Köşe YazılarıManşet

“Mecliste bir de Roman çocuğu olsun”

Foto: Sabih Güzel

Roman mahallesi ya da Roman kültürü deyince aklınıza ilk ne geliyor? Vur patlasın çal oynasın hayatlar ya da bolca kavga gürültü mü? İzmir’in en ünlü Roman mahallelerinden Tenekeli’ye doğru yola çıkarken benim de aklımda aşağı yukarı bunlar vardı. Karşılaştığım ise bambaşka oldu: Ezici bir yoksulluk.

51.Özcan Purçu.foto Işıl Sarıyüce

Foto: Işıl Sarıyüce

Tenekeli Mahalle İzmir’in lüks semtlerinden Alsancak’a beş dakika mesafede. Ama o beş dakikada dünya değişiyor. Sokaklarda ilk göze çarpan bağrış çağrış oynayan çocuklar. Ardından evlerinin önüne attıkları kilimlerde ya da plastik sandalyelerde oturan kimi genç kimi orta yaşlı, renkli giyinmiş kadınlara rastlıyoruz. Erkeklerin zaman öldürdükleri yer kahve. Gençler ise ellerinde sigaralar, kollarında dövmeler ve saç kesimleri ile Brezilya’nın gecekondu mahallesi favelaları andırıyor. Tümümün çok temel bir ortak noktası var, işsizlik.

İşsizlik en büyük sorun

Roman mahallelerinde “derdiniz ne” diye sorduğunuzda istinasız aldığınız yanıt “iş yok, para yok” oluyor. Sanmayın ki gözleri yükseklerde. Örneğin sohbet ettiğimiz 35 yaşlarındaki İsmet Bey belediyede temizlik işçisi olarak çalışmak istediğini söyledi. Çok uzun vadeli ve büyük hayalleri de yok, çünkü gündelik hayatın her anında hissedilen kaygılar hayallere pek de yer bırakmıyor. Geçmişte göçebe yaşayan, sepet örme, kalaycılık, ata arabacılığı gibi işlerle geçinen Romanların artık az da olsa para getiren tek mesleği müzisyenlik. Ortaokul çağında sırtlarında ut ve keman asılı çocuklar da o yüzden bir an önce mesleği kapmanın derdinde.

Foto: Işıl Sarıyüce

Foto: Işıl Sarıyüce

Bugünlerde gürültülü Roman mahallelerinin doğal seslerine karışan bir ses daha var. Seçim arabalarından yankılanan parti müzikleri. Kendi deyimleriyle devletin “yalnızca askere çağırmak için hatırladığı” Romanlar belki de ilk kez bir seçimde heyecanlı. Çünkü 7 Haziran’da İzmir’de iki Roman aday milletvekili olmak ve Romanların sesini meclise taşımak için yarışacak. CHP’nin adayı Özcan Purçu 1. bölge 5. sıradan aday, yani seçileceği neredeyse kesin. AKP’nin adayı Cemal Bekle ise yine 1. bölgeden 7. sırada yarışacağından işi daha zor.

CHP adayı Özcan Purçu

Foto: Sabih Güzel

Foto: Sabih Güzel

CHP’nin adayı Özcan Purçu’yla bir Cumartesi günü buluşuyoruz. Anaakım medyada da sık sık yer bulan dolayısıyla gittikçe daha çok tanınan ve sempati toplayan Purçu’yu anlatan kelime bence samimiyet. Büyükçe Roman mahallelerinden Ege Mahallesi’nde dolaşırken herkesle Romanca konuşuyor. Purçu’nun hikayesinin başlangıcı pek çok Romanla aynı. Çadırda doğmuş, çok uzun yıllar dört duvar görmemiş, kimliğinin olmadığını 8 yaşında ilkokula başlarken fark etmiş. Üniversite okuyan az sayıdaki Roman’dan biri. Purçu Romanların yüzde 67’sinin 13-17 yaş arasında evlendiğini, eğitim eksiğinin işsizlik ve yoksulluğun temel nedenlerinden olduğunu anlatıyor.

Foto: Sabih Güzel

Foto: Sabih Güzel

Konuşurken yanımıza gelen bir baba “çocuklarımız diğer mahallelerde okula gidince ‘çingene’ diye dışlanıyor” diyor. Ayrımcılık Romanlar için yakıcı bir sorun. 21 yaşındaki müzisyen Şafak Dildöken “hepimizi eli uzun sanıyorlar, bizim mahallede öyle şey olmaz” derken öfkeli. Hayatını düğünlere giderek kazanıyor, geliri için “Allah bereket versin, Allah muhtaç etmesin” diyor.

Roman düğünü

Akşam, daha doğrusu Roman saatiyle akşam, gece saat 23.00’de enerjimizi zorlukla toplayarak Roman düğününe gidiyoruz. Binaların arasındaki ampullerle süslenmiş avlu benzeri düğün mekânını gördüğümüzde yanımdaki Fransız gazeteci arkadaşım “Filistin gibi” diyor. Düğün neden bu kadar geç başlıyor dediğimizde “kadınlar kuaförden ancak çıkar” demişlerdi, buraya gelip bol makyajlı, saçları topuzlu birbirinden bakımlı kadınları görünce ne demek istediklerini anlıyorum. Genç gelin ve damat ardarda patlayan havai fişekler ve kırmızı meşalelerin arasında sahneye çıkıp ilk danslarını ediyor. Ardından da davul zurna eşliğinde Roman havaları başlıyor. Pistte kalabalık yok, yalnızca müzisyenlerin davet ettiği iki üç kişi oynuyor ki dansların hakkı verilsin.

Foto: Işıl Sarıyüce

Foto: Işıl Sarıyüce

Türkiye’de kaç Roman yaşadığına dair kesin bilgi yok. Özcan Purçu “Buradan Türkiye’nin en doğusuna gidin, her il, ilçe ve köyde Roman mahallesine rastlarsınız” diyor. Her ilde varlar, üstelik de kapanmak zorunda kaldıkları “gettolar” çoğunlukla şehrin merkezinde ama kelimenin tam anlamıyla “görünmezler”.

Devletin 92 yıldır yok saydıkları

CHP Purçu’yu aday göstererek devletin 92 yıllık “görmeme ve asimile” yanlışını da telafi etme çabasında. Türkiye’deki Romanlar oldukça muhafazakâr, konuştuğumuz bir Roman mahallerde tarikatların örgütlendiğini anlatıyor. Pek çok evde ve işyerinde bayrak asılı. “Bu ülkenin vatandaşıyız ama bölücülük yapmadık” diye anlatıyorlar bağlılıklarını.

Foto: Işıl Sarıyüce

Foto: Işıl Sarıyüce

Romanların yoğun yaşadığı yerlerdeki sandıklarda AKP 1. parti çıkıyor. Partinin adayı Cemal Bekle 2010’daki Roman açılımı ile zihinlerde bir devrim gerçekleştiğini, Romanların artık yok sayılmadığını söylüyor. Somut adımlar atılmadığı eleştirilerine ise “yüzyılların sorunları 4-5 yılda çözülmüyor” diye yanıt veriyor.

Foto: Işıl Sarıyüce

Foto: Işıl Sarıyüce

O mahallelerde bugünün heyecanı “mecliste en az bir Roman çocuğunun olması”. Bu, zincirin halkaları gibi birbirine bağlı ve uzadıkça uzayan sorunların kırılması için bir umut. Ankara’ya kendi içlerinden gidecek bir vekil tüm Türkiye’deki Roman gençleri için ilk kez bir rol model demek. 8 Haziran’da Romanlar seslerinin biraz olsun duyulduğu bir sabaha uyanmış olacak.

Işıl Sarıyüce

 

 

Işıl Sarıyüce/serbest gazeteci

Hafta SonuKöşe YazılarıManşet

Roboski: Üç yıldır gelmeyen adalet

Geçen üç yılın özeti aslında tek bir cümleye sığıyor: 34 sivil üzerlerine bombalar atılarak öldürüldü ve olayla ilgili tek kişi dahi yargılanmadı, tek bir celse duruşma yapılmadı, mahkeme kurulmadı. 3. yıldönümüne günler kala Şırnak’a giderken kafamızda pek çok soru vardı: Adalete olan inançlarını yitirdiler mi? Hayat normale döndü mü? Yaralar biraz olsun sarıldı mı? Hala “kaçağa” gidiyorlar mı?

Roboski’ye bir Perşembe öğleden sonra saat 3 civarı vardık. 3 yıldır her hafta olduğu gibi anneler siyah elbiseleri giymiş, oğullarının fotoğrafları ellerinde dizilmişlerdi sarp dağların eteğindeki mezarlıkta yan yana sıralanan mezar taşlarının arkasına. Babalar da biraz arkalarında saf tutmuştu. Önlerinde de ağabeylerini kaybeden, bazıları nerede olduğunu bile anlamayacak yaşta ama mezarlığın ve acının ağırlığı karşısında sessizce bekleyen çocuklar vardı. Kalabalığın ortasında elinde beyaz bir kâğıtla katliamda 16 yaşındaki kardeşi Serhat’ı kaybeden Veli Encü var. Roboski aileleri 150 haftadır her Perşembe mezarlıkta toplanıyor. Tek bir fotoğraf makinesi, tek bir kayıt cihazı ya da kamera yokken bile her hafta mezarlıkta basın açıklaması yapıp seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Dağlardan başka duyan olmasa da seslerini, adalet taleplerinden pes etmiyorlar. Nedenini 24 yaşındaki oğlu Mehmet Ali’yi kaybeden Zeki Tosun “çocuklarımız orada, mezarlarında rahat uyusunlar, yalnız değiller, bunu bilsinler, biz onların arkasındayız ve bu mücadelenin sonsuza kadar takipçisi olacağız” diye açıklıyor.

54...

Foto: Enis Durak

Neyin mücadelesini veriyorlar? Üç yıl önce bölgenin tek ekonomik faaliyeti olan “kaçağa” giderken üzerlerine atılan bombalarla öldürülen oğulları için adaletin mücadelesini… Suçluların, olayın sorumlularının cezasını bulması için duyurmaya çalışıyorlar seslerini.

“Herkesin bildiği kaçakçılık”

28 Aralık 2011 Çarşamba Roboski köyü için sıradan bir gün olarak başlamıştı. Bazıları okuldan gelen, bazıları okulu çoktan bırakmış çoğu genç hatta çocuk yaşta 38 kişi öğle saatlerinde kaçağa gitmek için katırlarını hazırladı. Kardeşi 18 yaşındaki Salih’i kaybeden Tansu Ürek “annem elleriyle portakal yedirdi kardeşime, yengem dalga geçti koca adam annesinin elinden yemek yer mi diye, Salih de sen bilmezsin yenge, annemin elinden daha tatlı oluyor dedi” diye anlatıyor o saatleri. Güle oynaya, şakalaşarak gittikleri kaçak yolu pek de eğlenceli değildi aslında. Doğunun sert ayazının içlerine işlediği karlı bir gündü. Yolda yer yer dizlerinin üstüne kadar çamura bata çıka gidiyorlardı sınırın öte tarafına. Oradan mazot, çay ve sigara alıp Türkiye’de satıyorlardı tıpkı babalarının ve dedelerinin 80 yıldır yaptığı gibi. 4-5 saat yürüyerek gidip geldikleri her bir seferin getirisi 50-70 lira arasında değişiyor. Ortalama aylık gelirin 600-700 olduğunu söylüyor arkadaşlarını kaybeden ama hala kaçağa gidip gelen Faruk Encü. Gidiyorlar çünkü çetin dağlarla çevrili coğrafyada tarım yapılabilecek arazi yok, olanlar da mayınlı. Hayvancılık para bırakmıyor, ne fabrika var ne de ürettiklerini gelip almaya istekli birileri. Onlar sınır ticareti diyorlar yaptıkları işe, mecburiyetten yaptıklarının her seferinde altını çizerek.

Zaten aslında herkes de biliyor o sınırda neler olup bittiğini. Köyün hemen üstünde gözetleme kuleleri ve askeri birlik var. Meclis Uludere Araştırma Komisyonu üyesi milletvekili Levent Gök’e göre “devletin en alt birimlerinden en üst kademesine kadar herkesin oradaki sınır ticaretinden haberi var”. Köylüler de doğruluyor geçişlerinin bilindiğini.

28 Aralık 2011’de “herkesin bildiği” kaçakçılığın verdiği rahatlıkla aileleriyle “akşam görüşürüz” diye vedalaşan çoğu 18 yaşın altında 38 kişi saat 3 civarı düştü yola. Sınırın Irak tarafına geçtiler. Mallarını katırlarına yüklediler ve dönüş yoluna düştüler. Sınıra geldiklerinde askerin yolları kestiğinin haberini aldılar. Bu da çok olağandışı bir durum sayılmazdı çünkü geçmişte de ara ara yolları kesiliyor, bazen uzaklarına düşecek şekilde uyarı amaçlı top atışları yapılıyor ve sonra dönüyorlardı köylerine alternatif yollardan. O akşam köyde kalanlarla haberleştiler cep telefonundan. Tüm yollar kapalı olduğundan soğuktan donmamak için ateş yakıp birkaç saat beklediler. Bazı aileler “bırakın katırları dönün” dedi çocuklarına.

Katır sırtında taşınan cesetler

Saat 21.39’da bir anda gökyüzü aydınlandı. Sağ kurtulan 4 kişiden biri olan Servet Encü havada uçuşan insan ve hayvan parçaları gördüğünü hatırlıyor. Patlamanın etkisiyle olduğu yerden uzağa savrulmuş ve kaçın diye bağırmış. Kaçacak pek fazla bir yer yokmuş ama ilk bombaların düştüğü yerin uzağında oldukları için sağ kalan 17-18 kişi buldukları bir kayanın altına sığınmış. 45 dakika sonra bombalar bu kez o kayayı vurmuş. Servet Encü hayatta kalma nedenini grubun gözcüsü olduğu için uzakta beklemesiyle açıklıyor. Yerini belli etmemek için birkaç saat karın içinde kıpırdamadan beklediğini anlatıyor. 29 Aralık sabahı cep telefonuyla çekilen arama kurtarma görüntülerinde bir babanın elleriyle oğlunun altına saklandığı ve bombalamada parçalanmış o kayayı kazdığı ve vücudunun parçalarına ulaştığı görülüyor.

Roboski ailelerinin avukatlarından Mesut Gerez’e göre bombalamanın ardından olay yerine ambulans sevk edilseydi, helikopter gönderilseydi, zırhlı birlikler yaralı taşımaya gitseydi daha çok sayıda kişi sağ kurtulabilirdi. Köylüler bombalama öncesinde yolları kesen askeri birliklerin olaydan hemen sonra orayı terk ettiklerini anlatıyor. Aileler haberi aldıkları anda köyden koşarak gitmişler bombalamanın yapıldığı 15. sınır taşına. İlk şokla bayılanlar olmuş. Kendilerine gelenler karanlıkta görebildikleri kadarıyla cesetleri toplamaya başlamış. Olay yerine ulaşan ilk gazeteci olan yerel muhabir Emin Bal yanmış ceset ve mazot kokusu duyduğunu, sabah hava aydınlanmaya başladığı saatlerde her tarafa saçılmış cesetler, kollar bacaklar gördüğünü anlatıyor. Cesetler battaniyelere sarılarak katır sırtında sonra da traktöre yüklenerek taşınmış köye kadar.

“Kaçınılmaz hata”

Peki, tüm bu yaşanan facianın sebebi ne? Sorumlusu kim? Olay, aradan üç yıl geçmesine rağmen pek çok yönüyle hala karanlık. Olayı araştıran askeri savcılık “kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir” diye açıkladığı kararını “kaçınılmaz hata” olarak gerekçelendirdi. Bunun anlamı şu: Savcılık iddianame hazırlamaya ve mahkeme kurulmasına gerek görmedi çünkü ortada bir hata vardı ama mevcut koşullarda önlenmesi mümkün değildi. Savcılığın raporuna göre olayın yaşandığı gün, başta PKK’nın üst düzey sorumlusu Fehman Hüseyin olmak üzere silahlı bir grubun Roboski bölgesinden Türkiye’ye gireceği yönünde istihbarat toplanmıştı.

AKP’den ayrılan dönemin içişleri bakanı İdris Naim Şahin, geçen ay yaptığı açıklamada bombalamaya neden olan yanlış istihbaratın Türk Silahlı Kuvvetlerine Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından verildiğini söyledi. Şahin’e göre askerin üst komuta kademesi MİT’e istihbaratın güvenilirliğini birkaç defa sordu; hem üst düzey bir MİT yetkilisi askeri komuta kademesini arayarak olayı doğruladı hem de MİT’ten TSK’ya istihbaratın doğru olduğuna dair yazılı raporlar gönderildi.

Bu açıklamalar olayın karanlık yanını aydınlatmaya yetmiyor. Çünkü Roboski’de yaşayanlar ve davanın avukatlarına göre bu istihbarat bölgedeki askeri birliklere ve köyde yaşayan koruculara sorularak kolaylıkla teyit ettirilebilirdi. Bombalanan grubun sadece “kaçakçılardan” oluştuğu yerel kaynaklar üzerinden kısa sürede öğrenilebilirdi.

Bombalama kararını kimin verdiği olayın kritik noktalarından biri. Bombalamanın olduğu 28 Aralık 2011 günü Milli Güvenlik Kurulu toplantısı yapılmıştı. CHP milletvekili Levent Gök’e göre bombalama kararı en üst düzey siyasi otorite tarafından alındı.

Roboski ailelerinin talebi bu noktaların açığa çıkarılacağı bir hukuki sürecin başlaması. Umutları son iç hukuk aşaması olan Anayasa Mahkemesi’ne yaptıkları başvuruda. Mahkemenin vereceği hak ihlali kararının, hukuki süreci başlatmasını umuyorlar. Olayın ardından kendilerine önerilen 123 bin TL’lik tazminatı kabul etmediler çünkü taleplerinin maddi olmadığını, adalet istediklerini söylüyorlar.

Umudunuz var mı adalet için?” sorusuna verdikleri yanıt çeşitli. Kimi “bu dünyada olmazsa öteki dünyada gelecek” diyor, kiminin Anayasa Mahkemesi’nden beklentisi yüksek, kimi bu şartlar altında sorumluların ortaya çıkmasının imkânsız olduğunu düşünüyor. Ama hepsinin seslerinde ve gözlerinde ortak olan bir nokta var: mücadelelerini sürdürme kararlılığı.

Işıl Sarıyüce

 

 

Işıl Sarıyüce- Serbest gazeteci

Kategori: Hafta Sonu

ManşetVideo Galeri

Geride Kalanlar (video haber)

Üç gündür size Soma’nın faciadan sonraki 2,5 ayda nereden nereye geldiğini anlatmaya çalıştık. Eşlerini kaybeden annelerin, madende saatlerce ölümle mücadele edenlerin, arkadaşlarının ölümüyle sarsılan madencilerin yani ‘Geride Kalanların’ söylediklerine aracılık ettik. Soma’ya gidemeyenler için bir de seslerini kendilerinden duyun istedik…

GERIDE KALANLAR from ISTANBUL PROJECT HOUSE on Vimeo.

(Işıl Sarıyüce / Enis Durak)

‘Katliamdan sonra Soma: Vaat edilenler ve gerçekler’ yazı dizisinin birinci, ikinci ve üçüncü bölümü için tıklayınız.

Kategori: Manşet

ManşetTürkiye

Katliamdan sonra Soma: Vaat edilenler ve gerçekler (3)

Katliam sonrası hukuki süreci de Soma’nın genel ruh halini de tanımlayan kelimeler “belirsizlik ve bekleyiş”.Screen shot 2014-08-04 at 10.02.42

Haberin ikinci bölümünü okumak için tıklayınız. 

3. bölüm: En büyük vaat adalet

ergulyuksel

Ergül Yüksel

“İllaki uğraşacağız, peşini bırakmayacağız. Onca insan öldü, hiç kimse olmasa bile ben kendi adıma peşini bırakmayacağım.” Soma faciasında eşini kaybeden 2 çocuk annesi Ergül Yüksel sorumluların hesap vermesi için elinden geleni yapacağını anlatırken sesinde kararlılık, öfke ve üzüntü var. Onunla bir öğle saati Soma’nın merkezinde yemek molası verdiğimiz restoranda tanıştık. Masanın üzerinde fotoğraf makinelerini ve ekipmanları görünce bize ne için Soma’da olduğumuzu sordu. Kazadan sonra Soma ve çevresinde durumun nasıl olduğunu merak ettiğimizi, haber yapmak için orada olduğumuzu anlattık. “Ben şehit eşiyim, ondan sordum” dedi. Yanında 7 yaşındaki biri kız biri erkek ikizleriyle beraber psikolojik tedavi gördüğü terapistle seansından yeni çıkmıştı. Oğlunun üzerinde arkasında Drogba yazan Galatasaray forması vardı. Formayı bizzat Drogba İstanbul’dan göndermiş. Ya da buna inanmak ufaklığa daha çok gurur veriyordu. Kızı ise yine İstanbul’dan ünlü bir aşçının eşinin gönderdiği takıları takıyordu.

Ergül Hanım 30’lu yaşlarının sonlarında genç bir anne. Karşılaştığımız gün duru yüzünün çevresinde mor bir başörtü vardı. En çok, özenle seçtiği kelimelerle sakin sakin kendini anlatması ve acısını örtmeyen soğukkanlılığı etkiledi beni. Başka ailelerin tedaviyi bitirdiğini, kendisinin onların aksine travmayı atlatamadığını, terapide gelişme kaydedemediğini anlattı. Nedenini sorduk. “Eşim bana ve çocuklarına çok bağlıydı, sevgi doluydu, 10 yıllık evliliğimizde hep iyi geçindik, belki ondandır” dedi.

