Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Can sıkıntısı kötülüklerin kaynağıdır’* – Zeliha Yıldırım

Muhtemelen siz de şiddetin hayatımızdaki artışının farkındasınızdır. Hanede, iş yerinde, sokakta, otobüste yani bir araya geldiğimiz her yerde bir kavga çıkması an meselesi. Sosyal medya da farklı durumda değil. İçeriklere yapılan yorumlar gittikçe daha sert, kaba ve nezaketsiz; trol vatanı olduk desek abartmış olmayız.

Bu durum tespiti aklımızdayken geçtiğimiz hafta yayımlanan bir araştırmadan bahsetmek istiyorum.

Dört ayrı ülkeden (Danimarka, Sırbistan, ABD ve Almanya) dört araştırmacı, üç ayrı ülkede  yürütülen dokuz ayrı çalışma ile şu soruya yanıt arıyor: Can sıkıntısı sadizm doğurur mu? Araştırma raporuna göre bu iki davranış sadece ilişkili değil aralarında neden-sonuç ilişkisi de var. Yani can sıkıntısı sadistik davranışa yol açıyor. Tabii ki konu sosyolojik olunca tek bir sebep göstermek mümkün değil, ancak can sıkıntısını yönlendirecek daha iyi alternatif bulamıyoruz da eşimize, komşumuza, hemşehrimize mi sarıyoruz? diye düşünmeden edemiyor insan.

Anlam eksikliği

Araştırma raporunda sadizm tanımı “zarar verme ya da yaralama amacı ile başkasına yöneltilen davranış formu” olarak yapılırken internetteki trolleme, kadınlara yöneltilen cinsel saldırılar, vandallık örnek olarak veriliyor. Can sıkıntısının ise yapılan işe dikkat verememe ya da vermek istememe ve yapılan işi anlamlı bulmama olarak iki kaynağı olduğu belirtilirken anlam eksikliğinin yapılan iş mevcut durumdaki değer ve amaçlara uymadığında ortaya çıktığı belirtiliyor.

Can sıkıntısı “iyi” veya “kötü” davranışlar için güçlü motivasyon kaynağı.  Rapora göre, geçmiş araştırmalar, anlam eksikliğinden kaynaklanan can sıkıntısının toplum yanlısı davranışlar, kayırmacılık, farklı gruptakileri küçümseme ve siyasi kutuplaşma ile sonuçlandığını gösteriyor, dahası, can sıkıntısına yatkın bireylerin kahraman beklentileri yüksek oluyor. Bununla tutarlı olarak, dindarlığın ve nostaljinin yeni anlam oluşturmada ve sıkılmanın olumsuzluklarını ortadan kaldırmada rolü olduğu belirtiliyor. Benzer şekilde, can sıkıntısına yol açan dikkat eksikliği üzerine yapılan çalışmalar; can sıkıntısı ve can sıkıntısına yatkınlığın huzursuzluk, uyaran eksikliği, kumar oynama ve yenilik arayışı peşinde koşma gibi davranışlarla ilişkili olduğunu gösteriyor.

Üç ayrı ülkeden 4000 kişi ile görüşülen; günlük hayat, İnternet, askeriye, kendi çocuğuna karşı, hayal dünyası gibi farklı bağlamlarda yapılan dokuz araştırmanın sonucu sıkılmanın sadistik davranışa yol açtığına dair kanıtlar sunuluyor. Öne çıkan bulgular şöyle: Eğer mevcutta başka alternatif varsa can sıkıntısı sadece sadistik eğilimleri yüksek olan kişileri motive ederken, bu “iyi” alternatifler ortadan kalktığında eğilimden bağımsız olarak sadistik davranışı arttırıyor. Internet sadizmi ya da çevrimiçi trolleme kronik olarak sıkılan bireylerde daha çok görülüyor. Yani aralarında pozitif bir ilişki var. Diğer bir araştırma sonucuna göre kişi çocuk bakımından sıkıldığı ölçüde kendi çocuğuna sadistik davranış gösterme eğiliminde oluyor. Bu davranışların içine sözlü sadizm, yani çocukla dalga geçme; fiziksel sadizm, yani fiziksel olarak zarar verme; vekaleten sadizm, yani başkalarının çocukla dalga geçmesinden keyif alınması konulmuş. 

Küçük yaşta küçük uğraşlar

Elbette can sıkıntısı kaçınılmaz olarak yaşanır. Yeni uğraşlar, hobiler edinmek, spor ile ilgilenmek, yardım kuruluşlarında çalışmak, toplumla bütünleşecek aktivitelerde bulunmak sıkıldığımızda yöneleceğimiz olumlu seçeneklerden bazılarıdır. Bu araştırma ışığında toplumda yaşanan yıkıcı davranışlar analiz edilmeli ve can sıkıntısı ile baş etmenin olumlu yöntemleri yaygınlaştırılmalı.  Yeni neslin hayatının bir parçası olacak uğraşlarla küçük yaşta tanıştırılması, sanatın bir dalını hayatına katmaları onların sıkıldıklarında bir alternatif edinmelerini ve yıkıcı davranışlardan kaçınmalarını sağlayacaktır. Toplumsal olarak bir anomi yaşadığımız kesin, tedavisi için daha fazla resim, müzik, spor gerekiyor olabilir.

*  Danimarkalı filozof Søren Kierkegaard

More in Hafta Sonu

Dış Köşe

Diktatörlük sendromu – Barış Özkul

Ala El-Aswani, Mısır’ın önemli yazarlarından biri. Batı’da, daha çok edebiyat yapıtlarıyla, özellikle ikinci romanı Chicago ile tanınıyor. Arap dünyasında ve Türkiye’de ise esas olarak Yakupyan Apartmanı romanıyla tanınıyor. Aswani ayrıca 2000’lerin ortasında Mübarek‘e karşı serbest seçimler, temiz toplum, demokrasi talep eden Kefaya partisinin kurucularından. Bu, Mübarek’e karşı muhalefette İslâmcı olmayan en önemli siyasal hareketlerden biri idi. 2011’de Tahrir ayaklanması sırasında da Aswani ön saflarda idi. Şimdi kitapları Mısır’da yasak. Ama Aswani hem Mısır hem de Ortadoğu’daki siyasi gelişmeleri yakından izlemeye ve bu coğrafyada baş gösteren diktatörlük semptomları üzerine düşünmeye devam ediyor.

Aswani’nin büyük bölümünü Mısır’da yazıp çantasında diş macunu ile tıraş kremi arasına saklayarak ülkeden çıkarttığı Diktatörlük Sendromu, 2019’da İngilizceye çevrildi.[1]  Aswani bu kitabında diktatörlüğü halkları pençesine alan bir hastalık olarak teşhis ettikten sonra diktatörlüğün semptomlarını bir bir tetkik ediyor: Tetkik büyük ölçüde, Ortadoğu ve Afrika ile, gelişkin bir demokrasi geleneği oluşturamamış toplumlarla sınırlı. Türkiye, Almanya, İtalya gibi demokrasiden diktatörlüğe geçiş örnekleri Aswani’nin radarına girmiyor. Buna rağmen saptadığı semptomlar 2020 Türkiye’si ile kimi benzerlikler taşıyor. Üç semptom üzerinden bu benzerliklerden söz edebiliriz.

Semptomlar

Diktatörlüğün ilk semptomu “iyi vatandaş”ın ortaya çıkışı. Diktatörün toplumda yarattığı korku bariyerinin doğallaşması sonucu suya sabuna dokunmayan “iyi vatandaş” tipi gitgide yaygınlaşıyor. İyi vatandaş tüm hayatı işi ve ailesinden ibaret olan, korkak ve sıradan insan. Siyasî değişimin doğurabileceği belirsizliğe karşılık o daima “istikrar”ı tercih ediyor. Çevresindeki haksızlık ve adaletsizliğe rağmen kendi hayatının normal akışında devam etmesini istiyor. Sarsılmaz kronik itaatiyle varolurken ülkede yapılan her şeyin diktatörün kontrolünde olduğunu, herhangi bir şeyi değiştirmeye kalktığında kendisi ve ailesinin başına büyük felaketler geleceğini biliyor – cezaevi, işkence, hatta ölüm. Bu yüzden kendi güvenli mikro-kozmosunda şüphe çekmeden yaşamayı tercih ediyor. Çocuğunu kazançlı bir işe sokabildiğinde mutlu oluyor. Yeni bir anayasa talebinden ziyade cinsel gücü arttırıcı yeni bir ilacın piyasaya sürülmesi onu heyecanlandırıyor. Gerektiğinde diktatörün zulmüne ortak olabiliyor.

İyi vatandaş akıllı birisinin demokrasi ve özgürlük gibi içeriği belirsiz kavramlar uğruna meslek hayatını riske atabileceğine, cezaevini ve işkenceyi göze alabileceğine inanmadığı için devrimcileri, demokratları ahmak yerine koyuyor. Bu dört dörtlük sinik tip diktatörlüğün normalleşme aşamalarından birini temsil ediyor.

Komplo teorisi

Diktatörlüğün ikinci semptomu ise komplo teorisi. Modern çağda komplo teorileri alanındaki başyapıtın Siyon Büyüklerinin Protokolleri olduğu söylenebilir. Bu düzmece metin, Çar II. Nikolay’ın gizli polis teşkilatı tarafından komünistlere karşı mücadelede anti-Semitist duyguları seferber etmek için yazılmıştı. En basit kavrayış düzeyine sahip birinin dahi düzmece olduğunu kolaylıkla anlayabileceği bu metin ne kadar ilkel ve banal da olsa Nazi öncesi Almanya’da bir kuşağı etkilemiş, Hitler’in iktidar olmasıyla birlikte iyice popülerleşmişti. 1930’lar ve 40’larda Bolşevik-Yahudi ortak komplosundan söz ettiği birçok konuşmasında Hitler bu metne doğrudan atıflar yapmıştır. Aswani, Arap dünyasında da Protokoller’in hâlâ gerçek bir metin gibi görüldüğünü ve bilgi yarışmalarında genel kültür sorusu olarak sorulduğunu anlatıyor.

Böyle uydurma ve çöp metinlerin bu kadar hızla yayılması komplo teorilerinin toplumsal anlamını küçümsememek, etki kabiliyetlerini yabana atmamak gerektiğini gösteriyor. Komplo teorileri diktatörlüklerde ikili bir işlev üstlenip bir yandan liderin karizmasını pekiştirirken öte yandan halkın varolan sıkıntıları bir komploya bağlayıp çaresizlik hissinden kurtulmasını sağlıyor.

Rejimin işleyişinde bir güvenlik supabı olan komplo teorileri sayesinde ilkin olayların kendi doğal seyrinde gerçekleşmek yerine gizlice tasarlanmış bir komplonun sonuçları olduğu telkin ediliyor. Bu varsayım bir diktatörün düşünce tarzına gayet uygun zira diktatör kendisinin herhangi bir yanlış yapabileceğini, ortaya çıkan olumsuzlukların ondan kaynaklanmış olabileceğini asla kabul etmez. Komplo teorilerinin yayılıp korku ikliminin yaratılması, gerçekten büyük bir komplonun hazırlandığı ve ülkenin çok yakında kaosa ve iç savaşa sürükleneceği hissinin yerleştirilmesi, “iyi vatandaş”ı koruyucu liderine daha sıkı bağlıyor. Babacan çoban ile evlat sürüsü arasındaki iletişim komplo teorisiyle sağlanıyor.

Demokrasiyi erteleme imkanı

Komplo teorileri aynı zamanda diktatöre demokrasiyi sürekli erteleme imkânı veriyor. Hiçbir diktatör otokrat veya baskıcı olduğunu kabul etmez. Diktatörler genellikle ülkenin geçtiği zor koşullardan, “beka kavgaları”ndan bahsedip demokrasinin gerçekleşmesinin önündeki temel engel olarak bunu gösterirler. Komplo boşa çıkartılıp komplocular yenildikten sonra diktatör sahneden çekilecek ve gerçek bir demokratik rekabete izin verilecektir. Ne var ki komplocular anavatana saldırmak maksadıyla pusuda bekledikleri için bu şimdilik mümkün değildir. Ülke, büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğundan, diktatör “olağanüstü tedbirler” almak zorundadır. Komplocu mantık olağanüstü tedbirlerin tanımını alabildiğine belirsiz bırakıp korku atmosferinin toplumun tüm katmanlarına yayılmasını ister. Böylece kolektif akıl komplo teorileriyle bulandırılırken gerçekliğin temel referansları ortadan kaybolur.

Komplo teorisi diktatörün bekasında faydalı bir araç olduğu gibi “iyi vatandaş”ın da işine gelir. İyi vatandaş komplocu düşünce sayesinde kendi hatalarını kabul etmek yerine başkalarını suçlama imkânına kavuşur. Güncel olayları büyük bir komplonun parçası olarak yorumlamak konforlu bir varoluş tarzına dönüşür.

Faşist zihniyet

Aswani’nin izini sürdüğü üçüncü diktatörlük semptomu ise “faşist zihniyet”in yayılması. Aswani bu bağlamda bir rejimin yapısal olarak faşist özellikler sergilemesinden ziyade tekçi bir iktidarın gündelik hayatta faşizan uygulamalara yönelmesini kastediyor. Dikta rejimlerinde halkın tek bir görüş ve vizyon etrafında birleşmesi istenirken “herkes için geçerli tek görüş” toplumsal bir dayatma haline geliyor. Tek görüş, tek vizyon dayatmasında uç örnekleri 20. yüzyılda Nazi Almanyası ve Stalin Rusyası vermişti: Nazi Öğrenci Birliği’nin 10 Mayıs 1933’te Berlin’de düzenlediği törende 25 bin kitap yakılmış; Stalin Rusyası’nda “yeni Sovyet insanı”nı yaratmak için yazarlar ve sinemacılardan resmî sosyalist fikirleri ifade etmeleri istenmişti.

21. yüzyılda ise diktatörler öncelikle kitaplar veya sinemayla değil medyayla meşgul oluyorlar. Tüm medya kuruluşlarının bir çırpıda (Nasır’ın Mısır’ı) ya da zamanla (Erdoğan’ın Türkiyesi) ele geçirilip bağımsız haber kaynaklarının ortadan kaldırılması; sosyal medya platformlarının kontrol ya da bloke edilmesi; gazetecilerin hapse atılıp muhalif seslerin susturulması öncelikli hedef haline geliyor. “Post-truth” çağının alternatif gerçekliği sayesinde diktatörler medya kanalıyla kitleleri kendi kahramanlıklarına inandırabileceklerini; yanlış politikaları ve baskıcı uygulamalarından dolayı yaşanan ciddi sorunların görünmez kılınabileceğini hesaplıyorlar – bu hesap birçok toplumda tutuyor da.

Aswani’in çağdaş diktatörlüklerle ilgili analizi epey karamsar. Aswani, eğitim, kültür ve medya alanında tüm kontrolü elinde tutan diktatörün sonunda istediğini elde edeceğini ve sürekli beyni yıkanan kitlelerin her şeyi diktatörün istediği gibi gören yeni nesiller yetiştireceğini; toplumun güçlü liderin iradesine boyun eğmek dışında hiçbir şey bilmeyen, hiçbir farklı düşünce ifade edemeyen bir yığına dönüşeceğini düşünüyor.

Bu düşüncesini “faşizan zihniyet”i toplumun tüm katmanlarını saran bir mikrop gibi kavrayan bir hastalık terminolojisiyle ifade ediyor. Diktatörlük olgusunun öncelikle tıbbın değil “beşeriyat”ın konusu olması bir yana, tıpta da bir hastalık tetkik edilirken hastalığın doğasının anlaşılabilmesi için sağlıklı dokudan alınan örneklerle hastalıklı dokudan alınan örnekler karşılaştırılır. Hastalıklı doku kendi başına tüm tabloyu göstermez. Aswani’nin “tetkik”inde Mısır gibi ülkelerde toplumsal dokunun kolaylıkla tahrip olduğuna ilişkin anlaşılır bir karamsarlık ve bunun verdiği bir yılgınlık sözkonusu. Ancak toplumda her zaman –Aswani’nin terminolojisiyle söylersek– hastalıklı dokuyla sağlıklı doku yan yana varolduğu için diktatörlük semptomlarını üreten toplumun aynı hastalığın panzehrini de üretebileceği unutulmamalı.

Aswani’nin kitabında saptanan diktatörlük semptomları bugün Mısır vebug Türkiye gibi ülkelerde tüm çıplaklığıyla gözleniyor. Bunun yarattığı karamsarlıktan kurtulup yeni demokratik mücadele yolları bulmanın zamanı çoktandır geldi.

1 The Dictatorship Syndrome, Haus Publishing, 2019.

(Bu yazı ilk kez Birikim’de yayımlanmıştır.)

More in Dış Köşe

Dış Köşe

Taşıdığından habersiz en az 1 milyon virüs yayıcısı var- Osman Müftüoğlu

Prof. Tükek’in uyarısı önemli 

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Tufan Tükek, birkaç gün önce çok önemli bir açıklama yaptı: Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde uygulanan COVID-19 testlerinde “pozitiflik oranı” yüzde 15’i geçmiş durumda. Doktor Tükek’e göre bu rakam salgının İstanbul için yeniden başladığına işaret edebilir. Bu uyarı bence son derece önemli. Moral bozmak değil, uyanık kalmak için kullanılmalı, dikkate alınmalı. Zira İstanbul’da gerçekleşebilecek -Allah korusun- bir vaka patlaması Türkiye’nin tamamına yayılabilir.

Tehlike büyüyor

Bana göre yapılacak çok şey var

Bilelim ki hâlâ yapılacak pek çok iş, alınabilecek birçok önlem var. Ve biz sadece onlardan birkaçını gündeme sokabilsek, o küçük ama etkili değişimleri ısrarla uygulayabilsek, arkadan gelebilecek sokağa çıkma yasaklarına falan gerek kalmadan problemi yeniden kontrol altına alabileceğiz. Ve yeniden vaka sayılarımızı da kayıplarımızı da azaltabileceğiz. Bu da bize aşı çıkana kadar altın değerinde bir zaman kazandıracak. Ben aklıma gelen ilk 5 “sıkılaşma tedbirini” aşağıda sıralamaya çalıştım. Tabii ki daha pek çok öneri gündeme getirilebilir.

Tehlike büyüyor

Uzman önerilerinde ilk beş

1) HAREKETLİLİK SINIRLANSIN: Bölgeler ve şehirler arasındaki hareketliliğin sınırlanması 1 numaralı önlem olmalı. Daha fazla gecikilmeden, acilen ve hemen şehirlerarası dolaşım kısıtlamaları bir an önce devreye sokulmalı. Virüsü bir yerden bir yere taşıyan bu aşırı toplumsal hareketliliğe makul bazı kısıtlamalar getirilmeli. Hatta bu kısıtlamalar sadece caydırıcı değil, özendirici olmalı.

2) MESAİDE KAYDIRMALAR YAPILSIN: Herkesin aynı saatlerde işe gidip dönmesi, özellikle toplu taşıma araçlarını adeta birer virüs pazarı haline getiriyor. Toplu taşıma araçlarındaki sayısal imkânsızlık göz önüne alınca da işe gidiş-dönüş saatlerinde değişiklik yapılması ve evden çalışmanın özendirilmesi vazgeçilmez bir sorumluluk haline geliyor. İstanbul Valiliği’nin bu yönde yaptığı çalışma önemli. Aynı yöntemi diğer valilikler de hayata geçirmeli.

3) MASKESİZ OLMAZ: Maske kullanımı hâlâ öncelikli ve etkili, kısacası bir numaralı korunma yöntemidir. Maske takma meselesine de farklı sosyolojik çözümler aranmalı, bulunmalıdır. Maske kullanımı toplumsal bir dayanışma haline getirilmeli, zorunluluk olmaktan çıkarılıp bir “nezaket tavrı” ve bir “görev anlayışı” şeklinde geliştirilmelidir.

4) KALABALIKLAŞMA ÖNLENSİN: Aşırı kalabalıklaşma ve “mesafesiz sosyalleşme” geçtiğimiz yazın ve yaşadığımız günlerin en önemli yanlışıdır. Mesafesiz sosyalleşmeye yol açan her türlü toplantı acilen yasaklanmalıdır. Sadece düğünler, sünnetler benzeri toplu aktivitelerin engellenmesi de yeterli olmayacaktır. Sosyal toplantılara da ciddi bir sayı sınırlamasının getirilmesi zorunludur. Restoranlarda, kafelerde 4-6 kişiden fazlasının aynı masada oturmasına izin verilmemeli, sandalye ve masalar arasındaki sosyal mesafeler çok daha ciddi bir biçimde yeniden ve çok daha ciddi bir şekilde kontrol edilmelidir. Çok daha önemlisi de şudur: 50 kişiden fazla insanın katılacağı toplantılara kısıtlama konulmalıdır.

5) YAZLIKÇILAR DÖNMESİN: Haziran başında yazlıklarına, köyleri, kasabalarına gitmelerine izin verilen 60-65 yaş üstü kişilerin zorunluluklar dışında büyükşehirlere yeniden dönmelerini önlemek için uyarılar yapılmalı, mümkünse dönüşü engelleyici teşvikler gündeme alınmalıdır.
 

Tehlike büyüyor

Test test test 

Bazı uzmanlara göre hâlâ aramızda bu virüsü taşıyıp etrafına bulaştıran ve virüsü taşıdığından haberi bile olmayan, “en az 1 milyon virüs yayıcısı” var. Bu hayalet taşıyıcıların mümkün olduğu kadar erken belirlenmeleri ve acilen izole edilmeleri lazım. Virüs taşıyıcılarını belirlemenin yolu ise günlük test sayılarını arttırmaktan geçiyor. İşte bu nedenle test sayılarımızı süratle günde 200-250 binli rakamlara yükseltmemiz lazım.

Tehlike büyüyor

Filyasyon ve izolasyon ihmale gelmez 

Bir hatırlatma daha: Filyasyon ve izolasyon meselesinde de ihmaller ya da gözden kaçmalar olduğuna dair ciddi gözlemler var. Başlangıçtan bu yana çok başarılı olduğumuz bu iki konuda da yeniden derlenip toparlanmak zorundayız. Filyasyonu ve izolasyonu ihmal edersek sokaktaki virüs taşıyıcılarının sayıları bir değil birkaç milyona hızla yükselebilir. Lütfen dikkat! Aman dikkat! Zira bir 2. dalga tehdidini tetikleyebilecek en önemli ihmallerin başında bu ikili var.

‘R değerimiz’ ne durumda? 

Yaşadığımız bu belalı salgını kontrol altına tutmakta virüs bulaştırma kat sayısı, yani “R değeri”ni izlemek en önemli göstergelerden biri. Mart ve nisan aylarında 3’ün üzerinde olan bu değerin Sağlık Bakanımız, Bilim Kurulu ve sağlık ordumuzun gayretli çalışmaları, özellikle filyasyon ekiplerimizin yoğun gayretleriyle 0.56’lara kadar indirebilmiş ve işte o zaman pandemi ile savaşın ilk devresinin galibi biziz diyebilmiştik. Anlaşılan o ki R sayısı maalesef ve yeniden ve çoktan 1’in üzerine çıkmış gibi görünüyor. Yetkililerimizin R değerindeki son rakamı açıklamaları lazım. Bu açıklama yalnızca sağlık ordumuzu bilgilendirmeyecek, aynı zamanda halkımızı önlemlere uyma konusunda da teşvik edecektir.

(Bu yazı ilk kez Hürriyet’e yayımlanmıştır.)

More in Dış Köşe

DoğaManşet

Doğayı görünür kılmak: Bir fırsat mı yoksa felaket mi? – Sabriye Ak Kuran

Yarım asırdan uzun bir zamandır bilim insanları ve çevreciler doğal kaynakların kirletilmesi ve aşırı kullanımı sorununa dikkat çekiyor ve bu kaynakları korumanın yollarını arıyor. Yani çevreyi koruma girişimleri sadece bugünün meselesi değil. Dün vardı, bugün de var ve kuvvetle muhtemeldir ki yarın da olacak. Bugün yeni olan şey ise, çevreyi koruma konusunda üretilen ve geliştirilen çözüm yolları. 1940’lı yıllarda kalkınma stratejileri içerisinde çevre görece ikinci plandaydı. 1970’li yıllarda Stockholm Konferansı’nda alınan kararların da etkisiyle çevre ve kalkınma arasında bir ilişki kuruldu ve çevrenin korunması kalkınmayı etkileyen önemli bir konu olarak kabul edildi.

