Köşe Yazıları

Artık barış zamanıdır

Kemal Tuncaelli
Kemal Tuncaelli

Kemal TuncaelliHiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Şiddetin, savaşın hüküm sürdüğü bu topraklarda barış sessiz milyonların umudu olmaktan çıkıp, ete kemiğe bürünme şansına sahip güçlü bir olasılık haline gelmeye başladı.

Bu durum bütün hesapları dengeleri sarsan yeni bir dönemin başlangıcıdır artık. Savaştan nemalanan bütün politik pozisyonların boşa çıktığı ve altlarının boşalmaya başladığı bir sürece doğru hızla kayacaktır ülkenin gündemi. Savaşın dilini kullanan ve onlarca yıldır burada politik mevzi tutan tüm siyasal akımlar için bu süreç bir aptallaşma ve şaşırma hali yaşatmakta. Nasıl olmasın ki? Tüm siyasal argümanlarını savaşın devamı üzerine kuran bu yapılar gelişmekte olan süreçle ellerindeki temel politik gerekçelerini kaybetmekteler. Bunun telaşı ve kızgınlığı içinde değişik tepkiler geliştirmekteler. Sürece ya doğrudan saldırmakta ya da Akp ve Bdp karşıtlığı üzerinden pozisyon tutmaya çalışmaktalar. Akp’nin anti demokratik yapısı ya da Bdp ve Pkk’nın taleplerinin ülkeyi böleceği korkutması üzerinden sürece karşı bir direnme noktası oluşturmaya çalışıyorlar. Ama bir tek şeyi açıkça dillendirmiyorlar, dillendiremiyorlar.

Akan kanın durmasından yana mısınız, değil misiniz?

Barış mı, savaş mı?

Püf noktası bu işte!

Hiç kimse bu noktada açıkça laf söylemiyor. Asıl soru ve sorun bu. Bu basit soruya verilecek yanıt gerçek pozisyonları ortaya çıkaran turnusol kağıdı işlevini gösterecek çünkü.

Kimileri AKp’nin anti-demokratik uygulamaları ve oluşacak anayasada da var olabilecek sakıncaları bahane ederek, bunun üzerinden bir direnme oluşturma gayretindeler ve bu sürecin Akp’yi güçlendireceği bahanesi ile doğrudan karşı çıkamadıkları barış sürecine dolaylı bir direnç hattı çiziyorlar. Bunların çoğu kendilerinin solda politika yaptığını zanneden ama sol politikayı sadece anti-Akp olmak zannedenler.

Kimileri de Bdp ve Pkk ya ödünler verildiği, pazarlıklar yapıldığı, ülkenin bölüneceği üzerinden karşı politika oluşturuyorlar. Bunlar da kendilerini hakim millet kabul eden ve bu topraklarda yaşayan insanların efendisi olduğunu zanneden kesimlere hitap etmeye çalışan milliyetçi akımlar.

Birlikte sürece karşı ortak tavır geliştiriyorlar.

Ama bu kesimler bile açıkça savaşın devamından yanayız diyemiyor, barışın kendisine açıktan karşı koyma cesaretini gösteremiyor.

Çünkü bu toprakların savaştan bıkmış, kan ve ölümlerden yılmış insanlarının barış özleminin ne kadar sahici, ne kadar derin olduğunu ve barış düşüncesinin önünde var olan tüm engelleri parçalayarak gittikçe büyüyeceğinin farkındalar.

Çünkü barış demek yoksul evlerine düşen acının, asker ve gerilla ölümlerinin sonlanması demek. Anaların gözyaşının dinmesi demek… Her gelen telefonda evladıma bir şey mi oldu kaygısından uzaklaşmak demek. Haberleri dinlerken endişeden nefesinizin kesilmemesi demek… Oğlunu askere gönderirken ya savaşta ölürse korkusundan kurtulmak demek…

Barış demek silahların değil sözün politika yapmaya başlaması ve demokratik siyasete bir başlangıç yapabilmek demek…

Tüm bunlar Türk, Kürt bu topraklarda yaşayan herkesin ilk dileği ve talebidir.

Diğer her şey bu ölümler dursun talebinin ardılıdır ancak.

Bu yüzden barış, bu toprakların ortak talebidir. Bu ülkenin toprakları kana doydu. Evlatlarımızı bu kirli savaşa kurban vermeyeceğiz artık. Bu savaş insanlarımızın ruhunu kirletemeyecek. Kürt illerinde olsun, batı illerinde olsun evlerde bu acıyı bitirecek her çaba karşılığını bulacaktır.

Bırakın savaş taraftarları açıktan ya da dolaylı olarak buna karşı durmaya çalışsınlar.

Savaşınız batsın diyen milyonlar, barış düşüncesini büyütecek ve sağlamlaştıracaktır.

Ülkenin doğusunda, batısında, kuzeyinde, güneyinde artık barışın güvencesi bundan en fazla umutlanan yoksul analarının evleridir.

Barışı samimiyetle destekleyen her siyasal akım bu süreçten güçlenerek çıkacaktır.

Savaşınızdan bıktık, yeter artık.

Şimdi barış zamanıdır.

 

 

 

Köşe Yazıları

Suriye’de neler oluyor?

Son günlerin en ateşli gündemlerinden birini Suriye oluşturuyor Türkiye için. Aynı zamanda Ortadoğu ve Dünya içinde Suriye gündemin ilk sıralarına oturmuş durumda. Sınır komşumuz olması, ortak tarihimiz ve sosyal ekonomik bağlarımız nedeniyle Suriye’de yaşanan her şey bizi oldukça yakından ilgilendiriyor ve öyle de olmak zorunda. Bu nedenle gündemin ilk sıralarında olması oldukça doğal…

Suriye’de olanlar hakkında bir değerlendirme yapmadan önce Suriye nasıl bir ülkedir, nüfus yapısı nedir, nasıl yönetilir bir bakmak gerekiyor. Bu konuda herkes genellikle bilgi sahibi olmadan kendi siyasal-etnik- dinsel reflekslerine göre değerlendirmeler yapıyor. Bunun sonucunda da genel olarak sağlıksız sonuçlara varıyor.

Suriye güneyimizde yer olan yaklaşık 20 Milyon nüfuslu bir ülke… Nüfusun etnik dağılımı %90,3 Arap geri kalanını Kürt, Ermeni ve diğerleri oluşturuyor.

Bu nüfusun %74 ü sünni,%16 Nusayri ,%10 Hristiyan inanca sahip.

Ülkenin resmi adı Suriye Arap Cumhuriyeti…

Başkanlık tipi bir yönetim var.

İktidarda 1963 ten beri Baas partisi var.07.05.2012 ye kadar tek partili bir sistem vardı. İlk defa bu tarihte çok partili bir seçim oldu.%51 katılımla yapılan bu seçimden sonra yine Baas partisi yönetimi oluşturdu.

Ülkenin yöneticilerinin hemen hemen tamamı Nusayri azınlıktan oluşuyor. Yani %16 lık kesim ülkenin tüm kontrolünü elinde tutuyor.

Yönetim tarihine bakarsak oldukça baskıcı ve sert bir yönetimden bahsedebiliriz. Yakın geçmişe kadar Kürt nüfusun vatandaşlık hakkı bile yoktu.

Ülkeyi önceden yöneten Hafız Esed’in yerine şimdi oğlu Beşşar Esed yönetiyor. Yani başkan babanın başkan oğlu… Krallık olmadığı için veliahtı diyemedim bir türlü. Halkı sülaleyi çok sevdiği için seçmiş olabilir tabi ki…

Ülkeye kabataslak bir bakışta ortaya çıkan tablo bu işte… %16 Nusayri azınlıktan oluşan yöneticiler ülkeyi demir yumrukla baskıcı bir biçimde yönetiyorlar.

Bu arada Nusayriler kim bir bakalım. Arap Aleviliği gibi açıklanıyor kaynaklarda. Aslında Anadolu Aleviliğinden oldukça farklı inanç ve özellikleri var. Kaynaklarda uzun uzun anlatılıyor bu özellikler. Yanlışlık yapmayayım diye burada hiç bu konuya girmiyorum.

Nusayriler Dünya’da toplam 3 milyon kişi kadarlar. 2.5 milyonu Suriye’de yaşıyor. 350.000 i Türkiye’de Hatay bölgesinde yaşıyor. Hatay’ın yarısına yakını Nusayri nüfustan oluşuyor. Geri kalanı da dünyanın diğer bölgelerine dağılmış durumda.

Şimdi buradan yola çıkarak Suriye’de azınlık nüfusa dayanan bir diktatörlük var diyebiliriz.2012 yılına kadar tek partili, babadan oğula geçen başkanlık sistemi ile yönetilen bir ülke. Ülkede demokratik kanallar işler halde değil. Sansür ve denetim had safhada.

Böyle bir ülkede muhalifler olmayacak da nerede olacak. Bir kesim, ülkede güçlü bir muhalefetin olmadığını, batı basını tarafından bu durumun abartıldığını öne sürüyor. Böyle bir ülkede muhalefetin olmadığı öne sürülemez bile… Olsa olsa muhalefetin ortaya çıkmasına, görünür olmasına dahi imkan vermeyecek yoğunlukta bir baskı olduğunu gösterir ancak bu.

Sonuç olarak baskıcı bir yönetim ve bu yönetime karşı muhalifler olduğu gerçeği sonucuna varabiliriz. Dışardan belki kışkırtmalar olabilir ama bundan bağımsız olarak bir muhalefet olması gereği ve gerçeği bu tablonun açık bir sonucudur.

Yeşiller olarak bizim buradaki tavrımız açık ve net olmalıdır. Baskıcı her diktatörlük yıkılmalıdır. Biz çoğunluğun diktatörlük kurmasına bile karşı çıkarken hem de azınlığa dayalı başkan baba diktatörlüğünü savunacak halimiz yok. Halkının istemediği bir yönetimi biz de istemeyiz.

