Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

(Yine) Temel Gelir üzerine

Geçen yazının sonlarında geleceğe dair olması gerekenlere dair şöyle bir cümle yazmıştım: “Bu virüs ve virüse dayalı önlemler bulutu üstümüzden kalktığında yeniden kurulmaya açık bir yaşam bizi bekliyor olacak. Eğer biz bu yaşamı yine aynı yollarla kurarsak gelecek krizde yine darmadağın olmamız kaçınılmaz. Bu yaşamı bir “Yeşil Restorasyon” programıyla kurmamız halinde ise hem muhtemel krizlere hazırlıklı olacağız hem de en büyük krizimiz olan iklim krizine karşı da mücadelemizde elimizi güçlendireceğiz.”

Be elbette sadece benim düşüncem olamazdı. Çağın ruhu gereği tüm dünyada insanlar salgın sonrası yaşamı konuşuyorlar ve yeniyi eskinin izlerini takip ederek kurmak ile yeniyi yepyeni şekilde kurmak arasında fikirler salınıyor. Güzel örneklere dönelim. Yeniyi farklı şekilde kurmak için adımlar atılmaya başlandı bile. Korona’nın İtalya‘da en çok etkilediği kentlerden olan Milano bu adımları atanlardan. Kentin uzun süredir devam eden bir otomobilsizleşme mücadelesi var. Fakat bunu başarmak konusunda çok sıkıntı çekiyorlar. Şu anda ise bilindiği gibi şehir “kapalı” ve ne arabalar ne de yayalar sokaklara çıkabiliyor. Peki ne yapacaklar? 

Belediye Başkan Yardımcısı Marco Granelli‘ye kulak verelim: “Otomobil kullanımını azaltmak için yıllarca çalıştık. Herkes araba kullanıyorsa, insanlar için yer kalmıyor, hareket edecek yer kalmıyor, dükkanların dışarısında ticari faaliyetler için yer kalmıyor.

Elbette ekonomiyi yeniden açmak istiyoruz, ancak bunu öncekinden farklı bir temelde yapmamız gerektiğini düşünüyoruz. Milano’yu yeni durumun şartlarına göre yeniden düşünmemiz gerektiğini düşünüyoruz.”

Ve Milano, bu krizden çıktığında şu anda sundukları ve “Avrupa’nın en iddialı planlarından biri” olarak nitelendirilen planın gereğini yapacak ve sokakları yayalara ve bisikletlere vermiş olacak. Yaz boyunca 35 km’lik bir dönüşümün tamamlanması planlanıyor. 

İstenirse oluyor

Gördüğünüz gibi olabiliyor. Ekonomi, sosyal yaşam ve bunların doğayla ilişkisi tekrar başladığında her şeyin eskisini tekrar etmemesi gerekli. Eski sistem başarılı olsaydı biz şu anda evlerimizde ya da sağlık tehdidi altında iş yerlerimizde olmaz; hayatımıza alıştığımız şekilde devam ederdik. Fakat doğayı adım adım kemiren ve bunun karşılığında “refah” ve “gelişmişlik” sunduğunu söyleyen sistem bu krizi karşılayamadı.

Karşılayamadığı gibi en büyük adaletsizlikleri de yüzümüze çarptı. Çalışmak zorunda olanlar, çalışmak zorunda olsa da çalışamayanlar, hayatını sürdürmek için yardıma muhtaç olanlar. Ve muhtaçlık üzerinden dönen siyaset. Bunun önüne geçecek temel bir talebimiz olmalı. Yeni bir krizde yine aynı yollardan, aynı yoksunluklardan geçmemeliyiz toplum olarak. Bu talebin adı Temel Gelir.

Ekonomiyi ve toplumu oturtacağımız farklı yapı temel gelir olmalı. Nedir temel gelir?

Bir toplumu oluşturan herkese, koşulsuz olarak ve belirli periyotlarla ödenen asgari bir paradır. Böylece toplumda herkesin hayatta kalabilecek kadar bir gelire sahip olduğu garanti altına alınmış olacak. Göçmenliğin, mülteciliğin, sığınmacılığın toplumların ayrılmaz bir parçası olduğu bir dönemde herkese verilmesiyle belirli haklar yönünden sıkıntı çeken insanlara da bir gelir sağlanmış olacak.

Bireyi güçlendirmenin, ekonomik ve sosyal krize karşı herkesi belli bir oranda hazırlıklı kılmanın yöntemidir temel gelir. Sosyal devletten uzaklaşıldıkça krizlerin ne kadar ağır seyrettiğini en iyi anladığımız dönemdeyiz. Bunun için Yeşil restorasyon için ortaya koymamız gereken programın en üstünde Temel Gelir yazmalı.

Kategori: Hafta Sonu

EkonomiHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Salgının ekonomik etkilerine karşı Yeşil öneriler

Korona salgını dünyanın gündemine gelip yerleştikten sonra, konu iki ana başlıkta incelendi. Hala da bu iki ana başlıkta incelenmeye devam ediyor. Bir tanesi doğrudan tıbbi durum. Türkiye’de Bilim Kurulu üyeleri, Tabipler Birliği, doktorlar vb. bu konuda fikirlerini açıklıyorlar. Onları dinleye dinleye de toplumun önemli bir bölümü işin püf noktalarını kapmış durumda. Elbette yıllar gereken bir uzmanlık olduğu için gözümüz kulağımız hala onlarda. 

Diğer başlık ise ekonomik koşulları kapsıyor. Salgının en önemli çözümünün izolasyon olması ekonomiyi oldukça yavaşlatmış durumda. Türkiye’nin, gelişmiş ülkelerden farkı da burada başlıyor biraz. Çoğu gelişmiş ülke, ekonomisinin getirdiği güçle bir süre durdurabiliyor ve tıbbi başlığın sosyal ve ekonomik hayata yönelik önerisini hayata geçirebiliyor. Türkiye ise ekonomisinin kırılganlığı sebebiyle çarkların dönmesinden vazgeçemiyor. Böylece önlemleri de ancak “kısmen” almış olabiliyor. 18-65 yaş arasında milyonlarca insanın her gün olmaları gereken evlerinden çıkıp işe gitmelerinin sebebi, bu herkesin bildiği sır aslında. “Hazine” herkesin evde kalmasını kaldıracak düzeyde değil. Vatandaşına bu süreçte bakamıyor.

6.5 milyon aileye 1000 TL’nın anlamı

Hazine demişken… Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, 14 Nisan tarihinde yaptığı açıklamayla daha önce 1000’er lira verilen 2.1 milyon ailenin haricinde desteğe ihtiyacı olduğu belirlenen 4.4 milyon aileye daha maddi yardım verileceğini ifade etti. Yani toplamda 6.5 milyon aileye yardım yapılacağı söylenmiş oldu. Bu uzaktan bir bakışla iyi bir icraat. Biraz yakına gelindiğinde ise farklı bir görünüm ortaya çıkıyor. Öncelikle 1000 liraya muhtaç 6.5 milyon aile hükümetin yazdığı ekonomi masalına oldukça tezat duruyor. Diğer ülkelerle kolay kıyaslanması için söyleyelim 1000 lira dediğimiz para 150 dolar kadar bir şey yapıyor. Ülkenin çok önemli bir kesiminin ekonomik olarak ne kadar kötü bir düzeyde olduğunu buradan anlayabiliriz.

Bir de tabi bu yardımın neye göre, hangi düzende ve kuralda yapıldığı sorusu var ki, o soru ne yazık ki yanıt bulmaktan çok uzak. Son olarak da günümüz ekonomik şartlarında 1000 liranın hangi derde deva olacağı sorusu var. Ve de tüm bunları salgın sebebiyle başlayan ve giderek büyüyen işsizlik dalgasının etkisiyle yanıtlamalıyız!

Ülkemizin hali bu. Kısıtlı kaynakların ülkenin gerçekleriyle uyuşmayan anlamsız projelere yatırıldığı, halkın yüksek vergiler altında bırakıldığı bir fakirleşme eğrisi. Günümüzün moda tabiriyle bu fakirleşmenin ne zaman “pik” yapacağı, ne zaman “platolaşacağı” da belli değil. Peki Yeşiller olarak tabloda neler önerebiliriz, neler önermeliyiz?

‘Çılgın proje’lerden vazgeçilmeli

Bir kere gerek şart olarak şunu ortaya koymalıyız. Ülkenin gerçekleriyle uyuşmayan projelerin hepsinden, hemen vazgeçilmeli. Çılgın proje virüsünü vücuttan atmadan ekonomik krizle de, sosyal krizle de, ekolojik krizle de mücadele etmemiz imkansız. Toplumun çok kısıtlı kesiminin kullandığı köprülere verilen geçiş garantisi için ödenecek miktar, Türkiye’nin açtığı yardım kampanyasında halkın gönderdiği SMS’lerden elde edilen gelirin üstünde. Ekolojik yıkımın da bir aracı olan çılgın projeler için harcanan ve harcanacak olan Yeşil öneriler için kaynağımız.

Temel gelir uygulaması

Kaynağın harcanacağı alanlara gelince, öncelikle temel gelir uygulamasına geçilmeli. Temel geliri Yeşiller olarak savunmalıyız. Kısaca nedir temel gelir? Bir devletin tüm vatandaşlarına  diğer gelir ya da servetinden bağımsız olarak toplumun bir bireyi olmaları nedeniyle düzenli bir gelir sağlamasını öneren sosyal güvenlik kuramıdır. Böylece 2.1 milyona verdik ama baktık 4.4 milyonun daha ihtiyacı varmış gibi keyfi ve hataya açık uygulamalardan uzaklaşılacak ve herkesin ekonomik olarak belli bir düzeyde “sağlam” olması doğrudan devlet tarafından herhangi bir şart aranmadan sağlanabilecektir.

Herkes için ücretsiz sağlık

Korona salgınının ve sonrasında ortaya çıkan krizin bize gösterdiği diğer zayıflıklarımıza karşı da Yeşiller olarak politikalar geliştirmeliyiz. Gördük ki herkes için ücretsiz sağlık Amerika Birleşik Devletleri‘nden Çin‘e kadar hayati bir önemde ve asla ihmal edilemeyecek bir hak. Ekonomik yoksunluk sebebiyle toplumun bir bölümünün hastalığa daha açık olması, ölüm oranlarının bu şekilde dağılıyor olması kabul edilemez. Artık en ucuz olan için her türlü kaynağı sonuna kadar kullanan bir rekabetin içinde olamayız. Toplumsal olarak da insanlık olarak da en iyi olan için işbirliği içerisine girmemiz gerekli. (Şu anda bakınca biraz ütopik mi? Evet ütopik ama ben de Türkiye’de var olan bir Yeşil hareket mensubu olarak yazıyorum. İşimiz ütopya)

Temel gereksinimlerin üretilmesi

Ortaya çıkan bir başka durum temel gereksinimlerin üretilmesinin zorunluluğu! Bu Korona’da maske ve solunum cihazı olarak ortaya çıktı. Başka bir krizde başka şeyler olacak. Temel gereksinimlerin ve özellikle de gıdanın üretilmesini olabildiğince yerelleştirmeliyiz. İnsani asgarilerin sorgusuz sualsiz ve karşılık beklemeden belli bir düzeye kadar herkese sunulduğu bir yapıyı savunmalı ve kurmak için uğraşmalıyız. 

Bu berbat salgın bize bunun fırsatını veriyor. Bu virüs ve virüse dayalı önlemler bulutu üstümüzden kalktığında yeniden kurulmaya açık bir yaşam bizi bekliyor olacak. Eğer biz bu yaşamı yine aynı yollarla kurarsak gelecek krizde yine darmadağın olmamız kaçınılmaz. Bu yaşamı bir “Yeşil Restorasyon” programıyla kurmamız halinde ise hem muhtemel krizlere hazırlıklı olacağız hem de en büyük krizimiz olan iklim krizine karşı da mücadelemizde elimizi güçlendireceğiz.

Kategori: Ekonomi

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Herkes kendi başına, hepimiz birlikte!’

