Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Korona İzolasyonu Notları] İdrak günleri

Günlerdir onlarca video paylaşıldı. İnsanın çekildiği alanlara göç eden yaban hayatı gösteren. Sokaklarda dolaşan geyikler, parklara gelen domuzlar, limanlarda hoplayan yunuslar ve niceleri bir oh çektiler. Troller kızakta, denizin dibini taramıyorlar; kıyı balıkçısı doğa dostu yöntemiyle balık hasat ediyor, yeteri kadar. Zaten yıllık yasak da başladı. Balık sürüleri popülasyonları onarılır mı biraz olsun? Atmosfere saldığımız gazlar azaldı, havalar temizlendi. Dünyanın öz titreşiminin sesi daha netleşti.

Doğa korumacıgil arkadaşlarımla için için doğanın bu haline sevinmekten insanların haline üzülemiyoruz hissiyatındayız. Vicdanları olan insanlar olarak, şimdiye kadar bu kadar açık söylememiş olabiliriz.

Öte taraftan, insanlık hasta yatağından kalkıp virüsten taburcu olunca daha hızlı mı yok edecek yeniden, sorusu da geliveriyor peşi sıra aramızda. Düşüncelerden duygulara savruluyoruz.

*
Derler ki, insan ruhunu teslim edene kadar değil yaptıkları anıldığı sürece yaşarmış. Yaşamdan sonra yaptıklarımızın etkisi devam ediyor ne de olsa.

Çamtepe’nin doğramalarını yapan marangoz ahşabını illa ki ben alacağım diye tutturmuştu ki bu yaklaşımı, marangozluk için alacağı hizmet bedelinden kaybına yol açacaktı. Israr edince; “Ağacını benim seçmem lazım, yanlış ağaç olursa eğrilir bükülür, sonra yıllarca adımı kötü anarsınız” demişti. Böyle öğrenmiş zanaatini.

Yaptıklarımızın sorumluluğu var ve öğrenmek de hiç bu kadar kolay olmamıştı. O nedenle artık öğrenememek değil, bilmemek ayıp. Sevgili Özcan Yüksek‘in hep anlattığı 1001 gecenin ilk gece anlatılan masalında olduğu gibi yaptıklarının sonuçlarını bileceksin, bilmiyorsan yapmayacaksın. Tahmin edeceksin. Her ne yapacaksan öyle yapacaksın. Kaos da böyle diyor. (Kelebek etkisi kuralının anlatımındaki Çin’de kanat çırpan kelebek metaforu enteresan bir tevafuk değil mi? )

Ve tabii bu bir kişisel gündem, odak, seçim meselesi.

Böyle böyle düşünürken, peki benim gündemim ne olsun diye de soruyor insan haliyle.
Bu soru zaten bir yandan zihnimin hep bir köşesinde.

*
Her şeyin bir yüzü şifa, bir yüzü zehir. Bir doz meselesi. Dünya ve kendimizle olan ilişkimiz de öyle. Gıda üretimi bir temel ihtiyaç, lakin dozunu kaçırırsak kendimizi zehirler hale geliyoruz. Şifa kaynağı bir zehir kaynağına dönüşüveriyor. Adaleti getirsin diye yarattığımız hukuk, bir tarafı fazla kayırınca toplumun bütününün en temel duygusal ihtiyacı olan güveni zehirliyor. Fiziken bütünlük içinde olalım, hastalanmayalım diye yaptığımız tıbbi müdahalelerle, hasta şekilde yaşar hale geliyoruz. Eğitim derken kastettiğimiz de bütün bu yapıyı ayakta tutacak insan yetiştirmek demek. Bir nevi seri üretim.

Dozu kaçırmaya meyilli davranışlarımızda son noktadayız. İşte doğanın dengesini bozmamak bu demek: Her an değişen dengede yerini almak.

İnsan için bu yeri, bilimle almak, sanatla almak, zanaatla (üretim anlamında) almak. Bu kan damarlarımızı başkalarına havale etmemek, buradaki sorumluluğu ele almak, bu sorumluluğu almadığımız sürece bedelini başkalarına, sisteme yüklememek.

Zanaat her ne yapıyorsak ustalaşma yolunda yürümek, sadece üretim değil sürekli “türetim” halinde olmak ise, bilim ve sanat bu zanaati yapma biçimimiz olmalı. Şimdinin en temel ihtiyacı olan “onarımı” arzu ederek. Günlük yaşamlarımızda.

*
Anlayış faslından kavrayış faslına geçiyoruz. Virüs bize her gün yeni bir durumu deneyimletirken, durumların arkasındaki bağları keşfediyoruz, durumu kavrıyoruz, idrak ediyoruz. Anlamaktan çok çok farklı bir durum.
Gerçek ihtiyaçlarımızı görüyoruz. Fazlalıklardan kurtulmak, yeteri kadarına razı olmak, “gönüllü sadelik” haline bürünmek iyi geliyor.

*
Bir de etki alanımız var. Kim olduğumuzla, ne yaptığımızla orantılı. Kavrayışımızın sınırı yok. Bu kavrayışı her anımıza bir filtre gibi getirdiğimizde yapacaklarımızın da. Öğren öğren bitmez bir alan.

Tek mesele dengenin neresinde olduğunun bilgisine vakıf olmada.

Herkesin birbirini (insan dışı yaban da buna dahil) beslediği bir gıda sistemi.

Herkesin birbirine güven verdiği ve sonucunda Victor’un dediği gibi “herkesin aynı tarafta zaferi kutladığı” bir hukuk sistemi.

Herkesin kendinin farkında olarak başvurduğu, onarıldığı bir tıp sistemi.s

Herkesin ihtiyacını karşıladığı, fazlasını paylaştığı (biriktirmediği), sonunda helalleştiği bir ticaret anlayışı.

Herkesin potansiyelini, hayat amacını bilme kapasitesini ortaya çıkarma ve geçmişin bilgilerini bugünle birleştirip, geleceğin ihtiyaçlarına aktarma becerisinde bir eğitim (başka bir kelime mi bulsak artık buna?)

Sanat’la bilimin birleşerek akil ve dehalardan halka, sıradan insanın yaşamına nüfuz eden bir yaşam biçimi.

Temel amacının son ürünü üretmek değil, insanı tanımak, doğayı tanımak, kendi nefsini tanımak olduğu; “son” ürünün pekçok “yan” üründen biri, bir çarpan etki, bir bereket, bir bonus, nimet, rızk olarak değerlendirildiği bir tarım ve üretim sistemi.

Bütün bunların toplamı ile yaratılan teknoloji, inovasyonlar…

Fazla mı hayalciyim?

Hepsi bizim kararlarımızla, bir uçta devaya, bir uçta zehire dönüşebiliyor.

*

Evlerinde iyice yereline diffüz eden insan toplumu hiç olmadığı kadar küreselleşiyor bir yandan. Düzenin o kısmında da bir ben/biz ilişkisi ortaya çıkıyor. Bireyin gücüne inanıyorsak eğer, birleşmiş bireylerin gücünü hesap etmek imkansızlaşıyor. Teknoloji bize fiziksel mesafelerde bile sosyalleşebilme fırsatları sunuyor, küresel bir varlık olduğumuzu deneyimliyoruz.

*
Yalnız değiliz ama tekbaşınayız. Aradaki fark “sevgi”. Yalnızlık bir sevgisizlik hali ise, tek başınalık başta kendine olmak üzere herkese ve her şeye duyulan sevgi. Ve sevgi bir duygu değil, bir oluş, bir duygusuzluk hali. Bütün duygularına bir mesafeden bakabilme hali. Her pisliğin üzerine yapıştırdığımız Sevginin hakikatini anlamak için mesafelenmemiz gerekiyordu. Çünkü sevgi, tüm varoluşa ve onun küçük nüshalarına bir mesafeden bakabilme yetisi aynı zamanda.

*
Bu pandemi de geldi yaşlıları vurdu, iyi mi? Yaşlılar, şu anda 80 üstü yaş grubunda olanlar nasıl bir bilgi ve görgü kaynağı, düşünmeden edemiyorum. Karneyle ekmek alınan zamanları, savaşın etkilerini, yerinden yurdundan edilmeyi, bir türlü köklenememeyi; darbeler, ihtilaller gibi deneyimleri yaşamış bir kuşak gidiyor elden. Yukarıdaki dengede yerini bilen, daha da önemlisi bu şartlar altında nasıl hayatta kalınacağı bilgisine sahip son kuşak. Bilgeliğimiz biz ona yetişemeden kayıyor önümüzden. Görünen o ki, kosmosta rehberlerimiz de olmayacak. Tekbaşınalık, bunu da içeriyor bir yandan.

*
Özetle, bu böyle gitmez dediğimiz ne varsa o alanlara tekrar bakmak, bu kafayla bakmak, yeniden yeniden bakmak ve günün birinde bu dalga geçtikten sonra vereceğimiz kararların yönüne karar vermemiz gerekiyor önce. Bu vakit bize bunun için verildi demeden edemiyorum.

Sonucu değiştirecek olan soru, dünyanın nasıl bir yer olduğu değil, bizlerin ne edip, nasıl eylediği.

*
Virüs bize öğretiyor:

İklim krizi, ekolojik bir kriz değil (yabanıllığın kendini ne kadar çabuk onardığını gördük). Sosyolojik, kültürel ve psikolojik bir kriz. İnsana dair bir kriz ve yine bildiğimiz üzere çözüm insanda saklı. Yolları da sanat, felsefe ve zanaattan geçiyor.

Bir şey yaparken kendime sorduğum soru listesi:
• Yaptığım şeyi seviyor muyum?
• Yaptığım şey hakkında bilgim ne kadar?
• Yaptığım şeye bıraktığım iz ne?

Kategori: Hafta Sonu

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Korona İzolasyon Notları] Gerçek umut çaresizlikten doğar

(Bugün biraz fazla öğretiyor, o nedenle yazı uzun)

Karantinadan önce bir gün otobüste giderken film seyredeyim dedim. Drakula filmini açtım. Sahnelerden birinde daha Kont Drakula vahşinin kan iksirini içmeden bir karşılaşma yaşıyor mağarada (metaforlara gel). Vahşi soruyor: Seni mezarında bile umutlu yapan şey nedir? Bizimki cevap veriyor: Çaresizlik.

Gerçek umut, gerçek çaresizlikten doğar.  Ne kadar çaresizseniz o kadar umutlu olabilirsiniz.

****

Şimdi yazacaklarımın hedef kitlesini açıklıyorum: Aramızda “Amaan günümüzü gün edelim zaten bir tane hayatımız var, yaşayalım gitsin, zaten bir gün herkes ölmeyecek mi?” diyenler varsa hemen diğer yazılara geçebilir. Vakit kaybetmesin.

Lakin eğer ömrünü bir şeylere vakfetmiş, bugününü herkesin geleceğini düşünerek yaşayan, çocuğu olmasa da geleceğe bir şeyler bırakmak isteyen veya yaşamın fiziksel varlığın ötesinde bir şey olduğunu bilen, gören, düşünen varsa, buyursun sofraya.

****

Virüs ÇARESİZLİK nedir, onu öğretiyor: Fragman bitti. Filme geçtik. Ancak seyirci değiliz. Ya oyuncu kadrosunda olacağız bu filmin, ya da kamera arkasında. Seçim sizin. Başka bir seçenek de yok. Devlet yapsın, o, bu yapsın, şirketler yapsın, sivil toplum kuruluşları yapsın, yok.

“Sen” yapacaksın, hala anlamadın mı?

“Yaparım da para yok, tesis yetersiz, beceriksizim, tarlam toprağım yok” yok. Ağzımı bozma geleneğim olsa güzel laflar var burada söylenecek. Parasız yapacaksın, tesissiz yapacaksın. Elinden geleni değil, elinden gelenin en iyisini yapacaksın, ölümüne yapacaksın. Can havli ile yapacaksın.

Olacaklara dair uzatmalara girmeden bu ömrümüzde görebileceklerimizi netleştiriyor virüs: Panik artacak, insanlık daha da zıvanadan çıkacak, tahammül sınırını geçecek. İnsanın vahşi yönünü daha da açık şekilde göreceğiz. İnsani bir vahşilik, kapitalizm vahşiliği değil, bildiğin vahşi hayvan vahşiliği. İçinde can havli olan bir vahşilik. Parçalama, yakma, yıkma, çalma, yağmalama.

Hiç tahmin edemeyeceğiniz insanlar bunu yapacak. Şiddetsiz iletişim tekniklerinin maharetlerini göreceğiz bakalım o zaman.  Görünen o ki bu karantina kaçınılmaz olarak daha da derinleşecek. Olan şey sistemik bir şok. Geçici ya da yerel bir durum değil. Bu, üretimin aksaması hatta durması, üretilen ürünlerin taşınıp evimize kadar gelmesi ve alım gücü için para bulma konusunda sorunlar yaşayacağız demek. Pek çoğumuz para kaynaklarını kaybedecek. Birikimi olanlar cepten yemeye başlayacak, vicdanı olanlar yardımlaşarak parasını bitirecek. Gerçek zaman akışıyla yüzleşmemiz gibi parayla da yüzleşeceğiz. Para ile olan ilişkilerimiz tel tel elimize gelecek. Survival moduna bağlayacağız hep beraber.

Kırsalda yaşayanlar da güvende değil daha büyük tehdit altında, çünkü millet bir vadede üretimin olabileceği yerlere doğru göç edecek.

Ciddi olun. Bir ergen halinden çıkarak yetişkin ruh haline girin. Evlerde kriz bitsin de çıkalım demeyi bırakıp ne halt edeceğini düşünen kaç kişi var? Çocuklara durumu nasıl sakince anlatacağınızı ya da eve tıkıldıkları için nasıl oyalayacağınızı değil, bu durumlarda nasıl davranacaklarını öğretmeniz gerekiyor. Ama tabii biz de bilmiyoruz nasıl davranacağımızı değil mi? Acı olan bu.

Yeryüzünü oyun alanı gibi gören (burada oyunu “game” olarak kullanıyorum “play” olarak değil) çocukların büyümüş hali nedeniyle buralardayız. Oyun şımarıklığı bitti. Mızıkçılık, oyun bozanlık bitti. Har vurup harman savurma dönemi bitti. Çocukluk dönemi bitti. Gezegencek ergenlik bitti, yetişkinler gibi davranmamız gerekiyor.

Durumu ciddiye alın. Geçici diye düşünmeyin. Daha büyük dalga gelmedi. Ve büyük dalga virüsle değil, açlık, kıtlık, kuraklık ile gelecek. Bunların da neye yol açacağını ben söylemeyeyim artık.

Şimdi daha önce bağrınıp çağrınıp söylediğimiz konuları bağlayalım. Önem sırasına göre değil elime geldiği gibi sıralıyorum:

  • “Küçük üreticileri, aile tarımı yapanları, yerel tohumları koruyun” demiştik. Bu dönemde onlar besleyecek herkesi. Ama önce kendilerini ve yakın çevrelerini. Gıda topluluğu kurmanın önemi burada belirginleşiyor.
  • “Kentlerin su kaynaklarını koruyun, doğal alanları bozmayın” demiştik. Elleri şakır şakır dezenfektanlarla yıkayacağımızı düşünmüş müydük? Şimdi bir su sıkıntısı olsa ne olacak dersiniz?
  • “Emisyonları azaltın” demiştik. Temiz havaya, sağlıklı bir doğal döngüye, acil durumda kullanacağımız doğal yutaklara ihtiyacımız var. Ama bunları büyüme derdine düştüğümüz için bol keseden harcadık değil mi?
  • “Tüketim alışkanlıklarınızı değiştirin, temel ihtiyaçlarınıza odaklanın ve onları da doğa dostu yollarla edinin” demiştik. “Atıkları azaltın, endüstriyel üretimleri dönüştürün” demiştik. “Gezegene şöyle zarar veriyor, sağlığa böyle zararlı” diyorduk. Şimdi evde her şey tükenince, yerine de yenisini alamayınca, bakalım nasıl değişiyor o alışkanlıklar?. Zehirli zehirsiz demeden her şeye muhtaç olabiliriz. Açlık bu, bir şeye benzemez.
  • “Kişisel gelişim, kendini tanıma, kendinle barışma olanaklarını araştır, geliştir” demiştik. Çünkü şu anda dayanışma toplulukları kurulması gerekecek ve bir dayanışma topluluğunun kurulması önündeki en büyük engel bireylerin korkuları, egoları, kendini koruma yöntemleri. Yoksa herkes kendi kişisel, içsel, gelişimsel problemlerinde boğulup gidebilir, sorun yok.

Virüs bize GERÇEK UMUT nedir? Onu öğretiyor: Eğer sağlıklı iseniz ve çok büyük yaşamsal sorunlarınız yoksa (mülteci değilseniz mesela, evinizdeyseniz, sevdiğiniz insanlar etrafınızda ise vs) daha fazla sorumluluğunuz, yapmadıklarınızın da büyük vebali var, unutmayın.

Benden liste isteyenler, buyursunlar:

  • Ölümü kabullenin. Ölümle olan ilişkinizi bir gözden geçirin. Her ne yapıyorsanız günün birinde öleceğinizi bilerek yapın. Umudun esas ve sonsuz kaynağı bu nokta.
  • Az konuşun. Gerekmedikçe gevezelik yapmayın. Kendinizi gerçek durumdan uzaklaştırmayın.
  • Az yiyin. Gereksiz kekler, artisanal ekmekler, pastalar, börekler yaparak ve yiyerek bedeninizi yormayın, çok yakın bir zamanda çok kıymetli olacak malzemeleri boşa harcamayın. Hele hele bunları sosyal medyada, orada burada hiç paylaşmayın. Marifet değil, bilin. (İlla evde kendinizi yemeğe verecekseniz fermente gıdalar konusunda bilginizi artırın. Zira az alanda üreterek yüksek besleyiciliği haiz gıdalar üretmenin yolu bu.)
  • Egzersiz yapın, hareket edin. Doğru nefes almayı refleks haline getirin. Yapay şekilde ısınmayı ve ışıklandırmayı kısıtlayın. Uykunuza dikkat edin.

