Köşe Yazıları

Kürtler ve Kutup Ayıları: Karbon ekonomisi ve Kürt direnişi (1)

Mazlumiyet önemlidir, hatta öyle ki benim çok beğenerek okuduğum, çok şey öğrendiğim Walter Benjamin, insanlığın varoluşundan beri mevcut olan tüm haksızlıkları giderecek bir ebedi adalet sağlanmadıkça adaletin hiçbir zaman kendini gösteremeyeceğini ifade eder. Mazlumluk bir insanlık durumudur, pardon bir canlılık halidir demek daha doğru. Çünkü yeryüzünün tek gerçek mağduru insan dışı canlılar. Ama modern insan (bununla çağdaş insanı değil tür olarak Homo Sapiens’i kastediyorum) öyle bir tür ki varoluşu cinayet işleyerek başlamış ve tarihin ilk soykırımı olan Neanderthalleri yok ederek damgalanmış. O yüzden cinayet işlemek adeta Homo Sapiens’in kaderi olmuş. İnsana dair daha doğrusu insan denilen türün neden şiddete bu denli eğilimli olduğuna dair çeşitli teoremler mevcut. Kimi bunun onun doğasından kaynaklandığını, kimi ise kültürel etkenlerden dolayı böyle olduğunu belirtir.

Mesela pirimatolog (yüksek maymun türlerini ve onların davranışlarını inceleyen bir bilim dalı) Frans De Wal insanın iki maymun türünün bir melezi olduğu görüşünde. Bir yanda savaşçı, otoriter ve yer yer zalimleşen, kendi türüne şiddet uygulamaktan imtina etmeyen Şempanzeler, diğer yanda ise duygusal, müşfik sevgi dolu seksi eğlenceye dönüştürerek şiddeti masseden bonobolar.

Cosmos’un yazarı ünlü kozmolog Carl Sagan ise insanın neden bu dünyada kötücül sounlara yol açtığını beyin ekseninde ele alır. Sagan insanın üç katmanlı beyin yapısı ile duygusal karmaşa içinde olan bir canlı olduğunu belirtir. En alt katmandaki beyin sapıdır bu, sürüngen beyni ile hala en ilkel dürtülere sahiptir, şiddetin, zalimliğin kaynağı buradadır. Onun üstündeki beyin katmanı, limbik sistem denen bölüm ya da orta beyin ise sevgi başta olmak üzere bizim iyi yanımızı temsil eden duyguları barındırır. Son katman ise korteks denen insanların akli melekelerinin kökeni olan kısımdır. Ancak insanların en az kullandığı bölüm bu olsa gerek. Çünkü şu yaşadığımız dünyada akıl adına hiçbir şey yok diyebilirim. Bu dünya akıllı bir canlının ürününe benziyor mu?

Kadim dinler de Wall ve Sagan’la ittifak halindedir, ego yahut nefs denen özelliğin tüm yaşanılan olumsuzlukların nerede ise kaynağı olduğunu söylerler. Ve iki tür ayrım geliştirirler; birisi insandır, ki insan üst bir varlık olarak kendi doğasındaki olumsuzlukların üstesinden gelmiş bilge bir canlıdır; diğeri ise insanlıktır ya da beşer. Bu canlı türü olarak tüm yırtıcı hayvanlar ile ortak bir doğayı paylaşır ve bundan dolayı da kötülüklere neden olur.

Bütün bunlardan özcü bir sonuç türetilebilir gibi geliyor. Kötülük insanın doğasına içkindir ve çok da güçlüdür, iyilik nadir kötülük ise yaygındır. Kimileri bunun sosyal nedenlerine inse de  biz bundan 100 bin yıl önce katil bir tür olma yolunu kendimize düstur edinmek zorunda kaldık. Avcılık yolu ile insanlar öldürmeyi öğrendiler ve o av silahları ile de daha sonra kendilerini yok ettiler.

Tüm bunlardan çıkan sonuç şu bana göre, yeryüzünde mazlumluk talep edecek en son canlı İnsandır. Tüm zalimlerin kafası kesilmemiş mazlumlardan çıktığını söyleyen  Cioran’a hak vererek mazlumların homo sapiens olmaktan kaynaklı potansiyel bir zalim olduğunu söylemekte olanaklı.