Elbette bu günler geçecek. Bu krizden çıkılacak. Çok fazla iyimser olmaya da izin vermiyor hayat. Bu krizden çıkmamız demek bundan sonraki krize yaklaşmamız da demek aynı zamanda. Fakat şimdi geleceği değil elimizdekini düşünmek, elimizdekini konuşmak ve elimizdekinden çıkışı konuşmak zorundayız.

Ekranlar, sosyal medya her şeyden anlayan insanlarla dolu. Bir ay önce Suriye’deki Rusya varlığını konuşan insanlar şimdi oturmuşlar koronavirüsü konuşuyorlar. Elbette yine aynı “derinlikte”…  Yapımcılar utanmış olmalı ki araya birkaç bilim insanı atıyorlar. Biz de onları dinleyerek bilgi ediniyoruz.

Öyle bir kriz ki şu anda 80 ayrı noktada aşı çalışması yürüyor. Bir taraftan bilgiler paylaşılıyor diğer taraftan da bir yarış sürüyor. İtalya’da balkona çıkanları da hemen görüyoruz, Çin’de son hastasını iyileştirip “maske atma” töreni düzenleyenleri de… Tüm bilgiler hızlıca dolaşıma giriyor. Hemen onlarca dile çevriliyor. İnsanlık denen fikrin zamanı, mekanı ve dil gibi kısıtları aşarak ortak kaygılarla ortak hedefe yöneldiğini görüyoruz. İronik bir şekilde sınırlar kapalıyken ve seyahat kısıtları zirve yapmışken bu oluyor hem de.

Krizin ‘sosyal hasarı’

Tüm dünyanın odaklandığı bir konuda bilgi edinmek, bu bilgileri doğru yorumlamak çok zor değil. Yeter ki zihniniz dogmalarla ve komplolarla kirlenmemiş olsun. O yüzden de bir tarafında İngiliz yaklaşımının durduğu, diğer tarafında Güney Kore yaklaşımının durduğu mücadele yöntemlerini ya da el yıkamanın nasıl yapılması gerektiğini tekrar konuşmanın/yazmanın bir anlamı yok şu noktada.

Krizi biraz daha sosyal bilimlerin alanına çekebilir miyiz? Bunu denemek lazım… Çünkü esas hasar orada ortaya çıkıyor ve çıkacak. Örneğin Türkiye’de şu dakika itibariyle resmi rakamlara göre 47 hasta var. Fakat tüm ülke yoğun bakımda… Öyle ki salgın bir ay sonra dünyayı terk etse dahi bu yoğun bakımda olmanın etkisi aylarca, yıllarca sürecek. Maaş alma sorunu yaşayan ve salgın kaygısının üstüne bir de yaşam kaygısını ekleyecek olan milyonlarca insanla sürecek. Kapanacak işletmelerin sosyal hayatta bırakacağı boşlukla sürecek. Zaten krizde olan bir ekonominin iyice durmasıyla sürecek. Yakınlarını kaybedenlerin, hastalıktan kaygılanarak hareket eden insanların psikolojilerinde sürecek. Alınan önlemlerin sertliğinin insanlarda yaratacağı anlık rahatlığın zihinlerde otoriterliği olumlu bir durum olarak kodlamasıyla sürecek.

Piyasanın ‘görünmez’ eli nerede?

Peki, her şey bu kadar olumsuz olmak zorunda mı? Tek çıkış yolumuz insani kaygıların otoriter şekilde rahatlatılmasıyla şekillenecek bir toplum mu? Bu krizde görüyoruz ki her şeyi insafına bıraktığımız piyasanın “görünmez eli” zor durumlara hem hazır değil hem de en ufak bir zor durumda kendine çalışıyor. Sağlık vb. konuları piyasanın eline bırakan ülkelerle, planlı olarak hareket eden ülkeler arasında, salgının şiddeti bakımından fark çok açık. Düzeltmemiz gereken, oturup konuşmamız gereken ilk konu bu. Bu dünya üzerinde bir devlet halkına ücretsiz maske dağıtırken ve virüs testini ücretsiz şekilde yaygınlaştırırken bir başka devlette testin ücretinin 3800 dolar olması, iki farklı siyasi yoldur ve biz ikincisinden yürüyemeyiz.

Bireysel kurtuluşun çıkacağı yol: Otoriterlik

Konuşmamız gereken ikinci konu ise bu ve benzeri krizlerden tek çıkış yolunun otoriterlik olup olmadığı. Bireysel kurtuluş arayan her ülke bu krizden otoriterlikle çıkacak. Toplumsal kurtuluş arayanlar ise daha özgürlükçü ve dayanışmacı şekilde çıkacak. Çok basitçe formüle etmeye çalışırsam şu anda bazı ülkelerde devletler halkın önünde. Bazılarında ise halk devletlerin önünde. Eğer mücadelede halk inisiyatifi devlete bırakırsa çözüm otoriterlik olacaktır. Bunu kırmak zorundayız. Nasıl kırabileceğimizi konuşmak zorundayız.

Bir şehir, o şehirde bir sürü ilçe, ilçelerde mahalleler, mahallelerde apartmanlar, apartmanlarda daireler ve dairelerin içinde bizler. Fiziksel olarak en az temas ederek, sosyal olarak birlikte olmak zorundayız. Şanslıyız ki iletişim olanakları çok gelişmiş durumda. Kaygıyı, yalnızlığı ve zihinlerde bırakacağı hasarı birlikte yenmeliyiz. İnsanlık fikri, otoriter rüyaları yenmeli. İtalyanların söylediği gibi: Herkes kendi başına, hepimiz birlikte!

Avrupa'da Yeşil DalgaGünün Manşeti

Dünyayı saran Yeşil Dalga Türkiye’ye ulaşır mı?

‘Bir çağ başlıyor. Türkiye bu çağın bir parçası olacak mı olamayacak mı göreceğiz, ama Yeşiller Meclisi sizi tarihin doğru tarafında olmaya davet ediyor.’

Sokaklar doluyor; çocukların çağrılarına büyükler karşılık veriyor. Mücadele nesiller arası özelliğe bürünüyor. Milyonlar yürüyor. Rakamlar öyle umut verici ki bazı ülkelerde nüfusun %4’ü, %5’i sokağa çıkıyor. Tüm sokakların isteği, dili aynı: İklim krizi durdurulsun! Hemen ve radikal bir şekilde adımlar atılmaya başlansın!

Sokakları bu yeşil dalga sararken bir yandan da seçimlerde önemli sonuçlar alınıyor. 29 Eylül’de gerçekleşen Avusturya seçimlerine bakalım örneğin. Avusturya, Avrupa politikasında çok büyük söze sahip olan bir ülke olmasa da politik açından bir laboratuvar denilebilir. Şimdi herkesin adını anmadan siyaset konuşamadığı popülist hareketler ilk defa orada iktidara gelmişti. 1999’daki seçimde iktidara ortak olan Özgürlükçü Parti (FPÖ) ve popüler Genel Başkanı Jörg Haider’i hatırlayanlar olacaktır. Özellikle Haider’in AB’nin baskısıyla hükümetten ayrılmak zorunda kalışı ve bundan dokuz sene sonra yeni partisiyle siyasette yükselirken bir trafik kazası ile hayatını kaybetmesi, popülist siyasete kafa yoranların mutlaka ilgilendikleri bir nokta.

Avusturya’nın bir başka enteresan noktası ise Cumhurbaşkanı. Şu anda Avusturya’nın cumhurbaşkanı Yeşiller Partisi’nin aday gösterdiği Alexander Van der Bellen. Seçimin ikinci turunda karşısına çıkan Norbert Hofer ise aşırı sağcı partinin adayıydı. İtirazlar sonucunda ilki iptal edilen seçimi iki kere Yeşiller adayı kazandı fakat tablo sadece bir ülke siyasetini etkileyecek sonuçlar içermedi. Yeşiller aşırı sağa karşı mücadele verdi. İşte geçen hafta sonu olan seçim sonuçlarını da bu şekilde okumak gerekli. Bir önceki seçimde barajın altında kalan Yeşiller oylarını %10 arttırdı ve seçimin tek galibi oldu. Aşırı sağ ise %10 oranında oy kaybetti. Bu model karşılığını tüm Avrupa’da bulacaktır.

Şu anda Avrupa’da nerede popülist aşırı sağcılar yükseliyorsa, karşılarında panzehir olarak Yeşiller bulunuyor. Merkez sağ ve sol zaten halkın ihtiyaçlarına yanıt veremediklerinden ötürü giderek güç kaybediyor. Merkez solun solu ise çağa ayak uydurduğu ülkelerde (İspanya ve Yunanistan) karşılık bulsa da Avrupa siyasetinde söz sahibi olan ülkelerde çok fazla etkili olamıyor. Ya da Almanya’da olduğu gibi bir seçimde sosyalist partilere giden oylar bir sonraki seçimde aşırı sağcı partilere gidebiliyor, çünkü insanlar çaresizce çağın onları ezmesine karşı bir yanıt arıyorlar.

Yeşil siyaset ise günümüzün iki büyük krizine karşı yanıt arıyor ve veriyor: İklim krizine ve popülist aşırı sağın otoriter ve sınırlar içerisine çekilmiş ülkeler özlemine… Yanıt verilmesi gereken bir diğer sorun olarak ekonomik krize de bir sözü var Yeşiller’in. Yeşil Yeni Düzen adıyla ortaya konulan program tartışılıyor, kentlerde uygulanmaya ve ekonomik krize karşı bir alternatif ortaya konmaya çalışılıyor. Henüz gereği kadar dile getirilemiyor ama onun da hayati bir seçenek olduğu yavaş yavaş ortaya çıkacak.

“Dünyada ve Avrupa’da durum böyle, Yeşil Dalga her yeri sarmış da peki Türkiye’den ne haberler var?” derseniz, burada da Yeşil Dalga kendisine bir yer edinmeye başlıyor. Türkiye Yeşil Hareketi içerisinde yer alan kişiler geçtiğimiz hafta sonu İstanbul’da bir araya geldiler ve Yeşiller Meclisi’nin kuruluşunu ilan ettiler. Böylece Türkiye’de Yeşil Hareket içerisinde yer almak isteyen herkesi bir bu çatı altında olmaya ve meclisleşmeye davet ettiler. Bir çağ başlıyor. Türkiye bu çağın bir parçası olacak mı olamayacak mı göreceğiz ama Yeşiller Meclisi sizi tarihin doğru tarafında olmaya davet ediyor.

 

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Belediyeciliği ‘Yeşil’lendirmek: Uyum (3/3)

Artık azaltım çalışmasının tek başına yeteceği bir düzeyde değiliz. Geleceğimiz için, bir geleceğimiz olması için!, azaltmamız gerekiyor.

Ankara’da geride bıraktığımız yaz da artık alışılagelmiş hale geldiği gibi yoğun yağmurlarla ve ardından gelen rutin sellerle geçti. Hem boyut olarak İstanbul’un yaşadıklarının gerisinde kalması sebebiyle hem de Melih Gökçek döneminin artık geride kalması sebebiyle çok medyada kendisine yer bulamadı bu yağmurlar ve sonrasında yaşananlar. Fakat yaşananlar artık rutin hale geldi. Beklenmedik bir anda kapanan hava, ani ve güçlü bir yağmur ile şehrin sistemini zorlayan kısa süreli geçişler…

Bu yağmurların sıklaşmasından sonra bir durumu gözlemledim. Apartman çevresinde, bahçede ve kaldırımdaki karıncalar yuvalarının çevrelerine toprak taşıdılar. Bu topraklarla girişlerin etrafını çevirdiler. Bir nevi suya karşı bir hendek oluşturdular. Yani yeni yağmur düzenine karşı kendilerini ve “evlerini” hazırladılar. Değişen koşullara içgüdüleriyle uyum sağladılar.

Aslında bizim de yapmamız gereken bu. Bir taraftan değişime sebebiyet veren davranışlarımızdan vazgeçerken; bir taraftan da artık içinde yaşadığımız bu yeni düzene uyum sağlamak. Birey olarak uyum sağlamak yetmez ama. Kentlerimizi, beslenmemizi, enerji politikamızı yani toptan yaşamımızı uyumlu hale getirmek. Tabii ki bizim yapacaklarımız karıncalardan biraz daha karmaşık.

