Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Karbon aklama: Hiçbir şeyi değiştirmeden iklim dostu olmanın 1001 yolu (2)

Berlin’de bulunan Leibniz Zentrum Moderner Orient’te araştırmacı olarak çalışan ve Potsdam Üniversitesi’nde doktorasına devam eden Juliane Schumacher’le iklim değişikliğiyle mücadele araçlarından biri olarak sunulan karbon aklama mekanizmalarıyla ilgili konuşmaya devam ediyoruz. Söyleşinin geçen hafta yayımlanan kısmında yenilenebilir enerjiye yapılan yatırımların nasıl karbon telafisi kredisi olarak satıldığını ve şirketlerin kendi salımlarını hiç azaltmadan bu yatırımları destekleyerek nasıl karbon-nötr unvanını kazandıklarını konuşmuştuk. İkinci kısımda konumuz ağaçlandırma ve orman tahribatını azaltma yoluyla karbon depolamayı vaat eden projeleri içeren pazarın nasıl kurulduğu ve bu projelerin nasıl işlediği.

Ya da kısaca söylersek: Ağaçlara yatırım yaparak karbon ayak izimizi temizleyebilir miyiz?

Hilal Alkan: Karbon telafi araçlarının satıldığı piyasaya baktığımızda çok sayıda ağaçlandırma ve orman koruma projesiyle karşılaşıyoruz. Pazarlama diline baktığımızda çok da mantıklı görünüyor. Biz çeşitli faaliyetlerimizle karbondioksit salıyoruz; ağaçlar da bu karbonu alıyor, dönüştürüyor ve depoluyorlar. Dolayısıyla ağaçlara yapılacak her yatırım, atmosferdeki sera gazlarının azalmasına neden oluyor. Ancak hikaye bu kadar basit değil diye tahmin ediyorum. 

Juliane Schumacher: Ağaçlarla ilgili olan çok özel bir durum. O nedenle ağaçlandırma Kyoto Protokolü’nde Temiz Kalkınma Araçlarından biri olarak tanımlanmamıştı. Artık uzmanlar da ormanların karbon mekanizmasının bahsettiğin şekilde işlemediğini söylüyor. Gönüllü karbon piyasasındaki en ‘güvenilir’ aracılardan olan Atmosfair de orman projelerini portföyüne dahil etmiyor. Çünkü ormanlar da bizim gibiler. Canlılar ve nefes alıyorlar. Soludukları karbondioksiti ancak hayatta oldukları sürece bedenlerinde tutuyorlar. Sonbaharda yapraklarını döktüklerinde depoladıkları karbonun önemli bir kısmı yeniden açığa çıkıyor mesela. Köklerde ve gövdelerinde de depoluyorlar şüphesiz. Ancak ölüp çürümeye başladıklarında o karbon da salınıyor.

HA: Ama karbondioksiti oksijene de dönüştürüyorlar.

JS: Evet tabii, gün ışığı olduğu sürece. Ancak hesaplamalar bize gösteriyor ki burada da sayılar başa baş. Üstelik ormanların ne kadar karbondioksit alıp ne kadarını geri solduklarını tam olarak hesaplamak neredeyse imkansız. Zira ormanları bir fanusa yerleştiremiyoruz. Nefes alıp verişleri gün içinde ışığın durumuna göre bile değişiyor. Hesap yapmak çok zor zira toprağın cinsi, sıcaklık, yağmur, rüzgar vb. hep hesaba katılması gereken faktörler. Verilen sayılar çok kaba hesaplara dayanıyor. Üstelik yakın zamanlı çalışmalar yanlış idare edilen ormanların emisyon kaynağı dahi olabileceğini gösteriyor. O nedenle güvenilir projelerin hepsi ormanları dışarıda bırakıyor. Ancak şu anda özellikle havacılık sektöründen bu yönde büyük bir baskı var. Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilatı (ICAO) 2016 yılında  Corsia isminde dev bir program başlattı. Çünkü toplumsal bir baskıyla karşı karşıyalar. Karbon salımlarını düşürmeyeceklerini ama ağaçlandırmaya yatırım yapacaklarını ve ağaçlardan telafi satın alacaklarını açıkladılar. Ancak burada bahsi geçen ormanların önemli bir kısmının orman değil de plantasyon olduğunu da akılda tutmak gerekiyor.

