Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetSağlıkYazarlar

Portekiz’den Covid-19 notları: OHAL’i bahane eden yok – Meryem Dutoğlu*

Portekiz – 2 Mart günü ülkede ilk iki vaka tespit edildi. Bu kişilerin nereden geldikleri ve hangi şehirlerde bulundukları en baştan itibaren kamuoyu ile paylaşıldı. İlk vakalar ile ilk önlemler de başladı. 10 Mart’ta ülke genelinde 41 vaka varken Lizbon Belediyesi, kendisine bağlı tüm müze, tiyatro ve kütüphaneleri kapattı. 12 Mart günü ülkede en yüksek seviye alarm durumu ilan edildi. Bütün okullar kapatıldı. 12 yaş altı çocukları olduğu için evde kalması gereken ebeveynlere maaşlarının %66sının ödeneceği açıklandı. Cruise gemilerinin yolcu indirmesi liman idaresince yasaklandı.

13 Mart Cuma günü şehir merkezinde hala kalabalık turist grupları vardı. O günden itibaren bütün müzeler ve kültürel aktiviteler durduruldu. 16 Mart günü ilk ölüm gerçekleşti. Tek komşu İspanya ile kara sınırı kapatıldı. Özel hastaneler sisteme entegre edilerek Covid-19 vakası kabul edilmesinin önü açıldı. 18 Mart’ta 642 vaka varken, ülke tarihinde ilk kez olağanüstü hal ilan edildi. OHAL nedeniyle getirilen kısıtlamaların demokrasiyi askıya almak demek olmadığı, yaşama hakkı, vatandaşlık hakları, ifade özgürlüğü ve bilgi edinme hakkı vb gibi haklara halel gelmeyeceği üstüne basa basa belirtildi.

Resmi olarak sokağa çıkma yasağı ilan edilmedi ancak temel ihtiyaçlar haricinde sokağa çıkılmaması gerektiği duyuruldu. Market ve eczane dışında kalan  her türlü dükkan ikinci bir emre kadar kapatıldı. Paket servis olmak koşuluyla bazı küçük kafeler, kasap ve fırın ve pastane gibi dükkanlardan  az sayıda açık olanlar var. Açık olan bu dükkanlarda içeri girmeden kapı önünden paket servis alabiliyorsunuz. Marketlerde ve eczanelerde ise sosyal mesafelendirme kuralı getirildi. Bu alanlarda aynı anda kaç kişinin bulunabileceği metrekare başına hesaplanarak girişlere asıldı.

Toplu taşıma ücretsiz

Evden çalışma imkanı olmayanların işe gitmeye devam ediyor. Otobüs, metro ve her türlü toplu taşıma aracı, bilet işlemleri sebebiyle  oluşacak teması engellemek için ücretsiz oldu. Kimse bunu suistimal edip gezmeye gitmek için binmiyor. Otobüslerde sürücü ile yolcu arasında teması engellemek için yalnızca arka kapıyı kullanma zorunluluğu, “inecek var” butonuna basılmaması için ise otobüslerin bütün duraklarda durması zorunluluğu getirildi. Maaşlı çalışanlar, serbest çalışanlar ve iş verenlere farklı miktarlarda olmak üzere ekonomik yardım paketi açıklandı. Bu ödemelerden yararlanan şirket işten çıkarma yapamıyor. Sosyal demokrat hükümet bu yardım programı yüzünden eleştiriliyor, çünkü yapılacak maddi yardımların paskalya tatilini kapsamayacağı açıklandı.

Fotoğraflar: Peter Houle.

Portekiz’de toplam vaka sayısı 30 Mart itibari ile 6408. Bu vakalardan 571’i hastanede tedavi görüyor. Porto, 941 vaka ile şu anda en çok vakanın görüldüğü bölge. Ardından ise 633 vaka ile başkent Lizbon geliyor. Dikkat çeken bir nokta ise tüm vakaların 853’ü sağlık çalışanı. Bu da sağlık çalışanlarının korunmasında eksiklikler olduğuna işaret. 10 milyon nüfuslu ülkede şu anda günlük yapılan test sayısı günlük 5000 civarında. 30 Mart Pazartesi itibari ile az sayıda da olsa evde test hizmeti de başladı.  Sağlık bakanlığı ve Kızılhaç’ın ortak yürüttüğü bu hizmet ile  mobil ekipler acil ve öncelikli olduğu belirlenen kişilere evde test yapılıyor. Böylece  tespit edilen vakaların kimse ile temas kurmadan izole edilmesi hedefleniyor.

Evde test uygulamasının nasıl ilerleyeceğini, test kapasinin vaad edildiği gibi artırılıp artırılmayacağını önümüzdeki günlerde belli olacak. Bunun dışındaki diğer bir gelişme de göçmenleri ilgilendiren bir karar oldu. Oturum iznini henüz almamış, başvuru sonucu bekleyen bütün göçmenlerin sağlık hizmetlerinden eşit şekilde yararlanacağı açıklandı.

Grafik: Financial Times

Yukarıdaki grafikte 100. vaka’dan itibaren 1000, 10000 ve 50000. Vakalara kaç günde ulaşıldığını gösteriyor. Eğri ne kadar dikse, artış o kadar hızlı demek. Portekiz’de kriz yönetimi, alınan önlemler , maddi yardımların yeterliği detaylı bir şekilde değerlendirilebilir. Hem artıları hem eksileri elbette vardır. En azından OHAL’i kötüye kullanmayan bir hükümet var. Benim kanaatim artış hızı bakımından aşağıdaki grafikte görüldüğü üzere diğer ülkelerle karşılaştırıldığında  durum fena değil. Aynı grafikte görüldüğü üzere maalesef Türkiye’de şu anda çok hızlı bir artış var gibi görünüyor.

Portekiz’de Sağlık Bakanı ve sağlık genel müdürlüğü başta olmak üzere ilgili otoriteler tüm süreci şeffaf bir şekilde ilk andan beri halk ile paylaşılıyor. Portekiz Sağlık Genel Müdürlüğü’nün açıklamasına göre salgının pik noktasının mayıs ayından önce olması beklenmiyor.  Ankara’daki bazı yetkililerin tehlikeli ve yanıltıcı bir şekilde yaptığı gibi salgın hızının yavaşladığına “inanıldığı” iddia edilmiyor.

(*) Siyaset Bilimci, Lizbon Üniversitesi, @DtglMeryem

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona konusunda huzurluyuz, çünkü bilgilendiriliyoruz – Mehtap Doğan

Letonya- 12 Aralık’ta Çin‘de başlayan koronavirüs salgını, kısa süre içerisinde bütün dünyanın ortak sorunu haline geldi. 25 Mart itibariyle, dünya genelinde ölü sayısı 18 bin 916’ya, vaka sayısı ise 422 bin 989’a ulaştı. En yüksek ölü sayısı 6 bin 820 ile İtalya’da görüldü. Kara sınırlarını kuzeyde Estonya, güneyde Litvanya, doğuda Rusya ve Belarus ile paylaşan Letonya’daki vaka sayısı ise 221.

Yaklaşık iki yıldır, “Baltıkların İncisi” olarak anılan, Letonya’nın başkenti Riga’da yaşıyoruz. Bir süredir biz de gözümüzü haberlerden ayırmıyor, harıl harıl web sayfalarını tarıyor, neredeyse başka şey konuşmuyoruz, ancak huzurluyuz! Bu ülkede göçmen olmamıza rağmen kendimiz için değil, Türkiye’de yaşayan yakınlarımız adına kaygılanıyoruz. Bu endişe verici süreçte, psikolojik tahribat yaşamamamızın en önemli nedeni hiç şüphesiz, virüsün ortaya çıktığı andan bu yana hükümet yetkilileri ve basın organları tarafından düzenli olarak bilgilendiriliyor olmamız. Bir başka neden ise ülke halkının alınan kararlara karşı sergilediği sadık tutum.

Letonya’nın korona günlüğü

Letonya’da korona hakkındaki ilk uyarı 31 Ocak 2020’de, Letonya Dışişleri Bakanlığı tarafından yapıldı. Wuhan veya Çin‘e yolculuk yapacakların, seyahat etme gereksinimlerini tekrar gözden geçirmelerini isteyen bakanlık, Çin’den dönen ve koronavirus enfeksiyonu semptomları yaşayan herkesin tıbbi destek almasını istedi. Hatta, 3 Şubat’ta, Wuhan’da yaşayan ve ülkesine dönmek isteyen bir Letonya vatandaşı, Fransız hükümetine ait, boş bir uçakla Paris‘e götürülüp, 14 gün karantina altında tutulduktan sonra ülkeye kabul edildi. Çin’e koruyucu kıyafet, maske, solunum cihazı, salgın önleme ve kontrol malzemeleri bağışlayan Letonya’da ilk gerilim, otobüsle Riga’dan Estonya’nın başkenti Tallinn‘e giden bir yolcunun rahatsızlanması sonucu yaşandı. İran‘dan ayrılıp Türkiye’ye, oradan da Riga’ya uçan yolcunun, şehir merkezinde en az iki buçuk saat harcadığı ve toplu taşıma araçlarını kullandığı tespit edildi. İran vatandaşının yolda hastalanması üzerine, Tallinn otobüs terminaline ambulans çağrıldı. Böylece, sınır komşusu Estonya’da, ilk Covid-19 vakası doğrulamış oldu. Takvimler 27 Şubat’ı gösteriyordu.

İlk vaka

Ülke içinde ilk korona vakasına ise 2 Mart’ta rastlandı. O güne kadar Letonya’da 114 kişiye Covid-19 testi uygulanmış ve tüm sonuçlar negatif çıkmıştı. Milano’dan yola çıkıp, Münih üzerinden Riga’ya gelen hasta, hızlıca tedavi altına alındı. Durumu önemli ölçüde iyileştikten sonra tekrar test yapıldı. Testin negatif sonuçlanmasının ardından hasta, 14 gün boyunca kendini karantinada tutması koşuluyla, Letonya Bulaşıcı Hastalıklar Merkezi’nden taburcu edildi. Aynı gün Letonya Hükümeti çeşitli anti-koronavirus önlemleri için, Sağlık Bakanlığı’na 2,6 milyon euro ek ödenek tahsis ettiğini açıkladı. Ülkenin koronavirus için hazırlıklarını değerlendiren Sağlık Bakanı Ilze Viņķele’nin Letonya’ya notu ise 10 üzerinden 8 oldu.

Letonya Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi, 8 Mart’ta virüs taşıyan ikinci bir vakaya rastlandığını, hastanın bir gün önce, Milano-Riga uçağıyla ülkeye giriş yaptığını duyurdu. Covid-19 testi pozitif çıkan ve İtalya’nın bir dağ beldesi olan Cervinia‘daki kayak merkezinde bir süre bulunan hasta, Riga Doğu Klinik Üniversite Hastanesi Bulaşıcı Hastalık Merkezi’nde tedavi altına alındı. Bu olaydan bir gün sonra ise, Letonya’daki teyit edilmiş Covid-19 vakalarının sayısı altıya yükseldi. Enfekte olanların hepsi yakın zamanda Kuzey İtalya’dan geri dönenlerdi. 10 Mart’ta İtalya’dan dönen iki kişi daha listeye eklenince, hasta sayısı sekize ulaştı.

Ve yasaklar başladı

 12 Mart’ta Başbakan Krišjānis Kariņš, hükümetin olağanüstü hal ilan ettiğini ve 13 Mart’tan 14 Nisan’a kadar geniş katılımlı kamu toplantılarının yasaklandığını, tüm eğitim kurumlarının kapatıldığını, uzaktan eğitime geçileceğini duyurdu. Festival ve konser cenneti olan Letonya’da, 20 Mart’a kadar en az bin 600 kültür ve eğlence etkinliği ya iptal edildi ya da ertelendi. Çok geçmeden hükümet kanadından yeni bir açıklama daha geldi. Finansal olarak koronavirüsten etkilenen işletmelere, devlete ait olan ALTUM Kalkınma Bankası aracılığıyla, bir milyar euro destek verileceği ilan edildi. Bu açıklamaların üzerine, Maliye Bakanı Jānis Reirs, Letonya’nın 2008 mali krizine kıyasla finansal durumunun daha iyi olduğunu, Tarım Bakanı Kaspars Gerhards ise gıda kıtlığı beklenmediğini ve iç gıda üretiminin nüfusun ihtiyaçlarını karşılayabileceğini söyleyerek yüreklere su serpti.

Acil durum tedbirleri listesi ise 14 Mart’ta duyuruldu. Başbakan, 17 Mart’tan itibaren uluslararası seyahatlerin durdurulacağını, ancak bu uygulamanın, gıda sevkiyatlarını ve ülkelerine dönmek isteyen yabancıları kapsamadığını açıkladı. Ayrıca, kamuya açık etkinlikler ve geniş katılımlı toplantılar yasaklandı, İki gün sonra Letonya Eyalet Polisi tarafından gerçekleştirilen 376 kontrolde, 14 COVID-19 acil durum önlem ihlali vakası kaydedildi.

Teyit edilmiş vakaların sayısı, 17 Mart’ta 71’e yükseldi ve Letonya içinde ilk kez bir çocuğa Covid–19 tanısı konuldu. Sağlık Bakanı Viņķele, enfekte olmuş hastalar için mevcut yatak sayısının 120 olduğunu, ancak yeniden yapılanma ile bu sayının 400’e çıkarılabileceğini, daha riskli durumlarda ise bin yatağa yükseltilebileceğini söyledi. Hasta sayısında olası bir artış yaşanması ihtimaline karşı hastanelerin çoğu, kritik operasyonlar dışındaki hasta kabullerini azaltmaya veya durdurmaya başladı.

‘Yanınızdayız, teşekkürler’

 Letonya Enfeksiyonoloji Merkezi Başhekimi Baiba Rozentāle, 19 Mart’ta, başka ülkelerden geri dönen insanların karantinada kalmalarının önemini vurgulayan bir açıklama yaptı. Aynı gün, bir halk hareketi başladı ve saatler 21:00’i gösterdiğinde pek çok insan, evlerinin pencerelerine, balkonlarına, bahçelerine çıkarak sağlık görevlileri, polisler, öğretmenler, eczacılar, satış sorumluları, gazeteciler gibi çalışmak zorunda kalan kesimleri alkışlamaya ve hep bir ağızdan “sakām paldies” (teşekkür ederim) diye bağırarak destek vermeye başladı.

Ertesi gün, bağımsız milletvekili Artuss Kaimiņš Twitter’da Covid-19 için yaptırdığı testin olumlu sonuç verdiğini paylaştı ve o güne kadar bir araya geldiği herkesten özür dileyerek, risk altındakileri test yaptırmaya çağırdı. Kaimiņš ile temas halindeki diğer parlamento üyeleriyle bakanlar teste tabi tutuldu.

Letonya tarihinde bir ilk  

Letonya hükümeti, 24 Mart’ta koronavirüsün yayılmasını önlemek amacıyla alınması gereken önlemleri açıkladı. Çevrimiçi telefon ve sohbet hizmetleri aracılığıyla yapılan hükümet toplantısı, Letonya tarihindeki ilk “sanal” kabine toplantısı olarak kayda geçti. Toplantıda, birbirleriyle temas eden insanların sayısını azaltmak için, gıda, ev eşyaları, evcil hayvan ürünleri, bahçe malzemeleri satan dükkanlar, eczaneler ve gözlükçülerin hafta sonlarında açılmasına izin verilmesi, lüks eşya, giyim gibi diğer perakende satış mağazalarının ve spor merkezleriyle salonlarının tamamen kapatılması kararlaştırıldı.