Ancak yine de bir ezen ezilen ilişkisinden söz edilebilir. Evet insan türü olarak hepimiz birer ezeniz, birer zalimiz, ama kendi türümüz içinde de ezdiklerimiz suskunluğa mahkum ettiklerimiz vardır. İşte bunlar bir yerde diğer canlılar ile kader ortaklığı içindedirler.

Bunun zamanımızdaki en güzel simgesi Kürtler ile Kutup Ayılarıdır. Kürtler, ulus devlet denen kötülük sembolünün yarattığı mazlumlarken, kutup ayıları uygarlık denen kötülük kaynağının oluşturduğu mazlumlar. Her ikisi de insanların akıllarını başlarına almalarına bağlı olarak bu mazlumluk halinden kurtulabilecek iken, ne yazık her iki durum için de inkar mekanizmaları hareket halinde. Ve ne yazık ki her ikisinin de ardında çıkarlar, kirli hesaplar ve narsistik bir duygusal bela mevcut. Konu çok geniş olduğundan ben bu yazıda meseleye sadece giriş yapacağım. Önce iklim değişimi olgusunun arka planındaki ekonomik etkenlere bir bakalım. Sonraki yazıda ise kutup ayıları başta olmak üzere iklim değişiminin mekanizmaları ve bundan acı çekecek olanları ele alacağım. Onu izleyen yazı ise Kürt sorunu nedenine bağlanan ama bence çok daha karmaşık denklemlerle de ilişkili olan Kürd direnişi ve bundan doğan şiddet olgusuna değineceğim, sonra da iklim değişimi ile Kürd direnişinin istismarı olgusu arasındaki bağlara değineceğim.

ABD: Bir Fosilyakıt Devinin Gelecek Hesapları

Fosil yakıt endüstrisi özellikle de petrol sektörü tarihin en parlak dönemlerini yaşıyor. Peak Oil yani Petrolde Talep Doruğununun yaşandığı ve bu doruktan itibaren üretim azalması olacağı, talep patlaması nedeni ile rezervlerin kısa zamanda tükeneceği gibi tahminler ayyuktayken ve James Hansen iklim açısından artık kurtuluş için çok geç diyerek en karamsar haberleri verirken Petrol endüstrisi altın yıllarını yaşıyor. Üretim azaldıkça, rezervler düştükçe endüstri kar rekorları kırıyor. 2001-2011 yılları arasında beş büyük petrol şirketinin karı 1 trilyon dolar seviyesinde. Obama sektöre pembe çek vererek büyük vergi indirimlerine gideceğini söylüyor. New York Times gazetesi ise ABD’nin dünyanın en önemli petrol ve doğal gaz ihracatçısı olduğunu söylüyor. Gerçekten de ABD’de ithalat giderek azalıyor, hatta doğalgazda iç üretimle tüketim birbirini dengeler noktada. Citi Grup ve Romney Ryan’ın tahminleri doğru çıkıyor ve ABD 2020 yılında dünyanın yeni ortadoğusu olmaya aday gözüküyor. Amerika Birleşik Devletleri özellikle son yıllarda dünyanın en hızlı büyüyen petrol ve gaz üreticisi haline geldi. ABD için üretimin önümüzdeki 9 yıl için günlük en çok 15,4 en az 11,2 milyon varil arasında artması bekleniyor bu durumda üretimin 2020 yılında günlük 26,6 milyon varile çıkma olasılığı da çok güçlü. ABD bu veriler ile yeni bir Suud olmaya aday görüyor kendini. Bu durumda ABD’nin ortadoğu petrollerine olan bağımlılığı azalacak, doğalgazda Gazpromun en büyük rakibi olacak. Öte yandan ABD’deki bu çıkışa ve Kanada ve Meksika’nın dönemsel üretim inişlerine rağmen bu üç ülkenin 2020 yılında Ortadoğuyu sollaması bekleniyor. Ancak bu petrol Ortadoğudaki gibi sadece normal petrol yataklarından elde edilen olgunlaşmış ham petrol değil, kaya petrolü ya da derin kumullardan elde edilen petrol de denilen ve yeni teknolojiler ile elde edilen Petrolium ya da Şist Petrolü. Hidrolik çatlatma, hatta küçük ölçekli nükleer patlama gibi yöntemlerle bu petrol  ve doğal gaz kaynağı artıyor.[1] 2020 yılında en gözde petrol ürünleri arasında yerini alması bekleniyor. Hiç kuşkusuz bu tahminleri paylaşmayanlar da var, onlar bu kaynakların tahmin edilenden çok daha erken tükeneceği görüşünde bu nedenle de şist petrolüne ve kayaç doğalgazına güvenerek yola çıkılmaması görüşündeler, bu yüzden hem fosil yakıt çeşitlemesine ki bunlar arasında biyodizel ya da biofuel eldesi de var, yenilenebilir, nükleer gibi farklı enerji kaynakları da. Dahası stratejistler tam da bu nedenle ABD’nin ortadoğu petrollerinde tekel oluşturarak kendilerini garantiye almalarını öneriyor.