HA: Bu benim de dikkatimi çekti. Pek çok telafi projesinde ormanların iyileştirilmesinden kasıt kakao ya da kauçuk ağacı ekilmesi. Bunun orada yaşayan topluluklar için de iyi bir gelir kaynağı olduğunu yazarak projeleri pazarlıyorlar. Doğrusu ben bir plantasyonun nasıl olup orman olarak sayılabileceğini anlamıyorum.

Juliane Schumacher.

JS: En önemli eleştirilerden biri de bu zaten. Dediğin gibi plantasyonlar orman sayılamaz. Benim araştırmam REDD+ (Reducing emissions from deforestation in developing countries) projeleri üzerine. REDD+ Birleşmiş Milletler’in desteklediği, 2005 yılında UNFCCC toplantısında yaratılmış resmi bir karbon piyasa mekanizması. Sadece karbon telafisini değil kalkınmayı da hedefliyor. Bu projelerin mantığı insan topluluklarına ormana iyi bakmaları karşılığında bir miktar para vermek, çünkü ormanlar hayati bir değere sahip ve bu insanların yaptığı iş de bu hayati değerin korunmasına yönelik. Güzel bir fikir gibi duruyor ancak işin sonunda ortaya çıkan tablo bambaşka. Öncelikle toplulukların bu programın parçası haline gelmesi gerekiyor ki bu hazırlık süreci çok masraflı. Uzman şirketlerin çok miktarda veri toplaması ve izleme mekanizmalarının kurulması gerekiyor.  Bunlar maliyet-yoğun süreçler.

HA: Bu sadece ağaçlandırma projeleri için mi geçerli yoksa koruma projeleri için de mi?

JS: Tamamı için geçerli. İki değerlendirme yapılıyor. Önce bir şirket değerlendirme yapıyor. Sonra ikinci bir şirket bu değerlendirmeyi kontrol ediyor. Yani süreçte finans şirketlerine büyük paralar aktarılıyor. Örneğin en katı standartlarla hareket eden Gold Standard’ın ortaklarına bakacak olursak pek çok finans şirketi ve bankanın bu süreçlerin parçası olduğunu görüyoruz. Bu değerlendirmeler inanılmaz pahalı. Yoksul ülkelerin ya da toplulukların bunun altından kalkması imkansız. Sadece büyük toprak sahipleri için cazip olabilecek bir şey. Zira var olan plantasyonları için fazladan bir para kazanıyorlar. Veya kamu arazileri için anlamlı. Onlar da bu masrafları kendileri karşılamıyorlar. Almanya gibi ülkelerin kalkınma fonlarından destek alıyorlar. Çoğu orman projesi henüz hazırlık aşamasında.

HA: İşin sonunda karbon piyasasında satılan da ağaçların bedenlerine aldıkları karbondioksit ve saldıkları oksijen, öyle değil mi?

JS: Evet. Bunun da bir ismi var: Ekosistem hizmetleri. 2007’de Almanya G7’nin başındayken TEEB diye bir platform ve program oluşturdu. Ekosistem hizmeti adını verdikleri bu şeyin değerini hesaplıyorlar. TEEB’in yöneticisi Deutsche Bank’ın eski CEO’su. Doğanın verdiği hizmetleri sayısallaştırıp paraya tercüme ediyorlar. Örneğin ağaçlar karbonu emerek ne kadar parasal değer açığa çıkarıyor? Veya, suyu makineler yerine toprak filtre ettiğinde ne kadar para cebimizde kalıyor? Ekosistem hizmetleri kavramının arkasındaki düşünce işte bu. Ve bu yaklaşım uluslararası çevre organizasyonlarında da en baskın olanı şu anda.