  • Sosyal medya ortamından uzak durun. Zihninizi oyalamasına, kafanızı dağıtmasına izin vermeyin. Zihniniz şu anda kontrol edilmeyi bekliyor. Kafanız ise toparlanmayı. Meditasyon, nefes, namaz, dua, artık bildiğiniz, öğrendiğiniz ne varsa düzenli olarak yapmanızın tam zamanı.
  • Bir doğa günlüğü tutun. Pencerenizden olsun, her gün aynı saatte dışarıya, bulutlara, ağaçlara ve kuşlara bakın. Kuş seslerini dinleyin. Bunu güzel vakit geçirmek için değil, yaşam döngüsünü kavramak için yapın. (Ama güzel de vakit geçireceksiniz).
  • Okunacak kitap listesi, seyredilecek film listesi falan paylaşıp durmayın. Buna vakit yok. “Ben okumadan duramam” diyorsanız nasıl bahçe kurulur, nasıl bitki yetiştirilir gibi yaşamsal konularda okuyun.
  • Hangi gıdaya ne kadar ihtiyacınız var? Bunu bilin. Nereden tedarik edeceksiniz? Bunu bilmeye çalışın. Eğer üretecek yeriniz varsa üretin, yoksa bir saksı alın, bir tohumla başlayın. Diğer ihtiyaç sahipleriyle bir araya gelin, üretenlerle iletişime geçin. Ortak üretim için planlar yapın. Örgütlenin.
  • Suyunuz nereden geliyor, öğrenin. Yakınlarda sağlıklı su bulabileceğiniz kaynak yönetim tarafından satılmış ya da kirletilmek üzere planlar yapılıyor olabilir. Bu konuda çalışanlarla iletişime geçin.( #KazdağlarıEvimiz)
  • Ayrıştırıcı ne varsa terk edin. Tüm inançlar, tüm ideolojiler, sınır çizen düşünsel her şeyi içinizden yaşayın. Çünkü şu anda yardımınıza koşacak olan insanlar aynı fikirde olduklarınız değil, aşağı katta kapısını çalmadığınız komşunuz.
  • Gelecek için planlar yapmayın. Geçmiş için pişmanlık duymayın. Şimdide kalın.
  • Edip eyleyenlere “iyi ki varsınız, umut aşılıyorsunuz” gibi laflar etmeyin, siz de yapın ve iyi ki var olun. Yaptıklarınızdan kaç kişi etkileniyor bunu bir düşünün.
  • Bütün varoluşa iyi davranın.
  • Bunları yapmayı kişisel bir tercih olarak ya da yapmasam da olur diye düşünmeyin. Bunlar bir seçenek değil, boynumuzun borcu ayrıyeten.
  • Son olarak, internette canınız sıkılıyor diye kıyafet ısmarlamayın, kargo görevlilerini düşünün. Marketteki portakalları da bitirmeyin. ;o)

(Not: Bütün bunları zaten yapıyorum diyorsanız, kusuruma bakmayın )

Gerçek umut, bizim ellerimizle, çabalayarak yarattığımız, yoktan var ettiğimiz umuttur, insan içindir, bedavadır ve sonsuz potansiyeli harekete geçirir.

 

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıYazarlar

[Korona İzolasyonu Notları] Digital ayak izi…

Zat-ı muhteremleri nedeniyle gerçek düzlemde yapamadığımız toplantı, muhabbet, seminer nev’inden ne varsa teknoloji sağ olsun, mahallecek sanal alemde hallediyoruz.

Sabah pijamalar ve uykudan yeni uyanmış gözlerle (zamanda da hafiften kayma yaşadık) zoomlara, hang outlara, skypelara akıyoruz. Akşamı elde bira, bir canlı yayın odasından bir diğerine girip çıkarak tamamlıyoruz. Zihin yorgun, beden hepten gidik. Ruh zaten nereye kaçtı acaba?

Öte taraftan dijital alem sonsuz nimetleriyle gerçek gündemimize güzel bir alternatif oluyor. Pek çok yenilik, “doğala özdeş” şekilde yerini alıyor bu yeni alemde.

Çok kişinin katılabildiği, herkesin yatay hiyerarişiyi deneyimlediği, eşitsizliklerin ortadan kalktığı dijital toplantı uygulamaları sayesinde deneyim kazanıyoruz. Gerçeğin anatomi ve dinamiğini kavradıkça bir uydu-alem kurmayı başarıyoruz.

Ve bakınız şu işe ki tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi virüsler, bu alemde de var. Anlaşılan hırsız polis ilişkisi gibi bir ilişki bizimkisi bu virüslerle. Biz tam bütün düşünce, duygu, ilişkileri bu tatlı ortama taşımışken haydi bakalım bir virüs de burada.

İnsanın adaptasyon gücüne tanıklık ediyoruz.

Dolayısıyla mesele bu dalgadan sağ çıkıp çıkmayacağımız değil, eğer çıkarsak bu şekilde mi yaşamaya devam edeceğimiz? Bunu düşünmeyi unutmayalım.

Sanal araçların da kırılganlığı diye bir şey var. Bunu da unutmayalım. Dijital ayakizi diye birşey de var. Bunu da unutmayalım.

Farkındalık, ah şu farkındalık!

 

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıYazarlar

[Korona İzolasyonu notları] Mimoza sarısı merak

Dün 65 yaş üstüne sokağa çıkma yasağı gelince, 82 yaşındaki annem her gün ziyaret edip açan çiçeklerini saydığı mimoza ağacına bir daha gidemem diyerek kalktı ve gitti. Dur gitme şimdi hava kararacak dediysek de Yeşin’le durdurmadık. Nasıl bir merak ve hevesse artık, gidip alacakaranlıkta az gören gözleriyle ağacını yokladı.

Böyle meraklar lazım bize.

İzolasyon, merakın iki yönünü gösteriyor. Belirsizlik ile imtihan veren, gelecek her bilgiyi Cem Yılmaz’ın deyimiyle hızla oksitlemeye hazır toksik bir merak. Her şeyi her an en hızlı ve doğru şekilde “bilmek” istiyoruz. Bir de başka bir merak türü var, anneminki gibi çocuksu, ilgili, gelecek her şeye açık. Dikkatinizi çekerim: kendisi 3 darbe (yoksa 4 müydü o?), bir dünya savaşı görmüş bir şahsiyet. Pandemi de endemi de vız gelir tırıs gider yani.

Bize böyle meraklar lazım. En çok da zor zamanlarda.

Alışkanlık meselesine de bir bağlama çekelim bu noktada; merakın olduğu yerde alışkanlık olamaz diye düşünüyorum. Bir rutin olmaksızın da değişimleri fark etmek mümkün değil öte taraftan. Merak, reflekslerden arındırıldığında alışkanlık oluyor, galiba bunu demek istiyorum. Kendiliğinden verilen reaksiyon olarak tanımlıyorum refleksi de. Yani düşünmeden, daha çok içgüdüsel olarak. Kendiliğinden olan.

Neyse, böyle böyle şeyler işte aklımdan gelip geçiyor.

Analogdan digitale hızlı geçiş

Malum 70 li yıllarda doğduk. 80’lerde büyüdük. Gerçi seksenler de herkesin hızlıca hayatın gerçekleriyle tanıştığı bir dönemdi. O nasıl bir köhnelikti, renksizlikti ve moral bozukluğu idi öyle. Modasından, müziğine; kitabından politikasına kadar bir depresyon hali. Vatkalar, şalvar pantolonlar, röfleli saçlar ve kelebek toka. Sanki biri dünya halklarının üstüne gri bir boya dökmüş gibiydi.

Ben de hep yıl 2000’e geldiğimizde nasıl olacağımı merak ederdim. Nasıl bir dünya ve nasıl bir ben. 29 yaşında olacaktım mesela, WOW. Ne yaş ama.

Aradan 20 yıl daha geçti. Biz fark etmeden çağlar atladık. Analog bir halden dijital bir hale kayarak geçiş yaptık gezegencek. Gençler kırsala kampında “evladım bizim zamanımızda televizyon tek kanaldı, siyah beyazdı ve günün belli saatlerinde yayın yapardı. Telefonu da elle çevirirdik, şehirlerarası veya uluslararası konuşmak istediğimiz zaman santrale yazdırırdık. Günün birinde bağlanırdı” dediğimiz zaman, annemin bize karneyle ekmek aldıkları günleri anlattığındaki yüz ifademiz geliyor yüzlerine.

Bir arkadaşımın babasının doğum yılı 1800’lerin sonuydu. Yüzyılları ve hatta çağları birbirine bağlamak da her kula nasip olacak cinsten bir olay değil.

Geçiş dönemleri, tuhaf zamanlar, yeni paradigma, yeni çağ, antroposen derken çağ da atladık galiba.

Her şey çok da hızlı olmadı mı?.

Biz de bu hızdan payımıza düşeni aldık ve bugün 49 dayız vesselam. Neredeyse yarım asırdır bu dünyadayım. Böyle söyleyince de bir tuhaf oluyor insan.

Canım ailem, arkadaşlarım, dostlarım, yakın veya temas ettiğim, hatta etmediğim, beni tanıyan herkes; bugün yeniden keşfediyorum ki benim size bir doğum günü kutlaması yapmam gerekiyor. Zira hep sevildiğimi hissettim, sevgi mahrumiyetinin ne demek olduğunu göstermediniz bana. Şımarıklığım biraz da bundan.

Ezcümle; hepiniz iyi ki varsınız (ohh dedim en sonunda o lafı da), iyi ki varız.

Müteşekkirim.

 

Kültür-SanatManşetRöportaj

Hem bedene hem gözlere ziyafet: Kurda kuşa aşa ve GÖZE

‘Küçücük bir tohumun içinde bir türün devamı saklı. Küçücük bir şey, toprakla buluştuğunda filizlenip yeşeriyor… Bu eşi benzeri olmayan bir mucize!’

Fotoğraf sanatı (veya bilimi) fotoğraf çekenin gördüğünü gördürür bize. Dolayısıyla her gün gördüklerimize yeni bir bakış açısı kazanırız fotoğrafçılar sayesinde. Tohumlar da böyle bir bakışı, yeniden bakışı, tekrar tekrar bakışı hak ediyor günümüzde. Hem gıda ve doğa açısından, hem de görsel ihtişamları çerçevesinde.

Lalehan Uysal’ı Buğday Dergisi’nin imece usulü yapıldığı günlerde tanımıştım. Sonrasında birlikte pek çok işler yaptık, halen de yapıyoruz. Lalehan, genelde bir projenin görsel yönünü, projenin amacına uygun olarak iletişim çerçevesinde bütünlüklü olacak şekilde tasarlar ve koordine eder şekilde bulundu aramızda. Yani hep bir ekip çalışması içinde. Bu durum uzun yıllar sürdü, ta ki öğrenciyken aldığı “göz” ve “görme” eğitimine sahip çıkıp, objektifini tohumlara çevirene kadar. O noktada Lalehan’ın gözü, tohumlar ve objektif üçlüsü dışında kimse yoktu, elbette tohumları tedarik eden bizler hariç!

Kurda Kuşa Aşa ve Göze Sergisi Oxford’dan Gaziantep’e kadar toplam dört noktada sergilendi. Şimdi ise sonuna yaklaştığımız şu günlerde İstanbul Cihangir’de hikayesi çok eskilere giden bir binada, Ark Kültür’ün evinde sergileniyor. 13 Temmuz Cumartesi günü son gün.  Görmeyen kalmasın diyor ve röportajı yayınlıyoruz.

Merhaba Lalehan, Adın tasarımını üstlendiğin dergi künyelerinde uzun yıllar kreatif direktör olarak yer aldı. Seni tanıyanlar dergi yayıncılığı dışında farklı mecralarda farklı projelerde de imzanı gördü. Aynı zamanda Buğday ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin ve Şişli %100 Ekolojik Pazarı’ın kurucuları arasında anılıyorsun. Bugün ise karşımıza olağanüstü tohum fotoğrafları ile çıktın. Bir yılda farklı coğrafyalarda çok konuşulan sergiler açtın. Tohum fotoğrafları çekmeye nasıl başladın? Tohumlar seni neden cezbetti?

Babaannem ağaç, annem çiçek, anneannem sebze tohumları saklardı. Bana akşam sefalarının siyah tohumları kalırdı. Annemin giysi dolabında sakladığı, babaannemin mangal külünde koruduğu, anneannemin çaputlara sarıp sarmaladığı tohumlardan payıma düşen tohumlar oyun arkadaşlarımdı. Onların fotoğraflarını çocuk yaşta hafızamla çekmeye başladım Ama gerçek fotoğraf makinasının deklanşörüne ilk hangi tohumu fotoğraflamak için bastığımı hatırlamıyorum. Benim için önceleri tohumların dış görünüşleri cezbediciydi. Kimi uzun boylu kimi tombul bazıları büyük çoğu küçüktü. Çizgili olanları da vardı, parlak renkli olanları da.  Onları fotoğrafladıkça beni görünenden ötesi, içlerindeki yaşam cezbetti. Küçücük bir tohumun içinde bir türün devamı saklı. Küçücük bir şey, toprakla buluştuğunda filizlenip yeşeriyor… Bu eşi benzeri olmayan bir mucize!

Fotoğraflarında tohumlarla birlikte öne çıkan şeyler de var. Çok iyi bir ışık, çok farklı bir bakış açısı, canlı, transparan renkler…

Hiçbiri tesadüf değil. Ben bugün var olmayan bir okulda, Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda grafik tasarım eğitimi aldım. “Bir grafik tasarımcı, önce çok iyi bir fotoğrafçı olmalı” diyen Alman hocalarımız sanatın fonksiyonel yanının öncelikli olmasını ilke edinen Bauhaus Ekolünün temsilcileriydi. Baktığımızdan fazlasını görmemiz ve göstermemiz için çaba sarf ettiler. Tohumlarda baktığımdan fazlasını gördüm. Gördüklerimi göstermek için de fotoğraf disiplininden yararlandım.

Bütün titrlerini dışlayarak kendini bir tohum gözlemcisi olarak tanımlıyorsun. Sence herkes tohum gözlemcisi olabilir mi?

Neden olmasın? Keşke herkes tohum gözlemcisi olsa. Yediğiniz içtiğinin tohumlarını merak etse. Ama çoğunluk tohumları değil meyvelerini gözlüyor. Hangi buğdayın tohumu daha lezzetli, hangi ağacın tohumu çabuk büyür de meyve verir? diye düşünüyor. Oysa ne meyvesini, ne yaprağını, ne de çiçeğini yiyemediğimiz öyle ağaçlar var ki onları sadece seyretmek bile ömre bedel!

Buğday Hareketinin öncüsü Victor Ananias’tan sık sık duyduğumuz “kurda, kuşa, aşa…” tekerlemesine sen “göze” kelimesini ekledin. Sergine de “Kurda, Kuşa, Aşa ve Göze!” adını verdin ve Victor’a ithaf ettin. Victor’la uzun yıllar birlikte çalışmış biri olarak ne söylersin?

Deklanşöre her bastığımda, toprağına tohum serperken ektiğinin sadece insan için olmadığını, tüm canlılara yeteceğini anlatan Anadolu insanının dillendirdiği kadim niyetin sonuna bir kelime daha ekleyerek tekrarlıyorum: “kurda, kuşa, aşa ve GÖZE!” diyorum. Bu tekrarlar bana Victor’u hatırlatıyor. Onu toprağa bıraktığımız gün, ekolojik bütün için çalışan biz Buğdaygiller, Victor’a “attığın tohumları yeşerteceğiz” sözünü verdik, sözümüzü tutmak için çalışıyoruz. Benim yeşerttiğim tohumlar ise bu fotoğraflar, tohumları görünür kılmak için açtığım bu sergiler. Victor’un çalmayı çok sevdiği kavalıyla oda oda dolaşıp nefes üflediği Ark Kültür’deki sergim Victor’a!. Elindeki bal kabağı tohumunu dünyanın en değerli mücevheri gibi tutarak gerçeküstü sandığım gerçek tohum hikayeleri anlatan Victor’a…

Estetik fotoğrafların makrografik olarak tanımlanıyor, çok kişi tarafından biliniyor ve konuşuluyor. Sıklıkla “Ben sergi açmıyorum, gözümüzü açıyorum” dedin. Amacına ulaştın mı? Gözler açıldı mı?

Fotoğraflarımı gözüm açılmış gibi çektim. Eminim bakanların da gözü açılmıştır Her gün yeni bir tohumla tanışıyorum. Her tohumla gözüm daha çok açılıyor. Tohumlar başlı başına bir dünya. Hep birlikte daha çok yolumuz var.

Tohum fotoğrafları nerelerde sergilendi şimdiye kadar?

Geçtiğimiz yıl temmuz ayında Londra’da Oxford Üniversitesi’nin St. Catherine’s College’da teması tohum olan “Oxford Food and Cookery sempozyumunda Anadolu tohumlarının fotoğraflarıyla hazırladığım sergim bir ilkti. Bunu Gaziantep Uluslararası Gastronomi Festivali’nde Gaziantep’e has yerel tohumlardan ilham alarak çektiğim fotoğraflardan hazırladığım sergi izledi. Ardından Çukurova’ya has yerel tohumları fotoğrafladım ve Adana Lezzet Festivalinde üçüncü sergimi açtım. Dördüncü sergi Düzce Üniversitesi’nin düzenlediği Ulusal Botanik Bahçeleri Sempozyumunun  bir parçası olarak olarak gerçekleşti. İstanbul’daki sergim bu dört sergide yer alan fotoğraflarımdan bir seçki.

Yalnız mı çalışıyorsun?

Evet.. Çalışırken yalnızım. Hangi tohumu nasıl, nerede, hangi ışıkta, hangi açıdan çekmeliyim sorularını soran da cevaplayan da benim. Bazı tohumlar çok fotojenik her açıdan güzeller. Bazıları kaprisli, bir türlü tam ele vermiyorlar kendilerini. Zor olanlar da var zorlayanlar da. Acı biberleri çekmek zordu. O kadar acıydılar ki gözyaşlarım dinmek bilmedi. Antep fıstıkları da zorlayanlardandı. Renklerini tam gösteren bir ışık kurarken bir iki bir iki yedim, çekecek fıstık kalmadı.