“Soma Holding anlaşma önerdi”

Birkaç hafta önce Soma Maden İşletmeleri’nin tutuklanan Genel Müdürü Ramazan Doğru’nun avukatı çalmış kapılarını. Somalı ailelerin avukatlarının bahsettiği tazminatların çok yüksek olduğunu, bu tazminatları almalarının mümkün olmadığını söyleyip anlaşma yoluna gitmelerini önermiş. “Dava ile falan uğraşılmasın diyorlar, herkes daha az hasarla kurtulmak istiyor bu olaydan, onlar da kendi çıkarını düşünüyor” derken sesinde aynı soğukkanlılık ve üzüntü vardı. Tek başına dahi kalsa davadan vazgeçmeme kararlılığını “ben çocuklarımı yalnız büyüteceğim artık, onlar da cezasını çekecek” diyerek vurguladı. Çünkü “milyarlar da verseler eşi artık geri gelmeyecekti.” “Bu zamana kadar milyarlarımız yoktu ama mutluyduk, bu zamandan sonra olsa bile mutlu etmez, kaybımız geri gelmez” derken ölümün yalın gerçeğini suratımıza çarptı.

Aslında Soma’ya yapılabilecek en büyük vaat, gerçekleşirse yüreklere bir parça huzur verecek tek söz adalet. Tabii, yazı dizisinin dünkü bölümünde bahsettiğimiz böyle bir katliamın yeniden yaşanmasını engelleyecek ve sadece Soma’da değil tüm Türkiye’de madenlerde çalışanların korkularını en aza indirecek düzenlemelerin yanı sıra. Adalet, facianın hemen ardından vaat edildi Somalılara. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ faciadan bir hafta sonra “soruşturmanın kapatılması ve üzerinin örtülmesi söz konusu değil, ihmali ve kusuru olanlar hukukun öngördüğü ceza neyse göreceklerdir” dedi. Deliller toplandıktan ve gerekli hususlar incelendikten sonra iddianamenin hazırlanacağını ve yargılamanın başlayacağını söyledi. Ama şimdi Somalılar için esas mesele bu sözün tutulup tutulmayacağı.

banka

“Soruşturma daraltılıyor”

Ergül Yüksel’in adaletin yerine geleceğine inancı zayıf. Sorumluların “tabandan patrona kadar uzandığını ve herkesin ihmali olduğunu” düşünüyor. “Denetlemeye gelip gerçekten denetlemeyen müfettişlerin, denetçiyi denetlemeyen devletin ve çalışma bakanının, işverenden yana olan sendikanın…” Avukat Güray Dağ da aynı görüşte. Çağdaş Hukukçukçular Derneği adına Soma’yı faciadan bu yana sık sık ziyaret eden Dağ, olayın üstünün kapatılmaya çalışıldığını düşünüyor. Dağ, yakından takip ettiği soruşturma sürecindeki temel sorunu gündelik hayattan bir örnekle şöyle açıkladı: Araba kullanırken karşıdan gelen aracı görmezseniz ve kaza yaparsanız bu “dikkatsizlikle (hukuk dilinde taksirle) ölüme sebebiyet vermektir”; önlem almazsanız ‘kazanın’ geleceğini bilmenize rağmen gerekli tedbirleri almazsanız bu “olası kasttır”. Dağ’a göre şirket yetkilileri, Enerji Bakanlığı yetkilileri ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yetkilileri ‘olası kast’ ile yargılanmalı. Çünkü “Enerji Bakanlığı kimin madeni güvenli işleteceğini değil, kimin daha çok kâr ettireceğini hesaba katarak maden yatağını Soma Holding’e kiraladı. Çalışma Bakanlığı da üzerine düşen denetleme sorumluluğunu yerine getirmedi.”

Adalet Bakanlığı Soma soruşturması için 28 savcı görevlendirdi. Avukat Dağ’a göre hukuki süreçteki en önemli sorunlardan biri de “soruşturmanın yukarı doğru değil aşağı doğru genişlemesi”. Yani, “savcıların Enerji ve Çalışma Bakanlıklarına sorumluluk atfetmek yerine, sadece şirketin alt kademelerde çalışanlarına doğru soruşturmayı daraltması.” Dağ, bunun “adil ve hakkaniyetli olmadığı” görüşünde.

Maden Soma Holding’e teslim edildi

Aynı kanı Soma’da konuştuğumuz pek çok madenci, madenci yakını ve esnafta da var. Birkaç müfettişin suçlanmasıyla davanın kapatılacağını, Soma Holding’in madenleri eskisi gibi işleteceğini düşünüyorlar. Kamu kurumlarından baskı göreceği düşüncesiyle adını vermek istemeyen bir yerel gazeteciye göre kamu vicdanının dindirilmesi için “madenler Soma Holding’ten alınmalı, sağlıklı koşulların sağlandığından emin olunduktan sonra başka bir firmaya verilmeli.” Facia sonrası pek çok madencinin travma yaşadığı ve yeniden madene girmek istemediği göz önünde bulundurularak “isteyen buyursun çalışsın, istemeyen haklarını alıp gidebilir” denilmeli. Yerel gazeteci, sadece madenleri devletten kiralayan Soma Holding’in değil madenlerin sahibi Türkiye Kömür İşletmeleri ve Ege Linyit İşletmeleri yetkilerinin de soruşturmaya dâhil edilmesi gerektiğini düşünüyor.

Şu anda soruşturmayı yürüten savcılar delil toplama ve iddianameyi hazırlama sürecinde. Bilirkişi heyeti madende inceleme yaptı ve maden yatağı Soma Holding’e teslim edildi. Hukukçuların eleştirdiği noktalardan biri de bu. Çünkü maden hâlâ sıcak olduğundan ve göçük kapandığından bilirkişi heyeti madenin içinde kazadan hemen sonra girdiği noktadan öteye geçemedi. Yani henüz yeterli inceleme yapılıp yapılmadığı meçhul. Ayrıca işletmeciye teslim edilen madende delillerin karartılması riski var. Avukatlar, Soma Cumhuriyet Savcılığı’na başvurup dava açılana kadar ocağın işletmeciye tesliminin yanlış olduğunu, madene tekrar el konulmasını istediler.

kömürdeposu1

Maden bölgesi basına kapalı

Maden civarında durumun nasıl olduğunu anlamak için Eynez’e gidip facia sonrasında çekim yaptığımız madenin giriş noktasını görmek istedik. Ama madenler bölgesi maden girişine kilometrelerce kala güvenlik noktasından itibaren giriş çıkışa kapatılmış ve basın özel izin alınmadıkça bölgeye sokulmuyor.

Bilirkişi heyetiyle madende keşif yapanlardan biri de Manisa Baro Başkanı Zeynel Balkız’dı. Soma’da görüştüğümüz Balkız maden ocağında insani çalışma koşullarının olmadığını ve tuvalet bile bulunmadığını söyledi. Çalışma anında madende sıcaklığın 45 dereceye kadar çıktığını tespit etmişler. Manisa Barosu ve pek çok avukat ölen madencilerin ailelerine hukuki destek veriyor. Ailelerde de avukatlarda da hissettiğimiz “kararlılıktı”. “Soruşturmanın ilk anından itibaren olay karartılmaya çalışıldı” diyen avukat Dağ “hukuki süreçten umutlu değiliz ama peşini bırakmayacağız” diyor. Savcı iddianamesini hazırladıktan sonra mahkeme heyeti sanıkların “kasıtla cinayet”ten yargılanmalarını isteyebilir ve dava sürecinde her şey değişebilir. Yani aslında bir anlamda süreç yeni başlıyor ve yaşam devam ettikçe umut da olmak zorunda.

Soma’dayken işçilerin haklarını savunmaya çalışan hukukçulardan ve sivil toplumdan sık sık duyduğumuz, kamuoyu baskısının önemiydi. Gözlerin Soma’ya çevrilmesi pek çok şeyi değiştirmiş. Şimdi de gözlerin hukuki süreçte olması gerekiyor. Ne kazadan sağ kurtulanlar travmayı atlatmış ne yakınlarını kaybedenlerin acıları dinmiş. Kimi rüyalarında kaybettiği eşiyle konuşuyor, kimi tavana bakıp yanında ölen arkadaşlarının isimlerini sayıyor, çoluğunu çocuğunu bırakıp psikolojik tedavi görmek için haftada 6 günü İzmir’de bir klinikte geçiriyor. Hukuki süreci de Soma’nın genel ruh halini de tanımlayan kelimeler “belirsizlik ve bekleyiş”. Üç madenin kapanması hayatı durdurmuş. Güvenlik önlemlerinin alınması kaydıyla madenlerin açılmasını istiyorlar çünkü madenden başka geçim kapısı yok. En büyük öfke, sanayileşme tarihinin bu en büyük facialardan birinin ‘olağan’ karşılanması. Tek teselli ise adaletin yerine gelmesi olabilir.

Haber : Işıl Sarıyüce     /    Fotoğraf: Enis Durak           

Yarın: Soma’nın sesleri video haber

geridekalanlar teaser from ISTANBUL PROJECT HOUSE on Vimeo.Screen shot 2014-08-04 at 10.02.42

*Bu yazı dizisi Objective Araştırmacı Gazetecilik Programı kapsamında hazırlanmıştır  

Kategori: Manşet

ManşetTürkiye

Katliamdan sonra Soma: Vaat edilenler ve gerçekler (2)

2. bölüm: Ölüm madencinin kaderi mi?Screen shot 2014-08-04 at 10.02.42

1. bölümü okumak için tıklayınız.

“Kamunun tonunu 120 dolara çıkardığı kömürün maliyetini özel sektör 24 dolara düşürmüş. Ama nasıl? Zaten bu sorunun cevabı facianın neden yaşandığını gösteriyor…”

Dünyanın en tehlikeli işlerinden birini yaptığınızı hayal edin bir an için. Çalışma mekânınızın yerin yüzlerce metre altında, karanlık, nemli olduğunu ve işinizin fiziksel güce dayandığını. Çoğumuzun hayatında bir kere bile girmediği, girmek istemeyeceği bir yer: Kömür madeni. Can güvenliğinizi, işçinin değil patronun yanında olan sarı sendikaya emanet eder miydiniz? Peki ya başka alternatifiniz yoksa? Soma’daki maden işçilerinin durumu tam da bu. 301 işçisinin öldüğü kazadan önce Soma madenlerinde örgütlü tek sendika Türk-İş’e bağlı Maden-İş’ti.

madenci2

Kınık’ta bir köy pazarında çıraklık yaparken buluştuğumuz madenci Arif Dudu sendikaya neden üye olduğunu “yemek parası adı altında bir para vardı, ayda 15 lira, 12 ayda 180 lira yapar. Bunun için sendikaya üye olduk” diye anlatıyor. Hayatına getirisi ne mi olmuş? “Bir sefer ayakkabı dağıttılar, bir kez de gömlek verdiler” diyor. Dudu, 13 Mayıs’taki kazaya vardiyası biterken yani 8 saat çalıştığı madenden çıkarken yakalanmış. Sonrasında da kurtarılmayı bekleyip ölüm sırasının kendisine ne zaman geleceğini düşünerek 8,5 saat daha geçirmiş yerin yüzlerce metre altında. Arkadaşlarının cesetlerinin üzerine basarak madenden çıktığını uzaklara bakarak anlatırken o anları tekrar yaşıyor gibi. Soma’da sohbet ettiğimiz maden işçilerinin çoğu sendika yönetimini seçerken önlerine konan tek adaya oy vermek zorunda bırakıldıklarını anlattı. Bir maden işçisinin üyesi olduğu sendika hakkındaki “8 yıllık maden işçisiyim, bir kere sendika temsilcisi görmedim” sözleri çarpıcıydı.

Arid Dudu

Arif Dudu

27 yaşındaki Arif 5,5 yıllık madenci. Madende taşerona bağlı çalışıyordu. Taşeronun yapmakta zorlanacağı işler verdiğini, bitiremezse vardiyasını uzatmakla tehdit ettiğini söylüyor. Madende dakikaların hesabı yapılır, bir dakikada kaç kürek attığının hesabı sorulurmuş. Çalıştığı yerin son günlerde iyice ısındığını da söylemiş ama dinletememiş. Bunları daha önce anlatamamasının nedeni de baskı üzerine kurulu sistem. “Sen çalışmak istemezsen kapıda başkası bekliyor” denmiş madencilere. Şimdi artık korkmadan anlatıyor yaşanan ‘katliamı’ ve nedenlerini.  Çünkü geçirdiği kâbus gibi 8 saatten sonra bir daha asla madene girmemeye kararlı. Günde 10-15 lira kazandığı pazarcılıkla geçinemiyor, ne yapacağı meçhul.

“Kazadan kurtulanlar malulen emekli olsun”

Yanında can çekişerek, debelenerek ölen arkadaşları gözünün önünden hiç gitmiyor. İlk zamanlar pazara gelmek,  insan içine çıkmak da zor gelmiş ama şimdilerde alışmış. Devletin madenden sağ kurtulan madencilerle ilgilenmediğinden yakınıyor, “kapımızı çalan olmadı” diyor. Biz sohbet ederken söze Arif’e pazarda iş veren akrabası karışıyor. “Yazın çizin, haber yapın da bu çocuklara bir faydanız dokunsun, malulen emekli olmaları gerekir”  diyor.

Soma ve çevresinde sadece Arif’in değil, bugüne kadar içinde yaşadıkları sistemi basına anlat(a)mayan pek çok madencinin “dili çözülmüş”. Yıllardır beraber çalıştıkları arkadaşlarını toprağa verirken ölümle burun buruna yaşadıkları gerçeği bir kez daha çarpılmış yüzlerine. Bir de tabii ilk kez Türkiye medyası neler yaşadıklarını merak etmeye başlamış. Kendi deyimleriyle “kaza olmasa kimse bilmeyecekti neler çektiklerini.”

İşçi hariç herkesi mutlu eden düzen

Ama bu, Soma’da korku duvarının yıkıldığı anlamına gelmiyor. Hâlâ pek çok çekinceleri var olanı biteni anlatmak konusunda. Aileler gelmesini bekledikleri yardımın kesilmesinden korkuyor, madenciler konuşurlarsa işlerini kaybetmekten çekiniyor. Taşeronlarsa afişe olmaktan… Kamu kurumlarından baskı göreceğini söyleyerek adının verilmesini istemeyen bir yerel gazeteci Soma’da kurulan sistemin Türkiye’nin aynası olduğunu söylüyor. Siyasi iktidarın Soma Holding’e destek verdiği görüşünde. “Türkiye’yi anlamak için Soma’da kurulan çarpık ilişkileri anlamalısınız” lafını daha sonra Soma Taşeron İşçiler Derneği Basın Sözcüsü Gökhan Özgür Zırhlı’dan da duyuyoruz.

"Para ile satılmaz"

“Para ile satılmaz”

Soma’da Soma Holding’in işlettiği 3 madenin de sahibi Türkiye Kömür İşletmeleri yani devlet. Maden yatakları Soma Holding’e işletmesi için kiralanıyor. Devlet kiraladığı maden sahalarından çıkarılan kömürün tamamını ‘alım garantisi’ vererek satın alıyor. Yani Soma Holding ve diğer şirketler ne kadar çok ve hızlı kömür çıkarırsa o kadar kâr ediyor. 2005’te Soma Holding’e geçen madenlerde yıllık 1,5 milyon tonluk kömür üretim kapasitesi 3,5 milyon tona çıktı. Kamunun tonunu 120 dolara çıkardığı kömürün maliyetini özel sektör 24 dolara düşürmüş. Ama nasıl? Zaten bu sorunun cevabı facianın neden yaşandığını gösteriyor. İşçi ücretlerine yapılan baskı ve güvenlikten verilen tavizler işçileri ölüme götürmüş. Buradan çıkan kömür enerji üretiminde kullanılıyor ve yoksullara dağıtılıyor. Soma’nın tren garında bir Pazar günü yaptığımız çekimlerde “para ile satılmaz” ibareli torbalardaki tonlarca kömürün trenlere yüklendiğini görüntüledik. Görüştüğümüz kamyon şoförleri “fakir kömürü” dedikleri Sosyal Yardımlaşma Fonu’na ait kömürleri Türkiye’nin dört bir yanına nasıl taşıdıklarını anlattı. Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Görevlisi Yard. Doç. Dr. Behlül Özkan’a göre iktidara siyasi rant, özel sektöre sınırsız kâr getiren bu sistemin tek kaybedeni işçiler. Taşeron sistemi işçilerin taleplerini bastırma ve güvensiz şartlarda isyan edemeden çalışmalarını sağlamak için kullanılıyor. Sendikaların ise sadece adı var.

Maaşlar yattı ama…

Kazadan sonra DİSK Soma madenlerinde örgütlenme çabasına girdi. DİSK’e bağlı Dev Maden-Sen Ege Bölge Temsilcisi Hacay Yılmaz’la işçilerle görüşmek için gittiği Kınık’ta bir kahvede buluşuyoruz. Bir sendikacı olarak, hele de yeni örgütlenmeye başlayan bir sendikanın temsilcisi olarak “madencilerin daha güvenli şartlarda çalışacağına inancınız var mı?” sorusuna “mücadele ediyoruz, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diye umutlu bir yanıt veriyor. Kazadan sonra Soma Holdinge ait 3 maden geçici süreyle kapatıldı. 5500 işçi şu anda çalışmıyor. İşçilere çalışmadıkları sürede maaşlarının kesintisiz yatacağı sözü verilmişti. Yılmaz, bu sözün ancak işçiler tepkilerini göstermek için Ankara’ya yürüdükten sonra yerine getirildiğini anlatıyor. Verilen en basit sözlerin yerine getirilmesi bile işçilerin haklarını inatla aramasından geçiyor.

Soma’dan sonra madencilere yapılan en büyük vaat daha güvenli çalışma koşulları. Enerji Bakanı Taner Yıldız Türkiye’nin her yıl kullandığı 102 milyon ton kömürün 80 milyon tonunun yurt içindeki madenlerde üretildiğini açıklamış, “hiçbir işçimizin can güvenliğine halel getirmeden bunu yapabiliyor olmamız lazım” sözleriyle daha güvenli maden sözü vermişti. Denetimlerin artırılacağı da yine verilen sözler arasındaydı. Bu, yalnızca Soma’da çalışan 13 bin madenci için değil, Zonguldak’tan Şırnak’a madenlerde çalışan yaklaşık 50 bin işçi için hayati önemde.

Sosyal Yardımlaşma Fonu'nun yoksullara dağıttığı kömürler

Sosyal Yardımlaşma Fonu’nun yoksullara dağıttığı kömürler

Torba Yasa ne getiriyor?

Vaatlerin yerine gelip gelmeyeceğinin anahtarı Meclis’ten geçecek torba yasa. Ama maalesef, sendikacılara göre torba yasa ile getirilen düzenlemeler “daha güvenli madenler” anlamına gelmiyor. Çünkü düzenlemelerin çoğu çalışanların özlük hakları ile ilgili, madenin içindeki koşullarla değil. Faciadan beri en çok tartışılan konu olan yaşam odası, yani kaza anında madenin içinde işçilerin temel ihtiyaçlarını karşılayacakları sığınak, mecliste AK Partili milletvekillerinin oylarıyla reddedildi.  Genel Maden İşçileri Sendikası Genel Başkanı Eyüp Alabaş yaşam odalarının kömür madenciliği için uygun olmadığını ama kaza anında oksijen takviyesi alarak işçilerin maden dışına çıkmalarını sağlayacak tahliye istasyonlarının zorunluluk olması gerektiğini söylüyor. Alabaş’a göre yasayla ilgili temel sorun, tarafları bir araya getirerek ortak akılla hareket etmek yerine kazanın getirdiği duygusallıkla kısa vadeli çözümler bulmaya çalışması.

Torba yasa madencilerin yaka silktiği taşeron sistemine son vermiyor. Aksine sendikacılara göre yeni yasa taşeronlaşmayı güçlendiriyor. Çünkü yasaya göre kadrolu işçilerle aynı koşullar sağlanmak kaydıyla taşeron işçi istihdam edilebilecek. Soma’da görüştüğümüz pek çok işçi ve yakını “dayıbaşı” dedikleri taşeronların kazadan sonra başsağlığı dilemeye dahi gelmediğini anlattı. Dayıbaşlarının aylık gelirlerinin 30 bin liradan fazla olduğu iddia ediliyor.

kömür1

Aynı maskelerle yine madene

Kazadan sonra işçilerin kullandığı maskeler de çok tartışılmıştı. Ortaçağdan kalma görünümlü maskeler metal, ağır, oksijen vermiyor, sadece havayı filtre ediyor. Bugün Soma’da İmbat ve diğer maden ocaklarında çalışanlar hâlâ o maskelere güvenip madene giriyor. Soma Holding’e ait madenler açılırsa daha iyi kalite araç-gereç sağlanacağına ilişkin hiçbir emare yok.

İşçilerin en büyük dertlerinden biri çalışma süreleri. İzmir’in Kınık ilçesine bağlı Köseler köyünde çalışan Ramazan Doğru vardiyası başlamadan iki saat önce servis aracının köydeki madencileri toplamaya geldiğini, 8 saat işyerinde geçirdiğini, dönüş yolunun bir saat sürdüğünü yani çalışma sürelerinin 11 saati geçtiğini anlattı. Geriye kalan zaman dinlenmeye bile yetmiyor, sosyal hayatları yok. Yüzde 80’i köylerde yaşayan madenciler aynı durumdan şikayetçi. Torba yasanın en çok vurgulanan yönü çalışma saatini 6 saate indirmesi. Sendikacı Yılmaz’a göre üç yerine dört vardiya sistemine geçilmediği sürece bunun uygulanması zor.

“Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bizzat söz verdiği 6 maaş ikramiye de yerine gelmeyen vaatler arasında…”

“Madenleri bağımsız heyet denetlesin”

ölümtehlikesi

Görüştüğümüz pek çok madenci denetimlerden bir hafta önce müfettişlerin geçeceği güzergâhları temizlediklerini anlattı. İşçilerin talebi madenleri aralarından seçecekleri temsilcilerin ya da bağımsız bir heyetin denetlemesi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bizzat söz verdiği 6 maaş ikramiye de yerine gelmeyen vaatler arasında.

Tüm bunların ötesinde en temel talep, madenleri eskiden olduğu gibi kamunun işletmesi. O zamanlarda koşulların çok daha insani olduğunu, üzerlerinde üretim baskısı olmadığını anlatıyor işçiler. Peki, bu gerçekçi mi? Sendikacı Yılmaz’a göre “güçlü bir sendika olursa neden olmasın?” Türkiye ve dünyada egemen hızlı özelleştirme trendini düşündüğümüzde oldukça zor.

Aslında özel sektör işletirken de madenlerin ölüm saçmaması mümkün. Türkiye’nin madenleri dünyanın en büyük kömür üreticileri ABD ve hatta Çin’den bile daha güvensiz.

ABD’de yüz milyon ton üretim başına düşen ölüm oranı son dönemde 1 ile 6 kişi arasında değişiyor, Çin’de bu oran 150 ile 411 kişi. Türkiye’de her yıl yüz milyon ton kömür üretmek için 700’den fazla madenci ölüyor. Türkiye Uluslararası Çalışma Örgütü’nün madenlerle ilgili sözleşmesini ancak Soma faciasından sonra gelen baskılar üzerine imzaladı. Sözleşme işverene kaza olmaması için önlem alma ve işçilere düzenli aralıklarla eğitim verme, hükümetlere denetleme ve kazaların nedenlerini etkin soruşturma, işçi temsilcilerine ise riskli durumları bildirme sorumluluğu yüklüyor. Yani Türkiye’de olanın tam tersi. Oysa Soma’da görüştüğümüz bazı işçiler daha iyi koşulları sağlamanın çok da zor olmadığını anlatıyor. 2011 yılında Eynez’de bir maden için ihale alan, şu anda hazırlık çalışmalarını yürüten ve 2015 başında kömür üretmeye başlayacak olan Demir Export herkesin dilinde. Çünkü yaptıkları teknolojik yatırımı ile içinde çalışanlar kendilerini güvende hissediyor. Kullandıkları maskeler filtre değil, kaza anında oksijen de verebiliyor. İçerideki havayı kirletmesin diye mazotlu değil elektrikli iş makineleri kullanıyorlar ve en önemlisi yaşam odası var.

Soma ve çevresinde yaşam da ölüm de madene bağlı. Bölgede 13 bin madenci çalışıyor. Eğer Soma’nın tüm maden potansiyeli kullanılırsa işçi sayısının 30 bine çıkma olasılığı var. Üretim baskısıyla işçinin hak ve güvenliğinin yok sayıldığı mevcut sistemin devamı, Soma ve diğer madenlerde çalışan binlerce işçi için yeni bir facia anlamına geliyor.

Haber : Işıl Sarıyüce     /    Fotoğraf: Enis Durak                                                                                                                                                                           

Yarın: Soruşturma hangi aşamada?

*Bu yazı dizisi Objective Araştırmacı Gazetecilik Programı kapsamında hazırlanmıştır  Screen shot 2014-08-04 at 10.02.42

Kategori: Manşet

ManşetTürkiye

Katliamdan sonra Soma (1): Vaat edilenler ve gerçekler 

1. Bölüm – Soma unutuldu mu?

Screen shot 2014-08-04 at 10.02.42

Yemyeşil ovaların ve zeytin ağaçlarının arasından Soma’ya ulaşan dar yolu son 2,5 ayda ikinci kez geçiyorum. İlki devletin “kaza”, Soma’nın katliam olarak gördüğü faciadan bir gün sonra, 14 Mayıs’taydı. Karşılaşacağım acının büyüklüğü karşısında ürktüğümü hatırlıyorum. Bu kez kulaklarımda Mayıs’ta farklı farklı ağızlardan duyduğum o ses var: Bizi unutmayın. Soma’ya 301 kişinin öldüğü katliamın üzerinden 2 aydan fazla zaman geçmişken yine gelmemize neden olan da o ses belki. Korktukları başlarına gelmiş mi anlamaya çalışmak için buradayız.

somamezarlık3

Tahir Kılınç

Tahir Kılınç

İlk gelişimizde ziyaret ettiğimiz köylerden biri İzmir’in ilçesi Kınık’a bağlı Elmadere köyüydü. Mayıs ayında köyün girişinde karşılaştığımız Tahir Kılınç “acıların babası oldum ben a kızım” diye anlatmıştı durumunu. Bu küçük köyden 11 madenci öldü. Tahir Amca faciada bir oğlunu, iki damadını, iki yeğenini kaybetmiş. Kendi oğlunun cesedini bulmak için 100 cenazeye tek tek bakmak zorunda kaldığını anlatmıştı geçen görüşmemizde. Ateş yüreğine, evine düşse de acısını yaşayamayanlardan. Çünkü geride bakmakla sorumlu olduğu 7 çocuk kalmış. Bizi yolcu ederken “el ayak çekilince anlayacağız acımızın büyüklüğünü” demişti. Bu kez yine evinin önündeki verandaya buyur ediyorlar bizi. Köşedeki odun ateşinde çay hep kaynıyor. “Son iki ayı nasıl geçirdiniz, nasılsınız?” diye sorunca içini döküyor Tahir Amca, “daha toparlanamadık, üzgünlük, yorgunluk beynimizde, taşıyoruz yani, yapacak da bir şey yok” diyor. Bundan sonrası sessizlik. İzmir’in Temmuz’unda öğle sıcağına ocağın sıcağı ve çaresizliğin ağırlığı ekleniyor. Çocuklar ise bu havanın tamamen dışında. Koşturup yaramazlığa devam ediyorlar. En küçük torun kâh kiremit yığınının tepesinde kâh ocağın yanında, düştü düşecek. Elindeki oyuncakla oyalanıyor kendini bekleyen geleceğin belirsizliğinden habersiz. Tahir Kılınç’ın kızı köydeki çocukların çoğunun babalarının ölümünü kabullendiğini ama kendi oğlunun bunu duymak istemediğini anlatıyor. Psikologlar “kabullenmesi gerek, anlatın” demiş ama küçücük bir çocuğa bunu kim nasıl anlatacak?

Soma’ya yapılan vaatler

Bir yönüyle el ayak pek çekilmemiş aslında köyden. Faciadan iki gün sonra şahit olduğumuz ziyaretçi akını iki ay sonra da devam ediyordu. Siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, tatile gelip giderken yolu düşenler Soma ve çevresini ziyaret ediyor. Halkın madenci aileleriyle gösterdiği dayanışma kayda değer. Çocukların hediye gelen son model bisikletleri, yeni oyuncakları var. Ama Kılınç’ın deyimiyle devlet pek çalmamış kapılarını. “Sadece ölenlerin eşleri sigortaya bağlandı, başka bir şey yok daha. Vaatler var vaatler var da, daha gerçekleşen bir şey olmadı” diyor.

**elmaderecocuklar Vaatler arasında AFAD’ın halktan topladığı ve duyurusunu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı ölen her madencinin ailesine verilecek 154 bin lira ve TOKİ’nin yapacağı ikişer ev var. Bayram öncesi paranın dağıtımına başlandığı haberleri geldi, yerel Karaelmas gazetesi de evler için arazinin tespit edildiğini yazdı. Acıları dindirir mi? Kılınç “Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’ndaki tüm parayı verseler oğlumu bana geri vermez” diye anlatıyor duygularını.

Hikmet Kahraman

Hikmet Kahraman

Tek umudu kendisi ölünce – ki 61 yaşında olduğunu en fazla 10 yıl sonra yolun sonunun geleceğini söylüyor – çocuklarının birbirine ve geride kalan torunlarına sahip çıkması. Elmadere Alevi köyü. Soma’ya gelmeden önce Alevilerin daha tepkili olduğunu, Sünni köylerinde ise halkın basına konuşmak istemediğini duymuştuk. Elmadere’den çıkıp Kınık’ın bir başka köyüne, ormanlar içindeki Köseler’e varıyoruz. Köyün camiinin önünde namazdan çıkan kalabalığa denk gelip onlarla köy bakkalının önündeki iki üç masalı kahveye geçiyoruz. 100 haneli köyde 14 madenci ölmüş. Yüzünde yılların derin çizgilerini taşıyan Hikmet Kahraman oğlunu kaybetmiş. Oğlunun banka borçlarını ödemek için madencilik yaptığını anlatıyor. “Sizin nesil nasıl geçindi tarımdan da şimdikiler geçinemiyor” diye sorduğumuzda “biz pantolonumuzu yama yapar yıllarca giyerdik, şimdikiler her şeyi görüp istiyor” diye sitem ediyor. Kahvenin hemen yanındaki evde Türk bayrağı asılı. Ölen madencilerin aileleri kendilerine “şehit ailesi” diyor, kapılarda bayraklar var. Kapıyı çalıyoruz, kilimler ve minderlerle kaplı küçük serin avluya buyur ediyorlar bizi. 24 yaşındaki Tayyibe Çakır hem eşini hem babasını kaybetmiş. Boynunda eşi Sadık’ın adının yazdığı bir kolye var. Her Pazar olduğu gibi köye vardığımız Pazar günü de mezarlık ziyaretine gitmişlerdi. 3 yaşındaki kızı Ecrin babasının yanında kumlarla oynadığını anlatıyor. Hafta boyunca olan biteni anlatıyormuş babasına mezarının başında. ‘Kaza’dan hemen sonra geldiğimde de yeni yeni konuşmaya başlayan çocukların ağzından “babam öldü” lafını duymuş, ölümün anlamını bilmediklerini düşünmüştüm. Şimdi yokluğu biraz daha kavramış gibiler. Ama gün içinde olan bitenleri babalarının fotoğraflarına anlatıyorlar. Ölen babaları geride kalan çocuklar için artık fotoğraflarda yaşıyor.

Ecrin babasının ve dedesinin fotoğrafıyla

Ecrin babasının ve dedesinin fotoğrafıyla

Ağıtlar dinmiş, fotoğraflar çerçevede

İki ay önce köylerde tüm cenaze evlerinden kadınların ağıtları yükseliyordu. Erkeklerin duygularını belli etmemesinin yüceltildiği bir toplumun içinden yetişen onlarca genç ve yaşlı erkeğin ağladığına tanıklık etmiştim. Şimdi artık ağıtlar dinmiş. Ama nasılsınız diye sorar sormaz gözyaşları dökülüyor yine. İnsan acılarını deştiği için vicdan azabı duyuyor ama Tayyibe “zaten her gün böyleyiz, ağlamaktan yaş kalmadı gözlerde” diyor. Basında bahsedilen “konuşmama” hali yok bu köyde. Aksine her evde çaylar ikram ediliyor, kapılarının çalınmasından, dertlerinin dinlenmesinden mutluluk duyuyorlar. Yaşlı teyzeler bizi sarılarak karşılıyor, dualarla yolcu ediyor. En temel beklenti hediye falan değil, içlerini dökmek ve acıyı paylaşmak. Ne kadar paylaşılırsa. Evlerde televizyon açılmıyor, müzik ve eğlence yok. Köylerdeki genel kasveti kelimelere dökmek zor ama evlere girer girmez yüzünüze çarpıyor. Biz sohbet ederken Ecrin babasının ve dedesinin çerçevelenmiş fotoğraflarını getiriyor bize göstermek için. Her evde süslü çerçevelerden var artık. Düğün, nişan, askerlik fotoğrafları sandıklardan çıkarılmış, büyütülüp evlerin en görünen yerlerine asılmış. Girdiğimiz pek çok evde de özellikle anneler ölen çocuklarının tüm eski fotoğraflarından oluşan albümleri gösterdi bize. Ölenlerin gencecik olduğunu bilmek başka, o umutla bakan gözlerin artık olmadığını bilmek başka türlü vuruyor insanı. Toprağın altına 301 madenciyle nice hayaller, umutlar gömülmüş. Tayyibe Çakır katliamdan sonra annesinin yanına yerleşmiş. Anne Arife Kaynak 47 yaşında. O yaşta hem katliamda ölen kocasının acısıyla baş etmek, hem de eşini kaybeden kızına destek olmak zorunda. İki kadın omuz omuza verip hayata tutunmaya çalışıyor. Tek destekçileri Arife Hanım’ın 21 yaşındaki oğlu Ramazan. O da madenci. 18 yaşını doldurur doldurmaz faciada ölen babasının teşvikiyle girmiş maden işine. Babasının vardiyası biterken onunki başlarmış; maden girişinde karşılaşıp şakalaşırlar babası “haydi haydi uyuma çabuk çabuk yürü” dermiş. “Bir daha asla girmem madene, yakınından bile geçmemeye çalışıyorum, babamı hatırlatıyor” diyor. Annesi de zaten “asla salmam, bir tek oğlum kaldı” diye lafa giriyor. Ramazan askere gidip gelince başka bir iş bakacak. Tüm ailenin umudu madenci ailelerinden bir kişiye devletin iş sağlayacağı sözü.

Suya düşen hayaller

Ramazan’a gelecek hayallerini soruyoruz, evlilik planı olduğunu, ev ve araba almak istediğini anlatıyor ama ekliyor “şimdi hepsi suya düştü, ben babamla hayal ettim her şeyi.” Şimdi kendini “darmadağın” hissediyormuş. Hem eşini hem babasını kaybeden ablası Tayyibe de daha toparlanamadıklarını söylüyor. Öldükleri an ve o acı aklından çıkmıyor. Unutulmuş hissediyorlar mı sorusuna yanıtı Elmadere’den Tahir Amca ile aynı. “Gelen giden vatandaş çok var Allah razı olsun. Devlet de bir maaş bağladı, bir kere aldık, inşallah kesilmez böyle devam eder ama hiç sanmıyorum.” Asıl kızdığı kocası ve babası ölmeden önceki ihmaller. Her üçü de bize madenin faciadan önce ısındığını ve madencilerin bu durumu üstlerine söyleyemediklerini örneklerle anlatıyor. Madencilerin iş dönüşü çamaşırlarının terden sırılsıklam olduğunu, madene yolladıkları yemeklerin sıcaktan bozulduğunu, güvenlikçiye durumu söylediklerinde “çalışılır burada, devam” dediğini söylüyorlar. Tayyibe “devlet zamanında, onlar ölmeden sahip çıkacaktı, şimdi maaşları artırıp çalışma saatlerini kısaltacaklarmış, bu kadar kişinin ölmesi mi gerekiyordu? Kaç kişi kaldı arkalarında? Kaç anne kaldı?” diye soruyor. Soma ve çevresinde ölen madencilerden geriye 432 çocuk kaldı. **köselermezarlık20 Evden sonra sokakta bisiklet süren çocukların yardımıyla madenciler için açılan mezarlığa gidiyoruz. İlkokul çocukları yeni bisikletleriyle arabamızın önünde mezarlığa kadar bize rehberlik ediyor. Ölümün trajedisi, Soma’da hayatın her anında çarpıyor yüzümüze. Ormanın bir kenarı onlara ayrılmış. Sessizliği rüzgâr ve cırcır böcekleri deliyor. Ağaçların arasında siyah #SOMA yazan bir t-shirtle Türk bayrağı sallanıyor. Facianın yaşadığı günlerde sosyal medyada sıkça kullanılan DirenSoma hashtagini hatırlatırcasına. Somalı direnmeye çalışıyor acısına.  Mezarların üzerinde babalara yazılan mektuplar ve çizilen resimler var. Muhtemelen her hafta değişiyor. Rengârenk futbol takımı formaları göze çarpıyor. Ölümü kabullenememe ve gidenleri yaşatma arzusu mezarlara yansımış. Yörük köyü Köseler’de duyduklarımız ve karşılaştığımız manzara Elmadere ile hemen hemen aynı. Acının mezhebinin olmadığının ispatı. Köseler’den akşamüzeri ayrılıp gün batarken virajlı ve yemyeşil dağ yolundan kuş sesleri arasında aşağı iniyoruz. Bu köyde yaşayan madenciler de her gün bir saat, bu cennet gibi yoldan gidiyor, sonra yerin yüzlerce metre altındaki zifiri karanlığa, cehennem dedikleri madene giriyorlar. “Neden” sorusunun tek cevabı “mecburiyet”. 11 madencinin öldüğü Elmadere köyünün hemen yanına yeni bir maden açmak için Polyak Madencilik şirketine ruhsat verildi. Tahir Kılınç “maden açılıyor, iyi mi kötü mü olduğunu bilen yok, ama köylümüzün hepsi başvurdu, 60 yaşındakiler bile, çünkü çaresiz kalmışlar, acılar bir yere kadar” diyor. 11 madencinin öldüğü bu küçücük köyden onlarca kişi daha madene girmek için iş beklemesi çaresizliğin ispatı. SOMA Çaresizler çünkü bir zamanlar verimli arazilerinde tarım yapılan, tütün yetiştirilen Soma’da tarım artık para kazandırmıyor. Konuştuğumuz madencilerin tamamının bankalara kredi borcu var. Kimi küçük bir köy evi yaptırmak, kimi içine eşya alabilmek, kimi bir yandan madende çalışıp bir yandan tarlasını ekebilmek için kredi çekmiş. Soma Holding’e ait üç maden ‘kaza’dan bu yana kapalı. Soma, sonu belirsiz bir bekleme halinde.

Haber : Işıl Sarıyüce     /    Fotoğraf: Enis Durak                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                 

Yarın: Madenler daha güvenli hale gelecek mi?

 *Bu yazı dizisi Objective Araştırmacı Gazetecilik Programı kapsamında hazırlanmıştır    Screen shot 2014-08-04 at 10.02.42

Kategori: Manşet

Köşe Yazıları

Hazar kıyısında barışı ümit etmek

72 yaşındaki Elkhan Süleymanov her gün iki saat Hazar kenarında yürüyor. Hazar’la sohbet eden dertleşen Süleymanov, deli dalgalara soruyor: Neye isyan ediyorsun? Çok sebebim var diyor Hazar, dünyaya ulaşamıyorum, sınırlarım kapalı…

Hazar’ın hikayesi, kıyısındaki Azerbaycan’ı anlatıyor aslında. Hazar kıyısında bir otelin toplantı salonunda konuşulanlar “Azerbeycan’ın dışarı açılamamasının” öyküsü. Alman düşünce kuruluşu INEA (Avrupa İşleri Kurumu) ve Azeri sivil toplum kuruluşu ACSDA’nın (Azerbaycan Sivil Toplumu geliştirme Enstitüsü) düzenlediği konferansın konusu “Köprüleri Salmak” yani Avrupa’ya doğru köprüler kurmak. Toplantının ev sahiplerinden biri olan  milletvekili ve işadamı Elkhan Süleymanov “İnsanların ve medeniyetlerin yakınlaşmasını sağlamak için buradayız” diyor. Salonda Azeri siyaset hayatından, iş dünyasından ve sivil toplumdan isimler var. Köprülerin “salınmasına” kendileri kadar gönüllü olmadığını düşündükleri Avrupa’ya tepkililer. Tepkilerin odak noktasındaki konu Azerbaycan’ın kanayan yarası “Dağlık-Karabağ” sorunu. 1994’teki ateşkes ilanından beri aktif savaş devam etmese de Azeri topraklarının %14’ü işgal altında. Var olan durum “ne savaş, ne barış.”

Toplantıda Azerilerin hislerine ülkenin bağımsızlığını tanıyan ilk ülkenin, Türkiye’nin o dönemdeki başbakanı Mesut Yılmaz tercümanlık ediyor. “AB Azerbaycan’dan yana tutum alıyor ama bu tutum fiiliyata yansımıyor” diyor. “Avrupa Birliği bir Afrika devleti değildir, bilakis dünya siyasetinin başat aktörlerinden biridir. Bu yüzden ‘Azerbaycan haklıdır’ demekle yetinmemeli, bunun devamında somut politikaları ortaya koymalı” diye ekliyor.

Konferansta Avrupa’yı ağırlığını Almanların oluşturduğu iş adamı ve sivil toplum kuruluşları temsil ediyor. Eleştirilerin hedefinde bizim de yabancı olmadığımız Azerbaycan’daki insan hakları sorunları var. Avrupa Parlamentosu milletvekili İvo Vajgl “Azerbaycan’da basın ve ifade özgürlüğünün güvence altına alındığını görmek istiyoruz” diyor ve Azeri gazeteci ve aktivistlere yönelik baskıları eleştiriyor.

9 milyon nüfuslu Azerbaycan’ın Avrupa için önemi hem Rusya ile İran arasındaki stratejik konumundan hem de günlük bir milyon varillik petrol üretiminden geliyor. 7 milyar varillik rezerviyle Azerbaycan dünya 19’uncusu. Ancak petrol zenginliği Karabağ’ın acısını unutturmuyor Azerilere. Köprüleri kurmaktan bahsedilince akıllara Azerbaycan ve Ermenistan arasında “mimarlık” rolü oynaması gereken ama 20 senedir bir çözüm bulunamadığı için hayal kırıklığı yaratan Minsk Grubu geliyor.  Minsk Grubu Azerbaycan’dan taviz vermesini bekliyor ama toprakları işgal edilmiş 800 bin insanı işgal edilen bölgelerden göçe zorlanmış Azeriler daha taviz olarak verecekleri birşey kalmadığını söylüyor.

Genç milletvekili Bahar Muradova “Tanrı’ya her gün evine dönmek için dua eden anneme nasıl açıklarım ben bu tavizi” sözleri herşeyi özetliyor aslında. “Doğduğu yerlere gitmek ve o topraklarda gömülmek annemin uluslararası hakkı” diye de ekliyor.

