, yok etmeye çalışan bir eylemlilik biçimleriyle nesneleştirilmeye çalışılır. Mesele Ayasofya’nın devlet aygıtının pençesinden kurtarılması.  O zaman ismine uygun bir işlev kazanır,  insanlar onu nasıl görürlerse görsünler, ister ibadet mekanı, ister müze her koşulda şehre hayat verir, binlerce kütüphane, binlerce üniversite gibi işlev görür.  

Bildiğimden emin olduğum tek şey bu.

Ayasofya için önemli tarihler

  • 532-537 yılları arasında Roma İmparatoru Justinyen tarafından Miletli İsidoros ve Trallesli (Aydınlı) Anthemius‘a inşa ettirilmiş.
  • 1573-1574 tarihleri arasında Mimar Sinan tarafından onarılmış ve güçlendirilmiş.
  • 1846-1848 tarihleri arasında Fossati kardeşler tarafından bir onarım yapılmış.
  • 1967’de Papa 6. Paul‘ün ziyaretinden sonra MTTB toplu namaz kılma eylemi düzenlemiş.
  • 1931’de ABD’li Thomas Withmore restorasyon çalışmalarını başlatmış.
  • 1934’de müzeleştirilmesi kararı alınmış, 1935’de dönüştürülmüş.
  • 1991 yılından beri minarelerinden ezan okunuyor, bir bölümünde namaz kılınabiliyor.

 

More in Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Yassıada’da çevre ve hafıza kırımı

Fotoğraf iç acıtıcıdır. Bir süre sonra öldürülecek bir insanı sürekli aşağılamak, son günlerinde “sen onurlu bir şekilde yaşamaya, hatta ölmeye bile değecek bir insan değilsin” demek. Bir süre öncesine kadar ülkenin başında olan, saygı gören bir insanı bu şekilde itibarsızlaştırmak…

Hem de yalnızca döverek, şiddet uygulayarak değil. Sanki normal bir durum gibi. Yassıada‘nın darbeci komutanı Tarık Güryay masasında kendisinden emin bir şekilde oturuyor.  “Düşük” Başvekil Adnan Menderes omuzları çökmüş, ayakta bekliyor. Top topu bir buçuk sene içinde iki kere görebildiği ve hayatından endişe duyduğu eşini ziyaret edebilme, merhamet dileme hakkını kullanmak için Berin Menderes, normalde bu isyan etmesi gerektiği duruma razı olmuş gibi. Fotoğrafçı hazır, bu görüntü basına servis ediliyor. Menderes’in yüz ifadesindeki ıstıraptan bu okunur.

Düzmece mahkemenin düzenlendiği spor salonu. O tarihlerde her gün yayınlanan fotoğraflarıyla hafızalara kazınan bir yer. Son buluşmamızı da orada yapmıştık. Bugünlerde sanki bu yaşanan travmanın izlerini taşıyan, geri dönüp onunla hesaplaşma zahmetine bile katlanamayan kısır bir entelektüel hayata, lanetlenmiş bir dünyada yaşamaya mahkum olmuş gibiyiz.

Tam da açılışının yapıldığı günlerde Yassıada‘da yapılan inşaatların fotoğrafları paylaşıldı. Aynı zamanda tahrip olan sualtı yaşamı belgeleyen… Yassıada’daki “tahrip edilen çevre” mesajı bana sanki bir şeyleri örtmeye, gizlemeye dönük gibi bir mesaj veriyor. Hiç öyle bir niyeti yokmuş gibi gözükse de sanki bir tür hafızakırımı işlevi görüyor. Yukarıdan bana seslenerek burada yaşananların hatırlanmasını engelleyen, baskılayan şey gibi bir his veriyor. Ne tuhaf değil mi?

Sanki çevre, arkeoloji, mimarlık… eleştiriler, olumsuzlukları sergileyen söylemler bu travmatik geçmişin yüzeye çıkmasını engelleyen araç işlevi görüyor. Bu defa söylemin karşısında iktidar var. Ya olmasaydı? Belediye Başkanı’nın söylemi gibi “düzeltici” bir işlev mi görecekti? “Halkı aldatmayalım, olayları çarpıtmayalım, buranın bir hafıza mekanı değeri yok. Yanlış bilgi vermeyelim. Menderes burada asılmadı…” O zaman iktidarın da “ha öyle mi, biz bir yanlışlık yapmışız. O zaman biz de bu inşaatları yapmaktan vazgeçelim” demesini mi bekliyorduk?

Söylemin içeriği değil, ne yaptığı önemli.  

Geçen haftaki yazımda Yassıada’ya yapılacak müdahaleye  karşı düzenlenen bir eylemde “Türkiye’de bu işi en iyi bilen kişi” olarak Adalar Belediye Başkanı tarafından davet edilip, takdim edilen müzeolog profesörün “burada ne hafıza mekanı, ne müzesi olabilir? Burada müze yapacak bir koleksiyon yok. Ayrıca buradaki binaların da hiç bir mimari değeri yok, bunların hepsi yıkılabilir” dediğini hatırladığımı aktarmıştım.

Aynı şekilde bugün tanınmış bir yandaş gazetecinin (Akşam/Kartoğlu) açılıştaki izlenimleri sorulduğunda “ilk geldiğimde yıkılmış haliyle iç karartıcıydı, zulmü anlatıyordu… Şimdi bunun izleri silinmiş, ne güzel olmuş” dediğini de. Ne tuhaf değil mi? Birisi, belediye tarafından davet edilen müze uzmanı profesör belli ki Yassıada’nın bir hafıza mekanı olarak değeri olmadığını savunuyor. Mezbelelik olarak değerlendirdiği yapıların ortadan kaldırılmasını buyuruyor. Diğeri, yandaş bir gazetenin yöneticisi ise bir taraftan Menderes ve arkadaşlarının zülum gördüğü mekanların tam da bu nedenle izlerinin silinmesinin, yıkılmasının iyi bir şey olduğunu söylüyor. Yassıada’ya akın akın turistler gelecekmiş. Türkiye’nin çektiği acılar burada yabancılara gösterilecekmiş. Türkiye’de hafıza böyle bir şey, şimdinin ihtiyaçlarına göre yeniden kurulması, düzenlenmesi gerekiyor sürekli.

Bizim mahallede hakim olan görüş ise şu:

“Yassıada’da çevreyi,  doğayı mahvettiler… Arkeolojik varlıklara zarar verdiler…

Yassıada’da şu mimarlık diye yaptıkları şeylere bir bakın… Yapılan binaların mimarlıkla bir ilgisi var mı?”

Gerçekten de  yok. Nereden baksanız her şey berbat edilmiş. Olan biten ayan beyan ortada (Burada işini kaybeden deneyimli televizyon haber programı yapımcısı Oğuz Haksever‘i hatırlıyorum) .

Herşey apaçık görünüyor, yapılan işin kötülüğünü tartışmaya bile gerek yok.

Ayrıca “AKP’den başka ne beklenir ki? Bunlar zaten çevreden, arkeolojiiden, mimarlıktan hiç anlamaz. Neymiş, Menderes’in hatırasıymış…  Onun neler yaptığını bilmiyorlar.”

Söylemlerin her biri açılmış bir yarayı yeniden kanatıyor. İyileştirmek yerine. Sanki her biri çiftdeğerliliğin haritasını çıkarmak için üretilmişler.

Eğer Yassıada’nın ülke tarihinin travmatik bir olayının mekanı olduğunu, Menderes ve arkadaşlarının işkence gördüğünü iddia ediyorsanız, o yapılan inşaatlara destek veriyorsunuzdur. Kimbilir, belki burada yapılanları beğenmeseniz bile AKP‘yi destekliyorsunuzdur.

Diğer taraftan eğer Yassıada’da gerçekleştirilen bu inşaat nedeniyle tahrip olan çevreden, yok edilen arkeolojik değerlerden söz ediyorsanız,  gerçekleştirilen mimari tasarımları, peyzaj düzenlemelerini beğenmiyor ve eleştiriyorsanız, milletin temsilcilerini, seçilmiş bir yönetimi engellemeye çalışan gizli bir darbeci dahi olabilirsiniz.

Neden hem Yassıada’nın hem sürdürülebilir ölçütlerle ve onu gerçekten demokrasi ve özgürlükler için bir önemli bir hafıza mekanı olabileceğini söyleyemiyoruz? Sesi çıkabilenler, kararları alanlar neden hep iki ayrı yöne savruluyorlar?

Apaçık ortada ve aşikar olanın,  gerçeğin muhataplarını tuzağa düşürdüğü söylenebilir. Bu hileli bir tuzak. Çeşitli gerekçelerle itiraz edip, karşı çıkarak bu projeyi engelleyebileceğini zannedenlerin de, hafıza meselesini araçsal yöntemlerle kullanan, şiddetsiz yöntemlerle ele almayı reddedenlerin de.

Totalitarizmin kaynağı zannedersem yalnızca bir tarafın değil, iki tarafın da şiddete bağımlılığı. Eğer Gezi‘deki gibi taraflardan biri eylemliliğini şiddetsizleştirirse, otoriteryanizmin ve popülizmin kucağına düşmek zannedersem o kadar zor oluyor.