Obama dönemi ABD’si tüm enerji ve ekonomik büyüme hesaplarını bunun üzerine yani kayaç petrolü ve doğalgazı üzerine kurmuş durumda. Çünkü bu sektörün çok büyük bir iş alanı açması bekleniyor. Başkan Obama bir zamanlar kendisinden nefret eden ve iklim değişikliği konusunda radikal adımlar atarak yeşil endüstrileşme ile petrol endüstrisini zarara uğratmasından korkan Petrolcüler ile bu yolla barışmış halde. Dahası Exxon Mobile bu konuda sıkı bir lobi yürütüyor, bu alana yatırım yapıyor. Petrol üretcilerinin ABD enerji planlarında ağırlık merkezi olması için  Petrolcüler lobi faaliyetlerine 65.700.000 $ (dolar) ayırmış durumdalar, başkan Obama’nın seçim kampanyasına da 1.6 milyon dolar ayırmışlardı.  Demokrat bir Bush olarak Obama aslında , kendisine yatırım yapan, umutlar bağlayan başta Anarşist Chomsky olmak üzere Amerikan Yeni Solunu hayal kırıklığına uğratmış bir halde. Obama döneminde silah ticareti de artış gösteriyor, çünkü Obama kendisinden beklendiği gibi Güvercin değil Şahin (aslında Akbaba demek daha doğru) kesilmiş durumda. Afganistan’dan her gün yeni bir Predetor (insansız hava aracı) saldırısı altında can veren sivil kayıp haberleri geliyor ve Obama savaşı giderek kaybetme noktasında olmasına karşılık Afganistan’a büyük bütçeler gömmeye devam ediyor.

Hasılı yeni bir fosil büyüme dalgası ile karşı karşıyayız, buna bağlı olarak İklimle ilgili kötü haberler giderek çoğalıyor. Mesela Grönland giderek ismini hakkeden bir kıta haline geliyor. Son veriler Grönland’da erimenin yüzde 97’ye çıktığını ortaya koyuyor. Buna bağlı olarak daha fazla kutup ayısı ölüm haberi beklenmekte diyebilirim. Son ölçümler öncesi atmosferdeki parçacık sayısı 387 olarak veriliyordu ama şu anda bu rakam çoktan geçilip 400 ppm noktasına gelmiş hatta geçmeye doğru yaklaşmış durumdayız. Kırılma noktası olarak görülen 450 ppm çok da uzak değil, belki birkaç yıl içinde bu rakama ulşamamız 10 yıl varmadan 500 ppm’i bulmamız içten bile değil. Bu arada sıcaklık rekorları kırmaya devam ediyoruz. Bu öngörülerin en büyük nedenlerinden biri donmuş topraklardaki buzulun erimesine bağlı olarak daha çok Karbon ile daha yüksek metan salımı. Metan miktarındaki artış iklim değişimindeki ısınma eğrisini daha yukarılara zıplatacak. Tüm bunlara karşılık iklim krizi daha da derinleşecek.

