Köşe YazılarıManşetTarım-Gıda

Onarıcı Tarım 103

“Kalabalık fonlama” kavramından apartarak “kalabalık-röportaj” deyiverdiğim bu yazma şeklini sevdim. Yazanla okuyan arasındaki bağı güçlendirmesinin yanı sıra, tezgaha konvansiyonel ürün getiren pazarcıdan çok, aldığı siparişleri teslime götüren onarıcı çiftçi gibi hissettiriyor insana. Çok güzel histir bu ikincisi, üretici yani satıcı ya da türetici yani alıcı tarafında bulunmanızı tavsiye ederim. Yaptığınız alışverişin bir para takasının ötesinde dünyanın geleceğini belirleyen bir proje olduğunu hissettirir. Dahası, anonimlerle dolu bu dünyada, sizin istekleriniz, eleştirileriniz ve talepleriniz doğrultusunda, bunlar düşünülerek üretilmiş bir şey vardır sonunda.

Cüzdanınızdaki paranın miktarıyla orantılı, “pazarın olası büyüklüğünden” bağımsız bir bireysinizdir. Elinizde tuttuğunuz gıda, esaslı bir diyalog sonucunda üretilmiştir. Sizi kitle olarak gören ama çok özelmişsiniz gibi konuşan konvansiyonel ve anonim olanın aksine, sizi birey olarak gören, “velinimetimizdir! Her zaman haklıdır!” yaltaklanmalarına girmeden eşit diyalog kuran bir samimidir.

Tüketici olarak ne yapmalı, nelere dikkat edilmeli? sorusundan devam edeyim o halde. Tüketici yerine “türetici” denir bizim camiada, yukarıda anlattığım saiklerle ve anlayışla. Türeticilere ilk aşamada üç temel ve basit önerim var:

A) Haftalık, aylık veya yıllık bazda, hangi gıdayı ne kadar tükettiğinizi hesaplayın.

Bu ilk başta çok zor gibi gelebilir, ama bir akşamınızı (ya da işten metrobüsle dönüş yolculuğunuzu mesela) son derece keyifle geçirmenizi sağlayacak kısacık bir zaman alır. Pratik anlamda üç şahane etkisi olur:

1) Beslenme tarzınız, (varsa) yapmak istediğiniz diyetler, yaklaşmak istediğiniz gıda gruplarıyla mevcut durumunuzu anlamınızı sağlar. Örneğin, ilginizi çeken paleo diyetine yaraşacak kadar işlenmemiş fındık-ceviz yemediğinizi, keto diyetine uygun olacak kadar proteine erişemediğinizi, keyifli bir akdeniz diyetine yakışacak ot çeşitliliği ve kaliteli zeytinyağına aslında sahip olmadığınızı fark ettirir. Daha doğrusu, bu düzlemde hayatınızın girdilerini hangi noktalarda iyileştirebileceğinizi.

2) Tükettiğiniz gıda kalemleri içinde haftalık alınması gerekenler olduğu gibi, aylık bazda alınması mümkün olanlar da var. Hatta bir yıl boyunca dayanabilen bir çok ürün çeşidi de var. Bunları tespit ettiğinizde, örneğin yılda ne kadar ceviz yediğinizi (ya da yemek istediğinizi) gördüğünüzde, şöyle bir mucize gerçekleşir: Onarıcı tarımla veya en azından temiz (ilaçsız, gübresiz) tarımla şahane ceviz üreten bir üretici bulmanız ve kendisinden yıllık tüketiminize denk gelen, misal 50 kg kabuklu cevizi alacaksınız. Arama, anlaşma, para gönderme, kargo vb. işlerle sadece bir kez uğraşarak. Üstelik bu son derece kaliteli cevizin, marketten ve hatta pazardan aldığınız “normal” cevizden bile daha ucuza geldiğini gözlemleyeceksiniz. “Onarıcı tarım ürünleri çok pahalı” yakınmasına karşı en temel eylemdir bu.

Üstüne, istediğiniz akşamlarda ailecek ya da arkadaşlarınızla oturup sohbet ederek beraber üretim yapabileceğiniz güzel bir uğraş.

Bu anlattığım “toptan alım” süreci, bir çok ürün için geçerli. Kötü zeytinyağından daha ucuza, üstün kaliteli zeytinyağına böyle ulaşabilirsiniz örneğin. İki kişi ve üstündeki bir çok haneye önereceğim gibi bir derin dondurucuya da sahipseniz, onarıcı tarımla üretilmiş besleyici gıdaya ulaşmak hem daha ucuz, hem de daha kolay hale gelecektir.

3) Onarıcı tarım yapan üreticilerin işini kolaylaştırmış olursunuz. En sevdikleri türetici sizsinizdir artık – ne istediğini bilen, maliyetleri azaltan şekilde “nadir ama büyük siparişlerle” hareket eden, bu keyifli ve radikal alışveriş örüntüleri sayesinde etraflarındaki insanları da türetici olmaya özendiren…

B) Onarıcı gıdanızı alacağınız kişi veya kuruma, gıdanın onarıcı etkisini somut olarak anlatmasını isteyin. Hangi ekolojik döngüyü nasıl iyileştirdiğini bir takım sayılarla açıklamasını rica edin. Bu verileri henüz paylaşamıyorsa, nedenini sorun.

Bu sorulara cevap almak Türkiye’de henüz pek mümkün değil. Ama olacak, bunu kendimden emin bir ses tonuyla söyleyebilirim. Türeticilerin böyle sorgulamalar yapması da en kritik etmenlerden biri.

C) Gıda alma süreçlerinizde etrafınızı da örgütleyin. Onarıcı tarım gibi henüz filizlenme aşamasında olan bir alanda, bir kaç kişinin, etrafındaki bir kaç kişiyi örgütlemesi bile büyük fark yaratıyor. Bunu, “türeticibaşı” modelini uyguladığımız SafiMera sayesinde doğrudan deneyimliyoruz. Var olmakla olamamak arasındaki fark, abartısız.

Örgütleme deyince de, son derece basit bir süreçten bahsediyorum: “Ben yapıyorum. Sen de dahil olsana?” sorusu. Devamı çok kolay gelen bir süreç bu. Bunun yanı sıra veya bununla birlikte, mevcut örgütlenmelere de dahil olabilirsiniz. Büyük şehirlerde kurulan gıda kooperatifleri ve gıda ağlarına bir ufak internet aramasıyla ulaşabilirsiniz. Bu ağlarda “onarıcı tarım” söyleminin odakta olduğunu varsayarak hareket etmeyin ama; her ağın söylemi, odağı ve önceliği farklı olabiliyor. “Sendikalaşmış çiftçi” olmayı başat şart olarak alan da var, “yakınlarda üretim yapan aile işletmesini” kriter alan da. Diğer bir deyişle, “doğru gıda” tanımı sanılan ve umulabileceği kadar müşterek değil.

Hükümetlerin ve kamu kurumlarının onarıcı tarıma bakışı nasıl?

Kısa cevap: Beş sene öncesine göre ilgi, müthiş arttı.

Bunda, beş sene öncesine kadar, onarıcı tarım konusunu odağına almış insan sayısının yedi haneyi geçmemiş olması da önemli bir etken. “Onarıcı tarım” kelime öbeğinin yerleşip literatüre girmesinden önce, bir kaç bin üyeli facebook grupları vardı sadece üç-dört yıl önce.

Dünyada devlet ve uluslararası kurumlar düzeyinde ABD, Avrupa ve Avustralya merkezli bir hareketlenmeden bahsedebiliriz. Avustralya’nın en büyük avantajı, çok geniş alanlara yayılan “ranch”lere (çok büyük ölçekli, düşük verimlilikli, sadece otlatma yapılan çiftlikler) sahip olması. Bu yüzden 100 çiftçi (rancher) bir yöntemi uygulamaya başladığında, toplamda 1 milyon hektar, yani 10.000 km2’lik bir tarım arazisinden bahsediyoruz. Bu da önce yerel, ardından da ulusal karar alıcıların gündemine girmek anlamına geliyor. Avustralya’da toprağın organik maddesini arttıran çiftçilere yönelik “karbon kredisi” uygulamasının mevzuata girme tarihi 2011. Yıllar içinde bunların yönetmelikleri, değişiklikler ve uygulama kılavuzları hazırlanmış. 10 senelik ölçüm aralıklarıyla, topraktaki organik maddeyi (yani karbonu) arttırdığını kanıtlayan çiftçilere Çevre Fonu üzerinden ödeme yapılacak.

ABD’de de benzer girişimler var. Ölçüm aralıklarının kısaltılması gerekiyor ama. Çünkü ilk resmi döngünün 10 yıl sonra tamamlanması demek, bu uygulamaların anaakıma tesirinin 20-30 yıl gibi süreçlere yayılması demek. Bu da mevcut iklim krizinde sahip olmadığımız bir zaman aralığı.

Avrupa Komisyonu’nda da, kamuoyunda artan farkındalığı takiben alt-kurullar kuruldu. Bunlar henüz yüksek sesle ilan edilen oluşumlar değil. Bendeniz bazı süreçlerine dahil olduğum için biliyorum, geldiği noktayı da yakından takip edemedim. Ancak kısa süre içerisinde bu konuda pilot projeler çıkacağına kesin gözüyle bakabiliriz.

Bütün bu örneklerin ortak noktasında çok önemli bir ders var: Önce çiftçiler uyguluyor, kamuoyu haberdar oluyor. Kamu kurumları ve hükümetler sonra dahil oluyor. Yönetişim süreçleri ne kadar etkin olursa olsun, dünyanın her yerinde bu böyle. Kurumlar toplumu, girişimcileri, oluşumları takip ediyor yani, tam tersi değil. Türkiye’de yerel tohumdan organik tarıma kadar bir çok süreçte de bunu gözlemledik.

Bunun iyi yanından bakıp, “Türkiye’de de yaygınlaşması için konuşun, bahsedin, anlatın. Devamı gelir” diyelim.

Türkiye’de ve dünyadaki örneklere nasıl ulaşırız?

Tüm onarıcı tarım uygulayıcılarının toplaştığı bir platform yok, olmaması da daha sağlıklı aslında. Öte yandan, bu örneklere ulaşmak da oldukça kolay. Dünyayı takip edebilmek için biraz ingilizce bilgisi gerekiyor ama hala, ne yazık ki. Diğer ve tamamlayıcı yol da, Türkiye’de onarıcı tarım hakkında konuşan, takip eden, paylaşan kişileri bulabildiğiniz her ortamdan takip etmek.

Şu kurumları, sosyal medya hesaplarını ve hatta e-bültenlerini takibe almanız işinizi kolaylaştıracaktır.

Türkiye: Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü, Anadolu Meraları, #onarıcıtarım

Yurtdışı: Savory Enstitüsü, Regeneration International, #regenerativeagriculture

#onarıcıtarım , #bütüncülyönetim #regenerativeagriculture , #holisticmanagement , #permaculture , #keylinedesign gibi etiketleri sosyal medyada takip etmek bile oldukça fazla sayıda örneğe ulaşmanızı sağlayacaktır.

Şunu da akılda tutmakta fayda var: Uygulayıcıların büyük kısmı, henüz yaygın bir belgelendirme ve paylaşım süreçlerini yapamıyorlar. Bunun sebebi genelde zaman eksikliği veya görselleme, video montajlama gibi yan becerilerin eksikliği. Bunu hakkıyla yapan bir örnek olarak Ridgedale Permaculture takip edilebilir.

Onarıcı tarımı kimler, hangi örgütlenme şekilleriyle yapabilir?

Kısaca herkes ve her örgütlenme şekliyle yapılabilir, yapılıyor.

Büyük aile çiftliklerinden küçük işletmelere, kolektif ve ekoköyler yapılanmasından özelleşmiş şirketlere, müşterek meralarda havza (yani birden çok köyün ortak kullanımıyla) temelli yapılanmadan kabile ve aşiret yapılanmalarına kadar bir çok örneği var halihazırda.

Kabile ve aşiret yapılanmalarına güzel bir örnek de Kenya’da Masai halkı. Konuyu “dünyada artan ilgiyle” bağlaması için daha dünden (25 Eylül) bir haber: Apple, bu bölgede çalışan vakıflara, bütüncül planlı otlatmalı hayvancılık yaparak karbon gömmeleri için açıklanmaya bir tutarda bağış yapıyormuş.

Müşterek alanlardaki örneklerin sayıca az olduğunu da belirtmek gerekiyor. Bunun nedeni, dünyanın bir çok bölgesinde müşterekler üzerinde, yereldeki yararlanıcılar açısından son derece ciddi çatışmaların, boşvermişliğin, aidiyet kurmayıp umursamama halinin geçerli olması. Türkiye’deki meraların durumu çoğunlukla böyle. Hem ekolojik, hem de sosyal ve kültürel anlamda son derece yaratıcı ve “kutunun dışında” çözümler bulmak gerekiyor bu yüzden. Yine çok yeni ve önemli bir haber: Anadolu Meraları olarak, benzer alanlarda çalıştığımız güzide ve önemli bir kurumla işbirliği içinde, Türkiye’nin üç farklı bölgesinde toplam 660.000 hektar (6.600 km2) müşterek mera alanında büyük bir projeye geçtiğimiz hafta itibariyle başladık. Bu, Türkiye’de bu alanda bugüne dek yapılan açık ara en büyük proje olmasının yanı sıra, teknik içeriği ve modellemesi açısından küresel örnek potansiyeli taşıyor. Detaylarını üzerindeki gizlilik koşulları kaldırıldıkça paylaşacağız.

Bu soru için son olarak… Her ne örgütlenme modeliyle yapılırsa yapılsın, yapanların hem üretim süreçleriyle ilgili, hem de araziye uzun vadeli erişim anlamında tam aidiyet hissedebilmeleri çok önemli. “Hep beraber yapalım bir şekilde” şemalarının misal, orta vadede işlemediğini gözlemliyoruz. Gerektirdiği yaratıcılık ve özen, getirdiği heyecanla ilgili olsa gerek. Müthiş yardımlaşma ve ortak hareket etme örnekleri var, çok da işe yarıyorlar. Ama yardımlaşma ve “beraberlik”ten yuvarlanıp “sahipsizlik/muhatapsızlık” konumuna düşürmemek gerekiyor.

Onarıcı tarım, iklim hareketinin neresinde?

Son 2-3 gündür gündeme oturan Greta Thunberg ve iklim değişikliği tartışmaları üzerinden gideyim.

Küresel ölçekte iklim hareketi, sol ve demokrat tandanslı kişilerin ve kitlelerin sürüklediği bir hareket olarak görülüyor. Bu kavramların Türkiye’deki gibi tanımlanmadığının altını çizeyim ama. Özellikle ABD’de, bazı akademi çevrelerine ve “radikal sol” diye tanımlanan (aslında pek de radikal olmayan), kimlik siyasetini ön plana çıkaran ve özellikle son yıllarda gerçeklikten kopuk, elitist ve tutarsız yaklaşımlar sergilemekle itham edilen çevrelerle iklim hareketi bir tutuluyor. Bu sebeple, bu çevrelerden uzak durmak isteyen insanların, iklim konusunda son derece duyarlı ve aktif olsalar bile, genel-geçer iklim hareketine karşı bir mesafeleri var.

Az önce tanımladığım “hareketin” örneğin et tüketimi konusunda indirgemeci, saldırgan, tutarsız çıkışları, onarıcı tarım çevrelerinde haklı olarak tepkiye ve “intellectual yet idiot” (“entelektüel ama ahmak”) söylemlerinin oluşmasına sebep olabiliyor. Toprağın karbon gömme ve tutma kapasitesi konusunda bu “elit” çevrelerin suskunluğu ve umursamazlığı da mesafenin büyümesine sebep oluyor. Son olarak ve bence en önemlisi, onarıcı tarım çevrelerinde “kurumlardan” beklenti, “birilerinin bir şeyler yapmasını isteme” davranışsallığı çok düşük. Bu sebeple klasik “talep mitingleri” biçemlerine çok yakın hissetmedikleri bir gerçek.

Bütün bu farklılıklar meselenin küçük bir kısmı ama… Onarıcı tarım çevrelerinde gördüğüm insanlar, iklim konusunda en duyarlı, aktif olarak çabalayan insanların arasında. Mesele, bence, bugüne kadar iklim hareketi bayrağını taşımakla özdeşleştirilmiş çevrelerin bunu görmesi ve bu grupları, söylemleri ve düşüncelerini kabul etmeleri.

Basit bir örnek olarak: Onarıcı tarımla endüstri devrimi öncesi karbondioksit oranlarına 10-20 yılda dönülebileceğini anlatan kişiyi ciddiye bile almadan “Yok yok, et yerine fake burger (sahte et – soya ve daha bir çok bileşenden yapılan yeni bir gıdamsı) yiyeceğiz” üstten bakışı ve kibrini bir an önce terk etmesi gerekiyor hareketin. Türkiye’de değil ama küresel ölçekte gözlemlediğim o kibir, kısacık da olsa bir mesafe yaratıyor ve kendi kendini besleyen bir uyuşmama süreci yaşanabiliyor. Ancak toplamda, onarıcı tarımın, iklim hareketini yeniden şekillendiren temel güçlerden biri olduğunu ve önümüzdeki yıllarla birlikte bunun çok daha net ortaya çıkacağını söyleyebilirim.

Bu yazıyla birlikte 100’lü serinin sonuna geldim. En kısa zamanda daha teknik ve “nasıl?” sorularına cevap vermeye çalıştığım 200’lük seriye başlayacağım.

Bu dizide yanıtlamaya çalıştığım sorularını esirgemeyen Mert Çevik, Gizem Altın Nance, Özlem Mıdık, Yahya Emin Demirci, Murat Doğan, Deniz Kırımsoy, Erdem Yol, Ömercan Kara, Bahar Topçu, Oğuzhan Yörük ve Zeki Yemez’e de teşekkür ederim.

***

Bu yazı yayımlandığı gün, başka bir çok önemli haber aldık. Danone’nin başını çektiği, içinde Nestle gibi firmaların olduğu, yıllık ciroları 500 milyar doları aşan 20 gıda devi “Biyolojik çeşitlilik için Tek-Gezegen İşletmesi” (One Planet Business for Biodiversity) adını verdikleri inisyatifi kurdular. Dört gün önce Birleşmiş Milletler oturumunda açıklanan inisiyatife, başka şirketler de hızla dahil oluyor.

İnisyatifin açıklaması ise esas çarpıcı olan. “Dünyayı monokültürle yok ettik, mevcut gıda sistemi devam ettirilemez…” dedikten sonra “ÜÇ önceliğimiz var” diyor işbirliği inisiyatifi:

1) Onarıcı tarımla toprakları onarmaya geçiş başlatmak,

2) Portfolyomuzdaki 1000’i aşkın markayla gıda çeşitliliği konusunda talep yaratarak monokültürden uzaklaşmak,

3) Geleneksel tohumları desteklemek.

Bu, özel sektörün “anlamak” ve harekete geçip liderlik etmek konusunda kamudan onlarca kat daha hızlı olduğunun bir kanıtı olmasının yanısıra, onarıcı tarımın geldiği noktanın da “tahminlerin ötesinde” olduğunu gösteriyor.

Onarıcı Tarım 101 için tıklayın

Onarıcı Tarım 102 için tıklayın

(Yeşil Gazete)

 

Köşe YazılarıManşetTarım-Gıda

Onarıcı Tarım 102

Geçen gün yayınlanan Onarıcı Tarım 101′i takiben, soruları da cevaplandırmaya çalışarak devam edeyim. 13 kişiden gelen 13 soruyu elimden geldiğince sınıflandırarak ve bağlamlarını bozmadan, kapsamlarını yeniden ele alarak cevaplayacağım. Bugün ve yarın.

  1. Çiftçilerin onarıcı tarıma nasıl ikna edilir, nasıl bir geçiş süreci yaşanır?
  2. Onarıcı tarım halk nezdinde, iklimle ilgili söylem “evhamcıların” dışında “kitlelere” de nasıl dert ettirilir?
  3. Tüketici gözüyle dikkat edilmesi, yapılması gerekenler nedir?
  4. Doğrudan ekim, meyve bahçesi, orman işletmesi vd. uygulamaların önemi, toprağa karbon bağlama ve diğer olumlu etkiler konusunda performansı nasıl?
  5. Türkiye’de ve dünyada hükümetler onarıcı tarıma nasıl bakıyor, ne yapıyor? Ne yapabilirler? Diğer kamu kurumları projeler yapamaz mı?
  6. Onarıcı tarımı kimler yapabilir? Nasıl örgütlenmeler gerekir?
  7. Türkiye’de ve dünyada örnekler var mı? Nasıl ulaşabiliriz?
  8. İklim hareketiyle onarıcı tarım hareketinin ilişkileri nasıl?

Çiftçiler onarıcı tarıma nasıl geçer?

Nerede? Hangi çiftçiler?

Ülkeye, bölgeye, çiftçinin üretim ölçeğine ve skalasına bağlı olarak bu sorunun cevabında hatırı sayılır farklılıklar olacaktır. Yine de, bazı ortak süreç, gereklilik ve engellerden bahsetmek mümkün. Türkiye’yi odağa alarak cevaplamaya çalışayım.

Çiftçiler onarıcı tarıma, 1) zorunluluktan veya 2) fırsat gördükleri için geçiyor.

Zorunluluğa en güzel örneklerden biri, iklim değişikliğinin yarattığı aşırı hava olayları. 4-5 sene önceki kavurucu yazın ABD mısır üreticilerine etkisi çok ağır olmuştu. Keza 2018 yazının İskandinavya’da yangınlar çıkaran, ot üretimi dip yaptığı için herkes hayvanlarını satışa çıkarınca mezbahaların üç ay sonrasına sıra verdiği İsveçli üreticiler… Böyle durumlarla karşılaşan çiftçilerin en azından bir kısmı, toprakta su tutamadığının, çıplak toprakta tavan yapan yüzey sıcaklıkların mikroorganizmaların yaşamasını ve çalışmasını engellediğinin, ani yağışların arazilerini mahvettiğinin farkına varıp araştırmaya girişiyor. Benzer şekilde, yüksek girdi maliyetlerinin yanısıra, iklim anomalileri veya hastalık nedeniyle tek-çeşit üretim (monokültür) şekillerinin artan sıklıkla yarattığı büyük iflaslar… Eskiden beri çiftçilik yapanlardan onarıcı tarıma geçenlerin hikayelerinde böyle zorluklar, ekonomik iflaslar, “kaybedecek bir şeyimiz kalmadı” noktaları oldukça fazla.

Fırsat görerek geçenler ise, dünyayı takip eden, araştırmacı, yenilikçi çiftçiler. Genelde yerellerindeki bir lider kişiliğin başlattığı yolu takip ederek, uygulamayı doğrudan gözlemleyerek ve 1-2 sene küçük ölçekte deneyerek başlıyorlar. Sosyal baskı karşısında cesaretli, yörelerinde kolay kolay “dalga geçilemeyecek” ağırlığa sahip kişiler bunlar. Buraya kadar anlatılanın Türkiye’de güzel bir örneği, Sarayönü’nün (Konya) anıza ekim konusunda kısa sürede açık ara Türkiye lideri haline gelmesidir. Dönemin ilçe tarım müdürü Mehmet Karlı’nın önderliğinde gelişen sürecin içinde sanayicilerin nasıl ikna edildiğine kadar bir çok ilginç öğe var. Anıza ekim yapan çiftçilerde bir paradigma değişimi olmasa da, bazı yokedici uygulamalar (örnek: anıza ekim öncesi yeşil “öldüren”/ glifosat, yani Monsanto’nun ünlü “Roundup”u) devam etse de… Nihayetinde, özellikle eski çiftçilerde keskin geçişler algısal, kültürel, sosyal ve “ben bütün hayatımı yanlış uygulamalar üzerine mi inşa ettim?” isyanlarının zorluğu nedeniyle, zor. Bir insanın tuttuğu takımı ya da siyasi görüşünü değiştirmesi ne kadar zorsa, “gelirine doğrudan yansıması” gibi kesin sonuçlar görmeden, babadan kalma mesleğini (tarımı) icra etme şeklini kökten değiştirmesi de o kadar zor.

Türkiye’de arazi yapısının aşırı parçalığı, parsellerin fazla küçük olması ve özellikle doğal mera veya çok-katmanlı savan haline getirilen arazilerin bütünlüğüne diğer çiftçiler tarafından saygı gösterilmemesi de başka bir sorun. Araziye erişim kadar “kontrol” de önemli.