Gelelim Türkiye Hükümetinin tavrına. Hükümet sorumsuzca davranmakta, ülkeyi neredeyse bir savaşa sürüklemektedir. Biz bu hükümetin, ülkemizi savaşa sokacak tüm uygulamalarına ve politikalarına karşı durmalı, her koşulda şiddetsiz demokratik çözümlerin üretilmesi için çalışmalıyız.

Suriye ve Türkiye Halklarının kurtuluşunun, iki halkın da kendi baskıcı hükümetlerinden kurtulmasıyla mümkün olacağını aklımızdan çıkarmamalıyız.

Uluslararası müdahalelerin halklar için çözüm olmadığını aklımızda tutmalıyız. Ama bir taraftan da baskıcı yönetimleri sözde anti-emperyalist gerekçelerle desteklemenin de akıl dışı olduğu gerçeğini de unutmamalıyız.

Suriye Hükümeti’nin muhaliflerine uyguladığı katliama varan uygulamalarını bir an evvel durdurması, ülkede barışçı demokratik bir iklimin önünü açması ve demokratik seçimlerle halkın kendi yönetimin seçmesine olanak vermesi en doğru çözümdür.

Suriye Hükümeti bu çözümden uzak durdukça gelişecek olaylara çanak tutmuş olacak ve Ortadoğu halklarını bir savaş tehlikesinin içine atacaktır. Emperyalist bir saldırganlığı durdurmanın tek yolu da Suriye’de barışçı ve demokratik bir yönetimin kapısını aralamaktır.

Kısaca biz; Suriye halkının haklı özgürlük taleplerini desteklemeliyiz. Bunu yaparken de bir yandan savaşa karşı çıkmalı, uluslararası toplumun şiddetsiz barışçı bir yöntemle bu sorunu çözmeye çalışmasını savunmalıyız.

Savaşlara da, diktatörlüklere de hayır. Yeşillerin tavrı bu ilkenin üzerinde yükselmelidir.

 

Kemal Tuncaelli

 

Dış Köşe

Çevre sorunu ve sendikalar üzerine – Özgür Müftüoğlu

Çevre sorunları genellikle sendikaların ilgi alanlarının dışında kalmıştır. Sendikalar, mücadele alanı olarak belirledikleri üretim sürecinde sermayeye karşı emekçi sınıfın hak ve çıkarlarının mücadelesini verirken, aynı üretim sürecinde emekle birlikte sömürülen doğayı (çevre konusunda hazırlanmış yüzeysel bilgiler içeren birkaç broşürü saymazsak) göz ardı etmişlerdir. Bu nedenle sermayenin doğayı sömürüsünün sonucu olan çevre sorunu sendikaların dışında genellikle sınıfsal perspektifi olmayan çevre örgütlenmelerinin mücadele yürüttükleri bir alan olmuştur.
Sendikaların, çevre sorunlarını göz ardı etmelerinin yanında özellikle yoğun sanayileşmenin neden olduğu çevre sorunlarına karşı yürütülen mücadelelere karşı bir tavır sergiledikleri de görülmüştür. Bu karşı çıkışın nedeni büyük ölçüde çevreyi kirleten sanayi tesislerinin kapatılması ya da başka bir bölgeye taşınmasına yol açabileceği endişesidir. Endişenin kaynağı da elbette işçilerin işini kaybetme olasılığıdır. Emekçileri üretim sürecinde örgütleyen sendikaların emekçilerin işsiz kalmalarına yol açacak bir eyleme girişmeleri sendikaların “Bindikleri dalı kesmeleri” olarak da görülebilmektedir.
Oysa işçilerin işini kaybetme endişesiyle göz ardı edilen çevre sorunları öncelikle sanayi tesislerinin yakınında ikamet eden işçilerin ve ailelerinin sağlığını etkilemektedir. Bu durumda işçiler, iş (ekmek) ile sağlıkları arasında bir tercih yapmak zorunda bırakılmaktadır. İşçilerden yapılması istenilen, özcesi aç kalmak ile zehirlenerek ölmek arasında bir tercihtir. Bu kapitalist sistemin sonucu olan insanlık dışı bir durumdur. Sendikaların bu durum karşısında işçilerin işsiz kalıp açlığa itilmemeleri için sağlıklarını kaybetmelerine yol açacak koşulları görmezden gelmeleri kabul edilemez. Sendikaların üzerine düşe, emekçilerin insanca çalışacağı ve yaşayacağı koşulların yaratılması için mücadele etmektir.
Sendikaların çevre sorununa ilişkin yaklaşımları konusunda son günlerde umut veren gelişmeler de yaşanmaktadır. Bazı sendikalar Dilovası bölgesinde sanayileşmenin insan sağlığını olumsuz yönde etkilediğini ortaya koyduğu ve bunu kamuoyu ile paylaştığı için hakarete ve baskıya uğrayan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun mücadelesini sahiplenen Onurumuzu Savunuyoruz Hareketini (OSH) desteklemişlerdir. Dilovası bölgesinde yer alan sanayi kuruluşlarının büyük kısmını oluşturan petrokimya ve metal sektöründe örgütlü bulunan Petrol İş Sendikası ile Birleşik Metal İş Sendikası genel merkez düzeyinde OSH’yi desteklemektedir. Ayrıca sanayide örgütlü Teksif ve Birleşik Metal İş Sendikasının Kocaeli Şubeleri de OSH destekçileri içerisinde yer almaktadır.
Daha fazla kâr hırsıyla insan sağlığını hiçe sayan düzensiz sanayileşmenin etkilerini ortaya koyan Onur Hamzaoğlu’ya ve OSH’ye en anlamlı destek Dilovası bölgesinde örgütlü sendikaların oluşturduğu Gebze Sendikalar Birliğinden gelmiştir. Gebze Sendikalar Birliği, OSH ile ortaklaşa olarak 7 Mart akşamı “Sanayileşme, Çevre ve Sağlık” başlıklı bir forum düzenlemiştir. Gebze Sendikalar Birliği dönem sözcüsü ve Çelik İş Şube Başkanı Şerafettin Koç’un açılışını yaptığı ve yönettiği forumda benim yaptığım bir sunumun ardından Onur Hamzaoğlu, Dilovası araştırmasının sonuçlarını ve bu sonuçları kamuoyu ile paylaştığı için uğradığı baskıları Gebze halkıyla paylaşmıştır. Yaklaşık 400 kişinin izlediği forumda büyük çoğunluğunu emekçilerin oluşturduğu Gebze halkı kendilerinin ve çocuklarının sağlığının nasıl bir tehditle karşı karşıya olduğunu öğrenme olanağı bulmuşlardır. Forumda söz alan katılımcıların önemli bir kısmının vurgusu ise sanayileşmenin yarattığı çevre sorunlarına karşı sendikalara mücadele örgütleme çağrısında bulunması olmuştur. Başta Çelik İş Şube Başkanı Şerafettin Koç ve Birleşik Metal İş Sendikası Şube Başkanı Necmettin Aydın olmak üzere birliği oluşturan sendikaların yöneticileri de Kocaeli Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’ya açtığı davada Onur Hamzaoğlu’ya destek olmak üzere 15 Mart günü Kocaeli Adliyesinde olacaklarını belirtmişlerdir.
Gebze Sendikalar Birliği, düzenlediği bu forumla her şeyden önce emekçilere ve diğer halk kesimlerine kendilerinin ve ailelerinin karşı karşıya kaldığı yaşamsal tehditler konusunda bilgi edinme olanağı sağlamıştır. Bilim insanlarının dahi ortaya çıkarttıkları gerçekleri toplumla paylaşmasından korkulduğu ve bunu engellemek için her yola başvurulduğu bir dönemde Gebze Sendikalar Birliğinin bu çabası son derece anlamlıdır. Umarım diğer sendikal yapılar ve birlikler de Gebze Sendikalar Birliğini örnek alırlar ve emekçilere dayatılan iş (ekmek) ile sağlıkları arasındaki bir tercihe mahkum olmayacakları; insanca çalışıp, insanca yaşayacakları bir dünya için mücadele yükseltilebilir.

 

Özgür Müftüoğlu – Evrensel

Kategori: Dış Köşe

Yeşeriyorum

Savaşınız batsın!

Gene acı düştü bu toprağın insanlarının yüreğine. Soğuk gecelerinde yüksek dağlarının yürekler yandı, kavruldu. Acı, hüzün, öfke sabahtan beri gördüğüm tüm insanların yüzlerinde, ruhlarında, soluklarında şekillenmiş bir sessiz çığlık olmuş yankılanıyor.

Her gün gelen ölüm haberlerine 26 canın daha ölümü eklendi. Günler ağır, ölüm haberleriyle çöküyor üstümüze. Nefes alamıyoruz, gülemiyoruz, yaşayamıyoruz.

Bıktık artık bu savaştan!

Biliyoruz; birileri bu savaşın sosyal-ekonomik, tarihsel, hukuksal, siyasal gerekçelerini anlatıp duracak yine bizlere.

Karşılıklı suçlamalar, savunmalar, gereksinimler falan anlatılacak iki taraftan da…

Birisi vatan diyecek, hain saldırı diyecek, sonuna kadar gidip bitireceğiz düşmanı diye anlatacak.

Diğeri ulusal kurtuluş diyecek, mücadele diyecek, onur diyecek.

Yani kendilerine göre haklı sebepler sayıp duracaklar.

Ama ölenler bir daha geri gelmeyecek.

Hani, kendi hikâyeleri, sevdaları, hüzünleri hayal kırıklıkları olan, anneleri, babaları, kardeşleri, arkadaşları, dostları, düşmanları olan, yaşam soluyan 26 insan bir daha nefes alıp veremeyecek bu göğün altında.