20’inci yüzyılın sonlarına doğru gelindiğinde ise, önceki dönemlerden farklı bir şey oldu. Çevre korumanın kendisi bir kalkınma politikasına dönüştü. Esasında bu dönemde de teorik söylem aynıydı; kalkınma. Farklı olan çevre koruma politikalarının çevresel gelire dönüştürülmesi, bu yolla yoksulluğun azaltılması dolayısıyla çevrenin bir kalkınma aracı haline getirilmesiydi.[1] Diğer bir deyişle, geçmişte sermaye birikiminin önünde bir engel olarak görülen çevre koruma günümüzde bir fırsat ve zenginlik kaynağı olarak görülmeye başlandı. Bu farklılığı vurgulamaktaki amacım ise, eski koruma geleneği ile günümüz koruma anlayışı arasında kutuplaştırıcı bir tartışma ortaya atmak ya da var olanları yeniden gündeme getirmek değil yeni koruma anlayışını aydınlatmaya çalışmak.

Peki, bu ne anlama geliyor?

Pazar temelli yeni koruma anlayışı Rio Konferansı’ndan bu yana gündemimizde ve o zamandan beri de gündemdeki yerini kimseye bırakmıyor. Bu yaklaşımda pazar koruma için öyle bir -sözde- deva haline getirildi ki doğayı satmak birçokları için onu korumanın tek yolu haline geldi. Burada verilmek istenen mesaj ise çok açıktı: Doğayı korumak istiyorsanız onu görünür kılmalısınız, bunu ise ancak ona ekonomik bir değer atfederek yapabilirsiniz. Bu mesaj bir anlamda toprakların, ormanların, balıkların, minerallerin ve enerji kaynaklarının ekonomik değerinin hesap edilebildiği ve bu şekilde kalkınma kararlarının güvence altına alındığı ve geliştirildiği bir dünya anlamına geliyor. Kısacası, amaç “ekonomik olarak görünmez” olan doğayı görünür kılmak.

‘Ekosistem hizmetleri’

“Bu nasıl mümkün olabilir, nehirler, ormanlar ve mercan resifleri gibi doğal varlıkların parasal değeri nasıl tahmin edilebilir?” diye soranlar olabilir aranızda. Merak etmeyin! Sorularınız yanıtsız bırakılmamış. Bu yaklaşımın savunucuları, doğanın insanlığa sunduğu gıda, hava, su, enerji ve barınak gibi tüm yararlı işlevlerinin bir envanterinin çıkartılabileceğini iddia ediyor. Bu işlevlere de ekosistem hizmetleri adını veriyor. Böylelikle doğa birbirinden ayrılabilir, birbirinin yerine ikame edilebilir ve en önemlisi fiyatlandırılabilir bir ekosistem hizmetleri kümesi haline geliyor.[2]

Bunu somut bir örnekle açıklamaya çalışayım. Ekosistem hizmetleri pazarını savunanlar, ahşap varlıkların ahşabın türü ve kullanım alanlarına (inşaat, mobilya ve yakacak odun gibi) göre ayrıştırılabileceğine ve her birinin fiyatlandırılabileceğine inanır. Milli parklar gibi koruma alanlarındaki ağaçların ekonomik değeri ise, sıfır olarak kabul edilir. Gerekçesi ise, hasat edilememeleridir.[3] Yani, insanlar ve doğa arasındaki çok yönlü bağları unutur doğayı da tamamen ekonomik bir değere indirgersek bütün sorunlarımız çözülmüş oluyor. Bu size de çok saçma ve tuhaf gelmiyor mu? Şimdi sıkı durun! Çünkü tuhaflıklar bununla da sınırlı kalmıyor. Hatta durum daha da kötüleşiyor.

Pazarın arkasında kimler var?

Tahmin edilebileceği gibi, doğanın fiyatlandırılması kendiliğinden gerçekleşemez. Bu sürecin arkasında toplumun çeşitli kesimlerini temsil eden ve ortak bir motivasyona sahip olan onlarca aktör var. Uluslararası kurum ve kuruluşlar, çokuluslu şirketler, finans sektörü, uzman yatırım kuruluşları ve piyasa yapıcılar, üniversiteler, araştırma enstitüleri ve danışmanlık şirketleri bu sürecin ana mimarlarından.[4]

Benim durum daha da tuhaflaşıyor dediğim ve problemli olarak gördüğüm nokta ise, dünyanın önde gelen koruma gruplarının da bu tehlikeli mekanizmaya dâhil olmuş olarak doğa ekonomisine destek vermeleri. Bunun temel sebeplerinden birisi, koruma gruplarından bazılarının bu mekanizmayı kullanmak isteyen şirketlerle güçlü bir iş ortaklığına sahip olması. Yani, koruma grupları bir yandan yerel toplulukları çevreye zararlı uygulamalarını önlemeleri konusunda teşvik ederken diğer yandan iş ortaklarının çevreye zararlı ve yerel toplulukların geçim kaynaklarını tehdit eden uygulamalarına yardımcı oluyor.[5] Bu ise, mevcut durumu içinden çıkılmaz bir noktaya sürüklüyor.

Doğa ekonomisi

Yeni bir ekonomi modeli üretildiğine ve bu modelin destekleyicileri de bulunduğuna göre, sıra bu fikirlerin gerçeğe dönüştürülme aşamasına geldi. Zaten su için bir pazar vardı. Esneklik mekanizmaları aracılığıyla karbon için de bir pazar oluşturulmuştu. Doğanın insanlığa sunduğu hizmetler yalnızca bunlarla sınırlı olmadığı için onlar da sınır tanımadılar. Piyasa fiyatı olmayan her şeyi fiyatlandırmaya başladılar. Neler mi yaptılar? Ağaçlardan arılara, mercan resiflerinden kurtlara kadar ne varsa hepsine fiyat etiketi koymaya çalıştılar. Mesela, sulak alanların değerini hesapladılar: 3,4 milyar dolar. Hem de yıllık. Bu hesabı yaparken sulak alan tipi, kişi başına gelir, nüfus yoğunluğu ve sulak alan büyüklüğü gibi değişkenleri kullandılar.[6]

Sonra arıcılık sektörüne el attılar. Arılar tarafından üretilen balın ticareti yetmemiş olmalı ki, arıların sağladığı tozlaşmanın ekonomik değerini tahmin ettiler. Yılda yaklaşık 213 milyon dolar. Bu da yalnızca İsviçre arıları için geçerli bir rakam.[7] Arılar olmasaydı insanlığın sadece dört yıl ömrünün kalacağı düşünülecek olursa az bile.

Bu hesaplamaları yaparken mercan resiflerini de unutmadılar. Yanlış yönetilen turizmin bedelini yönetenlerin değil mercan resiflerinin ödemesi uygun görüldü. Çünkü mercan resiflerinin 6,2 milyar dolarlık faydası çöpe atılamazdı. Üstelik bu ekonomik fayda yalnızca Mercan Üçgeni alanı için geçerliydi.[8] Bitti mi? Hayır. Kurtları bile etiketlediler. Kurtların varlık değeri ise, 8.300.000 dolar.[9] 

Yaptıkları, söylemi uygulamaya geçirmekle de sınırlı kalmadı. Eğer olur da mesajı net olarak anlayamazsak diye kaybedeceklerimizi de hatırlattılar. Stanford Üniversitesi liderliğinde yapılan yeni bir çalışmayla interaktif bir harita hazırlandı. Bu haritada hem doğanın insanlığa sunduğu mevcut katkılar gösteriliyor hem de gelecekte yaşanması muhtemel değişikliklerden kaç kişinin etkileneceği. Haritanın Türkiye açısından neler işaret ettiğine bir bakalım. Haritaya göre, gelecekte doğanın Türkiye’ye katkısı %43 düzeyinde olacak. Bununla birlikte, doğanın insan ihtiyaçlarını karşılama yeteneği de azalacak ve bu kaynaklardaki bozulmadan dolayı 43 milyon insan etkilenecek. Ürün kaybı ise, iki  milyon insanı besleyebilecek düzeyle denk olacak.[10] Yani, nüfusumuzun büyük bir bölümü risk altında olacak. Bu sorunla mücadele etmek için tek yapmamız gereken şey, doğanın değerini bilmek. Ama ekonomik olarak.

Doğayı satmak gerçekten bir çözüm olabilir mi?

Yazıya başlarken bir soru sormuştum: Bir fırsat mı yoksa felaket mi, diye. Sanırım bu sorunun yanıtı çok açık. Koruma gruplarının bile dâhil olduğu böylesine tehlikeli bir mekanizmanın fırsat yaratması mümkün değil. Kabul edelim! Doğanın ekonomik değerini görünür kılarak tahribatının durdurulabileceğini iddia eden bu anlayış ile sorunların üstesinden gelinemez. Bir fırsat yaratılamaz. Bu, sorunu daha da derinleştirmekten başka bir işe yaramaz. Bunun ne doğaya ne de ona bağ(ım)lı topluluklara bir faydası olmaz. Kazanan yine şirketler ve onların ortakları olur. Kısacası, doğanın korunması fiyatlandırma ve ekonomi ile çözülebilecek bir konu değil, siyasi irade gerektiren politik bir meseledir. Aksi halde, Oscar Wilde’nin deyişiyle “Her şeyin fiyatını bilen ancak hiçbir şeyin değerini bilmeyen” insanlara dönüşmemiz an meselesi.

*

[1] Ferda Uzunyayla, “Yeşil Kalkınma: Kalkınma Yazınında Süreklilik mi Farklılaşma mı? Biyoçeşitlilik Piyasası Örneği,” Mülkiye Dergisi, Cilt 41, Sayı 3, 2017, s. 12.

[2] Alessandro Runci, Biodiversity Offsetting: A Threat for Life, How A New Dirty Trick is Facilitating the Destruction of Nature and the Eviction of Communities from Their Lands, Belgium, Counter Balance, 2017,  s. 8.

[3] WAVES, Natural Capital Accounting: Forest, (Erişim 06.09.2020).

[4] Jutta Kill, Economic Valuation of Nature: The Price to Pay for Conservation?, Belgium, Rosa-Luxemburg-Stiftung, Brussels Office, 2014, s. 25-31.

[5] A.g.y., s. 30.

[6] Luke Brander ve Kirsten Schuyt, Benefits Transfer: The Economic Value of World’s Wetlands, The Economics of Ecosystems&Biodiversity, 2010, s. 1.

[7] Peter Fluri ve Rainer Frick, Economic Value of the Pollinating Service Provided by Bees in Switzerland, The Economics of Ecosystems&Biodiversity, 2010, s. 2.

[8] UN Environment, ISU, ICRI ve Trucost, The Coral Reef Economy: The Business Case for Investment in the Protection, Preservation and Enhancement of Coral Reef Health, 2018, s. 10.

[9] John Duffield, The Value of Wolves for Local Communities in the Greater Yellowstone Area, USA, The Economics of Ecosystems&Biodiversity, 2010, s. 2.

[10] Bahsi geçen interaktif harita için tıklayın (Erişim 07.09.2020).

More in Doğa

Dış Köşe

İnternetimiz uçuyor mu kaçıyor mu? -Füsun Sarp Nebil

2-3 gün evvel Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) evinde internet olmayan öğrenci sayısını 1,5 milyon yani yüzde 10 olarak verdi[1]. Arkasından, TÜİK 2020 yılına ait internet rakamlarını yayınladı. Buna göre nüfusumuzun yüzde 79’u internet kullanıyor ve hanelerin de yüzde 91’inde internet var. TÜİK yetkililerini kutluyorum. “Kaçmakta olan” internet fırsatını “uçuyor” gibi gösterdikleri için. Neden böyle diyoruz açıklayalım.

Önce TÜİK rakamlarını görmeniz için aşağıda veriyorum;

Tablonun eğilimine bakarsanız, pat diye yüzde 10’larda atladığı yıllar da var. Son 3 yılda ise yüzde 5 artıyor. tahminen 2022’de yüzde 100 ve Cumhuriyetimizin 100. yılı olan 2023’de yüzde 105 internet kullanımına ulaşacağız. Ölmez sağ kalır ve bir 20 yıl kadar beklersek, yüzde 200’e ulaşmamak için neden yok!

AKP neden şişirilmiş internet rakamları yayınlıyor?

AKP iktidarının ilk günden bu yana olmayan hemen her konuda rakamları, “uçtuk”, “patladık” diye verdiğini gördük. Kendi oy kitlesi olarak ayırdığı yüzde 49-50 civarındaki insan bu laflara inandı. Bir açıdan belki haklıydılar; Türkiye, ondan önceki bilmem kaç on yıldır her konuda sürekli rölantide -mesela sporda- bekler haldeydi. İnsanlar başarıya aç durumdalar (hala öyle, Beşiktaş nasıl kaçırdı yahu).

Ancak geçmişte, şu ya da bu nedenle ve ilaveten rölantiden kurtulma içgüdüsü ile AKP’ye oy verenler, bugün rakamları anlamasalar da durumu biliyorlar. Pahalılığın yükselmesi ile birlikte ekonominin söylendiği gibi olmadığı en matematik bilmeyen tarafından bile farkedildi.

Geleceğe bakarken, önce AKP’nin bozduklarının nasıl düzeleceğini planlamalıyız ama sonra, geçmişin bu rölanti durumunun nedenlerine mutlaka bakmamız lazım geldiğini not edelim. İktidarın, kendisinden önceki 80 yıllık ekonomiyi 18 yıl içinde peyderpey üretimden, ithalata yönlendirmesinin sonuçlarını zamanında öngöremeyen, ama artık yaşadığı için anlamaya başlayan halk, karşısında durumu analiz eden ve çözümleri (projeyi) ortaya koyan alternatif bir yapılanmayı da henüz göremiyor. Eskiler, eski yöntemler (gençlerle ilgili yazımızda anlatmıştık[2]).

AKP de bu rahatlıkla başarısızlıkları örtmeye yönelik olarak tüm rakamlarla oynuyor. İnternet rakamları da bunlardan birisi. İnternet kullanımı gerçekte Afrika ülkeleri ile aynı hizada ama rakamlara bakarsanız sanki uçuyor. TÜİK rakamları üzerine tüy dikiyor.

Düşündük, TÜİK bu rakamları neden şimdi açıkladı?

Muhtemelen Milli Eğitimdeki büyük sorunu gözden kaçırmak yani elinde bilgisayarı ve interneti olmayan çocuklarla yapılan uzaktan eğitim rezaletini örtmek için.

AKP Fatih Projesini beceremedi

Oysa 2010 yılında Fatih projesi önümüze konulduğunda, hepimiz heyecanlanmıştık. Başta Bill Gates olmak üzere tüm satıcılar, entegratörler, operatörler, ama daha çok velilerle öğrenciler. Eğitimde gerçek devrim olabilirdi. Bugünkü salgına da çözümdü.

Projenin en başında hane internet sahipliği çalışıldığını, bu çerçevede kırsal bölgeler için internet yaygınlığı ve kapasitesini arttırmak için evrensel hizmet fonu kapsamında projeler geliştirildiğini de biliyoruz.

Yani kaynak da hazırdı; “Evrensel Hizmet Fonu”[3]. 

Evrensel Hizmet Fonunda 2006’dan bu yana (2020 hariç) 10,5 milyar TL para (faiz hariç) toplanmış ve ancak 3-4 milyar TL’si harcanmıştı. Bu paranın derhal kullanıma açılıp, çocuklara ayrılması olmaz mıydı? Ama bu fon da, aynen deprem parası gibi yok olmuş gözüküyor.

Sonuçta AKP hükümeti Fatih Projesini 10 yılda beceremedi [4]. Şimdi de Uzaktan Eğitimi beceremiyor.

Eğitim-Sen bu eğitime “Acil Eğitim” diyor. Haklılar; “Uzaktan Eğitim” denilen şey bu değil.

AKP Fatih projesini ilgili kanunun öngördüğü ilk 5 yıl yani 2010-2015 arasında da beceremedi. 2015-2020 arasında da. Oysa önemli bir fırsattı ve hele korona gibi bir salgın/afet durumu düşünüldüğünde, çok daha önemli bir fırsatmış.

Ama halen yapılanlar yetersiz… Bu kadar beceriksizliğin de üzerinin örtülmesi lazım. “Uzaktan eğitim” salgın nedeniyle mecbur ama çocukların büyük çoğunluğunun ne bilgisayarı var ne de interneti. Sadece TV’lardan ocak-şubat ayında yayınlanacak videoların çekilmesi şeklinde bir hazırlık var. Ama “eğitim hakkı” çerçevesinde bu çocuklara interneti bedava verecek bir yapı hala yok. Operatörlerden indirim aldıkları gibi “güya” çözüm olan bir şeyler söylüyorlar.

Üstelik korona salgınının yeniden yükseldiği bir döneme girdik. Ne olacağı belirsiz. Okulların fiziksel olarak açılmaması ve en azından bir süre online yürütülmesi söz konusu. Ancak çocukların ben diyeyim yüzde 10, siz deyin yüzde 20 ve abonelik rakamlarının uzantısında gözüken o ki, yüzde 50 çocuğun elinde internet yok, bilgisayar yok.

İşte AKP bu rezaleti TÜİK tarafından açıklanan yüzde 91 evde internet var palavrası ile örtmeye uğraşıyor.

Hanelerin yüzde 90,7’sinde neden internet olamaz?

Peki bu rakam doğru mu? Hani sayın bakanlarımız zaman zaman, dünya listelerinde Afrikalı ülkelerle ya da Pasifik‘teki ada ülkeleri (Trinidad&Tobago gibi) ile aynı seviyelerde internet hızımız olmasını kendilerine göre yorumluyorlar ve yanlış olduğunu söylüyorlar ya, o nedenle bu rakamlara dışarıdan değil, bizzat içeriden verilerle bakalım;

Şimdi başka TÜİK raporlarında yer alan şu hane sayısını veren tabloya bir bakın;

Bu tablonun sol alt köşesine bakınca, Türkiye’de 2019 rakamlarına göre toplam 24,2 milyon hane olduğunu görüyoruz.

Buradan bakarsak TÜİK’in yüzde 90,7 evde internet var rakamı ile ;

24,2 milyon hane x yüzde 90,7 = 21,9 milyon hanede internet mi var?

Tabii ki yok.. Neden yok açıklayalım;

Türkiye’deki hanelerin yüzde 91’inde değil, yüzde 47sinde sabit internet var

Şimdi yeni bir rakama bakalım; Türkiye’de acaba kaç şirket ve bağlı işyeri var?

TUIK’in bir raporuna göre 2019 yılında aktif girişim sayısı 3.228.421.

Şimdi bu girişimlerde, -şirket büyüklüklerine bağlı olarak- internet kullanım oranına bakalım. Aşağıdaki tablo bunu veriyor.

Şimdi bu yukarıdaki 2 tabloyu birbiri ile orantılayalım;

Ortaya ne çıkıyor? Şubeleri hariç (ki bankalar vs düşünülürse o da 200 bin civarıdır), firmaların sabit internet sayısı 3 milyondur.

Peki ülkemizde toplam sabit internet abone sayısı nedir? BTK’nın en son yayınladığı, 2020 yılı ilk çeyrek raporuna bakalım;

Bu tablo özetle bize diyor ki, 2020 İlk çeyrek itibariyle evlere sabit internet miktarı şudur;

Yani Türkiye’de 2020 yılının ilk çeyreğinde toplam sabit abone sayısı 14,3 milyon. Bunun 3 milyonu şirketse, hanelere kalan rakam 11,3 milyondur.

11,3 ise 24,3 milyon evin ancak yüzde 47’sidir.

Şimdi biz fikrimizi söyleyelim.

Türkiye’deki hanelerin yüzde 91’inde değil, en fazla yüzde 47’sinde internet var.

Bu evlerin de kaçında 1-2-5 çocuk var bilmiyoruz. Ama 15 milyon öğrenci nüfusunun, 1 evde 1 çocuk desek bile en iyi ihtimalle yüzde 47’sinin evinde internet var diyebiliriz.

Neden mobil interneti saymıyoruz?

Peki neden TÜİK rakamı bu kadar farklı diyorsanız, açıklayalım. Bu rakamın içine mobil telefonlardan internete erişimi ekliyorlar. O rakamların da ne kadar doğru olduğu ayrı bir yazı konusu. Ama bu yazıda, neden biz mobil interneti öğrencilerin ders için kullanamayacağına bakalım;

Yukarıda verdiğimiz BTK tablosunda, 504 bini mobil bilgisayardan ve 62,4 milyonu mobil cepten internet olduğu belirtiliyor.

Bunları neden internetten saymıyoruz;

  1. Ara sıra, mailinizi ya da sosyal medyadaki mesajlarınızı kontrol etmek dışında, eğitim ya da iş için mobil internet kullanırsanız, kaç para ödersiniz bilginiz var mı?

Ben söyleyeyim; geçen 4 yılda 2 aylığına gittiğim tatillerde mobil internet kullanarak, maillerime ve sosyal medyaya bakmak dışında turk-internet.com sitesine haber girdim ya da girilmiş haberleri edit ederek onayladım. Film filan seyretmedim (öyle bir vaktim yoktu ve sadece güneşlenirken kitaba vakit ayırdım). Aşağı yukarı günlük 3-4 saatlik internet kullandım. Bunun karşılığında ödediğim faturalar -ki önceki yıllardan gelen daha ucuz paketlerim olduğu halde- 150+ TL oldu. 300 TL ödediğim ay da biliyorum. Evine sabit internet alamayan kaç tane aile bu mobil ücretleri eğitim için 7-8 ay üst üste ödeyebilir?

Kullanımı zaten BTK da raporluyor. Bakın sabit internet kullanıcısı ile mobil internet kullanıcısı ortalama kullanımları nasıl? Bu tabloya bakıp, öğrenci evinde ha sabit internet, ha mobil internet var, ikisi aynı şeydir diyebilir misiniz?

2020 ilk çeyrekte sabit abonenin kullanımı 138,6, mobil internet abonesinin kullanımı 7,6 Gbyte. Yani aradaki fark 18 kat. Mobil internet aboneliğini nasıl sabit internet ile birmiş gibi kabul edebilirizki?

  1. Kaldı ki, evinde sabit internet olmayan çocukların muhtemelen sadece babalarında internet var. Çünkü bu çocuklar digital uçurum dediğimiz gelir grubundaki ailelerde yaşıyor. Evde olsa olsa ancak babasının telefonunda internet var. Bu durumda interneti ancak gece kullanabilecek. Bunu “evinde internet var” diye kim sınıflandırıyor acaba? (Bu konudaki haberleri hatırlıyorsunuz)

Yukarıdaki tabloda, 8 bin dolar çevresindeki ortalama gelir ile nerede yer aldığımıza bakın. Bangladeş, Pakistan, Kenya vs. ile aynı düzeyde. Yüzde 91 hanede internet var diye hesaplayan kim ise utansın. Hem gelir düzeyi olarak, hem de internet fiyatlarının pahalılığı ile dijital uçurumun içindeyiz.

  1. Kaldı ki; BTK tablosunda yer alan 504 bini mobil bilgisayardan ve 62,4 milyonu mobil cepten internet sayısının da çoğu çift sayıma girer.

Benim 1 tablet ve 2 cep telefonum var. Şimdi beni 3 internet kullanıcısı olarak mı sayacaksınız. Bir de eşimin cep telefonunu, ilaveten evdeki sabit bağlantıyı sayarsanız, bizim evde 5 kullanıcı mı var?

Ya da bizim gibi olmasa da, çoğu modern çiftin sabit internet + 2 cep telefonu var. Bunları 3 kişi mi sayacağız?

  1. İnternet Kullanımı yüzde 79’muş. Peki Ama o zaman 15-64 yaş gurubundaki tüm insanlar internet mi Kullanıyor?

TÜİK internet kullanımı için de (en yukarıdaki tabloya bakarsanız) insanların ortalama yüzde 79’unun internet kullandığı veriliyor.

Yine TÜİK tablosuna bakalım; 2019 nüfus sayımını 83,2 milyon vermiş. Bu durumda;

83,2 milyon kişi x yüzde 79 = 65,7 milyon kişi internet kullanıyor demektir

İyi de, TÜİK tablosuna göre. 65+ ile 0-14 yaş arası yani interneti olmayan grubunda, toplam 27 milyon yani yüzde 32 insan var. Bunların bir kısmı kullansa, 15-64 yaş arasındaki tüm insanlar internet kullanıyor bile olsa, yüzde 79 rakamı tutmaz, yüzde 68-70 gibi bir rakam ancak olur. O da ne kadar doğru olur acaba?

Yani hem hane sayısı, hem de kullanıcı insan sayısı yanlış. Hane sayısı yüzde 100 şişirmece, kullanıcı sayısı da en az yüzde 15 belki biraz daha fazla şişirilmiş durumda.

Neden şişiriyorlar?

