Köşe Yazıları

Yerelleşme ve Bölgeselleşme talebinin temelleri 2: Eko-iktisadi Temeller

Yazının ilk bölümünde siyasi-idari birimlerin küçük coğrafi ölçekler içinde, yani yerel ve bölgesel düzeylerde oluşturulmasının demokratikleşme açısından önemine işaret etmiştim. Ancak, yerelleşme ve bölgeselleşme yalnızca katılım ve demokrasi açısından önem taşımıyor. Küçük coğrafi ölçek, iktisadi faaliyetlerin ekolojik kıstaslara uygun ve sürdürülebilir şekilde örgütlenmesi açısından da önemli. Çünkü kapitalist pazarların ulusal ve uluslararası ölçeklere doğru genişlemesi, eko-iktisadi açıdan çeşitli sorunların ortaya çıkmasına neden oluyor. İşte bu bölümde bu konular üzerinde duracağım.

Genişleyen Pazarların Yarattığı Sorunlar

Ulusal ve uluslararası ölçeklere genişleyen pazarların neden olduğu çeşitli sorunlar içerisinde en bildik olanı uzun mesafeli ulaşım ve taşımacılığın yoğunlaşmasıdır. Malum bu da karbon salınımlarının artması ve küresel ısınma demektir.

Genişleyen pazarlarla gelen diğer bir dikkate değer eko-iktisadi sorun, dünya ticaretinde ortaya çıkan işbölümünün özellikle gelişmemiş ülkelerde yerel/bölgesel ekonomileri monokültür tarımsal faaliyetlere itiyor olması. Bunun sonucunda, örneğin Latin Amerika’da dağ taş her yana kahve ekiliyor. Türkiye’de ise pamuk, çay ve fındık vb. ürünler için aynı şey söz konusu. Monokültür tarımsal üretim, hem doğa için ciddi bir tahribat kaynağı, hem de gelişmemiş ülkelerde uygulandığı alanlarda yaşayan yerel halkların iktisadi bağımlılıklarını ve üzerlerindeki sömürüyü pekiştiren bir mesele.

Coğrafi ölçeğin etkili olduğu bir başka kritik husus da yerleşim alanları ile onları çevreleyen kırsal alanların sürdürülebilirliği ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı konusunda ortaya çıkıyor. Bu, mekanın ve iktisadi faaliyetlerin yaşanılan alanın ekolojik bütünlüğü içinde planlanması gereğidir ve ancak bir biyobölgenin sınırları içerisinde, biyobölgesel bir peyzaj planlaması anlayışıyla gerçekleştirilebilecek bir husustur. Bu anlayışın en bildik örneği “havza planlamasıdır”; ki genelde insan yerleşimlerinin de yoğun olduğu akarsu havzaları, biyobölgesel peyzaj alanlarının sınırlarının çizilmesinde çok sık kullanılır.

Biyobölgeler ve Biyobölgecilik

Bir biyobölge homojen jeolojik ve iklimsel özellikler gösteren; bu özelliklerle ve birbirleriyle uyumlu ve karşılıklı ilişkiler içerisinde bütünleşmiş olarak yaşayan hayvan, bitki ve insan topluluklarını barındıran bir peyzaj alanıdır. Bir biyobölge barındırdığı insani ve insan-dışı habitatlar için kendi kendine yeten ve sürdürülebilir bir doğal yaşam alanı sunar. Böylesi bir peyzaj alanı bir ekosistem olarak varlığını ve bütünlüğünü sürdürebilmesi için gerekli döngüsel süreçleri destekleyecek ve içindeki insan toplulukları için yeterli doğal kaynağı içerecek derecede bir büyüklüğe sahip olmalıdır.

Biyobölgeler, diğer yandan barındırdıkları insan topluluklarıyla, yani yerel halklarla, onların kolektif varoluş tarzlarıyla, ilişki örgüleriyle, kendilerini, ilişkilerini ve çevrelerini algılayışları ve kültürel değerleriyle  bütünlük teşkil ederler. Dolayısıyla bir biyobölge yalnızca ekosistemik bir bütünlük barındırmaz; biyobölgenin mekansal ve doğal varlığıyla özdeşleşmiş tekil bir kültürel kimlik de barındırır. Bu nedenle bir biyobölge yerel halkın üyelerinin özdeşleşebilecekleri ve kendilerini yurtlarında hissedebilecekleri ölçüde de küçük bir alan olmalıdır.

Biyobölgeci eko-iktisadi anlayış kaynak kullanımında etkinliği sağlayıp, atık üretimini ve taşımacılık faaliyetlerini; dolayısıyla üretim ve ticaretin ekolojik ayak izini minimize eden; biyobölgenin ekosistemik çevrimleriyle uyumlu ve olabildiğince kendi kendine yeten bir bölgesel ekonomi öngörür. Biyobölgecilik, bölgede yaşayan yerel halkın/halkların kendi hayatları, yaşam alanları ve doğal kaynakların kullanımı ile ilgili kararların alınıp uygulanmasında öncelikli hakları olduğunu kabul eder. Buna göre yerel halkın, bölgenin doğal kaynaklarını kendi esenlikleri doğrultusunda etkin bir şekilde değerlendirme ve temel ihtiyaçlarını kendi yerel/bölgesel üretimleri ile karşılama kapasitesi de artacaktır. Bu anlayış mekanın örgütlenmesi açısından da bölgenin ekosistemik, kültürel ve eko-iktisadi bütünlüğünü göz önünde tutarak gerçekleştirilen bir peyzaj planlamasını öngörür.

Ne Yapmalı?

Sonuç olarak yetki devrinin yerellere kadar genişlediği, idari ve mali olarak merkezsizleşmiş; yerel/bölgesel küçük pazarlar içinde küçük ölçekli üretim-tüketim yapılan; mekanın ve doğal kaynakların biyobölge ölçeği ve mantığı içinde planlandığı bir siyasi-idari-ekonomik yapılanış, hem yerel toplulukların esenliğinin artması, hem de yerel kaynakların ve doğanın sürdürülebilirliği açısından optimum sonuçları sağlayabilecek bir çözüm olarak savunulmaya değer.

Bugün kentlerin giderek çevrelerindeki alt yerleşimler ve kırsalla bütünleşerek birer “kent-bölge”ye doğru genişledikleri bir dönemde, ideal olan bir yandan yerellerin yerinden yönetim düzeylerini artırıp, yerel halkları güçlendirirken; diğer yandan da kent-bölgelerin biyobölgeler, yani  ekosistemik (jeolojik yapı, flora-fauna örgüsü) olarak, iktisaden ve yerleşiklerin kültürel aidiyetleri açısından homojenlik ve bütünlük arzeden daha geniş bölgesel coğrafyalar içinde eklemlendikleri bir bölgeselleşmiş siyasi-idari yapıyı hedeflemek gerekli ve meşru görünüyor. [1]

Bu durum Türkiye için de geçerlidir. [2] Türkiye’de böylesi bir yerinden yönetim mimarisi, giderek kent-bölgelerin, yani “büyükşehir”lerin parçaları haline gelen kırsal yerleşimlerden ve kentlerin mahallerinden, büyükşehir ve bölge yönetimlerine doğru uzanan bir meclisler ağı (köy-kasaba meclisleri, mahalle meclisleri, büyükşehir meclisleri ve bölge meclisleri) üstünde inşa edilebilir. Bu mimari içerisinde yerelleşme, yerinden yönetim ve bölgeselleşmeyi birbirine engel olan süreçler olarak değil, aynı sürecin birbirini tamamlayan unsurları olarak görmek doğru olacaktır.

İşte bu çerçevede, yeni anayasa yapımı sürecinin ve barışın konuşulduğu bugünlerde BDP’nin gündemde tuttuğu yerinden yönetim ve bölgeseleşme tartışmasına biyobölgeci bir perspektiften katkı ve destek sağlamanın tam zamanıdır.


[1] Öte yandan dikkat edilmesi gereken bir husus olarak, biyobölgeci bir bölgeselleşme anlayışını tamamen atarşik ve diğer biyobölgelerden izole olmuş toplulukların yaşadığı bölgeler oluşturmak olarak da görmemek gerekir. Biyobölgecilik birbirine yabancılaşmış, kendi kimliklerine ve bölgelerine kapanmış halklar öngörmez. Yalnızca iktisadi faaliyetlerin ekolojik etkilerini, yani ekolojik ayakizini minimize etmeyi sağlayacak ölçüde küçük coğrafi ölçeklerde örgütlenmesini ve insanların içinde yaşadıkları doğal alanın farkında olup, onunla özdeşleşmelerini sağlayan kültürel kimlik ve aidiyetler oluşturmalarını savunur. Bu şekilde yerel/bölgesel aidiyetler geliştiren insan topluluklarının daha üst aidiyetler içinde bir araya gelmelerini engelleyen bir şey yoktur.

[2] Türkiye’de biyobölgelerin tespit edilmesi için kamu kurumlarının, STK’ların ve akademisyenlerin, akarsu ve tarım havzalarının haritalanması, biyotop haritalaması, arazi kullanımı ve arazi örtüsünün sınıflanması (CORINE), ulusal bosluk analizi, ekolojik arazi sınıflaması (peyzaj ekolojisi) ve önemli doğa alanları (ÖDA) gibi yöntemlerle farklı amaçlarla kullanılmak üzere gerçekleştirdikleri çalışmaları olmuştur. Bunlar arasında Oğuz Erol’un Türkiye’yi 7 ana bölgeye, 17 alt bölüme (biyobölgeye), 58 adet yöreye (peyzaj alanı-landscape) ve 284 adet çevreye (environ) böldüğü 1993 tarihli peyzaj ekolojisi çalışması; ve Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın Türkiye’de 28 akarsu havzası ve 30 tarım havzası tespit ettiği 2009 tarihli haritalama çalışmaları dikkate değerdir.

 

 

Gökçen Özdemir

Köşe Yazıları

Yerelleşme ve Bölgeselleşme talebinin temelleri 1: Siyasi Temeller

Türkiye’de bölgeselleşme konusu, yani bölgesel düzeyde bir yasama organı ile idari ve mali özerkliğe sahip bölgesel yönetimlerin oluşturulması, TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda Anayasa Mahkemesi’nin görevleriyle ilgili tartışmalar çerçevesinde yeniden gündeme girdi. BDP daha önce Komisyon’da kurulmasını önerdiği “bölge meclisleri’ tarafından kabul edilecek bölgesel yasaların da yüksek mahkemenin görev alanına girmesi önerisinde bulundu. BDP aynı konuyu Şubat ayında “bölge meclisleri ve bölgesel başkanlıktan” ibaret önerisiyle  TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun gündemine taşımıştı.

Dünyada ve Avrupa’da Bölgeselleşme Sorunu

Türkiye kamuoyu bölgeselleşme sorunuyla daha çok Kürt siyasi hareketinin bölgeci siyasi talepleri çerçevesinde tanıştı. Ancak bu konu aslında Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB)’ne üyelik müzakerelerinde de yüzleştiği ve bugüne kadar hep bir dirençle karşıladığı bir sorun olageldi. Halbuki Avrupa’da benzeri bölgeci taleplerle karşılaşan kimi ülkeler, 1990’larda bu taleplere çeşitli düzeylerde merkezsizleştirme (adem-i merkeziyet) uygulamalarıyla yanıtlar üreterek, ortaya çıkan siyasi  çatışma ve şiddeti çözmeye çalıştılar.

Bölgeselleşme, Avrupa’nın gündemine yalnızca bölgeci siyasi talepler nedeniyle giren bir sorun olmadı. Aslında, 1980’lerin sonundan itibaren tüm dünyada bir yerelleşme/bölgeselleşme gündemi, küreselleşme sürecinin ilerlemesine ve üniter ulus-devlet yapılarının sorgulanmaya başlamasına paralel olarak yaygınlaştı. Konunun önem kazanmasında 1980’lerde giderek hissedilmeye başlanan ekolojik krizin neticesinde ortaya çıkan sürdürülebilirilik kaygıları ile siyasi ekoloji hareketinin ve yeşillerin etkisi de yadsınamaz.

Sonuç olarak AB ülkeleri Avrupa Konseyi’nin 1985’de kabul ettiği “Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nın öngördüğü “yerinden yönetim (subsidiarity)” ilkesi doğrultusunda bir merkezsizleşme dönüşümü yaşadılar. Özellikle 1990’lara kadar üniter bir yapıyı sürdüren Fransa, İspanya ve İngiltere gibi ülkelerde yerel yönetimlerin idari/mali özerklikleri güçlendirilerek ve/veya bölgesel düzeyde ulusaltı yasama ve yürütme organları oluşturularak, merkezden yerellere doğru önemli bir yetki devri söz konusu oldu.

Türkiye ise adı geçen Şart’ı 1988 yılında bir kısım maddelerine şerh koyarak imzaladı ve 1992’de kısmen kabul ederek uygulamaya koydu. Ancak Türkiye halen daha yerinden yönetim ilkesi uyarınca gerekli olan idari reformları tam olarak gerçekleştirmedi. Hatta AKP hükümetinin Büyükşehir Belediyeleri ile ilgili son tasarısının yasalaşmasıyla bırakın yerinden yönetime doğru bir değişimi, tam aksi yönde bir idari merkezileşmenin önünün açıldığı söylenebilir.

Yerelleşme, Bölgeselleşme ve Demokrasi

Siyasi-idari yapıda ölçek sorunu, yani mikro (yerel) ve mezo (bölgesel) düzeylerde yetki devri ve merkezsizleşme demokrasi açısından genelde halkın yerel-bölgesel karar alma süreçlerine doğrudan katılımını maksimize edeceği; böylece toplumsal grupların ve bireylerin ciddi ölçüde güçlendirilebileceği (empowerment), yani yaşadıkları mekanın örgütlenmesi ve kendi yaşantılarını doğrudan etkileyen yerel siyasi-iktisadi süreçlerin üstündeki etkilerinin artacağı düşüncesiyle benimseniyor. Ancak uygulamada, günümüzün tabakalaşmış, hiyerarşik toplumsal yapısında, aynı hiyerarşilerin izdüşümlerinin yerel siyaset ilişkileri içinde de görülmesi nedeniyle, yerel siyasette öne çıkan bazı elit toplumsal gruplar, özellikle yerel sermaye grupları karar almada ve kaynakların dağıtımında diğer toplumsal gruplara göre daha belirleyici oluyorlar. Bu nedenle yerellerde katılımın tam anlamıyla tabana yayılması ve özellikle prekaryalaşmış kentli emekçiler ile kimi diğer dezavantajlı grupların yerel siyaset içinde tam olarak güçlendirilmesi mümkün olmuyor. Dolayısıyla siyasi-idari ölçeğin küçültülmesi karar almaya katılımın mükemmelleşmesini sağlamıyor.

