DoğaHafta SonuKöşe YazılarıManşet

Datça Yarımadası Karia günlükleri…

‘Sürgünler yukarı, kökler aşağı doğru büyür.  Orman canlıdır; sese, kokuya, temasa tepki gösterir. Hatırlarlar! Işığa eğilir tüm bitkiler ve bazıları bir dala, çite sarılıp daha hızlı büyürler.’

Ege ve Akdeniz’e sırtımı yasladım, Karia medeniyetinin mesken tuttuğu Datça’nın Güney ucu Knidos’tayım. Takvimlerden 23 Mart, bahar geleli iki gün oldu. Toprak ana hamile! Hayvanlar da kış uykularından az sonra uyanırlar. Duygusal davalarımdan, işsizlik sıkıntılarından, uykusuzluğumdan kurtlanan düşüncelerimi toprağa salıp boşaltmanın tam zamanı… Öyle bir yerdeyim ki, yaşadığım aşkın en büyük tanığı burası. Boğazımı sıkan bir yumrukla;  Datça’nın fırtınada iki ton maviye kesen dalgalı denizlerine dalıp,  ayaklarıma kara sular indiren taşlık patikalarını yürüyorum. Dahası da var, karşılaştığım manzaraların hepsi fiyakalı değil; ansızın yürek acıtanı da var, güzelliğinden nefes keseni de…

1.gün

Felsefeci Burak, Palamutbükü’nden Knidos’a doğru yürürken bizi eski köy aracının arkasına aldı. “İstanbul’da harcayarak yazık ettim” dediği yirmili yaşlarının acısının da muhabbetiyle kendi yolunu uzatıp, bizimkini kısaltarak gönlümde unutulmaz bir taht kurdu. Onu Datça’nın giderek daha da kıvrımlaşan yollarına uğurladık. Sırtımda on kiloluk çantam ve yükü çantamdan da ağır çeken düşüncelerim ile kendi dalgama yolcuyum ben de, günlerce sürecek bu yürüyüşte.

Beyaz uzun elbiseler ve saçlarında zeytin dallarından taçlarla, Yunan büstleri gibi düşlediğim Karyalıların liman kenti Knidos’ta; taşlara oyulmuş tanrısal insan yüzleri, yıkılmış tapınaklar var. Yüzyıllar önce, dünyanın bu yuvarlak sırtı üzerinde yaşamış insanlardan kalan tiyatronun, hilal biçimindeki taşlarının üzerine oturup Anadolu’dan şarkılar, türküler dinleyebilmek çok güzel…

Değirmenbükü tepesine tırmanıp, ufuktaki deniz fenerini arkamıza aldıktan sonra, dümenimizi ormanlara kırıyoruz.

İki sene önce Bozburun Karia yürüyüşünde, Mart’ta yaşanan kocakarı (Berdül Acüz) soğukları bizi söğüşleyince, bu sene yürüyüşü Nevruz’a zamanladık.  On dokuz kilometre ve sekiz, on saat yürüdüğümüz Datça patikalarından, Mersincik koyuna varana kadar baharın gelişini orman vatandaşlarıyla kutladık ilk gün.

Karanlık, nemli ve sarmaşık tünellerin olduğu yerler domuzların ağzına göre ve orman bu yuvalarla dolu. Kokumuzu alıp, sesimizi duydukları için çoktan arazi olmuşlardır derken büyük, yaralı bir domuzla karşılaştık. Topallayarak koşmaya başladı tepeye, sol arka ayağına basamıyordu kaçarken. Abim önde, ben arkada hızlanırken, merakımdan durup döndüm domuzun olduğu yere. O da çıktığı tepeden izliyormuş bizi. Sekerek arkasını dönüp uzaklaştı. Avcıların işi ayağının sakatlanması…  Marmaris’teki zengin tabaklara dana süsü olmaktan kurtarmış kendisini. Yoksa bir domuz kendi evinde neden topallasın? Avcıların halt yemesi.

2.gün

Gittikçe yükselen orman yollarında on kiloluk sırt çantam ile yürürken bacak kaslarımda yanma hissediyorum. İnişlerde ise dizlerime binen yük daha fazla. Kaslarım kibrit çaksam alev alacak. Karia yolu zaman zaman düz toprak yollara götürüyor bizi. Saatlerce engebeli arazide yürüdükten sonra, düz zeminde adım attığımda kırık cam parçaları üzerindeymişim gibi canım acıyor. Kendimi hemen patikalara atmak istiyorum.Hareket ettikçe ısınıyorum. Bir yağmurluk, Arjantin Patagonya’sında giydiğim hediye, uzun kollu bir içlik, siyah polar ve askılı bir atlet var üzerimde. Gün doğumu vakitleri yola çıkmadan önce hepsini üst üste giyip, yolun sonunda atlete düşmüş oluyorum. Tişört giymeyi sevmiyorum, bu yüzden gün sonunda omuzlarım hep yara bere içinde kalıyor. Ama bedenimi düzene sokuyor bu yollar. Uyumluyum bu yolda çünkü böyle olmak zorunda. Zaten bir anlamda evimdeyim.

Ormanın içindeki ikinci gün… Dalgaların kabaran sesi ile kayalıkların dar patikalarından geçiyorum. Çok sert ve soğuk esiyor rüzgar.

Sürgünler yukarı, kökler aşağı doğru büyür. Orman canlıdır; sese, kokuya, temasa tepki gösterir. Hatırlarlar! Işığa eğilir tüm bitkiler ve bazıları bir dala, çite sarılıp daha hızlı büyürler. İçinden geçtiğim bu orman beni duymuyor ama farkında. İnsan bilinci ile değil, doğa bilinci ile farkında. Kendi gürültümü kesip sakince durduğumda, toprağı sertçe titreten domuzların kaçışını hissettim. Çok değil az önce geçtiğim bu yerde onlar vardı. Hem orman hem de ben duyumsadık domuzların titrettiği toprağı.

‘’Kafamın içi orman, orman’’ (My head is a jungle, jungle) diye bir şarkı vardı. Bu ormanda yaşıyorum, bazen de unutuyorum şarkıyı kalabalık tramvaylarda. Rotamız Bodrum’u görüyor. Dağın tepesine doğru bir yoldayız. Deniz patlamış, açıkta hiç tekne yok.  Düzlük arıyor gözlerim, tepelerde yeşil yeşil çayırlar vardır şimdi. Ah! Kaslarımdaki bu yanma!

Bir anda etrafımı saran her şey değişti. Siyah, acı çikolatamı yiyip suyumu içmek için durduğum düzlükte çalılara atılmış can yelekleri, çocuk pantolonları, kırmızı, simli kadın kıyafetleri ile yüz yüze kaldım. Yaşamlarını kurtarmak için insan tüccarlarının eline düşenlerden geriye kalanlar…

Mülteci sayılmıyorlar Türkiye’de. Sadece geçici koruma altındalar. İç savaştan payıma düşen Japon gülleri haberimde tanık olduklarımı yazmıştım Adanalıoğlu kampına gittiğimde. Yasalardan bağımsız, sadece insan oldukları için sahip olmaları gereken doğal haklardan dahi yoksundular. Bodrum’dan Yunan adası Kos’a gitmek için benim keyfe keder yürüdüğüm bu orman yollarında saklanmışlar. Kan ter içinde tırmandığım bu patikalarda, Aylan kadar çocuklar yürümek zorunda kalmışlar.

Sekiz saat sonra, akşam olmadan, Körmen kampına vardık. Rüzgar iyice kudurttu denizi, Bodrum feribotları geri dönüyor. Çadır kurmadık. Yorgunluğumuzu görüp halden anlayan İbrahim abi küçük prefabrik bir ev açtı bize. İçerisi leş. Pencere ve kapı aralıklardan rüzgar uğulduyor. Uyumak için geçtiğim odanın tavanından tıkır tıkır sesler geliyor. Birkaç kez yokladım sandal ağacı dalımla tavanı. Sesler kesildi, sonra yeniden mik mik devam etti. Gece fareler kemirir korkusuyla başka bir odaya topukladım. Karasinek mezarlığına dönmüş yatağa matımı serdim. Odanın içindeki tek güzel şey bir cibinlik ve şu an tek lüksüm bu. Uyku tulumuma girdim ama rahat uyumak rahatsız ediyor. Tabiatın içinde olmayı, büyük bir cesaretle hayatta kalmaya çalışmakmış gibi anlamak aldanmadan ibaret…  Gerçek yaşam mücadelesi dolaplarında katlı ve özenli olarak durması gereken yerde çalıların üzerine atılıp saçılmış halde olan çocuk kıyafetlerinin hikâyesinde saklı. Gerçeği orman gördü, biz gördük, dünya sis perdesi içinde gördüklerini romantikleştiriyor işe yaramayan politikasıyla. Hayatları ile ilgili varsayımlarımdan acılar duyuyorum düşündükçe.

3.gün

Karaköy’den Kızlan’a kadar yaklaşık beş saat, rüzgar gülleri manzarasında yürüdük. Bata çıka taşlı koylardan geçip bol poyraz yedik. Mart’ın yirmi beşi…  Kızlan, Datça’ya iki km. Buradan otostopla yarın ki başlangıç noktamız Emecik’e gittik ve kalacak bir yer bulamadık. İki kilometre ötedeki Karaincir’e geçtik otostopla. Yaz sezonu olmayınca pansiyonlar ya tadilatta ya da kapalı. Çadır kuracak bir yer yok. Ben yolun kenarında yorgun argın oturup duş hayalleri kurarken önümde beyaz bir doblo durdu. Abim yan koltuğundan kahramanca sırıtarak “atla” dedi arabaya, yanında yeni tanıştığı Ertuğrul abi ile. Dut, ceviz, siyah kuru üzüm, tarçın ve fıstığı katıp ince ince kıyıp hazırladığım müsli ile her sabah karıştırıp yediğimiz sıcak yulaf lapasından sonra serin köy kahvesinde Ertuğrul abinin ısmarladığı sıcak tostlar ve çaylar damağımda Roman havası gibi esti.

Kara incir bir yaşam öyküsüne sahip. Avrupa’da salgınlaşan cüzzam hastalığının tedavisi yapılamadığı için bu hastalığa sahip insanlar şehrin dışlarına ve uzaktaki adalara sürgüne gönderilip ölüme terk ediliyormuş. Rivayete göre yıllar sonra gelip baktıklarında Kara incir sürgünündeki cüzzamlı insanların şifa bulduklarını görmüşler. Ertuğrul abi de artık memleketi Ankara’da üç günden fazla duramayıp Karaimce’de kendi şifasını bulan biri. Bu hikayeyi bize anlattıktan sonra, rüzgarlı bir koya gittik. Dolunay var bu gece, akşam üzerine doğru güzel silueti belirginleşiyor.

Uyumak için Metin Apart’a gittik. Yan odamızda Ertuğrul abinin bugün tanıştırdığı üç işçi kalıyor. Ben yorgunluktan bayılacakken onlar mesailerini bitirip geldiler ve oltalarını kapıp boyalı ayakkabılarını kapının önünden çıkarıp keyifle balığa çıktılar.

Rastgele!

4.gün

Ben kendi gürültümden ve soluk soluğa aldığım nefeslerden ormanı duyamazken; rüzgar, ağaçların arasından geçiyor yaprakları titreterek, asalak ağaç kurtları bir çamın gövdesine saldırıyordur ve iri gövdeli çam yakınındaki arkadaşlarına saldırıya maruz kaldığını haber edip onlara “savunmaya geçin” diyordur belki. Savunma silahlarını hazırlayan bu çamlarda olup kurtların hasta ettiğinde olmayan bir silah hazırlıyorlardır şimdi. Ve ben orman kanunlarının içinde olmayan; sadece geçip gitmekte olan ve sessiz kalmayı beceremeyen bir insanım.  Kendi içimdeki kurtlara karşı bir savunmam bile yok henüz. Emecik’ten yürüyüşe başlayalı beş saat oldu. Çakal’a varmak üzereyiz. Deniz daha sakin bugün ve yarım ay şeklindeki koyların bitişinde başlayan ağaçların rengini alıyor. Dağ yollarından serin ve gerçek manzaralardan geçiyoruz. Karia yolu hem zor hem nefes kesici…

Saatlerce, günlerce hatta aylarca devam edecek bir yürüyüş için hiçbir sözcük yardım edemez bazen cesaretlendirmek için. Kimi zaman sadece gözü kapalı atlamak gerekir. Yol, yürüyüşü öğretir.

Kutsal arazisini son metre karesine kadar tellerle örten ve bizim gibi aylaklarla paylaşmak istemeyen birinin, denize sıfır evinin arka bahçesinden dolanıp uzunca toprak yollarda yürüdükten sonra, Hüseyin abinin fiyakalı yelkenlisine vardık. On iki saattir yürüyoruz…  Tatsız tuzsuz makarnamızı pişirip birazını da tavuklarla paylaşıp yedik vardığımızda. Onlar ağaç dallarına uçup horozlarla kendi eğlencelerine baktılar, biz de yelkenli yapımıyla uğraşan Hüseyin abinin işi bitince küçük yelkenli misafirhanesine geçtik. Ayakkabılarım ve üstüm başım çamura bulandı. Beş senedir bana eşlik eden ayakkabılarımı emekli etmeyi düşünüyorum burada. Daha güzel emeklilik yeri olamaz onun için; bey abilerin tekne gıcırdattığı, balıkçı teknelerinde Bob Marley dinlendiği doğal, keyfe keder bir balıkçı koyu… Hey gidi…

Son gecemizde ‘’Haaa! O mu? İzabelllaaaa…’’ şarabının kırmızı üzüm likörüne yakın tadını paylaştı bizimle Hüseyin kaptan. Kızıl denizde batık gemi çıkaran, arabesk sevmeyen kaptan bir dalgıç o.