 

More in Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İki tanıklık: Gezi ve Yassıada

Bu haftaki yazımda iki konuya değineceğim: Gezi‘nin 7 yılında 28 Mayıs sabahı olanlar. İkincisi 27 Mayıs günü Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından açılışı yapılan “Demokrasi ve Özgürlükler Adası”.  Aslında bir de değinmem gereken 29 Mayıs Fetih törenleri de vardı.  Ama onu defalarca yazdım. Bu sefer önceliği Gezi ve Yassıada’ya veriyorum. 

28 Mayıs’ta Gezi’de ne oldu?

Burada sözünü edeceğim ilk günle ilgili bir detay. 28 Mayıs’tan önce de yapılmak istenen projeye karşı Gezi’de bir çok gösteri yapılmıştı. 28 Mayıs sabahı da bunlardan biri gibi ağaçların sökülmesine karşı küçük çaplı bir gösteri gibi başlamıştı. Ancak sonrasında muazzam bir olaya dönüştü. Bu yazı bu dönüşümün nasıl olduğunu tartışmayı deniyor.

28 Mayıs sabahı, gece gerçekleştirilmeye çalışılan ağaçları sökme operasyonunun başarısız olmasından sonra, Çevik Kuvvet adı verilen emniyet güçleri ağaçları sökmek için çalışan kepçe adı verilen iş makinesi ile ağaçların kesilmesine karşı direnen 40 kişilik bir topluluk arasına yerleştirilmişti. 

Kalkan taşıyan ve tam teçhizatlı bu emniyet güçlerinin arkasında gene düzenli dizilişleri ile dikkat çeken yaklaşık bir o kadar da sivil bir topluluk bulunuyordu. Bu topluluğun orada neden bulunduğu zannedersem daha sonra pek sorgulanmadı. Bu sivillerin orada bulunuşu ile orada gerçekleştirilmek istenen çatışma ve polis şiddeti arasında bir ilişki olduğunu tahmin ediyorum

Kalkanlıların içinde yer alan iki emniyet görevlisi de topluluğu gazlıyordu. Bunların arkasında sivil giyimli, bej pardösülü bir kişi de gaz sıkma talimatı veriyordu. Aynı zamanda o dizili duran sivilleri bize karşı kışkırtmak için “haydi, haydi” diyordu. Ancak ne göstericilerin bir şiddet kullanma eğilimi görülüyordu, ne de o topluluğun. Şaşkın bir şekilde göstericilere bakıyorlardı. Bu sırada yanımdaki yaşlı bir kadının gaz sıkan polise “neden bunu yapıyorsun, evladım” dediğini duydum. Çünkü gaz sıkmak için bir neden yoktu, “Kırmızılı Kadın” fotoğrafının da gösterdiği gibi. 

Burada kişisel bir gözlemimi anlatmak istiyorum. Bu gözlemle birlikte zannedersem mesele daha iyi anlaşılır olacak: Yanımdaki kadını örnek alarak arkada bir oraya bir buraya gidip emirler yağdıran, gaz sıktıran kişiyi gözüme kestirdim. Ona seslenmeye başladım: “Neden bunu yapıyorsun? Gel buraya konuşalım…” Benim her bağırışımda bu kişi duymamazlıktan geliyor, başını çeviriyordu. Ama bal gibi duyuyordu. Beklendiği gibi olmadı, kavga çıkmadı. Polis barikatının içinden Sırrı Süreyya Önder de fırlayıp kepçenin üstüne oturunca, durum iyice bu kişinin kontrolünden çıktı. O zaman belki de artık yapacak bir şey kalmadığını düşünerek olsa gerek, bir anda yanımda bitti ve aynen şunları söyledi: “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” Şöyle bir baktım, acaba tanıyor muyum bir yerlerden diye. “Bilmiyorum, ama gördüğüm kadarıyla siz kışkırtıyorsunuz insanları” dedim. “Ben emniyet müdür yardımcısıyım. Biz bu sizin çevre dediğiniz işlerden anlamıyoruz değil mi” diyerek o zaman pek anlam veremediğim bir dokundurma yaptı.

Benim bu olaydaki gözlemim daha sonra başka iki konuyla ilişkili olarak anlam kazandı. Birincisi gaz sıkan polis mahkemedeki ifadesinde niye gaz sıktığını şöyle gerekçelendiriyordu: “Amirim emir verdiği için.” Bu doğru, ben de buna şahidim. Ancak ikinci bir şey daha söylüyordu: “Taşlı sopalı kavga çıktı, bu nedenle gaz sıkmak zorunda kaldım.”  Bu ikinci gerekçesi yanlış, öyle bir durum hiç olmadı. Polisin ifadesi yanlış deyip geçebilirdim.  Ancak aylar sonra İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin hazırladığı rapor açıklanınca, orada da “taşlı sopalı kavga çıktığı için gaz sıkıldığı” cümlesini gördüm. Bu belgeleri ve gördüklerimi değerlendirince aklıma şu geldi: Arkaya yerleştirilen o siviller, ki kimdiler bilmiyorum ama pek kavga edecek insanlara benzemiyorlardı -muhtemelen müteahhidin ya da taşeronun çalışanları olabilir- bu belgede yer aldığı gibi “taşlı sopalı kavga çıksın” diye oraya yerleştirilmişlerdi. Ancak başlarındaki kişinin bütün çabalarına rağmen saldırmadılar ve senaryo gerçekleşmedi. Çünkü ortada şiddet yoktu. Buna karşılık polisin uyguladığı şiddet görüntüleri hemen yayıldı ve binlerce insan Gezi’ye geldi.

Kurgulanan senaryoya göre kavga çıkacak, polis de gaz sıkarak parkı boşaltmak zorunda kalacaktı. Bunun için hazırlık yapılmasına rağmen senaryo uygulanamadı. Ne göstericilerin, ne de oraya yığılan kişilerin şiddet kullanmakla uzaktan yakından ilgileri yoktu. Bu nedenle emniyet güçlerinin uyguladığı şiddet açığa çıktı. Bu haksızlık da büyük bir ihtimalle Gezi’deki ağaçları sahiplensin, sahiplenmesin çok daha geniş bir kitlenin duyarlı hale gelmesine yol açtı.

Nitekim Gezi bildiğimiz direniş, polisle çatışma gibi bir havada hiç olmadı.     

 Yassıada gerçekten demokrasi ve özgürlükler adası olabilirdi

27 Mayıs’ta “Demokrasi ve Özgürlükler Adası” ismi verilen Yassıada‘nın açılışı yapıldı.

Bu proje ile Gezi arasında bir parça benzerlik var. Biz Gezi’de ağaçlardan söz ederken, iktidar hiç şüphesiz ki başka bir meselenin peşindeydi. Emniyet müdürünün sözleri de bununla ilgili.

Onunla ilgili de benzer bir gözlemim var.

Yassıada’yı korumak için yapılan bir eylemde mahkeme salonu olarak kullanılan spor salonunda toplanmıştık. İlk konuşmayı tanınmış bir müzeolog profesör yaptı. “Bu işi en iyi bilen kişi” diye Adalar Belediye Başkanı tarafından takdim edilen bu müze uzmanı profesör “ne hafıza mekanı, ne müzesi? Burada müze yapacak bir koleksiyon yok. Binaların da hiç bir değeri yok, hepsi yıkılabilir” buyurdu. Hayretler içinde kaldım.

Ben de konuşmamda bu yaklaşımı protesto etmek için “bu müzeyi hangi mimar tasarlamışsa, ne müthiş bir şey yapmış, her şeyi açık uçlu bırakmış. Menderes ve arkadaşlarının düzmece bir mahkeme ile ölüme mahkum edildiği bu salona bir fotoğraf, yerleştirme bile koymamış. Ayakta beklediği komutanın odasına da ne bir fotoğraf  ne de bir yazı. İşkence gördüğü oda hala duruyor ama en ufak bir bilgi yok. Hiç bir şey koymamış, bir işaret bile. Oysa benim dedem de dahil milyonlarca insan için bu mekanın bir travmatik geçmişi var. Milyonlarca insanın bu yer hakkında geçmişten gelen ya da aktarılan bir bilgisi var. Burada hiç bir şeyin yazılmamış, işaretlenmemiş olması muazzam bir müzecilik mimarisi. Düşünceyi kışkırtmak, hayali özgürleştirmek için seçilen yöntem olağanüstü” demiştim. Çünkü bu cahilliğe, bu yukarıdan bakışa zannedersem ancak mizahla cevap verilebilir.

Yaptığım konuşmanın insanları etkilediğini gözlerinden anladım. Gülümseyenler çoğunluktaydı. Mesaj anlaşılmıştı. Ancak sanki benim konuşmamın etkisinden rahatsız olmuş gibi, mikrofonu aldı, “Burası bir hafıza mekanı değil, doğa müzesidir. Tarihi çarpıtmayalım, Menderes burada asılmadı” gibi özetleyebileceğim bir konuşma yaptı güya “solcu” olan Belediye Başkanı.