Telekom sektörü 1980’lerde atağa geçti. 1990’larda siyasete bulaştığı için yavaşladı ama 2002 sonrasında AKP iktidarı ve Binali Yıldırım’ın Ulaştırma Bakanlığı döneminde duraklama ve hatta gerileme dönemine girdi. Her ne kadar cafcaflı rakamlar olsa da, herkes elinde ne olduğunu biliyor, farkında.

AKP bunu önceleri muhtemelen Türk Telekom‘a gelen parayı yatırıma yönlendirmemek için yaptı. Zaten özelleştirme sözleşmesine göre Oger Telekom (OTAŞ) firmasının ne kadar yatırım garantisi verdiğini siyasiler, gazeteciler ve ilgili insanlar defalarca sordu ama cevap verilmedi, ticari sır olduğu söylendi. Oysa Türk Telekom halkın vergileri ve ödemeleri ile gelişmiş bir firmaydı. Halkın öğrenme hakkı vardı.

Ama daha sonra Gezi Parkı, 17/25 aralık filan gelince, AKP interneti geliştirmenin aleyhlerine çalışacağını, yani sansürlemenin daha iyi olacağını farkettiler. Bunu sosyal medya düzenlemeleri sırasında yazdığımız dijital nesiller yazısında da anlattık[2]. Medyayı kontrole alan AKP, interneti kontrole alamayacağı için gelişmesini engelliyor. Dolayısıyla son 10 yıldır internete yatırım yapılmıyor. Olması gerekenin 10’da bir altyapı ile sürünüyoruz.

Dolayısıyla 4.5G mi, 5G mi? Güldürmeyin beni!

Şu anda ülkenin ortalama hızı henüz 3G’ye ulaşmış değil.

Yeni referans teklifler onaylanırsa, internet ve sesli arama 5-6 kat zamlanır, tekel durum son halini alır

Önümüzdeki günlerde bugünleri de mumla arayacağımızı farkedin. Çünkü BTK’ya sunulan yeni “referans teklifler” yani küçük operatörlerin, büyüklerin altyapısını kullanma tarifeleri (ki serbestleşmenin şartlarındandır) bugünün 5-6 katı şeklinde. Bunun anlamı bu tarifeler geçerse, şu anda kullandığımız internet ve telefon ücretleri 5-6 kata çıkacak. Zamanla da küçük operatörler yok olacak ve tekel durumları güçlenecek olan 3 büyük operatör ne istiyorsa onu fiyat olarak önümüze koyacak (bu tarifeleri ayrıca inceleyen bir haber yapıyoruz).

Devletin görevi, eğitim hakkını sağlama almak

Bir zamanlar ortaokulda okuduğumuz Yurttaşlık Bilgisi dersinden de hatırlayın– devlet vatandaşı için vardır. Onun “sağlığı”, “eğitimi”, “güvenliği”, “iş güvenliği” en birinci görevidir.

Bu nedenle eğitim konusunda çok acil önlem alınmalı ve 1,5 milyon ya da 5 milyon çocuğa internetin ücretsiz verilmesi ve bilgisayar temin edilmesi sağlanmalıdır. Aksi durum, eğitimde fırsat eşitsizliği ve eğitim hakkının ihlali anlamına gelecektir. Devlet bunları sağlamak için vardır.

Geçen hafta, korona sonrası eğitimin durumunu ve bu konuyu yetkililer ile konuştuk. Av. Gökhan Candoğan bize eğitim hakkını, Eğitim Sen’den Özgür Bozdoğan, mevcut eğitimin durumunu, Yeditepe Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölüm Başkanı Doç. Dr. Yelkin Diker Coşkun ise eğitimde olması gerekenleri anlattı. Bu videoyu da dinlemenizi öneririm.

(Bu yazı ilk kez T24’te yayımlanmıştır.)

More in Dış Köşe

Dış Köşe

Her saat başı bir vatandaşımız Covid-19’dan ölüyor – Sedat Ergin

Bu konudaki son yazılarımdan biri 5 Ağustos tarihliydi ve ‘Yoğun bakımdaki hasta sayısı neden açıklanmıyor?’ başlığını taşıyordu. Yazı, Sağlık Bakanlığı’nın temmuz ayı sonunda hastanede yoğun bakımda tutulanlar ile entübe edilen hastaların sayılarını açıklamaktan vazgeçip, bunun yerine ‘ağır hasta’ sayısını paylaşmaya başlamasının kamuoyu açısından bir güven meselesi yarattığını konu alıyordu.

Bir sonraki gün, 6 Ağustos’ta çıkan ‘Covid-19 vakalarında resmi rakamlar örtüşmeyince’ başlıklı yazım ise açık kaynaklara yansıyan vaka sayılarındaki artışlar ile Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı veriler arasındaki çelişkileri işliyordu. Bir ilin valisi tarafından beyan edilen günlük vaka sayısının, bakanlığın bu ilin bulunduğu bölge ile ilgili duyurduğu vaka toplamından fazla olması gibi durumlar, kaçınılmaz olarak bir inandırıcılık sorununa neden oluyordu. Burada izaha muhtaç bir durum vardı ve sahadan gelen bilgilerle resmi açıklamalar arasındaki makas giderek açılmaktaydı.

Sonuçta bir süre bu dosyayı uzaktan izlemeyi tercih ettim. Ancak bakanlığın açıkladığı son rakamlarda günlük vakalar 1500 eşiğini geçince yeni bir değerlendirme yapmaktan kendimi alıkoyamadım. Çekinceyle yaklaştığım son veriler bile aslında salgının yeniden çok tehlikeli bir aşamaya geçtiğini teyit etmeye yeterli.

1500 eşiği en son ne zaman geçilmişti?

Sağlık Bakanlığı, önceki akşam günlük vaka sayısını 1502 olarak duyurdu. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın her akşam açıkladığı günlük verileri işlediğim Excel dosyasında en son ne zaman bu rakama yakın bir değer kaydedilmiş diye baktığımda şöyle bir tabloyla karşılaştım.

Geçen mart ayının son haftasında, yani salgının tırmanma döneminde olduğu bir sırada 1500 eşiği ilk kez geçiliyor. Nisan ayında günlük vakalarda 4 binli sayılara çıkıldıktan  sonra başlayan salgının düşüş döneminde 9 Mayıs’ta 1546 rakamı kayda geçiyor.

Vakalar 1000 eşiğinin altına indikten sonra haziran ayındaki dalgalanmada bir kez daha 1500’ün üstüne çıkıyor. 15 Haziran’da 1592 rakamı görülüyor. Bunu izleyen günlerde yeniden düşüş eğrisi başlıyor, 900’lü rakamlara kadar iniliyor. Ve ağustos ayında girilen tırmanmayla birlikte önceki gün 1500 eşiğinin geçilmesi yeterince uyarıcı olmalıdır.

Yoğun bakımdaki hasta sayısı azalmayınca…

Tabii hastanelerde yoğun bakımda tutulan Covid-19 hastaları ile entübe edilenlerin sayılarının 29 Temmuz’dan bu yana açıklanmıyor olması, bu iki gösterge üzerinden geriye doğru bir karşılaştırma yapabilme imkânından bizi yoksun bırakıyor.

Sağlık Bakanlığı’nın verileri, yoğun bakımdaki hasta sayısının haziran ayı başında en düşük olan 591 sayısını görmesinden sonra yeniden düzenli bir şekilde yükseldiğini gösteriyordu.

Özellikle temmuz ayı başında son derece kafa karıştırıcı bir durum ortaya çıktı. Günlük vakalar düşüş seyrine girerken, yoğun bakımdaki hastaların sayısı artış çizgisini sürdürdü. Vakalar azalırken yoğun bakımdaki hasta sayısı nasıl artabilirdi? Daha sınırlı olmakla birlikte entübe edilen hasta sayısı da artıyordu.

Yoğun bakımdaki hasta sayısının 1280’e ulaştığı 28 Temmuz günü, yani haziran ayı başına kıyasla iki katına çıktığı noktada Sağlık Bakanlığı bu veriyi açıklamayı kesti. Benzer şekilde entübe edilen hasta sayısının açıklanması da durduruldu.

Açıklanması askıya alınan her iki gösterge de Türkiye’nin süratle mayıs ayı tablosuna dönmekte olduğuna işaret ediyordu.

Ağır hasta sayılarındaki artış yönelişi

Bakanlık bu iki veriyi kamuoyuyla paylaşmayı kestiği noktada yeni bir gösterge açıklamaya başladı: ‘Ağır hasta sayısı’… İlk açıklandığı 29 Temmuz tarihinde bu durumdaki hastaların sayısı 542 olarak duyuruldu.

Geçen süre içinde, yani bir ay zarfında bu göstergenin nasıl bir seyir izlediği sorusuna bakarsak… 29 Temmuz’da 542 olan bu sayı, yaklaşık bir ay zarfında sürekli bir artış eğrisi çizerek önceki gün itibarıyla 811’e vardı.

Bir başka deyişle, bakanlığın salgının şiddet derecesini okumamıza yardımcı olan bu yeni verisinde bir ayda yüzde 50 oranında bir artış söz konusu. Ağır vakalarda bir ay içinde yaşanan bu artış, her bakımdan çok kaygı verici bir tabloyu dikkatimize getiriyor.

Yeni vakalar iyileşenlerden fazla 

Aslında salgının girdiği tehlikeli tırmanışı göstermek bakımından başka verileri de kıyaslayabiliriz. Günlük yeni vaka ile iyileşenlerin sayısı arasındaki fark bunlardan biridir. Yoğun bakım sayısının en son açıklandığı 28 Temmuz günü iyileşenlerin sayısı 1092, vaka sayısı ise 963’tü. Arada 129 gibi bir fark vardı. İyileşenler çoğunluktaydı.

İlginçtir ki aynı haftanın sonuna doğru bir kırılma yaşandı ve uzun bir süre sonra ilk kez günlük yeni vakalar iyileşenlerin sayısını geçmeye başladı. Aradaki fark başlangıçta çok küçüktü. Ardından makas giderek büyümeye başladı. Önceki gün iyileşenlerin sayısı 887 görünürken, vaka sayısı 1502’ye yükselmişti. Kontrol altına alınamadığı takdirde günlük bazda yeni vakaların iyileşenleri katlayacağı bir orana doğru süratle yol alıyoruz.

Aktif vaka toplamına bakınca

Salgının seyrini aktif vaka toplamı üzerinden de okumaya çalışabiliriz. Bu sayıyı başından itibaren kaydedilen vaka toplamından iyileşenler ile vefat edenlerin toplamını çıkararak buluyoruz. Önceki gün vaka toplamı 261 bin 194, iyileşenlerin toplamı 238 bin 795, vefat edenlerin toplamı ise 6 bin 163’tü. Çıkarma işlemini yaptığımızda 16 bin 236 sayısını buluyoruz. Buna karşılık aktif vaka sayısı 28 Temmuz’da 10 bin 776’dı. Bir ay içinde yine yüzde 50 dolayında bir artış söz konusu.

Başta belirttiğim gibi, bakanlık rakamlarıyla ilgili çekincelerimi koruyorum. Ancak bu haliyle de açıklanan rakamlar salgının korkutucu bir seyre girmekte olduğu konusunda tehlike çanlarını çalıyor. Bir şeyler yapılması gerekiyor. Aksi takdirde bütün ülkeyi çok sıkıntılı bir sonbahar bekliyor.

Önceki gün 24 vatandaşımız öldü. Geçen her saatte bir vatandaşımız hayata gözlerini kapıyor. Farkında mıyız?

(Bu yazı ilk kez Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanmıştır.)

More in Dış Köşe

News

The future of the planet is not yet determined – Elijah McKenzie Jackson

Last year in October 2019, environmental/human rights activists, scientists, anthropologists and indigenous forest defenders gathered alongside the Xingu River, in the Amazon Rainforest. Scheduled to discuss the safeguarding and preservation of the significant ecosystem which produces 20% of our planet’s oxygen each year. The protection of the Amazon forest. This assembly of innovative individuals was known as The Amazon Centre of the World meeting.

Ahead of my trip into the Amazon Rainforest, I was oblivious that this meeting was going to leave such a massive imprint on my life and completely change the way I view the western world and opened my eyes to the extremes people take to gain economic wealth. I had predetermined ideas of what I would learn, what I would do and the impact the trip would create in my personal life plus the impact in the school strike for climate movement. I thought it was going to be a trip where I would experience a different culture, far different to my own. Where we would share food and places to sleep, almost like an exchange of lifestyle. To learn from a different perspective; where I would get an insight into how the indigenous communities viewed the climate crisis and what their solutions would be. And finally to learn and raise awareness about how climate equity and social justice are so dependent on one another.

People often view climate justice to be sourly focused on environmental mistreatment and respect, however the term ‘climate justice’ includes the acknowledgment and liberation of people currently in the front lines of climate impact: Developing countries and unrepresented communities like the indigenous population. Communities as such are currently facing fatal effects of the climate emergency which directly impacts the places they live and the resources they need to survive. This is not usually represented in the media, so for our movement this systematic misconduct has paramount importance.

Arriving at Middle Earth

During the meeting

I felt apprehensive before the endeavour. I was 15 at the time and still studying towards my final GCSE exams, previously the feeling of underestimation and judgment from my peers and adults chipped away at my confidence and self-worth because of the traditional idea that children should been seen and not heard. The thought that people were not only ready to listen to such a young voice but people wanted to hear what I had to say was a serial experience within self.

It can be very easy for people who follow the western culture to visit marginalised communities with the mind-set of a gracious action of charity they would be giving. I believe if people enter situations with this narrative, it eliminates opportunities for educational exchanges of knowledge and also impacts the fundamental equality of a human to human connection. The main principle of the trip went completely against this idea: it was not focused on shallow media stunts to make western people look elite, humble and giving. It was an equal educational learning experience where everyone was given an opportunity to exchange experiences, create lifelong alliances and put our powers together to strategies for real change. I believe people in the UK didn’t understand this before I left. That misunderstanding of the basic idea and principle of the gathering really escalated the backlash of my attendance.

People believed the trip was intruding into the cultures of others without invitation whilst creating a power imbalance against the communities. Therefore furthering the idea of colonialism. Although this was of course not the case, heading into the experience; I was cautious of this concern. My intentions were as explained however the perception of my actions were far from my control.

Arriving in Brazil alone was contrasting to London, England. Firstly the heat was completely dissimilar to any English summer day, yet alone British autumn weather (which was the season the meeting was scheduled). I then arrived in the city of Altamira, in the Amazon, which was the closest city to the location of the assembly: a particular area called ‘Middle Earth’ which is pinpointed along the Xingu River.

The moisture in the air immediately became very apparent to me, this was parallel to what people told me beforehand about the high levels of humidity. A moment which shall never leave my mind was when I first saw the colour and masses of vegetation. The rainforest is something which I wished to see all my life, something which little kids across the globe dream to see one day. I was greatly astonished about how green and rich the trees and plants were.

The next step of the trip was to travel with 30 of the other participants deeper into the Amazon Rainforest to all gather at the set destination; to then commence the 2 day conference. The voyage approximately took 3 days including side educational exchanges and rest in different communities located along the Xingu River. All the food we ate was locally sourced and grown by the villages and communities around the area we were. Additionally, each community we stayed at, another participant would join from that community; building our group as time went on.

Elijah and Anita are on the boat

Elijah and Anita are on the boat

Throughout my journey to Middle Earth, I sensed many cultural clashes to my daily routine in London. Firstly the means of travelling was unique to me; we mainly travelled on water via motor boat or handcrafted log boats paired with beautiful wooden paddles.

No one describes the noises that are heard when in real nature. I could hear monkeys, crashing water, branches and leaves hitting against each other. No vehicles or sirens, no advertisements or store music. I could only sense the noise of purity and life.

The water was rich in nature: water snakes, tropical fish and alligators swimming around us. Commonly that would be unsettled and scary. However, following the feelings of community members who we were travelling with, I shortly realised that cars and modern technology are much more hazardous than life in the river. And that fear would be irrational compared to my everyday life in a capital city.

From admiration to the desire to protect

I remember a plethora of images and situations which happened while travelling. The first night sleeping in a hammock was surprisingly comfortable. I tried manioc for the first time, again surprisingly appetizing considering I am an over-particular eater. Manioc is the equivalent to the western potato, it is a root vegetable which is used and processed in countless ways. To bath, we had the option to use a shower in the community which used filtered rain/river water or wash in the river which was more commonly used. One of my personal goals during this expedition was to engulf myself in, and learn about, the culture/lifestyle of traditional communities. I decided to wash in the river with most of the other participants excluding a few. Shockingly I found it very soothing and relaxing; the water’s temperature was warm with no debris in its flow.

Slowly the surroundings of the forest became familiar to me over the days of travelling. So when we arrived at Middle Earth, my attention switched from admiring the wilderness to becoming more eager to gain knowledge on the strides taken by individuals in the group to fight for preservation of the Amazon Rainforest and the rights of the people defending it. The Amazon Centre of the World meeting participants were all inspirational and powerful people who stood up for human/environmental justice. So I was in the ideal place to learn about the history of resistance against western corporations and corrupt farmers who harmed the natural world and chose profit over the protection of traditional people. I connected with many local participants during our travels deeper into the forest (through a translator most of the time due to language barriers). I connected with two people particularly during our travel. The assembly was a great time to open up my struggles and experiences and for them to do the same.

Elijah and Socrro

Maria do Socorro Silva belongs to a community known as the Quilombolas. The Quilombolas are a group of descendants of run-away African slaves whom arrived in Brazil in the 17th century. To escape capture and keep concealment, the group decided to trek deep into the Amazon Rainforest where only indigenous were homed. From then on, their people have been rebelling against human and environmental injustice. Socorro first approached me at the beginning of the trip, she touched my hair and asked me in Portuguese: “Do you drink a lot of milk?” while stroking my head. (At the time my hair was platinum blonde/white so she thought it was that colour due to my diet instead of hair dye) We both were laughing and from then on we both were connected.

When we made our first stop just after our departure to Middle Earth, we broke our journey by visiting and rewilded rejected and uninhabited land which was previously used for cow grazing. The practice and technique we followed was developed hundreds of years ago by forest defenders. The technique was to not only plant diverse tree seeds; but to grow a variety of other planets amongst the trees. For example beans and sunflower seeds. This ensures that any ant or other animal which would usually eat growing trees would chew and ingest the other growing planets instead. The other plants act as a defence layer to give the infant trees a greater period of time to grow strong and tall until they do not need any more protection from intruders (apart from humans) Once the eaten plants die, they compost and enrich the soil.

This experience I shared with Socorro, she demonstrated how to scatter the seeds and then we held a tight grip to each other’s hands while we distributed seeds throughout the land in unison. At this point, I believe we both gained each other’s trust and I felt that she accepted and welcomed me into her ‘world’. It was more than that though, it wasn’t just an acceptance or welcome into her life, but it was a common felt bond where we both understood that we were allies and were fighting for the same goal: To save the Amazon Rainforest. Looking back on this time, it was even more important than I acknowledged at the time.

During the assembly in Middle Earth, Socorro unveiled some harrowing truths about her upbringing. “My body was given to the white men when I was younger.” A mining company came into her village and decided to ‘set up camp’ and completely destroyed the environment around her, leaving her young self, stripped of all she knew and loved. Her Uncle profited from these people however he gave his principles in return. Socorro then went on to tell us about her life in the present day: Her people are battling cancer due to mining waste which had been dumped into the river where her village is located. They can no longer sell their agricultural goods in exchange for money to put towards education and necessities. Why? Because the same water which has poised them, has poisoned her people’s food and water.

The Quilombolas have not expected defeat though. Maria do Socorro Silva is now leading a rebellion against the Norwegian mining company who has polluted her peoples’ waters and killed many animals and humans. There is only one common denominator in Socorro’s pain… white men. All the torment, grief and suffering Socorro has faced during her lifetime has been caused by ‘my people’. The very country I live in and the very continent I travel around spending my money is funding the destruction, of not only the environment, but people’s lives. Stripping childhoods, land and fundamental means to live. Above all of this, Maria do Socorro Silva still welcomed me into her life with open arms, no hatred, sorrow or resentment. Only love and peace.

Although it is very uncommon that the media covers indigenous mistreatment; there are numerus articles, sources and accounts repeating stories similar to Maria do Socorro Silva’s trials. Western land invaders treat indigenous people as toys and view them as objects, nothing more. The dehumanisation of any individual or group of people has never been tolerated however from this meeting, we have something new… An international alliance. We will now fight hand in hand to put a stop to the genocide of the forest protectors.

‘The river is their existence’

Another person who has truly changed my life is called Yakawilu Juruna (commonly known as Anita Yudjas) Anita lives in the village called TI Paquiçanba in the vouta grid of the Xingu, in the region of Altamira Pará. Her age is similar to mine, 18 years old, in education, learning language and fighting for climate justice. We however live polar lives at first glance. Anita is not learning a modern language for a grade at school. Instead her quest is to relearn her people’s native, original word to then reiterate and teach future generations of her people. This is principle to many communities in the forest. Language gages identity to one’s specific faction. Language gives a person identity. Yudja ancestors have suffered greatly due to western invasion on land and mistreatment of people.

Anita’s community is a fishing community and can easily navigate the Xingu River. The river is their existence. No river, no life. In the Xingu River her community bath, fish and drink.

She crossed the river with friends and family daily for fun when she was growing up. Always riding a hand–crafted canoe. However… After 13 years this all changed she expressed to me through a translator. A dam called Belo Monte was built in her region dismantling all structures of her people’s way of life. Take what you need and respect everything as if it is living… because it is.

The Xingu River changed, the fish supply changed, the water purity changed; and my life changed.

‘The river is dying’

In the year 2020, the Xingu River is very toxic, her people are now (for the first time) ineffectual to navigate as usual. Fish are dying. All for the money made by Belo Monte Hydroelectric Dam. Belo Monte Dam is the fourth biggest dam in the world (by installed capacity) and claims to have followed presages and guidelines set by Brazilian government to mitigate the environmental damage and abide by human right policies (according to an article written by Elaine Brum in Atmos magazine.)

“Today when I bathe in the river my skin gets rashes. When I open my eyes in the water they get very hot and burn. Not to mention the water temperature has increased drastically. The river is dying. Me, and everyone who lives in my community have witnessed the river that has always been so beautiful, so full of life, transform to today… where it is toxic and harmful, where it is dead!” This is not the end of the wrecking of her region: A mining company from Canada, Called Belo Sun, announced they would be planning a mine directly alongside Anita Yudja’s community. Toxic chemicals like mercury are bound to be leaked into her waters and poisoning her people with cancer, leading the Yudjas down the same path as the Quilombolas health wise.


I heard this from Anita during the end of our trip; before-hand we became best friends. We sat together on the coach at set-off when the journey was new. On the first night of arrival she made skin ink out of a special seed and painted my body like hers with traditional meaningful patterns and symbols. The main symbol used represented the turtle shell. I discovered through Anita this was because the turtle represents power in resistance. A passive and peaceful creature with a strong exterior to protect from predators. This was a symbol of The Amazon Centre of the World meeting to her. We all gathered in harmony (with respect for each other and the environment) to discuss how to dismantle the racist, money obsessed world we are currently living in; to finally prioritize the environment and people over economic business growth. Aggression and violence was (and still is) the opposite of strategies and tactics we use to create real change. Just like the turtle. I still wear that pattern around my wrist on a traditional bracelet her people gave me during the trip to remind myself what really matters on this earth.

Strength is about love and values

Language was no barrier, Anita and I did not share common spoken word however that did not prevent us from communicating. The translator could not shadow us the whole journey; we took matters into our own hands and started to make our own gestures and draw in the dirt on the ground, carve images in the sand and make sounds/facial expressions to convey our wanted messages. I believe that this made our relationship even more special. We subconsciously created our own little language, made just for us to understand with inside jokes added as time went on. Our lives, battles and experiences couldn’t be more opposite; nonetheless we are actually very similar. We are both teenagers trying to figure out who we are, we both take selfies, listen to the same music and want the world to change for the better.

In hindsight, mine and Anita’s path should have never crossed in the way they did. I should have never needed to travel deep into the Amazon Jungle for a meeting about the dying earth, Anita should have never needed to enter into a group of innovatives trying to save the future. This meeting was and still is the last resort to save the world; which means humanity in previous history has failed.

I often miss the atmosphere and connections I felt during the meeting and voyage. I truly long to feel the hope I felt when we were all dancing around a campfire singing traditional protest songs holding hands. I do however get reminded of the phrase ‘power in resistance’ when looking at my wrist and then remember that no matter where any of the participants are located, no matter how far we are physically, we are all living for the same shared goal. Climate justice. And that this is only the beginning of something much bigger.