Öte yandan her halükarda siyasi-idari birimlerin olabildiğince küçük ölçekli olması yerel düzeyde demokrasinin göreli olarak da olsa gelişmesi açısından önem taşıyor. Çünkü ilkin yetki devrinin yerel yönetimlere kadar inmesi ve karar alma, planlama, bütçeleme ve politika uygulamalarının merkezsizleşmesi, yerel dezavantajlı grupların yaşadıkları mekanla ilgili ve yaşamlarını etkileyen karar süreçlerine yüzde yüz bir etkinlikle katılımını sağlamasa da onlara, bu kararların mekanın dışından bir “ulusal merci” tarafından alınıp yerellere dayatıldığı bir siyasi yapıya göre oylarıyla seçtikleri yerel yönetimler eliyle nitel bir güçlenme imkanı getiriyor. [1]

Bugünün çağdaş demokrasi anlayışında katılım dendiğinde söz konusu edilen yalnızca temsili sistem çerçevesinde oy verme sürecine katılımı artırmak sorunu değildir. Halkın seçtikleri yönetimin kararları üstünde olabildiğince sürekli ve spontan bir izleme ve geri bildirim sağlaması önem taşıyor bugün. Bu da ilkin özgür ifadeye ve katılıma açık, serbest müzakere imkanını haiz ve olabildiğince kapsayıcı bir kamusal alanın; ve olabildiğince fazla sayıda yerel toplumsal grubun bu kamusal müzakere alanında temsilini sağlayan, katılımcı ve etkin sivil toplum örgütlenmelerinin teşkilini gerektiriyor. Ayrıca seçilen yönetimlerin kendilerini seçen halktan gelen geri bildirimlere karşı duyarlı olması ve gecikmesiz karşılıklar vermesi; şeffaflık, hesap verebilirlik gibi konular da çağdaş demokrasi algısının olmazsa olmazları.

İşte bütün bunlar da mekansal/coğrafi ölçekle yakından ilintili meseleler. Çünkü yöneticilerin kendilerini doğrudan seçenlere mekansal/fiziksel yakınlıkları ne kadar artarsa, onlara karşı duyarlılıklarının ve hesap verebilirliklerinin de o ölçüde arttığı dünyadaki pek çok katılımcı-sürdürülebilir yerel yönetim ve gelişim deneyiminde gözlenmiş olan bir gerçek. [2]

Yerelleşme ve bölgeselleşme yalnızca katılım ve demokrasi açısından önem taşımıyor. Küçük coğrafi ölçek, iktisadi faaliyetlerin ekolojik kıstaslara uygun ve sürdürülebilir şekilde örgütlenmesi açısından da önemli. Bu konuya yazının ikinci bölümünde değineceğim.


[1] Uluslararası kuruluşların -özellikle UNDP’nin- dünya ölçeğindeki katılımcı ve sürdürülebilir yerel yönetim ve gelişim deneyimlerini aktardıkları pek çok belgesinde, yerele ulaşan bir merkezsizleşme ve yetki devrinin özellikle yerel gelişim sürecinde halkın katılımını ve politika uygulamalarından yararlanımını, yüzde yüz olmasa da önemli ölçüde artırdığı ortaya konuyor.

[2] Yine özellikle ILO, UNCDF ve UNDP’nin dünyadaki katılımcı ve sürdürülebilir yerel yönetim ve gelişim deneyimlerinin aktarıldığı çeşitli belgelerinde bu konuda örnekler sergileniyor.

 

 

Gökçen Özdemir

UncategorizedYazarlar

Kentsel Dönüşüm Sorununda Tarihsel ve Sosyolojik Arka Plan II: Savaş-sonrası Dönemde Üçüncü Dünya ve Türkiye’de Kentler

Makalenin ilk bölümünde belirtildiği gibi savaş-sonrası dönemde kentleşme ve kentsel dönüşüm sorunları, gelişmiş kapitalist merkez ülkeler ile kapitalist kalkınma yolunu seçen çevre ülkelerinde görece farklı tarihsel gelişim çizgileri sergilemişlerdir. İlk bölümde merkez ülkelerde, özellikle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki tarihsel süreçten bahsettik. Bu bölümde ise Türkiye’nin de aralarında olduğu çevre ülkelerdeki süreçten bahsedeceğiz.

Savaş-sonrası Dönemde 3. Dünya’da Kentler ve Kentleşme

Savaş sonrası dönemde merkez ülkelerde yaşanan kentleşme ve kentsel dönüşümle ilintili olay dizisine eş zamanlı olarak çevre ülkelerde farklı tarihçeler yaşandı. Kaba hatlarıyla savaş sonrası jeopolitik konjonktür ABD hegemonyası altında gelişen Atlantik Fordizmi ve Keynezyen Refah Devleti (KRD)’nin biçimlediği Batılı merkez ülkelerden ibaret 1. Dünya ile SSCB (ve kısmen Çin) hegemonyası altında gelişen reel-sosyalist birikim rejimi ve komünist partilerin egemenliği altında biçimlenen 2. Dünya arasındaki soğuk savaş ile karakterize edilebilir. Bu dönemde her iki bloğun dışında kalan 3. Dünya, iki büyük hegemonik gücün kendi siyasi ve iktisadi rejimlerini ihraç etmek amacıyla yarıştıkları bir alan haline gelmiştir. Kapitalist 1. Dünya’nın, Türkiye’nin de dahil edilebileceği yakın periferinde 1950’lerden itibaren ithal-ikame sanayileşme stratejisi, Atlantik Fordizmine öykünen alt-Fordist birikim rejimleri ve KRD’ne öykünen ama sıklıkla faşist ya da askeri diktatörlüklerle kesintiye uğrayan temsili demokratik siyasi rejimler oluşmaya başlamıştır. Yeni Sanayileşen Ülkeler (YSÜ) de denen bu ülkelerin ilk örnekleri Meksika, Brezilya, İspanya, Portekiz ve Türkiye gibi Latin Amerika ve Akdeniz ülkeleri olmuştur. 1960’larda Kore ve diğer Asya kaplanları gibi ülkeler; 1980’lerin sonundan itibaren de Hindistan ve Çin bu ilk grubu izlemişlerdir. 1

İthal-ikame sanayileşme girişimleri başlangıçta olumlu sonuç vermiş, 1950 ve 60’larda bu ülkelerin belli bölgelerinde yoğunlaşan, hızlı bir sanayileşme ve iktisadi büyüme gerçekleşmiş; buna bağlı olarak bütün bu ülkelerde kentleşme açısından da paralel sonuçlar ortaya çıkmıştır. Sanayinin geliştiği bölgelere halen tarım ekonomisinin hakim olduğu kırsal alandan yoğun göç dalgaları yaşanmış ve bu göçlerle gelenlerin nüfus artışını karşılayamayan konut stoğunun artış hızı nedeniyle büyük sanayi kentlerini çevreleyen gecekondu/varoş alanlarına yerleşmişlerdir. Bunun sonucunda Meksiko, Rio de Jenario ve Bombay (bugünkü adıyla Mumbai) gibi çok geniş gecekondu/varoş alanlarıyla çevrilmiş dev metropoller ortaya çıkmıştır.

Savaş-sonrası Dönemde Türkiye’de Durum

Yukarıda anlatılan Türkiye’nin ve özellikle İstanbul’un da hikayesidir. Türkiye’de ithal-ikame sanayileşme atılımları 1950’lerin ikinci yarısından itibaren başlamış ve özellikle 1960’larda hızlı sanayi gelişme ile buna paralel göç ve gecekondulaşma süreci yaşanmıştır. O dönem seçilen ana sanayileşme alanları İstanbul-İzmit arası ile İzmir ve Adana gibi büyük kentlerin çevresi olmuş; bu da bu kentleri -özellikle de İstanbul’u- çevreleyen gecekondulaşma süreci ile sonuçlanmıştır. 1960’lar ve 70’ler boyunca süren bu hızlı sosyoekonomik dönüşüm döneminde ortaya çıkan gecekondulaşma, kendi geliştirdiği çözümlerle henüz kentle bütünleşemeyen büyük bir nüfus kitlesinin barınmasından doğacak ve kentli sosyoekonomik yapıyı sarsabilecek sorunlara engel olan (ya da bunları erteleyen) bir tampon mekanizma olarak işlev görmüştür.

1970’lerin ikinci yarısı ile 1980’lerin başında 1.Dünya’daki Atlantik Fordizmi’nin kriziyle birlikte, 3. Dünya’daki ithal-ikame sanayileşme ve alt-Fordist birikim rejimleri de krize girmiş; buna bağlı olarak Türkiye’de de sanayileşme -dolayısıyla göç hareketleri- görece yavaşlamıştır. 1985-90 arasında ise ihracat-odaklı büyüme ve hizmet sektörünün hızlı gelişimi, bu sektörlerin emek yoğun, ekstansif karakteri nedeniyle Türkiye’nin en büyük göç ve gecekondulaşma dalgasına neden olmuştur. Beri yandan Özal dönemi neoliberal uygulamaları ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerde gelir dağılımında olağanüstü uçurumlara; kamu sektörünün ve sosyal devletin parçalanmaya başlamasına; kentli ekonomide büyük bir marjinal sektörün gelişmesine ve göçle gelen kentli nüfusun prekaryalaşmasına neden olmuştur.

Yeni Milenyum ve Türkiye’nin Kentleri

Bu sürecin sonucunda, 1990’ların ortasına gelindiğinde, kent alanının çeperlerindeki devasa gecekondu/varoş alanları ile orta ve üst sınıf kentli nüfusun yerleşim alanları arasında (İstanbul’daki “E5’in altı, E5’in üstü” ayrımıyla sembolize olan) derin bir yarılma ve sosyoekonomik kutuplaşma oluşmuş; gecekondu halkına özellikle de zorunlu göç ettirmelerle kente gelen Kürtlere ve Roman yerleşiklere yönelik bir sosyal/etnik dışlama söz konusu olmuştur.

Öte yandan 1980’lerde kentli hayata kendi elleriyle yaptıkları gecekondularda kamu arazilerinin de facto zilyetliğini ele alarak başlayan bir grup, sonradan arka arkaya gelen aflarla de facto durumun de jure‘ye dönüşmesi sonucu bu alanları ve gecekondu konutları mülk edinmişlerdir. Kimi zaman “gecekondu eliti” diye de anılan bu grup, Özalist neoliberal “fırsatlarla dolu (!) iktisadi atmosferinde” büyük ölçüde marjinal (kayıt dışı, hatta kimi zaman yasa dışı) iktisadi faaliyetlerle edindikleri göreli bir zenginlikle 1990’larda orta sınıfa terfi etmeye başlamış ve kent nüfusunu bölen derin sosyoekonomik yarığın öteki tarafına geçmişlerdir. Böylece bunların bir kısmı gecekondu alanlarında sahip oldukları konutları kente yeni gelen kent yoksullarına kiraya veren rantiyerler haline gelirken; bir kısmı da müteahhitlik-emlakçilik gibi işlere soyunmuşlardır.

Önce sosyoekonomik yarılmayı aşan gecekondu eliti, nihayet 2000’lerde mekansal bariyeri de aşarak gecekondu alanlarını terketmiş ve E5’in çizdiği sınırın öte tarafına geçip orta sınıfların yaşadığı alanlarda yerleşmeye başlamışlardır. Zamanla, bu kentli toplumsal tabaka, kentin yerel siyasi dengeleri içinde rol oynamaya başlayan bir güç odağı haline de gelmiştir.

2000’lerden itibaren Türkiye’nin yeni kent yoksulları ise iktisadi nedenlerle kırsaldan ya da küçük kentlerden metropollere yeni göç eden iç göçmenler; zorunlu göç ettirmelerle gelen Kürtler; Romanlar gibi öteden beri dışlanmış kentli etniler; ve eski doğu bloğu ülkeleri (Doğu Avrupa), Orta Doğu, Asya ve Afrika’dan gelen dış göçmenlerden oluşmuştur. Bunlar hizmet sektöründe ya da marjinal sektörde çalışan prekaryalaşmış kentli emekçiler haline gelmişler ve çoğunlukla gecekondu elitinin mülkiyeti altındaki gecekondu alanlarına kiracı olarak yerleşerek kimi temel alt-yapı hizmetleriyle sosyal hizmetlerden yoksunluk ve sosyal dışlanmışlık içinde yaşamaya başlamışlardır.

İşte bu kent-sosyolojik koşullar Türkiye’deki kentsel dönüşüm uygulamalarının biçimlenişi üzerinde çok etkili olmuştur. Bu konuya bu makaleyi izleyen ikinci bir makalede değineceğiz.

1Ancak burada br ayrımı vurgulamak gerekiyor… Bu ikinci grup çevre ülkeler -özellikle Tayvan, G. Kore ve diğer Asya Kaplanlarının- 1960’ların sonundan itibaren ithal ikame sanayileşmeye ve iç pazarı (talebi) geliştirmeye odaklı intansif bir Fordist birikim rejimi ile KRD dayalı bir düzenleme tarzı yerine; ihracat-odaklı sanayileşmeye dayalı, emek yoğun, ekstansif bir Taylorist birikim rejimi ile otoriter politik rejimlere dayalı bir düzenleme tarzına yönelmiştir.

 

 

Gökçen Özdemir

Kategori: Uncategorized

Yazarlar

Kentsel Dönüşüm Sorununda Tarihsel ve Sosyolojik Arka Plan I: Batı Kuzey’e Dönüşürken Kentler

Güncel anlamını önceleyen bir anlamda kentsel dönüşüm (urban transformation) etkinliklerinin tarihçesi 2. Dünya Savaşını takip eden yıllara kadar gider. Ancak savaş-sonrası dönemde kentleşme ve kentsel dönüşüm sorunları kapitalizmi gelişmiş merkez ülkeler (özellikle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika) ile çevre (perifer) ülkelerde görece farklı tarihsel gelişim çizgileri arzetmişlerdir.

Atlantik Fordizmi ve Kentsel Dönüşüm

Avrupa ve Kuzey Amerika’da savaş sonrası dönemde kent alanlarında savaşın neden olduğu yıkımın tamir edilmesi amacıyla yoğun kentsel yenileme (urban renewal) ve yeniden geliştirme (redevelopment) çalışmaları gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Savaşın yıkıntılarının temizlenmesinden sonra, Atlantik Fordizmi’nin “Altın Çağı” olan 1950’ler ve 60’larda artan gelir düzeyi ve refah devleti uygulamalarıyla palazlanan orta sınıflar, üst sınıflarla birlikte kent merkezlerini boşaltarak banliyölere ve uydu kentlere göç ededurmuşlardır. Buna paralel olarak kent merkezlerine düşük gelirli alt ve alt-orta sınıflar yerleşmeye başlamış; diğer yandan kent merkezlerinde çöküntü alanları ortaya çıkmıştır.