HA: Ekosistemler bu hizmetleri vermek üzere tasarlandığında neler oluyor biraz anlatabilir misin?

JS: Şu anda Senegal’le ilgili yeni bir araştırmanın hazırlıklarını yapıyorum. Orada yürütülen bir projeyle ilgili de epey okuma imkanım oldu. Bu proje McKinsey tarafından sertifikalandırılmış ancak Danone, Hermes ve birkaç başka büyük Fransız şirketi tarafından finanse ediliyor. Bu şirketler karbon-nötr oldukları iddiasında bulunabilmek için mangrov ormanlarıyla ilgili bu devasa projeyi destekliyorlar. Karbon telafilerini doğrudan bu projeden satın alıyorlar. Birkaç aracı var ama krediler karbon piyasasında serbest dolaşımda değil. Proje kapsamında binlerce ağaç dikildi. Ancak işin aslı ağaçları dikenler Senegalli kadınlar. Bir çevre örgütünün teşvikiyle gönüllü olarak bu işi yapmışlar ve karbon sertifikalarından filan haberleri olmamış. Yani ağaç dikmeyi kabul etmişler ancak bu ağaçların sağlayacağı faydayı uluslararası şirketlere satma konusunda rızaları alınmamış. Üstelik proje nedeniyle bazı bölgelerde balıkçılık faaliyetlerine de yasak getirilmiş. İşin sonunda proje çok da başarılı olmamış. Tek bir tür mangrov dikmişler ve o bölgeye uyum sağlayamayan genç ağaçların önemli kısmı ölmüş. Ancak proje başarısız olsa da Danone’nin suyu Evian karbon-nötr olmayı başarmış.

Senegal’de yeni dikilen mangrov ağaçları. Winifred Bird/Yale e360.

HA: Şu andaki araştırma sahan olan Fas’ta durum nasıl?

JS:  Fas’ta üzerine çalıştığım henüz hayata geçmiş bir proje değil. O da REDD+ programının bir parçası. REDD+ şimdiye kadar sadece tropik iklimde kullanıldı. İlk kez Akdeniz’de de uygulanması deneniyor. Ben de bu örneğe bakıyorum. Projeyi fonlayanlar GIZ (Alman Uluslararası İşbirliği Teşkilatı) ve FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü). Henüz hazırlık aşamasında olan bir proje ve temel hedef orman idare yöntemlerini değiştirmek.  Ancak Faslı orman yetkilileri bu projeyi kısmi olarak engellediler. Çok iyi eğitimli ve çok akıllı yetkililerden bahsediyoruz. Bu programın onların değil zengin bazı ülkelerin yararına olduğunu fark ettiler. Bahsi geçen orman çok yaşlı bir mantar meşesi ormanı, inanılmaz bir biyoçeşitliliğe sahip. Ancak mantar meşesi çok yavaş büyüyen bir ağaç. Hızlıca paraya tahvil etmenin imkanı yok. O nedenle 1950-1960 dolaylarında mantar meşesini kesip yerine hızlı büyüyen türlerden olan okaliptüs ve çam ekmişler. Ancak 1990’ların sonunda itibaren ormancılık yaklaşımlarını değiştirmişler. Yerel topluluklarla birlikte çalışmaya başlamışlar ve mantar meşesine geri dönmüşler. Meşeler de yeniden büyümeye başlamış. Çok başarılı bir yaklaşım yani. Ancak REDD+ başka bir yönetim anlayışını gerektiriyor. Mantar meşelerine yine yer yok, zira atmosferden istenen düzeylerde karbon çekmiyorlar. 2000’lerde biyoçeşitlilik için destekledikleri ağacı şimdi karbon mücadelesinde etkisiz diyerek kesmek istiyorlar. Yine daha çok karbon depolayan okaliptüs ve çama dönülmesini istiyorlar.