Benim görüşüme göre Gezi’ye yaklaşıldığı gibi olsaydı, Yassıada gerçekten bir demokrasi ve özgürlükler adası olabilirdi. Bu büyük fırsat kaçırıldı. Öyle yapılmak şöyle dursun, dışlayıcı  bir şekilde Yassıada’nın yalnızca doğa ve arkeoloji değerleri öne çıkarıldı, düzenlenen toplantılarda. Hafızadan söz etmek iktidara destek vermek gibi yorumlandı. Dolayısıyla Yassıada’daki berbat projenin tek sorumlusu ne yazık ki iktidar değil. Keşke bu kadar basit olsaydı. Yassıada bir doğal alandır dediğimizde “iktidarın ha öyle mi, o zaman ben de bu meseleyi sorun etmekten ve projeden vazgeçiyorum” demesini mi bekliyorduk?

Bu yüzden kimse bir hafıza mekanının projesini bir inşaat şirketinin, gümrük mağazaları işleten bir imtiyaz sahibi tekelin yönetemeyeceğini söylemedi. Eğer Gezi’deki gibi diyalog kuran, kapsayıcı bir yaklaşım olsaydı, önce bu hafıza yalnızca bir siyasal grubun temsiline dönüşmezdi. En başta AKP içindeki vicdan sahibi insanlar bu hafıza mekanın korunmasına sahip çıkarlardı.

Bu arada ne benzerlik ama… Akşam gazetesinden Mustafa Kartoğlu “ilk geldiğimde yıkılmış haliyle iç karartıcıydı, zulmü anlatıyordu… Şimdi bunun izleri silinmiş, ne güzel olmuş” diyor. Müze uzmanı profesörle aynı şekilde bakıyor. Hafıza ona göre üretilmesi gereken bir kurgu… Cahit Özkan, AKP Grup Başkanı “emperyalistler, dış güçler”den söz ediyor. Sanki yerli ve milli güçler hiç darbe yapmamışlar, ne yaptılarsa hep başkaları yapmış.

Böylece rejimin karakterini belirleyen devlet iktidarı içindeki çatışmalar perdeleniyor. Tam günün anlamına uygun bir yorum. Ayrıca tarih turizminden söz ediyor, akın akın turistler gelecekmiş. Burada Türkiye’nin çektiği acılar yabancılara gösterilecekmiş, bir kez daha anlamaları için. Bu nasıl bir mağdur söylemi?

Nihayet Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yaptığı konuşmada sanki sorumluluğunu ortadan kaldırıyormuş gibi darbenin önderlerinden Alpaslan Türkeş‘i “idamlara karşıydı” diyerek göklere çıkarıyor, İsmet İnönü ve “dış güç”lerin de idamlara karşı çaba gösterdiklerini unutarak. Hafızanın iktidarla ilişkisi böyle bir şey. Duruma göre yeniden üretilebiliyor.   

Günümüzde de aynısını yapmaya çalışanlar varmış, 1960 darbesi gibi… Türkiye’de hafıza böyle bir şey, yeniden kurulması, düzenlenmesi gerekiyor sürekli. Ama bir hafıza mekanının yarattığı etki kapasitesi inşaattan değil, sınırsız bir şekilde deneyimlenen düşüncelerden, demokratik zihinsel üretimden kaynaklanır. Bu yüzden bu olay dünyada ders kitaplarına konu olacağa benziyor…

More in Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Pandemi krizi ve neoliberalizmin nekropolitikası

Pandemi krizi, üzeri örtülmüş birçok çelişkiyi görünür kıldı. Bunlardan ilki devletin özel alanı “sivil alan” olarak tanımlaması, tek sığınabilecek yer haline getirmesi.

Devletin biyopolitik denebilecek bir denetim için özel alanı kullanması yeni bir şey değil. Bu zaten bilinen bir durumdu ama pandemi bahane edilerek iyice normalleşti. Kamusal alanda artık sivil toplumun, muhalefetin varlığına izin verilmiyor. Bu aynı zamanda aykırı bir söz söyleme hakkının da ortadan kalktığını gösteriyor. Eleştiriye en ufak bir tahammül yok.  

İkinci olarak pandemi krizi ulus-devlet yurttaşlığı ile örtülmüş (inkar edilmiş) olan başka bir temel pratiğini, sınıfsal ayrıştırmayı tekrar yüzümüze çarptı.

İstanbul Üniversitesi İstatistik Araştırma Merkezi‘nin gerçekleştirdiği bir araştırma, İstanbul’da orantılı olarak üniversite mezunlarında vaka sayısının ve ölümlerin daha az olduğunu gösteriyor. Bu araştırmanın sonuçlarını merkezin direktörü Haluk Zülfikar “üniversite mezunlarının daha bilinçli ve dikkatli oldukları” şeklinde yorumluyor. Genelleme yapmak mümkün değil elbette. Ama bu araştırma pandeminin sınıf ayrımı yaptığını gösteriyor. Üniversite mezunlarının (belki daha büyük bir bölümünün) gelir durumları daha iyi. Bedenleri ile çalışmak zorunda değiller. Kalabalıktan uzakta kapalı sitelerde de yaşayabiliyorlar. Belki de yazlıklarına göç edip salgını uzaktan izleyebiliyorlar.

Nasıl savaşlarda gençlerin ölmesi savaşların yapılmamasına yol açmıyorsa, piyasalaştırılmış “ekonomi” dedikleri şey de böyle.

Devletin kamusal sorumlulukları sona ermiş olduğuna göre “ekonomi” hayatın bir gerçekliği olarak normalleşmek zorunda. Kimin yaşayacağına, kimin öleceğine karar vermek…  Pandemi krizi neoliberalizmin bir tür “nekropolitik” bir düzenleme üzerine kurulu olduğunu gösterdi.

Güney Koreli felsefeci, kültür kuramcısı, yazar Byung-Chul Han,“bu gidişle sanki daimi bir savaş halinde yaşıyormuşuz gibi, sağ kalmak nihai gerçeğimiz haline gelecek” diyor (*).

Normalleşme sürecinin neoliberal koşullardaki veçheleri 

Normalleşme döneminde iki veçhesi var pandemi krizinin: Yönetimler ya sanki pandemi yokmuş gibi yapacak ve seyahat kısıtlamalarını gevşetecekler. Pandemi krizi bir algı yönetimi ile örtülecek.

Diğer bir taraftan da belki biyopolitik denetim aygıtları geliştirerek taşıyıcıları, vakaları izole edecekler. İnsanları istatistik nesneler olarak sınıflandırıp,  otokratik bir düzen kuracaklar. Bu ikisinin aynı anda olması mümkün. Uygulamadaki gelgitlerle, belirsizlikler içinde, derme çatma yöntemler karşımıza çıkacak.

Bu da bize her konuda olduğu gibi, neoliberal bir yönetimin iki kavram etrafında, modern devlet aygıtının rasyonelini oluşturan bürokratik akıl ve piyasa etrafında nasıl yeniden yapılandırılmaya çalışıldığını gösterecek.   

Bu nedenle normalleşme denen süreci bu iki kapasite, devlet rasyoneli ve piyasa etrafında tartışmak mümkün.

1- Devlet rasyonelini oluşturan bürokratik aklın yarattığı kapasite

Krizin üst anlatıları meşrulaştırdığı söylenebilir. Onlara karşı olan inançsızlığı da şimdilik gidermiş gibi gözüküyor. Ancak bu görüntü aldatıcı olabilir.

Kriz anındaki sağlıkbilimsel meşruiyet süreç odaklı baktığımızda, çökebilir ya da gitgeller yaşanabilir. Yeni dalgalarla, felaketlerle. Koşullar aynı kalsa da otoritenin iradesi ile onu piyasa işleyişine, şartlarına göre yeniden düzenleyebilir. 

Normalleşme süreci katılımcı bir durum üzerine, yani eylemselliklerin etki analizi, bağımsız kapasitelerin harekete geçirilmesi, kamu kararlarının şekilcileşmekten uzaklaşması, yerelleşmeci şekilde geliştirilmesi üzerine mi kurulacak? 

Yoksa normalleşme bir devlet iradesi olarak mı uygulanacak? Çare bulunsun bulunmasın “kaldığımız yerden devam ediyoruz” mu denecek? Birçok alanda böyle yapıldığına göre böyle olması uzak bir ihtimal değil.

Evet, şu anda sağlıkbilimsel yaklaşımların egemenliği tatmin edici bir etki yaratıyor. Bilimin daha fazla hayatımızı belirlemesi, zorluk yaratsa da, büyüme odaklı bir gelişmeye karşı olanlar için önemli bir teselli. Ancak neoliberal sistem zaten tam da bu tür gidiş gelişler ile kendisini yeniden üretiyor. Sonuçta sağlıkbilimsel rasyonalite toplulukları “tekrar geri dönmek mümkünmüş gibi” belirsiz bir yerde bırakıyor. İçinde bulunduğumuz süreçte pandemilerle baş edebilme inancının köklü bir şekilde sarsılmakta olduğu söylenebilir.