Kaç fotoğraf var? Artıyorlar mı?

Çok hızlı artıyorlar! Sayarsam bereketi kaçar diye düşünüyorum ve asla saymıyorum.

Zorunlu işler dışında zamanımın çoğunu fotoğraf çekerek geçiriyorum. Hayatımda önemli bulduğum iki şeyi sonunda birleştirdim. Tohumlar ve fotoğraf. Onlar da birleşti ve sergiler oldu.

Sırada ne var?

Tohumlar sınır tanımıyor. Rüzgar onları nere götürürse, oradayım!.

Kategori: Kültür-Sanat

Hafta SonuManşet

Balın sırrı arıda

Gıda Toplululukları sitesinde Mayıs ayında yayınlanmaya başlanan ve her hafta farklı bir yazarın konuya dair makalesinin yer aldığı [Gıda Güvenliği ve Bağımsızlığı] yazı dizisine Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki‘nde ilk yazıdan başlayarak yer veriyoruz.

Yazılara bugday.org/ adresi üzerinden de ulaşabilirsiniz.

***

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

9 – Balın sırrı arıda

İnsan doğada yaşayan diğer canlılar içinde kendini en akıllı gören canlı. Başka canlıların kendilerini nasıl gördüklerini mevcut yetenek ve imkânlarımızla göremediğimiz için böyle bir kanımız var. İnsanın madde dünyasını manipülasyon yeteneği de hayli gelişkin olduğundan doğaya olan müdahalelerimiz, tüm canlıların varlığını tehdit eder hale geldi.

Doğa, dolayısıyla da bizler açısından yaşamsal öneme sahip bir canlı türünden bahsetmeye çalışacağım bir nebze. Bir nebze diyorum, çünkü doğadaki her canlı incelenmeye, gözlenmeye değer ve bu dikkatle yapıldığında aklına pek güvenen insan oğlu veya kızını hayretlere düşürecek kadar karmaşık.

Konumuz bal arıları. Esasen bu canlılar için çoğul bir kelime kullanmak da yersiz. Zira bu canlı türü tek başına yaşabilen canlılardan oluşmamakta. Gruptan ayrıldığı zaman kaçınılmaz olarak ölen tek bir bal arısı, koloni içinde, aynı kovanı paylaştığı on binlerce arı ile bir bütün, belli bir düzen içinde yaşabiliyor ancak. Bu canlılar sadece bir arada olduklarında kendileri için temel yaşam şartlarını oluşturabiliyor. Belki de bu sebepten arıcılar arılarından bahsederken “arı” dediklerinde tüm kovanı kastederler.

Bal arısının insanla olan ilişkisi de binlerce yıl öncesine dayanıyor. Bu ilgi, büyük oranda bu canlıların mucizevi şekilde ürettiği baldan kaynaklanıyor. Balın da soframızdaki yeri tartışılmaz bir öneme sahip elbette ama arıların bal üretiminden daha önemli temel işlevi, ”çiçekli bitkilerin tozlaşmalarını sağlamak” desek yanlış olmaz. Arıların bütün canlılık tarihi boyunca bitkiler alemi ile kurduğu ilişki, sadece kendi soylarının devamı için değil, doğadaki besin piramidinin en temel tabakasını oluşturan çiçekli bitkilerin devamı için de kritik öneme sahip.

Peki bu bitkilere neden muhtacız?

Dünyamızdaki yaşam için zaruri olan saf enerji kaynağı güneş ışığı, yeryüzünde bazı bakteriler ve yeşil yapraklı bitkiler tarafından işlenerek besin maddelerine dönüştürülür. Yeşil yapraklı bitkiler, bu bitkileri yiyen canlılar için besin üretir. Otobur canlıları yiyen etoburların da bu gıda döngüsüne bağımlı olduklarını söylememiz sanırım yersiz. Özetle, yediğimiz bir lokma ekmek içinde bolca güneş ışığı var desek abartmış olmayız. Belki inanılması güç gelebilir ama bugün soframızı süsleyen ve bizleri besleyen gıdaların tamamını bu doğal döngüye borçluyuz.

Çiçekli bitkilerin (dolayısıyla koyun, keçi, inek gibi otoburların da) neslinin devamı, tohumdan tohuma döngünün tamamlanması ile olmaktadır. Bir bitki ömrü boyunca tohumundan çıkmakta, gelişmekte, çiçek açmakta –bu esnada bolca nektar üretmekte- , çiçek döllenerek meyve vermekte ve bu meyve de tekrar tohuma dönüşmektedir. Çiçeğin döllenmesi rüzgârla ya da tesadüfen olabildiği gibi büyük oranda yukarıda bahsettiğim, birlikte evrimsel dönüşüm mekanizması nedeniyle böcekler alemine bağımlıdır. Öyle bitki türleri vardır ki, belli bir böcek türü olmadığı durumda yaşamını sürdüremez.

Dünyada üretilen gıda maddelerinin yüzde 90 gibi yüksek bir oranı, yaklaşık 80 bitki türünden elde ediliyor. Bu bitki türlerinin yüzde 80’ine yakını ise arı tozlaşmasına ihtiyaç duyuyor. İnsan gıdasının üçte biri doğrudan veya dolaylı olarak arılara bağlı ve bal bunlardan sadece biri.

Tozlaşmaya gereken önem verildiğinde ayçiçeğinde yüzde 45-50, mera bitkilerinde, elma ve armutta yüzde 50-60, sebzelerde yüzde 75-90, kavun ve karpuzda yüzde 95-100’e varan ürün artışı sağlanabiliyor.

Peki bu kadar yaşamsal öneme sahip bir canlı türüne, biz akıllı canlılar olarak ne yapıyoruz?

Verdiğimiz zararın boyutlarını idrak edebilmek için arıların kovan içindeki sosyolojik yapılarına ve çiçeklerle ilişkilerindeki ekolojik çerçeveyi iyi bilmek gerekir, buralarda da henüz çözülmemiş pek çok gizem olduğunu söylemiş olalım. Bildiklerimizi bu yazıya sığdırmak çok zor. O nedenle 1927 basımlı Frisch’in Arıların Hayatı isimli kitabı okumanızı tavsiye ederim.

Kovanın bulunduğu nokta merkezde olmak üzere 6 km çaplık bir alanı tarayabilen bir bal arısının, kovanın konulduğu arazinin sınırlarıyla ilgilenmediğini anlamak zor değil. Dolayısıyla arıların sağlıklı bir şekilde yaşayabilmeleri için bulundukları coğrafyada çok çeşitli, bol nektarlı bitkiler, sağlıklı meralar, tarım kimyasalı kullanılmayan bir tarım biçimi, temiz su kaynakları gerekir.

Öte yandan, medeniyetimiz an itibariyle şu temeller üzerinde durmakta: Doğal bitki örtüsü ot ilaçlarıyla öldürülüyor, yanlış sulama, baraj yapımı gibi sebeplerle coğrafyaların su rejimleri bozuluyor, toprak sürme, gübreleme ve otlatmaya dayalı hayvancılığın bitmesi nedeniyle toprak tahrip oluyor, şehirleşme nedeniyle yaban alanları yok oluyor. Bunlara iklim değişikliğinin etkilerini de eklediğimizde gezegenimizin yaşam kaynaklarının hızla dara girdiğini anlamak zor değil.

Bütün gün uçarak nektar toplamaya çalışan bir bal arısının kilometrelerce mesafede bir damla nektar ya da polen bulamadığını ve kovana eli boş döndüğünü düşünelim. Koloninin açlıktan ölmesi çok uzun zaman almayacaktır. Zira bir bal arısının ömrü zaten günlerle sınırlıdır. Açlıktan ölümleri önlemek için arıcılar büyük oranda şekerli su ile arıları besler. Şekerli su, arıların karnını doyurmasını sağlar ve evet ondan da bal yaparlar ancak bin bir çeşitlilikte mineral, vitamin ve kim bilir daha ne gibi özel maddeler taşıyan nektardan mahrum kalırlar. Bu durum, başka birçok durumla (susuzluk, iklim değişikliği nedeniyle hava durumunun eski düzenini kaybetmesi gibi) birleşerek koloninin zayıflamasına neden olur. Parazitlere, hastalıklara karşı daha dirençsiz hale gelirler.

Arıların beslenmesi için gezici arıcılık yapanlar kovanlarını daha yoğun tarım yapılan bölgelere götürür, bu nedenle kovanları oradan oraya taşırlar. Ömrü kısacık olan bir koloni bireyi için ne kadar stresli bir değişiklik olduğunu siz düşünün… Ve ne yazık ki bu stresin üstesinden gelmek için daha çok şekerli su, gıda katkı maddeleri, ilaçlar kullanılır.

Elbette konu bu kadar basit ve yüzeysel değil. Ama genel çerçevede insanlığın bal, polen, balmumu, ilaç hammaddesi ihtiyacını karşılamak için yönetmeye cesaret ettiği bu canlı grubunun fıtratına uygun davranmadığı ortada.

Hayret etmek istersek, şu bilgiler yardımcı olabilir: Bir kiloluk bir balın yapılabilmesi için, arıların dört milyondan fazla çiçekten nektar toplamaları gerekir. Bir işçi arı ömrü boyunca bir çay kaşığının 12 de biri kadar bal yapabilir. Bir kraliçe arı günde ortalama 1500 yumurta bırakır. Bal arıları saatte yaklaşık 24 km hızla uçabilir. Arılar saniyede 250 kez kanat çırpabilir. Bunu genellikle kovanı soğutmak ve balın suyunu buharlaştırmak için “yelpazeleme” amaçlı yaparlar…

Arılardan bahsetmek için saatler, sayfalar yetmez. Benim gibi çiçeği burnunda bir arı gözlemcisi için arıların en çok gözlenmesi ve ders çıkarılması gereken özelliği, kovan içindeki yaşamlarını nasıl idare ettikleri sanırım. Gezegenin yaşıyla karşılaştırdığımızda oldukça toy bir canlı olan insanın yoldan çıkmış bu halinde belki de en çok ihtiyaç duyduğu konuya, birlikte üretken yaşam konusuna pek çok cevaplar içerdiğini düşünüyorum.

Kaynaklar ve ilham verici okuma listesi:

Arıların Hayatı, Dr. Prof. K. V. Frisch
Bal Ormanı Eylem Planı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı
Arıcılık, Franz Lampeitl
Arı Kovanı Metaforu, Juan Antonio Ramirez

 

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

 

Güneşin Aydemir

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Kuşlar, Orman ve Ben] Kıltüy-Otçöp-Efpüf’ü geçtik Sazsöz kısmındayız

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

***

26 – Kıltüy-Otçöp-Efpüf’ü geçtik Sazsöz kısmındayız

Bodrum serüveni bir kenarda biraz bekleyedursun (2 aydır duruyor neredeyse), ben geçtiğimiz haftalarda uzun bir aradan sonra yaptığımız ilk ve bir süre için de tek etkinlik “Gençler için Kırsal Yaşama Giriş Temel Eğitim Kampı”ndan bahsedeyim biraz. Söylerken yorulacağınız bu kamp başlığında hafızanızda yer etmesi gereken, “kırsal”,” gençler”, “kamp” kelimeleri olacaktır diye düşünüyorum. Çok kısa bir süre içinde niyet ettik, karar verdik, planladık, duyurduk, uyguladık ve süreçten ve sonuçtan memnunuz.

Gençler için Kırsal Yaşama Giriş Temel Eğitim Kampı

Ufak bir kızılçam koruluğunun berisinde, iki köy arasında ama köylere yakın değil, ekolojik kaygı ve özlemlerle inşa edilmiş, zamanın hikayeleri içinde biricik bir hikayesi olan bir bina ev sahipliği yaptı bu güzel buluşmaya. O binanın hikayesi başka bir yazının konusu olmayı hak ediyor, o nedenle bu yazıya geri dönüyorum.

Aslında ne amaçla yazdığımı da bilmiyorum bu yazıyı ama yazasım geldi, ben de sizlerle paylaşmaya karar verdim. Köşemin adı Kuşlar, Orman ve Ben ya, bunun sembolik anlamı ne diye düşündüm geçenlerde. Başlığı koyarken biraz aceleye gelmişti ve ben de tam içime sinmeden “hadi bu olsun” dedim Alper’e. Şimdi anlıyorum ki en uygun başlıkmış sanki. Ben, içinde olduğum ve yaptığım her şeyle genişleyen veya daralan bir bütünün parçasıyım, yani benim ormanım; ve bana uzak diyarlardan, kendilerinden haber getiren kuşlar; hayatımdaki insanlar…

Bu gençlik kampında çok özel anlar yaşadık hep beraber. Dış evrenimizin sertliğine azıcık dayanmak için yine doğadan medet umduk. Özünde her bireyin günlük yaşamındaki sorumluluklarını tekrar eline alması gerektiğini söylemeye çalıştık. Çünkü doğa gittikçe bizden uzaklaşıyor, biz de her geçen gün daha da doğa dışı yapılara yöneliyorduk. Yakınlaşmanın yolu sırtını doğaya yaslamaktı.

Derin bir nefes almak bu şekilde mümkündü. Düşünün ki, içiniz rahat, karnınız ziyadesiyle doymuş, birlikte ağlayıp birlikte güldüğünüz dostlarınız var. Yeri geldiğinde gerçekleri acı şekilde yüzünüze vuran da. Günlük yaşamı olduğu haliyle yaşıyorsunuz ve bu uyumun en büyük dinamiği “dayanışma”. Etrafta çeşit çeşit varlık var. İnsanlar kendi potansiyellerini kullanacakları işleri yapıyorlar. Etrafta gözü kulağı tırmalayan ses, görüntü yok. Kuş sesleri uzaklardan gelen bir şarkı ile karışıyor.

Bu cennet görüntüsünü hayal etmek için bile vaktimiz yok sanırım. Daha da ötesi bu konuda bir hevesimiz de yok. Hatta o kadar yok ki böyle bir resim hayal etmek bile güç. İmkansız olduğuna inandığımız için.

Kamp süresince aktarılan bilgiler ve bu bilgileri mühürleyecek deneyimlerle; birlikte yaşam ve iş bölümü, gıda ve tarım konularına evrenselden yerele bakış, doğaseverlik ve doğakamlık, yönetişim gibi günlük yaşamımızı doğrudan etkileyen daha büyük düzenlere dair süreçlerin kavranması için yeni kapılar açtı.

Yukarıda tasvir ettiğim cennet hayalinizde ne kadar gerçekse, gerçek yaşamda da o kadar gerçek olabilir. Teorik olarak böyle diyebilir miyiz bilmiyorum ama pratikte bu böyle. İnsan türü olarak projeksiyon yeteneğimizle diğer canlılardan ayrılıyoruz galiba. Hayalini kurduğumuz şeyi gerçekleştirebilmekten bahsediyorum. Ufak çaplı bir yoktan var ediş simülasyonu. Bu simülasyonu deneyimlemenin yolu, bu var ediş döngüsüne girmekten geçiyor. Herhangi bir noktadan girmek mümkün. Mekan olarak da kırsal, büyük destekçi elbette.

İnsanlığın yok oluşu da var oluşu da tarım ve gıda ile olan ilişkisine bağlı. Atın ölümü arpadan oluyor, malum. Denge ve yeter kavramları yeniden tanımlanıyor. İnsanlar tek tek ve toplu olarak vicdanları ile tanışıyorlar. Dünyanın durumuna toptan baktığımızda bazılarımız için karanlık bir görüntü kaplamış olsa da bu pek çok kitapta bahsedildiği gibi “şafaktan önceki en karanlık an” olabilir mi diye de soruyoruz ister istemez. İşin derinine indikçe, elimize bir pertavsız alarak konuya mikro ölçekte bakalım. O detayda, her an bir şafağın önündeki karanlık. O zaman bizlere ömür şeklinde hediye edilmiş bu anları kullanmayalım?

Kıl-Tüy, Ot-Çöp, Ef-Püf işler

Tabii bu yazdıklarım herkes için çok anlaşılır olmasa gerek. O kadar çok bilgi var ki bu konularla ilgili, ömürler yetmez soğurmaya. Dünyada ve zamanımızda canlılığa ait bilgi eksikliği yok. Esas eksik olduğumuz konunun “öğrenme” olduğunu düşünüyorum. Bilgi, doğal özelliğimiz olan donanımlarımızda var olan ve biraz da teknolojinin yardımıyla ulaşabileceğimiz ve hiç kaybolmayan, aksine sürekli genişleyen bir alan. Gelin görün ki bu bilgiler bir birleriyle bağlanmadıkları sürece bulutta çok yer kaplıyorlar. Birbirinden kopuk ama kendi içinde bir evren olan bilgi bulutları var bir tıkla ulaşabileceğimiz yerlerde. Bu bilgilerin birleşmesi gerekiyor.

Öğrenmenin tek yolu da doğrudan deneyimlemek. Bir bilgiyi zihinsel olarak anlamak için zeka yeterlidir. Ama bu anlayış eksik bir anlayıştır. Çünkü bir bilginin insanın bütününe nüfuz eden bir yönü daha da vardır ki bu ancak uygulama ile ortaya çıkar.

Doğayı anlamak istiyorsanız, bu konuya kafa yormuşlara  başvurmanın yanısıra (ki başvurmak kesinlikle gereklidir) toprağa, ormana, kuşlara ve etrafınıza daha dikkatli gözlerle, kulaklarla bakmalısınız. Yetmez, elinize kazma kürek alarak kompost yapmalı, bahçe kurmalı, kendi ekmeğinizi kendiniz yapmalısınız. Kendi ölçeğinizde ve imkanlarınızla. Bu kırlarda, dağlarda, köylerde olabildiği gibi bir metropolün gökdelen mahallesinde de olabilir. Yeter ki yanınıza yönünüze bir şekilde biraz yaşam getirin. Bunu ondan öğrenmek için, kendiniz için yapın.

Gelecek kuşaklar, ya da dünyanın aç toplumları için değil. Basitçe kendiniz için.