Evim dediğim Datça’nın son sabahından yazıyorum. Güney’den, Kuzey’e tüm kıyılarını gördüğüm bu güzellikler kraliçesi yarımadaya evim diyorsam, günlerdir evimin bahçesini geziyordum yani. Sert rüzgarına boyun eğdim ağaçlar gibi, eski komşularım Karia’lılara misafirliğe gittim 11.yüzyıla dönüp. Çıplak ayaklarımla yürüyüp; zeytin dedim, toprak dedim, şarap dedim, aşk dedim, özgürlük dedim…

Abim, dünyanın en iyi insanıdır! Sabah asıldı karada yatan mavi sandalın küreklerine, açık denizde gözüne kestirdiği bir koya doğru akıntıya kaptırmadan çevirdi rotayı. Kumsala vurmuş bir denizyıldızı, kardeşim ve ben varız. Denizin maviliği kadar, soğuğu da buz gibi. Sandalın kıçına dalgalar vurdukça kapı gıcırtısı gibi sesler geliyor. Açıkta küreklere daha fazla yüklendik, yönümüzü koruyup yol aldık ine çıka. Küçük ama tehlikeli kayalıklara yanaşmadan, çatı limanının arkasındaki koylardan birine girdik.

Deniz soğuk, sakin…

Çok düşünmeden çok beklemeden atlamalı insan bu anlarda. Ayağım denize değdiği an daldım dibe… Soğuk ustura gibi kesti vücudumu. Çizik ellerim, bacaklarım bu yolda güzellikler kadar yaşanabilecek sıkıntıları da çektiler. Deniz suyu, iyileştirecek yaralarımı acıtarak. Gözlerimi açtım en dibinde denizin, önümde sonsuz bir mavilik… Daldığım zaman dibe, gülümserim. Balıklar şahit…

Patlamışsa yaşam kalbimizin uykusundan,  büsbütün yollar devam eder. İyi yolculuklar!

(Yeşil Gazete)

Kategori: Doğa

Hafta SonuManşet

[Güney Amerika’dan Fotoğraf Hikayeleri] Ya başına bir şey gelirse

Renklerine ve müziğine yakınlık duyduğum Güney Amerika’ya adım attım. Arjantin ve Şili sınırları içinde İspanyolca bilmeden, daha önce tek başıma bir yolculuk tecrübem olmadan var oldum. Tekliği yaşadım ve şahit oldum dünyanın güzelliğine. Düşten, gerçeğe; soğuktan, sıcağa bir yolculuk bu. Ayağımın tozuyla paylaşmak istiyorum hikayelerimi fotoğraflar eşliğinde sizinle. Ben yoldan çıktım, siz de buyrun…

Yolculuğumun kısa filmi:

***

 Biz yapmadan bırakmış olduğun

Güzel işleriz.

Kuşku tarafından boğulan,

Başlamadan önce bozulan.

Yargı gününde

Öykümüzü anlatmak için orada olacağız.

Nasıl hesap vereceksin?

Kırık Saman Çöpleri / Peer Gynt

5 – Ya başına bir şey gelirse

Zor,

Başımıza bir şey gelmemesini umarak yaşamak.

Yaşadığımız dünyanın başına gelen korkunç yetenekli ve yıkıcı canlılar olduğumuz ortadayken, bilgisizlik ya da ikinci bir ihtimal doğamızın en baştan kötü olması nedeniyle yarattığımız yıkıma rağmen hâlâ başımıza bir şey gelmemesini dilemek ve bu kibirli hallerimiz, bu tutarsız beklentilerimiz…

Yolculuğuma başlamadan önce, çoğu insanın aklındaki kurt işte bu soruydu. Cesaretli olarak tescillenmem de bu yüzden olmalı zira başıma bir şey gelme ihtimaline rağmen bir şeyler yapıyordum!

Elbette başıma bir sürü şey gelebilir, gelecek ve geldi de.

Yolculuk yapma fikri, insana aynı zamanda hem çekici hem korkunç geliyor.

Yolda olmanın ruhunda; göçebilmek, sevmediğin yeri terk edebilme hürlüğü, damarlarımız çatlayana kadar haykırabilmek, neşeyi bulduğun yerde ya da hikayelerini duymak istediğin insanların içinde kalabilmek özgürlüğü var.

Anbean yaşadığımız şu düzen içinde bu serbestlikler, insanın kendi kendisiyle olabileceği zamanlar, gerçekten düşünebildiği koşullar sağlanmıyor. Özgürlüğümüz dışında her şeyimiz sigortalı. Kendimiz olmamız için çabalayan değil de kendimizden bizi sağaltmaya çalışan üç kağıtçılar dünyasında zaman bulabilirsek yalanı içinde hayallerimizi yaşamayı bekliyoruz. Başımıza bir şey gelmeyeceğini düşünerek üstelik… Her an bir kaza kurşunuyla ölebilecekken üstelik! Birileri bizim nasıl yaşamamız gerektiğine karar vermiş, en küçük aile kurumuna kadar bildirmiş tüm kuralları.

Bazen gitmek isteriz, gidebileceğimiz en uzak yerlere… İnsana çekici gelir yolculuk fikri çünkü huzursuz ve yorgunuz ve en kötüsü kalmak istemediğimiz yerleri terk etmeye cesaret bulamıyoruz. Ama yolculuk mutsuz olduğunuz yerden çekip gidebilme şansı verir; düzeni yıkar, yeniden kurar.

Elbette bir soru,

Ama, ya başıma bir şey gelirse?!

Bu sorunun alt metninde:

Tecavüz, taciz, gasp, kaçırılma, yaralanma, açlık, parasızlık, ölüm ve bir de itibarsızlık korkusu var.

Ve ben ayrıca bu soruda saklı bir ikiyüzlülük görüyorum.

Başımıza gelmesinden korktuğumuz şeyler bugün tesadüfen bizim başımıza gelmemiş olabilir ama her gün başka insanların başına geliyor.

Her gün rutin olarak kullandığımız o yolda trafik cinneti mi yaşanmadı? Kaza mı olmadı? Yolda yürürken küçük bir kız çocuğunun o güzel, tertemiz başına korunma sağlanmadığı için inşaattan tuğla mı düşmedi? Yükselen ihtişamlı binaların altında mezarsız ölüler yatmıyor mu sanıyoruz? Bir yavru köpeğin çıkar amaçlı maruz kaldığı işkenceyi de mi başımıza gelmemiş gibi davranıp görmezden gelelim. Kaçırılan ve yıllarca istismara maruz kalan çocuklara yapılan kötülüğün cezasız kaldığı haberlerde mi başımıza gelmedi? İtibarı sarsılacak, koltuğu gidecek korkusuyla kendi amacına ters hareket edip, kendisine ve kendisine inanan insanlara ihanet içinde olan insanlarda mı tanımadık hiç? Ya tecavüzler, tacizler? HANGİ BİRİNDEN BAHSEDEYİM? Terörden beslenen, terör üreten politikalar yüzünden insanları kaybettik ama başımıza gelmediyse sustuk, oturduk.

Başımıza her gün onlarca şey geliyor. Yolculukta birçok değişken var, nereye gittiğinize, ne için gittiğinize bağlı olarak beynimizi, hareketlerimizi düzenliyoruz. Hayatta kalabilmek için daha dikkatli yaşamaya başlıyoruz. Rutin içindeki hayatımızda ise, bizi hayatta kalmak için mücadele etmeye itecek dürtülerimizi kullanmıyoruz çünkü her şey standart, durağan.

Yolculuk sırasında elbette çözüm bulmak ve baş etmek zorunda olduğum durumlarla karşılaştım. Çoğunlukla rotam dağlar, denizler ve ormanlardı. En büyük sıkıntıları her zaman şehirlerde yaşadım ve söylemek istiyorum ki kendimle de sıkıntılar yaşadım. Korkularımla yüz yüze gelmek başıma gelen en öğretici sıkıntılarımdan biriydi.

Elbette canımızı koruyacağız.

Ama canımızı korumak, yaşam dostu olmaktan çıkan şehirlerde çok kolay değil.

Yolculuk yapmak daha az riskli.

Başına bir şey gelir mi sorusunu ikiye ayırmak istiyorum:

1.Ya yolculukta başına bir şey gelirse?

İnsanı insan yapan, hayatta kalmamızı sağlayan şey beynimizdi. Doğada çıplakken, kendimizi koruyabileceğimiz dikenlerimiz ya da pençelerimiz yoktu. Tehlikelere karşı uyanık olup, dikkat kesilen atalarımız yaşamlarını sürdürdüler. Güney Amerika’da da dünyanın farklı yerlerinden de yerlilerin başına “beyazlar” silahlarıyla gelmeden önce tabiata yakın olarak ve tabiatı tanıyarak yaşadılar. Hayatta kalabilmem için beynimizi kullanmak esas meseleydi. Tek başıma bir yolculuk halindeyken, yaşayabileceğim tehlikelere karşı daha uyanık bir vaziyetteyim. Okuduğum bir haberde, İngiliz bir kadının Güney Amerika’da bulunan bir nehire izinsiz olarak kanosuyla girdiği yazılıydı. O nehir, korsanlarıyla ve uyuşturucu ticareti için kullanılan bir yol olmasıyla ünlüymüş. Kadın öldürülüp, nehire atılmış. Kendimizi dünyada her şeye hakimmiş gibi görmeden hareket etmek gerek tabi. Tek başıma korsanlarla, uyuşturucu tüccarlarıyla sadece beynimi kullanarak ve onlardan merhamet bekleyerek mücadele edemeyeceğim gayet açık.

2.Ya şehirde başına bir şey gelirse?

Tesadüfen yaşıyoruz. Çok fazla uyaran var. Çok fazla dikkat isteyen durumlar içinde kalıyoruz ama hepsine yetişemiyoruz. Topraksız, havasız, gürültülü ortamların dışına çıkabilmek için şehirlerin dışına çıkmak mümkün ama iş yoğunluğu, trafik, yorgunluk, maddi olanaklar bu imkanı sınırlıyor.

Birgün İstanbul ile ilgili babama “yaşanmaz artık bu şehirde” dedim, babam bana bunun üzerine yazdığı bir dörtlükle cevap vermişti. Açıkçası insanların geçim sıkıntısı nedeniyle büyük şehirlere gelip çalışmaya başlamalarını haklı görüyorum. Ama şu an kendi neslimin hayatlarından sürekli şikayet etmesi ve bir direnç göstermeden teslim olmaları, aşırı kırılgan yapıları beni rahatsız ediyor.

Senin beğenmediğin İstanbul,

Hem ağlarım hem giderim diyen gelin gibidir güzel kızım.

Kavgamızın şehridir İstanbul.

Sessiz fırtınalı aşkların umudu,

Şarkılarımızın, şiirlerimizin maden ocağı,

Kıtalar arası köprü ve kültür hazinesidir.

Yolculuk fikri bizi bağımlı kılan her şeyi bırakıp gitmemize sebep olacak kadar çekici ama aynı zamanda bizi bu fikirden alıkoyacak kadar korkunç gelebilir.

Yolculuk benim başıma gelen en güzel şey.

Ve sadece sırt çantasıyla çıkılan bir serüven anlamına gelmez yolda olmak, insan onuruna yakışan dirençler göstererek yaşamak da bir yolculuk halidir.

***

Diyarbakır/ Silvan, Silvan Gazi İlkokulu’na 4.sınıf ve ilkokul düzeyinde okuma kitapları topluyoruz. Bir omuz vermek isterseniz, çocukların kütüphanelerini doldurabiliriz. Gitar çalmak isteyen ama gitarı olmayan çocuklarımız için de katkı sağlamak isterseniz benimle iletişime geçin, detayları konuşalım. Başımıza çok hoş şeyler gelebilir, haydi!

Müzik Öğretmeni Ömer K. Öğrencileri ile beraber

Silvan Gazi İlkokulu öğrencileri

Olur ya belki görüşemeyiz;

İyi günler,

İyi akşamlar,

İyi geceler!

 

 

Gökçe Atik

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapManşet

Omuz omuza veren işçilerin romanı: Wedding Barikatları

“Hiçbir şey anlamıyordu. İnsanlar nasıl oluyor da sanki hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam ediyorlardı? Tramvaylar her zamanki gibi çalışıyordu. Metro trenleri, altında dikilmekte olduğu köprülerin üstünden geçiyor ve uğultulu demir kirişlerin çekiç gürültüsü bu sabahın dayanılmaz sessizliğinde Kurt’un kulağına müzik gibi geliyordu. Ortalık inlemeli, her şey çatırdamalı, yok olmalıydı! İşçiler bu yalanları yayan rotatif makinelerini neden parçalamıyor, neden sadece konuşup sövüyor, ama sonra hiçbir şey olmamış gibi günlük işlerine gidiyorlardı?”

Berlin’de, 1 Mayıs 1929 zamanlarında genç çimento taşıyıcısı Kurt Zimmermann, insan onuruna yakışan ücret ve şartlarda çalışmak için mücadele eder ve Wedding barikatlarında yoldaşlarına omuz vererek direnirken, insanların nasıl da yalanlara ve adaletsizliğe karşı kayıtsız kaldıklarını sorguluyor bu düşünceleri ile.

Wedding Barikatları sıradan işçilerin dayanışmasını, yeteneklerini ve güçlerini ortaya koyan bir direniş romanı.

Sermaye sınıfına hizmet eden kolluk kuvvetlerinin saldırısı, çıkarları tehlikeye giren egemen güçlerin emriyle gerçekleşmektedir. Çünkü onlar da bilir ki bütün güç ve enerji kitlelerden gelmektedir. Bu yüzden devrimci nitelikte olan bu direnişe karşı tüm imkânları çekinmeden kullanırlar.

Yazar Klaus Neukrantz bu romanında işçilerin gözünden yaşadıkları sosyal demokrat ihanetleri ve birlik olmanın harekete geçirdiği değişimi anlatıyor.

1 Mayıs sabahına uyanan işçi Kurt, tüm dünyada işçilerin bugünü kutlamak için birlik oluşturacaklarını düşünüyordu:

“Hepsi bir arada olsa, bugün kendilerini sömürenlere tek bir parmağını bile kımıldatmayan bütün emekçiler, ah Lustgarten parkı bile onlara yetmezdi. Ve hepsi birlikte bir üflese, Katedral binası cumburlop Spree nehrine düşerdi.” 