2- Piyasa aktörlerinin kamu süreçlerine katılım kapasitesi

Bunlardan ilk akla gelen turizm sektörü. Turizm meselesinde genelgelerde yer alan koşullar kimi yerlerde çok zorlayıcı. Sokak kenarındaki küçük lokantanın, pidecinin bu koşullara göre açılma imkanı yok. Diğer taraftan İstanbul gibi bir şehirde erişilebilir kamusal alanların olmayışı insanları yakın mesafedeki sayfiye yerlerine, kıyılardaki dolgu alanlarına akmaya zorluyor. Bu akışlar nasıl düzenlenecek? İstanbul’da pandemi koşullarında bir değişiklik olmadan? Kritik olan konu bir ikinci, üçüncü dalganın daha ağır bir şekilde vurması.

“Hayat normale dönecek” deniyor. Şöyle sorulacak: “Hayat ekonominin çarkları dönmeden nasıl olabilir?” Elbette ki turizmcilerin bir örgütlenmeye, yönetimlerle ilişki kurmaya ihtiyaçları var.

Ancak neoliberal düzende sivil toplumdan anlaşılan zaten piyasa. Kamunun karşısında sermayenin bir hayırseverlik faaliyetine dönüştürülüyor.

Sivil toplumun faaliyetlere gönüllü olarak katılması bekleniyor. Bu platformlarda gönüllü gibi gözükenler ise arka planda elde ettikleri imtiyazlarla özel alanda kendi işlerini çekip çeviren aktörler. Böylece kamu imkanları ile elde ettikleri ayrıcalıkları korumak ve geliştirmek isteyen girişimciler bu gönüllü platformlara, dayanışma ağlarına dahil olarak kamusal alandaki gelişmeleri izliyorlar. Bu da merkezi yönetimin kural koyma, yerel yönetimleri yapabilir kılma vasfını yok ediyor. Normalleşme bu katılım modeli üzerine kuruluyor.

Dolayısı ile asıl sorun sektörel bir temsil ile sivil toplumun katılımının aynı potada eritilmesi. Kararların kamu ile piyasa ilişkisinden ibaret hale gelen katılım platformlarında alınması. Pandemi ile neoliberalizmin evliliğinin nasıl sonuçlar vereceğini göreceğiz.

*

(*) İspanya merkezli uluslararası haber Ajansı EFE’de yayımlanan söyleşiden Ayşen Tekşen’in çevirisi

More in Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Neye normal diyoruz?

Sosyal medyada Covid-19 Normalleşme Planı’ başlıklı bir belge paylaşıldı. 4 Mayıs tarihli belgenin uygulanacak olan bir eylem planı olarak hazırlandığı ve Cumhurbaşkanlığı‘na sunulduğu anlaşılıyor. Bu belgede hangi yasakların ne zaman kalkacağı yer alıyor: Sosyal hayat, eğitim, ticaret, turizm, kültür, din, spor, ulaştırma, adalet… Üzerinde Cumhurbaşkanlığı forsu yer aldığına göre eylem planı resmi olmayan bir şekilde açıklanmış oldu. Ancak takvime göre de birtakım uygulamaların başlamış olduğu, bir bölümünde de farklılıklar olduğu görüldü.

Bu planda yer aldığı gibi 11 Mayıs’ta AVM’ler ve berberler, kuaför salonları açıldı. Ancak restoranlar, kafeler açılmadı. 27 Mayıs’tan itibaren yurtiçi ve yurtdışı uçuşlar, yolculuklar başlayabilecekmiş. 1 Haziran’da ise plajlar, kültür merkezleri, müzeler, sergiler. 12 Haziran’da camiler (cemevleri, kiliseler, havralar denmiyor ama herhalde onlar da olmalı). 15 Haziran’da sınır kapıları… 1 Temmuz’da konserler, falan filan… 

Bu planda tuhaf bir şekilde bu sürecin yönetimi ile ilgili taraflar, yöntemler, eylemler, konular yok. Bu süreçte örneğin yerel yönetimlerin önemli sorumlulukları var. Ancak tıpkı olağanüstü dönemde olduğu gibi, onların merkezi yönetimin temsilcilerinin altında yer almaları amaçlanmış gibi gözüküyor.

Normalleşme’nin tarafları

Soru şu: Kriz yönetiminde farklı özellikleri olan bir salgın topografyasını ortak kamu imkanlarıyla ve tek merkezden yönetmek gerekebilir. Ancak “reanimasyon” ya da “normalleşme” döneminin aynı yöntemlerle yönetilmesi mümkün müdür? Bu sürecin çok boyutlu, çok taraflı ve çok öncelikli olarak yapılandırılması gerekmez mi?

Yani “normalleşme” denen sürecin otokratik bir yönetim sürecinin sürdürülebilirliğini sağlamak için özellikle muğlak bırakıldığı düşünülebilir. Tıpkı 99 Depremi‘nden sonra merkezi yönetimin denetimi yeniden tesis ettiği uygulamalardaki gibi: 

  1. Tek özneli bir yönetim modeli tasarlanmış gibi bir izlenim veriyor.
  2. Çok katmanlı, katılımcı bir yapı tanımlanmıyor. Yerelde misyon odaklı bir organlaşma, yönetim planlarının hazırlanması, uygulanması gibi bir şey yok.
  3. İnşaat sektörü, v.s. için “eğitim programı” deniyor. Bu eğitimi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı mı verecek? Yeni işkollarının oluşturulması, yeni ürün ve hizmetlerin geliştirilmesi, yerel katılımın sağlanması, yaratıcı enerjinin seferber edilmesi için çok katmanlı, çok aktörlü ve çok boyutlu bir yerelleşme planına ihtiyaç yok mu?
  4. Neden bu eylem planı niteliğindeki çalışmanın adı Covid-19 Normalleşme Planı? Bu başlık kadar içeriği de (tek boyutlu bir yönetim biçimiyle ilgili) “reaksiyoner” bir çağrışım yapıyor. Oysa bu krizin yönetimi yapıları gözden geçirmek için bir fırsat. Yeni, umut verici, yerelleşmeci…bir program olabilirdi, pekala.
  5. Temel eksikliklerden biri de bilgi yönelimli bir süreç için harekete geçireceği kurumlar, girişimler yok. Sağlıkbilimsel alandaki çalışılan ders, çabalar izole edilmiş, sürece yansımamış.
  6. STK’lardan yalnızca “değer zincirinde oluşacak boşlukların Türk üreticiler ile doldurulması” gibi bir başlıkta söz ediliyor. Burada piyasa aktörlerinin, çıkar amaçlı kuruluşların temsilcileri, sivil toplumdan anlaşılan.

Sonuçta bu planda aktif olarak özne olabilecek bir toplum yok, temsilci olduğu varsayılan iktidarın egemenliği var. İktidarların, temsilcilerin egemenliğini sağlayan bir toplum düzeni mi? Halkın egemenliğine dayanan bir toplum düzeni mi? Hangisinden yanayız?

Baştan başlayalım: 

Acil durum yönetimi yukarıdan birtakım kararların alınmasını gerektirir. Bir Bilim Kurulu oluşturulması gibi falan.  Geçici bir dönemdir bu. Kriz anlarında bilim kurullarıyla, bürokratik bir yöntemle tepeden kararlar alınması gerekebilir. 

Peki neden hayat kriz anındaki gibi yönetilmez? Neden şöyle denmez:  Ülkeyi, şehirleri, sağlığı, ekonomiyi… bilim insanları yönetseler ne harika olurdu…”  

Kamu katılıma açılmadığı takdirde kamu olamaz. Katılım, yönetimlerin kendilerini merkezine koydukları bir süreç değildir. “Normal” hayat bu yöntemle yönetilemez. İlişkiler çok daha karmaşıktır, ilişkili ve etkileşimli olması gerekir.

Nasıl bir gelecek?

İşte tam da bu nedenle bu süreçteki katılım anlayışımız nasıl bir yönetimden yana olduğumuz hakkında bir ipucu niteliğinde. Nasıl bir gelecek hayal ediyoruz?  Otokratik bir devlet mi? “Katılım” deyince piyasaya bırakılmış bir kamusal alan mı?

Yoksa her karar aşamasında katılımı, canlıları ve cansızları nesneleştirmeyen bir bilgi üretimini mi hedefliyoruz? 

Bu kriz sonrası yaşantımızla ilgili de bir ipucu niteliğinde: Kendimiz bilerek mi yaşayacağız yoksa nasıl yaşayacağımızı bizim adımıza başkaları mı bilecek? İlkelere, bilgiye ve kurallara ihtiyaç olduğu kesin. Ancak yönetimler kitleleri nasıl görüyorlar? Yaşamlarını, eylemselliklerini planlayıp, “doğrusu bu, bundan sonra böyle yaşayacaksın”

Önce neye “normal” diyoruz, buna bir karar vermeye çalışalım.

Normal dediğimiz, şehirsel hareketliliğin tamamen çıkar üzerine kurulduğu, araçsal bir bakışın hakim olduğu, bilimin de popülist politikalarla izole edildiği, iktidar aygıtı içindeki imtiyazlı bir grubun tıpkı bir ruhban sınıfı gibi bir işlev gördüğü bir durum. Bu nedenle kamu hayatı hiç bir zaman planlanamıyor, şehirsel mekan bu imtiyaz gruplarının muazzam bir gelir transfer ettikleri bir mücadele alanına dönüşüyor.

