Köşe Yazıları

Hayvan deneylerine karşı “Beyaz tavşanı takip et” (2)

Her neyse, aradığım ürünleri bulduktan sonra da araştırmaya devam ettim çünkü kafamda hala fazlasıyla soru işareti vardı. Öncelikle, her türlü ürünlerinin doğal olduğunu ve kesinlikle hayvan deneylerine karşı olduklarını söyleyen yaygın kozmetik markaları Body Shop ve Yves Rocher mağazalarını dolaştım.  Çünkü gördüğüm kadarıyla bu firmaların ürünlerinde de logo yoktu. Öncelikle Body Shop’tan bahsetmek istiyorum. Ürünlerin üzerinde logo olmamasının nedenini pek çok mağazada sordum. Mağazalarda sorduğum kişilerin hepsi hiçbir fikri olmadığını söyledi. Sadece bir Body Shop çalışanı “Biz kesinlikle hayvanlar üzerinde deney yapmıyoruz, gönüllü insan denekler üzerinde deney yapıyoruz” cevabını verdi. Beklediği “Ha tamam o zaman insanlar üzerinde deniyorsanız alayım o zaman” demem miydi bilmiyorum ancak sonuçta bir farkı yok. Yine de bahsettiğim gibi ne yazık ki çalışanlara çok da güvenilmediği gösterdi bu süreç bana. O sebeple önce Body Shop’un Türkiye’deki temsilcisine mail attım ama bir yanıt gelmedi. Sonrasında ise Amerika’daki Tüketici Merkezi’ne danışmaya karar verdim. Oradan gelen yanıtta şunlar yazıyordu: Öncelikle Body Shop’un kesinlikle doğaya duyarlı olduğunu açıklamışlar. Ürünlerinin içeriklerinde kullandıkları doğal ürünleri de Zambiya’dan Avustralya’ya  küçük üreticiden satın aldıklarını eklemişler. Dahası sorumda Loreal’le ilgili hiçbir şey sormama rağmen, anladığım kadarıyla bu konuda fazlaca soru geldiği için ona da bir açıklama getirmek istemişler. Body shop uzunca bir süre önce Loreal’e satıldığı ve Loreal’de hayvan deneylerine bir son vermediği için çoğu insan Body Shop’un’da artık deney yaptığı kanısında. Fakat Body Shopdan gelen mailde, Loreal’ın, Body Shop’ın ilkelerine saygı duyduğu ve destek verdiği söyleniyor. Peki, o zaman Loreal neden bu ilkeleri benimsemiyor derseniz ona da bir cevabım yok.

Gelelim logo meselesine… Müşteri temsilcisi Tangy J. Body Shop’un www.leapingbunny.org listesinde yer aldğını ama logoyu kullanmadıklarını söylemiş. Evet gerçekten de listede Body Shop’un adı var. Benim anladığım kadarıyla logoyu kullanamamalarının nedeni Loreal’in bir alt firması olmaları. Çünkü listelere baktığınıda 3 farklı grup görüyorsunuz. Bunlardan ilki Sıçrayan Tavşan (Leaping Bunny) standardına uymayan ana şirkete bağlı zulümsüz üretim yapan (cruelty free) yan şirket, ikinci grupta Kanada firmaları, üçüncü grupta ise CCIC (leaping bunny standardını belirleyen ve gerekli uygulamaları yapan kuruluş) logosu lisansı sahibi firma. Body Shop’da tahmin edileceği gibi ilk gruba ait.

İkinci olarak ele bahsetmek istediğim marka ise önce de söylediğim gibi Yves Rocher. Açıkçası deney yapmadıklarını söylemenin yanı sıra Yves Rocher’nin başka dikkat çeken noktaları da var. Örneğin, şampuanlarının üzerinde “gezegenimiz için şampuanlanırken suyu kapatın” yazıyor. Ayrıca, geri dönüştürülmüş plastikler kullanıyorlar. Fakat ürünlerinde neden logo yok sorusu yine kafamı kurcaladı. Kaçıncı defa tekrarlıyorum bilmiyorum ancak bu markanın çalışanlarının da (en azından benim sorduklarımın) ürünlerde neden logo olmadığıyla ilgili bir bilgisi yoktu. Sadece bir tanesi nesli tükenmekte olan bitkileri bile kullanmadıklarını söyledi. En sonunda bunun nedenini öğrenmek için Yves Rocher’nin Fransa’daki merkezine mail attım. Gelen cevap oldukça ilginçti. Öncelikle uzunca ürünlerini farklı yöntemlerle test ettiklerini ancak kesinlikle hayvanlar üzerinde test yapmadıklarını açıklamışlar. Logonun olmamasının sebebini de şu şekilde anlatmışlar. Hayvanlar üzerinde test edilmemiştir logosunu veren BUAV bir süredir kriterlerini değiştirmiş. Her ne kadar bir firma hayvan deneylerine karşı olsa da Çin’e ithal edildiğinde Çin kendi inisiyatifiyle deney yapabiliyormuş. Dolayısıyla ürünlerini Çin’e ithal eden markalara artık logo verilmiyormuş. Yves Rocher sorunların diyalogla çözüleceğine inandığı için Çin pazarından çekilmek yerine onları ikna etmeye çalışıyormuş. Karar kullanıcının.