Teknokapitalizm ile İklim Değişikliğine Çözüm Üretme

Bu karanlık tabloyu tersine çevirmek için ise üzerinde çalışılan alan teknoloji. Şu anda en çok araştırma fonu alan, yatırım yapılan teknolojilerden birisi de karbon yakalama teknolojisi. Bu alanda da en çok umut bağlanan nanoteknoloji ve biyoteknoloji.

Trend analizi ile baktığınızda, halihazırda dünyada en çok yatırım yapılan teknolojik  alanlar, robotik, biyoteknoloji/ genetik, nanoteknoloji, yapay zeka (bilgi işlem teknolojileri) ve sibernetik. Bunların da ardındaki itici güç tekno kapitalizm olarak da adlandıracağımız  yeni kapitalizmle teknolojinin evliliği ve bunun yönetsel modeli olan şirketokrasi. Yani teknokpitalizm yeni güç örgütlenmesi, yeni iktidar biçimi. Bu evliliğin getireceği totalitarizm olgusuna ise başka bir yazıda değineceğimden, tekno kapitalizmle ilgili bu kısa bilgileri vermekle yetineyim.

Son zamanların en gözde teknolojisi nano teknoloji için ABD hükümeti eski Başkan Bush döneminde dört yıl için 3.7 milyar dolar ayırmıştı. Buna karşılık bu alandan elde edilen şirket kârları  2006 yılında 200 milyar doları bulmuştu.

Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti 2006 yılı itibariyle nanoteknoloji kullanılarak üretilen ürünlerden 200 milyar dolar tutarında gelir elde edilmesinden harketle, gelecek on yıl içerisinde nanoteknoloji ürün ve hizmetlerini kapsayan 1 trilyon dolar hacminde küresel pazar oluşacağını tahmin etmekteydi. Gelişen Nanoteknoloji alanlarında akademik programlar oluşturulmakta. 40 tanesi ABD’de olmak üzere nanoteknoloji alanında yaklaşık 140 üniversite programı bulunmakta. Gelişmiş ve zengin sanayi ekonomileri bu alana her yıl 1 milyar dolar civarında bütçe ayırmakta -ki bu rakamlar sadece hükümet bütçelerini kapsamakta. Hal böyle olunca karbon yakalama teknolojisi ile nanoteknoloji arasında bağ kuran teknik çözümler de gözde. AB  ülkelerinde bunun için ayrılan bütçe 50 milyon Euro. Nanotek ile bu alanı birleştiren buluşlardan  biri de Amerika’daki Columbia Üniversitesi’nden Prof. Klaus S. Lackner ‘ın yaptığı CO2 (karbon dioksit) yakalama makinesi. Sistem karbon dioksiti su buharına dönüştürmeyi oradaki karbonu da kabarcıklar halinde toplayarak bunu bitkisel bir fotosentez yakıtına çevirmeye dayanıyor. Burada yakalama işlemi nano teknoloji ile yapılıyor. Yakıt üreten bitki ise biyoteknoloji ürünü. Malum daha çok karbon emecek bitki çeşitleri üzerinde de çalışılıyor.

Yani uzak olmayan bir gelecekte küresel kapitalizm karbon yakalama ve depolama teknikleri ile -ki bu depolananların da yakıta dönüştürülmesi ile bir tür devir daim yakıt sistemi oluşturmakta bilimsel projeler arasında- küresel ısınmayı ortadan kaldırmayı kafaya takmış durumda. Bugüne dek bu alandaki deneyimler bir konuya kafanın takılması halinde bunun başarılacağını gösteriyor.

Elbette küresel ısınmaya dönük çalışmalar bununla sınırlı değil. Enerji verimliliği ve bunun sonucunda karbon üretimini %50 düşürmekte hedefleniyor. Bu alanda da Chevron yani dünyanın petrol devlerinden biri çalışmalar yürütüyor. Yine yakıt hücreleri vb. yenilenebilir teknikler de söz konusu. Yapılan tahminler küresel enerji pazarında yenilenebilir enerjilerin payının gelecek 30 yıl içinde %8, hatta %10’u bulacağı yönünde.