1960’ların ortalarından itibaren Fordist birikim rejiminin krizi belirginleşmeye başlamış, merkez ülkelerde korporasyonlar için endüstriyel faaliyetleri gerçekleştirmek karlılığını yitirmeye; dolayısıyla korporasyonlar merkez ülkeleri terkederek faaliyetlerini ve yatırımlarını ulusal sınırların dışına perifer ülkelere doğru taşımaya başlamıştır. 1970’ler boyunca süren bu “sanayisizleşme” sürecinde merkez ülkelerde kalan entegre endüstriyel tesisler kent merkezlerini terketmeye, merkezlerin etrafında oluşan alt-merkezlere kaymaya ve neticede kentler iktisadi merkezler olarak işlevlerini yitirmeye başlamış; böylece eski kent merkezlerinin alt sınıflara ve çöküntü alanlarına terkedilmesi süreci de ivmelenmiştir. Bu durum karşısında 1970’lerde, başlarda eski kent merkezlerindeki çöküntü alanlarının fiziksel olarak yenilenmesi ve yeniden geliştirilmesine odaklanan kentsel dönüşüm uygulamaları, giderek fiziksel, kültürel ve sosyal çevre unsurlarının kent merkezlerine yerleşen alt sınıflar için iyileştirilmesi (rehabilitation) gibi bir işlevi de içermeye başlamış; terkedilen sanayi alanları ve çöküntü alanları bir yandan fiziksel olarak yenilenirken, diğer yandan iktisadi, kültürel ve sosyal amaçlarla rehabilite edilmiştir.

1980’ler ve Neoliberal Kentsel Dönüşüm

1980’lerde ise merkez ülkelerde hızla gelişen ve sanayinin yerini almaya başlayan hizmet -özellikle finans- sektörü yönetim merkezleri olarak gözünü eski kent merkezlerine dikmiş; böylece eski kent merkezleri tekrar önem kazanmaya başlamıştır. Bu arada Fordizm’in 1970’lerde derinleşen krizi merkez ülkelerde hakim üst-sınıfların ve yönetici seçkinlerin Keynezyan Refah Devleti uygulamalarını şiddetle eleştiren Yeni-Sağ ideolojileri (neoliberalizm ve yeni muhafazakarlık) benimseyerek, iktidara taşımalarına neden olmuş; çok uluslu korporasyonların faaliyetlerini çevre ülkelere yaymalarıyla gelişmeye başlayan “küreselleşme” süreci kentlerin yeni anlamlar ve işlevler kazanmasını hızlandırmıştır. Küreselleşme süreci beri yandan da yerel ve bölgesel ulus-altı entitelerin ve kent-bölgelerin öne çıkmasına neden olmuştur. Bu çerçevede kimi büyük kentler giderek çok uluslu korporasyonların ve küresel finans sermayesinin merkezleri haline gelmeye başlamış ve “küresel kentler” ya da “dünya kentleri” denen olgu ortaya çıkmıştır.

Bu sürecin sonucunda eski kent merkezleri küresel sanayi ve finans sermayesinin ilgi alanına tekrar girmiş, neoliberal kentsel dönüşüm projeleri eski kent merkezlerinin, küresel iktisadi süreçler içerisinde yerel rekabet kapasitesini artırmayı öngören bir stratejik planlama anlayışıyla yeniden canlandırılmasına (regeneration) odaklanmıştır. 1990’ların ortalarına dek süren bu mülk ve rekabet temelli neoliberal kentsel dönüşüm uygulamaları, arsa ve konut pazarlarına dönük tekil prestij projeleri üzerinden yürütülmüş ve sonuçta kentlerin parçalanarak, dokularının bütünlük ve otantizmlerini yitirmelerine neden olmuştur. Artan kent yoksulluğuyla paralel olarak kentli insani çevre sorunları da artmış, kentlerin dokularının iyice yıpranıp, bozunması söz konusu olmuştur.

1990’lar ve Fordizm Sonrası Kentsel Dönüşüm

Öte yandan, 1980’lerdeki KRD’ni hızla tahribeden neoliberal uygulamalar ile 1980’lerin sonlarından itibaren gelişmiş merkez formasyonlardaki birikim rejimlerini giderek daha fazla karakterize etmeye başlayan esnek (ya da düzensizleştirilmiş -disorganized-) iktisadi ve kurumsal ilişkiler, kentlerde gelir adaletsizliğini ve yoksulluğu giderek derinleştirmiş; istihdam güvencesinden ve sosyal güvencelerden mahrum olarak çalışan emekçiler ile göçmenlerden oluşan bir kentli alt-sınıf, bir prekarya sınıfı ortaya çıkıp, kent merkezlerinde kimi temel alt-yapı hizmetlerinden yoksunluk ve sosyal dışlanmışlık içinde yaşamaya başlamıştır. 1 Bu durum karşısında kentli üst-sınıflar kent merkezlerini prekaryalaşmış alt-sınıflardan arındırıp, soylulaştırarak (gentrification), kendi iktisadi amaçları kadar gündelik-yaşamsal amaçları doğrultusunda da yeniden işlevselleştirmek üzere harekete geçmişlerdir.

Böylece kentsel dönüşüm uygulamaları, yerel siyaseti biçimleyen hakim yerel üst-sınıflar tarafından, eski kent merkezlerini prekaryalaşmış alt-sınıfların elinden geri almak amacıyla girişilen bir fetih harekatı haline gelmiştir. Bu üst-sınıf merkezli anlayış 1980’ler ve 1990’larda küreselleşen dünyanın kuzeyindeki hakim kentsel dönüşüm perspektifi olmuştur.

Yeni Bin Yılda Alternatif Kentsel Dönüşüm Arayışları

1990’ların sonlarında ve 2000’lerde kimi ülkelerde, yükselen kentli sosyal hareketler ve çevre hareketinin etkileriyle, “kentli yerleşiklerin ihtiyaçlarına ve insani gelişimine odaklanan” alternatif kentsel dönüşüm anlayışları ortaya çıkmıştır. Bu yeni kentsel dönüşüm anlayışı, Batı Avrupa’da (özellikle İngiltere’de İşçi Partisi eliyle) fiziksel, çevresel, iktisadi, sosyal ve kültürel açılardan çok daha kapsamlı “sürdürülebilir mahalle canlandırma” projeleri ile “alan bazlı” girişimler yoluyla kentli yoksul ve dezavantajlı grupların yaşanabilir konutlar edinmelerine; temel alt-yapı hizmetlerinden yeterince yararlanabilmelerine; temel maddi, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını doyurabilmelerine ve kendi hayatlarını idame ettirebilecek düzeyde kapasite gelişimlerine öncelik vererek onların iktisadi sosyal dışlanmışlıklarına son vermeyi amaçlamış; bu yeni anlayışa uygun projeleri geliştirip uygulayacak özel ve/veya özerk kurumların ve bu süreci destekleyecek kurumlararası ilişkilerin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Ancak elbette bu alternatif anlayışın Avrupa’da ve İngiltere’de tamamen hakim olup, kent yoksulluğunu tamamen ortadan kaldırdığını; ve/veya kent yoksullarının bütün sorunlarına çözüm oluşturduğunu söylemek de mümkün değildir. Prekaryalaşmış kentli yoksullar, Kuzeyin büyük metropollerinde yeni binyılın ilk on yıllarında da varlıklarını sürdürmüşler, zaman zaman ortaya çıkan isyan dalgalarıyla terkedildikleri kent köşelerinden seslerini duyurmuşlardır.

1Prekarya (precariat: precarious proletariat) son dönem iş ve sınıf sosyolojisinde marjinal sektörde ya da hizmet sektöründe güvencesiz işlerde sosyal güvencelerden yoksun olarak çalışan; ve kimi temel sosyal ve alt-yapı hizmetlerinden yoksun yaşayan yeni kentli, işçi-emekçi sınıf için kullanılan bir terim. Bu aslında post-Fordist esnek çalışma ilişkileri, neoliberalizm ve ekolojik krizin getirdiği risk toplumu koşullarında ortaya çıkan bir sınıf ve kimi “yeni kentli sosyal hareketlerin de merkezi kolektif aktörlerinden birini oluşturuyor.

 

 

Gökçen Özdemir

Kategori: Yazarlar

Yazarlar

Eğitimde Kılık Kıyafet 2

Dün başladığım yazının bu ikinci bölümünde, AKP Hükümeti’nin 27 Kasım 2012 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren öğrencilerin kılık kıyafetiyle ilgili yeni yönetmeliği eğitim sisteminde dinsel eğitimi ve başörtüsü serbestisini genişletmek amacıyla çıkardığı şeklindeki eleştiriyle ilgili bir tartışma yapmak istiyorum. (1)

Yine Aynı Taktik

Bu eleştirinin haksız olmadığını düşünüyorum. Bu bağlamda yeni yönetmeliğin 3. Madde’sinde özellikle dikkat çeken bir fıkra var:

(6) Kız öğrenciler, imam-hatip ortaokul ve liseleri ile çok programlı liselerin imam-hatip programlarında tüm derslerde, ortaokul ve liselerde ise seçmeli Kur’an-ı Kerim derslerinde başlarını örtebilir. (2)

Aslında eski yönetmelik (Madde 12-3) kız öğrencilerin imam hatip okullarında kuran derslerinde başlarını örtebilmesine izin veriyor. (3) Yeni yönetmelik ise başörtü iznini imam hatip okullarındaki “tüm derslere” genişletiyor.

İşte yeni Yönetmeliğin püf noktası bu… AKP Hükümeti yine aynı şeyi yapıyor. Kendi muhafazakar dünya görüşü ve tabanının taleplerine hitap eden bir düzenlemeyi, toplumun geri kalan kesimlerine -özellikle liberallere ve özgürlükçü sola- hitabedecek şekilde özgürlükleri görece genişleten düzenlemelerle sarıp sarmalayarak, “hukuki bir paket” halinde kamuoyuna sunuyor.

Tabi artık fazlasıyla deşifre olan bu “hukuki paketleme taktiğini” görür görmez tanır olduk. Nitekim AKP Hükümeti 4+4+4 sistemiyle birlikte okullarda, bir yandan Kürtçe vb. yerel dillerin ders olarak konmasının önünü açarken, diğer yandan dinsel eğitim ve kuran öğretiminin önünü açtı. Kadrolaştığı kimi kamu kurumlarında hem erkeklere, hem kadınlara belli ölçüde kıyafet serbestisi getirirken, arzu eden kadın çalışanlara baş örtüsüyle iş yerinde bulunabilme imkanını sağladı.

Öte yandan bu yönetmeliği karşıt yönden, yani baş örtüsü yasağını devam ettirdiği için eleştirenler de var! (4) Aslında bu da haksız bir eleştiri değil. Bu açıdan 4. Madde’de bir başka dikkat çekici fıkra daha bulunuyor:

e) Okul içinde baş açık, saçlar temiz ve boyasız olarak bulunur, makyaj yapamaz, bıyık ve sakal bırakamaz. 3 üncü maddenin altıncı fıkrası hükümleri saklıdır.

Bu madde eski kısıtlayıcı 12 Eylül yönetmeliğiyle tam bir paralellik içinde. Aslında, bir anlamda baş örtüsü ve sakal gibi dinsel sembollerin serbestleşmesi karşısında statükoya verilmiş bir taviz bu. Peki son seçimlerde %47 halk desteğini arkasına almış bir AKP bu taktiklere ve tavizlere başvurma ihtiyacını niye duyuyor?

Siyasi Dengeler ve Çekinceler

AKP 2003’ten beri vesayetçi Kemalist statükoya karşı giriştiği manevralarda statükoya ve onun sivil ve politik toplum içindeki destekçilerine başka taktik tavizler de verdi. Yine bu manevralar sırasında yukarda değindiğim “hukuki paketleme taktiğini” de, halihazırda temsil ettiği hegemonik sınıflar ve cemaatlerin dışındaki kimi muhalif kesimlerin (Kürt siyasi hareketinin, alevilerin, liberallerin, özgürlükçü solun vb.) desteğini sağlamak adına çok kez uyguladı.

Aslında AKP bütün o “ileri demokrasi ve açılımlar” tiyatrosunu, AB sürecinin dayatmaları kadar, iç siyasi dengelerde Kemalist statüko karşısında kırılgan da olsa ittifak arayışları nedeniyle sahneledi.

Zira temsili demokrasi oyununda hegemonya salt %47 oy oranıyla kurulacak bir şey değildir. Her yeni manevrada, siyasi ortamdaki farklı aktörlerin konumları, rolleri, ağırlıkları dikkate alınmalı, kırılgan dengeler titizlikle korunmalıdır.

AKP Hükümeti, bu demokrasi oyununu son döneme kadar belli bir dikkatle oynadı. İşte bu süreçte demokrasi ve özgürlükler adına edindiğimiz iyi kötü kazanımlar, AKP’nin demokrasi ve özgürlüklere olan inancından değil, nesnel siyasi koşulların dayattığı denge kaygılarıyla oynadığı bu oyunun neticesinde -eğrisi doğrusuna- elde edildi.

Zaten AKP’nin desteğini sağladığı kimi muhalif aktörler (örneğin basındaki kimi liberal odaklar ve özgürlükçü solun kimi unsurları) açısından bu, özünde AKP’ye değil, onun ortak hasma karşı giriştiği manevralar sırasında, nesnel siyasi koşulların zorlamasıyla kerhen attığı demokratikleşme adımlarına verilmiş şartlı ve kırılgan bir destekten ibaretti.

Yönetmeliğin Net Değeri: Bardağın Dolu Tarafı

Yeni yönetmeliğe geri dönersek: AKP okullarda dini eğitimin ve baş örtüsünün alanını “bir tık” genişletiyor; ama karşılığında imam hatipler dışında baş örtüsünü sınırlıyor ve kılık kıyafette genel olarak göreli bir serbestleşme sağlıyor. Bu açıdan, AKP’nin bu yönetmelikte, bir yandan temsil ettiği toplumsal sınıf ve ideolojik grupların sempatisine hitap eden hukuki adımlar atarken, bir yandan da diğer (hem özgürlükçü talepleri olan hem de statükoyu destekleyen) toplumsal kesimlerin bu adımlar karşısında duyacağı tepkileri dengelemeyi amaçlayan tavizler verdiği söylenebilir.

Bu açıdan yeni kılık kıyafet yönetmeliğinin öğrencilere dinsel eğitim ve başörtüsüyle ilgili hususlar dışında sağladığı serbestleştirici kazanımların, AKP’nin birincil hedefleri olmaktan çok, nesnel siyasi koşulların dayattığı denge kaygılarıyla verdiği “istemsiz tavizler” olduğunu söyleyebiliriz.

Ancak bu durum bu göreli kazanımların değerini yitirmesine neden olmaz bence. Tekrarlamak gerekirse yeni yönetmelik eski 12 Eylül yönetmeliğinin getirdiği katı kısıtlamaları bütünüyle ortadan kaldırmasa da önemli ölçüde gevşetip, öğrencilerin kıyafet serbestisini genişletiyor.

Öte yandan, statükocu kesimlerce -özellikle ulusalcı solda- büyük bir tehlike olarak algılanarak sorgulansa da başörtüsü konusunda ki kısmi serbestleşme özgürlükçü solun penceresinden bakıldığında inanç özgürlükleri adına bir kazanım olarak değerlendirilmelidir.