Hayvanlar üzerinde deney yapılmamış  ürün arama serüvenimi belki azıcık da olsa yol gösterici olur diye paylaşmak istedim. Neler yapılabilir diye düşündüğümde her halde ilk olarak insanların da o deneylerde katledilen hayvanlar gibi sadece doğanın bir parçası olduğu ve istediği hayvanı istediği şekilde kullanmayacağı fikri herkesçe benimsenmeli. Sonrasında herkesin logodan haberdar olması bir şekilde sağlanmalı. Dahası, üreticiler üzerinde baskı oluşturmalı ve test edilmemiş ürünler tercih edilmeli, hala deney yapmakta ısrar eden firmaların ürünleri satın alınmamalı. Sonra, bir düşünün tam şu an kaç milyon hayvan acı çekiyor ya da bu yazıyı okuduğunuz zaman içerisinde kaç bini öldü.

Yazının ilk bölümü için: http://www.yesilgazete.org/blog/2012/05/08/hayvan-deneylerine-karsi-%E2%80%9Cbeyaz-tavsani-takip-et%E2%80%9D-1/

Köşe Yazıları

Hayvan deneylerine karşı “Beyaz tavşanı takip et” (1)

İnsanlık, tarih öncesinden beri hayvanlar üzerinde tahakküm kurmanın sayısız yolunu buldu. Bu yolların şüphesiz en korkunçlarından biri de hayvan deneyleri. Dünyada her gün sayısız hayvan deneylerde işkenceye maruz kalıyor, ya deney sırasında ölüyor ya da “işleri” bitince öldürülüyor. Hayvan deneylerinin alanı sınırsız… Gıdadan, ilaçlara; kozmetikten, temizlik ürünlerine, evcil hayvan malzemelerine pek çok alanda hayvanlar tek bir deney için bile korkunç koşullarda, günlerce aralıksız acı çekiyor. Bu yazı da özellikle kozmetik deneyleri üzerinde durmak istiyorum. Asıl anlatmak istediğim hayvanlar üzerinde test edilmemiş ürünler ararken yaşadığım garabet hikayeyi anlatmak.

Kozmetik sektörü yıllık yaklaşık 250 milyar dolarlık ve büyümeye devam eden bir sektör. Elbette kozmetik deyince sadece makyaj malzemesi anlaşılmamalı. Her gün kullanılan sabun, şampuan gibi ürünlerde bu sektörün bir parçası. Talep arttıkça da üreticiler ürettikleri malzemeyi en uygun fiyata mal etmek istiyorlar. Ürünlerin içine koydukları malzemelerin (çoğunun ne olduğunu bile bilmiyoruz) insan sağlığını etkilemeyecek ya da en az etkileyecek ölçülerinin ayarlanması için öncelikle malzemelerin tek tek, sonra da biten ürünün test edilmesi gerekiyor. Her ne kadar dünyada bu testleri yapmanın işkencesiz yolları bulunmuş olsa da, üreticiler hala kolay yolu seçerek hayvan deneylerine devam ediyorlar. Bu deneyler o kadar korkunç boyutlarda ki deneylerde ölen hayvanların sayısı açıklanırken çoğu listeye artık zaten doğal olarak deney için var olmuş gibi görülen fare ve tavşanlar dahil edilmiyor.

Peki hayvanlar üzerinde test edilmemiş ürünler bulmanın yolu nedir? İnternetten kısa bir araştırma sonucunda hayvanlar üzerinde deney yapan ve yapmayan markaların yer aldığı pek çok listeye ulaşmak mümkün. Ancak bu listeler kimi zaman kafa karıştırıcı olabiliyor. Birinde deney yapanlar listesinde olan bir marka, diğer bir listede yapmayanlar listesinde yer alabiliyor. Her markanın da kendi politikası olarak deney yapmadığını ya da aslında yapmadığını ama kimi zaman bakanlıkların zorlaması üzerine hayvanlara acı çektirmeden (?) yapmak zorunda bırakıldıklarını söylemeleri işi daha da karışık hale getiriyor.  PETA’nınki gibi kimi güvenilir listelerin sorunu da deney yapmayan markalar listesindeki çoğu markaya ulaşmanın hemen hemen imkansız olması. Bu problemlere rağmen, hayvanlar üzerinde test edilmemiş ürünlere ulaşmanın en kolay ve garantili yolu sıçrayan tavşan / hayvanlar üzerinde test edilmemiştir (leaping bunny / not tested on animals / cruelty free) logolu ürünlerin seçilmesi. İşte asıl sorun bu noktada başlıyor aslında…

Ben bunun yolu olarak öncelikle çok markanın bir arada bulunduğu mağazalara gidip, logolu ürünleri bulmayı tercih ettim. Fakat düşündüğüm kadar kolay olmadı. En azından her yerde olan bu türden mağazalarda aramakla bulanacak gibi değildi logolu ürünler. Bu sorunu  aşmak için mağazadaki satıcıların yardımına başvurmaya karar verdim. Asıl düşüncem çoğunun yaka kartında güzellik uzmanı yazdığı için ürünlerin içerikleri hakkında dolayısıyla da test konusunda fikirleri olabileceğiydi. Ama ne yazık ki gezdiğim onlarca dükkanda hayvanlar üzerinde test edilmemiştir logosunu “bilen” tek bir satıcıyla bile karşılaşmadım. Üstüne üstlük bu konuda yardım isteyince çoğu ortak tepkiler verdi: “Daha önce hiç duymadım hanımefendi, bilmiyorum”, “Daha önce böyle bir istekle hiç karşılaşmadım hanımefendi, bilmiyorum” ya da daha da vahimi bazıları ürünleri satmak için test yapanların başında yer alan firmaların ürünlerini test yapmadıklarını iddia ederek satmaya çalıştılar.