Hazar’ın kıyısında iki gün boyunca Avrupa ile bütünleşmenin konuşulması, adeta üyelik perspektifinin olması Bakü’yü görmeden önce şaşırtıcı. Ama ülke sokaklarında dolaşınca durum açıklık kazanıyor. Çünkü Bakü “Avrupalı” bir şehir.

Dağlık Karabağ sorununun asıl muhatapları da o “Avrupalı” sokaklarda yaşayanlar. 800 bin  mülteci  savaşta evlerini, topraklarını bırakıp göç etmiş, kendi ülkelerinde sığınmacı olmuşlar. Ekonomik koşulları zorlu, bazıları yıllardır evsiz. 2006’dan bu yana petrol gelirleri nedeniyle hızla zenginleşen Azerbaycan’da onların payına düşen bir şey henüz yok.

Avrupa ile coğrafi yakınlığı olan, daha da bütünleşmek isteyen Azerbaycan’da sorunun bu kadar kronikleşmesine neden olan belki de değerler anlamında hedef kıtaya “uzak” olmak. En son Mayıs ayında Eurovizyon yarışması öncesi insan hakları eylemcileri Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in otoriter bir rejim uyguladığı, muhalefeti susturduğu ve ifade özgürlüğünü kısıtladığı iddialarıyla ülkeyi ve şarkı yarışmasını protesto etti. Uluslararası Af Örgütü 2011 yılı raporunda ülkede 17 siyasi mahkumun cezaevinde olduğu, gösteri ve toplantılara izin verilmediği, insanların düşüncelerini açıklamalarının engellendiği vurgulandı. Bazılarına göre ülkenin siyasi elitleri bu atmosferin devam edebilmesi  için “mücadele ruhunu sürdürmeyi” tercih ediyor.

Evlerinden ayrı olanların ise tek tercihi, belki tüm mülteciler gibi, bir an önce geri dönmek. Ama yıllar geçiyor, umutsuzluk günden güne ağır basıyor. “Ne savaş ne barış” durumu en çok geceleri topraklarında uyumak için dua edenleri etkiliyor. Hazar’ın isyankar dalgaları Azerbaycan’da mültecilerin isyanına karışıyor. Dünyaya açılmak, barışın ve refahın hakim olduğu sakin bir deniz olmak ümidi. İçinde yaşadığımız coğrafyaya çok mu uzak?

 

 

Röportaj

Zeynep Arıkanlı: “Şimdi korkma sırası diğerlerinde”

Son üç haftadır dünya sanki durdu, gözler kulaklar Mısır’a çevrildi. Ha gitti ha gidecek derken 21. yüzyıl bir diktatörün daha devrilmesine şahit oldu. Bir yandan Tahrir Meydanı’ndan dakika dakika “tweet”ler yağdı, bir yandan muhabirler gözaltına alındı, internet kesildi, haberleşmeye sekte vurulmaya çalışıldı. Devrim, bu çağın yüksek teknoloji koşullarıyla gerçekleşti, sosyal medya en temel mecra oldu ama bir yandan da bu bilgi akışı içinde olan biteni soğukkanlılıkla yorumlama ihtiyacı başgösterdi. Bunun için sorularımızı bölgeyi uzun süredir takip eden bir akademisyene, Galatasaray Üniversitesi’nden Zeynep Arıkanlı’ya yönelttik. Mübarek’in “devrilmesinin” ardından, Arkanlı’ya göre, “şimdi korkma sırası diğerlerinde”.

“Mısır devrimine “isyan,” demek olanı azımsamaktır”

Mısır’da olanları nasıl okumak gerekiyor? Sizce bu bir devrim mi?

Evet. Başlarda bu şekilde adlandırmaya daha temkinli yaklaşıyordum; hareketleri yaftalamak, daha da doğrusu sıradanlaştırmak konusundaki aceleci tavır düşündürücüydü. Ayrıca, “akademik soğukluk” yahut “devlet adamı aklı” diyebileceğim bu soğukkanlılıkta, yüceltilen “analitik mesafe”deki ideolojik tavrı görmek gerekiyor. Bu tavır, hareketin devrimci niteliğini sıfırlamaya yönelik bir tavır bence. Tunus ve Cezayir’de başlayarak –farklı taleplerle de olsa- Mısır’a yayılan bu halk hareketi siyasi devrim niteliğinde. Çıkış noktasının ne olduğu, nasıl patlak verdiği kadar, hangi noktaya ulaştığını, neye dönüştüğünü de görmek gerekiyor. Burada, yaşam koşullarının iyileştirilmesini aşan, hayatın tüm alanlarına yayılan bir dönüşüm talebi var. Sapla samanı birbirine karıştırıyor görünmek pahasına, bu bana Rosa Parks’ı hatırlatıyor mesela.

Bunun dışında, Mısır’daki hareketi devrim(ci)leştiren unsurların başında, Mübarek’in şahsında somutlaşan iktidar/yönetim örgütlenme biçiminin, yapılanmasının kökten değişmesi talebi geliyor. Dolayısıyla, üretim araçlarının mülkiyetiyle ilgili olmaması, örgütlenme biçimi ve elbette içindeki İslam unsuru bu konuda bir kafa karışıklığı, hatta korku yaratıyor olsa da, yönetim/iktidar yapısının yekten değişmesi talebi, bu hareketi devrimcileştiriyor. Zira bu, her şeyden önce, ekonomik zenginliğin nasıl dağıtılacağını, nasıl kullanılacağını, toplumsal örgütlenmenin nerelerden inşa edileceğini yeniden tarif ediyor.

Sözünü ettiğim kafa karışıklığında ise, hareketlerin büyüklüğü, ciddiyeti, dönüştürücü etkisi artık inkâr edilemez noktaya geldiğinde, Batı’nın hareketleri yaftalamak konusundaki o temkinli,  “bekleyip görelim”ci dilin, yaklaşımın rolü olduğunu görmek lazım. Bu, “sömürgeci kibiri” diyebileceğim bir tavrın, aslen de muktedirin dili. Bu dili üreten muktedir tavrının içinde, ilk bakışta “diğerkâmcı”, Tunus, Cezayir ve Mısır halklarıyla dayanışma içinde gibi gözükenler de var, ki aslen de gerçekten dayanışma içinde görüyorlar kendilerini. Ama somut bir dayanışmaya dönüşmeyen, bir tahayyül ortaklaşmasına gidilmeyen, dahil olmayı buralarda kurmayan hayranlık da, “bir Tunus kadar olamadık” da, sözünü ettiğim dili kuşanmış olmakla ilgili.

Burada muktedirden kastım, sadece devletler değil; siyasetçisinden akademisyenine, gazetecisine, hadiselere paye biçme, kendinde harekete isim koyma hakkını görenler. Tunus, Cezayir ve Mısır devrimlerini “isyan,” “galeyan” vs. şekilde tanımlamak, aslında bunları azımsamak anlamına geliyor. Devletlerin, daha geniş ifadeyle de dünyanın gidişatına karar ve yön verenlerin tavrı, bu devrimi bildik paradigmalarla kuşatmak, İslam korkusuyla beslemek ve kategoriler içine tıkıştırmaktan yana… O yüzden, Tunus, Cezayir ve Mısır sokaklarından yükselen “bu bizim devrimimiz” ısrarını sahiplenmek; buradaki dönüştürücülüğün hakkını teslim etmekte inatçı davranmak gerekiyor.

Mısır’da ve Ortadoğu ülkelerinde Mübarek döneminin bitişi nasıl bir yere oturuyor? Lidersiz halk hareketiyle sürecin bu noktaya gelmesi ne anlama geliyor?

Mübarek, yani 30 yıllık diktatörlük döneminin bitişiyle “lidersiz” halk hareketinin birbiriyle doğrudan ilgili olduğunu düşünüyorum. Biraz önce dediğim gibi, Mübarek’in gitmesi talebi, aslen iktidar yapılanmasının baştan aşağı değişmesi talebidir. Gerek hareketlerin gelişim seyri, gerek talepler, gerekse varılan nokta, her şeyden önce, böylesi bir iktidar yapısının reddi anlamına geliyor. Dolayısıyla, hareketin sadece gelişim seyri bile, aslen neyin murat edildiğinin bir işareti. Bunun dışında, lidersizlik, muhalif hareketlerin örgütlenme biçimine dair de bir değişimin ifadesi. Mübarek’in gidişinin Ortadoğu halkları üzerindeki etkisi buradan değerlendirilebilir. Yönetimler açısındansa, son zamanlarda sıkça dile getirilen klişe ifadeyle, “şimdi korkma sırası onlarda.”

“Zengin şişko kedicikler için oy kulanmak”…

Ortadoğu’da bir dinamo etkisinden söz edeceksek eğer tablo nasıl değişecek? Orta vadede Ortadoğu Batılı anlamda bir demoktratik yönetimlere kavuşacak mı?

En başından beri anlatmaya çalıştığım gibi, burada da kullanılan dile dikkat etmek gerekiyor: Konu Ortadoğu olduğunda, “geçiş dönemi” nitelendirmesi yapmak neredeyse bir refleks. İşe, bu jargonun reddiyle başlamak lazım. Bunun dışında, Batılı anlamda demokratik yönetimlerden ne anlaşıldığının netleştirilmesi de gerekli. Demokrasiden anladığımız seçimlerse, buna Kenny Arkana tarzında itirazım var: “Seçimler özgürlük getirseydi şu ana kadar çoktan yasaklanmış olurdu.”

Sistemle sandık başında değil, sokakta hesaplaşılır. Bu noktada gazeteci Hossam el-Hamalwy’den alıntı yapmak isterim: “Ben yolumuzun doğrudan demokrasiye çıkmasını umuyorum; liberal demokrasiye değil. Doğrudan demokrasi halihazırda mahallelerde doğmakta olan, umarım kısa süre sonra da fabrikalarda doğacak olan komitelere üzerinden kolektif karar oluşturmaya dayanır. Liberal demokrasiyse beş yılda bir zengin şişko kedicikler için oy kullanmaktır.” Bu sürecin şişko kediciklerin demokrasisiyle sonuçlanmaması temel dert olmalı.

Yaşananlar farklı kesimlerde farklı tepkilere yol açtı. Bir kesim Müslüman Kardeşler’in güçlenmesinden endişe duyuyor. Bu güçlü ihtimali ve endişeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu değerlendirme için, öncelikle kimlerin endişe duyduğuna bakmak gerekiyor. Müslüman Kardeşler’e gelmeden evvel, genel olarak Mısır’a dair bir endişeden bahsetmek lazım. Mısır’ın Tunus ve Cezayir’den daha fazla ses getirmesi, “endişelendirmesi” ülkenin Ortadoğu’daki kilit rolünden kaynaklanıyor. 1979 (aslında miladı 1973’tür biliyorsunuz) öncesi Mısır olma ihtimali var, ki bence asıl endişe tam da burada. Böylesi bir döneme Mısır içinde ve dışında güçlerin hâkim olmakta aceleci davranması doğal elbette. Ayrıca, tüm halk isyanlarının türlü gruplar tarafından sahiplenilmeye çalışılması da bu sürecin bir parçası.

Bu süreçte Müslüman Kardeşler’in nasıl bir rol olabileceğine gelince: Biliyorsunuz, Müslüman Kardeşler kendilerini Mübarek’e karşı bir alternatif olmaya talip olmadılar. Müslüman Kardeşler Mısır’daki en köklü ve oturmuş örgütlerden bir tanesi ve bu haliyle bile yeterince güçlü. Bu gücü, sadece hareket üzerindeki etkisi üzerinden değil, bu harekete, sokağa nasıl katkıda bulunduğu üzerinde anlamak mümkün. Tanık olduğumuz süreçte, Müslüman Kardeşler yönetimi temkinli bir yaklaşım sergilerken, aşağıda hareketin devamlılığını sağlayacak lojistik desteği sağlıyor. Meydanlardaki insanların temel ihtiyaçlarını karşılamaktan iletişim ağlarını kurmaya ve korumaya kadar varan ve “sokak dayanışması ve örgütlenmesi” denilebilecek bir mevcudiyeti var. Bu mevcudiyetin neye evrileceği ise bugünün en temel meselesi işte. Hangi aktörün bu sürece nasıl katkıda bulunacağı önemli.

Burada “içerden” birisinin, Neval El Saadavi’nin sözlerinden alıntıyla cevap vermek isterim: “Bizi Müslüman Kardeşler’le korkutuyorlar; yıllarca bize şunu demeye çalıştılar: ‘Sizi Humeyni ve Irak gibi fundamentalist rejimlerden kim koruyor? Mübarek koruyor.’ Biliyorsunuz, bu doğru değil. Bu devrim, bu devrimi başlatan ve korumayı sürdüren genç insanlar siyasi değiller, sıradan genç adamlar ve kadınlar. Sağcı ya da solcu ya da Müslüman değiller. Sokaklarda tek bir dini slogan atılmıyor. Bir tane bile. Adalet, eşitlik, özgürlük için bağırıyorlar; Mübarek ve rejiminin gitmesi gerektiğini haykırıyorlar. Sistemi değiştirmemiz, dürüst olanları iş başına getirmemiz gerekiyor. Mısır yolsuzluk ve şaibeli seçimlerle yaşıyor; kadınlar ve genç insanlar eziliyor; işsizlik var. İşte böylece devrim geldi; çok geç oldu. Bu devrim çok geç kaldı; ama yine de geldi…”

Tabii “sağcı ya da solcu değiller” vurgusu benim açımdan rahatsızlık verici; bu, devrimi omurgasızlaştıran bir vurgu.

“Zalimlere karşı birlikte yürümek”…

Yine bir başka kesimin endişesi de, süreç içerisinde ordunun daha aktif bir seyir alması ve “lidersiz” bu hareketi kontrolü altına alıp siyasi gücünü arttırması. Bu bir endişe kaynağı mı?

Bu sorunuz bana Jean Tardieu’yü hatırlattı: Tardieu, insan elinden çıkmış her şeyin –sanatın, bilimin, teknolojinin, vs.- insanın bilinmezlik karşısındaki endişesinin ürünü olduğunu söylemiştir vaktiyle. Bütün bu kalıplar, hâkim olamadığımız bir boşluğu/bilinmezliği çerçevelemek içindir. Bugün Mısır’a ve genel olarak Ortadoğu’ya dair duyulan endişeler bana bunu hatırlatıyor biraz. Böylesi bir hareketin otoriter bir yapılanmayla çerçevelenmesi yahut devrimci unsurların otoriterleşmesi beklenebilecek bir sonuç ve bu çerçeveyi çizeceklerin başında ordu geliyor. Bu noktada, elbette türlü endişeleri dikkate alarak, ama nasıl bir hayat istendiğinde ısrarcı ve inatçı davranmak ve dayanışma örgütlemek gerekiyor. Bir Kahireli’nin avaz avaz bağırdığı gibi: “Müslüman, Hıristiyan, dinsiz, zengin, fakir fark etmez! Bu zalimlere karşı hep birlikte yürümemiz gerekiyor! Biz buradayız ve onlar gidinceye kadar da yerimizden kıpırdamayacağız!”

Muhammed el Baradey nasıl bir siyasi figür? Arap coğrafyasında nasıl algılanır? Geçiş dönemi için doğru bir isim mi? Kehanette değil de, öngörüde bulunmak gerekirse gerçek bir lidere dönüşme potansiyeli var mı?

Baradey’in nasıl bir siyasi figür olduğundan çok, buradaki “geçiş dönemi” vurgusu önemli. Daha önce de dediğim gibi –sürecin adı bu olsa da- bu vurgu beni hep rahatsız ediyor. Hukuksuzluğun, şiddetin, sözlerin yerine getirilmeyişinin meşrulaştırılmasına, “geçiş dönemi” bahanesiyle hasıraltı edilmesine yarıyor gibime geliyor hep. Baradey’in “reform yanlısı” bir figür oluşu, reformculuğunun öne çıkarılışı devrimin gücünü hafifleteceği endişesi uyandırıyor bende. Obama’nın gelişiyle, yani şiddeti sonuna kadar körükleyen Bush politikaları sonrası tatlı-sert siyasete geçişle örtüşen bir figür Baradey.

Kendisi son konuşmalarından bir tanesinde, “sokak isterse kalıcı iktidara geçmeye de hazırız” dedi. Bu dil, sokakla mesafesini koymuş bir liderin dili. Bunun dışında, kariyeri, ama en çok da Uluslararası Atom Enerjisi Başkanı oluşu, bana biraz Kemal Derviş’in “kurtarıcı” taltifiyle getirilişini hatırlatıyor ve neo-liberal bir tebessüm görüyorum onun suretinde. O yüzden de yüzüm, gözüm, kulağım hâlâ meydanlarda; yani bu sürecin halihazırdaki öznelerinde.

Erdoğan’ın “aferinine” temkinli yaklaşım

Türkiye’de komplo teorileri çok sevilir: Yaşananlarda ABD’nin ve/veya Batı’nın rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu tür değerlendirmelerden, az önce dile getirdiğim sebeplerden ötürü pek haz etmiyorum. Bu rolü öne çıkardığınızda, halk hareketinin gücünü, kudretini azaltmış, önemsizleştirmiş ve bu dünyada büyük güçlerin icazet vermediği hiçbir hareketin sonuca varmayacağını söylemiş oluyorsunuz ister istemez. Gerek ABD, gerekse AB Ortadoğu’daki devrimlere temkinli yaklaşmayı tercih etti elbette. Hareketin inkâr edilemeyecek bir güce sahip olduğu/ulaştığı berraklaşınca da, tıpkı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı gibi, “halka kulak verilmesi gerektiği” yönünde telkinler başladı. Bu telkinler, hareketin gücünün kanıtı olduğu gibi –başbakanın Cumartesi Anneleri’ni kabul etmesinin kendisinin iyi niyetinden çok, aslen bu eylemin bir başarısı olması gibi- bu gücü süratle kontrol altına alma arzusunun da bir yansıması.

ABD’nin 1918’de, Milletler Cemiyeti’nin de 1920’lerde Sovyetler Birliği’ne “size her türlü yardıma hazırız” demesi türünden telkin ve desteklerdir bunlar. Amaç, sisteme dahil etmek ve muhalif de olsalar, o sistemin sınırları içinde, bildik paradigmalara muhalif kalmalarını sağlamaktır. 1950’lerde İngiltere’nin beton atmosferine düşen göktaşı etkisi yaratan rock’n’roll’un, Simon Reynolds’ın deyişiyle “Elvis Presley’lerle bir enerji boşalması” sonucu içinin boşaltılması, gelişmemesi, normalleştirilmesi gibi… Büyük güçlerin, devletlerin aldıkları yahut almaya talip oldukları rolü buradan okuyorum. Dolayısıyla devrime değil, mesela bir  Merkel’in Mübarek’in gidişi dolayısıyla halkın sevincini kutlamasına, Obama’nın sevincine, Recep Tayyip Erdoğan’ın “aferin”ine, İsrail’in “Mısır’la iyi ilişkilerimizin sürmesini diliyoruz” beyanına temkinli yaklaşıyorum.

Röportaj: Işıl Sarıyüce – Yeşil Gazete

Kategori: Röportaj

Röportaj

Ergin Cinmen: “Yönetmelik ‘bulabilirsen git evinde iç’ sonucuna yol açabilir”

Ergin Cinmen

Bugünlerde hem medyada hem de sokakta tartışılan pek çok konu aslında “hukuk” temelli. Kamuoyuna “Hizbullah salıverilmeleri” olarak yansıyan ve kamu vicdanını yaralayan CMK 102 ve “içki yasağı” olarak değerlendirilen yönetmelik… Özellikle yönetmelik hukukçu gözüyle yorumlanmaya muhtaç, çünkü çerçevesi net değil, farklı kesimlerce farklı değerlendirmeler yapılıyor. İşte tüm bu tartışmaları özgürlükler ve insan haklarından yana tavır almasıyla tanınan hukukçu Ergin Cinmen, Yeşil Gazete için değerlendirdi. İşte Cinmen’in, her zaman olduğu gibi, özgürlük penceresinden ve hukukçu gözüyle yorumları…

– Hizbullah üyelerinin serbest bırakılması kamu vicdanını yaraladı mı? Yargıdaki “krizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle belirtmek gerekir ki, CMK 102. maddeyle ilgili olarak yapılan tartışmalarda üzerinde durulması gereken ilk husus yargıdaki kangren olmuş haldir. Bilindiği gibi 2004 yılı sonlarında yapılan yasa değişikliğinin nedeni,  AB eleştirileri doğrultusunda tutukluluk sürelerinin AİHM’nin kararları çerçevesinde makul süreye çekmekti. Madde, bilmeden veya bilerek son derecede kötü veya her türlü yoruma açık bir şekilde kaleme alındı. Maddenin ilk okunuşunda bu sürelerin, Ağır Ceza Mahkemelerinde en çok 3 yıl; Geniş Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinde ise en çok 6 yıl oldukları anlaşılıyordu.  Bu anlatım AB’yi tatmin eder bulunmuştu.

Ancak yargının alt yapı sorunları bir türlü çözülemediğinden, yargıçların tutuklama refleksi de bir türlü giderilemediğinden maddenin yürürlülük süresi üç kez uzatıldı. Nihayet 2011 yılının 1 Ocak’ında yasa yürürlüğe girince;  Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin inanılmaz yorumu sonucunda bu sürelerin Ağır Ceza Mahkemeleri için 5 yıl, Geniş Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri için ise 10 yıl olarak kabulüne rağmen, bu süreleri dolduran tutukluların tahliyeleri sonucunda çarpıcı kararlar ortaya çıktı.  Ancak yargılamalar o kadar uzun sürmekte idi ki bu sürelere rağmen yine de kamu vicdanını yaralayan tahliye kararları ile karşılaştık. Özellikle  Müebbed Ağır Hapis cezasını gerektiren suçlardan yargılanan Hizbullah sanıklarının tahliyeleri büyük sansasyon yarattı.