Daha yukarıdan bakarsak, onarıcı tarıma geçişlerin gerçekleşmesi için iki temel etmenin aynı anda ve paralel şekilde vuku bulmasına ihtiyaç var:

1) Katma-değerli pazarlar ve

2) Teknik bilgi/destek ağı

Pazar kısmını çözmenin ayrı ayrı ya da aynı anda (keşke!) gerçekleşebilecek iki temel yolu var.

Birincisi, kamusal kurumlar yoluyla oluşturulacak bütçelerle, toprağına karbon gömen, biyolojik çeşitliliği arttıran ve gösterge olarak belirlenen diğer “ekolojik hizmetleri” iyileştiren çiftçilere, yarattıkları onarım miktarıyla orantılı olarak sübvansiyonlar verilmesi. Bu aslında “sübvansiyon/destek” değil, çiftçinin “ulusal güvenlik konusunda yarattığı katkı”nın karşılığının verilmesi olarak tanımlanmalı. Bu mekanizmalar Avustralya’da toprak organik maddesi (karbon/karbondioksit, yani iklim değişikliği bağlamında) denendi. ABD’de benzer diyaloglar bazı senatörlerin dahiliyetiyle devam ediyor. AB’nin de bu konuda hazırlıklara başladığını takip etme şansı yakaladığım kapalı çember bilim kurullarının oluşturulmasından biliyorum.

İkincisi ise, girişimler, markalar ve gıda girişimleri aracılığıyla, onarıcı tarım yapan çiftçilerin yetiştirdiği özel, besin değeri yüksek ürünlerin, görece daha yüksek fiyatlar ödemeyi göze alan tüketicilere ulaştırılması. Türkiye’de SafiMera örneğinde, hayvancılık yapan üreticilerin hayvan başına %10-20 arası daha yüksek ödeniyor. Bu durum, çiftçinin karının 2-3 katına çıkması anlamına geliyor. Bu girişimlerin ölçeklendirilmesine destek vermek, “kuluçkalar” ve finansman olanakları yaratmak önemli.

Teknik bilgi ve destek ağı konusu ise biraz çetrefilli. Onarıcı tarım uygulamalarının konvansiyonel (organik olsa bile) uygulamalardan temel farkı, “standartlaştırılmış” ürünlerin pek yeri olmaması. Konvansiyonel tarımda, 1 kamyon gübreyi arazinize getirtmeniz bir iki telefon konuşmasına bakıyor. Tüm kredi sistemleri bunun üzerine kurulu, sistem hızlı işliyor. Onarıcı tarımda ise “yüksek kalite mikrobiyal kompost özütü” istediğinizde, bunu kendiniz üretmek ya da (şanslıysanız), bölgenizde bunun üretimini yapan başka bir çiftçi/girişimci bulmanız gerekiyor. Bu tür ürünler, yapısı gereği kitlesel boyutta ölçeklendirilemeyen girdiler.

Bilgi için de aynısı geçerli: Konvansiyonel tarımda yapmanız gereken şey “mısır ekiyorum, hangi gübreyi atayım? Sonra da hangi ilacı (zehiri), hangi dönemde nasıl atayım?” diye sormak sadece. “Herkese ve her koşulda aynı” çözümler üzerine kurulu konvansiyonel tarımın aksine onarıcı tarımda bağlamınıza, şartlarınıza, ulaşmak istediğiniz sonuçlara yönelik, yenilikçi bir bakışla ve merakla, deneyip gözlemleyerek hareket etmeniz gerekiyor. Alet edevatta da sektör son derece konvansiyonel. Traktörün arkasına takılacak aletten peynir yapma tankına kadar her şey konvansiyonel paradigmada üretiliyor. Kuzey Amerika ve Avrupa’da onarıcı tarıma yönelik akıllı alet tasarımları başladı ve yayılıyor, ama Türkiye’de bunlardan eser henüz pek yok.

Bu sebeplerle, onarıcı tarıma eklemlenecek ve onu mümkün kılıp yaygınlaştıracak bilgi ağlarına, çiftlik yönetimi gibi makro konulardan, bahçecilik ve mikrobiyal yüksek kalite kompost üretimi gibi mikro konulara kadar geniş bir yelpazede hizmet veren danışmanlara, uygulayıcılara, yazılımlara ve modellere, çiftçilerin denemelerini gözlemleyip kayıt altına alabildikleri açık kaynak yurttaş bilimi platformlarına ihtiyaç var. Bunları bütüncül bir projeyle hayata geçirip hızlı bir başlangıç yapmak mümkün, ancak bu ulusal çapta bir başlangıç bütçesi istiyor. Hiç bir sonuç üretmeyen projelere harcanan paraların ufacık bir kısmıyla yaratılabilecek çok büyük bir etkiden bahsediyoruz.

Özetlemek ve toparlamak için, “güce ve kaynağa sahip olsan ne yaparsın?” gibi bir soruyla karşılaştığımı varsayarak:

İlk aşamada:

1) Teknik bilgi ve destek ağının oluşmasını sağlayacak hakiki bir proje başlatırım. Bu proje aynı zaman onarıcı tarımda izlenecek göstergeleri de belirler.

2) Aynı anda, onarıcı tarım merkezli çalışacak yeni ve/veya mevcut gıda girişimlerine, sağlam bir bağlam ve yol haritaları sunmaları şartıyla, finansman desteğinde bulunmak için mekanizmalar kurup işletirim.

İkinci aşamada:

1) Kamuda lobi, kampanya ve diğer aktiviteler yoluyla, karbon gömmek başta olmak üzere diğer göstergeler üzerinden çiftçilere ödeme yapılması konusunda talepte bulunurdum. Hatta mevcut “konvansiyonel” desteklerin de belli bir geçiş sürecinin ardından giderek azalıp sadece “onarım yapan” çiftçiye kayacağı bir uzun vadeli sistem belirlerdim. Böylelikle mevcut “destek/sübvansiyon” tuzağından da kurtulurduk ülke olarak.

2) Bu süreç sayesinde, ülkenin Küresel İklim Fonu’ndan yararlanmasını sağlar, bir de üstüne bu modelin dünyaya ihraç edilmesine ön ayak olmuş olurduk.

Onarıcı tarım halk nezdinde karşılık bulan bir söyleme nasıl dönüştürülür?

Bunu “çiftçi/üretici hariç toplum”, yani temelde tüketiciler nezdinde cevaplayayım.

Onarıcı tarıma doğru yöntemlerle verilen destek, kamu kaynaklarının doğru yönetimi ve yönlendirilmesi anlamına geliyor. Türkiye gibi “politik” her konuda son derece kutuplaşmış ve nesnel düşünmeyi (yani, herhangi bir cümleyi öznelerin adı yerine “x” diyerek kurma becerisini kaybetmiş) bir toplumda, üzerine hemfikir olunan tek konunun sağlıklı, temiz ve besleyici gıda olması gibi müthiş bir avantajımız var. Diğer bir deyişle, dünya ortalamalarının çok üstünde bir oranda, “yediğimiz gıda doğru/sağlıklı/iyi değil” diyen bir toplumdan bahsediyoruz. Bunu merkezine kutuplaşılmış konularla karıştırmadan alan bir sivil talebin çok ciddi yol kat etmesi ve karar alıcıları derinden etkilemesi işten bile değil.

Bu süreçte temel söylem şu olmalı: “En kaliteli, besleyici, “çocukluğunuzun” gıdasından bile daha iyi gıdalarla beslenmek istiyorsanız, onarıcı tarıma gelin”. Ekosistem onarımları da ikincil (ve hareketi daha da büyütücü) bir söylem olacaktır, ancak bu gerçekleştikçe, somut örnekler üzerinden gösterilmeli.

Gelir düzeyi görece yüksek kesimlerin de en baştan yoğun bir şekilde sürece dahil edilmesi gerekiyor. Çünkü onarıcı tarım ürünlerinin üretimi, paketlenmesi, lojistiği gibi süreçler oturana kadar görece yüksek seyredecek fiyatlara rağmen alımkar olabilecek kesim, büyük oranda bu kesim olacaktır. Burada da onarıcı tarımın ve bu şekilde üretilen gıdanın, tüm güzel özelliklerinin yanısıra ayrıca “cool” bir algıya oturtulmasına ihtiyaç var – dünyadaki örneklerden de bildiğimiz üzere, son derece kolay bu, çünkü onarıcı tarımın ve yapılış şeklinin kendisi, insanın en kadim beğenileriyle ve dürtüleriyle doğrudan örtüşüyor.

Bir adım ötesine geçip şu iddiada bulunayım: Böylesi bir süreç çok hızlı yürütülebilir ve iklim değişikliği konusunda da son 20 yılda aldığımız “toplumu kazanmak” yolundan fazlasını iki yılda almamızı, dahası “harekete geçirmemizi” sağlar.

Haliyle geçen yazıda “iklimi dert edinenlere” yönelik yaptığım “onarıcı tarımı odağa koyma” davetimi bir kez de bu saikle yapayım.

Sorulara devam, yarın.

 

 

Köşe YazılarıManşetTarım-Gıda

Onarıcı Tarım 101

Kendi hafızamla yetinmedim, internet arama motoruna da sordum: “Onarıcı tarım” kavramı, kamusal alanda ilk defa 2015 yılında kullanılmış görünüyor. Heinrich Boell Stiftung Derneği için yazdığım şu yazıda. 4 yaşında diyelim kabaca.

Aradan geçen dört senede, hala büyük kitlelere ulaşmamış olsa da, hızla ivmelenmiş bir kavrayıştan ve kavramdan bahsediyoruz. Türkiye’ye özgü (olmasa da has) şartlar altında yeşermeyi, filiz sürmeyi başarmış bir tohumdan. Hatta arada ortaokul ödevlerine bile girmiş.

Bu yazıyı yazmadan sadece bir akşam önce, son derece mütevazi sosyal medya hesaplarımdan yaptığım “kalabalık-röportaj” teklifime ses verip sorularını yönelten 12 kişinin varlığı da bu kanımı güçlendiriyor. Anadolu Meraları’nı (ortalama ayda bir paylaşımlarımıza rağmen) takip eden insanların sayısı, Anadolu’nun bir köşesinde tanıyıp, yanımıza gelip “beraber çalışalım” diyen bakanlık çalışanları, desteğini esirgemeyen kurum ve bireyler, etrafımızda artan sayıda eğitim, söylem, “hashtag”lar… Dünyanın ve insanlığın tam da en fazla ihtiyaç duyduğu dönemde palazlanan bu küresel hareketin geleceği için küçük ve çok anlamlı göstergeler.

Tabi, bir tohumun filiz vermiş olması, sadece filiz vermiş olduğunu gösterir. Büyüyerek kendisini gerçekleştirmesini sağlayacağınız şartları oluşturmaya devam etmek, Türkiye’de çoğunlukla kaçma eğiliminde olduğumuz bir sorumluluk. Ya da bireysel zayıflıklarımızın yol açtığı saplantılarla giriştiğimiz…

Dün, İklim Grevi’nin de ilk günüydü. Tüm insanlık olarak hem en önemli hem de en acil (ki bu ikisi birden nadiren gerçekleşir) meselemiz olan iklim değişikliği konusunda onarıcı tarım, bunu 2000’li yılları klasik anlamda iklim aktivisti olarak geçirmiş bir birey olarak “içeriden” söylüyorum, hayati öneme sahip. Öyle ki, en az fosil yakıtların toprak altında bırakılması, kullanılmaması kadar önemli. Ayrıca, hareketin sosyo-kültürel olarak pek konuşamadığı kesimlere ulaşması, özellikle kırsaldaki üreticiyi “iklim kahramanı” haline getirerek içermesi, toplumsal kutuplaşmaları kırması için de bu çok önemli. Henüz Türkiye’ye tam gelmemiş olsa da, ABD ve biraz da Avrupa’da galebe çalan “sol-sağ” (daha doğrusu, post-modern – modern) kavgalarının iklime de yansıdığını gördükçe, “durun ey ahali, saçmalamayı bırakın” çağrısını yapma gücüne sahip ender alanlardan biri, onarıcı tarım.

Bu uzunca girişten sonra, girişelim yavaştan.

Onarıcı tarım nedir?

“İnsan tüketimi için en sağlıklı, besleyici ve kaliteli gıdayı üretirken, ekosistemleri (yani doğayı) olabilecekleri en yüksek zenginlik, çeşitlilik ve hayat-doluluk seviyesine çıkarmamızı sağlayan yöntemlere onarıcı tarım diyoruz.

Bunun mümkün olduğunu, “sürdürülebilirlik” çukurunda kalmamızın teknik olarak da algısal olarak da yanlış olduğunu, insan ve insan-dışı-doğa arasındaki ilişkinin “kazan-kazan” olabileceğini idrak etmemizi sağlayan paradigma değişikliğine onarıcı tarım algısıyla ve olgusuyla varıyoruz.

İnsanlığın tarihinden bugüne ekosistemler (doğa) üzerinde en fazla etki yarattığı alan olan tarımı gerçekleştiren çiftçilerin iklimin, biyolojik çeşitliliğin, suyun devamlılığının (bir zamanlar ve kısmen hala, çevreciler tarafından düşünüldüğü gibi) düşmanı değil en güçlü neferi olmasını sağlayan toplumsal harekete onarıcı tarım diyoruz.

Yani, üç farklı boyutta (yöntem, paradigma ve toplumsal hareket) onarıcı tarım yapılabilir. Ancak “yöntemler” kısmı, tüm bu alanın çekirdeği.

Neye onarıcı tarım denir? Sertifikası, denetimi var mı?

Herhangi bir alanda (çiftlik/tarla/mera, vb.) “onarıcı tarım” yapıldığını söyleyebilmek için iki temel şart var:

1) “Tarım” olması gerekiyor – Yani bu araziden belli planlamalar eşliğinde (ormandan rastgele mantar toplamanın aksine) gıda veya yapı malzemesi üretimi yapılıyor olacak.

2) “Onarıcı” olması gerekiyor – Yani bu üretim sırasında, temel biyolojik ve ekolojik göstergelerin iyileşmekte oldukları çeşitli ölçüm yöntemleriyle kanıtlanacak.

“Ölçmek”, “kanıtlamak” gibi kelimeler korkutmamalı. Onarıcı tarım “yurttaş bilimi” denen ve bilim yapma şeklinde önemli kalıpları kıran (kalıp kırmak iyidir) yaklaşımla kol kola ilerler. Yöntemler de, bunların farklı ekolojik şartlarda sonuçları da, olası ekonomik yansımaları da binlerce onarıcı tarımcı/çiftçi tarafından farklı şekillerde ve platformlarda karşılıklı paylaşımla oluşuyor. Bu anlamda, onarıcı tarımı en başından beri “açık kaynak/özgür yazılım” hareketine benzetiyorum şahsen.

Ölçümler içinde de en yaygın olanı, “onarım” süreçlerinin bir nevi lider göstergesi olan toprak organik maddesindeki değişim. Otlak ekosistemlerinde arazinin yıl boyu besleyebildiği hayvanbirim miktarının ölçümünden (ki bunlar hep bütüncül yönetim/bütüncül planlı otlatma sayesinde çiftçi tarafından “gömlek cebindeki kağıt” rahatlığında takip edilebilen unsurlar) de arazideki biyokütle üretiminin artışı, haliyle fotosentez çıkarsaması yapılabilir.

Onarıcı tarımın daha bilimsel yöntemlerle ölçülüp tanımlanmasında yeni inisyatifler de var. Bunlardan biri (ve en olgunu) Savory Enstitüsü’nün başlattığı ve Güney Amerika’da uygulanan GRASS modelinden (ki bunu yaratıp Patagonya firmasıyla yürüten de Savory’nin Arjantin gözesindeki dostlarımız) esinlenen EOV, yani “Ecological Outcome Verification” (Ekolojik Çıktı Doğrulama) modeli. Aynı zamanda FAO’nun uluslararası düzeyde yeni bir model geliştirmeye çalıştığını içeriden bilen birisi olarak söyleyebilirim. Teknolojik yaklaşımlarla, özellikle ileri düzey uydu/uzaktan görüntüleme ve ölçme sistemlerini dahil etmeye çalışan bazı tekno-girişimler de var, ancak henüz başlangıç aşamasındalar.

Uzun lafın kısası, “ben onarıcı tarım yapıyorum” diyen bir üreticiye doğrudan hangi biyolojik/ekolojik göstergeleri ölçtüğünü, hangilerinde nasıl ilerleme kaydettiğini sorun. Verecek cevabı yoksa ya da cevap “atalık tohum kullanıyoruz, gübre atmıyoruz” tadındaysa, onarıcı tarım değildir söz konusu olan.

Geçiş süreçlerinde, herhangi bir göstergenin ölçümü mümkün olmayabilir. O zaman da en azından “şu şu uygulamaları yaparak topraktaki şu şu döngüyü iyileştirmeyi umuyoruz” niyetini koymalı, onarıcı tarım yaptığı iddiasının sahibi.

Anadolu Meraları uygulama arazisini ele alalım: İlk döngüde ciddi bir karbon gömme ölçtük arazide. Bunu, biyokütle üretiminin artışıyla da doğruladık. Son 6 aydır ise, diğer projelerimizin yoğunluğundan istediğimiz uygulamaları istediğimiz ölçüde yapamıyoruz, o yüzden şu anda onarıcı tarım yapıyor olduğumuz iddiamızı bu arazi özelinde devam ettirmiyoruz, altını dolduramayacağımız için. Yerli ırklarla, safimera (sadece otla beslemeli hayvancılık) ise devam. İkisi aynı kapıya çıkmak zorunda değil, yani.

Tohumların meşrebinin, üretimin ölçeği, işletmenin örgütlenme biçimi hiç mi önemli değil?

Var olan önyargıları ve mesnetsiz kalıpları kırmak adına birazcık (fazla değil!) abartarak: “Evet, hiç önemli değil”.

Üretime dahil edilen genetiğin (bitki veya hayvan) nereden gelip nereye gittiği, yerli ırkların/cinslerin kaybolmamasından hastalıklara karşı dirence, mikro-besleyicilik açısından yine onarıcı tarımla üretilmiş (bu önemli!) hibrit tohumlara göre daha yüksek potansiyeli olmasına kadar bir çok avantaj (ve bunlara eşit oranda da dezavantaj) taşır. Üretici, onarıcı tarımın karar alma ve strateji modülü olan “bütüncül yönetim” aracıyla, kendi bağlamına bunların hangisinin uyduğuna karar verir. Kendi adıma, yerel ve/veya çiftçilerin elinde, uzun vadede çiftlik ve bölgede dayanışmayla seçilime uğratılarak, zamanın müthiş eleğinden geçirilerek yön verilmiş ırklara, cinslere hayranlık duyan, bunların çok önemli kaynaklar olduğunu düşünen biriyim.

Ancak yerel ırklarla, gübresiz-zehirsiz, küçük ölçekte bir aile işletmesi olmanız, onarıcı tarım yaptığınız anlamına zinhar gelmez. Hatta gereğinden fazla küçük (mikro) ölçek ve araziye erişim sorunları, konvansiyonel tarım dışında yöntemlere geçmeniz önünde engeldir. Üretim ve dağıtımın her noktasında konvansiyonel döngülere saplanıp kalırsınız. Türkiye’de “küçük ölçek” diye sloganlaştırılan alanların çoğu aslında mikro ölçektir ve hobi olarak salçalık biber yetiştirmek için şahane olsalar da, geçimini (onarıcı) tarımdan sağlamaya imkan vermez. Sömürüye çok açıktır. Bu da başlı başına bir konu, şimdilik geçelim.

Yani, bir uygulamanın onarıcı tarım olması için biyolojik/ekolojik göstergeleri iyileştiriyor, toprağa karbon gömüyor olması lazım. Bunun üstüne adil üretim ve ticareti, birtakım öznel ve hoşumuza gidecek ideolojik düzlemler daha koyuyorsa, ki koymaya uğraşmayanı görmedim daha, ne güzel. Ama somut ekolojik onarım olmadan, onarıcı tarım olmaz. Bu (veya başlangıçta somut çabası) olmadan onarıcı tarım etiketini/söylemini kullanmak, kamuoyunu yanlış bilgilendirme pahasına “iyi” bir pazarlama taktiği olur ancak.

İklim değişikliğiyle ilgisi nedir?

Karasal ekosistemlerde uygulandığında onarıcı tarımın ilk ve temel (diğer onarımları da tetikleyen) etkisi, topraktaki organik maddeyi arttırmak.

Şimdi azıcık matematik.

“Organik madde” (ing: soil organic matter) dediğimiz, tozla toprak arasındaki farkı belirler. Organik maddenin yaklaşık %55’i karbondan oluşur. Karbonun atom ağırlığı 12. Oksijenin ise 16. Haliyle karbondioksit (CO2) molekülünün ağırlığı da 44. Toprakta “oluşturulan” tüm organik maddenin içindeki tüm karbonun sadece ve sadece atmosferden (fotosentez yoluyla) gelebileceğini bildiğimize göre, 1 birim ağırlığında karbon atomu “gömmek” için 3.66 birim ağırlığında karbondioksiti atmosferden çekmemiz gerekiyor (44/12 = 3.66).

Yani, toprakta 1 kg organik madde oluşturmak demek, 550 gram karbon almak demek. Bu da yaklaşık 2 kg karbondioksiti atmosferden çekmiş olmak anlamına geliyor

Toprağın ortalama özgül ağırlığını 1.4 ton/m3 olarak alabiliriz. Arazide, 1 metre derinliğinde organik maddeyi %1 arttırmak (misal, %2’den %3’e çıkarmak) demek, metrekarede 14 kg organik madde oluşturmak demek. Yani, 28 kg karbondioksiti atmosferden azat etmek, toprağın altına gömmek anlamına geliyor.

Şimdi bunu Türkiye’de, sadece resmi olarak mera statüsünde olan alanlarda gerçekleştirdiğimizi hayal edelim. Yani 14.6 milyon hektarda. Yani 146 milyar metrekarede.

146 milyar * 28 kg = 4048 milyon ton. Yuvarlak hesap 4 milyar ton karbondioksit.

Yani 4 Gigaton karbondioksit. Bütün egzozları, termik santralleri, tarımsal üretimi, kömür sobaları…. Hepsiyle, Türkiye’nin 8 yıllık seragazı salımınına eşit.

Aynı hesabı ABD gibi iklim değişikliğinin baş sorumlusu bir ülke için yaptığımızda, sonuç 88 Gigaton karbondioksit yapıyor. Yani ABD’nin 16 yıllık salımı.”

Bu noktada son derece makul soru: %1 arttırmak kaç yılda mümkün?

Her ekosistemde farklı olmakla birlikte, doğru uygulamalarla (ve çok sayıda otçul hayvanı ahırlardan çıkartarak!), ne iyimser ne de kötümser bir tahminle 8-10 yıl diyelim. Bir de üstüne arazi kaynaklı salımın durması (toprakların artık karbon kaybetmemesi) söz konusu olacak. Yani, “yapmaya başladığımız andan itibaren, dünyanın seragazı salımını sıfırlayabiliriz” demek çok da iddialı olmayacaktır.

Organik maddesi %1 artan toprağın, m2’de 50 litre kadar fazladan su tutabildiğine, buna eşlik eden bitki örtüsü oranındaki artışının ağır yağışlarda bile erozyonu engelleyip yağışı toprakta depolama etkisine (yani sellere ve kuraklığa karşı çok güçlü adaptasyon) girmeden bile, ki girmek lazım, onarıcı tarımın iklim için ne kadar devasa bir etkisi olduğunu anlamak mümkün. Onarıcı tarımcıların kendi arasında, yarı-geyik söyledikleri gibi, “izin verin, dünyayı buzul çağına sokalım”.

Sayılar öyle astronomik ki, idrak etmek vakit alıyor. İklim değişikliği camiasının bunu anlaması üç yıl aldı, hala da tam idrak gerçekleşmiş değil.

İklim kriziyle canla başla mücadele eden herkese “onarıcı tarımı odağa koyma” çağrımı bir kez daha yinelemiş de olayım. Sevdiğimden değil, açık ara en mantıklı ve etkili strateji olacağından.

Yarın, gelen sorulara verdiğim cevaplar ve biraz daha fazlasıyla devam edeyim.

Konu hakkında bugüne dek yazdıklarımın bazılarına da aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz.

https://tr.boell.org/tr/2015/06/23/onarici-tarim-toprak-kurtulusumuz-olabilir-mi

http://gidatopluluklari.org/?p=463

http://www.sivilsayfalar.org/2017/03/05/durukan-dudu-hem-doga-hem-de-insan-icin-bir-kazan-kazan-durumu-yaratabiliriz/

(Yeşil Gazete)

Hafta SonuManşet

Soframızı ve gezegeni kurtarmanın yolu: Onarıcı Tarım

Gıda Toplululukları sitesinde Mayıs ayında yayınlanmaya başlanan ve her hafta farklı bir yazarın konuya dair makalesinin yer aldığı [Gıda Güvenliği ve Bağımsızlığı] yazı dizisine Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki‘nde ilk yazıdan başlayarak yer veriyoruz.