İnsanlar istatistikî sayılar değildir, beyler, bayanlar.

Her insan ayrı bir dünyadır.

Her ölüm bir dünyanın sonu…

Dağında, şehrinde, ovasında bu savaş sadece insanları değil insanlığı da öldürüyor.

Savaşları birileri haklı, haksız diye ikiye ayırır.

Aslında tüm savaşlar aynıdır.

Haksız ve kirli…

Ve bu savaşların galibi değişir belki ama kaybeden hep aynıdır. İnsanlığımız, vicdanımız.

Savaşa karşı barış, savaşla değil savaşı ret etmekle, savaşı sürdürmemekle, savaşa gitmemekle kazanılır ancak.

Savaşı tümden ret etmediğin takdirde savaş için her zaman haklı gerekçe bulursun.

Her ölen Kürt, Türk olarak değil, insan olarak ölür ve bizim de bir yanımızı alır götürür.

Durdurun bu haksız ve kirli savaşı. Sorunlar siyaset ve halkın desteğinin demokratik ve barışçı kanallardan akışıyla çözülür ancak.

Her savaş kendine yeni savaşlar doğurur.

Ve biz, binlerce yıldır kanla yoğrulmuş bu toprakların çocuklarıyız. Kan görmekten bıktık. Sümer’den, Hititlerden, Spartalılardan, Selçuklulardan, Roma’dan, Osmanlılardan bu yana hep bizler öldük. Birileri devletler kurdu, batırdı. Zaferler kazandı, egemenlikler oluşturdu.

Ama hep biz öldük.

Artık ölmeyelim, öldürmeyelim kimse için savaşmayalım.

Albert Einstein aslında yıllar evvel söylemiş, söylenecek olan her şeyi.

“‎”Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. insan ırkının kızamığıdır. Eğer bir adam bir marşa ayak uydurup, emir altında neşe içinde yürüyebiliyorsa, benim gözümde beş para etmez. Kendisine yalnızca bir omurilik yetebilecekken yanlışlıkla kocaman bir beyin sahibi olmuştur. Uygarlığın bu kara lekesi en kısa sürede yok edilmelidir. emirle gelen kahramanlıktan, bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten, tüm bunlardan nasıl da nefret ediyorum. Ben savaşı öylesine tiksinti verici ve aşağılayıcı buluyorum ki böyle iğrenç bir eyleme katılmaktansa kendimi parçalayıp yok ederim daha iyi… Benim anlayışıma göre, savaşta adam öldürmek cinayetten başka bir şey değildir. Aynı zamanda hem savaşa hazırlanıp hem de savaşı önleyemezsiniz. Yalnız bir pasifist (barışsever) değil, militan bir pasifistim (barışseverim). Barış için savaşmaya gönüllüyüm. İnsanların kendileri savaşa gitmeyi reddetmediği sürece hiçbir şey savaşı durduramaz

 

 

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Seçim sonuçları ve yeni olanaklar

Seçim sonuçları birçok kişide hayal kırıklığı yarattı. Ama bence beklenen bir sonuçtu. Toplumdaki eğilimleri doğru değerlendirmeden belli umutlarla, ayakları yere basmadan tahlil yapanlar ve politik hat çizenlerin değerlendirmeleri boşa çıktı.

Muhalif hareketler açısından bu sonuçları değerlendirmede iki eğilim ortaya çıkması ihtimali var.

Bunlardan birincisi biz doğru tahliller yaptık, politik hattımız doğru idi, ama halk bizi anlamayacak kadar cahil, iktidar olanakları ölçüsüz kullanıldı, hile yapıldı, halk kandırıldı gibi bir söylem. İlk açıklamalardan ve şimdiye kadarki deneyimlerden gördüğümüz böyle bir eğilimin ortaya çıkması daha olası.

İkincisi ise bütün iktidar yıpranmasına rağmen, uyguladığı tüm neo-liberal politikalara rağmen üç kez oylarını yükselterek ve %50 sınırına dayanan AKP’nin yaptıklarına halkın onay vermesinin nedenleri ne bunları anlamaya çalışmak. Bütün bu desteği de çoğunlukla muhaliflerin tabanı olması gereken yoksullar ve BDP’yi destekleyenler hariç Kürtlerden alması sıkı bir analiz gerektirmekte bence.

Bir diğer ilginç nokta da diğer tüm partilerin belli bölgelere sıkışmasına rağmen AKP’nin ülkenin tüm illerinde boy gösterebilmesi. Sonuçlar tüm ülkede var olabilen tek partinin AKP olduğunu gösteriyor. Bu da irdelenmesi gereken önemli bir sonuç…

Burada çok uzun ayrıntılı değerlendirmeler yapmayacağım ama muhaliflere düşen temel görevin hayali değerlendirmeler yerine halkın niye akp’yi desteklediğini önce enine boyuna bir araştırmaları olduğunu düşünüyorum. İkincisi de niye onlar için politika yaptıklarını ileri sürdükleri yoksulların onlara destek olmadığını değerlendirmek. Burada da iki sonuç çıkarılabilir.

Ya kendimizi anlatacak örgütlenme ve iletişim sorunu vardır ki bunun çözümü daha basittir yeni bir reorganizasyon ve yaratıcı fikirlerle çözülebilir.

Ya da politik değerlendirmelerimiz ve karşı çıkış noktalarında yani muhalefet yapma teorisinde ve biçiminde bir yanlışlık vardır( ki bunun daha gerçekçi olduğunu düşünüyorum )bunun çözümünün politikaları bir daha gözden geçirmek ve yoksulların taleplerini doğru okumaktan başka çıkar yolu yoktur. Tabi ki onlar için politika yapıldığı gibi bir iddia varsa.

AKP durdurulmalıdır.Doğru… Ama bunun yolu şimdiye kadar ki politik hat ve biçimle politika üretilmesiyle olmaz ve olmadığı da şimdiye kadar net bir biçimde görüldü. Takkeyi öne koyup bu konularda iyi bir çalışma yapılması gerekmektedir.

Politika yapmak bir taraftan da var olan somut durumdan neler üretilebilir sorusuna doğru cevaplar bulmaktan geçer.

Bu açıdan bakıldığında meclis aritmetiği değişik olanaklar sunmakta ve ülkede barış, demokrasi ve yeni özgürlükçü, sivil anayasa için belki de bir şans yakalanabileceğini göstermektedir.

AKP’nin oy olarak %50 yi bulmasına rağmen tek başına referandum sayısı olan 330 u bulamaması bir şanstır. Uzlaşmak zorunda kalacaktır.

Meclisteki partilerden şimdiye kadar olan söylemlere bakarak bu konuda gerçek bir talebi olan blok 36 kişiyle mecliste temsil edilecektir. Bu çok önemli bir şanstır.

CHP Anayasa konusunda tutucu tavrının bir kısmını seçim sürecinde değiştirmiş anayasa konusunda kendisinin de değişimden yana tavır alacağını (en azından bir kısmı için) belirtmiştir. Bu da bir şanstır.

MHP geri adım atmasa bile iyi yönetilecek bir süreç sonucunda meclisten uzlaşı içinde yeni bir Anayasa doğma şansı oluşmuştur. MHP ve CHP ayak sürüse bile Blok ve AKP nin sürükleyeceği Anayasa çalışmalarının doyurucu bir sonuca gitme ihtimali vardır. Bu süreç aynı zamanda Kürt sorununun çözümü içinde bir umut ışığı olabilir. Yıllardır süren bu kirli savaşın sonlandırılabilme ihtimali bile diğer tüm sonuçların ötesinde umut verici bir sonuç olacaktır.

Burada AKP’nin ötesinde Blok’un tavrı çok can alıcı konumdadır. Mecliste anayasal değişiklik konusunda anahtar parti konumunda olan blok kendisine gelen bu fırsatı ve süreci iyi değerlendirebilirse birçok konuda önemli adımlar atma şansı oluşabilir.

Mecliste temsiliyet oranının da (%93 oranında) olması da meclisten geçecek bir yeni anayasanın yaşaması ve meşruiyet için başka bir şans olduğunu düşünüyorum.

Kısacası enseyi karartmayalım. Dünya tarihi zaferler tarihi değil yenilgiler tarihidir. Önemli olan o yenilgilerden güçlenerek çıkmak ve olanakları politik hattımız için doğru kullanmayı bilmektir.

Bir dahaki seçimlerde Yeşiller’in başarılarını analiz etmek umudu ile…

Mücadeleye devam.

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Sabıka

Bütün avukatlar ve ceza yargılamasına şu ya da bu şekilde katılmış olanlar bilir. Ceza yargılamasında sanıkların geçmiş sabıka kayıtları sordurulur. Daha evvelden suç kayıtları var mı diye bakar mahkeme. Bunun nedeni şüphelinin suça temayülü var mı yok mu diye belirlemek ve bir ceza verilecekse tekerrür hükümleri dediğimiz daha ağırlaştırıcı hükümlerin uygulanmasının yapılıp yapılmayacağına karar vermektir. Bu ceza yargılama usulü içinde kullanılan bir yöntemdir.

Şüphelinin daha evvel benzer sabıkaları varsa eğer bu yeni bir eylemi de yaptığı anlamına gelmese de belli bir kanaat oluşturur yine de.

Şimdi bütün bunları niye anlatıyorum derseniz son Balyoz tutuklamaları sırasında öyle bir hava oluşturuldu ki sanki bizim ülkemizde hiç darbe falan olmamış, ilk defa böyle bir hazırlık varmış da bunun olabilme ihtimali asla olamazmış gibi bir tavır sergileniyor.