Dünya’yı ısıttık; iklimi krize soktuk. Bugün yapılması gerektiği gibi acil durum da ilan etsek; hemen tüm karbon salımlarını en aza da indirsek yüzleşeceğimiz ve içinden geçtiğimiz bir gerçek var. Havalar değişti ve biz artık bunun içinde yaşıyoruz. Değişen havaların da değişen sonuçları oluyor, olacak. Yazın yağan ani yağmurlar gibi… Uzun bir kuraklığın sonunda yağan ani yağmurlar gibi…

Artık azaltım çalışmasının tek başına yeteceği bir düzeyde değiliz. Geleceğimiz için, bir geleceğimiz olması için!, azaltmamız gerekiyor. Tüketimi azaltmamız, karbon salımlarını azaltmamız, doğal kaynakları tüketmeyi azaltmamız, ormansızlaştırmayı azaltmamız. Fakat bugünümüz için de uyum sağlamamız gerekiyor. Susuzluğa karşı uyumlu kentlerimiz olmalı. Suyun değerini bilen kentlerimiz. Ani yağmurlara karşı uyumlu kentlerimiz olmalı. “Bir yılda yağan yağmurun yarım saatte yağması” durumu artık yılda bir olmuyor. Haftada üç kere oluyor. Büyük soğuk hava dalgalarına ya da bitmek bilmeyen sıcaklıklara uyumlu kentlerimiz olmalı. Daha da kötüsü bir hafta içerisinde termometrelerin 20, 30 derece salınabileceğini gözeterek yaşayabilecek kentlerimiz olmalı. İklim mültecilerine ya da iklim göçlerine hazır, uyumlu kentlerimiz olmalı.

O zaman soralım: Bunun için bütüncül bir çalışma var mı? Ne yazık ki yok. Elbette iklim değişikliğini dert edinen ve bu konuda çalışan belediyeler var fakat bunu odak noktasına koyan bir belediye yok. İçinde bulunduğumuz hafta tüm dünya iklimi, iklim krizini konuşacak. Büyük kentlerin belediye başkanları, ülkeleri yönetmeye aday politikacılar hep bu konuda sözler söyleyecekler ve icraatlar ortaya koyacaklar. Bizde ise belki yine sözler söylenecek ama icraat onu pek takip etmeyecek.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta Sonuİklim KriziKöşe YazılarıManşet

Belediyeciliği Yeşil’lendirmek: Azaltım (2/3)

Kötü haber: İklim krizinin etkileri altındaki kentler, başına gelecekleri bekliyor. Daha kötü haber: Çaresizce bekliyorlar. Çünkü bunun için harekete geçen kent sayısı çok ama çok az.

Türkiye’nin gündemi ne yazık ki Dünya’nın gündeminden farklı bir şekilde seyrediyor. Bu yerel yönetimler alanında da böyle. Şu anda elimizde bir İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Ekrem İmamoğlu Olayı var mesela. Bugün 26 Nisan. Türkiye nüfusunun beşte birinin yaşadığı bir şehrin seçim sonuçları hala kesinleşmedi. Bunu olumsuzluklar tarafına koyalım. Olumlu tarafa da şeffaflık için İBB Meclis Toplantıları’nın canlı yayınlanmasını koyalım. Büyük ihtimalle bir Fransız’a ya da bir Alman’a söylediğinizde bir şey ifade etmeyecek bu durum, bizim için çok yeni ve ilgi çekici. “Neler, neler dönmüş!” ancak öğreniyoruz. Türkiye’nin gelişme ekseni çok geniş, dönme hızı çok yavaş. Günümüze ulaşması için çok zaman var.

Fakat günümüz bir taraftan da yaşanıyor. Ondan kaçamayız. Matbaa ülkeye geç girdi diye, matbaanın olmadığı dönemde kitaplar yokmuş, kitapların etkisi yokmuş gibi davranabilir miydik? Şu anda da aynı durumu yaşıyoruz. Biz, kendilerine muhafazakâr diyenleri çocuk istismarının, hırsızlığın, uyuşturucunun kötü bir şey olduğuna ikna etmeye çalışırken binlerce çocuk her cuma okula gitmiyor mesela. Okul yerine ülkenin ve kentin yönetim binalarının önlerine gidip, yöneticileri iklim değişikliği konusunda hemen harekete geçmeye çağırıyorlar. Sokaklar dolup taşıyor. “Madem iklim değişikliği yüzünden bir geleceğimiz olmayacak; o zaman okula gitmeye de gerek yok! Okula gitmemizi istiyorsanız bize geleceğimizi verin!” isyanıyla yapılan boykot her hafta büyüyor. Yayılıyor. Çünkü çağdaş dünyanın en önemli gündemlerinden biri iklim değişikliği… Bizim gündemimizde ise kayyumla belediyelere el koyanların günde 2.000 liralık fındık fıstığı nasıl yedikleri ve o banyolara neden ihtiyaç duydukları ön sıralardaki yerini koruyor.

Ancak gündemimizde olmayışı, iklim değişikliğini bizim de yaşadığımız gerçeğini değiştirmiyor. Nisan’ın ortasında kar yağıyor. Kimsenin ömründe görmediği yağmurlar birkaç saat içinde şehirleri felç ediyor. Bu yağmurlar ya büyük kuraklıkları izliyor ya da yağmurların sonrasında büyük kuraklıklar geliyor. Kötü haber: İklim krizinin etkileri altındaki kentler, başına gelecekleri bekliyor. Daha kötü haber: Çaresizce bekliyorlar. Çünkü bunun için harekete geçen kent sayısı çok ama çok az.

Politik irade şart

Yapılacaklar aslında belli. Yeter ki politik irade olsun ve bunun gerekliliğini anlayan yöneticiler öne çıksın. İki ana kategorimiz var: Azaltım ve uyum. İlk adım azaltım. En sade biçimde ifade etmek gerekirse; kentler, karbon salımlarını olabildiğince düşürecekler, bunu olabildiğince çabuk ve planlı şekilde yapacaklar ve böylece yarattıkları yükün verdiği zararı azaltacaklar. Azaltmalılar çünkü kentler ne zarar veriyorsa; onun etkilerini de doğrudan yaşıyorlar. Ekiyorlar ve biçiyorlar. Biçtikçe daha çok ekiyorlar ve bu sarmal da böyle gidiyor. İklim değişikliğinin etkilerini en yaşamaz denen kentler de yaşıyor. Mutlaka kuraklık ya da sel olmasına da gerek yok. İklim değişikliği sebebiyle yaşanamaz hale gelen bölgelerden başlayan (ve giderek artacak olan) iklim göçleri ile de yaşıyorlar. Ya da iklim değişikliğinin kırılgan hale getirdiği toplumlarda yaşanan kargaşalar sonucunda ortaya çıkan dalgaları yaşıyorlar. Kaçış yok yani.

Bu nedenle de kent yöneticileri, görmezden gelerek, “benim konum değil” diyerek, “daha buna zaman var” diyerek, “bizim etimiz ne budumuz ne?” diyerek geçiştiremez bu durumu. Burada konumuz tabii ki Türkiye’deki kentler. Dünya çoktan harekete geçmiş durumda. Önemli olan gerçekçi ve planlı hamleler. Çünkü bu süreçte kamuoyunu ikna etmek de çok önemli bir nokta. “Bunda ikna olmayacak ne var?” denilebilir ancak iş harekete geçmeye ve pratiğe dökmeye geldiğinde ne yazık ki öyle olmuyor. İlk seferde dev hamlelere de gerek yok. Örneğin bir anda tüm kenti bisikletle donatamayabiliriz. Ankara’dan bir Amsterdam çıkartamayabiliriz. Fakat otomobilleri azaltmamız gerçeği orada öyle dururken; bisiklete geçemiyoruz diyerek beklemek de olmaz. Toplu taşıma, motosiklete, bisiklete dönük karma bir plan yapabiliriz. Elektriği yenilenebilir enerji kaynaklarından kentte üretip; o elektrikle toplu taşımanın karbon salım oranını düşürebiliriz. Burada önemli olan nokta şu: Bireyler olarak biz ya da kentlerimiz, şimdiye dek yaşadığımız gibi yaşayamayız artık. Tükettiğimiz kadar tüketemeyiz artık. Tükettiğimiz enerjinin kaynağını da aynı tutamayız artık. Yaşamımızı değiştireceğiz, tüketimimizi azaltacağız ve tükettiğimiz enerjinin kaynağını fosil yakıttan temiz enerjiye çevireceğiz. Kentleri buna göre dizayn edeceğiz. Bunun için de en büyük görev kentlerin yöneticilerine yani belediye başkanlarına düşüyor.  Beton-asfalt belediyeciliğinden uzaklaşıp onlar olacaksa dahi iklim değişikliği gözlüğüyle hareket etmeleri gerekiyor.

Peki, yetecek mi? Yetmeyecek. Bu ilk adım. İklim değişikliği başladı ve yaşanıyor. Sadece durdurmaya yönelik çalışmalar ile mücadele edemeyiz. Durdurmak için buradaki birkaç örnekle kıyaslanamayacak kadar çok yapılacak iş var ama yetmeyecek. Bir de şu anda yaşanan iklim değişikliğinin etkinlerinden kentleri ve kentlileri sakınmak gerekli. Onun da yolu uyumdan/adaptasyondan geçiyor. Son yazının konusu da tam olarak bu.

Koray Doğan Urbarlı – Yeşil Gazete

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşet

Belediyeciliği Yeşil’lendirmek (1/3)

Yeşil; ya da en azından doğaya daha az yük olacak ve onun yükünü omuzlamasına yardımcı olacak belediyecilik yapmak için, belli siyasi tercihler yapmanız ve bu tercihlere bağlı olarak da belli yönetim kalıplarından vazgeçmeniz gerekmekte.

En sonunda seçim süreci tamamlandı. 90 gün propaganda 20 gün sayım ile tamamlandık bu dönemi. Şimdi sıra esas konuya geldi: Kentleri nasıl yöneteceğiz? Seçim öncesi adayların dağıttıkları kitapçıklara, attıkları tweetlere baktığımızda hemen hemen aynı şeyleri söylediklerini gördük. Adayın/partinin ismini ya da logosunu kapattığımızda bazı vaatlerin hangi parti tarafından dile getirildiğini anlamak artık çok güç. Bunun iki sebebi var. Bunlardan ilki neredeyse tüm adaylar “Catch’m All” yani “Herkesi yakala” partisinin üyesi olmuş durumdalar. Geldikleri siyasi düşüncenin, tabii eğer varsa, hayattaki getirileri üzerine düşünmek yerine; tüm siyasi düşüncelere hitap etme istekleri ağır basmış durumda. İkinci neden de biraz bununla bağlantılı. Adaylar ya da ekipleri oturup akıllarına gelen en güzel vaatleri yazmayı bir siyaset yapma biçimi olarak seçmiş durumdalar. Seçilemezlerse “Bu mükemmel programa rağmen” seçilememiş olacaklardı; seçilirlerse de “beş yıl sonra kim neyi hatırlayacak?” ilkesinin geçerliliğine güvenerek hareket edeceklerdi.