– Sonuç da herkesin birbirini suçladığı bir tablo…

Evet, sonuçta Adalet Bakanlığı ile Yargıtay birbirine girdi. Yargıtay’a göre asıl sorun uzun süren yargılamadan kaynaklanıyordu. Yine Yargıtay’a göre bunun da nedeni yargıç savcı açığı gibi alt yapı sorunları ile daha önce yasası çıkarılan ve  2007 yılında yürürlüğe girmesi gereken ve ilk derece mahkemeleri ile Yargıtay arasında bulunan İstinaf Mahkemelerinin bir türlü çalışmaya başlayamaması idi. Bunun da sorumlusu siyasi iktidar, dolayısı ile Adalet Bakanlığı idi…

Adalet Bakanlığı’na göre ise asıl sorun Yargıtay’ın 102. maddenin 1 Ocak 2011 tarihinde  yürürlüğe gireceğini bilmesine rağmen Hizbullah davası gibi önlerinde bulunan davaları zamanında kesinleştirmemesinden kaynaklanıyordu.

Sorumlu kim?

– Başbakan Erdoğan önünde dosyalar biriken Yargıtay’ı eleştirdi, “bitirsene arkadaş” diye seslendi. Sizce gelinen noktadan kim sorumlu?

Açıkça belirtelim ki asıl ve belirleyici sorumluluk siyasi iktidara düşmektedir. Hali hazırda üç bin beş yüz civarında yargıç ve savcı açığı bulunmaktadır. Ayrıca İstinaf Mahkemeleri halen kurulmamıştır. Bu alt yapı sorunları doğrudan siyasi iktidarın sorumluluğunda bulunmaktadır.

Siyasi iktidarın, her iki sorunun da gerçek sorumlusunun yargı olduğunu söylemesi gerçeği yansıtmıyor. Adalet Bakanı’nın, yargıç ve savcı açığının asıl nedeninin Danıştay’ın, yargıç ve savcı sınavlarının mülakat aşamasının görüntülü olarak yapılması gerektiği yolundaki   iptal kararlarına bağlaması mazereti uygun değildir. Çünkü idarenin, sınavları yargı kararlarına uygun olarak yapması Anayasal bir gerekliliktir.

– Ya hükümetin İstinaf Mahkemeleri kurulamaması konusundaki yargıya yönelik eleştirileri?

Siyasi iktidarın İstinaf Mahkemeleri’nin bu güne kadar kurulmaması  konusundaki mazereti uygun değil. Adalet Bakanı’na göre, Yargıtay bu güne kadar İstinaf Mahkemelerine karşı durmuştur; ancak Yargıtay 1. Başkanı Hasan Gerçeker’in açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla bu günkü Yargıtay, İstinaf Mahkemelerine karşı değildir. Her ne kadar Yargıtay 1. Başkanlıkları, son Başkanlık olan  Hasan Gerçeker’in başkanlığı’na kadar geçen süre içinde bu mahkemelere karşı olduklarını açıklamış olsalar dahi, Yargıtay artık bu görüşünü değiştirmiş bulunmaktadır. Kaldı ki, İstinaf Mahkemeleri’nin kuruluşuna dair yasa 2005 yılında ve o zamanki Yargıtay görüşlerine rağmen çıkarılmış idi. Yani bu mahkemeler konusunda siyasi iktidar, o zamanda da pek de Yargıtay’ın görüşlerini kale almamıştır.

Anlaşılan odur ki, siyasi iktidarın bu güne kadar alt yapı sorunlarını çözmemesinin nedeni kendi görüşlerine uygun yargı kadrosunu kurabilmek için oyalamaya girişmesidir.

Yol haritası

Yol haritası ne olmalı bu aşamadan sonra?

Bundan böyle yapılması gereken açıktır. Bunlardan birincisi bu günkü yargıç ve savcı açığının derhal kapatılması ile İstinaf Mahkemelerinin kurulması için gereken yargıç ve savcının mesleğe alınmasıdır. Bunun için de toplam on bin civarında yargıç ve savcının mesleğe intibakının sağlanması gerekmektedir.

İkinci husus da bu gün görevde bulunan yargıç ve savcılar ile  mesleğe alınması gereken yargıç ve savcıların mesleki yeterlilikleridir. Bunun için de yargıç ve savcıların meslek içi eğitimlerini sağlamakla görevli Adalet Akademisi’nin, Adalet Bakanlığı’ndan ayrılmasıyla  özerk bir yapı olmasının gerçekleşmesi ve bu kurumun da eksik olan alt yapı sorunlarının giderilmesi gerekmektedir.  Diğer yandan  yargıç ve savcıların özellikle AİHM’nin kararlarını içselleştirmesi ve iç hukuku bu kararlar çerçevesinde yorumlama refleksine kavuşturulması için gereken eğitimin verilmesi şart olmaktadır.

Bilinmelidir ki, bu anlattıklarım adil yargılanma hakkının sonuna kadar gerçekleştirilmesi için elzemdir. Hukuk devleti idealine başka türlü ulaşılmasının imkanı bulunuyor.

İçki düzenlemesi mi 4. Murat yasakları mı?

Yine son dönemin çok tartışılan bir başka konusu içki yasakları. Başbakan Erdoğan yaşam tarzının güvence altında olduğunu ısrarla vurguladı. Öyle hissediyor musunuz?

Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu’nun ((TAPDK) yeni düzenlemesinin Anayasal bir gereklilik mi yoksa Dördüncü Murat uygulamalarına dönüş mü olduğu konusu önemli. (Bu arada belirtelim ki, tütünün zararları konusunda kesin bir görüş birliği olduğundan yönetmeliğe sigarayla ilgili her hangi bir eleştiri getirilmiyor.)

Anayasa’nın 58/2. maddesine göre Devletin görevlerinden birinin de gençleri alkol ve diğer olumsuz nesnelerden  korumaktır. Devletin bu görevinin yaşamsallığı tartışılmazdır. Ancak bu görev ne şekilde yerine getirilecektir? Nasıl ki, trafik kazalarını önlemenin çaresi kişilerin araçlarıyla trafiğe çıkmasını yasaklamak, hırsızlığı önlemek için mülkiyet hakkını ortadan kaldırmak olmayacaksa, gençlerin alkolden korunması için içkinin yasaklanması da mümkün olmayacaktır. Aksi takdirde Anayasanın 20. maddesinde yer alan kişi hak ve hürriyetleri içinde bulunan “özel hayata saygı gösterilmesi” ilkesi zedelenmiş olur.

Bu tablo içinde yapılması gereken nedir?

Konuya ilişkin olarak öyle bir mevzuat düzenlemesine gidilmelidir ki, yukarıda belirtilen iki anayasal görev ve sorumluluğun yerine getirilmesi sırasında ahenk kurulabilsin. Diğer bir deyişle bu iki kavram yarışırken biri diğerini fiilen de olsa ortadan kaldırmasın.

Yönetmelik son derecede detaylı olarak tanzim edilmiştir. Ancak asıl sorun yönetmelikle verilen yetkilerin keyfiliğe açık olarak kaleme alınmış olmasıdır.

Bana göre bu yetkiler dini referans al(ma)mış bir siyasi iktidar tarafından doğru olarak kullanılabilir. Ancak dini referans almış bir iktidar ve bu iktidarın uygulayıcıları elinde aynı yetkiler, Dördüncü Murat zamanını anımsatan bir ortamın hazırlanmasına da yol açabilir.

İçki içmek, İslam dini açısından kesin günahtır. Bu tartışmasız bir gerçektir. O zaman uygulayıcı (ki bunun mercii o yerin mülki idaresidir)  yönetmelikteki hükümleri uygularken iki argümanı da birlikte kullanacaktır. Bu iki argüman kaynağını hem dinden hem de Anayasanın 58. maddesinden alacağından, özel yaşamın fiilen tehdit altında bulunacağı aşikardır. Bu nedenle “aynı yetkiler Batı ülkelerinde de var, niye endişe ediyorsunuz” yolundaki açıklamaların korkuları gideremeyeceği ortadadır.

– Peki yasağın uygulaması konusunda yönetmelik hukuken nasıl bir çerçeve çiziyor? Her kesimce farklı ve keyfi uygulamaya yol açar mı? Çok tartışılan bu yasağın net çerçevesi hukukçu gözüyle nedir?

Yönetmeliğin bütünü göz önüne alındığında, istendiğinde içki reklamlarının ve reklamcılarının ve hizmet götürücülerinin fonksiyonlarının tamamen ortadan kaldırılabilme tehlikesinin bulunduğunu söyleyebilirim. Bana göre İslami bir uygulama ile yönetmelik,  “bulabilirsen git evinde iç” sonucuna yol açabilir. Örneğin catering şirketleri artık kokteyllere içki servisi yapamayabilir. Devlet Karayolları üzerinde bulunan (hangi mesafe olduğu belli olmaksızın) konaklama yerleri hariç olmak üzere içki satışı yapılamayacaktır. Dernek ve Birlik lokallerinde bir duble rakıyı o yerin mülki amirinin izni olmaksızın içemeyeceksiniz.

Yönetmelik benzer ve fazlaca yasaklamayı içermektedir. Bana göre Yönetmeliğin bir çok maddesi hukuka aykırı bulunmaktadır. İlgililerin açacağı idari davalarla bu düzenlemenin hukuka uygun hale getirilmesi olanağının  bulunduğu düşüncesini de taşıyorum.

Dileğimiz o dur ki, getirilen eleştiriler doğrultusunda Yönetmeliğin bazı hükümleri değiştirilerek hukuka uygun bir hale getirilsin. Hem toplum korunsun hem de özel hayat…

Röportaj: Işıl Sarıyüce – Yeşil Gazete

Kategori: Röportaj

Röportaj

Yasemin Göksu: “Asıl önceliğimiz silikozis hastası kot kumlama işçileri”

Birileri modaya uyabilsin diye onlar ölüyor. İlişki bu kadar doğrudan, bu kadar net. Silikozis hastası kot kumlama işçileri, yapılan 2010 yıl sonu anketinde Yeşil Gazete okurları tarafından “Türkiye’de yılın kişisi” seçildiler, hemen ardında da Meclis’te hayatlarını ilgilendiren önemli bir düzenleme yapıldı. Ama komisyondan geçen bu düzenleme şu an için işçilerin beklentilerinin tamamını karşılamıyor. Mücadeleleri şüphesiz ses getirdi, kazanımları yenileri için mücadele gücü verdi. Yeşiller Partisi’nin kurucularından biri olan, sanatçı Yasemin Göksu da bu mücadelenin en başından beri onların yakınında olup omuz verenlerden… Göksu’ya hastalığı, işçilerin yaşam koşullarını ve taleplerini sorduk. İşte kazanımların heyecanını ve umutlarını yansıttığı röportaj…

Yeşil Gazete’nin düzenlediği “yılın şeyleri” anketinde “silikozis hastası kot kumlama işçileri” “Türkiye’de yılın insanı” seçildi. Sizce neden? Okurların bu seçimi size ne hissettirdi?

Okurların % 28’le bile olsa, yine de bir kısım insan bu korkunç olayın farkında demektir, bu iyi bir şey. Geneli tepkisiz ve belleksiz olan bir toplum için yine de iyi bir farkındalıktır diye düşünüyorum ve umutlanıyorum elbette. Benim taammüden cinayet dediğim bu olay, aslında 2004 yılında ortaya çıktığından bu yana çok can aldı. Silikozis hastası kot kumlama işçileri ile dayanışma komitesi sayesinde kitlelere duyurulunca, insanların yüreğini paralayan dramatik hikâyeler de ortaya döküldü. Olayın boyutları öylesine büyük, arkasındaki gerçek öylesine yakıcı ki, doğal olarak öğrenen herkes tarafından büyük bir infialle karşılandı. Tabii sebebinin, yalnızca insan eliyle kurgulanmış bir moda üzerinden, milyarlarca dolar rant elde etmek olması, direk vicdanları sızlatıp isyan duygularının harekete geçirmesine sebep oldu.


“Kot kumlama atölyeleri kapatılmalı”

Kot kumlama işçileri ne istiyor?

Kot kumlama işçileri tek bir şey istemiyor. 3 yıla yakın bir zamandır, isteklerimiz konusunda adım adım ilerleyerek, net taleplerle doğru adreslere gitmeye çalışarak, çok dikkatli bir mücadele yürüttük.

En başta yapmamız gereken şey, bu faciayı geniş kitlelere duyurmaktı. Amacımız hem sahiplenilmeyi sağlamak, hem de kot kumlamada çalışmış ama silikoz hastası olduğunu bilmeyen, bilse de ne yapacağını bilmeyen insanlara sesimizi duyurmak. Meslek hastalıkları hastanelerine başvurarak sağlık taramasından geçmelerini sağlamak.

Hükümetten taleplerimiz ise şunlar:

1-   Kot kumlama atölyelerinin tespit edilip derhal kapatılması, bu yöntemle kot ağartma işleminin yasaklanması.

2-  Çalışma Bakanlığının İLO-WHO iş sağlığı ortak komitesi kararları ile uyumlu olarak hazırladığı, “ULUSAL PNÖMOKONYOZ ÖNLEME EYLEM PLANI”nın uygulanması.

3-Çalışma Bakanlığı, Sendikalar ve meslek odaları temsilcileriyle ortak bir komisyon oluşturularak, işçilerin zararlarının tespit edilmesi ve karşılanması.

4- İşçilerin hastalanmasına yol açan şirketler ve ihmali bulunan kurumların, işçilere tazminat ödemesinin sağlanması.

5- Kot kumlama işinde çalışmış tüm işçilerin, sigortalı olup olmadığına bakılmaksızın, hastanelerde ücretsiz bakımlarının ve tedavilerinin sağlanması.

6- İşçilerin Silikozis hastalığına yakalanmasında ihmali ve sorumluluğu bulunan yetkililerin yargılanarak cezalandırılması.

7-Adalet Bakanlığı’nın, hasta ve ölen içilerinin yakınları için ” adli müzaheret kararı” çıkarması.

” Adli müzaheret kararı” nedir?

Hasta işçiler ve ölenlerin yakınları çok yoksul ve ihtiyaç sahibi oldukları için, açmaları gereken davaların harçlarını ödeyecek durumda değillerdi. Bu harçlardan muaf olmaları için Adalet Bakanlığı tarafından yapılması gereken düzenlemenin adı bu.


“Mücadele üç yıldır sürüyor”

Sağlık hakları için yapılan bu direniş ne zamandır sürüyor? Kazanımlar yeterli mi? Hedef ne?

3 yıldır sürüyor. Bugüne dek kazanımlarımız oldu tabii ama yeterli değil. Sağlık Bakanlığı kot kumlama işini yasakladı. Hastalığın tedavisi olmamasına karşın, yine de hastalarımız zaman zaman silikozise bağlı tüberküloz vb hastalıklar yaşıyorlar. Hem silikozis teşhisinde hem de zaman zaman atak yapan ilgili hastalıklar sırasında hastalara ücretsiz tedavi olanağı sağladı.

Sıradaki talebimiz kayıt dışı çalıştırılmış işçilerin sigortalı olup olmadıklarına bakılmaksızın tamamına Maluliyet Geliri bağlanması. Hükümetin ilgili bakanlıkları ile görüşmelerimizi iki yıldır aralıksız sürdürdük. Çalışma Bakanlığı ve hükümet nezdinde yürüttüğümüz temaslar sonunda, şu anda görüşülmekte olan torba yasa tasarısına, silikozis hastası kot işçileri ile ilgili bir düzenleme kondu. Bu çok önemliydi. Ama silikoz hastası işçilerin, özürlüler ve yoksul vatandaşlar için hazırlanan bir sosyal yardım tasarısından yararlandırmak istemelerine karşı çıktık. Zira bu ödenek, maluliyetleri oranında, %40’ın üzerine 100 TL, %60’ın üzerine 200 TL, %80 in üzerine 300 TL ödenmesini vadediyordu. Ve hastanın ölümü halinde aileye verilmeden kesiliyordu. Oysa işçi arkadaşlar haklı olarak, ölümleri halinde yoksul ve desteksiz olan ailelerine bir maaş kalsın istiyorlar. Umarım hükümet ve muhalefet partileri üzerinde yarattığımız farkındalık, bizi, bu doğru girişimin yanlış sonucundan döndürür.

Ama dün, yani 6 Ocak 2011 itibariyle komisyondan geçen karara bakarak, durumun tam anlaşılamadığını düşündüğümü söyleyebilirim. 5510 ile özürlüler yasasının karışımı bir tasarı düzenlenmiş. Evet bir malulen emeklilik hakkı var görünüyor ama %40 iş göremezlik oranının altına hiç bir hak tanınmamış. Oysa bizim hasta arkadaşlarımızın hemen hepsi bu oranın altında. Oksijen makinesine bağlı ayağa kalkamayan insanlar %26-28 oranında mağdurlar. %40 ve üstü demek zaten umutsuz bir durum demek. Yani çok üzülerek şunu söyleyebilirim, Bu oranın üzerine çıkmış hastaların bu gelirden uzun süre yararlanma şansı bile yok. Ve 3 aylık bir süre koyarak, bu sürede durumunu bildiren işçiler yararlanabilir diyorlar. Oysa Silikozis, zaman içinde kendisini gösteren bir hastalık. İş bitti, yarın da hastalık ortaya çıkar diye birşey yok. Ayrıca bazı yerlerde de halen sürüyor.

Devletin tedavi masraflarını karşılaması çözüm mü?

Tek başına çözüm değil ama ciddi bir destek. Esas olan kesinlikle önlenmesi.

Bir kot kumlama işçisi için silikozis adlı akciğer hastalığı kader midir? Çözüm ne? Hastalık ölümcül mü? Ya da sonun bu olması kaçınılmaz mı?

Bir işçi eğer kot kumlama işinde çalıştı ya da çalışıyor ise hastalanması kaçınılmazdır. Çünkü silika tozu ile yapılan kot ağartma işi, her şekilde risklidir. Tek çözüm bu yöntemin kesinlikle kullanılmamasıdır. Silikozis tedavisi olmayan ölümcül ama önlenebilir bir hastalıktır.


“46 arkadaşımızı kaybettik”

Kaç işçi hasta? Ne kadarı tehlikede, can kaybı kaç kişi?

Kot kumlama işinde çalışan işçi sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte, tahmin edilen 10.000’in üzerinde olduğudur. Şu ana kadar hastaneye başvuran her iki işçiden birine Silikozis tanısı konulduğu için, hasta işçi sayısını da 5.000 civarı diye tahmin ediyoruz. Ama muhalefet partilerinin hazırladıkları soru önergelerine hükümetin verdiği yanıt, 1388 işçi silikoz hastası olarak gözüküyor.

Elbette önemli sayıda göçmen işçi de çalışmış. Ama bir ikisi dışında ulaşabildiğimiz kimse olmadı ne yazık ki. Bugüne dek 46 arkadaşımızı kaybettik.

Dünyada kot kumlama işçilerinin durumu nedir? Kot kumlama dünyanın daha çok hangi bölgelerinde yoğunlaşıyor?

Bu yöntemle yapılan kot kumlama işi 1950’de Amerika’da yasaklanmış. Ama bilinen bütün büyük kot üreticileri, işlerini taşeron şirketler vasıtası ile, merdiven altı tabir edilen atölyeler üzerinden yürütmüşler. Komitemizin sağladığı toplumsal farkındalık sebebiyle son bir iki senedir, Mısır, Bengladeş, Endonezya gibi ülkelere taşıdılar bu atölyeleri.

Geçtiğimiz ay, uluslararası bir STK olan CCC’in (Clean Clothes Campain) Bandırma’da düzenlediği bir çalıştaya katıldım. Dünyanın pek çok yerinden tekstil işçileri gelmişlerdi. Biz orada komiteden birkaç kişi olarak bir workshop yaptık. Ayrıca Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlilerinden Ethem Özgüven, Petra Holzer ve Selçuk Erzurumlu’nun hazırladıkları “Toz” belgeselini gösterdik.

Orada konuştuğumuz işçiler içinden Çin’den gelen bir sendika yöneticisi, daha sonra bize gönderdiği bir mektupta, Çin’de bu işin çok yaygın yapıldığını yazdı. Daha önce farkında değilmiş ama bizim belgeselimizi seyrettikten sonra, orada derin bir araştırma yaptığını ve karşısına çıkan gerçekten ürktüğünü anlatmış. Seneye Çin’e giderek bu işi orada anlatacağız.

Yalnız komitemiz adına onurla şunu söyleyebilirim ki, biz bir avuç insan, şüphesiz dünyada da bir farkındalık yarattık. 2010 senesinde inanılmaz bir şey oldu. En büyük jean devlerinden Levis, H&M, C&A kendi sitelerinde, kot kumlama işini bıraktıklarını ilan ettiler. Çeşitli yerlerden bununla ilgili tebrikler aldık.


“Sesimiz nefesiniz”

Neden işçilerle dayanışma içindesiniz?

Yukarıda anlattığım birçok şey, neden bu işçilerle dayanışma içinde olduğumu açıklıyordur sanırım. Ben bu komiteye Yeşiller Partisi’ni temsilen girdim. Bugüne dek bu temsiliyeti başarı ile yürüttüğümü düşünüyorum. Ama artık o hasta arkadaşlarımızla da, komitedeki arkadaşlarımızla da bir aile gibi olduk. Eşlerini, çocuklarını, sorunlarını yakından tanıyoruz. Benimle birlikte çeşitli meslek ve sanat dallarından arkadaşlarım da bu dayanışmaya katıldılar.