From all of this, I have learnt that strength isn’t about economic status or power. Strength is about love and values; morals which hold you high and pure. The love everyone had for one another and the living planet is something that can never be manufactured in western systems. The passion and connection holding the trip together despite many differences speaks volumes. The future of the planet is not yet determined and there is still hope left. The future of Earth was this meeting.

More in News

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İnsan değişirse her şey değişir – Seda Arıcıoğlu

Son on gündür Ulupınar’daki çınarları ve su kaynağımızı korumak için nöbetteyiz. Bir arada, dayanışmayla, kimseyi yermeden, hiçbir şeye kızmadan, biricik dostumuzu sever gibi özenle ağaçları korumak: Kalbimizde taşıdığımız dilek, eylemlerimizi kendisiyle hizaladığımız zarif niyet budur. 

Burada yaşayan bir “sonradanköylü” olarak deneyimlerimi kısaca paylaşıyorum.

Duası güçlü biri arkamdan su dökmüş gibi 23 sene boyunca her sene geldim Çıralı’ya. Son üç yıldır da burada yaşıyorum.

Buraya geldim çünkü kendi içimde derine gitmek, şehrin kalabalığına karışıp kaybolan parçalarımla iletişime geçmeyi umuyordum.

Şifa sanatlarıyla ilgileniyorum ben. İşim bu; beni daimi öğrenciliğe davet eden bir hayat seçtim ve öğretmenlerin öğretmenine, en zeki ve bilge olana; doğaya yakın olmaya ihtiyacım vardı.

Buraya geldim çünkü bu bölgenin kadim öğretilerde söz edilen ‘güç noktaları’ndan biri olduğunu seziyordum.

Bakın neden:

Çıralı burası; yani sırtını yasladığı dağda Chimera’yı saklayan, sonsuz ateşin evi. Burayı benim gibi düzenli ziyaret edenlerle, ‘başka türlü bir yer’ diye tanımlayan ama nesi başka bilmeyenler kadar karanlık bulanlar da var. Herkes haklı hissinde. Zor olabilir ateş. Fazla yaklaşırsan yanar, uzağında üşürsün. Nasıl yanacak? Nasıl canlı kalacak? Ne zaman sönecek? Söndüremeyeceğin ateşi neden yakmamalısın? Öğrenirken sabır, alçak gönüllük ve hürmet talep eden, hassas dengelere tabi bir elementtir ateş. “Gel!” der, “Karanlığını içime at, yanacaksın evet, ama ışık olarak doğacaksın yeniden.”

Çıralı’nın arkasını yüce Tahtalı Dağı kollar. Köyün her noktasından görünen, saçı ak, bilge toprak. Bağrında yürüyoruz mevsimlerden mevsimlere, kollarında dalıyoruz uykuya. Tahtalı’ya bakıp hizalanıyoruz. Bize nasıl durmamız gerektiğini hatırlatıyor sarsılmaz mevcudiyetiyle. Etrafında dolaşan kara bulutları, ak bulutları, yüzünü ısıtan güneşle sırtını üşüten soğuğu aynı şefkatli kayıtsızlıkla izleyen, her şeye rağmen neyse o olan; Dağ olan Tahtalı.

Çıralı’nın üzerinde, Ulupınar uğuldar… Adı üzerinde ulu pınar. Tahtalı’nın karlı başından akarak derinlere karışan sular burada yeniden yer yüzüne kavuşur. Tatlı, şifalı su. Akmayı, yıkamayı, önüne çıkan engelleri yumuşacık ve kesin bir kararlılıkla aşmayı, devam etmeyi öğretir: Ummana, aşka kavuşmaktan vazgeçmemeyi öğütlemez; nasıl yapıldığını gösterir.

Elden başkası gelmiyorsa hazmetmeyi, affetmeyi, gözden kaybolmuşken bile akışa devam etmeyi derinlerde, ondan öğrenebilirsiniz.

Ve hemen yanı başında Çıralı’nın, Olympos var. Mitolojik Tanrıların “yerimiz burasıdır” dedikleri ve buralarda dört mevsim geçirenlerin er geç anlayacağı üzere hala terk etmedikleri eski şehir. Kupkuru gecelerde uzaklarında çakan şimşeklerle mora- yeşile -beyaza boyanan gece semaları, Musa Dağı’na çarpıp geri gelen, daireler ve kareler ve envai çeşit geometrik şekil çizerek tepemizde dolaşan tekinsiz rüzgarı, saklambaç oynamayı seven muzip pusu ve “her şey yolunda, sakin ol” diyen serin deniziyle burası insana gezegende yaşadığını anımsatır. “Hah!” dersiniz, “Gelir mi diye beklediğimiz uzaylıların ta kendisiyiz!”

Ağaçlar çağırdı, biz duyduk

İşte budur buraların büyüsü. Şifalandıran, dönüştüren bir vaha burası.

Bu bilgiyi içselleştiren kimse şaşırmayacaktır; kalbi yeterince sessiz olan herkes buradaki ateşi, ağaçları, denizi, suyu ve rüzgarı konuşurken duyabilir.

Ben ve dostlarım bu yörenin sakinleriyiz. Burada yeterince uzun kalmaktan mütevellit, ağaçlar çağırdığında duyduk onları.

Son on gündür Ulupınar’da çınar ağaçlarını korumak için nöbetteyiz. Bekleyen değil eyleyen bir nöbet bu; evinde tek başına inzivada olanları, kendi işinde gücünde meşgul ve vakti dar olanları, pekmezini kaynatanları, sabah beşte bostanını sulayanları rutinlerinden tereyağından kıl çeker gibi sıyırarak kendi etrafına topladı ağaçlar.

Bunu nereden mi biliyorum?

Kendimden. Ben aktivist falan değilim. Hatta dışarıdan bakan biri aktif bile olmadığıma yemin edecektir. Bisikletle gidemeyeceğim hiçbir yere gitmediğim, bahçeyi sulamayacaksam, çapa yapmayacaksam veya tohumu toprağa kavuşturma zamanı değilse evden pek çıkmadığım, içeri- içeri- içeri yol aldığım basit bir hayatım var: Neren bozuk bul, tamir et, olmuyorsa yık yeniden yap. İşim bu; lazım değilsem evimdeyim.

Ama lazım olduk. Ağaç çağırdı.

Önce Ali Ekber’i çağırdı. 9 Ağustos gecesi motoruyla Kemer – Kumluca karayolunda seyahat eden Ali Ekber, Ulupınar mevkiinden geçerken su kaynağının hemen yanındaki bir çınar ağacının etrafında kalabalık olduğunu fark etmiş. Buralarda yol inşaatı olduğundan, normalde yol kenarında rastlanmayacak insan kümelerine alıştık, Ali Ekber de bu nedenle devam etmiş yola. Etmiş etmesine de motorunun üzerindeki bedeni geçip gitmiş ama kalbi geçip gidememiş ağacın yanından. Bir 40 kilometre yol aldıktan sonra ‘İçimde Çınar’ın sesini duydum’ diye anlattı yaşadıklarını Ali Ekber: “Beni çağırıyordu. Yardım istiyordu.”

Bazı çağrılara kayıtsız kalınamıyor. Onca yolu geri dönmüş ve ağacın yanına vardığında gerçekten de kesilmek üzere olduğunu görmüş. Kendisi gibi havayı koklaya koklaya motorla seyahat etmeyi seven arkadaşlarını çağırmış yardıma ve motorlarıyla etrafını sararak kurtarmışlar ağacı cellatlarının elinden. Kendilerine verilen görevi yerine getirmek isteyen insanlara cellat demekte hoşuma gitmeyen bir şeyler var. Ama olan bu, affetsinler.

Sonra bize geldi sıra. Ağacın karşısında atölyeleri bulunan dostlarımız olaydan haberdar olup bizimle paylaştılar durumu.

Sessizce yas tutma değil, çınarlarla bir olma zamanı

Doğrusunu isterseniz haberi duyduğumda gözümün önüne gelen ilk şey sonbahar ışığında parlayan sarı yaprakları oldu ağaçların. Ve sonra derin bir yas hissiyle gözümden bir damla yaş aktı, belki de akamadı. İçimde “Yeter!” diye isyan eden bildik sesi duydum yine. Talan edilirken tarih, yanarken orman, dikilirken yeşilin göbeğine bina, sular altında kalırken daha göremediğim vaha; hep aynı ses duyduğum: Çığlığı bir işe yaramayan, sadece kendi kalbimi yaralayan…

Şimdi de bir işe yaramayacaktı bu isyan. Bu fikre bininci kez alışmaya çalışıyordum.

Fakat çoktan bir mesaj grubuna eklenmiştim. Ertesi gün buluştuk ağacın altında.

Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Herkes biliyordu sanki ne yapması gerektiğini. Bunun da tek bir nedeni var aslında. O kadar çok seviyoruz ki o ağaçları başka hiçbir yerde değil dikkatimiz. İşi gücü, uyumayı bıraktık. Tüm mevcudiyetimizle; yani zamanımız, enerjimiz, niyetimiz ve odağımızla bu ağaçlara bu sefer de biz yardım edelim diliyoruz.

Böyle güçlü bir niyet aktive olunca da doğada gözlemlenen o kendiliğindenlik halinin parfümü yayılıyor yaptığımız her şeyden.

İlham dans ediyor aramızda. Uyku kendini uyandırıyor rüyalarımızda.

Nasıl biliyor musunuz? Dallarına dilekler bağladığımız ağaç, kendi dileğinin tohumlarını saçıyor kalplerimize adeta. 

Çınarın iradesiyle oluyor ne oluyorsa. Onun yönlendirmesiyle. Onun, hayatı her şeyin üzerinde tutan, güçlü ve esnek iradesiyle akıyor bu dayanışma.

“Bizim köyde birlik yok” diye biliyorduk. Yanılmışız, beş dakikada değişirmiş bütün işler. Denize koşmak üzere yumurtalarını çatlatacakları sabahlar çok yakınken yuvalarının üzerinden geçen ciplerin altında ezilen carettalar için, yollarda telef olan kedilerimiz köpeklerimiz için, bir zamanlar bizden temiz olan denizde yüzen sonsuz poşetler için evlerimizde tek başımıza, sessizce yas tutmaktan daha fazlasını yapabileceğimizi görmemize vesile oldu ağaçlar.

Çınarların duası olacakları değilse bile bizi değiştirdi.

Herkes kapısının önünü temiz tutsa, “benim değil” demeden gördüğü çöpü atsa dünyanın  özlemini duyduğumuz ferah nefese kavuşabileceğini gördük işte.

İnsan değişirse, her şey değişebilir. Ben iyileşirsem, herkes iyileşir.

Umut dediğimiz zihinde kümelenen iyi dilekler değilmiş, harekete geçmiş bir niyetmiş. Bunu anladık.

İmza kampanyamıza destek vermek için https://www.change.org/cinarlargenislesin-yollardegil

Son durum: Ulupınar ve etrafındaki çınarların yaşları 150-800 arasında. Tarım Orman İş Sendikası Denetleme Kurulu Başkanı, Orman Yüksek Mühendisi Dr. Mehmet Ali Başaran’ın hazırladığı rapora dayanarak bölgedeki ağaçların anıt ağaç olarak korunması için gerekli makamlara başvuruda bulunduk. Sonucu bekliyoruz. Nöbet ve kampanya devam ediyor.

Cumartesi günleri saat 15:00’te çınarların altında minik konserler düzenliyoruz. Sosyal mesafe kurallarına sıkı sıkı uyduğumuz buluşmalara maskeniz ve müzik aletlerinizle gelip çınarlara destek olabilirsiniz. 

 

More in Hafta Sonu

Hafta Sonuİklim KriziKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Gezegenin geleceği henüz belirlenmedi, hala umut var’ – Elijah McKenzie-Jackson

Geçtiğimiz yıl ekim ayında çevre ve insan hakları aktivistleri, bilim insanları, antropologlar ve yerel orman savunucuları Amazon Yağmur Ormanları’ndaki Xingu Nehri civarında bir araya geldiler. Toplantı, her yıl gezegenimizdeki oksijenin %20’sini üreten önemli ekosistemimizin korunması ve güvenliğini tartışmak üzere organize edilmişti. Yenilikçi bireylerden oluşan bu meclis, “Dünyanın Amazon Merkezi” ismiyle tanınmaktaydı.

Amazon Yağmur Ormanları’na uzanan yolculuğumun öncesinde bu toplantının hayatımda bu derece büyük bir iz bırakacağından, Batı dünyasına yönelik algımı tümüyle değiştireceğinden ve insanlığın ekonomik kalkınma uğruna gerçekleştirdiği aşırılıklara karşı gözlerimi açacağından habersizdim. Aklımda ne öğreneceğime, ne yapacağıma ve bu seyahatin kişisel hayatımda yaratacağı etkiye ek olarak, okulumdaki iklim hareketine sağlayacağı katkıya dair önceden belirlenmiş fikirler mevcuttu. Yemeğimizi ve yatağımızı paylaşacağımız; yetiştiğimden çok daha farklı bir kültürü deneyimleyeceğim bir yer; ki bu neredeyse bir hayat tarzı değişikliği anlamına geliyordu. Ayrıca, yerel halkın iklim krizini ve muhtemel çözümlerini nasıl değerlendirdiğine dair farklı yaklaşımlar hakkında bilgi edinecektim ve son olarak iklim ve sosyal adaletin her birey için ne kadar farklı görünümlere bürünebildiğine dair farkındalık kazanacaktım.

İnsanlar iklim adaletini çoğunlukla çevreye yönelik yanlış hareketler ve saygıyla ilişkilendiriyor; ancak “iklim adaleti” kavramı şu an iklim etkisinde ön saflarda yer alan insanların özgürleşmesi ve bilgilenmesini de içeriyor, temsil edilmeyen yerel halklar ve gelişmekte olan ülkeler bu kişilere örnek teşkil ediyor. Bunun yanı sıra, iklim aciliyetinin etkisini yaşadıkları konum ve yaşamlarını sürdürebilmek adına ihtiyacı olduğu kaynaklardan ötürü doğrudan hisseden, ölümcül tehlike altında olan topluluklar da mevcut. Bahsi geçen topluluklar genellikle medyada yer bulamıyor; bu görevi sistematik olarak kötüye kullanma hali bizim hareketimizi de son derece kötü etkiliyor.

‘Orta Dünya’ya varış 

Toplantı.

Bu mücadele öncesinde kaygı içerisindeydim. O zamanlar on beş yaşındaydım ve hâlihazırda GCSE[1] sınavlarının finallerine çalışıyordum. Öncesinde yaşıtlarım ve yetişkinler tarafından küçümsendiğim ve yargılandığım hissi kendime duyduğum güveni ve değer duygumu etmişti; çünkü çocukların görülmesi, ancak duyulmaması gerektiğine yönelik kalıplaşmış bir algı söz konusuydu. Zihnimde, insanların bu kadar genç bir sesi dinlemeye hazır olmadıklarına ve söylemek zorunda olduğum şeyleri duymak isteyeceklerine dair düşüncelerim birbiri ardına sıralanmıştı.

Batı kültürünün geleneklerini takip eden kişiler için, yardımseverlik kisvesi altında bir hayır işine imza attıkları düşüncesiyle marjinal toplulukları ziyaret etmek oldukça kolay olabilir. Bu zihniyetle bir işe girişilmesi halinde, bilgi alışverişinin mümkün olabileceğini sanmıyordum; dahası, insan iletişiminin temel eşitlik ilkesinin de bu durumdan etkileneceğini düşünüyordum. Gezi, aklımdaki bu senaryolardan tamamen farklı ilerledi: Batılıların seçkin, alçakgönüllü ve cömert görünmeye meyilli sığ medya gösterilerine odaklanılmadı. Herkesin deneyimlerini eşit bir şekilde paylaşma olanağı bulduğu, yaşam boyu sürecek arkadaşların kurulduğu ve gerçek bir değişim uğruna geliştirilecek stratejilere yönelik güç birliğinin sağlandığı bir öğrenim deneyimiyle karşılaştık.

Doğada ne araç, ne siren, ne reklam ne de müzik sesi vardı; duyabildiğim tek şey saflığın ve hayatın sesiydi.”

İnsanlar başkalarının kültürlerine davetsizce girerken, bu gezinin söz konusu topluluklara karşı bir güç dengesizliği yarattığına inanıyordu; böylelikle de sömürü sistemini beslediklerini düşünüyorlardı. Mesele tabii ki bu değildi ama bu deneyim öncesinde ben de benzer kaygılardan ötürü temkinliydim; çünkü niyetim her ne kadar açıkladığım şekilde olsa da, eylemlerin algılanışı  kendi kontrolümün dışında olacaktı.

Yalnızca Brezilya’ya varış süreci dahi Londra’da olmaktan tamamen farklıydı. Öncelikle toplantının planlanlandığı mevsim güz olmasına rağmen sıcaklık, İngiltere’de bir sonbahar gününü bırakın; yaz günüyle bile benzerlik taşımıyordu. Daha sonra Amazon’da yer alan, toplantı mekanına en yakın konumdaki şehre –Altamira’ya- ulaştım. Altamira şehri Xingu Nehri kıyısında bulunmakta olup, “Orta Dünya” olarak anılmaktaydı.

Daha önce bölgedeki yüksek nem oranı hakkında aldığım uyarılara örtüşecek şekilde, Altamira’nın havasındaki nem beni anında etkiledi. Bitki örtüsünün rengi ve yoğunluğunu gördüğüm anı hayatım boyunca aklımdan çıkaramayacağım. Yağmur ormanı hayatım boyunca görmek isteyeceğim bir görüntüye sahipti, dünyadaki her çocuğun bir gün görmenin hayalini kuracağı kadar muazzamdı. Ağaçların ve bitkilerin yeşilliğine, zenginliğine hayran kalmıştım.

Gezinin bir sonraki adımı, diğer otuz katılımcıyla birlikte, toplanma alanında bir araya gelmek için Amazon Yağmur Ormanları’nın derinliklerine dalmaktı; ardından iki gün sürecek bir konferans bizi bekliyordu. Gezi, bilgi alışverişi ve Xingu Nehri boyunca farklı topluluklara ait yerleşkelerde dinlenme süresi de dahil olmak üzere toplam üç gün sürdü. Yediğimiz tüm besinler yerel kaynaklar olup, bulunduğumuz bölgede yaşayan köylüler ve topluluklar tarafından yetiştirilmekteydi. Buna ek olarak, konuk olduğumuz her topluluktan bir kişi aramıza katıldı ve böylelikle zaman geçtikçe grubumuz genişledi.

Elijah ve Anita tahta botla Amazonlar’da buluşma yerine gidiyor. 

Orta Dünya’ya yolculuğum süresince, Londra’daki günlük rutinimle çatışan pek çok kültürel alışkanlık deneyimledim. Öncelikle yolculuk kavramının ifade ettiği şey tümüyle özgündü; genellikle motor veya çok güzel tahta pedalları olan el yapımı kanolarla su üstünde yolculuk yaptık. Gerçek doğada yankılanan sesleri tanımlamaya kelimeler yetmezdi. Doğada ne araç, ne siren, ne reklam ne de müzik sesi vardı; duyabildiğim tek şey saflığın ve hayatın sesiydi. Suyun doğası da zengindi; su yılanları, tropikal balık ve timsahlar etrafımızda yüzüyordu. Normalde bu durum oldukça tedirgin edici ve korkutucu olmasına karşın bize eşlik eden topluluk üyelerinin verdiği duygu sayesinde araç ve modern teknolojinin getirdiği yapay gürültünün nehirdeki yaşamdan çok daha tehlikeli olduğunu çabucak anladım. Şehirde geçirdiğim günlere kıyasla bu korku çok anlamsızdı.

Doğa hayranlığından ormanın ve onu savunanların haklarını korumaya

Seyahat ederken karşılaştığım bol miktarda imaj ve durumu anımsıyorum da, hamakta uyuduğum ilk gece ilginç bir şekilde konforluydu. Hayatımda ilk defa “manyok” isimli tropikal bitkiyi tattım, gurme bir damak zevkim olmasına rağmen o da ilginç bir şekilde iştah açıcıydı. Manyok, Batı’daki patatese eşdeğer bir bitki, tıpkı patates gibi o da bir kök bitkisi ve sayısız şekilde tüketilebiliyor. Banyo için iki opsiyonumuz vardı: Biri topluluğun yağmur suyundan arıttığı duş suyunu kullanmak, diğeriyse yaygın olarak tercih edilen nehir suyunda yıkanmak. Bu geziye dair kişisel hedeflerim içime dönmek, kendim hakkında farkındalık kazanmak ve geleneksel toplulukların kültür/yaşam stillerine dair bilgi edinmekti; dolayısıyla katılımcıların çoğu gibi ben de nehirde yıkanmayı seçtim. Bu deneyimi inanılmak derecede yatıştırıcı ve rahatlatıcı buldum, su ılıktı ve tertemizdi. 

Yaşadığımız ortak bir bağ kurma süreciydi; aynı yolda yürüyüp, aynı amaç uğruna savaştığımız bir ortaklık: Amazon Yağmur Ormanları’nı kurtarmak. Şu an geriye dönüp baktığımda, bunun o gün algıladığımdan çok daha önemli bir kazanım olduğunu görüyorum.”

Günler geçtikçe ormanı çevreleyen detaylara aşina oldum; bu sebeple Orta Dünya’ya vardığımızda, odağım vahşi doğaya hayranlık duymaktan, gruptaki bireylerin Amazon Yağmur Ormanı’nın ve onu savunan insanların haklarını korumak için attığı adımlar hakkında bilgi edinme konusunda daha istekli olmaya dönüştü. Dünyanın Amazon Merkezi toplantısının tüm katılımcıları insan ve çevre adaleti konusunda duruş sahibi olan, güçlü ve ilham veren kişilerdi. Bundan ötürü, Batılı şirketlere ve geleneksel insanların korunması yerine doğaya zarar vererek kâr edinmeyi seçen yozlaşmış çiftçilere karşı direnişin tarihini öğrenmek adına ideal bir yerdeydim. Ormanın derinliklerine uzanan yolculuğumuz sırasında pek çok yerel katılımcıyla -dil bariyerinden ötürü çoğu zaman çevirmen kullanarak- bağ kurdum. Bağ kurduğum bu insanlar arasında iki kişi vardı ki, onlar çok özeldi. Böyle bir topluluğun içinde bulunmak yaşadığımız zorlukları ve deneyimleri paylaşmak adına harikaydı.

Elijah ve Maria do Socorro Silva. 

Maria do Socorro Silva, Quilombola isimli bir topluluğa aitti. Quilombolaların kökeni, 17. yüzyılda kaçarak Brezilya’ya ulaşan bir grup Afrikalı köleye dayanıyordu. Bu grup esaretten kaçmak ve gizlenmek için yalnızca yerlilere ev sahipliği yapan Amazon Yağmur Ormanları’nın derinliklerine göçmekte karar kılmıştı. Quilombolalar o zamandan beri insan ve çevre adaletsizliğine karşı başkaldırıyorlar. Gezinin başlarında ilk adımı Socorro attı; saçlarıma dokundu ve okşadı, bana Portekizce olarak çok süt içip içmediğimi sordu. O zamanlar saçlarım platin sarısıyla beyaz arası bir renge sahipti, Socorro bunun boyadan değil de beslenme biçimimden kaynaklandığını düşünmüştü. Bunun üzerine gülüştük ve aramızda bir bağ oluştu.

Orta Dünya’ya vardıktan sonraki ilk durağımızda yolculuğumuza bir ara verdik; daha önce inek otlatmak için kullanılan ıssız ve terk edilmiş arazileri ziyaret ettik ve onları eski hallerine döndürdük. Kullandığımız uygulama ve yöntemler yüzyıllar önce orman savunucular tarafından geliştirilmişti. Teknik yalnızca çeşitli ağaç tohumlarını ekmeye değil, aralarına başka bitkiler ekilmesine dayanıyor; ayçiçeği ve fasulye tohumları gibi… Böylece, genellikle büyüyen ağaçlarla beslenen herhangi bir karıncanın veya diğer hayvanların büyüyen bu bitkileri çiğnemesi ve yutması sağlanıyor. Diğer bitkiler, büyümekte olan bebek ağaçların gelişmeleri ve uzama süreçlerini destekleyen bir savunma kalkanı gibi davranıyorlar; bu koruma ağaçlar kendilerini koruyabilecek erişkinliğe ulaşana değin sürüyor. Yenen bitkiler öldükten sonra kompost olarak toprağa karışıyor ve toprağı besleyip zenginleştiriyor.

Deneyimlediğim yalnızca bir dünyaya kabul edilmek ve orada hoş karşılanmaktan ibaret değildi. Yaşadığımız ortak bir bağ kurma süreciydi; aynı yolda yürüyüp, aynı amaç uğruna savaştığımız bir ortaklık: Amazon Yağmur Ormanları’nı kurtarmak.”