Çok geçmeden Letonya tarihinde bir ilk daha yaşandı ve bakanlar basın mensuplarıyla internet üzerinden canlı yayın yaparak buluştular. Online basın toplantısında, Maliye Bakanı Jānis Reirs, mevcut krizle başa çıkmak için gerekli bütçe manipülasyonlarını özetlerken; Sağlık Bakanı Ilze Viņķele, Letonya halkına virüsten korunma kurallarına uymaları konusunda gösterdikleri hassasiyet, dayanışma ve vatanseverlik için teşekkür etti.

Sağlık Bakanlığı 24 Mart’ta, test verimliliğini artırmak ve sağlık masraflarından tasarruf etmek için hafif semptomları olan kişilerden risk altındaki gruplara odaklanacaklarını, yurt dışında kaldıktan veya enfekte bir kişiyle temas kurduktan sonra semptom gösteren insanların testleri için ödeme yapmaya devam edeceklerini dile getirdi. Cephe (Sahra) sağlık görevlilerinin maaşının ise en az yüzde 20 artırılacağı ifade edildi.

Evlere alkol servisi  

Letonya alkol tüketiminin yüksek olduğu ülkelerden birisi. Bu hengameli süreçte alkol sevenler bile ihmal edilmedi. Hükümet tarafından Covid-19 salgını sırasında internet üzerinden alkol satışlarına izin verildi. 14 Nisan’a kadar Letonya Milli Kütüphanesi, 1748’den günümüze kadar ulaşan, bin 400 gazete ve derginin dijitalleştirilmiş sürümlerinin arşivlerini içeren periodika.lv web sitesinin kilidini genel kullanıcılar için açtı.

29 Şubat’tan bu yana toplam 7.957 test gerçekleştirilen Letonya’da da, dünyanın dört bir yanında olduğu gibi gelecek belirsiz şimdilik, ama siz yine de Metin Altıok’un dediği gibi yapın, bugünden yarına birazcık umut saklayın.

“Yarın farklıdır bugünden,

Adı değişir hiç olmazsa.

Kara bir suyu

Geçiyoruz şimdilerde

Basarak yosunlu taşlara.

Sen bugünden yarına

Birazcık umut sakla.”  (Metin Altıok – Kanadı Kırık Bir Akşam)

Letonya hakkında, Bir Avrupa Macerası adlı Youtube kanalımız ve sosyal medya hesaplarımız üzerinden düzenli aralıklarla içerik paylaşıyoruz.  Merak ettiğiniz her konuda bize yazabilirsiniz.

Sağlıcakla kalın.
👫 Instagram, Facebook, YouTube: BirAvrupaMacerasi🍿https://www.youtube.com/biravrupamacerasi

Dış KöşeKoronavirüs Salgını

Şu yaşlılar meselesi – Ümit Kıvanç

“Gençlik”in ideolojileştirilmesine tanık olup içten tepki duyduğumda yirmilerimin sonlarından otuzlarımın başlarına geçiyordum. Söylüyorum ki, şimdi yaşlandı da bu yüzden böyle konuşuyor, demeyin :) Dünyadan iyi ve insanca pek çok şeyin silinmek istendiği zamanlardı. 1980’ler. Bugün yaşadığımız birçok musibetin yüzyıllara uzanan köklerinin özel gıdalarla beslendiği, yeni musibetlerin üretilerek hayatımıza sokulduğu yıllar. Dünyada Reagan-Thatcher, yurtta Özal dönemi. “Hâlâ yoksulluk ve sınıflardan mı bahsediyorsun! Ne banal!” ortamı. “Yoksulluktan bahsetmezsen yoksulluk diye sorunun olmaz.”

Tesadüf değildi, “gençlik”in ayrıcalık ideolojisi haline gelişinin neoliberal şahlanma dönemine rastlaması. “Verimliliğe” katkısı olmayıp yük haline geldiği giderek göze batan kesimi dışlamaya yarayacak bir ideoloji. Genç olmak, sağlıklı olmak, güçlü olmak, kısaca “fit” olmakla birleştirildi, hacmi bugün Türkiye’de yaklaşık 90 milyon dolara, dünyada 100 milyar dolara ulaşan “fitness” sektörü ve pekâlâ ölümcül tehlikeli ırkçılık türü doğdu.

Dışlanacak kesime “yaşlılar” diyoruz. Ve giderek artan şekilde, bu kavrama fazlasıyla olumsuz yan anlamlar yüklüyoruz. Azıcık daha zorlarsak, ıskarta veya safra ile eş anlamlı hale gelecek yaşlı kelimesi.

Bulut

Elbette genç olmak pek çok bakımdan daha istenir, daha makbûl bir insanlık durumu. Çünkü gelecek beklentisi insana birçok zorluğa katlanma gücü veren bir etken. Yaşlandıkça bu beklentiniz azalıyor, üstüne karşılanamamış beklentilerin hüznü, yükü biniyor, giderek “gelecek” kavramı silikleşiyor. Azalan silikleşen yalnız bunlar da değil. Şu meşhur laf, “yaşlanmak olabilirliklerin azalmasıdır” lafı ne müthiş! Ve ne kadar derin. İstisnalar dışında gençlerin kavrayamayacağı kadar. Gençlerin idraksizliğinden değil.

Şu son günlerde gördük ki, gençliğin bir bölümünün bünyesine yaşlı nefreti gibi bir virüs yerleşmiş, orada kendine bayağı bir yer açmış, iş kurmuş, ilişkiler geliştirmiş, üretim ve pazarlamaya başlamış.’

Elbette genç olmayanların kurduğu düzenlerde yetişme yüzünden böyle bir mesele de var, ama bundan değil. Gençlik biraz da, olabilirliklerin farkında olmamak demek. Doğal bu. Hem dış dünyaya karşı güçlü, dış dünyadan koparacaklarına odaklanmış bünye kendi içine, derinliklerine fazla dalamaz. Belki yoksul ve yoksun gençlerin yaşlıların duygularını daha fazla anlayabileceğini düşünebiliriz.

Ancak günümüzün gençlik ideolojisi, yoksul ve yoksun gençlere de dünyasında yer vermiyor ki. Yoksul ve yoksun olan kimseye yer vermiyor. Orta sınıfa ucundan da olsa tutunmuş, ucuz taklidini giydiği şeylerin orijinallerini giyenlerle dijital âlemde kendini sanal olarak eşitlemiş yoksul-yoksun genç, gerçi sanallık manallık bakmadan beri tarafa geçip öbürlerinin rollerine bürünebiliyor, pozlarını takınabiliyor, ancak belirleyici olan, sahici olan, orta sınıf ve üstü büyükşehir gençliğini sarmış bulut. Bir tür kafa yapan o bulutun içinde solunan hava. Bu havanın bünyeye ettikleri.

Şu son günlerde gördük ki, gençliğin bir bölümünün bünyesine yaşlı nefreti gibi bir virüs yerleşmiş, orada kendine bayağı bir yer açmış, iş kurmuş, ilişkiler geliştirmiş, üretim ve pazarlamaya başlamış. Buna yolaçansa, yaşlıların kurban konumunda bulunduğu, ölmemek için gençlerin dikkatli davranmasına muhtaç olduğu bir durum.

Kim tehlikede, kim tehlikeli?

Sosyal medyada yüz bin defa paylaşıldı, aktarıldı, yine de yüz bin defa daha tekrarlanırsa faydalı olacağını sanıyorum, hattâ yüz bin defa daha tekrarlanmasının şart olduğunu anlıyorum: Korona virüsünü yaşlılar daha kolay kapmıyor. Böyle bir bulgu yok. Yaşlılar daha kolay yaymıyor, bulaştırmıyor. Böyle bulgular da yok. Aksine, yaşlılar virüs kaptıklarında daha kolay hastalanıyor, daha savunmasız oluyor, daha çabuk ölüyorlar. Yani esas olarak öncelikli kurbanlar konumundalar. Kronik hastalıklar yüzünden bağışıklık sistemleri zayıf olanlarla birlikte. Gençler, hele çocuklarsa, virüsü kapabiliyor, taşıyabiliyor, yayabiliyor, buna karşılık hasta olmayabiliyorlar. Hastalık belirtileri göstermedikleri için, kendileri sağlıklı, başkaları için tehlikeli potansiyel virüs taşıyıcılar olarak dolaşabiliyorlar. Tehlikeli olan, kendi hastalanmayan ama virüsü taşıyıp aktarabilen gençler ve çocuklarla yaşlıların temas etmesi. Çünkü bu durumda virüs yaşlılara bulaşabiliyor.

Dolayısıyla, meseleyi tamamen bireysel planda ele alırsak, ortalıkta dolaşan yaşlı öncelikle kendini tehlikeye atıyor, gençlerse başkalarını.

Meseleyi tamamen bireysel planda ele alamayız. Çünkü korona virüsünü bu kadar ölümcül kılan etkenlerin ilki, virüsün insanı hasta etme sürecinin görünmezliği ise, ikincisi de hiçbir ulusal sağlık sisteminin bir anda karşılayamayacağı kadar ağır yük meydana getirerek mücadeleyi imkânsız kılması. Bunu çok kısa sürede çok sayıda insanı yoğun bakımlık ederek beceriyor. Bu açıdan, yaşlıların virüs kapmaya yolaçacak şekilde başkalarıyla temas etmesi, kendilerinin ve öncelikle başka yaşlıların -“risk grubu”- hayatını tehlikeye sokuyor.

Bazı gençlerin, dışarı çıkmayın uyarısını dinlemeyen yaşlılara yönelik haşin tutumlarını, söz dinlemeyen anababalarını (ninelerini dedelerini) koruma kaygısıyla azıcık aşırıya kaçmış telaş ve paniğe bağlayabilseydik keşke. Ancak şu yukarıda özetlediklerimi bilmelerine rağmen yaşlıların dışarı çıkması konusunda kimilerinin ısrarla üretip yaydığı şey bambaşka: Yayılan motif, yaşlıların virüs salgınından âdetâ sorumlu oldukları. Onlar olmasa geri kalan herkesin normal hayatına dönebileceği gibi fantezilere açık kapı bırakan, virüsün yaşlılar yüzünden insanları öldürdüğü motifini zaten üstü kapalı olarak barındıran, düpedüz, dışlanacak, hakir görülecek ve -toplumca en sevdiğimiz şey!- “fail” olarak damgalanacak bir kesimi ayrıştırıp hedef tahtasına koymayı içeren bir tutuma tanık olmaktayız.

Faşistliğin, ırkçılığın, kendini bir şey sayıp başkalarını aşağılamanın, hakaretin, dışlamanın her türlüsünün yüzlerce çiçek açtığı topraklarımızda, yaşlılara yönelik dışlayıcılığın ötekilerden önemli farkı var: Bu fazla somut ve uygulanabilir.”

Elde damga, hücum!

Bizimki gibi, insanı ancak işini görüyorsa varsayan muktedirlerin sultası altında, “vatan” kavramının içine asla üstünde yaşayanları katmayan bir devlet kültürünün ve varkalabilmek için durmaksızın yeni iç düşmanlar, hainler üretmek zorunda olan toplumsal tahayyül organizasyonunun hüküm sürdüğü ülkede, ayrıştırılıp dışlanan ve olumsuz herhangi işlev yüklenen kesim, doğrudan hayatî tehlike altındadır. Bir kısım gencin yaşlılara yönelik pervâsızlığı, bu yüzden, sadece şuursuzluk, terbiyesizlik filan gibi görülüp geçilemez.

Sırf bu yüzden de değil.

Dünya hakkındaki öngörüleri acayip isabetli çıkan, bu alanda mâhir biri sayılmam. Bu yüzden, geleceğe dair fazla atıp tutmamaya özen gösteriyorum. Bir-iki konu dışında. Bunların başında, kapitalizmin günün birinde “gereksiz” gördüğü insan nüfusundan kurtulmak isteyeceği düşüncesi geliyor.

Ekonomik düzen, görülen teknoloji gelişme ışığında, giderek çok daha az sayıda işçiye ihtiyaç duyacak, meselâ. Artık işçi haklarını bastırmak için hep belirli eşiğin üstünde tutmak zorunda oldukları işsizler ordusuna ayrıcalıklı zenginler ihtiyaç duymaz olduklarında ne yapılacak? Ekonomi için gereksiz, gücü kuvveti yerinde, işsiz, aç kitleleri yanıbaşlarında bulundurmamanın yollarını aramayacaklar mı? Onları gezegen fetihleri için uzaya mı salacaklar? Gelişmiş teknolojinin sunacağı imkânlarla korunan, yanına bile yaklaşılamayan “site duvarları”nın dışında bırakacak, kaderlerine mi terk edecekler?

“Gereksiz nüfus”tan sözedildiğinde, şüphesiz, geleceğin ekonomi dışı bırakılmış işsiz kitlelerinden de önce akla gelenler, yaşlılar. 2020 yılının Mart ayında, kendini tatilde sayan, çoğu yaşlı sayılamayacak İstanbulluların sahillere, piknik yerlerine doluştuğu günde, Türkiye’nin sosyal medya ortamında şahit olduğumuz, mâruz kaldığımız üzre, bazı gençlerimiz bunu apaçık, üstelik hakir gören edâyla, âdetâ iğrenerek, üstüne basıp ezmek istedikleri böcekten sözeder gibi dile getirdiler. Bunu bu gençlerin ailelerinin başarısı mı sayacağız yoksa memleketteki kötülüklerin çok büyük bölümünün kaynağı “Türk Millî Eğitimi”nin eseri mi? Eser bir defa şekillendikten sonra bu fasıl sanırım önem taşımıyor.

Faşistliğin, ırkçılığın, kendini bir şey sayıp başkalarını aşağılamanın, hakaretin, dışlamanın her türlüsünün yüzlerce çiçek açtığı topraklarımızda, yaşlılara yönelik dışlayıcılığın ötekilerden önemli farkı var: Bu fazla somut ve uygulanabilir.

Çaresiz yalnızlığın ortak temeli

Yaşlıların ne pahasına olursa olsun kendilerini sokağa atma isteğinin gerisinde yatan insanca güdüyü anlamamak imkânsız. Benim gibi, evde yapmak istediklerine yeterli vakti bulamayan, normal zamanda da dışarı çıkmamak için bin türlü sebep bulan biri bile, başka insanların o tek kişilik sıkıntısını anlayabilir. Yalnız kalmak pek çokları için ürkütücüdür. Anlamayacak ne var?

Keşke insanlara yalnızca merak aşılayabilen veya en azından her bebekte gelişmesi kaçınılmaz merak duygusunu hoyratça, haşince köreltmeyen bir kültürümüz olsaydı. Aile ve devlet (eğitim), insanlara yaşlandıklarında kendilerini doyurabilecek, eğlendirebilecek vasıflar kazandırabilseydi.”

Ancak bunun gerisinde, durumu ağırlaştıran, dayanılmaz kılan bir etken var ki, başka türlü bir toplumsal hayat bunu gidermek, ortadan kaldırmak, en azından etkisini azaltmak yönünde donanım sağlayabilirdi insanlara. Bizimki gibi olmayan bir toplum hayatı. İnsanların kendi başlarına yaptıkları, onları tatmin eden, eğlendiren, hep yapmaya devam etmek isteyecekleri uğraşları, merak ve ilgi alanları olabilseydi.