Uluslararası işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ın kanlı bir çatışmaya dönüşmesinin nedenlerine ve aşamalarına çok yakından bakan bir sınıf savaşı romanı Wedding Barikatları.

Kitabın ana karakterlerinden biri olan Anna:

“…Hakimin önünde daha fazlasını söyleyeceğim nasılsa. Ona diyeceğim ki, bugün ellerinde devlet otoritesini tutan kişiler, işçilerin can düşmanlarından başkası değiller. Ellerindeki iktidarı, kapitalistlerin çıkarlarını korumak ve işçilerin haklarını ‘devlet otoritesi’ ile bastırmaktan başka bir şey için kullanmıyorlar.”  diyerek 1 Mayıs’tan bunu anladığını belirtiyor.

Direniş edebiyatının en önemli örneklerinden biri olarak kabul edilen Wedding Barikatları’nı okurken mücadele eden işçilerin kulağındaki ezgiyi duyun.

Wedding barikatlarından evrensel bir ezgi yükseliyor, Enternasyonal marşı!

Uyan artık uykudan uyan

Uyan esirler dünyası

Zulme karşı hıncımız volkan

Kavgamız ölüm-dirim kavgası

Mazi ta kökünden silinsin

Biz başka alem isteriz

Bizi hiçe sayanlar bilsin

Bundan sonra her şey biziz.

Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık

Enternasyonal’le kurtulur insanlık

Tanrı, patron, bey, ağa, sultan

Nasıl bizleri kurtarır

Bizleri kurtaracak olan

Kendi kollarımızdır

Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık

Enternasyonal’le kurtulur insanlık

Hem fabrikalar, hem de toprak

Her şey emekçinin malı

Asalaklara tanımayız hak

Her şey emeğin olmalı

Cellatların döktüğü kan

Bir gün onları boğacak

Bu kan denizinin ufkundan

Kızıl bir güneş doğacak

Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık

Enternasyonal’le kurtulur insanlık.

Sevinç Altınçekiç tarafında çevrilen kitap, yazarı Klaus Neukrantz tarafından 1929 Mayıs günlerinde Berlin’de polisin vurduğu 33 işçinin belleklere yer etmiş devrimci mücadelesine ithaf edilmiştir.

Wedding Barikatları

Yazar: Klaus Neukrantz 

Çeviren: Sevinç Altınçekiç 

208 sayfa, Yordam Edebiyat,  Mayıs 2018

 

 

Gökçe Atik

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

Kaza süsü

Tüm çocuklar için…

Bir kaza haberi geçiyor Mersin’de.

Sarnıç kazası. 3 Temmuz akşamı Mersin, Sarnıç tesislerinin önünde yaşandı.

Sarnıç’a sorarsanız hız cinayeti.

İki çocuğun ölümüne, arkadaşımızın ağır yaralanmasına sebep olan şoföre sorarsanız görünmez kaza.

Sokaktaki vatandaşa sorarsanız Allah’ın takdiri.

Çocukların annesine sorarsanız tükenmez bir acı,

Babalarına sorarsanız dizleri boşalıyor, yere yığılıyor,

Jandarmaya sorarsanız her gün yaşanan kazalardan biri,

Doktora sorarsanız her şeye hazırlıklı olun,

Adalete sorarsanız şikayetiniz var mı,

Akla sorarsanız o yaya geçidinin bilincinde olan sürücü var mı? Hangi sürücü belli belirsiz yapılmış olan o geçitte yayalar için yavaşlıyor? Jandarma yok, yaya geçidi sembolü yok, yavaşla işareti yok, aydınlatma yok! O yaya geçidinin oradaki maksadı ticari mi? Market ve Sarnıç tesisleri arasındaki kolay ulaşımı sağlamak için mi? Aşağıdan çıkan aracın da, yukarıdan inen aracın da kolay kolay yavaşlamasına müsaade etmeyecek eğimli bir yol üzerinde yapılan bu yaya geçidinin nasıl bir mantığı var?!

Vicdana sorarsanız, kahretsin.

Bana sorarsanız, bu bir cinayet.

Dokuz ve beş yaşlarındaki Ekin’e ve Evrim’e artık soramazsınız.

Yoğun bakımda yaşam mücadelesi veren İlknur’a soramazsınız.

Olay yerinde İlknur’un elini tuttuk.

Sayıkladı, doğrulmak istedi.

Televizyonlar gösterdi kazayı.

Medya harcadı acımızı.

‘’İki küçük kız çocuğu feci kazada can verdi’’

Bu kaza yaratıldı. Kazaya yol açıldı. Görünüyordu her şey, orada ölüm oldu, yarın da olacak.

Ambulansları bekledik, Sarnıç yolundan altmış-yetmiş km hızla 35 dakikada şehir hastanesine vardık.

Hız yapan sürücü de,

Yaya yolu bilincinin olmadığı bir ülkede, yaya yolunu tüm tehlikelere rağmen oraya yapan da,

Buna kaza süsü veren medya da,

Şehrin dışında ulaşımı güç olan hastane yapanlar da,

Emir büyük yerden diyenler de sorumludur.

Çok üzgünüz…

Olmamalıydı böyle,

Olmamalı artık…

 

 

Gökçe Atik

Hafta SonuManşet

[Güney Amerika’dan Fotoğraf Hikayeleri] Cesaret, korkularını yenmekle başlar

Renklerine ve müziğine yakınlık duyduğum Güney Amerika’ya adım attım. Arjantin ve Şili sınırları içinde İspanyolca bilmeden, daha önce tek başıma bir yolculuk tecrübem olmadan var oldum. Tekliği yaşadım ve şahit oldum dünyanın güzelliğine. Düşten, gerçeğe; soğuktan, sıcağa bir yolculuk bu. Ayağımın tozuyla paylaşmak istiyorum hikayelerimi fotoğraflar eşliğinde sizinle. Ben yoldan çıktım, siz de buyrun…

Yolculuğumun kısa filmi:

***

4 – Cesaret, korkularını yenmekle başlar

Benim Güney Amerika yolculuğum da korkularımla başladı.  Buenos Aires’e gecenin bir vakti vardığımda artık tek başıma olduğumu idrak ettim. İlk dört gün ağladım, uyuyamadım ve geri dönmeyi dahi düşündüm. Korkularımın içinde olmak dalgalı bir denizde kalmak gibiydi.  Eğer hayatta kalmaya çalışmayıp, yüzmeye devam etmeseydim ömrüm korkularımın içinde kaybolacaktı.

Bana güç veren sevdiklerim oldu. İlham aldığım insanları düşündüm. Yola çıkmadan önce dostlarımdan, ailemden, sevgilimden bana not yazmalarını istedim ve yanımda taşıdım onları. Her zor anımda açıp bir tanesini okudum. Hayatım boyunca benim bir parçam olarak kalacak bu notları yazan sevdiklerime bolca, bolca teşekkür ediyorum!

Arjantin, El Bolson

Şunu anladım… Ben her zaman insanlarını sevdiğim yerlere geri dönüyorum. El Bolson da böyle bir yer. İki gün kalacağımı düşünerek gittiğim bu yerde dokuz gün kaldım. Buradan ayrıldıktan sonra tanıştığım insanları çok özleyince ve onlar da beni çağırınca geri dönüp birkaç gün daha kaldım. Bir yeri güzelleştiren de insanlar, yaşanamaz hale getiren de insanlar. Cenneti cehenneme de çeviriyoruz, cehennem gibi yerleri cennete de dönüştürebiliyoruz. Valparaiso’da da bunu yaşadım. Güney Amerika yolculuğumu sevginin, paylaşımın peşine düşerek ve insan hikayeleri toplayarak yaşadım…

Sevdiği kadın için Filipinler’e kadar giden İtalyan gezgin Nico da neşesiyle bana ilham verenlerden biri.

El Bolson , Nico

Dört Kilometrelik patika yolu on beş kiloluk sırt çantası ile yürüdüğüm için çok yorgundum hostele vardığımda. Çok sıcaktı… Hostelde yer ayırmadan önce merkeze olan uzaklığına bakmam gerekiyordu. Suratım yorgunluktan  düşmüş bir vaziyette hostele varınca pek kimseye selam da veremedim. Nico ile yüzyüze geldik hostelde ama gülümsemeye bile mecalim kalmamıştı. Duş alıp dinlendikten sonra yemek yaparken mutfakta çalan müziğe eşlik edip dans etmeye başladım. Nico o sırada izliyormuş beni. Daha sonra yanıma gelip,

–Neden sana selam vermediğimi biliyor musun? dedi.

-Hayır.  Neden?

— Gülümsemiyordun, dedi.

Güldüm…

O günden sonra da ne zaman yorulsam hep güldüm…

El Bolson

Sokaklarda gezinirken, onun sesi kulağıma geldi. Ritmini takip ederek buldum. Oturdum yanına, dinlemeye koyuldum. Enfesti…

Müzik durunca sohbet etmek istedim. Onda İngilizce bende de çok iyi İspanyolca yoktu.

Perfecto! Dedim

Gülümsedi…

Çok sonra hemen yanındaki tekerlekli sandalyeyi fark ettim. Ayaklarının bağını müziğiyle çözüyordu…

Etkilendim, utandım kendimden. Ayağa kalkmak için bir şarkı söylemek mümkünken ne düğümler yaratıyoruz kendimize, değil mi?

Artık onun sesinin duyuyorum, kendimle baş edemediğim zamanlarda. Çözülüyorum yavaşça…

Kulağımda  Mercedes Sosa’dan Gracias A La Vida parçası  ile beni besleyen El Bolson’a veda ediyorum. Ama bu veda Cuba vedası. Yani, bir sonraki buluşmaya kadar elveda El Bolson!

‘’Bana bu kadar çok şey veren yaşama teşekkürler
bana yorgun ayaklarımın yürüyüşünü verdi
onlarla gittim kentlere ve göletlere
plajlara, çöllere, dağlara ve ovalara
ve senin evine, senin sokağına ve bahçene’’ (Gracias A La Vida)

 

1 – Dağların Penceresi Valparaiso

2 – Yalnız yolculuk hali

3 – Buenos Aires’in siyah beyaz yüzü

 

 

Gökçe Atik

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Güney Amerika’dan Fotoğraf Hikayeleri] Buenos Aires’in siyah beyaz yüzü

Renklerine ve müziğine yakınlık duyduğum Güney Amerika’ya adım attım. Arjantin ve Şili sınırları içinde İspanyolca bilmeden, daha önce tek başıma bir yolculuk tecrübem olmadan var oldum. Tekliği yaşadım ve şahit oldum dünyanın güzelliğine. Düşten, gerçeğe; soğuktan, sıcağa bir yolculuk bu. Ayağımın tozuyla paylaşmak istiyorum hikayelerimi fotoğraflar eşliğinde sizinle. Ben yoldan çıktım, siz de buyrun…

Yolculuğumun kısa filmi:

***

3 – Buenos Aires’in siyah beyaz yüzü

Evlatları fail-i meçhul olan ve 1995 yılından beri çocuklarının, yakınlarının hesabını soran Cumartesi Annelerimiz gibi Plaza de Mayo meydanında da evlatlarını arayan anneler var. Her Perşembe hem ulusal bağımsızlığın hem de Arjantin cuntasının ilan edildiği Plaza de Mayo’da haykırıyorlar.

 

Eduardo Galeano, Kadınlar kitabında der ki:’’… kayıplarının fotoğraflarını havaya kaldırıp pembe hükümet sarayının önündeki piramidin etrafında kışlaları, karakolları ve kiliseleri dolaşırlarken ki inatçılıklarıyla dönüp dururken, gözleri onca gözyaşından kupkuru ve eskiden varken artık olmayanları ya da kim bilir belki de hala olanları beklemekten umutları kırılmış:
”uyanıyor ve hayatta olduğunu hissediyorum,” diyor içlerinden biri ve her biri.
”sabah vakti geride kalırken umudum yavaş yavaş tükeniyor. öğlen olduğunda ölüyorum. akşama doğru diriliyorum. o zaman geleceğine yeniden inanıyor ve masaya onun için bir tabak koyuyorum, ama o yeniden ölüyor ve gece olduğunda umudum tamamen tükenmiş olarak uyuyakalıyorum. uyanıyor ve hayatta olduğunu hissediyorum...”

Cumartesi Annelerimizden bahsettim dilim döndüğünce onlara. Bana bir kalem ve bir de not defteri hediye edip, ‘’onlarla beraberiz’’ dediler .

Te prometo, que voy a entregar su regalo. (Söz veriyorum, teslim edeceğim hediyenizi)

 

Şehrin arka sokakları demir perdelerin ördüğü hayatlar ile çevrili. Her sokak kendini savunmaya hazırlamış bir ordu gibi. Büyük ve heybetli caddelerinden geçerken Buenos Aires’in içini görmek zor.

 

It’s not a tourist area, it’s reality. (Burası turistik bölge değil, gerçeklik.)

 

Başbakanlık sarayının yakınında yaşayan evsiz insanlar.

 

Beyaz yakalı, burnu havalı.

 

Buenos Aires’in anlamı “İyi havalar”, ne var ki herkese aynı anlamı ifade etmiyor.

 

Camdan bakan adamı son anda yakaladım. Sersem sersem ben geçerken cama vuruyordu.

 

Buenos Aires’in siyah beyaz olarak anlatmak istemediğim çok güzel bir tarafı var. Şehrin merkezinde içinde timsahlar olan bir orman var. Hannah ile kocaman memelilere bakıp eğlendik. Dönme vaktim yaklaştıkça son birkaç günümü yaşadığım Buenos Aires’in en güzel noktası bu orman. Tabi buraya ulaşmak için İstanbul kadar bıktıran araç ve insan trafiğini aşmak zorundasınız. Aylarca şehirlerden uzakta, dağlarda kamp yaparak yaşadım. Küçük kasabalar dışında sadece Şili, Santiago ve Arjantin, Buenos Aires şehirlerinde bir süre kaldım. Güney Amerika’nın en ucuna kadar gitmek vardı yolculuğumun başında ama ekipman yetersizliği, maddi olanaklar şartlarımı Kuzey’e devam etmeye zorladı. İlk adımlarımı attım bu müzik ve neşe dolu kıtaya, sonraki adımlarımı hazırlamaya başladım; eşsiz dağlar , okyanuslar ve yaşamlar için…

 

Ormana doğru giderken yol üstünde birçok seyyar restoran var. Hannah ile tenceremizi ve makarnamızı alıp yola koyulmuştuk. Madem orman var orada pişiririz yemeğimizi dedik. Küçük bir de tüp aldık yanımıza. Tek ihtiyacımız ateş olunca onu da rica ettik bu arkadaşlardan. Bize: ‘’Burada pişirebilirsiniz, salataları ve sosları da ücretsiz veriyoruz size’’ dediler. Seyyar bir yemek arabasında çok leziz bir makarna yedik bu pahalı şehirde.