‘Tüm seçmene hitap etmek’

Sonunda hemen hemen hepsi böyle yaptı. Tüm seçmene hitap eden adaylarımız; kendi siyasi yapılarına uygun olsun olmasın akla gelebilecek en güzel maddeleri arka arkaya sıraladılar. Şanslı ve vicdanlı (ya da şanssız) olanlar şu anda makam odalarında o maddelere bakıyorlardır. Fakat işin böyle yürümediği bir alan var. Adına ne derseniz; yeşil belediyecilik diyelim çevre diyelim, doğa diyelim, iklim değişikliği diyelim… Bu alan böyle yürüyebilecek bir alan değil. Çünkü yeşil belediyecilik yapmak için, en azından doğaya daha az yük olacak ve onun yükünü omuzlamasına yardımcı olacak belediyecilik yapmak için, belli siyasi tercihler yapmanız ve bu tercihlere bağlı olarak da belli yönetim kalıplarından vazgeçmeniz gerekmekte. Ve daha da önemlisi bu sadece bir alanda kendi kendine yürüyebilecek bir anlayış değil. Tüm yönetime bu filtreyi uygulamanız gerekmekte. Herkesin elinden düşürmediği fotoğraf uygulamaları gibi… Fotoğrafın sadece bir noktasına filtre uygulayacak dönemi geçtik. Artık ya tüm fotoğrafı bu şekilde göreceğiz ya da görecek bir fotoğrafımız kalmayacak.

‘Araya yeşillik atmak’

Elbette seçim programlarına bu konuyu bu genişlikte yazan aday sayısı çok az. Genel eğilim ulaşım politikası aynı şekilde devam ederken; konut politikası hiç hız kesmezken; şehrin planlaması bu yönde düşünülmezken araya biraz “yeşillik” atmak şeklinde. Bu tabii ki böyle olmaz ve olmayacak da. Belki 30 yıl önce bu düşünülebilirdi. Parklar yapmak; yeşil alanları çoğaltılmak ilerici bir hamle sayılabilirdi. Fakat artık durum çok daha ciddi; süreç çok daha karmaşık halde. Bakın basit bir istatistik: “Türkiye’de 2017 yılında 598, 2016 yılında 654, 2015 yılında ise 731 meteorolojik afet gözlemlendi. MGM verilerine göre de bahsi geçen bu üç yıl, 1940’lardan beri ülke tarihinde en çok meteorolojik afetin görüldüğü yıllar olarak ön plana çıkıyor. Bu afetlere dair diğer bir çarpıcı veri ise karakteristikleri konusundadır. Son üç yılda Türkiye’deki afetlerin ortalama %80’inden fazlası fırtına, şiddetli yağış/sel ve dolu afeti olarak gerçekleşti.” Durum bu kadar ciddi ve acil.

İklim değişikliği ile mücadele merkezi olarak kentler

Neresinden bakarsak bakalım çok çıplak bir gerçek var: Bu afetlerin nedeni de kentler; yaşandığı yerler de kentler. O zaman 2019 yılında belediyecilik alanında yapılacakların iki ayağı var. Öncelikle bu afetlerin nedeni olmayı kesmeye çalışacak kentleri yönetenler. Yani iklim değişikliği ile mücadelenin merkezi olacaklar. Unutmayalım, iklim krizini derinleştiren salımların %70’i kentlerimizden kaynaklanıyor. Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre de Dünya çapında en yüksek karbon ayak izi olan 100 kent (İstanbul bu 100 kent arasında 26., Ankara ise 80. sırada) küresel karbon ayak izinin %18’inden sorumlu durumda. Şayet günümüzdeki kentleşme eğilimimizde ve kentlerde tükettiğimiz enerjiyi kullanma pratiklerimizde değişim olmazsa 2050 yılına kadar kentsel enerji kullanımı 2005 seviyesine göre üç kat artacak. Bu artışa bir de fosil yakıt endüstrisine bağlılığımız eşlik ederse iklim krizi katlanarak derinleşecek. (https://350turkiye.org/kent/) İkinci ayak ise iklim değişikliğinin etkilerine kentleri hazırlamakla sorumlu yöneticilerimiz. Çünkü şu anda dursak bile afetler hemen durmayacak. Yine yaz çok sıcak geçecek; kış bir türlü bitmek bilmeyecek ve biz düzensiz ama sık olacak şekilde sellerle, fırtınalarla karşılaşacağız. 20 yıl önce tropik bir hoşluk olan hortumları daha sık şekilde sahillerimizde göreceğiz.

Şu anda yapılacaklar belli. Azaltım ve uyum. İkinci yazının konusu azaltım, son yazının ise uyum olacak. Çağdaş belediyeciliğin bu iki gereğini kentlerimizde uygulamak için fazla zamanımız kalmadı.

Koray Doğan Urbarlı – Yeşil Gazete

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

Partilerin hedeflerine göre seçimi kim kazandı?

31 Mart’tan beri yaşananlara, bize ve kırık dökük demokrasimize yaşatılanlara bakıp normal bir seçim analizi yazmanın doğru olmadığını biliyorum. Öte yandan en basit demokrasi kuralını dâhi hiçe saymayı kendilerine hak görenlerin değirmenine su taşımamak gerekir. Çünkü en büyük güçleri bizim beynimize düşürdükleri gölgeleri. Gölgeleri uzun; çünkü güneşleri batıyor. Battığını da 31 Mart’tan görüyoruz. Artık üreten, tüketen, ülkenin motoru konumunda olan halk onları istemiyor.

Seçimleri değerlendirmek için farklı bir parametre kullanalım. Herkes sonuçlara bakıyor ve bir çıkarımda bulunmaya çalışıyor. Sonuçlara değil de hedeflere bakalım. Çünkü resmi altyapısı, yerel seçimlerde yasada yeri olmayan ittifak sistemi ve karma karışık adaylık yapısıyla her parti biraz rakamlarla oynayarak kendisini bu seçimden galip çıkartabilir. Biraz istatistik, biraz matematik ve biraz da politik kıvraklık buna yeter. Fakat hedeflere bakmak bizi bu hokus-pokustan uzak tutacaktır. Hedefler, kontrol edilebilir halde arşivde duruyor. O zaman bakalım.

Öncelik iktidar bloğunun olsun. Ne demiş İçişleri Bakanı Süleyman Soylu? Eğer 31 Mart akşamı Türkiye’de bir iktidar zafiyeti oluşuversin, şuraya yazınız, 1 Nisan’dan itibaren Doğu ve Güneydoğu’da başka olaylar başlar. Kaymakamlar ve valiler, 6 yaşındaki çocukların ellerine taş verilerek itibarsız hale getirilmeye çalışılır. Yani AKP’nin hedefi seçim sonucunda bir iktidar zafiyeti yaşamamak. Peki, ne oldu? Nüfus olarak en büyük 10 ilden sadece İzmir CHP tarafından yönetiliyordu. Mersin de İYİ Parti’deydi. Seçim sonrasında bu rakam 6’ya çıktı. Sıralamayı nüfus ile değil de ekonomi ile yaparsak zafiyet daha dramatik bir şekilde ortaya çıkıyor. Kayyımlar aracılığıyla el konulan ve HDP’nin kazandığı Diyarbakır da bu listede değil. Kısaca, AKP’nin hedefi belliydi. Hedefi tutturamadı.

AKP’nin ortağı MHP’ye bakalım. Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök’e verdiği röportajda, Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin oturması açısından yerel seçimlerde 3 büyük şehirde alınacak sonucun çok önemli olduğunu belirten Bahçeli, diğer partilerin kazanması halinde “Daha o gece ‘bu sistemin meşruiyeti’ni tartışmaya açarlar. Bu da içinde bulunduğumuz şu geçiş döneminin altüst olması demektir. O nedenle Cumhur İttifakı devam etmeli diyoruz.” dedi. Herhalde fazla yoruma gerek yok. Muhalefet partileri Bahçeli kadar iddialı ve yırtıcı değil. Açıktan bir sistem tartışması olmadı ve olacak gibi de durmuyor ama 3 büyük şehrin de muhalefete geçtiğini düşünürsek MHP’nin hedefi belliydi. Hedefi tutturamadı.

Muhalefete geçelim. Cumhuriyet Halk Partisi’nin hedefi konusunda en çok konuşulan anekdot Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun Kanal D’de katıldığı bir programda yaşadıkları oldu. CHP lideri, Buket Aydın’ın gündeme dair sorularını yanıtladı. Aydın, yerel seçimde büyükşehirleri kazanamama ihtimali üzerine bir soru yöneltirken, Kılıçdaroğlu araya girerek, İstanbul, Ankara, Bursa, Adana, Mersin gibi büyükşehirleri alacaklarını dile getirdi.  Kılıçdaroğu’nun bu ifadeleri karşısında Buket Aydın’ın gülerek “Bugün formunuzdasınız” demesi dikkat çekti. Gülmek biraz hafif kalır aslında. Hanımefendinin kahkahalarına siz de YouTube’dan ulaşabilirsiniz. Kahkahaları medyanın sefilliği üzerine bir yazının konusu yapıp geçersek hedefin büyük oranda tuttuğu söylenebilir. İstanbul, Ankara, Adana, Mersin artık CHP tarafından yönetiliyor. Bunların yanında 5 il daha CHP’ye geçti ve ülkenin motoru olan yerlerin el değiştirmesi akımını desteklemesi açısından, bir ilçe olsa da İzmit’i de burada sayabiliriz. Kısaca yazalım. CHP’nin hedefi tutmuş görünüyor.

HDP’ye bakarsak, HDP bu seçimin en enteresan konumlanan partisiydi. Büyük bir risk aldılar. Aday göstermeyerek, seçime katılmayarak siyaset yaptılar. Seçmenleriyle aralarındaki bağı test ettiler. Hedeflerine bakalım: HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, “Kayyımlar eliyle gasbedilen bütün belediyeleri geri alacağız. Daha önce bizim olmayan belediyeleri de bu kervana ekleyeceğiz. Batıda ise faşizme kaybettireceğiz” dedi. Kayyımlar konusunda birkaç nokta dışında başarılı olduğunu söyleyebiliriz HDP’nin. Başarısız olunan yerlerde de aday konusunda sıkıntı olduğu önceden konuşuluyordu. Sadece Tunceli’nin özel bir durumu vardı bu yerler içerisinde. Batı’ya gelirsek HDP’nin seçmenini gayet iyi bir şekilde yönlendirdiğini AKP-MHP Bloğu’na kaybettirdiğini görüyoruz. Toparlarsak, HDP’nin hedefleri ülkenin doğusunda önemli oranda, batısında ise tamamen tutmuş durumda. İktidar medyasının ülkenin nüfus olarak büyük bölümünde seçime girmemiş bir partinin oy oranını değerlendirme çalışmaları da bu hedefin tuttuğunu gösteriyor.

Bir de İYİ Parti var. Almayı istedikleri şehirleri alamayan fakat Millet İttifakı içerisinde hep “X faktör” rolü oynayan bir parti İYİ Parti. Oy oranlarına bakınca MHP ile hemen hemen aynı. Ellerinde il yok. İlçe çok az. Fakat dediğim gibi, ittifak başarılı olduysa onların oylarıyla ve varlığıyla oldu. Eşiği atlatan, çoğu yerde İYİ Parti oldu. Peki, başarılı mı İYİ Parti? Açıkçası buna kendileri karar verecek. Bana kalırsa başarılı. Eğer durum onları tatmin ederse başarılılar. Etmezse değiller.

Sonuç olarak, Türkiye’nin haritasını açıp önümüze koyduğumuzda illerle başka bir hikâye, ilçelerle başka bir hikâye, nüfus oranlarıyla başka bir hikâye, ekonomiye katkılarıyla başka bir hikâye yazabiliriz. Fakat hiçbir hikaye bu seçim sonrasında mutlu olanlar ile üzüntüyü, yenilgi hissini medyayla, propaganda aletleriyle, interneti manipüle etme gücüyle geçirmeye çalışanlar arasındaki zıtlığı değiştirmeyecektir. Zaten o zıtlık ve hedefler de bize seçimin galibini gösteriyor.

Koray Doğan Urbarlı – Yeşil Gazete 

Köşe Yazıları

Seçimler yaklaşırken herkes yeşil, herkes ideal

Bugünlerin kıymetini bilin. Seçime yakın günler. 50 gün daha herkes ağzından güzel cümleleri düşürmeyecek. Sonra bu 50 günün gelmesi için 5 yıl bekleyeceğiz. Bunlar o günler: Herkesin Yeşil, herkesin ideal olduğu günler.