Paylaştığımız bu tecrübe esnasında Socorro bana tohumları nasıl saçmam gerektiğini gösterdi, ardından tohumları birlikte toprağa dağıtırken birbirimizin elini sıkıca tuttuk. Bu noktada karşılıklı olarak birbirimizin güvenini kazandığımızı ve onun beni kendi “dünyasına” kabul ettiğini hissettim. Hissettiklerim bundan daha yoğundu; deneyimlediğim yalnızca bir dünyaya kabul edilmek ve orada hoş karşılanmaktan ibaret değildi. Yaşadığımız ortak bir bağ kurma süreciydi; aynı yolda yürüyüp, aynı amaç uğruna savaştığımız bir ortaklık: Amazon Yağmur Ormanları’nı kurtarmak. Şu an geriye dönüp baktığımda, bunun o gün algıladığımdan çok daha önemli bir kazanım olduğunu görüyorum.

Orta Dünya’daki toplantı esnasında, Socorro geçmişine dair sarsıcı gerçekleri bizimle paylaştı: Henüz çocukken bir beyaza satılmıştı. Bir maden şirketi Socorro’nun köyüne gelerek oraya “kamp kurmak” istemiş ve genç kızın çevresini yakıp yıkmıştı; böylece genç kız çocukluğundan, bildiği ve sevdiği her şeyden koparılmıştı. Amcası ise ilkelerinden vazgeçmesi karşılığında bu şirketin sağladığı imkanlardan faydalanmıştı. Socorro sonrasında şimdiki hayatından bahsetmeye başladı. Topluluğuna ait insanlar köylerinin bulunduğu yerdeki nehre atılan maden atıklarından dolayı kanserle mücadele ediyordu. Artık eğitim ve ihtiyaçlarını karşılamak için ürettikleri tarım mahsullerini para karşılığı satamıyorlardı. Neden? Çünkü aynı nehrin suyu kendi insanlarının yediği ve içtiğini de zehirliyordu.

Batılı toprak sahiplerine karşı uluslararası ittifak

Bu arada Quilombolalar yenilgiyi kabul etmediler. Maria do Socorro Silva şu anda insanlarının suyunu kirleten, pek çok hayvanın ve insanın ölümüne yol açan Norveçli maden şirketine karşı direnişin liderliğini üstlenmiş durumda. Socorro’nun acısıyla bu durumu ortaklaştıran tek bir nokta var: Beyazlar. Socorro’nun hayatı boyunca çektiği tüm eziyet, keder ve ıstıraba  ‘benim halkım’ sebep oldu. İçinde yaşadığım ülke, para harcayarak dolaştığım kıta yalnızca çevrenin değil, aynı zamanda insanların hayatlarının yok edilmesini; çocukların, yaşam alanlarının ve temel ihtiyaçlarının yok edilmesini de finanse ediyor. Tüm bu yaşananlara rağmen Maria do Socorro Silva kollarını açarak, hiçbir nefret, üzüntü veya kin gütmeden beni dünyasına davet etti. Onun dünyasında sadece sevgi ve barış vardı.

Medyanın yerli halkın gördüğü uygunsuz muameleyi ele alması oldukça nadir olmakla birlikte; Maria do Socorro Silva’nın deneyimlediğine benzer olaylara yer veren çok sayıda makale, kaynak ve hesap var. Batılı toprak sahipleri yerli halklara birer oyuncaklarmış gibi muamele ediyor ve onları bir eşyadan farksız görüyor. Toplantıda herhangi bir bireyin veya bir grubun insanlık dışı muamele görmesine asla müsamaha edilmedi; fakat yeni bir şey kazandık: Uluslararası bir ittifak. Şimdi hep birlikte el ele vererek orman koruyucularına karşı yürütülen bu kıyıma bir son vereceğiz.

Xingu Nehri değişti, balık tedariği değişti, suyun berraklığı değişti… Ve benim hayatım değişti..”

Elijah ve Anita Judjas, fidan dikerken.

Hayatımı kökünden değiştiren diğer bir kişi de -genellikle Anita Yudjas olarak bilinen- Yakawilu Juruna oldu. Anita, Altamira Pará bölgesindeki Xingu’da bulunan TI Paquiçanba adlı bir köyde yaşıyor. Yaşı benim gibi 18; öğrenim görüyor, dil öğreniyor ve iklim adaletsizliğiyle mücadele ediyor ama ilk bakışta yaşamlarımız iki farklı uç gibi görünüyor. Anita okulda not almak için modern bir dil öğrenmiyor, onun yerine kendi insanlarının ana dilini araştırıyor ki gelecek nesillerine tekrarlayıp öğretebilsin. Anita’nın takip ettiği bu sistem yerel halkların temel prensiplerinden biri. Dil, kişiye bir kimlik verir.

Yudja’nın ataları topraklarındaki Batı istilası ve gördükleri kötü muameleden dolayı oldukça acı çekmiş. Anita’nın topluluğu aslında Xingu Nehri’ni kolaylıkla yönetebilecek nitelikte bir balıkçı grubu, yani nehir onların varoluş kaynağı. Nehir yoksa, onlar için bir yaşamdan da söz edilemez. Xingu Nehri’nde yıkanıyor, balık tutuyor ve suyunu içiyorlar. Çocukluğunda her gün ailesi ve arkadaşlarıyla nehri geçer ve eğlenirmiş, her zaman el yapımı bir kano kullanırlarmış; fakat on üç yıl sonra her şeyin değiştiğini söyledi (çevirmen aracılığıyla). Yaşadıkları bölgeye Belo Monte isimli, hayatlarının her parçasını paramparça eden bir santral inşa edilmiş. İstediğini al ve yaşayan her şeye saygı göster… Çünkü öyle. “Xingu Nehri değişti, balık tedariği değişti, suyun berraklığı değişti… Ve benim hayatım değişti..”

Zehir akan, kimyasal dolu nehirler

2020’ye geldiğimizde Xingu Nehri artık oldukça zehirli, Anita’nın insanları ilk defa nehri her zamanki gibi idare edemiyor. Balıklar ölüyor. Tüm bunlar Belo Monte Hidroelektrik Santrali’den gelecek para uğruna yaşanıyor. Belo Monte Santrali yükleme kapasitesi göz önünde bulundurulduğunda dünyadaki en büyük dördüncü hidroelektrik santral ve –Elaine Brum tarafından Atmos gazetesine yazılan makaleye bakılacak olursa- Brezilya hükümeti tarafından çevreye verilen zararı azaltmak ve insan hakları politikalarına uymak adına belirlenen kural ve yönergelere uyduğunu iddia ediyor.

“Bugün nehirde yıkandığımda cildimde döküntüler oluyor. Suda gözlerimi açtığımda gözlerim kızarıp yanıyor. Su sıcaklığının korkunç seviyede arttığından bahsetmiyorum bile. Nehir ölüyor. Ben de dahil olmak üzere topluluğumda yaşayan herkes şu an zehir ve ölümle dolu olan nehrin ne kadar güzel, ne kadar hayat dolu olduğuna ve artık ne kadar değiştiğine tanıklık etmiştir!”Bölgede yaşanan yıkım bununla da bitmiyor, Belo Sun isimli Kanadalı bir maden şirketi Anita Yudja’nın köyünün bulunduğu hatta bir maden planlaması yaptıklarını duyurdu. Civa gibi zehirli kimyasallar Anita’nın ve halkının suyuna karışacak ve kanser olmalarına sebep olacak; nihayetinde tıpkı Quilombolalar gibi sağlık problemleriyle karşılaşacaklar.

Bunları Anita’dan gezimizin sonunda, çok iyi arkadaş olmadan önce dinledim. Yolculuğun başında aynı koltukta oturuyorduk. Vardığımız ilk gün özel bir tohumdan edindiği maddeyle cilt boyası hazırladı ve vücudumu -kendi vücudundakilere benzeyen- geleneksel motif ve sembollerle boyadı.    Kullandığı ana sembol kaplumbağa kabuğuydu; sebebi bu sembolün direnişin gücünü temsil etmesiydi. Kaplumbağalar düşmanlarından korunmalarını sağlayan güçlü bir kabuğa sahip, pasif ve huzurlu hayvanlardır. Bu sembol, Anita ile Dünyanın Amazon Merkezi’nin toplantısının da bir simgesiydi. Hepimiz, saygı çerçevesinde, şu anda yüz yüze olduğumuz ırkçı, para odaklı dünyayı nasıl şekillendireceğimizi tartışmak üzere toplanmıştık ve birbirimizle uyum içindeydik. Nihai amacımız çevreyi ve insanları ekonomik büyümeden daha öncelikli bir konuma taşımaktı. Saldırganlık ve şiddet, gerçek bir değişim yaratmak adına kullandığımız stratejilerin tam tersiydi (ve hala da öyle). Tıpkı kaplumbağa gibi. Bugün hala dünyada neyin önemli olduğunu kendime her an hatırlatabilmek için Anita’nın topluluğunun hediye ettiği, aynı motifi taşıyan geleneksel bilekliği kolumda taşıyorum.

‘Dünyayı kurtarmak ergenlerin işi olmamalı’

Dil bir bariyer teşkil etmiyordu. Anita ve ben ortak bir dil konuşmuyorduk ama bu bizi iletişim kurmaktan alıkoymadı. Çevirmen tüm yolculuk süresince yanımızda olamazdı; o yüzden kontrolü elimize aldık ve jestlerle,  kuma imgeler oyarak, seslerle iletişim kurduk. Ben bu yöntemlerin ilişkimizi çok daha özel kıldığına inanıyorum. Bilinçaltımızda kendi küçük dilimizi yarattık; zaman geçtikçe yalnızca ikimizin anlayabileceği şakalar oluşturduk. Yaşamlarımız, mücadelelerimiz ve deneyimlerimiz bu kadar zıt olamazdı; fakat aslında yine de birbirimize çok benziyorduk. İkimiz de kim olduğunu bulmaya çalışan ergenlerdik; ikimiz de özçekim yapıyor, aynı müzikleri dinliyor ve dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeyi arzuluyorduk.

Geçmişe baktığımda, Anita’yla yollarımın asla bu şekilde kesişmemesi gerektiğini görüyorum. Asla ölmekte olan dünyayı kurtarmak için düzenlenen bir toplantıya katılmak adına Amazon Ormanları’nın derinliklerine dalma ihtiyacı duymamalıydım. Anita asla geleceği kurtarmaya çalışan bir grup yenilikçi insanın arasına katılma ihtiyacı hissetmemeliydi. Bu toplantı, dünyayı kurtarmak için son çareydi -ve hala da öyle; bu da insanlığın tarih boyunca başarısız olduğu anlamına geliyor.

Toplantı ve yolculuk sırasındaki ortama ve duygusal bağlara hakikaten sık sık özlem duyuyorum; fakat sonra kolumdaki “direnişin gücü” yazısına baktığımda her nerede, fiziksel olarak ne kadar uzak olursak olalım hepimizin aynı amacı paylaştığımızı hatırlıyorum: İklim adaleti. İşte bu yüzden bu deneyim, çok daha büyük eylemlerin başlangıcı. Tüm bu yaşadıklarımdan gücün ekonomik durum veya kapasiteyle ilgisi olmadığını öğrendim. Güç dediğimiz şey, sevgi ve değerlerle ilgili; bizi saflaştıran ve yüceleştiren ahlakımızda saklı. Güç, birinin diğeri için hissettiği sevgide ve Batı’nın yapay olarak üretemeyeceği kanlı canlı dünyada saklı. Sahip olduğumuz pek çok farklılığa rağmen yolculuğu bir arada tutan tutkumuz ve kurduğumuz bağlar bize çok şey anlatıyor: Gezegenin geleceği henüz belirlenmedi ve hala umut var; dünyamızın geleceği bu buluşmaydı.

*

[1] İskoçya haricinde, Birleşik Krallık’taki diğer okullarda, 14-16 yaş grubundaki öğrencilerin girmesi gereken ortaokul düzeyinde bir alan sınavı.

 

More in Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ulupınar’da asırlık çınarlar için halkın nöbeti sürüyor- Erol Malçok

Antalya’nın Kemer İlçesine bağlı Ulupınar’da yol genişletme çalışmaları sebebiyle kesilmek istenen asırlık çınar ağaçlarının yok olmaması için yöre halkı pazartesi günü nöbete başlamıştı.

Antalya-Kemer-Kumluca arasındaki yolu genişletmek amacıyla Ulupınar Mevkii’ndeki kimisi altı yüz yıl kimisi de iki yüz yıllık çınar ağaçlarını sabahın erken saatlerinde kesmek için iş makinalarının harekete geçtiğini gören motosikletli bir vatandaşın şirket yetkililerine tepki gösterip tartışması ve doğrudan eyleme geçip ağaca çıkarak ağacı kestirmemesi bölgeye arkadaşlarını ve yaşam savunucularını çağırması üzerine kesim başlamadan durdurulmuştu.

Mesele sadece ağaçlar değil

Haberin yayılması üzerine bölgeye akın eden Ulupınar, Çıralı, Olympos sakinleri ve Antalya’dan giden yaşam savunucuları “asırlık çınarlar yola kurban edilmeyecek” diyerek nöbete başlamıştı. Çınarların bulunduğu alanda içme suyu havzası da bulunmakta.  Ulupınar ve Çıralı’nın içme suyu ihtiyacının bir kısmı buradan sağlanıyor ve vadi boyunca yüzlerce çınar bu sudan besleniyor.

Ayrıca yaşam savunucuları buranın mini bir ekosistem oluşturduğunu sorunun sadece çınarlar olmadığını da belirtiyor. Bu yol çalışması Kemer-Kumluca arasıyla sınırlı değil. Antalya’dan Fethiye ve Muğla’ya uzanıyor. Daha öncesinde Kaş Kaputaj Plajı üzerine yapılması planlanan viyadük planı ve birçok eko turizm yapılan köyü içerisine alan otoban ihalesi de açılan davalar sonucunda iptal edilmişti.

Deniz ve dağların birçok noktada kesiştiği bu uzun yolun genişletilme çalışmasının ihtiyaçtan çok rant amaçlı olduğunu düşünmemiz için birçok sebep var. Örneğin Antalya’dan Fethiye’ye hızlı ulaşmak istiyorsanız alternatif olarak yayla yolu var. İsterseniz bu yolu kullanarak çok daha kısa bir sürede Antalya’dan Fethiye’ye ulaşabilirsiniz. Kaş-Kalkan otobanı gündeme geldiğinde de alternatif başka bir yolun olduğunu söylemiştik.

Ulupınar bölgesine gelecek olursak şu anda üzerinde çalışılan kısım üç şeritli ve herhangi bir trafik yoğunluğu yok. Kaldı ki insanların yol talebi de yok. Türkiye’nin en güzel sahil bölgesi olan Antalya-Fethiye arasına insanlar doğal güzelliği ve yürüyüş rotaları için gidiyor. Duble yol olsun hızlı gidelim diye değil. Örneğin Ulupınar’dan da geçen Antik Likya Yolu dünyanın en güzel yürüyüş rotalarından birisi ve toplam 540 kilometre.

Şunu iyi düşünmemiz gerekiyor: Ya fosil yakıt ve otomotiv endüstrisinin hızla doğal olan her şeyi yok edip canlı hayatı kanser etmesine izin vereceğiz ya da buna artık bir dur diyeceğiz. Bu nedenle yaşam savunucuları demokratik her yolu deneyip sürece katkı vermenizi bekliyor. Nöbetle birlikte kurumlara şikayet dilekçelerinin yanında Change. Org’da imza kampanyası da başlatıldı.

Alternatif projeyi temkinli bekleyiş 

En önemlisi de motorlu arkadaşımızın doğrudan tepkisi ve eylemiydi. Çünkü genel olarak doğa katliamı sadece ekoloji aktivistlerini ilgilendiriyormuş gibi bir durum var. Sanki insanlar “normal” hayatlarına devam ediyor ve doğayı savunan her şeye yetişen sihirli aktivistler var. Oysa her birey bulunduğu habitatın ekosistemini korumak ve savunmak zorunda.

Gelinen aşamada Karayolları Genel Müdürlüğü çınarlara ve su kaynağına zarar vermeyecek alternatif bir proje üzerinde çalıştığını söylüyor. Ancak nöbet tutan vatandaşlar somut ve yazılı bir belge görmeden nöbeti sonlandırmamakta ısrarlı görünüyor.

More in Haftasonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Pandemi, post pandemi, ekolojik krizler ve çözüm önerileri- Aygül Akkuş*

Sürdürülebilirlik kavramı ulusal ve uluslararası çevre politikalarında önemli ölçüde yer alsa da doğa koruma ile ekonomik büyümenin eş zamanlı olarak gerçekleştirilemediğini söylemek mümkün. Son zamanlarda sera gazı emisyonlarının ve hava kirliliğinin azaldığına dair pek çok veri paylaşılıyor.

Carbon Brief’in araştırmasına göre, günlük insan aktiviteleri nedeniyle oluşan karbon emisyonlarının 2019 seviyelerine kıyasla  yüzde 8,6 oranında azaldığı tahmin ediliyor. Bu durum planlı ve ortak alınan bir karar doğrultusunda sağlanmadı elbette ancak önümüzdeki on yıl boyunca emisyonlarda  yüzde 8 oranında azalma sağlanırsa Paris Anlaşması kapsamında istenilen küresel ısınmayı 1,5 °C’de sabitleme isteği gerçekleşebilecek.

Pandeminin bize öğrettikleri

Pandemi sürecinde yaşanan karbon emisyonlarının azalması durumunun geçici olduğunun ve dünyada sosyal izolasyon tamamlanıp yeniden gündelik yaşama dönüldüğü takdirde ekolojik duyarlılığın yeniden ikinci planda kalacağının kabul edilmesi gerekir.

Bu nedenle yazının amacı, bu süreçte ve sonrasında gerçekleştirilebilecek çevreye yönelik uluslararası politikaların pandemi sürecinden dersler çıkarılarak devam ettirilmesinin gerekli olması. Her ne kadar pandemi süreci sağlık kapsamında ele alınsa da, bu süreçten çıkarabileceğimiz ekonomik, sosyal, politik ve ekolojik dersler mevcut.

Yaşanan ekonomik ve sosyal yaşamdaki izolasyon neticesinde bazı sektörler üretimlerine gelecekte talep olması düşüncesiyle devam ederken, bazı sektörler üretimlerini durdurdu. Turizm, ulaşım gibi sektörlerde emisyonların azalmasını, sınırların kapanması ve zorunlu olmadıkça evden çıkmama çağrıları ile oluşan hareketsizliğe borçluyuz.

Fotoğraf: NYT

Devletler kriz durumlarına hazır değil

Öncelikle bu süreçte devletlerin herhangi bir kriz durumuna pek de hazır olmadıklarını gördük. Kriz durumunda kurumsal yapıların krizi kaldırabilecek kapasitede olup olmadığı, ekonomik olarak devletlerin ve özel sektörün bu duruma hazırlıklı olup olmadıkları bir kez daha ve önemli oranda pekiştirilmiş oldu.

Krize hazırlıksız olmanın birinci bulgusu istihdam alanında ortaya çıktı. Devletler ve özel sektör bu sürece dirençli olmadığında, Türkiye örneğinden de görülebileceği gibi, pek çok kişi işsiz kalmış, işsiz kalmayan ancak ücretli izin alamayan pek çok kesim de pandemi koşullarında çalışmak zorunda kaldı. Bu süreçte, var olan yapısal çatlaklar daha da derinleşerek devletlerin gündelik yaşamdaki herhangi bir değişiklikte ekonomik ve politik olarak esnek ve dayanıklı olmalarını zorunlu kıldı.

İkinci bulgu, bir kez daha ortaya çıktı ki, tıpkı çevresel felaketlerde olduğu gibi onarma maliyeti, hâlihazırda dirençli bir yapıya sahip olmaktan çok daha maliyetli.

Üçüncü bulgu olarak ise pek çok konuda olduğu gibi bu süreçten en çok etkilenen kesimlerin yoksul, dezavantajlı ve savunmasız kesimler olduğu bir kez daha ortaya çıktı.

Bireysel çabalar yeterli değil

Tüm bu yaşananlardan hareketle, bireysel çabaların sınırlı olduğu ve sorunların çözümünde yetersiz kalacağı, bu nedenle, kriz ve felaketlerin ancak belirlenecek ortak kararlar doğrultusunda küresel işbirliği ve koordinasyonla çözülebileceğini söyleyebiliriz.

Pandemi süresince de görüldüğü gibi, küresel işbirliği ile krize hızlı müdahale edilmesi ve hükümetlerin bu konuda ortak hareket etmeleri krizin ortaya çıkan ya da çıkabilecek olan sosyo-ekonomik ve ekolojik sonuçlarını daha hafif atlatabilmeyi sağlayacak.

Sıfır karbona geçmenin tam zamanı

Küresel salgın gibi beklenmeyen durumların aynı zamanda iklim krizi sonucunda yaşanabilecek afetler için de söz konusu olabileceği açık. Bu nedenle, sürecin yaşanan sıkıntılar/zorluklar doğrultusunda iklim kriziyle baş edebilmenin ön hazırlığı olarak görülerek sıfır karbon emisyonu uygulamalarına geçmenin tam da zamanı. Çünkü yaşanan salgın hastalıklar ekolojik sorunlardan bağımsız olarak görülmemeli aynı zamanda çevreye duyarlı politikaların hayata geçirilmesinde yol gösterici nitelikte olmalı.

Bu noktada, bireylere, hükümetlere, özel sektöre ve STK’lara önemli görevler düşüyor. Kısa vadede ekonomik kaybın giderilmesine yönelik adımlar atılacağı ve ekolojik sorunları arka plana itileceği gerçekliğini korusa da, uzun vadede benzer sorunlarla tekrar karşılaşmamak için gerekli politikaların hayata geçirilmesi gerekiyor.

Enerjide dönüşüm

Bilindiği gibi pandemi sürecinde ekonomik faaliyetlerin azalmasıyla petrol, doğalgaz ve kömüre olan talep azalmış ve fosil yakıtların herhangi bir devlet teşviki olmadan devamlılığının sağlanabilmesi güçleşti. Yenilenebilir enerjinin bu tür kriz durumlarında daha şanslı konumda olduğu görülmeli ve enerji sistemi, hükümet politikaları ve bireysel davranış ve taleplerin bu doğrultuda dönüşmesi sağlanmalı. Bu durum, ekolojik olarak kazanım olacağı gibi sosyo-ekonomik açıdan da daha dirençli hale gelmeyi beraberinde getirecek.

Pek çok ülke bu yüzyıl ortasında sıfır karbon emisyonu hedefleyip ve kömür yatırımlarından kademeli olarak çekilmeyi taahhüt ediyor. İklim krizi için acilen planlı hazırlıklara girişilmesi bir zorunluluk. İklim politikalarının yanı sıra, tarım politikalarının da gıda güvenliği ve gıda bağımsızlığı göz önünde bulundurularak yeniden ele alınması gerekir.

Gıdada yerelleşme

Özellikle gıda gibi temel ihtiyaçların üretimi uluslararası işbölümü çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Yani her ülke belli başlı birkaç gıda maddesi üretip üretilmeyen maddeler başka ülkelerden satın alınıyor, üretilen maddeler ise ihraç ediliyor. Hal böyle olunca, küresel tedarik zincirlerinin pandemi sonucunda kırılmasıyla hâlihazırda tartışmalı olan gıda hakkı, gıda bağımsızlığı ve gıda güvenliği iyice tehlikeye girmiş durumda.

Saklı su** ticaretinin küresel çapta yoğunlaştığı ve bunun yüzde 80’inin tarımsal ürünler üzerinden gerçekleştirildiği düşünüldüğünde de uluslararası işbölümünün ne derece yaygın olduğu görülüyor. Dolayısıyla bu üretim biçimiyle yürütülen tarım faaliyetleri herhangi bir kriz durumunda en temel ihtiyaçlardan biri olan gıdaya erişimde zorluklar yaratıyor.

Bilindiği gibi, pandemi sürecinde yaşanan aksaklık küresel tedarik zincirlerini kırdı ve yerel üretimin önemi bir kez daha ortaya çıktı. Bu nedenle, pandemi sürecinden çıkarılabilecek ve sonrasında uygulamaya konulabilecek politik kararlardan bir tanesi de gıdada yerelleşme ve tarladan sofraya uygulamalarının hayata geçirilmesi olmalı.