Mantar meşesi.

HA: Ama özellikle okaliptüs çok yayılmacı bir tür.

JS: Evet, sorun da o zaten. Eğer ağaçlara sadece karbon çekme kapasiteleriyle bakarsanız bir sürü yanlış proje üretmeniz mümkün. Bu nedenle Faslı orman idarecileri bu teklifi reddettiler.

HA: Peki bu tip projeler orman köylerini ve ormanda yaşayan toplulukları nasıl etkiliyor?

JS: Akdeniz’de henüz bilmiyoruz, çünkü uygulamaya geçmiş bir proje yok. Ancak örneğin Meksika’da Chiapas’ta uygulanıyor. Orada bir bölge Kaliforniya’yla eşleşmiş, REDD+ telafilerini doğrudan ve sadece Kaliforniya’ya satıyorlar. Bazı topluluklar bu projelerin parçası olmayı kabul ettiler ve ciddi miktarda para kazandılar. Başka bazı topluluklar ise ormanların metalaştırılamayacağını, ağaçların tek fonksiyonlarının karbon depolamak olmadığını söyleyerek reddettiler. Ancak her ülkede farklı durumlar söz konusu. Bazı ender örneklerde yerel toplulukların gerçekten yarar gördüğünü söyleyebiliriz. Zaten yapageldikleri şey için, yani ormanlarını korudukları için fazladan bir gelir elde ettiler, ediyorlar. Ancak çoğu vakada yaşanan bu değil. Devletler orman köylülerini ormanın dışına çıkmaya zorluyor veya büyük şirketler büyük orman alanlarını satın alıyor. Bu gibi durumlarda topluluklar büyük zarar görüyor.

HA: Yani yine pek çok kalkınma projesinde olanlar tekrarlanıyor. Sorunlarımızın kaynağı olan yaklaşımı, yani dünyadaki yaşamı paylaştığımız canlılara sadece fayda eksenli olarak bakmayı ve sonra da bu faydayı alınıp satılır hale getirmeyi bir kenara bırakmadığımız sürece herhangi bir projeye umut bağlamamızın da manası yok gibi duruyor. Bu öğretici sohbet için çok teşekkürler Juliane.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Karbon aklama: Hiçbir şeyi değiştirmeden iklim dostu olmanın 1001 yolu (1)

19 Kasım’da Easyjet’ten bir e-mail aldım. Tarihi bir anı birlikte kutlayacakmışız. Meğer o sabah 05.20’de havalanan EJU5841 numaralı uçuş ben daha yataktan kalkamadan ‘tarih yazmış’. Tarih yazmış, zira bu uçuştan başlayarak bundan sonra havalanacak her Easyjet uçağının karbon salımları telafi edilecekmiş. Yani Easyjet, uçaklarıyla saldığı kadar karbonun atmosferden geri çekilmesini sağlayacakmış. Böylece karbon-nötr olacakmış. Velhasıl artık uçağa binerken vicdan azabı çekmemize, daha fenası ucuz uçuş kampanyalarını gördüğümüzde ‘ay Malta ne güzelmiş’ diye içimiz giderken irademizi zorlayıp o sekmeyi kapatmamıza gerek kalmayacakmış. Şirketin akıllı insanları meseleye el atmışlar, küresel iklim değişikliğine karşı ellerini taşın altına koymuşlar.