31 Mart 2019’da yapılacak yerel seçime neredeyse 50 gün kaldı. Adaylar belli oldu. Görünen o ki bu seçime ikili aday yarışlarıyla gidiyoruz. Bir kaç şehir dışında şu anda kazanma ihtimali gözüken üçüncü adayın olduğu yer yok. Partiler şehir şehir, ilçe ilçe bölüşüp ittifaklara yönelmiş durumdalar. Seçmenlere de pek alternatif sunmadan, iki ittifak arasında tercih yapmaları dayatıldı. 

Kısa bir süre öncesine kadar konuşulan tek konu “Hangi il hangi partide kalacak? Hangi ilçeye kim aday gösterilecek?” sorularının yanıtlarıydı. Dikkatinizi çekmiştir. Adaylar ya da partiler konuşulurken en ufak bir belediyecilik tartışması yapılmadı. “A aday olmasın çünkü onun sosyal politikalara yaklaşımı B’den daha kötü!” benzeri bir cümle duymadık. Ya da “Bu kentin gelişim çizgisini en iyi bu aday devam ettirir. O yüzden onun aday gösterilmemesi kente ve kentliye yapılacak bir kötülük olur!” şeklinde bir köşe yazısı okumadık. Kim kimin ekibinden, kim nereli, kim hangi koltuk karşılığından hangi koltuğu almış gibi yazılar okuduk, çözümlemeler dinledik. Sonuçta adaylar açıklandı ve seçmenler karşılarına konulan adayların neden oraya aday olduğunu bilmiyorlar. Kötü ihtimalle parti genel başkanlarının iyi ihtimalle de parti meclislerinin onlar için doğru aday seçmiş olmasını umuyorlar. Aslına bakılırsa parti içi “itişmeden” galip gelenin kente ve kentliye dair olumlu bir şeyler yapabilme ihtimalini umuyorlar.

Adaylar belli olduktan sonra sıra bu yazının da konusu olan “Yerel yönetim stratejilerine/bildirgelerine/manifestolarına” geldi. AKP ve CHP açıkladı yerel yönetim stratejilerini. Ve sürpriz! Açıkladıkları maddeler hemen hemen aynı. Daha büyük bir sürpriz! Açıkladıkları maddeler 2014 ya da 2009 ile de aynı! Nasıl oluyor bu durum? 30 yıldır, her seçim dönemi aynı stratejileri, aynı vaatleri karşımıza çıkartıyorlar ve hem o dönemlerde şehirlerde söylediklerine dair bir değişim olmuyor. Fakat onlar yine ve yine aynı şeyleri karşımıza çıkartıyorlar.

Şimdi size AKP ve CHP’nin seçim bildirgelerinden belli başlı cümleleri parti ismi belirtmeden  ama bir o partiden bir bu partiden karışık şekilde yazacağım:

  • Ekolojik tahribat, ortak evimiz dünyanın geleceğini her geçen gün daha çok tehdit ediyor.
  • Yalnızca insanların değil, kentteki tüm canlıların haklarının gözetilmesini istiyoruz. 
  • İnsanlarıyla birlikte ağacından hayvanına kadar içindeki tüm canlıların güven içinde yaşadığı şehirlere sahip olmanın huzuruna kavuşacağız.
  • Yüksek binalardan oluşan “beton ormanlarında” boğulmak değil, çocuklarımızın parklarda ve yeşil alanlarda oynadığı; planlı, temiz ve nefes alabileceğimiz kentler istiyoruz. 
  • İstismara açık parsel bazlı plan değişikliklerine kesinlikle geçit vermeyeceğiz. Şehir planlarını ve imar uygulamalarını şeffaf bir şekilde hazırlayacağız.
  • Kentlerde oluşan zenginliğin bir avuç siyasetçinin ya da yandaşın cebine rant olarak girmesini değil, tüm yurttaşlara hakça dağıtılmasını istiyoruz.
  • Toplu taşıma projelerini hızlandırıp yaygınlaştırarak, şehirlerde yaşayan insanlarımızı trafikte boğulmaktan kurtaracağız.
  • Kent sakinlerinin trafikte harcadığı süreyi azaltan ve ulaşım maliyetlerini düşüren yenilikçi ve alternatif ulaşım modelleri sunulmasını istiyoruz.
  • Belediye hizmetlerine erişimden, ulaşımın, enerjinin, binaların ve cihazların yönetimine kadar insanlarımızın günlük hayatını kolaylaştıracak tüm akıllı şehir uygulamalarını destekleyeceğiz.
  • Yenilikleri ve akıllı teknolojileri kentlerin doğasına ve kültürel mirasına ihanet etmeden hayata geçiren belediyeler istiyoruz.

Örnekler çoğaltılabilir. Peki, sizce hangi partiyle başladım? Ayırt edebiliyor musunuz? Edemezsiniz. Hepsi ne kadar doğru, hepsi ne kadar ideale yakın cümleler değil mi? İnsan bu ideal vaatleri seçim bildirgesine koyan iki partinin bundan sonra tüm belediyeleri şimdiki partilerin elinden alıp yönetmesini istiyor. İstiyor da! Bir dakika. Zaten 30 yıldır neredeyse tüm belediyeleri bu iki parti (ya da bu iki partinin geldiği ana gövdeye dair partiler) yönetmiyor mu? E, o zaman bizim kentlerimiz in hali neden böyle? Aynı karşılaştırmayı 2014-2019 için de yapabilirdim. Yine ideal cümlelerin arka arkaya sıralandığını görürdünüz. 2014’te doğru sözler edilmiş, şimdi 2019’da doğru sözler edilmiş ama sonuç ortada. Kentlerin hali ortada. Kendi kendine çöken binalar, sudan da susuzluktan da korkan kentler, artan trafik sorunu, sürekli azalan yeşil alanlar, yatayı dikeyi olmadan kenti ele geçiren binalar, o binalara yol yetiştirmek için her yere dökülen asfalt! 

AKP ve CHP arasında hiçbir fark yok toptancı hatasına düşmek istemem. AKP tarafından yönetilen iller/ilçeler ile CHP tarafından yönetilen iller/ilçeler yaşam kalitesi açısından aynı değiller. Yaşam tarzına yaklaşım açısından hiç aynı değiller. Fakat, bu farkı sadece yöneticilerin hanesine başarı olarak yazmak; halka yani bizlere haksızlık olur. Türkiye’de yaşanabilen ilçeler, yaşanabilen iller varsa bu en başta yaşayanların başarısı yaşayanların rüzgara karşı direnmesiyle oldu. Sonuç olarak; bu farkları, farkı yaratanların hanelerine hakkaniyetli bir şekilde teslim ettikten sonra bildirgelere geri dönelim. Eski bir reklam sloganı vardır: Yok aslında birbirimizden farkımız ama biz Osmanlı Bankasıyız! Evet! Seçim yaklaşınca Yeşil olmak, seçim yaklaşınca ideal cümleler etmek kolay. Gördüğünüz gibi ediliyor da. Fakat iş seçim sonrasına geldiğinde kentlerin hali ortada. Aynı cümleleri edip Cumhur İttifakı ya da Millet İttifakı oldukları için oy isteyecek adaylarla karşı karşıyayız. Yapacağımız bir şey yok mu? Var! Karşımıza geliyorsa bu ideallere seçim sonrasında da sahip çıkacak adayları desteklemek; karşımıza gelmiyorsa da bu dünya görüşünün egemen olması için uğraşmak. Yoksa 2034 bildirgesi ile 2039 bildirgesi arasındaki farkları konuşur; yaşadığımız beton çölü içerisinde partilerin akıllı kentler için söyledikleri güzel cümleleri karşılaştırmaya devam ederiz.

Köşe Yazıları

Yeşil adaylar

Filozoflar bugüne kadar Dünya’yı sadece çeşitli biçimlerde 

yorumlamakla yetindiler; 

oysa önemli olan onu değiştirmekti.

Karl Marx

Türkiye’de Yeşil Hareket’in ayak bastığı ve doğal olarak da basması gereken sosyolojik taban, kentlilerdir. Kırsal bölgelerde bu hareketin takipçisi olanlarların da genelde “kentten bir kaçış” sonucu orada olduklarını görürüz. Bu sosyolojik tabanın, siyasal olarak kendisine temsilci olarak seçtiği iki parti var: CHP ve HDP. Yani, Yeşil Hareket’e katılabilecek, oy verebilecek ya da en azından sempati duyabilecek kesimlerin siyasal olarak tercih ettikleri iki parti bunlardır.

Kötü aday seçimleri ile gelen umutsuzluk

Mart 2019 Yerel Seçimleri’ne bugünden ve bu tabanın gözüyle baktığımızda bir karmaşanın hâkim olduğunu görmek mümkün. CHP açısından 24 Haziran 2018’den gelen; HDP için ise çok daha öncesinde başlayan bir karmaşa bugün seçmenlerin oy verme davranışlarını etkiler hale gelmiş durumda. Şimdiye kadar partilerine oy veren ve “o parti dışındakilere oy vermeyi AKP’ye oy vermek” olan gören seçmenlerin önemli bir bölümü sandığa gitmemeyi düşünüyor. Yılların umut ve adanmışlığı yerini umutsuz bir yılgınlığa bırakmış durumda. Hele de bu partilerin gösterecekleri adayların bu umutsuz yılgınlığı besler şekilde ortaya çıkması durumu daha da karmaşık bir hale sokacak ve bu seçmenin yani Yeşil Hareket’i destekleme ihtimali bulunan kesimin umutsuzluk içinde seçimleri “pas geçmesine” sebep olacak. Kötü aday seçimleri, seçim gecesi yaşananlarla birlikte sonrasında seçmene yaşatılan sahipsizlik durumu ve de en son olarak seçim sonrası kimsenin sorumluluk almaması kentli çağdaş seçmen ile partileri arasında bir mesafe oluşturdu.

2019 Seçimi Yeşil Hareket İçin önemli fırsat

İşte oluşan bu mesafede önemli bir fırsat Yeşil Hareket’i bekliyor olabilir. Bu umutsuz yılgınlığı bir protesto hareketine ve hatta yeni bir Yeşil Hareket’in ilk adımlarına dönüştürme ihtimali var. İsme ve pazarlığa bağlı; herhangi bir programa, hayale dayanmayan adayların yarattığı ortam içerisinde en son düşünülecek olan konu kentlerin ve kentlilerin ihtiyacı ve geleceği olduğu açık. Öyle ki iki kente birden adı geçen; iki partiye birden adı geçen adaylar var. Belediye başkanlığı böyle bir yöneticilik midir? Hayalleri, planları olmadan yapılabilecek; üzerine yıllardır düşünmeden harekete geçilebilecek bir durum mudur? Türkiye’de seçmene dayatılan şekliyle ne yazık ki böyle! Bunu tersine çevirmek ise mümkün. En azından yüzünü Batı’ya dönmüş ve güncel siyasetten artık yılmış seçmenlere bir seçenek oluşturmak, onların zihinlerinde bir heyecan uyandırmak mümkün. Bu nün başarılması önemli bir ilk adım olacaktır ve dayanılan sosyolojik tabanın koşulları düşünüldüğünde Mart 2019 Yerel Seçimleri bunun için şimdiye kadar karşımıza çıkan en iyi fırsattır. Çünkü seçmen ve oy verdiği parti arasındaki mesafe hiç bu kadar açılmamıştı. Yeşil Hareket o boşlukta kendisine çapının çok çok daha üstü bir yer bulabilir.

Peki, nasıl? Belirlenmiş doğru yerlerde çıkartılacak Yeşil Adaylar ile. Kabul etmeliyiz ki; partisizleştikten sonra Türkiye’de Yeşil Hareket oldukça küçüldü ve sayıca azaldı. Fakat sözü, hayalleri, vizyonu hala geniş ve küresel. Bu sesi, günümüz siyasal iletişim teknikleri ile birleştirdiğimizde yukarıda bahsettiğim “yüzünü Batı’ya dönen seçmene” seslenmek ve onlara ulaşmak imkansız değil. Ulaştıktan sonra da o sözün, o hayalin, o vizyonun geniş kesimlerce sahiplenilebilme ihtimali var. Yeter ki, ciddi bir şekilde ortaya çıkılsın, kente dair hayaller, kentliye dair idealler net bir şekilde ortaya konulsun. Zorunlu şekilde oy veren ama artık vermeyeceğini söyleyen seçmenlerin gönül rahatlığı ile oy vereceği bir alternatif  Yeşil Adaylar ile ortaya konulabilir.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/Urbarli

Köşe Yazıları

[Yerelin Seçimine Doğru] Vizyon: Nasıl bir belediye ve başkanı?