Ne yazık ki, başta merak, yoğun ilgi, odaklanma, öğrenme kabiliyeti ve yeni şeyler öğrenmekten alınacak zevk, eğitim sistemimizin ve devlet düzenimizin biz küçük yaştayken öldürmeye çalıştıkları düşmanlar. Bunlardan yoksun birey, nelerden yoksun olduğunu asla fark edemiyor. İnsanın zihinsel imkânları aslında sonsuz olduğu ve sahibi dahil herkes durdurmaya çalışsa da algılama ve bilgi işleme mekanizmaları işlemeyi sürdürdüğü için, pek trajik ama, birey, nelerden yoksun olduğunu kavrayamasa da temeldeki yoksunluğunu sezebiliyor. Üstelik galiba, bunun kolay giderilemeyecek olduğunu, hızla uzaklaşan trenin arkasından koşup tehlikeyi göze alarak vagona atlamayı gerektirdiğini, trene yetişmenin artık pek zor olduğunu falan da seziyor. Cehalet bu yüzden yeniye, bilinmeyene yönelik şirretçe reddedişle birlikte bulunuyor. Muhtemelen kendini olmadığı yerlerde görmeye yönelik tutkulu ve hastalıklı arzunun kaynağı da buralarda.

Keşke insanlara yalnızca merak aşılayabilen veya en azından her bebekte gelişmesi kaçınılmaz merak duygusunu hoyratça, haşince köreltmeyen bir kültürümüz olsaydı. Aile ve devlet (eğitim), insanlara yaşlandıklarında kendilerini doyurabilecek, eğlendirebilecek vasıflar kazandırabilseydi.

Ve keşke, sokağa çıkan yaşlıları, topundan birden kurtulmaları hemen bugün için yine de kolay görünmediğinden şimdilik hoyratça azarlamakla yetinen gençler, kendilerinin de yaşlandıklarında düşecekleri duruma sebep olan toplumsal örgütlenmeyi teşhis edebilseler, henüz güçlüyken, vakitleri bolken, yeni faşistlik türlerine hayat vermek yerine, kendilerinin istikbalini kurtarabilecek dönüşümün yollarını arasalar. Bugünün gençleri, yaşlılıklarında böyle bir karantina ortamına düşerlerse, aynı kaderi paylaştıkları insanlarla dert ortaklığı etmek için her şeye rağmen sokağa çıkma seçenekleri olmayacak muhtemelen. Ve internetin şalteri de yine birilerinin elinde olacak.

Performans baskısı

Dönelim bugüne. Devletin aldığı tedbir, hernekadar “65 yaş üstü” diye sınır getirse de, her türlü sınırı aşan bir “yaşlı” kavramını odağa -yoksa “hedefe” mi deseydik?- oturtuyor. Görebildiğimiz kadarıyla, genç nüfusun bir bölümü bu vesileyle yaşlıların toplum hayatından dışlanmasını kampanyalaştırmaya hevesli.

Hiç hak etmediği sükûnet havasında ve nezaketle yazmaya çalıştığım, sahici fikir ve hislerimin vücut bulduğu her satırı silip şu mesafeli dile tercüme ederek devam ettiğim bu yazıyı, bir-iki söz daha söyleyerek bitirmek isterim.

Gençlik ideolojisinin üretim ve pazarlamasına tanık olup tepki duyduğumda görece genç, yaşlı görülerek dışlandığımı ilk hissettiğimde 47 yaşındaydım. Net hatırlıyorum, çünkü çok şaşırmıştım. Kimsenin yaşıyla bağlantısı kurulabilecek bir mevzu yoktu ortada. Ancak benden 15-20 yaş genç olan gruptakilerin (iş dolayısıyla birlikteydik) çoğunun, alâkası dahi yokken, genç olduklarını kendilerine tekrarlamak istediklerini fark etmeye başladım. Yaşlı diyebildikleri birinin varlığı buna yarıyordu.

Yaşım ilerledikçe, genç olmanın tabiî coşkusu ve aydınlığının, birçok genç için sönüp karardığını, çünkü, çok kısaca ve kabaca “performans baskısı” diye tanımlayabileceğimiz bir baskının yükü altında ezildiklerini gördüm. “Yaşlı” diye nitelediklerinin ortalama yaşı da giderek düşüyordu. Benim gibi, artık sahiden yaşlı sayılabilecekler radardan bile çıkmıştık. İçinde yaşanabilir, varolunabilir, gencin kendini iyi hissedeceği, genç hissedeceği aralık giderek daralıyordu. Buna karşılık, şunları şunları yaparsa kendini genç sayabileceği iddiası üzerine sektör kurulanların ortalama yaşı, gençlerin yaşlı dediklerinin ömür sürelerine uzanmaya başlamıştı. Gençlik düpedüz, “olabilirliklerin karşılanamayacak kadar çoğalması” anlamına gelmeye başlamıştı. Burada katılanı bitkin düşüren rekabet vardı.

Sahici yaşlılarsa, rekabete de yaramıyor, genci diri tutmaya katkıları olmuyor. Üstüne üstlük, virüs kapıp herkesi gereksiz yere meşgûl edecek ölüm yolculuklarına çıkmasalar da, gereksiz yere onlara bakmak gerekebiliyor, herkesi gereksiz meşgûl ediyorlar. Hele metroda, otobüste o gereksizlere yer vermek gerekiyor ki, olacak şey değil!

Hayatım boyunca yer verdim. Şimdi, henüz seyrek de olsa, yer veren çıkabiliyor. Oturmuyorum.

(Bu yazı ilk kez Platform24’de yayımlanmıştır.)

Kategori: Dış Köşe

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Virüsün aynası – Nuran Seyhan Bayer

Aslında iki hafta önce yazmaya karar verdiğim yazının başlığı “KAPANDIM” olacaktı ve şu cümlelerle başlıyordu:

“Bazen insan, çiçekler gibi kapanır, sabahtan akşama kapanan sarmaşıklar gibi. Beynini, duyularını bir süreliğine kapatır. Kendini biraz da korumak içindir bu kapanma. En çok da toplumca delirdiğimiz anlarda olur. İnsanlığın geldiği durumu izlemeye mecbur kalmamak için…

Bir süredir terasımdaki taşların arasından çıkan yoncaları izliyorum. O kadar dirençli ve kararlı ki, taşların arasında bile hayat buluyor, susuz, sevgisiz.. Ama o da akşamları harika sarı çiçeğini kapatıyor, bir sonraki güne direncini korumak için belki de…”

İki hafta içinde her şey alt-üst oldu. Gerçeklikler birden bir aynada yansıma buldu. Ve yazımı bu aynadan yansıyanlara çevirdim.

Ey virüs, sen nelere kadirsin!

Dünyanın ciğerleri Amazon ormanları yandı, ÇIT YOK…

Avustralya yandı, ÇIT YOK…

Kasırgalar, fırtınalar, seller can aldı, ÇIT YOK…

Tarım ilaçları toprağımızı, bedenimizi kirletti; arılar, böcekler, kuşlar öldü, ÇIT YOK…

Amazon ormanlarında geri dönülmez noktaya gelindi, ÇIT YOK…

Silah tüccarlarının aç gözlülüğü milyonlarca can aldı, alıyor, ÇIT YOK…

2019’un şubatı, en sıcak ikinci şubat ayı oldu, ÇIT YOK….

Bilim insanları, sivil toplum örgütleri, öngörülü insanlar haykırdı: İklim krizinde dönülmez noktaya yaklaşıyoruz, ÇIT YOK…

Finlandiya, Norveç ve İsveç’in kuzeyinde yaşayan Sami halkı, daha sıcak havanın getirdiği yağışların likenleri yere yapıştırıp Ren geyiklerinin beslenmesini engellediği için geyikleri elleriyle beslemek dışında ne yapacaklarını bilmediklerini açıkladılar, ÇIT YOK…

Hayvanlar, böcekler, bitkiler yok oluyor; yaşam zincirinin halkaları bir bir kopuyor, ama ÇIT YOK…

ÇIT….ÇIT….ÇIT

Açgözlülük, sorumsuzluk, neo-liberal politikalar

Ve günlerden bir gün bir virüs, bir sınıfın lüksünün diğerinin yoksulluğuyla dengelendiği dünyayı ziyaret etmeye karar verdi. Gelirken de elinde dünya kadar büyük bir ayna getirdi. Herkes bu aynada kendine bakmaya mecbur kılındı. Kentlisi köylüsü, zengini fakiri, holding sahibi, kobisi, tüccarı, bakkalı, çiftçisi, rahibi, imamı, hahamı, doktoru, mühendisi, mimarı, politikacısı…

Hepsinin de gördüğü aynı şeydi: Aç gözlülük, dünya kaynaklarını sorumsuzca sömürme, neo-liberal politikaların iflası.

Ekolojik çöküşte inkar politikası güden üç ülke, ABD, Britanya ve Avustralya bir virüs karşısında çaresiz kaldı,  geç kalmanın bedelini ağır ödüyorlar.

Ve sağlık sistemi kilitlendi. Ülkeler gerek yoğun bakım gerekse yatak ve teçhizat kapasitesi açısından tam bir çıkmazda.

Avrupa Merkez Bankası hala piyasaları koruma derdinde. İklim krizi için ayıramadığı bütçeyi, piyasalar için ayırdı:750 milyar dolar.

Bazı otomobil firmaları üretimi durdurdu.

Birçok havayolu seferlerini durdurdu.

Uzak mesafelerden mal gelmiyor, Çin’de mal alımları durduruldu.

Sağlık sistemi kilitlendi.

Ama iyi haberler de var: Hava kirliliği nedeniyle uzun zamandır gökyüzünü göremeyen Çinliler artık görüyor. Venedik’in kanal suları o kadar temizlendi ki kuğular geri dönmüş..

Marketleri yağmalayan, tuvalet kağıdı stoku yapan insanların trajikomik hallerine ek bizden bir haber: TBMM’de alınan ekonomik paket önlemleri içinde yer alan kararlardan biri şöyle: ”Semerkant Bilim ve Medeniyet Üniversitesi’nin adı değiştirildi!”

Sosyal amaçlı kredi paketleri de bakalım insanları nasıl koruyacak?

Ayna en çok da insanlığın ve kapitalizmin en karanlık yönlerine ışık tuttu adeta. İnsanlık bir dönüşümün eşliğinde. Belki de İnsanlık Çağı’nın sonunun ilanı.

Kategori: Hafta Sonu

Editörün Seçtikleriİklim KriziManşet

3 Nisan’da bu evde grev var! – Melisa Akkuş

Yeni koronavirüs (kovid-19) sebebiyle 3 Nisan’da 5’incisi düzenlenecek küresel iklim grevimiz İsveçli iklim aktivisti ve Fridays For Future (Gelecek için Cumalar) hareketine ilham veren Greta Thunberg‘in çağrısıyla bu sefer dijital olarak gerçekleşecek.

Bizler de FFF Türkiye olarak 3 Nisan’da sokakta değil dijital iklim eylemiyle bir araya geleceğiz. Çalışmalara çoktan başladık bile.

İklim krizi bizi her koşulda etkiliyor. Yaşadığımız birçok sorunla ilişkili olan iklim krizi için bekleyemeyiz çünkü iklim krizi beklemiyor veya ara vermiyor. Bu yüzden fiziksel olarak sokakta olamasak da dijital eylemde sloganlarımız, pankartlarımız ve çeşitli etkinliklerle bir aradayız.

Dijital iklim eylemi için neler yapabilirsin?

Instagram’da dijital eylem sebebiyle açılan FFF Digital hesaplarından birçok insan dijital iklim eylemine desteklerini göstermek için iklim kriziyle ilgili olan pankartlarıyla fotoğrafını çekip gönderiyor ve bunu sizler de iklim hareketine desteğinizi göstermek için yapabilirsiniz.

FFF Türkiye birçok farklı ile yayıldı ve sizler de iklim hareketine katılmak istiyorsanız 3 Nisan’da yapacağımız dijital eylem planımızdan haberdar olmak için bizleri sosyal medya hesaplarımızdan takip edebilir ve bizlere katılabilir, destek olabilirsiniz.

Dijital iklim eylemi için yapacağınız paylaşımlarda #ClimateStrikeOnline etiketi üzerinden paylaşabilirsiniz.

İklim aktivistleri olarak iklim hareketi için sizi birçok noktada düzenlenecek dijital iklim grevine çağırıyoruz, iklim krizi için hepimizin dayanışmasına ihtiyacımız var ve sizler bu hareketin bir parçası olmak için çok fazla şey yapabilir gezegenin geleceği için bir adım atmış olursunuz.

Yakın zaman içerisinde FFF Türkiye hesaplarımızdan neler yapacaklarımızı duyuracağız, beklemede kalın.

Dış KöşeKoronavirüs Salgını

Covid-19 demokratik bir virüs mü?- Evren Balta

Kimileri bütün dünyayı aynı anda vuran ve artık resmi adıyla COVID-19 diye bilinen salgının demokratik bir salgın olduğunu iddia ediyor. Demokratik çünkü her toplumsal sınıf bu salgının etkilerine açık, her gruptan her yaştan insanı etkileyebiliyor.  Demokratik çünkü Hollywood yıldızları, bakanlar gibi sıradan olmayan insanlar en az biz sıradan insanlar kadar bu virüse yakalanabiliyor. Demokratik çünkü bütün ulusları sınır gözetmeksizin vuruyor.

Öte yandan bu hiç de demokratik bir virüs değil. Çünkü bağışıklık sisteminiz güçlü olması sağ kalmanızla neredeyse doğru orantılı. Bağışıklık sisteminizin gücü ise nasıl bir hayat sürdüğünüz ile bağlantılı. Dahası bu hastalıkta hastane bakımının hayat kurtarıcı olması, hastalıkla baş etmede toplumsal sınıfın önemine işaret ediyor. Hatta belki de çok sayıda siyasetçinin, zenginin ve ünlünün bu virüsü kapmış olması, ulaşılması zor olan testlere onların daha rahat ulaşıyor olmaları ile ilgili… Yani tıpkı savaş, deprem vb. gibi bütün diğer felaketlerde olduğu üzere bu salgın da herkesi aynı şekilde vurmuyor.

Öte yandan bu salgının etkilediği ülkelere ve bu ülkelerde salgının deneyimlenen boyutlarına bakmak her ülkenin benzer biçimlerde etkilendiği hissini vermiyor. Bir yandan ülkelerin etkilenme oranı virüsün ilk göründüğü zamandan bugüne kadar geçen süre ile alakalı görünüyor. Bir diğer deyişle vaka sayısının geometrik artışı nedeniyle vakaların daha erken görüldüğü yerler, en fazla vaka sayısına sahip olan ülkeler. Ama öte yandan vaka sayısını çok ufak rakamlarda tutabilmeyi başarmış ülkeler de var. Başarı öyküsüne sahip olan ülkelerin başarısı biraz “kriz yönetiminin” başarısına ama aynı zamanda kriz yönetimini çokça aşan ve hijyen kültüründen siyasi kültüre, uluslararası bağlardan nüfus yapısı ve sağlık hizmetlerinin örgütlenişine kadar hiçbir kriz yönetiminin kısa zamanda kontrol edemeyeceği faktörlere bağlı.