Tüm bunları ortaya koyma nedenim kapitalizmin ekonomik büyüme ve fosil yakıtlara dayalı gelişme tahayyülüne son vermeyeceği, bunun yanında çevresel çıktıları da teknoloji yolu ile aza indirmeyi de hedeflemesi ve bunun da çok imkansız olmayacağı.  Hiç kuşkusuz bu tür teknolojik çözümlerin ne tür yan etkilere yol açacağı, gezegendeki hangi mekanizmaları harekete geçireceği ise hesapta yok. Çünkü bütün hesaplar fosil yakıtlar ile ekonomik büyümeyi sürdürmek, bu arada iklim değişiminin olumsuzluklarını da azaltmak üzerine kurulu.

Dahası var, Kapitalizm bir ölçüde iklim değişimine ayak uydurmaya da hazırlanıyor. Alt yapının yenilenmesi, kentlerin iklim değişimine adapte olması, tarımın buna uygun bir biçimlendirmeye uygun hale gelmesi ve bir ölçüde sanayinin buna uyum sağlaması. Evet, eğer tahminlerdeki gibi ısı artışı dört derecelere çıkmaz ise kapitalizm iklim değişimi ile birlikte yaşayabilir. Tabi bu süreçte yoksulların bir bölümünün harcanması, canlı türlerinin bir bölümünün yok olması ise ödenebilir bir bedel olarak görülüyor.

Bu hesapların hiç hesaba katmadığı bir olgu var elbette: ani iklim değişimi. Hesaplar yavaş seyreden ve bir ölçüde kontrol edilen iklim değişimi üzerine yapılıyor. Bu olguya daha sonra döneceğimden şimdilik iklim değişimi kısmını burada kesiyorum.

Bundan sonraki yazıda Kürt sorunu adı verilen olguyu, direnişi ve bunun çok boyutlu üstelik de buradaki öngörüler ile çakışan boyutuna değineceğim. Böylece son dönemdeki PKK saldırılarının ekoloji politikle olan bağlarını da ele almak olanaklı olacak diye düşünüyorum.

[1] Pasifik Su Enstütüsü’nden Peter Glieck bu konuda bir rapor hazırladı ve bu raporda bu şekilde çıkarılan petrol ve doğal gazın yeraltı su kaynaklarına büyük zarar vermesi yanında tıpkı petrol gibi büyük ölçekli su kullanımı ve kirli suyun yeraltı kaynaklarını kirletme tehlikesini de arttırdığını belirtiyor. Öte yandan bu yöntemle elde edilen petrol nedeni ile su kaynaklarının radyoaktivitesi ve petrole bulanması da ABD’de ki çevre haberlerinde yer tutuyor. Ecowatch adlı bir ekoloji haber sitesi de Kansas eyaletinde yerel mahkemenin kayaç petrolü için sondaj izni isteyen 40 başvurudan sadece üçünün onay aldığını, ancak diğer 37’sini mahkeme tarafından güvenilir olmadığı gerekçesi ile geri çevrildiğini yazıyordu. Kısacası yeni petrole hücümun iklim maliyeti yanında ikinci büyük maliyeti su kaynaklarına yönelik olacağı görülüyorki bunun ABD’de su darlığı yaşanacağı yönündeki tespitler ile uyuştuğu söylenebilir. Yani dünyanın yıllık olarak kişi başına tüketilen su miktarı bakımından Kanada’dan sonraki en büyük zengin ülkelerinden ABD bu gidişle Afrikalılaşarak su ithalatçısı olacak gibi görünüyor.

 

Dilaver Demirağ

 

Köşe Yazıları

Lanet !

“Rojhat Piran duvarında şöyle sormuş: “Kürt anneleri kış ayında Türk anneleri yaz ayında ağlar, Kürtler yazın, Türkler kışın barıştan bahsetmezler, Kürt siyasi liderler yaz ayında, Türk siyasi liderler kış ayında esnaf ziyareti yapar… Bunun sebebi nedir ?”