Zira özgürlükçü-eşitlikçi-çoğulcu perspektife göre her dinsel-etnik topluluğun kendi kültürünü, dinini, dilini genç nesillerine aktarabilmesi için olanaklara sahip olması; daha önemlisi bu olanaklarını fiilen ve engellenmeden kullanabilmesi, arzu edilmesi ve savunulması gereken olumlu bir gelişmedir.

Bu Türkiye koşullarında aleviler için de sünniler için de ermeniler için de yahudiler için de aynı ölçüde savunulması gereken bir hak ve özgürlük olmalıdır. Devletin toplumun farklı kesimlerinin bu bağlamdaki taleplerine yanıt vermek üzere düzenlemeler yapması da temel görevlerinden sayılmalı; hükümetlerin bu doğrultuda atacakları -ya da temsili demokrasi oyununun koşulları içinde ve/veya muhalefetin çabası neticesinde atmak zorunda kalacakları- adımlar, her halükarda hak ve özgürlükler bağlamında getirecekleri kazanımlar adına desteklenmelidir. Sırf hükümetlere karşı muhalefet etmiş olmak uğruna, bu kazanımlara -hele ki bunlar için uzun süreli bir politik mücadele verilmişse- sırt çevrilmemelidir.

İnanç Özgürlüğüne Desteğin Koşulları

Ancak açıktır ki bu desteğin çok dikkat edilmesi gereken koşulları olmalıdır. Öncelikle devletin her etnik-dinsel grubun talebine, toplumun sayısal çoğunluğunun dinsel inanç yapısından ve hükümeti elinde tutan parti yöneticilerinin, üyelerinin ve tabanının dinsel inançlarından azade olarak eşit bir meşruiyet ve değer biçerek yanıt üretmesi gerekir. Buna bağlı olarak, toplumda sayısal bir çoğunluk oluştursun oluşturmasın herhangi bir dinsel grubun ya da o grup adına devletin diğer dinsel gruplar ile herhangi bir dine mensup olmayanlara karşı fandamentalist bir tavra girmesi ve/veya dayatmacı düzenlemeler getirmesi önlenmelidir.

Burada AKP’nin Türkiye’de şeriat düzeni kurmak isteyip istemediğine dair spekülasyon yapmak gibi bir amacım yok. Ancak AKP Hükümeti’inin 2003’ten beri, temsil ettiği toplumsal sınıflardan, dinsel gruplardan (nam-ı diger cemaatlerden) parti üyelerinden ve tabanından gelen itkiyle devletin dinsel inançlarla mesafesini ayarlarken çubuğu büyük ölçüde sünni İslam’dan yana kırdığı ve kamusal alanda ciddi bir sünni muhafazakarlaşmanın önünü açtığı su götürmez bir gerçektir.

Bu açıdan, bugün salt AKP’ye muhalefet etmek adına değil; ama toplumu oluşturan farklı dinsel-etnik grupların ve farklı inançlara sahip bireylerin hak ve özgürlüklerinin savunusu adına Hükümet’in tavır ve tutumunu, yaptığı hukuki düzenlemeleri, idari vb. tüm uygulamaları dikkatli bir gözetim altında tutmak ve sünnil müslümanlar dışındaki diğer inanç gruplarının devletten beklenti ve taleplerini bu bağlamda sahiplenmek, muhalefetin -özellikle özgürlükçü sol muhalefetin- çok meşru ve önemli bir ödevidir.

Bardağın Boş Tarafı

Bu bağlamda… Evet, yeni kılık kıyafet yönetmeliği, halihazırda eski yönetmeliğin imam hatip okullarındaki kuran derslerinde tanıdığı baş örtüsü serbestisini diğer derslere genişletiyor ve bu küçük gibi görünse de AKP’nin dikkatle izlenmesi gereken adımlarından biri.

Ancak başörtüsü serbestisinde yeni yönetmelikle gelen bu göreli genişlemenin diğer inanç gruplarının özgürlükleri ve çocuklarının eğitim hakları karşısında genel ve ciddi bir tehdit oluşturacağını söylemek güç. Çünkü yönetmelikte diğer okullarda kuran dersleri dışında, imam-hatiplerde ise dersler dışındaki okul alanlarında -bırakın baş örtüsünün dayatılmasını- baş örtüsü yasağı açıkça devam ediyor.

Bunun ötesinde, yeni yönetmelik, gençlerin siyasi kimliği ve özellikle kadın öğrencilerin cinsel kimliklerini yansıtan kıyafetler, takılar, makyaj vb. karşısındaki kısıtlamaları sürdürüyor. Ki yine tekrarlarsak, bu kısıtlamalar muhafazakar AKP’nin yeni yönetmeliğiyle başlamış değildir. İstisnasız hepsi 1981 tarihli eski 12 Eylül yönetmeliğinde daha katı ve detaylı şekilde yer almaktadır. Elbette AKP bu kısıtlamaları kendi muhafazakar bakışı nedeniyle sürdürmektedir. Ancak bu ironik bir şekilde Cumhuriyet’in kuruluşundan beri gençlere ve kadınlara yönelik cinsiyetsizleştirici ve kimliksizleştirici bakışın da sürdürülmesidir.

Sonuç olarak bu yönetmelikte de hala çocukların ve gençlerin siyasi ve cinsel kimliklerinden arınmış mahluklar olarak algılanmasına devam edilmekte ve vesayetçi Kemalist statükoyu sonlandırmak iddiasında olan AKP konu gençlerin cinsel ve siyasi kimlikleri olduğunda aynı vesayetçi tutuma bürünmektedir. Dolayısıyla, özgürlükçü solun yeni yönetmelik karşısında asıl sorgulaması gereken husus, baş örtüsü ile ilgili getirdikleri değil, gençlerin cinsel ve siyasi kimlikleri karşısında sürdürdüğü vesayetçi tutum ve ortadan kaldır(a)madığı yasaklar, kısıtlamalar olmalıdır. Yapılması gereken ise yönetmeliğin uygulanmaya başlayacağı 2013-14 öğretim yılına dek bu konuda muhalefeti yükseltmek ve bu kısıtlamaların kaldırılması için uğraş vermektir.

Referanslar:

(1) http://www.egitimsen.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=18001&sube=0#.ULi-8lbpvDQ

(2) http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/11/20121127-1.htm

(3) http://mevzuat.meb.gov.tr/html/52.html

(4) http://www.islahhaber.com/ozgur-egitim-sen-bu-yonetmeligin-neresi-yeni-28910h.htm

 

 

Gökçen Özdemir

Kategori: Yazarlar

Yazarlar

Eğitimde Kılık Kıyafet-1

Okullarda öğrencilerin okul alanlarındaki kılık kıyafetini düzenleyen yönetmelik 27 Kasım 2012 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Fiilen 2013-14 Öğretim Yılında uygulanmaya başlanacak yeni yönetmelik, 1981’den bugüne yürürlükte olan eski yönetmeliği ilga etti.

Yeni Yönetmelik Neler Getiriyor

Yeni yönetmelikte konuyla ilgili temel ilkeleri içeren 3. Madde’nin ilk iki fıkrası şöyle (1):

1) 4 üncü maddede yer alan sınırlamalar dışında okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve liselerde kılık ve kıyafet serbesttir.
2) Öğrenciler, okul, sınıf ve şubelerde tek tip kıyafet giymeye zorlanamaz. (…)

Bu fıkranın devamında ve takibeden diğer fıkralarda, özel okullarda velilerin talebine bağlı olarak ortak bir üniformanın tercih edilebileceği; okullarda giyilebilecek kıyafetlerin genel nitelikleri; farklı nitelikli okullarda, verilen uygulamalı eğitimlerin niteliğine göre atölye, işlik ve laboratuarlarda ya da beden eğitimi derslerinde giyilecek kıyafetler; sağlık özürlü öğrencilerin, özürlerinin gerektirdiği şekilde giyinebilmesi gibi hususlar düzenleniyor.

3. Madde’deki genel hava, öğrencilerin kılık kıyafetlerinde 12 Eylül rejiminin getirdiği tek tipleştirici düzenlemelere karşı görece serbestleştirici nitelikte… Okul yönetimlerinin öğrenci ve velilere yönelik tek tip kıyafetler ve/veya mali yük yaratacak özel tören kıyafetleri giydirmek için baskı uygulamasını önleyici hükümler içeriyor.

4. Madde’de ise öğrencilerin okul alanlarında giyebilecekleri kıyafetlerle ilgili sınırlamalar sıralanmış. Aslında bazı temel noktalarda eski sınırlamaları devam ettiren şeyler bunlar: yine okul arması dışındaki -ve özellikle siyasi içerikli- semboller, rozetler, armalar, takılar vesair aksesuarlar yasak; vücut hatlarını ve gençlerin cinselliğini öne çıkaran kıyafetler, mini etek, şort pantolon, kolsuz gömlek ve tişört, makyaj vs. yasak…

Yani yine çocuklar ve gençler siyasi inancı, dünya görüşü ve cinsellikleri olmayan meleksi (!) mahluklar olarak addediliyorlar.

Ancak şunu vurgulamak isterim ki yeni yönetmeliğin kısıtlamaları yine de ilga ettiği 1981 tarihli 12 Eylül yönetmeliğinin getirdiklerinin yanında devede kulak sayılır. Bu nedenle toplamda yeni yönetmeliğin öğrenciler için görece serbestleştirici kazanımlar getirdiği söylenebilir.

Elbetteki artık pratikte harfiyen uygulanmıyor olsa da eski yönetmelik ilkokuldan yükseköğretime kadar bütün öğrencilerin kılık kıyafetlerini kravatlarına, ceketlerine, önlük renklerine, saç traşlarına, saç örgülerine, çorapların renginden uzunluklarına kadar, çok daha detaylı, sert ve emreden cümlelerle düzenliyor.  Siyasi semboller içersin içermesin her türlü takı ve ziynet eşyası takılmasını yasaklıyor. (2)

Sanılmasın ki vücut hatlarını belli eden kıyafetler, mini etek, şort pantolon, makyaj vb.  karşı yasaklar muhafazakar AKP’nin yeni yönetmeliğiyle geliyor. Hayır… Eski 12 Eylül yönetmeliğinde bu konular da çok daha katı bir şekilde yasaklanmış. Daha ötesi, kadın öğrenciler için makyajın dışında kaş almak, tırnak uzatmak ve cilalamak; erkek öğrenciler için favori uzatmak vb. gibi ince detaylara varan yasaklamalar söz konusu.

Yeni yönetmelikte ise en azından bu derece ince detaylara varan kısıtlamalar bulunmuyor. Ayrıca yeni yönetmelk yüksek öğretim öğrencilerinin kıyafetlerini düzenlemenin dışına çıkarıyor. Böylece geçmişte üniversite yönetimlerince baş örtüsüne karşı kullanılmış olan yasal bir dayanak ortadan kalkıyor. (Tabii YÖK’ün talimat ve uygulamalarıyla bu konudaki yasak zaten fiilen kalkmış olduğundan bu artık pratikte bir ilerleme anlamı taşımıyor.)

Yönetmeliğe Yöneltilen Eleştiriler

Malum, yeni yönetmelikle ilgili temel eleştirilerden biri, AKP’nin bu yönetmelikle eğitim sistemine dinsel eğitimi enjekte edip, yaygınlaştırmak; ve özellikle başörtüsü serbestisini ilk ve orta öğretim kurumlarında genişletmek şeklinde ideolojik bir amaç güttüğü yolunda. (3)

Bu konuya yazının ikinci bölümünde döneceğim. Birinci bölümde ise bir başka eleştiri üstünde duracağım.

Bu ikinci eleştiri, ilginçtir, kıyafet serbestliğinin gençler arasındaki sınıf ve statü farklarını öne çıkaracağı konusunda odaklanıyor. Bir de bu durumun velilere ekonomik yük getireceği konusu var tabi.

Bu yorumları, medyada kimi pedagoglar ve eğitimcilerce dillendiriliyor olsa da ciddiye almakta güçlük çektiğimi belirtmeliyim. Bana büyük ölçüde, ana teması Cumhuriyetin kuruluşunda bir dönem hakim olan “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış kitle” iddiasına dayanan demagojik bir argüman gibi görünüyor.

Çıplak Gerçeği Görünmez Kılma Çabası

Türk ulusunun imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış kitle olduğu iddiası, 1920-30’larda gelişip ülkelerinde iktidarı elde eden otoriter ideolojilerle (Faşizm, Nazizm, Falanjizm vb.) flört etmeye başlayan; ve 1925 tarihli Takrir-i Sükun Kanunu ile iyice otoriter ve sert bir tavra bürünen Tek Parti Dönemi CHP seçkinlerine ait bir argümandı. İki savaş arası dönemde, Avrupa’da, Latin Amerika’da ve Sovyet Rusya’da sivil insanların yaşlısı, genci ve çocuğuyla siyah, kahverengi ve kızıl renkli tek tip üniformalar giymeye başladığı iki on yıl yaşandı. Bu üniformalar, otoriter yönetici seçkinlerin, ağzına kadar statü farklılıkları ve sınıf çatışmalarıyla dolu olan toplumlarına, bunları sözde yok kılmak için empoze ettikleri kıyafetlerdi.

Öte yandan 1920’lerin 30’ların otoriter ve totaliter rejimleri sınıfsal farklılıkları görünmez kılmak kadar, farklı kimliklerinden, bireyliklerinden, kadınlık ve erkekliklerinden arındırılmış; devlete ve otoriteye boyun eğmeyi amentü edinmiş tek tip bir “Yeni İnsan”; ve bu tek tip insanlardan mamul disipline edilmiş, homojen toplumlar yaratmak peşindeydiler. Bu okul önlükleri ve üniformalar da çocukları ve gençleri bu arı kovanı misali toplum modeline uygun “işçi arılar” haline getirmek üzere aidiyetlerinden, bireyselliklerinden, cinsiyetlerinden ve cinselliklerinden sıyırıp arındırmayı amaçlayan anti-libidinal, arzu baskılayıcı zırhlar olarak tasarlanmış şeylerdi.

İşte Türkiye’de bu yeni yönetmelikle kaldırılan önlükler, bu iki on yıldan miras kalmış; özde değil ama görüntüde sınıfsız ve homojen bir toplum illüzyonu yaratmaya adanmış arkaik kıyafetlerdi. Ancak çıplak gerçek ortada: ne Avrupa’da ne de Sovyet Rusya’da çocukların ve gençlerin okullarında üniformalar giymesiyle sınıfsız-homojen toplum idealine ulaşılamadı. Yalnızca bu çıplak gerçek göz-merkezli modern toplumlar için görünmez kılınmaya çalışıldı.

Özgürlüğün Bedeli Gerçeğin Travması mı?

Bugün hala okullarda çocukların önlük giymesini sınıf ve statü farklılıklarının görünür olmaması adına savunabilmek bana gerçekten anlaşılmaz geliyor. Ailelerinin aralarında sosyal statü farkları olduğu gerçeğini çocuklardan ve gençlerden gizlemeye çalışmak -ki bu hiç de beyaz sayılamayacak bir yalan- onların kişisel gelişimi açısından ne kadar yararlı olabilir?