Yerel seçimlerin yapılmasına artık beş aydan kısa bir süre kaldı. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yürürlüğe girmesi ile önemi azalan TBMM’nin gündemi işgal edememesiyle de birleşince artık gündemimiz iyiden iyiye yerel seçim ve bu seçimdeki ittifaklar. “Kim kiminle ne karşılığında ittifak yaparsa nereleri alır?” sorusu etrafında dönüyor TV programları ve köşe yazıları. Evet, yerel seçimin çok büyük bir bölümü bununla alakalı. İttifaklar, doğum yerleri, izinler, alışverişler… Fakat, bu üzerine spekülasyon yapması zevkli bir konu olsa da aslında bu tip yazıların değil; haberlerin konusu olmalı. 

Bu yazı ise yerel seçimin diğer bölümüne odaklanmayı hedefliyor. Nasıl bir belediye? Nasıl bir belediye başkanı? Bu iki soruya da verdiğim tek kelimelik ortak yanıt üzerinden ilerlemeye çalışalım. 

Kelimemiz: Vizyon!

Öncelikle bir durum tespiti yapalım. Dünya’da yerel yönetimler çok önemli ve giderek de önem kazanıyor. Çünkü insana dokunan icraatların neredeyse tamamı yerel yönetimlerin imzasıyla çıkıyor. Merkezi yönetimlerin gün be gün ulusüstü yapılara kaptırdıkları yaptırım güçlerinin karşısında yerel yönetimler hem gücünü koruyor; hem de merkezi yönetimlerin saygınlıkları düşerken, yerel yönetimlerin saygınlıkları artıyor. Bugün bir Parisli için Paris Belediye Başkanı’nın aldığı kararlar daha önemli halde. Çünkü evinden çıktığı anda o kararlarla baş başa kalıyor. Fakat Fransa Cumhurbaşkanı’nın İran ile ilgili verdiği bir kararın kendisine yansıması çok dolaylı ve çok geç kalıyor. Bu Londra için de; Barselona için de; New York için de böyle. Küreselleşme bir taraftan da 21. Yüzyılın şehir devletlerini oluşturuyor.

Türkiye’de durum nasıl?

Türkiye için ise durum biraz daha farklı ve ne yazık ki acıklı. Türkiye’de merkezi siyasette güç o kadar fazla en tepeye doğru çekilmiş durumda ki; bu merkezi yönetimin güç ateşinden korunmak sadece ve sadece yerel yönetimlerin şemsiyesi altında mümkün olabiliyor. Merkezi yönetimin boğuculuğundan bir parça nefes alınabiliyorsa bu bir yerel yönetimin açtığı gedik sayesinde oluyor. Dünya’ya baktığımızda biraz tersten bir önem kazanma bu ama yine de önem kazanma. 

Peki, bu nefes almak için hayatilik ve Türkiye’nin de siyasi ve yönetimsel koşullarını bu şekilde tespit etmişken tekrar yanıtımıza dönelim. Yani, vizyona. 

Seçimler 2019’da olacak ve 2024’e kadar kentleri yönetecek yerel yönetimleri seçeceğiz. Tarih önemli. Çünkü zaman geçtikçe aynı araçlara sahip milyonlar arasında bu araçları kullanmak yönündeki deneyim farkları açılıyor. Ne demek istiyorum? Bir İstanbullu, ekonomik olarak gücü yettiğince bir Romalı ile aynı “şeylere” sahip olabiliyor bugün. Lakin hem bir Romalı gibi yaşayamıyor hem de bir Romalı gibi yaşamayı istiyor. Bu örgütsüz bir politik istek. Tüm muhalif hareketlerin üzerinden OHAL ile geçilmeden önce kent hakkındaki konuların bu kadar ses getirmesinin bir nedeni de buydu. İnsanlar genelden ümidi kesmiş olabilirler ama yerelden açılan gediklerden hala çağdaşları gibi yaşamak, çağdaşları gibi soluk almak istiyorlar. Hatta topu başkasına atmayalım: İstiyoruz diyelim.

Bu isteğin ve arayışın bir 5 yıl daha ötelenmesini de kimse istemiyor. İşte bu yüzden önümüze yönetme isteğiyle çıkanlar insanlardan beklediğimiz ilk vaat vizyon. Bir kent vizyonu ortaya koymak zorundalar. Kuru bir sosyal yaşam, betona bulanmış bir çevre, baskılanmış farklılıklar ve grilik zaten bize merkezi yönetimin de sunduğu ve iyi sunduğu hizmetler. Önemli olan bunlardan kurtaracak ve nefes aldıracak bir vizyon ortaya koymak. Bu vizyonun ise üç ayağı olmalı. Sosyal vizyon, ekolojik vizyon ve ekonomik vizyon. Bu sacayağını koyduğumuzda üstüne bir kent yönetimi çıkabilir. Önemli olan bunu oluşturabilmek.

Gelecek yazılarda tek tek bu ayaklar üzerinde duracağız.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/Urbarli

Köşe Yazıları

Yerel seçim şimdi başladı

Ekim’in son haftasına hızlı bir giriş yaptık. Bu haftanın havası yerel seçim gününe kadar soluyacağımız havanın da nasıl olacağı konusunda bir fikir veriyor. Bir taraftan Cumhur İttifakı’nın genel af tartışmaları sebebiyle dağıldığını görüyoruz. Diğer taraftan ise muhalefetin kendi içerisinde aday belirlemesi ve bölgesel ittifak arayışları var. Cumhur İttifakı içerisindeki dağılmanın rahatlığıyla olsa gerek Öğrenci Andı için Danıştay’ın aldığı karara Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan çok net ve çok kesin bir şekilde, hem de Türkçülük üzerinden karşı argüman geliştirebildi. Türkiye’de siyasette her şey oldu, oluyor ve olacak ama MHP ile ittifak yaparken bir taraftan da Türkçülük karşıtı cümleler sarfetmek Türkiye siyasetinin bile sınırlarını zorluyor.

Muhalefet de Bir O Kadar Hareketli

Bu işin iktidar koalisyonu kısmı. Muhalefet tarafı da aynı şekilde hareketli. Herkes 24 Ekim’de Cumhuriyet Halk Partisi’nin belli başlı yerlerdeki adayları açıklamasına odaklanmışken; Cumhur İttifakı’nın sonlanması CHP’nin elini biraz rahatlattı. CHP şu ana kadar “Biz sandıkta ittifak yapacağız; seçmen bazında ittifak yapacağız!” gibi açıklamalarla kendinden emin bir tavır takınmaya çalıştı. Fakat, tek gireceği ve karşısına Cumhur İttifakı’nı alacağı bir seçimde Eskişehir başta olmak üzere, içlerinde İstanbul’un önemli ilçelerinin ve Ankara’dan Yenimahalle’nin de olduğu, bir çok belediyeyi kaybedeceği açık. Sadece 24 Haziran seçimlerinin sonuçlarına bakarak, örneğin İstanbul’da, hangi CHP ilçelerinin tehlikede olduğunu görmek mümkün.

Mansur Yavaş’ın tercihi belirleyici olacak

Tabii ki bu hesaplamada İYİ Parti’yi de düşünmek gerek. İYİ Parti’nin hala tam olarak “ne olduğu” anlaşılabilmiş değil. 24 Haziran’dan sonra partide yaşananlar, MHP ile aralarındaki gerilim ve yerel ölçekteki başarı şansları hala sadece ufak bir kesim için açıklığa kavuşmuş durumda. Fakat açık olan bir şey var. CHP ile girilecek bir ittifak sonucunda belli belediyeleri alabilirler ve CHP’ye belli belediyeleri kazandırabilirler. Aksi taktirde seçim gecesi haritanın yine bir kaç ufak alan dışında kırmızıya döneceği görülüyor. İYİ Parti ile CHP arasındaki kilit soru Ankara ve Mansur Yavaş. Yavaş’ı iki parti de aday olarak görmek istiyor. CHP, Yavaş’ın isminin arkasına ciddi bir alternatif yazmış, yazabilmiş değil. İYİ Parti’nin ise böyle bir arayışı dâhi yok. Fakat, sorun burada başlıyor. Mansur Yavaş ismi hangi logonun altında yazacak ve bunun karşılığında nasıl bir alışveriş olacak? Yavaş kazansa da kaybetse de oylarının büyük bölümü CHP seçmeninden gelecek. Hangi CHP seçmeni? 24 Haziran sonrası partisinde yaşananlara bakıp kırgın olan CHP seçmeni. Soru şu: Kırgın CHP seçmenini sandığa götürüp İYİ Parti’ye oy verdirebilir misiniz? Vermezlerse bu ittifak hem başarısız olacak, hem de CHP Başkent’te aday çıkarmamayı seçecek. Yavaş kazansa dâhi, davranışlarıyla, kadrosuyla, yeni alacağı çalışanlarla ne kadar CHP’yi ve CHP’lileri tatmin edecek? 1994’ten beri kaynakları belli bir siyasi akıma akmış olan bir Ankara’dan bahsediyoruz. 24 yıldır bu anı bekleyen bir dolu insan var.

Ankara’nın belirlenmesi aslında tüm Türkiye’yi de belirleyecek. Konuşulan Yavaş’ın İYİ Parti’den adaylığına karşı İYİ Parti’nin 29 Büyükşehir’de CHP’yi desteklemeyi teklif ettiği. Fakat, ilk düğme Ankara doğru iliklenirse İstanbul’un ilçeleri, İzmir’in kırsalı ya da Eskişehir de bundan etkilenecek. İnce pazarlıklar olduğu açık. Tabi henüz dile getirilmese de AKP’den kopan MHP ile İYİ Parti’nin belli yerlerde beraber hareket edebilme ihtimali de var. Çok dillendirilmeden, güçlü adaya karşı çıkartılan silik aday ile bu yol alınabilir.

Peki, ya kayyum baskısı altındaki HDP?

HDP’ye gelirsek, herhalde en sessiz (ya da en kapalı kapılar ardında) süreci götüren parti onlar. Kendilerine göre mantıklı sebepleri var tabi. Kayyum baskısı ile siyaset alanları iyice kısıtlanmış durumda. Parti’nin yapısal olarak bir “Çatı Partisi” olması ve her aday üzerinde üç, dört hatta beş grubun pazarlığının yaşanıyor olması bu kapalı kapılar ardında çalışmayı neredeyse zorunlu kılıyor. Açıkladıkları hedef 150 belediye kazanmak ve bunu yaparken de yerel ittifaklarla yola devam etmek. Ne kadarı gerçekleşir, ne kadarı gerçekleşmez bilemiyoruz. Fakat daha da kötüsü “milli irade” ile seçilen başkanların ne kadar koltuklarında tutulacağı da soru işareti şimdiden.

Yaz döneminde seçimlerin Ekim’e alınacağı dedikodusu bir süre dolaşmıştı. Belki seçimler Ekim’e alınmadı ama geldiğimiz an itibariyle seçimlerin şu anda başladığı görmek ve beş ay boyunca da oldukça gergin bir havada ilerleyeceğini öngörmek mümkün.

Köşe YazılarıManşet

10 Ekim! Gülümsemenin öldürüldüğü tarih…

Her zamanki aceleci tavrımla davranarak evden erken çıkıp Gar’a doğru yola koyulsaydım; o korkunç ortamın daha yakından tanığı olacaktım; belki de olayın içinde kalacaktım. Fakat o gün geç çıktım; bir sebepten de biraz yolumu uzatınca yolda duydum patlamayı. “Gar’da bir patlama olmuş. Yaralılar varmış.” Ses duymamıştım. Ankara’da patlamaların sesi duyulur. Ankara insana böyle bir tecrübe kazandırdı. O an ses duymamıştım. Ses duymadığım için, ya ufak bir patlama ya da seyyar satıcıların birinin tüpü falan diye düşünmüştüm.