Gıda bağımsızlığı, gerek en temel ihtiyaçlardan biri olan gıdaya erişim hakkı bağlamında gerek gıda güvenliğinin sağlanması kapsamında oldukça önemli bir kavram. Ulusal ölçekte oluşturulacak yasalar ve tarıma yönelik devlet teşvikleri sayesinde tarımsal üretim faaliyetleri ve yerinde üretim-tüketim canlandırılabilir. Böylece, gıdaların dayanıklılığını artırmak için kullanılan kimyasal yöntemlere gereksinim olmayacak ve paketleme, taşıma gibi karbon emisyonuna yol açan ekolojik maliyet, aynı zamanda bu faaliyetlerden doğan ekstra ekonomik maliyet de ortadan kaldırılmış olur.

Başka krizler kapıda

Salgının yarattığı sonuçlar göz önüne alınarak, ekolojik, ekonomik ve sosyal faktörlerin bir arada çözümlenebildiği yeni politikalar oluşturmaya ihtiyacımız olduğu açıkça ortada.

Küresel işbirliği ve devletlerin ortak oluşturulacakları politikalar ve kararlar doğrultusunda pandemi sürecinde yaşanan kırılganlıkların, eksikliklerin giderilmesi; on yıllar boyunca katlanarak etkisini gösteren ve daha fazla gösterecek olan iklim krizi, gıda krizi, su krizi gibi pek çok felaketten en az hasarla kurtulabilmenin gereği.

*Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi- Kentleşme ve Çevre Sorunları A.B.D. Doktora Öğrencisi

** “Sanal su” olarak Türkçeye çevrilmiştir. Sanal, TDK sözlüğüne göre, gerçekte yeri olmayıp zihinde tasarlanan, mevhum, farazi; saklı ise saklanmış olan anlamına gelmektedir. Ürünlerin üretiminde halihazırda var olan su kullanıldığı için “sanal su” yerine “saklı su” kavramı önerilmiştir.

Saklı su: Tarımsal, hayvansal veya endüstriyel bir gıdanın ya da ürünün üretim sürecinde kullanılan toplam su miktarı, saklı su ticareti ise, bir ülkenin su kaynaklarının kullanılarak üretilen gıda ya da ürünlerin ithalat veya ihracatıdır.

More in Haftasonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanlar nasıl korunur? – İbrahim Özdemir*

“Hiçbir şey, güzel ve güçlü bir ağaçtan daha kutsal, daha ibretlik değildir.”

Hermann Hesse (1946 Nobel Edebiyat Ödülü)

Gün geçmiyor ki bir orman yangını haberi ile irkilmeyelim. Sadece ormanlar değil, barındırdığı ekolojik zenginlikler de yok oluyor.

Bir haftadır Kazdağları’nı geziyorum. Dağların ihtişamı ve sahip olduğu ekolojik zenginlik beni hayrette bırakıyor. Şimdiye kadar gelmediğim için kendi kendime kızıyorum.

Temmuzun kavurucu sıcağında, üzerimize sağanak gibi serinlik yağdırıyor. Ormandan çıkan serin rüzgâr ise âdeta iliklerimize işliyor ve bizleri rahatlatıyor. Ağaç terapisi bu olsa gerek. Ne muhteşem bir manzara!

Hermann Hesse aklıma geliyor. Büyük yazar için ‘ağaçlar en etkili vaizler olmuş’. “Koru ve ormanlarda, grup ve aile olarak yaşadıklarında onlara büyük saygı ve hayranlık duyarım. Hatta, yalnız başlarına öylece dikildiklerinde de saygı duyarım. Tek başlarına olduklarında ise, onlara duyduğum saygı daha da artıyor” diyor ünlü yazar.

Kazdağları’nın göklere kollarını açmış ulvi ağaçlarının altında soluklanırken, yanımda akan derenin şırıltısı beni dinlendiriyor.

Dere suyunun üzerindeki ve etrafındaki ekolojik zenginlik ise muhteşem. Her şeyin birbiriyle bağlı ve bağımlı olduğunun güzel bir delili. Bunu hala fark edememek ne hazin!  Buz gibi sulardan içerek serinliyorum. Hesse ise ağaçları anlatmaya devam ediyor:

Tepelerinde dünyanın uğultusunu duyarlar, kökleri ise sonsuzluktadır; ama onların içinde kendilerini yitirmezler, tam tersine, yaşamlarının tüm gücüyle yalnızca, bir tek şey için çaba gösterirler: Kendi içlerinde var olan yasaları gerçekleştirmek, kendilerini yansıtmak. Güzel ve güçlü bir ağaçtan daha kutsal, daha yetkin bir şey olamaz.

Güzel ve güçlü ağaçlardan oluşan Kazdağları’nın meğer ne kadar düşmanı varmış! Daha doğrusu ne kadar az seveni. Ben sadece çok uluslu kapitalist şirketlerin ve yerli temsilcilerinin Kazdağları’na musallat olduğunu sanıyordum. Fena halde yanılmışım.

Mucizeler devri geride kaldı

Bir haftalık ziyaretim boyunca Kazdağları’nın adeta yalnız ve yetim olduğunu gördüm. Yol boyunca onu sevenlere de rastladım. Bir kısmının ümidi tükenmek üzereydi. Adeta dağ zirvelerini mekân edinmiş eski zamanların keşiş veya dervişleri gibi sırt çantaları ile dolaşıyorlardı.

Ormanı anlamaya ve anlatmaya çalışıyorlardı. Bir mucize olmasını bekliyorlar. Ormanları ve içindeki binlerce bitki ve canlı türünü kurtaracak bir mucize. Ama mucizeler devri gerilerde kaldı. Bizim bir şeyler yapmamız gerekiyor. Biz derken her ırk ve dinden; her kesimden herkesi kastediyorum.

Ormana ve hayata sevgi temelli bir duruş

Kazdağları ile ilgili Finlandiya’da iken yazdığım yazıyı ‘Onları yok etmek, kendimizi yok etmektir’ diye bitirmiştim. Gezim boyunca ormanların piknikçilerin ve ziyaretçilerin büyük ekseriyetin pek umurunda olmadığını gördüm. Ormandan sorumlu görevlilerin de…

Ormanlar, ağaçlar ve hayatın devamı için çırpınan insanlar gözümde bir kez daha büyüdü. Ormana ve hayata sevgi temelli bir duruş! Ne kadar asil bir duruş olurdu. Hiçbir menfaat ve kâr beklemeden; hayata bütüncül bakma ve hayatı bir bütün olarak kucaklama! Bir kez daha anladım: Ormanları koruyacak olan sevgidir.

Yangınları sevgi önler

Kapısından girdiğim Milli Parkların her yerinde ATEŞ YAKMAK YASAK! MANGAL YASAK! yazıyor. Ancak Hasan Boğuldu Milli Parkı’ndan ya da Altınoluk Şahinderesi Kanyonu’ndan yükselen mangal dumanları uzaktan bile görünüyor.

Hiçbir yetkili yetkisini hatırlamıyor. Ceza vermeyi bırakın, uyarı görevini bile yapmıyorlar. Haliyle bir vatandaş olarak bu görevi yapmaya cesaret edince ya “bir şey olmaz abi”, ya da sert bir cevap alıyorsun. Şiddete bile uğramak mümkün.

Yakılan mangalları görünce az yangın çıktı diye şükrediyor insan. Milli Parkın göklere uzanmış ve kenetlenmiş muhteşem ağaçlarını tıpkı Hermann Hesse gibi hayret ve hayranlıkla izlerken nargilesini çeken veya sigarasını yakan ziyaretçi adeta ciğerimi yakıyor.

Bir kıvılcımın, ufak bir hatanın nelere mal olabileceği kimsenin umurunda bile değil. Tam da bundan dolayı ormanları ancak sevgi korur ve yaşatır. Orman yangınlarını da sevgi önler.

Bir ağacın anlamını anlamak

İnsan sevdiği için fedakârlık yapan bir varlık. Ormanları sevmeye başladı mı, ormanların hatırı için ormanda iken sigarasını yakmayabilir ve bir günlüğüne de olsa nargile keyfinden vazgeçebilir.

Hesse okuyucusunda orman sevgisini ve saygısını uyandırmak; onları ormanlar konusunda eğitmek için sadece bir ağaçtan hareket eder. Bir ağacın anlamını anlayan, ormanların ve içindeki zenginliklerin değerini daha iyi anlayacaktır. Böylece bilgi temelli bir sevgi, saygı ve koruma söz konusu olabilir.

Bir ağaç kesildiği zaman, ölümüne yol açan çıplak yarasını güneşe tuttuğunda, gövdesi ve mezar taşının aydınlık halkalarında onun tüm öyküsünü okumak mümkündür:

Yaş halkalarında ve budaklarında, tüm savaşımı, tüm acıları, tüm hastalıkları, tüm mutluluk ve gelişimi harfi harfine yazılıdır verimsiz yıllar, bereketli yıllar, atlatılan saldırılar, uzun süren fırtınalar, hepsi!

Ve her köylü çocuğu, en sert ve en soylu odunun, en dar halkalısı olduğunu, dağların yüksek yerlerinde, süregelen tehlikeler içinde en kuvvetli, en güzel, en sağlam ve en yetkin ağaçların yetiştiğini bilir.

Önceliğimiz ne?

Orman yangınlarını ekranlarda seyrederek suçu başkasında aramaya gerek yok. Suçlu olan cehaletimiz, ilgisizliğimiz ve sevgisizliğimiz.

Öncelikle kendimizi sorgulamalıyız. Ormanları ziyaret ederken veya piknik yaparken neler yapıyoruz? Önceliğimiz neler? Sadece iyi bir gün geçirmek mi? Yoksak iyi bir gün geçirirken ormanlar için biraz fedakârlık yapmak mı? Kararı biz vereceğiz.

Hesse’nin dediği gibi ormanların başta stres ve yalnızlık olmak üzere birçok modern sorunumuzun ilacı olduğunun farkında bile değiliz. Yaşadığı bunalımlar sonucu intiharın eşiğine gelmiş ünlü yazarın imdadına yine ağaçlar yetişir:

Üzgün olduğumuzda ve yaşama katlanamadığımız zamanlarda bir ağaç bize şunu diyebilir: Sessiz ol! Sakin ol! Bana bak!

Yaşam kolay değil, yaşam zor da değil!

Bunlar çocukça düşünceler.

Tanrı’yı konuştur içinde, o zaman onlar susarlar. Yolun, seni annen ve yurdundan ayırdığında korku duyarsın.

Ama her adımın ve her günün seni yeniden annene götürüyor.

Tabiatı bir kitap gibi okumayı, pamuk yığınları gibi üst üste yığılmış bulutları yorumlamayı, ağaçları dinlemeyi, suyun sesini işitmeyi bırakmış; hayatı sadece yiyip-içmeden ibaret sananlar için Hesse’nin sözleri bir anlam ifade ediyor mu?

Emin değilim.

Ama umutluyum.

Zira ormanda sesler kaybolmaz yankılanır.

Ancak su sesi duymak için de bir anlığına da olsa kulak kesilmek ve ormana kulak vermek gerek.

Bizi kurtaracak güç

Tolstoy ünlü kitabı İnsan Ne ile Yaşar’da iki öksüzün hayatını anlatır. Anne-babasız iki çocuğun trajedisini sevgi temelli bir sonla bitirir. “Öksüzler kendilerine gösterilen ihtimamla değil, yabancı bir kadının içindeki sevgiyle; onlara acımasıyla ve onları sevmesiyle hayatta kaldı” der.

İnsanlar sadece kendi refahları için verdikleri uğraşla hayatta kalıyorlar gibi görünse de onların sadece sevgiyle hayatta kaldıklarını anladım.

İçinde sevgi barındıran kişi Tanrı’ya yakındır, Tanrı onun içindedir, çünkü Tanrı sevgiyi yaratandır.

Ormanlarımız başta olmak üzere doğayı korumanın ilk adımı içimizdeki sevgiyi keşfetmek ve geliştirmektir. Sevgi temelli bir bakış ve davranış, sadece ormanları değil bizi de kurtaracak güç.

*Üsküdar Üniversitesi, Felsefe Bölümü

More in Haftasonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Şirketlerin ‘sürdürülebilirlik’ raporlarına ne kadar güvenebiliriz – Sabriye Ak Kuran*

Son yıllarda sürdürülebilirlik kavramının popülaritesi her geçen gün bir kat daha artıyor. Öyle ki kavramın yanına bir isim getiriliyor ve sanki her şey birden sürdürülebilir olacakmış gibi sunuluyor. Örneğin tarımın önüne sürdürülebilirlik kavramı getirilince hem mevcut sistemin değiştirilmesine gerek kalmıyor hem de yaşanan sorunlar karşısında umut tacirliği yapılarak sürdürülebilir tarım alternatif bir çözüm yolu olarak sunuluyor. Sadece tarım da değil sürdürülebilir turizm, sürdürülebilir ulaşım, sürdürülebilir sanayi, sürdürülebilir kentler ve sürdürülebilir inşaat teknikleri derken neredeyse her alan ve sektör, sürdürülebilirlik kavramdan nasibini alıyor. Yani bir nevi kavram çoktan moda haline gelmiş durumda. Üstelik tıpkı moda sektöründe olduğu gibi üzerine otursun oturmasın, içini doldursun doldurmasın, ihtiyacı olsun olmasın bütün sektörler bu akıma ayak uyduruluyor.

Hâlbuki sürdürülebilirlik geçici bir yenilik olmanın çok daha ötesinde ve kapsamlı bir olgu. 1987 tarihli Brundtland Raporu’nu sürdürülebilirlik kavramının kaynağı olarak kabul edecek olursak, kavram bu belgede “bugünün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların da kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme olanağından ödün vermeksizin karşılamak” şeklinde tanımlanır ve bu da geçici değil sürekliliği olan bir sürece işaret eder. Bu yüzden eğer herhangi bir alanda sürdürülebilirlikten söz edilecekse, geleceğe bakmak ve gelecek nesillerin çıkarlarını da korumak bir zorunluluk haline gelir. Dolayısıyla tarım sektörünün başına sürdürülebilirlik kavramının getirilmesi ile sektörün birden sürdürülebilir hale gelmeyeceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Çok açıktır ki sürdürülebilirlik, değişiklik gereksinimi ile ortaya atılan sezonluk bir yenilik değil, pek çok alanda dönüşümü gerektiren bir süreçtir. Bu sürecin devamlılığı da sorunlar karşısında ortak bir sorumluluğun benimsenmesine bağlıdır.

Şirketler güven veriyor mu? 

Sürdürülebilirlik böylesine büyük bir amaca (gelecek kuşakların ve bugünkü kuşakların ihtiyaçlarının karşılanması arasında denge sağlamak) gebe bir süreci yönetmenin aracı haline gelince, sürecin bir parçası olmak isteyen ve bu anlamda sorumluluk alan çok sayıda paydaş ile karşılaşılıyor.

Stratejilerini değiştiren ve performanslarını sürdürülebilirlik çerçevesinde değerlendiren paydaşlardan birisi de şirketler. Dünya genelinde olduğu gibi Türkiye özelinde de çeşitli sektörlerde yer alan şirketler, sürdürülebilirlik çalışmalarını gündemlerine alarak çeşili raporlar yayımlıyorlar. Böylece finansal, sosyal ve çevresel performanslarını gösteren sürdürülebilirlik raporları aracılığıyla hem iç hem de dış paydaşları ile iletişim kanalları kuruyorlar.

Türkiye’de 2017 yılı verilerine göre sayıları 50.000’e yaklaşan gıda işleme şirketi[1] bu yönde adım atan ve bu başlangıcı yapanlardan. Elbette ki, sayıları on binleri aşan bu şirketlerin tamamının rapor hazırladığını söylemek yanlış olur. Zaten bu yazının amacı da nicel bir analize odaklanarak şirketlerin sürece ne oranda katkı sunduklarını tartışmak değil, şirketlerin hazırlamış oldukları sürdürülebilirlik raporlarına ne kadar güvenilebilir/bu raporlardan nasıl emin olunabilir sorusuna yanıt bulmaya çalışmak. Böyle bir sorunun akla gelmesi ise şaşırtıcı değil. Başta da belirttiğim üzere sürdürülebilirlik pek çok alanda moda bir kavram haline gelmiş durumda. Gıda işleme şirketlerinin yayımlamış oldukları raporlara derinlemesine bakıldığında da şirketlerin bu modaya hızla ayak uydurdukları görülüyor. Ancak şirket raporlarının gezegeni koruma konusunda gereken güveni vermediğini ve tatmin edici düzeyde olmadığını rahatlıkla söylenebilir. Sırasıyla birkaç noktada bunu detaylandırmaya çalışacağım.

Eşik değerin olmaması

Türkiye’deki gıda işleme şirketlerinin çeşitli kriterlere bağlı kalarak hazırlamış oldukları sürdürülebilirlik raporlarına şöyle bir göz gezdirildiğinde, insan kendisini ilkokul yıllarında sıkça kullandığı boyama kitaplarından birisi ile karşılaşmış gibi hissediyor. Belki bu tespit yanıltıcı gelebilir hatta “Ne münasebet o raporlarda şirket taahhütleri, stratejileri ve yönetim yaklaşımları sıralanmakta” diyenler de olabilir. Ancak büyük büyük ve rengârenk çerçeveler içerisinde verilen görsellerin insana ilk başta hissettirdiği temel duygulardan birisi bu.

Daha detaylı bir okuma yapıldığında ise, bazı soruların yanıtlarına ulaşılamıyor. Bu sorulardan en önemlisi şu: Hazırlanan sürdürülebilirlik raporlarının konusu olan şirket faaliyetleri sürdürülebilir midir yoksa gezegenin ve bütün canlıların varlıklarını tehdit eden bir etken olarak devam mı etmektedir? Bir sürdürülebilirlik raporundan ilk olarak bu sorunun yanıtını vermesi beklenir. Ama sorunun cevabının olmadığı görülüyor. Bunun sebebi ise, raporlardaki bilgilerin belirli bir eşik değere dayandırılmaması. 

Bir örnek vermek gerekirse, Türkiye’nin gıda alanında güçlü markalarından birisi olan Ülker’in 2019 yılı Sürdürülebilirlik Raporu’nda toplam su tüketiminin 739.533 m3, atık su miktarının ise 518.000 m3 olduğu[2] belirtiliyor. Bununla birlikte, raporda bu kullanımın belirli bir eşiği aşıp aşmadığı konusu üzerinde durulmuyor. Yani, Ülker firmasının su tüketim rakamı ve atık su miktarına bakarak bu firma faaliyetleri sürdürülebilirdir ya da değildir diyemiyoruz. Çünkü sürdürülebilirlik raporlarında çoğunlukla mevcut durum tespit edilir. Hangi durumda bu faaliyetlerin sürdürülemez olduğunu belirten bir eşik değer olmadığı için söz konusu firma faaliyetlerinin sürdürülebilir olup olmadığını anlamak çok zor.

Başka bir ifadeyle, şirket faaliyetlerinin sürdürülebilirliği tartışılmıyor, şirketlerin etkileri ölçülüyor ve raporlanıyor. Bir bakıma şirketlerin sürdürülebilir kalkınmaya katkı sunmuş gibi gösterilmeleri sağlanıyor. Bu durumda şirket faaliyetleri sürdürülemez olsa bile su tüketimini, sera gazı emisyonlarını ve atık miktarını küçük ölçeklerde azaltan şirketler, sürdürülebilir kalkınmaya katkı sunmuş oluyor. Bu ise hatalı bir bakış açısı. Bir şirketin sürdürülebilirlik ilkesini kabul ettiği ve bu anlamda sorumluluklarını yerine getirdiğinden söz edilebilmesi için bu raporlarda belirli bir eşiğin belirlenmesi gerekli. Aksi halde kademeli olarak etki düzeyinin azaltılması ve daha az olumsuz etkiye sebep olmak sürdürülebilirlik açısından yeterli olmayacaktır.[3]

Zorunlu olmaması

Sürdürülebilirlik raporları ile ilgili yanıtına ulaşılamayan önemli sorulardan bir başkası, bu raporların beklenildiği gibi bir fark yaratıp yaratmadığı.  Birçok şirket faaliyetlerinin sosyal, ekonomik ve çevresel sonuçlarını hesaplar ancak bu raporlar şirketlerin hitap ettikleri kitle ile iletişim kurmalarında yetersiz kalır. Zaten burada asıl mesele de raporlamanın yaygınlık kazanması ya da sayısının arttırılması değil raporların kullanılır bir hale gelmesidir. Mevcut durum ise bunun tam tersi. Raporlar herkesin erişimine açık, ancak neredeyse hiç kimse tarafından dikkate alınıp tartışılmaz. Çünkü bu raporlar yalnızca şirketlerin faaliyetlerini nasıl yönettiklerini yansıtan birer durum belgesi niteliğinde. Bu da demek oluyor ki, sürdürülebilirlik raporlarının hazırlanması bir zorunluluktan ziyade tercih meselesi. Sürdürülebilirlik raporlarının zorunlu bir temele dayanmayan ve şirket yetkililerinin gönüllü girişimlerine bağlı olan bu özelliği, raporların yarattığı etkiyi de tartışmaya açık bir hale getirir.

Bir danışmanlık şirketi olan G&A Institute’nin 2020 yılında yayımladığı bir raporunda,[4] S&P 500 endeksindeki şirketlerin %90’nın sürdürülebilirlik raporu yayımladığı belirtilir. Bununla birlikte, şirket raporlarının sürdürülebilir gelişme hedeflerine uyumunun %36 düzeyinde kaldığının altı çizilir. Bu da sürdürülebilirlik raporlamasına yönelik eğilimin arttığını doğrular ancak bu eğilimin beklenen etkiyi yaratamadığını gösterir. Bu nedenle tıpkı çevresel etki değerlendirmesi analizlerinde olduğu gibi sürdürülebilirlik raporlamalarının da yaptırımı olan birer belge niteliğine kavuşturulması ve zorunlu hale getirilmesi hayati önemdedir.

Meşrulaştırma aracı olması

Sürdürülebilirlik raporları ile ilgili bir başka sorun da, söz konusu raporların şirket faaliyetlerini meşrulaştıran bir araca dönüşme riskleridir. Bilindiği gibi, sürdürülebilirlik raporları bir sonuç belgesidir. Bu raporlarda yalnızca olumlu gelişmeler yer almaz. Bunların yanında şirket faaliyetlerinin olumsuz taraflarının da gösterilmesi gerekir. Sorun da tam bu noktada başlar. Raporlarda şirket faaliyetlerine ilişkin olumsuz bilgilere ya çok az yer veriliyor ya da hiç değinilmiyor. Olumsuz bilgilerin ifşa edilmesi durumunda ise, verilen zarar çoğu zaman önemsizmiş gibi gösteriliyor. Bu yolla da olumsuz şirket faaliyetleri meşrulaştırılıyor.

Şirketlerin sürdürülebilirlik raporlarını kullanarak çevreye etkilerini hafifletme çabalarına, bir başka gıda devi olan Sütaş’ı örnek verebiliriz. Şirketin 2017 yılı sürdürülebilirlik raporunda “2017 yılında Sütaş Grubu 2015 yılına oranla yüzde 47 büyüme sağlarken, sera gazı artışı %13 seviyesinde kaldı”[5] ifadeleri kullanılarak sanki %13’lük bir artış düşükmüş gibi yansıtılıyor. Bir bakıma büyüme oranındaki artış nedeniyle sera gazı emisyonları artışı haklı gösterilir. Bu ise, şirketin sürdürülebilirlik raporunu kullanarak sağladığı ekonomik faydaya karşılık olumsuz yönlerini meşrulaştırma stratejisinin en belirgin şeklidir. Kısacası, milyar dolarlık büyüme hacmine sahip şirketler faaliyetlerinin olumsuz etkilerinin farkındalar, ama sürdürülebilirlik raporları aracılığıyla bu etkilerin düzeyini önemsizmiş gibi gösterebilirler.

Toparlayacak olursak, yaklaşık 200 bin yıldır üzerinde yaşadığımız gezegeni korumak esas amaç ise, şirketlerin yayımladığı sürdürülebilirlik raporlarına güvenemeyiz. Söz konusu raporlar hem şirket faaliyetlerinin sürdürülebilir olup olmadığını açıklamıyor hem de çevresel bozulmanın üstünün örtülmesinde bir araç işlevi görüyor. Tek çelişkili nokta bu da değil. Doğanın korunmasının bağlayıcılığı ve yaptırımı olmayan bir takım şirket raporlarına dayandırılmasından daha az sürdürülebilir ne olabilir?Bugün rapor hazırlayan şirketler yarın iş ilişkileri ve ticaretlerini kötü etkilediği gerekçesiyle bu raporları hazırlamaktan vazgeçtiklerinde ne yapacağız? Böyle şirketlere istedikleri kapasiteye ulaşmaları için süre tanıyıp tekrar katkı sunmalarını mı bekleyeceğiz? Yeterince zenginleştiklerinde ve yeniden rapor hazırlamaya razı olduklarında onlara teşekkür mü edeceğiz?