Sonra başka bir yol olarak doğal ürünler satan dükkanlara bakmaya karar verdim. Tabii şimdi doğal ürünler satan dükkanlar deyince de bir kafa karışıklığı oluyor çünkü kimi ünlü firmalarda kendi reklamlarını böyle yapıyorlar. Benim kastettiğim dükkanlar daha çok el yapımı sabunların, bitkisel ürünlerin satıldığı yerler. Sattığı ürünlerin ne olduğunu bilen ve en önemlisi de logodan haberdar olan tek satıcıyla bu dükkanlardan birinde karşılaştım. Burada logolu ve fiyatları hemen hemen endüstriyel ürünlerle aynı olan üç ürüne ulaştım. Yardımcı olması açısından markaları da yazmak istiyorum: Pielor, Selesta ve Nature’s Gate (ayrıca bu sonuncusu vegan setifikalı). Bu satıcı aynı zamanda bana Türkiye’de üretim yapan kimi firmalarında test yapmadığını ancak böyle bir talep olmadığı için logoyu almak için uğraşmadıklarını söyledi. Aslında bu durum gerçekten de sorunun kaynağı. Çünkü bu sırada konuştuğum çoğu kişinin logodan hiç haberinin olmaması benim için de oldukça üzücüydü. En acısı da bloglarda ya da yorumlarda okuduğum kadarıyla çoğu kişinin konu hakkında en ufak bir fikir sahibi olmadan “ne yani tabiî ki hayvanlar üzerinde yapacaklar, insanlar üzerinde mi yapacaklardı deneyleri” düşüncesinde olması.

Hafta Sonu

[Haftanın Yemeği] Kremalı, patatesli ıspanak

Bu hafta sizlere önereceğimiz yemek Kremalı, patatesli ıspanak. vejetaryenyemek.com sitesiyle ortak seçtiğimiz yemeğin tarifi şu şekilde:

1/2 kilo patates

2 çorba kaşığı zeytinyağı

1 kilo ıspanak

3 baş taze soğan

1 kutu krema

Tuz

Hazırlanışı:

Öncelikle patatesleri iyice haşlayın. Bir yandan da ıspanakları ve taze soğanları yıkayıp doğrayın. Zeytinyağını derince bir tencereye koyun. Taze soğanları ve ıspanakları da tencereye ekleyin. Ispanaklar suyunu bırakıp, yeniden çekene kadar pişirin ve arzu ettiğiniz kadar tuz ekleyin. Ispanaklar piştikten sonra kremayı koyun ve kaynayıncaya kadar pişirmeye devam edin. Tencereyi ateşten alın ve dinlenmeye bırakın.

Sonrasında patatesleri soyun, iri iri doğrayın ve ıspanaklı kremalı karışıma ekleyin. Servis sırasında tabakları maydanozla süsleyebilirsiniz. Afiyet olsun.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Haftanın Yemeği] Havuçlu, mantarlı bezelye

Bu hafta sizlere önereceğimiz yemek Havuçlu, mantarlı bezelye. vejetaryenyemek.com sitesiyle ortak seçtiğimiz yemeğin tarifi şu şekilde:

Yarım çay bardağı zeytin yağı

1 soğan

2 orta boy havuç

300 gr mantar

1 kg bezelye

1 su bardağı sıcak su

Dereotu

Tuz

Hazırlanışı:

İlk olarak doğradığınız soğanı yağda soteleyin. Soğanlar hafif pembeleşmeye başlayınca önceden küp küp doğradığınız havuçları da tencereye atın ve sotelemeye devam edin. Havuçlarda hafifçe yumuşadıktan sonra mantarları ilave edin. Mantarı da havuç ve soğanla birlikte bir süre pişirin ve son olarak bezelyeleri ilave edin. Hepsini bir iki kere karıştırdıktan sonra 1 su bardağı sıcak su ve dilediğiniz kadar tuz ekleyin. Bezelyeler yumuşayana kadar pişirin. Yemeğinizi ocaktan aldıktan sonra doğradığınız dereotunu (çok küçük doğranmaması tavsiye edilir) yemeğinin üstüne serpin ve tencerenin kapağını kapatarak 3 – 4 dakika bekletin. (Böylelikle hem dereotu daha diri kalıyor hem de yemeğe çok güzel lezzetini veriyor). Afiyet olsun.

Kategori: Hafta Sonu

Yeşeriyorum

Bir bilim cinsiyetçisi: Ahmet Rasim Küçükusta

Ahmet Rasim Küçükusta adlı bir “bilim adamı” penisi olmasını bir avantaj görerek büyük büyük sansasyonel laflar etti. Sansasyonel diyorum çünkü tek amacının aslında dikkat çekmek ve gündeme gelmek olduğu açık. Elbette ki bu durum onun bu düşüncelere gerçekten sahip olduğu ve onun gibi düşünenlerin de sayısının azımsanamayacak kadar çok olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Aslında son zamanlarda kimi akademisyenlerin bu tür açıklamalarıyla sık sık karşılaşıyoruz. Bu da bize, benzer düşüncelerin yaygınlığı konusunda bir fikir verebilir. Kadınlar dayağı hak ederler, namusunu kirlenen kadın toplumun düzeni için öldürülmelidir gibi açıklamaların ardında şimdi de bu… Bunun nedeninin kimi erkeklerin artık kadınların seslerini yükseltmeleri ve boyun eğmemelerinden korkmaları olduğunu söylemek yanlış değil herhalde. Erkeklik iktidarını kaybetmek elbette ki istedikleri bir şey değil. Arkalarına kimi dini ve bilimsel dayanakları almaya çalışmaları da; söylediklerinin geçerliliğini arttırmak çabasından başka bir şey değil. Aynı söz konusu profesörün düşüncesine kimi dilbilimsel dayanaklar bulması gibi…

Daha sonra da değineceğim gibi Ahmet Rasim Küçükusta yazısından anlaşılacağı gibi cinsiyetçi olmanın yanında fazlasıyla da homofobik. “Ben bir bilim travestiyim” adlı yazının derdi, kadınların neden bilim adamı tabirini, her ne kadar yazarımız bunun cinsiyet barındıran bir isim olduğunu kabul etse de, kendileri için kabul etmedikleri ve kendilerine bilim kadını ya da bilim insanı gibi saçmalıklar türettikleri. Küçükusta’nın düşüncesine göre (TDK’nın sözlüklerinden de yararlanarak) adam kelimesi tüm insanlığı kapsamaktadır dolayısıyla bilim adamı kadınları da kapsayan bir sözdür. Buradan sonrası ise daha vahim ona göre bilim adamının yaygın olarak kullanılmasının bir izahı var çünkü bilim yapanların tamamına yakını erkek. Bu düşüncesini de şu sözlerle sürdürüyor profesör aynen aktarıyorum: “Mesela, fizikte, kimyada veya tıpta Nobel almış kaç kadın vardır dersiniz? Ya da müzikte, edebiyatta, sosyolojide sivrilmiş, deha, virtüöz seviyesine erişmiş kişilere bakarsanız, bunların içinde de parmakla sayılacak kadar az kadın çıkar. Durun; hemen ‘Ama üniversitelerimizdeki kadın doçentlerin, profesörlerin sayısı her geçen gün artıyor. Birçok fakültede erkekten çok kadın öğretim üyesi var’ demeye kalkmayın. ”. Buna açıklama olarak da akademisyenlikle bilim adamlığı aynı değildir demiş ve özellikle meslek lisesine dönen üniversitelerin perişan halinden dem vurmuş. Sonrasında ise son zamanlarda duyduğum en homofobik açıklamalardan birini yapmış ve bilim kadını demenin bir tehlike olduğunu çünkü “oğlanların” “lezbiyenlerin” “transeksüellerin” “onun bunun çocuklarının” da ayaklanma tehlikesi olduğunu söyleyerek yazısını bitirmiş.  Zaten tıp profesörü “bilim adamı” Küçükusta yazısına fotoğraf olarak da bir futbol topu koymayı tercih etmiş.

Bugün katıldığı bir televizyon programında da söylemini daha da ileriye götürdü ve kaç kadın Shakespere, kaç kadın Tolstoy var? gibi sorularından sonra dehalığın erkekliğe ait bir özellik olduğunu söyledi. Yine kadınların genel olarak sanatta ve bilimde ne kadar görünmez olduğundan bahsetti de bahsetti ve aslında “ben arada ilginç şeyler söylemeyi seviyorum” demesinden amacının ilgi çekmek olduğu belliydi. Her ne kadar bazen bu tür konuşmalara saçmalık deyip geçmek insanın içinden gelse de kelli felli bir profesörün ağzından çıkan bu tür düşüncelerin ne kadar tehlikeli olduğu ve yazısının altına yapılan yorumlardan cinsiyetçiliğin ve homofobinin hala ne kadar yaygın olduğu fikri beni oldukça rahatsız ediyor. Ama şimdi kalkıp burada kadınların insanlık tarihinin başından beri neden sanat ve bilimden dışlandıklarının nedenlerini anlatmayacağım. Benim asıl üzerinde durmak isteğim konu dildeki cinsiyetçilik. Çünkü aslında sorun “adam”ın insan anlamına gelmesinde başlıyor.

Dil ataerkinin elindeki en önemli silahlardan biridir. Dünyayı bir anlamda dil ile şekillendirdiğimiz için dilin elverdiği ölçüde düşünebiliriz. Dili şekillendirenin de erkekler olduğunu düşünürsek dilin kadın deneyimlerini kapsamasını beklemek oldukça anlamsız olur. Dolayısıyla kadınlar daha ilk yaşlarında hayatlarına giren masallar gibi dil ürünleriyle birlikte eril dile maruz kalırlar. İşin en kötü yanı da hayatımız boyunca aslında bu durumu öylesine içselleştiririz ki farkına bile varmayız çoğu zaman. Tabii bunları söylerken sorunun bir bir kelimelerde olduğu değil anlatmak istediğim, onlara kültür ve toplum tarafından yüklenen anlamlarda. Adam kelimesi aslında iyi bir örnek. Kadın yerine adam kelimesinin bütün insanlığı anlatması buna ek olarak düzgün doğru ve tam anlamlarına gelmesi elbette ki bir tesadüf değil, bu durum cinsiyetçiliğin ta kendisidir. Hatta farkında olmadan Ahmet Rasim Küçükusta’da bundan sürekli bahsediyor. Yazısında da alim, bilimci gibi direkt olarak cinsiyet çağrıştırmayan kelimeler kullanılsa bile bunların da kadınları tatmin etmeyeceğini söylüyor örneğin. Çünkü nasıl doktor, hakim, polis deyince akla erkek geliyorsa alim ya da bilimci deyince de aslında erkekler kasdedilecek diyor. Bunu aşmak için de yine kadın bilimci, kadın alim demek gerekliliğinin olacağını söylüyor. Ne denir ki aslında biraz bir yerlerden tutacak gibi…

Yine de uzun lafın kısası kimilerinin bilim adamı kelimesinin ayrımcı bir söz olduğunu ve altında bilim yapma işini sadece erkeğe ait bir özellik olduğu fikrini barındırdığını anlamasını beklemek kapasitelerinden fazlasına beklemek olacaktır. Özellikle de Ahmet Rasim Küçükusta gibi ünvanına ve cinsel organına güvenenlerin… Tabii ki buradaki asıl sorunun zaten “adam”ın bilim ve üretme işini sadece erkeğe ait bir özellik olarak görmesi ve hayatı eril ve dişil ikilikler içinde algılayabilmesi olduğunu unutmamak lazım.  Ama benim aklıma takılan soru bu her şeyi çok bildiğini düşünen profesör Mary Shelley’i, Doris Lessing’i, Herta Müller’i, Elinor Ostrom’u hiç mi duymamış?

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Seçim bitti peki ya kadınlar

Türkiye bir seçim dönemini daha bitirdi. Günlerdir seçimle yatıp seçimle kalktıktan sonra saatlerce sonuçları takip ettik. Her ne kadar seçim sonuçları hakkında konuşanların çoğu “beklenen oldu” gibi yorumlarda bulunsa da, bence bu sonuç oldukça şaşırtıcı. Evet iktidar partisi yüzde 50 civarında bir oy aldı ve bu benim gerçekten hiç beklemediğim bir sonuç oldu. Bunun nedenlerinden kısaca bahsetmek gerekirse öncelikle şunu söylemem gerekir ki AKP’nin meclisteki sandalye sayısının azalması siyasal anlamda pek çok anlama gelse de sosyal olarak en azından benim baktığım yerden çok da bir şey ifade etmiyor. Başbakan Erdoğan ve hükümetinin son altı ay içinde bile yaptıklarını, altı içinde tartışılan gündemleri düşündüğümde popüler tabirle bu ülkedeki her iki insandan birini AKP’ye oy verdiren motivasyonu gerçekten anlayamıyorum.

Nükleer santrallerden, HES’lere çevre sorunları; gözaltında işkence gören insanlardan,  biber gazıyla öldürülen Metin Lokumcu’ya gösterilen şiddet; yasaklanan kitaplardan, yargılanan gazetecilere düşünce özgürlüğü sorunları bunlardan sadece bazıları ve her biri üzerine sayfalar yazılabilir yazıldı da. Benim burada asıl üzerinde durmak istediğim konu kadın meselesi… Çünkü her ne kadar parti listelerinde gösterilen kadın milletvekili adaylarının sayısına bağlı olarak meclisin kadın oranı artsa da, bana göre bu seçim sonuçlarının asıl kaybedeni kadınlar oldu. Çünkü bu ülkenin yarısı, kadın bakanlıklarını kaldırıp, kadın meselesini aileyle sınırlandırmayı vaat eden; bunun açıklaması olarak da “Biz muhafazakar bir partiyiz. Aileyi güçlendireceğiz” diyen; yine bu ülkenin yarısı hala “kadın” diyemeyen, dahası “kreş eken huzurevi biçer” diye talihsiz bir açıklama yapabilen ve yine bu ülkenin yarısı tek kelimeyle açıklamak gerekirse cinsiyetçi bir başbakana oy verdi.

Kadınları aileyle eklemlemenin arkasında yatan nedir? Öncelikle kadını aileyle bir görmek muhafazakar ideolojilerin tipik özelliği olmakla birlikte kadınların başına gelen ve  gelebilecek en kötü durumdur. Kadını aileyle bir görmek demek; onu ailenin iffeti, namusu olarak tanımlamaya devam etmek, onu çalışma yaşamından ve sosyal yaşamdan olabildiğince uzaklaştırıp ailenin düzenini sağlayacak kişi olarak görmek demektir. Kadını ailenin içinde tanımlayan bir ideoloji kadının özgür, kendi kararlarını veren, özellikle kendi bedeni üzerinde sadece kendisinin söz sahibi olduğu bir kadınlığın önündeki en büyük engeldir. Bu durumun kökleri Türkiye için onlarca yıl öncesinde yatmaktadır. Ta cumhuriyetin ilk yıllarındaki bir modernizasyon projesi olarak haneden çekirdek aileye geçmenin her erkeğe kendi evinin hakimi, söz sahibi, kadının koruyucusu olma hakkını verdiği, dahası ailenin erkeğin sarsılmaz iktidar alanı olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Tayyip Erdoğan ve ekibinin yapmaya çalıştığı da bu durumun devamlılığını sürdürebildikleri kadar sürdürmeye çalışmak işte. Başbakan daha seçimi kazanır kazanmaz nasıl demokratik bir başbakan olacağını açıklarken kadınları çocuklarla aynı kategoride birlikte sayarak yaptığı konuşmada bunu bize bir kez daha gösterdi.

Peki tüm bunlar ne demek ve yarın bize ne getirecek? Bu ülkede yine kadına yönelik tüm politikalar kadının üremesi merkezli olacak. Kimi insanlar belirli pozisyonlara gelmiş kadınlara yine pornocu ya da konsomatris demeye, kimileri eşcinsellik hastalıktır demeye devam edecek. Kadın meselesi yine çok çok gerilere atılacak. Bu ülkenin bir kadın aktiviste “kadın mı kız mı bilmiyorum” diyerek bekaret üzerinden politika yapan, yüzde 14’ü kota olarak gören bir başbakanı olacak ve bu başbakan sık sık demokrasiden bahsedecek. Aile ve evlilik cenderesinden kurtulmaya çalışan kadınlar cinayete kurban gidecek ya da ev içi iktidarları sarılan erkeklerden şiddet görecek ve bu ülkenin yine en iyi ihtimalle en az dört yıl daha “erkek” bir siyaseti olacak.

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Adam gibi bira ne demek?