Genelde antin kuntin işler yapmamla nam salmışımdır kısıtlı küçük çevremde. Mesela kuş gözlediğim yıllarda kuzenim “kıl-tüy işlerle uğraşıyorsun” diyordu bana. Aramızda şaka olmuştu. Sonra ben doğa korumacılıktan tarım, kırsal, ekolojik yaşam mevzularına dalınca “kıl tüye bir de ot-çöp eklendi” diyerek dereceyi yükselttim. Sonra iş ilerledi ben böyle doğanın parçası olmak meseleleriyle ilgilenmeye başladım daha yoğun olarak. E o alanda da işte kendini doğanın parçası olarak nitelendiren kültürler, örf adet, ritüel, şekil şemal işlerine girdim çıktım. Kuzen durur mu: “aha şimdi de ef-püf mü?” dedi tabii. Bu bizi bir süre götürdü. Ben bu arada durdurulamaz-kaotik- ne yaptığım belli olmayan kariyerimde bir sürü yeni insanla tanıştım. Şairler, hikaye anlatıcıları, müzisyenler, şarkıcılar, dansçılar, film işiyle uğraşanlar doldu hayatım. Anlayacağınız sahnedir, performanstır, açılış-kapanış konuşmalarıdır…benden soruluyordu. İki seyahat arası Kuzen’e uğramışım İzmir’de. Neyse nasıl gidiyor kıltüyotçöpefpüf işleri? diye sordu tabii. Ben de dedim “ef püfü geçtik, saz söz kısmındayız.”

İşini ciddiyetle yapan bir kuş gözlemcisinden dönüştüğüm bu yola şöyle bir bakınca, beni oradan oraya sekmeye ne itti diye? Bulabilmiş değilim ama hayalini kurup yapamadığım çok az şey oldu. Umut gerçekten fakirin ekmeği. Ve bu ekmek bir yandan çok maliyetsiz bir ekmek. Yani umutlanabilmek, bunun için hayal kurmak içsel anlamda gerçekten kendine yeterli bir insan olabilmek için müthiş gerekli.

Hayalim, az sayıda insan dahi olsa katıldıkları bir etkinlik, insan topluluğu, arkadaşlık ilişkilerinde ezberi bıraksın, yeni şeyler yapabilmeye cesaret edebilsin. Yeni denemeler, yeni yanılmalar yaşasın. Kendilerini ve birbirilerini tanısın, tanıdıkları hallerini sevsin. Dünya bu şekilde devam edecek bizler için dönmeye.

Yaşadığımız çağın, üzerinde yürüdüğümüz coğrafyanın (bu cümleden de öğğ geldi ama) ve hatta dünyanın böyle deneyimlere en çok da bu zamanda ihtiyacı var. Medeniyetimiz aşırı derecede yozlaştı. Gelecek için umutlanmak için çok sebebimiz yok. Temel ihtiyaçlarımızın gerçeğinden kopuk yaşıyoruz. Nefes alsak bile atık yaratıyor, ölsek toprakta çürümüyoruz. Toksik bir çağda yaşıyoruz. Her anlamda toksik. Sadece fiziksel bedenimiz ve onun yaptıkları değil; zihnimiz, kendimizi ait hissettiğimiz bütün de toksik. Toksik düşüncelerle toksik gıdalar üretiyor, toksik bir evrende yaşıyoruz. Titreşimimiz böyle bir kaynaktan geliyor. Bu alanı biraz “temizlemek”, arındırmak ve onarmak adına ufak da olsa bir şeyler yapmak lazım. Alanı ayırt etmeden, hatta öyle ki günlük yaşamınıza sirayet etmeli bu hal. İşe kendimizden başlamalıyız.  Daha önceki çağlarda olmadığı kadar önemli bir mesele bu bence.

Kurumsal kutsal kitaplarda insan olmanın tanımları yapılır. İnsanı insan yapan değerler, erdemler, iyi ile kötünün tarifi, hangi durumda nasıl davranacağını gösteren kurallar vardır. Bunlardan bazıları zinhar yasak, bazıları duruma göre değişir, bazıları da kişiye göre. Yapmadığın takdirde yüce bir kuvvetten gelmekte olan bir bela seni kapıda beklemekte.  Günümüzde böyle bir kurallar dizisi yazsak ne çıkardı madde madde? Benim listemde de bir şeyler var, yok değil. Ama herkesin kendine özgü bir listesi olmalı, zaafına, kuvvetine göre.  Liste uzar, eksilir, çoğalır. Ama her biri için yüksek farkındalık gerek. Farkındalık çağımızın en önemli bireysel çabası. Bireysel haklarımızın peşinden koştuğumuz bu zamanda en çok ihtiyacımız olan özellik.

Şimdi ben bütün bunları niye yazdım? Geçirdiğimiz kampta bütün bu konulara dokunduk, konuları birbirine bağladık, zihinde, yürekte ve ellerde. Ama konularımız, toprak, doğa, üretim, türetim, tohum, kompost, ekmek ve topluluktu.

Yaşamın realitesi kan, ter ve gözyaşı; bunu biliyoruz. Ama bir de hakikati* var. O hakikatin peşindeyiz vesselam.

 

*Ne yazık ki burada biraz dil meselesine girmek gerekecek, zira bu iki kelime birbirinin tercümesi gibi görünüyor. Oysa anlamları denk değil. Hakikat kelimesinde bir şey var ki realite kelimesinde o yok. Nedir o? Araştırmadım ama öyle bir hisse sahibim. Bilenler bana yazarsa sevinirim.

 

Güneşin Aydemir

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Kuşlar, Orman ve Ben] Bereketli bir yaşam

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

***

25 – Bereketli bir yaşam

G.A.: Ne diyorduk? Evet projede yapılacak olan araştırmalar için çeşitli uzmanlarla çalışacaktık, ama bu işler de kendiliğinden olmuyordu. Birilerinin uygun kişileri bulması, projeyi anlatması, yapılacak işlerin birlikte yapılmasının sağlaması, yapılamayanların bizzat yapılması gibi işler vardı.

Bu işleri yapan bir ekiptik. Ben, Yalçın, Lon (Briet) ve Metin (Akçalı). Yalçın’la birlikte projenin genel koordinasyonunu yapıyorduk, Lon ile birlikte ilişkiler, toplantıların takibini; Metin ve Yalçın’la da foklarla ilgili arazi çalışmalarını yaptık ettik.

Ç.G.: Bütün bu işleri gönüllü olarak mı yapıyordun peki?

G.A.: Yarı gönüllü mü diyelim, öyle bir şey. Kalacak yer ve yeme içme meselesi bir şekilde çözülüyordu. Yani buradaki arkadaşlarımızın bize sunduğu olanaklardı bunlar. Bir de ufak bir harçlık alıyorduk projeden. Onunla da aslında ofise bağış yapıyorduk, bir de böyle dondurma falan çiklet parası gibi bir şeydi.

Ç.G.: Kıtla kanaat etmek mi bu mesela? Karın tokluğuna çalışmak diye bir deyim var sonuçta.

G.A.: Benim hiç para sorunum olmadı. Şimdi böyle söyleyince zengin ya da şanslı bir insanmışım gibi görünüyor. Para sorunum param olduğu için değil, bereketli bir yaşam sürdüğüm için olmadı. Dolayısıyla o harçlık yetiyor da artıyordu bile. E yaş 25, biriktirmek gibi bir derdin yok, gelecek kaygısı filan yok ve gelecek diye bir şey de yok zaten. Kaybedecek de çok fazla bir şeyin yok (henüz). Rahat rahat takılıyorum ben de.

Ama kıt kanaatlik meselesinde şöyle bir şey var; benim ilgi alanlarım, uğraştığım, vaktimi verdiğim işlerin yapılabilmesi için zaten çok para harcanması gerekmiyordu.

Şunu demek istiyorum: pahalı giysiler giymek, markaları takip etmek, her türlü konforu günlük yaşama eklemek gibi dertlerim yoktu. Çünkü zaten onlara kendimce sahiptim. Daha fazlasında da hayat bana sunmadıkça gözüm yoktu.

C.G.: Hayat sana sunmadıkça derken? Ezoterik bir kökeni var mı bunun?

G.A.: Aman diyim, sakın ha! İşte en büyük risk. Ben tamamen rasyonel bir şeyden bahsediyorum.

Bazıları vardır uğraşırlar, bir şeyleri başarmak, bir takım hedeflere ulaşmak için. Bu herhangi bir alanda olabilir: en başarılı olmak, en zengin, en herhangi bir şey. Yaşama amacı budur. Benim hiçbir zaman böyle bir amacım olmadı.

Ama baktığın zaman yaşamıma, ciddi bir amacı varmış gibi görünüyor. Yani adımlar ardı arkasına çok mantıklı. İlgi alanları değişmiyor ama dönüşüyor. Dolayısıyla amaçsız bir insan karşısına çıkan olasılıklara tamamen heves frekansından bakar.

Bence bu çağın kırılması gereken en büyük problemlerinden biri insanlara insanların amaç vermesidir. Çünkü her insan kendi içinde kurgulu bir amaç taşır ama bunu bilmez. Yaşam denen şey bunu keşfetmekten başka bir şey değil. En azından benim için böyle oldu.

C.G.: Genelleyebilir miyiz bunu? Hani bu böyledir, diyebilir miyiz?

G.A.: (Gülüyor). Elbette ki genelleyemeyiz. Genellememeliyiz. Bunu söylerken kendi deneyimimden bahsediyorum. Özetle para zaten benim için bir sınır olmadı bugüne kadar. Yani ah bi paramız olsa neler neler yapacağızdır ya. O manada şeyettimdi.

Böylece yoğun bir çalışma dönemi başladı benim için. Sürekli konuşuyor, toplantılara gidiyor, yazılar yazıyor, herkesi dinliyordum.

Bu arada birkaç bilgi; mesela cep telefonu yoktu o tarihlerde (bu cümleyi kurduğuma inanamıyorum!). Internet yeni yeni oluşuyordu. Bizim çalıştığımız ofiste internet yoktu mesela. Bizim proje için bağlattık.

Öyle bir dünya hayal edebiliyor musun sen mesela? Cep telefonu yok. Sabah çıktın evden. Neler gelir başına?

C.G.: Gerçekten tahayyülü zor! Bu para mevzuuna bir ara geri dönelim ama merak ettin şimdi bu söylediklerini.

G.A.: Evet işte o analog dünyada vıcır vıcır toplanıyor, bıdır bıdır konuşuyor, çatır çatır karşı çıkıyorduk. Zira Saynur Gelendost yılmak bilmez bir aktivistti ve aynı kozada çalışıyorduk (Bodrum Habitat kozalarını hatırla) ve tabii ki düzenlediği eylemlere katılıyorduk. Sonradan ilk mahkeme deneyimimi bu sayede yaşayacaktım.

C.G.: Dur ondan önce bir soru sorayım.  En beğendiğin çocuk kitabı?

G.A.: Kötü bir huyum daha var. “En” lerim de yok benim. Ama birkaç ay önce harika bir kitap okudum, “Sekoyana’nın Günlüğü“, Şiirsel Taş yazmış.

Devam edecek…

 

 

Güneşin Aydemir

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Kuşlar, Orman ve Ben] Bodrum’da doğa koruma alanlarının tespiti projesi

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

***

24 – Bodrum’da doğa koruma alanlarının tespiti projesi

G.A.: Öte taraftan çalışmaya da başlamam gerekiyordu. Boş gezmek de bir yere kadardı. Kıl tüy işlerle daha ne kadar uğraşacaktım? Gerçi Türkiye Tabiatını Koruma Derneği’nde harçlık karşılığında çalışıyordum ve aslında çok da paraya ihtiyacım yoktu ama geleceğim konusunda çok da umutlu sinyaller veriyor olduğum söylenemez etrafıma. Kazanmak az insana nasip olan Amerika bursunu reddeden, akademik kariyerden vazgeçen, sivrisinek projesinden ayrılan biriydim ve görünüşe bakılırsa sırtında çanta ile dağ taş gezinen bir aylaktan başka bir şey değildim.

Tam da bu sırada, sivrisinek projesi günlerimden hocam Bülent Alten’in danışmanlık yaptığı BETUYAB (Belek Turizm Yatırımcıları Birliği), bölgede yapacakları eko turizm çalışması için bir uzman pozisyonu açmıştı. Önerilen isim ben olunca hayatımdaki ilk iş görüşmesine gittim. Çok fazla seçenek ve aday olmadığından ertesi gün işe başlamak üzere ayrıldım. Buradaki ömrüm çok uzun süreli olmadı ama kurumsal bir ofiste çalışmayı, çalışma arkadaşları ile kahve arası muhabbeti etmeyi, sabah dokuz akşam beş düzeninin ne demek olduğunu anladım.

Evet, çok geçmemişti ki ofiste bir gün telefon çaldı.

Ç.G.:  Hah. Neydi o? Önemli bir şeydi?

G.A.: Şimdi hikaye uzun. N’apsak?

Ç.G.:  Yan çizmek yok.

G.A.: Benim kuzen askerden döndü. Yıl 1995 falandı galiba. Askere gitmeden önce emanet bıraktığı teknesini (7 mlik bir Tirhandil) görmeye Bodrum’a gitti. Orada Türkiye Tabiatını koruma Derneği’nin Şubesi vardı o zamanlar. Onlar da foklarla, Bodrum’un çevresindeki doğayla ilgili bir şeyler yapıyorlar. Proje gibi şeyler. Kuzen (daha önceden de adı geçti zaten Yalçın Savaş) de fokçudur bizim, bir şekilde Bodrum’daki projelere dahil olmuş. Neyse uzatmayayım bir proje yapacaklar, Bodrum ve çevresindeki adalarda doğa koruma alanlarının tespiti diye. O proje bir şekilde fonlanmış da, yürütecek birilerini arıyorlar. Akıllarına bil bakalım kim gelmiş?

Ç.G.:  Hadi!

G.A.: Bizim kız yapar bu işi, bir soralım bakalım diyerekten beni aradılar. İşte o telefon bu telefon. Efendim işte Bodrum Yarımadası ve çevresindeki adalarda bir sürü biyolojik çeşitlilik varmış, bunların araştırılması gerekiyormuş, bütün bu işleri kim yapacakmış gibisinden sorularla benim tam da o sırada beklediğim teklifi yapmak üzere aramışlar. Ben de tamam dedim tabii. Bir saniye bile düşünmedim. O zaman gel de bir konuşalım dediler. Ben de sanırım ya o akşam ya ertesi akşam bindim bir otobüse gittim Bodrum’a.

Ç.G.:  Eee?

G.A.: İki gün boyunca oturduk konuştuk, proje olursa kimlerle çalışılacaksa onlarla tanıştım. Açık söyleyeyim Bodrum’da yaşadıklarım ve orada tanıdığım insanlar yaşamımın ondan sonraki kısmını hatrı sayılır derecede etkilemiştir. Detaylarını çok anlatmak istemiyorum ama burada öğrendiğim şey sadece doğa, doğanın korunması, yerelde bir proje yürütmek değildi.

Yalnız yaşamak, komün halinde yaşamak, kararlarının bütün bedelini baştan ödemek gibi deneyimler de vardı bu paketin içinde. O nedenle Bodrum’u bir ayrı severim. Sonuçta elbette projede çalışma konusunda en ufak bir şüphem olmadan eşyalarımı toplamak üzere Ankara’ya döndüm. Herkesle konuştum, yaptığım işten ayrıldım. Birkaç valiz sığdırdığım eşyalarımla ömrümün yeni durağına doğru yola çıktım. 1996 yılının Nisan ayında Bodrum otogarında otobüsten indim.

Ç.G.:  Nisan. Güzel mevsim ama değil mi?

G.A. : Enfes bir mevsim. Şimdi bahar erkene kaydı. Aslıda Bodrum’un en güzel mevsimi şubatın sonu, martın ilk yarısı arasındaki dönemdir. Yeşillik, çiçekler yani renk, kokular, börtü böcek, kuşlar derken şenlik gibi bir şey yani. Malum bizim proje de gez, gör, öğren projesiydi, yarımadanın pek çok yerini dolaştık bu dönemde. Bodrum’a geldikten sonra bir süre etrafa alışmak, işleri düzene sokmak, insanlarla tanışmakla geçti. Projeden gelen ilk para ile Yalçın ve ben ufak bir harçlık alıyorduk. İlk harçlıklarımızın bir kısmını derneğe bağışladık.

Ç.G.:  Yaşamla iş içiçe yani.

G.A.: Benim hep öyle oldu. Yaptığım işle birlikte yaşadım. İş denen şey benim için kendimi gerçekleştirme deneyimi, yaşama pratiği. İçimden gelmeyen hiçbir işi yapmadım bugüne kadar. Ve bunun parayla alakası yok. Öyle de olması gerektiğini düşünüyorum. İnsanlar son derece keyif aldıkları işlerde çalışabilirler, bu bir hak.

Ç.G.:  Başka neler yaptınız proje kapsamında?

G.A.: Neler yapmadık ki?. Ben Bodrum’da 2 sene kaldım. 1996-1998 arasındaki dönemde. Bu dönem tam da İstanbul’daki büyük Habitat buluşmasından sonraya dek gelmekteydi. Habitat’ın verdiği imece kültürü ve heyecan vardı sivil toplumun üzerinde. Ben Habitat’a katılmadım ama hissini bilirim. Burada ilhamla Bodrum’da bir ufak Habitat uygulaması yapıldı. Bodrum Habitat çalışması Akdeniz Akademisi tarafından koordine edildi. Bu kapsamda pek çok konuda yurttaşların ve alanda yaşayanların oluşturduğu kozalar kuruldu. Bu kozalardan biri de Çevre Kozası idi. Üyeleri arasında Saynur Gelendost, Bilge Contepe gibi doğa ile ilgili konularda aktivist çalışmalar yapan isimler vardı. Ben de tabii ki bu grubun içinde yerimi aldım.

Ç.G.:  Bu ama senin çalıştığın proje ile ilgili bir konu değil aslında.