Çocukların içinde yaşadıkları sınıflı, tabakalaşmış toplum gerçeğini erken yaşlarda görüp, bununla başetmeyi öğrenmeleri daha doğru değil mi? Önlükle, üniformayla, ceketle, kravatla dayatılmaya çalışılan bir illüzyonla, bir yalanla büyümeleri daha mı doğru? Bu yalanın önlemeye hizmet edebileceği tek şey çocukların ve gençlerin psikolojik travmaları değil, özellikle gençlerin bu tabakalaşma karşısında özgürlükçü-eşitlikçi siyasi bilinç ve kimlik edinme ihtimalleri olacaktır.

Peki tabakalaşmış toplum gerçeğiyle yüzleşmek çocuk gelişimi için onların farklı aidiyetlerini, cinsel kimliklerini ve bireyselliklerini yansıtabilecekleri kıyafetler giyme özgürlüklerini ellerinden almayı gerektirecek kadar yıpratıcı, baş edilemez bir travma mıdır? Küçücük yaşta bedenlerive kıyafetleri üstündeki özgürlüklerinin ellerinden alınıp önlüklere, üniformalara mahkum edilmeleri onlar için daha büyük bir travma değil midir?

Kaldı ki, ne sanıyor bu eğitimciler, pedagoglar: çocuklar ve gençler yalnızca okul ortamında mı bir araya gelip sosyalleşiyorlar? Oynamak, gezmek, dolaşmak vb. için okul dışında bir araya gelip önlüksüz, üniformasız, farklı kıyafetler içinde birbirlerini görmüyorlar mı? Birbirlerine özenip daha pahalı, marka giysiler, takılar, oyuncaklar, barby bebekler, cep telefonları vb. için ana-babalarının başının etini yemiyorlar mı?

Bu çocuklar ve gençler internette, televizyonda bir yanda lüks içinde semirip obez olan, bir yanda açlıktan ölenlerin olduğu bir dünyada yaşadıklarını görmüyorlar mı? Görüp sınıflı, tabakalaşmış toplum gerçeğine uyanmıyorlar mı?

Ey hala daha önlük giymenin çocukları ve ana-babalarını sınıflı toplum gerçeğinin travmalarından koruyacağına inanan/savunan eğitimciler; siz hangi paralel evrende yaşıyorsunuz? Bu neyin kafası?

Referanslar:

(1) http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/11/20121127-1.htm

(2) http://mevzuat.meb.gov.tr/html/52.html

(3) http://www.egitimsen.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=18001&sube=0#.ULi-8lbpvDQ

 

 

Gökçen Özdemir

Kategori: Yazarlar

Yeşeriyorum

Neşet Usta’nın ardından: Gecikmiş bir taziye 2

Bir günden bir güne sormadım seni
Körümüş gözlerim görmedim seni

Neşet Ertaş

Sarisözen ve Türk Halk Müziği Geleneğinin İcadı

Muzaffer Sarısözen, Anadolu yerel müzik geleneklerinin ve bu geleneklere bağlı müzisyenlerin hayatında çok önemli etkileri olan bir müzik insanıydı. Sarısözen’in, ‘mahalli sanatçı’ sıfatıyla radyoya kazandırdığı Neşet Ertaş’ın sanat hayatı üstünde de dolaylı ve dolaysız etkileri oldu.

Sarısözen, 1937’den 1952’ye kadar çıktığı 18 gezide, binlerce halk ezgisinin derlenmesi için çaba harcadı. Ancak bu envanteri Türk Beşlisinin besteleri için ham materyal olarak değil, homojen ve canlı bir THM geleneğine hayat vermek için topladı. Bu projesini ilk olarak 1940’larda Ankara Radyosunda yayınlanan Yurttan Sesler programlarında hayata geçirdi ve aralarında Neşet Ertaş’ın da olduğu ‘mahalli sanatçıları’ radyoya davet ederek, onlarla programlar yaptı. Böylece Anadolu’daki çeşitli yerel müzik geleneklerinin Aşıklar ve Abdallar gibi yaşayan -ve yaşatan- üretken yerel sanatçılarına destek oldu.

Sarısözen’in Ankara Radyosu’ndaki çalışmalarından önce, hiçbir resmi eğitim ve yayın kuruluşunda THM eğitimi ve yayını yapılmıyordu. Ayrıca, Yurttan Sesler programları farklı yörelere ait müzikal geleneklerin karışıp, kaynaştığı bir kap görevi gördü. Türkiye’nin farklı bölgelerinde yaşayan yerel ve etnik topluluklar birbirlerinin yerel müziklerini, Ankara Radyosunu dinleyerek öğrendiler. Daha önce birbirlerinin müzikal geleneklerini hiç tanımayan insanlar, ilk kez Türkiye’nin her köşesinden yerel halk ezgilerini dinleme imkanı buldular.

Öte yandan, Sarısözen ve takipçilerinin farklı yerel ve etnik müzikal geleneklere yönelik tutumları ana akım resmi paradigmanın “homojen THM idealine”, yani Anadolu’da tek bir homojen THM olduğu yolundaki öngörüsüne dayanıyordu. Halbuki, bugün THM olarak adlandırdığımız şey aslında Trakya’dan Harran’a, Ege’den Karadeniz’e Anadolu’da öteden beri varolan ve çeşitli yerel- etnik topluluklara ait canlı halk müziği geleneklerinin zengin çeşitliliğini massetmekteydi. Bu gelenekler, özellikle akustik yapılarında ve perde sistemlerinde çeşitli ortak unsurları haiz olsa da her geleneğin özellikle sazlarında ve icra tarzlarında özgün farklılıkları da vardı. Bu nedenle Sarısözen ve tilmizleri Anadolu’nun farklı yerel ve etnik müzikal geleneklerini ortak bir potada eritmeye yönelik olarak bir standartlaştırma ve homojenleştirme çabasına giriştiler. Milliyetçi-modernleşmeci paradigma uyarınca girişilen bu çaba neticesinde, otantik olarak zurna ve kemençe gibi diğer yerel sazlarla çalınan pek çok halk ezgisi bağlamaya uyarlandı; orijinalinde farklı etnik grupların yerel dillerinde sözlere sahip olan halk müziği parçalarına yeniden, Türkçe sözler yazıldı. Büyük koro ve orkestradan oluşan Batılı icra tarzı radyodaki THM programlarına empoze edildi. Bu tarz önce ‘radyo tarzı’ sonradan da ‘TRT tarzı’ olarak adlandırıldı. Radyo tarzı ve bağlama farklı yöre ve etnisitelere özgü halk müziği geleneklerinin icralarında standardizasyonu sağlayan ortak bir pota oluşturdu.

Sarısözen ve takipçileri, THM ile Mûsikî arasında resmi milliyetçi-modernleşmeci paradigmanın öngördüğü keskin ayrımı da benimsemişlerdi.  Nitekim, bu ayrımı belirginleştirme kaygısıyla THM’ye özgü yeni bir notasyon ve yeni bir terminoloji geliştirip, Mûsikî’deki makam sistemi yerine ayak sistemine dayalı dizi adlandırmalarını kullanmaya başlamışlardı.

Sonuç olarak, Sarısözen ve tilmizleri, bir yandan egemen resmi paradigmaya koşut olarak, farklı yerel ve etnik kökenlere ait müzik örneklerinin homojen bir THM geleneği olarak eklemlenmesini sağlarken; bir yandan da halk müziğini yaşayan gelenekler olarak değil de folklorik bir tortu, akademik bir araştırma nesnesi ve klasik Batı tarzı bestecilere ham malzeme kaynağı olarak algılayan milliyetçi-modernleşmeci paradigmadan bir ölçüde uzaklaşarak, bu geleneklerin canlılıklarını bir nebze de olsa korumalarını sağladılar. Böylece bir yandan resmi müzik paradigmasını reddetmeyerek, onun halk müziği alanına yansıtılmasını sağlarken; diğer yandan paradigmanın Türk müziği için alternatif bir modernleşme yolu çizen bir varyasyonunu önerdiler.

THM’nin Anonimliği Dogması

Sarısözen ve takipçileri, milliyetçi-modernleşmeci paradigmanın THM’nin anonim karakterde olması gerektiğine dair önyargısına da sadık kaldılar. Aşık ve Abdal geleneklerine ve Anadolu’nun çeşitli yörelerindeki bazı yerel halk müzisyenlerine destek sağlamalarına karşın, söz konusu müzisyenleri orjinal beste yapan yaratıcı-üreticiler olarak değil, yerel folklorik materyalin taşıyıcıları (derleyicileri, kaynak kişileri vb.) olarak gördüler. Bizzat Aşık geleneğinin menbaında doğup büyüyen Sarısözen, Aşıkları, Abdalları ve diğer “mahalli sanatçıları” anonim geleneklerin taşıyıcısı olarak görmüş, birer bestekar olarak kabul etmemişti. Bu nedenle onların beste çalışmalarını ve anonim ezgilere kişisel yaratıcı katkılarını düzeltilmesi gereken hatalar olarak görüp, derleme çalışmaları sırasında bu katkıları her yöre için oluşturduğu bir ideal yerel tarz modeline göre “düzeltmişti”.

Anonimlik konusundaki ısrar ve halk müziği bestecilerine karşı önyargı Ankara Radyosunda başladı ve sonrasında TRT tarafından bugüne dek sürdürüldü. TRT’nin THM repertuarı bütünüyle “kaynak kişilerden” derlenmiş anonim halk müziği örnekleri olarak kabul ediliyordu. TRT İcra Denetimi, programlarda bestecisi bilinen, dolayısıyla anonim olmayan halk müziği parçalarını repertuara almıyor ve  yayınına izin vermiyor; parçaların ezgisel yapılarının Mûsikî makamlarıyla benzerlik arzetmesine, bunu parçaların anonim olmadığını gösteren bir delil kabul ederek, hoş karşılamıyordu. Aslında anonim olmayan bir kısım halk ezgisi, sanki anonimmiş gibi kabul edilip,  bestecisi ezginin “derleyeni” ya da “kaynak kişisi” olarak kayda geçiriliyordu.

Anonimlik Dogmasının Müzisyenlere ve Geleneklere Verdiği Zararlar

İşte bu resmi önyargının, içlerinde Neşet Ertaşın da bulunduğu pek çok halk müzisyeni açısından (Aşık Veysel gibi az sayıda örnek dışında) olumsuz sonuçları oldu. Pek çok bestekar halk müzisyeni, Kültür Bakanlığı ve TRT tarafından, yaşayan müzik geleneklerinin yaratıcı, üretken unsurları olarak değil; “mahalli sanatçı”, “kaynak kişi” ya da “derleyen” başlıkları altında, tortulaşmış geleneklerin taşıyıcıları ve derleyicileri olarak görüldüler. Bu taşıyıcı-derleyici rol, yerel halk müziği sanatçılarına andığımız resmi kurumlarca empoze edildi.

Neşet Ertaş, Musa Eroğlu, Hacı Taşan ve Çekiç Ali gibi “mahalli sanatçılar”yıllar boyunca besteler yaptılar. Ancak, TRT’nin yayın tekelini elinde tuttuğu ve henüz özel yayın kuruluşlarıyla müzik endüstrisinin sıçrama yapmadığı on yıllar boyunca kendi bestelerini, derledikleri anonim ezgiler olarak sunmak zorunda kaldılar. Nitekim üretken bir sanatçı olan Neşet Ertaş’ın da pek çok bestesi TRT repertuarına “Neşet Ertaş’tan alınan”, ya da “Neşet Ertaş’ın derlediği” anonim ezgiler olarak alıdı.

THM’nin anonimliği konusundaki resmi ısrar, özel eğlence ve yayın sektörlerinde Aşık ve Abdalların fikri mülkiyet haklarının sürekli olarak ihlaline de neden oldu ve onları büyük maddi zarara uğrattı. Nitekim Neşet Ertaş, kendi ifadesine göre fikri mülkiyet konusundaki yeni düzenlemelerin yürürlüğe girdiği 1996 yılına dek geçen 39 yıllık müzik hayatında, bestelerinin başkalarınca ticari olarak kullanılması neticesinde hiçbir telif alamamış, ilk kez 1996 yılında telif ücreti almıştı.

Aşık Çobanoğlu da bestelerini kullanan çeşitli pop müzisyenleri ile telif konusunda çatışmalar yaşamıştı. Neticede Aşık ve Abdal geleneğinden gelen pek çok halk müzisyeni, bestelerinin kullanılması sonucu hakettikleri maddi ve manevi karşılığı alamamış ve zor ekonomik koşullar içinde ve kırgın yaşamışlardı. Bunun seyrek istisnaları Kültür Bakanlığınca farkedilip gözetilen, ya da Arabesk gibi popüler tarzlara yönelen kimi müzisyenlerdi.

Resmi kurumların, yerel halk müzisyenlerine yönelik tutumlarıyla ilgili diğer bir çarpıcı anekdota göre: Aşık Murat Çobanoğlu, 1990’larda, dönemin Cumhurbaşkanı Özal’ın elinden Devlet Sanatçısı unvanı alan az sayıda şanslı Aşık’tan biri olmuş; ancak bunun için bir bedel ödemiş ve ödülü aldıktan sonra Aşık sıfatını hiçbir kamuya açık müzikal etkinlikte kullanamamıştı. Çünkü devlet sanatçılarının Aşık, Abdal vb. sıfatları kullanması Kültür Bakanlığı’nca yasaklanmıştı.

Geleneksel müzik üzerindeki resmi baskı, 1950’lerde muhafazakar, merkez sağ hükümetlerin yönetiminde yavaş yavaş azaldı ve ilk Türk Müziği Konservatuarı İstanbul Belediyesi Konservatuarı bünyesinde 1975’te açıldı. 90’lı yıllara kadar geçen süre içinde paradigma etkisini büyük ölçüde kaybetti. Bunun yanında, popüler Batı müziğiyle geleneksel müzik akımları arasında bazı kendiliğinden eklemlenmeler ortaya çıktı ve 1990’lara gelinceye kadar eğlence ve müzik sektörüne egemen oldu. 90’lı yıllardan sonra kültür politikalarını uygulayan ve resmi yayın organı TRT’yi idare eden yetkililer, uygulamalarında ve yayın politikalarında paradigmaya ilişkin önceliklerini bir kenara bırakmak zorunda kaldılar. Bunun başlıca nedeni 90’lı yıllarda özel medyanın gelişmesiydi.

Bugün, Aşık ve Abdal geleneklerinden gelen bestecilerin eserleri, kanuni düzenlemelere rağmen hala sanki bedava yararlanılabilecek, kamuya açık, anonim ham malzemelermiş gibi sömürülmektedir. Ancak bu kez TRT tarafından değil, bu eserleri popüler Batı müziği tarzlarında düzenleyip, kendi çalışmalarına katan pop müzisyenleri tarafından.