İktidar ile örtüşen “bilimci” bir yönetimle “teokratik” bir devlet arasında hiçbir fark yok. Çünkü bilim de her düzeyde sınırsız bir deneysellik gerektiriyor. Koruma uygulamalarında, planlama süreçlerinde görüldüğü gibi imtiyaz yapıları tarafından güç ve imtiyaz ilişkilerine sabitlendiğinde bilim olmaktan çıkıyor.

Bu nedenle bu plan taslağının bize “normal” diye neoliberal ekonominin otokratik yönetim modelini dikte etmeye çalışması hiç şaşırtıcı değil.

More in Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

9 Mayıs Avrupa Günü kutlu olsun!

“Avrupa Günü” varlığını 9 Mayıs 1950 tarihinde Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman‘ın verdiği bir kanun teklifine borçlu. Avrupa’da barışçıl ilişkilerin kalıcı şekilde kurulmasını ve bunun daha örgütlü olmasını amaçlayan bu kanun teklifi, “Schuman Bildirisi” olarak da biliniyor. Avrupa Birliği olarak kabul edilen örgütlenmenin kurucu yapı taşı olarak görülüyor. 1985 yılından beri çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.

Avrupa Birliği’nin kuruluşuna yol açan siyasal süreç dünya savaşlarının bir sonucuydu. Kalıcı bir barış hedeflenmişti. Tıpkı BM‘nin, UNESCO‘nun kuruluşunda olduğu gibi. Ancak felaketten çıkarılan dersler kimi zaman unutuluyor. Ya da zaman içinde amaçlar değişiyor.

Günümüzde de Merkel, Macron gibi Avrupalı liderler de salgının yarattığı travmadan söz ediyorlar ve sıklıkla dünya savaşlarına referans veriyorlar. Felaketin büyüklüğüne işaret etmek için.

Avrupa Birliği’nin kökenleri hakkında düşündüğümde bu mesajlarda ifadesini bulan yıkım ve felaketlerden daha fazlası olan bir şeyler hayal ediyorum. Sanki bilinçaltında da bir şeyler daha varmış gibi geliyor bana.

Başa mı döndük?

Yaşadığımız salgın koşulları ile toplu katliamları,  yıkımları getiren dünya savaşları arasında felaket olmaktan başka nasıl bir benzerlik olabilir?

Şunu düşünüyorum: Acaba savaş öncesi koşullarla da bir ilişki mi kuruyorlar? Vermek istedikleri mesaj bu olmasın?

Dedim ya, benimkisi bir hayal. Ama dünya savaşları da durup dururken olmadı.  Nedenleri vardı.

Yaşanan felaketlerden sonra bir ders çıkarıldı ve politik bir kırılma yaşandı. Küresel felaketlere yol açacağı belli olan neoliberal sistem de bu kırılmanın kırılmasıydı.  İşte bu yüzden acaba diyorum, buna mı işaret etmek  istiyorlar: “Uluslararası bir dayanışma ile yeni bir düzen kurmaya çalıştık.  Ama başaramadık. Benzer koşullara geri döndük…”  

Bu sözleri ne zaman duysam benim zihnimde beliren soru bu. Dünya savaşlarını yaratan koşullar ile bugün arasında nasıl bir benzerlik olabilir? Neoklasik dünya, kimlikleri hazır yapımlara dönüştüren milliyetçilikler, ulusdevletleşme biçimi ile, bugünün neoliberal koşulları arasında bir ilişki kurulabilir mi?

Milliyetçilik, Nazizm, Faşizm neoklasik dünyanın çelişkileri, şiddeti başka formlar kazanmış olsa da, hayaletler olarak geri döndüler. Üstelik de daha da kalıcılaşmış ve güçlenmiş bir şekilde.

Bugün bu neoklasik dünyanın kavramlarını kullansak da, kullanmasak da, kapitalist modernleşmenin o eski mantığı ve işleyişi kimi yerlerde Avrupa Birliği içinde dahi yeniden hortlamış gibi gözüküyor. Aynı Türkiye’de olduğu gibi bağımlı bir kültürel politik alan, filantropi alanına sıkışmış ve izole olmuş entelektüel üretim, imtiyazcı piyasa aktörlerine bırakılmış bir ekonomi… Her ne kadar laiklikten falan söz edilse de kamusal alan her koşulda sekülerleşmiş değil. Neoklasik dünya bütün vahşi şiddetiyle günümüze uzanmış durumda.

Neoklasik ulusdevletler sınıfsal çelişkileri perdeleyerek, iktidarla kültürel politik alanı örtüştürerek  kapitalist modernleşmenin “normal”ini temsil ediyorlardı. Günümüzün neoliberal koşulları da benzer bir “normal”i üretiyor.

En azından Türkiye gibi otokratik yönetimlerde durum böyle.  

Eğer burada bir bulanıklık varsa, işte bu da tam neoklasik dünyanın sorunu. İmgesel olanla onun yerine geçen model, yani devlet kimliğinin temsili birbirine karışması değil miydi geçmişteki çelişkileri yaratan sorun? İnsan haklarının çiğnenmesine, hukukun yokluğuna da yol açan bu değil miydi? Neoklasik dünyanın, kapitalist modernleşmenin hazır yapım imgelerinin hayatın yerine geçmesi değil miydi? Ya da bağımsız kamu politikalarının, entelektüel üretimin bastırılması, yokluğu?  Neoklasik dünya da bir bulanıklık ile kurulmuştu, imgeyle hazır yapımların, yani modellerin karışımı üzerine.

‘Şiddet kurumları’

Türkiye’nin neden Avrupa Birliği’ne kabul edilmediğini -ya da bunun neden bir hayal olmaktan öteye gidemediğini- Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş‘ın Ramazan ayının ilk cuma namazında okuduğu hutbe gayet güzel açıklıyor: Bir topluluk adına veya kendi adına nikahsız birliktelik ve eşcinsellikle ilgili düşüncelerini paylaşması elbette ki hakkı. Onun bu görüşlerine katılınmasa da, ifade edilmesine karşı çıkılamaz. Ancak Erbaş bu sözleri devlet adına dile getirdiğinde yaptığı bir önceki Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez‘in söylediği gibi “Allah adına konuşmak” oluyor.

Peki inanç konusu böyle de Türkiye’de seküler gibi gözüken alanlarda da benzer bir durum yok mu?

Türkiye’de kimi yerlerde, üniversitelerde bilim de giderek devletle iç içe gelmedi mi? Agamben‘in son makalesinde söylediği gibi dindışı olanın bir iktidar biçimi olduğu sürece rasyonel bilimsel bir talep değil, bir kült pratiği halini aldığı aşikar. Bilimin iktidar üzerinden inşası, canlıları ve cansızları, insanları ve insan olmayanları nesneleştiren bir eylem şekli.

Neoklasik dünyanın temsil çelişkisi de burada: İmgelerin hazır yapımlara dönüştürülmesi. Yani şiddet. Eğer bu şiddetle baş edilemiyorsa ortaya kafa bulanıklığı çıkıyor. Yani sınıfsal çelişkilerin inkar edildiği proto faşist kamu düzenleri. Türkiye’de olduğu gibi, bir tarafta bürokratik bilgiyi üreten şiddet kurumları. Diğer tarafta bu şiddete karşı korunaklı alanlar yaratan popülist siyasal kurumsallıklar.

Hayatın yerine geçen bir temsil. Türkiye’de siyaseti  sınıfsal çelişkinin inkarı koşullandırıyor.

Türkiye de bu yolda hızla ilerliyor.  

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

1 Mayıs ya da Türkiye’de eski normalin yeni halleri

Mutat olduğu üzere, bu 1 Mayıs İşçi Bayramı‘nda güvenlik güçleri gene gösteri düzenlemişler, 45 bin polis görevlendirilmiş. Sokağa çıkma yasağı olmasına rağmen, sendikaları, siyasal grupları temsil edecek küçük bir topluluğun harekete geçebileceğini çok iyi bildikleri halde. 

DİSK‘in Beşiktaş’taki merkez binasının kapısında önceden önlem alarak dışarı çıkmaya ve yürüyüşe geçmeye yeltenen 25 kişilik temsili korteji yaka paça göz altına almışlar. Taşıdıkları çelengi parçalamışlar. Gösteriyi bir şiddet eylemiyle taçlandırmışlar.

Haklı olarak şu soruyu sorabilirsiniz: Neden her 1 Mayıs’ta bu gösteriye ihtiyaç duyuluyor? Hele hele bu kriz ortamında bu kadar polise, araca, bariyerlere? İçinde bulunduğumuz koşullarda, sokağa çıkma yasaklarının olduğu bir günde, bir küçük anmayı engellemek için işi bu kadar büyütmenin, başka yerlere harcanabilecek kaynakları bu gösteriye tahsis etmenin ne alemi var? 

Bu şiddet gösterisinden belki birileri haz alıyor olabilirler. Ancak bu gösteri merakının nedenini anlayabilmek için önce söylediklerimi düzeltmem gerek. Polisler aracılığıyla her 1 Mayıs’ta bu gösteriyi sahneye koyan devlet. Polisler bu ülkede, başka yerlerde gördüğümüz gibi diğer emekçiler gibi, gösteri yapamazlar. Bu gösterinin amacı düzenin mantığını korumaktır.