Anlatmak istediğim, sermaye birikiminin devamlılığının kolaylaştırılması ve meşrulaştırılması yoluyla doğa korunamaz. Eğer şirketler ihtiyaçları olan doğal girdileri hiç durmaksızın kullanmak yerine bir fark yaratarak korumak amacındaysalar bu bir modaymışçasına sürdürülebilirlik kavramına sarılmakla değil, bu kavramın ilk başta ifade ettiği (sürekliliği olan bir süreç) şekline geri dönmekle mümkün olur.

(Dr./Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi)

*

[1] GAIN, Turkey’s Advanced Food Sector Provides Opportunities in Spite of Economic Downturn, GAIN Report, No: TR9006, 2019, s. 2.

[2] Ülker Bisküvi Sanayi A.Ş., Ülker 2019 Sürdürülebilirlik Raporu, 2019, s. 58.

[3] Mark Mcelroy, Is It Possible That GRI Has Never Really Been About Sustainability Reporting at All?, Sustainable Brands, 2017.

[4] Governance&Accountability Institute, Inc., Trends on the Sustainability Reporting Practices of S&P 500 Index Companies, 2020 Flash Report S&P 500, 2020, s. 3,15.

[5] SÜTAŞ Süt Ürünleri A.Ş., Sütaş 2017 Sürdürülebilirlik Raporu,  2017, s. 10.

More in Hafta Sonu

Dış Köşe

Pestisitler ekosistem çöküşünü hızlandırıyor – Bülent Şık

Geçtiğimiz kasım ayında 153 ülkeden 11 binden fazla bilim insanı bir açıklama yayınlayarak iklim krizinin tarif edilmeyecek büyüklükte insani acılara neden olacağına dikkat çekmişti. 

BioScience dergisinde yayınlanan ve 1979’da Cenevre‘de düzenlenen Birinci Dünya İklim Konferansı toplantısının 40. yıldönümünde yapılan açıklamada iklim krizinin şimdiden içinde olduğumuz ve şiddetinin de giderek artacağı belirtildi.

Açıklamada, insanlığın acilen önlem alması gerektiği, hayatın devamlılığını ve sürdürülebilir bir geleceği güvence altına alabilmek için küresel toplumun doğal ekosistemlerle kurduğu ilişkiyi kökten değiştirmesi gerektiği ifade edildi.

Yapılan açıklamanın önemini anlatabilmek için yine geçtiğimiz yıl sonuçları açıklanan iki önemli çalışmaya değineceğim. Bu çalışmaların sonuçları yeryüzündeki böcek türlerinin sayısında çok hızlı bir azalma olduğunu gösteriyor.

Böcek türleri azalıyor

2019 yılı Şubat ayında sonuçları açıklanan kapsamlı bir bilimsel bir inceleme dünyadaki böcek türlerinin kaygı verici bir azalma oranı ile yok olduklarını ortaya koyuyor. Çalışmada önümüzdeki birkaç on yılda dünya böcek türlerinin yüzde 40’ının yok olabileceği belirtiliyor. Böceklerdeki yokoluş oranı, memelilere, kuşlara ve sürüngenlere göre sekiz kat daha hızlı seyrediyor.

Habitat kaybı (böceklerin yaşam alanlarının kentleşme, tarım alanları açılması, endüstriyel faaliyetler vb gibi nedenlerle daralması) ve geçtiğimiz 60-70 yılda sistematik ve yaygın bir şekilde kullanılan pestisitler böcek türlerindeki hızlı yok oluşunun ana nedenleri olarak gösteriliyor.

Ekosistemin çöküşü

2019 yılı sonuna doğru yayınlanan bir başka kapsamlı çalışmada ise ormanlar ve meralar gibi korunaklı yaşam alanlarında bile böcek türlerinin sayısında azalmalar olduğu belirtildi. Azalmanın en önemli nedeni aşırı kimyasal (pestisit) kullanımına dayalı yoğun tarım faaliyetleri. Özellikle de tarımsal faaliyetlerin yoğun olduğu bölgelere yakın olan ormanlık alanlar ile otlak ve meralar risk altında.

Şimdiye kadar bu tip korunaklı bölgelerin canlılar için bir sığınak gibi görülebileceği, bu bölgelerde yaşayan canlıların pestisitlerin toksik etkilerinden ya da kimyasal kirlilik vb. gibi yıkım yaratan etkenlerden fazla etkilenmediği düşünülüyordu. Araştırma bulguları yeryüzü ekosisteminin çökmesi olasılığına işaret ettiği için çok önemli ve bu nedenle de çalışmanın sonuçları meselenin bir paradigma değişikliğine gidilmesini gerektirecek kadar önemli olduğunu belirten bir çağrı yapılarak açıklandı.

Böcekler yüz milyonlarca yıldır doğada var kalabilmiş ve milyonlarca canlı türünü bünyelerinde barındıran çok geniş bir canlı topluluğu. Doğal hayatın devamlılığı için vazgeçilmez bir öneme sahipler.

Ne yapmalıyız?

Pestisitlerin zararları ve pestisit kullanımına alternatif uygulamalar konusunda dünya genelinde faaliyet yürüten Pestisit Eylem Ağı (PAN) isimli organizasyon geçtiğimiz yıl Mart ayında yayınlanan bir çalışmasında böceklere zarar veren pestisitleri tek tek listeledi. Yayının çevresel toksisite başlığını taşıyan kısmında uçucu böceklere ve sucul canlılara zarar veren, suda, dip çamurlarında ve toprakta uzun süre zehirli etkisini koruyan 148 adet pestisit yer alıyor.

Ülkeden ülkeye sayısı değişmekle beraber listede yer alan bu pestisitlerin tamamı dünya tarımında, büyük bir çoğunluğu da ülkemiz tarımında kullanılıyor. Örneğin böceklere en fazla zarar veren pestisitlerin başında gelen klorpirifos, malathion ve neonikotinoid grubunda yer alan çeşitli pestisitler gibi. Listede yer alan pestisitlerin doğal hayata verdikleri zarar uzun zamandır dile getirilmesine rağmen kullanım miktarlarının yıldan yıla artış gösterdiğini de belirtmeliyim. 

Toplumsal baskı gerek

PAN tarafından yayınlanan listenin bir benzeri Greenpeace tarafından da yayınlanmıştı. Aslında bu tip listeler PAN ve Greenpeace tarafından 2009’dan bu yana yayınlanıyor. Oluşturulan listeler ciddi bir akademik temele dayanıyor. Pestisit kullanımını sınırlandırmak için mevcut sorunların boyutlarını betimleyen akademik çalışmalara ihtiyaç olduğu kadar konu ile ilgili kurumlara (Örneğin Tarım ve Orman Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı) yönelik toplumsal baskı kurulmasına da gerek var.

Ancak böyle bir baskı kurabilmek için öncelikle Türkiye tarımında kullanılan ve böceklere en fazla zarar veren pestisitlerin hangileri olduğunun tek tek belirlenmesi yani bir kara listenin oluşturulması gerekiyor. Elde mevcut bir kara liste üzerinden somut talepleri dile getirmek daha doğru olacak. Bu önemli konuya bir sonraki yazıda devam edeceğim.

(Bu yazı ilk kez Bianet’te yayımlanmıştır.)

More in Dış Köşe

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Gezegen Willi – Ömür Kurt

Gezegen Willi kitabını yazan ve çizen Alman yazar Birte Müller, down sendromlu bir oğlu olan bir anne. Kitap da zaten yazarın oğlunun, Willi’nin dünyasını anlatıyor. Willi’nin dünyası, diğer insanların dünyasından biraz farklı. Çünkü o başka bir gezegenden geliyor. Hatta sanki Willi’nin gezegeninde işler daha kolay yürüyor diyebiliriz.

Bizim gezegende ise her şey biraz karmaşık.  Örneğin, Willi’nin gezegeninde istediğiniz kadar yüksek sesle müzik dinleyebilirsiniz. İstediğiniz şarkıyı isterseniz yüz kere üst üste dinleyin, kimse bu durumdan şikâyetçi olmaz. Bizim gezegendeki gibi kapınıza dayanan komşular olmaz. Üstelik Willi’nin gezegeninde insanların anlaşmak için konuşmaya hiç mi hiç ihtiyacı yok! Birinin içinden geçeni anlamak için ona bakman ya da elini tutman yeterli.

‘Koşulsuz sevgi’ hayat kurtarır

Biz de öyle mi? Bizim gezegende aynı dili konuşsak da anlaşamadığımız oluyor sıklıkla. Kısacası, Willi’nin gezegenindeki usuller, bizim gezegendekilerden biraz farklı. Ama sanki, farklı olduğumuz kadar aynı da değil miyiz? Kim istemez misal, konuşmadan anlaşabilmeyi? Ya da Willi’nin yaptığı gibi, içinden geldiği gibi insanları gönlünce kucaklayabilmeyi? Sevdiği şarkılarla hiçbir sınır olmadan dans edebilmeyi! Sanırım herkes ister ama yine de roketine atlayıp bizim gezegene adım attığı günden beri, Willi’nin buradaki yaşama dair çok şeyi öğrenmesi gerekiyor.

Bu öğrenme süreci de hem Willi için, hem de ailesi için biraz zorlu geçiyor. İşte ‘Gezegen Willi’ kitabı, bu deneyimi tüm zorluklarıyla, yorgunluklarıyla, hüzünleriyle, sevinçleriyle kucaklıyor. Bu deneyimin hiçbir parçasına sırt çevirmeden Willi’nin kocaman dünyasını paylaşıyor bizimle… Kız kardeşiyle, dedesiyle, annesiyle, hayvanlarla, arkadaşlarla ve tabii ki Willi’nin vazgeçilmezi lezzetli bisküvilerle dolu dünyasını… Ve en güzeli, kitabı okuduğunuzda sayısız çocuğun mahrum kaldığı koşulsuz sevginin, birini olduğu gibi kabul etmenin ne denli muhteşem bir şey olduğunu, ne kadar da ekmek gibi, su gibi hayat kurtarıcı olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz.

Bu arada, kitabı okuduğumda, içimden bir ses dedi ki; Willi’nin ailesi, Willi’nin dostları, onda farklı olanı gördükleri kadar aynı olanı görmemiş olsalardı bu yolculuk böyle olamazdı, çünkü bu yolculuk koşulsuz sevgiden mahrum kalırdı. Kitabın önsözünde şair Erich Fried’in dizeleri ne de güzel anlatmış birini olduğu gibi sahiplenebilmeyi:

Belki hayat daha kolay olurdu,

Sana rastlamasaydım eğer.

Ama benim hayatım olmazdı sadece.”

Bu yazıyla da benden Willi’ye, bisküvilerine, o gürültülü müziğine ve sevgili ailesine ve de dostlarına kucak dolusu sevgiler!

*

KÜNYE

Yazan ve resimleyen: Birte MÜLLER

Çeviren: Suzan GERİDÖNMEZ

Yayınevi: Ginko Çocuk/2019

Yaş Grubu: 5 yaş ve üstü

More in Hafta Sonu

Koronavirüs SalgınıManşetSağlıkTürkiye

Türkiye’de koronavirüs: Hayatını kaybedenlerin sayısı 5 bini geçti

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye’de koronavirüs nedeniyle son 24 saatte 27 kişinin daha hayatını kaybettiğini, 1268 yeni vaka tespit edildiğini açıkladı. Böylece toplam ölü sayısı 5 bin 1’e, toplam vaka sayısı 190 bin bin 165’e yükseldi.

Test sayımız 3 milyonu geçti. Vaka artışı görülen kentlerden Adana’da 14, Ankara’da 21, Kocaeli’de 16 hastamız yoğun bakımda. İyileşen hasta sayımız yeni vaka sayısından fazla. Daha normal bir hayat için tedbirlere uyarak yeni vaka sayılarını azaltmalıyız.”

Türkiye’de ilk koronavirüs vakası 11 Mart’ta tespit edildi. O günden sonra kademeli olarak alınan önlemlere, son olarak 1 Haziran tarihiyle sona verilerek normalleşmeye geçildi. Haziran ayı vaka ve ölüm sayıları şu şekilde: 

  • 1 Haziran: 827 vaka, 23 ölüm (31.525 test)
    2 Haziran: 786 vaka, 22 ölüm (32.325 test)
    3 Haziran: 867 vaka, 24 ölüm (52.305 test)
    4 Haziran: 988 vaka, 21 ölüm (54.234 test)
    5 Haziran: 930 vaka, 18 ölüm (57.829 test)
    6 Haziran: 878 vaka, 21 ölüm (35.846 test)
    7 Haziran: 914 vaka, 23 ölüm (35.335 test)
    8 Haziran: 989 vaka, 19 ölüm (39.361 test)
    9 Haziran: 993 vaka, 18 ölüm (37.225 test)
    10 Haziran: 922 vaka, 22 ölüm (36.521 test)
    11 Haziran: 987 vaka, 17 ölüm (49.190 test)
    12 Haziran: 1195 vaka, 15 ölüm (41.013 test)
    13 Haziran: 1459 vaka, 14 ölüm (45.092 test)
    14 Haziran: 1562 vaka, 15 ölüm (45.176 test)
    15 Haziran: 1592 vaka, 18 ölüm (42.032 test)
    16 Haziran: 1467 vaka, 17 ölüm (46.800 test)
    17 Haziran: 1429 vaka, 19 ölüm (52.901 test)
    18 Haziran: 1304 vaka, 21 ölüm (48.412 test)
    19 Haziran: 1214 vaka, 23 ölüm (41.316 test)
  • 20 Haziran: 1248 vaka, 22 ölüm (41.112 test)
  • 21 Haziran: 1192 vaka, 23 ölüm (40.496 test)
  • 22 Haziran: 1212 vaka, 24 ölüm (41.413 test)
  • 23 Haziran: 1268 vaka, 27 ölüm (42.982 test)
  • 23 Haziran: 1268 vaka, 27 ölüm (42.982 test)
İklim KriziManşet

İklim değişikliğini neden görmezden geliyoruz- Çağla Fadıllıoğlu

Son IPCC Sentez Raporu’nda da [1] açıkça belirtildiği gibi “İklim sistemi üzerindeki insan etkisinin varlığı tartışmasızdır. İklimi bozmaya devam ettiğimiz müddetçe etkiler artacak, şiddetlenecek ve geri dönülemez hale gelecektir.” Peki iklim değişikliğinin varlığı ve ciddiyeti ortadayken neden iklim değişikliğini görmezden gelmeyi tercih edebiliyoruz? İklim değişikliğine karşı eyleme geçilmesi konusunda Avrupa liderlerinden olan İngiliz Georg Marshall, ‘Don’t Even Think About İt: Why Our Brains Are Wired to Ignore Climate Change’ [2] adlı kitabında bu sorunun cevabını ele alıyor. Bu nedenleri birkaç başlık altında şöyle özetleyebiliriz:

1) Düşman kim?

Yapımız gereği ortada bir mücadele varsa iyileri ve kötüleri ayırt etmeye çalışıyoruz. İklim krizi için de düşman kim sorusunu sorup neyin iyi, neyin kötü olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Peki gerçek düşman kim gerçekten? İklim değişikliğinin temel sebebi saldığımız sera gazları; bunu biliyoruz. O zaman düşman fosil yakıt şirketler mi? Belki… Ama şunu da biliyoruz ki, şirketler arz-talep dengesinde var olabiliyorlar. Yani biz talep ettiğimiz miktarda varlıklarını sürdürebilirler. Biz yenilenebilir enerji talebimizi arttırırsak yenilenebilir enerji şirketlerinin sayısı ve aktivitesi de hızlı şekilde artabilir.

Başka potansiyel düşman da karar organı olan devletler. Peki onlar mı gerçek düşman? Muhtemelen bu da doğru cevap değil…Devletler de benzer şekilde vatandaşların taleplerine yönelik kararlar alma eğilimindeler. Yani dönüşüme katkı sağlamak istiyorsak vatandaş olarak tercihlerimizi ortaya koymamız gerekiyor. Örneğin, elektriğimizin kaynağı için yenilenebilir enerji kaynaklarını tercih edebiliriz. Zamanla buradaki artan talebe cevap vermek için devletlerin de yenilenebilir enerjiyi teşvik eden faaliyetlerini artırmaları beklenir.

Özetle esas düşman -oturduğumuz yerden etrafımıza sövdüğümüz sürece- bizleriz. Tercihlerimizin ve gücümüzün farkında olarak akılcı yollardan giderek iklim krizinin kurtarıcılarından biri olabiliriz.

2) Neden-sonuç ilişkisi

Günlük hayatta yaptıklarımızla iklim değişikliği arasındaki bağlantıyı kurmakta zorlanıyoruz. Beynimiz kolayca gözlenmeyen neden-sonuç ilişkilerini algılamakta zorlanıyor. Böyle durumlarda dışarıdan bilgi alıp neden-sonuç ilişkisi hakkında bilgi sahibi olması gerekiyor. Örneğin, işe veya okula giderken toplu taşıma veya bisiklet yerine kişisel arabamızı tercih ettiğimizde yaşadığımız bölgede sel görme olasılığımızın arttığını düşünmüyoruz; çünkü arada direk bir bağlantı yok. Tek bir kişinin tek bir tercihi tabii ki sorunun tek kaynağı değil; ama tüm bu yanlış tercihler insanların büyük çoğunluğu tarafından alınmaya başlandığı zaman esas sorun ortaya çıkıyor.

Neden-sonuç ilişkisini algılamamızı zorlaştıran başka bir etmen de yaptığımız tercihlerin faturasını uzun vadede ödeyecek olmamız. İnsan beyni karar verme anlarında kısa vadeli fırsat ve ödülleri olduklarından daha değerli görme eğilimindeyken, uzun vadeli risk ve zararları da olduklarından daha değersiz önemsiz görme eğiliminde oluyor. O yüzden de bugün hızlıca ve rahat bir şekilde arabasıyla işe gitmeyi, toplu taşımaya kolayca tercih edebiliyor.

3) Yanlış yorumlanan kavramlar

Bilimsel kavramları veya terimleri yorumlarken -bunlara pek alışık olmamamız veya bunları günlük hayat dilinde düşünmemiz gibi sebeplerden ötürü- yanlış yorumlayabiliyoruz. Bu ne demek? Örneğin, IPCC raporlarında ve makalelerde sıkça geçen “olabilmek (İngilizcedeki ‘may’)” kavramı, alışık olduğumuz dile göre, kafamızda farklı olasılık oranları belirmesine sebep olabiliyor. %90’ların üstündeki olasılıklar bilim insanları için “olabilir” iken, günlük dili kullanan bir insan için “kesine yakın” olabiliyor. Diğer yandan bilim insanı “olabilir” dediğinde bunu %30 oranda olacakmış gibi algılayıp iklim değişikliğinin var olmayabileceği gibi yanlış bir düşünceye kolayca kapılabiliyoruz. Bilimsel dilde yazılmış kaynakları değerlendirirken buna dikkat etmemiz gerekiyor. Konuyla ilgili kaynak üreten kişilerin de yazı yazarken ya da haber yaparken bu durumu göz önünde bulundurması önemli rol oynuyor.

4) Yanlış bilinenler

Yanlış kaynaklardan bilgi edinmiş olma, algılarken yanlış yorum yapma, yeterince sorgulamama gibi sebepler yüzünden -birçok konuda olduğu gibi- iklim değişikliği konusunda da birçok şeyi yanlış algılayabiliyoruz. Örneğin, insanların önemli bir kısmı iklim değişikliğini ozon deliğine sebep olmuş gazlarla özdeşleştirmiştir durumda. Ozon deliği sorunu ortadan kalkınca iklim değişikliği sorunu da onlar için ortadan kalkmış oluyor. Başka bir örnek de güneş lekelerindeki değişikliğe bağlı olarak iklim değişikliğinin doğal bir süreç içinde sürekli değiştiği ve bizi mini bir buzul çağının beklediğine inanan insanlar. NASA’nın da yazısında [3] teyit ettiği gibi insan kaynaklı ve sera gazına bağlı küresel ısınma o kadar yüksek ki, güneş lekelerinin azalışına bağlı minik soğumanın olduğu dönemde bile küresel net ısınma kaydedilmesine sebep oldu. Üstelik şimdi güneş lekelerinin arttığı, yani güneşin daha da aktif olarak daha çok ısıtacağı bir döneme giriyoruz.

5) Sorunu uzakta görmek

Sorunu iki şekilde uzakta görebiliyoruz: Zamansal ve mekansal olarak. Özellikle liderlerin kullandığı “iklim değişikliğinin önemli ve kötü sonuçları OLACAK” gibi cümleler iklim değişikliği sorunu gelecekte baş edeceğimiz bir sorun gibi algılamamıza yol açabiliyor. Oysa iklim değişikliğinin sonuçlarını çoktan hissetmeye başladık. Algıyı “İklim değişecek ve bunun sonuçları çok kötü olacak” tan “İklim değişikliği çoktan değişti ve değişmeye devam ediyor; bunun daha az değişip daha kötü sonuçları olması için bugün -geç olmadan- bir şeyler yapmalıyız”a doğru değiştirmek gerekiyor.

İklim değişikliğinin sonuçlarını yorumlarken yaptığımız başka bir hata ise sorunu başka ülkeleri veya bölgeleri etkileyecek gibi görmemiz. Unuttuğumuz nokta ise yaşadığımız global dünyada her şeyin birbiriyle bağlantılı olabildiği. Örneğin, Afrika kıtası kuraklığa ve sıcaklık artışına bağlı olarak yaşanmaz hale gelecek bölgelerin çok olduğu bir yer. Bu durum, Afrika’da beklenen nüfus artışı ile birleşince karşımıza kocaman bir göç sorunu ortaya çıkıyor [4]. Yani Afrika’daki kuraklık aslında hepimizi etkiliyor.

Çin’in Wuhan kentinde çıkan virüsün nasıl hızlıca ve birçok kişinin öngörmeyeceği kadar küresel ve her alanı etkileyen bir sorun olduğunu gördük. Atmosferdeki karbondioksit miktarı eşi benzeri görülmemiş seviyelerde artıyor. Bunun sonuçlarını hem zaman hem mekan olarak bizden uzak bir yerlerde konumlandırma yanlışına düşmemeliyiz.

6) Çevre sorunu (mu?)

Eskiden küresel ısınma sembolü olarak kutup ayıları kullanılıyordu. Şimdi bile internet arama motorunda aratınca ufak bir buzul üstünde mutsuz bir kutup ayısı görmemiz çok olası. Evet, eriyen buzullar küresel ısınmanın bir göstergesi; ancak sorunu eriyen buzullara indirgemek sorunu çözme konusunda yapabileceğimiz en büyük yanlışlardan birisi. Esas sorun buzulların erimesi değil küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliği ve beraberinde getirdiği problemler. Hatta iklim değişikliğinin A’dan Z’ye her alanda hayatımızı olumsuz etkileyeceğinin ve durumun aciliyetinin altını çizmek için son dönemde “İklim Krizi” kavramı kullanılmaya başlandı. İklim krizi sadece bir çevre sorunu değil, tarımdan kuraklığa, spordan salgın hastalıklara, ekonomiden göç hareketlerine…, her alanda etkileri olan bir sorundur.

7) Tehditlerdense fırsatlara odaklanmak

İnsan doğası ve alışkanlıkları gereği taşın altına eline koyma vakti geldiği zaman adalet arayışı içinde olabiliyor. “Başkası bir şey yapmazken ben niye yapayım?” diyebiliyor. İklim krizinin ciddiyetinin farkında olan kişiler için günlük hayatlarında bu krize karşı eylemde bulunmak için “vicdan” yeterli iç motivasyonu sağlamaya yetiyor. Zaten küresel ve bilimsel düşünme konusunda hepimiz bu noktada olabilseydik muhtemelen bugün iklim krizi diye bir şey konuşuyor olmazdık.

Birçok kişi için dışarıdan bir motivasyon gerekiyor. İklim krizi ile savaş demek başkası evinde püfür püfür klimasıyla otururken bizim evimizde sıcaktan terleyerek çile çekmemiz olarak algılanmamalı. Alacağımız kararların yaratacağı birçok fırsat da olacağının bilincinde olmamız ve bu fırsatlara odaklanmamız işimizi çok kolaylaştıracaktır. İklim krizine karşı atılacak doğru adımlar bizim sırf gelecekte değil, şimdi de hayat kalitemizi arttıracaktır.

*

Kaynakça:

[1] IPCC (2014). Climate Change 2014: Synthesis Report. Contribution of Working Groups I, II and III to the Fifth Assessment Report of the Intergovernmental Panel on Climate Change [Core Writing Team, R.K. Pachauri and L.A. Meyer (eds.)]. IPCC, Geneva, Switzerland, 151 pp.