 

Camı! Müthiş neşesini etrafa saçan bir hatun. Gittiğimiz tango gecesinde tam bir üstad olduğunu gösterdi. Arjantin tangoyu tatmanın keyfini de yaşadım. La Boca denilen endüstriyel tango merkezi yerine tango geceleri düzenlenen sokaklara düşürün yolunuzu. Sora sora bulun… La Boca’da gördüğüm fantezi tangodan sonra bu çamaşırlar daha sanatsal geldi.

 

La Boca

Hasta Luego.

Besos.

1 – Dağların Penceresi Valparaiso

2 – Yalnız yolculuk hali

 

Gökçe Atik

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Güney Amerika’dan Fotoğraf Hikayeleri] Yalnız yolculuk hali

Arjantin, El Bolson

Renklerine ve müziğine yakınlık duyduğum Güney Amerika’ya adım attım. Arjantin ve Şili sınırları içinde İspanyolca bilmeden, daha önce tek başıma bir yolculuk tecrübem olmadan var oldum. Tekliği yaşadım ve şahit oldum dünyanın güzelliğine. Düşten, gerçeğe; soğuktan, sıcağa bir yolculuk bu. Ayağımın tozuyla paylaşmak istiyorum hikayelerimi fotoğraflar eşliğinde sizinle. Ben yoldan çıktım, siz de buyrun…

***

2-Yalnız yolculuk hali

Tek başına yolculuk fikrinin en korkutan yanlarından biri yalnız kalmak.  Evet çok yalnız kaldım, kalıyorum ve artık en az korktuğum şeylerden biri yalnız kalmak.

Şili, Valparaiso

Yaşamadan ahkam kesenlerden ve üretme kabızlarından ne yapıp ne yapamayacağıma dair ahkamlar dinlemekten haz etmediğimden teklik halini veya yolculukta yalnız olma halini seviyorum. Baskı altında olmayınca daha yaratıcı olduğumu farkettim çünkü beni sınırlayan bir şey yok ve bizi çevreleyen hiyerarşiden bağımsızım. Bir kadın olarak ise beni döverek seven Anadolu’nun dizini ben dövüyorum şimdi. Tekim, toplumsal normlara uyum sağlamayı reddediyorum, ”adam” değilim ve adam olmayı da düşünmüyorum.

Patikalar

Arjantin, El Bolson

Şili, Pucon (Mavi çadırın olduğu yer benim kamp bölgem)

Canlı bir varlık olarak; suyun, toprağın ve her yaşamın yanındayım ve bu yüzden asla bir savaşın yanında değilim. Alçakça kurgulanan savaş politikalarını ve savaşın ağır silahlarını öveceğime ömür boyu yalnız yaşamayı tercih ederim. Bu tür bir savaşın destekçisi olmak yalnız kalmaktan daha fazla korkutuyor beni. Yaşamı seven insanlar yaşamın yanında yer alırlar.

Ama biliyorum; yaşamı sevmememiz için türlü zorbalıklar yapıyorlar çünkü onlar da biliyor eğer elimizden yaşam sevgimizi alırlarsa bizi itaate ve kötülüğe, sistematik yalanlarla sürükleyebilirler.

Kadın başına yapamazsın, tek olamazsın, ne gerek var böyle bir maceraya dediler. Ne yapayım? Mezun olduktan sonra evlenip, koltuk takımı mı alayım? Gerçek hayatı yaşamak zorundasın, dediler. En çok takıldığım konudur, ”gerçek hayatı yaşamak”. Bana ders veren ve gerçek hayatı şirket yaşamı olarak gören bir akademisyenin hayatını şirketlerin girdi ve çıktı hesaplarına göre yaşaması ne fena şey. Devletin insan onurunu hiçe sayan yaklaşımı ile ömrünün sonuna kadar bana itaat edeceksin tavrı ve sonra seni 65 yaşında özgür kılıp cebine üç beş lira koyacağım demesi ne trajikomik bir şey!

Ben bir yolculuk yaptım. Kimine göre gereksiz bir tantana kimine göre parlatılmış bir yaygara. Bana göre ise düşten, gerçeğe bir yolculuk.

Okyanus aşan dostluklar

Yolun çekiciliği her zaman bir değişime gebe olmasındandır belki. Çoğu zaman aynı rutinde yaşamaya çabaladığımız rutin dünyamız değişimi yaratmak için gerekli ilhama, güce sahip mi?

Yolda pek çok insanla tanıştım. Onlardan biri dostluk kurduğum Matematikçi Florian. Annesi ve bir arkadaşlarıyla yola çıkmışlar. Müzik paylaşımıyla başladı samimiyetimiz ve birkaç gün içinde çoğalan dostluğumuz bugün de sürüyor. Florian ve ailesinin bana yolda olduğumu hissettirdikleri güzel anlardan biri beni Çav Bella ila uğurladıkları an.

Korkmayın, yolda müthiş dostluklar yaşayacaksınız. Ben bir çok şey paylaştığım güzel insanları fotoğrafladım.

Sevgilisine duyduğu aşkı yazıp okyanusa anlatan bir adamın sesi bize ulaştı. Şimdi biz de dalga dalga anlatacağız rüzgarlara. Florian ile Arjantin, Puerto Madryn’de

Bariloche’de kaldığım bir pansiyonda tanıştığım bir kadın. Bana saatlerce İspanyolca bir şeyler anlattı. Çok anlamıyordum ama çok iyi anlaşıyorduk. Onu güllerle donattım…

Müziği takip ettiğim sokaklardan birinde tanıştım onunla. Sevgilisini dinliyordu… Tekerlekli sandalyesinde şarkılar söyleyen eşini izliyorken bakışlarına kayıtsız kalamadım. Çam gibi uzun bir yaşanmışlığı gösteriyordu çünkü…

Hannnah… Üniversiteden önce dünyayı dolaşmaya karar verip yola çıkıyor. O da dünyanın güzelliğine şahit.

Gökyüzünün bu kızıla çalan rengiyle hiç oynamadım. İçi yaşam dolu bir hatunla bir araya getirdim sadece ve coştu renkler.

Seni seviyorum avakado

İspanyolca bilmeden geldiğim için dil engelini yaşıyorum elbette burada.

 

İlk bir hafta ‘istiyorum’ demek için ‘Te quiero’ diye diye dolaştım. ‘Te quiero una palta’ deyip manavdan avakado istedim. Ya da yol tarifi isterken ‘Te quiero ir…’ dedim dedim durdum! İnsanlar bana hep güldüler. Herhalde aksanım komik geliyor deyip fazla takılmadım ben de güldüm geçtim. Lakin bildiğiniz herkese ‘Seni seviyorum’ diyormuşum! Hatta avakadoya bile manavcının önünde ilanı aşk etmişim haberim yok! Bilmeden sosyal deney yapıp herkesi güldürdüm. Hoş, bilinçli söylesek herşey daha da güzelleşir. Bir sene aldığım akademik ingilizce dil eğitiminin de burada pek bir işe yaradığı yok ama no problema! Sosyal İspanyolcam, beden dilim ve hisler ile iletişim gayet mümkün!

Sevgiler şelale!

*Fotoğraflarımda çift pozlama (double exposure) tekniği kullandım.

1 – Dağların Penceresi Valparaiso

 

Gökçe Atik

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Güney Amerika’dan Fotoğraf Hikayeleri] Dağların penceresi Valparaiso

Renklerine ve müziğine yakınlık duyduğum Güney Amerika’ya adım attım. Arjantin ve Şili sınırları içinde İspanyolca bilmeden, daha önce tek başıma bir yolculuk tecrübem olmadan var oldum. Tekliği yaşadım ve şahit oldum dünyanın güzelliğine. Düşten, gerçeğe; soğuktan, sıcağa bir yolculuk bu. Ayağımın tozuyla paylaşmak istiyorum hikayelerimi fotoğraflar eşliğinde sizinle. Ben yoldan çıktım, siz de buyrun…

***

  1 – Dağların Penceresi Valparaiso

Valpo’ya vardığım ilk an ben burada ne yapacağım dedim. Çantamı sımsıkı kucaklayıp, bir yer bulup havanın aydınlanmasını beklemeye başladım.

Şili, Valparaiso, Cerro de Campana

Dağların penceresidir der Pablo Neruda Valparaiso için. Dağlarına çıkmak istiyordum bir an önce… Otogardan burnumu çıkartana kadar, geldiğim yerin beni soymaya meyilli olduğunu anladım. Etrafta insanlar çoğalınca, fare gibi saklandığım köşemden kalkıp dışarı çıktım. Hostelimin nerede olduğunu öğrenmek için telefonuma davrandığım an biri gelip telefonunu sakla, çok tehlikeli dedi. Nasıl bir yerde olduğumu güzelce idrak ettim. Hostelimi ararken, kurulan bir pazarda çöpten toplanan ne varsa satıldığını gördüm. Aynı yerde yemekler yapılıyor ve masaların konulduğu bir alanda masa oyunları oynanıyordu. Turistlerin ve titizliği fazla olan insanların pek kalamayacağı bir yerdeyim. Tüm bu manzaraların ortasında kalan hostelimi buldum. Birkaç gün dışarıdan izlediğim Valpo’nun günlerdir duyduğum ama ortak olamadığım neşesine artık hakim olmak istedim. Birkaç gün pazar alanında tezgah tezgah dolaşıp insanlarla selamlaştım, konuşmaya çabaladım. Arkadaş olduklarımın fotoğraflarını ve videolarını böyle çekebildim çünkü Valparaiso’da ancak ya severseniz ya da kendinizi sevdirirseniz yaşayabilirsiniz. Renkli, sanat eserleri ile dolu duvarları bir yana, insanların yoksul göründüğü için sevilmeyen yüzlerinin neşesi ile tanıştım. İki gün kalıp gideceğimi düşündüğüm Valparaiso’da 10 gün kaldım. Uzun yıllardır mızıkasıyla yolculara yeni soluklar katan Marco bana, ‘’Valparaiso seni özleyecek çünkü sen iyisin.’’ Dedi. Kötülerin sevilmediği Valparaiso’da artık bir hikayem var.

Valparaiso halleri

Valparaiso sokaklarında Mevlana

Adı ne kadar da güzel!

Valparaiso, Cerro de la campana

Valparaiso’nun dağlarına çıkmak için kamp yapabileceğim bir yer arıyordum fakat bir türlü gitmek istediğim yeri bulamadım! Geceyi çadır kurabileceğim bir yerde geçirmek için yer bakmaya karar vermişken, pek kimsenin olmadığı bir noktada onu gördüm! Hemen çocuk gibi koşup sarıldım ve o da kaybolmuş olacak ki aynı sevinçle karşılık verdi. Birbirimizi tanımıyoruz ama aynı duyguları yaşadığımız için tepkilerimiz karşılıklıydı. Bir düşündüm de pek çok insanla pek çok duyguyu beraber yaşadığımız halde neden hala yakın olamıyoruz? Adı Rose Maria. Adı ne kadar da güzel! Altmış veya daha üzerine yaşı var. Mutfağını sırtında taşıyor, dünyayı geziyor. Müthiş bir kadın! İyi ki kayboldum o yolda, ah yoksa arasam zor bulurum böylesi ilham veren bir kadını. Kaybolduğum zamanları da seviyorum artık çünkü o yoldan mutlaka bir çıkış yolu bulabiliyorum. Hakikatli bir kadınsın Rose Maria! İsmin ne kadar da güzel! Ve de ne güzel dans ediyorsun tüm örünü kata kata!

Fotoğraflarla Güney Amerika hikayelerimi yazmaya devam edeceğim. Ayrıca adımlarımı biraz daha hissettirebilmek için kısa bir yolculuk filmi hazırladım. Yeni dostluklar ve paylaşımlar adına buraya iliştiriyorum.

Bolca sevgiler

 

Gökçe Atik

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

Tüm gövdemizi taşın altına koyacağız çocuk istismarını önlemek için

…‘’Dönüp yüzümü dünyaya diyorum ki

Arkadaş: Yaşarsa Havaya sıkılı bir yumruk gibi yaşamalı insan.’’…

Özkan Mert, Hayatımızdan

Savaşın yarattığı yıkımlar gelip geçici değil. Savaş gelir ve öylece gitmez yaşamlardan. Hafızalarda, ruhlarda, bedenlerde, gözlerde sürer yıkım. Bilincimiz geleceğe aktarır savaşın tonlarca ağırlıkta olan ahlaksızlığını. Ve çocuklar da yaşar savaşın istismarını. Çocuk haklarının ihlalidir bu ve insanlık suçudur bizlere izletilenler.

Çocukların çıkar savaşlarının ortasından kurtulup, topraklarımıza gelmesiyle maruz kaldıkları tank, tüfek, bomba sesleri azalır fakat, istismar; sokaklarda, evlerde, okullarda, yurtlarda, mülteci kamplarında devam eder. Çocuk istismarı ile dil, din, ırk ayrımı yapmadan mücadele etmek için temellerini atan Saadet Öğretmen Çocuk İstismarı ile Mücadele Derneği (UCİM), Hatay- Kırkhan’a giderek HAYAD Derneği (Hatay Yardımlaşma Derneği) ile buluştu.