G.A.: Değil ama bizim projede pek çok kişiyi de katmak gerekiyor işin içine. Dolayısıyla bu toplantılar ve bu çalışmalar, ilgili insanlarla konuyu konuşmak için fırsat da oluyordu. Öte taraftan Bodrum sürekli yapılaşan ve sınırlarından taşmaya çalışan bir kasabaydı. Aslında kasabaya hapsedilmiş bir metropol ruhu vardı onda. Tam da o sırada bir de belediye imar planlarını yeniliyordu. Yeni imar planında elbette dikkatle izlememiz gereken taraflar vardı. Zira projemizle korunması gerektiğini ortaya koyacağımız araziler tehdit altında olabilirdi.

Nitekim bu “proje dışı” etkinliklerin büyük katkısı oldu sonradan.

Ç.G.:  Proje ne oluyor bu arada?

G.A.: Şimdi bizim proje aslında bir ütopya projesi. Hayalimizdeki Bodrum Yarımadasında değirmenle un yapıyor, Çilek Dağı’ndaki tarım teraslarında üretilen kaparileri topluyor, kuş gözlüyor, Akdeniz Foku seyrediyor, Bodrum sandaleti giyiyorduk. Böyle bir niyetle Bodrum Yarımadası ve çevresindeki adalarda korunması gereken alanların tesbit edilmesini hedefleyen de bir proje vardı masamızda. Bu murada erişebilmek için doğa konusunda değişik uzmanları bir araya getirmemiz, bol bol arazi gezmemiz gerekiyordu.

Ç.G.:  Bir ekip mi kurdunuz?

G.A.: Bu noktada asıl çekirdek ekipte kimler var ondan bahsetmem gerek.

Ç.G.:  Dur, onda önce bir şey sorayım. Hayatta yapmaktan en çok zevk aldığın şeylerden biri?

G.A.: Muhallebi tenceresinin dibini kaşıklamak

 

Devam edecek….

 

Güneşin Aydemir

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Kuşlar, Orman ve Ben] Ornitoloji Okulu

Ornitoloji Okulu hep birlikte (1994 Ekim) (soldan sağa sırasıyla isimler: Mehmet Gürsan, Güven Eken, Kerem Ali Boyla, Seda Karauz Arıhan, bendeniz, Sühendan Karauz, Rezzan Türkoğlu, Cem Orun Kıraç, Okan Arıhan, Okan Can)

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

***

23 – Ornitoloji Okulu

C.G.:  Evet  Güneşin. Son iki haftayı da eskide yayınlanmış bir yazıyla geçiştirdin. Ama yemezler.  Sen bitiremeyeceksin bu yazı dizisini, -muhabbet insanısın ne de olsa- o nedenle kendimi sana atadım. Ben soruyorum, sen söylüyorsun.

G.A.: Öyle demiştik.

C.G.:  En son nerede kalmıştık? Üniversiteden mezun oldun. Kariyer yapmaktan da vazgeçtin. Kuşçu, doğacı tayfası ile takılıyorsun.

G.A.: Çok önemli bir kısmı unuttuk.

C.G.: Nasıl? Ne zaman?

G.A.: Bodrum’dan da önce. (Bodrum’a da gelemedik bir türlü) 1994 yılı. Ornitoloji Okulu düzenlemiştik. Geçen yazılara bakıyordum, elimde de fotoğraflar. Malum fotoğraf istiyor Alper. Aa bi de ne göreyim?

Ornitoloji Okulu kulislerinde (1994 Ekim)

C.G.: O zaman araya mı alalım ne yapalım? Geçmiş içinde geçmişe yolculuk yaptırıyorsun.

G.A.: Ama önemli. Memleketin birkaç yerinde nokta endemiği olarak yaşayan kuşçuların bir araya gelmelerine vesile olmuş bir etkinliktir. Belki de ilkidir.

C.G.: Nokta endemiği?

G.A.: Dünyanın sadece bir yerinde bulunan, çok kısıtlı şartlarda yaşayabilen, endemiğin de endemiği türler için söylenir.

Bu kuşçular da böyleydi. Ankara’da koloni oluşturabilecek birey sayısı vardı (bölünmemiş olsalardı iyiydi), İstanbul’da hadi gene birkaç tane, İzmir’de bir tane, Samsun’da bir tane, üniversitede bir tane şeklinde devam ediyordu.

Türkiye Tabiatını Koruma Derneği’nde Miraç ile birlikte gönüllülük zamanları (1994)

Ankara Kuş Gözlem Topluluğu da Ornitoloji Okulu düzenleyelim dedi. Fikir Okan Arıhan’dan çıktı, hepimiz heyecanlandık. O sıralarda Kırsal Çevre Derneği, Dendroloji Okulları yapıyordu ve aslında oradan ilham aldık.

Valla şimdi atmayayım, geçmiş gün, galiba 4 hafta sonuna yayılan okul gibi bir şey yaptık gerçekten de. Hatta hafta sonlarından birine 29 ekim mi neden geldi de ondan 5 haftaya mı ne uzadıydı. Ama ona rağmen kalabalık hiç azalmadan bitirdik okulu.

C.G.: Kimler katıldı?

G.A.: Kuşçuluk camiasından, dışarıdan  kuşlarla çalıştığını bildiğimiz herkesi çağırdık. Doğal Hayatı Koruma Derneği’nden Murat (Yarar), Samsun’dan Sancar (Barış), İzmir’den Güven (Eken), Hacettepe Üniversitesinden Zafer (Ayaş), Kerem Ali Boyla, Bulak Arpat, Sühendan Karauz, Cem Orkun Kıraç, Okan Can, Okan Arıhan

Ornitoloji Okulu hep birlikte (1994 Ekim) (soldan sağa sırasıyla isimler: Mehmet Gürsan, Güven Eken, Kerem Ali Boyla, Seda Karauz Arıhan, bendeniz, Sühendan Karauz, Rezzan Türkoğlu, Cem Orun Kıraç, Okan Arıhan, Okan Can)

Hemen herkes. Bir Uygar (Özesmi) yoktu galiba o da sanırım yurtdışındaydı. Türkiye Tabiatını Koruma Derneği’nin o zamanki genel sekreteri rahmetli Coşkan Daş aynı zamanda Tür Amerikan Derneği’nin Yönetim Kurulu üyesiydi. Orasının da çok güzel bir auditoriumu vardır. Orada yaptık Coşkan sayesinde.

C.G.: Organizasyon komitesinde kimler var?

G.A.: Herkes çalıştı deli gibi. Tam bir imece çalışması. Ben ve Okan (Arıhan ve Can) biraz daha fazla koordinasyonunun içindeydik. Çok kapsamlı bir program çıkarmıştık.

Ornitoloji Okulu tişörtünün ön ve arka kısmı bir arada

Kuşlar hakkında ne ararsan var. O toplantıda hiç not falan tutulmamış, ya da sunumlar alınmamış demek ki, bulamadım. Ya da kim bilir nelerdedir.  Ama kuşların evriminden, fizyolojilerine, toksisitenin kuş yaşamı üzerindeki etkilerinden, sistematiğine, kuş gözlem tekniklerinden, kuş korumacılığına,  alanlardaki tehditlere kadar her konu konuşuldu.

Türkiye Tabiatını Koruma Derneği. Sedat Yerli ve Ali Turan ile birlikte (1994)

Daha da önemlisi, herkes buluştu. Yeni insanlarla tanıştı, birbirinden haberdar oldu. Ve hatta benim dikkuyruk konusundan haberdar olmamı sağlayan ANATIDAE 2000 toplantısı için çekilen kurada mükafat bana vurmuştu. O da bu toplantının peşi sıra yapılmıştı zaten.

C.G.: Dikkuyruklara girmeyelim çıkamıyoruz. Söylesene, şöyle dinlemekten keyif aldığın bir şeyler, müzik gibi?

G.A.: Edith Piaf çok severim. Sıcak havada dinlenecek ama. Vertigo iken balina sesi dinledim sürekli.

Devam edecek….

 

Güneşin Aydemir

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Ustanın sırrı

Bütün ustaların ortak bir yanı var. Hemen hepsi az konuşur. Bilgilerini, görgüleriyle perdeler.

Sabuncu Mehmet Kaygın, Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi’nde geçen aylardan birinde, sabun yaptı bizim için. Kalabalık bir gönüllü grubuyla etrafında toplanmıştık. Arada sırada istediği birkaç malzeme ve sorduğumuz sorulara verdiği mütevazı cevaplar dışında laf çıkmadı ağzından.

Bu varilin içindeki ne? Kaç litre yağ koydun? Tuzu ne yapacaksın? Sıcaklığı niye ölçüyorsun? Sabun oldu mu şimdi bu? Ardı arkası kesilmeyen ve olağanüstü tuhaflıktaki soruları dinliyor, biraz duraksayıp net ve kısa bir cevap veriyordu. Tıpkı bir simyacı gibi elinde tuttuğu camdan bir ısı ölçeri sabun balçığına daldırıp çıkarıyor, derecelerine bakarak birtakım kararlar veriyor, bir sonraki adımını anlıyordu. Anlıyordu diyorum, çünkü önceden ne yapacağını biliyor gibi de değildi. Sanki her adımda tekrar tekrar bakıyor, yeniden anlıyor ve ilk defa olarak o an yeni bir karar veriyordu. Uzun zamandır araştırdığımız, her önümüze gelen köylüye de sorduğumuz “Küllü sudan sabun nasıl yapılır” sorusunu ona da sorduk. Bu, cevabı unutulmuş, kırsal hafızanın tozlu bir köşesinde kalmış bir soruydu. O da belli ki tam bilmiyordu ama yine de bir cevabı vardı.

Safranbolu’da geleneksel el zanaatlarını
yaşatanlardan biri de bakırcı ustası Mustafa Özdal.

Cevaplar bir köşede birikedursun, sürekli soru soran bizlerin iştahını doyurmaya yetmez. Bilginin fiziksel bünyesini öğrendiğimizde yani ona sahip olduğumuzda öğrendiğimizi sanıyoruz. Oysa bilginin içindeki zamana bağlı deneyimi nereden öğreniyoruz? Sakin bir kavrayışla bilgiye kendimizi nasıl açıyoruz? Ona sahip olma, faydaya çevirme gibi telaşlarımız olmaksızın ya da yargı yüklenmemiş haliyle safça bilgiyi hangi yollarla arıyoruz?

Bunlar, ustanın hareketleri içindeki dinginlikte saklı. Her hareketi sakin, bir sonrakinin ne olacağını, elindeki süzgeci nereye koyacağını, ne zaman tekrar eline alacağını önceden biliyor edası var her anının içinde. Gerçekten biliyor mu?

Bana sorarsanız, bizim anladığımız şekilde bilmiyor. Projelerimizi yazdığımız, işlerimizi planladığımız şekilde önceden bilmiyor. O anda karar veriyor da değil. O an, o hareket kendini belli ediveriyor, bir başka deyişle kendini ustaya gösteriyor. Bütün dikkati ile orada, her şeyiyle kendini odaklıyor, yaptığı işin her parçası ile bütünlük içerisinde. Aksi durumda, yağ ile kostik birleştiğinde ortaya çıkacak olan fokurdama sırasında yanabilir, varilin altında yanan ateş sıçrayıp ormanı yakabilir veya sabunun kıvamı tutmaz, heba olabilir. Hiçbiri boş verilemeyecek kadar hayati riskler.

Ustanın çalışması gözlere öylesine basit ve zevkli geliyor ki, elinden kullandığı aleti sabırsızca alıp yapmak istersiniz. Yapabileceğinizi düşünürsünüz. Alsanız ve o da verse bir ihtimal, ne yazıktır ki yapamazsınız.
Adına “püf noktası” denen bilgiyi ancak aynı şeyi sadece yaparak, defalarca yaparak öğrenirsiniz de ondan yapamazsınız.

İstanbul Öğümce köyündeki Cam Ocağı’nda bir ustayı iki saat sabit şekilde izlemiştim. Çeşmibülbül yapıyor idi. Elindeki sopayı, mai cam kovasına batırıyor, bir parça cam alıyordu. Gariplik şurda ki, bu cam parçası her seferinde aynı miktar oluyordu. Hani ölçüversek belki mikro düzeyde bir farkı ancak bulabilirdik. Şekil verdiği camı suya sokmadan önce gözlüğünü ve kerpeteni sehpanın üzerine aynı şekilde koyuyordu. Her hareketi, aynı süre içinde, aynı şekilde, aynı sırayla ve aslında çok da kısa bir süre içinde tekrarlıyordu. Sıkılmadan, duraksamadan, hep kendini vererek.

Ustanın sırrı, sabunun formülünde, camın kıvamında, ahşabın budağında değil. Ustanın sırrı; sabırda, şuurlu şekilde
kendini bırakmakta, yaptığı her ne ise onda yok olmakta. Dünyanın sıhhatinin sırrı da yaşam ustalığı için uğraşan insanda.

Eskiden kız vermeden sorarlarmış: “Senin ustan kim?” Herkesin bir ustası varmış. Ustanın icazeti özgeçmiş yerine
geçermiş. İnsan, ustasıyla anılırmış. Zira ustaya çırak olmak isteyenin de, ustanın da sayısı şimdiki gibi kıt değilmiş.

Hepimizin bir ustaya ihtiyacı var. Ki gün gelip de bizi beğendiklerinde “Ustan kim” diye sorduklarında gösterecek bir maharetimiz, namımız olsun.

Bu yazı ilk olarak Atlas Dergisi’nin yıllar önce yayımlanan bir sayısında yer almıştır

 

Güneşin Aydemir

Kategori: Hafta Sonu

Ekolojik YaşamHafta SonuKitapManşet

[Kuşlar, Orman ve Ben] Doğayla geçen yıllar, Tansu Gürpınar

Tansu Gürpınar

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

***

22 – Doğayla geçen yıllar, Tansu Gürpınar

Yeniden kuş gözlemcisi oldum. Ama bu sefer tek bir kuş gözlüyorum. Sanırım o da beni gözlüyor. İstanbul’a geldiğim zaman kaldığım bir ev var. Sevgili bir arkadaşımın bana gönülden sunduğu bu evde bu hafta sonu yalnızım. Evi bana bıraktı ve hafta başı dönmek üzere gitti. Emanetçi olduğum bu ev emrime amade.

Evin penceresinden karşıdaki evin çatısını görüyorum ve kiremitleri birleştiren oluk şeklindeki Osmanlı kiremitlerinin oluşturduğu ufak boşlukta duruyor bu kuş. Bir serçe. Geçen geldiğimde yağmur yağıyordu ve bu küçük kovukta durarak ıslanmaktan korunuyordu. Şimdi, yaklaşık bir ay sonra yine burada duruyor. Göz gözeyiz. Geçen gün baktığımda da oradaydı ve diğer serçe sesleri arasında belli ki henüz bilmediği eşine şarkılar söylüyordu. Nitekim daha sonra baktığımda eş adayı da yanındaydı. Şarkısı ulaşmış duyan kulaklara, darısı hepimizin başına.

Aklıma ekoloji derslerinde anlatılan niş kavramı geliyor. Doğa boşluk tanımaz. Nerede bir boşluk, orayı dolduruverir anında. Çatıyı yapanlar kiremitleri döşerken bu kuşa yuva olacağını bilmiyorlardı büyük ihtimalle -eğer biliyorlardıysa gerçekten alimdiler-, bina da oldukça eski, öte taraftan birkaç restorasyon da geçirmiş olduğunu anlayabiliyoruz halinden. Evdekiler sadece kendilerinin yaşadıklarını düşünüyorlar büyük ihtimalle orada, ama ben biliyorum ki en az bir kişi daha var aynı evi kullanan.

Sabahın bu saatinde haftalardır bir türlü oturup yazamadığım –ve elbette Alper’i sürekli olarak beklettiğim- şu yazıyı bana yazdırtan bir ilhama neden olan bu kuşa minnet duymaz da ne yapar insan?

Düşünüyorum uzun süredir. Kuşlar, Orman ve Ben serisi bir yerlerde tıkandı kaldı. Neden? diye. Sıra da en hareketli yere gelmişti, Bodrum günlerine oysa ki. Ama ondan önce anlatmak istediğim bir başka hikaye var ve bir türlü giriş yapamıyorum.

Bir de anlatım tarzı hususu var tabii. Düz yazı şeklinde yazmak beni biraz sıkıyor galiba. Geçen gün yürürken aklıma geldi, otoröportajları seviyordum ben diye. Yeşil Gazete’de yılllar önce yapmıştım bir otoröportaj, epey keyif almıştım. Sonra bir yerde Pınar İlkiz’in Sevin Okyay’la yaptığı röportaj kitabına rastladım. Sayfaları şöyle bir çevirdim, öyle rahat okunuyor, öyle keyifli ki. Ve dedim, evet işte sanırım benim olayım bu, röportaj. Bir yandan kendini tanıma yolunda da güzel bir araç, kendine kendinle ilgili sorular sormak. Kendinden bir adım geride, kendine bir yabancıymış gibi bakmak.

Sonunda karar verdim; kendimle konuşmalarımı yazarak devam edeyim bu köşede diye. Nitekim ben küçük bir kız çocuğu iken de kendimle konuşurdum. Hayali bir ben vardı arkadaşım olarak, onunla saatlerce konuşarak oynadığımı hatırlıyorum. Bunu bir delilik olarak görmeyen ve sonuna kadar izin veren anneme ne kadar teşekkür etsem az. Sonra büyüdüm, içeriden konuşmaya devam ettim. Ve işte şimdi yazarak konuşuyorum kendimle.

Dönelim Bodrum episoduna geçmemi engelleyen mevzuya. Engel deyince de olumsuz oldu şimdi, ama aslında çok güzel bir konu. Bir tanıştırma, bir buluşturma. Bu satırları okuyorsanız eğer, sizleri özel bir insanla tanıştırmaya hazırlanıyorum, öyle okuyun bu yazıyı. Hikayenin ucu, uzun bir zaman önceye dayanıyor. Doksanlı yılların başına.