En kötü zamanda salgına yakalanmak

Dünya bu krize çok şansız bir döneminde yakalandı. Siyasetçilerin kamu baskısını takmadan kafasına göre takıldığı, gerçekliğin sorgulandığı, bilimin söz oluşturmada önceliğinin geniş kitleler açısından tartışılır hale geldiği, kurumların güvenilirliğinin zedelendiği ve içlerinin boşaltıldığı, sorumluluk ile siyaset arasındaki bağın koptuğu, küresel işbirliğinin azaldığı bir dönem bu.

Bütün bunlara olağanüstü kutuplaşmış siyasal sistemi ve siyasi iktidarın yaptığı her şeyin otomatik olarak yanlış olduğunu düşünenleri ekleyin. Onun yanına her tür salgının Rockefellerların evlerinin alt katındaki labarotuvarda yapılan bir sosyal deney olduğunu iddia eden ve her şeyi hafife alan kitleleri koyun. Resmi elinde akıllı telefonla duyduğu her bilgiyi gerçek sanan, hayatını endişe etmek ve endişeyi ancak biliyormuş gibi yaparak geçirebilen milyarlarca insanla tamamlayın… Herhangi bir salgın gelişip, serpilmek için bundan daha mümbit bir iklim bulabilir miydi?

Şu yazdıklarıma sağlık sistemlerinin iç acıtıcı görüntüsünü eklemek gerekiyor. Bütün dünyada sağlık sistemleri ve teknolojileri olağanüstü bir hızla gelişti son 30 yılda. Ama maalesef sağlık sistemlerinin kapsayıcılığı neredeyse her yerde tam tersi yönde hareket etti. Neoliberal reformlar herkes için sağlık hakkı yerine herkes için serbest piyasada sağlık sağlayıcısı seçme hakkına vurgu yaptılar. Tabii ki hemen her alanda olduğu sağlık sağlayıcılarının çeşitlenmesi kamusal hizmetlerin bozulmasına, hizmetlerin pahalanmasına ve giderek daralmasına neden oldu. Üstelik sağlık; serbest piyasa üzerinden örgütlendikçe kâr getirmeyen ama halk sağlığını yakından ilgilendiren alanlar tamamen terk edildi. Bu salgın muhtemelen piyasaya daha fazla entegre olan ve kapsayıcılığı daha dar olan ABD gibi ülkelerdeki sağlık sistemlerini daha çok vuracak.

Bir imkân(sızlık) olarak virüs

Bu yazıya bu virüsün demokrat olmadığını söyleyerek başlamıştım. Bizi bugün, şu anda etkilemesi anlamında hiç de demokrat değil bu virüs. Ama öte yandan belki de başka bir dünya tahayyülü yaratabilme potansiyeli açısından demokrat. Başka bir yazımda kara veba Avrupa’da milyonlarca insanı öldürürken aynı anda kentin zenginlerinin kent yoksulları iyi olmadan kendilerinin de iyi olmayacağını onlara gösterdiğini yazmıştım. Bu virüs beki de orta-üst sınıfların sağlık hizmetlerinin yalnızca kendilerinin satın alabileceği bir hizmet olmasının sağlıklı olmak için yeterli olmadığını anlamasına sebep olabilir. Kapınıza gelen postacı sağlıklı değilse siz nasıl sağlıklı kalabilirsiniz?

Bu virüs belki de etrafınıza hangi ulusal duvarları örerseniz örün, o duvarların virüsler tarafından şu ya da bu şekilde aşılabileceğini göstermesi anlamında demokratik olabilir. Nitekim kendi ülkesi ortalama bir Avrupa ülkesi kadar virüsten etkilenen Trump, salgınla baş etmek için hemen duvar örmeye dayalı popülist reçetesini uygulamaya koydu. Avrupa ile bütün uçuşları (elbette İngiltere hariç) kaldırdı. İnsanları, fikirleri ve malları dışarıda bırakarak sorunları çözebileceğini düşünen bu popülist reçete bu sefer görmediği bir virüsü görünmeyen bir duvar inşa ederek alt edebileceğini düşünüyordu. Öte yandan yaptırımlar yüzünden bütün dünyadan tamamen yalıtılmış İran tam da bu yalıtılmışlığı yüzünden krizle baş etmekte en fazla zorlanan ülkelerden biri oluyordu.

Yıllardır ne tür entegrasyona sahip olduğunu her akademik toplantıda konuştuğumuz Avrupa Birliği ulusal politikaların uyumlaştırılması ve hızla alınan ortak tedbirler konusunda kriz anlarıyla baş edebilecek herhangi bir entegrasyona sahip olmadığını dünya âleme ilan ediyordu. Virüs içine girdiği insan bedenleriyle sınırlarda serbestçe hareket ederken, Avrupa politikası virüsü sadece arkadan kovalıyordu. Avrupalı siyasetçiler Çin uyguladığı zaman Ortaçağ’dan kalma önlemler dedikleri karantinayı elde başka hiçbir çare kalmayınca çok da geç kalarak uyguluyorlardı. İtalya’nın Avrupa’nın karantina bölgesi olması ile Avrupa’ya da Ortaçağ gelmiş olacaktı. Esasen elimizdeki ulusal tedbirler şehirleri kapatmak, okulları tatil etmek, uçuşları iptal etmekten ibaret oldu bu salgın boyunca. Buna Rockefellerların bodrumda virüs ürettiğini düşünenlerin her Asyalı görünümlü kişiden kaçan ve hatta saldıran tavrını da ekleyin. Bu saydığım önlemler işe bir süreliğine yaradıklarında bile hem toplumsal, hem kültürel hem de ekonomik olağanüstü maliyetlere sebep oldu.

Ama öte yandan daha birkaç ay önce popülist politikacılar tarafından kaynakları kesilmekle tehdit edilen Dünya Sağlık Örgütü bu büyük salgının izlenmesinde, kayıt edilmesinde, ulusal sağlık sistemleri arasında bilgi aktarımında ve tedavi yöntemlerinin standartlaşmasında olağanüstü önemli bir rol oynadı. Elindeki yetersiz kaynaklara rağmen ulusal farklılıklar ve liderler arasındaki bu kakofoniyi sona erdirebilecek yegâne güç olarak ortaya çıktı.

Yalancının mumu

Salgın ilk başladığı günlerde salgın üzerine yazan Agamben, varsayımsal bir koronovirüs salgınına karşı alınan hummalı, irrasyonel ve hepten yersiz acil durum önlemlerine anlam veremediğini yazıyordu. Böylesi ölçüsüz bir yanıt ona göre tam da devletin istisna halini normal bir yönetim paradigması olarak kullanma eğiliminin artması ile ilişkiliydi. Agamben kolektif panik hali ile yaşamaya alışmış (ve alıştırılmış) insanların gerçekten panik olmaları gereken bir durum ortaya çıktığında buna inanmamalarına mükemmel bir örnek.

Gerçek şu ki karşı karşıya olduğumuz riskler sadece büyük değil aynı zamanda varoluşsal. Küresel salgınlar, açlık, kıtlık, yoksulluk, işsizlik, iklim krizi, suları biten kentler. Bunların hepsi var ve yanı başımızdalar. Ama içinde yaşadığımız bu toplumsallık maalesef bize bu gerçek tehditlerin hiçbiri ile samimi bir biçimde baş edebileceğimiz araçları sunmuyor. Tam da bu tehlike ile o tehlikeyi karşılayacak araçlara sahip olmayan bir toplumda yaşadığımız derin bilincinden otoriter liderler çıkıyor. Bizi yanlış krizlere yönlendirip, tamamen işe yaramayacak çözümlere inandırıyorlar. Kolektif panik hali ile yaşamaya alışıyoruz. Ve tıpkı böyle yaşamaya alışan her insan gibi gerçek tehditlere duyarsızlaşıyoruz. Hiç kimse sürekli tehdit altında kalarak mutlak bir çaresizlik duygusu ile yaşamını devam ettiremez.

Bu eğer demokratik bir virüs olacaksa, belki de yaşadığımız topluma bakıp kral çıplak diyebilmemizi sağladığı için olacak. Bu salgını izleyecek bir başka varoluşsal kriz gelip çatana kadar. Virüs bize kendi aktörlüğümüzü hatırlatan bir aktör. Biz içimize kapanıp, bir sonraki salgını beklediğimiz ve kendimize başkalarını dışlayarak yığınaklar yaptığımız, korku içinde geçen berbat hayatlar yaşamayı seçebiliriz. Ya da hangi kalemle hangi sınırı çizersek çizelim, hangi duvarı örersek örelim kaderimizin ortak olduğunu fark edip, buna göre yaşayabiliriz.

(Bu yazı ilk kez Birikim Dergisi’nde yayımlanmıştır.)

Kategori: Dış Köşe

İklim KriziManşetYazarlar

Büyük Set Resifi beş yıl içinde üçüncü büyük ağartma olayını yaşıyor – Nil Sarrafoğlu

Mercan resifleri doğal bir biyoçeşitlilik harikası ve okyanus ekosistemlerinin önemli bir parçası. Büyük Set Resifi ise gezegendeki en büyük yaşam yapısı ve uzaydan tespit edilebilen tek canlı organizma. Zengin biyolojik çeşitliliği nedeniyle resif, UNESCO tarafından bir Dünya Mirası alanı olarak adlandırıldı.

İngiltere, Hollanda ve İsviçre‘nin toplam alanlarından daha büyük bir alan kaplayan Büyük Set Resifi başka hiçbir yerde bulamayacağınız, gezegenin başka hiçbir yerine benzemeyen bir harikalar diyarı. Ancak iklim değişikliği varlıklarına karşı büyük bir tehdit oluşturuyor. Isınan sular, sıcak okyanus akıntılarının sebep olduğu ısı stresi ile okyanus asitlenmesi sebepleriyle resif şu anda beş yıl içerisinde üçüncü kez ağartma yaşıyor.

Türler yok olma tehlikesinde

Olağanüstü ekosistemi ve sayısız deniz yaşamı göz önüne alındığında resifi korumak en önemli gerekliliklerden biri haline geldi. Son yıllarda, mercanları koruma çabaları, bin 500 balık türünün, 200’den fazla kuş türünün ve 30 tür balina ve yunusun geleceğini güvence altına almaya başladı.

Afrika “büyük beş” diye adlandırdığı hayvanları öne sürerken, Büyük Set Resifi için de “büyük sekiz” var: kaplumbağalar, manta vatozları, köpekbalıklar ve balinalar, palyaço balığı, patates morbası, dev istiridye ve Maori Wrasse.

400 mercan türü, bin 500 balık türü ve 4 bin yumuşakça türü ile dünyanın en büyük mercan kayalığı koleksiyonunu içeren resif, deniz ineği (dugong) ve büyük yeşil kaplumbağa gibi türlere ait habitatların yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalması nedeniyle bilimsel açıdan da büyük ilgi görüyor.

Manta Vatozu

Isınan sular mercanların ağarmasına yol açıyor

Bilim insanları yaptıkları araştırmalar sonucunda iklim değişikliğinin dünya çapında mercan resiflerinin ağarmasına ve ölmesine neden olduğunu söylüyor. BM daha önce dünyanın sanayi öncesi seviyelerin 2 santigrat dereceye ulaşması durumunda resifin yüzde 99’undan fazlasının öleceği konusunda uyarmıştı.

Dünya genelinde mercan kayalıkları ölüyor ve iklim değişikliği dünyanın okyanuslarını ısıttığı için mercan ağartma olayları daha yaygın hale geliyor. Daha fazla ısınan sular mercan ağartmasının bir nedeni. Karbondioksit emisyonları, okyanus sularında karbon dioksit çözünüp karbonik aside dönüştüğünde meydana gelen işleme okyanus asitlenmesi deniyor ve bu da mercan ağarmasının sebeplerinden.

Üçüncü ağartma şu anda yaşanıyor

El Niño genellikle Avustralya genelinde daha az yağış anlamına geliyor bu da çevredeki okyanusun kuru, güneşli ve sıcak gökyüzü altında ısındığı anlamında. El Niño ne yazık ki mercanlarda ağartma etkinlikleri için elverişli.

Bu özel ağartma olayının El Niño’nun Avustralya yakınlarında normalden daha kuru ve daha sıcak koşullara yol açmasına yardımcı olan bir çeşitlemesi ile ortaya çıkmış olabileceği yönünde yorum yapan bilim insanları da mevcut.

Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi‘nin bir raporuna göre, Avustralya’daki Büyük Set Resifi ısı stresi nedeniyle yeni bir yaygın ağartma olayının başlangıcında görünüyor. Okyanus sıcaklıklarının neden olduğu ısı stresinin Mart ortasından sonuna kadar zirve yapması bekleniyor.

Ağartmadan kurtulma 15 ile 25 yıl alıyor

Büyük Set Resifi, 2016 ve 2017 yıllarında da toplu ağartma olayları yaşadı. Bu iki olay, kısa aralarla olması nedeniyle de dikkate değerdi ve resifin yüzde 50’sine zarar vermişti. Art arda ağartma olayları ekosistemin iyileşmesini engelliyor. 2020 yılının başına kadar resifin kendini yenileme durumuna geçmesi bekleniyordu. Ancak şu anda resif, üçüncü bir ağartma riski ile karşı karşıya.

Ağartma, bir mercanın öleceği anlamına gelmiyor ama daha yüksek bir ölüm riskine sokuyor. UNESCO‘ya göre, mercan resiflerinin bir ağartma olayından kurtulması 15 ile 25 yıl sürüyor. Yani, ağartma olayları geri kazanım sürecini geri dönülmez bir şekilde rayından çıkarabilir.

Yüzyıl sonunda zarar yıllık 500 milyar doları bulabilir

Büyük Set Resifi, Avustralya ekonomisinde 50 milyar doların üzerinde bir değere sahip ve ülke, geçtiğimiz yılın sonlarında meydana gelen yaygın orman yangınları da dahil olmak üzere, iklim değişikliğine bağlı diğer felaketlerden muzdarip.

Dünya çapında UNESCO, iklim değişikliğine bağlı mercan resiflerinin kaybının 2100 yılına kadar her yıl 500 milyar dolar zarara sokabileceğini ve günlük geçim kaynakları için resiflere güvenen insanların en zor durumda olanlar arasında olduğunu tahmin ediyor.

Bugün iklim krizinin yarattığı felaketlerden etkilenenleri de göz ardı edersek, bu felaketlerin bizim başımıza gelmeyeceğini söylemek daha da zorlaşıyor. Çünkü dünyanın en büyük canlısı olarak varsayılan ve karbon yakalama açısından büyük bir kapasiteye sahip Büyük Set Resifi de ölürse, emisyonlar tahminlerin üzerinde yükselecek. Bu yüzden de şu soruları sormak önem kazanıyor:

Sonrası mı?

Ya şimdi?