HAYAD, savaştan kurtulabilen herkes için bir gökyüzü sunmuş. Yaşam alanları oluşturup beslenme, barınma, eğitim, sağlık ihtiyaçlarını gideriyor. Çocuk istismarı ile ilgili çalışmalar yapmak adına da UCİM ile irtibata geçerek görüşmek istedi. UCİM olarak gittik, tesisleri gezdik. HAYAD derneğinin kurucusu Rahmi Vardı ile bilgi ve tecrübe paylaşımları yaptık.

Bir çocuktan terörist yaratan boşluk

UCİM ve HAYAD

 2011 yılından beri Suriye’de süren iç savaş tarihin en büyük çaplı göçüne sebep oldu. Türkiye 2.7 milyonluk oranıyla en fazla Suriyeli göçü alan ülke. Bu oranın dörtte üçü kadın ve çocuk. Sayıdan ibaret olmayan bu insanlar ciddi travmalara sahipler ve çocuklar için tehlike çok büyük. Zira okul çağında olan çoğu çocuk nerede dersiniz? Kamplarda ve sokaklardalar. Her gün görüyoruz onları. Eğitim desteği verip rehabilite etmemiz gerekirken kapıları terör bağlantılarına açık bırakarak çocukların silahlanmasını izliyoruz. Bununla da kalmıyor tehlikeler… Fuhuş çeteleri, organ mafyaları gibi oluşumlar çocukları izliyor, istismar ediyor.

New York Üniversitesi’nden Profesör Selçuk Şirin, Taliban’ın Afganistan ve Pakistan’daki mülteci kamplarından, Boko Haram’ın Afrika’daki mülteci kamplarından çıktığını söylüyor. Orta Doğu’ya baktığımızda ise terör örgütlerinin mülteci kamplarında çocukları eğittiği iddiaları var. Çocukları intihar bombacısı olarak kullanma iddiaları da dahil. Bunlara göz yummak mümkün mü?

Bu boyutta insanlık krizinde herkes elini taşın altına koyup mücadele etmeli. UCİM başkanı Saadet Öğretmen istismarı önlemek ve istismara maruz kalan her çocuğun rehabilitasyonu için tüm gövdemizi taşın altına koyacağız diyerek harekete geçti. HAYAD derneği kurucusu Rahmi Vardı ile paylaşılan düşünceler ve hayata geçirilecek projeler çocuklarımızı her türlü istimrardan kurtarmak adına olacak ve bu bir başlangıç.

Saadet Özkan, Rahmi Vardı ve çocuklar

 HAYAD, birçok ilke imza atmış kurduğu sistem içinde. Örneğin Hayat Kart, Türkiye’de kendi kendini denetleyen tek kart olma özelliğinde. Bunun amacı yardımların eşit dağılımını sağlamak ve haksızlığı önlemek. Aynı zamanda yardımları denetlemeye yararı olan sistemleri var. Bunu öğrendiğimde yardımların denetimsizliği konusunda hepimizin aklında yer etmiş Deniz Feneri olayı geldi aklıma. Bu bağlamda güvenilir bir yapılanması olduğunu düşünüyorum HAYAD’ın.

HAYAD derneğinin dağıttığı gıda yardım kolisi

HAYAD’ın kurduğu kampın içinde birçok insan hikayesi var. Burada olan kimsenin seçimi değil dilini bilmedikleri ülkede yaşamak. Hiçbir çocuk sokakta çalışmayı tercih etmedi.  Bu insanlar şu an buradalar, barış halinde yaşamanın tadında kalarak onları anlamak durumundayız.

Çocuklarından birini yanına alıp kaçabilen bir anne. Diğer üç çocuğuna ulaşamıyor, öldüler biliyor. Kırıkhan’a gelip Rahmi Vardı’ya ulaşıp durumunu anlatıyor ve HAYAD’ın kurduğu kampta yaşamaya başlıyor. Vardı, kadının çocuklarının hayatta olup olmadıklarını öğrenmeye çalışarak bir annenin öldü bildiği çocuklarına ulaşıyor. Onların yaşıyor olduğunu öğrenip çocukları annesine getiriyor.

Daha birçok yaşantı var bunun gibi, çok…

Tedirgin olan onca yüz var ki, şimdi bulundukları yerde temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayabiliyor olmaları güven katıyor hayatlarına.

Rahmi Vardı kamptaki çocuklarla beraber

Bizim en önemli meselemiz çocuklar, çocuklar! Her çocuk için her koşulda mücadele edip, çalışacağız.

Saadet Öğretmen çocuklarla beraber

UCİM Başkan Yard. Yücel Ceylan, Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Bakay ve UCİM üyesi Yasemin Aksu

UCİM’in seçimi çocuklarımızı nerede olurlarsa olsunlar korumak. Eğitim çalışmaları ile herkesi bilinçlendirmek, istismarı dilsizleştiren yaklaşımları sona erdirmek, pedofililerin çocuklarımıza zarar vermesini önleyip, koruyucu önlemler almak; rehabilitasyon sağlamak ve çocuğa yaşadığı travmayı sürekli anlattırarak her defasında yaralanmasını önlemek.

Kararlı UCİM.

Adımlar sağlam temellere atılıyor.

Siz de bu dayanışmaya katılın ve UCİM’e üye olun.

http://www.ucim.org.tr/

Gücümüze güç katın desteğinizle.

 

Gökçe Atik

Yazarlar

Mavi altın: Su – Gökçe Atik

‘’Binlercesi aşksız yaşamıştır, ama biri bile susuz yaşamamıştır.’’

Şair Wystan Hugh Auden, Her şeyin bir sırası var

Bir ailenin ya da bir kişinin bütçesinin %2’den fazlası su teminine gidiyorsa, o su çok pahalıya satılıyor demektir. (ABD Çevre Koruma Ajansı’nın analizi) Türkiye’de 2015 yılında Su Hakkı Kampanyası tarafından dört büyük şehir olan İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa’da yapılan, çekirdek aile ve asgari ücret kapsamında, su temininin ne kadar olduğu konulu çalışmada %17 oranında bütçeden su harcaması yapıldığı ortaya kondu. Ne suyu satın almak zorundayız şirket tekellerinden ne de suyun hapsedilmesine göz yummalıyız Su bir eşya değildir, can hakkımızdır.

Derin su avcıları

Dünya Ekonomik Forumu için 2014 yılında hazırlanan Risk Raporu’na göre su kıtlığı, dünyadaki en önemli üç risk arasında yer alıyor. Dünya Doğayı Koruma Vakfı’nın (WWF)  Yaşayan Gezegen Raporu’na göre, 1970’den bugüne tatlı su ekosistemi %37 ile kayba uğramıştır. Dünyamızın sadece %2.5’lik oranını kaplayan tatlı su kaynakları aynı zamanda hayvan türlerinin %10’unun yaşayabildiği, beslenebildiği alanlardır. Birleşmiş Milletler(BM), hükümetler, şirketler ellerinde tuttukları suyumuzu serbest piyasa koşullarında bizlere şişelenmiş olarak satarlerken küresel ölçekte su kıtlığı yaşanan dünyamızda temiz su kaynakları tükeniyor. Su kıtlığı, en fazla görmezden gelinen sorundur ve dünyadaki tüm yaşamı etkiler, etkilemektedir. Özellikle sanayi devriminin başlangıcından bu yana artan nüfus ve nüfusun artmasıyla artan su ihtiyacı, endüstrileşme ile beraber suyun piyasalaştırılması, kirletilmesi, çevre kirlilikleri, sürdürülemez şekilde suyun aşırı kullanımı küresel su problemleri yaşamamıza sebep oluyor.

2012 verilerine göre küresel şirketlerin pazar payları

 

Türkiye’nin dehidrasyon tepkimesi

‘’Şirketlerin , denetçi gözetim veya hükümet kontrolü olmadan, tabiatın koruması ve bütünleşmiş ekosistemleri su yağmacılığından koruma ihtiyacı olmayacaktır.’’

Mavi Sözleşme, Maude Barlow

Günümüz hükümeti kamusal altyapılara ve su hizmetlerine yatırım yapmak yerine, barajları su  krizinde kullanılabilecek tek çare olmadığı yönündeki deneyimlere rağmen özel şirketlere ve yabancı yatırımcılara suyumuzu satıyor ve barajlar yapmalarına izin veriyor. WWF 2014 Türkiye’nin Su Riskleri Raporu’na göre ülkemizde işletme, inşaat ve planlama aşamasında olan toplam 1.589 HES (Hidro Elektrik Santral) vardır.

Hala Türkiye’nin su zengini  bir ülke olduğunu mu düşünüyorsunuz? Hayır değil ve aksine Türkiye su fakiri olma yolunda emin adımlarla yürümektedir. Su politikalarının ekolojik bakış açısından uzak uygulamalarla hayata geçirilmesi, kuraklığa, insanların temiz suya ulaşamamasına neden oluyor. Bunların yanında şirketlerin suyu usulsuz ve aşırı kullanımı krizi büyütüyor. İzmir Kemalpaşa’da tesisleri olan Coca Cola, tesislerde kullanmak için her yıl 1 milyon metreküp yer altı suyunu çekip, savunmasını da, ‘’sanayicinin üretim yapması gerek’’ diyerek yapıyor. Devlet bu konuda bir yaptırım uygulamıyor ve suyu insan hakkı olarak koruma altına almıyor. Elbette sadece İzmir söz konusu değil, Hindistan’da da yer altı sularını tüketen ve kirleten Coca Cola ve benzeri küresel şirketler var.

Şirketlerin suyu aşırı ve verimsiz kullanması su krizinin sebeplerinden biri ve Türkiye’de etki alanında. Bunun yanısıra tarımda kullanılan suyun, modern sulama yöntemleri olan damla, yağmurlama yerine geleneksel metodlarda devam ettirilmesi, madencilik ve kentleşme de susuzluğa sebep oluyor. Var olan suyumuz sanayi faaliyetlerince kullanılırken aynı zamanda da kirletiyorlar.

Su hakkı mücadelesi

Suyu metalaştırıp satan şirketler tüketicilere çevreci yalanları söylüyorlar. Petrol kaynaklı üretilen plastik şişe üretimini durdurduklarını ve yerine PLANTBOTTLE dedikleri bitki kaynaklı üretime geçtiklerini ilan ediyorlar. Fakat Plantbottle üretimi için şeker kamışı kullanılıyor ve şeker kamışları da yoğun olarak su isteyen bitkilerdir. Bunun yanında şirketler, su  varlıklarını korumak için, yağmur hasadı sistemini kullandıklarını belirterek kendilerini çevreci ilan edip, yeşil gösterişler yapıyorlar. Bunlar su kaynaklarının tükenmesinin ve kirletilmesinin önündeki engel baraj yalanlarıdır. Gerçek çözümlere yaklaşabilmek için daha temele inmek gerek. Ekolojik su politikaları ile su döngüsüne aşırı müdahaleyi ortadan kaldırabilecek çözümlerden biri ulaşım, kentleşme, konut, beslenme ve turizm alanlarında uzun vadeli köklü politik değişikliklere gitmektir. Kentlerin büyüme hızı azaltılması, kent ekolojisi fikirleri üretilmeli, köyden kente göç sebeplerinin iyileştirilip göçün azaltılması ve kent nüfusunun küçük yerlere teşvikinin sağlanması gerekli. Sanayinin kullandığı suyun içme suyumuzu kirletmesinin önüne geçilmelidir. Sanayi kentin atık suyunu arıtıp kullanabilir. Evsel su israfının azaltılması yönündeki çalışmalar da gerekli fakat kaçak su kullanımının başında gelen sanayi tesisleri ve iş yerlerinin yanında önemi büyük değil.

Gökçe Atik

Son olarak, Mavi sözleşme kitabında Maude Barlow: ‘’Dünyadaki okyanuslar çoğu nükleer güçle çalışan deniz suyu arıtma tesisleriyle kuşatılacak: şirketlerin denetimi altındaki nano teknoloji lağım sularını temizleyerek onu özel kamu hizmetleri şirketlerine satacak, o şirketler de çok büyük karlarla o suyu bize geri satacak: zenginler yalnızca dünyanın kirlenmeden kalmışaz sayıdaki bölgesinde bulunan veya şirketlerin makinelerle bulutlardan elde ettiği suyu şişelenmiş olarak içerken, gittikçe artan sayıda yoksul susuzluktan ölecek.’’Diyor.

Su krizi bilim kurgu senaryosu değildir, 30 yıl gibi kısa sürede karşımıza çıkabilecek gerçeklerdir.

 

 

Kategori: Yazarlar

Hafta SonuManşet

Tanı, gör, ihbar et: Çocuğumuzun yanında olmamak sapığın yanında durmak demektir

‘’…Bataklık dağlara kadar uzanıyor

Kazanılan her şeye bulaşıyor, kirletiyor.

Bu pis bataklığın sularını kurutmak

Kazanılan en büyük başarı olurdu…’’

Goethe,Faust

Dava sonuçlandı… İzmir’deki köy okulunda yıllarca çocukları istismara maruz bırakan müdür A.Ş 82,5 yıl ceza aldı. Her saniyesini 82 yıl ağırlığında yaşamasını ve çocuklarımızı istismar etmeye meyil edenlerin geri durmalarını sağlayacak bir mücadeleyle sonuca ulaşıldı. Saadet öğretmen öğrencilerinin yaşadığı acıya tanık oldu, görmezden gelmedi ve gelmeyecekte. Kendisine ihbar edilmeye başlayan çocuk istismarına da kayıtsız kalmayarak dernek kurmak istedi. Saadet Öğretmen Çocuk İstismarı İle Mücadele Derneği’ni böylelikle hayata geçirdi. Yalnız başladığı bu köklü ve cesaretli direnişi kendisine destek veren insanlarla yollarını kesiştirdi. Çocuğu çaresiz bırakan ve bu çaresizliklerinden yararlanan pedofilileri gözlerinden tanımalıyız, diyor Saadet Öğretmen. Hem çocuklarımıza kendilerini korumayı öğreteceğiz hem de toplumun, devletin tüm kademelerine ulaşarak çalışmalar yapacağız. Hiçbir çocuk birbirinden din, dil, ırk ya da Doğu-Batı, Kuzey-Güney olarak ayrılmayacak.