O zamanlar ülkemizin bir çevre bakanlığı dahi yoktu, düşünün. Çevre konusu Başbakanlık’ta bir müsteşarlığın sorumluluğundaydı. O günlerdeki toplantılardan tanıştığım Tansu (Gürpınar) Bey’i anlatacağım size. Daha doğrusu o size kendini anlatacak. Çünkü Kalkınma Atölyesi sayesinde kendi hayatını gençlere ilham versin diye kaleme aldı. Birkaç sene öncesine dayanan bir çalışma bu. Kalkınma Atölyesi, “kalkınmaya katkı verenler” başlıklı bir çalışma yapıyor. Şu anda hayatta olan ve yaşamı ile bu konulara örnek olmuş, başarılı insanların yaşam hikayelerini kendilerine yazdırarak kitaplar basıyor.

Bu insanlardan biri de Tansu Gürpınar. Tansu Bey’in kitabının basımı GEF Küçük Destek Programı tarafından da desteklendi. (GEF SGP nedir diye soruyorsanız Gökmen Argun röportajı burada)

Tansu Bey, ülkemizdeki ilk jenerasyon kuş gözlemcilerinden. Hem yıllarca arazide Türkiye’nin doğası üzerine bilimsel çalışmalar yapmış bir biyolog, hem doğanın korunması için doğrudan çalışmış, kararlar almış örnek bir bürokrat, hem de büyük hevesle doğayı kayıt altına alan bir fotoğraf sanatçısı. Çok yönlü bir insan olmasının yanı sıra tam bir beyefendi. Dedemin deyişiyle bir “zarafet elçisi”.

Tansu Gürpınar

Türkiye’deki ilk milli parkların fizibilitelerini yapan, uluslararası anlaşmalarına imza atan, ülkemizi ve doğasını çeşitli toplantılarda hakkıyla temsil eden, ünlü Caretta kaplumbağalarının bugün hala özgürce yumurtlayabildiği Dalyan kumsalının korunması için büyük emek harcayan ve daha pek çok işi başarmış birisinden bahsediyorum.

Dahası da var; yine memlekette doğa koruma konularını ilk kez yaygın şekilde gündeme getiren Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin de kurucularından. Kelaynakların yok oluşuna tanık olduktan sonra eyleme geçen yürekten bir doğa korumacı. Derneğin nasıl kurulduğunu kitapta çok güzel anlatıyor.

Ben onu tanıdığımda, dedim ya Çevre Müsteşarlığı’nda çalışıyordu, yönetici olarak. Daha sonra Tansu Bey emekli oldu ve Doğal Hayatı Koruma Derneği’nde çalıştı. Ben de o sırada orada çalışıyordum (daha o yıllara gelmedik bu yazı dizisinde). Çalışma arkadaşı olduk anlayacağınız.

Bütün vasıflarının ötesinde Tansu Bey, benim için bir hikaye anlatıcısı. Yaşadığı tecrübeleri kahve sohbetlerinde, çalışma molalarında anlatışı zihnimde sanki oradaymışım gibi canlanıyordu. Anadolu doğasının ve doğa korumanın tarihine merakımdan olsa gerek Tansu Bey ile sohbetlerimiz hafızamda hep taptaze, hep çok keyifli.

Kitabın içinden spoiler vermek istemiyorum. Zira okumanızı, yudum yudum içmenizi istiyorum. Çok akıcı ve güzel bir dille yazılmış bu kitabın okurken benim burada anlatmaya yeltendiğim ama o zamanlarda yaşamadığım için asla anlatamayacağım bir dönemi yaşayacaksınız adeta. Anadolu’nun bozkırlarının, ormanlarının, dağlarının, kıyılarının geçmişinde dolanacaksınız. Arada bir kafanızı kaldırıp düşüneceksiniz; böyle bir diyar, böyle insanlar var mı gerçekten diye. Sonra tekrar tekrar okumak isteyeceksiniz.

Daha fazla uzatmayayım, sizi kitapla tanıştırmış olayım. Başucunuzda yer açın bu kitaba diyeyim.

Doğa İle Geçen Yıllar, Tansu Gürpınar kitabını edinmek isteyenler için başvuru:

Kalkınma Atölyesi, 0 541 457 31 90, [email protected]

 

Not: Gelecek yazılar otoröportaj şeklinde olacak, onu da demiş olayım. Ben pencereye geri dönüyorum, kuş beni bekler!

Güzel haftasonları…

….Devam edecek….

 

Güneşin Aydemir

Kategori: Ekolojik Yaşam

Hafta SonuManşet

[Kuşlar, Orman ve Ben] Memlekette şu masal işi nasıl buralara geldi anlatayım II

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

***

21 – Memlekette şu masal işi nasıl buralara geldi anlatayım II

Bu hafta da yazının devamının gelmesine Alper bir şaşırdı, bir şaşırdı sormayın. Malum hemen her Çarşamba (tatile gittiği haftalar hariç) messengerıma Alper’den şöyle bir mesaj geliyor: “Güneşin selam. Var mı yazı bu hafta?”. Yanında da sevimli bir emoji. Benim verdiğim cevaplar daha da sevimli tahmin edebileceğiniz gibi. Son haftalarda üst üste yazıları patlatınca, “Allah Allah iyi misin?, bir sorun yok di mi?” diye yazdı dün.

Ama daha önce de demiştim. Bana yazma ilhamı yılda bir kere geliyor. Ne yazıyorsam o zaman yazıyorum. İlhamı kaçırmadan devam edeyim.

Çanakkale’de namını yaydığım masal konusuna kafayı takan Muti aynı zamanda 18 Mart Üniversitesinin Radyosu’nda Çarşamba günleri Kentte Sanat, Kampüste Sanat isimli bir radyo programı yapıyordu. Bu programlardan birine beni de çağırdı ve masal, doğa, sanat üzerine tadından yenilmez bir program yaptık birlikte. Şimdi arşivlere bakıldığında tarihi 19 Mart 2013 imiş.

Muti beni her kente gittiğimde koluna takıp çeşitli insanlarla tanıştırmaya başladı. Öyle ki bir ara neredeyse yoldan adam çevirip bana tanıştırıyordu. Birkaç ayın sonunda Çanakkale’nin içinde bir şeyler yapan herkesle tanışma fırsatım oldu böylelikle. Bu günlerden birinde Kent Müzesi’ne gittik. Çanakkale Belediyesi’ne bağlı bir müze kent müzesi. Müdürü Cevat İnce müzeciliğe gönül vermiş, bu yönde çok kıymetli çalışmaları olan biri. Müzede Çanakkale Kenti’ne özellik katan her konu inceleniyor, sözlü tarih çalışmaları yapılıyor, arşivleniyor. Küçük ama gönülden çalışan güzel bir ekibi de var müzenin. Çanakkale’ye yolunuz düşerse mutlaka uğrayın derim.

Muti ile Cevat Bey’in kapısını çaldık. Bir iki hoş beşten sonra “biz masal anlatmak istiyoruz burada” gibisinden bir şeyler söyledik. Başta bir sessizlik oldu. Sonra itiraz. Ardından alışma evresi derken, kabullenme aşamasında müzenin hali hazırda kent sohbetleri için ayırdığı Çarşamba akşamlarından ayda bir tanesini masal için koparmayı başardık.

Bu arada gıda topluluğu kurma çabalarımız da devam ediyordu. O zamana kadar pek çok üretici ile toplantılar yapmış, hatta Belediye tarafından bize Çanakkale’nin meşhur Aynalı Çarşısında bir dükkan bile tahsis edilmişti. Bu masal konusunu aslında gıda topluluğunu da destekleyeceğini düşünüyorduk. Ne de olsa bir topluluk masalsız olmazdı. Sadece karın değil, zihin de, akıl da doymalıydı.

2013 yılının Aralık ayında Kent Müzesi’nde masal söyleşilerine başladık. Her ay bir konuk çağırdık*. Buluşmalar öyle bir karşılık buldu ki, insanlar merdivenlerde oturdular. Bu buluşmalarda seçtiğimiz konular ve konuklarla masal konusuna değişik perspektiflerden bakmaya çalıştık. Doğa, sosyoloji, psikoloji, sinir bilim, geleneksel masal anlatıcılığı, zanaat, sanat tarihi, arkeoloji, bilgi kaynakları gibi pek çok konu bağlamında masalları ele aldık. Bütün bu söyleşilerin kayıtları da kent müzesi arşivlerinde tutuluyor.

Bu şekilde masal çarşambaları tam 3 yıl sürdü. Şimdilerde Kent Müzesi’nde her ayın son çarşambası masal çözümlemeleri yapılıyor. (Bu çalışmada Çanakkale yöresinden derlenmiş masallar söyleşi öncesi bir blogda önceden herkesle paylaşılıyor. Ardından söyleşide masalın içindeki motifler, metaforlar, şifreler, kıssalar üzerine fikirler paylaşılıyor. Katılımcılar arasında sosyolog, antropolog, halk bilimciler de var. Herkese açık bu çalışmaları takip etmek isterseniz, Çanakkale Kent Müzesi adresini ziyaret edebilirsiniz.)

Bu arada 2014 yılının Mayıs ayında Kazdağı ve yöresindeki maden, termik santral, baraj gibi doğayı geri dönüşsüz bozacak olan projelere dikkat çekmek üzere bir buluşma yapıldı. O yıllarda Bayramiç’te bir de tohum şenliği yapılıyordu. (Şu yazdıklarıma bir bakın. Henüz 3-4 yıllık bir geçmişten bahsediyorum ama sanki yıllar öncesiymiş gibi. Herşey ne kadar çabuk değişiyor.)

Bayramiç Tohum Şenliği’nde çocuklara tohum masalı anlattım. Hemen ardından Kazdağı Buluşmasında yapılacak olan forumun kolaylaştırıcılığını bana vermişlerdi. Fırsat bu fırsat diyerek forumda da bir masal anlattım. O gece Kazdağı’nın ortasında yüzlerce insan kamp ateşinin etrafında pek çok başka masal da dinlediler.

Kent müzesinin Çarşamba buluşmaları hem müze hem de radyo için ciddi bir masal arşivi oluşturdu. Zira, Muti’nin radyo programı da daha önce söylediğim gibi Çarşamba günleriydi. Akşam Kent Müzesi’nde söyleşisi olan konuğu öğlenden alıp radyoya geliyor, orada canlı yayında tüm kente akşam olacakları söylüyor ve davet ediyorduk. Ayda bir Çarşamba ben de Muti’nin programına geliyordum. Böylelikle radyo ekibiyle de tanış olduk zamanla. Artık masal konusundan nasıl bahsetmişsek, bizden bir masal programı yapmamızı istediler. Açıl Susam Açıl, 2015 yılının Şubat-Haziran aylarında her hafta yayınlandı.

Cevat Bey, masal söyleşilerinden hoşnuttu. Zaten elimizde de bayağı bir masalcı ve konu birikmişti. Sonunda bütün bu insanları bir araya topladığımız bir buluşma yapalım dedik ve 2015 Mayıs’ında ilk Çanakkale Masalcılar Buluşmasını organize ettik.

Bu organizasyona değişik şehirlerden de izlemeye gelenler oldu. Biraz daha genişletilmiş bir programla ikincisini 2016’da düzenledik.

Son olarak Kent Müzesi müdürümüz Cevat İnce, masal konusunu müze konusu içinde ele almaya karar verdi ve 2017 yılının Müzeler Buluşmasının konusunu Masal olarak seçti. Biz de böylelikle 3. masalcılar buluşmasını yapmış olduk.

Bu buluşmalardan ilhamla, buluşmayı izlemeye gelen arkadaşımız Serdar İskit (kendisi Adana’daki gıda topluluğu ve ekolojik işlerle ilgilenen toplulukların da aktif üyesi, kurucularındandır) Adana’da ufak bir buluşma düzenledi. Buluşmalarımızın vazgeçilmez konuklarından Şahmarancımız Tacettin Toparlı da buluşma fikrini Mardin’e götürdü. Ne mutlu ki orada harika bir müze ekibi var ve iki yıldır mükemmel bir organizasyon yapmaktalar. Kentlerde masalcı buluşmaları fikri bir tohum gibi bu şekilde yayıldı.

İşte konu döndü dolaştı, başladığı yere bağlandı.

Masal konusu elbette benim burada anlattığım kadar değil. Benim tanık olmadığım ama izleyip haberdar olduğum kocaman bir başka bölümü daha var. Ama onları benim anlatmam doğru olmaz. Alper belki o kişilerin peşine düşer de onlar da yazar kendi hikayelerini.

Örneğin;  2013’te bir başka hikaye anlatıcısı (sanırım 2013 yılı) Almanya’dan Türkiye’ye döndü. Nazlı Çevik, oldukça yoğun şekilde masal anlatma programları, eğitimleri yaptı. Hevesle yapılan her iş gibi bu çaba da bir sivil toplum örgütü ile taçlandırıldı. Anlat Bana Derneği kuruldu. Bu dernek kurucuları masal anlatıcıları toplulukları kurdular. Bunlardan ilki Fama’nın Evi Hikaye Anlatıcılığı Topluluğudur sanırım. Bu oluşum sonra İstanbul’da SEİBA’nın (Uluslararası Hikaye Anlatıcılığı Merkezi) da ev sahibi oldu, Şirince’de Uluslararası bir Masal Festivali düzenledi.

Biz de hikaye anlatıcılığını öğreten  Judith’in NTV radyoda bir masal programı oldu bu süreçte. Judith iki de kitap yazdı masallarla ilgili.

Bütün bunlar olurken ve belki daha da önce Gazi Üniversitesi’nin Ankara’da kurduğu Somut Olmayan Kültürel Varlık Müzesi’nde masal anlatıcılığı eğitimleri yapılıyordu, masallar anlatılıyordu.

İstanbul ve Ankara’da bunlar olurken İzmir’de de masal konusuyla ilgilenen bir grup oluşuverdi. Pınar Fedakar’ın hevesiyle hikaye anlatıcıları bir grup oluşturuverdi.

Bunların yanısıra burada saya saya bitiremeyeceğim başka isimler masallı pek çok etkinlik yaptılar.  Masal kervanı kurup şehir şehir dolaşarak masallar anlatan Argın Kubin, İstanbul’da kafelerde masal akşamları düzenleyen Beyza Akyüz, mülteci ailelere, çocuklara masalların anlatıldığı Kardeş Masallar Projesi, masal peşinde günlerce yürüyen Deniz Soruklu Evren’le Tacettin Toparlı var.

Var da var. İsimleri yazdıkça, eksik kalma ihtimali artıyor. Bu nedenle burada sözü bağlayıp bitirmek en iyisi. Eksik kalanlardan affımı isterim.

Eh masalı da burada bağladıysak artık doğa koruma anılarına geri dönmenin vaktidir. Buradan devam ederiz haftaya diye umuyorum, di mi Alper?!

Devam edecek…

*2013 – 2017 Çanakkale ‘de Masal Etkinlikleri

ÇANAKKALE KENT MÜZESİ KENT SOHBETLERİ
* 18 Aralık 2013 / Özcan Yüksek – 1001 Gece ve Kent Ütopyaları
* 15 Ocak 2014 / Sezai Sarıoğlu – Ayna Korkusu, Mitoloji, Tarih, Gerçek Hayat ve Kent”
* 19 Şubat 2014 /  Kenan Özer ve Hüseyin Çağlar İnce – Kentte ve Kırda Masal Üreten Ekosistemler Kayıp Masalların İzinde çekilmiş belgeseller
* 19 Mart 2014 / Ömer Gözükızıl – Çanakkale Kentinde Yaşamak ve Kırsalda Masal Aramak
* 9 Nisan 2014 / Ahmet Yazman – Sarıkız Efsanesi ve Ana Tanrıça Kültü
* 18 Haziran 2014 / Güneşin Aydemir ile masal çemberi – Her Masaldan Bir Kıssa, Bir Hisse
* 24 aralık 2014 / Özcan Yüksek – ”bilmek isteyen yola çıkar” masalistan masalları

* 14 Ocak 2015 / Pınar Dönmez Fedakar “Korkunun Mitleri” Türk Dünyası Mit, Masal ve Efsanelerinde Yaratıklar
* 4 Mart 2015 / Güneşin Aydemir – Masal Irmaklarının Okyanusu
* 15 Nisan 2015 / Zerrin İren Boynudelik – “Bu Resim Ne Anlatıyor?” mitolojiden anlatılar
* 13 Mayıs 2015 / Şahmarancı (Ebuburak) TacettinToparlı – Şahmaran Masalları ve Camaltı Atölyesi
* 25 Kasım 2015 / Güneşin Aydemir yaşamsal bir bilgi kaynağı olarak m a s a l l a r
* 23 Aralık 2015 / Doç.Dr. Aslı Erim Özdoğan Çayönü “çayın yanındaki tepe”
* 27 Ocak 2016 / Doç. Dr. Sencan Altınoluk Sikkeler, Simgeler, Masallar
* 24 Şubat 2016 / Doç.Dr. Göksel Sazcı Maydos’tan Eceabat’a; bir yerleşimin 5000 yıllık öyküsü
* 30 Mart 2016 / Doç.Dr. Şeref Uluocak Toplumsalın İmkanı Olarak Masallar
* 27 Nisan 2016 / Eşref Bülent ”Yeraltı Diyarının Kartalı” masal çözümlemesi

ÇANAKKALE MASALCILAR BULUŞMALARI

13-17 mayıs 2015 1. Çanakkale Masalcılar Buluşması “Sırlar Alemine Yolculuk”

11-15 mayıs 2016 2. Çanakkale Masalcılar Buluşması “Hayat Ağacının Sesleri”
11-31 mayıs 2016 HAYAT AĞACININ RENKLERİ Resim Sergisi (Umut Germeç, Şule Günal, Serpil Kapar, Ezgi Yemenicioğlu Negir)
8/12 mart 2017 “Müzeler ve Masallar” Buluşması (3. Çanakkale Masalcılar Buluşması)

ÇANAKKALE KENT MÜZESİ MASAL ÇÖZÜMLEME OTURUMLARI
27 Eylül 2017 ve 4 Ekim 2017 tarihlerinde yapıldı. Devam ediyor.