Çok ayrı meslek ve iş alanlarından ve ayrıca çok farklı politik yapılardan gelmemize rağmen, asıl önceliğimiz hep ve daima silikozis hastası kot kumlama işçileri oldu. Düzenlediğimiz eylemlerin, bizler de dahil, eyleme destek veren hiçbir parti, sendika, STK, dernek, kurum vb. yapılar için politik bir şov alanı olmasına izin vermedik. Bu anlamda çok istikrarlı bir strateji yürüttük.

İki yıl önce, hasta işçilerin sağlık ve hukuk giderlerini karşılamak için “Sesimiz nefesiniz” isimli büyük bir etkinlik düzenledik. Bu ay, yani Ocak ayının 25’inde bu etkinliğin ikincisini düzenliyoruz. Pek çok müzisyen, oyuncu, gazeteci, yazar vb. mesleklerden dostlarımızın katılımı ile yine iyi bir sonuç elde edeceğimizi düşünüyorum.

Geçen yıl bir proje sebebiyle tanıştığım ve aynı sahneyi paylaşmaktan çok mutlu olduğum, İspanyol dans sanatçısı Cristiane Azem bile, bu geceye katkı sunmak üzere İstanbul’a gelecek. Bu az bir şey değil.

Röportaj: Işıl Sarıyüce – Yeşil Gazete

Kategori: Röportaj

Röportaj

Fazıl Say: “İstanbul kültür başkentinden aklımda kalan faaliyet yok.”

Sadece Türkiye’nin önde gelen sanatçılarından ve dünyanın en iyi piyano virtüözlerinden biri olmakla kalmayan, aynı zamanda AKP’nin en sıkı muhaliflerinden de biri olan besteci-piyanist Fazıl Say her söylediği ile olay yaratmaya devam ediyor. Fazıl Say, değişen yaşam koşullarıyla, muhafazakarlaşmayla ilgili endişelerini dile getirdi sık sık. Sözleri çok konuşuldu, çok tartışıldı. Sadece sevenleri değil  “bıraksın ülkeyi gitsin” diyenler tarafından da hep dikkate alındı.

2010 Avrupa Kültür Başkenti geride kalırken biz de kültür-sanat hayatının dünyaca tanınmış bir ismi olarak, Fazıl Say’a mikrofon uzattık. “2010 Avrupa Kültür Başkenti Projesi İstanbul’a ne bıraktı” diye sorduk. Bir dokunduk bin ah işittik. Say, İstanbul için bestelediği senfoniyi proje kapsamında İstanbul’da çalamadı. Ayrıca ona göre 2010’dan geriye İstanbul’a pek de bir şey kalmadı.

2010’dan geriye kalanlar ya da kalamayanlar


Avrupa Kültür Başkenti olduğu 2010 yılı İstanbul için sizce nasıl geçti? Kültür başkenti olmak kentin kültür- sanat hayatına yansıdı mı, İstanbul bu fırsatı nasıl kullandı?

Bence 2010 tüm İstanbulluların İstanbul Kültür Başkenti değildi. Biraz fazla hükümet yanlısıydı. Yapılanları ve yapılmayanları, kabul edilmeyen başvuruları görünce bunu anladık. Bakın İstanbul hepimizin İstanbul’udur. AKP’ye oy vereni de, CHP’ye ve MHP’ye oy vereni de İstanbulludur; İstanbul sevgisi taşır. Bu üzücü bir durum oldu…

Proje seçiminin ve bütçe kullanımının şeffaf ve demokratik yönetildiğini düşünüyor musunuz?

Bu kadar bütçe nereye harcandı diye soruluyor….  Hangi projelere? Hangi sanatçılara? Hangi masraflarla?  Ne kadar? Detayda ne kadar? Kime ne ücreti verildi? Niye verildi? Tüm bunlar soruluyor, sorgulanıyor. Ben de merak ederim. Çünkü bunlar haklı sorulardır…

Açılış konseri ve U2 konseri en çok ses getiren iki faaliyetti. Bu seçimler sizce doğru muydu, sonucu ne oldu?

Bilmem. U2 konseri sorunlu geçmiş. Bildiğimiz, adı geçen bütçenin %1’i tutar bu iki faaliyet. Bütçenin diğer %99’u neydi ve nerede, işte herkes asıl onu merak etmekte…


Bir senfoni hayatınızı değiştirebilir


İstanbul’a Avrupa Kültür Başkenti’nden geriye ne kaldı?

Sizce?  Toplumun kültür ile buluşması bu bütçeyle çok ama çok daha iyi yapılabilirdi. Ben gerçekten aklımda kalan bir faaliyet hatırlamıyorum.  Bu faaliyetlerin  – ne olduğunu bile bilmediğimiz faaliyetlerin-  reklamlarını hatırlıyoruz sadece. Onu da birkaç güne unuturuz zaten… Kültür-sanat olsa hayatımız boyunca damgasını vuran işler olabilirdi. Sanat öyle bir şeydir; bir resim veya bir senfoni, o etkileşim, o haz, o büyü, hayatınızı değiştirebilir…  Akılda kalması gereken konserlerdi, sergilerdi, kitaplardı, filmlerdi. Bunlar akılda kalmadı. Akılda kalan bir takım bütçe tartışmaları ve siyasi tutumlar oldu… Ne yazık ki…

Bu süreçte iyi niyetin kazanmadığı yönünde yorumlarınız var. Bunu biraz açabilir misiniz? Bu ne demek ve iyi niyet neden kazanamadı?

İyi niyet kazanmadı. Yapılanlar var ama reddedilenler – yapılmayanlar var. Ve oraya dikkat edin, genellikle muhalif isimler reddedildi hep. Yazık…

Say İstanbul Senfonisini çalamadı

Siz İstanbul Senfonisi’ni İstanbul 2010 kapsamında seslendiremediniz? İstanbul üzerine, üstelik 2010’da yazılmış bir senfoninin kültür başkenti kapsamında seslendirilmemesi ilginç değil mi? Bunu neye bağlıyorsunuz?

İstanbul Senfonisi skandal bir konudur. Bakın, İSTANBUL SENFONİSİ Konzerthaus Dortmund’un ve WDR’nin (West Deutsche Rundfunk Radyosu) besteci Fazıl Say’a ortak siparişi üzerine oluşmuştur.

Avrupa’da çıkan eleştiriler bu eserin bir 21. Yüzyıl başyapıtı olduğu, yüzyıllara binyıllara kalacağı yönündeydi. Yani, doğrusu şu ki, sipariş ücretini Almanlar vermişti zaten. Biz İstanbul 2010’dan bir beste siparişi talep etmedik. Buraya bir parantez ekleyelim. Bu bile aslında ayıptır.

Fazıl Say’ın besteleyeceği bir İstanbul Senfonisi’nin siparişini Türklerin vermesi gerekmez miydi?

Yani anlamadığım şey şu, bu konser aslında normal bir Borusan Orkestrası konseri. Lütfi Kırdar Kongre Merkezi kiralanıyor, Fazıl Say normal bir klasik müzik konseri bütçesi ile ve dünyanın her yerinde aldığı fiyat ile o konserin solisti oluyor. Ve ardından Gürer Aykal İstanbul Senfonisi’ni Borusan Orkestrası ile İstanbul’da ilk kez yorumluyor. Orkestramız 100 kişilik. Bu pahalı mı?

İnanılmaz ayıp ettiler… Şunu da eklemek isterim, yani biletten elde edilen gelir ile neredeyse bütün konserin masrafı bile çıkartıldı. Orkestranın, şefin ve solistin masrafı. Çok ayıp ettiler. Yanlış ve yanlı davrandılar…

Son olarak geçtiğimiz hafta sonu yapılan Fazıl Say Festivali’ni değerlendirir misiniz? Yoğun bir ilgi olduğu ve İstanbul Senfonisi’nin güzel yorumlandığı söyleniyor. Sizin izlenimleriniz nelerdir?

Bence müthişti.

Fazıl Say geçen hafta sonu İstanbul Senfonisi'nin İstanbul'daki ilk seslendirilişinde BİFO ile

Röportaj: Işıl Sarıyüce (Yeşil Gazete)

Kategori: Röportaj

Röportaj

Nilüfer Uğur Dalay: “Füze kalkanı nükleer hedef”

Arkada bıraktığımız haftada Türkiye’nin gündemine füze kalkanı damgasını vurdu. Lizbon’da bir yandan NATO Zirvesi’nde kapalı kapılar ardında bu sistem masaya yatırıldı, bir yandan da alternatif zirvede düzenlenen konferanslarla “NATO’ya karşı barış için ne yapmalı?” sorusuna cevap arandı. Türkiye’ye yansıyan daha çok kapalı kapılar ardında konuşulanlar ve Türkiye’nin pozisyonuydu ama Yeşil Gazete olarak biz “kalkana da savaşa da hayır” diyenlere ışık tutmak istedik. Uzun yıllardır savaş karşıtı hareketin içinde olan bir isme, Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu’ndan Nilüfer Uğur Dalay’a sorularımızı yönelttik.

NATO, “silah, korku, tehdit, baskı ve saldırı demek” diyen Dalay barışın romantik bir ütopya olmadığına vurgu yapıyor.

Füze savunma sistemi  konusunda nasıl adlandırılacağı ile başlayan bir tartışma, bir anlamda kafa karışıklığı var? Nedir bu sistem? Kalkan mıdır?

NATO, 1999 Washington Zirve’sinden sonra “Terörizme karşı savaş” tehdit algısını yeni bir konsept olarak belirledi. 2006 Riga Zirvesi’nde ise “enerji hatlarının güvenliği” kavramı ve bölge dışında etkinlik gösterme kararını ortaya koydu. Lizbon Zirvesi’ni, işte bunların meşrulaştığı yeni güvenlik ve stratejik konsept ile savunma sisteminin bir parçası olarak görmek gerekir. Bu sistem ve zirve ayrıca NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin bir mihenk taşı olarak da görülebilir.  Savaş terminolojisinde her savunma sisteminin aynı zamanda bir saldırı sistemi de olduğunu düşünecek olursak “Füze Savunma Sistemi” olarak anılanı aynı zamanda “Nükleer Hedef Olma Sistemi” olarak da okuyabiliriz.

Türkiye’nin Lizbon’da izlediği politikayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye, üye olmaya çabaladığı süreçte (1950 Yılında İncirlik Üssü’nün ABD tarafından kurulmasına izin verilmesi ve Kore Savaşı’na katılması) ve olduğu 1952 yılından bu yana hiç bir zaman NATO’ya karşı bir ülke olmamıştır. Dolayısı ile son süreçte de “sadık bir NATO müttefiki” ve yeni dünya tasarımında yer almak isteyen bir ülke gibi davranmıştır.

Füze savunma  sistemin Türkiye’ye yerleştirilmesi ne anlama gelir? Etkileri ne olur? Türkiye’nin savunması güçlenir mi yoksa hedef haline mi getirir?

Askeri kural şudur: Düşmana en yakın yerde konuşlanan ve silahlanan, düşmana en yakın hedef olur. Türkiye bu kararla bir hedef ülke durumuna girer ve hem ulusal füze sistemi için, hem de NATO sistemine entegrasyon için bütçe ayırmak zorunda kalır. Yalnızca entegrasyon maliyetinin NATO için, 10 yılda 200 milyon  Euro olduğunu düşünürsek, Türkiye’nin payına, henüz netleşmese bile, ne denli büyük bir yük düşeceğini tahmin edebiliriz.

NATO kuruluşundan bu yana Amerikan çıkarlarını savunmakla eleştiriliyor. Başbakan Erdoğan’ın “komuta NATO’da olmalı” sözleri bu bağlamda ne anlama geliyor?

NATO kurulduğu günden bu yana, yalnızca Sosyalist Blok’a karşı  Batı merkezli ittifak olmamış, dünya ekonomisinin egemenlik utkusunun ve ilişkilerinin, Avrupa’yı ABD’ye  bağlayarak koruyan, buna hizmet eden askeri ve siyasi bir platform olmuştur. Bu ana felsefe çerçevesinde şekillenmiş kendi kuralları ve organizasyon şeması vardır.  NATO’da düğmeye basma işi, üye ülkelerin tamamı tarafından onaylanan kurallar çerçevesinde Brüksel’deki Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Karargahı (SHAPE) yetkisindedir. Bunu elbetteki Başbakan Erdoğan çok iyi bilmekte ama “ulusal kamuoyu iyi bilmediği için” seçim öncesi “bir bilgilendireyim” diye düşünmüş olmalı.


“ Milyon dolarlık bütçeler kimin için?”


Savunma sistemi  yerleştirme konusu İran’ın adının “tehdit” olarak geçip geçmemesine indirgendi, bu çerçevede tartışıldı. Türkiye’nin savını benimsetmesi anlamında bir kazanım elde ettiğini söylemek mümkün mü?

O halde tehdit kim? Bu milyon Euro’luk bütçeler kimin için? “Komşularla sıfır sorun”, “İran ile sıfır sorun” politikaları uygulandığı söylenirken, yeni Kırmızı Kitap’a göre komşulara yönelik tehdit algıları değişmişken, komşuları tehdit olarak algılamıyorsanız, o zaman füze savunma sisteminin gereği olan radarlarla kalkanların ülkenizin topraklarına konuşlanmasına niye izin veriyorsunuz? Niçin böyle bir anlaşma metnine taraf oluyorsunuz?  NATO Washington Ortaklık Anlaşması’nın 5. Maddesi “güvenliğin bölünmezliğini” ve NATO müttefikliğinin gereklerini açıklamıyor mu?  Türkiye’de uzunca bir süredir, iç politikaya ve dış politikaya yönelik söylemler, sözün söylendiği yer, zaman ve zemine göre değişir oldu.

Irak Savaşı’nın yaşandığı bu coğrafyada İran konusunun gidişatını nasıl değerlendiriyorsunuz?  İran gerçekten tehdit mi?

Sermaye birikimi, teknoloji bilgisi, bunların askeri gelişmeler için kullanılması ve buna uygun siyasi iktidarların oluşması nasıl savaşa kaynaklık eden tehdit ve risklerse İran da bu kadar, tehdittir. Ama dünyadaki bu nitelikteki diğer ülkelerden daha fazla tehdit değildir. Burada önemli olan, sorunların silahlarla değil, diyalogla aşılması yönteminin benimsenmesidir. Sorunlarınızı askeri yöntemlerle çözme felsefesi tüm ülkeleri, tüm dünyayı büyük bir tehdit yumağı haline getirdi. Bugün dünyada 165 noktada silahlı çatışmalar sürmekte ve bugüne kadar gördüğümüz kadarıyla, çözülmüş herhangi bir sorun da yok.


“Yeni yüzyılın NATO’su biçimlendiriliyor”


Füze savunma sisteminin NATO’nun yeni stratejik konseptinin ana unsurlarından olduğu söyleniyor. Bu ne demek? Nedir yeni konsept?

Yukarıda da ana hatlarını söylediğim gibi, yeni konsept, yeni yüzyılın NATO’sunu biçimledirmekte. Bunun altında da elbette yeni yüzyılın tasarlanması var ki, hiç bir yeni tasarım büyük altüst oluşlar olmaksızın gerçekleşmez. Çin’in önlenemez yükselişi karşısında dünya ekonomisinin merkezi artık Batı’dan doğuya kayıyor ve çok kutuplu bir dünyaya doğru yol alınıyor. Yeni NATO konsepti, Batı merkezli ittifakın, içine Rusya’yı da alarak genişletilmiş bir Amerika-Avrupa-Avrasya ekseni oluşturulmasıdır.

Savaş karşıtları yeni konsepte karşı ne yapıyor? Ne yapmalı? Nasıl bir eylem planı?

Savaş karşıtları bu uzun soluklu eylem gündeminde elbette “savaşa karşı barış” kültürünü kurma mücadelelerinden vazgeçmemişlerdir. Barış kültürü sorunların olmadığı “romantik bir ütopya” değildir. Sorunların diyalogla çözümlenmesinin gereğine inanan bir kültürdür.

Tam da dünyanın NATO’yu, güvenliği, füzeleri konuştuğu günlerde Kuzey Kore Güney Kore’yi vurdu. Kuzey Kore “tehdit” algılanan ülkelerden biri. Bu saldırıyı, zamanlamasını ve etkilerini değerlendirir misiniz?

Batı ittifakının askeri ve siyasi olarak doğuya kaydırılma nedenlerinden biri de elbette ki tehdit ve risk unsuru olan merkezlerdir. Her nükleer silah sahibi ülke gibi Kuzey Kore de bir tehdit ve tehlike noktasıdır. Dünya, nükleer silahlardan arındırılmadığı sürece bu tehditler ve riskler devam edecektir.


“NATO’yu izlemeye devam ediyoruz”


Lizbon’da bir de alternatif zirve yapıldı. O nasıl geçti?

NATO’nun yeni konseptine karşı savaş karşıtlarının neler yapabileceğinin tartışıldığı forum, seminer ve atölyeler ile geçti. Canlı ve kararlı bir katılım vardı ve Portekiz Komunist Partisi’nin de katılımıyla 10.000’den fazla kişinin katıldığı bir karşı yürüyüş ile sonlandı. NATO’yu izlemeye devam ediyoruz!

Savaş karşıtları olarak NATO’ya neden karşısınız? NATO’nun lağvedilmesi neden daha barışçıl bir dünya demek?

Çünkü NATO, silah demektir. Korku, tehdit, baskı ve saldırı demektir. NATO yeni konseptle yaratılan yeni “hayali tehditler” demektir. NATO, sürekli savaş korkusu altında yaşamak demektir. “Bende silah var” demek karşısındakine de ya “bana boyun eğ”, ya da “bana karşıysan silahlan, kendini savun” demektir. Her iki durum da insan onurunu zedeleyen yaklaşım biçimidir. Oysa barış kültürü “gel, konuşalım ve beraberce sorunlarımızı çözelim” demektir. Diğer bir deyişle “eşitler arasındaki bir ilişkiyi” tarif eder.

NATO’nun söylemi güvenlik, karşıtlarınınki ise barış. Nasıl ulaşılır daha barışçı bir dünyaya?

Önce barışa inanarak. İnsana inanarak, güvenerek. Başkalarının incinebileceğini düşünerek, büyüyerek. İnsanın, toplumların kendini gerçekleştirme haklarının olduğuna inanarak.

Röportaj: Işıl Sarıyüce (Yeşil Gazete)

Kategori: Röportaj

Röportaj

Beril Sözmen: “Hayvanları rahat bırakmak en büyük kazanım”

Bir kurban bayramı daha geride kaldı… Arkasında bıraktığı görüntüler malum. Bu görüntüler hayvanseverlere, vejetaryenlere neler hissettiriyor? Onların durduğu yerden bayram nasıl görünüyor, Yeşiller Partisi Hayvan Hakları Çalışma Grubu üyelerinden Beril Sözmen’e sorduk. Bu günlerde o görüntüleri görmemek için basından uzak durduğunu söyleyen Sözmen’e göre aslında hayvanları rahat bıraksak yeter…

– Bir hayvansever olarak kurban kesimi görüntüleri size ne hissettiriyor?

Görüntüleri görmüyorum çünkü bugünlerde evden çıkmıyorum, gazete ya da televizyona bakmıyorum. Dayanabildiğim görüntüler değil bunlar. Ama bunun nedeni “hayvanseverlik” değil. Hayvanların, insanların kullanımına sunulmuş mal olarak görülmesine itirazım, onları sevmemden değil; hissedebilen, acı çekebilen, dilekleri, ümitleri, beğenileri, arzuları ve korkuları olan canlılar olarak onlara saygı duymamdan kaynaklanıyor. Karşımızdaki hayvan, kendinin ve karşısındakinin farkında olan, çıkarları ve istekleri olan, acı çekebilen ve türünün gerektirdiklerine göre yaşamak isteyen bir yaratık. Buna saygı göstermeyi, gereksinimlerini karşılamayı ya da en azından ona saldırmaktan geri durmamızı gerektiren nedenler söz konusu olduğunda, bu yaratığın insan ya da insan-dışı bir hayvan olması ilgisiz bir faktör.

– Bu görüntülerin çocuklar üzerinde ne gibi etkileri var?

Görüntülerin çocuklar üzerindeki etkileri ile ilgili bir araştırmadan haberdar değilim; izlenimlerim sadece kendi deneyimlerim ve bana anlatılanlara sınırlı. Burada da yelpaze epey geniş. Benim için bu günler çocukluğumun en kahredici günlerindendi çünkü sadece hayvanların öldürülmesine, üstelik böyle bir çerçeve içinde öldürülmesine üzülmekle kalmazdım. Ek olarak, insanların ne kadar acımasız ve vahşi yaratıklar olduğu ile yüzleşmek zorunda kalırdım. Ama farklı çocukların farklı tepkileri olduğunu gördüm. Bazılarının hoşuna giderdi hayvanın üzerindeki bu iktidar hissi. Bir çoğunun, oynayıp okşadıkları hayvana saldırılıp öldürülmesini büyük bir şok olarak yaşadığına eminim. Ama bu çocukların anne-babaları olayı, çocuğa “hayatın gerçeklerini” ve sululuk yapmamasını öğretmek için bir fırsat olarak kullandıklarını tahmin ediyorum.

– Çağdaş hukuk sisteminde hayvan nasıl algılanıyor?