Yazılara bugday.org/ adresi üzerinden de ulaşabilirsiniz.

***

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

11 – Soframızı ve gezegeni kurtarmanın yolu: Onarıcı Tarım

Gıda ve tarım çağımızın en “sıcak” konularından ikisi. Hem Türkiye’de, hem de dünyada gıdanın içeriği, kalitesi, lezzeti, insan sağlığına etkileri her kesimden insanın sorguladığı, “doğruyu” bulmaya çalıştığı bir konu. Son onyıllarda işin “gıdanın tohumdan sofraya üretiliş sürecinin doğaya etkisi” boyutu da gündemimize hızla dahil oldu.

İşte bu çift-boyutlu süreci kapsayan bir noktada “onarıcı tarım” kavramıyla tanıştık. Aslında bu kavram Türkiye için oldukça yeni; ilk defa 2014’te Anadolu Meraları ve bendenizin yazı, sunum ve eğitimlerinde paylaştığımız, daha doğrusu önerdiğimiz bir kavram. Dünyada da Türkiye’deki kadar olmasa da nispeten yeni bir kavram, İngilizcesi “regenerative agriculture” olarak geçiyor.

Onarıcı tarım, gıdanın içeriğinden üretim sürecine, örgütlenmesinden finansman yapısına, yetiştiği toprağın biyolojik bereketinden bunun gıdanın besleyiciliğini nasıl etkilediğine kadar çok geniş bir yelpazede geçerli bir paradigma değişimi öneriyor ve bunu somut örneklerle uyguluyor; onarıcı tarımın sadece akademi veya sivil toplum nezdinde farazi bir konu değil, doğrudan çiftçi temelli bir teori ve uygulama bütünü olması da bu durumu yansıtan temel dinamiklerden biri.

“Paradigma” kavramını özellikle kullanıyorum, zira onarıcı tarım gıda, tarım ve bunun sosyo-ekonomik örgütlenmesi konusundaki bir çok ön yargımızı derinden sarsan önermeler ve bilgiler içeriyor. Kaba bir örnekle; yerel tohum ve zehirsiz/gübresiz tarımla üretimin iyi ama yetersiz olduğunu, toprağı sürmek gibi “geleneksel” bir yöntemin de gezegen için olumsuz sonuçları olduğunu somut verilerle gösteriyor, pratik alternatifler gösteriyor. Her bir üretim sürecinin en temel dinamiklerine son derece işlevsel bir bakış açısıyla (ama ilkeselliği elden bırakmadan!) iniyor, sorguluyor. Bilginin üretimi ve yeniden üretimi süreçlerini “yurttaş bilimi” çerçevesinde gerçekleştiriyor. Deney yapmayı, planlamayı, gözlem yapıp veri toplamayı seven (çoğunlukla yeni nesil) çiftçilerin sanal dünyada ve dönemsel toplantılarda “açık kaynak veri” çerçevesinde paylaştığı somut bilgiler ışığında hızla gelişip yaygınlaşıyor.

Onarıcı tarımın bir de “üretici – tüketici” ilişkisini yeniden tanımlama hali var ki, bahsetmeden olmaz: Her bir örneğin biricik koşulları içinde özgün modeller gelişiyor olsa da, temelde tüketiciyi de üretimin bir aktörü haline getiren, bu sayede gıda üretimi ve paylaşımını anonim bir süreç olmaktan çıkarıp şeffaflık ve katılımcılıkla bezeyen bir çerçevesi var.

Sözün özü, onarıcı tarım aslında bir devrim: Hem de gıda ve tarım gibi medeniyetin temeli olan bir boyutta gerçekleşen, çok derin bir devrim.

Toprak dediğin nedir?

Özellikle son on yılda bazı cesur akademisyenler ve onarıcı tarımın öncüsü çiftçiler tarafından beraber üretilen uygulamalı bilgilerin ışığında biliyoruz ki; toprak “sandığımızın” çok ötesinde bir varlık. Bastığımız toprağın en üstteki 20 – 90 cm’lik tabakası, dünyanın en zengin biyolojik çeşitlilik diyarlarından biri. Gözle gördüğümüz ve göremediğimiz canlılardan oluşan, son derece karmaşık ve bir o kadar da yalın bir yaşam ağı, toprağı toprak yapan. Bu yaşam ağının güçlü ve bereketli olması, o yaşam ağının bir yansıması olan toprak üstü bitkilerin (domatesin, mesela) ne kadar besleyici olduğunu belirliyor. Öyle ki, göze aynı görünen bir domates doktorların 3 ay ömür biçtiği bir kanser hastasını iyileştirebilirken, bir diğeri insanı kanser edebiliyor. İşte bu toprak yaşam ağının nasıl çalıştığını, en azından temel prensiplerini anlamak ve bunları besleyen bir tarım şekli, sofralarımızı ve bedenlerimizi korumanın ötesinde iyileştirip onarmanın da tek yolu.

Çünkü ne yiyorsak oyuz ve hatta, “yediğimiz, nasıl bir toprakta beslendiyse” oyuz.

Bu noktada aklınızda canlanan detaylı sorular için, sizleri internette “toprak gıda ağı” ve “soil food web” temalı bir arama yapmaya davet etmek isterim – ancak aldığınız cevapların doğuracağı sorular ve paçalarınızı sıvayıp girdiğiniz derenin aslında devasa bir okyanus olduğunu fark edeceğinizi de söylemeliyim: İleri düzey biyoloji, kimya ve fizik içerikli bir bilim dalından bahsediyoruz çünkü. Toprak uzmanlarının “Uzay hakkında bildiklerimiz, toprak hakkında bildiklerimizden daha fazla” demesi boşuna değil.

Doğayı Onarmak = Şifalı Gıda Üretmek

Bugüne kadar insanın tüm ekonomik faaliyetlerinin doğa için zararlı olduğunu, yapabileceğimiz en iyi şeyin bu zararı asgariye indirecek uygulamalar olduğunu düşünegeldik. Ekoloji bilimi ve yeşil politika da, insan medeniyetinin oluştuğu ilk günden beri doğanın ve gezegenin hanesine zarar yazan bir oluşum olduğunu anlattı. İnsanlığın “gelişimi”, özellikle son 300 yıla sığdırdığımız sanayi devrimi ve sonrasındaki süreç de bu iddiayı doğrulayan birçok gerçeği barındırıyordu. Yani “insanla doğa arasındaki ilişkinin bir kaybedeni olmak zorunda; o da ne yazık ki doğa” düşüncesi, çevre ve ekoloji hareketinin hikmetinden sual olunmaz hakikatlerinden biri olageldi.

Onarıcı tarımı “paradigma değişimi” mertebesine yükselten boyutlardan biri de bu: Onarıcı tarım ve içerdiği uygulamalar, insanın tarım yaparak doğayı korumasının, yani sürdürülebilirliğini sağlamasının ötesinde “onarabileceğini” kanıtladı. Bu, küresel medeniyetimizde bir dönüm noktası. Medeniyet tarihi hakkındaki yeni bulgular da bunun basit düzeylerde kimi topluluklar tarafından daha önce de gerçekleştirildiğini kanıtladı; Amerika yerlilerinin “yarattığı” bereketli orman ekosistemleri, Amazon yerlilerinin yüzlerce yıl içinde devasa Amazon Havzası’nın toprağını organik madde açısından zenginleştiren “terrapreta” uygulamaları ile medeniyet tarihinin buğdayla değil meşe ağacıyla başladığını çok güzel anlatan “Oak: The Frame of Civilization” gibi kaynaklar nereden geldiğimiz ve nereye gitmemiz gerektiği konusunda çığır açıcı veriler sundular.

İşte bu tarih okuması ve bugünün gerçekleri ışığında, toprağı “geleneksel” dediğimiz yöntemler dahil olmak üzere son 3-4 binyıldır ne kadar hırpaladığımızı ve bunun aksi yönde bir Onarıcı Tarım devrimi başlatmamız halinde hem doğayı onarıp hem de şifalı gıda üretebileceğimizi biliyoruz.

Doğayı onarmak derken, çağımızın en büyük ve acil felaketi olan iklim değişikliğini de meselenin tam ortasına yerleştiriyorum: Dünya topraklarındaki organik madde oranını sadece yüzde 0.1 oranında artırmayı başarmamız halinde, atmosferde halihazırda 400 ppm olan karbondioksit oranını 350’ye çekmeyi, diğer bir deyişle bilim insanlarının işaret ettiği “güvenli en üst sınıra” yaklaştırmayı başaracağız. Böylece iklim değişikliği ve yarattığı tüm devasa krizler bir anda ortadan kalkıyor.

Anadolu Meraları Uygulama Arazisi’nde 12 ayda organik maddeyi yüzde 0.4 oranında artırdığımızı düşünürsek, ABD’li toprak uzmanı Dr. Elaine Ingham’ın şakayla karışık olarak söylediği, “Onarıcıtarım devrimini küresel olarak gerçekleştirirsek kışlık montlarınızı hazırlayın” cümlesinin anlamı ortaya çıkıyor: Dünyadaki tüm topraklarda, geçen yıl Anadolu Meraları Uygulama Arazisi’ndeki organik madde artışı gerçekleşseydi, atmosferden 1400 Gigaton karbonu “bereket” olarak toprağa çekmiş olacak ve karbondioksit oranını bir yılda Sanayi Devrimi’nin ilk yıllarındaki oran olan 210 ppm’e yaklaştıracaktık.

İklim Değişikliği’yle yakından ilgilenmeyen veya bu sayılardan aklı karışan okurlarımız için durumu şöyle özetleyeyim: Bizlerin geçen sene son derece kısıtlı kaynaklarla gerçekleştirdiği toprak onarımı tüm dünyada gerçekleştirilse, bu insanlık tarihinin gelmiş geçmiş ve ebediyen olabilecek en önemli başarısı olarak tarihe geçecek.

Onarıcı tarıma öncülük eden birey, oluşum ve grupların her geçen sene artan popülaritesinin kaynağı da bu: Onarıcı tarım, açlık, çölleşme, toprak erozyonu, su kıtlığı, iklim değişikliği ve enerji krizi gibi içinden çıkılmaz hale gelmiş yaşamsal krizlere ucuz, kesin ve yan etkisi olmayan çözümler sunuyor.

Bir “yan etki” var gerçi, onu atlamayalım: Tüm bu devasa çözümleri “şifalı gıda üreterek” sunuyor. Yani hem gıdamızın kalitesi, tadı ve besleyiciliği tavan yaparak “zehirli gıda” yerine “şifalı gıda” oluyor; hem de dünyayı kurtarıyor.

Bundan beş sene önce onarıcı tarım ve onun amiral gemisi olan “bütüncül yönetim” (Holistic Management) ile tanıştığımda, bir iklim değişikliği aktivisti/uzmanı olarak yaşadığım, bugün bu satırları bir “onarıcı çiftçi” olarak yazarken artarak devam eden heyecanımın sebebi de işte bu; her gün kendi gözlerimle gözlemleyip burnumla kokladığım ve ellerimle dokunduğum süreç…

Otçul Hayvanlar: Suçlu değil, “Kurtarıcı”

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hayatımıza hızla giren bir olgu var, “endüstriyel hayvancılık”. “Dünya çapında artan hayvansal gıda ihtiyacını karşılamaktan” ziyade, savaş sonrası biyolojik silah yerine tarım zehiri ve suni gübre üretmeye başlayarak palazlanan tarım endüstrisinin “kimyasal tarım”ı yaygınlaştırmasının bir sonucuydu endüstriyel hayvancılık. Şu anda Türkiye’nin de köylü ve küçük üreticisinden büyük üreticisine kadar iliklerine kadar işlemiş olan endüstriyel hayvancılık, GDO’lu yem kullanımı, hormon ve diğer kimyasal girdiler sebebiyle insan sağlığını bozmakla kalmıyor; toprak bozunumu, kirlilik ve iklim değişikliğini de körüklüyor, hayvan haklarını da ezip geçiyor. Tüm dünyada “endüstriyel hayvancılık” karşıtı başlayan hareketlerin özellikle son onyıllarda ciddi anlamda güçlenmesinin sebebi de bu.

Ancak endüstriyel hayvancılık gibi tüketilen enerji karşılığı alınan besin hesabı yapıldığında son derece verimsiz olduğu bariz olan bir tarım yöntemine karşı çıkarken düştüğümüz bir yanlış var: Suçlu olan otçul hayvanlar değil, insan olarak hayvancılık yapma şeklimiz.

Dünyanın geleceği ve sofralarımızın sağlığı için az bilinen ama çok önemli bir konu bu: Gezegeni ve bedenlerimizi yok eden mevcut hayvancılık yerine, doğayı hızla onaran (sürdüren değil, onaran!) ve insanlara da son derece besleyici gıda sunan bir hayvancılık mümkün, hatta otçullar kurtuluşun en önemli yollarından biri. Bu farkındalık ve uygulaması dünyada hızla yayılıyor.

Allan Savory’nin kurduğu Savory Enstitüsü ve dünyanın dört bir yanına dağılmış özerk gözeleri (Türkiye’de Anadolu Meraları), onarıcı tarımın omurgasını oluşturan “bütüncül yönetim”le işte bu değişimi gerçekleştiriyor. Otçul hayvanların yabani atalarının etraftaki avcı hayvan ve insanların baskısıyla izlediği otlama ve toprak üzerinde “masaj” yaratma örüntüsü, günümüz sosyo-ekonomik ve kültürel gerçeklikleri çerçevesinde ve yaratıcı bir karar alma süreciyle doğru uygulandığında sonuç toprağın su tutma ve emme kapasitesinin hızla artması, erozyonun sona ermesi, toprağın organik maddesinin hızla artması, biyolojik çeşitliliğin geri dönüşü ve besin değerlerinin yükselmesi oluyor.

Çok uzun yıllardır sorun olarak görülen mera ve otlakların, “bütüncül yönetim”in son derece uygulanabilir yöntemleriyle hem ekonomik olarak değer kazanması hem de ekolojik onarımın başat mekânları olması, Türkiye gibi bir ülkede çok daha önemli: Türkiye, çok pahalı ve bir o kadar da kalitesiz hayvancılık ürünlerinin diyarı. “Bütüncül yönetim”le idare edilen meralar ve otlaklar ise hayvancılığın orta vadede maliyetlerinin düşmesi, hayvansal gıdanın zehirli olmaktan kurtulup “şifalı” bir besin haline gelmesi, su kaynaklarının yeniden onarımı, sellerle mücadelenin kolaylaşması ve toprakların iyileşmesi, tarımsal üretim ve gıdanın insanları birbirinden koparan değil birbirine yeniden bağlayan bir süreç olması demek.

Diğer bir deyişle, uzun yıllardan beri karşımıza çıkan en güçlü “kazan – kazan” fırsatıyla karşı karşıyayız.

Uzun ince bir yol

Bu yol uzun, şüphesiz. Yasal mevzuat ve uygulamaların doğru şekilde oluşturulmasından mevcut çiftçilerin algısal dönüşümüne, onarıcı tarım devrimiyle ilgili konulardaki toplumsal farkındalığın artmasından bilgi ve uygulama altyapısının tamamlanmasına kadar bir çok boyutta ödevimiz, kat etmemiz gereken mesafe var. Ancak en önemli görev “tüketici” olmak yerine “türetici” olmayı seçme iradesine sahip bireylere düşüyor: Onarıcı tarımla üretilen şifalı, doğru gıda -en azından başlangıçta- daha pahalı olacak, çünkü onu üreten, A’dan Z’ye tüm süreçlerde “akıntıya ters kürek çekiyor” olacak. Ulaşması daha zor, daha çok emek ister, gıda toplulukları kurarak örgütlenme gereğini haiz olacak. Standart birer kimyasal kutusu değil, her seferinde azıcık farklı, çokça özgün bir tatta olacak. Ufacık yazılarla dolu ufak bir etiketi değil, bütün süreci detaylarıyla anlatan bir hikâyesi olacak – ve türeticinin tüm bu süreçlerin arasındaki farkı öğrenmesini, sorgulamasını isteyecek. Kokusuz veya alışılmış mısır şurubu tadının baskın olduğu bir gıda değil, üretildiği toprağı ve hayvanı yansıtan bir biriciklikte olacak. Güzel ambalajlara sahip olmayacak belki, bir süre. Ama yüksek besin değerli ve zengin iz-elementli, gerçek bir gıda olacak.

İşte onarıcı tarım, insanlığın bu en büyük macerasına ortak olmayan isteyen kararlılıktaki türeticilerle üreticilerin şeffaf, dayanışmacı bir ruh haliyle omuz omuza vermesiyle yükselecek.

Fotoğraflar: anadolumera.com
Yazı Haziran 2016’da kaleme alınmıştır.

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

 

Durukan Dudu

Kategori: Hafta Sonu

ManşetRöportaj

Limon Haber: “Baba tünele girdim çekmiyor” [2]

Tık avcılığı yapan haber sitelerine ve tivitlerine limon sıkan Limon Haber’le yaptığımız röportajın ikinci ve son bölümü için buyrun, afiyet olsun.

Röportajın ilk bölümü için tıklayınız

-*-*-

Yurttaş gazeteciliğinden de bahsediyoruz burada sanırım. Var mı böyle bir ivme Türkiye’de, nasıl görüyorsunuz? Yurttaş gazeteciliği derdimize derman olur mu?

Sosyal medyanın en büyük yararı olmuştur bana göre yurttaş gazeteciliğinin hayatımıza girişi. Türkiye’de böyle bir ivme elbette var. Bu konuda en başarılı bulduklarımdan biridir örneğin Dokuz8 Haber (@dokuz8haber) Bunun dışında daha bireysel olarak da benzer çalışmalar yapanlar var. Halk da ilgiyle takip ediyor bunları. Zamanla daha da artacaktır bu ilgi ve çalışmalar.

Yurttaş haberciliğinin bir gereksinimden ortaya çıktığı göz önünde bulundurulduğunda, derde derman olacağı, hatta olduğu görülür kanaatimce. Geleneksel medyadaki yayın süreci malum. Medya patronunun ve/veya genel yayın yönetmeninin keyfi doğrultusunda veriliyor haberler. Bunun sonucunda da ülkede çok önemli, çok hayati gelişmeler yaşanırken penguen belgeselleri izliyor olabiliyoruz. Bu yönüyle baktığınızda, geleneksel medyanın panzehiridir yurttaş haberciliği bana göre.

“Baba, tünele girdim çekmiyor”

Artsın, gelişsin istiyoruz ama önümüzdeki engeller, onları aşmamız için yapmamız gerekenler neler? Bu soruyu eminim tüm yurttaş gazeteciliği/alternatif medya oluşumları soruyordur. Yeşil Gazete olarak ilkini 2011’de düzenlediğimiz “Alternatif Medya Şenliği”nden beri biz de soruyoruz. Sizden de bi’ akıl alalım =)

Geldik zurnanın zırt dediği yereeee….. Şuralarda bir yerde bir çuvaldız olacaktı, şunu bir çıkarayım da… Hah, buldum! Şimdi devam… Öncelikle bende başkasına verecek akıl olsaydı kendim için kullanırdım, bunu geçelim :) Bu işte temel sorun, hatta tek sorun ne? Ekonomi. Şu an size sınırsız bir para kaynağı sağlamış olsaydım, muhtemelen bana ‘akıl danışmak’ yerine “Sen anlat hocam, ben geliyorum” deyip işe çoktan koyulmuş olurdunuz. Kaynak sorunu olmasa bu işin nasıl yapılacağını, hem de ele güne parmak ısırttırarak yapılabileceğini benden çok daha iyi biliyorsunuz eminim. Kafasında muhteşem fikirler, ideal habercilik düşü olan çok değerli haberciler var bu ülkede. Sorun, kaynak meselesinin nasıl çözüleceği.

Gazetelerin gelir kaynağı ne? Reklamlar, ilanlar, gazete satışları, abone bağışları vs vs vs… Halkın basına güven duymamasının en temel nedenlerinden biri ne? Ulusal basından yerel basına kadar, gazetelerin iktidarlarla veya genel olarak siyasilerle diyeyim, ilişkisi. Ekonomik olarak bağımlı olan bir kurumun tamamen özgür olabilmesi mümkün mü? Demek ki o gücü siyasi yapılardan değil, doğrudan halktan alması gerekiyor. Halk olarak ne yapıyoruz peki? Böyle muhalif, bağımsız, cesur habercilik yapanların sırtını okşuyoruz, “Yürü be! Aslansın, kaplansın sen. İşte gerçek gazeteci! Yürü!” E, yeni makine almak lazım, hani fotoğraf, video falan, para lazım? “Baba, tünele girdim çekmiyor.”

Öyle yurttaş gazeteciliği artsın, basın korkusuz olsun falan istiyoruz da halk olarak, ev sahibi kapıya geldiğinde “Çok iyi haber yaptın, bu ay kira almayayım senden” demiyor. Elektrik, su, doğalgaz sayaçlarını okumaya gelenlerde de böyle bir güzelliğe denk gelmedim ben henüz. Yani o haberci temel olarak geçinmek zorunda her şeyden önce; bırakın işi büyütüp haber ağını genişletmeyi falan. Özgür basın isteyen halk ekonomik olarak desteklemezse o basın nasıl özgür olacak?

Bakın, bu ülkede KHK’lerle patır patır medya kuruluşları kapatıldı. Bu ülkede KHK’lerle birçok gazeteci cezaevine atıldı. Bu insanlar bu haberleri, bu yayınları kim için, ne için yaptılar? Peki biz ne kadar sahip çıktık halk olarak?

Yani o yurttaş haberciliği de kim için yapılıyor sonuçta? Yurttaşın kendisi için değil mi? Evet, öyle. Peki yurttaş bu işin neresinde duruyor? Açık konuşayım, epey dışında duruyor. Bu ülkenin muhalif gazetelerinden biri, daha yakın zamanda “Lütfen yardım edin, abone olun, batıyoruz” diye kampanya yapmak zorunda kaldı. Bu, bunu yapmak zorunda kalanın kendisi için çok acı bir şey. Böyle bir tabloda yurttaş haberciliğini, alternatif medyayı konuşuyoruz.

Velhasıl; ben, halk olarak o alternatif oluşumlara destek vermediğim sürece, o eleştirdiğim ve beğenmediğim medyaya mahkumum. Önce bunun çok iyi anlaşılması gerekiyor. Geri kalan kısmı, belki sonrasında konuşulabilir.

İşin kaynak kısmını çözdüğümüzü düşünsek bir anlığına… Geçici olarak bunu başaranlar da var, örneğin fon bulanlar (ki o da bir kısır döngüye sokuyor mu acaba kendisine fon verilen medya kurumunu?) Yani diyelim paramız var, “halka açılmayı” becerebilecek miyiz? Yani üslup anlamında, bilişsel anlamda, tavır anlamında, imaj bağlamında… Kurduğumuz cümlelerin uzunluğu, mizah anlayışımız anlamında… “Güvenli suların” dışına da çıkabilecek miyiz hemen? Ya da olmalı mı böyle bir derdimiz?

Fonu bir kurumdan bulduğunuzda, patronunuz artık o kurum olur. O kurumu, o kurumun yakınlarını eleştiremediğiniz gibi, kurumu rahatsız edecek herhangi bir tavır da sergileyemezsiniz. Yayını sürdürmek adına geçici bir çözüm olabilir ama özgürlüğün önünü tıkar. Halk vurgusunu yapma sebebim bu.

Bu saydıklarınız tabii ki becerilebilir. Örneği Limon’dan vereyim. Limon’un dili, üslubu, haberi aktarım tarzı, mizahı, okurların büyük kısmından olumlu tepkiler alıyor. Arada eleştiri de geliyor elbette ama orana vurduğumuzda beğeni bir hayli yüksek. Bir habere mizahi bir yanıt veriyoruz veya yorum yapıyoruz, hani deyim yerindeyse okurlar yerlere yatıyor gülmekten. Gelen tepkilerden, etkileşimden net olarak görülüyor bu. Ya da aynı şekilde okurlardan bir yorum geliyor, gülmekten RT tuşuna basamıyorum bile. Demek ki o bağ kurulabiliyor, o üslup yakalanabiliyor, o tavır sergilenebiliyor. Şimdi baktım, röportajın başında 18 bin 79 olan takipçi sayısı 18 bin 123 olmuş bile. Okurla o dil, o üslup vs yakalandığında büyüme kendiliğinden geliyor. Limon tamamen bu şekilde büyüdü diyebilirim.