Easyjet’in web sitesinde gezindikçe bütün bu göz boyacılığın ucuzluğu karşısında dilim tutuldu. Easyjet benim gibi sinik müşterilerine bu müjdenin yetmeyebileceğini düşündüğü için çok daha fazlasını yapıyormuş. Mesela kağıt ağır olduğu ve ağırlık daha fazla yakıt kullanımına sebep olduğu için kabin içinde kullanılan kağıtları elektronik gereçlerle değiştirmişler. Pek tabii ki kullan-at plastiklerle de mücadeleye girişmişler. Çay karıştırma çubuklarını plastik yerine ahşap yapacaklarmış…

‘Kara para’ aklama gibi…

Acaba deliriyor muyum diye düşünürken bir de THY sayfasına bakayım dedim. Ve bir başka müjdeyle karşılaştım. THY 2016’da düzenlenen 3. Karbon Zirvesi’nde Düşük Karbon Kahramanı seçilmiş! Birileri gerçekten bizimle dalga geçiyor olmalı. İşin aslını karbon azaltım projeleri hakkında araştırma yürüten gazeteci ve akademisyen Juliane Schumacher’le konuşuyoruz.

Ancak önce bir tercüme açıklaması gerekiyor. İngilizcede ‘carbon offset’ denen ve uluslararası olarak da aynı şekilde kullanılan kavramı Türkçede nasıl ifade edeceğimiz henüz kesinlik kazanmış değil. THY karbon ofseti diyerek kolaya kaçıyor. Ümit Şahin karbon azaltım kredileri demeyi tercih etmiş. Ben okuyacağınız söyleşiyi tercüme ederken verilen zararın başka yollarla telafi edilmesi amacını hatırlatmak amacıyla karbon telafisi’ tabirini kullandım. Ancak hakikate en iyi denk düşen tabir aslında ‘karbon aklama’. Aynı kara para aklama gibi, dalavereyle, hileyle ve pişkinlikle. İhtiyacımız olan tabirin neden karbon aklama olduğunun detayları ise iki parçada yayınlanacak olan aşağıdaki söyleşide.

Juliane Schumacher, Potsdam Üniversitesi ve Leibniz Zentrum Moderner Orient’te araştırmacı.

H.A: Sevgili Juliane, öncelikle karbon piyasasının ve azaltım kredilerinin nasıl ortaya çıktığını biraz anlatır mısın?

J.S: Karbon telafi mekanizmaları ve karbon ticareti ilk kez 2005’te yürürlüğe giren Kyoto Protokolü’nde yer aldı. Kyoto Protokolü ülkelerin verdikleri azaltım sözlerini tutabilmek için karbon ticareti yapmalarına olanak sağlıyor ve bunun için iki ayrı yöntem öngörüyordu. Birincisinde sanayileşmiş ülkelerin başka sanayileşmiş ülkelerden karbon azaltımı satın almaları mümkün kılındı ve buna Ortak Uygulama (Joint Implementation) adı verildi. İkinci yöntem ise Temiz Kalkınma Mekanizmaları (TKM, Clean Development Mechanisms) olarak adlandırıldı. Bu yöntem o zaman da çok tartışma yarattı ancak hayata geçti ve bugünkü karbon piyasalarının da temeli atılmış oldu. TKM sayesinde sanayileşmiş ülkelerin henüz sanayileşmemiş, yoksul ülkelerden karbon azaltım kredileri satın almaları mümkün oldu. UNFCCC’de bunu düzenlemek amacıyla iki ayrı ülke listesi yer aldı. Ek 1’de yer alan ülkeler yani sanayileşmiş ülkeler karbon salımlarını azaltmakla yükümlü tutuldular. Ek 1’de yer almayan ülkelerin ise böyle bir mecburiyeti yoktu. Türkiye gibi bazı özel durumlar da var tabii. Türkiye Ek 1 ülkesi olmasına rağmen karbon salımını azaltmakla yükümlü tutulmadı. Ancak genel hatlarıyla bir Kuzey-Güney ayrışmasından bahsedebiliriz. Zira sanayileşmemiş ülkelerde karbon salımını azaltmak çok daha düşük maliyetli. Dolayısıyla TKM’nin arkasında yatan fikir sanayileşmiş ülkelerin salımlarını azaltmak yerine ucuza azaltım satın almalarını sağlamak diyebiliriz.