Emekçinin ‘temsili’

Yasağın arkasındaki neden işçilerin, emekçilerin özgürce gösteri yapmaları, kendi örgütlenmeleri aracılığıyla kendi başlarına kalkıp meydanlara çıkmalarıdır. Yoksa çalışanlar, tıpkı askerler gibi, emir komuta altında, tıpkı askerler gibi meydanlara çıksalar, caddelerde yürütülseler, hiç bir sorun olmaz. Bu görüntüler onları hiç rahatsız etmez. İşte 1 Mayıs’ta yasaklanan budur.

Bu nedenle şiirinde Nazım Hikmet özgürlüğü “işçi sınıfının tulumuyla elini kolunu sallayarak sokaklarda dolaşması” olarak tarif eder. İnsanların bağımsız olarak sokaklara, meydanlara çıkabilmeleri, onları sahiplenmeleri otoriter rejimlerin imtiyazlı sınıflarının en çok korktukları şeydir. Çünkü o zaman imtiyazlı konumları sorgulanmış, otoriteleri sarsılmış olur. Anmalar otoriter bir rejimin temel ilkesini çiğnediği için yasaklanır, bu ülkede.

Buradaki mesele bir temsil meselesidir. İşçilerin, emekçilerin temsili meselesi. Onlar yönetilmeye mahkumdurlar. Onlara yalnızca talimatlar, emirler vermek gerekir, onlar ne yapacaklarını bilmezler. Sürekli denetim altında tutulmaları gerekir. Kamusal alanları düzenleyenlerin, imtiyaz sahiplerinin varsayımı budur.

Proleterleşmiş hayatlar üzerinde otoriter düzen

Şimdi gelelim diğer yasağa.

Virüs geldi, uzaktan çalışma imkanı olanlar kendi iradeleri ile, iş gücü oluşturmadığı varsayılan nüfus evlere kapatıldı.

Boğaz’da deniz kenarında gezmek yasak. Bisiklete binmek yasak. Spor yapmak yasak… Sokağa çıkmak yasak. Ama çalışmak serbest. Çalışmak özgürleştiriyor, toplu taşıma araçlarına binebiliyorsunuz. Hatta bir servis aracının arka kabinine toplu olarak sığışabiliyorsunuz. İşçiler de fabrikalara.

Bugünlerde gördüklerimiz hem devletin işleyiş mantığı hem de kriz sonrası oluşacak “yeni normal”in inşası ile ilgili de bir ipucu niteliğinde olabilir.

Issızlaşmış sokaklara çıkmadan da özgürlük talep edebilir mi? Her zaman olduğu gibi eşitsiz durumlar, ötekileştirilen insanlar var. Avrupa‘da yönetimler parklara, deniz-nehir kenarlarına çıkmayı teşvik ediyor, sağlıklarını koruyacaklarını düşünerek insanların. Çalışanları ise koruyor. İstanbul‘da ise bisiklete binenleri, ormanda yürüyenleri zabıta kovalıyor. Niyeymiş? Yasakmış. Kamu kendi kendisine yasak uyduruyor. Tercih bu ikisi arasında: Size ne yapmanız gerektiğini söyleyen bir yönetim ve proleterleştirilmiş bir hayat. Ya da sizi öğrenmeye, sorumluluklarınızı üstlenmeye teşvik eden bir yönetim.

Kendimiz bilerek mi yaşayacağız yoksa nasıl yaşayacağımızı bizim adımıza başkaları mı bilecek? İlkelere, bilgiye ve kurallara ihtiyaç olduğu kesin. Ancak yönetimler kitleleri nesne olarak mı görecekler? Yaşamlarını, eylemselliklerini planlayıp, böyle mi yaşayacaksın diyecekler?

Diktatörlükler, her ne kadar şiddetle kamusal hayatı düzenlemeye çalışırlarsa, o kadar da çaresizdirler. Proleterleştirilmiş bir hayat yönetimlerin de aklını felç eder. Bu yüzden otoriter yönetimlerin ne yaptıklarını bildikleri söylenemez. Doğayı, şehri, canlıları ve cansızları nesneleştirirler. Otoriter düzenler proleterleştirilmiş hayatlar üzerine kurulur. Şehirlerin hali bunu göstermiyor mu? Ama bu durumda da şehirleri yönetebildikleri söylenebilir mi? Peki böyle bir devlet nasıl yönetilir? Daha doğrusu bu krizi nasıl yönetebilir?

Cevabı şu: Tesadüfen geliştirildiği söylenemeyecek bir yöntemle: Ötekileştirerek. Bunu bilerek, hesaplayarak yaparlar. Bunun son bir örneğine de geçtiğimiz hafta tanık olduk. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş,  Ramazan ayının ilk cuma hutbesinde LGBTİ+ bireyleri hedef aldı, kötülüklerin ve salgın hastalıkların kaynağını eşcinsellik ve nikahsız yaşam olarak gösterdi. Bunun üzerine Ankara Barosu ve Diyarbakır Barosu birer açıklama yayımladı. Açıklamalar nedeniyle her iki baronun yöneticileri hakkında Türk Ceza Kanunu‘nun (TCK) 216/3 maddesi kapsamında, halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağılama suçundan soruşturma başlatıldı.

Dediğim gibi iktidar etrafında yuvalanan bu imtiyaz çevresi bunu bilerek ve hesaplayarak yapıyor. İktidarın önde gelenleri ise sanki danışıklı yapılıyormuş gibi, dini değerlerin aşağılandığını, Müslümanlığın ötekileştirildiğini iddia ettiler, eleştirenleri faşistlikle suçladılar.

İktidar olmanın anlamı

İktidarın eleştirilerin üzerine bu kadar saldırganca bir şekilde gitmesi önemli bir kurumsal hafızanın göstergesi. Belli ki bu konuda bir hassasiyet var. Ekonomik koşulların ağırlaştığı bir dönemde eski yöntemlerin sürdürülmesi.

Ali Erbaş’ı eleştirirseniz, kutsal değerlere dil uzatmış oluyorsunuz. Karışıklık şuradan kaynaklanıyor: Diyanet İşleri Başkanı bir kamu görevlisi. Dolayısı ile Allah ile inananlar arasına girmiş oluyor kendileri.

Mutlaka çok iyi biliyor ki insan hakları savunucuları eşcinsellerin ötekileştirilmesine karşı çıkacak. İktidar da bunu dini inançlara, değerlere  saldırı olarak gösterecek…

Elbette ki bir kişi ya da bir topluluk kendi inancı gereği eşcinselliğe karşı olabilir. Laik bir devlette kendi yaşam tarzını, cinsel hayatını kendi inancına göre düzenleyebilir. Devletin de onun bu hakkını, tercihini koruması gerekir. Ama bunun tersini düşünen varsa, aynı şekilde onun bu hakkını da, yaşama hakkını koruması gerekir. Azınlıkta da olsa.

İslami kurallara göre cinsel hayatlarını düzenleyenlerin de kendi yaşam tarzlarını sonuna kadar savunmaya hakları var. Kimsenin onların cinsel hayatlarına karışmaya hakkı olmadığına göre.

Türkiye’nin eski normalinin de, yeni normalinin de bu karışıklık olduğunu düşünüyorum. İktidar olmak, Türkiye Cumhuriyeti‘nin bir cumhuriyet olduğunu unutmak anlamına geliyor. Türkiye bir türlü ulusdevlet olamıyor çünkü bu imtiyaz sahipleri özel alanı sürekli devlete taşıyor. Çünkü kendi ayrıcalıklı varlıklarını başka yöntemlerle yeniden üretme, eylemselliklerini dönüştürme kabiliyetleri yok.

More in Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Yeni normal’ dedikleri neo-liberal dünyanın hayaleti mi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, salgınla ilgili açıklamasında “Amacımız önlemleri en titiz şekilde uygulayarak salgının seyrini ülkemizin Ramazan Bayramı sonrası normale dönüşüne imkan sağlayacak seviyeye indirmiş olmaktır” demiş. “Tüm bakan arkadaşlarımıza, bu konuda gereken ikazları yaptık, talimatları verdik” demesinin ardından, bakanlıklarda “normalleşme” ile ilgili planlamalar başlatılmış. Sağlık Bakanı Koca ise daha temkinli bir açıklama yapmış. “Bayram ve sonrasında kademeli olarak normalleşme sürecine geçebilmemiz ilan edilen tedbirleri sıkı uygulamamıza bağlıdır” demiş.

Sağlık Bakanlığı’nın verileriyle hazırlanmış bu “Yeni Normal”in ne zaman, nasıl olacağına dair varsayımlara dayanan takvime bakıyorum.  Bu takvime göre, “yeni normal” Bayram‘dan sonra oluşacak. Toplu yerler kullanılmaya başlanacak. Kültür ve Turizm Bakanlığı da bir eylem planı hazırlamış. Orada müşterek alanların nasıl kullanıma açılacağından falan söz ediliyor. Peki yerelde, hayatın içinde bunu kim yönetecek? Valilikler, kaymakamlıklar gibi gözüküyor.  

