Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona krizinde ev halleri

Korona krizi döneminde “Evdekal” durumu bizi ya ev ya hastane arasında seçim yapmaya zorunlu kılıyor. Şanslı orta sınıf bazılarımız panik halinin nesneleşmesi nedeniyle fiziki ve ruhi sağlığına odaklanırken (hayat yeni normale dönse de) bazılarımızın korku hallerinin nesneleşmesi  süreceğe benziyor. Evin kadın için anlamı toplumsal iş bölümü gereği her gün yaşamın yeniden üretildiği yerdir.

‘Hayat eve sığar mı?’ 

Ev; ekolojik bir ev dahi olsa dört duvar arasıdır. Gökyüzünü ancak pencereden ya da balkondan ve hatta en iyi ihtimalle bahçemizden görebiliriz. Çevresi yine sınırlıdır veya sınırlarla çevrilidir. Ev içinde kararların nasıl alındığı önemli bir gösterge de olsa, tahakküm altına alınanların yaşamı orada dört duvar arasında daha da çaresizliklerle doludur. Elbette sokağa çıkınca da bu dört duvar arası toplumsal değer yargılarıyla devam edebilir. Ancak buyruklarla dört duvar arasında kalmanın çaresizliğine bakalım isterseniz.

Ekolojide karasal ve sulak ekosistemler arasında ekoton dediğimiz geçiş zonları vardır. Buralarda farklı enerjiler birikir ve oluşmaya devam eder. Dokunulmadığı (sürülme ve çapalama gibi) sürece en muhteşem bitkiler orada yetişir. Kelebek, arı gibi çeşitli tozlayıcılar orayı daha sık ziyaret eder. Toplumsal açıdan bakarsak da insan ekosistemlerinde de ekotonlar mevcuttur. Hatta en yaratıcı kişilerin oradan çıkma olasılığı yüksektir. Çünkü sınırlarda tutunmak zordur. Her yönüyle dirençli olmayı da gerektirir.
Toplumsal cinsiyetin kadın aleyhine örüldüğü bir toplumda kadın açısından dört duvar arasındaki yalnızlık ise bunların hiçbirine uymaz. Çünkü orası özel alandır. Kamusal alandan yalnızca sınırlarıyla değil, bir de toplumsal değerlerle kadına zırh örülmektedir. ‘Kol kırılır yen içinde kalır’ benzeri söylemlerin kültürümüze dahi işlediğini anımsayalım… Özel alanda olanlar gizlidir kimsenin bilmemesi gerekir. Dolayısıyla ne kadar cesaretli olursa olsun yaşadıklarını dile getirebilen kadınlar çok sınırlıdır.

Her krizin toplumsal cinsiyet yönü vardır

1997 yılında patlak veren Asya krizi’nde Asya Kaplanları çökerken krizin faturasının kadınlara çıkartılmaya çalışıldığını dönemin feminist araştırmacıları ortaya koymaya çalışmıştır. Kadınlara ekonomik kriz döneminde, “Erkeklerinizin cinsel arzularını yükseltin ki; krizden çıkabilelim” çağrısı yapılabilmiştir. Sanki kadınlar fiziki ve duygusal yönden hiç etkilenmeyen yaratıklardır. İstatistikler, dünyanın farklı ülkelerinde ev içi şiddet vakalarının korona döneminde yüzde 20 ile 40 arasında artış gösterdiğini kaydediyor. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün verilerine göre Mart 2020’de ev içi şiddet vakalarında Mart 2019’a kıyasla yüzde 38,2’lik artış olduğu belirtiliyor. Bu durum kriz dönemlerinde patriyarkanın köklerini daha da derine indirme fırsatıdır.

Sağlık sisteminin üzerine binen yük ve okulların kapanması sebebiyle hane içerisinde hastalar, yaşlılar ve engelliler dikkate alındığında bu olasılık fazlasıyla doğrulanmış olur. Kısacası çekirdek ailenin yükselişiyle ev, artık otantik ve romantik bir yer olmaktan çıkmıştır.

Hal böyleyken mahremiyet kalesi ev, toplumsal iş bölümü gereği erkekler için bir dinlenme ortamıdır. Ev kadınlar için yaşamın yeniden üretildiği alan olma itibariyle neredeyse 24 saat işin tükenmediği bir yerdir aynı zamanda. Ev-içi yaşam pratikleri, bulaşık/çamaşır/bakım/temizlik/yemek döngüsündeki yaşamın yeniden üretim etkinlikleri “çifte yük”tür. Türkiye’de ise kırsal kesimdeki kadının toprağa bağlı yaşam sorumluluğunu da dikkate alırsak sınıfsal duruma göre bu sayı neredeyse beş kata ulaşabilmektedir.