Kategori: İklim Krizi

Hafta SonuKadınManşetRöportaj

Emet Değirmenci ile ekolojik dönüşümde feminist tartışmalar – Aslı Tosuner

Türkiye’de ekoloji üzerine yapılan araştırmalar ve yayınlanan eserlerin sayısı son 10 yılda artış gösterdi. Ancak bütün güncel tartışmalara rağmen ekolojik sorunların toplumsal cinsiyet gibi hak mücadeleleri ile çakışma ekseninde yapılan yayınlar, hala çok yetersiz. 25 yıldır dünyanın farklı yerlerinde yaptığı çalışmalarla ekolojik mücadeleye katkı veren yazar/ekofeminist Emet Değirmenci, cinsiyet ve ekoloji sorununa değinen çalışmalarıyla bu alandaki eksikliğin giderilmesine katkı sağlıyor. 2019 yılında Kadınlarla Dayanışma Vakfı (KADAV) ile işbirliği içinde kadın ve ekolojik sorunlar üzerine farklı perspektifleri ve tartışmaları içeren “Doğa ve Kadın: Ekolojik Dönüşümde Feminist Tartışmalar” kitabının editörü Değirmenci ile kitabı ve kadın sorunu ile ekolojik sorunun kesişim noktalarını konuştuk.

***

Aslı Tosuner:  2010 yılında da yine kadınları odağa alan ilham verici bir kitap projesini oluşturup editörlüğünü yapmıştınız. Aradan dokuz yıl geçti ve yeniden bu konuya dair daha kapsamlı bir derleme hazırladınız. İkinci kitabın hazırlanması için motivasyonlarınız neydi ve iki yayın arasındaki farklar nelerdir? Aradan geçen dokuz yılda öne çıkarmaya ve vurgulamaya çalıştığınız konularda önemli değişimler oldu mu?

Emet Değirmenci: Her iki yayın da ekoloji ve kadın odaklı olmasına rağmen arada çok fark olduğunu söyleyebilirim. Birinci kitap sokaktaki kadına dahi hitap edebilecek nitelikteydi. O günden bu yana dediğiniz gibi Türkiye de epey bir bilinç gelişmesi oldu. Dolayısıyla ikinci kitap (Doğa ve Kadın: Ekolojik Dönüşümde Feminist Tartışmalar) ekolojik feminizm neden gerekli konusuna  girip işin felsefesine  ve teorisine de işaret ediyor.

Kitap iki bölüme ayrılıyor. Teorik tartışmaları ele alırsak, ekofeminizm hep özcülük iddiasıyla karşılaşıyor. Bu, ekofeminizme dair yanlış bir anlayış mıdır yoksa ekofeminist yaklaşımların içerisinde özcü ve özcü olmayan iki kanattan söz edebilir miyiz ve elbette sizin yaklaşımınız nedir bu konuda?

Ekofeminizmde kadın ve doğayı özdeşleştiren biyolojik determinist görüş var, evet.  Kadın tanrıçaların gücünden yola çıkıp mitolojiden ilerleyerek kadının erk olduğu anlamda matriarkiyi  geri getirmekle patriarkiye ders verilebileceğini düşünenler var. Kitabı derlerken iki şeye dikkat ettim: İlki antı-kapitalist bir duruşu olması. Bir başka deyişle “kadın neden tüketim toplumun hem öznesi hem de nesnesidir” meselesini sorgulamaya çalıştık. İkinci olarak da  işlediğimiz konular “kadınları nasıl özgürleştirir ve patriarkiyi nasıl sarsar” diye düşündük. Örneğin, kadınların aylık kanamalarında kullanılacak ekolojik petler yalnızca doğaya atık bırakmamakla ilgili değil. Aynı zamanda kadının kendi vücudunu tanıyıp kamusal ve özel alanda vücuduna ve kendine nasıl güvenebileceği, doğal döngüleri utanmadan konuşabileceği, hatta bunu utanılacak hale getiren parriyarkal toplumu eleştirir hale gelebileceğiyle ilgili…

“Kadın üretkenliği, doğurganlığı nedeniyle doğa gibidir” anlayışını ise doğru bulmuyorum. Kitabımız zaten biyolojik determinizm ile görüşlerini net bir şekide  ayırıyor. Evet biyolojimizden gelen farklılıklarımız var ve onlar bizi belli davranışlara yöneltebilir. Fakat neredeyse her şeyin toplumsal  olarak şekillendiğini de göz önünde bulundurmak durumundayız. “Kadın doğa gibidir ne yapacağı belli olmaz” ne demek? Kaldı ki doğa olaylarının dahi belli bir periyodu vardır.

Çok uzun açıklama gerektirebilecek bir konu ama bu durumu açıklamak, duygusal emek kapsamına da giriyor. Kadınların üstünde görünmez emek olarak, adeta kambur olarak taşıdığımız bir durum bu. Bir çatışma varsa kadının ‘doğası gereği’ yumuşak davranması ve çevresini  düşünmesi beklenir. Öyle de yapıyoruz gerçekten. Bu kötü bir şey değil ancak yükün paylaşılması gerekiyor. Patriyarkal toplum erkeği katı ve duygusuz olarak şekillendirirken aynı zamanda özel ve kamusal alanda yaptığı bir dizi etik olmayan şeyin üstünü örtmekten ve görmezden gelmekten yanadır. Oysa kadını patlama noktasına getirecek durumun arkasında yatan neyse, o da duygusal iş bölümü kapsamında  paylaşılmalı. Bu durum erkeğin kendisine de yararlı olabilir. Ayrıcalıklardan yararlanmayı tercih eden erkek öfkemizi artırıyor. Çünkü hem kendilerinin hem de bizim işimizi zorlaştırıyor. Onlara öfkeli olmak da hakkımız! Tabi burada erkek gibi davranan, patriyarkanın değerleriyle hareket eden kadınlar olduğunu da belirtmeliyim. Zaten liberal feminizm bunu destekler niteliktedir. Kadınlar da askere gidebilir vs.

Ekofeminist yaklaşım doğası itibariyle kapitalizme ve onun uzantısı neoliberal politikalara mesafeli durur. Kadın hakları mücadelesi açısından çatışma oluşturabilecek, benim de sık sık tanık olduğum bir konu var. Doğaya dönmek ya da daha ekolojik yaşamak denilince, kadınlar özellikle geçtiğimiz yüzyılda kazandıkları teknolojik temelli bazı konforları kaybetmekten korkuyorlar. Ancak bunlar tüketim kültürünün ve kapitalist üretim biçimlerinin de bir parçası. Ev içi emeği rahatlatan elektronik aletler, kullan-at pedler ve çocuk bezleri vb. modern ürünler, kadınların iş yaşamına dahil olmasını kolaylaştıran araçlar olarak kabul ediliyor. Bu çatışma üzerine sizin düşünceleriniz nelerdir?

Kapitalizm doğayı kaynak deposu olarak görür. Dikkat ederseniz dünya genelinde doğanın yağmalanmaması ve yaşamın savunulması için suyuna, toprağına  tohumuna sahip çıkan çoğunlukla kadınlardır. Yağmalanan doğayı onarmaya yönelik teknik buluşlar erkeğe ait gibi görünse de onların arakasında bir dizi kadının emeği vardır. Görünmez emekten söz ediyorum. Kısacası toplumsal iş bölümünde kadın, öğrenilmiş alışkanlıklar gereği derleyip bir araya getiren, devşirendir. Sofrasına yenebilir otları, şifalı ağaç kabuklarını koyan, yabani balın nerede olabileceğini bilendir. Mezopotamya‘da ilk buğday tohumunu evcilleştirenin, Meksika’da ilk mısır yetiştiren kişinin kadın olduğu dikkate alınırsa tohumu koruyagelen ve kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan ve bu bilgeliği taşıyan genelde kadındır. Neoliberal politikaların patentleme ile ellimizden aldığı bu gücümüzü; para ekonomisi değil ekolojik ekonomi kapsamında geri istiyoruz!

Tüketim kültürünün öznesi de nesnesi de kadındır. Ev içi özel alanında satın alınacaklara kadın karar verir gibi görünür. Aslında bu dahi orta sınıf ve belli haklarını elde etmiş, bütçeden evin ihtiyaçlarına göre harcama gücünü elinde bulunduran kadının etkinlik alanıdır. Alt sınıf kadının değil.

Ben primitivist değilim. İnsani ölçekteki teknolojilere taraftarım. Çünkü cinsiyetten bağımsız olarak teknoloji, özgür düşünmemiz için bize zaman kazandırır. Kullan-at petler taraftarı olmadığım için kitabımızda ekolojik pedler üzerinde durduk. Çocuğumu hazır bezlerle değil kendi elimle yıkadığım bezlerle büyüttüm, mamasını dahi atık üretmemek adına hazır satılanlardan almayıp tohumları ezerek kendim yaptım.

Ekofeminizmin erkeklere yüklediği rol nedir? Erkekler bu hareketin neresinde durmalı ve nasıl insiyatif almalılar?

 Erkeklerin ne yapmaları gerektiğiyle ilgilenmiyorum. Biz kadınlar onlara reçete sunamayız. Doğruyu beslerlerse hep birlikte iyiliği büyütürüz. Kendileri karar verecek nerede duracaklarına ve ne yapacaklarına. Yardım sözcüğünün tartışıldığı dönemdeyiz. Eşine (partnerine) yardım etmek ne demek? İşin doğası gereği paylaşılması en doğal beklenti değil midir?

Kentleşme hala ekolojik sorunları üreten en önemli unsurlardan biri. Doğaya dönüp orada bir yaşam kurmak herkesin planlayabildiği ve imkanının olduğu bir proje olamıyor. Ekofeminizm kentte nasıl bir mücadele yürütebilir, kent bu yönde nasıl dönüştürülebilir sizce? Özellikle de kentte kamusal alan daralırken ve eski komşuluk ilişkileri dağılıp insanlar daha bireyselci bir yaşam tarzına geçmişken

Mekanın diyalektiğine ve ilişkisine kafa yormuş özgürlükçü Marksist Henry Lefebvre kenti geniş bir ekosistem olarak tanımlar. Yapılacak yapılar ve kullanılacak alanlar ona göre tasarlanmalıdır. Kamusal alan kullanımı renk, dil, sınıf, ırk ve cins olarak demokratik ve eşitlikçi olmalıdır. Lefebvre’nin Türkçeye kazandırılmış Kentsel Devrim, Şehir Hakkı gibi güzel kitapları var.

Çıkardığımız kitaba da Nur Elçik’in kaleme aldığı “Kentli Kadının Ekofeminizmi” başlıklı bir makale aldık. Kentli  kadın çocuğunun, ailesinin, partnerinin sağlık sorunları nedeniyle en çok gerçek ve sağlıklı gıdaya odaklanmış durumda. Ancak hangi kentli kadın ekolojik pazarlara ulaşabiliyor, asıl sorun burada.

Kamusal alanları geri kazanmak için çaba sarf etmeliyiz. Çünkü kadını görünür kılan yerler buraları.  Elbette, bu alanların ne kadar kadın dostu olduğu önemli bir parametre. Bugün Ege köylerinde dahi hala kadın vücudunu küçülterek köy meydanından hızla geçmek zorunda kalabiliyor. Adam kahvede onun acizliğini seyrederken, onu tahakküm altına almanın zevkiyle keyifle çayını yudumlayıp sigarasının dumanını savuruyor. Ev zaten erkek için dinlenme yeridir. Kamusal alanda vücuduna diline eline beline dikkat etmek zorunda bırakılan kadındır.  Geçenlerde  ‘mor cepken’ hikayesini duydum. 1900’lerin başlarında Efelerin cepken yeleği gibi kadınlara da evlenirken sandıklarına bir mor cepken konurmuş. Kadın kocasıyla çözemediği bir sorun yaşarsa, mor cepkeni giyip köy meydanına otururmuş.  Onu üzgün ve öfkeli görenler gelip sorunu anlamaya ve çözüme yardımcı olmaya çalışırlarmış. Öyle sanıyorum ki bu vesile ile köyün kadınları da o kamusal alana çıkabiliyordu.  Belki de bunlar Ege’nin Efe kadınlarıydı, yani kadın haklarının Osmanlı döneminde temelini atanlar… Çoğu kişi  Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün haklarını verdiğini düşünür, ancak bunun arkasında belki de 200 yıla dayanan bir kadın örgütlenmesi vardır.  Bu bağlamda Serpil Çakır’ın Osmanlıda Kadın Hareketi  kitabı çok değerlidir.

 Yeni kitabınızda Ekolojik Feminizm Penceresinden Büyümeme (Degrowth) Ekonomisine Bir Bakış” başlıklı bir yazınız var. Büyümeme ekonomisi tam olarak ne anlama geliyor ve bu yaklaşımı ekofeminist bir perspektifle nasıl birleştiririz? 

 Elbette burada büyümeme hakkında feminist ekonomiye de değinmek gerekiyor. Para ekonomisine dayalı ekonomik büyüme yerine müşterekler yoluyla herkese dağıtılacak refahın  büyütülmesi gerekiyor. Bu, belki reformcu bir yaklaşım gibi görünebilir ama eşitlikçiden öte hakkaniyetli ortamlar yaratmamız gerekiyor.

Büyümeme daha çok gelişmiş ülkelerin gerçeği diyenler olabilir. Ancak gelişmiş ya da geri kalmış olsun kapitalizm eleştirisi de bir ekonomik büyümeme ve adalet vurgusuna dayanır. Ben yazımda daha çok kadının tüketim toplumunun (kapitalizmin) feodal dönemdeki arazi çevirmelerinden itibaren patriyarkada nasıl nesne olarak göründüğünü anlatmaya çalıştım.  Endüstriyel kapitalist hatta militarist erkek egemen toplumun kullan- at mentalitesi, kadın vücudu ve ruhu üzerinde de tahakküm kuruyor. Sahip olma anlayışı… doğaya hakim olma, alt etme, başa çıkma adeta tecavüz kültürü destekler nitelikte. Tıpkı devasa maden ocakları açarak doğanın canına okumak, barajlarla  nehirlerin suyunu hapsedip ekosistemin canlılığını ve çeşitliliğini öldürmek gibi… Doğayı evcilleştirmek, sivilize etmek, bir kadının vahşiliğiyle başa çıkmakla özdeşleştiriliyor.

  1. yy şairlerinden Henry Vaughan’ın şiiriyle ilerlemek istiyorum:

Teslim aldım doğayı, yarıp geçtim her yerini

Kırdım kimsenin dokunamadığı mühürlerini

Rahmini gögüslerini ve başını

Yani tüm gizlerinin saklı olduğu yerlerini parçalayıp açtım.

– (Vanity of Spirit parçasından)

 Ekolojistler genelde, 18’inci yy’ın başlangıcından bugüne; endüstriyel döneme odaklanır. Oysa gerek din, gerek modernleşme ile işin tohumları çok daha önce atılmıştır. Hatta kadına tahakküm; yaşı büyük olanın genç üzerindeki tahakkümü (gerontokrasi), sınıf, ırk gibi en temel hiyeraşik ilişkiler içinde dünyada ilk ortaya çıkan tahakküm ilişkisidir. Neolitik döneme kadar uzanır.

 Kitabrı pdf’sine buradan ulaşılabilirsiniz

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kadının özgürleşmesinde dayanışma ekonomilerinin rolü – Göknur Yumuşak

Yıllar hızla geçiyor. Yine bir 8 Mart haftasındayız. Kadınlar salonlarda ve alanlarda çeşitli etkinliklerde buluşacaklar. Ancak nüfusa oranladığımızda yine az sayıda kadın sokaklarda olacak. Feminist hareket sayesinde önemli kazanımlar sağlanmış olsa da Türkiye’de kadın hareketi toplumsallaşamadı. Bunun en önemli nedenleri arasında genel anlamda örgütlenme sorunu, kadınların büyük bir kesiminin  ekonomik özgürlüğünün olmayışı ve bu yüzden de özgürleşememeleri ile erkek egemen sistemin baskısı sayılabilir.