Kardeşler; bu ülkede üçü gerçekleştirilmiş bu nedenle yargı konusu olamamış darbe (çünkü o zaman darbeciler yargıladı seçilmiş iktidarları), darbeye teşebbüs halinde kalmış ve cezalandırılmış Aydemir Cuntası ve onlarca cunta çalışması kayıtlara geçmiştir.

Yani ilk defa karşımıza çıkan bir teşebbüs hali değildir.

Daha yakın tarihlerde 28 Şubatta örneğin ve sonrasında e-muhtıra olayında gördüğümüz gibi askerler kendilerini sivil otoritenin üzerinde bir güç olarak algılamışlar ve sivil otoriteye boyun eğdirmeye de çalışmışlardır.

Bütün bunlar bu ülkede yaşanmış ve bilinirken bir takım rütbeli asker ve sivilin darbe hazırlığı suçlaması altında olmaları çok da şaşkınlık verici bir şey değildir bu topraklar için. Şaşkınlığın asıl nedeni bu teşebbüs girişimlerinin ilk defa ciddi bir şekilde üzerine gidilmesi oluyor herhalde. Çünkü bu ülkede askerlerin istedikleri zaman(kendilerine göre ülkeyi tehlikelerden korumak amacı ile) darbe yapmaları doğal bir eylem gibi görülüyordu ve kanıksanmış bir şeydi. Hem kendileri, hem de kamuoyu açısından. İşte asıl tehlikeli olan bu kanıksama olayıdır.

Demokrasilerde bir ülkeyi seçilmişler yönetir. Ordu seçilmiş iktidarın yönetiminde gerçek görevini yapar. Ordu bir ülkeyi yönetiyorsa ve böyle bir gücü kendinde görüyorsa o ülkede demokrasinin “d” sinden bile bahsedilemez.

Bu suçlamaların doğru olup olmadığına yargı karar verecektir. Ama şu ana kadar ortalığa yansıyanlar bu suçlamaların en azından çok ciddi gerekçeleri olduğu izlenimini vermektedir. Sadece Özden Örnek’in 2003’te yayınlanan günlükleri bile hukuk için çok ciddi kanıttır. Ardından gelen diğer kanıtlar da öyle. Bunlar, iddiaların oldukça ciddi ve araştırılması gereken şeyler olduğunu gösterir.

İşte böyle bir durumda olaya yargının el koyması çok normal bir durumdur. Suç işleme teşebbüsü kim tarafından gelirse gelsin yargı bu konuda eşit davranmak zorundadır. Haklarında ciddi iddia ve deliller olan kişiler bu suçu işleyip işlemedikleri belirlensin diye yargı önüne çıkarılırlar. Bu siviller içinde böyledir askerler içinde böyle olmalıdır.

Yoksa şimdiye kadar ülkenin alıştığı ve alıştırıldığı gibi bazılarımız için farklı kurallar uygulanması doğru bir şey değildir. Böyle bir alışkanlık Orwell’in hayvanlar çiftliğinde ve anti-demokratik ülkelerde olur ancak. Bilirsiniz yazarın o kitabında bahsettiği çiftlikte “bütün havyanlar eşittir ama domuzlar daha eşittir”.

Demokrasilerde insanlar eşittir. Suç şüphesi olanlarda aynı kurallar içinde aynı biçimde yargılanırlar. Zengini, fakiri, sivili, askeri de fark etmez. Hırsızı da, katili de, darbecisi de, teröristi de hukuk önünde aynı olmalıdır.

Bizim dikkat edeceğimiz yargılamanın evrensel adil yargılanma kurallarına uygun yapılıp yapılmadığı ve şüphelilerin yasal savunma imkânlarının olup olmadığı olmalıdır. Yoksa ‘vah efendim bu insanlar çok değerlidir, nasıl haklarında böyle bir işlem yapılabilir’ gözüyle bakmak hukuk için geçerli değildir.

Hukuktan beklediğimiz insan haklarına uygun, hızlı, eşit ve adil bir yargılamadır. Yoksa şimdiye kadar dokunulmaz görünenlere dokundular diye onları eleştirmek değil.

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Beyler, bayanlar bu bir devrimdir.

Kemal Tuncaelli
Kemal Tuncaelli

İnsanlar, Mısır’da, Tunus’ta olanlarla ilgili garip açıklamalarda bulunuyorlar. Kimisi küçümsüyor, kimisi yerine gelecek olanın niteliğine göre bir tavır ve isim belirlemek için bekliyor. İsyan, halk ayaklanması adlarını veriyorlar. Ama kendi şablonlarının dışına çıktığı için ve kendi düşüncelerinin egemen olamayacağını ya da istemedikleri bir düşüncenin iktidar olabileceği endişesiyle devrim kelimesini kullanmaktan imtina ediyorlar.

Beyler, bayanlar bu olanlara devrim denir. Siz devrimi ne sanıyorsunuz acaba?

Bazı şeyleri bir daha hatırlamakta yarar var galiba! TDK sözlüğe göre devrim kelimesinin anlamı aşağıdaki gibidir.

1. Belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişiklik. 2. İhtilal: Fransız devrimi. 3. esk. İnkılap. 4. esk. Çevrilme, katlanma, bükülme.

Güncel Türkçe Sözlük

1. Yerleşik toplumsal düzeni değiştirme ve yeniden biçimlendirme; yavaş bir gelişme olan evrime karşıt olarak, toplumsal yaşayışta ve siyasal durumda birdenbire gerçekleştirilen, köklü ve temelli bir değişme. 2. Dünya görüşünde, felsefede, bilimde, sanatta vb. birdenbire olan değişmeler, eskimiş olanı kaldırıp yerine yepyenisini koyma. (Ör. Felsefede, Kant usu eleştirmesiyle düşüncede devrim yaptığını, Nietzsche de değerler alanında (ahlakta) devrim yaptığını öne sürer.)

Demek ki, neymiş? Belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişiklik… Ha siz şimdi buradaki nitel değişikliği kafanızda nitelikli bulduğunuz alana göre değişiklik olarak algılıyorsanız fena hâlde yanılıyorsunuz demektir. Burada sizin taleplerinize göre değişimden değil var olan durumdan farklı bir niteliğe geçişi tanımlıyor devrim kelimesi.

Sol literatürde birde karşı devrim terimi vardır. Bunu da var olan yapının daha geri nitelikte bir yapıya dönüştürülmesi için yapılan devrimler olarak tanımlayabiliriz basitçe.

Ama önümüzdeki örneklerde var olan iktidar, baskıcı, bu açıdan gerici ve anti-demokratik iktidarlar. Halkın siyasal tercihlerini kullanmasını önleyen yasakçı sistemler. Yani bunlara karşı halkın her talebi meşru ve ilerici karakter taşıyor.

Bu devrimin içinde var olan kesimler örgütlenme güçlerine göre ve halk yığınlarını etkileme gücüne göre devrimden sonraki yapının niteliğine etki etmeye çalışırlar. Ama yerine gelene göre değil durumdaki nitel değişiklik olup olmadığına göre bu ayaklanmalar devrim adını alırlar.

İran’da Şah rejiminin değişmesi bir devrimdir. Var olan gerici faşist rejim yıkılmış, başka bir düzen kurulmuştur. Bu devrime katılan yığınlar içinde komünistlerde vardı, şimdiki rejimin kurucusu mollalarda, başka unsurlarda. İktidar mücadelesinden mollalar galip çıktı. Ama bu İran halkının şanlı devrimini küçümseme hakkını kimseye vermez. Orada tarih sahnesine çıkan İran Halkıydı ve halkın gücü nedir bir kez daha seçkinci, komplocu ve darbecilere gösterdi.

Bir de bu gelişen devrimlerin arkasında hangi güçler vardı edebiyatı var karşımızda. Evet, bu gelişmeleri birileri kendi çıkarları için desteklemiş olabilir, buradan kendilerine pay çıkarmaya çalışmış ya da çalışıyor olabilir ama bu devrimlerin devrim olma karakterini yok etmez.

Sovyet devrimiyle birlikte Çarlık Rusya’sıyla savaşan Almanlar derin bir nefes almıştı. Hatta Lenin İsviçre’den Rusya’ya kadar Alman topraklarından bir trenle gitmişti. Almanlar’ın o an için işine gelmişti bu devrim. Şimdi bu büyük Sovyet devriminin devrimliğine gölge mi düşürür sizce?

Polonya’da işçi sınıfı işçi iktidarı olduğunu savunan bir despot iktidarı devirirken kilise de destekledi bu durumu. Hatta Amerika’nın işine geldiği için muhakkak onun da parmağı vardı. Ama bu Polonya’da mevcut despotik yapının halk tarafından devrimle yıkıldığı gerçeğini değiştirmez.

Ama bizde bazı kafalar 1960 askeri darbesine devrim adını vermekte bir sıkıntı duymazken kahramanı halk olan devrimlere devrim demekten dahî korkar hâldeler.

Marksın bir lafı vardır. Tarihte olan her şey olması gerektiği gibi olmuştur der. Şimdi de bir tarih yazılıyor. Gelecekte nereye doğru yöneleceğini şimdiden kestirmek zor… Bu ülke içindeki aktörlerin durumundan başlayıp uluslar arası durumun nasıl şekilleneceği ile de ilişkili. Fakat şu anda gerçekleşen bir devrim söz konusu artık… Tamamlanabilir mi, önü kesilir mi o bile belli değil.

Fakat değişmeyen bir gerçek var. Sosyolojisiyle, devrim denilen şey tam da bu yaşananlardır. Tarihçiler ve sosyologların laboratuarları yoktur. Ama işte devrim nasıl olur sorusunun canlı tanığı olmak için onlara büyük bir şans doğmuştur.

Mısır ve Tunus ve ardından gelecek olanların ayak sesleri daha fazla duyuluyor artık. Dünyanın bu bölgesi artık eskisinden farklı bir geleceğe yol alacak. Mazlum halklar için daha iyisinin gerçekleşmesi umuduyla haklı devrimlerini saygıyla selamlıyorum.