[2] Marshall, G. (2014). Don’t even think about it: Why our brains are wired to ignore climate change. Bloomsbury USA.

[3] NASA Global Climate Change (2020). There Is No Impending ‘Mini Ice Age’. Erişim tarihi: 16.06.2020. https://climate.nasa.gov/blog/2953/there-is-no-impending-mini-ice-age/

[4] Xu, C. et al. (2020). Future of the human climate niche. Proceedings of the National Academy of Sciences, 117(21), pp. 11350 LP – 11355. doi: 10.1073/pnas.1910114117.

 

More in İklim Krizi

Dış Köşe

Tarım zehirleri tüketimi artıyor – Ali Ekber Yıldırım

Tarımda zararlılara karşı kullanılan ürünler, çok farklı şekilde tanımlanıyor. Bilimsel adıyla pestisit, bu ürünleri üretenlerin ve bakanlık yetkililerinin deyimi ile “bitki koruma ürünleri”, çiftçilerin deyimi ile zirai ilaç veya böcek öldürücü, tüketicilerin ve sivil toplum kuruluşlarının deyimi ile tarım zehirleri. Adına ne derseniz deyin zararlılara karşı kullanılan bu ürünlerin kullanımı/tüketimi son yıllarda hızla artıyor.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 2015 yılında 39 bin ton olan pestisit kullanımı 2018’de 60 bin tona ulaştı. Ayrıca, kayıt dışı, kaçak kullanımının çok yaygın olduğunu da unutmamak gerekir.

Bu hızlı tüketim artışı bir çok sorunu beraberinde getiriyor. Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği bu sorunlara dikkat çekmek için “zehirsiz sofralar” adıyla bir kampanya başlattı. Bir çok sivil toplum örgütünün de destek verdiği kampanya ilk sonuçlarını vermeye başladı.

Tarım ve Orman Bakanlığı geçtiğimiz günlerde 16 pestisit (tarım zehiri) etken maddesinin yasaklandığını açıkladı. Daha öncekilerle birlikte, kullanılması yasak etken madde sayısı 200’ü aştı. Etken maddelerin yasaklanması elbette çok önemli. Ancak yasaklanmayan ve bilinçsizce kullanılan çok sayıda etken madde var.

Türkiye ve Avrupa’da pestisit kullanımı

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Tiryaki’nin verdiği bilgilere göre; dünyada yılda 3 milyon ton pestisit kullanılıyor. Türkiye’de ise 2018 verileri ile 60 bin ton pestisit kullanıldı.

Bunun anlamı şu; 2018’de topraklarımıza, bitkilere, meyvelere, sebzelere 60 bin ton pestisit(tarım zehiri) atıldı.

Türkiye’de 2019 sonu itibariyle ruhsatlı bitki koruma ürünü (formülasyon) sayısı, 5 bin 224. Ruhsatlı etken madde sayısı ise 369. Türkiye’de hektar başına 1587 gram pestisit kullanılıyor.

Avrupa Birliği ülkelerinin çoğunda, Türkiye’nin bir kaç katı daha fazla pestisit kullanılıyor. Tarımda herkesin “örnek ülke” olarak anlattığı Hollanda’da hektara 13 bin 800 gram pestisit kullanılıyor. Türkiye’nin 8.7 katı daha fazla. Yunanistan’da hektar başına 13 bin 500 gram kullanılıyor, yani Türkiye’nin 8.5 katı daha fazla. İtalya, Fransa, İngiltere ve Almanya’da da Türkiye’den bir kaç kat daha fazla pestisit kullanılıyor.

Erken alarmda Türkiye ilk sırada

Türkiye’de ilaç kullanımı diğer ülkelere göre düşük, fakat bilinçli kullanılmaması nedeniyle önemli sorunlara neden oluyor. Avrupa Birliği’ne ihracat yapan ülkelerin sebze meyvelerinde uygun bulunmayan ürünler erken alarm sistemi ile açıklanıyor. Erken alarm sistemi ile duyurulan ve uygun bulunmayan parti sayılarına (RASFF 2019) bakıldığında ilk sırada Türkiye var.

Avrupa Birliği’ne sebze meyve ihracatı 10 milyar dolar olan Hollanda’nın 2019 yılında 31 parti ürünü uygun bulunmazken, 1.5 milyar dolarlık ihracat yapan Türkiye’nin 85 parti ürünü uygun bulunmadı. Yaklaşık 5 milyar dolarlık ihracat yapan İspanya’nın 13 parti ürünü uygun bulunmadı. İtalya’nın 4.2 milyar dolarlık ihracatında 11 parti ürün uygun bulunmadı.

Zehir kullanımında çiftçi ne kadar bilinçli?

Pestisitleri kullanan çiftçilerin ne kadar bilinçli kullandıkları da hep tartışılıyor. Uludağ Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü’nden Doç. Dr. Nabi Alper Kumral’ın Bursa’da 15 ilçe ve 61 köyde 2017-2018 yılları arasında yüz yüze yaptığı anketin sonuçları çok çarpıcı.

  • Çoğu çiftçi (%78) zararlılara karşı sentetik insektisit(böcek öldürücü) kullanmaktadır.
  • Çok sayıda çiftçi ilaçlama sırasında doğru ekipmanı kullanmamaktadır.
  • Çiftçilerin büyük bir çoğunluğu insektisitlerin kendilerine ve çevreye olan olumsuz etkilerini bilmemektedir.
  • Çiftçilerin büyük çoğunluğu pestisit uygulaması yaparken çevreye ve hedef dışı organizmalara zarar vermektedir.
  • Bu durumu değiştirmek için çevre dostu Entegre Zararlı Yönetimi sistemlerini yaygınlaştırmak ve İyi Tarım Uygulamalarına yönlendirmek gerekmektedir.

Anket sonuçlarını değerlendiren Kumral, şu uyarıyı yapıyor: “Hastalık ve zararlılarla mücadelede «Entegre Mücadele Teknik Talimatları» doğrultusunda öncelikle kültürel tedbirler, mekanik mücadele, biyolojik mücadele veya biyoteknik yöntemler uygulanmalıdır. Son çare olarak kimyasal mücadele kullanılmalıdır.”

Yasaklanan zehirler kullanılmaya devam edilecek

Tarım ve Orman Bakanlığı 16 etken maddeyi yasakladı. Fakat, yasaklanan bu maddeler kullanılmaya devam edilecek. Evet, yanlış okumadınız. Bakanlık bu maddeleri kanserojen, insan yaşamına,çevreye, doğaya zarar verdiği için yasaklıyor. Ancak, belli bir zaman diliminde bu etken maddelerin ithalatı, üretimi, kullanılması devam edecek.

Bakanlığın yaptığı açıklamaya göre; 16 etken maddeden sadece 1 tanesinin ithalatı durduruldu. Yasaklı maddelerin 4 tanesi 30 Haziran 2020’ye kadar ithal edilecek, 31 Temmuz 2020’ye kadar imalatı yapılacak ve 31 Aralık 2020’ye kadar kullanılacak.

Yasaklanan etken maddelerden 10 tanesinin ithalatı 31 Ağustos’a, imalatı 15 Ekim’e kadar sürecek. Bunlardan 8 tanesi 30 Eylül 2021 tarihine kadar kullanılmaya devam edilecek. İki tanesi ise 31 Aralık 2021’e kadar kullanılabilecek.

Chlorothalonil etkin maddesi yasaklandı ama ithalatı 31 Aralık 2020 tarihine kadar serbest. İmalatı 15 Şubat 2021 ve kullanımı ise 31 Aralık 2021 tarihine kadar serbest.

Yasaklama gerekçelerine aykırı uygulama

Tarım ve Orman Bakanlığı pestisitlerde kullanılan 16 etken maddenin neden yasaklandığını şu gerekçelerle açıklıyor:

1- İnsan ve çevre sağlığına olumsuz etkileri: Genotoksik, Nörotoksik, Kanserojenik,
2- Üreme için toksik, Endokrin bozucu etkileri; Topraktaki kalıcılıkları; Yer altı sularını kirletmeleri; Arılara, balıklara, memelilere riskleri,
3- Uygulayıcılar, işçiler ve uygulama alanı yakınında bulunan kişiler için oluşturduğu riskin yüksek olması,
4- Metabolitlerinin yer altı sularına geçmesi ve kirletmesi
5- Toksikolojik ve ekotoksikolojik çalışmaların yetersizliği,
6- Aktif maddeyi üreten firmaların desteğini çekmesi, istenilen çalışmaları sunmaması sebebiyle söz konusu aktifin kullanımının güvenilirliğinin kalmaması,
7- RASFF (Gıda ve Yem İçin Hızlı Alarm Sistemi) bildirimlerinin önemli bir kısmının pestisit kaynaklı olması nedeniyle, ülkemizden Avrupa Birliği ülkelerine yapılacak yaş sebze ve meyve ihracatında sıkıntıların yaşanması, bu nedenle ülke ihracatının olumsuz etkilenmesi,
8- Gümrük Birliği anlaşması gereği yükümlülüklerimizin yerine getirilmesi,
9- Yasaklanacak aktif maddelerin ruhsatlı olduğu konularda alternatif bitki koruma ürünlerinin bulunması.

Bu gerekçeleri okuduktan sonra, yasaklanan tarım zehirlerinin kullanılmaya devam edilmesi nasıl açıklanabilir?

Türkiye’de pestisit kullanımı

YIL        Tüketim(ton)
2014      39.723
2015      39.026
2016      50.054
2017      54.098
2018     60.020

(Bu yazı ilk kez Tarım Dünyası’nda yayımlanmıştır.)

More in Dış Köşe

Dış Köşe

HDP Türkiye partisi olsun ama çok da olmasın – Murat Sevinç

HDP etnik siyaset yapmamalı. Başka çaresi yok ki, sonuçta Kürt partisi. HDP’ye Kürtler oy vermiyor yalnızca, her kesimden oy alabiliyor. İyi de daha çok Kürtler oy veriyor, yani Türkiye partisi olması mümkün değil. Etnik siyaset Türkiye’yi böler, bu yüzden terk edilmeli. Terk edemezler ama. Terörle arasına mesafe koymalı. E HDP’nin bağı var mı ki terörle? Yoktur herhalde, olsa kapatılıp yasadışı ilan edilirdi. Ama var diyorlar, olmasa derler miydi? HDP yasal bir parti, terörle ilişkisi olsa serbest faaliyette bulunabilir miydi? Hayır, ancak zaten tam olarak serbest değil. Olmamalı da. Tümüyle serbest bırakılırsa diğer partilerden bir farkı yokmuş gibi algılanır. İyi bir şey değil mi peki bu, diğer partiler gibi muamele görmesi? Hayır değil tabii ki, o zaman Türkiye bölünebilir. Bu nedenle aynı muameleyi görmemeli.

Bu anayasaya aykırı bir durum diyorlar ama. Olsun, anayasaya önemli bir şey olsa da her şey demek değil. Kürtler siyaset yapmalı. Kürtler siyasi alanda bulunsa da Kürt gibi bulunmamalı. Kürtlerin siyasi alanda Kürt gibi davranmaları ülkeyi bölebilir. Buna mukabil Türkler Türk gibi davranmalı. Boşnaklar da Boşnak gibi davranmalı. O zaman ülke bölünmez. HDP’lilerin Kürt gibi davranmaması çok kritik. Bak Turgut Özal da Kürt’tü ama lafını etmiyordu. Demek ki Kürtler siyaset yapmalı ama kararında yapmalı. Eğer siyasette ölçüyü kaçırırlarsa, partileri kapatılmalı. Partiler kapatılmamalı aslında, demokratik bir yöntem değil bu. Karşı olunmalı. Ancak Kürt partisi gibi davranıyorsa kapatılmalı. Türk partisi gibi davranıyorsa kapatılmamalı. Eğer Kürt gibi davranmayan bir partiyse, o da kapatılmamalı.

Kürt değil, Kürt kökenli vatandaş

Bu durumda HDP kapatılmasa da, tam anlamıyla açıkmış hissi yaşamamalı. Bazen de öylece bırakılmalı parti, kendi başına, hadi bakalım ne yapacaklar! Ama Kürtlerin oyu değerli kuşkusuz. Onların oyuna talip olunsa da önemli değilmiş gibi tavır takınmaya özen göstermeli. Oy istemeli fakat istemiyormuş gibi yapmalı; böyle, yarım ağız. HDP ile ittifak yapılmalı mutlaka ancak tam manasıyla yapılmamalı. Seçim zamanı cezaevi ziyareti iyi olur. Hazır yollar cezaevine düşmüşken, birden çok ziyaret yapılıp sanki HDP için gitmemiş gibi davranmalı. Kürtlerden değil de, Kürt kökenli vatandaştan oy istenmeli. Kürtler’den oy istenmeli ama çok üstelememeli. Şöyle, sanki o anda akla gelmiş de istemiş gibi yapmalı.

Hakikaten ya, siz neden bize oy vermiyorsunuz, gibi. Sanki onlar HDP’liymiş gibi oy istenirse ülke bölünebilir. Seçimden bir ay önce değil, hemen bir iki gün önce mutlaka bir jest yapmalı. İki değil, en çok bir jest. Fakat o jesti de göze sokmamalı ve Kürtlerle ilgisi yokmuş gibi sunulmalı. Herhangi bir konuda da aynı tavır sürdürülmeli. Diyelim dokunulmazlıklar kaldırıldı ve bir Kürt vekil cezaevine girdi. Olmaz ya, hayal edelim. O halde kınamalı ama biraz kınamalı. Çok kınayarak dikkat çekmemeli. Kınarken sanki HDP’ye destek veriyor görüntüsünden kaçmalı, genel bir çerçeve çizilmeli. Genel kınamalı, özel değil. Ya da diyelim bir Kürt siyasetçi ve ailesi hakarete uğradı. Eğer sıradan bir hakaretse duymazdan gelmeli. Buna mukabil çok fenaysa tepki göstermeli ama çok göstermemeli. Az göstermeli. Biraz bekleyip günün sonuna doğru tweet atılmalı. Ola ki ani ve çok tepki gösterilirse ülke bölünebilir.

Temel hak tanınarak tehlikeye atılan beka

Temel haklar söz konusu olduğunda, özellikle HDP’lilerin şımarmasının önüne geçilmeli. İktidar yandaşı birine tanınan temel hak, bir HDP’liye de tanınarak ülkenin bekası tehlikeye atılmamalı. Yürüyüş mü yapılacak? İzin verilmemeli. Anayasada barışçıl gösteriler bir hak olarak tanınmış olabilir. Bu anayasanın sorunu. Biraz konuşabilirler belki ama yürüyemezler. Yürürlerse ülke bölünebilir, muhalefet yürüyüş yaptığı için bölünen kaç ülke var yeryüzünde. HDP yasal bir parti, doğru. O kadar değil yalnız, tam yasal kabul edilmemeli. Mecburen yasal görülmeli. Sorarlarsa “Yargı bağımsız kardeşim, ben mi kapatacağım partiyi” filan denmeli. Ama tam da denilmemeli, o zaman yargı etkilenebilir.

Yargı çok güzel bir organ. Yasama da çok güzel bir organ. Yürütme ha keza. Güçler ayrılığı klasik demokrasinin temeli, kuşkusuz abartmamak kaydıyla. Güçleri birbirinden fazla ayırdığınızda ülke bölünebilir. Bu nedenle ölçülü ayrılmalı. Baktın olmuyor, hemen birleştirilmeli. Kul yapısı nihayetinde. HDP mecliste bulunabilir. Barajı geçmesin diye her şeyin yapılması, geçerse kabullenilmemesi ve kapatmaktan beter edilmesi kaydıyla. Seçim yaklaşınca HDP’nin iktidarla ittifak yapacağı dedikodusuna başlanmalı. Ama çok değil, az yapılmalı dedikodu, zira o oylara herkesin ihtiyacı var.

Bazen bazı süreçler başlatılabilir tabii. Diyelim barış süreci. Çok başlatılmamalı bu süreçler, az başlatılmalı. Uzatılmamalı kesinlikle. Diyelim uzar gibi oldu, hemen sona erdirilmeli. Süreçte HDP’ye iyi davranılabilir ama çok değil, biraz iyi davranılmalı.

Süreç sona erince kötü davranılmalı. İsteyenler, sona ermeden de kötü davranabilmeli, bu konuda herhangi bir sınırlamaya gerek yok, anti-demokratik olur. Kötü davranırken Kürt kökenli kardeşlerimizi kırmamaya özen gösterilmeli. Bu esnada sık aralıklarla “Ne istiyor bu Kürtler” sorusu yöneltilmeli. Ama çok da yöneltilmemeli ve yanıt beklenmemeli. Kürtler’in siyasette bulunması önemli. Tam değil, biraz önemli. Çeyrekle yarım arası gibi. Ne fazla ne hiç. Az işte. Kararında. Siyaset yapmalılar mutlaka. Hiç kimse olmasınlar demiyor. Olmalılar. Misal, Hikmet Çetin. Bu durumda HDP de mecliste olabilir belki ama siyaset yapmamak kaydıyla. Siyaset yaparsa huzur kaçar. Bir siyasal partinin siyaset yapması gerektiği şart olmadığı gibi, kesinlikle yasal bir zorunluluk da değil.

SPK’de ‘partiler mutlaka siyaset yapmalıdır’ nevi bir düzenleme var mı, yok. HDP seçmeni maskesini takmak kaydıyla yürüyüş de yapabilir herkes gibi. Şimdi, HDP’ye oy vermiş biri çıkıp sahilde yürüdü diyelim, kim karışır buna. Ancak siyasi faaliyet olarak yürümek doğru değil. CHP’liler yürüyebilir. HDP’liler yürümemeli. Çünkü HDP’liler CHP’li değil. Şuncacık mantığı kuramayan, ne siyaset yapmalı ne yazı yazmalı. Siyaset elbette Kürt kökenli vatandaşlara da serbest. Ancak Kürt gibi davranan Kürt kökenlilere, eğer ikametleri Toledo’da değilse fazla serbest değil. Biraz serbest.

Demokrasi, özgür basın, güçler ayrılığı, serbest siyasi faaliyet, temel hak ve özgürlükler vs. çok önemli. Abartılmaması kaydıyla. Ölçülü olmalı. Azla çok arası, orta karar. Ortalamadan biraz daha az sanki. Fakat çok az da değil, ikisinin arası. Çeyreğin biraz üstü, yarımın az altı gibi. İşte tam o zaviyede demokrasi çok güzel bir şey olur. HDP’li arkadaşlarım da var. Çok değil ama… 

(Bu yazı ilk kez Diken’de yayımlanmıştır.) 

More in Dış Köşe

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeni ‘normal’ eskisini döver mi? -Nuran Seyhan Bayer

Benim yaşadığım Bodrum dahil , nisan ve mayıs ayı birçok bölgede kurak geçti. Baharda 40 derecelere varan sıcaklığın ardından fırtınalar birçok sebze -meyve fidesini öldürdü. Ama koronadan ölen insanlar gibi her gün televizyonlarda, radyolarda kaç bitkinin, kaç sebze-meyve fidanının öldüğü,  çiçeklenemediği, meyveye duramadığı söylenmedi.

Her bitkinin, tohumun , bir hafızası var ama o da şaştı. İki aylık salgın “fırsatı” bile iklim değişikliğinde dönülmez yola çok yaklaştığımız gerçeğini örtemedi. Koronavirüs salgınının, hava kirliliğinin en yüksek olduğu ve standartları yüzlerce kat aşan partikül oranıyla başı çeken; salgından önce de insanların zaten maskeyle sokaklarda dolaştığı Çin’de başlamasını, özellikle de solunum yollarını tutmasını kimse sorgulamadı.

Oysa bu iki ay bile, fırsat verdiğimizde doğanın kendini nasıl onarabildiğini kanıtlamıştı: Tayland’ın Phuket plajlarında rekor seviyede kaplumbağa yuvası bulundu. Hindistan’ın Odisha eyaletinde boş kalan plajlarda 70.000 deniz kaplumbağası yuva kurdu. Kaplumbağalar kalabalık ve plastik kirliliğinden dolayı 2019’da bölgeye yumurtlamamışlardı. Nesli tehlike altında olan bazı kaplumbağa türleri de karantinanın sakinliğinden yararlanarak Brezilya ve Florida plajlarına yumurta bıraktılar. Bizim denizlerimiz de bile hiç görülmeyen balık çeşitleri görüldü, popülasyon arttı. Fosil yakıtlar daha az kullanıldığı için hava temizlendi.

Rüya bitti

Bunlar gibi daha onlarca iyileşmeyi, haberlerde, sosyal medyada izledik. Ve ne yazık ki bu güzel rüya bitti. Covid-19’dan kaç kişi öldü, iki ay boyunca en önemli haber materyaliydi. Borsa gibi, her gün ölümler bildirildi. Sıra “en az ölüm bizde oldu, en iyi önlemi biz aldık” övünmesine geldi. Hastane açmakla övünmek gibi… Sorunun ne kadar hastane açtığın değil, hastanelere çok gerek kalmayacak nasıl bir sağlıklı toplum ve doğa oluşturduğu gerçeği yadsınarak.

Yediğimiz gıdadan soluduğumuz havaya kadar, sağlığımızı etkileyen her şey yine gözardı edildi. Zehirli gıdalar yememize neden olan tarım ilaçları hala serbestçe ve denetimsiz olarak kullanılıyor. Konvansiyonel tarımın aç gözlülüğü, üretilen gıdaların üçte birinin çöpe gitmesine karşın devam ediyor. Ve biz medyada “darbe” tartışıyoruz, oysa en büyük darbeyi önümüzdeki dönemde “İklim değişikliği” yapacakken…

Dünya Sağlık Teşkilatı’nın “orta yaş “olarak ilan ettiği 65 yaş ve üzerini , eve , beton yığınlarının içine hapis edince, pandemik ölümlerin az olmasında etkili olabileceğini varsayan “Bilim Kurulu Üyeleri”nin, bağışıklık sistemini güçlendiren en önemli şeyin, bireysel korunma yöntemlerinin yanı sıra, temiz hava, zehirsiz gıda, açık alanlarda yapılan yürüyüş , spor, gezmek, eğlenmek, gülmek ve sevdikleriyle bir arada olmak olduğu gerçeğini görmezden gelerek nasıl “bilim” yaptıkları ise ayrı bir soru.. Parklar, bahçeler ve milli parklardan önce AVM’lerin açılması da böyle bir bilimsel anlayışın sonucu olmalı.

Sofralar hala zehirli, hava hala kirli

Sadece Covid-19 için değil bütün hastalıkların kaynağında , bağışıklık sistemimizin ne kadar güçlü olduğu yatar. Yaşlı insanların (ki bu 75 yaş üzeri olarak kabul ediliyor) daha çok hasta olmaları şaşırtıcı değildir, çünkü bağışıklık sistemleri zayıftır. Ancak bilim insanları ve doktorlar, bazı insanların neden koronavirüsten çok hastalandığını ve diğerlerinin neredeyse hiçbir şey hissetmediğini gerçekten bilmiyorlar. Bunun en büyük kanıtını geçtiğimiz günlerde Covid-19 u da yenen 101 yaşındaki Atlanta’da yaşayan İspanyol Dora Sowell’di. 1918’de İspanyol gribi salgını sırasında doğdu ve hayatta kaldı.Evlendi, 5 çocuk yetiştirdi, kariyerini hemşire olarak yaptı. 100 yıldan fazla bir süre sonra, bu kez başka bir salgını, koronavirüsü de yendi.

65 yaşın üzerinde olup bu virüsü yenen hatta hiç etkilenmeyen birçok kişi var dünyada. Sağlık sorunlarına bütünsel yaklaşamayan batı tıbbının en büyük sorunu bu. Bu anlayış doğal olarak karar vericilerin yaklaşımına da yansıyor.

Yukarıda belirttiğim gibi, pandemilerin oluşmasına olanak sunan doğal yapıların işleyişinin bozulmasını gözardı ederek, sadece hastalık ortaya çıktıktan sonra ne yapacağını düşünen yönetim anlayışı, zehirli gıdalarla beslenmemize göz yumuyor. Sofralarımız hala zehirli, havamız hala kirli.

Doğru ve zehirsiz gıda almıyorsanız, temiz hava solumuyorsanız, temiz su içemiyorsanız , hastalıklara zaten kapınızı açmışsınız demektir ; bugün korona yarın başka bir isimle başka bir pandemi… Bütün bunlar karar alıcılar tarafından bilinmeden ve uygulamaya konulmadan sizce yeni “normal”, eski “normal” i döver mi?

“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”

Hannah Arendt

 

More in Hafta Sonu