 

 

 Güneşin Aydemir

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Kuşlar, Orman ve Ben] Memlekette şu masal işi nasıl buralara geldi anlatayım

Çamtepe'nin masasında masallar

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

***

20 – Memlekette şu masal işi nasıl buralara geldi anlatayım

Kuşlar, Orman ve Ben’in kaldığımız yeri şurada dursun, Mardin Masalcılar Buluşması’nı yazdığım geçen yazıda bu memlekette şu masal işi nasıl buralara geldi anlatacağım demiştim. Arada bir boşluk olmuş olacak ama bu konuya gelmişken laf, bitirelim, ucu açık kalmasın.

Bana bu soruyu soranlara anlattığım gibi anlatacağım. Burası malum kendi tanıklığımın köşesi olduğundan kendi tanık olduğum kısmını yazacağım, o nedenle eksikler için kimse alınmasın, gücenmesin, affetsin.

Efendim, ben de pek çoğumuz gibi ailemin (koskoca bir sülaledir) çeşitli kökenlerinden gelmiş az sayıda masalını tekrar tekrar dinleyerek büyüdüm. Annemin babaannesi  Gürcüdür, onun hala peşini kovaladığım Zozo Kokobası, Dedemin kurnaz keçisi, Anneannemin Semerkant’ta bir gecesi, teyzemin mitolojiden alıntıları.

Bunun yanında biz ailecek anlatmayı pek severiz, bundandır ki ailede senaristten, yönetmenden, film yapımcısından geçilmez. Sabahlara kadar kurulu sofralarda anlatılan aile hikayeleri de yanında bonus.

Her insan yaşamı, insanın her bir günü anlatılacak hikayelerle doludur vesselam.

Biz çocukken kuzenler kuzinler filmleri ezberler, sonra da bitmeden usanmadan sahne sahne anlatırdık birbirimize. Oyunumuzdu.

Tabii o zamanlar masalların böylesine önemli olduğunu bilmiyorduk. Zaman geçti ben büyüdüm, orada burada arkadaşlarıma sürekli bir şeyler anlattım. Sonra kuşçulara, ardından doğa korumacılara, sonra ekolojik yaşamcılara, permakültürcülere, bütüncül yönetimcilere, iş insanlarına, köy insanlarına, kent insanlarına, bilim insanlarına, sanat insanlarına, müze müdürlerine, sokaktaki insanlara, Kazdağı’nın eteklerinde kamp yapmış olan insanlara anlattım bazı şeyler. Çoğunluğu sıradan hikayelerdi.

Anlatıcılık mühim hadisedir, yazı gibi sabit olmadığından ve karşıdaki insanın beyninde nerelere bağlandığını bilmediğinizden olabildiğince sade olması gerekir, ne ki sözcükler kışkırtıcı olabilir.

Özcan (Yüksek), Çamtepe’de masal anlatıyor

Ne diyorduk? Masalların böylesine önemli olduğunu ilk duyduğum kişi Özcan Yüksek ve Mustafa Cemal‘dir. Yıl 2007 civarı. Özcan, Atlas Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni. Bir anda Binbir Gece Masallarına kafayı takıp uçan halısıyla bu masalların coğrafyasında dolanmaya, bize de oralardan masallar getirmeye başladı. Hindistan’dan İran’a; Suriye’den Afrika’ya kadar pek çok yere gitti. Özcan halihazırda mükemmel bir hikaye anlatıcısıdır zaten ama bu sefer anlattığı hikayeler eski, çok eski, bilemeyeceğimiz kadar eski bir zamandan geliyordu. Özcan’dan öğrendiğim şey masal denen hikayenin kimsenin malı olamayacağı, topluma ait olduğu idi. Özcan o seyahatlerinden sonra 3 tane kitap yazdı masallar üzerine (sonradan eklenen bir taneyi bu üçleme içinde saymadım)*, o kitapları da tıpkı Şehrazat’ın Şah Şehriyar’a hikaye anlatmayı bıraktığı şafağın söktüğü o saatlerde yazdığını söylemişti. Sırf bu bile bir hikaye.

2008 sonbaharında Özcan’ın anlatılarına kıymet veren kişilerin önayak olduğu bir Uluslararası Binbir Gece Sempozyumu yapıldı Ankara’da. Bir alışveriş merkezinde (ki bu önemli bir ayrıntı, buyrun dipnotlara)** Binbir Gece Masallarının konuşulduğu bir sempozyum, paralelinde bir sergi, akabinde bir konser. Rimsky Korsakov’un ünlü Şehrazat süitini Bilkent Senfoni Orkestrası bu sempozyumun şerefine sergiledi. Elimde üzerinde dumanı tüten Hakikatçi kitabımla, sempozyuma katılmaya gittim ben de.

Şahmaran uyanıyor…

Aynı zamanlarda ben de Şahmaran masalına takmıştım kafayı. Bir gün içinde Şahmaran imgesiyle beş kere arka arkaya karşılaşınca (üstelik o güne bağlanan gecede rüyamda da kocaman bir yılanın beni ezdiğini görmüştüm) hikayenin derinine iniverdim. Tıpkı masaldaki Camisab’ın Şahmaran’ın bal kuyusuna inmesi gibi.

Nereye gitsem, hangi sohbete otursam Şahmaran’ı ve o hikayeye takılışımı anlatıyorum. Şahmaran masalı içinde de o sırada ilgimi çeken pek çok konu var; “korku ve derin psikoloji”, “kaos ve kendine benzerlik”, “şifa”, “sembolizm” vesaire vesaire.

Anlatırken gördüm ki benden bağımsız bir Şahmaran yükselmesi var kitlede. Moda bile Şahmaran imgesini sıkça kullanır oluyor. Bir gün zeytin toplarken Victor’a anlattım masalı baştan sona. Sonra dedim ki bir sürü insan varmış meğerse bu masalla bu kadar yakından ilgilenen. Victor da “eh Şahmaran’ın yerin altından çıkma vakti gelmiş artık desene” demişti.

Dedik ki bir film çekelim. Kültür Bakanlığına bir proje verdik, Şahmaran hikayesi konusunda bir belgesel çekmek üzere. Ufak bütçeli bu proje için güzel bir ekip kuruldu. Bakın şu işe ki bir akşam uzun süredir görmediğim bir arkadaşımla (Berna Koroğlu) bir kafede karşılaştım. Bir de ne duyayım; meğer o da bir Şahmaran belgeseli çekecekmiş. Üstelik o kafeye bizim filmin yönetmenliği için Kenan Özer’le konuşmaya gelmiştim. Hayat tesadüflerle doludur derler ama bu kadarı da fazla değil mi?

Dedik ki ekipleri, bütçeleri birleştirelim. İki film*** olsun. Nitekim öyle de oldu. Bunların yılı 2010 sonbaharı-2011 baharı. O belgeselin çekimine ben katılamadım. Zira Victor tam çekimlere gideceğimiz sırada terk-i diyar eyledi. Her zor durumdaki sağlamlığıyla meşhur sevgili ablam Yeşin (Aydemir), ekibin başında çekimlere yalnız gitti. O çekimler sırasında Mardin’de tanıştıkları Tacettin Toparlı (Şahmarancı Ebuburak), şimdilerde bir hikaye anlatıcısı oldu.

Tohum’un Masalı, Masalın Tohumu

2011 yılı bir yas yılıydı biz Buğdaygiller için. Bir yandan ağır yükümlülükleri hakkıyla yerine getirmeye çalışıyor öte yandan hüznün içinde boğuluyorduk. Bu dönem benim için bir şifalanma dönemi oldu ayrıca. Victor’u anarken hikayeler anlattığım bir süreç.

Adım adımcılara tohum anlatıyorum

O sıralar her yerde tohumları anlatıyorduk. Tohum hikayelerini powerpoint sunumuyla değil, masal gibi anlattım. Köydeki teyzelerden derlediğim sohbetleri, Victor’un çocukluğunun geçtiği değirmeni, değirmenci Bayram Ustayı, Buğday Derneği’nin  isminin neden Buğday olduğunu. Tohum Anlatıcıları Topluluğu diye bir kısa ömürlü bir grup kuruldu.

TOHANTO

Tugay Başar, Sumru Ağıryürüyen, Elif Poshor, Burcu Tekin ve ben. Adımızda TOHANTO (bilin bakalım neyin kısaltılmışı ;o)) oldu.

Bu grup değişik insanların katılımıyla 4 performans yaptı. Ayrıntısı dipnotlarda****

Masal ve Yaşam

Biraz geriye gidip masal konusunu masal başlığından çıkarıp “yaşam” başlığı ile nasıl bağladığımızı anlatalım. Yıl 2010, aylardan Temmuz. Çamtepe inşaatı birinci etabı bitmiş, cillop gibi bir bina. Yaşam Okulu’nu ilk defa yapıyoruz. Temel bağlamımız “örüntü bilimi ve sanatı”. Zira yaşam örüntüler halinde işliyor bilgimize ve hissiyatımıza göre. Permakültür olsun, ekolojik yaşam olsun, onarıcı tarım olsun; bu temel üzre işler. Yaşamın örüntülerini gör, onlara uy. İnsanca yaşamanın sırrı işte burada.

Yaşam Okulu programını da ayıptır söylemesi, bendeniz yapıyorum. Örüntü konusunu bildiğini düşündüğüm farklı disiplinlerden bir grup tanıdık arkadaşı (onların çoğu birbirlerini o sırada tanımıyorlardı) Çamtepe’de biraraya getirdim. Doğadaki örüntülerden, insan bedenindeki örüntülere; kaos ve kuantumdaki örüntülerden, beynimizin örüntüyü nasıl algıladığına; arkeolojik buluntulardaki sembollerin anlattıklarından masallardaki şifrelere, metaforlara kadar alakasız pek çok konuyu örüntü ilmi ile birleştirdik o programda.

Sonunda atomu parçalamış gibi bir hissiyat vardı herkeste. İşte masal konusunun bir nevi akademik çerçevede ele alınışı benim için ilk defa böyle oldu. Ve Yaşam Okulu’nun 10 yıllık bütün programlarının içinde masallar hep oldu. Çamtepe’nin bahçesindeki ateş çemberinde bugüne kadar kaç hikaye anlatıldı, sayısını ben de bilmiyorum.

Çamtepe’nin masasında masallar

Onun ardından 2011 yılında yine Çamtepe’de bir Masal Anlatıcılığı Atölyesi yaptık. Bir arkadaşımın apartman komşusu şimdi masal camiasında çok iyi bilinen Judith Malika Liberman’ın eğitimli bir masal anlatıcısı olduğunu duyunca Judith’e bir hafta sonu programı teklif ettim. O da severek kabul etti. Sağ olsun, bize o programda bir hikayenin anlatılma tekniklerini öğretti ve katılan herkes çok memnun oldu.

Bir sonraki sene yani 2012 yılında bu kez Yaşam Okulu modelinde bir Masal Okulu yaptık. Orada masalların çözümlenmesi, hikaye anlatıcılığı teknikleri, Anadolu’nun masal çeşitliliği, masal anlatımının yok olmasıyla gelişen sosyolojik süreçler ya da masallar neden yok oluyor gibi konuları gündeme getirdik.

Konu gittikçe derinleşiyordu benim açımdan. Sözcükler, anlamlar, anlatı, anlatıya değer görülen, anlatma tekniği, anlatının müşterekleşmesi, resmi tarihe alternatif tarih kuramları, kahramanın yolculuğu ve benzeri konular gittikçe ayrıntılanıyor, birbirine bağlanıyor, bir örüntüye kavuşuyordu.

Aynı anda Çanakkale’de…

Şimdi bu masal konusuna taktık ya, gönlümüzden akıyor dur durak bilmeden. Bir gün yine Çanakkale’de Mustafa Alper Ülgen, nam-ı diğer Balıkçı ile gıda konusunda hassas bünyeleri bir araya getirelim dedik. Bir sürü insan var sağlıklı, doğru üretilmiş, etik gıdaya ilgili olan. Arkadaşları aradık, toplanalım da kırsalda yaşayan kardeşlerinizle bir bağ kuralım dedik. Hani o sıralar da gıda topluluğu kurma modası başlıyor yavaştan. Yıl 2012 sonbaharı-kışı civarı. Her pazartesi köylerimizden kalkıyoruz Çanakkale’ye gidiyoruz, Mustafa Bayramiç’ten, ben Küçükkuyu’dan. Akşam saat altıda sağlıkçıların lokalinde Çanakkalelilerle buluşuyoruz. Gıda üzerine sohbet muhabbet, Mustafa’nın getirdiği ürünlerin paylaşımı, ardından da bir gıda topluluğu nasıl kurarız diye hayaller kuruyoruz. Kalabalık da gittikçe artıyor, salonda yer kalmıyor. Sonunda ÇAYEK isimli bir gıda topluluğu kuruldu ama bunun hikayesi başka bir yazının konusu.

ÇAYEK grubunun Çanakkale’deki emek vereni Elif (Balçık)’le de başka bir arkadaşlık muhabbetimiz var. Ben de bu masal konusunu onunla konuşuyorum heyecanlı heyecanlı. Bir masal festivali yapsak Çanakkale’de, masal anlatsa herkes birbirine, yok yok çocuklara değil, büyüklere…

Derken derken, bir gün Elif, ben ve Muti (Muteber Yüğnük) arabada giderken dedi ki; “bak Muti’ye de anlatalım masal konusunu, o bilir nasıl yapılacağını”.

Ve bildi de gerçekten….

DEVAM EDECEK

 *Özcan Yüksek’in kitaplarının adı sırasıyla: Hakikatçi (2008), Cinistan(2010), Kayıp Deniz (2012), Şehrazat’ın Sırları – Masal Sözlük (2017)

**Binbir Gece Masalları geçmişte de en çok ticaret merkezlerinde anlatılıyor, büyük ticaret hatlarını takiben dünyanın çeşitli coğrafyalarına yayılıyordu. Bu bağlamda katılımcı masal uzmanlarından biri bu noktaya dikkat çekmiş ve modern zamanın ticaret merkezlerinden olan bir AVM’de böyle bir sempozyumun yapılmasını çok manidar bulduğunu söylemişti.

***1. Şahmaran’ın Sözü- Yılanlar Kraliçesi’nin Peşinde” – Yönetmen: Kenan Özer, Genel Koordinatör: Yeşin Aydemir, Müzik: Gökhan Tanacı / 2. “Yarısı Yılan Yarısı İnsan” – Yönetmen: Kenan Özer, Yapımcı: Berna Koroğlu, Müzik: Gökhan Tanacı

**** TOHANTO’nun performansları;

  1. Naturel Fuarı, Victor Ananias Anması – Kasım 2011 (Tugay Başar, Sumru Ağıryürüyen, Elif Poshor, Burcu Tekin, Güneşin Aydemir)

  2. Babylon, Buğday Derneği 10. Yıl Kutlaması – Şubat 2012 (Tugay Başar, Sumru Ağıryürüyen, Elif Poshor, Güneşin Aydemir)

  3. Kadıköy, Sezai Sarıoğlu ile Nehir Muhabbetler – Şubat 2013 (Tugay Başar, Sumru Ağıryürüyen, Elif Poshor, İlknur Ayışık, Günnur Başar, Güneşin Aydemir)

  4. Dünya Organik Kongresi Açılış Töreni – Ekim 2014 (Tugay Başar, Sumru Ağıryürüyen, Orçun Baştürk, Güneşin Aydemir)

 

 

Güneşin Aydemir

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Damdan avluya düşen hikayeler: Mardin Masalcılar Buluşması

Sen koskoca yaz bir tek kelime yazma, “Kuşlar, Orman ve Ben” boş kalsın, ekim ayının sonuna yaklaştığımız şu günlerde kalk, kel alaka bir konuyu yaz, olacak iş değil.

Ama emin olun Alper her hafta bıkıp usanmadan ve en ufak bir kızgınlık belirtisi göstermeden bana görevimi hatırlattı.

Konumuz Mardin Masalcılar Buluşması.

Son yıllarda amma arttı ama bu masalcıların sayısı demiyor musunuz siz de içinizden? Ama bu böyle olmuştur hep, bir dönem herkes reiki masterı oluyordu, bir dönem yogacılar köşe başında çoğalıyorlardı neredeyse, şimdi de masal anlatıcılarının zamanı. Einstein’dan Dalay Lama’ya kadar masalların önemiyle ilgili herkes iki çift laf etmiş, şimdi biz eksik mi kalalım?

Madem bu köşe bir anı köşesi, bana eşim, dostumdan, arkadaşlarımdan gelen şu soruyu kendi tanıklığımdan cevaplayayım isterim: Peki ama nasıl başladı bu masal hikayesi?

Masalın geçmişini anlatmak bize düşmez elbette ama sanırım ülkemizdeki bu akımın hikayesini anlatabilecek olanlardan biri benim. Umarım kimseye haksızlık etmeden bunu başarabilirim. Lakin bu oldukça uzun bir konu. Tıpkı binbir gece masalları gibi uzun uzun anlatılsa yeridir.

Bu nedenle en iyisi mi ben, önce geçtiğimiz hafta, 3-8 ekim tarihlerinde gerçekleşen Mardin Masalcılar Buluşması’ndan kısaca bahsedeyim. Kısaca diyorum zira o klişe lafı söylemeden edemeyeceğim: anlatılmaz yaşanır!

Dengbejler doğudan, Mabira’lar kuzeyden

Bu yıl ikincisiydi. Geçen yıl da birincisi. Geleneksel olmasına ramak kaldı. Ev sahibimiz Mardin Müzesi, müdürüyle, bütün personeliyle, binalarıyla, çalışma mekanlarıyla seferber olmuş bu umut dolu, iyilik tohumu serpen organizasyona kendisini adamış adeta.

Masalcılar buluşması diyoruz ama, aslında zamanla birbirinden ayırdığımız pek çok disiplini bir araya getiriyoruz yeniden. Masalın içinde sadece hikaye yok, müzik, şarkı, ses, sessizlik, dans, mimik, yol,  muhabbet; ne ararsan var.

Türlü çeşit masal anlatıcıları hikayelerini şehrin çeşitli yerlerinde, evlerin damlarında, antik kentlerin duvarlarının dibinde, geçmişin kemiklerinin üzerinde, sarnıçlarda, manastır avlularında anlattılar, hakikatin kapılarını aradılar, belki bir nebze araladılar.