Patlama haberini duyduğumda tam olarak Kocatepe Cami’nin oradaydım. Yani Ankara için tepe sayılabilecek bir noktada. Gar ise daha çukurda kalıyordu. İnmeye başladım. İndikçe Twitter’dan gelen haberler daha kötüleşiyordu. “1 kişi hayatını kaybetmiş, 3 yaralı varmış!” Kızılay’a geldiğimde işin ciddiyeti ortaya çıkmaya başlamıştı.

10 Ekim, Ankara’da en iyi duyurulan mitinglerden biriydi. Tüm duvarlarda 10EA yazıyordu. 10 Ekim – Ankara! Barış isteği ile toplanacaktı tüm Türkiye’den insanlar. Ülke 7 Haziran Seçimleri ile nefes almıştı. Fakat bu nefes bazılarına biraz fazla gelmişti. Oksijen bazen çarpar ya. Ülkeyi de çarpmıştı. AKP ve CHP bitmek bilmeyen ve sonucu belli koalisyon görüşmelerine girmişti. MHP ısrarla hükumet olmamakta direniyordu. HDP ise 7 Haziran’dan sonra içine çekildiği şiddet sarmalından kendisini geri tutamıyordu. 20 gün sonra tekrar seçim vardı ve o seçime bir korku iklimi ile girmek de birilerinin işine geliyordu. “Millet kaosu seçti. Hayırlı olsun!” diyenler millete kaosu gösterip; 1 Kasım’da kaostan vazgeçmeleri gerektiğini iyice anlatmak istiyordu.

Kızılay’a geldim. Gar’ın yönünden ağlayan, şoka girmiş insanlar geliyordu. Tanıdık yüzler de vardı içlerinde. İşte orada 10 Ekim dediğimde zihnime kazınan anlardan birini yaşadım. Arkadaşlarımızın çantalarından insan parçaları temizledik. Saçlarından, ceketlerinden… Gar’dan gelen herkes korkunç durumdaydı; bizler ise olayı anladıkça yavaş yavaş batıyorduk. Twitter’dan sürekli kan istekleri geliyordu. Bilenler bilir, Ankara Gar’ı Ankara’nın hastanelerine çok yakındır. Yaralıların oralara gittiğini söylediler. Ne kadar olunabiliyorsa o kadar organize olduk. Gittik.

Çok acayip bir durumdu. Bir kaç saat önce bir patlama yaşanmış, sonradan öğreneceğiz ki 103 kişi hayatını kaybetmiş, daha çok insanı yaralasın, daha çok insanı öldürsün diye hazırlanmış bomba düzeneği yüzünden onlarca yaralı var ve herkes şokta. Sadece barış istendiği için böyle bir şey yaşanmasını zaten kimse kabul edemiyordu. “Bunu nasıl yaparlar? Bu nasıl bir ülke?” Kimse ne yapacağını bilmiyordu. Hastanelerin girişinde üç, dört kişi girenleri aramaya çalışıyordu mesela. O kadar kibar, o kadar üzgün, o kadar çaresizce ama bir şeyler yapmaya çalışarak.

Hatırladığım hastaneden hastaneye gittiğimiz. “Orada kan ihtiyacı yokmuş.” “Şurada şu gruba ihtiyaç varmış.” Günün sonuna doğru, hastanelere listeler asılmaya başlandı. Yaralı listeleri, ölü listeleri. Anadolu’nun bir yerinden gece şarkılarla çıkan gülen gözler şimdi saçma bir hastane camında şanslıysa yaralılar listesinde bir satır olmuştu. Şöyle bir sahne düşünün. Yürüyorsunuz, çok öfkelisiniz. Çok üzgünsünüz. Gözyaşınız burnunuzun ucunda ve böyle yüzlerce insansınız. Ağlayan biri görünce sarılıyorsunuz ve ağlıyorsunuz. Kızan birinin öfkesine ortak oluyorsunuz. Kimin kim olduğunun bir önemi yok. İslam Devleti mensubu katilin Türkiye’de ve Ankara’da rahatça dolaştırdığı bombanın içinden dağılan bilyeler için kimin kim olduğunun önemi olmadığı gibi; kimin elini tuttuğunuzun da önemi yok.

10 Ekim 2015 çok önemli bir tarih. 103 kişinin öldürüldüğü, bu ülkenin en büyük terör saldırısı olduğu için değil sadece. Bu ülkenin aydınlık yüzlerini hedef alıp sindirdiği ve sokaktan silmeye başladığı için de önemli bir tarih. Gezi ile açan çiçeğin; 15 Temmuz sonrasında KHK’larla ve yaratılan yeni rejimle ezilip yok edilmesine giden sürecin en keskin dönemeci olduğu için de önemli. İstendiğinde nasıl bir sistemli katliam ile karşı karşıya bırakılabileceğimizi bize göstermesi açısından önemli bir tarih.

Sonrası… Sonrası hep daha kötü oldu. Bu ülkenin insanları, orada ölen insanlar için yapılan saygı duruşuna tepki gösterdiler. Katilleri ve katillerin zihniyetine sahip çıktılar. Hesap tabii ki ortada kaldı. İnsanların acılarını yaşamalarının, tepkilerini göstermelerinin önüne geçildi. Üzerinden üç sene geçti. Hala o şoktan çıkamadık. Hala kendimize gelemedik.

Köşe Yazıları

Popülizm dalgası entegrasyonun kalesine dayandı

İsveç Seçimleri dün tamamlandı. Ortaya çıkan sonuçları değerlendirmeden önce, sonra söylenmesi gerekeni başta söyleyelim: Yine aynı senaryo. Yine popülist sağı sandık oyunuyla yenmeye çalışan ve böylece o “büyük felaketi” öteleyen bir tablo ile karşı karşıyayız. Popülist sağ tüm Avrupa’da büyüyor; artık iş geldi İsveç’e, Avrupa’nın uyum konusunda en ılımlı ülkesine dayandı. Kale, düştü düşer.

Aslına bakılırsa senaryo her ülkede aynı işliyor. Temel olarak iki partimiz var. Sosyalist kökenleri olan bir sosyal demokrat parti ve muhafazakâr temelleri olan bir merkez sağ parti. Genelde iki dönem biri, bir dönem biri ülkeyi yönetiyor. Muhafazakâr parti ülkenin durumuna göre bazen daha dindar bir partiyi, bazen de liberal eğilimleri olan bir partiyi yanına alıp koalisyon yapıyor. Sosyal demokrat parti ise bazen daha solda olan partiyle, bazen de Yeşil partilerle koalisyon yapıyor ama siyasetin sarkacı hep bu iki odak arasında gidip geliyor.

Fakat bir yerden sonra seçmenler aynı filmi Almanya’da, İtalya’da, İngiltere’de, Danimarka’da izlemekten sıkıldılar ve zaten onlar sıkılırken siyaset de değişmekteydi. Avrupa Birliği oyuna girdi; ulus ötesi anlaşmalar oyuna girdi; büyük şirketler ve siyaset elitleri arasındaki ilişki derinleşti ve tüm bunlar oldukça ulusal siyasetin önemi azaldı. Önem azaldıkça merkez partilere ve onların siyasetine duyulan saygı azaldı ve siyasetin odağı merkezden kaymaya başladı.

Ve “Ötekiler” oyuna girdi…

Bu odak değişirken oyuna başka bir grup daha girdi. Ulusal sınırların silikleşmesi ile Avrupa’nın içerisinde ve Dünya’nın bir bölümünün güvenilir olmaktan çıkması ile de Avrupa’ya doğru insanlar yer değiştirmeye başladılar ve “ötekiler” oyuna girdi. 2008 yılında yaşanan Küresel Ekonomik Kriz ile ötekiler birleşti ve tüm ülkeleri saran bir siyasi fenomenimiz oldu: Sağ popülist partiler!

İnsanlar, kendilerini sorunlardan korur gibi duran bu aşırı sağcı partilerin safına itiliyor

Şu anda sağ popülist partiler kimi ülkelerde hükümet ortağı durumundalar; AB’nin söz sahibi ülkelerinde çok büyük oy oranları alıyorlar ama koalisyon ve sandık oyunları ile karar mekanizmalarından uzak tutuluyorlar. Fakat her yerde büyümeye devam ediyorlar. İşte dün de İsveç’te 3. parti konumuna eriştiler. Büyük ihtimalle İsveç’te de hükümetten uzak tutulacaklar. Ama! Gerçek hayatta yaşamına dokunulmayan fakat seçimden seçime sandık politikası ile yenilen ve kendilerini ifade edememeye devam eden kitleler daha da çok savrulacaktır. Örneğin Fransa’da Milliyetçi Cephe Başkanlık Seçimleri’nin 2. Turu’nda 2002 yılında %18 oy aldı. Yıl 2017 olduğunda bu oy oranı %34’e çıktı. Hollanda’da Geert Wilders’in partisi anketlerde çok uzun süre önde gitti ama son anda seçimi kaybetti. İtalya’da durum farklı değil. Popülist sağa destek büyüyor. Çünkü onları bir araya getiren sorunlar günden güne büyüyor. İnsanlar da kendilerini bu sorunlardan korur gibi duran bu aşırı sağcı partilerin safına itiliyor. Popülizmin kucağına çekiliyorlar.

Aşırı sağ, koruma alanı vaat ediyor

Mesela Avrupa Birliği ve Avrupa Birliği’nin demokrasiyi dışlayan tavrı bir sorun. İnsanlar kendilerini “Brüksel’den korumak adına” aşırı sağa yöneliyorlar. Artan ekonomik krizin ve yabancı sayısının hatalı bir şekilde birbiriyle bağlantılı hale getirilmesi ve bu fikrin sürekli pekiştirilmesi bir sorun. Bir gün işi Çin’e taşınıp işsiz kalma tehlikesi ile hayatı alt üst olma tehlikesi yaşarken; ertesi gün evinin yakınına açılan mültecilerle ilgili bir kamu kurumu sebebiyle daha 14 yıl kredisini ödeyeceği evin değeri düşebiliyor.

Küreselleşme ve sınırların kalkması belirli toplumsal kesimleri korumasız hale getirdi ve daha da artan bir şekilde getiriyor. Aşırı sağ onlara bir koruma alanı vaat ediyor. Bu geleceği olmayan ve hatta tarihe bakınca sonu felaketle biten bir koruma fakat inanması çok kolay bir yol. İnsanlara umut vermek, onların korkularını ciddiye almak, onların sorunlarına yanıt bulmak gerek. Yoksa insanlar daha fazla hayal kırıklığıyla aşırı sağa yönelecek ve sonucu daha önde defalarca yaşadık.

Popülist sağa oy vermek bir arayıştır

Dünya’nın artık bu fenomeni ve onu doğuran nedenleri olabildiğince az kırmızı çizgiyle konuşması ve tartışması gerek. 4 yıl önce sosyal demokratlara ya da onun soluna oy veren insanlar bugün popülist sağa oy veriyorlarsa bu bir arayıştır ve onlara “faşist!” diyerek bu arayışa yanıt vermeye çalışmak sadece onları zaman içerisinde gerçekten faşist yapmak dışında bir işe yaramaz.

 

Koray Doğan Urbarlı

Köşe Yazıları

Seçimin dijital galibi İYİ Parti

Sabah kalktınız, hala akşam gördüğünüz rüyanın etkisindesiniz… Son zamanlardaki siyasi angajmanları sizi kendisinden uzaklaştırsa da İbrahim Tatlıses’in bir şarkısı dilinize takıldı. Sözlerinin birazını hatırlıyorsunuz ve kalanını dinlemek istediniz… Ya da ev arkadaşınızla bulaşık kavgası yapmaktan artık sıkıldınız ve kendinize kalacak yer arıyorsunuz. Artık bunların hepsinin yolunun internette tek adresten geçtiğini biliyorsunuz. Google’a girdiniz. Rüyada güneş görmek yazdınız. İbrahim Tatlıses yazdınız. Boş oda yazdınız. Hepsinde en üstte aynı reklam çıktı. www.iyiparti.org.tr Her aramaya yönelik esprili bir dille hazırlanmış cümlesiyle beraber partinin internet sitesinin adresi. Artık sizde o gün birbirinden bağımsız gibi görünen binlerce insan ile birlikte aradığınız bir kelime sayesinde son dönemin en çok ses getiren dijital siyasal pazarlama/propaganda kampanyasının içerisindesiniz.