Böyle bir derdimiz olmalı mı sorusu ise bizi yine bir önceki noktaya götürüyor. Yurttaş olarak iyi bir şey istiyorum, tamam, peki bunun bedelini ödemeye hazır mıyım değil miyim? Az önce söylediklerimle çelişki gibi görünse de öyle değil aslında. Bu soruyu tek başına gazeteciler sormamalı diye düşünüyorum.

 

Limon haber in ekonomik anlamda halka açılma fikri, düşüncesi var mı? Herhangi bir ölçek ve şekilde? Diyelim para lazım, okurlara mu soracaksınız ilk? Olmazsa kapatacak mısınız dükkanı? Soruyu “limon haber in orta vade stratejisi nedir?” diye de okuyabiliriz.

Okurlar da soruyor bunu zaman zaman. Hiç öyle ticari bir beklenti, amaç, hedef yok. Öyle ofis tuttum, editör çalıştırıyorum, baskıya yetişeceğiz falan gibi bir durum olmadığından, Limon’dan kaynaklı bir para gereksinimi söz konusu değil. Limon’un bana ekstradan gideri, telefondaki internet paketini yükselttim sadece, o da cüzi bir miktar. Şimdi sırf bunun için de, “Üç beş bişiiler ateşlesenize” desem ayıp olur artık :)

Herhangi bir vadede strateji de yok işin doğrusu. Eğlenerek ve keyif alarak devam ediyorum. Şimdilik böyle gidiyoruz.

Çok da güzel yapıyorsunuz. Limon Haber’in dünyada benzeri var mı, esinlendiğiniz bir hesap? Türkiye’dde bireysel olarak takip ettiğiniz, beğendiğiniz alternatif medya oluşumlarını da sormuş olayım bu vesileyle.

Dünyada da mutlaka vardır benzerleri; Limon’u ilk kez görüp “Vallahi aklıma geldiydi” diyen çok kişi olduğu düşünülürse… Dedim ya, zaten çoğu kullanıcının bireysel hesaplarından da ara ara yaptığı bir şey bu. Esinlendiğim bir hesap yok da, Spoiler Haber var aynı şeyi yapan. Ben Spoiler Haber’den, Limon’u açtıktan bir süre sonra haberdar oldum işin doğrusu. Başka 1-2 deneme daha olmuş gördüğüm kadarıyla ama sürdüremeyip bırakmışlar bir süre sonra. Limon, spor haberlerine daha az girdiği için sırf spor haberleri üzerine Limon Spor gibi bir adla hesap açmak için izin isteyen birkaç kişi de oldu. Öyle bir bayilik sistemi düşünmediğimi söyledim. Sonrasında bireysel olarak açtılar mı, bilmiyorum.

Türkiye’de alternatif medya diyebileceğimiz oluşumlardan Dokuz8 Haber‘i ilgiyle takip ediyorum. Aynı şekilde Teyit (teyit.org) çok başarılı. İlk kurulduğunda Çapul TV çok iyiydi; şimdi Adalet TV yaptılar sanıyorum isimlerini. Bu şekilde güzel başlayıp aynı şekilde sürdürülemeyen başka bir iki oluşum daha vardı. Bir de şimdilerde keşfettiğim bir hesap var, alternatif medya demek doğru olmaz ama Limon’a yakın bir iş yapan bir Twitter hesabı: Kurdele Ajans (@kurdeleajans). Onlar da İngilizce haber tweet’lerini Türkçeye çevirip bir yandan haber içeriğini özet geçerek veriyorlar. Henüz yolun çok başındalar ama başarılı olur da büyürlerse önemli bir ihtiyacı karşılamış olurlar diye düşünüyorum.

Pekala, okuyucularınıza söylemek istediğiniz son bir şey (ne demekse o da =)) var mıdır?

“Yoktur!” (Limon styla) :)

Yo, etmek istediğim bir teşekkür var. Öncelikle en başından beri “Bu hesabı büyütmeliyiz” diyerek takip önerisinde (#ff) bulunan, RT ve FAV’larıyla katkı sunan, haber mention’layarak yardımcı olan, Limon’un tweet’ini alıntılayıp kendi ifadesini ekleyerek paylaşan, mention atıp geri bildirimde bulunan (ki buna “hahahaha” şeklinde bir gülüş de dahil -hatta sadece ikon bile-, ciddi sert eleştiri de dahil), kendi hesabımdan ulaşıp mesaj atarak nasıl bir katkı sunabileceğini soran, geliştirmek için önerilerde bulunan herkese çok teşekkür ediyorum. 10-15 takipçisi olan okurların katkısıyla milyon takipçisi olan ünlünün katkısı arasında bir fark yok benim gözümde; nitelik olarak hepsi aynı değerde. Tabii Limon’un nicelik olarak büyüyüp 200 takipçiden 18 bin küsür takipçiye ulaşmasını sağlayan, önemli kırılma noktası diyebileceğim 3 kişi var özellikle. Gereksiz polemik olmaması için isimlerini vermek istemiyorum şimdi (ki bu da başka bir polemiğe sebep olacak muhtemelen), ama kendilerini hiç unutmadığımı bilmelerini istiyorum. Bunu söylemesem içimde kalırdı.

Son olarak da sizlere teşekkür ediyorum, bana bunları ifade edebilme olanağı verdiğiniz ve ilginiz için.

SON

Röportajın ilk bölümü için tıklayınız

Röportaj: Durukan Dudu

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Manşet

ManşetRöportaj

O hesaptan flaş açıklama: “Böyle bir şey beklemiyordum”

“Bakın kendisine ne diyen kime o sert cevabı veren ünlü kim?” formatlı, başlığı gizemlerle dolu, içeriği bir o kadar fos haberler artık “norm” oldu. “Tık avcılığı” için kendini paralayan, bunu yaparken Türkiye’de düzgün habere erişmek isteyen okurun işini iyice zorlaştıran “haber”tvitlerine limon sıkan Limon Haber‘i gördüğümde yaşadığım keyifin sebebi bu. Twitter’dan gönderdiğim “Ey Limon Haber, bir röportaj yapabilir miyiz sizinle?” çağrıma cevap hızlı oldu, toplam 25 e-mailde şahane bir muhabbet çıktı ortaya.

Ve bittabii: Mesele çok ciddi olduğu için bu kadar komik.

Röportajın ikinci bölümü için tıklayınız.

 

LimonHaber internet “haberciliğinin” daha fazla tık için sömürdüğü, artık trajikomik hale gelmiş ‘bakın o kişi kime ne dedi?’ başlıklarına fena limon sıkıyor hakikaten. Bir tepki miydi LimonHaber’i yaratan? Nereden çıktı LimonHaber’in fikri, zikri?

Tepki tabii ki. Clickbait de denen ‘tık avcılığı’ cidden sinir bozucu bir halde ilerliyor. Batı medyası bu konuya farklı çözüm arayışlarını konuşurken bizde hâlâ bu tarzda ısrar ediliyor. Okuyucular da tepkili buna tabii ki. Limon Haber hesabını açmadan önce kendi hesabımdan yapıyordum bunu, birçok kullanıcı gibi. Hatta bazı kullanıcıların, haber içeriğini gazetenin attığı tweet’in altına yazıp “Açmayın / tıklamayın” şeklinde uyarılar yaptığına da denk geldim. Geçen sene Nisan ayının sonlarına doğru kendi hesabımdan bir anket yaptım; “Haber içeriklerini buradan paylaşmaya devam mı edeyim , ayrı bir hesap mı açayım?” diye, oylamadan “ayrı bir hesap aç” sonucu çıktı. O gün açtım hesabı.

 

Birinci tekil şahısla cevaplıyor oluşunuza bakarsak, “Limon Haber tek kişilik dev projedir” diyebilir miyiz? Paylaşmak isterseniz, kimdir Limon Haber’?

Aslına bakarsanız “Limon” kimliğiyle ilk kez birinci tekil ile konuşuyorum :) Twitter hesabında sürekli olarak çoğul bir durum var. O kadar ki, Limon’la ilgili kendi hesabıma ulaşan arkadaşlara yanıt verirken de hep “biz” diye sürdürüyorum konuşmayı. “Tek kişilik dev kadro” benzetmesi yanlış olmaz, zira her ne kadar hesabı yöneten bir kişi olsa da, okurlarımız da (takipçi demeyi sevmiyoruz, üstten bakış gibi geliyor bize) aynı şekilde içeriğini paylaştıkları haberleri bize paslıyorlar ve onları da paylaşıyoruz. Bu, hem bize zaman kazandırıyor hem de görmediğimiz haberleri okurlarla buluşturuyor. O “dev kadro” kısmı, okurların bu katılımıyla gerçekleşiyor. Bunu özellikle belirtme gereği duydum. Emeği geçen herkese bu vesileyle teşekkür etmek istiyorum çünkü.

Kim olduğuma gelince… Aslında açık kimliğimi kullanmıyorum. Bilinen şekliyle, Twitter’daki @hakiki_cassey kullanıcı adlı Cassey Jones diyelim. Eski bir Ekşi Sözlük yazarıyım. Sözlük’teki nick’im bu. Daha da doğrusu sözlük için açılmış bir hesap bu da. Pek bilinmeyen bir şey olmadığından söyleyebilirim; medya kökenliyim ben de aslına bakarsınız. Uzun yıllar bölgesel basında çalıştım; en alt kademeden başlayıp üst yönetime kadar devam ettim. İki yıl kadar önce keskin bir kararla bıraktım sektörü. Başka işlerle uğraştım bir süre. Sonrasında da İstanbul’u bıraktım, gelip Ege’ye yerleştim.

 

Okurlarınızla olan etkileşim çok belli, evet. Bu aslında internet üzerinden mobilizasyona/örgütlenmeye de, hem de kendiliğinden gelişen bir örgütlenmeye, güzel bir örnek sanki? Biraz abartıyor muyum yoksa? =) Bunu hedeflemiş, böyle olacağını düşünmüş müydünüz?

Kendiliğinden gelişen bir örgütlenme demek abartı olmaz. Ama hayır, böyle bir şey hedeflememiştim, beklemiyordum da. Başta da dediğim gibi, zaten kullanıcıların çok büyük bölümü bu tarz ‘habercilik’ anlayışına tepkili. Bireysel olarak kendi hesaplarından yapıyordu insanlar aynı şeyi zaman zaman. “Bu adam tüm haberlere tek başına yetişemez, biz de yardım edelim” düşüncesiyle kendiliğinden başladı o örgütlenme.

 

Kendiliğinden mi devam ediyor bu hal? Yoksa gerçek hayatta yapılan toplantılar, çevrimiçi hazırlanan “kılavuzlar”, karar alma çerçevesi falan var mı?

Yok yok, öyle tasarlanmış bir proje yok ortada. Zaten Limon Haber, ilk 7-8 ay sadece 150-200 kişinin takip ettiği bir hesaptı. Limon adına öyle bir durum zaten söz konusu değil. Ama kullanıcılar bizden habersiz kendi aralarında toplanıp “Hadi şunu yapalım” diyorsa da inanın haberim yok :)

 

“İlk zamanlar” derken? Ne zaman başladınız? Şimdi kaç okurunuz var? 

2016 Nisan ayında açıldı Limon Haber hesabı. Sadece kendi hesabımdan duyurmuştum. Benim takipçilerim ve onların paylaşımıyla takip edenler, 150-200 kişi kadardı. Şu an itibariyle tam olarak 18 bin 79 kişi var, röportaj bitimine kadar küsurat artmış olacaktır muhtemelen.

 

Belli haber siteleri var mı limon sıktığınız, yoksa denk gelene mi sıkıyorsunuz limonu? 

Ulusal basındaki tüm haber siteleri, haber ajansları var. Limon Haber’in takip ettiği 48 haber hesabı var, ek olarak Gerçek Gündem ve Haber Türk’le birlikte 50 ediyor sayı. Bu ikisini ayrı olarak belirttim, zira Limon’u engelledikleri için kendi hesabımdan takip edip ekran görüntüsüyle sıkıyorum limonu. Twitter’a Limon hesabından giriş yapıyorum, zaman tünelinde en yeni haberden eskiye doğru giderek sırayla okuyorum haberleri, genelde son yarım saat ile bir saat aralığına bakıyorum, daha eskiye gitmeden. O aralıkta denk gelenler işte.

 

Ben de onu soracaktım, engelleyen siteler var yani? Başka türlü etkileşimlere girdiğiniz hesaplar da oldu mu? Bir de ne kadar sıklıkla yapıyorsunuz bu işi?

Evet, iki tane oldu. Sadece takibi engellemiş oldular ama. Ekran görüntüsü alarak aynı şekilde devam ediyorum, bir şey değişmedi. Fakat okurlarımızın tamamı, bu iki gazetenin ‘sansür’ uyguladığını öğrendi :) Bunun dışında, ismini vermek istemediğim bir gazete adına ricacı olan oldu. Ki aslında günlük hayatımda para verip satın aldığım bir gazete bu. Ama o anlamda bir torpilim olmadı diyebilirim. Bunlar haricinde kurumsal hesaplarla başkaca bir etkileşime girilmedi.

:) Bu “sıklık” konusunda bir okurumuz benzer bir soruyu sorduğunda tam olarak şöyle bir yanıt verdim; “Ah siz bu tweet’lerin hangi şartlarda, hangi ortamlarda yazıldığını bir bilseniz…” Sadece uygun olduğum her fırsatta yazmakla kalmıyorum, bunun için özel zaman bile ayırıyorum. Bazen yolda, yolculukta, bazen markette sıra beklerken, bazen yemek yerken, hatta konserin ortasında bile… Misafirim, arkadaşım vs geldiğinde bile, eğer 2-3 saat boyunca hesaba hiç bakamamışsam izin istiyorum. Bundan dolayı tartıştığımız, aramızın bozulduğu bir arkadaşım bile oldu :) Şimdi burada söylemek istemediğim çok daha absürd anlarda, aralarda bile yaptım :)

 

Peki “çıpa motivasyonunuz” nedir? Yani zor ve zul gelen zamanlarda devam etmenizi sağlayan, daha bireysel, daha tatminsel?

Ben sektörü bıraktım dedim ama mesleği bırakamadım. Haberci refleksi de diyebiliriz, meslek aşkı da. Muhabir olarak başlamıştım gazeteciliğe. Bildiğiniz gibi mesai kavramı olan bir iş değil bu. Mesai, 24 saat esası üzerine kurulu. Gece bir telefon gelir, yataktan fırlar habere gidersiniz. Böylesi bir iş de para için değil, tamamen aşkla yapılabilir ancak. Bir süre sonra da yaşam biçiminiz haline geliyor bu. Öyle olaylar, öyle haberler olurdu ki, sevgililerimle çok özel zamanlarımızda bile haberin peşinden koşardım. Cüneyt Arkın’ın oynadığı Alageyik adlı filmdeki Halil karakteri gibi. Nasıl ki Halil o alageyiğin sesini duyduğunda karşı koyamıyor ve her şeyi, herkesi bırakarak peşinden gidiyorduysa, haber-haberci ilişkisi de öyledir. Düşünün ki sektörde çalışmayı bıraktım, artık o işten para kazanmıyorum, buna rağmen hâlâ çok önemli haberlerde, çok ciddi gelişmelerde o an yaptığım işi bırakıp internet üzerinden de olsa en sağlıklı son dakika bilgilerinin peşinden koşuyor, farklı kaynaklardan topladığım bilgileri sosyal medya hesaplarımdan paylaşıyorum. O anki heyecan, o adrenalin… o çok başka bir şey.

Limon’da da böyle oluyor biraz. Haberi TRT ciddiyetiyle vermiyorum örneğin. Arada kişisel yorum, mizah katıyorum. Bu yönden de çok eğlenceli bir iş yapıyorum bir yandan. Önce kendim eğleniyorum anlayacağınız. Aynı keyfi okurların da aldığını görüyorum. “Hem eğlenip hem haber okuyor, gündemi takip ediyorum” diyorlar çoğunlukla. Ve bu karşılıklı etkileşim, yaptığınız işten daha büyük bir keyif almanızı, daha bir motivasyonla yapmanızı sağlıyor. Bir yandan da sorumluluk bindiriyor tabii. Birkaç saat hesaba bakamadığımda, sanki herkes Limon’dan haber bekliyormuş da görevimi aksatıyormuşum duygusuna kapılıyorum. Özellikle takipçi sayısı artıp da okuyucularla daha yoğun etkileşime girdikten sonra biraz daha arttı bu duygu. Oysa bu işten maddi bir kazancım da yok. Tamamen mesleki alışkanlık, refleks ve kitlesel eğlence. Okurlardan gelen yanıtlar, yorumlar da çok eğlenceli oluyor :)

Yeşil Gazete

Röportajın ikinci bölümü için tıklayınız.

Röportaj: Durukan Dudu

Kategori: Manşet

Köşe Yazıları

Gıda satın alma kılavuzu [2]

Durukan Dudu

Serinin ilk yazısı için tıklayınız.

Bir önceki yazıda tanımladığımız temiz, besleyici, sağlıklı gibi özelliklere sahip gıdaların fiyatlarının nasıl belirlendiği, ne kadar olmasının “adil” olduğu sorularına odaklanacağım bu yazıda.

Türkiye’de ve Dünya’nın bir çok yerinde herhangi bir ürünün fiyatının arz-talep dengesi üzerinden belirlendiği varsayılır. Bugünün dünyasında bu varsayım tam anlamıyla doğru değil. Besleyici gıda üretimi gibi (en azından henüz) “mekanize” olmayan süreçlerde hele, çok farklı dinamikler giriyor işin içine.

Diğer bir deyişle, işin ekonomik tarafı çok kapsamlı, tek başına ayrı bir yazı dizisini hak edecek kadar karmaşık. Bu yazıda temel etmenleri ele alıp, sonunda da tüketiciler için somut bir takım sonuçlar önermeye çalışacağım. Farklı şartlarda üretilen farklı gıdaların (örnek: Yerel tohumlu, gübresiz-zehirsiz domates) fiyatlarının birbirine nasıl oranlanabileceğini ise ilerideki yazılarda detaylandıracağım.

İlk temel kural: “Doğru” gıda pahalıdır. Ama daha önemlisi, “kötü” gıda fazla ucuzdur.

Topluluk destekli tarım uygulamaları giderek yaygınlaşıyor. Foro: Ormanevi Kolektifi

Foto: Ormanevi Kolektifi

Konvansiyonel sistemle domates üretmek yerine toprağı sürmeden, yerel tohumla, tarım zehiri ve sentetik gübre kullanmadan domates üretmeye (yani organik/organik ötesi üretim yapmaya) karar veren bir köylüyü hayal edin. Bu üreticinin karşılaşacağı bir çok sorun ve risk var:

a) Üreticinin, sistem dışına çıkmakla aldığı ekonomik ve ekolojik riskler ve yükler:

  • En iyi şartlarda bile toplam hasadı, konvansiyonel hasada göre daha düşük (çok kabaca, 3’te biri civarında) olacak.
  • İstilacı bir hastalık veya böceğin  musallat olması durumunda ilaç kullanamayacak ve fazladan verim düşüşleri yaşayacak. Hastalığı “Doğal yöntemlerle” çözmeye çalışması fazladan araştırma, organizasyon, o “doğal ilacı” yapması için hazırlık ve malzeme ve bilgi gerektirecek; hem de çözümün tam etkili olmama riski var.
  • Köydeki diğer üreticiler “tarlasının haliyle” ve yaptığı onca fazladan uğraşla dalga geçecek, küçümseyecek.
  • Ürününü istediği fiyattan ve bozulmadan (her hafta!) satış yapabileceği kanallar hazır değil, ya da garanti değil. Öyle olsa bile paketleme, satış, alacak verecek takibi için de ayrıca uğraş vermesi, risk alması, kafa yorması gerekecek.
  • Çapalama, fide hazırlığı, hasat gibi süreçlerde konvansiyonel üretime göre çok daha fazla emek, organizasyonel uğraş verecek. Her bir sorunu kendisi, özgün yöntemlerle çözmesi gerekecek. Kırsalda “yövmiyeli çalışan” bulmanın çok zorlaştığı bu çağda insan gücüne dayalı bu tür üretim iyice zorlayıcı olacak.
Köy hayatı

Foto: Ormanevi

b) Üreticinin ve sistemin bilgi, altyapı ve “girdi” eksiği:

  • Pullukla girip sürülmemiş ve/veya sadece üst işlemesi (goble/tırmık vs.) yapılan toprakta fide ekimi, damlama çekilmesi gibi işleri yapmak zor olacak. Bunun için özel tarım ekipmanları almak istese (ve buna yetecek parası olsa) bile bu ekipmanlar üretilmiyor ya da çok sınırlı bölgelerde var.
  • Çanakkale domatesinin fidesini Antalya’daki fidecilerden kamyonla getirtmek yerine, kendisi tohum bulacak ve tohumdan fide yapacak. Bunun için bir sera(msı), kaliteli fide toprağı gibi malzemelere ve zamanlamayı tutturacak kadar bilgi ve organizasyonel kapasiteye ihtiyacı var.
  • Kimyasal azot gübresini ne kadar serpmesi gerektiğini herkes biliyor, ziraat mühendisleri ve gübre satıcıları bu konuda “bedavaya” bilgi veriyor. Hayvan gübresini ne kadar serpmeli? Yanmış gübreyse ne kadar, yanmamış (taze gübreyse) ne kadar? Az vermesi bitkiyi aç bırakmak, çok vermesi ise “yakmak” anlamına gelir. Bu gübreyi nasıl dağıtacak?
  • Hastalık ve diğer sorunlarla “doğal” yöntemlerle baş etmek için gerekli reçeteleri nasıl hazırlayacak?

Bu sorular ve sorunların listesi daha da uzatılabilir, şimdilik burada duralım. Önemli olan şu: Desteklemelerden gıda sektörünün tedarik zincirinin yapılanmasına, çiftçinin ulaşabildiği altyapı ve bilgi ağından nakliye ve satışa kadar tüm “sistem”, çiftçinin sadece hammadde üretimi yapması ve bunu da en ucuza, en kalitesiz, en yüksek çıktıyla (kilogram cinsinden hasat) ve tüm bunları “sistemin öngördüğü şekilde” yapması üzerine kurgulanmış durumda. Yani dünyanın neredeyse tamamında ve yani Türkiye’de “sistem”, konvansiyonel üretim yapanın maliyetlerini aşağı çekiyor, “doğru” gıda üretenin omzuna ek maliyetler yüklüyor.

Yukarıda saydığım sorunların bir kısmına özgün ve yaratıcı cevaplar bulundukça doğru gıda daha ucuzlayabilir ve ucuzlayacak, evet. Öte yandan konvansiyonel gıda da normalde olması gerektiğinden daha ucuz; çünkü en geniş haliyle statüko tarafından tohumdan hasada kadar destekleniyor

Dünyada ve Türkiye’de “doğru gıda” üreten çiftçilerin çoğunun “İlave destek istemiyoruz. Tam tersi, bütün tarım destekleri kaldırılsın” demesi de ondan. Şu anda yurttaşların cebinden çıkan vergilerle yapılan tarım destekleri konvansiyonel gıdanın ucuzlamasına ve sistemdeki çiftçi dışında aktörlerin kar marjlarının yükselmesine* yarıyor.

*Bu son noktayı açayım, önemli zira: Herhangi bir ürüne verilen “destek”, o ürünün son kullanıcıya ulaşma sürecinde “fiyat kontrolünü” elinde tutan aktörlerin işine yarar. Örneğin süt: İnek sütüne verilen destek, çiftçinin süt satışından elde ettiği parayı pek arttırmıyor. O sütü çiftçiden alan süt mandıra ve fabrikalarının ödediği paranın düşmesini (çünkü geri kalanını devlet ödüyor) sağlıyor. Çünkü sütün satış fiyatını belirlemek köylünün değil süt fabrikalarının/şirketlerinin kontrolünde.

İkinci temel kural: “Doğru” gıda aslında görece ucuzdur, tüketici bunun farkında değildir”

etdoner

Foto: Google / Löplöpçüler

Ali 27 yaşında. İstanbul’da çalışan bir beyaz yakalı. Haftada 3 defa ekmek arası et döner yiyor, yanında ayran içiyor.

Ekmek arası dönerin fiyatı 12 TL, içinde 80 gr et var. Yani kilosu 125 TL. Ayranın tanesi 2.5 lira.