Popüler müzik akımları çerçevesinde yapılan düzenlemeler, bu gelenekler için, ciddi bir tehlike oluşturmaktadır. ‘Arabesk’, ‘fantezi’, ‘özgün’ ya da ‘pop’ müzik gibi akımlar yaygınlaşıp, orijinal gelenekleri gölgelemeye, onların yerini almaya başladıkça, bu orijinal geleneklerin içinde yetişen müzisyenler, ekonomik kaygılarla popüler müziğe yönelmekte; bu da bir yandan onların geleneklerinin bozlak, misket ve deyiş gibi orijinal tarzlarını bozmalarına; diğer yandan da yeni nesil içinden geleneklerini öğretip, aktarabilecekleri çıraklar bulmakta güçlük çekmelerine neden olmaktadır. Bu yüzden, örneğin bir Sıra Geceleri geleneği, Eşkiya filminden sonra gelişen bir ilgiye rağmen, neredeyse bitmiştir.

Neşet Usta’yı Anlamak

İşte; Neşet Baba’nın Devlet Sanatçılığı unvanını neden reddettiğini, “halkın sanatçısı” olarak neden kendini ve eserini yalnız ve yalnız halkına emanet ettiğini anlamak için sanat hayatının 40 yılını içinde geçirdiği bu koşulları bir kez daha değerlendirmek gerekiyor. Sanıyorum, bugün bize düşen onun anısını ve eserini daha bir sahiplenmek; sazını, sözünü, hakkını vererek, keyfini çıkararak, bir kez daha, bir kez daha dinlemek olacaktır.

Sana karşı benim bir sözüm yoktur

Haklısın Neşet Baba haklısın,

Hata benim günah benim suç benim

Nur içinde yatasın Neşet Baba!

 

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Neşet Usta’nın ardından: Gecikmiş bir taziye 1

Bilemedim kıymatını kadrini
Hata benim günah benim suç benim

Neşet Ertaş

Bir çınar devrildi. Türkmen/Abdal geleneğinin büyük ustası Neşet Baba 25 Eylül’de aramızdan ayrıldı. Kendi el yazması hayat öyküsüne göre 1943 yılında (kimi başka kaynaklara göre 1938’de) Kırşehir ili Çiçekdağı ilçesinin “Abdallar köyü” diye de anılan Kırtıllar köyünde dünyaya gelen Neşat Ertaş, babası Muharrem Ertaş ile birlikte Abdal müzik geleneğinin son büyük taşıyıcı ve üreticilerindendi. Çocuk yaşta babasının rahle-i tedrisatında tanışıp, içinde yoğrulduğu bu geleneğe sahnelerde, düğünlerde ve plaklarında yaptığı icralarıyla; “mahalli sanatçı” sıfatıyla 23 yıl emek verdiği TRT çatısı altında yaptığı derlemeler ve programlarla; ve Garip mahlasıyla yazdığı çok sayıda güfte ve besteleriyle önemli katkılarda bulundu. Çabalarıyla geleneğin Kırşehir dışında, hatta ülke dışında tanınmasını sağladı.

UNESCO tarafından yaşayan insan hazinesi kabul edilen Neşet Baba halk sanatçısı “halkın sanatçısı” idi. Zamanında kendisine sunulan ‘devlet sanatçılığı’ ünvanını “ayrımcı” bir sıfat olarak değerlendirerek reddeti. Kendi sözleriyle: “Devlet sanatçılığı bana teklif edildi. Ben, ‘hepimiz bu devletin sanatçısıyız, ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor’ diyerek teklifi kabul etmedim. Ben halkın sanatçısı olarak kalırsam benim için en büyük mutluluk bu. Şimdiye kadar devletten bir kuruş almadım, bir tek TBMM tarafından üstün hizmet ödülünü kabul ettim. Onu da bu kültüre hizmet eden ecdadımız adına aldım.”

Neşet Usta’nın Kırgınlığı

Neşet Ertaş ömrünün son yıllarında gördüğü iade-i itibar ve popüler saygıya karşın, sanat hayatı boyunca devletin kültür politikalarını ve ülkenin kültürel hayatını onyıllarca yönlendiren TRT ve Kültür Bakanlığı gibi resmi merciler tarafından büyük haksızlıklara uğradı. O yüzden kırgındı biraz devlete, resmi mercilere karşı. Belki de devlet sanatçılığını reddinin altında yatan temel neden hissettiği bu kırgınlıktı. Nitekim, kendi ifadesiyle: “Muzaffer Sarısözen 14 yaşımda iken beni mektupla çağırır, misafir olarak çaldırır, okuturdu. Daha sonra imtihanla mahalli sanatçı olarak radyoya girdim. 23 sene her ay 2 proğram yapardım. Halk müziği yöneticilerinden çok bencil insanlar vardı. Beni çıkardılar, istediğim gibi çaldırıp söyletmediler. Ben de terk ettim.”

Neşet Ertaş, içinde yetiştiği yerel müzikal geleneğe bağlı olarak pek çok beste yapmasına karşın, hayatının son yıllarına kadar bunları kendi adıyla, kendi yarattığı eserleri olarak ortaya koyamadı. Kendi eserlerinin “derleyicisi” ya da “kaynak kişisi” olarak anıldı on yıllarca. Çünkü neredeyse 1990’lara kadar TRT ve Kültür Bakanlığı’nın geleneksel, yerel Anadolu müziğine bakışını belirleyen resmi müzik paradigmasına göre Türk Halk Müziği’nde beste diye bir şey olamazdı. Halk Müziği anonimdi ve yeni üretimlerle gelişebilen canlı bir gelenek değildi.

Türkçü Müzik Paradigması

Bu resmi müzik paradigması, başlangıcı 18. yüzyılın başlarına, III. Ahmet’in saltanatı sırasında (1703-1730) yaşanan ‘Lale Devri’ne kadar götürülebilecek olan Osmanlı-Türk modernleşme sürecinin bir ürünüydü. Müzik hayatının modernleşmesi, bu genel modernleşme sürecinin bir parçasıydı. Osmanlı-Türk modernleşme sürecinin en önemli boyutlarından biri 19. yy ve Cumhuriyet’in ilk dönemini kapsayan zaman diliminde, Anadolu’da bir uluslaşma ve modern ulus-devlet oluşum sürecinin yaşanmasıydı. Bu süreç çerçevesinde 19.yy’ın iki kuşak modernleşmeci aydınları, Osmanlıcılık ve Türkçülük olmak üzere iki ayrı ideoloji geliştirdiler. Kemalizmi önceleyen Türkçülük ideolojisi 19. yüzyılın ikinci yarısında ve özellikle II. Abdülhamid’in saltanatının yaşandığı otuz yıl (1877-1908) içinde gelişti ve bu dönem Türk kelimesinin anlamının ‘kaba ve idraksiz’den ‘şerefli kahraman’a evrilmesine tanıklık etti. Türkçülük çoğu açıdan dönemin Romantik ve halkçı nitelikler taşıyan -Hobsbawm’ın terimiyle- kültürel milliyetçiliklerinin bir örneğini oluşturmaktaydı.

Türkçülüğün ortaya çıkması ve gelişimi ile birlikte, Doğu Avrupa’daki diğer kültürel milliyetçi akımlarda olduğu gibi, Osmanlı-Türk yönetici seçkinleri arasında da homojen bir ulusal kültür yaratma projesi çerçevesinde bir ulusal ‘Türk Müziği’nin nasıl yaratılacağına dair tartışmalar arttı. Bu sorun hakkındaki ilk çalışmalar, muhtemelen Rauf Yekta Bey (1911), Musa Süreyya Bey (1915), Ahmet Cevdet Bey ve Necip Asım Bey (Yazıksız) (1916) ve Halil Bedii (Yönetken) gibi Erken 20. yüzyıl Jön Türk aydınlarına aitti.

Türkçü ideologların konuyla ilgili görüşlerindeki karakteristik noktalardan biri, hepsinin bugünkü yaygın adıyla Türk Sanat Müziği; ya da geçmişte kendi besteci ve icracılarının verdiği otantik adıyla Mûsikî hakkında açıktan açığa düşmanca bir tavır takınmasıydı. Mûsikî’nin ulusal olup olmadığını sorunsallaştırırken, onu ulusal olmayan, yozlaşmış, yabancı kültürlere ait hastalıklı bir gelenek olarak gördüklerini belirtiyorlardı. Mûsikî karşısındaki bu düşmanca tutumun kaynaklarından biri, Doğulu müzik geleneklerine karşı önyargılı yaklaşımların bilimsel gerçekler gibi gösterilmesine zemin hazırlayan 19. yüzyıl Oryantalist yazınıydı. Jön Türkler konuya yaklaşırken, Batılı Oryantalist yazının doğu üstüne kurduğu fantazilerden büyük ölçüde etkilenmişler, Mûsikî’yi Türk olmayan Doğulu uluslara ait kabul etmişlerdi. Tek sesli Doğu müziği geleneklerini, dolayısıya Mûsikî’yi evrensel müzik kültürünün en üstün düzeyi olarak gördükleri çok sesli Batı müziğine kıyasla geri olarak tanımlıyorlardı.

Ayrıca popüler, kırsal kültüre yönelik olarak, kaynağını Romantik halkçılıktan alan apolojik bir sempati nedeniyle, modern Ulusal Türk Müziğinin seçkinci unsurlardan temizlenmesi arzu ediliyor; Mûsikî Osmanlı toplumunun yönetici seçkinlerine ait kabul edildiği için de yoğun bir antipatiyle karşılanıyordu.vDolayısıyla bir yandan ulusal kültürü saflaştırıp, homojenleştirmek adına diğer yandan da Türk kültürünü modernleştirmek arzusuyla Mûsikî reddediliyor ve geleceğin modern, çok sesli ulusal müziğinin malzemesi olarak kullanılmak üzere halk şarkılarının derlenmesinin gerekliliği üzerinde duruluyordu.

Modern, bir Ulusal Türk Müziği yaratmak için izlenmesi gereken doğru strateji hakkında fikirlerini açıklayan bir başka önemli ve etkili sima Ziya Gökalp’ti (1876-1924). Gökalp de diğer Türkçü ideologlar gibi Batılı Oryantalist yazına dayalı önyargıların etkisinde kalıyor; Mûsikî’yi Antik Yunan, Bizans, Arap ve Fars kültürlerinin karışımından oluşan yabancı, ulusal olmayan bir müzik olarak değerlendirmiş ve onu gayrımeşru ilan etmişti. Ona göre Mûsikî Türk harsına hiç bir şekilde ait değildi. Teksesli olması ve doğal olmayan çeyrek tonlar içermesi yüzünden ‘hastalıklı’ydı ve geleneksel formu içinde sürdürülmesi imkansızdı. Bu yüzden Gökalp için Mûsikî geleceğin ulusal müziğinin temeli olmaya uygun değildi.

Öte yandan, Türk harsının kendiliğinden bir ürünü olarak gördüğü ve “Türk Müziği” olarak adlandırdığı otantik halk müziği, (sonradan verilen adıyla Türk Halk Müziği-THM) Türk harsının tek gerçek unsuruydu. Bu müzik modern ulusal besteciler için, “hem ulusal hem de Avrupalı” bir müzik yaratmak amacıyla derlenip kullanılabilecek, pek çok dokunulmamış anonim ezgi sağlıyordu. Ancak Gökalp THM’ni yaşayan bir müzikal gelenek olarak değil, basit halk ezgilerinden ibaret, anonim bir folklorik kalıntı ve folklor araştırmalarının nesnesi olarak görüyordu. Yaratılacak hem ulusal, hem de Avrupalı yeni Türk müziği, anonim halk ezgilerinin çok seslendirilmesi yoluyla, Türk harsına ait olan THM ile dahil olunmak istenen yeni medeniyyetin genel müzik kültürünü oluşturan Klasik Batı Müziği’nin (KBM) sentezinden oluşacaktı.

Paradigmanın Kültür Politikalarına Hakimiyeti

Gökalp’in görüşlerinin orijinal olmadığı açıktır. Bütün bu argümanlar, daha önce Türkçü ideolojinin gelişimi sürecinde tartışılıp, biçimlenmişti. Ancak, Jön Türklerin kültür ve müzik konusundaki yaklaşımlarının, Cumhuriyet’in ilk dönemindeki müzikle ilgili kültür politikalarının temel paradigması haline gelmesinde en önemli faktör, bu görüşleri benimseyip, geliştiren Gökalp’in CHP çevrelerindeki ve Kemalist entelejansiya içindeki popülerliği oldu. Ayrıca bu paradigma Atatürk tarafından da benimsenmiş ve desteklenmişti. Bu nedenlerle, Cumhuriyet döneminin başında yeni Türk müziği ile ilgili milliyetçi-modernleşmeci ideal, müzik konusundaki temel kültürel politikaları belirleyen resmi müzik paradigması haline geldi.

Bu paradigma, 1920’lerde ve 1930’larda Kültür ve Milli Eğitim Bakanlıkları, İstanbul ve Ankara Radyoları gibi ilgili resmi kurumların uygulamalarında da belirleyici rol oynadı. Bu dönemde, Türkçü müzik paradigması çerçevesinde kültür politikaları geliştirip, uygulayan yönetici seçkinler, Mûsikî’nin varlığını gayrımeşru ve ‘Türk Hars’ına yabancı saydılar. Türk Halk Müziği (THM)’ne ise, sadece modern, çok sesli Ulusal Türk Müziği için kullanılacak hammadde olarak değer taşıyan, anonim bir folklorik kalıntı gözüyle baktılar. Her iki müzik geleneği de otantik biçimleriyle yaşaması mümkün olmayan ölmüş gelenekler olarak kabul edildi. Bu yüzden Cumhuriyetin kültür politikalarını geliştirip uygulayanlar, her iki geleneğin de üretim ve yeniden üretimini baskı altına aldılar. Kabaca ‘alaturka’ olarak adlandırdıkları her iki müzik türünün de icrasına, halk konserleri, balo ve temsiller gibi resmi kültürel etkinliklerde ve radyo yayınlarında, uzlaşmaz bir tutum izleyerek, yer vermediler. Dahası, bu müzik türlerine radyo yayınlarında yer verilmesi, 1934’den başlayarak 20 ay boyunca yasaklandı. Örgün eğitim okullarında ve müzik eğitimi kurumlarında da bu müzik türlerinin öğretilmesi 1927’den 1975’e kadar yasaklandı.

Paradigmanın etkisi, ilerleyen on yıllarda derece derece azalsa da, TRT başta olmak üzere kültür politikalarını uygulayan resmi kurumlarda ve hatta hem Batı müziğiyle hem de geleneksel müzikle ilgilenen çeşitli sivil çevrelerde bile 1990’ların sonlarına kadar hissedilegeldi. Böylece, ülkemizdeki bütün otantik yerel müzikal geleneklerin kaderi, bu milliyetçi-modernleşmeci paradigmadan etkilendi. Bu paradigmanın temelindeki modern ‘Ulusal Türk Müziği’ tahayyülü son tahlilde kurgusal bir nitelikte olduğu için, paradigma çerçevesinde oluşturulan resmi politikalar ve uygulamalar Anadolu’nun gerçekte varolan otantik müzikal geleneklerine ciddi zararlar verdiler.