Çok uluslu şirketlerin politikaları gereği, kırsal kesimde yaşayan nüfus tüm dünyada çok azaldı. Örneğin Türkiye’de Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerine göre köylerin nüfusu % 7.2’ye düştü. Bu oran kırsal nüfusun yok olmak üzere olduğunu gösteriyor. Sözkonusu politikaların amaçlarından biri, kente göç eden yığınların her alanda iyi bir alıcı kitle oluşturması olsa da işsizlik ve yoksulluk, en büyük sorunlardan biri haline geldi. İşsiz (ve yoksul) kesim içinde kadınların oranı ise erkeklere nazaran çok daha fazla. Yine TÜİK verilerine göre 2018 yılında erkeklerin istihdam oranı 65.7 iken kadınlarda bu oran yüzde 29.4. Dolayısıyla milyonlarca kadın üretime katılamıyor, ekonomik bağımsızlıkları olmadığı için özgürleşemiyor; şiddet de görseler, öldürülme riskleri de olsa boşanamıyorlar.

İşsizlik, yoksulluk, şiddet ve adaletsizlikle boğuşan kadınlarda, başta depresyon olmak üzere bir çok ruhsal hastalığa yakalanma oranı da erkeklerle karşılaştırıldığında çok yüksek.  İstatistiklere göre, depresyon hastalığı kadınlarda % 65-70 , erkeklerde ise  % 30-35 oranında görülüyor.

Başka bir iktisat bilimi: Bacılar projesi

Cinsiyet eşitsizliği sorununun çözümlenmesindeki en önemli ayaklardan biri olan “ekonomik özgürlük” konusunda üretilen çözümlerden biri de “dayanışma ekonomileri.” Konuyla ilgili  24-25 Şubat tarihlerinde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘nde “Bacılar” adıyla bir Halk Çalıştayı düzenlendi. Çalıştayda, düzenleyiciler Dr. Ferda Dönmez Atbaşı (AÜ SBF Anabilim Dalı Başkanı), Dr. Irene Sotiropoulou (Hull Üniversitesi) ve Türkiye’nin farklı bölgelerinden gelen kadın katılımcılar “halk ekonomisi nedir, halkın ekonomisine dair bilgi nasıl üretilir ve yeni nesillere nasıl aktarılır konularında tartıştı. Katılımcıların tespit edilmesi ve iletişimi konularında destek olduğum çalıştayın amacı; bir çok durumda akademi dışında bulunan ekonomik bilgileri üreten, paylaşan ve konu üzerinde düşünen herkese yer ve zaman sağlamak olarak ifade edildi.

Çalıştaya katılanlar,  ekonomik bilgi(ler)in çok ve çeşitli olduğundan hareketle, “Üniversitelerde öğretilen, genellikle belirli tarihsel noktalarda belirli coğrafi alanlarda, beyaz, erkek, orta sınıf veya daha üst sınıftan olan ve etraflarındaki insanlarla ve ekonomilerle belirli bağlantıları olan insanlar tarafından oluşturulan, belirli bir ekonomik bilgi türü”ne dair eleştirilerini dile getirdi; bu bağlamda ekonominin farklı yaklaşımların çeşitliliğinden yoksun kalmaya devam ettiğini” vurguladı.

Düzenleyicilerden Dr. Sotiropoulou, çalıştayın yaklaşımıyla ilgili şunları söyledi:

Biz bu yaklaşıma farklı adlar veriyoruz: Halk ekonomisi, Grassroots economics, Ριζικά Οικονομικά, veya (iktisadı okuyan) Bacılar. Bacıyan-ı Rum geleneği ve Anadolu’da yaşamış kadınlarının emek ve örgütlenmelerine saygı göstermek amacıyla çalışmamıza böyle bir isim verdik. Biz, kadınların iktisada dair tecrübeleri ve düşüncelerinin çok önemli olduğunu, iklim krizi koşullarında ve her tür adaletsizliğin her ortamda yaşandığı bir çağda, toplumun bilgisini dikkate almayan ve kâr peşinde koşan ‘ekonomik adam’ın modellerinin faydalı olamadığını düşünüyoruz. Kolektif, doğaya ve adalete uygun bir iktisada  olan ihtiyacımız her zamankinden daha yakıcı bir şekilde kendini hissettirmektedir.”

Türkiye’nin her bölgesinden toplam  43 kişinin katıldığı çalıştay çok verimli geçti. Dayanışma ekonomisi ağında ( özellikle ortaklarının  tamamı kadın olan tarımsal kalkınma kooperatifleri ve tüketim kooperatifleri) yer alan kişiler arasında dayanışma ve güç birliğine dair çok güzel ilişkiler gerçekleşti.

Seferihisar örneği

Türkiye’de mevcut iktidar, kadınların çalışma hayatına girmesi ve üretime katılması konusunda sorumluluğunu tam olarak yerine getirmiyor. Bu yüzden yerel yönetimlere çok iş düşüyor.

Bu örneklerden biri de Seferihisar Belediyesi ile dayanışma içerisinde 6 Nisan 2010 yılında kurulan ve ortaklarının tamamı kadın olan Seferihisar Hıdırlık Tarımsal Kalkınma Kooperatifi. Çok başarılı işler yapıyorlar. Belediye üretim ve pazarlama aşamalarında desteğini esirgemiyor. Bu kooperatifle ilgili 2019 Karaburun Bilim Kongresi’nde sunduğum bildiride, kadınların sosyalleşmesi ve ekonomik özgürlüklerini kazandıkları için duydukları mutluluk, en çok vurgu yaptığım konulardan biriydi.

Tüm dünyada köylülük ve çiftçilik darbe alırken “Başka bir köylülük ve çiftçilik, başka bir yaşam mümkün,” diyerek yola çıkan Seferihisar modeli şimdi de İzmir ölçeğinde uygulanıyor. Büyükşehir Belediyesi, kentin kenar semtlerinde yaşayan dezavantajlı kadınları üretime katmak için yaptığı çalışmalar kapsamında, semt evlerinde kadınları kooperatif çatısı altında bir araya getiriyor. Tarımsal Kalkınma  Kooperatiflerinde üretilen ürünler işlenerek pazara gönderiliyor ya da doğrudan kadınlar tarafından tüketici pazarlarında satılıyor. Bunlardan biri de Kadifekale’de kurulan Pagos Üretici Pazarı. 24 kooperatifin katıldığı pazarda, belediye stant açan yüzlerce kadına, önce hijyen vb. konularında eğitimler veriyor, kentin her semtinden pazara ulaşımı da sağlıyor. Aralarında, 50’li yaşlarında hayatında ilk kez para kazanan kadınların da bulunduğu kooperatif sayesinde sigortalarını yaptırıp primlerini de ödeyebiliyorlar.

Bu tür girişimlerin kadının özgürleşmesine katkısının yanı sıra, tüketicilerin de sağlıklı ürünlere, aracısız ulaşması, market zincirleri dışında bir piyasa oluşması, köy ekonomilerinin kalkınması, işsizlik ve örgütlenme sorunlarına bir ölçüde çözüm bulması gibi katkıları da var.

İklim krizinin çözümüne yerel katkı

Halk Ekonomisi Çalıştayı’nın ikinci gününde, İreni hoca ve Neptun Soyer’in  katıldığı panelde de belirtildiği üzere, sadece Türkiye’de değil, komşumuz Yunanistan’da da olduğu gibi dünyanın pek çok ülkesindeki kadınların üretime katılabilmesi için önemli örneklerden biri; Dayanışma Ekonomisi.

Toplumsal adaletin sağlanması yönünde önemli bir adım olan bu yeni model, özellikle kadınların yüz yüze olduğu ücretsiz emek sömürüsünün önlenmesi açısından kıymetli bir girişim. Kolektif çalışma, rant ekonomisi dışına çıkarak ortakların dayanışması ve güç birliğinin ön planda olduğu bu tür girişimler iklim krizinin önlenmesini çalışmalarına da katkı sağlıyor. Herkes yaşadığı bölgede, küçük çapta tarımsal üretim yaparken, ürünler mümkün olduğunca az fosil yakıt kullanılarak tüketiciye ulaşabiliyor. Enerjilerini sürdürülebilir kaynaklardan sağlıyorlar. (Ortaklarının hepsi kadın olan Zonguldak Devrek Güneşi T.K.K. Kooperatifi, güneş enerjisiyle elektrik üretiyor.) Tarım zehirleri kullanılmadığı ve yerel tohumlarla üretim yaptıkları için ekolojik döngü bozulmuyor. Endüstriyel tarım yerine küçük alanlarda  sürdürülebilir, doğayla uyumlu, agroekolojik tarım yapılıyor. En önemlisi de bin yıllardır olduğu gibi, her bölge kendisine yetecek kadar üretim yapıyor.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun. Dünyada hiçbir kadın ağlamasın.

Kategori: Hafta Sonu

News

Isabelle Axelsson: The only reward we want is a future without climate crisis [Climate Generation Talks-4]

Interview: Atlas Sarrafoğlu

Isabelle Axelsson is a 19 years old Fridays For Future climate striker, organizer and coordinator from Stockholm, Sweden. She has school striked since December 2018 and currently studying a bachelors in human geography at Stockholm University.

Isabelle and her twin sister Sofia spoke on Greta Thunberg’s behalf and declined an environmental prize at an award ceremony in Stockholm for the regional inter-parliamentary Nordic Council’s prizes, reading a statement thanking the group for the honour last October.

Fotoğraf: Moa Karlberg

We learned that it was up to us to save the planet. It took quite a while longer for me to realise that the people that actually have the power to stop the emissions are the governments and the corporate world.

Atlas: How did you find out about the climate crisis and what made you start striking? 

Isabelle: I found out about the climate crisis slowly throughout my childhood through watching nature documentaries and thorough school. Becoming an activist for me was both natural and unnatural at the same time. I grew up around nature a lot with my paternal grandparents living on the country side just outside of Stockholm, so I had a lot of access to the forest.

When I was younger my parents didn’t really let me and my twin sister (who also strikes for the climate) watch TV besides on Fridays when we usually watched nature documentaries narrated by David Attenborough. My first real introduction to climate change and the destruction we are causing to our planet and wildlife, that I can remember, was through the first BBC BluePlanet box-set. The episode about over-fishing ended up being the one me and my sister watched the most times, I think at least. It was a long time ago but I have memories of always wanting to watch that episode, so that I could wrap my head around it. And I have never quite managed to grasp the scale of destruction.

‘We learned that it was up to us to save the planet’

Soon after that we were introduced to more climate related issues; the greenhouse effect and global warming. However, what we learned in school was mostly that we should turn lamps off when you leave the room and boil water in a kettle instead of a pot on the stove to conserve energy and skip eating beef once a week. We learned that it was up to us to save the planet. That it’s our individual actions that are creating the problems. It took quite a while longer for me to realise how deep-rooted the issues of climate and bad education are within the system and that the people that actually have the power to stop the emissions are the governments and the corporate world. 

As I grew older and learned more about, well everything, I couldn’t just sit by and watch. Before I got involved in FridaysForFuture most of my climate activism was the small individual changes I could make on my life, like “shop-stop”, and recycling and making sure the electricity we buy is from a company that only does renewables.

But when I found out about the school strikes in early December 2018, I couldn’t NOT get involved. It really woke me up and made me realise in a completely new way how much the climate crisis depends on the action of our politicians, and that it’s practically impossible for people to live climate neutrally in the system today. And then suddenly FFF took over my life and I was sucked into organising big demonstrations and coordinating in an international movement that has only grown and grown.

I don’t think many people really notice how much time goes into activism and organising these big events, or the energy it takes to be able to strike outside in the Swedish weather for about 7 hours every Friday. So while it’s incredibly exhausting and time consuming, it has also given me a lot of energy back. Before I struggled with many social aspects and I had to spend the majority of my time resting and recovering from school or hangouts with friends. But now I guess I have a different drive, and while social stuff still exhausts me I have a different type of energy keeping me going for activism related interactions. It’s hard to explain.

How do you see our FFF movement improving in the future?

I think that the movement will continue to grow. And strength is in numbers. With more people comes more perspectives and ideas, with more people comes more attention and more pressure on the politicians and people in power.

What were the major events in your activism in the last year? 

 I think the absolutely craziest thing we did were our strikes on the 20th and 27th of September. We had two big strikes, two Fridays in a row. On the 20th of September about 10 000 people joined the strike. A week later, on the 27th, approximately 50 000 people joined us. When we were leaving the starting point there was pretty much a march going in the opposite direction of us still trying to get there! And when we got to the end of the march where the stage was, we found out that the starting point was still FILLED with people. Understanding the amount of people that thad come to a strike that we had organised felt incredible and honestly quite unbelievable. It was one of the biggest demonstrations in Stockholm ever.

Of course, not all travels have the impact that I would have liked, but every person I meet I can learn from, and they can learn from me.

 

You have been to a lot of different summits and meetings around Europe in the last year. What is the aim for your travels and how can you make your voice be heard?

The times I have travelled to different parts of Europe (by train of course!) it has been because I have thought that it could help further the message of the climate crisis. Of course, not all travels have the impact that I would have liked, but every person I meet I can learn from, and they can learn from me. And I have made so many valuable connections across the continent making the bond between activists in the international movement stronger. Making sure that your voice is heard is incredibly difficult, a lot of it is about doing the right thing in the right place at the right time.

‘We shouldn’t be disappointed when we don’t achieve immediately’

I always try to stick to the facts, and not be afraid to put myself out there.I have been fortunate enough to have enough people interested in listening to what I have to say that my efforts are usually heard and appreciated by at least some people. And to me, every single person that learns something and acts and every single kilo of carbon that doesn’t make it into the atmosphere counts. We should always aim for as much as possible when we do stuff, but not be too disappointed when we don’t achieve it immediately. Unfortunately, things like this takes time when we have so little, which is why we have to be stubborn and continue.

Fotoğraf: Brita Olsson

‘Activism has affected most parts of my daily life’

How does activism affect your daily life? How can you cope with all the work you have to do?

I think activism has affected most parts of my daily life. There are only short periods of time that go by where I’m not thinking about the climate. And most of the time I’m not doing something for Fridays For Future  I’m thinking about what I should be doing or what I have to do.

I also have lots of studying to do, which I unfortunately have a tendency to push aside because I prioritise climate activism. Which does cause some unnecessary stress to be honest. But I feel like I have to prioritise the future of billions of lives over my own personal career.

My way of coping is trying to separate my personal life a bit from Fridays For Future and to spend more time with my family. I talk a lot about my experiences and feelings with my parents and they are so supporting and comforting and there for me when I need it.

Please tell us about the young voices taken out of the COP25 and how it made you feel. What do you think it was all about?

Unfortunately I couldn’t go to COP25, but from what I saw the voices of the many young people there were loud. The meeting might have ended catastrophically, but the youth showed their strength and the many activists there brought attention to the politicians failures.

I really, really hope that the world will be in a place where I, and the countless other activists, no longer need to be climate activists.

 How do you envision yourself and the world in 2030? 