Ali, yarısı inek eti, diğer yarısı yağ ve “hayvanın diğer kısımları” olan hazır gıdanın kilosuna 150 TL veriyor. Litresi 10 TL’den de “yapay” bir ayran içiyor.

Ayşe 32 yaşında. Bir dikimevinde işçi olarak çalışıyor. Mahalleden 4 arkadaşıyla kafa kafaya vermişler, ayda bir toplu siparişle 20 kg “SafiMera” kuzu eti alıyorlar. Her pazar sabahı birisinin evinde toplanıp 5 kg eti muhabbet ede ede pişirip parçalara bölüyorlar. Yine aynı gün 6 TL’ye “doğru” süt alıp, yoğurt çalıyorlar.

Ayşe bu şekilde, tam anlamıyla besleyici, temiz ve yani sağlıklı besleniyor. Tüm masrafıyla, yediği etin kilosuna 100 TL, ayranın da litresine 8 TL veriyor.

Pazar sabahı toplaşmalarından, çay ve kahve eşliğinde her hafta değişik et pişirmeleri denemekten de çok keyif alıyor.

 

Üçüncü temel kural: Fiyatları daha da aşağı çekmek için üretici ve tüketiciye düşen görevler var.

Gıda üretiminde tohumdan sofraya (aynı isimde, Çanakkale merkezli doğru gıdaya ulaşım girişimi de var) süreçte ortak kaynak kullanımı, kaynak optimizasyonu, karşılıklı destek süreçleri gibi ayaklar keşfedilip oturdukça, doğru gıdanın maliyeti de düşecek. Bu süreçte hem üreticinin kaliteyi düşürmeden verimliliği yükseltmesi için atması gereken adımlar var, hem de tüketicinin “idealizm”den çok “doğru gıdaya ulaşmak” saikiyle ödemesi gereken geçiş süreci bedelleri var.

Bu süreçte genel dinamik şu: Üretici ve/veya üretici örgütlenmeleri tüketiciyi yönlendirecek, tüketici de doğru gıdaya ulaşmak için, mevcut “kolaylıklar” dünyasından biraz sıyrılıp emek harcaması gerektiğini kabul edecek. Çünkü doğrusu ve “doğal”ı bu. “Ama ben istediğim an istediğim gıdaya ulaşmak istiyorum, nasıl üretildiği falan konusunda da kafa yormaya vaktim yok” diyen tüketici olabileceğinden daha pahalıya ve (muhtemelen) istediği kalitede olmayan gıdaya mahkum kalacak. “Doğru gıda üretmek böyle bir şey, kaliteyi ve hakkaniyeti koruyarak bundan daha düşüğe mal edemem” diyerek kendini yenilik ve yaratıcılığa kapatan üretici de, kendisinden daha kaliteli ürünü daha ucuza sunan üreticiler karşısında ya “etik olmayan” yollara sapacak, ya da zarar edecek.

 

*Buna bir örnek, bizim üretim/pazarlama sistemimizden vereyim: Almak istediğiniz gıdayı hasattan önce belli bir tarihe kadar satın alıp parasını gönderirseniz, ürünün çeşidine göre değişen miktarda indirim yapıyoruz. Aynı şekilde belli bir miktar üstü toptan alışta da indirim var. Bunların sebebi klasik ekonomideki “çok satayım, sürümden kazanayım” anlayışı değil. Ürün daha hasat edilmeden satıldığında, depolamadan “bozulmadan satma” aciliyeti ve riskine kadar bir çok maliyetimiz düşmüş oluyor. Düşen bu maliyetleri de gıdayı satın alana yanısıtıyoruz.

Ve güzel olan şu: Bunların hepsi birer seçim meselesi. Ne seçersek, ona göre sonucunu yaşıyoruz.

dsc_0002

Sonuç niyetine…

Doğru gıdada fiyat aralığı, ürünün özelliklerine göre konvansiyonel fiyatın %50 fazlasıyla 2.5 katı arasında değişebilir, normaldir. Kalite ve besleyicilik düşmeden daha ucuza “doğru” gıdaya ulaşmanın yolu ise tüketici olarak örgütlenmekten geçiyor. Bunun yolları var: a) Mevcut bir gıda topluluğuna dahil olun. b) Kendi etrafınızdaki 3-5 kişiyle bir gıda topluluğu kurun ve belirlediğiniz üretici(ler/y)le belli ürünler için önden sözleşin (Gıda toplulukları hakkında güzel bir kaynak için: http://gidatopluluklari.org/ ) . c) Bir “hizmet sağlayıcıdan” (Tohumdan Sofraya gibi ulaştırıcı, ya da pazarda tezgah açmış üretici/tüccar, doğru gıda satan dükkan, SafiMera gibi garanti markaları, vb.) ürün alıyorsanız, o hizmet sağlayıcıya “Ben hesapladım, her sene senden şu şu ürünlerden bu kadar alacağım. Al, bir kısmını avans olarak da vereyim. Bu bana bir indirim sağlar mı?” diye sorun.

“İkinci temel kural”da paylaştığım hesabı yapmakla başlayın hatta. Bir yandan çok sağlıklı beslenmeye başlayıp, bir yandan da daha şenlikli, belki de hayalini kurduğunuz yaşamı daha şehirdeyken yaratmanın keyfini yaşayın.

“Kazan-kazan” diyorlar o durumlara. Niyetli, kararlı ve yaratıcı olmaya bakıyor iş.

Durukan Dudu

(Gelecek yazı: “Doğru gıdayı kim üretecek?”)

Hafta SonuKöşe YazılarıManşet

Gıda satın alma kılavuzu [1]

Foto: GettyImages

Serinin ikinci yazısı için tıklayınız

Türkiye’de herkesi ortaklaştıran, toplumsal konumu, mesleği, gelir düzeyi, siyasi bakışı ne olursa olsun neredeyse herkesin, neredeyse her ortamda konuştuğu bir konu varsa, o da “gıda”.

Köy kahveleriyle bar masalarını, Boğaz’a nazır yalılarla gecekondu mahallelerini, solcularla sağcıları birleştiren (ne mutlu ki) bir konu var yani hala. Evet, her yerde farklı kavramlarla, farklı önceliklerle, farklı “varsayımlarla” konuşuluyor ama herkesin ortak derdi, bütçesine uygun biçimde en sağlıklı ve besleyici şekilde beslenmek.

“Nasıl?” sorusunda ise kafalar karışık. “Şunu alma, bunu al”, veya “onu yememek lazımmış, bu çok faydalıymış” muhabbetleri kimi zaman yol gösterici olabilse de meseleyi tam anlamıyla kavrayıp kendi kararlarımızı en doğru şekilde vermemize yetmiyor.

Bu yazı dizisinin amacı da bu eksikliği gidermek. Burada yazılanları kavramadan “doğru” beslenmemiz pek mümkün değil. “Doğru beslenmek”ten neyi kastettiğinizi, neyi önemsediğinizi anlamaktan başlıyor iş, zaten.

food

Somut, net, uygulanabilir bir kılavuz

Gıda meselesini ele alan bir yazıyı çok farklı açılardan yazabilirsiniz. Bu yazı dizisi ise “sonuçta nasıl gıda alayım? Üreticisine neleri sorayım? Nelere dikkat etmeliyim?” gibi son derece somut sorular soran milyonlarca insanın sorularına somut, anlaşılır ve hemen ertesi gün uygulayabileceği cevaplar sunacak.

Hayatın içinden gelip hayatın içinde yol alan bir yazı dizisi olacak, yani. Farklı gıdalarda nelere dikkat etmeniz gerektiği, “piyasadaki” yaygın kandırmacalardan nasıl kurtulabileceği, yumurta alırken neye, domates alırken neye dikkat etmesini gerektiğini, fiyatları nasıl kıyaslayabileceğini önceliklendirerek paylaşan bir “gıda satın alma kılavuzu”.

Burada önemli bir not düşelim: Üzerinde pek düşünüp sorgulamadan “doğru” gıdaya ulaşmak pek mümkün değil. Yani tüketicinin de ciddi bir ev ödevi var yapması gereken. Her şeyin bir tık uzaklığında, kafa yormadan ve zahmetsizce gerçekleşmesine alıştığımız bir dünyada kolay değil bu, biliyorum. Ama doğru gıdayla beslenmek istiyorsanız, yapmanız gereken bunları öğrenmek, sorgulamak, deşmek. Ne kadar keyifli bir iş olduğunu göreceksiniz hem, emin olun.

Son olarak şu var: Buradaki somut ve pratik yönergeleri takip etmek, deşmek, sorgulamak, “doğru” bir tarım ve gıda sistemine giden yolu da açacak; toplumsal, ekonomik, ekolojik bir dönüşümü mümkün kılacak.

Başlarken: Temel tanımlar

domates

Foto: GettyImages

“Doğru” besin dediğimiz gıdanın içinde bir çok özellik var. Bunlar birbiriyle ilintili ama (örneklerde ve sonraki yazılarda göreceğiniz gibi) bir özelliğe sahip olan bir gıda bir diğerine sahip olmayabilir.

Temiz: Yediğiniz gıdanın mevcut tarım sisteminde kullanılan zehirlerden (“tarım ilacı” diye aldatıcı bir isme sahiptirler) azade olması halidir. Bu zehirler, toprağı ve ekosistemi bozan uygulamalarla ortaya çıkan ve/veya artan zararlı mantarlara (fungisit), “yabani” otlara(herbisit), zararlı böceklere karşı (insektisit) kullanılan kimyasal bileşenler. Tek yıllık bitkilerde, bitki yetiştirilmeye başlamadan önce kullanılsalar bile toprakta kalıp bitkiye ve meyvelerine geçerler. Birden fazla aşamalı üretimde (örnek, şeker pancarı küspesiyle beslenen sığırın eti) ilk aşamalarda (yani şeker pancarında) kullanılan zehirler, sonraki aşamalara (yani sığırın etine/sütüne) birikerek geçer.

Özellikle hayvancılıkta antibiyotik ve hormonların kullanılması da hayvansal gıdayı temiz olmaktan uzaklaştırır.

Temiz gıda, ürünün eriştiği toprak, su ve hava ortamlarında bu zehirlerin, hormon ve düzenli antibiyotiklerin uygulanmaması, bu sayede gıdanın da bu zehirleri bünyesinde barındırmaması durumunu tanımlar.

İşlenmiş bir gıdanın (örnek: sucuk) temiz olarak tanımlanması için ayrıca, işleme sürecinde vücut kimyasını bozan “koruyucular” başta olmak üzere kimyasalların kullanılmamış/katılmamış olması gerekir.

Besleyici: Yediğiniz gıdanın içerdiği besin maddelerinin zenginliği halidir. Bu da, gıdanın yetiştiği toprağın mikrobiyolojik döngülerinin güçlü olmasına bağlıdır. “Toprak Gıda Ağı” (Soil Food Web) dediğimiz bu son derece karmaşık döngüler bütünü, toprakta çözünmemiş olarak duran elementlerin bitkinin, oradan da etin/sütün bünyesine geçmesini sağlar.

Mikrobiyolojik döngüleri sağlıksız hale getirilmiş bir topraktan çıkan ürünle, onarıcı tarımla mikrobiyolojik aktivitesi iyileştirilen bir topraktan çıkan gıda arasında, özellikle iz elementler kapsamında besleyicilik açısından çok büyük farklar var. İz elementler, insanın hasta olmasıyla sağlıklı olması arasındaki farkı belirleyen önemli faktörlerden.

Toprağın mikrobiyolojik habitatını bozarak içinden çıkan gıdanın (ve o gıdayı yiyerek beslenen gıdanın, mesela koyunun/sığırın) besleyici olmasını engelleyen faktörlerin başında toprağı düzenli olarak pullukla/sabanla sürmek, tarımsal zehirler, kimyasal gübre ve yanlış arazi kullanımı (aşırı otlatma, monokültür, sürekli aynı ekimi yapmak, vb) kullanımı gelir.

Besleyici gıdanın insanı “hasta etmeme”nin ötesinde şifa verme, kronik ve akut hastalıkları iyileştirme özelliği de olur. Bu nedenle besleyici gıdalara “şifalı” gıda da denebilir.

Foto: GettyImages

Foto: GettyImages

Sağlıklı: Bir gıdanın temiz ve besleyici olma halidir. Sağlıklı gıdanın iki özelliği aynı anda taşıması gerekir: 1) Vücudunuza kimyasal zehir bileşenleri sokmaması, 2) Vücudunuzun ihtiyaç duyduğu iz elementler dahil her türlü bileşeni sunması. Bunlardan birisinin eksik olması, sağlığınızı giderek kaybedeceğiniz anlamına gelir.

Lezzetli: Yediğiniz gıdanın damak tadınıza hitap etmesi halidir. Lezzet algımızın üç boyutu var;

  1. Biyolojik boyut: Yediğiniz gıdanın ne kadar besleyici olduğuna bağlı olarak vücudunuzun “gerçek” anlamda aldığı lezzet. Bir gıdanın ne kadar besleyici olduğunu anlamanızı sağlayan temel kriterdir çünkü lezzet dediğimiz, gıdanın besleyiciliği kriteri üzerinden evrim süreci boyunca edindiğimiz bir “seçim kriteridir”. Yani bir gıda, besleyici olduğu için bize lezzetli gelir.

    Biyolojik boyut, kültürel boyut tarafından zaman içinde bozulabilir (günümüzde çoğumuzun bozulmuştur), o nedenle “vücudunu dinleyerek” tamir edilmesi elzem olan bir boyut bu.

  2. Kültürel boyut: Yediğiniz gıdalar hakkında yapılan olumlu ya da olumsuz reklamlardan, “acı” deneyimlerinizin sizlerde bıraktığı izler ve deneyimlere, belli bir yemeği algınızda eşleştirdiğiniz sembol ve anlamlardan politik veya dini inanç/görüşlerinize kadar geniş bir çerçevede biçimlenen ve vücudunuzun ne istediğini duymanızı engelleyen boyuttur.

  3. Anlık boyut: Biyolojik boyutunuzu yeniden güçlendirip vücudunuzu dinlemeyi öğrendiğinizde, vücut o an/gün ihtiyaç duyduğunuz elementleri size bildirir; beyniniz de bu elementleri içerdiğini (önceki deneyimlerinden) bildiği yemekleri “canınızın çekmesini” sağlar. “Dengeli” beslenmenin en önemli boyutudur.

Bununla ilgili bir deney: ABD’de 1939’da yapılan bir deneyde, önlerine 33 farklı gıda konan ve hiçbir yönlendirme yapılmadan “ne isterlerse onu, istedikleri miktarda” yemeleri sağlanan sütten yeni kesilmiş bebekler 4.5 yıl boyunca izlendi. Deneyin iki ilginç sonucu oldu: 1) Bebeklerin hepsi bu 4.5 yıl boyunca sağlık sorunu yaşamadan büyüdü. 2) Her biri, her gün çok farklı şeyler yiyorlardı. Deney popüler kültürde “the wisdom of the body” olarak biliniyor.

Adil: Gıdanın, topraktan tohuma, hasattan işlemeye, nakliyeden sofraya kadar olan tüm süreçlerinde biyolojik çeşitlilik, emek, hakkaniyet gibi değerlerin korunmuş, tutarlı bir etik anlayışının gözetilmiş ve güçlendirilmiş olması halidir.

Bugünkü dar anlamının çok ötesinde, en geniş ve kapsamlı anlamıyla “adil” bir gıda, kendiliğinden temiz ve besleyici olacaktır.

adil

Bir gıdanın adil olup olmadığı konusunda soracağımız sorular, dünya görüşümüz, adalet anlayışımız, (varsa) etik değerlerimiz üzerinden de şekillenir.

Önemli not: Herhangi bir yaşama (hatta hayvan yaşamına) son vermeden ve/veya yaşam alanını ortadan kaldırmadan beslenmek mümkün değildir. Bune vejetaryen ve vegan beslenme de dahildir. Örneğin sebze üretiminde bile, hiç bir zehir kullanılmasa bile binlerce böcek ve mikrobiyolojik canlı öldürülür. Yazı dizisinin ilerleyen bölümlerinde detaylı olarak okuyabileceğiniz gibi, bazı üretim tür ve çeşitlerinde bu öldürmeler soykırım boyutlarına ulaşır.

Onarıcı: Gıdanın üretilme sürecinde ekolojik döngüleri, ekosistemi, toprağı ve suyu iyileştirip güçlendirici, onarıcı uygulamalar yapılmış olması halidir. Çıplak toprak oranı, toprakaltı mikrobiyolojik zenginlik ve bereket, topraküstü ve havza-çapında biyolojik çeşitlilik, topraktaki organik madde miktarı gibi kritlerle hesaplanır. Gıdanın besleyici olmasıyla onarıcı olması arasında yüksek oranda paralellik bulunur.

Bazı temel ilkeler

Her besleyici gıda, aynı zamanda temizdir. Çünkü mikrobiyolojik aktivitenin devamı için tarım zehirlerinden uzak durulması gerekir.

Her temiz gıda, besleyici olmayabilir. Örneğin, hiçbir kimyasal zehir kullanılmasa bile ağır ve sürekli sürülen topraklarda mikrobiyolojik canlılık gelişemez ve gıda besleyici özelliğini kazanamaz.

“Süper gıda” diye tanımlanan gıdalar, diğer gıdalarda az oranlarda bulunan bazı besin değerlerini bünyelerinde taşıma “potansiyeline” sahip gıdalardır. Bu potansiyeli taşıyıp taşımadıkları da nasıl üretildikleriyle doğrudan orantılı olur (bkz: besleyici gıda). Onarıcı bir tarımla üretilen besleyici gıdalar, süper gıdalar olmasa bile vücudunuzu şifalandırırken, yok edici tarımla üretilen “süper gıdalar” besin ihtiyacınızı karşılamaz. Temel kural şudur: Yaşadığınız bölgede/havzada yetişebilen tüm gıdalar, onarıcı tarımla üretildikleri ve dengeli şekilde tüketildiklerinde (dengenin nerede olduğu için, bkz: lezzet/biyolojik boyut ve anlık boyut) zaman, tüm besin ihtiyaçlarınızı karşılayabilir.

Serinin ikinci yazısı için tıklayınız

Durukan Dudu

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

“Mera asla sadece mera değildir”, ya da duş alırken şarkı söyleyebilmek

Durukan Dudu

Özellikle son 5-6 yıldır sıklıkla duyduğumuz bir kelime haline geldi “mera”. Geçtiğimiz hükümetlerin meralar hakkında yaptığı düzenlemeler hakkında internette yayılan muhalif yorumlarda “meraların imara açılması”, “meraların peşkeş çekilmesi”, “meracılığın bitirilmesi” argümanları öne çıkıyor. Son günlerde “Meralara imar izni geliyor” haberleriyle de yeniden gündemde meralar.

Şunu tespit ederek başlamak lazım: Meraların önemi tahminlerimizin çok ötesinde bir etki alanına yayılıyor, gündelik hayatımızın nasıl olacağını ciddi biçimde değiştiriyor.

Bu yazının muradı, meraların gündelik hayatımıza ve “yarınlarımıza” olan etkileri hakkında üç başlık altında bir giriş yapmak. İleri araştırmalar için Anadolu Meraları’nın bu konuda muhtelif yayın, makale ve basında çıkanlarına göz atabilirsiniz. Aşağıdaki 3 başlığın her biriyle ilgili detaylı birer dosya da 2015 sonunda hazır olacak.

Başlamadan önce kısa bir not: Hukuki bir terim olarak mera, devlet dahil hiç bir özel veya tüzel kişiliğin sahibi olmadığı (yani mülkiyet hukukuna değil, egemenlik hukukuna tabi olan), üzerinde hayvan otlatmaya elverişli “müşterek” (The Commons) otlakları tanımlamak için kullanılıyor. Biz ise “mera” dediğimizde kırsalın gündelik dilini kullanıyoruz, yani mera olarak kullanılması ekonomik, ekolojik ve sosyal açıdan anlamlı olan tüm arazileri kastediyoruz.

 

Sağlıklı et, süt ve peynir tüketemiyoruz, çünkü meralar yanlış kullanılıyor

Hayvancılığın gerçekte tek bir girdisi vardır: Ot.

İnsanlığın yaklaşık 12.000 yıl önce evcilleştirmeye başladığı otçul hayvanların büyük-büyük torunları olan koyun, keçi ve sığırların tamamı sadece otlayarak yaşamaya evrilmiş türler. Bu türleri doyurarak etlerinden ve sütlerinden yararlanmak için tek yapmanız gereken, ot yemelerini sağlamaktır. Kısaca ot diye tanımladığımız bitkiler de, dünyanın tüm kara sistemlerinde yetişir.

2. Dünya Savaşı sonrasında ise şöyle bir şey oldu: Savaş sonrası aç ve hızla büyüyen nüfusları doyurabilmek için dünyanın 4 bir köşesinden devletler tahıl üretimine ciddi sübvansiyonlar (destek) aktardı. Dedesi/ninesi o yıllarda çiftçilik yapanlar, bununla ilgili hikayeleri dinlemişlerdir. Adnan Menderes’i iktidarda tutan da kısmen budur: 1950’li yıllarda ziraat, ciddi para kazandıran bir işti. 5-10 yıl sonra ise, dünyanın tahıl ihtiyacı fazlasıyla üretiliyordu, ama hükümetler sübvansiyonları kesmeyi göze alamıyorlardı (bkz: çoğu kırsal olan ülkede çiftçilerin tepkisiyle ilk seçimde iktidardan düşmek). Dahiyane bir çözüm bulundu: “Tüm bu fazla tahılı hayvanlara yedirelim!”

İşte size buğdayla başlayıp mısıra sıçrayan, oradan da GDO’lara kadar uzanan hikayenin kısacık ve kaba bir özeti. Aynı hikayeyi 12.000 yıla genişletirseniz, bildiğimiz anlamıyla uygarlık dediğimiz olgunun tarihine de ulaşabilirsiniz.

Ne de olsa uygarlık, normalde çoğunlukla mera biraz da orman olan ekosistemlerin ele bir saban alınıp sürülmesiyle (ve yani, toprağın öldürülmesiyle) başladı.

Konumuza dönelim. Tahılla beslenen hayvanın şöyle bir derdi var: Bu hayvanların milyonlarca yıllık evrimine tamamen ters bir durum bu. Hayvanın fıtratında yok. O tahılların veya küspelerin üretiminde kullanılan tonlarca kimyasal zehri ve sentetik gübreden bahsetmiyorum bile. Yaradılışında olmayan bir beslenmeyle zehirlenen hayvanların etleri ve sütleri de besleyicilikten uzak, hatta toksik. Normalde 30-35 yıl yaşayan ineğin 7-8 yıldan sonra devrilmesi, 10 seneyi rahatlıkla deviren koyunun 5. yıldan sonra bir köşede ölümü beklemesi de bu yüzden. Binbir çeşit otla beslenip her türlü mineral ve enzimi almak yerine bol karbonhidrat yüklemeli “fakir ama şişmanlatırıcı” tahılla yemlemenin etkisi gözardı edilemez boyutta.

Sadece otlayarak beslenen (ing: grass-fed) hayvanların et ve süt ürünlerinde yapılan gıda analizleri ise bambaşka bir fotoğraf çıkartıyor ortaya. Bu konuda yurtdışında çok iyi çalışmalar mevcut, Robb Wolf’dan Nicolette Hahn Niman’a kadar geniş bir yelpazeden başlayarak bu yeni ve kocaman dünyaya girebilirsiniz. Sadece otla beslenen hayvanların ürünlerinin kalp krizini azalttığını, alzheimer’ı engellediğini, alakasız gibi görünen bir çok hastalığı kökünden söküp attığını gördüğümüzde “bildiğin her şeyi unutmamak” kolay değil. Şunu da not düşelim: Türkiye’de “sadece otla beslenen” hayvancılık yapan kurum-kişi sayısı iki elin parmağını geçmiyor. “Köylüden alırım, o otla besliyordur” algısı da yanlış; endüstriyel üretime göre genelde daha fazla ot yedikleri doğru olsa da, köylü tipi üretimde (GDO’lular dahill olmak üzere) tahıllar ve küspeleri “kullanmayanı bulursan bana da haber ver abla” derecesinde yaygın.

Ot diyorduk. Ot üretiminin en doğal, en biyolojik çeşitlilik içinde, hiç bir ekonomik girdiye ihtiyaç olmadan gerçekleştiği yerlerin ortak bir adı var: Meralar.

Yani: Şu anda et ve süt niyetine bir dolu para ödeyip yediğimiz “şeylerin” yerine, gerçek/doyurucu/besleyici/şifa verici hayvansal ürünlere ulaşmak için adresimiz bariz adres meralar.

Bu güzel haberin ardından “İşte bu! O halde meralarda eski düzen devam edelim!” dememizi engelleyen bir durum var yalnız. Şöyle ki, devlet ve hükümet(ler)in meraların kötü kullanıldığı ve mevcut hayvancılık ihtiyaçlarını karşılamadığı konusundaki tespiti doğru. Ve bu “yanlış” kullanımda bildiğimiz anlamıyla “suç devletin/hükümetin” diyip işin içinden sıyrılmak namümkün. Ayrıca bu konulara kafa yoran çoğu kişinin düşündüğünün aksine son 50 yıldır değil, 5.000 yıldır yanlış kullanıp zayıflatıyoruz meraları. Bu yanlış kullanımın son 50 yılda oranı ve etkisi arttı. Ortaokul tarih derslerinde öğrendiğimiz Anadolu medeniyetlerinin temel üretiminin yazın da yemyeşil kalan adamboyu ot kaplı meralarda hayvancılık olmasından “kıraç ve çölleşen meralarımız…” durumuna gelmiş olmamızın sebebi, doğadaki milyon yıllık örüntüye ters bir meracılık yapmamızdan, ve bunu binlerce yıldır yapmamızdan kaynaklanıyor. Ve evet, “köylüler en doğru şekilde yapıyor(du) ağbi” önermeleri gerçeklikten ne yazık ki uzak. Dün daha az kötüydü, bugün daha çok kötü.

Okuyucuyu bir ümitlendirip bir üzmek, ardından yine ümitlendirerek duygu girdabında dolandırmaktan özel bir zevk almadığımı belirterek sonlandırayım: Meraları besleyici ve şifalı bir hayvancılık üretimini mümkün kılacak, hayvancılığı GDO’dan tamamen azade edecek, et ve süt fiyatlarını da orta vadede mevcut fiyatların altına çekecek bir duruma gelmemiz mümkün.

Şöyle:

2) Dünyanın en kalitesiz/sağlıksız et ve sütünü, dünyanın en yüksek fiyatlarıyla tüketiyoruz, çünkü meralar yanlış kullanılıyor

Hayvansal üretim için esasında tek ihtiyacınız olan “ot”tur demiştik.

Bugün kullanılan alternatiflerin, yani GDO’lular dahil olmak üzere arpa, mısır ve çeşitli tohum küspeleriyle ekilip ardından ot biçimi yapılan yonca ve fiğ gibi yemlerin kullanılmasının tek sebebi var: Ekonomik olarak (henüz) daha mantıklı olmaları.

Tahıl ve ekilip biçilen yemlerin maliyeti, ağır ziraat yapılan topraklar öldükçe, sentetik gübre ve kimyasal zehir maliyetleri arttıkça, petrolün fiyatı yükseldikçe artacak. Bu noktada yapmamız gerekenin “ekonomik gerçeğe rağmen etik/politik bir duruş” geliştirmekten çok “hayal ettiğimiz durumun (yani, mera-temelli hayvancılığı) ekonomik gerçekliğini oluşturmak” olduğunu düşünenlerdenim. Mera miktarı az, meralar zayıf ve mera olan yerleri sürüp buğday vb. ekmek daha kazançlı, konvansiyonel yöntemle mera ıslahı yapmak çok pahalı ve ekseriyetle başarısız – nasıl olacak peki?

Denklemde herkesin “değişmez” olduğunu zannettiği faktörü, yani meraların doğal ot üretim miktarını “40 yıldır konuşulan ve çeşitli sebeplerle işe yaramadığını Tarım Bakanlığı’ndan yöneticilerin de itiraf ettiği klasik mera ıslahı” denemelerine bulaşmadan, safi Bütüncül Yönetim ve Bütüncül Planlı Otlatma’yla arttırabileceğimizi söylesek? Yani, “Meraların mevcut ot üretimini hiç bir ek ekonomik maliyet olmadan ilk yıl ortalama %20, beş yılda da ortalama %100 arttırsak? Aynı şekilde, ortalama 15 yıl içinde bugüne göre %400 artmış olsa?”

O zaman olur mu?

Cevabı sadece-otla beslenen %100 meracılıkla hayvancılık yapan birisi olarak söyleyeyim: Olur, çok da güzel olur.

“Peki mümkün mü bu?” sorusunun cevabı da kocaman ve heyecanlı bir evet. Allan Savory’nin Bütüncül Yönetim’i (ing: Holistic Management) en başta olmak üzere çeşitli onarıcı tarım yöntemlerinin küresel ölçekte her türlü arazide ve yağış rejiminde defaatle kanıtladığı, Anadolu Meraları olarak bizlerin de 2 yıldır kendi uygulama arazimizde ve çalıştığımız diğer çiftlik ve topluluklarda tekrar tekrar gördüğümüz gibi, meraların ot üretimini sadece hayvancılık/otlatma yaparak, ek bir maliyet olmadan yıldan yıla arttırmak mümkün. Son derece dinamik ve bağlam-temelli bir algoritma olan Bütüncül Yönetim’i her türlü arazi ve iklimde, sosyo-ekonomik yapıda, mülkiyet/erişim dinamiğinde uygulayabiliyoruz.

Gıdayla, özellikle tarımsal üretimle ilgili konular internette sadece belli başlı teknik forumlarda, bol “-dir, -tır”lı fiillerle, bi’ dolu teknik ve sıkıcı terimle tartışılan, “sade vatandaş”ın uzak kaldığı bir alan oldu, biliyorum ve anlıyorum. Burada ise son derece basit ve yaşamsal bir sorudan bahsediyoruz: Besleyici, kaliteli, sağlıklı, GDO ve kimyasalların safi “ekonomik sebeplerle” bile üreticilerin aklından geçmeyen, bir yandan da bedavaya ekolojiyi onarıp iklim değişikliğiyle mücadele eden bir hayvansal üretim anlayışına var mısınız?

“Ekolojiyi onarmak ve iklim değişikliğiyle mücadele etmek” diye yepyeni bir kulvar açtığımı farketmişsinizdir, o da şöyle:

3) Ekolojiyi ve çevreyi mahveden bir hayvancılıktan, ekolojiyi onarıp “dünyayı kurtaran” bir hayvancılığa geçiş mümkün

Şuradan başlayalım: Size “sürdürülebilir tarım”dan bahseden birine “Sürdürülebilir yetmez, onarıcı olmalı” demenizin zamanı geldi de geçiyor. Mevcut doğal kaynakların dörtnala değil de aheste hızda bozulmasını öneren bir anlayış 1990’lara kadar kabul edilebilirdi belki, evet, ama artık yeterli değil.

O yüzden “onarıcı tarım”dan bahsediyoruz Anadolu Meraları olarak. İnsanlığın doğaya en uzun süredir en çok zarar verdiği alan olan tarımın (her şey, 6000 yıl önce kullanılan ilk pullukla başladı) bu müthiş zararlı etkisinin zirve yaptığı alan da, köylülerimizin de en iyimser yorumla “kısmen” dahil olduğu konvansiyonel hayvancılık.

Toprak dediğimiz yaşam kabuğu, Türkiye’de ortalama 20 santime kadar düşmüş olsa da gerçekte 6 metre kadar derinlikte olabilen, bu “ölü” haliyle bile dünyanın en geniş ve karmaşık yaşam ağına sahip bir daracık kuşak. Ve atmosferdeki mevcut karbon miktarının (farklı hesaplara göre) en az 5, belki 8 katı karbon toprakta “organik madde” (yani tüm yaşamın temeli ve bereket) olarak var.

Kötü haber şu: Topraktaki karbon miktarı, pulluk/saban, sentetik gübre, kimyasal zehirler ve yanlış otlatma nedeniyle hızla azalıyor. “Hiç bir şey yoktan var olmaz, varken yok olmaz” prensibini hatırlayın: “Azalmak” dediğimiz olgu, toprakta bereket ve yaşam olan karbonun atmosfere karışıp iklim değişikliğine sebep olması hakikati.

Türkiye’deki tüm tarımsal arazilerin (kabaca 30 milyon hektar diyelim) organik maddesinin yüzde 0.1’ini kaybetmek, gayet basit ve gerçek bir hesapla 300 milyon ton karbondioksiti toprakta besin olmaktan çıkarıp atmosferde “iklim değişikliği” haline getirmek demek. Mevcut uygulamalarla bunun ortalama ve iyimser tahminle her 5-6 yılda bir gerçekleşen bir süreç olduğunu bildiğinizde, Türkiye’nin her yıl 50-60 milyon ton karbondioksit emisyonunu sırf bu yüzden gerçekleştirdiğini görebilirsiniz.

Şimdi de şahane haber: Bütüncül Yönetim, Bütüncül Planlı Otlatma ve diğer onarım yöntemleriyle “üretime ara vermeden” hesabı tersine çevirebiliyoruz: Hayvancılık yaparak yılda dönüm başına ortalama 1 ton karbondioksiti atmosferden çekip (yani iklim değişikliğini durdurup!), toprağa bereket olarak gömebiliyoruz.

Organik madde miktarı ve toprak üstü örtü oranı artan toprağın su tutma kapasitesinin katbekat artması, yani sellerin ve kuraklıkların aynı anda azalması da cabası. İstanbul’da kurak geçen bir yazda hala duş alabilmenizin yolu da İstanbul’a su sağlayan barajların “su toplama havzalarında” Bütüncül Planlı Otlatma uygulanmasından geçiyor yani (su yönetimi başta olmak üzere diğer ama ilintili faktörlerin önemi de ayyuka tabi) Biyolojik çeşitliliğin yeniden yükselişe geçmesi, yaban hayatın korunması, arıcılık ve meyvecilik gibi diğer üretim yöntemleriyle entegrasyonun mümkün olması gibi “kaymağın da kaymağı” artıları da hayalgücümüze ve sonraki yazılara bırakalım.

En geniş anlamıyla meraları nasıl değerlendireceğimiz işte bu derecede hayati öneme sahip. Kalitesiz ürünleri pahalıya tüketirken doğayı mahvettiğimiz ve duş alamayacağımız bir gelecek mi, kaliteli ve sağlıklı ürünleri tüketirken doğayı onarıp duş altında şarkılar söyleyebileceğimiz bir yarın mı?

Soru bu kadar açık, bu kadar basit.

Cevabı da öyle olsa gerek.

Not: Önümüzdeki hafta düzenlenen İklim Forumu’nda, 13 Kasım günü saat 13:30 – 15:00 arasında bu konuda detaylı ve keyifli bir oturumumuz olacak. Facebook linki burada. Bekleriz.

 

Durukan Dudu – Anadolu Meraları

Köşe Yazıları

Suruç’un ardından dans edip oynamak

Durukan Dudu

“Daha iyi”yi geçtim, birazcık olsun nefes alınabilir bir ülke ve dünya için verilen mücadelenin aslan payı bizim kuşaklara kaldı. İnsan olanı çıldırtacak kadar kara bir

Durukan Dudu

Durukan Dudu

karanlığın, kendini meleklerin en temizi zanneden şeytanların, karadelikleri kıskandıracak kadar yoğun nefretlerin ve başdöndürücü ikiyüzlülüklerin tarihi, insanın tarihi kadar eski, evet.

Ve ama artık özellikle de internetle her şey, sevabıyla ve günahıyla üstü kapanamayacak kadar açık. Ekranlara düşen her bir katliam, “bizim buralar karanlık da, vardır güneşin doğduğu bir diyar uzaklarda” hayallerine iki ucu keskin baltalarla saldırıyor.

Sabır testinden geçiyoruz her gün. En ağır işkence fantezilerini aratmayan bir karanlığın altında sınanıyoruz. İyiyle kötünün savaşında kötülük taktik değiştirmiş, iyiliği yok ederek değil, delirterek kazanmak istiyor.

Suruç katliamının ardından, hayatının bir noktasında son derece sade ve bir o kadar da ulvi sebeplerle kırsala yerleşmiş dostlarımın içinden geçeni tahmin etmeye çalışıyorum. Kendimden başlayarak, kendimi anlamaya çalışarak. Kolektiften bir dostumun olayı öğrendiğinde nutkunun tutulmasını, “Kardeşim de gidecekti Suruç’a, son anda gidemedi. Gitmedi, ölmedi diye sevinemiyorum bile” diyenin yüzüne vuran gölgenin altında kıpraşan duyguları okumaya çalışıyorum. “Kolektif olarak biz ne yapabiliriz?” sorusuna hiç düşünmeden verdiğim “Medeniyeti baştan kuracağız işte, hep konuştuğumuz gibi. Bıkıp yorulduğumuz an da Suruç’ta düşenlerin fotoğrafları gelecek gözlerimizin önüne, yorulmayacağız” cevabının samimiyetini, gerçekliğini, anlamını tartıyorum. Suruç haberini okurken dolup taşan gözlerimin, beş dakika sonra kuruluktaki çekici, kutudaki çiviyi, damdaki buğday çuvalını, meradaki armut ağacını, balyozun sapına sıkıştırılacak takozu ararken fıldır fıldır dönmesini düşünüyorum.

Bu kadar yoğun ve en fenası da kendini “iyi” sanan bir kötülükle kaplanmış vicdanların diyarında attığımız her kahkahanın, kurduğumuz her hayalin, medeniyeti baştan kurmaya taşıdığımız her bir kucak odunun, onardığımız her bir parça toprağın… O kötülüğe kurban edilmiş yaşıtlarımıza yapabileceğimiz en büyük ihanet mi, yoksa en büyük vefa borcumuz mu olduğunu düşünüyorum.

İyimser bir umutla kendimizi kandırıp kötülüğe meydan mı bıraktığımızı, yoksa kötülüğü içten içe kemirip sonunu mu hazırladığımızı anlamaya çalışıyorum.

Bildiğim bir şey var, o da kötülük karşısındaki mücadelenin artık bir gerilla savaşına dönüştüğü. Tarihin elbet bir gün yazacağı epik bir savaş bu. Kötülüğün kara orduları, aklını ve vicdanını yitirmiş zavallıları meydana tek nizam sürerken iyiler kolektifliğin ve yaratıcılığın sınırlarını zorluyor, her bir birey elinden gelenle, yapmayı bildiğiyle, yapmaktan keyif aldığıyla katkı sunuyor direnişe. İki ileri bir geri bir yaşam dansı bu, çeliğin soğuk sertliğini suyla, toprakla, rüzgarla dövüyoruz. Dansımız, elimizdeki tek gerçek silahımız. O yüzden zaten, dans etmeyi bıraktırmaya çalışıyor bize kötülük. Danstan bıkalım da, elimize geçireceğimiz bir delik deşik tenekeyle savaşalım istiyor.

Ben bu hayata aksak adımlarla, sallanarak, açık bir zihin ve yoğun duyguları bir arada tutarak, stratejiyle ruhsal farkındalığı bir arada yoğurarak, insanlığı baştan kuracak bir oyuna “haydi kalk, oturmaya mı geldik? Sanki bi’ daha mı gelecez dünyaya?” nidalarıyla katılmaya geldim.

Suruç’a abisi ve annesiyle giden ve ikisini de patlamadan kaybeden genç çerkes kızın kendi kız kardeşim, ölen ağabeyin de bizzat ben olduğunu bilerek oynayacağım.

Gülen gözlerini yaşarken görsem “Selam =)” diye ürkek ürkek yanaşmak isteyeceğimi bildiğim genç kadının artık vicdanımın yüksek hakim kurulu başkanı olduğunu bilerek oynayacağım.

Kötüye olan öfkesini yansıtan kararlı yüz hatlarında ancak iyilerin görebileceği bir sıcacıkkanlılığı da barındıran yaşıtım adam sanki hep arkamda, düşecek gibi olsam koluma girmeyi bekliyormuş gibi oynayacağım.

İşin fikriyatını ve stratejisini en derinden çözmüş ve belki de bu yüzden esprisi/laf atması eksik olmayan acar adamın içbarışını, onurumu yüceltici – gururumu sündürücü şifa niyetine içerek oynayacağım.

Gençlerin arasına karışmaktan zerre çekinmemiş kır bıyıklı amcanın bugüne dek akıttığı her bir damla gözyaşını yüreğimin örsüne dökeceğim su edip oynayacağım.

“Katkım olsun” diye haftalarca standda boncuk satıp yardım birikteren kadın ve erkeklerin emeğini kendime tevazu edip oynayacağım.

Suruç’u kendi evim bilerek oynayacağım.

Oyunları, renkleri, farklılıkları, mutluluğu ve umudu yok edince kendi nefretinde boğulup yok olacaklarının farkında olmayanlara da deva olsun diye, gülümseyerek oynayacağım.

Ağlamaktan yüksünmeyerek, yasımı tutarak, gözyaşlarım gözlerimi bulandırmadan ve hatta görüşümü keskinleştirerek oynayacağım.

Oyunum bitip de kenara çekilme vakti geldiğinde, şenlik alanına son bir defa bakıp huzurla gülümseyerek gözlerimi kapatabilmek için oynayacağım.

Kırk yıl sürecek bir oyun bu, kaçar mı?

Durukan Dudu

ManşetTarım-Gıda

Onarıcı Tarım Konferansı Küba’da gerçekleşti

Dünyanın dört bir yanından onarıcı tarım konusunda çalışan bireyleri, öncüleri, bilim insanlarını ve çiftçileri bir araya getiren Uluslararası Onarıcı Tarım Konferansı (Regeneration International) Küba’da gerçekleşti.

regeneration international
6-9 Haziran tarihleri arasında gerçekleşen ve bu yıl ilk defa düzenlenen konferans, onarıcı tarım ve sağlıklı gıda konusunda çalışan dünyaca ünlü isimlerin bir araya geldiği bir çalışma grubunun “devamı” niteliğinde. Çalışma grubunun 6 üyesi var: Dünyaca ünlü gıda aktivisti Vandana Shiva, Millenium Institute Başkanı Hans Herren, IFOAM (Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu) Başkanı Andre Leu, GDO’ya karşı ve gıda özgürlüğü için verdiği destekle bilinen Mercola CEO’su Steve Rye, Organik Tüketicileri Derneği Başkanı Ronnie Cummins ve “onarıcı tarım aracılığıyla karbonu toprağa gömmeyi” hedefleyen The Carbon Underground (Yerin Altındaki Karbon) kurucusu ve çiftçi Tom Newmark.

Konferansın ve çalışma grubunun amacı ise iki başlık altında toplanıyor: 1) “Sürdürülebilir yoğunlaşma” adı altında pazarlanan ve GDO’larla ile kimyasal gübre ve tarımsal zehirlerin kullanımına dayalı kimyasal tarıma karşı bir direniş ve alternatif odağı yaratmak, ve 2) Agro-ekolojiden Bütüncül Yönetim’e, permakültürden agro-ormancılığa kadar farklı onarıcı tarım yöntem ve şekillerinin yaygınlaşmasını sağlamak.

Onarıcı tarım yapılan çiftliklerin ziyareti, çeşitli çalışma gruplarının kurulması ve faaliyete geçmesi, farklı stratejiler üzerine tartışmalar ve yol haritalarının çıkarılması üzerine odaklanan konferansa 60’a yakın birey ve kurumun katıldığı bildiriliyor.

İklim değişikliğiyle mücadelede onarıcı tarımın sunacağı devasa araçlardan çiftçilerin ekonomik kısır döngülerden nasıl çıkabileceğine, toprak ıslahından gıdaya bağlı sağlık sorunlarına, gıda sisteminin demokrasi ve katılımcılıkla doğrudan bağına kadar konuların geniş bir yelpazede ele alındığı konferansın temel mesajı ise net: “Bütün bunları gerçekleştirebilmek, aynı anda hem insanlığı sağlıklı gıdayla doyurup doğayı da onarmak mümkün. Kurumların ve insanların bunun farkına varması ve harekete geçmesini sağlamaya çalışıyoruz”

Konferansla ilgili detaylı bilgiyi Regeneration International’ın websitesinden alabilirsiniz.

 

Haber: Durukan Dudu

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

ManşetYerel

Yakaköy’de çocuklara şenlik var!

Muğla Yakaköy’de bu sene ilk defa düzenlenecek olan Yakaköy Kır Çocuk Şenliği, çocuk tiyatroları, masal anlatımı, yerel gıdalar ve arkeoloji kazı atölyeleriyle renkleniyor.

23 Nisan’da Atölye Deneme Sanat ve Ekolojik Çalışmalar Derneği” tarafından düzenlenecek olan şenliğe Seydikemer Belediyesi ve Kaymakamlığı, Fethiye Müze Müdürlüğü, Tlos Kazıları Başkanlığı ve Tangala Proje Platformu destek veriyor.

Etkinliğe Seydikemer ilçesine bağlı Yakaköy ve Bağlıağaç mahallelerinden 500 çocuğun yanısıra civar mahallelerden de en az 200 kişinin katılması bekleniyor.

Şenlikteki görsel etkinlikler antik Tlos kentindeki 30 metrekarelik bir sahnede gerçekleşecek . Etkinlikte Fama’nın Evi Hikaye Anlatıcıları İstanbul’dan gelerek çocuklara masallar anlatacaklar. Tiyatro Acele Sanatlar grubu “küçük kara balık” öyküsünden esinlenerek hazırladıkları “Hayalim Masal” oyununu sergileyecekler.

Yakaköy Kır Çocuk Şenliği

 

Etkinliğin gerçekleşeceği, Likya’nın önemli kentlerinden olan Tlos Antik kentinde oluşturulan kum havuzlarda gömülü çömlekleri bulup, arkeologların asistanlığında parçaları temizleyip birleştirecek olan çocuklar, ortaya çıkan eserleri alanda kurulu olan Fethiye Müze Müdürlüğü’ne ait masada Fethiye Müze Müdürü Emirhan Süel’e envanter çalışması için teslim edecekler ve karşılığında “teşekkür belgesi” alacaklar. Tlos Kazı Başkanı Prof.Dr.Taner Korkut ve asistanları çocuklarla antik şehri gezerken bir yandan kentin ve bölgenin tarihçesini anlatacaklar.

Çocuklar yerel gıdalardan hazırlanan gözlemeler, ayranlar, meyveler ve sandviçlerden de diledikleri gibi yiyebilecekler.

Atölye Deneme Sanat ve Ekolojik Çalışmalar Derneği Seydikemer Şubesi Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Cem Aybek, bu şenliği ilerideki yıllarda kalıcı hale getirmek istediklerini söylüyor. Dernek başkanı Buket Ulukut ise “23 Nisan’ın çocuklara adanmış bir gün olduğunu hatırlamakla yetinmeyip, bir gün olsun dünyaya çocukların gözüyle bakabilmeyi diliyoruz” diyor.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

Köşe Yazıları

Dünyayı yemek yiyerek kurtarmak [2]

Durukan Dudu

Yazı dizisinin ilk yazısı için tıklayınız

Yediğim herkese yetecek mi?”

20.yy ortasında yaşanan ”kimyasal tarım” devriminin (ki ironik biçimde Yeşil Devrim – Green Revolution diye adlandırılmıştır) güvenirliği kamuoyunda

Durukan Dudu

Durukan Dudu

tartışmalı hale dönüşürken, bir yandan da, kimya-tabanlı tarımın temel iddiası olan ”Dünyayı ancak ben doyurabilirim!” önermesi de ciddi bir çöküş yaşıyor. Bunun nedenlerini biliyoruz: Kimya-tabanlı tarım, avcı-otcul-bitki-toprak döngüsünün yüzbinlerce yılda yarattığı devasa toprak besin (soil nutrient) bereketinin, aynı ilişkinin milyonlarca yılda yarattığı yeraltı enerji birikiminin (fosil yakıtlar, özellikle de doğalgaz ve petrol) son derece verimsiz1 şekilde kullanımıyla, aynı bir madenden cevher çıkartır gibi hortumlanması işlemidir. Ve hunharca hortumlanan, bir noktada tükenir.

ABD’nin 35. Başkanı John F. Kennedy, 1963 yılında Dünya Gıda Kongresi’nin açılışında “Geçtiğimiz 20 yılda devrimvari gelişmeler yaşadık. Ortalama bir ABD çiftçisi 1945’te ürettiğinin 3 katı gıda üretebiliyor artık […]İlk defa herkesi doyuracak kadar gıdayı nasıl üretebileceğimizi biliyoruz […] Yaşam süremiz içinde Dünya’da açlığı tamamen yok etmemiz mümkün”2 dediğinden bu yana 52 yıl geçti ama açlık ortadan kalkmadı. Üretim artışları, (pek tabi sonsuz olmayan) fosil yakıt tabanlı girdiler arttırılsa da durdu, topraklardaki organik madde ve diğer besinler “bitti”3.