‘Depremin afete dönüşmesi stratejisi’

Bu tarihte ne olacağını bilmiyoruz. Ayrıca gelişmeler grafiğine baktığınızda dehşet verici bir durum olduğu görülüyor. Ölüm, vaka sayıları resmi bir varsayım olarak sabitlenir gibi olunca “normal”e geçiliyor. “Plato” adı verilen bu tepe noktada seyredeceği varsayılıyor. Bu varsayım bile dehşet verici. NYT’da yayınlanan bir makale ise epey düşündürücü. “Vefatlar gizleniyor olabilir” diyor. Korkutucu olan asıl bundan sonra salgının İstanbul gibi şehirlerde öngörülenlerden daha büyük bir felakete, yıkımlara yol açma ihtimali. İstanbul’daki ölümlerde son iki sene ile karşılaştırıldığında beklenmedik, neredeyse yüzde yüzlere yaklaşan bir artış var. Kaotik, insanların üst üste yaşadığı bir şehirde bu durum yıllarca sürebilir. Yönetimler de bunun farkında olmalı ki, bu bilgiyi saklıyorlar.

İstanbul’un durumu kaçınılmaz olarak bir kafa bulandırma stratejisi üzerine kurulu. Bu yönetim stratejisi depremin afete dönüşmesine benzetilebilir. “Depremi engelleyemeyiz” diyen zihniyet aslında tepeden inmeci, süreç odaklı olmayan bir yönetim mantığını ele veriyor. Fay hatlarının, depremin tarihselliğinin bilinmesinin bu nedenle, süreç üzerinde bir etkisi olmuyor.  Yalnızca ölüm travması gibi bir hafızadan silme etkisi yaratıyor. Yaşamak için unutmak zorundasınız.

“Her şey yolunda” derken vaka sayısı 30 binlerden 100 binlere çıkıyor, on gün içinde. Yönetim “normale geçiyoruz” mesajı veriyor. “Yeni Normal” denince gizlenmiş bir “sürü enfeksiyonu” stratejisinden mi söz ediliyor?

Yeni Normal’ yoksa ölümle damgalanmış hayatlar mı?

Duvar’daki yazısında Ceren Acun  “ölümle damgalanan” hayatın nasıl işaretsizleştirildiğini çok güzel anlatmıştı. Bu, “Yeni Normal” adı verilen dönemin de başat politikası olacağı benziyor. Zannedersem “Eski Normal” bu korkuyu savaş alanından gündelik hayatımıza taşıyordu. Şimdi neden her yer, bütün ülke bir savaş mahalli gibi olmasın? Salgın nedeniyle İnfaz Yasası‘nda yapılan değişiklik ile bu zaten kanıtlanmadı mı? Ortak kavramlar zannettiğimiz hukukun, kamu sağlığının egemenin intikam duyguları, ötekileştirme unsuru olarak hukuksuz bir cezalandırma aracı olduğu bir anda gözler önüne serilivermedi mi?

Tipik bir örnek “vantilatör” (pervaneli olandan ayırt etmek için “ventilatör” deniyor, böylece Türkçemiz bir kelime daha kazandı) töreniydi. Kuzey Kore liderinin yaptığı gibi babanın gözü, talimatları ile yürütülüyor operasyon. O sırada, on gün içinde açıklanan vaka sayısı iki misli artmış, boğularak ölenler unutulmuş. “Türkiye salgının daha ilk gününden aldığı tedbirlerle” zaten sorunu çözmüş. Savaşlarda hep ölenler olur, ama komutanlar kazanır. Bu nedenle ölenlere, acılarla kıvrananlara, kölelere sorulmaz. 

Geleceğin “Yeni Normal”inin geçmişte köleler için belirtik halde olan (ötekiler, askerler, maden, inşaat işçileri… ) bu savaş gerçeğinin hayatı kapsayıcı otoriter bir yönetim düzeni üzerine kurulması kaçınılmaz olabilir. Bu yeni bir durum değil. Başkanlık sistemine geçildiğinden beri bu “Yeni Normal”i zaten her alanda deneyimliyoruz. Entelektüel dünyayı devlet iktidarının içine alan neo-klasik rejim zaten halk için neyin doğru olduğunu kendisi tayin ediyordu. Yalnızca bunun adı konmuş oldu. Gerçeklik bir kurgu olduğuna göre, bu kurgu da devlet aygıtı tarafından bir kere daha “ölümle damgalanarak” yeniden kurgulanabilir. Önemli olan hayatın kurgulanmış olması değil, kurgulamanın artık tek merkezli hale gelmesi. Nasıl geçmişte ekonomi doğanın, kaynakların her şeyin araçsallaştırılmasını gerektiriyorsa. Bugün ölüm de bu ekonominin bir parçası.

Savaşın hayatın içine taşınması, her yerin savaş alanı ilan edilmesi ihtimali diyebiliriz buna. Bu Roland Barthes‘ın fotoğrafla ölüm arasında kurduğu bağlantıyı hatırlatıyor. Yol kenarlarına düzensiz bir şekilde asılmış gülümseyen gençlerin fotoğraflarını görmüştüm. “Vatan için seve seve canlarımızı feda ederiz”  diyordu sloganlar. Öl deseler, ölmeye hazırdılar. Poz verdiklerinde öldüklerini bilmiyorlardı, yaya geçidi parmaklıklarına asılan fotoğraflarında. Bilseler acaba gülümseyerek bakarlar mıydı bize?

İşaretsizleştirilen hayatlar

Bilmek, bilmemekle eş anlamlı, ya da tersi. Onların ne düşündüklerini bilmiyoruz. İktidar işaretsizleştirdiğini, köleleştirdiğini kendisine nasıl dahil ediyor, görüntünün arkasında gizlenmiş olan yer orası. Gerçek simgesel. Gösterdiği şey ve gördüğümüz şey. Aldatıcı çünkü gösterdiğinden başka bir şey üzerinde gerçekleşiyor. Milliyetçilik ters bir görüntü veriyor. Ulus-devlet kapitalizmin kendisi değil, onun yok ettiği, bir tür geçmişin hayaleti gibi. Kimlik kimliğin yok edicisi.

“Ölümle damgalanmak” zannedersem böyle bir şey. Herkes travmatik olanı, gerçeği biliyor. Ama unutmak, hatta bütünüyle hafızadan kazımak gerekiyor. Böylece ölümün şiddeti iktidarın şiddeti ile birlikte hareket ediyor. Bu yüzden zannedersem sokaklarda yankılanan hoparlör sesleri, geleceğin, “Yeni Normal”in hangi değişmez ritüellerle kurgulanmakta olduğunu ifade ediyor.

Yeni yerelin katılım eylemsellikleri ile başlamamız zorunlu  

Soruyu tekrar soralım: “Yeni Normal” nasıl olacak?  Neo-liberal dünyanın hayaleti yeniden, bir zombi gibi ortalıkta dolaşmaya başladı. 

Zaten kapanma döneminde bir yerlere saklanmıştı. Ama şimdi algı operasyonu ile şimdi kamusal alanlara çıkmaya hazırlanılıyor. Onu tekrar tek “normal” yaşam biçimi gibi göstermeye. Sahiden ne olacak bu kadar otel, bu kadar restoran, bu kadar yarım kalmış inşaat? Otomobiller, otobüsler, uçaklar ne olacak? Yönetimlerle ahbap çavuş ilişkileri ile imtiyaz sahibi olmuş, kamusal alanları işgal etmiş yatırımcılar ne yapacak? Piyasa aktörlerine teslim olmuş, bundan nemalanan merkezi ve yerel yönetimler zannediyor musunuz ki bu “Yeni Normal”de eskisinden farklı bir yönetim kabiliyeti sergileyebilecekler?

İmtiyaz sahipleri, kariyer fırsatlarını tekellerine alanlar elbette ki bu sistemi sorgulayamazlar, değiştiremezler. Bunu onlardan beklemeyin. Yeni, yaratıcı planlarla, tekniklerle yereli ilişkiye sokacak olanlar onlar değil. Bütün iş kollarında, inşaatta, turizmde, her alanda yerelle ilişki kuracak yeni bir yaratıcı girişime ihtiyaç var. Bu da ancak çok yönlü politik girişimlerle ve düşünce, fikir üretiminin bağımsızlığının kamu tarafından desteklenmesi ile mümkün olabilir. Piyasa ve iktidar bağımlısı aktörler süreç odaklı, ilişki kuran bu yeni yereli canlandıramazlar. Onlar ancak ve ancak cesetler üzerindeki larvalar gibi yereli kemirirler.

İşte tam da bu nedenle farklı bir yerelin katılım eylemsellikleri ile başlamamız zorunlu.