Mersin, mücadelenin ortak zemini

UCİM, Mersin merkezli olarak kuruldu çünkü Mersin mücadelenin yükseldiği ortak bir zemin. Mersin’de yaşayan ve Saadet öğretmene istismarı ortaya çıkarmaya çabalarken yardım eden, yanında olan iş adamı Yücel Ceylan ile beraber dönüşümlerin filizlenmeye başladığı ortak bir mekan Mersin. UCİM, Türkiye’yi kapsayarak temsilciler atayacaktır. Çocuklarımızı korumak için atılan her adım üzülmekten öteye geçerek çözüm odaklı çalışmalara dönüşecek. Bu satırları yazarken aynı zamanda bir çocuğun istismara uğradığı gerçeği ile yüz yüze gelmeli ve harekete geçmeliyiz. ‘’Çocuk susar sen susma’’ diyoruz UCİM olarak bu yüzden. Ve, ‘’Hiçbir çocuğun rızası yoktur, bu konu burada kapanmıştır!’’

‘’Bir kerelikten bir şey olmaz’’ zihniyetleri sorunu yaratanlara cesaret vermekten öteye gitmiyor.

Neden  artık UCİM var?

Çocuk istismarını görmezden geldiğimiz sürece bunu destekliyoruz. Arno Gruen, Empatinin Yitimi kitabında: ‘’Gerçek acı karşısında kayıtsızlık ve korku, acıyı giderek daha az algılamamıza yol açıyor. Algılarımız kapanmazsa, duyarsızlaşmazsa acının varlığını görebilir, duyabiliriz ve bir şeyler yapmamız gerekir.’’ İstismar çok yakınımızda, etrafımızda olabilir. Hatta öyle ki eğitim kurumlarındaki istismar oranı %73’tür. Bu oran dahi yürekleri ürpertmeye yetmiyor mu?

Evet, artık UCİM var çünkü;

Bilimsel yaklaşımlar kullanarak, çocuk istismarını ve ihmalini önleme çalışmaları yapacak. Ulusal ve Uluslararası çalışmalar ile konuya ve amaca yönelik sosyal projeler hazırlayacak, uygulayacak. En önemli noktalardan birkaçı da, istismara maruz kalmış çocuklara hukuki destek ve rehabilitasyon olanağı sağlayacak olması. Çocukların kendilerine yapılanı defalarca anlatmak zorunda kalmayacakları daha sağlıklı çözüm yolları olacak. Hiçbir anne eminim ki şu cümleyi söylemek istemez: ‘’Benim çocuğumu dinlemeye doyamadılar.’’

Kalıcı ruh sağlığı bozulmalarına yol açan istismar olaylarının çocuklara defalarca anlattırılması dayanılacak şey mi?

‘‘İhtisas mahkemeleri kurulmalı.’’ diyor Saadet öğretmen. Özel mahkemeler kurularak, uzmanlar ile beraber çocuğun yarasını büyütmeden konunun üzerine gitmeliyiz.

Leylek hikayemiz

Hepimiz aşinayızdır çocuklara anlatılan leylek hikâyesine. Neden anlatıyoruz peki? Çocuklar cinselliği kavrayacak yaşta değiller çünkü. Bunun farkındayız. Bu noktada çocuğa porno yayınlar izletmek, ona izinsiz dokunmak sapıklıktır. Kaldı ki, pedofililer çocukları ikna etmek için onları kandıracak yollar izlerler.

‘’Çocukları sevgilerinden vuruyor istismarcılar.’’ Diyor Saadet öğretmen

Yani,

Çocuğu korkutup, susturuyorlar.

Unutmamalıyız, Pedofili eğitim dinlemez.

Dört yıllık bir mücadele ile bir sapık cezasını aldı. Eğer görmeden gelinseydi o çocukları kurtaramazdık.

İhbar etmemek suçtur.

Konuşacağız, çocuklarımızı susturanlara karşı susmayacağız.

 

Gökçe Atik

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

‘Ben kendimi bin erkeğe değişmem’

Cenneti gökte arama

Tapacaksan toprağa tap.

Cehennemi değil ama,

Cenneti bu toprağa yap.

Baba Bingöl

 ‘’Tanrıçalıktan ev kadınlığına’’

‘’Tanrıçalıktan ev kadınlığına’’ başlıklı bir yazı okudum eski bir dergide. Kadınların toprakla olan uyumu ve doğurganlığı kutsal sayılırmış eski çağlarda.  Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde göçebe yaşayan Zaire Pigmeleri, her kızın ilk âdet dönemini kutlayarak, genç kadınları onurlandırırlarmış. Yine Kongo ormanları içinde yaşayan Mbuti insanlarında cinsiyetler arası mutlu ilişkiler, insanlar arasındaki mutlu ilişkilerin bir başka ifadesiymiş.

John Zerzan, Gelecekteki İlkel kitabında tarımın başlaması ve yerleşik yaşama geçişle beraber cinsiyetler arasındaki eşitliğin bozulduğu iddiasını dile getiriyor. Yerleşik yaşamaya başlayan kabilelerde görülen şiddete değinip; göçebe yaşayan kabilelerin içinde  özellikle cinsel şiddetin, tecavüzün ya hiç görünmediğini ya da çok nadir olduğunu temel aldığı kanıtlarla anlatıyor.

Şiddet içeren misillemeler

Suudi Arabistan’da kız çocuklarının olduğu okulda çıkan yangında çocuklar can haliyle dışarı koştuklarında kimin aklına gelir abâye’yi (çarşaf) giyemedikleri için onları kurtarmamak? Ama kurtarmadılar, kız çocuklarının günah işlediğini düşünüp onların ölmelerine sebep oldular.  Bunu yaptıran Şeriat.

Yaşadığımız topraklara bakalım bir de, daha doğrusu hayatta kalmaya çabaladığımız ülkemize.

Şiddet hangi canlıya olursa olsun kabul edilemez. Bulaşıcı bir hastalık…  Hiç kimse şiddet kurbanı olarak gelmedi bu dünyaya; ne çocuklar ne kadınlar ne de erkekler. Gündem sarsıcı biçimde erkek şiddetiyle kaynıyor ama bize hep ‘şortlu kadın’ haberleri izlettiriyorlar. Çünkü erkeğin şiddet içeren misillemesi kadının şort giymesiyle ya da herhangi bir şeyiyle doğru orantılıymış gibi gösteriliyor. Trafiğin dahi iktidar zihniyeti düzeninde işlediğini düşünmeye başladım. Kadın ve erkek için de istisnalar var elbette ama kadının genel olarak trafikte kafadan kusurlu görünmesinin nesi normal?

İnsanları değiştirmek zor.

İktidar zihniyetini kafalardan atmak zor.

Bakışların zorbalığına her gün katlanmak zor.

Görüşleri daha açık insanların sözünün geçmediği bir yerde, dar kafalılar istedikleri yerde cahilliklerine, siyasi partilerine, dinlerine sığınıyorlar. Ne âlâ!

Ama bir yandan internet var olsun ki görüyoruz kadınların tepkilerini ve seslerini duyuyoruz. Sapığı linç etmek bir yana ifşa etmek şart! Sokakta yaşadığımız tacizleri anlatmıyoruz diye güllük gülistanlık değil her şey.

Kurbanlık değiliz,

Taciz edeni ifşa ediyoruz.

Aslan parçası bir kadının hikayesi

Mersin’de bindiğim minibüse benden sonra iki kadın bindi. Yer yoktu, ayakta kaldılar.

Şoför kadınlar bindikten hemen sonra frene sertçe basınca, herkes olduğu yerden ileriye sıçradı. Ayakta kalan kadın son anda düşmekten kurtulup,

-Yavaş! Can bu can taşıdığın, yavaş! Dedi.

Şoför kadının uyarısını duyup başını kim konuştu merakıyla çevirirken yine aniden frene bastı. İkinci fren tüm yolculara yönelik bir tehdit gibi daha kötü savurdu herkesi. Bu kez çocuklu bir kadın yükseltti sesini:

-N’yapıyorsun sen kardeşim! Çocuk var, çocuk!

Şoför hazımsız olacak ki üstüne alınmadan, yaşadığı tüm gerginliklerin sorumlusu karpuz misalı seçilen biz yolcularmışız gibi, sayıkladı durdu.

Kendisinin ne sayıklaması ne de frenlemesi bitiyordu!

Ayakta kalan kadın soföre plakasını alıp şikayet edeceğini söyledi.

Şoför:

-Abla dur, dur! Sen kimsin, ben senin yüzünü hafızama alayım da seni yoldan almayayım! Şikayet edecekmiş, konuşma!

Adam kavgacı, kadın haklı!

Yol boyu kadın ve şöfor arasında sözlü atışma yaşandı. Benim ineceğim yere daha çok mesafe var. Oturduğum koltuğun yanı boşalınca kadın yanıma geldi. Şoför minibüsü bir anda durdurup, kapıyı açıp kadının inmesini istedi bu anda!

Kadın kalkmayınca devam etti söylenmeye adam. Hem yolcunun yaşamına saygı duyma hem de kibirli ol! Kadının kendisini savunması adamı deli ediyordu. Bu arada radyodan ‘’Hatasız Kul Olmaz’’ çalmaya başladı. Orhan Baba’ya da ayıp oluyor hani!

Kadının haklılığına diğer yolcular da destek veriyor bir yandan. Hakim ses şoförün değil artık. İçine bu duruma sindiremiyor frenlerden fren beğenemeyen abimiz ve basıyor da basıyor!

-Sen git abla, ben seni muhattap almam. Bana erkek yolla, erkek! Ben onunla kavgamı ederim!

Bak, bak! Kadının haklılığını savunması büyük abimizi sinirlendiriyor. Oldu olacak iki kadının tanıklığını bir erkeğe denk tutalım da ikna edelim seni bey abi!

İneceğim yere yaklaşırken, kadın şoförün bu cesaret timsali erkeklik sözlerinin altında kalmayıp, benim için çok vurucu olan bir laf etti.

-Ben kendimi bin erkeğe değişmem!

İnmeden önce aslan parçası kadının yüzüne dikkatlice baktım.

Yüzünde kararlı, ciddi bir duruş. Alnının ortasında laciverte çalan dövmesiyle esaslı bir Anadolu kadını. Tırnağına kadar çetin… Omurgası dik iniyor araçtan.

Şoför hazımsızlığına devam eder diye beklerken susma cesaretini gösterdi.

Kuşlar konsun çenenin bağına,

Çok yaşa be aslan ablam!

‘’Kadınların tarihi, baskı altına alınışlarının tarihi olduğu kadar, bu baskılara ve eve kapatılmalarına direnmiş olmalarının da tarihidir’’, der Andreê Miche.

Bu hikayeler burada bitmez,

Elbet devam edecek.

Bu dünya mücadele edenlerin hatırına dönüyor. Dünyanın neresinde olursa olsun tek bir kişinin dahi hak savunmasını yok sayamayız.

Ve bu daha başlangıç değildir, bitişe çeyrek vardır. Biz mücadeleye başlayıp, el verdikçe asfalt altından yükselecek toprak ve yaşatmaya devam edecek yüz yıllık kökleriyle zeytin.

 

Gökçe Atik

Hafta SonuManşet

[Karia Yolu 2] Aylaklık hükümsüzdür

[Karia Yolu 1] Hatırlayın, yürümeyi 

‘’Ekolojinin Kanunları

Her şey birbiriyle bağlantılıdır. Her şey bir yere gider.

Bedava yemek diye bir şey yoktur. Son sözü doğa söyler.’’

Ernest Callenbach

Yol devam ediyor…

Bozburun’un yapısı sert, doğası çetin. Otlar zaman zaman çok sık oluyor ve yürümeyi zorlaştırıyor. Araçla dağların eteklerinden uzun yol katederken her zaman görüp heyecanlandığım ve zirvede neler olduğunu merak ettiğim dağların tepesine çıkartıyor Karia yolu bizi.. Çıkılmaz denilen o zirvelere tırmanıp, kendi gücümüzü yenileyerek sınırları aşıyoruz.

En güzeli de bu eylem hayat boyu başka dağların heybetini de yaşamaya götürecek güçte enerji bırakıyor insanda.

İkinci gündeyiz ve önümüzde Bayırköy var. Amos antik kenti ve Gerbe kilisesi bu rota üzerinde. Uzun çıkışlara elbette devam ediyoruz ama İçmeler’den çıktığımız gibi değil. İçmeler en zorlayıcı olanı sanırım. Bayırköy’e akşama kalmadan varmak önemli. İlk gece kampımızı yaptığımız Kumlubük’ten çıkıyoruz, kısa bir toprak yol yürüyüşü ve çoban selamlaması ardından Karia bizi patikaya buyur ediyor.

Bayırköy’e kısa molarlarla dokuz saatte yürüdük! Ha vardık ha varacağız beklentileri Bayırköy’ü tanımadan hasretlik eyledi bizi. Yükümüz de fazla olunca yorgunluğu ayak tabanlarımızdan omuzlarımıza kadar hissettik.

Yürüdükçe, en uzaktakiler yakına geliyor. Bazı patikaların başlangıcında nefeslenip, nasıl yürüyeceğim bu yolu dediğim anlar oldu. Özellikle ağaçların çok yoğun olduğu, makilerin boy verdiği ki ben böyle büyük makileri daha önce hiç görmedim; hafif bataklık ve su birikintilerinin geçişi engellediği yollardan nasıl geçerim diye düşünürken zihnim çözümü bulmama yardım etti. Bedenim dirayetini sağladı ve soluğumu alıp aştım yolları. Çantayı devrilen sandal ağaçlarının ötesine atmak ya da dik yamaçlara tırmanmak ve dahası… Kimseyi korkutmasın yol; yol, hiç kuşkusuz yolda olmayı öğretir insana. Bir daha yürümek isteği var içimde fakat daha az yükle. Gereksinimleri öğreniyorum. Azalan korkularımla, aylaklığın keyfine yeniden varabilmek için atabilirim kendimi yeniden patikalara…

 

 Bayırköy’e vardık, barbunya pilakiler biteli çok oldu. Nerede ne yesek diye düşünmeye başladık ve kısa soluklanmanın ardından iki gün boyunca bizi besleyen Şennur abla ve görümcesi ile tanıştık. Taze otlarla yaptıkları gözlemeleri ve kendileri için yapıp ikram ettikleri ev yemekleri ile canımıza can kattılar. Bize kamp için yer gösterdiler ve akşam soğuk olunca yün battaniyelerini verdiler. Rüzgar, yağmur, soğuk yiyen bedenimiz bir gecesini sıcak ve tok geçirdi. Karia sadece patikalardan geçirmiyor bizi. Dağların eteklerinden pay almış insanların cömertliğini de katıyor yolcusuna.