 

 

Kategori: Yeşeriyorum

Duyurular

İHGD’den Nefret Suçunun Önlenmesi Etkinlikleri – II

İnsan Hakları Gündemi Derneği Türkiye’de nefret suçlarının önlenmesi için verilen mücadeleye destek olmak, bir süredir Türkiye’de nefret suçlarının önlenmesi için başlatılan platform, ağ, koalisyon vb. nitelikteki çalışmaların güçlenmesine katkı koymak ve farkındalığın artmasını sağlamak amacıyla düzenleyeceğini açıkladığı etkinliklerin ikincisini yine Almanya Federal Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliğinin maddi katkılarıyla, 6 Kasım 2010, Cumartesi günü Ankara’da Midas Otel’de gerçekleştirecek.

Diğer bir amacı da nefret suçlarının önlenmesi için çalışmalar yürüten sivil toplum örgütleri ve ilgili devlet organlarıyla bir araya gelerek nefret suçları sorununun çözümlenmesi için birlikte neler yapılabileceğinin tartışılması olan bu etkinliklerin ilki 16 Ekim 2010’da, yine Ankara’da düzenlenmişti. Dernek, yapılan çalışmaların sonuçları doğrultusunda nefret suçunun önlenmesiyle ilgili çalışmalarına 2011 yılında da devam etmek arzusunda.

Bu ikinci toplantıda “Nefret Suçu Kavramı ve Nefret Suçlarıyla Mücadele” tartışılacak. Etkinlik programı şöyle:

NEFRET SUÇUNUN ÖNLENMESİ ETKİNLİKLERİ – II
PANEL
NEFRET SUÇU KAVRAMI, NEFRET SÖYLEMİ
VE
NEFRET SUÇLARIYLA MÜCADELE
KONUŞMACILAR
Orhan Kemal CENGİZ
(İnsan Hakları Gündemi Derneği Başkanı)
Yrd. Doç. Dr. Asuman AYTEKİN İNCEOĞLU
(İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi – Türkiye)
Dr. Karsten Krupna
(Philipps Üniversitesi Hukuk Fakültesi – Almanya)
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
(Ondokuz Mayıs Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı – Türkiye)
Matilde FRUNCILLO
(Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Hoşgörüsüzlük ve Ayrımcılıkla Mücadele Birimi – Polonya)
Prof. Dr. Yasemin İNCEOĞLU
(Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi – Türkiye)
TARİH
6 KASIM 2010, CUMARTESİ
SAAT
13.00 – 18.00
YER
Midas Hotel
ADRES
Tunus Caddesi No: 20 Kavaklıdere
06680 Ankara / Türkiye
Panel sırasında simültane çeviri yapılacaktır.
İnsan Hakları Gündemi Derneği
Güniz Sok. No: 38/8 Kavaklıdere, 06700, Kavaklıdere, Ankara, Turkiye.
Tel: +90 312 428 06 10-11 – Faks: +90 312 428 06 13
www.rightsagenda.org

Kategori: Duyurular

Yeşeriyorum

Cumhuriyet Bir Nedir?

Cumhuriyeti konuşmaya olmadık bir yerden başlayacağım: ODTÜ Sosyoloji Bölümünün değerli hocası, hocam, Prof. Dr. Hasan Ünal Nalbantoğlu’nun bir doktora dersi esnasında aktardığı bir alıntıdan. Ünal Hocamız, Alman düşünür Husserl’in toplumların yaşadığı tarihsel süreçlerle ilgili bir mataforunu aktarmıştı bize bu derste. Elbette Ünal Hocamızın üstad anlatımıyla aktarmama imkan yok; ama mealen Husserl, toplumların yaşadığı devrimci dönemleri, su ve tebeşir tozu ile dolu bir kabın çalkalanması sonucu ortaya çıkan bulanıklığa benzetirken; toplumsal olanın, tebeşir tozunun tekrar dibe çöküp, suyun durulduğu andaki gibi, siyasi devrim dönemlerinin ardından zamanla tekrar yapılanacağını ön görürmüş.

Gerçekten, Husserl’in metaforuyla birlikte düşünürsek, devrimler, sofistike dinamikleri olan, toplumların olağanüstü bir hızla ve radikal ölçekte değişimler geçirdiği; bir yandan yeni bir geleceği müjdelerken,  diğer yandan bu hızlı değişimin etkisiyle helmehelç olup, bulanıklaştığı tarihsel dönemler olarak görülmeli. Katı olan pek çok şeyin buharlaştığı, gözün gözü görmediği, güç çatışmalarının kafalar uçurduğu, etrafta eski yeni bir sürü değerin, doğrunun eğrinin uçuştuğu olağanüstü kaotik, kimi zaman da katastrofik olabilen dönemler.

Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu, 1919’dan, 1923’e, hatta belki daha ötesi 1938’e dek süren dönem gibi.

Basitçesi bu dönem Anadolu’da devrimci -köklü ve hızlı- değişimlerin yaşandığı bir dönemdir. İlkokuldan itibaren tüm ilk ve orta öğrenimimiz boyunca her gün bize ezberletilen “devrimleri” tek tek saymanın yeri burası değil. Ama dönemin, Anadolu’nun toplumsal ve siyasi hayatındaki etkisini anlatmak için şu söylenmeli: toplumun kuruluşundaki vareden aklın (raison d’être) hızla ve köklü bir şekilde değiştiği bir dönemdir bu yıllar. Nitekim, sonraki yıllarda tebeşir tozları dibe çökerken, Türkiye toplumu yeni baştan yapılanırken, geri dönüşü pek de mümkün olamayacak bir yolu katetmişti.

Haaa… Bu devrim hiç mi öncesizdi? Gökten zembille mi indi? Elbetteki değil…

Aslında gelecek Türkiyeliler için bize okullarda öğretilenden çok daha uzun sürdü. Türkiye Cumhuriyetini önceleyen Osmanlı imparatorluğu, kapsadığı geniş coğrafyanın farklı köşelerinde farklı hızlarda da olsa, modernleşme denen süreci fazlasıyla sarsıcı, karmaşık ve uzun süren bir gerçek olarak yaşadı. Hemen hemen Lale Devri denen dönemle başlatılabilecek olan bu yaklaşık üç asırlık uzuun süreç, özellikle son birkaç on yılında, İmparatorluğun bürokrasisinin içinde gelişen ve modernleşmeyi, Batılı gelişmiş endüstri toplumlarının sergilediği modeli kayıtsız şartsız her yönüyle taklit etmeye; yani Batılılaşmaya eşitleyen bir entelijansiyanın pratiğiyle, Anadolu coğrafyası için daha bir sancılı geçti.

Yani Cumhuriyetle birlikte yaşanan, Husserl’in metaforundaki bağlamında fazlasıyla “devrimci” bir devrim oldu. Toplumu tepeden ayağa helmehelç eden, iyisiyle, kötüsüyle eskiden kalan herşeye karşı neredeyse tiksinti ve kin güdüp, yok etmek için çabalayan bir devrim.

Elbette o günü bugünden bakarak yargılayıp, bütünüyle yerin dibine geçirmek bir sorun. Ama açıkçası Türkiyenin güncel siyasi hayatında yer alan kimi çevreler gibi, bugünü de ta o günden bakarak görüp değerlendirmek daha büyük sorun.

Bugün Türkiye için yeni bir gün. Eskiden ve “eski yeni”den süzülüp gelen tortular 87 yıl sonra nihayet dibe çökmeye, yine yeniden yapılaşmaya başlıyor.

Bugün daha demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü ve çoğulcu bir Türkiye’yi düşleyenler olarak, Cumhuriyetin bugüne kadar olan pratiğini kıyasıya eleştiriyor ve bir “yeni yeni”yi kurmak için mücadele ediyoruz.

Ancak her halükarda şunu da itiraf etmek gerekiyor ki, bu Yeni Türkiye düşü, bu düşü düşleyen ve bu uğurda kendini eleştiren muhayyileler de hatasıyla sevabıyla 87 yaşına basan Cumhuriyetin, belki doğrudan değil ama sancılı bir sürecin dolayımında ortaya çıkan bir ürünü.

İşte Cumhuriyet ve onun kurucuları, en çok da bu yüzden, saygıyı, ama bönce bir tapınışa vardırmadan, gerçek bir saygıyı hakediyor.

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Bir Şehir Efsanesi: Piyasanın Görünmez Eli

Baştan söyleyeyim. Başlığa aldanmayın. Bu yazıda öyle çok teknik iktisat analizleri bulamayacaksınız. Hatta aksine bu iktisat karşıtı bir yazı olacak demek daha doğru. Aslında temel derdim son dönemde et fiyatları üstünde dönen spekülasyonlara ve manipülasyonlara dikkat çekmek.

Amma, mevzuya girmeden bir kuramsal taksim geçmeden de olmaz nitekim.

Modern kapitalizmin oluşum sürecinde onun işleyiş mekanizmalarıyla ilgili “bilimsel” bir farkındalık iddiası olarak liberal iktisadi doktrin, malum, çok temel bir paradigmaya dayanır: piyasanın kendi kendini düzenleyen bir yapısı olduğu ve devletin müdahalesi olmadığı sürece bu yapının tüm oyuncuların optimum doyum düzeylerine ulaştığı bir denge noktasını (bir üretim-tüketim miktarı ve fiyat çifti) kendi kendine ulaşabileceği iddiası. Ünlü “görünmez el” metaforu yani.

Bu hikaye egemen doktrin olarak geçen yüzyılın başına kadar hakimiyetini sürdürse de büyük 1929 kriziyle beraber korkunç bir çatırtıyla sarsıldı. Bu büyük küresel kriz piyasanın hiç de öyle kendini krize girmeden denge noktasında tutamadığını; hatta krizlerin kapitalist ekonominin yapısal bir unsuru olduğunu liberal iktisatçıların suratlarına çarptı.

Sonra kurtarıcı peygamber Keynes geldi ve kapitalist ekonominin bu krizlerden uzak durabilmesi, en azından iktisadi dalgalanmaların belli makul çerçevelerde tutulabilmesi için aktif olarak iktisadi süreçlere müdahale eden bir devletin gerekli olduğunu söyledi. Hükümetler bu müdahaleler için politikalar üretmeliydi. Sonuçta savaş-sonrası dönemde devletin piyasaya çeşitli şekillerde müdahale etmesi, hükümet programlarında mali ve parasal iktisadi politika araçlarının olması sıradan bir şey haline geldi.

1970’lerde yaşanan ikinci büyük küresel krizden sonra bu kez Keynezyan devrim ve devletin piyasaya müdahalelerinin meşruiyeti sorgulanmaya başlandı. Bu neo-liberal akımın en uçtaki ağızları devletin gece bekçiliğine geri dönmesini, ekonomiden tamamen el etek çekmesini talep etmeye başladılar. Özellikle 1980’ler ve 90’larda devletin doğrudan işletmecilik yaptığı, geniş bir kamu ekonomisi büyük ölçüde lağvedildi. Mali politikaların popülaritesi azalırken parasal politikalar öne çıktı. Sosyal politikalar büyük ölçüde geriledi. Devlet talebi teşvik için insanlara transferler yoluyla kaynak aktarma uygulamasını terkederken, devletin boşluğunu finans sermayesi neredeyse zorla cebimize sokuşturduğu “aşırı uygun koşullu” kredilerle doldurdu. Yani Refah Toplumu yerini Borç Toplumu’na bıraktı.

Ama sonuçta devletin iktisadi hayattan bu ölçüde geri çekilmesi asla söz konusu olmadı. Çünkü devletin müdahale araçlarından tamamen vazgeçmeyi hiçbir iktisatçı, piyasa aktörü ya da politikacı göze alamadı. Özellikle Borç Toplumu’nun 2008’deki büyük krizinden sonra başta ABD olmak üzere pek çok gelişmiş ülkede devletin büyük kurtarma operasyonları ile piyasaya müdahalesi ve bu müdahaleyi süreklilendirmek için yeni kurumlar ve araçlar geliştirmesi, kapitalizmin yürütülebilmesi için bir gece bekçisinden daha aktif ve maharetli bir devlete ihtiyaç duyulduğunu bir kez daha ortaya koydu.

Bugün ise piyasanın ne kadar naif, kırılgan bir şey olduğu; yalnızca devletin değil, kendi içindeki güçlü aktörlerin etkileriyle de kolayca manipüle edilebildiği gün be gün daha bir açığa çıkıyor. Bu konuda finans ve para piyasalarındaki spekülasyonlar, teknik tabiriyle “keriz silkelemeler”; kitabına uydurulamadığında suç kabul edilen, ama uydurulduğunda iyi kar getiren manipülasyonlar en belirgin örnekler.

E peki bütün bunların etle ne ilgisi var diyeceksiniz şimdi. Var tabi… Olmaz mı.

Geçen gün Bakan Eker’in gazetede yayınlanan şakasını hatırlayın: “Et fiyatları refah artışı nedeniyle arttı” demiş muhterem. Nedir burada ki ima? Hükümetimiz halkın refahını o kadar artırdı ki ete talep arttı, bu da fiyatlara yansıdı. Yani herşey piyasa mekanizması içinde olup bitti ve et fiyatları piyasadaki talep şokuyla artıverdi.

Ancak et fiyatlarıyla ilgili süreci tekrar gözden geçirdiğimizde, Bakan’ın iddiasının aksine, herşeyin özellikle son aylarda çok da piyasa mekanizmasına uygun işlemediği izlenimini yaratan sevimsiz görüntülerin farkına varabiliyoruz.

Et fiyatlarındaki artış neredeyse bu senenin başından beri durdurulamaz bir şekilde ilerledi ve halen bu ilerleyiş sürüyor. Başlarda medyada bu ilerlemenin, hani görece piyasa mantığı içinde kabul edilebilir açıklamalarını okuyabiliyorduk. Geçen senelerde yem fiyatlarındaki artış, süt ve hayvani ürünlerin fiyatlarındaki düşüş nedeniyle hayvancılıkla uğraşan küçük üreticilerin bu sektörden ayrılması; bunun da et arzını azaltması gibi.

Sonra Hükümetin canlı hayvan ithalini serbest bırakan kararı geldi. Piyasa mantığının öngöreceği üzre görece ucuz ithal etin yarattığı rekabetle fiyatlar kısa bir süre durulur gibi oldu. Ama her nedense hemen sonra tekrar tırmanışa devam etti. Sanki piyasa içinde birileri Hükümetin fiyatlar karşısındaki frenleme çabasına direniyordu.