Hepimiz egemen ideolojinin hakim değerleri tarafından şekillenmiş bir dünyanın içine doğuyoruz. Aslında bundan daha da önemlisi, bu değerlerin bize nasıl empoze edildiği ve nasıl doğal olarak görülmeye başlandığıdır. Sistemin bu şekilde örgütlenişinin amacı doğal olarak kabul görülmeyi sağlamak ve de bu yolla sorgusuz sualsiz işler hale gelmektir. Bu sistem, parçaları olan bir bütün olarak düşünülebilir. İşlerliği, parçalarının kendisiyle ve birbirleriyle uyum içinde çalışmasına bağlı bir bütün. Peki, bu parçalar nelerdir? İçinde bulunduğumuz sistemin devamı için ve ona uygun olarak örgütlenmiş her şey: Eğitim, din, siyaset, dil, aile… Bu parçaların en önemlilerinden biri de kuşkusuz medyadır.

Medya, sistemin yeniden üretiminden sorumlu kurumlardan biridir. Medya, daha doğru bir tabirle ana akım medya, egemen ideolojinin dilini kullanarak yaratılmak istenen “ideal” insan tipinin oluşturulmasına hizmet eder. Diğer yandan bu biçilen kalıba uymayanları ötekileştirir. Toplumdaki genel yargılara uygun bir şekilde medyada yüceltilen değerler Türk, Müslüman, erkek ve heteroseksüel olmaktır. Mine Gencel Bek ve Mutlu Binark, “medya cinsiyetçi ve eşitsiz ilişkileri yeniden üreterek bunu yaygın bir şekilde kullanıma sokar, […] toplumdaki güç ilişkilerini yansıtır, ama aynı zamanda bunları yeniden üretir, değiştirir, başka biçimlerde kurar” diyerek bu “idealler” ve “ötekiler” arasındaki ilişkilerin oluşmasında medyanın rolünü açıklarlar. Bu açıklamada görüldüğü gibi medya erkek değerlerin yüceltilmesi ve cinsiyetçi söylemin oluşturulmasında büyük pay sahibidir.

Janice Radway, ataerkil kültürün, kitle kültürüyle kadının kamusal alandaki konuşma hakkını yadsıdığını, birey kadını suskunlaştırdığını ve kadınları neşneleştirdiğini söyler. Medyada kadın temsilleri de aynen bu amaca hizmet edecek, kadının sessiz konumunu bu temsillerle normalleştirecek şekildedir. Medyadaki temsillerle kadınlara eril kültürün yücelttiği değerler doğrultusunda öğütler verilir. Bu yazıda da ele alınacak olan öğüt verme konusu oldukça önemlidir. Özellikle reklamlar öğüt verme konusunda oldukça zengindir. Kadınlar için ele alındığında, temizlik ve gıda reklamlarında iyi bir ev kadını olmaları, şampuan reklamlarında güzel, bakımlı, erkeğin gözüne hoş görünecek kadınlar olmaları öğütlenir örneğin. Tüm bunlarla birlikte bu cinsiyetçi yapının sadece kadınlara öğütler verdiğini söylemek oldukça kör bir bakış olur. Ataerki medya yoluyla kadınları şekillendirirken, erkeklere de buna uygun eril öğütler verilmekte, onlar da hayatlarını buna uygun olarak yaşamaya ve bunu içselleştirmeye hazır hale gelmektedirler. Sonuçta bu döngünün devamlılığı ancak iki tarafın rollerine uygun yaşamasına bağlıdır.

Son zamanlarda özellikle yılbaşının yaklaşmasıyla “erkeklere öğütler veren reklamları” sık sık gördük. Pırlanta, araba, beyaz eşya reklamları bunlar arasında görülebilir. Bu reklamlarda erkeğin “erkek” olabilmesinin ve diğer erkekler arasında sivrilebilmesinin ölçütü birlikte olduğu kadına aldığı hediye olarak gösterilmektedir. Bunlar arasında cinsiyetçiliğiyle en göze çarpan reklamlardan biri de Tuborg reklamı. Tuborg, birasında yaptığı değişikliğin tanıtım kampanyası için “Adam gibi Bira” sloganını kullanmaya başladı. Yılbaşına özel de yine aynı sloganla bir reklam hazırlamış Tuborg. “Sevgili biraseverler! Bize göre “Adam Gibi Bira”; %100 malttan üretilmiş, içine şeker katılmamış, kalitede istikrarı yakalamış, tadı her yerde, her zaman aynı olan biradır.”

Bu reklamda kullanılan “adam gibi” aslında günlük dile de yerleşmiş ve sıkça kullanılan cinsiyetçi bir ifadedir. Bu ifadeyle anlatılan şeyin, kusursuz, olması gerektiği gibi olduğu belirtilmek istenmektedir. Fakat buradaki sorun kusursuz olma durumunun erkek değerler yüceltilerek anlatılmasıdır. Adam gibi ifadesi kadınlar için de kullanılır. Kadınlar için kullanıldığında artı değerleri anlatır. Aslında kullanımdaki cinsiyetçiliği anlamak için bir de tam tersi yani “kadın gibi” kullanımını düşünmek gerekir. “Kadın gibi” sadece ataerkil sistemin yaratmak istediği kadına uygun ve bu durumu kabullenmiş ya da buna boyun eğmiş kadınlar için kullanıldığında olumlu anlam  ifade eder. Özellikle “kadın gibi”nin erkek için kullanılması bir hakarettir. Erkeğin kadın gibi olması erkek için biçilen kalıba uygun olmaması ve “kadına ait” yani olumsuz değerleri taşıması demektir.