Bayırköy’de kalbe yararlı iki gün geçirdik. Şennur ablanın candan, canımıza yakın misafirperliği ile eşliğinde sırtlandık neyimiz varsa. Yörüklerin ağızlarına afilli küfürler ettiren ayazına söve söve ama seve seve ayrıldık Bayırköy’den. Fakat geri döneceğiz… Şimdi susuz cennet Taşlıca’ya yüzümüzü dönme vakti.

Susuz kalan köy: Taşlıca

Dördüncü günün sabahındayız. Taşlıcanın yollarında saatlerce yürüyoruz. Ayak bileklerimi büklüm büklüm eden bir yol burası. Adı gibi taş, taşlıca… Karşımıza çıkan engeller sadece doğadan kaynaklı değil, insanlar da zaman zaman geçmemiz gereken noktalara çalı çırpı yığmışlar. Hayvanların kaçmasını engellemek içindir diye düşünüp, barikatı aşıp devam ediyoruz.

Taşlıca’ya yürürken tepeler aşıyoruz, birbiri ardına tepeler. Tepelerden birinin ardından bizi görüp, meraklı halleriyle durup bakan keçilerin arkasından iki kangal köpeği üzerimize koşuyor. Çoban ise en son belirip,

-Keçilerin yolundan çıkın, çıkın! Diye bağırıyor.

Sola doğru hareketlenip, eğimli araziye giriyoruz. Bizim önlerinden çekildiğimizi gören keçiler seke seke yollarına devam ediyorlar. Kangallar saldırır mı saldırmaz mı diye birkaç saniyelik muhakeme sonucunda onların niyetinin de sevilmek olduğunu anladık. Boyum kadar kangalı yavru köpek gibi severek neşenlendim de neşelendim. Taşlıca’ya daha çok var mı diye sorduğumuz çobanın da muhabbet edesi varmış ki, bırakmıyor bizi:

-Siz üniversiteli misiniz?

-Evet, ben gazetecilik okuyorum.

Lakin, çoban ODTÜ’de okuyan yiğenini bize övme telaşıyla,

-Benim yeğen de Ankara’nın en iyi okulunda okuyor, dedi.

Abim söze girip, espri yaptığını da belli ederek:

-Yiğenin komünist olur, devrimci olur ODTÜ’de, deyince

Bizim çobanı ağlamaklı bir hal almasın mı! Adamın suratı düştü,

-Deme öyle yav, evetçiyim ben dedi o bana. Yapmaz öyle, dedi.

Ameliyat izleri gibi insan belleğine yerşeyen izler vardır dedi babam. İşte o izlerden birine sahipti çoban. Farklı düşüncelerin ve yaşamların paylaşılmadığı toplumlarda bu izin varlığı derinleşerek büyüyor ve sürekli yüz yüze geliyoruz. Otoritelerin güler yüzlü tahakkümleri bu ülkenin seslerini susturuyor. Çobanın kabahati ne?

Dağın başında, solumda denizin dinginliği eşlik ediyor yoluma. Çoban arkasını dönüp, önünde güttüğü keçileri ile ufkuna bakıyor. Ufkunda ise iki kangal köpeği var oynaşan.

‘Sağ salim git’ diyen arkadaşına Ferhan Şensoy, ‘sol salim’ gitmeyi tercih ederim diyordu bir kitabında. Aklıma geliyor, gülümsüyorum…

Sağlıcakla Çoban ağbi!

Taşlıca göründü! Köyün girişine birkaç metre kala ayağımız düzlüğe değer değmez kendimizi sırt üstü yere atıyoruz. Taşlıca’nın taşının etmediği kalmadı bedenimize. Köye girdiğimizde restoran var mı diye sorduk, yok dendi. Tek seçenek kahvehanede tost yemek. Karia yolunun durak noktalarından biri olan bir köyün bizim gibi yolcusu çok olur. En azından yöresel bir köy restoranı hem kazanç getirir hem de davetkar olurdu yöre halkı için. Tostlarımızı getiren çocuk ile iki çift muhabbet ederken, köyün susuz olduğunu söyledi. Yağmur suyundan yararlanıyorlar ve suyu kuyudan çekip, civar köylerden eşekle su taşıyorlarmış.

-Ne zamandan beridir susuz Taşlıca?

-Cumhuriyet’ten beridir su yoktur, dedi.

Tam 94 yıl!

Bu zamanda susuz köyü aklım almamakta direndi. Belli zamanlarda su tankeri gelir, suyu dağıtır gider diye de ekledi. Ama büyük sıkıntı susuzluk. Yağmur yağmadığı zamanlar ne olacak? Taşın suyunu mu çıkarıp kullanacaklar?

Köyün eski adı da Fenaket imiş. Eskiler köye bu ismi vermiş. Şimdi Taşlıca denmesinin sebebi her yerin taş olması, Fenaket ismi de belli ki bir fenalıktan ileri geliyor. Susuzluk bu fenalıkların başıdır.

Taşlıca’da kalsaydık Serçe limanına gidebilirdik ama biz devam ettik ve Taşlıca’dan çokta uzak olmayan Cumhuriyet köyüne yola koyulduk konaklamak için. Mart ayında olduğumuz için yılın bu vakitleri açık pansiyonlarda uygun fiyata kalabileceğimizi de umarak devam ettik.

Cumhuriyet köyü, Taşlıca’nın tam aksi. Kaynak suyu da, şebeke suyu da var. Bir yanda 94 yıldır su haklarını tam anlamıyla alamayan bir köy, diğer yanda suyu bol Cumhuriyet köyü.

Bu geceyi suyu bol Cumhuriyetli olan bu köyün bir pansiyonunda geçiriyoruz. Yarın sabah erkenden Bozburun’a adımlayacağız.

Bozburun’a giden rota da keyifli. Çok kolay olmasa da fazla zorlanmadığım bir güzergah oldu. İlk günden itibaren hızlı yürüdüğümüz için Bozburun’a vardığımızda Selimiye’ye geçmek için acele etmemeye karar verdik.

Rüzgarın kuvveti artıyor giderek. Çadır kurmak için rüzgarı kesebilecek alan ve düz bir zemin arıyoruz. Mart ayında Bozburun’da hafif insan kalabalığı var. Rüzgar da alabildiğine esecek belli ki. Bize uygun bir pansiyon gerek. Yaz sezonu açılmadığından ücretler makul düzeyde fakat pazarlık yapılırsa daha karlı çıkma ihtimali de var. Biz de bu güzel, küçük balıkçı kasabasında denize nazır bir pansiyon bulup, yerleşiyoruz. Rüzgar; soğuk ve kuvvetli…

Balıkçı kasabası olan Bozburun’da göz gevezeliği yapıyorum pansiyonumun penceresinden. Rüzgar, limandan uzakta karaya bağlanmış tekneleri hırpalıyordu.  Başında beresi olan biri, teknesini ipinden tutuyor ama çekemiyordu. Rüzgar, tersine itiyordu tekneyi. Telaşı var, teknesini limanın kucağına bırakıp, alabora olmasından kurtarmaya çalışıyordu. Bir an yardım etmeye yeltendim, aşağıya inecektim ama kısa süre sonra teknesinin ipini çekip, atladı hemen içine. Beresi tam da tekneyi salıp, motoru çalıştırdığı an uçtu başından. Beline kadar uzun saçlarıyla bir hatun çıktı dışarıya, bere teknenin kıçına takılınca uzandı aldı. Tekne de, bere de, afili balıkçı hatun da güvenli limana gitti. Her şey birbiriyle uyumdur ya, kadın da dalgalar gibi çetindi.

Sabah deniz daha sakinken, rüzgar da hafifken ayrıldık Bozburun’dan. Karia rotasından Selimiye’ye devam edip yeniden Bayırköy’e geçeceğiz. Orada ağırlıklarımızı bırakıp, Turgutköy ve Hisarönü’ne yürüyeceğiz.

Devamı gelecek…

 

Gökçe Atik

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Hatırlayın, yürümeyi: Karia yolu

’Ormanlarda, yollarda ya da patikalarda yürümek dünyanın düzensizlikleri karşısında gittikçe artan sorumluluklarımızdan uzaklaştırmaz bizi, soluklanmamızı, duyularımızı keskinleştirmemizi, meraklarımızı yenilememizi sağlar. Yürüyüş çoğu zaman insanın kendi içinde yoğunlaşmasını sağlayan bir dönemeçtir.’’  Yürümeye Övgü, David Le Breton

Mart ayının 9’unda Marmaris’e vardığımız gibi Berdü’l Acüz soğuklarının kucağına giriyoruz. Güneş, beş koca gün üzerimize yığılan yağmur bulutlarının ardında kalıyor. Kocakarı soğukları derler adına, Mart’ın bu vakitleri mutlaka olur Acüz. Beş güneşsiz gün geçiriyoruz dağlara bakarak. Yürüyeceğimiz yolda yağmur; kaynakları dolduruyor, toprağı bereketlendiriyor ve biz Mart’ın 13’ünde hareketleniyoruz, Akdeniz’e sokulan Muğla’nın Bozburun yarımadasına doğru…

Marmaris’teki pansiyonumuzun banyo pervazından Berdü’l Acüz

Dışarıda bir çam ormanı, ormanın ardı derya deniz

Anadolu’nun eski medeniyetlerinden Karia yolunun izini takip ediyoruz. Sırtımız yüklü fakat militan trafiğin güzergahı dışındayız ve her birimizin yaşamını zorbalıklarıyla istismar eden otorite figürlerinden uzaktayız. Yükümüz çok fakat zihnimiz kaostan arındıkça hafifliyor. On beş kilo kadar sırtlanmışız çantalarımızı. Bozburun’ a taşlık, kayalık anlamındaki Trakhei derlermiş eski zamanlarda. Tam da öyle! Ayağımızın tabanından taş eksik kalmadı. Marmaris’e bağlı İçmeler’den, Hisarönü’ne kadar taşa yan basa basa devam ediyoruz yürüyüşe. Karia yolunun Datça, Gökova, İç Karia, Muğla ve çevresi ya da Dalyan bölgelerine de gidecek olursam ya da siz evvelden giderseniz sırtınızı yükten mümkün olduğunca arındırın hatta yüklenmeyin dostlarım.

İlk adım

Yürümenin zihin açıcı bir gerçekliği var. Ne için yürürse yürüsün insan; ister St. James Yolu (el camino de santiago) gibi kutsal sayılan bir hac yolunda maneviyatını güçlendirmek için ister sadece keyiflenmek için olsun zihnimizdeki akış artar, berraklaşır düşünceler. Doğada hayatta kalma mücadelesinde insan evladı bilincini geliştirdi. Oklu kirpiler gibi derimizi delip geçebilecek bir savunmamız yok bizim. Tosbağalar gibi de başımızı ve gövdemizi koruyan bir çatımız yok. Biz, beynimizi geliştirerek hayatta kaldık ve yüzyıllarca bunu bilincimize aktardık. Yürüdük ana vatanımız olan doğada. Tanıdık ve anlamaya başladık, anladıkça da kıymet verdik ona.

İlk adımımızı Karia yolunun başlangıcına yani İçmeler’e atıyoruz. Uzun bir çıkışın belirişi yavaş yavaş acemi bacaklarıma titreme olarak hücum ediyor. Çantamın ağırlığı belimi büküyor ve daha neredeyse on beş dakika olmadı! Ayaklarım şehir asfaltındaki telaş alışkanlığını bırakmalı yoksa doğru düzgün yürüyemeyeceğim. Bir arabayla iki saatte alınabilecek yolu ne diye patikalardan deli divane gibi yürümek ister ki insan? Şehrin karamsar ve beton hayaleti peşimden geliyor. Ardım sıra taciz ediyor beni konfor isteği. Ayakkabılarım boğazlı değil. Oysaki bu yola boğazlı bir ayakkabı çünkü boylu boyunca her yer taşlık Bozburun’da. Ayak bileklerim büküldükçe gözüm korkuyor yoldan fakat geri dönmek korkuyu bir ömür büyütmek demek. Dikkatimi topluyorum, acelesiz bir zaman içinde olduğumu kavramaya başlıyorum yavaşça. Tırmandıkça mavinin akışına bırakıyorum adımlarımı ve pervasızlaşıyorum gönlümce.

Cemre düştü havaya, suya ve toprağa. Filizlenmeye başladı tohumlar. Karia yolunun en güzel vakitleri bu zamanlar olsa gerek. Yürüdüğümüz yolda uyanışı görmek, toprağa basarken hassasiyetli olmamı gerektiriyor çünkü yeşermeye can atan bir yolda yürüdüğümü her adımımda farkediyorum. Hayvanlar henüz kış uykularında ve bizi tosbağalar karşılıyor sık sık. Nemli, karanlık ve su kaynağının olduğu; ağaç dallarının in oluşturduğu yerlerden geçerken domuz yuvalarının yamacından geçtiğimizi biliyorum. Ayak izleri, dışkıları, sesleri biz buradayız diyor. Bu kadar yakınlarından geçmem onları tedirgin ediyor olmalı.

Domuzlar insandan korkar peki insan neyden korkar? Ben o anlarda domuzları öldürmelerinden korkuyorum. Doğanın omurgasından bir domuz eksilmesi büker belini toprağın. İnsan kendi omurgasını yitirdi zaten, her şeyin kendi için olduğuna aldanarak. Ne büyük yalan!