Görüntünün olası içeriği: yazı

Canınız biraz müzik dinlemek istedi. Spotify’ı açtınız. Kafanız pek net değil ne dinleyeceğiniz konusunda. Hazırlanmış listelere bakayım dediniz. En üstte bir şarkı var. Grubun ismi “İyi Olacak”. Şarkının da ismi “Yüzünü Güneşe Dön”. Sözleri bir ülke hayalini anlatıyor. Kimi yerlerine katılıyorsunuz kimi yerlerine katılmıyorsunuz ama on binlerce kez dinlenmiş ve klasik seçim şarkılarına benzemeyen bu şarkıya kayıtsız kalamıyorsunuz. Spotify gibi bir, itunes gibi mecraların bu şekilde kullanılmasına pek de alışık değilsiniz ama İYİ Parti oradan da sizi bir şekilde yakalıyor. Duvara bakmanızı ya da patlak hoparlörü ile geçen otobüse kulak kabartmanızı beklemiyor. Size, sizin kullandığınız mecralardan sesleniyor

Otomatik alternatif metin yok.
 Son bir örnek… Star Wars hayranısınız. Serinin “Son Jedi” isimli filmini günler öncesinden bekliyorsunuz. Biletinizi aldınız. Koltuğa kuruldunuz. Bir reklam başlıyor. Star Wars’ın alışılmış jenerik akışı ile bir siyasi metin akıyor ekrandan. En sonunda da “Güç Seninle Olsun İyi Parti” yazısı ekranda beliriyor. Bir film için özel hazırlanmış, üzerine düşünülmüş ve doğrudan hedefe, hedefin ayağına giderek sunulan bir reklam.

Örnekler bunlar. Sosyal medya üzerine, dijital siyasal pazarlama/propaganda üzerine konuşulduğunda her zaman olumlu özellikler bölümünün başına aynı kelimeler yazılır. İnternet ve sosyal medya eşitlik sağlamıştır; daha önce sözünü açıktan kitlelere duyurma şansı bulamayan tek tek insanlar artık bu araçlar sayesinde seslerini duyurabilecektir ve bu platformun yarattığı eşitlik imkânı ile oluşan “dijital agora’da” herkesin sözü eşit hale gelecektir. Bunun yanında klasik propaganda yöntemleri büyük maddi kaynakların gerektiği araçlar olarak kalmıştır. Bir gazetenin arka sayfasına reklam vermek ve o gün o gazeteyi alanların görmesini ummak ya da boca edilmiş kelimeleri bir açık hava panosuna yapıştırarak yoldan geçenlerin ilgisini çekmeyi beklemek artık hem maliyetli hem de verimsiz yöntemler olarak yaşamlarını sürdürmektedir.

Fakat işler teoride olduğu kadar olumlu gitmedi. Öncelikle dijital agoramız çok kalabalıktı (Ve sadece gerçek kişiler de yoktu. Herkesin sınırsız sayıda hesabı olabilirdi) ve o kalabalıktan bir sesin genele ulaşabilmesi için diğerlerinden çok ama çok farklı olması gerekiyordu. Daha sonrasında bu araçları her ne kadar ücretsiz olarak kullansak da hepsinin amacı doğal olarak para kazanmaktı. Para girdiği her yerde olduğu gibi katalizör etkisi yarattı ve para harcayanların sesi daha çok çıkmaya başladı. Agoramız da gerçek dünyanın kaotik bir kopyası haline geldi.

Şu anda internette gördüğümüz mücadele resminin temel sebepleri bunlar. Bir tarafta dijital agoranın duvarını baştan sona afişle kaplamaya çalışanlar var. Diğer tarafta da zekâ ve düşük maddi imkânlarla bu tek tipleşmeyi kırmaya çalışan insanlar ve gruplar var. Yukarıda sıraladığım örnekler işte bu ikinci kesimin en başarılı örnekleri. Hepsinin adresi aynı… İYİ Parti.

Seçim sonuçları nasıl ortaya çıkar henüz kimse bilmiyor. Kimse iddiam az da demiyor. Fakat ilerde bu seçim sürecinin bir değerlendirmesi yapıldığında 16 yıllık yorgun ve heyecan vermeyen bir iktidarı; hitabet gücü ile mizahi bir dili birleştirip meydanlardan aldı güçle kampanyasını sürükleyen Muharrem İnce’yi; Dünya demokrasi tarihine kara harflerle yazılacak olan hapishaneden propaganda yapma mecburiyetini ve Selahattin Demirtaş’ı; 77 yaşında olmasına rağmen “ortamın” en muhafazakâr partisine getirdiği yenilik rüzgarı ile Temel Karamollaoğlu’nu ve son olarak da seçimin dijital galibi olan Meral Akşener ile onun ülke için yenilikçi kampanyası yazılacak.

 

 

Koray Doğan Urbarlı

Köşe Yazıları

Gazeteler satmıyor, televizyonlardan haber izlenmiyor… Peki ya sosyal medya seçim kazandırabilir mi? #TAMAM

Cumhurbaşkanlığı Seçiminin ve Genel Seçimin ani bir kararla erkene alınması iktidardan daha çok muhalefeti hazırlıksız yakaladı. Doğan Medya Grubu’nun satışı ile başlayan sürece baktığımızda iktidarın zaten yaklaşmakta olan bir seçime yönelik elini güçlendirici hazırlıklar yaptığı görünüyordu. Şu anda da el değiştiren ve önceden teslim olan kanalların muhalefetin adaylarına ayırdıkları süreleri alt alta sıralayınca bu hazırlığın, kendileri açısından, ne derece başarılı bir şekilde hayata geçirildiğini anlayabiliyoruz.

Adaysız, slogansız, programsız ve her şeyden önemlisi kendini anlatacak araçlardan yoksun muhalefet kısa bir süre içerisinde bu eksikleri gidermeye çalıştı. Kısmen de başarılı oldu. Hala bu yönde çalışmalar devam ediyor. Görseller değişiyor; yeni araçlar ortaya çıkıyor; mitingler yapılıyor ve adayların üzerine örtülmek istenen görünmezlik örtüsü bir şekilde yırtılmaya çalışılıyor. Fakat bir taraftan da tüm gücüne rağmen iktidarın da kafaca seçime hazır olmadığı ortada… Şimdiye kadar en büyük gücü hitabeti ve konuşmaları olan AKP Genel Başkanı arka arkaya büyük hatalar yaptı. Bunlardan bir tanesi de Türkiye’de sosyal medya tarihine geçebilecek bir kampanyaya dönüştü. Erdoğan yaptığı konuşmada “Milletimiz tamam derse kenara çekiliriz” dedi ve millet bu talebe ses verdi.

Biraz rakamlara bakalım. Çünkü sosyal medya her ne kadar sosyal psikolojinin, sosyolojinin kavramlarıyla açıklanabilecek bir alan olsa da; bir taraftan da saf rakamlarla da ölçülebilen bir tarafa da sahip. Öncelikle konu sosyal medya olduğu için beş dakika öncesinin istatistikleri bile eski kalıyor. Her şey çok çabuk değişiyor. O yüzden bir kesit almakta fayda var. Bu rakamlar herkesin Twitter’ı açıp T A M A M yazdığı geceden… Şu anda bu rakamlar çok daha yüksek.

26,9 Milyon  #TAMAM dedi

O gün en yüksek retweet sayısına, Meral Akşener’in attığı tweet ulaştı. Potansiyel erişimi 17,1 milyon oldu. İkinci en yüksek retweet sayısına ulaşan tweet, Johnny Sins’in oldu. Potansiyel erişimi 10,8 milyondu. Üçüncü en yüksek retweet sayısına ulaşan tweeti ise, Kemal Kılıçdaroğlu attı. Potansiyel erişimi, 26,9 milyonu buldu.

Burada biraz duralım. Kemal Kılıçdaroğlu’nun attığı bir tweet, yayılımıyla birlikte neredeyse 27 milyon kişinin ekranına düşme potansiyeline sahipti o gece. NTV’de bir canlı yayını ya da CNN Türk’te itiş kakış bir tartışma programını kaç kişi izliyordur sizce? 100 bin? 200 bin? Kimi zaman o kadar bile değil.

Devam edelim, T A M A M tweetleri kullanıcı başına ortalama 2,6 tweet ile dakikada ortalama 406 tweet/dakika hızında seyretti. Yani toplumsal bir hadiseye dönüştü. Retweetlerin yaklaşık 3,3 katı, yani 4.282.159 kez like kullanıldı. En yüksek tweet sayısına, 22.00-23.00 arası ulaşıldı. Sanal agorada, milyonların katıldığı bir saatlik bir miting düzenlenmiş olduFakat bu mitingde birkaç kişi konuşmadı. 198.212 farklı kullanıcı, 518.628 tekil tweet attı. Bu tweetler de 1.272.231 kez retweet edildi; toplam rakam 1 milyon 790 bini görmüş oldu. Buraya dikkat!Potansiyel toplam etkileşim rakamı 1 milyar 406 milyon civarında gerçekleşti. Bu kadar geniş ufuklu bir mecraya ancak sınırların kalktığı sanal dünyada ulaşabilirsiniz.

İnanılmaz bir rakam. Zaten öyle olduğu için de hemen iktidarda karşılığını buldu. Bir taraftan tweet ile seçim kazanılmaz diyerek bu olay küçültülmeye çalışılırken; diğer taraftan da her yanıyla T A M A M ‘a gönderme yapan ve onu yeniden ve yeniden yaratan “Devam” kelimesine yatırım yaptılar. Paralar akıttılar. Fakat başarılı bir “operasyon” olmadı onlar açısından. Bir seferberlik haline rağmen rakamlar birbirine yaklaşmadı bile. Sosyal medyayı küçültmeye çalışırken; oraya yatırım yapmak ellerine yüzlerine bulaştı.

Sosyal Medya Seçim Kazandırabilir mi?

Peki, bu neyi gösteriyor? Sosyal medya ile seçim kazanılabilir mi? Ya da daha insaflı bir şekilde sorarsak, sosyal medya ile seçmenlerin oy verme tercihleri değişebilir mi? Benim bu insaflı soruya vereceğim yanıt Evet! değişebilir. ABD gibi ya da diğer Batı demokrasisini yaşayan, partilerin oylarının birbirine yakın olduğu ülkelerde seçim de kazandırabilir ama Türkiye gibi ilk turda aradaki farkın %10-15 olduğu bir ülkede kazandırması mümkün değil. Sadece sonuçları değiştirebilir. Fakat bu bile önemli bir aşamadır. TRT gibi, var olduğumuz için finanse ettiğimiz bir kurum bir tarafa 2260 dakika ayırırken; diğer tarafa 193,5 dakika ayırıyorsa sosyal medyadan başka bir yer de kalmamış demektir.

Tüm istatistikler sosyal medyanın hızla büyüdüğünü, geleneksel medyanın ise daha büyük bir hızla küçüldüğünü gösteriyor. Gazeteler satmıyor, televizyonlardan haber izlenmiyor, izlenen haberler ise ciddiye alınmıyor. Hala bir alışkanlık olarak televizyonlar açık ama bakılan ekran onun ekranı değil. O zaman muhalefetin yapması gereken bir taraftan ciddi kampanyalarla, bir taraftan gönüllülerin sürüklediği neşeli kampanyalarla sosyal medyaya egemen olmaya çalışmaktan başka bir şey değil. Artık seçmen ya telefonuna bakıyor ya da sokakta sizi bekliyor. Arası yok.