Uygulamalar ülkeden ülkeye değişiyor ama hayvanlara eziyet, artık doğal olarak hukuk sisteminde yer alıyor. Türkiye’deki büyük eksiklik, bilindiği gibi hayvanlara yapılan kötü muamelenin ceza değil kabahatler kanununda yer alması. Ancak ben hukuk sisteminde hayvanlar ile ilgili yapılan düzenlemelerin uygar insan figürünü pohpohlayıcı bir süsten başka bir şey olmadığını düşünüyorum. Bir çok insanı rahatsız eden, hayvanlara nasıl davranıldığı değil, bu tür davranışların insanları nasıl gösterdiği kanımca. Et yiyen bir çok insanın kurban bayramında rahatsız olmasının nedeni de bu. Vahşet, kan ve gereksiz işkence istemiyoruz; törpülenmiş ruhlarımıza çirkin geliyor. Oysa insandışı hayvanların en temel haklarının, yani yaşam, sağlık ve özgürlük haklarının sistematik bir biçimde çiğnenmesine, besin kaynağı, denek ya da eğlence objesi olarak kullanılmasına bildiğim kadarıyla hiç bir hukuk sistemi itiraz etmiyor. Bunun bir nedeni ahlak ve hukuk felsefesinin tarihine, ahlaki/hukuki özneyle ahlaki/hukuki nesnenin eş koşulmasına dayanıyor. Hak ve özgürlüklerin, yaratıkları belli iktidar kategorilerinde (yurttaş, erkek, yetişkin, toprak sahibi vs) sayılmalarına göre değil, çıkar ve isteklerine göre düzenlenmesi gerektiği fikri daha çok yeni.

– Neden vejetaryen beslenme?

Vejetaryen ve vegan beslenmenin iki temel nedeni var. Birinci neden doğrudan hayvanların yaşam, sağlık ve özgürlük hakları ile ilgili. Bir hayvanın sadece insana sağladığı yarar temelinde değil, kendi yaşamının öznesi olarak bu haklara sahip olduğu düşünülüyorsa eğer et yemek, bir hamleyle onların bu üç hakkını da ihlal eder. Endüstriyel hayvancılığın nasıl işlediğini düşünürsek et dışındaki hayvansal ürünler de aynı şekilde bu üç hakkı ihlal eder çünkü süt ve yumurta gibi hayvanın canlı olmasını gerektiren ürünlerin sağlanması da et üretimiyle iç içedir. Vejetaryenliği ve veganlığı gerektiren ikinci neden ise ekolojik. Hayvansal besin üretiminin su, toprak ve orman kaynaklarını nasıl tükettiği ve küresel ısınmaya nasıl katkıda bulunduğu artık yaygın olarak bilinen şeyler. Kesim hayvanlarını beslemek için üretilen bitkisel besinler doğrudan tüketilse, ekolojik kıyımın önemli ölçüde önüne geçilebilir. Bu iki temel nedenden dolayı Yeşil hareket ve hayvan hakları ya da hayvan özgürleşmesi hareketleri geleneksel olarak birbirine yakın durmuşlardır. Gerçekten de vejetaryenlik ya da veganlık, yeşil ilkelerin sınandığı bir turnusol testi olarak görülebilir.

“Hayvan hakları sol partilerin aşil tendonu”

– Siyasi partilerin programlarında hayvan hakları neredeyse hiç yer almıyor. Yeşiller Partisi hariç. Parti programında hayvan hakları ne şekilde yer alıyor? Bir hayvansever olarak yeterli buluyor musunuz?

Yeşiller Partisinde hayvan haklarının yer alması çok doğal çünkü Yeşiller hareketi ilk oluşumundan beri, yukarıda bahsettiğim geleneksel özne-nesne karışıklığı hatasına düşmeyenlerden. Sadece insandışı hayvanlar değil, canlı ve cansız doğanın da insanlar için işlevsel değer taşıyan varlıklar değil, içkin değer sahibi varlıklar olduğu fikrinin ana akıma yayılmasında Yeşil hareketin katkısı hiç kuşkusuz çok büyük. Türkiye Yeşiller Partisinin programının Hayvan Hakları Bölümünün ilk ilkesine göre de, “Tüm haklar hayvanlara da tanınmalıdır”. Temel haklar yaşam, sağlık ve özgürlük ise, bundan daha kapsamlı ve eşitlikçi bir ana ilke düşünemiyorum. Eşitlik ilkesinin insanlar arasında anaakım olması yüzyıllar, hatta binyıllar sürdü. Bu ilkenin insandışı hayvanlara uygulanmasının normalleşmesini yakın zamanda beklemek ütopik olur ama er ya da geç insandışı hayvanlara yapılan muamelenin, bugün kölelik, cinsiyetçilik, engizisyon gibi bir zamanların yaygın uygulamaları gibi değerlendirileceğini düşünüyorum.

– Bu anlamda sol partiler nerede duruyor?

Hayvan haklarının, sol partilerin aşil tendonu olduğunu düşünüyorum. Yeşil hareketin siyasete kazandırdığı, tam da solun sıkışıp kaldığı, insandışı doğayı meta olarak gören, hala bir nevi 19.yüzyıl sanayileşme devrimi nostaljisi içeren kalkınma fantezilerinden beslenen insanmerkeziyetçilik eleştirisidir. Dünyanın bir çok yerinde Yeşil düşünce öğeleri, daha geleneksel sol partilerin de programında yerini aldı aslında. Ama solun büyük eksikliği, ekoloji ile haşır neşir olmaya çalıştığı zamanlarda bile, merkeze insanı koymaktan vazgeçememesi. Bu sadece bir tercih sorunu değil, sol akımların antropolojik ve etik alanında aydınlanmanın bize miras bıraktığı kategorilere eleştirel yaklaşamamalarından kaynaklanan bir eksiklik.

“Bağış yapılabilir ama nereye olduğu önemli”

– Hayvanlara yönelik pozitif ayrımcılık uygulanması gerekiyor mu? Neden?

Çok ilginç bir soru bu. Hayvanları sadece rahat bıraksak zaten o kadar büyük bir kazanım olacak ki… Pozitif ayrımcılığın amacı tazminat değil, yani bir grubun üyelerine geçmişte yapılan haksızlıkları telafi etmek değil, gelecek kuşaklarda haksızlıklara neden olan uygulamaların önüne geçmek. İnsandışı hayvanlar söz konusu olduğunda kanımca bunun yolu büyük ölçüde pozitif değil, negatiftir; örneğin sağlık sorunları gerektirmediği sürece onlara müdahele etmemek ve yaşam alanlarını tahrip etmemek. Bugüne kadar verdiğimiz zararları telafi etmemiz de gerekir tabii; yok olan yaşam alanlarını rehabilite etmek, yok olmakta olan türleri korumak vs. Ama öncelikle yaşam, sağlık ve özgürlüklerine saygı göstermeliyiz yani onlara saldırmaktan kaçınmalıyız.

– Bir hayvan hakları savunucusu olarak kurbanda kesmek yerine bağış yapmak geleneğini nasıl buluyorsunuz?

İnancı gereği bir fedakarlık yapması gerektiğini düşünenlerin kurban kesmek yerine bağış yapması yerinde bir seçim olur tabii ki, bağış yaptığı yer Horoz Dövüştürme Derneği ya da Rimel Test Merkezi olmadığı sürece.

– Dinlerin hayvana yaklaşımı da insan odaklı mı?

Kabaca Semavi dinlerin yaklaşımı insanmerkezci ama Hint ve Uzakdoğu dinlerininki o kadar değil. Semavi dinlerin en ilginç yanlarından biri, insanların Tanrıyı kendi suretlerinde yaratmış olmaları – daha doğrusu, insanı kendi suretinde yaratan bir Tanrı tasarlamış olmaları. Canlı ve cansız doğa da onların hükmetmesi ve kullanması için yaratılmış. Bu görüş tabii ki şovenizmin, yani kendi grubunu kayırmanın en klasik örneklerinden biri. Tasarlanan sadece hiyerarşik, herkesin görevi ve yeri belli olan ve ahlaki açıdan doğrunun bu verili görev ve yere olarak yaşamak olduğu bir evren olmakla kalmıyor; bir de bu sistemdeki en yüce mertebe insana veriliyor. İnsanlar arasında da doğal olarak yetişkin, sözkonusu dinin mensubu erkeklere. Semavi dinler hayvanlara köle ya da mal olarak yaklaşımın nedeni de olabilir, sonucu da. Ancak göze çarpan bir faktör, sekülerleşmeyle birlikte bir çok insanın yaşamlarında bu dinlerin dünyayı açıklayan ve doğru davranışları belirleyen bir otorite olarak inandırıcılık ve değer kaybetmesine rağmen, insandışı doğa ve özellikle de diğer hayvanlarla ilgili görüş ve davranışlarımızı aynı eleştirellikle ele almaktan kaçınmamız.

Röportaj: Işıl Sarıyüce – Yeşil Gazete

Kategori: Röportaj

Röportaj

Dr. Kahraman Şahin: “Aile Hekimliği ile sağlık ocakları muayenehane oluyor.”

Dr. Kahraman Şahin

Dr. Kahraman Şahin

Aile Hekimliği, Ankara’dan sonra artık İstanbul’da da devrede. Sistem pek çok sorunla başladı, ama doktorların sistemle ilgili eleştirileri ilk etapta yaşanan bu sıkıntıların çok ötesinde, çok derininde… O hekimlerden biri, Dr. Kahraman Şahin, sağlıkta kapsamlı bir dönüşümün üçüncü aşaması dediği aile hekimliğini Yeşil Gazete’ye değerlendirdi. Aynı zamanda Yeşiller Partisi Parti Meclisi üyesi olan ve partide sağlık politikaları üzerine çalışan Dr. Kahraman Şahin, sistemin uzun vadeli sıkıntılarına dünyadan da örnekler vererek dikkat çekti.

– Aile hekimliği uygulaması İstanbul’da pürüzlerle başladı. İl Sağlık Müdürlüğü’nün internet sitesine bakılarak aile hekiminin hangi merkezde çalıştığı bilgisine ulaşılıyor, ama sağlık ocağı bulunamıyor. Sağlık ocağını bulabilenlerden bazıları ise kendi aile hekimlerinin henüz göreve başlamadığını öğreniyor. Sizin izlenim ve gözlemleriniz nelerdir?

Başlangıçta her ilde bu tür aksaklıklar yaşandı ve bu normaldir. Aile Hekimliği’ni seçen hekimler arasında da atandıkları aile sağlığı merkezlerini çalışır hale getirmek için bir takım enstrümanları ve yanlarında çalıştıracakları sağlık personelini tamamlamak için zamana ihtiyacı olanlar var sanırım.

– Hastalar açısından sistemin en cazip yanı hem kendisinin, hem ailesinin tüm sağlık sorunlarını yakından bilen bir doktorun varlığı. Doktor başına 3 bin 500 hasta düşerken bu gerçekçi mi?

Evet haklısınız, zaten sistemin iyi yönü olarak bu gösteriliyor. Ama sağlık sistemi bir bütündür, yalnızca bu bire bir ve sempatik yönüyle değerlendirme yapmak doğru değil. Gazetelerde aile hekimliğinin faziletleri anlatılırken kendilerine bağlı hastaların evlerinde çay içerken sohbet eden hekimlerin fotoğraflarını görüyoruz bol bol. Elbette bu insani ilişkiler önemli, ama burada işin özellikle koruyucu sağlık hizmetleri yönünün eksik kaldığını, daha çok tedavi edici sağlık hizmetlerini düzenlendiğini görüyoruz. Aile hekimlerinin kendine bağlı nüfusun tamamının sağlık sorunlarını yakından bileceğini farz etsek bile, bunun mükemmel bir şey olduğunu düşünmemizi gerektiren ne gibi bir sonucu olduğunu ben bilmiyorum. Dediğim gibi bunlar sempatik görüntüler, ama zaman ilerledikçe korkarım yıllardır bu sistemi taşıyan Almanya’da olduğu gibi sistemin neoliberal yönüne dönük sıkıntıları ile tanışmaya başlayacağız.


“Proje Dünya Bankası desteği ile hayata geçti”

–    Aile hekimliği uygulamasına geçiş sağlıktaki kapsamlı dönüşüm programının bir adımı. Bu dönüşüm ne anlama geliyor? Hedeflenen ne? Genel tablo içinde aile hekimliğinin yeri ne?

Evet, tam dediğiniz gibi Aile Hekimliği uygulaması Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın sondan bir önceki adımı. Bu dönüşüm programının uygulamasını ben şuna benzetiyorum:

Günün birinde kapınız çalınsa, kapıda iki kişi bir bankadan geldiklerini, evinizin temizlik ve hijyen durumunu incelemek istediklerini söyleseler, siz de tam olarak anlamasanız da izin vermiş olsanız, incelemenin ardından evinizi hiç de sağlıklı bulmadıklarını söyleyip bir rapor hazırlasalar, mutfak ve banyo dolaplarınızı, su ve gider borularınızı değiştirmeniz gerektiğini söyleseler ve ne şekilde değiştireceğinize dair proje hazırlayıp bunun için size hemen bir yılda geri ödemeli bir kredi vereceklerini, ama banyo mutfağınızı sadece onların istediği şekilde yapmanız gerektiğini söyleseler ne yaparsınız?

Tahminen, nazik biri iseniz daha en başta, yani evinize ilk geldiklerinde ya da size proje sunduklarında teşekkür eder reddedersiniz. Yok eğer biraz sinirli biri iseniz hatta ters bir gününüzdeyseniz zaten siz bilirsiniz ne yapacağınızı.
Oysa ki Türkiye’de uygulanmakta olan “Sağlıkta Dönüşüm Programı” (SDP) tam da böyle bir şey işte. Bankanın Dünya Bankası olması sizce bir şey değiştirir mi?

1990, 1994 ve 1997 yıllarında bu minval etrafında Dünya Bankası ile sağlıkta iyileştirme ve dönüşüm üzerine 3 adet proje yapıldı. Bu projelerin amacı öncelikle bir “mite” dayanıyordu: “Finansı sağlayan ile hizmet veren aynı olmamalıydı”. Evet bu projelerin amacı bu sektörleri ayırmak ve sonunda aile hekimliği pilot uygulamasını başlatmaktı. Projelerin Dünya Bankası (DB) tarafından karşılanan kısımları sırasıyla 75 milyon $, 150 milyon $ ve 14,5 milyon $ olarak kredi şeklindeydi. Son olarak da 2003 te yapılan ve 2004-2007 arasında Sağlıkta Dönüşüm Programı kapsamındaki proje için ise DB 50 Milyon Avro kredi verdi. (Türkiye: Daha iyi erişim ve etkinlik için sağlık sektörü reformu) İçlerinde Türkiye den raportörler olsa da projeler DB projeleridir.

Proje amaçlarına bakarsak, görünürde ve yazılı amaç daha eşitlikçi, kapsayıcı ve koruyucu toplumsal sağlık hizmetlerinin yerleşmesini sağlamak olsa da, neoliberal hedeflerin sağlık yapılanması içine monte edilmesinden başka gideceği yer olmayan ve bunun dışında hiçbir yaratıcılık içermeyen, sağlık hizmeti veren kurumları birer sağlık işletmesine ve şirketlere dönüştüren bu projeler başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere DB’nın evlerini ziyaret ettiği pek çok ülkede uygulanmış, başarılı olmak bir yana, var olan, kırık dökük de olsa yürüyen sistemleri daha da eşitsiz hale getirerek, kabaca parası olanın daha iyi sağlık hizmetine erişebildiği bir yöne evirmiştir.

DB, uygulamaların bu yönde sonuç vermesini başarısızlık olarak kabul etmemiş belli ki, çünkü evinin kapsını çaldığı ve ona kapıyı açan her ülkede aynı projeleri yürütmüştür. Yine belli ki asıl hedef düzgün ödenen krediler ya da sağlık sektöründe oluşan piyasacı ekonomidir ve ne de olsa devletlerin bütçelerinde sağlığa, sosyal devlet harcamalarına pay ayrılmazsa IMF ve DB kredilerini ödeme konusunda daha rahat olurlar.

– Aile hekimlerinin kamu görevlisi değil özel muayenehane hekimleri olduğu iddiasındasınız. Bunu açar mısınız?

Elbette, hukusal olarak da kamu görevlisi değiller artık. Aile Hekimliğini kabul eden hekimler şu ana dek memur statüsünde, yani kamu görevlisi olsalar da, bu durum ücretsiz izinli sayılma yolu ile dondurularak iptal ediliyor ve sözleşmeli statüsüne geçiriliyorlar. Bakanlıkla sözleşme yapan hekimler eski sağlık ocaklarını (şimdilik) ya da ilerde başka mekanları kendileri kiralayarak yanlarında çalıştıracakları bazı personelin maaşlarını ödeyerek ve zamanı geldiğinde vergi evraklarını düzenleyip vergilerini ödeyerek çalışacaklar, bu size de muayene hekimliğini hatırlatmıyor mu?


“Eczacıların yaşadıkları sıkıntılar doktorları da bekliyor”

– Genel sağlık sigortası sistemi neler getiriyor? Neler götürüyor?

Sosyal Güvenlik kuruluşları, SGK (Sosyal Güvenlik Kurumu) şemsiyesi altında toplandıktan sonra oluşumun içinde sağlık finansmanı için GSS (Zorunlu genel sağlık sigortası) yapılandırıldı. 1 Ocak 2012’de başlayacak olan bu sistem kişi başına düşecek sağlık harcamaların Temel Teminat Paketi ile şekillendiren ve GSS primini ödemeyen hiçbir vatandaşı sağlık sistemi içine almayan zorunlu bir sigorta sistemi. Finansal ayrıntılarına girmek uzun iş ama primin yarısı kişilerin cebinden yarısı patronun (kamudaysa devletin) cebinden olacak şekilde planlanmış.

Yeşil kart uygulaması yerine prim ödeyemeyecek olanların primleri Devlet tarafından ödenecek ve bir GSS karnesi verilecek; bunun şartı aylık net asgari ücretin üçte birinden az geliri olmak (bugün için aylık 253 TL). Bu rakamın yoksulluk sınırı değil, açlık sınırı olduğu kesindir. Dünya Bankası hasta olanların imdadına temel teminat paketini sunmayı ancak açlıktan ölmeden önce sunmaya izin vermiş demek ki. Temel teminat paketi kapsamı çok açık değil ama bunun zamanla daralacağını, uygulanan yıllar içinde içinin zayıflayacağını tahmin etmemek için sanırım bu dünyaya uzaydan yeni gelmiş olmak ya da oldukça saf olmak gerek.

– Eczanelerin Sosyal Güvenlik Kurumu ile yaşadıkları sıkıntılar göz önüne alındığında doktorlar açısından beklenen ne?

Aynı şeyler bekliyor aile hekimlerini de. 2004 yılındaki pilot uygulamadan bugüne dek aile hekimlerinin maaşları ve muayene olan hastaların giderleri, GSS henüz devreye girmediğinden devlet tarafından ödendi. Ancak bundan bir süre sonra aile hekimleri baktıkları hasta başına düzenleyecekleri evraklar ile aynı eczanelerde olduğu gibi paralarını SGK kapısında sıraya girerek alacaklar. Toplum olarak bu şartlara sahip aile hekimlerinden biz de iyi hekimlik uygulamaları bekleyeceğiz.

– Sağlık ocaklarının aile hekimliği ile birlikte tarihe karışması sağlık sistemindeki atıl ve sorunlu yapının sona ermesi mi demek?

Doğru söylüyorsunuz. Sağlık Ocağı sisteminin de atıl ve sorunlu yanları var. Ama bunun suçu en başta sistemin kendisinde ya da hekimlerde değil, bunu uygulayamayan siyasi iradede. Örneğin sevk zincirinin uygulamaya geçirilememiş olması, hekim ve sağlık personeli dağılımının adilane yapılamaması sorunlar arasında. Ancak ben yine de koruyucu sağlık hizmetlerinin iyi yürüdüğü tüberküloz takip ve tedavisinde doğrudan gözetimli tedavinin de bir ayağı olan Sağlık Ocaklarımızın, yok edilmemesi gereken, iyi yaptığımız işlerden olduğunu düşünüyorum.


“Sistem komşuda da sorunlu”

–    Sistemin uygulamaya geçtiği başka ülkelerde durum ne?

Dünya Bankası 2003 raporu ile gündeme giren ve proje olarak başlayan aile hekimliği aynı rapor ve projelerle en son Bulgaristan’da uygulandı. Bu sistemin sonuçlarını komşuya sorsaydık, herhalde iki kere daha düşünmememiz gerekirdi bu bankacının bize önerdiği aile hekimliği sistemine geçmeden önce.

Bankacı, Türkiye ile SDP için görüşürken aynı dönemlerde komşu eve de uğramış olsa gerek ki, 1999 da Bulgaristan’a da 63,3 milyon dolar kredi vererek sağlıkta dönüşümü başlatmış. Latin Amerika’da ve Türkiye’de kurulan kurumların tamamı Bulgaristan’da da kurulmuş durumda. Örneğin bizdeki GSS, yani zorunlu sağlık sigortası ve SGK orada “Ulusal Sağlık Sigorta Fonu” adı altında kurulmuş. Bu fon içinde de bir teminat paketi var ve uygulama başladıktan bir yıl sonra pek çok şey teminattan çıkarılmış. Aile hekimliği sistemi kurulduktan sonra, sonuç olarak halkın cepten ödediği miktarlar giderek artmış. Aile hekimleri belli sürede belli sayıda hastanın üstünü hastaneye, uzman hekim muayenesine sevk ettikleri takdirde maaşlarından kesinti yapılma tehdidi bulunduğundan bu konuda bir sıralama karaborsası ve ayrı bir kazanç kapısı oluşmuş. Aile hekimlerinin vergi kaçırmak için yaptıkları çabalar da işin cabası… Sağlık sektörü ve hekimlik bu olmamalı.

– Sistemin daha sağlıklı işlemesi için önerileriniz neler?