Bastır parayı, elini temizle

Azaltım satın almaktan kasıt parasını verip istediğin kadar karbon salmaya devam etmek yani öyle mi?

Evet. Bu konuda yapılan çalışmalar aslında karbon salımlarının iki kata kadar arttığını gösteriyor. TKM’ler bir piyasa mentalitesinden doğmuş olsa da bir taraftan da o ülkeler için kalkınma projeleri olarak da tasarlanıyorlar. ‘Temiz enerjiye geçmelerine yardım ediyoruz’ gibi bir söylem yani. Lakin bu projelerin çoğu çok basit projeler. Bazıları fabrika bacalarına filtre takılmasından ibaret mesela. Ya da çöplüklerin üstü örtülüyor. Ancak UNFCCC’deki tartışmalar esnasında ortaya çıkan sonuç şu: En basit projelerde bile ne kadar karbon tasarrufu sağlandığını hesaplamak çok karmaşık.

Neden?

Bu TKM projeleri hep çok uzun soluklu. 25-100 yıl arasında etkin hale geliyorlar. Onca yıl sonra o coğrafyada neler olacağını hesaba katmak gerekiyor. Bunu kimse bilemez tabii. Bu da işleri çok karmaşık hale getiriyor.

Karbon telafisi satan sitelerde epeyce dolaştım. Bir kısmı Kenya köylerine gaz ocağı vermekten ibaret olsa da çoğu bana fazlasıyla dolaylı ve çapraşık geldi. Ciddi bir hayal gücü ve geleceği tasavvur etme becerisi gerektiriyorlar. Örneğin satılan kredilerden biri Maraş’taki bir hidroelektrik santralini finanse etmeyi amaçlıyor. Yani örneğin ben Almanya’dan Amerika’ya uçuyorum ve bu uçuşta saldığım karbonu telafi etmek için Maraş’ta bir HES inşaatına para yatırıyorum. Niyet şu olsa gerek: Bu HES hayata geçtiğinde elektrik üretimi için daha az termik santrale ihtiyaç olacak, dolayısıyla da gelecekte daha az karbon salınacak. Böylece benim bugün uçağa binerek atmosfere saldığım karbon miktarı başka bir yerde yıllar sonra bir gün salınmayarak telafi edilecek. İnanılmaz dolaylı bir düşünme biçimi ve ne benim saldığım karbonla bir alakası var ne de o karbonun bir şekilde atmosferden çekilmesiyle. Tuhaflık sınırında karmaşık geliyor kulağa.

Evet! Ama gerçekten de çok karmaşık. Uzun zamandır bu konu üzerine çalışıyorum. Uzmanlarla yaptığım görüşmelerde onlar da pek bir şey anlamadıklarını itiraf ediyorlar. Kimse bu değerin gerçekten nasıl yaratıldığını açıklayamıyor. Nefes alıp vermeye maddi bir değer biçemezsiniz. Havadaki moleküllerin para karşılığı olamaz. Ama iktisatçıların bu sayılara ihtiyaçları var. O yüzden de aslında sabitlenemeyecek bir şeyi sabitlemek için bin bir hesap yöntemi ve kural icat ediyorlar. Bana bu kuralları koyanlar anlarmış gibi yapmakta en usta olanlarmış gibi geliyor. Bu ticari ürünlerin çoğu düpedüz icat. Bir olağan durum senaryosu hazırlanıyor. Sonra bu proje hayata geçerse neler değişecek diye ikinci bir senaryo hazırlanıyor. Sonra bir bilgisayar programı iki senaryonun arasındaki karbon salım farkını hesaplıyor.

Zamanı da hesaba katarak herhalde değil mi?

Evet tabii belli bir zaman içinde. Sonra da bu iki senaryonun arasındaki karbon farkı piyasada alınıp satılmaya başlanıyor.

Co2nsensus.com’da satılan telafi kredilerinden üçü.