This is the most difficult question! Honestly, I don’t know. I really, really hope that the world will be in a place where I, and the countless other activists, no longer need to be climate activists. I hope that our politicians and world leaders have understood the science and are acting accordingly. I hope that we can live normal lives without worry of what the future will bring. Unfortunately, that seems too good to be true, and I fear that we will not be on track to fulfil the (not even ambitious enough) goals we have set. Which means that I will still be a climate activist, and hopefully working within climate science or trying to make sure the facts get through to politicians, policy-makers and the public.

 

Kategori: News

Editörün Seçtikleriİklim KriziManşet

[İklim Kuşağı Konuşuyor-5] Isabelle Axelsson: İstediğimiz tek ödül iklim krizi olmayan bir gelecek

19 yaşındaki Isabelle Axelsson, Stockholm, İsveç’te yaşıyor, Fridays For Future iklim grevcisi, organizatör ve koordinatörlük gönüllü görevlerini sürdürüyor. Aralık 2018’den beri iklim için okul grevi yapıyor ve şu anda Stockholm Üniversitesi’nde “İnsan Coğrafyası” bölümünde lisans eğitimi alıyor.

Isabelle ve ikiz kız kardeşi Sofia, Greta Thunberg’in adına geçen Ekim ayında İskandinav Konseyi’nin bölgesel parlamentolar arası ödülleri için düzenlenen ödül töreninde gruba teşekkür eden bir bildiri okuyup çevre ödülünü reddettiklerini açıkladı.

Fotoğraf: Moa Karlberg

 Gezegeni kurtarmanın bize bağlı olduğunu öğrendik. Emisyonları durduracak güce sahip olan insanların, hükümetler ve kurumsal dünya olduğunu anlamam oldukça uzun sürdü.

Atlas Sarrafoğlu: İklim krizi hakkında nasıl bilgi edindin ve seni grev yapmaya iten ne idi?

Isabelle Axelsson: İklim krizi ile ilgili çocukluğumdan bu yana doğa belgeselleri ve okulda öğrendiklerimden dolayı bilgilenmiştim. Aktivist olmak benim için hem doğal hem de doğal olmayan bir kavramdı. Babamın ailesi Stokholm’ün hemen dışında ormana yakın bir evde yaşıyordu. Dolayısı ile doğanın içinde büyüdüm diyebilirim.

Küçük yaşlarımızda, ailem bana ve ikiz kardeşime (o da iklim için grev yapıyor) sadece Cuma akşamları David Attenborough yapımı doğa belgeselleri dışında televizyon izlememize izin vermiyordu. İklim değişikliği ve gezegenimizdeki vahşi yaşamda yol açtığımız tahribatı hatırlayabildiğim kadarıyla BBC Mavi Gezegen kutu seti ile öğrendim. Aşırı avlanma ile ilgili bölüm, ben ve kız kardeşimin en çok izlediği bölüm oldu. Çok uzun zaman önceydi ama daha iyi anlayabilmek için hep bu bölümü izlemek istediğimi de iyi hatırlıyorum.. Ancak yıkımın ölçeğini hiç bir zaman tam olarak kavrayamadım.

Bundan kısa süre sonra, sera etkisi ve küresel ısınma gibi iklimle alakalı daha fazla konuyla tanıştık. Ancak, okulda öğrendiklerimiz çoğunlukla odadan çıkarken lambaları kapatmanın önemi ve enerjiyi korumamız; haftada bir kez et yememek ve ocak üzerinde bir tencere yerine bir su ısıtıcısında suyu kaynatmamız gerektiğiydi. Gezegeni kurtarmanın bize bağlı olduğunu öğrendik. Sorunları yaratan bizim bireysel eylemlerimizdi. İklim ve kötü eğitim konularının sistem içinde ne kadar derin köklü olduğunu ve emisyonları durduracak güce sahip olan insanların, hükümetler ve kurumsal dünya olduğunu anlamam oldukça uzun sürdü.

Yaşım ilerledikçe ve hayat hakkında daha fazla şey öğrendikçe, sadece oturup bu durumu izleyemedim. FridaysForFuture’a katılmadan önce, iklim aktivizmimin çoğu, hayatımda yapabileceğim, “alışveriş yapmama”, geri dönüşüm yapmak ya da satın aldığımız elektriğin sadece yenilenebilir enerji üreten bir şirketten olduğundan emin olmak gibi değiştirilmiş, küçük bireysel tasarruflardı.

Ancak, Aralık 2018 başında okul grevleri hakkında bilgi sahibi olduğumda, sürece dahil olmadan yapamadım. Bu beni gerçekten uyandırdı ve iklim krizinin politikacılarımızın eylemlerine ne kadar bağlı olduğunu ve insanların iklim krizine karşı sistem içinde tarafsız bir şekilde yaşamalarının neredeyse imkansız olduğunu fark ettim. Ve sonra aniden FFF hayatımı ele geçirdi ve büyük gösteriler düzenlemeye ve sadece büyüyen ve daha da büyümekte olan uluslararası bir hareket içinde koordinasyon yapmaya doğru ilerledim.

‘Birçok insan grevler için harcanan enerjiyi fark etmiyor’

Birçok insanın, aktivizme ne kadar zaman harcandığını, bu büyük olayları nasıl organize ettiğimizi ya da soğuk İsveç hava şartları altında her Cuma yaklaşık 7 saat dışarıda grev yapmak için harcanan enerjiyi gerçekten fark ettiğini düşünmüyorum. İnanılmaz derecede yorucu ve zaman alan bir iş olsa da, aynı zamanda bana çok fazla enerji verdi. Daha önceden de sosyal açıdan birçok etkinliğin içindeydim, zamanımın çoğunu dinlenmek ve okuldan veya arkadaşlarla sohbet etmek için harcamak zorunda kalıyordum. Ama şimdi sanırım farklı bir itici gücüm var ve sosyal işler hala beni tüketirken, aktivizmle ilgili etkileşimlere devam etmemi sağlayan başka türlü bir enerjim var. Açıklaması gerçekten çok zor.

Gelecekte FFF hareketimizin nasıl geliştiğini görüyorsun?

Hareketin büyümeye devam edeceğini düşünüyorum. Ve güç; kalabalık sayılarda… Daha fazla insanla daha fazla perspektif ve fikir gelir, daha fazla insan politikacılara ve iktidardaki insanlara daha çok dikkat ve baskı getirir.

Geçen yılki aktivizmin boyunca senin için önemli olaylar nelerdi?

Yaptığımız en çılgın şeyin 20 ve 27 Eylül’deki grevlerimiz olduğunu düşünüyorum. Üst üste iki Cuma iki büyük grevimiz vardı. 20 Eylül’de greve yaklaşık 10.000 kişi katıldı. Bir hafta sonra 27’sinde ise yaklaşık 50.000 kişi bize katıldı. Biz başlangıç noktasından ayrılırken hala başlangıç noktasına ulaşmaya çalışan, bize ters yönde bir insan akını vardı! Ve yürüyüşün sonunda sahnenin olduğu yere geldiğimizde, başlangıç noktasının hala insanlarla dolu olduğunu öğrendik. Düzenlediğimiz bir greve gelen insanların sayısını kavramak şaşkınlık verici ve dürüst olmak gerekirse “inanılmazdı”. Stokholm’de yapılmış en büyük gösterilerden biriydi.

Tabii ki, tüm seyahatlerimin istediğim gibi etkisi olmadı, ancak tanıştığım herkesten bir şeyler öğrenebilirim ve onlar da benden öğrenebilir.

Geçen yıl Avrupa çapında birçok farklı zirve ve toplantıya katıldın. Seyahatlerinin amacı neydi ve sesini nasıl duyurabiliyorsun?

Avrupa’nın farklı bölgelerine seyahat etmenin (elbette trenle!) iklim krizi mesajını yaymayı kolaylaştırabileceğini düşündüm. Tabii ki, tüm seyahatlerimin istediğim gibi etkisi olmadı, ancak tanıştığım herkesten bir şeyler öğrenebilirim ve onlar da benden öğrenebilir. Kıta çapında, uluslararası hareketteki aktivistler arasındaki bağı daha da güçlendiren çok sayıda değerli bağlantı kurdum. Sesinizin duyulmasını sağlamak inanılmaz derecede zor, birçoğu doğru şeyi, doğru yerde, doğru zamanda yapmakla ilgili.

‘Her başarısızlıkta hayal kırıklığına uğramamalıyız’

Her zaman gerçeklere bağlı kalmaya çalışıyorum ve kendimi ortaya atmaktan korkmuyorum. Çabalarımın, genellikle söylemek zorunda olduğum şeyleri dinlemeye ilgi duyacak -en azından- bazı insanlar tarafından duyulduğunu ve takdir edildiğini bildiğim için şanslıyım. Bana göre, bir şey öğrenen ve ona göre davranan her insan; ayrıca atmosfere ulaşmayan her kilo karbon önemlidir. Bir şeyler yaparken daima olabildiğince iyiyi hedeflemeliyiz, ancak hemen başaramadığımızda da hayal kırıklığına uğramamalıyız. Ne yazık ki, bunun gibi şeyler zaman alır, üstelik çok az zamanımız kalmışken. Bu yüzden azimli olmalı ve devam etmeliyiz.

Fotoğraf: Brita Olsson

‘Aktivizm günlük hayatımın çoğunu etkiliyor’

Aktivizm günlük yaşamını nasıl etkiliyor? Yapman gereken tüm işlerle nasıl başa çıkabiliyorsun?

Aktivizm günlük hayatımın çoğunu etkiliyor. İklim hakkında düşünmediğim çok kısa bir süre var. Ve çoğu zaman Fridays For Future için bir şey yapmadığımda da ne yapmam gerektiğini düşünüyorum.

Ayrıca yapılacak çok dersim var, ancak maalesef dersleri bir kenara itme gibi bir eğilimim de var çünkü iklim aktivizmine öncelik veriyorum. Dürüst olmam gerekirse bu da gereksiz strese sebep oluyor. Ama sanırım kişisel kariyerim yerine milyarlarca hayatın geleceğine öncelik vermem gerektiğini hissediyorum.

Tüm bu işlerle başa çıkma yolum, kişisel hayatımı Fridays For Future’dan biraz ayırmaya ve ailemle daha fazla zaman geçirmeye çalışmak. Ailemle deneyimlerim ve duygularım hakkında çok konuşuyorum ve onlar da hep çok destekleyici ve rahatlatıcı davranışlarıyla ihtiyaç duyduğumda benim yanımda oluyorlar.

Lütfen bize COP25’ten dışarı çıkarılan genç sesler ve bunun seni nasıl hissettirdiğini anlatır mısın? Bunu neden yaptıklarını düşünüyorsun?

 Ne yazık ki COP25’e gidemedim, ama gördüğüm kadarıyla gençlerin sesleri oldukça yüksek çıkıyordu. Toplantı felaketle sonuçlanmış olabilir, ancak gençler güçlerini gösterdiler ve oradaki birçok aktivist politikacıların başarısızlıklarına dikkat çekti.

Gerçekten, gerçekten dünyanın ben ve sayısız diğer aktivistinin, artık aktivist olmak zorunda olmadığı bir yerde olmamızı umuyorum.

 2030’da kendini ve dünyayı nasıl ve nerede öngörüyorsun?

Bu en zor soruymuş! Dürüst olmak gerekirse, bilmiyorum. Gerçekten, gerçekten dünyanın ben ve sayısız diğer aktivistin artık aktivist olmak zorunda olmadığı bir yerde olmamızı umuyorum. Umarım siyasetçilerimiz ve dünya liderlerimiz bilimi anlamış ve buna göre hareket ediyor olurlar. Umarım geleceğin ne getireceğinden endişe etmeden normal hayatlar yaşayabiliriz.

Ne yazık ki, tüm bunlar gerçek olamayacak kadar iyi görünüyor ve belirlediğimiz (yeterince iddialı olmayan) hedefleri yerine getirmek için doğru yolda olmayacağımızdan korkuyorum. Bu, hala bir iklim aktivisti olacağım ve umarım iklim bilimi alanında çalışacağım veya gerçeklerin politikacılara, karar alıcılara ve halka ulaşacağından emin olmaya çalışacağım anlamına da geliyor.

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Thüringen ve Hamburg seçimleri, Alman merkez siyasetine ne diyor? – Orhan Esen

Federal Almanya‘da iki merkez partili sıkıcı tahterevalli yılları biterken, her yeni seçim yeni bir siyasal depreme denk geliyor. Federal Meclis (Bundestag) seçimleri, yerel seçimler ve Avrupa Parlamentosu seçimlerinin yanı sıra, Federasyonu oluşturan 16 devletin her biri kendi anayasası uyarınca farklı tarih ve periyodlarla ve farklı seçim yöntemleri ile kendi parlamentolarını yeniliyor. Yakın tarihli Thüringen ve Hamburg seçimleri ortamı hayli hareketlendirdi.

Almanya’da bildiğimiz merkez, Antarktika buzulları hızıyla eriyor.

Ekim 2019’daki Thüringen seçimleri sonrası sembolik açıdan anahtar önemde bir siyasal kriz patlamıştı. Aylar süren pazarlıklar sonucu kriz, 21 Şubat 2020’de aşıldı ve dört parti (Sol  [Parti], Sosyal Demokratlar (SPD), Yeşiller ve Hıristiyan Demokratlar (CDU) ) Nisan 2021’de erken seçim ve seçimlere kadar mevcut başbakan Bodo Ramelow‘nin önderliğinde üç sol partinin Hıristiyan Demokrat destekli azınlık hükümeti formülünde uzlaştı. Thüringen krizinde kabak, görünürde sürekli yalpalayan ve kriz yönetiminde berbat performans gösteren CDU’nun tepesinde birden fazla kez patladı: Seçmen bu partiden hıncını geçtiğimiz pazar günü yapılan Hamburg şehir devleti parlamentosu (”Bürgerschaft”) seçimlerinde dibe vurdurarak aldı. CDU daha 2004’de 121 koltuktan 63’ünü elde ederek tek başına iktidar olduğu Hamburg’da, pazar günü 123 koltuktan 15’ine razı geldi.[1] Angela Merkel‘in yerini elcağızı ile emanet ettiği veliaht prensesi AKK, Annegret Kramp Karrenbauer, bu hezimeti yaşayacak kadar bile tutunamayıp, genel başkanlıktan krizin orta yerinde sinir krizleri içinde istifa etmişti. Partisi, başsız tavuk misali, ama kalan gövdenin de tek parça olduğu su götürür. Tahterevallideki eşleri SPD, durumdan kazanç sağlayacak halde değil, an itibari ile belki daha da sert düşmekte. Bildiğimiz merkez, Antarktika buzulları hızıyla eriyor.

Doğu’daki ‘gole’ kuzeyden cevap

Thüringen ve Hamburg Almanya siyasetinin iki atipik ve belki de aşırı görünümünü temsil ediyor. Sosyo-ekonomik koşullar, dolayısı ile siyasal aktörlerin dizilimi birbirinden çok farklı. Eski Doğu’nun merkezindeki Thüringen, radikal sağ AfD’nin kalesi ve seçimlerden sonra yaptığı bir oylama manevrası ile CDU ve liberallerin (FDP) basiretsizliğini kullanarak Anayasal düzeni ters köşeye yatırdı. Savaş sonrası tarihin en sembolik krizini yaratmayı becerdi, düzene çok tehlikeli bir gol attı. Tepki Kuzeyden, Atlantik kıyısından gelmekte gecikmedi: Hamburg’da sol cenah toplamda 94 koltuk ile tulum çıkarırken, üç sağ parti; AfD, CDU FDP ise 27’de kaldı. 