Bir dolunayda askıda kaldı hayat, bir kovanda yok oldu umut, bir gözde dondu gelecek. Kürd coğrafyasında yaşanan acıyı tarif etmeye yetmez sözcükler. Katliamlar, makineli tüfek tarakaları, tank ve top mermileri, uçaklardan atılan bombalarla parçalanan gövdeler sökülüp alınan hayatlar, işkenceler, yangın yeri olmuş köyler, tecavüze uğrayan kadınlar. Onuru olan bir halkın yüreği dayanmaz buna, ama sabır taşı bile çatlasa da Kürd halkının sabrı çatlamadı. Yıllardır ölümlere, acılara vakarı ile dimdik bir yürekle alışmadılar. Hep bitsin bu dediler ama olmadı. Her gelen yönetici Nietzsche’nin “soğuk soğuk yalan söyler devlet” sözüne uygun yalan söyledi. Barış dediler, ama alçak ve kibir dolu bir milletin temsilcileri nobran, vicdansız bir dille aşağıladılar. Kendileri adına adalet aradığını söyleyen katil örgütte bunlara yardım etti.

Ey devlet yetmedi mi zulmün. Ey devlet daha ne kadar bomba yağdıracaksın kendi halkına, ey devlet; millet denen alçak varoluş biçimine, ulus devlet denen canavara daha ne kadar tapacaksın, daha ne kadar seveceksin cinayet işlemeyi. İşkenceyi, zulmü, daha ne kadar seveceksin. Senden iyi bir şey çıkmaz bilirim. Ama olur a belki bir gün…..

Ve sen devletsi örgüt, özgürlük sözcüğü ağzında çiğnenen bir ceset oldu, ey örgüt kendi halkının yaşadığı korkunç hadiselerde biraz da senin ölüme bu kadar tapınman, yaşamı bu kadar aşağılamanın payı yok mu. En ufak bir adımı bile geri tepmekle mi kazanacaksın, kandan kuleler dikilmiş, cesetlerden kale yapılmış zafer türkülerine mi katacaksın bunları. Sen ne aşağılık, ne zalim bir kurumsun, tüm kurumlar gibi sen de midemi bulandırmaktasın, tüm kurumlar gibi sen de ölüme tapıyorsun, tüm kurumlar gibi hayatı bozuk para gibi harcıyorsun.

Biliyor musun sen de en az savaştığın kadar zalim, savaştığın kadar vicdansızsın, savaştığın gibi sen de soğuk soğuk yalan söyüyorsun. Senden çıkan her söz anında kirli bir yalan halini alıyor. Artık amacın kalmadı, savaşı sevdin. Ölmeye öldürmeye tapınmaya başladın. Kendi liderini bile çırak çıkardın sonra da utanmadan “barış” diye yalan söyledin. Özgürlük sözcüğü hiç bu kadar kirlenmemişti. Bu lanetli coğrafyanın lanetli bir çetesi oldun. Hayır eşkiya değilsin, eşkıya insandır, oysa sen sadece soyutlamasın. Canlılık adına hiç bir şey yok sende tıpkı devlet gibi. Senin talebin yok, öldürmekten başka.

Geçen yıllarda küçük de bir umut doğmuştu, devlet denen zalim nasıl olduysa bir an yumuşamaya başlamış, bir an insafa gelmişti, istediklerinin pek çoğu yerine gelecekti, elbette yavaş yavaş, adım adım olacaktı. Şu silahlar sustuğunda, barış ortama hakim olduğunda, cesetlerin sonu geldiğinde herşey iyi ya da kötü yola girecekti. Ama egemenlik denen şeye öylesine tapıyordun ki, güç denen lanetle öylesine lanetlenmiştin ki karşındaki ola ki bir parça güç kazanır da halkın tarafından sevilir diye ödün koptu, anında ne yaptın ne yaptın tüm umutları bir çiçek gibi ezdin. Güç senin vicdanın, ahlakın, her şeyin olmuştu, sen de devlet gibi zalimdin, sen de aşağılamayı, hayattan ölesiye nefret ederek ölmeye, öldürmeye tapan aşağılık bir zalim olmuştun. O günden beri kanı havaya savruldu gençlerin, annelerin yüreği dağlandı, ama sen cesetler yükseldikçe, kan kule oldukça zevkten kendinden geçiyordun, tıpkı devlet gibi. Eh ne de olsa sen de canlılığını, duygularını, vicdan denen şeyi yitirmiş bir devlet adayıydın ya. Dedim ya özgürlük ağzında çiğnediğin bir ceset, bu sözcük hiç bu kadar onursuz, aşağılık ve tiksindirici bir şey olmamıştı. Devlet denen oluşum tarihi boyunca böyleydi, sen de devlet olmaya karar verdiğinden beridir böylesin.