Açıkçası reform olarak açıklanan bu düzenlemelerin gözden geçirilmesi şart. 224 sayılı sağlıkta sosyalizasyon yasasını güncelleyerek yeniden uygulanmasını sağlamak, sağlık ocaklarını yapı tamamen tahrip olmadan geri getirmek sosyal devletin gereği diye düşünüyorum. Aile Hekimleri GSS henüz devreye girmeden yeniden kamu görevlisi yapılarak eski işlerine döndürülmeli. Böylece yeniden sağlık ocağı yapılanmasına dönülmesi ve yeniden iş güvencelerine kavuşturulması sağlanır ve bu hem hekimler hem hastalar için en sağlıklısı olur.

Hele ki kamu hastane birliklerinin devreye girmesi ile birlikte sağlık ocakları nasıl şimdi muayenehane gibi oluyor dediysek, devlet hastaneleri de özel hastane oluyor demektir. Bundan kesinlikle vazgeçilmelidir.

GSS yerine genel finansman modelini yeniden aktifleştirmek sağlık harcamalarını genel bütçeden ve vergilerden karşılamak, bunun için Sağlık Bakanlığı’nın bütçeden payını artırarak sosyal güvencesiz vatandaşlarının harcamalarını buradan yapmak, prim esasını çalışan kesimin sosyal sigorta primlerinden ve vergilerden yaparak aktarmak, sorunuz karşısında ilk aklıma gelen çözüm önerilerim.

RÖPORTAJ: Işıl Sarıyüce – Yeşil Gazete

Kategori: Röportaj

Röportaj

Yakup Okumuşoğlu: “Hükümet doğal sit kavramını ortadan kaldırıyor”

Av. Yakup Okumuşoğlu

Sit alanı ilan edilmesiyle çevrecilerin rahat nefes aldığı İkizdere için tehlike çanları yeniden çalıyor. Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun sit alanı ilanının hemen ardından meclise sunulan “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı”yla mevcut doğal sit ilan edilmiş alanların statüsü sona erdirilecek. Doğal sit ilan etme yetkisi Çevre ve Orman Bakanlığı’na devredilecek. Böylece Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Önümüzü kesiyorlar” dediği İkizdere Vadisi’nin doğal sit ilanı kararının iptal edilmesinin ve 22 HES’in inşasının önü açılacak.

Çevre örgütleri isyan ettikleri düzenleme için “Anadolu’nun ölüm fermanı” diyor. Biz de yıllardır pek çok çevre sorununda başarıyla hukuk mücadelesi veren, “derelerin avukatı” diye anılan avukat Yakup Okumuşoğlu’ndan sıcağı sıcağına tasarıyı  değerlendirmesini istedik. 16 yıldır yaşam alanları için mücadele ettiğini, kendinden önce ömürlerini verenler olduğunu söyleyen Okumuşoğlu “bu tasarıyla malesef tüm doğa koruma mücadelesini, kazanımlarını bir çırpıda ortadan kaldırmış olacaklar” diyor… Ama ekliyor: “Kaldığımız yerden motivasyonu daha güçlü olarak mücadeleye devam edeceğiz”… O’na göre zaten yaşamı sürdürmek için başka bir seçenek yok… İşte Meclis’teki tasarının çevreye etkileri…


– Yıllardır sürdürdüğünüz hukuk mücadelesinde tam rahat bir nefes alınmıştı ki yasa tasarısı meclise sunuldu. Tasarıyı değerlendirir misiniz? İkizdere’de kurulmak istenen santrallerle doğrudan ilgili mi? Yoksa bir olasılıktan mı söz ediyoruz?

Tasarı çok önceden biliniyordu ama birden bire jet hızı ile meclise gönderilmesi tabii ki İkizdere nedeni ile oldu. İkizdere’nin sit alanı ilan edilmesi 22 tane HES’i çöpe götüren bir durumdu. Diğer yandan hemen her vadi için sit başvurusu yapılmaya başlandı. Hükümet açısından bunun önüne geçmek ve bu sit alanı ilan işini kendi insiyatiflerine almak lazımdı. Gidişata “dur” demek gerekiyordu. İşte şimdi bunu yapıyorlar. “Doğal sit” denen bir kavramı ortadan kaldırıyorlar. Tasarının yasalaşması ile doğal sit alanları otomatikman ortadan kalkıyor. Kendileri ilan edilmiş olanları değerlendirecek ve en iyi ihtimalle de kanunda tanımladıkları bir başka  koruma statüsüne indirgeyecekler. Bir koruma statüsü verseler bile buralarda “koruma, kullanma ve sürdürülebilirlik” deyip “üstün kamu yararı kavramı” ile HES’lere, madenlere veya neyi planlıyorlarsa ona da izin verecekler… Tasarının 1. ve 9 maddelerinden bunları görmek mümkün.

– Tasarı ile İkizdere sit alanı kalsa dahi HES’lerin inşası söz konusu olabilir mi?

Tasarıya göre artık “doğal sit” denen bir kavram yok. Yasalaşması ile birlikte doğal sit statüsü ortadan kalkıyor.  Başka isimlerde koruma statüleri ihdas ediyorlar. Dolayısı ile hem sit kalması hem de HES inşaası diye bir durum söz konusu değil. Tasarıya göre daha önce sit alanı ilan edilmiş yerler oluşturacakları bir komisyon marifeti ile yeniden değerlendirilip, eğer korunmaya uygun görülürse tasarıda açıklanmış bir koruma statüsüne sahip olacak. Ama ister tasarıya göre değerlendirip bir başka koruma statüsü versinler, ister vermesinler, yine tasarıya göre korunan alanlarda da HES yapılabilecek. Tasarı “her yerde her şey yapılabilir” mantığına göre şekillendirilmiş.

Yani Çevre Kanunu’nun “sürdürülebilir kalkınma – koruma kullanma – kirleten öder” ilkesi aynen bu tasarıda da geçerli. Bunun anlamı “yapacağız ama koruyacağız, kirletirse yatırımcıya parasını ödeteceğiz”dir. Bu anlayışın Türkiye uygulaması ise ortadadır. Kıyılarımız yazlık evlerle, tarım alanlarımız fabrikalarla, ormanlarımız turizm tesisleri ve maden sahaları ile, derelerimiz ise barajlarla ve HES’lerle doldurulmakta.

Bu alanlarda yapılacak faaliyetler için “ekoloji değerlendirmesi” denen bir değerlendirme yapacaklar. Bu değerlendirmede tıpkı ÇED süreçleri gibi işleyecek. Yani değerlendirme sonucunda “yeterli önlemler alındı, planlanan faaliyet minimum zarar verecek” dendiği anda izin verilmiş olacak.

– Bunun ne gibi bir sonucu olacak peki?

Bunun anlamı bu gün yaşadığımız sorunların aynen korunan alanlarda da devam edeceğidir. ÇED süreçleri adeta “copy paste” raporlara dayalı olarak sürdürülüyor. Yatırımcıdan çeşitli taahhütler alınıyor ama yatırımcının sahada yaptıklarını denetleyen yok. Burada da aynı durum yaşanacak. Zaten değerlendirme kurulunun da komisyonun da üyelerini bakanlık belirleyeceğinden, korunan alanlar tamemen bakanlığın insafına kalacak.

Bakanlığın gerçekten çevre korumacı ve samimi olduğu bilsek bir noktaya kadar “evet” de diyebiliriz. Ama bugüne kadar HES, madenler ve ormanlar konusundaki uygulamalara baktığımızdan çevre değil bayındırlık yada enerji bakanlığı gibi çalıştığını gözlemliyoruz. Malesef korunan alanlar da yaşanan bu yıkımdan aynı ile hakkını alacak.


Pekçok doğa alanı tehdit altında

– İkizdere ile birlikte nereler için tehlike çanları çalıyor?

İkizdere ile birlikte ünlü Fırtına Vadisi, Fındıklı Çağlayan ve Arılı Vadileri, Papart Vadisive Şavşat da HES projeleri nedeni ile en başta etkilenecek korunan alanlar.

– Yasa tasarısı doğal sit alanı ilan etme yetkisini Çevre ve Orman Bakanlığı’na devrediyor.  AB ülkelerinde de uygulama böyle mi?

Avrupa Birliği’nde de böyle ama o ülkelerde çevrenin nasıl korunacağına dair uzun bir mevzuat listesi var. Diğer yandan AB’de çevre bakanlıkları görevini tam olarak yaparken, bizde Çevre ve Orman Bakanlığı mahkemelerin de işaret ettiği üzere elde olan mevzuatların gereğini  bile formalite olarak yerine getiriyor.

– Tasarıya göre 20 kişilik kurulda 4 akademisyen, bakanlığın seçeceği 2 STK temsilcisi yer alacak. Diğer üyeler bürokrat. Bu dağılımı değerlendirir misiniz?

Dağılım sizin de işaret ettiğiniz üzere esasında açıklamaya gerek olmayacak kadar açık. Kararlar salt çoğunlukla alınıyor. Bu da bakanlığın istediği kararı alabileceği anlamına geliyor. Doğal yaşam alanlarında yatırımları bu kadar seven ve destekleyen bir Çevre ve Orman Bakanımız da varken, sonucun ne olacağı ortada. Akademisyenler ve STK’ların da nasıl oluşturulacağını zaten bakanlık kendisi belirleyeceğinden “bozacının şahidi şıracı” diyebileceğimiz bir durum ortaya çıkacak.

– Sizce bölge halkı karar alma mekanizmalarında aktif yer alabiliyor mu? Bakanlığın sürece dahli bunu nasıl etkiler?

Bu görülmüş bir şey değil. Bölge halkının “etkin” olmasını bir yere bırakın, dinlendiği bir karar alma süreci var mı Türkiye’de? Yönetişim bizim bildiğimiz bir uygulama değildir. Bizde Yönetişimsel-imsi gibi durumlar olur en çok, ve olan da budur.

Örneğin ÇED uygulamasının bir nedeni süreç  içinde halkın görüş ve düşüncelerini alma ve bu şekilde halkın kendini ilgilendiren bir konuda görüşünü belli etmesini sağlamaktır. Bu sayede halkın kendisini ilgilendiren konularda karar alma sürecine katılma ve nihayet bu yöntem üzerinden de  demokrasiye hizmet etmek amaçlanır.

Halkın istemediği, bağırıp çağırdığı bunca bilgi verme toplantısının neticesi ise işte ortada: Her vadide onlarca HES. Sanki halkımız “bir yetmez, 22 tane olsun” demiş gibi. Bakanlık şimdi korunan alanlar noktasında da sürece dahil olarak aynı uygulamayı devam ettirecek. Olanı biliyoruz, olacağı da bu.


Çevrecilerin eylem planı ne?

– Çevreciler şimdi ne yapacak?  Eylem planı ne olmalı?

Çevrecilerin en başta yapması gereken aralarındaki tartışmaları bir yana bırakıp, bir araya gelmek. Başta TBMM olmak üzere yasa yapıcılarla bire bir görüşülmeli, AB’nin çevre faslını yürütünlerle bir araya gelinmeli. Alternatif yasa tasarıları oluşturulmalı ve seçim zamanı hesap sorulabilmeli. Konu halkımıza iyi anlatılmalı, ne yapılmak istendiği ve ne olacağı açıklanmalıdır. Türkiye’de herkes olan bitenin farkına varmalı. Yaşam savunucularının birlikte değerlendirme yapması ve bundan sonrası için ortak kararlar alması gerekiyor. Dağınıklığın sona erdirilmesi en büyük dileğimiz. Bu alanda mücadele eden avukatların sayısının artması ise elzem.

– Tasarı öncesi HES’lerle ilgili son durum nedir? Mücadele sizce hangi noktada? Davalar hangi aşamada?

Tasarı öncesi durum şu: Bizler vadiler sit alanı değilken de mahkeme kararları ile çevreye zararı olacağını değerlendirdiğimiz faaliyetleri durdurabilmekteydik. İdare ise mahkeme kararlarını aşmak için çareler üretmekteydi. Her seferinde hukuk devleti anlayışında  gedik açma çabası daha aşılamaz olarak görülen sitleri gündemi getirmişti. Şimdi ise sitler kalkıyor. Açtığımız davaların iptal gerekçeleri, “doğal  alanların sit alanı olması gerekçesi” olmadığından bizler kaldığımız yerden daha motivasyonu güçlü olarak mücadeleye devam edeceğiz elbette.

Uygulama ve idarenin tutumu nedeni ile hukuka olan inanç her geçen gün azalsa da bizler  daha çok yargıya başvuracağız. Bu alanda çalışacak yüzlerce avukat yaratma çabamıza ise  hız vereceğiz.

Son olarak söylemek istediğim, bizlerin vatan haini olmadığıdır. Bizler elektrik de istiyoruz refah da, huzur da. “Her şeyimiz olsun, ama tadımız tuzumuz da olsun” diyenlerdeniz.  Ama durum şudur: Var olan uygulama, kurgulanan mevzuatlar çok kötü. Maalesef bu mevzuat ve uygulayıcıların yetersizliği ülkenin tüm kırsal doğal yaşam alanlarının yok edilmesi ile sonuçlanacak bir uygulamayı dayatmakta. Yapılanın yanlış olduğunu söyleyecek idare tarafında bir akil adamın varlığına ihtiyaç var. Bizlerin ise bu uygulamaya karşı çıkmaktan başka çaresi ise yok. Çünkü yok olan bizlerin yaşam alanı. Yok olan çocuklarımızın geleceği. Yok olan atalarımızın parmak izleri… Var edebildiğimiz ise kültürlerimizdir.

Bu sebeplerle  ya bu mücadelemizi yükselterek yaşam alanlarımızı koruyup kurtaracağız ve çıkacağız, ya da  vatansızlaşacak, köleleşecek, taşeronlaşacağız.  Bizim için  durum bu kadar açık olup, maalesef üçüncü bir seçenek şimdilik  yoktur.

RÖPORTAJ: Işıl Sarıyüce – Yeşil Gazete

Kategori: Röportaj

Röportaj

Seren Yüce: “Çoğunluk, insanların doğayla olan ilişkilerinin koparılmasını da anlatıyor.”

Seren Yüce Venedik'te

Geçtiğimiz hafta Altın Portakal’ı izlemek üzere Antalya’daydım ve “Çoğunluk”un Altın Portakal’ı salladığına ben de tanık oldum… Film geçen hafta ödül kazanmasının hemen ardından  gösterime girdi… 67. Uluslararası Venedik Film Festivali’nde Geleceğin Aslanı ödülünü almasının ardından 47. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü de kazanan film Seren Yüce’ye En iyi Yönetmen Ödülü’nü getirdi. Bartu Küçükçağlayan ise En İyi Erkek Oyuncu Ödülünü Gişe Memuru’ndaki rolüyle Serkan Ercan’la paylaştı.

Üniversite yıllarından beri “sinema” yapmanın hayalini kuran Seren Yüce bir orta sınıf hikayesini yansıttı beyazperdeye. Filme gişe ilgisi büyük. Yönetmene, milliyetçiliği ve muhafazakarlığı mercek altına alan “Çoğunluk”un hikayesini sorduk. Derdinin “kendimize soru sordurmak” olduğunu söyledi… İşte yanıtları…

Sinemayı üniversite zamanlarında hayal ettiğinizi söylüyorsunuz. Altın Portakal da hayalleriniz arasında mıydı?

Hayır, o zamanlar Altın Portakal’ın çok da farkında değildim. Filmi yaparken de ödüllerden ziyade filmin kendisini düşünüyorduk.

Orta sınıf eleştirisi yapan bir filmin Altın Portakal alması ne anlama geliyor?

Sanırım iyi bir anlama geliyor. Film ne anlatıyor olursa olsun, konuya olan sade yaklaşımı ve bunu bir sinema filmi olarak yansız ve tutarlı bir sinema diliyle anlatıyor olmasına ödülü verdiler diye düşünüyorum.

–  “Yeni sinemacılar” diyorsunuz kendinize. Neden yeni sinema? Yeni olan ne?

Açıkçası benden çok daha önce onlar kendilerine Yeni Sinemacılar diyorlardı. Ben sonradan dahil oldum. Kendilerini böyle ifade etmelerinin sebebi Türkiye sinemasına gerçekçi ve objektif bir tavır getirmeleri. Aynı zamanda bağımsız sinema, yani belirli, yönlendirici bir kapitalin etkisinde kalmadan filmler yapma çabaları.

Film ne anlatmak istiyor?

Film bir baba oğul ilişkisi üzerinden günlük hayatın akışı içerisinde ayrımcılığın, ötekileştirmenin bireye nasıl aktarıldığını, bireyin aile içersindeki oluşumunu anlatıyor. Mertkan’ın babasının çizdiği yolda, adam olma sürecini anlatıyor.

Mertkan’ın hayatta yer edinme mücadelesi Türkiye’nin hikayesi mi, evrensel mi? Yani “Çoğunluk” Türkiye’nin mi, dünyanın mı “çoğunluğu”?

Bence ikisinin de. Filmdeki durum Türkiye özelinde yaşanıyor doğal olarak, ama daha geniş bir çerçeveden baktığımızda bu baskı mekanizmasının dünyanın her yanında var olduğunu görüyoruz. Sadece Türklüğe ve Müslümanlığa indirgenecek bir durum değil. Sistemi orta-üst orta sınıfın işlettiği her yerde baskı ve ayrımcılık var. Çoğunluktan kasıt orta sınıfın düşünce ve davranış biçimidir.

Anne rolü azınlığı mı, çoğunluğu mu temsil ediyor?

İç içe geçmiş gibi geliyor bana, kendini azınlık hissediyor, ama bunu ifade edebilme şansı pek yok, ya da etki edebilme… Bu durumda da çoğunluk içerisinde yoluna devam ediyor.

Babanın hayattaki durduğu yer ırkçılığa varan bir milliyetçilik. Kürt işçilerle çalışan baba oğlunun Kürt sevgilisine tepki gösteriyor. Sınıf bilinci ırkçılığa baskın mı geliyor?

Evet, öyle oluyor. Kız oğluna ve onun üzerinden kendine yakınlaştığı için önlemini alıyor hemen. Ama işçilere zaten sahip ve onun çok altındalar. Statüsüne bir zarar verme şansları yok.

Filmdeki Gül karakteri neden arka planda kalıyor? Eğer baba-oğul çoğunluğun hikayesi ise O kimin/kimlerin hikayesi?

Çoğunluk'ta Gül rolünde Esme Madra, Mertkan rolünde Bartu Küçükçağlayan oynuyor

Biz Gül’ü sadece Mertkan üzerinden görüyoruz, Mertkan’ın Gül’le kurduğu ilişki kadar yaklaşabiliyoruz Gül’e. Gül Mertkan’ın hikayesinin bir parçası, filmin tek hikayesi Mertkan’la Gül’ün ilişkisi değil. Eğer baba-oğul çoğunluğun hikayesi ise, bence Gül’le bizim tanışmadığımız babasının hikayesi de yine bir çoğunluk hikayesi olabilir. Gül de kendince aile baskısından kaçmış olabilir. Bu açıdan Gül’le Mertkan’ın hikayelerini benzer buluyorum.

Filmin muhafazakarlık, milliyetçilik eleştirisi yapmak gibi bir derdi var mı, yoksa “tabloyu ben çizdim, izleyici yorumlasın” mı diyorsunuz?

Kesinlikle yorumlanmasını isterim. Mesaj vermek gibi bir kaygım yok. Var olan durumu anlatmak ve kendimize soru sordurmak isterim sadece.

Filmin anlatmak istediklerini izleyiciye fazla doğrudan gösterdiği, sembollerin aşırı kullanıldığı eleştirisini nasıl yanıtlarsınız? Örneğin evin girişinde ayakkabılara bakması, babanın oğluna “onlar vatanı bölecek” demesi… Filme yönelik bir başka eleştiri de, pek çok şeyi anlatıp bir noktaya odaklanmamış olması – sınıf çatışması, milliyetçilik, din gibi. Bu yoruma ne diyorsunuz?

Sondan başlayayım; film bir insana ve onun geçirdiği evrime odaklanıyor. Bence bu bir sinema filmi için en temel öğelerden biridir ve bunu fazlasıyla yeterli buluyorum. Olguları değil insanı anlatmak gibi bir derdi var filmin. Bunun bir sosyoloji kitabı değil de bir film olduğunu unutmamak lazım.  Semboller için de; hem fazla doğrudan hem sembolleri aşırı kullanarak  anlatmayı nasıl becermişim ben de şaşırdım. Bence evin girişinde ayakkabılara bakmıyorlar, ayakkabılarını çıkartıyorlar. Babanın lafı da bana gayet doğrudan geliyor.

Mertkan’ın taksiciye sarılıp ağlaması ne demek?

Vicdanının bilinçaltından çıkması…

Bir sonraki projeniz ne? Nasıl bir sinema dili? Yeni bir orta sınıf hikayesi mi izleyeceğiz beyazperdede?

Sanırım öyle olacak, orta sınıfın başka taraflarından hikayeler var kafamda. Henüz çok belirgin değiller, olgunlaşma aşamasında daha çok.

Bir de siz sormadınız ama ben söyleyeyim, film İstanbul’un betonlaşan mekanlarında geçiyor. Elde kalan bir avuç ormanın hangi anlayışlarla yok edilmekte olduğunu, beton blokların içinde insanların doğayla olan ilişkilerinin koparılmasını da anlatıyor.

FİLMİN KÜNYESİ
“ÇOĞUNLUK”
Yönetmen : Seren Yüce
Senaryo : Seren Yüce
Oyuncular : Bartu Küçükçağlayan, Settar Tanrıöğen, Esme Madra, Nihal Koldaş, Erkan Can
Yapımcı Firma : Yeni Sinemacılar
Yapım Yılı : 2010
Filmin Süresi : 110 dakika
Resmi Sitesi : http://www.cogunluk.net

RÖPORTAJ: Işıl Sarıyüce  (Yeşil Gazete)

Kategori: Röportaj