 

 

More in Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İmamoğlu’ndan farklı bir şey yapmasını bekliyorum

Büyükşehir‘in yardım toplamak için açtırdığı banka hesaplarının bloke edilmesi (ve soruşturma açılması) bana 17 Ağustos 1999 felaketinden sonra olan benzer bir olayı hatırlattı. Özetle anlatayım: 17 Ağustos sabahı, henüz devlet harekete geçmeden, çok sayıda gönüllü insan bir araya gelerek, kendi imkanları ile bir Koordinasyon Merkezi oluşturdular. Afet bölgesinde de üç ayrı yerel merkez kurdular. İDO’nun deniz otobüslerini kullanarak bölgeye acil kurtarma ekiplerini, sağlık malzemelerini göndermeye, haberleşme sağlamaya, bütün televizyon kanalları ile bilgi paylaşmaya başladılar. Havalimanından gelen binlerce uluslararası kuruluş temsilcileri, yardım malzemeleri yönlendirildi, geçici üç hastane kuruldu. Bu Koordinasyon Merkezi o kadar önemli bir rol oynadı ki, bir anda devletin, kamu kurumlarının çöktüğü, enkazın altında kaldığı koşullarda muazzam bir işlev gördü. Bütün televizyon kanalları her saat başı güvenilir bilgileri buradan aldılar. Japon İmparatoru’nun başdanışmanlarından, NATO’nun tepesindeki Amerikalı orgenerale kadar kim varsa, bilgi almak için bu merkeze geldiler, birlikte çalıştılar.

Bu merkezi kuran gönüllüler kendi imkanlarını kullanıyordu, uluslararası görüşmelere açılan telefonların faturalarını, mekanların kiralarını kendi ceplerinden ödüyordu. Daha sonra bu çalışmalara katılan STK’lere yurt içinden ve dışından destekler akmaya başladı. Bu kuruluşların kullandıkları bütçelerin kamununkinden çok daha hesap verebilir, yerinde kullanıldığı görüldü. Kamu hiçbir işi başaramazken; doğrusunu söylemek gerekirse kaynakları, yardımları, araçları çöpe dönüştürürken, bu gönüllülerin yönettikleri küçük bütçelerle büyük işler başarıldı. Afetten sonra bir mucize ortaya çıktı. Bunu gören merkezi yönetim kısa bir süre sonra beklenen refleksini gösterdi. STK’lerin hesaplarına el koydu, bölgeye girişlerini bile yasaklamaya kalktı.   

Bunun üzerine 200 STK’nin imzasıyla Türkiye’de yayınlanan bütün gazetelerin ücretsiz olarak tam sayfa bastıkları bir duyuru hazırlandı. Bu ilanda doğrudan Cumhurbaşkanı’na (Süleyman Demirel) sesleniliyor ve  “Devlet olarak afet çalışmalarına katılan STK’leri yasaklayacağına onlara teşekkür et, çalışmalarda işbirliği yap”  deniyordu. Bunun üzerine ertesi gün Cumhurbaşkanı basının karşısına çıktı ve “Afet çalışmalarına katılan STK’lere, gönüllü insanlara devlet adına teşekkür ediyorum ve devletin onlarla işbirliği yapacağını teyit ediyorum” dedi. Bu ilanda ne deniyorsa, Cumhurbaşkanı aynen söylemişti.

Katılımın tam zamanı  

Bugün İmamoğlu’nun da aynısını yapmasını öneriyorum: STK’leri yanına al ve afet çalışmalarını birlikte yönet. 99 Depremi’nde Büyükşehir Belediyesi otobüslerini, depolarını STK’lere kullandırdı ama doğrusunu söylemek gerekirse hiç bir iş yapmadı. Binlerce çalışanı, muazzam bir bütçesi vardı ama katılımın nasıl olacağını, nasıl çok öncelikli bir durumu yöneteceğini bilmiyordu. Yapısı aynı devletinki gibi fragmante olmuştu, hantaldı, ilişki kurma kabiliyeti yoktu. Bürokratik, öncelikleri farklı olan, yalnızca imtiyaz yaratıcı bir aygıttı. Madem bugün İmamoğlu sürekli katılımdan söz ediyor, işte bunu göstermenin tam zamanı.   

Dikkat ederseniz iktidarın sözcüleri “yaşanan sorunun küresel, mücadelenin ulusal” olduğunu söyleyip duruyorlar. Bu sözün nereye dokunduğu belli, yerelin önemini kavramadıkları açık. Meseleyi nasıl kavradıklarına, nereden gördüklerine işaret ediyor. Bugün yaşanan kriz(ler)in ve ileridekilerin tam da bu noktadan başlayarak yönetimleri zorlayacağını düşünüyorum. Evet, şimdilik virüs dışarıdan gelmiş gibi gözüküyor. Ancak yayıldıkça mücadele hem küresel olacak hem de sonuna kadar, her boyutuyla yerel olmak zorunda kalacak.

Kimilerine göre doğa dediğimiz şeyin de insan üzerinde etkileri olduğu bir çağa girdik. Geçmişte doğa değişmeyen, kendi kendisini tekrarlayan bir fon olarak algılanıyordu. Bugün bunun büyük bir yanılsama olduğu görülüyor. 

Milyonlarca virüs türü salgınlar yaratmak üzere kapıda bekliyor. İklim krizi, doğal kaynakların yok edilmesi, tükenmesi; erişilebilir temiz suyun kalmaması, havanın kirliliği yanında mikroskopik varlıklarla hiç beklenmedik etkileşimler insanların yaşamı üzerinde büyük bir tehdit oluşturuyor.

Nasıl virüs farklı bünyeleri farklı şekillerde etkiliyorsa, bu şehirler için de böyle. Eğer şehirler dayanıksız ise örneğin, depremler bir faciaya dönüşüyor. Salgınların etkileri şehirlerin, insan yerleşimlerinin durumu ve doğaya verilen zararlar ile ilişkili. Virüsün insan vücudunda öldürücü etkiler yaratması nasıl altta yatan nedenlere bağlı ise, insan yerleşimlerini vurması da onların kırılganlıklarına bağlı.

Şehirlerin, özellikle neo-liberal dönemde afetlere karşı neden kırılganlaştığını anlamaya çalışırken İstanbul gibi şehirlerin nasıl bir dönüşüm geçirdiğini sorgulamakta yarar var.

Soruşturmanın ardında yatan

Ne tuhaf değil mi? Türkiye’de belediye başkanları, çalışanları kayıt dışı olarak muazzam paralar alabildiler. Bunları herkese göstere göstere kendi siyasal kariyerleri, yakınları adına kullanabildiler. Bunlarla ilgili olarak hiçbir soruşturma açılmadı. Üstelik bu paraları bağış olarak almadılar. Karşılığında haksız kazançlar sağladılar. Hukuku çiğnemekle kalmadılar, halkın daha çok yoksullaşmasını, çevrenin yıkımını sağladılar.

Ama hiçbir hukuksuzluğa alet edilmeden, insanların rızasıyla toplanacak yardımları yararına olacak bir şekilde kullanmaya kalktıklarında haklarında soruşturma açılabiliyor. Neden soruşturma açılabiliyor? Amaç, görünüşte siyasal rakibinin hizmet etmesini engellemek. Bu anlaşılıyor, evet. Ancak bu görüntü bizi yanıltmasın. Mesele yalnızca bu değil. Sorun böyle algılanıyorsa, mücadele de eksik kalır. Burada beklenmedik bir başka hassasiyetin neden oluştuğu belli: Şehirleri bu hale getiren, dinamiklerini askıya alan politikaları yeniden üretmek.

Büyükşehir işlevini yerine getirsin

Artık yerel yöneticilerin hangi siyasal görüşten olursa, olsun yerel yönetimi üstlenecek bir strateji izlemeleri gerekli. Çünkü depremlar, salgınlar gibi büyük felaketler kapıda. Şehirlerin siyasal kamusal alanını ulusalcı bir zihin dünyası, bir merkez ve onun eylemsellikleri üzerinden kurdular ve şehri bu mücadelelerin bir aracı olarak kullandılar. 

İmamoğlu’nun farklı bir şey yapmasını bekliyorum. İstanbul Valiliği yalnızca merkezi yönetimle ilişkileri, bağı kurabilir. Ama şehir ölçeğindeki gelişmeleri İstanbul izlemeli, kararları da merkezi yönetimle koordinasyon içinde almalı. Siz Büyükşehir’in katılımcı bir şekilde çalışmasını bir sağlayın, halkı arkanıza alın. Bakalım merkezi yönetim sizinle iş birliği yapmadan kalabilecek mi?

İstanbul’un planlarını kim hazırlıyor? Hükümet mi? Hayır, İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Peki bu planlarla afet yönetimi arasında bir ilişki yok mu? Var, hem de bire bir. Peki neden mahallelerde çalışmıyorlar?

“Salgınla ilgili ne gerekiyorsa, her şey yapılıyor” deniyor. Hayır, yapılmıyor. Burada bir sorun var. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu krizin yönetiminde tayin edici bir rolü olmalı. Yönetimi üstlenmesi gerekli. Belediye bir şube değil ve sorumluluğu Valilik gibi merkezi yönetimin aldığı kararların uygulanmasından ibaret değil. İşi yereldeki bütün kapasitelerin yönetimi: Kent konseylerini çalıştır. İlçeler bazında da yerel kurullar oluştur, mahalli ağlarla bağlantılar kur.

More in Hafta Sonu