Evdekal olgusuna kadın düşünürlerin gözüyle bakış

Silvia Federici.

İtalyan özgürlükçü Marksist ve feminist Silvia Federici “Kapitalizm Yeniden-Üretim ve Karantina” adlı konuşmasında küreselleşmenin ve neoliberal politikaların esnek iş politikası üzerinde duruyor. Dolayısıyla ‘kadın en önce gözden çıkarılabilen gruptadır’ diyor. Kriz sonrası işe yeniden dönüşün daha da zor olması nedeniyle krizin ekonomik yükünü en fazla kadınların çektiğine işaret ediyor. Küresel kapitalizmde birçok işin (sendikasız vb) kadınsızlaştırıldığına da değiniyor. Kriz sonrası gıda ve üretim-tüketim zincirine de değinerek artık kentli kadının kırdaki kadınla gerçek bir bağ kurması gerektiğine işaret ediyor.

Trump rejiminde ekonomik ve sosyal krizler nedeniyle ABD’li feminist Rebecca Solnit, 7 Eylül 2020’da Guardian’da yayınlanan yazısında girişte, “Değişim mümkün olmakla kalmaz, artık bizi önüne katar götürür” diyor. Solnit ayrıca korona krizi nedeniyle “biz” tanımımızın değişebildiğini, benlik algımızın bizi saran dünyadan geldiği için yeni bir “biz” uyarlaması içerisinde olduğumuzun da altını çiziyor.

Hintli tohum özgürlüğü aktivisti ve ekofeminist Vandana Shiva ise bu dönemde hayatın yeniden üretimi kapsamında kadının üretimdeki bilgi ve becerinin küresel kapitalizm tarafından yok edildiğine bir kez daha parmak basıyor. Biyoçeşitlilik için yerele ve yerel bilgiye dönülmesi gerektiğine ve gıdanın laboratuvarlarda değil doğada duyu organlarımızla üretim yaparak üretim yapılması gerektiğine işaret ediyor. ‘Annelerimizin, büyük annelerimizin bize öğrettiği yöntemleri geri getirmeliyiz’ deyip kadının bilgi birikimine ve becerine itibar katmanın önemini vurguluyor.

Evdekal durumu her ne kadar ekonomik krizi tetiklediği görünse de toplumun evdekal pratiğiyle kadınsılaştırılmaya çalışıldığı ve edilgen kılınmaya çalışılacağı ortadadır. Feminizmin en önemli şiarının ise “özel olan politiktir!” olduğunu anımsayalım.

Dört duvar arasında yaşanan her şey aynı zamanda toplumsal alanın uzantısıdır ve politiktir. Günlük politikada ciddi bir yeri olmalıdır. Eril politikaların uzantısı nedeniyle evinde korku içinde yaşayıp üreten ekonomide kayda geçmeyen kadın emeği ve saygınlığı çeşitli açıdan vahim durumdadır. Korona krizinde bu durum tüm yönleriyle incelenmelidir.

Küresel ölçekte tanıklık 

Bu krizin sevindirici olan bir yanı var. Küresel ölçekte ilk kez bir kriz durumunda kadınlar kendi toplumsal cinsiyet analizlerini adım adım yapıyor ve kayda geçiriyor.

O halde ev ‘Oikos’ aynı zamanda yeryüzü demek. Yaşadığımız yerin/evimizin iyileşmesi  için erkeklere (eril yapılara) daha  fazla sorumluluk düşmektedir. Çünkü feminizm herkesi özgürleştirir. Ev içinde olup bitenler, kamusal alana taşınıp kolaylıkla tartışılıp herkesi her cinsi özgürleştirecek şekilde yasalara bağlanmalı. Korona krizi ve diğer krizlerde ev durumu romantik kılınamaz. Aborjin bir kadın arkadaşımın söylediği sözleri hatırlatarak sonlandırayım; “Evi biz sadece uyumak için kullanırız. Hatta hava iyiyse onu da yapmayız. Yıldızlara bakarak uyumayı tercih ederiz” 

Dolayısıyla benim için ev; kendimi güvende hissettiğim yer olarak bir kent bostanı, kolektif bir çiftlik, bir oikostur.  Yüz yüze ilişkilerle doğrudan demokrasinin yürütüldüğü bir yerdir!

(Bu yazı ilk kez Sivil Sayfalar’da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu