Köşe Yazıları

Mustafa Balbay’ın Kedileri..

Çocukluk dönemimde, henüz okula gitmezken evimize Hürriyet Gazetesi alınırdı, o yıllarda da daha sonraki yıllarda da her sabah  bir ve çoğu kez iki üç gazete alma alışkanlığımız hiç bırakılmadı. Hürriyetin arka sayfasındaki Güngörmüşler’i, Fatoşla Basri’yi, Dedektif Nik’i çok severdim, ama bir gün bir aile dostumuzun oğlu ziyaretimize geldi, bize ısrarla “Cumhuriyet” gazetesi almamızı önerdi. Gerekçelerini uzun uzun anlattı. “Üzüm salkımlı ev” başlıklı yazımdaki Ayşe teyzenin oğlu Erol Özmert’ti o genç. Çok güzel şeyler anlatıyordu. Konuşması ateşliydi. (daha&helliip;)

Köşe Yazıları

Bir Köpek Ağlar Tenhalarda…

Vakit gecedir hava karanlık iç sıkıcı,

Gece gelecek kötülüklere gebedir.

Evlerin perdeleri kapıları sımsıkı kapalı,

Yemek kokuları, neşeli gevezelikler sızar aralıklardan,

Babalar saçlarını okşar sevgili çocuklarının

Anneler küçüklerine ninni okur güzel rüyalardan

İşte tam da o zamanda,

İnce, iç yakan acılı bir ağıt gibi,

İsyankar şaşkın bir sesle

Bir köpek ağlar tenhalarda.

Önce yüreği ardından içi parçalanır

Tecavüz ederler ona.

İnsan kılığındaki iki bacaklılar

Bir daha, bir daha, bir daha.

Utanır sıkılır yüzü yer olur.

Sonra düşünür acıları arasında,

Utanması gereken ben mi onlar mı bilemez ,

Köpek aklını erdiremez bu soruya bir türlü.

Önce yüreği ardından içi parçalanır.

Kara gözleri daha da bir kararır.

Pınarlarında iki damla yaş sıcacık.

Zaten pişmandır çoktan dünyaya geldiğine.

Açlık susuzluk sevgisizliğin ardından bir de bu

Şimdi nasıl bakacaktır dost bildiği o insanlara.

Hepsinden çok daha acı gelir bu seferki,

Onu çağırdıklarında bir lokma ekmekle,

Nasıl da kuyruğunu sallayarak umutla gitmişti artları sıra

Düşünür tekrardan,

İşlerini bitirip acılar içinde onu yalnız bıraktıklarında,

Cinsim olmayan sahip, dost, arkadaş bildiğim bu canlar

Bana bunu neden yaptılar diye,

Ağlar için için kimselere duyurmak istemez sesini.

Artık tek istediği çabucak ölmektir onun.

Bir köpek ağladığında tenhalarda iç organları parçalanmış,

Ona değil insanlığa tecavüz edilmiştir aslında.

O kadar çok arttı ki son dönemlerde canlara yapılan tecavüz olayları. Bazıları tesadüfen görülüp bakımevlerine kliniklere getirilmekte ve çoğunun da sonu soğuk metal veteriner masasında acılı ölüm olmakta ne yazık ki.

Birçokları için çok da düşündürücü bir durum değildir belki de bu yazdıklarım. En fazla tepki “Allah Allah bu nasıl iş ya” deyip bir saniyelik dudak büküştür sadece. Çünkü tecavüze uğrayan bir köpektir sadece. Hemcinsi değildir canı yanan insanoğlunun. Aklınca kendi cinsini güvenceye almıştır nasılsa. Ne çıkar ki, sapık insanlar sapıklıklarının gereğini yapsınlar üç beş köpeğe!

Artık canlar için ünlü düşünür Sofokles’in şu sözünü söyleme zamanımız geldi de geçmekte:”Belki de hiç doğmamış olmak en büyük lütuftur”. Mevsim doğum mevsimi; kediler, köpekler, kuşlar üreme telaşında. Onlara doğanın verdiği, nesillerini koruma, devam ettirme görevini canları dişlerinde yerine getirme çabasında. Dünyaya gelmeleriyle ilgili hiçbir talepleri olmayan masumları daha doğdukları anda bin bir türlü acı, işkence beklemekte. Ne görecekler ki? Onun için artık inanılmaz güzellikteki yavru kedileri, köpekleri sevinçle karşılamıyorum, “hoş geldin bebek” diyemiyorum.

Bir köpek ağlar ıssızda, başı yerde, içi kanar, yüreği kanar utanır insanlar adına. O ağlar ben ağlarım bu dünyanın acımasızlığına.

İnsanlarla ilgili umut kırıntılarımın sonuna geldim, ama yine de söylemeden geçemeyeceğim. Hayvanlara yapılanları, acımasızlıkları görmezden gelmeyin ne olur, unutmayın ki hayvan canını yakmanın bir adım ötesinde insan canına zulüm gelecektir. Bugün o masuma tecavüz eden sapık zihniyet yarın sizin en kıymetlilerinize, çocuklarınıza, eşinize, yakınınıza kıyabilir. Katillerin, tecavüzcülerin geçmişleri irdelendiğinde çoğunda hayvana işkence çıkmaktadır. Bu bilimsel bir araştırmanın sonucudur. Kapılarınız zorlanıyor hiç mi farkında değilsiniz. Hayvan canını korumaya yönelik çabalarınız kendi cinsiniz için size güzellik, iyilik olarak dönecektir.

Köşe Yazıları

Dünyanın En Güzel Şarkısı..

Bugüne kadar duymadıysanız eğer, ne yazık çok şey kaybettiniz demektir. Müzikle aram hep iyi olmuştur. Hangi türü sevdiğime gelince; valla kulağıma hoş gelen hepsini diyebilirim ama elbet önceliklerim vardır, caz gibi. Eskiden TRT radyolarında, öğle haberlerinden arta

Kalan kısa zaman diliminde çalan, bitiminde de “hafif müzik dinlediniz” diye anons edilen türden olanları, Selahattin Pınar bestelerinin Zeki Müren tarafından yorumlananlarını, sonra Çaykovski’yi, Mahler’i, yani ruhumu ve kulağımı okşayan, bazen de ruh halime göre içimde fırtınalar estiren türden olanları önceliklerimdir.

Ama en ünlü bestecinin dünya çapındaki eserlerini bile solda sıfıra indiren inanılmaz güzel bir melodi vardır ki ne zaman dinlesem, ne zaman nerde kulağıma gelse, beni benden alan, ağlasam mı gülsem mi ne yapacağımı şaşırtan, bana insan olduğumu anımsatan o melodi, o sesleniş, o tını aman Allahım. Mutlaka ama mutlaka bugüne kadar dinlemediyseniz dinlemeniz gereken o “Şarkı”?

Merak buyurmayın efendim şimdi yazıyorum; o şarkı “anne kedilerin bebeklerini yemeğe davet eden” şarkısıdır. Hayal kırıklığına mı uğradınız? Eh o zaman ne yapın edin bir kere olsun dinleyin. Bana hak verecek hatta az bile yazdığımı düşüneceksiniz.

Anne kediler, kendileri aç olsalar da, örselenmiş, hasta, sakat, yaralı olsalar da bebeciklerine nereden bulurlarsa bulur, bir iki lokma yemeği ulaştırırlar ve bunu yaparken de o güzel genizlerinden öyle bir ses çıkarırlar ki dünyanın hiçbir yerinde onun gibisini asla ve asla bulamaz, dinleyemezsiniz.

Kaç kez şahit olmuşumdur, zavallı biçare perişan halleriyle karınları kasıklarına geçmiş, tüyleri yer yer dökülmüş, çok belli ki aç kediciklerin ağızlarında bin bir güçlükle buldukları bir lokma yemeği küçüklerinin önüne bırakıp, geri çekilip o tatlı şarkıları eşliğinde yemeye davet ettiklerini.

Bu nasıl bir sesleniş, bu nasıl bir melodidir beni kendimden geçiren, dünyadaki en güzel seslenişi, tınıyı, melodiyi dinliyorum diye gözlerimi yaşlarla dolduran, hani şimdilerde zaman kıtlığından annelerin unuttukları, eskiden bebelerini uyuturken söyledikleri ninniler vardı ya! Belki anlamsızdı “dastana dastana danalar girmiş bostana” ama çok güzel gelirdi hem dinleyen bebelere, hem şahit olan yanındakilere. İşte öyle, ona benzeyen, ama bence daha kutsal, daha işlevsel, çünkü bu anneler genelde aç, ağızlarındaki bir lokmaya çok muhtaç, belki bir daha onun gibi bir lokma daha bulamayacaklar. Yine de hiç tereddüt etmeksizin o lokmayı bebeklerinin önüne şarkıları eşliğinde bırakmaktalar. Ve  işte o şarkı.

Bu güne kadar dinlemediyseniz eğer, ne edin edin mutlaka dinleyin, hani ölmeden önce yapılacak işte bilmem kaç şey diye sayıyorlar ya son zamanlarda, bence siz bu melodiyi o listede ilk sıralara yerleştirin. İnanın hiç hayal kırıklığı yaşamayacaksınız.

Çok da zor olmayacak, bir gariban sokak kedisine -ki şu sıralar sokaklarda, bahçelerde pek çoklar- tabii anne olanına, etrafında küçükleri olanlara, bir iki lokma bir şeyler verin, sonra çekilin bir tenhadan izleyin o verdiğiniz yemeği ağzına alıp bebeklerinin yanına koşuşunu, onları deminden beri anlattığım o melodi ile çağırışını.

Yazımı süsleyen anne kedi ve bebecikleri, evimin arka bahçesinden, onların o güzel şarkılarını hep dinliyorum, bir tabak yemek karşılığı.

Köşe Yazıları

Gülerken Ağlayan Yunuslar!

Gösteri havuzlarındaki  yunusları canlı olarak izleyenleriniz vardır belki. Ama en azından hemen herkes TV kanallarında seyretmiştir onları. Gülümsermiş gibi görünen yüzleri pek çoğumuza hoşluk verip, mutlu olduklarını sanmışızdır muhtemelen(gerçekte yüz yapıları o izlenimi vermekteymiş).

Ben onları canlı olarak havuzlarda izlemedim. Ama bundan yirmi, yirmi beş yıl önce Mersin Erdemli’de Tömük sahilinde botla gezintiye çıkıp, denizin durgunluğundan da yararlanarak hayli açıldığımız bir gün, çok yakınımda bata çıka yüzerken izleme şansını yakalamıştım.

Sonra, belgesellerden, ultrason yayarak birbirleriyle haberleştiklerini, hızlı yüzücü olduklarını, gemilerle yarıştıklarını, duyarlı, zeki canlılar olduklarını öğrendim. Sahi, ileri yaşlarımda okuduğum bir çocuk kitabının (Pembe Yunus) kahramanını da hiçbir zaman unutmadım.

Onları beyaz camda, gösteri havuzlarındaki akrobasi hareketlerini izlerken, rehabilite amaçlı kullanıldıklarını seyrederken, içimde, aynı sirklerdeki hayvanlara, bir de hayvanat bahçelerindeki özgürlükleri ellerinden alınmış olanlara karşı duyduğum türden acıma, özgürlüklerine kavuşturma isteği gibi isyankar hisler duydum. İçim acıdı, mutlu olamadım. Neden engin denizlerde değil de, cüsseleriyle orantılı olarak onlara çok ufak geldiği açıkça belli olan o yapay suda olduklarını, etrafındaki insanlara birkaç ölü balık için, neden gösteriler yapmaları gerektiğini düşündüm.

Cumhuriyet Bilim Dergisi’ni karıştırırken Özgür Keşaplı’nın bilimsel kaynaklı bir yazısına rastladım. Hislerimde yanılmadığımı, gösteri havuzlarındaki yunusların, denizlerden, ailelerinden zorla kopartıldıklarını, acımasız bir tür kovalamacanın sonunda , sosyal bağları çok güçlü olan bu canlıların çoğunun daha o anda şoktan, travmadan öldüğünü, beğenilmeyip geri atılanların ise bir çoğunun ciğerlerine su dolması yüzünden uzun süreçte zatürre olarak acıyla öldüklerini, geride kalan ailelerin bu kayıplardan dolayı aldığı yaralar ve hüznün ise tamamen göz ardı edildiğini öğrendim.

Yakalanma sürecinde bir çok travmaya maruz kalan yunusların yüzde 50’sinin üzerindekiler en fazla doksan gün içinde zatürre, ülser, bağırsak hastalıkları, klor zehirlenmesi, stres ve bunun gibi nedenlerden hayatını kaybetmekte, tüm bu aşamaları atlatanlarsa, havuzların sağlıksız ortamında davranış bozuklukları, üreyememe gibi çok ciddi sorunlarla baş edemedikleri için özgür hemcinslerine göre çok kısa ömürlü olmaktaymış.

Ne o? İnsanlar birkaç keyifli saat geçirecek ya da henüz doğruluğu kesinleşmemiş bir varsayımla terapi görüp hastalığına şifa bulacak!

Denizlerden çalınan yunuslar, havuzlarda ölü balıkla beslenmeye mahkum edilmekte, buna uzun süre direnenler, ölü balıkları kusmakta, ama bir süre sonra çaresizce, işte o birkaç kokuşmuş balık uğruna, aynı sirklerdeki ip üzerinde yürümeye zorlanan kedi, köpek, maymun, ayı gibi işkence havuzlarında, müzik eşliğinde çember üzerinden geçmeye, top oynamaya başlamakta.

Biz de bu görüntüleri çocuklarımıza izletip, alkışlatarak, onları doğaya saygı duyan, canlıların yaşam haklarına duyarlı kişiler olarak yetiştirdiğimizi sanıyoruz. Tam tersine, bu çocuklar ilerde zevkleri ve çıkarları uğruna, doğadaki kendilerinden başka canlıları sömürme hakkına sahip olduklarını düşünmezler mi?

Doğanın bu muhteşem canlarını o estetik, heybetli vücutlarını, küçük, sığ sulu alanlara hapsederek, oraya seyre giderek, daha çok yunusun özgür yaşam alanlarından ölüm havuzlarına dolmalarına sebep olacağımız açıktır. Karadakilerin, havadakilerin, kanlarını, iliklerini sömürdük, postlarını yüzdük, yetmedi. Şimdi de sudakiler mi? Hem de o güzeller güzeli yunuslar!

Çocuklarımıza belgesellerden özgür yunusları izletip, onları gerçekten doğaya saygılı, yararlı, özgürlük yanlısı bireyler olarak yetiştirebiliriz. İlla ki gösteri seyretmek istiyorsak, günümüzde bu işi yapan, toplumun hemen her kesiminden o kadar çok aktör, dansöz, şaklaban var ki, hayvanlara ne hacet ! Onları kendi ortamlarında rahat bırakalım, rahat..

Yeşeriyorum

Orman Bilinci İçin “Av Turizmi” !..

Orman Bilinci” nasıl verilir? Bu soruyu sokaktaki  vatandaşlara yöneltsek ne yanıtlar alırdık acaba?

Mesela çocukluğumuzda hep öğretilen bir şarkı vardı: “Baltalar elimizde uzun ip belimizde biz gideriz ormana hey”. Bu şarkıyı söyleye söyle ormanlarda ağaç bırakmadık gibi, o nedenle bu yanıtı geçelim. Sonra bazılarımız “hafta sonları piknik yapmaya gideriz çoluk çocuk, şöyle bir güzel ateş yakar(!)..” deyince yine sakıncalı; piknik ateşi kalan ormanları da yakar kül edebilir, o nedenle bu yanıtı da benimsemeyiz( ama ateş yakmadan veya dönüşte ateşi özenle söndürerek pikniğe gidilirse neden olmasın). Başka, başka ne yanıtlar alırdık acaba? A-aa.. bakın aklıma geliverdi: bize ilkokulda orman ağaçlarını tanıtma amaçlı yaprak toplatmışlardı da,  onları bir güzel kartonlara yapıştırıp altlarına da isimlerini yazmıştık, fena fikir değil dimi? Evet , başka ne yanıtlar alırız? Gidip ormanda izciler gibi çadır kurup, kamp yapma. Bakın izcilik, izciler, doğa dostları, orman kampları. İşte bunu tuttum.

Ama bizlerin hiç akıllarına gelmeyen çok daha parlak bir fikir bulunmuş Eskişehir Orman Bölge Müdürümüz Mahmut Aydın tarafından. Müdürümüz Eskişehir’deki iç turizm patlamasına katkıda bulunmak, hem de orman bilincinin oluşması amacıyla bir atakta bulunulacağını müjdelemiş: “Doğa ve av turizmini” başlatacaklarmış. “Turizm şirketleri ile görüşüyoruz, sivil toplum kuruluşları ile de görüşüp projemizi en kısa sürede hayata geçireceğiz” demiş. “Gerekli alt yapımız var, ‘Of Road’ şeklinde turlar olabilir( böyle İngilizce deyimler de sokuşturulursa işin içine, çoğu bir şey anlamayacağı için, aa.. bakın ne ciddi proje, deyip insanların ağızları da kapanır diye düşünülmüş herhalde), konaklayacak yerlerimiz var. Çatacık ormanı, Mihallıççık, Kalabak, Eğriova, Afyonkarahisar’da  Çay ve Akdağ’a geziler planlıyoruz” demiş.

Vay, vay, vay! İşte budur, orman bilinci ancak ve ancak böyle gelişir. Ormanlarımızı tanıtma amaçlı insanlara “gelin, elleriniz arkanızda ıslık çalaraktan dağ bayır dolaşın, sonra gidip köylerde yöresel bulgurumuzu, gözlememizi yiyin, soğuk  ayranımızı için, temiz havamızı alın, bakın nasıl da orman bilinciniz(miz) güçlenecek” diyecek halimiz yok ya. Biz ne yapıyoruz “Avlanmaya” gelin, dağlarımızda, bayırlarımızda, ormanlarımızda çokk.. renkli kuşlarımız, kekliklerimiz, ceylanlarımız, çakallarımız, kurtlarımız sizleri dört gözle beklemekte, arada nesli tükenmekte olanları da kazaen(!) vursanız da dert değil canım, onu zaten avcılarımız sıklıkla yapıyorlar, daha bu sene koruma altındaki kızıl şahinleri vurdular Kırıkkale’de; birisinin gözleri kör kaldı, diğeri öldü, öbürü de ne oldu meçhul, deyiveririz ne çıkar. Yeter ki “Orman bilinci” oluşsun!..

Daha geçtiğimiz yıl Çatacık’ta yaşları karta kaçtı diye yediye yakın geyik koruma alanı içinde yabancı turiste avlanması için altın tepside sunulmuştu da hem ulusal basında hem yerelde çok yazılıp çizilmişti, bilmem anımsar mısınız? Ya benim geçtiğimiz haftalarda ki yaban ördekleri ve üveyiklerle ile ilgili av günlerinin ve av sayısının kota yükseltilmesi ile ilgili yazdığım yazımı okumuş muydunuz?

Biz ne dersek diyelim, herkes bildiğini okuyor. Turist gelecek, para, yabancısı da döviz bırakacak, köylü kalkınacak! İl bütçesine katkı olacak! Ee bu arada da artık nasıl oluyorsa “orman bilinci” oluşacak. Herhalde turizm firmalarının yönlendirdiği saygın avcılarımız şöyle söyleyecek: “Aman Allah, ne de besili ne de güzel kuşlar, tavşanlar, ceylanlar yetiştirmişler, helal olsun. Doğrusu böyle hayvanları barındırdıkları ormanlara sahip oldukları için kutlamak gerek onları”. Orman bilinci de bu olsa gerek.

Bir avcı okurum yazmıştı: “Doğada başının önünde iki gözü olan her canlı avcıdır” diye. Bu sözü hiç ama hiç unutmuyorum. Sıkı hayvan korumacı bir arkadaşımla da paylaşmıştım bu unutulması olanaksız tezi. O da bana uzun süre gülmemi sağlayan şöyle bir yanıt vermişti: “O zaman onun bir gözünü oyuverelim”. Şaka bir yana elbet bizler, karıncaya hor bakmayanlar, serçenin kanadını kırmayanlar, nasıl kıyabiliriz insana, hiç kendi cinsimizin gözünü oyabilir miyiz? Bırakırız ki, umarız ki bir gün gelir ormandaki canlarını aldıkları canların güzelliklerini tam olarak görebilsinler. Haydi, hep beraber orman bilincini güçlendirmeye. “Silahlar omzumuzda, fişekler belimizde, biz gidelim ormana hey!”.

Ece Bilgin

08/06/2010

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Deniz Olunmalı Oğlum..

“Denizin üstünde ala bulut/yüzünde gümüş gemi
içinde sarı balık /dibinde mavi yosun
kıyıda bir çıplak adam/durmuş düşünür.

Bulut mu olsam,/gemi mi yoksa?
Balık mı olsam, /yosun mu yoksa? ..
Ne o, ne o, ne o. /Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla
.

Şimdi “Deniz” olunma zamanıdır. Vakit beş Mayısı altı Mayısa bağlayan o kara gecedir; darağacına üç fidan çekilir, darağacı kuru ağaçlığına bakmaz utanır da, karşısına geçip seyreyleyenler utanmaz. Gece sabaha koşmak istemez, güneş ışıklarını vermek istemez.

İşte o vakitlerdir şimdi, işte o nedenle “Deniz” olunmalıdır şimdi. Bütün dünya denize boğulmalı; gemisiyle, balığıyla, bulutuyla, yosunuyla, şimdi deniz olunmalıdır.

Büyük usta Nazım Hikmet ne güzel anlatmış salt bulut, gemi, balık, yosun olmanın yetersizliğini. “Olacaksan deniz ol” demiş.

…..    …..”

Bu yazımı geçen yıl bugünlerde kaleme almıştım; kuru ağaç parçasının, üzerine sarılan yağlı urgana asılan üç fidan için utanıp baş eğdiğini yazmıştım. Kuru dal utanmış. Ama utanmak bir yana, onun karşına geçip elleri arkasında, ağzında sigara, infazları keyifle seyredenlerden birisi olan, fidanların idamı için kalem kıran, o zamanın 1 numaralı sıkıyönetim mahkemesi başkanı emekli Tuğgeneral Ali Elverdi,  geçtiğimiz ay yemek yerken nefes borusuna kaçan bir lokma ile boğularak ölmüş.

Boğularak ölmek nasıl bir duygu? Nefes alamama, oksijenin ciğerlere kavuşma isteğinin engellenmesi? Elbet yaşayanlar bilir, bilir ama anlatamazlar. Deniz, Yusuf ve Hüseyin de anlatamadı.

Onlar genç öldüler ve hep genç kaldılar zihinlerde. Mahpus damında Yusuf “uzun ince bir yoldayız”ı okurken anımsandı belki de, Deniz o meşhur parkasıyla, Hüseyin’in  genç yüzü hep öyle kaldı akıllarımızda.

İlahi adalet, var mı yok mu? İnansak ta inanmasak ta yaşanıyor, er ya da geç ve hep var olduğunu gösteriyor herkeslere.

Ve yine bir 6 Mayıs günü yazısı; bu kez 2008 yılının yazısı:

“Hayvanları Çok Severdi..

Çok sever desem halen yaşıyor olacaktı, çok severdi deyince di’li geçmiş zaman, yani bir zamanlar yaşıyordu da şimdi yaşamıyor oluyor değil mi?   O, darağacındaki üç fidandan birisiydi: Hüseyin İnan, 23 yaşında ölümle tanıştı, boynuna yağlı urgan geçirildi. Neydi suçu, kimi öldürmüş, devletine ne gibi bir hıyanette bulunmuştu, bilinmez! Katli vacip görüldü ve diğer üç arkadaşıyla birlikte idam sehpasında can verdi.   Cumhuriyet Gazetesi’nde Pazar ekinde, gazetede yakında başlayacak olan  bir yazı dizisinin tanıtımında okudum. Hüseyin İnan için yazılanların içinde birden dikkatimi çekti, annesi mi babası mı anlatıyor çok fark edemedim: “bütün hayvanları severdi, beslediği iki tane güvercini vardı” diyen  tümce, uzunca bir süre usumda takılı kaldı.

Şöyle bir düşündüm, hayvanları seven, barışın sembolü güvercin besleyen bir genç, okullarını birincilikle, takdirle geçen, ODTÜ’yü birincilikle kazanan, belli ki zeki mi zeki bir genç, hep bilim adamı olacağını söyleyen, ailesinin harçlık diye gönderdiği paraları kitaplara yatıran bir taze fidan..

Ne çok yanlışlıklar yapıyoruz, bu gün “Devlet Onur Ödülü” verdiklerimizi ertesi gün vergi kaçakçısı, devletin kasasını soyup soğana çeviren kişi ilan ediyoruz.. Bu gün kahraman dediklerimizi, önünde tapındıklarımızı çok yakın zamanda yüce divanlarda yargılıyoruz.

Ve işin en kötüsü de artık tüm bu olguları kanıksar hale geliyoruz.

…..    …..”

Başka da altı mayıs günü yazılarım var ama, köşem müsaade etmedi onları aktarmama. Dikkatinizi çekti mi bilmem, değişen hiçbir şey olmamış bu üç yıl içinde. Değişen belki sadece kişilerin ve olayların isimleri.

04/05/2010

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Deniz Olunmalı Oğlum..

“Denizin üstünde ala bulut/yüzünde gümüş gemi
içinde sarı balık /dibinde mavi yosun
kıyıda bir çıplak adam/durmuş düşünür.

Bulut mu olsam,/gemi mi yoksa?
Balık mı olsam, /yosun mu yoksa? ..
Ne o, ne o, ne o. /Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.

Şimdi “Deniz” olunma zamanıdır. Vakit beş Mayısı altı Mayısa bağlayan o kara gecedir; darağacına üç fidan çekilir, darağacı kuru ağaçlığına bakmaz utanır da, karşısına geçip seyreyleyenler utanmaz. Gece sabaha koşmak istemez, güneş ışıklarını vermek istemez.

İşte o vakitlerdir şimdi, işte o nedenle “Deniz” olunmalıdır şimdi. Bütün dünya denize boğulmalı; gemisiyle, balığıyla, bulutuyla, yosunuyla, şimdi deniz olunmalıdır.

Büyük usta Nazım Hikmet ne güzel anlatmış salt bulut, gemi, balık, yosun olmanın yetersizliğini. “Olacaksan deniz ol” demiş.

…..    …..”

Bu yazımı geçen yıl bugünlerde kaleme almıştım; kuru ağaç parçasının, üzerine sarılan yağlı urgana asılan üç fidan için utanıp baş eğdiğini yazmıştım. Kuru dal utanmış. Ama utanmak bir yana, onun karşına geçip elleri arkasında, ağzında sigara, infazları keyifle seyredenlerden birisi olan, fidanların idamı için kalem kıran, o zamanın 1 numaralı sıkıyönetim mahkemesi başkanı emekli Tuğgeneral Ali Elverdi,  geçtiğimiz ay yemek yerken nefes borusuna kaçan bir lokma ile boğularak ölmüş.

Boğularak ölmek nasıl bir duygu? Nefes alamama, oksijenin ciğerlere kavuşma isteğinin engellenmesi? Elbet yaşayanlar bilir, bilir ama anlatamazlar. Deniz, Yusuf ve Hüseyin de anlatamadı.

Onlar genç öldüler ve hep genç kaldılar zihinlerde. Mahpus damında Yusuf “uzun ince bir yoldayız”ı okurken anımsandı belki de, Deniz o meşhur parkasıyla, Hüseyin’in  genç yüzü hep öyle kaldı akıllarımızda.

İlahi adalet, var mı yok mu? İnansak ta inanmasak ta yaşanıyor, er ya da geç ve hep var olduğunu gösteriyor herkeslere.

Ve yine bir 6 Mayıs günü yazısı; bu kez 2008 yılının yazısı:

“Hayvanları Çok Severdi..

Çok sever desem halen yaşıyor olacaktı, çok severdi deyince di’li geçmiş zaman, yani bir zamanlar yaşıyordu da şimdi yaşamıyor oluyor değil mi?   O, darağacındaki üç fidandan birisiydi: Hüseyin İnan, 23 yaşında ölümle tanıştı, boynuna yağlı urgan geçirildi. Neydi suçu, kimi öldürmüş, devletine ne gibi bir hıyanette bulunmuştu, bilinmez! Katli vacip görüldü ve diğer üç arkadaşıyla birlikte idam sehpasında can verdi.   Cumhuriyet Gazetesi’nde Pazar ekinde, gazetede yakında başlayacak olan  bir yazı dizisinin tanıtımında okudum. Hüseyin İnan için yazılanların içinde birden dikkatimi çekti, annesi mi babası mı anlatıyor çok fark edemedim: “bütün hayvanları severdi, beslediği iki tane güvercini vardı” diyen  tümce, uzunca bir süre usumda takılı kaldı.

Şöyle bir düşündüm, hayvanları seven, barışın sembolü güvercin besleyen bir genç, okullarını birincilikle, takdirle geçen, ODTÜ’yü birincilikle kazanan, belli ki zeki mi zeki bir genç, hep bilim adamı olacağını söyleyen, ailesinin harçlık diye gönderdiği paraları kitaplara yatıran bir taze fidan..

Ne çok yanlışlıklar yapıyoruz, bu gün “Devlet Onur Ödülü” verdiklerimizi ertesi gün vergi kaçakçısı, devletin kasasını soyup soğana çeviren kişi ilan ediyoruz.. Bu gün kahraman dediklerimizi, önünde tapındıklarımızı çok yakın zamanda yüce divanlarda yargılıyoruz.

Ve işin en kötüsü de artık tüm bu olguları kanıksar hale geliyoruz.

…..    …..”

Başka da altı mayıs günü yazılarım var ama, köşem müsaade etmedi onları aktarmama. Dikkatinizi çekti mi bilmem, değişen hiçbir şey olmamış bu üç yıl içinde. Değişen belki sadece kişilerin ve olayların isimleri.

Ece Bilgin

04/05/2010

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Paşa Köstebeği Çuvala Tıkmış…

Geçtiğimiz haftanın flaş flaşlarından iki emekli paşanın birbirleriyle atışmaları çoğumuzun malumu; Özkök paşa “kasaptaki ete soğan doğramam” diyor ve buna benzer daha da başka bir şeyler. Çetin Doğan paşa yanıtlar veriyor, ikili arasındaki polemik uzayıp gidiyor. Her yeni atışmayı da görsel ve yazılı basın hemen flaş haber olarak kayda geçiyor. (daha&helliip;)

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Nasıl Bir Hayvansever…

Hayvan severin de nasılı mı olurmuş diyecek bilmeyenler. Hayvanı sevmek sevmektir işte, bunun türü, çeşidi mi var diyecekler.  Valla çok çeşitleri var, sayfamın elverdiğince anlatayım bakın. (daha&helliip;)

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Çanakkale İçinde Bir Kedili Sokak..

Çanakkale efsanesini, Çanakkale’nin geçilmezliğini bilmeyeniniz yoktur sanırım. Üzerine romanlar, destanlar yazılmıştır, yazılmaya da devam edecektir ve ne kadar çok şey anlatılsa da, yazılsa da, çizilse de, filmlere konu edilse de hepsi az , hepsi kifayetsizdir bence yaşananları betimlemeye. Orada yaşananlar sadece o destanı yaratanlarca bilindi. Hepsi ışıklar içinde yatsın, aziz hatıraları önünde bir kere daha saygıyla eğiliyorum. (daha&helliip;)

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Ne Şah Bıraktılar Ne de Padişah!

Hürriyet’in orta sayfasında kocaman puntolarla “Şah’ımız ölüyor” başlıklı bir haber. Yazının başında bir güzel kartal kafası o muhteşem gözleriyle, insanın içini delen bakışlarıyla yer almış.

Alıcı kuşları bir ayrı severim, uzun yolcuklarımda hep gözlerim yukarılarda onları arar, geniş kanatlarıyla gökyüzünde süzülmelerini gördüğüm anda içim mutlulukla, coşkuyla dolar. (daha&helliip;)

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Uğurlar Olsun Diyemedim..

Tam on altı yıl geçmiş Uğur Mumcu’nun katledilmesinin üzerinden. Geçtiğimiz cumartesi günü vilayet meydanında toplanıldı, dernek başkanları, STK sözcüleri artık alışılagelmiş bir şeyler okudu, kimi duyuldu, kimisi hiç işitilmedi. Dinleyenler arasında birisi, “yahu bir mikrofon koyamadınız mı şuraya” diye isyan etti, kalabalıktan bir diğeri “zaten senin bildiklerini söylüyor” diye laf attı. (daha&helliip;)

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Çatacık! Şimdi Ağlama Zamanı…

Orman sustu,

Rüzgar durdu.

Sincaplar haylaz yavrularını topladı ağaçların dallarına ,

Çakallar kurtlar ulumalarını kesti.

Şakıyan kuşlar güneşe rağmen cıvıltılarını bıraktı.

Yapraklar dinledi, kuşlar dinledi, rüzgar dinledi,

Tüm orman kulak kesildi.

Bir şeyler olacaktı, kötü bir şeyler.

Günlerdir hissetmişlerdi

Ama yormak istemediler.

Boynuzları kıvrım kıvrım geyikler

Tüm güzellikleri ihtişamları ile görüldüler,

Doğaları gereği ürkektiler,

Ama yine de “korunma alanlarında”ydılar.

Her zaman alıştıkları insan kokusunun arasına,

Başkalarınınki de karışmıştı.

Yine de gittiler.

Çağrıya, alıştıkları ellerinden yem yedikleri,

Bakıcılarının seslenişlerine gittiler..

Orman durdu dinledi.

Ayak sesleri hoyrat kaba,

Ayak sesleri telaşlı öldürmeye aç.

Kuru yapraklar hışırdadı,

Namluya kurşun sürüldü,

Adlarına avcı denenler,

Tüfeklerini doğrulttu,

Nişan aldılar.

Gez, göz, arpacık,

Profesyoneldiler.

İlk ateşlemede pammmm..

Devrildi çatal boynuzlu güzel vücut

Yankılandı  ormanda ağırlığının ezdiği dalların çatırtısı.

Orman sustu, orman utandı, orman yüzünü yere eğdi,

Ormanın utancına ortak olmak istemedi, güneş kaçtı bulutların arasına..

Bu yıl da kurtaramamıştı orman, altı yaşın üzerinde yaşlı denilen,

Yedi güzel geyiğini.

Bedelleri vardı canlarının, ülke kalkınacak turizmin yüzü gülecekti. (daha&helliip;)

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Yeşiller Partisi Kurulsa Ya!..

Son dönemlerin moda hatta yavaş yavaş demode olan vedalaşma sözcüklerinden ‘kendine iyi bak’, olmadı güçlendirerek ‘kendine çok iyi bak’, ardından kısa bir el sallama ve yabancı bir sözcük ‘by by’ ile bitirmek. (daha&helliip;)

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Ağaçlar Da Ağlar!..

Ece Bilgin

Siz hiç bir ağacın ağlamasına şahit oldunuz mu? Bundan altı yedi yıl önceydi. Evimin arka cephesinde nasılsa kalmış küçük bir koruluğa benzeyen ağaçlarla bezeli yerde kuşlar, kediler, börtü böcek, kelebekler mutlu mesut yaşayıp gidiyorlardı. Bu karışık aileye bazen saklambaç oynayan çocuklar bazen de kaçak okullu aşıklar dahil oluyordu. Hep bir gün bu güzelim alanı tarumar edecekler, ağaçları kesecek, onların yerine şekilsiz beton yığınlarını dolduracaklar diye korktum. (daha&helliip;)

Kategori: Yeşeriyorum