Yani kısaca bunlar bazı projelerin finansmanı için üretilen krediler diye anlıyorum. Günün birinde başkalarının, mesela ağaçların yaptığı işin üstüne konarak artı değer üretileceği varsayılıyor. Bu durumda terminolojiyi bir netleştirelim istiyorum. Karbon nötr olmak demek dilediğince karbon salıp bu projelerden birine yatırım yapmak anlamına mı geliyor? Örneğin Alman demiryolları sadece yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edilen elektriği kullanarak değil de bu yöntemle mi karbon-nötr olacak?

Evet, pek çok Alman şirketi sadece bunu yapıyor. Örneğin Deutsche Bank ya da DHL. Bazı üniversiteler, hatta bakanlıklar. Yakın zamanda Çevre Bakanlığı artık tüm bakanlıkların karbon nötr olduğunu açıkladı. Yani hep uçtukları kadar uçmaya devam ediyorlar ancak bir yerlerden karbon  telafileri satın alıyorlar. Ve işin aslı çalışanlar Bonn ve Berlin arasında binlerce kez uçağa binmeye devam ediyorlar çünkü bazı müdürlükler hala Bonn’da.

‘Dolandırıcılıktan daha büyük’

Ben de tüm iyi niyetimle çatılarına güneş panelleri koyduklarını, seyahatleri azalttıklarını filan düşünüyordum.

Başka neler yaptıklarına bakmak lazım tabii ama yaptıkları en önemli şey karbon telafisi satın almak. Üstelik piyasada bin bir çeşit telafi kredisi var. Birkaç yıl önce Stockholm Çevre Enstitüsü’nün yaptığı bir araştırma bu piyasada çokça dolandırıcılık da olduğunu ortaya çıkardı. Var olan projelerin üçte ikisi yalan. Etkin olmamalarını filan geçtim, düpedüz yalandan ibaretler. Çok sayıda standart var, bazıları daha katı bazıları daha gevşek. Lakin en sıkı olanlarında bile bu finansal değeri icat eden finans şirketleri gidip projeyi görmüyorlar. Kağıt üzerinde değerlendirme yapıyorlar, uydu görüntüleri kullanıyorlar. Sonra da kendilerine verilen bilgilere dayanarak hesap yapıyorlar.

Bütün bunlar devasa bir problem yaratıyor. Sanayileşmemiş yoksul ülkelerin karbon salımları zaten o kadar önemsiz ki. İklim değişikliğini yaratan, sanayileşmiş ülkelerin salımları. O nedenle karbon azaltımı yapılacaksa bunun yapılacağı yer de belli. Ancak karbon piyasasında alışverişe izin verdiğiniz sürece o ülkelerin üzerinde bir baskı oluşturmak da imkansız hale geliyor. Kendileri çeşitli değerler icat edip, bunları satın alarak günü kurtarıyorlar. Bence bu dolandırıcılıktan daha büyük bir mesele.

Evet, kesinlikle.

Sayıları gördüğümde gerçekten çok şaşırdım. 2005 yılında AB Karbon piyasası zorunlu hale geldi. Yani her bir AB ülkesi karbon salımını açıklamak, azaltma sözü vermek ve bunu raporlamak durumda. İlk dönemde yani 2005-2009 arasında sadece telafi satın alarak hedeflere ulaşmaya izin vardı. Bu dönemde kendi karbon salımlarında en ufak bir azalma yaşanmadı. Şimdi biraz daha sıkı kurallar var. O kadar çok azaltım satın almaya izin yok. Ama hala şirketler üzerinde gerçek bir baskı da yok. Piyasada bin bir çeşit proje var ve bir ton karbon dioksitin fiyatı hala çok çok düşük.