“Kurumsal gıda” savunucusu bir tanıdığınız “Tamam da sizin dediğiniz gibi tarım dünyayı doyurur mu?” diye bıyık altından gülerek sorduğunda, “%99 ihtimalle, 10 milyardan fazla insanı doyurabilir, evet. Ondan daha kesin olan ise konvansiyonel üretimin 7 milyar insanı bile doyuramadığı ve doyuramayacağı” gibi bir cevabı gönül rahatlığıyla verebilirsiniz; gıda üretiminin yarattığı ‘miktar olarak çok yemeye rağmen yetersiz beslenme’, obezite, kanser vakalarındaki artış vb. konulara girmeye vakit bulamasanız bile.

Tarım sistemlerini devamlılık kapasiteleri açısından sıraladığımızda karşımıza “Tüketici tarım – sürdürülebilir tarım – onarıcı tarım” gibi bir skala çıkıyor. Yeşil Devrim’in ürünü olan tüketici tarımın miadının dolmuş olması, “petrol zirvesi”4yle de paralellik gösteriyor. Sürdürülebilir tarımın sembolü olan anaakım/indirgenmiş organik tarımın ise adil destek mekanizmaları ve yeterli yaygınlaştırma çabasıyla mevcut nüfusu ve fazlasını doyurabileceği biliniyor5.

Onarıcı tarımın ise normal koşullarda konvansiyonel üretimden biraz yüksek çıktılara ulaştığı belirtiliyor; iklim değişikliği nedeniyle ”norm” haline gelen kuraklık, sel ve olağanüstü hava koşulları koşullarında ise konvansiyonelin 3’te 1’i maliyetle, toplamda iki katı ve üstünde hasat miktarlarına ulaştığı raporlanıyor6. Bu süreçte toprağın ve ekolojik sermayenin korunmanın ötesinde güçleniyor, su, mineral ve karbon döngüsünün ve biyolojik çeşitliliğin zenginleşiyor olması, yani doğal sermayenin bereketlenmesi de giderek artan bir gıda güvenliği ve güvencesi, gerçek sürdürülebilirlik demek.

Onarıcı tarım dendiğinde akla gelen çok-kuşaklı çiftliklerden biri de Amerika'daki Polyface. Sadece otla beslenen hayvancılık ve doğrudan müşteriye satış konularında çığır açan çiftliğin kurucusu Joel Salatın, çiftçiliğin aynı zamanda ünlü bir gıda aktivisti. Salatın, yaratıcı ve basit çözümleriyle de ünlü. Foto: Polyface'den %100 otla beslenen mobil tavuk kümesleri

Onarıcı tarım dendiğinde akla gelen çok-kuşaklı çiftliklerden biri de Amerika’daki Polyface. Sadece otla beslenen hayvancılık ve doğrudan müşteriye satış konularında çığır açan çiftliğin kurucusu Joel Salatın, çiftçiliğin aynı zamanda ünlü bir gıda aktivisti. Salatın, yaratıcı ve basit çözümleriyle de ünlü. Foto: Polyface’den “pasture-raised” yumurta tavukları ve mobil kümes. GÜNCELLEME: Mart 2016

Yediğim çevreye ne edecek?”

Bütüncül Yönetim 7’in 4 temel bulgusundan birinden alıntılayalım, “Doğa (ve haliyle tarım) bütünler halinde işler.” Onarıcı tarımın getirdiği temel paradigma değişimlerinden biri olan bu gözlemin bir yansıması da, ”doğru” tarımın hem ekonomi, hem sağlık, hem toplum, hem de ekoloji ve çevre için korumanın ötesinde onarıcı etkide bulunduğu.

Çevresel etkiyi, etkinin fiziksel alanını, derinliği/büyüklüğü ve süresiyle çarparak buluruz. Bu noktada tarım insanlığın elindeki en güçlü araç, ve bu aracı uzun yıllardır oldukça kötü, yokedici kullanıyoruz. Son 75 yılda iyice ağırlaşan bir yanlış/kötü kullanım, evet – ama öncesi de “safi güzellik” değil. Organik tarımın indirgenmeye çalışıldığı ”zehirsiz – sentetik gübresiz tarım”, bugüne dek onlarca medeniyetin çökmesine neden olacak felaketler yaratabildi. Mezopotamya’yı çölleştirererek kendi çöküşlerine neden olan Sümerler, tanım itibariyle organik tarım yapıyordu. Maya uygarlığının çöküşüne giden yolda, zehirsiz ve sentetik gübresiz tarımın yarattığı çevresel yıkım önemli rol oynadı. Anadolu mera ve bozkırlarının çoraklaşıp verimsizleşme süreci 50 yıl önce değil, en az 2000 yıl önce başladı.

Bugünün ve geleceğin tarımını tasarlarken unutma ya da görmezden gelme lüksüne sahip olmadığımız olgular bunlar. İnsanlık tarihi ve özellikle de gıda üretimi, binlerce yıldır süregelen kolektif bir deney ve bizden önceki her deneyimden yararlanarak daha iyisini yapmamız gerekiyor.

“İnsan aktiviteleri doğa için kötüdür” önermesi Sanayi Devrimi’nden bu yana (ve haklı sebeplerle), hikmetinden sual olunmaz bir hakikat halini aldı. “Ekonomi mi – doğa mı?” tercih(ler)inin sıfır toplamlı bir oyun8 olduğu da bu kemikleşmiş varsayımın bir parçasıydı. Bunun tarımdaki yansıması da, “yapabileceğimizin en iyisi, ayakizimizi mümkün olduğunca azaltmak olacaktır (çünkü ayakizimiz kötü)” algısı oldu.

Ve ama geçmişin tarımı, yokedici uygulamalar kadar Zai çukurları, İnka teraslaması, Amazonlarda toprak verimini arttırıcı biyo-kömür (bio-char) uygulamaları, Kuzey Amerika yerlilerinin doğal ormanları devasa gıda ormanlarına dönüştürmek gibi onarıcı tarım yoluyla doğayı onarıcı biçimde “idare” ederek bereketlendirdikleri örnekleri de barındırıyor.

İklim değişikliğiyle mücadele etmede onarıcı tarım büyük rol oynayabilir. Foto: Anadolu Meraları

İklim değişikliğiyle mücadele etmede onarıcı tarım büyük rol oynayabilir. Foto: Anadolu Meraları

Onarıcı tarım, ekolojistlerde (biraz da haklı olarak) yaygın olan mizantrop (insanı zararlı gören) anlayışın tersinin mümkün olabileceğini göstererek, hatta insan olarak doğadaki rolümüzün “doğru yönetim/idare” olduğunu yukarıdaki tarihsel örneklerle de destekleyerek kritik önemde bir paradigma değişimi yaratıyor. Ve hatta, iklim değişikliğinin sebebi olan seragazı salımlarının en büyük kaynaklarından biri olan mevcut tarım sisteminin, onarıcı tarım sayesinde, iklim değişikliğini durdurup tersine çevirmenin tek yolu olduğunu da gösteriyor.

Bir insanın yıllık gıda ihtiyacı yaklaşık yarım ton. Konvansiyonel (yani, kimya-tabanlı ve doğal kaynakları sömürücü) tarım sisteminde, bu yarım ton gıda üretimi için yaklaşık 10 ton toprak verimsiz hale getiriliyor, öldürülüyor. Bu aynı zamanda toprakta ”organik madde” yani bereketin yapıtaşı olan karbonun atmosfere karışarak karbondioksit haline gelmesi, yani iklim değişikliğini hızlandırması demek. Toprağın içindeki toplam karbon miktarı, toprağın üstündeki (ormanlar, hayvanlar, vs.) karbonun 4 katı, atmosferin tamamındaki karbonun ise 3 katı. Dünyanın mera ve bozkırlarındaki organik maddenin ortalama %1 arttırılması halinde, ki bu gıda üretiminde ve toprağın su tutma kapasitesinde – yani kuraklık ve selleri engellemede- önemli bir bereket artışı anlamına geliyor, atmosferdeki karbondioksit seviyesinin Sanayi Devrimi öncesi seviyelere düşmesi, yani iklim değişikliğinin sona ermesi anlamına geliyor.

Bu %1’lik artışı, Bütüncül Yönetim sayesinde düşük maliyetli hayvancılık da yaparak, zemin bitkileri ekimi ve pulluksuz tarımla çok-çeşitli bütüncül planlı otlatmalı otcul hayvan entegrasyonları gibi onarıcı tarım yöntemleriyle, oldukça kötümser bir hesapla 10 yılda gerçekleştirmek işten bile değil9.

Diğer bir deyişle, yüksek masraflarla (ve yoğun devlet destekleriyle!) kötü gıda üreterek Dünya’yı yoketmeye mahkum değiliz: Onarıcı tarımla düşük masraflarla kaliteli gıda tüketerek Dünya’yı kurtarabiliriz.

Topluluk destekli tarım uygulamaları giderek yaygınlaşıyor. Foro: Ormanevi Kolektifi

Topluluk destekli tarım uygulamaları giderek yaygınlaşıyor. Foro: Ormanevi Kolektifi

 

Ben sadece tüketici miyim?”

Gıda konusunda mevcut durumun bu kadar yanlış olduğu ve ama bir o kadar da umut dolu bir çağda, en anlamlı sorulardan biri de ”Şehirli ben ne yapabilirim?” olsa gerek. Gıdanın üretim ve dağıtım sürecinde ”gıda zincirleri” yerine ”gıda ağları” modelinin hakim olmasının ne kadar önemli olduğunu önceki bölümlerde tartışmıştık.

Peki bu ağlar nasıl kurulacak? İyi gıdaya özgür biçimde ulaşmak, kolektif bir gelecek tahayyülünün inşasına birebir dahil olmak, nesne değil özne – edilgen değil etken olmak isteyenler neler yapabilir?

Gıda ağları konusunda son on yılın önemli gelişmesi Topluluk Destekli Tarım -TDT (Community-Supported Ağrıculture) modelleri oldu (bizler şimdi çıtayı “Topluluk Destekli Onarıcı Tarım” diyerek yükseltmeyi öneriyoruz). Bunlara örnek olarak Ankara civarındaki Doğal Besin Bilinçli Beslenme (DBB) grubu gibi nispeten oturmuş grupların yanısıra, Batı İzmirTopluluk Destekli Tarım grubu (BİTOT) benzeri yeni oluşumlar da var. Ayrıca Buğday Derneği’nin Çanakkale’de yürüttüğü bir TDT araştırma projesinin bir çıktısı olan ÇAYEK gibi çoğaltılabilir örnekler yaratmaya çalışan gruplar var.

Bunların yanısıra, üretici-tüketici bağını doğrudan kurmanın farklı yollarını arayan ve deneyen niyetli topluluklar var. Bunlardan bazıları gıda ağlarındaki hanelere düzenli haftalık koli/kargo gönderimiyle gıda gönderimi yaparken, Ormanevi örneğinde şehirde ”türeticibaşları”10 temelli mikro-ağlar oluşturma süreci deneniyor. Bütün bu örneklerde internetin ve diğer iletişim araçlarının etkin kullanımı, ortak bir özellik. Yine bir çok örnekte, özellikle niyetli-topluluklar ve çiftlikler arasında yerel para birimleri kullanılıyor, ürün ve hizmet takası yapılabiliyor.11

İsveç'te yeni kurulan Ridgedale Permakültür Çiftliği'nin havadan görünüşü

İsveç’te yeni kurulan Ridgedale Permakültür Çiftliği’nin havadan görünüşü

TDT modellerinin Türkiye’de henüz tam anlamıyla işlemeyen önemli bir bileşeni ise, gıda topluluğunun, gıda topluluğunun üreticisi olan çiftçiyle üretimden önce anlaşarak üretim miktarı, şekli, zamanlaması ve dağıtımı konularına birlikte karar vermesi ve üretim maliyetlerinin bir kısmını önceden karşılaması. Böylelikle hem üretici hem de tüketici bilinmezlikten kurtularak sağlıklı bir planlama yapabiliyor, güvene ve karşılıklı kontrole dayalı gıda ağları oluşuyor. Bu modeller, özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika’da hızla yayılıyor. Avrupa örneğinde, özellikle Kuzey Avrupa gibi nüfusun düşük olduğu kırsal bölgelerde yükselişte olan ”yerel ekonomi” kavramıyla gıda özgürlüğü ve etkin gıda ağları meselesi el ele yürüyor.12 ABD’de Joel Salatin’in Polyface Farms’i gibi onarıcı tarımla yaratıcı girişimcilik ve işbirliği modellerini birleştiren çiftlikler, doğrudan tüketiciye ulaşmak ve yeni onarıcı çiftçiler yetiştirmek için çok önemli işlevler görüyorlar.

Dünyayı yemek yiyerek kurtaracağız

Gıda meselesinin hayatın her yanına sirayet eden, politikayı, devlet ve ticaret sistemlerini dahi kökten şekillendiren devasa etkisi, daha iyi bir dünya tahayyülümüzün temeline ve başlangıcına ”gıdayla ilişkimizi” koymamızı gerekli kılıyor. Bu yazıda paylaşmaya çalıştığım boyutlar meselenin bir kısmı sadece: Son kanun değişiklikleriyle ve toplulaştırma süreciyle yine gündemde olan tarım arazileri ölçeğinden son onyıllarda artan devasa boyutlarda ulus-ötesi ”toprak gaspı”13 sorununa, tarım arazilerinin mülkiyet değiştirmesinden Topraksızlar hareketine, vejetaryenlik ve veganlıkla paralel olarak tahıl-temelli üretimin cilalanmasının gerçek anlamından birbiriyle ciddi anlamda çelişen farklı diyet ve beslenme formüllerine, gıdada denetimden çiğ süt sorusuna, kilo vermek/almak konusunda yıllardır dayatılan ve hikmetinden sual olunmaz gerçek halini almış aldatmacalara, şehir bahçeciliğinden kırsala gidiş akımlarına kadar bir çok kilit konu daha var.

Öyle ki, safi gıdayla ve toprakla olan etkileşimimizi değiştirerek, tüm medeniyeti, tüm sistemi baştan yaratabiliriz. ”Yapılması gerekenler”,” yapılması mümkün olanlar” ve ”yaparken keyif alıp hayatın anlamını bulacağımız şeyler kümeleri”, tarihte ilk defa bu kadar net biçimde kesişiyor, üst üste biniyor, keyifle kucaklaşıyor.

Yaşamı hep beraber ve lezzetli kılma çağına hoş geldik.

Yazı dizisinin ilk yazısı için tıklayınız

Durukan Dudu – Yeşil Gazete

SON.

Resistance: "Direniş"

Resistance: “Direniş”

Dipnotlar:

1 Bu vesileyle, hasat edilen ürün ”miktarıyla” ”verimlilik” arasındaki farkın da altını çizelim. Türkiye’de bazen kasıtlı bazense bilmeyerek yanlış kullanılıyor bu kavramlar. Hasat miktarı, toplam çıktıya işaret ediyor, örneğin, ”dönümde 600 kg pirinç”. Verimlilik ise hasat edilen miktarın (çıktı) süreçte tüketilen enerjiye (girdi) bölünmesiyle bulunur. Konvansiyonel tarımda toplam ürün optimum şartlarda yüksek gözükse de verimlilik çok düşüktür, tüketilen her 5-6 kaloriye karşılık 1 kalori gıda üretilir. Tüketilen enerjinin de petrol gibi sonu olan bir kaynak olması da cabası.

2 Konuşmanın tam metni için (ingilizce): http://www.presidency.ucsb.edu/ws/?pid=9249

3 2014 Ekim’inde Independent gazetesinde yer alan haberde, bilim insanlarının Birleşik Krallık topraklarında 100 hasatlık besin kaldığını belirttikleri yazıyordu: http://www.independent.co.uk/news/uk/home-news/britain-facing-agricultural-crisis-as-scientists-warn-there-are-only-100-harvests-left-in-our-farm-soil-9806353.html

4 İngilizce ”peak oil”. Küresel günlük petrol üretim miktarının, fiziksel koşullar çervesinde ulaşabileceği zirve noktasına ulaşması ve bu noktadan sonra giderek azalması olayına denir. Dünyayı baştan aşağı değiştirecek güçte bir dinamik olduğu genel kabul görür. Kimilerine göre 2007’de yaşanmış, kimilerine göre ise önümüzdeki on yılda yaşanacaktır.

5 Bu konudaki farklı modelleme, araştırma ve istatistiklerin iyi bir derlemesi 2006 yılında Worldwatch Enstitüsü tarafından yapılmış – http://www.worldwatch.org/node/4060

6 Bu durumun örnekleri için Facebook’ta Regrarians adındaki grubundaki paylaşımları, http://www.savoryinstitute.com/evidence/case-studies/ adresindeki vaka çalışmalarını inceleyebilirsiniz. Joel Salatın’ın Polyface Çiftliği’nde yarattığı örnek model ve Gabe Brown’ın tahıl üretimi ve hayvancılıkta ulaştığı oranlar da dudak uçuklatıcı cinsten.

7 Zimbabveli biyolog Allan Savory tarafından geliştirilen ve 1980’lerden beri uygulanan onarıcı tarım pratiği ve doğa/tarım gibi karmaşık (complex) yapılarda karar verme algorıtması. Ekim 2014’te Anadolu Meraları’nın davetlisi olarak İstanbul’a gelen Allan Savory’nin dünyada büyük yankı uyandıran TED konuşması için: http://www.ted.com/talks/allan_savory_how_to_green_the_world_s_deşerts_and_reverse_climate_change?language=tr Anadolu Meraları’nın web sayfası ve Savory’nin Türkiye ziyaretinden başına yansıyanlar için: www.anadolumera.com

8 Sıfır-toplamlı oyun, sürecin sonunda (herhangi bir aktörün veya durum tarafından) elde edilen kazanımlarla kayıpların eşit olması halidir. Örneğin kumar, sıfır toplamlı bir oyundur. Matematikte oyun teorisinin ve Nash denkleminin çıktılarından biri olan tanım, ”kazan-kazan” (win-win) kavramıyla birlikte uluslararası ilişkiler teorilerinde sıkça kullanılır.

9 Bu konuda daha fazla kaynağa ve okumaya Bütüncül Yönetim’in kurucusu Allan Savory’nin TED konuşmasında ve Savory Enstitüsü web sayfasında ulaşılabilir. Avusturalyalı toprak bilimci Christine Jones’un websitesinde de önemli veriler var: http://www.amazıngcarbon.com/ . Kanadalı gazeteci-yazar Judith Schwartz’in henüz Türkçe’ye çevrilmemiş ”Çows Save The Planet” kitabı da iyi bir derleme. Yine Savory Enstitüsü’nün Ağustos 2014’de Londra’da düzenlediği konferansın video kayıtlarına enstitünün Youtube kanalından ulaşılabilir, özellikle Dr, Elaine İngham’ın konuşmalarında çok önemli bulgular var. Son olarak, Rodale Enstitüsü’nün 2014’te yayımladığı ”Onarıcı Organik Tarım ve İklim Değişikliği” bu konuda çok önemli bir derleme sunuyor: http://rodaleinstitute.org/assets/RegenOrgAgricultureAndClimateChange_20140418.pdf

10 Türetici, yeni bir kavram. Anonim ürünü, süreçten kopuk olarak tüketen ”tüketici” modeli yerine, üretim sürecine bilgi, haberleşme ve etkileme anlamında dahil olarak süreci beraber üreten, ürünü de tüketen ”türetici” modeli (prosümer), yeni gıda ağları modellerinde sıkça kullanılıyor.

11 Türkiye’deki bu örnekleri derleyen güncel bir çalışma henüz yok. Ancak Ormanevi Kolektifi ve Ormanevi Kırsalda Sürdürülebilir Gelecek Derneği’nin 2015’in ikinci yarısında bu konuda bir derleme yaparak yayınlama planı var.

12 İsveç’in Jämtland bölgesindeki yerel aktörlerin bu konudaki çalışmaları hakkında 2012’de yazdığım yüksek lisans tezine http://stud.epsilon.slu.se/5118/1/düdü_d_121206.pdf adresinden ulaşılabilir.

13 Başlı başına bir konudur. Özellikle Afrika ülkelerinde devasa büyüklükteki arazilerin, devletler veya ulus-aşırı firmalar tarafından çok uzun dönemler için kiralanması durumu yaygınlık kazanıyor. Afrika kıtasında Çin bu konuda oldukça başat rol oynuyor, Türkiye de Sudan’dan arazi kiralayarak sürece dahil oldu. Meselenin büyüklüğüne bir örnek: Güney Koreli Daewoo’nun Madağascar’da 9.000 km2 tarım arazisi kiralamasının ardından ülkede hükümet düştü, yeni hükümet planları iptal etti.

Köşe Yazıları

Dünyayı yemek yiyerek kurtarmak [1]

Durukan Dudu

Önsöz: Kırsala Dönüş yazı dizim yavaş da olsa (hayat zor!) devam ederken, 2 yazılık bir mini yazı dizisiyle karşınızdayım. Kırsal meselesiyle de doğrudan ilintili bir sezon arası bonus bölümü olarak da düşünülebilir bu yazı. İlki bugün yayında, ikincisi ise yarın yayında olacak. Burada ele aldığım konuların giderek daha fazla insan tarafından, daha katılımcı ve sağlıklı biçimde tartışılmasıdır, muradım. (Durukan Dudu)

Yazının ikinci bölümü için tıklayınız

***

Yediklerimizin nereden geldiğini, nasıl üretildiğini sorgulayan bir kitabı bundan 75 yıl önce kimseye okutamazdım” diyordurukan dudu 2 akademisyen-yazar Michael Pollan1 bir konuşmasında. ”Bugün ise en çok satanlar listesine girebiliyorsunuz”.

Pollan’ın bu sözleri, gıda meselesinin giderek artan bir hızda politikleşmesinin; hem ulusal, hem de küresel gündeme demirbaş mahiyetinde girmişliğinin de bir yansıması.

Bugün artık çok tartışılan ve yarın bundan da çok tartışılacağı kesin olan ”gıda” konusu son derece karmaşık, bir o kadar da basit. Karmaşık, çünkü misal ”Haydi organik sertifikalı gıda o halde!” diye kestirip atmak ya da ”Devletin köylümüze destek olması lazım tabi…” beylik cümleleri güzel ama yetersiz, hatta bazı durumlarda anlamsız kaçabiliyor. Basit çünkü insanın en kadim ilişkisi, gıdasıyla kurduğu ilişki – ve her insanın isteği de, ihtiyacı da hemen hemen aynı: Lezzetli, doyurucu, bol, sağlıklı, keyifli, mutlu gıdaya kendisi ve yakınları için ulaşabilmek

Geçtiğimiz Ekim ayında İstanbul’da Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin evsahipliğinde IFOAM2 tarafından 18.si düzenlenen Dünya Organik Kongresi, meseleyi enine boyuna tartışmak için güzel bir fırsat yarattı. Kongre tüm soruları tek başına etraflıca ele almadı, süre ve kapsam anlamında alamazdı da; özel odağı organik tarım, temel amacı da aktörlerin bir araya gelmesiydi. Ve ama, bunların ötesinde de kendisinden beklentimizi yerine getirdi: Gıda konusu etrafında kamusal tartışmaların güçlenerek büyümesi, hararetlenmesi için vesile oldu.

Bu tartışmalara geçmeden önce iki hatırlatmada bulunayım: Bir, sorduğumuz sorular, aslında birbirinden ayrılamaz bir bütündür, ”kolektif bir gelecek tahayyülü”nü gıdaya farklı pencerelerden ve açılardan bakarak oluşturma serüvenidir. İki, dünyanın en anahtar konumdaki meselesi olan gıdanın etrafında şekillenen tartışmaların tamamını bu yazıya sığdırmak olası değil ama en azından başlıkları ortaya koyarak çerçeveyi oturtmak, bir de üstüne Türkiye’de ve/veya dünyada görece yeni ve bir o kadar da heyecan uyandırıcı bakış açılarını paylaşmak mümkün olsa gerek.

Ve korkarak sordu: Yediğim sağlıklı mı?”