Tuborg reklamında da “Adam Gibi Bira” sloganıyla anlatılmak istenen biranın ne kadar iyi olduğudur. Fakat bu tanıtımda adam gibi ifadesiyle vurgulanan özellikleri biraz daha derinlemesine ele almak gerekir. Bu özellikler; içine şeker katılmamış olmak, istikrarlı ve her yerde her zaman aynı olmaktır (başka bir reklamda da İstanbul’da da Kars’ta da aynı olan biradır). Reklamdaki, birayı anlatmak için kullanılan fakat adam gibi sloganıyla ifade edilen özellikler aslında erkeklerde var olması gerektiğine inanılan özelliklerdir ve bu yolla erkeklere öğütler verilir. Örneğin adam gib olmanın bir şartı aynı birada olduğu gibi içine “şeker” katılmamış olmaktır. Biranın içine şeker katılması biranın keskinliğini bozduğu gibi erkeğin içine “şeker” katılması da olumsuz bir durumdur. Bu durum iki açıdan ele alınabilir. Şekerli olmak bir anlamda yumuşak huylu olmak olarak anlaşılabilir fakat bu “erkek”ten beklenmeyen bir davranıştır. Erkek her zaman sert olmalıdır. Adam gibi olmakla anlatılan “içine şeker katılmamış” olmak da erkeğe sert olma öğüdü veren ve onu sert tavırlar içine hapseden bir söylemdir. Bu durumun diğer boyutu da yumuşak karakterli olmaya yapılan homofobik göndermedir. “Şekerli” olmakla anlatılan yumuşak huylu olmak genellikle eşcinsellikle ilişkilendirilen bir durumdur ve erkeklere verilen en önemli ataerkil öğütlerden biri de eşcinsellikten kaçınmaktır.

Erkelere verilen diğer öğütler ise istikrarlı olmak yani her yerde her zaman aynı olmaktır. Bu da aslında iki boyutlu bir durumdur. Ataerkil erkeklik kavramının izlerini taşır bu anlatım. Tek ve kadının üzerinde her yerde her zaman iktidar sahibi bir erkektir yaratılmak istenen ve bütün erkeklere empoze edilmeye çalışılan özellikler aynıdır. Erkeğe istikrarlı olması ve bulunduğu her yerde aynı olması gerektiği öğüt edilir. Bu aynı zamanda cesur olma ve kendini hiçbir koşul altında değiştirmeme öğüdüdür. “Erkek adam döneklik yapmaz” söylemiyle aynı anlamı taşıyan bir öğüttür bu. Bir de adam gibi olmanın her yerde he zaman aynı olmak gerektirdiği düşüncesini daha geniş bir açıdan ele alırsak; bu içinde yaşadığımız düzenin farklılıkları törpüleme, tek tip insan yaratma amacına da uygun bir tutumdur. Bu reklamla aslında bir açıdan şöyle bir öğüt verilmektedir: Adam gibi olmak herkesle İstanbul’da da Kars’ta da aynı olmayı gerektirir, farklı olmak kabul edilmez, farklı olan istikrarsızdır ve ötekileşmeye mahkumdur.

Ataerkil düzen daha önce de dediğimiz gibi sistemin tüm parçalarını kendine uygun bir şekle sokmuştur. Bu sistemin devamı için gereken şey budur. Medya ya da reklamlar konusunda ise daha hassas bir durum vardır. Medya insanlara ulaşmanın en kolay yoludur özellikle ana akım medya hakim değerlerle doludur. Bu değerler insanlara medya yoluyla çoğu zaman daha kolay sindirilebilir ve farkında olmadan empoze edilecek şekilde sunulur. Tuborg reklamında da gördüğümüz gibi iyi bir şekilde örgütlenmiş ve ideolojik olarak donatılmış bir reklam erkeklere eril değerleri üç cümleyle öğütleyebilir. Tabii ki durumda da düşülecek en büyük hata herhalde bu cinsiyetçi reklamları “Ne olacak üç cümle” diyerek önemsiz kabul etmektir.

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Kadınların Düşünme Felcine Uğradığı "Cadde"

Eril düşünce, tarih öncesi çağlardan bu yana erkeğe ait alanın sınırlarını koyu çizgilerle çizdi ve kadını bu sınırların dışında tutmanın farklı yollarını bulmayı başardı. Kadını eve kapatmak ve özel alanına hapsetmek bunun en kolay yoludur mesela… Bu duruma uygun bir şekilde ve nihai sonuç olarak kadın sosyal, politik, düşünsel ve sanatsal alandan hep uzak tutuldu; böyle kalması da sıkı sıkıya tembihlendi. Peki ya tembihlere kulak asmayanlar? Tarih onların cadı ilen edilmesine, yakılmasına şahit oldu. Bunun sonucunda da kalanlar daha çok içine kapandı, sindi. Patriarkal yapı amacına ulaştı.aaamilliyet

“Cadde’de “Kürt Açılımı” yok, sosyetedeki yeni aşk açılımları var.”

Kadınların aklen eksik, ahlaken aşağı olduğu söylendi. Kütüphanelerin, üniversitelerin kapısı yüzüne kapatıldı. Bunları yazarken aklıma Virginia Woolf geldi. Diğer kadınlara oranla babasının edebiyattaki aktif rolü sayesinde kısmen daha şanslı bir kadın olan Virginia Woolf, değerli eseri Kendine Ait Bir Oda‘da kadınların akademik alandan dışlanmalarını nefretle anlatır. Kadınların erkeklerle aynı kalitede eğitim almaları hayalken, derslere giren akademisyenler bile kadın öğrencileri aşağılamaktadır. Woolf’un çağdaşı E.M. Forster bu farkın çıkan yemeklerde bile kendini gösterdiğini söyler. İşin en kötü tarafı da toplumda kimi erkeklerin hala bu farkın varlığına kanıtlar aramaları diye düşünüyorum. Burada da aklıma İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi geliyor. Bildiğimiz gibi Berlusconi canlı yayında dokunulmazlığının kaldırılmasıyla ilgili konuşan muhalif partiden bir kadın milletvekiline “zeki olmaktan ziyade güzeldir” demişti. Bu da aynı hastalıklı düşüncenin günümüze yansımış halidir.