Ama iyi örnekler de var. Kaliforniya’daki bazı üniversiteler, örneğin, telafi satın almayı kabul etmiyorlar. Çalışanların illa ki uçağa binmesi gerekiyorsa üniversitenin iklim fonuna da belli bir oranda katkı yapmaları gerekiyor. O fonda biriken para da binaların izolasyonu, güneş panelleri satın alınması gibi sahici işlerde kullanılıyor. Bu gerçekten iyi bir fikir. Karbonu kim salıyorsa, salımını azaltması gereken de o. ETH Zürih de benzer bir yöntem uyguluyor. Bazı bölümler İsviçre Ulusal Çevre Enstitüsü’yle işbirliği yaparak sadece İsviçre’de hayata geçirilen bazı projeleri finanse ediyorlar. Burada yani Batı Avrupa’da da yapılacak o kadar çok şey var ki. Tarım alanlarının ya da ormanların restorasyonu gibi. Kuzey-Güney farkına yaslanmadan karbon salımını gerçekten azaltacak yöntemlere yatırım yaparak verdiğin zararı telafi etmeye çalışmak mümkün yani aslında.

Muazzam bir pazarlama harikasıyla karşı karşıyayız sanki. Kasım ayının sonunda Easyjet’ten bir eposta aldım. Her uçuşunda binlerce ton karbon dioksiti atmosfere salan bir şirket karbon nötr olduğunu iddia edebiliyor.

Evet özellikle geçen seneden bu yana iklim hassasiyetleri çok moda oldu. Şirketler kendilerini iklim dostu ya da karbon nötr olarak satmaya çalışıyorlar. Bu sene karbon piyasalarındaki büyümenin devasa olduğunu tahmin ediyorum.

Shell sosyal medya reklamı.

Bu kötü şakadan çıkarabildiğim ders karbon-nötr olduklarını söyleyenlerin aslında atmosfere en çok karbon salanlar oldukları. Gerçekten çok düşük karbon emisyonu olan insanlar, toplumlar ve şirketler bu unvanları kullanmıyorlar. Ama Shell karbon-nötr! Bir petrol şirketinin karbon salımlarını sıfırladığını iddia etmesinden daha akıl almaz ne olabilir ki!

Gerçekten de bir pazarlama harikası. İnsanlar bunun bir çözüm olmadığını anlamıyorlar üstelik. Tüm iyi niyetleriyle bu piyasaya yönelip yarattıkları tahribatı telafi edebilmeyi umuyorlar. Bu yöntemin bir çözüm olmasını geçtim aslında sorunun bir parçası. Geçen ay bir konferansta Norveçli bir bilim kadınıyla tanıştım. Norveç, malum, en büyük petrol üreticilerinden biri. Ancak Almanya gibi onlar da çevre dostu imajına çok önem veriyorlar. Almanya ve Norveç bu karbon azaltım projelerinin en büyük yatırımcılarından. Tanıştığım bilim kadını Norveç’te bu meselenin okul kitaplarına kadar girdiğini söyledi. Okullarda kullanılan bir hikaye varmış. Hikayede küçük bir kız rüyasında ormanların yok edildiğini, hayvanların öldüğünü, hayatta kalanların da çok üzgün olduğunu görüyormuş. Sonra başka bir kız geliyormuş yanına. Bu Norveçli kız ona ormanları kurtarması için para veriyormuş. Her şey yoluna giriyormuş, herkes yeniden mutlu oluyormuş. Sömürgeciliğin hikayelerine ne kadar benziyor. Bu sarışın kız tropik ormanı ve içinde yaşayan hayvanları kötü kalpli ve koyu renkli insanlardan kurtarıyor. Çocuklara bunu öğretiyorlar ve tabii ki o paranın petrolden geldiğini de söylemiyorlar.

Hakikaten koyu derili kadınları koyu derili adamların zulmünden kurtaran beyaz misyonerlerin hikayelerini bugüne uyarlamışlar. Tek başına bu bile neyle karşı karşıya olduğumuzun ipuçlarını veriyor aslında.

Haftaya söyleşinin devamında ormanlardan bahsedeceğiz.

Kategori: Hafta Sonu