Foto: Anadolu Meraları

Foto: Anadolu Meraları

Gıda etrafında temellenen tartışmaların topluma en fazla mal olanı, gıdanın sağlık boyutu. Çikolatanın, yumurtanın ya da kırmızı etin, ”İsviçreli bilimadamları” sağolsunlar, gazetelerin ”Sağlıklı bir yaşam için şart!” ile ”Hayatta kalmak için bunlardan uzak durun” listelerinde yılda birer defa boy göstermeleriyle ete-kemiğe bürünen, toplumda sağlık sorunları arttıkça derinleşen, organik pazarların açtığı kulvarla yeni bir boyut kazanan kaygılar, gıdanın politikleşmesi sürecinde de başat oldu. Türkiye gibi toplumun neredeyse tamamının tarım ve köy temalı anılarının canlı olduğu bir ülkede, gıda meselesi her türlü ”otoriteye” (devlet, uzmanlar, doktorlar, gıda mühendisleri ve hatta bazen STK’lar) güvensizliğin baskın olduğu bir konu. Diğer bir deyişle, genelde otorite-sever olduğunu söyleyebileceğimiz Türkiye toplumu, gıda konusunda oldukça anarşist. Uzmanların burun kıvırdığı ”kulaktan dolma bilgiler”, yatay biçemlerde paylaşılıyor. Denetimlerin iyi yapıldığına, kurumlar tarafından söylenenlerin, etiketlerde yazanların, uzmanların söylediklerinin doğruluğuna pek inanılmıyor.

GDO’lar konusunda doğru bilgiye sahip olma oranının %82, bunlar arasında GDO’lara karşı olanların oranının ise %79 olduğu, bakanlığın GDO denetimlerini etkin ve yeterli yapmadığını düşünenlerin %73’lere ulaştığı bir ülke burası3.

Gıda konusunda büyük ve merkezi kurumlara olan güvensizliğin simetrik yakasında küçük ölçekli üreticilere, ”doğal” olana, yerel tohumla yerelde ve köylü arketipine uyan, pastoral bir ortamda üretilen gıdaya, içine kimya başta olmak üzere pek teknoloji bulaşmamış olduğu varsayılana duyulan içgüdüsel ve romantik bir yönelim var – Kalkınmacı, teknolojiye-imancı paradigma, gıda tüketiminde baskın değil, hatta istenmiyor. Bu yönelimin doğru kabul ettiği varsayımlardan bazılarının ”artık” pek de doğru olmayışı ve/veya istismara açık olması4 bazı sıkıntılar yaratsa da, sağlıklı, besleyici ve kaliteli gıdanın ne olduğu, veya nasıl olabileceği konusunda iyi bir temel algı var.

Ve en önemlisi de bu temel yönelim, ”Cebimizdeki parayı nereye harcadığımız politik bir eylemdir” farkındalığı yaygınlaştıkça kolektif bir gelecek tahayyülünün gerçekleşmesi için en güçlü kaldıraç haline geliyor.

Yapmamız gereken, yukarıda özetlenen temel algının daha da tutarlı ve güçlü temellere oturmasını sağlayacak tartışmaları başlatmak, sürdürmek ve

Sağlıklı toprak, sağlıklı besin demek. Foto: Savory Enstitüsü

Sağlıklı toprak, sağlıklı besin demek. Foto: Savory Enstitüsü

kolaylaştırmak. Gıdanın üretimi sürecinde özellikle iki temel bileşenin çok-boyutlu önemini merkeze oturtmamız gerekiyor: Toprak ve ”mikrobiyota“. Bu iki kavramın gerçekte ne olduğunu daha yeni yeni öğreniyoruz ve öğrendiklerimiz eski doğrularımızla ya da temel varsayımlarımızla pek örtüşmeyebiliyor.5 Temelde, ”ne yiyorsak oyuz” gerçeği tarımda da geçerli. Geçen yüzyıldan ABD’li akademisyen William Albrecth gıdayı ”Toprağın veriminin ürüne dönüştürülmüş hali” olarak tanımlıyor. Yeni toprak paradigmasının bir başka öncüsü Andre Voisin ise ”Soil, Grass, Cancer” kitabında durumu ”Herhangi bir hücre, içinde bulunduğu çevrenin biyokimyasal fotoğrafıdır” cümlesiyle özetliyor.

Bütün bunların anlamı şu: Yediğimiz gıdanın kalitesini, doyuruculuğunu, gerçekliğini, besin değerini ve sağlıklı olup olmadığını anlamamız için bakmamız gereken yer, yetiştiği toprağın sağlığı. Ve bu noktada tarım zehiri ve sentetik gübrenin kullanılmıyor olması çok önemli, evet. Ama yeni toprak paradigmasında yaşamı (ve yani gıdayı) yeniden yaratmak için bunun ötesinde de yapılabilecek, yapılması gereken çok şey var. Derya deniz enginlikte, derin olduğu kadar keyifli ve özgürleştirici yeni bir dünya bu – ”Onarıcı Tarım” adında bir de paha-biçilemez armağanı da var bize. Sürdürülebilirliğin ötesi.

Oraya da gideceğiz.

Yediğimi kim üretecek?”

Gıda, son derece politik bir mesele dedik – meselelerin en politik olanı belki de. “Ne yiyorsak oyuz”un metafor-ötesi biyokimyasal gerçekliğini içselleştirdiğimiz zaman, ”yediğimi kim üretecek?” sorusu da ”Beni kim ben edecek/yeniden-üretecek?” haline geliyor.

Bu noktada tartışma, ”şirketler – aile çiftlikleri/köylüler” ikiliğinde yürüyor. ”Şirketler” cephesinde gıda üretiminin de aynı diğer meta üretim süreçleri gibi 1) standardize edilmesi, 2) ölçek ekonomisi uyarınca büyümesi, ve 3) uzmanlaşmanın sağlanması gerektiği argümanları var. Diğer cenahta ise 1) ”gerçek gıda” kavramına, 2) geleneksel/kadim bilginin ve kırsal kültürün korunması gerekliliğine ve 3) ”şirketler bencil oldukları için kaynakları tüketecek, çevreyi iyice mahvedecekler” varsayımına ve bununla bağlantılı olarak, nispeten de yeni yeni 4) bilgi alma özgürlüğü6, şeffaflık, adem-i merkeziyetçilik, demokrasi ve gıda özgürlüğü kavramlarına atıf yapılıyor.

Bu tartışmanın Avrupa Birliği veya devletlerin iç yapılarında, yani erk merkezlerinde nasıl değerlendirildiği de ayrı bir tartışma konusu: Üyesi olduğum Kırsal Kalkınma Girişimi7 ’nin son toplantısındaki hararetli tartışmalardan biri ”Türkiye Devleti’nin aile çiftçiliğini öldürüp işletme-tipi üretimi baskın kılmak” için ne kadar kararlı ve sistematik bir politika izlediği üzerineydi.

Kompost çayı gibi biyolojik süreçler de onarıcı tarımın parçalarından. Bu fotoğraf, Savory Enstitüsü'nün Meksika'daki gözelerinden birinden. Foto: Marta hernandez de pedraza

Kompost çayı gibi biyolojik süreçler de onarıcı tarımın parçalarından. Bu fotoğraf, Savory Enstitüsü’nün Meksika’daki gözelerinden birinden. Foto: Marta hernandez de pedraza

İster politikalarda kararsızlık/yalpalanma deyin, isterseniz ”bizzat sinsi yok etme politikalarının bir parçası!”, tarımda ”modernleşmenin” önemli savunucularından FAO8’nun önerisiyle 2014 yılının Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından Uluslararası Aile Çiftçiliği Yılı ilan edilmiş olmasında da kendini gösteriyor bu durum.

Aile çiftçiliğini savunanları sevindiren bir gelişme oldu bu – ama baştan dedik, mesele karmaşık: Aile çiftçiliğinin ”korunması gereken, gerçek dünya dinamiklerinde tek başına hayatta kalma gücü olmayan” bir kavram olduğunu kabul etmek anlamına da gelmiyor mu bu? Tersten bakarsak, dünya nüfusunun 4’te 3’unun hala topluluk merkezli/yatay ”gıda ağları”(çiftçiler) tarafından beslendiği, çok yaygınmış ve hatta egemen sistemmış gibi algılatılmaya çalışılan dikey/mekanize ”gıda zincirlerinin” (şirketlerin) işe nüfusun yalnızca 4’te 1’ini doyuruyor olduğu gerçeğini 9 kendimizden bile gizleyerek her ne kadar yaşlanmış olsa da henüz ölmemiş, bizi doyurmaya devam eden bir nineye kefen giydirmiş olmuyor muyuz?

Çuvaldızı kendimize” seansına hakkını vererek devam edelim: Gıdada şirket/zincir modelini ve bunun bir gereği olarak da hibrid veya GDO tohumları, büyük ölçeği, ağır/hantal makineleşmeyi, kimyasal tarımı, kırsalın sosyolojik boyutunun erozyona uğrayıp safi hammadde deposuna dönüşmesini ve indirgemeci uzmanlaşmayı gıdanın geleceğine dair egemen ve hatta olası tek tahayyül (”kurumsal gıda” diyelim buna) olarak sunanların karşısına koyulan tahayyülün (bunun adı da ”özgür gıda” olsun) içerdiği ezbere dayalı parçalar, kendi içinde çelişkiler ve tekerlemeler yaratarak gıda direnişi hareketlerinin güçlenmesi sürecini yavaşlatıyor.

Onarıcı tarımcılar, genelde genç ve "genç ruhlu" insanlar. İnternetin yeni fenomeni olan "meme" (ingilizce bir terim: yazılı ve esprili fotoğraf/çizim) konseptini de kullanıyorlar. Keypoint, onarıcı tarımda, arazinin özel bir topografik noktasına verilen isim. "Seni bulmek...Keypoint'i bulmek gibiydi".

Onarıcı tarımcılar, genelde genç ve “genç ruhlu” insanlar. İnternetin yeni fenomeni olan “meme” (ingilizce bir terim: yazılı ve esprili fotoğraf/çizim) konseptini de kullanıyorlar. Keypoint, onarıcı tarımda, arazinin özel bir topografik noktasına verilen isim. “Seni bulmak…Keypoint’i bulmak gibiydi”.

Örneğin aile tipi tarımda kuşaklar arası devamlılık yok – çiftçiliğin açık ara en yaşlı meslek olması bunun bir kanıtı10, 40-50 yaş kuşağı çiftçilerde bekar erkek ortalamasının yüksekliği 11 de bir başka gösterge. Kan bağına dayalı, uygun fırsatını bulanın terketmek isteyip şehirleri/merkezleri güçlendiren politikalar ”sayesinde” terkedebildiği, dışarıdan dahil olmak isteyenlere ise kapalı bir demografik yapının (kırsal ailenin) tek başına geleceğin gıda üreticileri olacağını, olmak isteyeceğini, olmayı başarabileceğini düşünmek pek gerçekçi değil. Bu çiftçilerin yaş ortalaması, iletişim araçları kullanımı, sorumluluk algısı ve alışkanlıklar gibi bir çok farklı sebeplerden yeniliklere ulaşamadıklarını ya da ayak uyduramadıklarını da hesaba kattığımızda, ”özgür gıda” gelecek tahayyülünü aile çiftçiliğinin sınırlayıcı çerçevesine hapsetmek, ”kurumsal gıda” tahayyülünün değirmenine su taşımak riskini taşıyabiliyor.

Aile çiftçiliğinin hakettiği değeri görmesini arzu eden ve yerini ”kurumsal gıda” aktörlerine bırakmasını engellemek isteyenlerin, özgür gıdanın gelecek tahayyülünde ”yeni kuşak onarıcı çiftçilerini” temel aktör olarak değerlendirmeyi tartışmaya başlaması gerekiyor. Aile tipi örgütlenmeyi reddetmeden aşkın, niyet temelli topluluk12 tipi, toplumsal devinimin yüksek olduğu, günceli takip eden ve tarımda sürdürülebilirliği değil, onarıcılığı hedef alan, kendine yeterlilik ve direnc13 emeli ve ameli bulunan, dışarıya açık ve şehirdeki türeticilerle yeni kuşak ”gıda ağları” kurabilecek bir aktör bu.

Ve hızla yükselişte olan bir aktör. Ekoköyler kavramının son on yılda yaşadığı hayal kırıklığından ders alarak, konvansiyonelden bile daha düşük maliyetli ve ortalama bir organik üründen daha kaliteli bir gıdanın, ekolojik sermayeyi korumanın ötesinde hızla iyileştirerek yapılabileceğini bilen, ”Kahverengi Devrim”14 çocuklarından oluşan, kolektif yapıları ve haliyle 100 yıllık gerçekleşemeyen hayal olan ”kooperatif”leri mümkün kılabilecek, genç bir aktör. Desteklenmeye ihtiyaç duyan bir cevher.

Dayatılan gelecek tahayyülüne tepkimiz, geçmişe dönmek’le sınırlı olmak zorunda değil. Yoldaşım Volkan’ın dediği gibi, ”Babadan dededen gördüklerimizi tekrar etmek zorunda değiliz, onları terketmek zorunda da değiliz.”15

Durukan Dudu – Yeşil Gazete

Yazının ikinci bölümü için tıklayınız

Onarıcı tarım pratikleri, kovboyluk gibi geleneksel kurumlarla kol kola yürüyebiliyor. Bu fotoğraf, Savory Enstitüsü'nün Meksika'daki gözelerinden birinden. Foto: Marta hernandez de pedraza

Onarıcı tarım pratikleri, kovboyluk gibi geleneksel kurumlarla kol kola yürüyebiliyor. Bu fotoğraf, Savory Enstitüsü’nün Meksika’daki gözelerinden birinden. Foto: Marta hernandez de pedraza

Dipnotlar:

1 ABD’li akademisyen ve yazar. Berkeley Üniversitesi’nde Gazetecilik Bölümü profesörü olan Pollan, 2001 yılında yayımlanan ”Arzunun Botanığı”( The Botany of Desire: A Plant’s-Eye View of the World) kitabıyla adını duyurdu. 2006 yılında yayımlanan Etobur-Otobur İkilemi (The Ömnivore’s Dilemma) kitabı ise tam anlamıyla gündem yarattı.

2 İFOAM, International Federation of Organic Ağrıculture Movements. Türkçesi: Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu. Dünya Organik Kongresi, 3 yılda bir düzenleniyor ve organik tarım konusunda dünyanın en önemli etkinliği olarak tanımlanıyor.

3 Greenpeace Akdeniz’in ”Yemezler” Kampanyası çerçevesinde Gezici Araştırma’ya Haziran 2012’de yaptırdığı anketin sonuç raporu için: http://www.greenpeace.org/turkey/tr/campaigns/tarım-ve-gdo/halk-gdoyu-yemiyor/

4 Köylülerin yoğun tarım zehiri kullandığı örneklerin nadir-ötesi şıklığı, yerel tohum olduğu iddia edilen ya da sanılan tohumların öyle olmadığının anlaşılması, doğal üretim yaptığı düşünülen “güvenilir” şahıs çiftlikleriyle ilgili karşıt/skandal iddiaların ayyuka çıkması, toprağa ciddi zarar veren pulluğun tarımın demirbaşı olarak görülmesi, gibi örnekler verilebilir.

5 Misal, ilkokuldan kamu spotlarına kadar her yerde toprağın 1 santiminin ancak 1000 yılda oluştuğunu öğrendikten sonra, tarım yoluyla 1 yılda 4-7 santim üst toprak yaratabileceğimiz bilgisi ve bunun örnekleri, tam anlamıyla bir paradigma değişimi anlamına geliyor. Ya da insanın vücudunda toplam 10 trilyon hücre varken, sadece bağırsaklarındaki mikkrobiyota nüfusunun 100 trilyon olması ve yediğimizi beşine dönüştürme işlevinin bu “bizden daha kalabalık” mikroorganizmalarda olması, gıdayı varoluşsal bir mesele haline de getirebiliyor.

6 Şirket tipi gıda üretim zincirlerinde, gıdanın üretim süreci ve içeriğiyle ilgili bilgiler patent, ticari sir ve bazen de ”haksız rekabet” kavramını öne sürerek saklanabiliyor. Oldukça yaygın bir durum bu, şirket tipi gıda üretimlerinin alamet-İ farikası bir anlamda. ABD’de GDO’lu ürünlerin etiketlenmesine izin verilmiyor olması bu durumun başlıca örneklerinden biri.

7 Türkiye’nin farklı coğrafyalarında kırsal kalkınma konusunda çalışan 50’ye yakın kurum ve bireyin oluşturduğu, çiftçilerden akademisyenlere, aktivistlerden STK’lara kadar geniş ve katılımcı bir yapıyla önemli tartışmaların önemli bir platform. Yılda iki kere, Türkiye’nin farklı noktalarında ve farklı konularda konferanslar ve toplantılar da düzenler. Güncellik sorunu olsa da, web sitesi: http://kırsalkalkınmağırışımı.blogspot.şe/

8 FAO, Food and Ağrıcultural Organization of United Nations – Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü.

9 Üstelik, gıda zincirleri kaynakların %70’ini kullanarak %30’lük nüfusu doyururken, gıda ağları kaynakların %30’unu kullanarak %70’lik nüfusu doyuruyor. ETC Grubu’nun bu konudaki raporuna ulaşmak için: http://www.etcgroup.org/content/poster-who-will-feed-us-industrial-food-chain-or-peasant-food-webs

10 O kadar ki, Türkiye’de ve AB’de, 40 yasına gelmemiş çiftçilere ”Genç Çiftçi” adıyla özel desteklemeler var. Çiftçilerin yaş ortalamasının 58 öldüğü ABD’de, tarımı seçen üniversite mezunlarının borçlarının affedilmesi/ötelenmesi tartışılıyor –http://grist.org/food/want-to-create-a-new-generation-of-farmers-forgive-their-college-debt/ )

11 Gözleme dayalı bir tespittir, elimde ve sanıyorum Türkiye’de bu konuda bir veri ya da araştırma yok.

12 İng, “İntentional communities”. Ekoköyler, ortak eko-yerleşkeler, komünler ve kolektifler gibi ortak niyet temelinde oluşturulan ve devam ettirilen topluluk yapılarına verilen isim. Konu hakkında devam eden yazı dizimi http://yesilgazete.org/blog/2014/03/11/kirsala-donus-1-basliyor/ adresinden takip edebilirsiniz.

13 İngilizce, resilience. Tarım, iklim değişikliği, gıda, enerji kavramlarının kesişim noktasında olan bu yeni kavram, sosyo-ekonomik veya ekolojik bir ”bütünün”, bütün-dişi dünyada/çevrede yaşanan krizlere karşı direnç seviyesini tanımlıyor. Sürdürülebilirlik kavramının boş gösterge (empty indicator) haline dönüşmesiyle birlikte onun da yerini alarak temel kavram haline geliyor. Daha fazla bilgi için: http://www.ecologyandsociety.org/

14 Brown Revolution – Toprak temelli onarıcı tarıma verilen isimlerden biri.

15 Anadolu Meraları’nın tanıtım videosu: http://youtu.be/aBM7LEjd9G8

ManşetTarım-Gıda

Bal kovanında “devrime” halk iki günde 2 milyon dolar yatırım yaptı

Avusturalya’da çiftçilik yapan Cedar Anderson ve Stuart Anderson’un tasarladığı yeni arı kovanı modelinin üretimi için Indiegogo’da başlattığı kampanyaya 2 günde 6.000’e yakın kişi, 2 milyon doların üzerinde destek verdi.

Cedar Anderson ve Stuart Anderson

Cedar Anderson ve Stuart Anderson

Cedar Anderson ve Stuart Anderson, Avustralya’da çiftçilik yapan bir baba-oğul. Arıcılık da yapan Anderson’lar, kovanların açılıp balın alınması sürecinde hem ciddi bir emek harcadıklarını, hem de arıları rahatsız ettiklerini gözlemleyerek buna bir çözüm düşünmüşler.

“Kovanı hiç açmadan arıcılık yapabilir miyiz?” sorusuyla yola çıkan baba-oğul, tasarladıkları yeni kovan modelini kendi arazilerinde deneyip bir video çektiler. Videoda, ünlü kalabalık fonlama sitesi Indiegogo’da 23 Şubat’ta bir kampanya başlatacaklarını da duyurdular.

Tasarım, kovanların içindeki balin bir musluk sistemi aracılığıyla istenildiği zaman ve istendiği kadar alınmasını sağlıyor. Ayrıca kovanın içi dışarıdan sürekli olarak izlenebiliyor!

Hikayenin bundan sonrası ise daha da ilginç. Anderson’ların kovan tasarımı dünyanın dört bir yanından arıcılar arasında o kadar heyecan uyandırdı ki, kampanyanın 42 günde toplamayı hedeflediği 70.000 dolar daha ilk saatlerde aşıldı. Bu haberin yazıldığı sırada kampanya başlayalı yalnızca 48 saat olmuş ve toplanan miktar 2 milyon doları geçmişti.

yenikovan1

Bu adreste görülebilen kampanyada bireyler 10 dolarla 600 dolar arasında degişen paketler arasından dilediklerini seçerek kovanın seri üretimi başladıktan sonraki ilk ürünlerine talip olabiliyorlar. Diğer bir deyişle, maddi olanakları olmayan girişimciler fikirlerini sunarak yatırım için gerekli meblağı toplumdan imece yoluyla edinebiliyorlar. “Kalabalık fonlama” (ing: crowdfunding) kavramı da buradan geliyor.

Kampanya, onarıcı tarımcılar arasında da heyecan uyandırmış durumda. Kampanya, sürdürülebilirliğin ötesinde ekosistemi onaran, ekonomik olarak bereketli ve toplumsal olarak da adil fikir ve pratiklere duyulan ihtiyacı ve verilen desteği bir kez daha kanıtlamış oldu.

yenikovan3

Projeye itiraz edenler de var. Sosyal medyada “Böyle arıcılık olmaz, süreç karmaşık” argümanını sunanların yanısı arı larvalarının da ezileceği korkusunu ifade edenler var. Tasarımcılar tüm bu süreçlerin göz önüne alınarak tasarımın ona göre yapıldığını iddia ediyor.

bal3

Projeye yatırım yapanların “arıcılıktan anlamayan, kolay bir şekilde arıcılık yapma hayali kuran” bireyler olduğunu düşünenler de var. Buna karşılık ise, “Arı nüfusunun artması ve kolonilerin yaygınlaşması her ihtimalde iyi olur, döllenme ve doğal döngüler güçlenir” yorumları yapılıyor.

(Yeşil Gazete)

 

 

Kategori: Manşet

DünyaManşet

Venezuella’da prezervatif fiyatları 755 $’a fırladı!

Venezuella'da prezervatif fiyatlarındaki artış, ülkenin ekonomik ve sosyal durumunu yansıtıyor. Görsel: Shutterstock

Ekonomisi büyük oranda petrol üretimine dayalı olan Venezuella’da, küresel petrol fiyatlarının düşmesi nedeniyle ekonomik kriz baş gösterdi. Hiper-enflasyon yaşanan ülkede, petrol-temelli olmasına rağmen fabrikası olmayan prezervatifin bir kutusu 755 ABD dolarına kadar yükseldi.

2014 yılını %4 küçülmeyle tamamlayan Venezuella’nın 2015’te ise %7 küçüleceği tahmin ediliyor. Enflasyon %64 civarında. Huğa Chavez’in ölümünün ardından devlet başkanı olan Nicolas Maduro’ya halk desteği %22’ye kadar inmiş durumda. Gelirinin %95’i petrolden gelen ve dünyanın en büyük 4. Petrol üreticisi olan Venezuella, petrol fiyatlarındaki düşüşten ciddi anlamda etkileniyor. Halkın sabun ve süt gibi temel ihtiyaçlar için bile saatlerce süpermarket kuyruklarında beklediği belirtiliyor. Üç eyalette ”geceden kuyruğa girmek” yasaklandı.

Venezuella'da prezervatif fiyatlarındaki artış, ülkenin ekonomik ve sosyal durumunu yansıtıyor. Görsel: Shutterstock

Venezuella’da prezervatif fiyatlarındaki artış, ülkenin ekonomik ve sosyal durumunu yansıtıyor. Görsel: Shutterstock

Prezervatif gibi ”lüks” ve vazgeçilebilir olduğu düşünülecek bir ürünün fiyatının 755 $’a kadar çıkmasının ise geçerli sebepleri var: Venezuella, AIDS ve 18 yasından küçükken hamile kalma olaylarının en sık görüldüğü Güney Amerika ülkelerinden biri. Dahası, ülkede kürtaj yasak.

Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ”Venezuella gençliğini kapitalist pornografinin zararlarından korumak için” ülkede bir seri prezervatif fabrikası yaptırma sözü vermişti. Ancak henüz ülkede prezervatif üreten bir fabrika bulunmuyor.

Ağustos 2014’te varılı 100 ABD doları civarında seyreden küresel petrol fiyatları, bugün itibariyle 50 doların altına inerek %50 düşüş yaşadı. Türkiye’de kurşunsuz benzin fiyatları ise aynı dönemde 4.97 TL’den yalnızca 4.20 TL civarına indi.

(Yesil Gazete, Grist, Guardian)

Kategori: Dünya