Hikaye bu ya, sözün olduğu her yere sığar, bazen şarkılara saklanır. Dengbejler doğudan, Mabira’lar kuzeyden seslerini Mardin’e getirdiler. Dilleri anlamasak da şarkı duyguyu koluna takıyor, meramı bize aktarıyor.

Spoilerı verdim bakın, Dengbejler, Rebabiler, Mabiralar diyorum. Görüyor ve yükseltiyorum, horonu da ekliyorum. Müzik,ses,dans; insan ruhunu yükselten ne varsa, bu buluşmada vardı.

Derler ki Sergisi

Buluşmanın programını bu yazıya görsel olarak ekleyeceğim ve ne şahane anlar yaşadığımızı görmemiz için bir takım takip adresleri, hashtagler filan vereceğim tabii ama bendeniz ne yaptım bu buluşmada onu anlatayım.

Bu toplaşma için Muti (tam adı Muteber Yüğnük) ile birlikte taa yazdan beri çalışıyoruz. “Derler ki” başlıklı bir katılımcı sanat etkinliği için.

Serginin de hikayesi uzun ama özetle katılmak isteyen herkes bir kasnak alıyor (ya da kasnak benzeri bir malzeme) buraya kendince önemli bulduğu, yaralandığı bir duygusunu (malum yaraların derinleştiği bir çağda yaşıyoruz), istediği bir malzeme ve teknikle işliyor. Biz de onları bir mekana yerleştirerek ziyaretçilere sunuyoruz.

Bütün bir yaz koordinasyonu ile uğraştığımız bu kasnaklı sergiye aralarında dijital sanat, film, nakış, bakır dövme, şiir, ses kayıt, seramik, baskı tekniklerini kullanan 30’un üstünde kişi katıldı. Katılım çağrısı yapıp katılamayanlar bin pişman oldu. Sonucu biz beğendik.

Burada önemli not şu: “Derler ki Sergisi” şehir şehir, kasaba kasaba, hatta köy köy gezecek gibi görünüyor, katılım her zaman mümkün. Buradan bunu da duyurayım.

Sergi dışında programa hikayelerimizle katıldık elbette. Akşamları Mardin evlerinde toplaşıldı. Bunlardan birine Refika Kadıoğlu ve Güler Topaloğlu ile birlikte katıldım. Suriyeli mülteci kadınların çocuklarıyla katıldığı bu masal çemberinde 1001 geceden bir hikaye anlattım, Refika ve Güler’in şarkılarına eşlik ettim, oradaki herkesle horon ettim. Refika ve Güler’le ayrıca Dem’li şarkılar söyledik bir başka programda.

Mardin Gençlik Merkezi’nde Hopilerin (Orta Amerika’da yaşayan ve tarımla uğraşan Amerikan yerlileri) Yaradılış Efsanesi‘ni anlattım. Ki bu coğrafik uzaklık, dinleyiciler için benden sonra Ferhat Budak’ın anlattığı Ferhat ile Şirin’in hikayesi ile keskin bir tezatlık oluşturdu kanımca.

Mardin Müzesini Nihat Erdoğan‘dan, Şahmaran’ı Kemal-Metin Kahraman‘dan, Cemal Süreya’yı Sezai Sarıoğlu‘ndan dinledik. Dara Antik Kentinde Sıla Topçam, Bengü Demiray, Avrupa’dan kalkıp gelen Sam Cannarozzi, Mor Evdin Manastırında Argın Kubin ve Beyza Akyüz masallar anlattı. Dengbej Abdurrahman Oğuz ise her fırsatta billur sesiyle bizi aldı götürdü.

Bunlardan gayrı anlatacak çok şey oldu olmasına da, bazısı anlatılır, bazısı anlatılmaz.

Mesela, Şahmarancımız Ebuburak ile Deniz (Soruklu Evren)’in Hatay’dan Mardin’e masal yürüyüşleri ayrı bir hikaye, anlatmak bize değil onlara düşer. Mesela kaldığımız eski Mardin evinin avlusundaki muhabbetler birer masal olmaya aday. Mardin şehri başka bir masal. Buluşmaya gelen her masalcı ayrı ayrı masal zaten.

Fazlası olsun, eksiği olmasın; Mardin Masalcılar Buluşmasında ben takip edemediğim için, anamadığım bütün hikayecilerinin isimlerini burada geçirelim; Arbil Çelen Yüce, Arzu Candoğan, Berzan Bakır, Fuat Ercan, Gökçe Kurt, Göknur Birincioğlu, Göksel Altınışık, Gönül Reyhanoğlu, Günnur Başar, Hüsamettin Oğuz, İnci Gül, Kenan Olpak, Mehmet Tekirdağ, Metin Kahraman, Oruç Çakmaklı, Özge Sönmezcan, Özlem Durmaz, Pınar Özütemiz, Rebabi Koçer Bakır, Sema Çeker, Songül Bozacı, Şenol Morgül, Yıldıray Lise, Yücel Feyzioğlu. Herbirine, sevgili Sezai (Sarıoğlu)’nin dediği gibi yollarımıza masal döktükleri için binlerce şükran!

***

Derler ki, hikaye anlatılırken tüm evren katılırmış. Hakikatçi “kuş” dediğinde kuşlar şakır; “su” dediğinde dereler şırıldar; “ateş” dediğinde korlar harlanırmış.
Ya rüzgar?

O, sözü uçururmuş, taşırmış uzaklara…

***

Mardin Masalcılar Buluşması’ndan kareler için:
Facebook sayfaları:
Mardin Müzesi
Mardin Masalcılar Buluşması

Hashtag:
#mardinmasalcılarbuluşması ve türevleri
#derlerki ve türevleri

Özel Teşekkür: Bu teşekkür işine girişmek ürkeklik vesilesi. Çünkü başladı mı bitmek bilmiyor. İlk insana kadar gidiyor. Burada bir şekilde adını geçiremediklerim gönül koymasınlar, affetsinler şimdiden.

Bize ev sahipliği yapan Mardin Müzesi personeline (sayıları o kadar çok ki hepsini yazmak mümkün değil), bu güzel ekibi bir araya getirip can-ı gönülden çalışmalarına imkan sağlayan müze müdürü Nihat Erdoğan‘a; organizasyonun kalbi Seher İvrendi‘ye; Masalcılar Buluşması fikir tohumunu Çanakkale’den Mardin’e taşıyan Tacettin Toparlı‘ya; organizasyonun her noktasında ellerinin izlerini hissettiğimiz Berna Yağcı Erdoğan‘a; gece geç saatlere kadar çıkardığımız yüksek perdeden seslere tahammül ederek, tılsımımıza dokunmayan sabırlı ev sahiplerimiz Tuzkan ailesine; kaldığımız yeri güzelleştiren Velat Kaya ve Filiz Demiratay‘a; rehberimiz, işlerimizin kolaylaştırıcısı Arzella Dinç‘e, etrafta bulunup ihtiyacımız olduğunda yardımcı olan arkadaşlarımız Çiğdem Mezguaşe ve Burçak Belli‘ye; Derler ki sergisinin kuruluş aşamasında çivi çakan, misina bağlayan, sergi odasını düzenleyen, afişlerin tasarımını yapan herkese bir kere daha ve sonsuz teşekkürler.

Şifa olsun!

Güneşin Aydemir

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Kuşlar, Orman ve Ben] İtiraf ediyorum, aslında ben kuş değil kuşçu gözlemcisiyim

Gernant Magnin ve Sancar Barış dağ taş dolaşırken. (Foto: Gernant Magnin arşivi)

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

19 – İtiraf ediyorum, aslında ben kuş değil kuşçu gözlemcisiyim

Geçen bir arkadaşımla konuşuyorduk. Çamtepe’nin avlusunda, gün batımının sessizliğinde oturmuş ona tatlı tatlı kuşçuları anlatıyordum. Genel kuşçu davranışından, tanıdığım, ortak tanıdıklarımız ve benim anlatmamdan tanıdıkları üzerinden. Serde anlatıcılık var, konuş dur.

Tek tek anlatınca bir güzel gözüktü gözüme başımdan geçenler. Hani tanıklık diyoruz ya, güzel bir tanıklık olmuş dedim, selam ettim geçen zamana.

Ağaçlar nokta netten konuşuyorduk önce. Nasıl başladı, nasıl devam etti. “Bayağı bir bilgi de birikti” orada dedik. Meraklı insanların herhangi bir legal uzmanlık kaydı olmadan sadece tutku ile bir konuya bağlı olmaları nedeniyle oluşan herşeye de bir selam ettik. Çamtepe’nin avlusunda.

Sonra dedim “Kuşçuların da kocaman bir veri tabanı var. Kuş kayıtlarının olduğu”. Orada herkes gözlediği kuşları ekliyor, bilimsel bir veri birikiyor. Kullanılabilen. Birkaç kişi var, enteresan kayıtları inceleyen, sorgulayan.

İtiraf ediyorum. Aslında ben bir kuş gözlemcisi değilim. Kızılcahamam ormanlarında gözlediğim ve beni hiç umursamayan o büyük baştankarayı gözlediğimden bu yana değilim. Ben bir kuşçu gözlemcisiyim. Tanıklığım bu noktadandır.

Baştankara

İnsan, “bir tür” olarak ilgi alanımda. Gözüm üzerinde. Kendim üzerinden. Yaptığı ettiği ile yakından ilgiliyim. Doğaya yaptıkları, türdaşlarına yaptıkları, kendine yaptıkları ekseninde. Her düzlemde.

Ya kendi öykümdeki insanlar. Onlardan öğrendiklerim. Şu hikayelerin tatlılığına bakar mısınız?

Sancar’ın Sabine Martısı

Sancar Barış. Türkiye’deki ikinci kuşak kuş gözlemcilerinden. O vakitler bir elin parmağını geçmeyecek sayıda insan varmış kuşlarla ilgilenen. İstanbul’un o zengin çeşitliliği ve derin kültürü ile kuşçuluğa merak salmış bir hekimdir kendisi. Gördüğüm ve hatırladığım kadarıyla büyük oranda kuş ve doğa kitaplarıyla bezeli, sigorta güvencesi altında bir kütüphanesi vardır. Türkiye’de yapılan ilk bilimsel kuş çalışmalarında bizzat çalışmış, ornitoloji üzerine araştırmalar yapan bir merkez kurulması için var gücüyle çaba sarf etmiş birinden bahsediyoruz. Sayesinde pek çok genç insan kuş gözlemcisi olmuş, aralarından bu konuda bilimsel çalışmalar yapanlar çıkmıştır ve bana göre Türkiye’nin belki de en güzel (diğerleri alınmasınlar) sulakalanı olan Kızılırmak Deltası’nda uluslararası bir halkalama istasyonunun kurulmasına ön ayak olmuş bir şahsiyettir.

Gernant Magnin ve Sancar Barış dağ taş dolaşırken. (Foto: Gernant Magnin arşivi)

Bir vakitler, Doğal Hayatı Koruma Derneği’nde (DHKD) Türkiye’deki kuşçuluğu nasıl geliştiririz konularına kafa yorarken, yaptığımız toplantılardan birine katılmak üzere İstanbul’a gelmişti. Toplantının ardından akşamüstü bir saatte DHKD ofisinden ayrılırken günün geri kalan zamanını geçirmek için yaptığı planı açıkladı, bu bir çeşit davetti.  “Arkadaşlar, ben şimdi Sarayburnu’nda bir çay bahçesine oturacağım ve salebimi yudumlarken az sonra önümden geçecek olan Sabine Martısı’nı bekleyeceğim” . Yıl 1999 olabilir. O gün güneşi Sarayburnu’ndaki o çay bahçesinde bitirdik. Sabine martısı geçmedi. Saleplerimizi içtik, dağıldık.

Sabine Martısı, Türkçe adıyla Çatal Kuyruklu Martı, normal şartlar altında Grönland’da yaşayan ve nadir olarak da en fazla Hollanda’da görülebilen bir kuş. Türkiye’de olma ihtimali imkansıza yakın bir tür anlayacağınız. Peki Sancar bu imkansızı neden istiyordu?

Serde kertikçilik var da ondan. Bu kuşçular arasında bir alt grup vardır ki; kertikçiler (İngilizcesi twitcher) olarak bilinirler ve nadir kuşların peşinde koşarlar, olmadık yerlerde o imkansızı ararlar, gördükleri kuş listesine kuş türü eklemeye çalışırlar. Kuşlar hakkında kıtalar ötesi bir bilgi hazinesidirler.  Anadolu coğrafyası da bu konuda oldukça eli açıktır. Türlü çeşit kuşlar bu coğrafyayı geçit olarak kullanır, kendi ortamları ekstrem koşullara girdiğinde buralara kadar gelirler, on yılda yirmi yılda bir gelirler. Artık kuşçular onları yakalarlarsa ne ala. Görün o zaman siz temaşayı.

Öte taraftan uuzun yıllardır ortalıkta bilindik yerlerde görünmeyen kuşlar da vardır. Sakallı Akbaba mesela. Eskiden İstanbul Boğazı’ndan göç eden sakallı akbaba sürüleri varken artık görmek için neler çekiyorduk bir bilseniz.

Güven’in sakallı akbabası

Yıl 2000. Mevsimlerden bahardı yanılmıyorsam. Mart ayı bile olabilir. DHKD içinde Biyolojik Çeşitlilik Departmanı olarak Türkiye’nin Biyolojik Çeşitlilik Atlası projesi için çeşitli rotalara yolculuklar yapıyorduk. Uzun süredir gidilmemiş, kuş varlığı açısından keşfedilmemiş yerlere. Güven (Eken), Bahtiyar (Kurt) ve bendeniz Doğu Anadolu’ya giderken bulduk kendimizi. İstanbul’dan çıkıp doğuya vardık, yollarda kona göçe. Ardahan, Erzurum, Erzincan, Bingöl, Bitlis, Van derken ovalar,  ırmak vadileri, yüzen adalar gibi pek çok yere girip çıktık. Bunlardan birinde vadilerde dolanırken etrafa bakıyoruz ne var ne yok diye. Bahtiyar’la ben olanı kabullenmek derdinde, Güven ise sakallı akbaba peşinde idi. Baktığı her yönde uzun süredir görülmemiş bu nadir hayvanı görmeyi arzuluyor, bir yandan da bize kızıyordu: “biraz inansanız göreceğimize, şurada, az sonra bulacağız onları”… Bahtiyar her zaman hayran olduğum rasyonelliği ile “evet, evet” diyor, ben de kuşçu gözlemciliğimle her şeye razı olduğumu belli ediyordum zaten.

Yıl 2005. Atlas Dergisi’ne İstanbul’un Biyoçeşitliliği yazısını yazıyorum. Ali İhsan Gökçen’le İstanbul mücavir alanı kazan biz kepçe misali geziyoruz. Allah sizi inandırsın bugünlerde Formula 1 yarışlarının yapıldığı yerler o zamanlar hep fundalıktı, dutluktu!

O araştırma sırasında St. Joseph Lisesi ve Robert Kolej’in doldurulmuş hayvan koleksiyonlarına girdik çıktık (o iki koleksiyon artık birleştirildi, sanırım St. Joseph Lisesi’nde bir yerde sergileniyor). 60 lı yıllardaki kayırlardan ve koleksiyonlardaki tahnit edilmiş hayvanlardan anlıyoruz ki o zamanlar Sakallı Akbaba’lar Boğaz’daki göçe katılırlarmış.

Kerem’in kitap oyunu

Üçüncü kuşak kuş gözlemcilerinden Kerem Ali Boyla’nın sergilediği hünerler hem görsel hem de ses hafızası bakımından hep çok etkileyici olmuştur. Öyle ki Kerem, (daha pekçok sayabileceğimiz özelliğinin yanında) ellerimizden düşürmediğimiz o kuş kitabını ezbere biliyordu. Kuşlar hangi sırayla dizilmiş, bir kuşun kaç farklı tipi olabilirmiş, hangisinin kanadı hangi tüyü ile farklıdır, hangi kuş hangi ortamda kaç çeşit halde görülebilir gibisinden bilgileri hemen her kuşçu belli bir oranda bilir. Kerem’in bilişi gerçekten farklıydı. Bu merakı ve yeteneğini ortaya çıkaran Alman Lisesi’ndeki öğretmenini tanımadan sevmişizdir her zaman. O dönemden sınıf arkadaşlarının her biri de iyi birer kuşçu idiler. Bazıları ciddi ciddi doğa konusunda çalışan bilim insanları, hatta aktivistler oldular. Çağan Şekercioğlu en tanınanlardan örneğin.

Kerem’in bu hangi sayfada hangi kuş var oyunu bir süre sonra pek çok kişinin dikkatini çekince bir show halini aldı ister istemez. Doğal Hayatı Koruma Derneği’ne yurtdışından misafirler geldiğinde Nergis Hanım’ın (Yazgan) , “bakın bizde böyle kuşçular var” diyerekten, “hadi oğlum şu bizim akrabalara göster nasıl keman çaldığını” tadında bir takdimle Kerem’den bu fantastik gösterisini icra etmesini  istediğini hatırlıyorum.

Kerem Ali Boyla (Foto: Gernant Magnin Arşivi)

Her an herşeye hazır haliyle Kerem oyuna başlayıvermişti. Oyunun iki tarafı var elbette. Katılımcı bir gösteri bu. Malum kitabı elinize alırsınız. Rastgele bir sayfasını açarsınız, o sayfadaki kuşun adını söylersiniz ve Kerem de sayfa numarasını söyler. Ya da bir kuş ismi sorar, sayfa numarası söylemesini istersiniz, söyleyiverir. Ya da kendisinden isterseniz hangi kuşun hangi sayfada olduğunu söylemesini. Sonuçlarda sapma olduğunu hiç görmedim.

Kerem şu sıralar Türkiye’deki kuş gözlemlerinin işlendiği ve analiz edildiği Türkiye Kuş Atlası’nı yapmakla meşgul.

Velhasıl bunları niye anlattım şimdi?

Çamtepe’nin avlusunda muhabbet ettiğim arkadaşım: “Güneşin bunları yazmalısın” demişti. Ben de eve gelip yazdım. Durum budur.

Devam edecek…

 

Güneşin Aydemir

Kategori: Hafta Sonu