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Tutuklulukta 10 yıl. İnsaf yahu!

Son günlerde tutuklamalar konusunda CMK 102.maddesinin yürürlüğe girmesi ve Yargıtay 9.Ceza Dairesinin verdiği karar ve ardından gelen tahliye kararları gündemde önemli bir yer oluşturdu.

Genel olarak ceza hukukunda ana kural masumiyet ilkesidir. Yani yargılaması yapılıp bir suçtan ceza alınıp kesinleşmediği takdirde herkes masumdur. Bu nedenle ana kural gereği tutuksuz yargılama yapılması esastır.

Bu kural yüzyıllar süren hukukun demokratikleşmesi ve insan hakları mücadelesinin bir sonucudur. Yoksa daha eski çağlara gittikçe sadece suçlanmanın bile ceza verilmeye yeterli görüldüğü, suçlama ile tutukluluğun gerçekleştiği, savunma hakkının olmadığı, işkencede alınan itirafların yeterli kanıt sayıldığı dönemler olmuştur. Engizisyonda geçerli olan bu yöntem bizde 20-30 yıllık yakın bir zamanda sıkıyönetim mahkemelerinde bile geçerli olmuş “işkence ile alınmış ifade gerçek ise kanıttır” ibaresiyle kararlara gerekçe oluşturmuştur.

Toplumsal yaşamın değişmesi ve hak ve özgürlüklerin gelişmesi ile toplumsal dönüşüm Ceza Hukukunda masumiyet ilkesini genel kural haline getirmiştir. Fakat bu kuralın uygulanmasında yargılamanın sağlıklı yapılabilmesi için tedbir amaçlı bazı kısıtlamaların getirilebileceği tüm dünya Ceza Hukuk sistemlerinde kabul edilmiştir. İşte bu tedbirlerden birisi, insan özgürlüğünü kısıtlamayı da yanında getiren tutuklama tedbiridir. Ama bu özgürlüğü baştan kısıtlayan genel kurala aykırı bu durum yasa koyucular tarafından belli kriterlere bağlanmıştır. Bunun nedeni bu önlemin istisnai olarak uygulanması gereği ve insan özgürlüğünü daha ceza almadan kısıtlama olanağı vermesidir.

Bu nedenle tutuklama nedenleri yasalarda açıkça belirlenip gösterilir. Bu konuda özel hükümler konur. Türk Ceza Muhakeme kanununda aşağıdaki hükümlerle tutuklama gerekçeleri gösterilmiştir. Bu hallerde bile kesin tutuklama yapılır demek doğru değildir. Tutuklama kararı verilebilir denilerek tutuklamanın zorunlu olmadığı vurgulanmıştır. İlgili maddeler aşağıdaki gibidir.

TUTUKLAMA NEDENLERİ

Madde 100 – (1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.

(2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:

a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa.

b) Şüpheli veya sanığın davranışları;

1. Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme,

2. Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma,

Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.

(3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:

a) 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;

1. Soykırım ve insanlığa karşı suçlar (Madde 76, 77, 78),

2. Kasten öldürme (Madde 81, 82, 83),

3. (Ek bent: 06/12/2006 – 5560 S.K.17.md) Silahla işlenmiş kasten yaralama (madde 86, fıkra 3, bent e) ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama (madde 87),

4. İşkence (Madde 94, 95)

5. Cinsel saldırı (birinci fıkra hariç, Madde 102),

6. Çocukların cinsel istismarı (Madde 103),

7. (Ek bent: 06/12/2006 – 5560 S.K.17.md) Hırsızlık (madde 141, 142) ve yağma (madde 148, 149),

8. Uyuşturucu veya uyarıcı Madde imal ve ticareti (Madde 188),

9. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, Madde 220),

10. Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar (Madde 302, 303, 304, 307, 308),

11. Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (Madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315),

b) 10.7.1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan silah kaçakçılığı (Madde 12) suçları.

c) 18.6.1999 tarihli ve 4389 sayılı Bankalar Kanununun 22 nci Maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkralarında tanımlanan zimmet suçu.

d) 10.7.2003 tarihli ve 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar.

e) 21.7.1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 ve 74 üncü Maddelerinde tanımlanan suçlar.

f) 31.8.1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanununun 110 uncu Maddesinin dört ve beşinci fıkralarında tanımlanan kasten orman yakma suçları.

(4) (Değişik fıkra: 25/05/2005-5353 S.K./11.mad) Sadece adlî para cezasını gerektiren veya hapis cezasının üst sınırı bir yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez.

TUTUKLAMA KARARI

Madde 101 – (1) Soruşturma evresinde şüphelinin tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re’sen mahkemece karar verilir. Bu istemlerde mutlaka gerekçe gösterilir ve adlî kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukukî ve fiilî nedenlere yer verilir.

(2) Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda hukukî ve fiilî nedenler ile gerekçeleri gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir.

(3) Tutuklama istenildiğinde, şüpheli veya sanık, kendisinin seçeceği veya baro tarafından görevlendirilecek bir müdafiin yardımından yararlanır.

(4) Tutuklama kararı verilmezse, şüpheli veya sanık derhâl serbest bırakılır.

(5) Bu Madde ile 100 üncü Madde gereğince verilen kararlara itiraz edilebilir.

Buraya kadar tutuklamanın hangi koşullarda olabileceğini belirten yasa koyucu bununla da yetinmemiş tutukluluğun hangi süreye kadar uygulanabileceği konusunda da aşağıdaki maddeleri yasaya eklemiştir.

TUTUKLULUKTA GEÇECEK SÜRE

Madde 102 – (1) (Değişik fıkra: 06/12/2006 – 5560 S.K.18.md) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.

(2) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.

(3) Bu Maddede öngörülen uzatma kararları, Cumhuriyet savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafiinin görüşleri alındıktan sonra verilir.

Madde 252-…………………………..

(2) 250 nci Maddenin birinci fıkrasının (c) bendinde öngörülen suçlar bakımından, Kanu nda öngörülen tutuklama süresi iki kat olarak uygulanır

Görüldüğü gibi burada oldukça uzun sürelere yer verilmiştir. Bu sürelerin uzunluğu tutuklamanın peşin bir cezaya dönüşmesine olanak vermektedir. Bu sürelerin mümkün olduğu kadar kısa tutulması gerekirdi. Burada ayrıca bir yorum sorunu ortaya çıkmıştır. Uzatma sürelerini belirleyen ve belli suçlarda 2 katının uygulanacağını söyleyen 252 madde de belirtilen sürenin ne olduğu konusunda hukukçular arasında görüş ayrılıkları belirmiştir. Bu konuda aşağıdaki haberde görüleceği gibi Yargıtay 9.Ceza Dairesi olabilecek en kötü yorumu belirleyerek ağır cezalık işlerde 5 yıl özel bazı suçlarda 10 yıl gibi tutukluluk üst sınırı belirlemiştir.

YARGITAY KARARI…
Yargıtay 9. Ceza Dairesi, tutukluluk sürelerine ilişkin düzenlemenin 31 Aralık 2010 tarihinde yürürlüğe girmesi üzerine, dairede temyizde bulunan dosyaları tutukluluk süresi açısından incelemeye aldı.
Maddede belirtilen tutukluluk sürelerine uyan 5 dosyayı elen alan heyet, tahliye taleplerini sonuçlandırdı. Buna göre Daire, CMK’nın 102. maddesindeki ‘Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez’ hükmü ile özel yetkili mahkemelerin görev alanına giren suçlarda tutukluluk süresinin iki katına kadar çıkarılabileceğine dair yasa hükmü gereğince, tutukluluk süresini en fazla 10 yıl olarak belirledi.

Bu oldukça vahim bir karardır. Tutuklamanın tamamıyla bir istisnai durum olmasını gerektiren masumiyet ilkesinin ruhuna aykırı bir karardır. Burada bir yorum yapılacaksa bunda masumiyet ilkesi göz önünde tutularak ve tutuklamanın istisnai bir yol olması da gözetilerek daha kısa olarak yorumlanması gerekirdi. Benim düşüncem ağır cezalık işlerde en fazla 3 yıl iki katı olarak uygulanacaklarda ise 4 yıl olmasıdır. Çünkü 2 katı uygulanarak zaten istisnanın istisnası uzatma süresi de uygulanmış olmaktadır. Burada daha farklı yorumlarda mümkün olacaktır. Bu yasa maddesinin benim tarafından yapılan bu yorumu bile çok uzun süreler sonucuna götürmektedir.

Ama asıl unutulmaması gereken yasa maddelerini yorumlarken yasanın ve evrensel hukuk kurallarının ruhuna uygun davranmaktır.

Bir insanın özgürlüğünü onunla ilgili bir ceza kararı vermeden uzun süre elinden alamazsınız. Yargılamanın uzun sürmesi bir insanın üzerinde zaten ayrı bir psikolojik sorun yaratırken bir de bu süreyi onu özgürlüklerinden uzaklaştırıp tutuklu olarak geçirmesini sağlamak tek kelime ile insafsızlıktır. Bir de bu insanın bu yargılama sonucu aklanma ihtimali olduğunu da düşünürseniz uzun tutukluluk peşin cezayı geçip haksız bir ceza haline de dönüşebilir.