Mesela ben, asırlık zeytin ağacının gövdesinden kesilmesinin intikamını almasını çok isterdim insanlardan. Böylece tüm dünyayı zeytin dalları sarabilirdi. İnsan ırkının kibirleşen doğasını kökünden sarmaşık gibi kavrayabilir, bizi toprağın dibinde çürütüp fayda sağlayabilirdi. Doğanın intikamı keyifli geliyor kulağıma fakat doğa intikam almaz!

Doğa dünyanın bir dekoru ya da kapalı bir müzesi değil. Betonların arasından görünen bir avuç yeşil manzara da değil… Yaşamaya başladığımız ilk yuvamız ve korumak zorunda olduğumuz dünya bahçemiz. İntikam gibi yıkıcı duyguları evimize yakıştıramayız.

Ufuk sayıklamaları

‘’Bütün ‘hazır olmamalar’, bütün ‘zamana ihtiyacım varlar’ anlaşılabilir, ama sadece kısa bir süre için. Gerçek şu ki, asla bir tamamen hazır olma durumu söz konusu değildir, asla bir gerçekten doğru zaman yoktur. Bilinçdışına her inişte olduğu gibi, öyle bir zaman gelir ki, sadece en iyisi umularak burun sıkı sıkıya kapatılır ve en derin sulara atlanır. Eğer böyle olmasaydı, kadın kahraman, erkek kahraman ve cesaret sözcüklerini yaratmaya ihtiyaç duymazdık.’’ Kurtlarla Koşan Kadınlar, Clarissa P. Estes

Turunç’a doğru

Doğada özgürlüğüme yakın hissediyorum, şehir üniforması kuşananların içinde ise her an vurulabilir ya da kırılabilir tehtidiyle savunmada yaşıyorum bir ordu gibi. Daha düne kadar dikkatsiz ve dağınık biriyken, şimdi düzene yaklaşıyorum. Kayaya bastığım ayağımı sağlamlaştırıyorum. Oysaki ben şehirde takılıp düşmekte ustayımdır bazen kendi ayağıma dolanıp bazen de birilerinin ayağıma dolanmasıyla tepetakla olurum.

Bozburun, ayağımızın dibinden dağlara kadar taşlık.  Mevsimin rüzgarı, orman orkestrasından çok sesli ezgilerini söylüyor kulağımıza. Orman sesine kulak kabartırken aklıma Mezarlık Gülleri kitabında Erkin baba’nın: ‘’TRT çok sesli korosu var ama tek ses çıkıyor.’’ Dediği eleştirisi geliyor. Gülmemek elde değil! Oysa, ormanın çok sesliliğini hangi tek ses bastırabilir? Kaldı ki bağırmaktan diğer sesleri duymayanlar; yok sayarlar seni, beni ve ormanı işitmezler. Onlar kendi sağır talihlerinin ot bitmez çoraklığını yaşarlar. Halbuki dinlemek; tanımanın ve değer vermenin bir ölçütü değilse nedir?

Devamı gelecek…

 

Gökçe Atik

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Kamuoyu Hükmünde Kararname 01: Herkes dayanışma içinde olacak!

’Tanrı, insanı engelleyenin yanılgılar değil, etkinsizlik olduğunu söyler.’’ (Erich Fromm, Kendini Savunan İnsan)

Sevgili ve saygılı okuyucular bu bilgi kesin bilgidir, yayalım: Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri yayınladıkları 01 nolu Kamuoyu Hükmünde Kararname ile Olağanüstü Hal Kapsamı içinde ve dışında olmak üzere bazı tedbirler alınması gerektiğini Hayır’lı bulmuştur. 01.03.2017 tarihinde İletişim Fakültesi’nde alınan bu kararnamelere kararnamesizce davrananlar ayıplanacak ve marjinal muamelesi görecektir.

Barış Önal’ın tasarımı

Otururken titizsen kalkarken de ol lütfen!

Yayınladığımız ilk KHK (Kanun Hükmünde Kararname) temizlik ile ilgili. İletişim fakültemizin kantininin hoyratça kullanılması hem öğrencileri rahatsız ediyor hem de kantinin temizliğiyle sorumlu görevlilileri ekstra yoruyordu. Bu konuyla tek bir kişinin ilgilenmesi olası değildi ve bu sebeple iletişimciler olarak aldık elimize toz bezlerini, temizlik malzemelerini masa masa dolaştık. Bilincimiz sorumluluk sevinciyle ışık saçıyor, seslerimiz kahkahalarla coşuyordu. Bahar Temizliği yapıyorduk kendi bahçemizde. Kantin kullanımının titizlikle yapılması, herkesin kendi sorumluluğuna ait. Sorumsuzca kullanılıyorsa, sorunsizsiniz demektir. Bu yüzden, otururken temiz mi diye kontrol ediyorsan, kalkarken de et lütfen.

Rahat bir şekilde paylaşım yapabileceğimiz bir alanın temizliğini sağlamakla, duyarlılık oluşturmayı amaç edindik.

Gülümse, Bu bir emirdir!

Eğer memnunsan halinden, kabullenmişsindir der Tasso. Çöp dolsun her yerin, izmaritler gözüne gözüne tütsün öyleyse senin. İletişim KHK’mızı oku! Akıl ve duygu birarada burada. İletişimsiz bırakma bizi, yapma. Türkiye’nin daha fazla bahar temizliğine ihtiyaç duyduğu bu günlerde, nerede ve nasıl olursa olsun dayanışma, dayanışmadır.

Barış Önal’ın tasarımı

Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri nezdinde yürürlüğe sokulmuş KHK’mızı İsa Ugur Erdoğan okudu, biz alkışladık. Kendisini eleştirdik, cevap aldık ve kimse tutuklanmadı. Başkanlık gayesi içinde olmadığını anladığımız Erdoğan, yapılması gerekenlerden bahsetti. İşte 01 nolu KHK’mız;

İsa Ugur Erdoğan, KHK içeriğini okuyor

01 NOLU KAMUOYU HÜKMÜNDE KARARNAME

                      Fakültemiz öğrencileri tarafından 01.03.2017 tarihinde kantinimizde gerçekleştirilen Bahar Temizliği sonucu Yaz Uygulamasına resmi olarak geçilmiş olup, yaz uygulaması esnasında uyulması temenni edilen davranış ve tutumlar aşağıdaki belirtilmiştir. Bu kararnamenin süresi belirsizdir.

-Gülmek, gülümsemek,

-Umut etmek,

-İçten  selam vermek ,

– Paylaşmak, dayanışmak,

-Her gün nitelikli bir sohbet, güzel bir espri yapmak, en az bir kişiyi güldürmek,

-Terli olmamak suretiyle yer yer sarılmak, yanak sıkmak, bunlar için karşıdakinin rızasının olmasına dikkat etmek,

-Gördüğü çöpleri zaman ve imkânının elverdiği ölçüde toplamak, masada, sağda solda çöp bırakmamak,

-Bahar havası almak suretiyle yer yer ders ekmek, bunun için arkadaşlarını da teşvik etmek, gerekirse hocalarında kanına girmek,

– Gereksiz yere karamsar olduğunda kendini düzeltmek. Yine de yakınmak tercih ediliyorsa gidip ötede tek başına oturmak,

– Arkadaşlarına çay ısmarlamak,

– Koşullara teslim olmamak, koşulları değiştirmeye odaklanmak. Benden bu kadar deniliyorsa da teslimiyeti örgütlemeye çalışmamak,

– Kantin emekçilerine içten güler yüzlü selam vermek, hal hatır sormak, işlerini kolaylaştıracak pratikler üzerinde düşünmek,

-İletişimin toplum ve bireyin ihtiyacı için yapıldığını unutmamak, tarihsel olarak bulunduğumuz kavşakta halka yüzümüzü çevirmek,

– Yaşamda ve yaklaşan malum tarihte kötü şeylere HAYIR, iyi şeylere evet demek, tabi ki boykotta bir seçenek.

Ek ve gerekçe 1: Velev ki iletişim öğrencileri tarafından yayınlanan bu kararnameye güzelce muhalefet  etmek yerine; bu kağıdı yırtan, söken, deforme edenler, özellikle öğrenci, öğretim görevlisi, kampüs emekçisi olmayıp, bizden yaşça büyük olan, sakallı ve göbeklilerde dahil olmak üzere kötü niyetli, kapı kulları olursa kamuoyuna muhalefet ve saygısızlıktan elleri kırılsın, anasından emdiği süt burnundan gelsin, kantinimizde içtiği meşrubatlar ve çeşitli abur cuburlar burnundan gelsin.

İLETİŞİM FAKÜLTESİ ÖĞRENCİLERİ

İletişimciler, kantin temizliği yapıyor

 

Gökçe Atik

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapManşet

Çöllere su serpti Küçük Prens

Küçük Prens’in ilk basımları

Kırmızı suratlı bir adamın yaşadığı bir gezegen biliyorum. Adam hiç çiçek koklamamış. Hiç yıldızlara bakmamış. Hiç kimseyi sevmemiş. Bütün vaktini şemalar yaparak geçirmiş. Ve bütün gün “Önemli işlerim var. Önemli işlerim var.“ deyip dururdu. Bundan büyük bir gurur duyardı. Ama o bir insan değil, bir mantar o!“ (Küçük Prens, Antoine de Saint-Exupery)

Eskişehir Adım Sanat’ta, 11 Şubat ve 10 Mart tarihleri arasında, Küçük Prens’in Türkiye’deki ve dünyadaki basım serüvenini anlatan sergi ve etkinlikler gerçekleşiyor. Etkinliği Küçük Prens koleksiyoncularından oluşan ve kitabın soluğunu daha fazla yeşertebilmek, yaşatabilmek, korumak ve sergilemek amacı taşıyan Küçük Prens Müze girişimi düzenliyor. Ali Lidar, Yıldıray Lise ve Mehmet Sobacı’nın koleksiyonlarından 450 Küçük Prens kitabı sergileniyor. İçlerinde yok olmuş ve nadir diller de var; yapay bir dille ya da mors alfabesiyle yazılanlar da.

Benim Küçük Prensim

Fransızca asıl adıyla, Le Petit Prince yani Küçük Prens…

316 dile çevrildi: Ahbazca’dan, Mısırca’ya (Antik, Hiyeroglif) kadar evrenselliğe ulaştı. İyi bir yazarın ruhu dünyanın her yerindeki insanların başını okşadı. Bu yazar, Antoine de Saint-Exupery. Öyle ki, Arjantin’de Evanjelik Kilisesi üyeleri Küçük Prens’i daktilo ile yazdılar ve fotokopi ile çoğaltıp, dağıttılar. Öyle ki, Buenos Aires’te görme engelliler için braille alfabesinde yazılan Küçük Prens, kendilerine mektupla gönderilen malzemelerle tutuklular tarafından yapıldı (Bu kitaptan dünyada yalnızca 14 tane var).

Göz ucumuzun kenarında tutuklu kalan gülüşlerimizin; dudak kenarımızdaki çizgilerin, gerçek yansıması oldu, Küçük Prens. Paylaşıldıkça çoğaldı, dilimizin ucuna kondu.

Dünyanın farklı dil ve lehçelerinde basılan Küçük Prens’in soluğunu yaşatabilmek, yeşertebilmek, korumak ve yeni baskılarını oluşturabilmek adına Küçük Prens Müze Girişimi var.  Nasıl bir yol izlediklerine, fikirlerine http://www.kucukprensmuzesi.com/ adresinden ulaşılabilir. Aynı zamanda Türkiye’deki ve dünyadaki Küçük Prens basımlarına da bakılabilir ki varlığından bir haber olduğum diller de mevcut. Görmek istiyorum derseniz, Eskişehir Adım Sanat’ta, 11 Şubat-10 Mart tarihleri arasında 450 Küçük Prens’i yakından görüp inceleyebilirsiniz.

Küçük Prens Müze Girişiminin düzenlediği sergide mavi fularlı çocuk, Küçük Prens okuyor.

Küçük Prens’in ilk basımları

Saint-Exupery’in Küçük Prens Çizimleri

‘’…Beni üzen ne bu çökük avurtlar, ne bu kamburlar, ne bu çirkinliktir. Bu biraz da, bu insanların her birinde öldürülen Mozart’lardır.’’ (İnsanların Dünyası, Antoine De Saint-Exupery)

Antoine De Saint-Exupery, Küçük Prens ile tanınsa da Savaş Pilotu (Pilote De Guerre), Gece Uçuşu (Vol De nuit), Güney Postası (Courrier Sud), İnsanların Dünyası (Terre des Hommes), Kanayan İspanya (L’Espagne ensanglantée) kitaplarını da yazdı.

İkinci dünya harbinde keşif uçuslarında bulundu Saint-Ex. Bu uçusların etkileri var satırlarında Savaş Pilotu eserinde: “Savaş bir macera değildir. Bir hastalıktır, tifüs gibi.” der.

Antoine de Saint-Exupery ve yardımcı pilot Andre Prevot 30 Aralık 1935’te Sahra çölüne düştü

Antoine de Saint-Exupery Küçük Prens kitabının çizimlerini kendisi yapar. Çocukluğunda büyükler tarafından kırılan resim çizme hevesini, Küçük Prens ile avutur gibi…

Saint-Exupery’in Küçük Prens çizimlerinden.

Saint-Exupery’in Küçük Prens çizimlerinden.

Yazarın resimlerini görmek isterseniz http://imgur.com/a/9rCdG#0 adresinde daha fazlası var. Ayrıca, Küçük Prens Müze Girişimi’nin düzenlediği, Eskişehir Adım Sanat’ta Exupery’nin çocukluktan itibaren tüm çizimlerini bir araya getiren, önsüzünü Hayao Miyazaki’nin yazdığı Desenler kitabını da görebilirsiniz.

Antoine De Saint-Exupery’in Küçük Prens’ini okuduktan sonra aldığım bir notla bitireyim kelamımı,

Büyüklerin kötü eserleridir şehirler, hayattan kopuk resmederler kendilerini.

Yıldızlı geceler.

 

 

Gökçe Atik

Kategori: Hafta Sonu