“Cadde’de “Bitirme planı” yok, ucuz ve kaliteli alışveriş planları var.”

Kısacası kadına elinin hamuruyla düşünmek yasaklanmıştır bir anlamda. Kadın yazarların takma erkek isimleriyle yazmasının sebebi budur. Çünkü toplum kadını, erkeğin annesi, karısı, namusu, ilham perisi olarak konumlayarak pasifleştirmiştir ve salt bedene indirgemiştir. Fakat kimi zaman kendi bedeni üzerindeki hakkını da elinden almıştır ki bu aklın almadığı paradoksal bir durumdur.

“Cadde’de “Ergenekon Savcıları” yok, TV dünyasının ünlü isimleri var.”

Yıllar ilerledikçe kadını düşünsel aktivitelerden uzak tutma görevini farklı tekeller devralmıştır. İlk akla gelen, medya… Kadının bedeniyle kandırılmasına şahit olduk, oluyoruz. Defileler, makyajlar, saç stilleri, magazin… Evet, medya bunları dayatıyor kadınlara. “Saçına makyajına saatler ayır, düşünme! Bak dizilere, güzel kadınlar zengin ve başarılı erkeklerle evlenip evde oturuyor ve ne kadar harika giyiniyorlar, sen de öyle ol, modaya uygun giyin, düşünme! Sana bunları anlatan magazin dergileri çıkardık, programlar yaptık. Sabahtan akşama kadar televizyona kilitlen, düşünme! Bak şarkıcılara, mankenlere hepsi sıfır beden. Hemen kilo ver. Bir yığın sağlıksız ürün var bunu yapman için onları ye, iç, düşünme!” Böyle böyle uzaklaştırılmak istendi kadın bilimsel, düşünsel ve elbette siyasal alandan. Tabii ailelerin bu duruma katkısına değinmeden de geçemeyiz. Çocuklarının apolitikliğiyle övünen ailelerin… “Benim kızım hiç bilmez öyle siyaset falan. Anlamaz bu işlerden” diye övünen ailelerin…

“Cadde’de “İmralı, Silivri” yok, Bebek, Nişantaşı, Beyoğlu, Bodrum var.”

Paragraf aralarında yazdıklarıma gelirsek eğer bu cümleler büyük bir gazetenin bugün yarın çıkacak olan ekinin reklam cümleleri… Hepimizin bildiği gibi ülke gündemi bu aralar bir hayli yoğun: Kürt açılımı, Ergenekon davası, barış grupları, irtica raporu, domuz gribi… Ve tam bu esnada medyanın kadınlar üzerindeki rolünü layıkıyla oynayacağını yaptığı reklamlarla açık bir şeklide gösteren, özellikle kadınlara yönelik bir ek çıkıyor. Bunda kasıt olduğunu düşünmemek ise elde değil. Ülkede, bırakın ülkeyi Dünya’da durum böyleyken işi halkı bilgilendirmek olan bir yayın organı bunu nasıl yapar, nasıl “Ergenekon yerine, TV dünyasını, Kürt açılımı yerine modayı, bitirme planı yerine alışverişi düşünün” der bunu gerçekten aklım almıyor.

“Cadde’de “ya bıktık bunlardan” diyebileceğiniz hiçbir şey yok, hayat var.”

Baştan beri saydığımız “kadınları düşünmekten alı koyma planı” bugüne kadar birçok kadının sağlığına mal oldu. Bulimia, anoreksi ve farklı psikolojik sorunlar bunlardan en çok karşılaştıklarımız. Bunlar kadar önemli diğer bir sorun var ki bunların en sinsisi: Düşünme felcine uğramak. Evet, gereksiz ne kadar şey varsa onlarla meşgul olmamızı, başka bir şeyi düşünmememizi isteyen; bunu da korkunç bir şeklide “insanları rahatlatmak” kisvesi altında yapan; en inanılmaz olanı da buna “hayat” diyen bir yayın daha hayatımıza giriyor. Renkli sayfalarla olabildiğince cıvıl cıvıl ve insanları nasıl kandıracağını bilen, bunu iş edinmiş bir şeklide… Tabii ki bunları söylerken iğneyi biraz da kendimize batırmak gerekir. Bunların hızla çoğalmasının sebebi biraz da okur değil mi? Kadınlar gerçekten bunları okumayı reddetse hala bu misyonu, yani düşünme felcine uğratma misyonunu devam ettirebilirler mi? Hayır! Şimdi ise biraz durup DÜŞÜNME zamanı… Bu gerçekler bizim. Eğer biz bunlar üzerine düşünmeyi, kafa yormayı, kimi zaman onaylamayı, kimi zaman eleştirmeyi, tepki göstermeyi, birleşmeyi reddedersek, bu işlerden çıkar sağlayacak birileri bu ülkede istediğini yapar ve sonuçlarına hep beraber katlanmak zorunda kalırız. Bunun da bedeli çok ağır olur. Şimdi ise çağrım tüm kadınlara, yüksek sesle şunları söyleyelim: “Ben bu yapay hayatı reddediyorum, gerçeklerimle yüzleşmekten mutluyum ve düşünmekten vazgeçmiyorum, her şeye rağmen…

Kategori: Yeşeriyorum