Bütün bu sorunların çözümü için yapılacak şeyler bellidir. Yargılamaların süresini mümkün olduğu kadar kısaltacak önlemler alınmalıdır. Tutuklama tedbiri ancak istisnai olarak ve çok özel durumlarda gerçekleşmeli bunun yerine kanunda da var olan başka tedbirlerin uygulanması yoluna gidilmelidir. Burada bir sorunda, hakimlerin tutuklama kararı vermek zorunluluğu olmasa da bütün ağır cezalık işlerde sanki zorunluymuş gibi tutuklama kararı verme yönündeki eğilimleridir. Hukuk fakültesinde okurken öğrendikleri Tutuklamanın istisnai olduğu yorumundan vazgeçip sanki her dosyada tutuklama kararı vermek zorunluluğu varmış gibi davranmaları önemli bir sorundur. Aslında pek çok konuda olduğu gibi bu konuda takdir haklarını evrensel hukukun gereklerini ve eğitimlerini göz önünde tutup öyle davransalar sorunların çoğu çözülür. Ama maalesef böyle olmuyor. Bu nedenlerle bu işi takdir yetkisine bırakmadan 102 madde de mevcut tutukluluğun üst sınırları kısaltılmalıdır.

Burada bir başka sorunda insanların bu tip durumlarda kendi konumlarına ve inançlarına göre tavır takınmasıdır. Sadece kendi yandaşlarını etkilediği zaman karşı çıkıp başkalarına uygulandığı zaman ses çıkarmamak ve kendileri için vahim gördükleri suçlarda uygulanmasını savunmak çıkarcı, ikiyüzlü bir davranıştır.

İnsanın özgürlüğü en önemli değerdir. Bu nedenle bunun kısıtlanması ancak kesinleşmiş bir cezadan sonra olmalıdır. Tutuklama ise ancak çok zorunlu hallerde ve makul sürelerde olmalıdır. Ama bu herkes için aynı olmalıdır. Şu suçlarda uygulansın şunlarda uygulanmasın demek de ne toplumsal yarar ne de insani bir duruş yoktur. Adalet, herkes için, eşit biçimde olmalıdır.

Geçmişte terörist sayılanlara uygulansın diye Cmk nun bu yönde değişmesi için baskı yapanlar bu konuda şimdi mağdur olduklarında seslerini çıkartıyorlar. Aynı şekilde Cmk nun iddianame hazırlanma süresini 6 ayla sınırlayan maddesinin makul süreye dönüştürülmesini savunup belirsiz bir hale gelmesinde sorumlu olanlar şu anda iddianamelerin neden geciktiğini sorguluyorlar.

Bu yakınmalarında haklılar. Ama gönül isterdi ki insan hakları savunucuları ve özgürlükçü hukukçular bu konuda görüş belirtirken onların seslerine kulak vermeyi bir deneselerdi ve hukukun demokratikleşmesinden ve özgürlükleri korumasından yana tavır takınsalardı.

Hukuk herkese bir gün lazım olur. Bu yüzden hepimiz onun insan hak ve özgürlüklerine uygun hale gelmesi için elimizden geleni yapmalı ve bu konuda hak ve adalet kavramından başka bir kriter aramamalıyız. Bu noktada buluşmak umudu ile…

Kategori: Yeşeriyorum

2011 Üzerine Yazılar

Enseyi Karartmayın

En sonda söyleyeceğimi en baştan söyleyeyim. 2011 yılı eskisinden daha iyi bir yıl olacak. Neden mi; işte yanıtlar.

Bu coğrafyada ve dünyada artık hiçbir şey eskisi gibi kalmayacak. Hayır devrim falan olmayacak. Beklentilerin aksine hükümet falan da değişmeyecek, oy oranını koruyarak hatta belki de arttırarak iktidarda kalmaya devam edecek. Ama tüm bunlara rağmen sosyal ve siyasal hayat hızla değişmeye devam edecek. Çünkü sanıldığının aksine değişimde salt iktidarların değil toplumun ve dünyanın diğer dinamiklerinin daha çok etkisi vardır.

Ülkemiz açısından baktığımızda bu dinamiklerin aktörleri iktidar partisi ve muhalif partiler değil taban hareketleri olacaktır. Bunun nedeni de AKP, CHP, MHP, BDP’nin bu toplumsal değişimi kavramaktan uzak bir gelişim izlemelerindendir. Zaten fark edemedikleri de kendi geleneksel tabanlarının dışına taşamamalarından ve politikalar üretemediklerinden de anlaşılmaktadır.

2010 yılına baktığımızda toplumun gerçek aktörlerinin iktidar-muhalefet dar fasit dairesinin dışına taşıp toplumsal taleplerini dile getirirken kendi eksenlerini devletin dar baskıcı anlayışının dışına taşımaya çalışıp özgürlük alanlarını genişletme çabası içinde olduğunu görüyoruz. Bu çaba sürdürülürken statükonun savunulması görevinin de kimi zaman AKP, çoğu zaman da CHP ve MHP ve bazen de BDP tarafından sürdürüldüğünü görüyoruz. Yani bunlar derdimize çare değil.

Toplum dinamiklerinin talepleri ne?

Öncelikle barış. Yıllarca binlerce insanın kanıyla yoğrulan bu toprağın insanlarının en meşru talebi olan bu konuda ürkek de olsa iktidar adım atmak zorunda kaldı. Bu konuda en fazla muhalefeti ise enteresan bir şekilde (MHP’yi saymıyorum bile) CHP’den gördüler. Arada sıkışmalarına rağmen bu konuda adım atmaya görüşmeler yapmaya başladılar. Bunun nedeni Kürtler ve demokratik kamuoyu ile aydınlar olduğu kadar artık barışın savaştan daha karlı olduğunu düşünen sermaye çevrelerinin talebiydi de aynı zamanda.

Sonra, daha fazla sosyal devlet, yani yoksulların ulusal gelirden daha fazla pay alması, desteklenmeleri, sağlık, eğitim, barınma ve sosyal yardım almaları. AKP popülizm ve iktidarda kalma ve destek alabilme amacıyla da olsa bu konuda adımlar atmak zorunda kaldı. Zorunlu öğretim döneminde okullarda tüm kitapların ücretsiz dağıtılması, işsizlik sigortası, herkesin sağlık sigortası kapsamına alınmaya çalışması, sosyal yardım fonlarının güçlü bir şekilde kullanılması gibi örnekleri sayabiliriz. AKP bunları kendisi iyi olduğu için değil kendisine oy veren tabanın bu konulardaki baskısını hissettiği için ve ayrıca tabanını oluşturan Anadolu burjuvazisininin Avrupa Birliği sevdası nedeniyle uymak zorunda olduğu AB kriterleri yüzünden yaptı. Yani taban onu zorladı. Bu talep artarak sürecektir.

Daha sonra demokratikleşmeyi sayabiliriz. Bu da seçimlerle iktidara gelen AKP’nin iktidarda kalabilmesi için seçilmişleri hiçe sayan devlet yapısının içinde alan açma çabasında mecburen zorlandığı bir konumdu. Ama burada da toplumun devletin yapısında egemen askeri, bürokratik yapısının değişmesini isteyen kesimlerin kendisini daha da demokratikleşmeye iten baskısını üzerinde hissetti. Yıllarca bu alanda mücadele eden kesimler sığ AKP-muhalefet ekseni dışına taşırıp, devletin MGK önderliğindeki merkezi, baskıcı yapısının kırılması konusunda AKP’yi zorlamaya çalıştılar. AKP de yaşayabilmek için klasik askeri-bürokrat merkezi devlet yapısıyla kapışmak zorunda kaldı. Bu da askeri vesayetçi düzenin değişmesinde adımlara yol açtı. MGK’nın yapısının değiştirilmesi, Anayasadaki değişiklikler, muhtıralara karşı tavır, bu konudaki örneklerdir. Bu konuda son zamanlarda yükselen yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, devletin merkezi yapısının çözülmesi yönünde baskılar toplumun önemli dinamiklerinden biri olan Kürtlerin özerklik talepleri ile de masaya konuldu.

Yani geçmişe baktığımızda toplumsal dinamikler ve AB’ye girmek isteyen sermaye çevrelerinin talepleri Türkiye’deki değişimlerin önünü açan itici gücü oluşturdu.

2011’de de bu talepler ve toplumsal değişimin dinamikleri iktidarda kim olursa olsun, bu değişimin sağlanmasında motor güç olmaya devam edeceklerdir.

Bu nedenle de 2011 de Yeni bir Anayasa gündeme gelecek ve gerçekleşecektir. İşte tam burada toplumsal muhalif güçlere büyük görev düşmektedir. Biz iktidarda kim olursa olsun demokratik, özgürlükçü, askeri ve bürokratik vesayetten arınmış, yerel yönetimlerin güçlendirildiği, doğrudan demokrasiye yaklaştırılmış, sosyal dayanışmacı, ekolojik bir toplum için taleplerimizi öne çıkarmalı ve bunların sağlanması için politika ve baskı üretmeliyiz.

Yoksa bu partilerden birini ötekine karşı öne çıkaran anlayışlarla politika üretmeye çalışmak devletin yapısının aynı kaldığı bir ortamı savunmak haline dönüşür. Biz Yeşiller olarak kendi ilkelerimizdeki değerlerimizi ve onların hayata geçirilmesini savunmalıyız. Eksenimiz budur. Yoksa kimi arkadaşlarda gözlemlenen AKP’ye karşı CHP-MHP koalisyonundan medet ummak değil.

Çetin Altan’ın da dediği gibi: enseyi karartmayın, yarın daha güzel olacak.

Yeşeriyorum

Elmalarla armutlar bir arada toplanmaz

Son günlerde öğrenci eylemleri, onlara karşı devletin güvenlik kuvvetlerinin uyguladığı şiddet ve öğrencilerin başkalarına karşı susturma girişimleri ve bunlara karşı takınılan tavır konusunda bir karmaşa yaşandığını düşünüyorum.

Bu karmaşa içerisinde bizim yeşil gazete yazarlarının da bir kısmının kavramları karıştırdığını gözlemliyorum.

Hepimizin de bildiği gibi matematiğin temel kurallarından biri vardır. Eski terimle Cem kuralı denir buna. Çok basit açıklaması, elmalarla armutlar bir arada toplanmaz diye yapılabilir.