Sonra Hükümet yakınlarda bir adım daha atıp karkas etin ve hazır et ürünlerinin ithalatını da serbest bıraktı. Ama bu da işe yaramadı. Et fiyatları hala yükseliyor. Piyasa her nasılsa, kendi işleyiş mantığına da ters bir şekilde, Hükümetin müdahalesiyle memlekete giren ucuz ete rağmen bu fiyat sarmalının sürmesinde ısrar ediyor.

Bu durumda, piyasadaki kimi aktörlerin bu fiyat sarmalından fayda sağladıkları ya da fayda beklentileri olduğu için Hükümetin müdahalelerine rağmen bu fiyat artışının sürmesine neden olacak şeyler yaptığını -stok, karaborsa- düşünmek hiç de komplo teorisi değil. Nitekim son dönemde medyada özellikle et ve et ürünleri sektöründeki bazı yurt içi tekellerin piyasaya arzı suni olarak kıstıkları ve büyük miktarlarda stok yaptıkları yolunda haberler de görülmeye başladı. Bu yolla tekeller yalnızca kısa dönemde fiyat artışlarının getirdiği büyük rantlara oynamış olmuyor; daha uzun dönemde küçük üreticilerin sektörden tamamen kazınıp atılmasını, böylece piyasanın tamamen kendi kontrollerine geçmesini de garantiye almaya çalışıyorlar.

Öte yandan Hükümetin neden et fiyatlarını kontrol etmek adına durmadan hayvan ve et ithalalatının önünü açtığını da nihayet anladık. Meğer gümrük birliği anlaşmasıyla uzun zaman önce AB’ye söz verdiğimiz, ama bu zamana kadar hiç yerine getiremediğimiz bir et ithalatı kotamız varmış. Bu vesileyle et ithalatının serbest kalması bu kotamızı doldurmamızı da sağlayabilecekmiş.

Aman ne güzel. İnsan bunları duyunca sene başından beri oynanan pis bir oyunun kurbanı olduğumuzu düşünmeden edemiyor. Sanki olup biten herşey AKP Hükümetinin ekonomiyi neo-liberal bir çerçevede yeniden biçimlemek uğruna sahneye koyduğu yeni bir oyun. Anlaşılan o ki Hükümetin asıl derdi et yüzü göremeyen yoksul halkın karnının doyması değil, ülkenin AB kotalarının dolup dolmadığı. Piyasadaki tekeller de bu oyunun, yarattığı ekstra rantlar ve piyasadaki hakimiyetlerini artırmak uğruna danışıklı döğüşçüsü.

Velhasıl kimse bana piyasanın görünmez elinden filan bahsetmesin artık. Piyasanın iki büyük ve aç gözlü eli var: Hükümet ve tekeller. Ve bu iki el suratımıza ardı ardına tokatlar patlatıp duruyor.

Kategori: Yeşeriyorum

Duyurular

İHGD’den nefret suçunun önlenmesi etkinlikleri

İnsan Hakları Gündemi Derneği  Türkiye’de nefret suçlarının önlenmesi için verilen mücadeleye destek olmak, bir süredir Türkiye’de nefret suçlarının önlenmesi için başlatılan platform, ağ, koalisyon vb. nitelikteki çalışmaların güçlenmesine katkı koymak ve farkındalığın artmasını sağlamak amacıyla bir dizi etkinlik düzenleyeceğini açıkladı.

Bu etkinliklerin bir diğer amacı da nefret suçlarının önlenmesi için çalışmalar yürüten sivil toplum örgütleri ve ilgili devlet organlarıyla bir araya gelerek nefret suçları sorununun çözümlenmesi için birlikte neler yapılabileceğinin tartışılması olacak.

Söz konusu temel amaçlar doğrultusunda öncelikle Ekim ve Kasım 2010 aylarında iki etkinlik gerçekleştirilecek. Dernek, yapılan çalışmaların sonuçları doğrultusunda nefret suçunun önlenmesiyle ilgili çalışmalarına 2011 yılında da devam etmek arzusunda.

Bu bağlamda Almanya Federal Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliğinin maddi katkılarıyla gerçekleştirilecek ilk etkinlik 16 Ekim 2010, Cumartesi günü Ankara’da Midas Otel’de gerçekleşecek. Bu ilk toplantıda “Nefret Suçlarının Önlenmesinde Yargıçların ve Sivil Toplumun Rolü” tartışılacak. Etkinlik programı şöyle:

NEFRET SUÇUNUN ÖNLENMESİ ETKİNLİKLERİ – I
PANEL
NEFRET SUÇUNUN ÖNLENMESİNDE YARGIÇLARIN VE SİVİL TOPLUMUN ROLÜ
KONUŞMACILAR
Günal KURŞUN
(İnsan Hakları Gündemi Derneği Genel Sekreteri)
Tanıl BORA
(Araştırmacı, Yazar – Ankara, Türkiye)
Dr. Andreas STEGBAUER
(Yargıç – Münih, Almanya)
Biplab BASU
(ReachOut Örgütü – Berlin, Almanya)
TARİH
16 EKİM 2010, CUMARTESİ
SAAT
13.00 – 18.00
YER
Midas Hotel
ADRES
Tunus Caddesi No: 20 Kavaklıdere
06680 Ankara / Türkiye
Panel sırasında simültane çeviri yapılacaktır.
İnsan Hakları Gündemi Derneği
Güniz Sok. No: 38/8 Kavaklıdere, 06700, Kavaklıdere, Ankara, Turkiye.
Tel: +90 312 428 06 10-11 – Faks: +90 312 428 06 13
www.rightsagenda.org

Kategori: Duyurular

Yeşeriyorum

Yetmez! Ama Evet! / Gökçen Özdemir

Anayasa Mahkemesi, Anayasa reformu konusundaki yasa (tasarısı?) ile ilgili iptal davası konusunda beklenen kararını açıkladı; ve Mahkemenin raportörünün görüşünün aksine iptal başvurularını tamamen reddetmeyip, değişiklik paketindeki bazı ifadeleri iptal etti. Böylece, yine varlık sebebi olan, ruhen ve lafzen korumakla yükümlü olduğu Anayasayı deldi. (daha&helliip;)

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Bu Savaşın Sonu Yok mu?

Yine başladı… Ya da aslında hiç bitmemişti.

İç savaştan bahsediyorum. Şu adını bir türlü koyamadığımız -ya da koymaktan utangaçça sakındığımız- iç savaştan.

Çok önceleri dağa çıkmış bir avuç “şakirt”, aklını yitirmiş  “eşkıyya” idiler. Sonra anlaşıldıki üç harften oluşan bir adları varmış: PKK. Daha sonra şakirtlikten, eşkiyalıktan çıkıp, “terörist” sıfatına layık görüldüler.

Aslında neredeyse 30 yıldır süregelen bir iç savaşın baş aktörleriydiler. Ve anlaşılan bu savaştan vazgeçmeye niyetleri yok.

Temel sorumuza gelirsek: ne oldu da son dönemde PKK’nın askeri aktivitesi bu derece yükseldi?

Yoğun saldırılar, çarpışmalar ve ölüm haberleri arka arkaya geliyor. Televizyonlarda bol sloganlı cenaze törenleri; sokaklarda milliyetçi sloganlarla turlayan taksiciler; araçlarının kornalarına basarak eşlik eden vatandaşlar… (Şu an dışarıdalar ve seslerini duyabiliyorum.)

Elbette hepimizin acısı büyük. Elbette hepimiz bu savaşa verdiğimiz kurbanların ardından onulmaz bir üzüntü duyuyoruz. Nitekim, cenaze törenlerinde şehit yakınlarının da sıkça dillendirdiği gibi, hepimiz bir an önce silahlar sussun, kan dursun, acılar bitsin istiyoruz. Ama öte yandan bütün bu gelişmeler ve her iki tarafta atılan milliyetçi sloganlar, savaşın bitmesi yönündeki umutlarımızı da -neredeyse- tüketiyor.

Hükümete sorarsanız, PKK’nın son saldırıları, hep Mavi Marmara olayı  ve ardından Türkiye’nin uluslararası çıkışlarını  kıskanan dış mihrakların kışkırtması. Bazı Bakanların açıklamalarına bakarsanız, olanların iç siyasetle, demokratik açılım girişiminin girdiği çıkmazla filan hiç ilişkisi yok. Bu “üst düzey” açıklamalara göre, aslında memlekette PKK-BDP çizgisinin temsil ettiği bir kesim ve talep yok. Demokratikleşme süreci gayet güzel ilerliyor ve Türkiye vatandaşı Kürtlerin demokratik açılım başlığı altında Hükümetten beklediği tüm girişimler adım adım başarıyla gerçekleştiriliyor. Ve bütün bu kan ve gözyaşı, bu gelişmeleri kıskanan dış güçlerin işi (!).

Velhasıl Hükümet, on yıllar öncesinden beri hükümetlerin başedemedikleri Kürt sorunu karşısında sığınageldikleri genel geçer milliyetçi, “dış mihraklar” söylemine ricat etmiş durumda.

Oysa daha ciddi analizciler, PKK’nın artan askeri saldırganlığını, örgütün demokratik açılım sürecinin çıkmaza girmesine ve KCK operasyonları sonrasında kendine yönelik siyaset dışına itme ve tasfiye girişimlerine karşı verdiği tepki olarak yorumluyor; ve özellikle Şemdinli’deki son kanlı çatışmanın, güncel nedenininin, Kandilden gelen son kafilenin paldır küldür tutuklanıp, adli takibata uğraması olduğuna dikkat çekiyorlar.

Şimdi itiraf etmeliyim ki PKK’nın 2003’ten bu yana Irak’taki güçlerle ve Amerika’yla ilişkilerini ve İran’daki faaliyetlerini göz önüne getirince, örgütün uluslararası ilişkileriyle ilgili benim de aklımda kuşkular beliriyor. Yurt içindeyse Ergenekon gibi derin devlet unsurlarıyla ilişkileri konusundaki şaibeleri hesaba katınca, bu örgütü ulusal siyaset içerisinde nerede, nasıl konumlamak gerektiği konusu da benim için giderek zor bir sorun haline geliyor.

Ancak, PKK’nın ulusal ve uluslararası güçlerle arasındaki karmaşık ticari-siyasi hesaplar ve ilişkiler ne olursa olsun, her halükarda açık olan bir şey var ki o da bu hareketin doğuşu ve gelişiminde Türkiye’deki Kürtlerin yaşadığı sorunlu koşulların oynadığı rolü ne yok saymak, ne de küçümsemek mümkün. Ve bu durum halen geçerli.

Yani PKK sorunu (ve parçası olduğu şiddet ve iç savaş ortamı) bir yana; Kürt sorunu bir yana.

Açıktır ki Türkiyeli Kürtler, bu ülkede hala bazı temel kültürel ve siyasal hak ve özgürlükleri konusunda arzu ve talep ettikleri, genel geçer standartlara kavuşmuş değil. AKP hükümetinin aylardır mırıldanıp durduğu “demokratik açılım” teranesi ise bu konuda ciddiye alınabilecek hiç bir gelişme sağlamadı. Zira, hak ve özgürlükler meselesi bir TV kanalı kurmaya indirgenemez.

Bu “açılım fiyaskosunun” temel nedeni neydi derseniz; esefle kabul etmek gerekiyor ki bu neden aslında Hükümet cenahında açılım adına ciddiye alınabilecek hiç bir şeyin olmamasıydı. Hiç  olmadı ve hala yok. Anlaşılan o ki AKP Hükümeti, hiçbir ön plan, program, stratejik çalışma filan yapmadan; tam anlamıyla “kervan yolda düzülür” mantığı ile paldır küldür girişmiş bu açılım işine.

Başlangıçta Hükümetin konuyla ilgili yol haritasını çeşitli taraflarla diyalog içerisinde olgunlaştırmak istediği için kendi açılım paketini peşinen deklare etmediğini düşünerek umutlanmıştık. Ancak bugün çok net bir şekilde anlaşılıyor ki bütün o diyalog harala gürelesi, aslında Hükümetin bu konudaki vizyonsuzluğunu, plansızlığını, programsızlığını gizlemek için bir tiyatro imiş. Bütün ilgili taraflar boş yere heyecanlanmış. Sanki bir şeyler yapmaya çalışır gibi görünmekten başka, “açılım” gibi iddialı bir başlığın altını dolduracak, başta Kürtler olmak üzere, tarafların demokratik görüş ve taleplerini dinlemeye ve bir uzlaşı düzlemi çerçevesinde karşılamaya yönelik hiçbir ciddi hazırlığı yokmuş meğer.

Nitekim, o nedenledir ki AKP Hükümeti Kandil’den gelen ilk grubun ülkeye girişi sürecini ciddi bir şekilde yönetemedi. Sonuçta ortaya çıkan tepkilere karşı bir siyasi irade gösteremeyip geri adım attı ve ondan bu yana bu konuda hiçbir ciddi ilerleme sağlanamadı. Hatta siyasi atmosfer bu konuda iyice geriledi. Nihayet, DTP’nin kapatılması ve bölgede seçimle işbaşına gelmiş DTP’li yerel yöneticilerin adli takibata uğramasıyla dibe vurdu.

Halihazırda durum giderek kötüleşiyor. Şimdi meydan yine silahlara ve her iki tarafta savaş ruhunu körükleyen milliyetçi sloganlara kaldı. AKP Hükümeti ise sorunun çözümünde kendilerine düşen sorumlulukları  görmezden gelerek, on yıllar öncesinin “dış mihraklar” teranesine gerilemiş durumda.

Halbuki Hükümetin asıl yapması gereken, bir an önce, ana dilde eğitim, bölgedeki yerleşimlerin otantik adlarını alması ve yerel yönetimler reformu gibi konular ile bu konularda özgürce, cezalandırılma korkusu olmadan tartışma yapılabilecek bir kamuoyu alanının oluşturulabilmesi yönünde yasal düzenlemeler yapılması için gereken girişimlerde bulunmak olmalıdır. Hükümet bu konuda cesur bir adım atabilirse, Türk ve Kürt taraflarının, sorunun aynı çatı altında, adil ve barışçı bir çözümü için uzlaşmak doğrultusunda, yeniden cesaretleneceği umulabilir.

Kendi payıma, bu savaşın önünde sonunda adil bir uzlaşı ile sonlanacağına inancımı korumak istiyorum. Ve bu kucaklaşma gününü  bir an önce görebilmeyi can-ı gönülden arzuluyorum.

Gökçen Özdemir

Kategori: Yeşeriyorum

ManşetYeşeriyorum

TEKEL İşçilerinin Direnişinden İzlenimler

Görüntü0060Dün (23 Aralık Çarşamba günü) öğlen saat 12.30 sularında Eş Koordinatörümüz Haydar Afşin ile birlikte Ankara Yeşillerinden bir grup olarak, TÜRK-İŞ Genel Merkezi önünde direnişlerini sürdüren TEKEL işçilerini ziyaret ettik. Hal hatır sorduk. İhtiyaçlarını öğrendik. Kendilerine olan desteğimizi belirttik. Destek amaçlı hazırladığımız bildiri metinlerini dağıttık. (daha&helliip;)

Kategori: Manşet