Önce Thüringen’e bakalım. Buranın iki büyüğü, oylarını istikrarla arttırarak federal devleti [2] üç dönemdir yöneten Sol ile son seçimde oyunu %12,8 arttırarak ikiye katlayan aşırı sağ AfD. Her ikisini de ulusal düzeyde tanınan karizmatik liderler taşıyor. AfD’nin lideri Björn Höcke, etrafında yarattığı kişi kültü ile partisi için bile rahatsızlık kaynağı. Kendisine tapınan Höcke Gençliği, Almanca kısaltması ile HJ üzerinden gayet net bir referans veriyor. 90 koltuktan 22’sini aldı, ikinci parti oldu.

Thüringen’de AfDnin lideri Björn Höcke.

29 koltukla en büyük parlamento fraksiyonu olan Sol Parti’nin Thüringen lideri Bodo Ramelow ise çok köklü, tarihte teologlar ve girişimciler yetiştirmiş protestan bir familya olan Fresenius‘lardan geliyor. Kültürel kodları ile merkez sağ seçmene de hitap eden pragmatist bir karakter; ideolog, hiç değil. Sol’un çıkardığı şimdilik ilk ve tek başbakan. Teşbihte hata olmaz, Ekrem Bey için ‘bir nevi İstanbul’un Bodo’sudur’ dense yeri. İki dönem başbakanlığın ardından oylarını %2,8 arttırdı ancak koalisyon ortağı Sosyal Demokratların %4,2  oy kaybederek yenilmesi ile o da “yenilmiş sayıldı”. Almanya’nın Orta Anadolusu’nda “yükselen yeşil hareket” gibi fantezilere zerrece yer yok: Yeşiller burada %0.2 oy kaybı ile %5lik barajı ucu ucuna tutturabilmişti. Art arda ikinci seçimdir oy kaybetmiş oldular. Sonuçta üçlü sol koalisyon parlamentoda 90’da 42 koltuk elde ederken Parlamento’nun toplam dengesi küçük sol çoğunluktan cüz’i sağ çoğunluğa geçmiş oldu.

Buralarda Akdeniz güneşi parlamıyor, bu iklimin seçmeni bu kadar yalpalamayı kaldırmıyor.

AfD ile sağ koalisyon gündem dışı

Ancak yeni Almanya’nın siyasal amentüsü AfD ile işbirliği yapmama ve istikrarla görmezden gelme. Bu ilke gereğince Sağ koalisyon tartışılmadı bile. Sol’un Hıristiyan Demokratlar ile sayısal açıdan yeterli koalisyonu tarihsel bir ilk ve düğümü çözecek sihirli formül idi, CDU’nun yerel lideri Mike Mohring ve fraksiyon çoğunluğu buna sıcak da baktı, ama basit matematik hesabı yapmaktan aciz, şaşkın genel başkan AKK “Sol ile AfD aynıdır !” diye zılgıtı çekince sindiler. CDU için Hamburg’da perçinlenen düşüşün başlangıcı bu sözde tespit oldu. Anayasal düzene bağlılıkları konusunda aralarında fersah mesafe bulunan sol ile AfD’nin aynı kefeye konmasını özgürlükçü aydınlanmış liman kenti Hamburg seçmeni daha sonra CDU’nun oylarını %22’den %16’ya çekerek ağır cezalandırdı. Kamuoyu araştırmaları CDU’yu Thüringen günahı yüzünden cezalandırma eğiliminin yaygın olduğunu ortaya koyuyor.

Thüringen Parlamentosu sonuçsuz koalisyon görüşmeleri ardından kanun gereği başbakan seçimine geçti. Üçlü azınlık sol koalisyon CDU veya FDP’den gelecek üç vicdanlı ödünç oya bakıyordu, bütün Almanya nefesini tutup bekledi, ancak o üç oy gelmedi. Bu noktada Almanya’da bir Güneş Motel bulunmadığını, parlamenter siyasal kültürün üç oya üç bakanlık verecek inceliği yakalayamadığını, üç vicdanlı gizli oy sahibi dışında çözümün akıl edilemediğini hatırlatalım.[3] Sistem teamüllerin esiri olurken, AfD kendi adayını çıkardı ve 22 oyunu verdi, Hıristiyanlar ve Liberaller pas geçti. Sadece basit çoğunluk gereken üçüncü tura Liberaller (5 koltukla en küçük fraksiyon)  ‘şan olsun diye’ aday çıkardı, sonuçta üç aday yarıştı. En çok koltuğa sahip olan sol blok 42 oyla başbakan seçilecekti. AfD grubu beklenmedik stratejik golü burada attı: Kendi adayı yerine topluca liberal adaya oy verince liberal aday Thomas Kemmerich Hıristiyan Demokratların ve radikal sağın desteği ile 48 oyla seçilmiş oldu.

Ancak sorun seçilmesi değil, görevi kabul etmesi oldu. Höcke’nin kendisini tebrik eden fotoğrafı ertesi gün tüm basında 8 sütuna manşet verildi; yanında Hitler’in Hindenburg’un elini sıktığı fotoğraf ile birlikte tabii. Bütün Almanya ayağa kalkınca liberal Kemmerich “yuh” tezahüratları altında istifa ederek siyasi kariyerini de bitirmeye yaklaştı. CDU dağıldı, tükürdüğünü güzel yaladı, kriz üç ayın sonunda geçen gün üçlü sol azınlık hükümetine dışarıdan CDU desteği formülü ile çözüldü. Bu görüşmelere FDP çağrılmadı bile. Hıristiyan demokratlar 4 Mart’ta üçlü azınlık hükümetine verecekleri güven oyu ile bu kez de Sol ile faşist partiyi aynı görmediklerini, sınırlı süre için de olsa Sol başbakan Bodo Ramelow’a güven oyu vereceklerini kamuoyuna resmen ilen etmiş olacaklar. Aynı adımı atmayı dört ay önce becerseler, demokratik düzenin bu kadar yara almasına mahal vermeyeceklerdi. Partinin Thüringen örgütü içinde ciddi bir kanat ise AfD ile yakınlığını iyice açık etti, onların da kopması ve radikal sağı daha da büyütmeleri artık an meselesi. Buralarda Akdeniz güneşi parlamıyor, bu iklimin seçmeni bu kadar yalpalamayı kaldırmıyor.

Yeşil listeden meclise giren 33 milletvekilinin 22’si kadın, yaş ortalaması 41. Üçü Türkiyeli olmak üzere en az dördü  göçmen kökenli.

Sosyal Demokrat -Yeşil koalisyonu 

Thüringen tartışmaları, liberal liman şehir devleti Hamburg seçim kampanyalarına denk geldi ve derinden yankı buldu. Seçmen AfD’yi de onu meşrulaştıran CDU ve FDPyi de affetmedi.

Hamburg Federal Şehir Devleti Parlamentosu (Hamburger Bürgerschaft)  seçim sonuçları 2004-2020

2020 seçimlerinde SPD %39’un üstünde oyla hala birinci parti, ancak 2011’den beri süregiden düşüşü durduramıyor; dört koltuk kaybettiler. Ülkesel ölçekten  bakınca, Hamburg hala az sayıda kalan kalelerinden biri. Yeşiller  %24,2 ile oylarını ikiye katladı ve merkez konuma oturdu. Sol ise %9,1 ile Hamburg’daki en iyi tarihsel sonucunu elde etti, çıkışları istikrarlı. Thüringen sabıkalılarının durumu hiç iyi değil: Hıristiyan Demokratlar %11,2 ile sadece Hamburg’da değil tarihsel olarak en kötü sonuçlarından birini aldılar. AfD ve FDP seçim akşamı ciddi baraj (%5) korkusu yaşadı. Biri kılpayı geçti diğeri kılpayı altında kaldı. Ancak FDP bireysel oylar üzerinden kendi seçim çevresinde en yüksek oyu alan bir adayını bağımsız olarak sokabildi.

Yeşil listeden meclise giren 33 milletvekilinin 22’si kadın, yaş ortalaması 41. Üçü Türkiyeli (Filiz Demirel, Sina Demirhan, Yusuf Uzundağ) olmak üzere en az dördü (muhtemelen altısı) göçmen kökenli. Hükümeti muhtemelen yine Sosyal Demokratlar ile Yeşiller kuracak. Ancak sayısal olarak Hıristiyan Demokratların oyu da yeterli olduğundan onlarla da görüşeceklerini bildirdi SPD.

Yeşillerin yükselişinden sözederken, Hamburg çerçevesinde iki değinme daha yapmak zorunlu: Hamburg aynı zamanda Almanya’nın iklim krizi merkezi. Tam seçim öncesinde 10-12 şubatta şehir merkezi “Sabine fırtınası” ile taşan Atlantik okyanusu ile Elbe nehrinin 2,5 metre kadar altında kalmıştı. İnkarcı FDP ve AfD hariç diğer dört parti, “iklim krizi ile mücadele”yi devletin Anayasal görevi haline getirmek konusunda uzlaştılar ve böylece Hamburg, bu adımı atmış ilk Alman devleti olmuş oldu.

‘Al gülüm ver gülüm’ rejiminin son perdesi

Almanya siyasetinde savaş sonrası oluşmuş ve iki Cumhuriyetin birleşmesini de taşımış olan iki devlet partisinin “al gülüm ver gülüm” rejiminin son perdelerine şahit oluyoruz. Bu değerlendirme artık abartı sayılmıyor. Thüringen krizinde kabak, görünürde Hıristiyan demokratların, özünde rejimin tepesinde patladı. AfD oy verdiği Başbakan adayının görevi kabul etmesi skandalı ile ayağını kapının arasına koymuş oldu. Buna karşın CDU, dört aylık nazlanma ve bedel karşılığında Sol’un siyasal itibarını teslim etmek zorunda kaldı.

Tehdit ciddi: Yoğurttan ağzı ciddi yanmış Almanlar, sütü çok dikkatle üflüyor.

Geleneksel merkez siyasetin taşıyıcıları olan, Sosyal ve Hıristiyan Demokratlar birlikte tepetaklak giderken, merkez sol siyaseti ise temsil edecek yeni güçler belirginleşiyor: Geçmişten çıkıp gelmiş bir bürokratlar ve sendikacılar kulübü görüntüsü veren, kendini kömürcü politikalardan kurtaramayan SPD erirken, Yeşiller ve uygun ortamı ve adayı bulduğunda Sol da merkez sol seçmen nezdinde SPD’nin yerini doldurabilir görünüyor. Hamburg’da oyunu ikiye katlayarak %24e oturan Yeşiller’in bu rolünü artık kanıksadık. Thüringen’de ise merkez solu temsil rolü Sol’a düştü. Bu özgün hikayeyi başka yerlerde tekrarlama ihtimalleri şimdilik çok muhtemel olmasa da, rüştlerini ispat ederek, güvenilir kilit parti, olası koalisyon ortağı, devlet emanet edilir parti imajlarını netleştirdiler. Bu partinin köklerinin eski Doğu’nun devlet partisi SED ve onun devamı PDS’e de dayandığı ve sıra dışı yerel lideri Bodo Ramelow faktörleri hesaba katılmalı.

Almanya’da ciddiye alınabilir bir merkez sağ ise, an itibari ile artık yok sayılır. Hıristiyan demokratlar erirken FDP/Hür Demokratlar siyasal liberalizmle ilişkisini kesmiş bir patronlar lobisi görüntüsü veriyor. Eriyen CDU şimdilik kendi konumunun emanetçi kayyımı gibi duruyor. Göçmen krizi esnasında CDU içinden çıkan, ama dışındaki radikal sağla da zaman geçirmeden flörtleşmeye başlayan AfD, işte tam da o pozisyona, merkez sağa hamle ediyor. Türkiye’de Amerika’da, Macaristan’da olanı zorluyor. Tehdit ciddi: Yoğurttan ağzı ciddi yanmış Almanlar, takdir etmek lazım, sütü çok dikkatle üflüyor. Radikal sağ pozisyonların başka yerlerde olduğu gibi ana akımlaşmasına karşı ciddi direniş var.

Taşların yerine oturması zaman alacak

Bir ülkede merkez sağın mutlaka var olması şart mı ? Çoğu ülkede merkez pozisyona sağ, hatta popülist ve radikal sağ çöreklenmiş durumda, solun esamesi okunmuyor. Almanya’da merkez politikaların bundan sonra bir dönem üç alternatifli sol politikalarca domine edilmesi ve sağ kanatta ise merkezde bir boşluk, buna karşın merkeze erişimi kapalı, ancak hatırı sayılır irilikte bir popülist sağın var olacağı bir yeni pozisyonlanma, olası senaryolardan biri gibi duruyor. CDU’nun daha uzunca bir süre fetret döneminden çıkamaması, toparlanamaması, sağ kanadı popülizme kaptırması, kalan gövdenin ise küçülüp etkisizleşmesi ihtimali gözardı edilmemeli.

Taşların yeniden yerine oturmasına daha zaman var. Bağlarken, federalizmin nimetlerinden hisse çıkarmak farz oluyor: Farklı anlarda farklı periyodlarla seçilen 16 federal devlet parlamentosu, Federal Meclis’in dışında da çok farklı yerel siyasi koalisyonları test etme imkanı sağlamakla, siyasi aktörleri esnekliğe, sürekli değişen koşullarda dinamik diyaloğa zorluyor. En sert siyasi krizleri bile taşıyacak, yumuşatacak tampon zaman aralıklarını ve siyasal zeminleri açıyor. Her siyasal sorunu yeniden farklı zamansal ve mekansal bağlamlarda düşünme imkanı sağlıyor.

***

[1] Almanya’daki seçim sistemleri genellikle dar bölge ve nispi temsilin karışımı oluyor: Her bir federal devlette ve federasyon düzeyinde sistemler farklı olsa da genelde her seçmene 2 (Hamburg’da:10) ayrı oy hakkı veren seçim sistemlerinde hem doğrudan adaylara hem de listelere oy veriliyor. Karmaşık bakiye hesapları ve mahsuplaşmalar sonucunda meclislerin toplam koltuk sayıları her seçimden sonra farklı oluşuyor. Kanunlar, asgari koltuk sayısını belirliyor. Üst sınır değişken.

[2] Bundessaat, Türkçedeki yerleşik yanlış kullanımı ile ‘eyalet’. Almanya Federasyonu 13 arazi+3 şehir devletinden oluşuyor. Her birinin ayrı anayasası, parlamentosu, hükümet, farklı idari yapılanma düzeni ve farklı seçim kanunu var. Kaplumbağanın sincapla alakası ne kadarsa, Alman Federasyonun oluşturan federal devletlerin Osmanlı merkeziyetçiliğinin ürünü “eyalet’ler ile alakası da o kadar.

[3] Thüringen anayasasına göre Başbakan gizli oyla seçiliyor. İlk iki turda salt çoğunluk gerekli, üçüncü turda ise birinci gelmek yeterli. Başbakan, seçildikten sonra federal devlet kabinesini kuruyor. Pazarlıkları daha önce yapılmış oluyor.

Kategori: Hafta Sonu