Öğrencilerin gençlerin kendi taleplerini, ifade etmeleri, gösteriler yapmaları meşrudur. Bu eylemlerinde bırakın yumurtayı, kaldırım taşları bile olayın gereği halinde meşru hale gelebilir. Çünkü yok sayılan, taleplerini ifade etmeleri engellenen gençlerin sisteme ve var olan iktidarlara karşı ben de varım isyanının bir ifadesidir bu. Üniversitelerde söz hakkı vermiyor musunuz o zaman bizde sözümüzü böyle söyleriz. Taleplerimizi iletmek için demokratik mekanizmalar üretmiyor musunuz? Taleplerimizi böyle duyuruyoruz. Bunlar demokratik muhalefet hareketlerinin yapmak zorunda kaldığı ve onların önündeki baskı ve sağırlığın meşruluk kazandırdığı eylemlerdir. Kimsenin bu konuda genel bir itirazı olduğunu sanmıyorum.

Devlet güçlerinin bu eylemlere karşı orantısız şiddet kullanarak, deyim yerindeyse peşin cezalandırma mantığı ile hareket ettiği, acımasızca döverek, intikam alma amacı ile gençlere saldırdığı da apaçık ortadadır. Devletin bu tavrı açıkça kınanması gereken ve hukuksal anlamda da mücadele edilmesi gerektiren demokratik devletlerde suç sayılan bir tavırdır. Barışçı, demokratik gösterilere yapılan bu tavrın tek bir adı vardır. Bu da zulümdür, faşizmdir. Aklı başında herkesin vicdanını sızlatan, kınadığı ve karşı çıktığı ve durdurulması için mücadele ettiği bir vahşettir.

Buraya kadar anlattığım kısmı işin elma kısmı diye tanımlayalım.

Şimdi işin armut kısmına bakalım.

Değişik panellerde, toplantılarda çağrılı olan konuşmacılara karşı ve elerindeki tek olanak yazmak, konuşmak çizmek olan aydınlara karşı gösterilen tutumları inceleyelim bir de.

Ne zaman başlamıştı bu yumurta modası?

Kemal Kerinçsiz’leri hatırlıyorum, Elif Şafak’ın, Hrant Dink’in yazılarından dolayı yargılandığı Şişli Mahkemelerinin önünde görmüştük onları. Devletin cezalandırmaya kalktığı yetmiyormuş gibi bir de bu şahıslar linç kültürüyle yumurtalarıyla saldırıda bulunuyorlardı.

Bedri Baykamları hatırlıyorum. Bilgi Üniversitesinin önünde panelistleri yumurta ile korkutmaya çalışıyordu.

Adalet Ağaoğlu’na yapılan çirkin saldırıyı hatırlıyoruz.

Bu saldırılardan en fazla nasibini alansa Roni Margulies oldu herhalde.

En son Nabi Yağcı belli bir gruptan kişilerin saldırısına uğradı.

Bütün bu eylemlerin ortak özelliği ise sanıldığı gibi yumurta falan değil, saldırılan kişilerin yazmaktan, konuşmaktan başka bir erki olmayan ve genel kabul gören anlayışların dışında farklı bir söylem tutturan insanlar olması. Farklı düşünüp farklı şeyler söylüyorlar genel akışın dışında kalıyorlar ve bu yüzden de değerliler.

Genelde daha geri kararlar veren Yargıtay bile bir gerekçeli kararında, genel geçer düşünce yapısının dışına taşan aykırı fikirler ileri sürmenin, bir toplumu ilerleten en önemli unsurlardan olduğunu ve bu nedenle aykırı fikirlerin özellikle korunması gerektiğini içeren cümleler kurmuştu.

İşte bu kişilere yapılan saldırılara karşı çıkmak düşünce özgürlüğünü savunmak demektir. Bunlara yapılan saldırılar protesto etme hakkını aşan, aksine özgür düşünceye saldırı niteliğini içeren ve meşru kabul edilemeyecek, kınanması gereken saldırılardır. Bu saldırılara halk uyanıyor deyimiyle meşruluk vermek, farklı görüşte insanların düşüncelerini açıklamalarını gerek şiddet yoluyla gerek de şiddetsiz engelleyenleri haklı görmek, sokak faşizmi demektir. Faşizm sadece devlet uygulamalarıyla olmaz. Hitlerin Nazileri ve Mussolininin faşist gençlik örgütleri iktidara gelmeden evvel ilk uygulamalarını bu tip eylemlerle gerçekleştiriyor ve kendilerinin dışındaki düşünceleri toplum önüne çıkmaktan uzak tutmaya çalışıyorlardı. Sonra vardıkları nokta kitap yakma ayinleriydi zaten. Ardından insanları da yakmakta hiçbir sakınca görmediler.

Buraya kadar anlattıklarımı da armut kısmı diye sayalım.

Bundan sonrası ise işin asıl vahim kısmı. Yazarlara yapılan saldırıları kınıyorum diyenlere ama öğrencileri de polis dövmüştü diye bir cevap geliyor ki saçmalığın daniskası ancak bu kadar olur. Ya da bu şiddet doğru değil dendiğinde peki devlet yapınca iyi mi deniyor.

İşte tam bunlar da elmalarla armutların bir arada toplanması gibi bir saçmalık haline dönüşüyor.

Yapmayın arkadaşlar. Elmalarla armutları bir arada toplamaya çalışmayın.

Öğrencilerin, gençlerin erk sahibi baskıcı kurumlara yönelttiği gösteriler, tepkiler haklı ve meşrudur. Meşruiyetini karşı tarafın baskıcı tutumundan alır. Kendilerine başka bir yol bırakılmamıştır çünkü.

Aynı kesimlerin yazarlara, aydınlara karşı yönelttiği eylemler haksız ve meşru olmayan eylemlerdir. Çünkü tek gücü düşüncesi olan insanlara karşı baskı uygulamaktır ve kaynağını faşizmden alır.

Bu ayrımı görmeden yapılacak değerlendirmeler ise bizi saçma bir elma armut toplamına götürür ki buradan bizi götüreceği yeri ne siz sorun ne ben söyleyeyim.

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Aaa… Kral çıplak!

Dünya da insanın varoluşundan beri sürdürdüğü özgürlük, demokrasi ve insan olma mücadelesinin geldiği şu nokta da artık belli ölçütler oluşmuş durumdadır. Bu ölçütleri olaylara ve yaşanan pratiklere vurduğumuzda bizim bu mücadelenin neresinde olduğumuz sonucu da kendiliğinden ortaya çıkar.

Bu ölçütler basitçe şunlardır.

1-Devletin ya da merkezi idarenin sosyal dayanışma ağı kısmı hariç küçültülmesi, hatta mümkünse sosyal dayanışma ağının sivil toplum tarafından örgütlenip devletin yok olmasına taraftar olmak.

2- Hak ve özgürlükler alanının herkes için mümkün olabildiğince genişletilmesine çalışmak.

3- Toplum içinde kendisinden olmayan, yabancı, farklı etnik, görüş ve kimlikte olanların o toplumdaki her bireyle eşit şekilde haklarını kullanılabilmesini savunmak.

Söylediğimiz ölçütleri yaşanan pratik gelişmelerde, kendi savunduğumuz görüşlere uygularsak bu mücadelenin neresinde durduğumuz sorusuna da bir cevap vermiş oluruz.

Bu açıdan baktığımızda insanların içinde bulundukları toplumda yönetime katılmaları, kendisini yönetecekleri belirlemeleri temel haklardandır. Olmazsa olmazlardandır.

HSYK’da yapılan değişiklikler sonucu 12.000 i aşkın hakim ve savcının kendi özlük işlerini yönetecek olan temsilcilerinden bir kısmını seçmesini bu açıdan değerlendirmek gerekir.

Bu anlamda bu seçime karşı çıkmak bunlar kendisini yönetecekleri seçme ehliyetine sahip değildir, onların yerine bazı akil adamlar onları yönetebilir anlamına gelmektedir. Ki bu görüş halk cahildir onlar yanlış seçim yapar görüşünden bile daha vahimdir. Çünkü bahsedilen kitle, üniversite eğitimi almış, yıllarca hakimlik ve savcılık yapmış, belli kültür ve birikime sahip olduğu tartışılamayacak bir insan topluluğudur. Hepsi toplumsal yapı içinde çok önemli görevler yürütmekte olan ve toplumsal gelişmeleri en yakından izleyebilecek ve kandırmacalara, aldatılmaya, birtakım ufak çıkarlarla satın alınmaya uygun olmayan bireylerdir.

Tüm bunlara rağmen bu kişilerin kendilerini yönetecekleri seçebilme hakkına karşı çıkmak bizim yukarıda anlattığımız ölçütlere vurulduğunda insanın demokratlık sınıfında sınıfta kalmasına yol açar, insanın özgürleşme mücadelesinde mücadelenin karşısına atar.

Şimdiye kadar onları temsil ettiğine toplumu inandırmaya çalışan Yüksek Yargıdan oluşmuş derneklerin seçimlerde destekledikleri adayların aldıkları oy da ne kadar temsil yetenekleri olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü bu yüksek kastın mensupları aslında meslektaşlarını değil statükoyu ve kast sisteminin aynen sürmesini savunanları, devletin her şeye karar veren yapısını savunuyorlardı.

Seçim sonuçlarının gönlünüze göre olup olmaması ayrı bir sorundur, o topluluğun kendisini yönetecek olanları seçmesi ayrı bir sorundur. Bu seçime karşı çıkmak seçimlerde biz seçilemiyoruz hep başka partiler seçiliyor öyleyse seçimler olmasın, birileri bizi (biz iyiyiz ya!) ülke yönetimine atasın demek kadar saçma bir şeydir.

Anayasa değişiklikleri öncesi ve sonrası durumda oluşan gruplaşmalara ve değerlendirmelere baktığımızda bu ölçütler temelinde Özgürlükçü olduğunu söyleyen grup ve kişilerin tavırlarında ağzımdan çıkan tek bir nida var. Aaaaa Kral çıplakmış.

Bu kişi ve kurumlar hiç de özgürlükleri savunmuyor, devletin gücünün azaltılmasından yana değil ve kendinden farklı kişilere tahammülleri yok.

Adlarına ne derlerse desinler bu ölçütlere vurulduğunda sınıfta kalıyorsa bu kişi ve kurumlar, oturup bir daha hak ve özgürlük mücadelesinin neresindeyiz diye bir düşünmeleri gerekir.

Nazım’ın bir şiiri vardır “Yeniden mihenge vurdum inandığım şeyleri, çoğu katıksız çıktı çok şükür” der. Alın size mihenk taşı.

Sizlerin de diyebilmesi umuduyla…

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Yerindelik Denetimi ve Çevre Davaları Kaybedilecek İddiası Hakkında Birkaç Söz / Kemal Tuncaelli

İdari Yargılama Usul Yasası Madde 2. idari yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır. İdari mahkemeler yerindelik denetimi yapamazlar, yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı veremezler. (daha&helliip;)

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Anayasa Değişiklikleri Üzerine / Kemal Tuncaelli

Anayasa değişikliği paketinin götürüldüğü Anayasa Mahkemesi’nden kimi kesimlerin istediği gibi bir iptal çıkmadığı için 12 Eylül’de referandumla değişiklikler oylanacak.

Bu nedenle siyasi partiler ve diğer kurumlar, bu değişiklik paketine karşı tutumlarını açıklıyor ve kendi tavırlarının ne olduğunu belirtiyorlar.

Genel olarak baktığımızda bir karmaşa yaşanıyor gözükse de AKP dışında asıl iki ana eğilim mevcut.

1.Eğilim- AKP ne yaparsa kötüdür. Şeriat devleti oluşturmak gibi bir niyeti var. Devleti ele geçirmek için operasyon yapıyor. Onu durdurmak lazım… Öyleyse paketin içeriğinden bağımsız olarak hayır demek ve onu sandıkta bir yenilgiyle tanıştırmak gerekir. Asıl amaç bu olmasına rağmen bazı maddelerdeki sakıncalar ileri sürülerek geliştirdikleri hayır tavrına hukuki mesnet yaratılmaya çalışılıyor.

2.Eğilim- Bu yasal değişikliklerde AKP, bazı maddeleri kendi işine geldiği için değiştirmeye kalksa da değişikliklerle eski haline göre daha demokratik bir yasal düzenleme getirildi diye düşünüyor.

Asıl gerekli olan ise baştan yazılacak özgürlükçü, demokratik ve sivil bir anayasa olması gereğini bir an bile unutmadan, var olan her adımı kimden gelirse gelsin doğru ise desteklemek; yanlış ise karşı çıkmak. Bu tavır da ismini “yetmez ama Evet kampanyasında” buluyor.

Genel eğilimlere baktığımızda zaten geçmişten beri statükoyu savunan bazı  partilerin, AKP muhalefetini de eklemleyerek neden hayır cephesinde olduklarını anlamak mümkün.

Ama bazı  sol partiler ile BDP’nin bu hayır cephesinde olmayı kendi kitlelerine ve halka nasıl açıklayacaklarını oldukça merak ediyorum doğrusu. Gerçi BDP hayır yerine boykot önererek kendisine ayrı bir manevra alanı açmaya çalışıyor ama sonuç olarak hayır cephesindeler.

Bir hukukçu olarak kişisel tavrım tek tek maddeleri karşılaştırıp eskisiyle yenisi arasındaki farklara bakıp öyle karar vermekten geçiyor. Sizlere de bunu öneririm.

Tabi tüm bunları  yaparken var olan Anayasa’nın kimler tarafından hangi amaçlarla yapıldığını ve bu maddelerin neye hizmet ettiğini de bir an için aklımızdan çıkarmamak gerektiğini de unutmayalım.

Süreç  içinde üzerinde değişikliklerle tırpanlansa da elimizde faşist darbenin baskıcı, ceberut devlet yaratmak için kutsal devlet anlayışıyla hazırlanmış bir hukuk metni var.

Değişikliklere karşı çıkan bazı arkadaşlar yapılmış değişiklikler nedeni ile var olan metnin artık 12 Eylül anayasası olmadığı  gerekçesini de ileri sürüyorlardı.

Hayır, öyle değil arkadaşlar!

Daha evvel yapılmış değişiklikler bir adım ileriye götürse de elimizde yeni bir Anayasa yapılana kadar, orasını burasını düzeltmiş olsak da ruhu itibariyle özgürlüklere kapalı, baskıcı, kutsal devlet anlayışı ile hazırlanmış bir Anayasa olacaktır.

Yani bu yapılan değişiklikler de Cuntacıların bu topluma biçtiği bu deli gömleğinin niteliğini tam değiştiremeyecektir.

Ama bir nefes alma alanı yaratacaktır.

Asıl hedefimizin özgürlükçü, demokratik ve sivil bir anayasa olduğu gerçeğini unutmadan eski maddelerle yenilerini bir karşılaştırma yapalım.

Özetlersek;

  • Kişisel hürriyetler alanını genişletiyor,
  • Sendikal haklarda olumlu gelişmeler var,
  • Askeri Mahkemelerin yargı alanı daraltılıyor,
  • Yüce Divan Kararlarına karşı yeniden inceleme istenebiliyor,
  • Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının görevleriyle ilgili suçlarda Yüce Divan’da yargılama yolu açılıyor,
  • Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolu açılıyor,
  • Siyasi parti kapatılması ve devlet yardımından yoksun bırakılma zorlaştırılıyor,
  • Darbecilere yargı yolu açılıyor.

Buraya kadar saydığım değişiklerde bir itiraz olduğunu sanmıyorum. Genel olarak olumlu bulunduğunu biliyoruz.

Gelelim büyük itirazlara neden olana maddelere…

Bunlar Anayasa Mahkemesi ve HSYK ile ilişkin maddeler.

Burada üye sayısını arttırıldığını ve meclisin de üye seçmesinin eklendiğini ve üyelik süresine ilişkin değişiklikler yapıldığını görüyoruz.

Üzerinde büyük gürültü kopartılan maddeler ve değişiklikler bunlar. Bunları incelediğimizde Meclis’in Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmesi ve HSYK’nun kadro yapısının değiştiğini farklılık olarak görüyoruz.

Kişisel kanımca da bu maddelerde yapılan değişikliklerde eskisine göre daha anti-demokratik bir şey yok. AB üyesi ülkeler ve demokraside gelişmiş diğer ülkelerde de üç aşağı beş yukarı bu tarz düzenlemeler mevcut. AB’nin düşüncesi bizim için belirleyici olmasa da onların da bu paketi doğru bulması ayrı bir referans noktası olabilir.

Ama bunlarda problem olduğunu varsaysak bile paket genel haliyle Anayasayı  eskisine göre bir adım öne götürüyor.

Eleştirilerin büyük kısmı “Yürütme erkini diğer erkler aleyhine kuvvetlendiriyor” itirazından geliyor. Toplumsal yönetim modelleri açısından Kuvvetler ayrılığı bir yönetme biçimi, dengelemenin öne çıkarıldığı bir sistem, demokrasiyi sağlamada bir enstrümandır sadece. Ama bunun sağlandığı her toplum demokratik midir; o da ayrı bir sorudur. Doğrudan demokrasinin uygulandığı topluluklarda kuvvetler birliği uygulanır. Yasama, yürütme ve yargı tek elde toplanmıştır; o da halkın kendisidir ve demokratiktir. Bunları neden söylediğime gelince kuvvetler ayrılığının tek başına demokrasiyi sağladığını düşünmek yanlış bir yerden bakmak anlamına gelir diye düşünüyorum.

Özellikle bu konuda bayraktarlığı yürüten Kemalistlerin özlemle andıkları Atatürk dönemine bir bakalım. (Meclisin ilk yıllarının Kuvvetler birliğinin uygulandığını, sonrasında da sözde ayrılık var olduğu ileri sürülse de yürütme erkinin tüm yetkileri elinde topladığı bir dönemdir.) Yasama da, yargı da tamamıyla yürütmenin elindedir. Ama bu döneme itirazı olmayan kesimler, şu anda kuvvetler ayrılığının yılmaz bekçileri haline nasıl gelmişlerdir bu da ayrı bir merak konusudur.

Toplumsal modellerin birbirine üstünlüğünden çok tek tek bireylerin bu erkler karşısında ne gibi denetim yolları vardır? Demokratik bir toplum için asıl bu soru önemlidir diye düşünüyorum.

Konumuza geri dönersek Anayasa değişiklikleri tek tek değerlendirildiğinde eskisine göre önemli düzeltmeler taşımaktadır. Bu nedenlerle desteklenmesi “Yetmez ama EVET” denmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bunların dışında kişisel bir nedenim daha var.12 Eylül cuntacılarının yargılandığını görmek, idam sehpalarında, işkencelerde katledilen arkadaşlarımın hesabını sormak istiyorum. Sırf cuntacıların yargılanmasını önünün açılması bile ülke demokrasi tarihinde dev bir adım olacaktır.

12 Eylülle hesaplaşmanın yolu 12 Eylül de EVET demekten geçiyor biraz da.

Bu nedenlerle YETMEZ AMA EVET…

ek: değişiklikler karşılaştırmalı tablosu: http://www.hukukihaber.net/anayasa-degisiklik-teklifi-karsilastirmali-tablo-haber,2398.html

Kategori: Yeşeriyorum