Lanet olsun size ey millet denen canavar. Lanet olsun size. Ne soysuz, ne sürüymüşünüz ki yıllardır süren cinayetlerden doyumsuz bir haz alıyorsunuz. Bir aşağılık, insan kılığında yürüyen bir soysuz, cam ekrandan soykırım talep ediyor, siz alkışlarla omuzda tutuyorsunuz. Hepiniz katilsiniz ve hepiniz korkak. Genç askerlerin cesetleri üzerinden kahramanlık dansı yapan alçaklarsınız. Asker yeryüzünün en talihsiz canlısıdır, mecburen ölmeye yazgılıdırlar. Mecburi olan, reddetiğinde türlü ez cefa ile yıldırılan bir varlıkrtır o zavallı. Kendi hiç istemese de ölüme gider, gönderilir, başka türlüsü ez onulmaz eza ve cefaya katlanmaktır, başkası bin kere ölmek ama bin kere de dirilip o eza cefaya tekrara maruz kalmaktır. O yüzden ölmeyi yeğler. Bazen de dolduruşa gelir insanlığından sıyrılır ve en aşağılık zalime dönüşür. Savaş denen şey böyle yapar çünkü.

Irkçısınız, kibriniz akıl denen şeyi sizden aldı götürdü. İçimden üzerinize kusmak geliyor, iğreniyorum sizden, hepinizi savaş meydanına sürmek, bomba ve mermi sağanağı altında donunuzu doldurduğunuzu görmek isterdim. Siz yalnızca katil değil aynuı zamanda işkenceci, aynı zamanda tecavüzcü, kundakçı, zalim ve nobransız. İnsan denen varlığın ne kadar alçalabileceğine, varlıkların en kötüsü, en rezili, en iğrenci, en berbatı olacağını her gün ispatlamaktan bıkmadınız mı? Hepinize lanet olsun, hepinizin annesi, kızkardeşi tecavüze uğrasın, hepinizin kardeşi delik deşik olsun, bombalar altında cesetleri yanmış ve parçalanmış olsun, çocuklarınız işkence altında acıyı en dibine kadar yaşasın, hepinizin evi bağı, bahçesi yansın kül olsun. Olur a o zaman anlarsınız bunu, yaşamak neymiş. O zaman anlarsınız birlikte yaşadığınız ve tek talebi insan olma onurunu yaşamak olan bir halka yaptıklarınızı. Onurlarını her gün aşağıladınız, insan olmanın en önemli özelliği olan konuşma yetisini sonlandırıp hepsini birer dilsize dönüştürdünüz, kuyruklu dediniz, teke gibi kokan kırolarsınız dediniz, akla gelmedik hakaretler ettiniz. Dilerim bir gün siz de dilsiz kalırsınız. Dilerim birgün siz de aşağılanır, onursuzlaştırılırsınız, isyan ettiler diye kızmaya hakkınız yok çünkü onların isyan etmesi için herşeyi yaptınız. Onlar sizin zulmünüz yüzünden zalimlerden oldular. Onlara baktıkça aslında aynaya bakıyorsunuz, o gördüğünüz sizsiniz.

Öyle utanmaz ve arlanmazlarsınız ki yarartıkların en aşağılığı sıfatını kazanacak biçimde dindarım diyorsunuz, kendinize müslim sıfatını layık görüyorunuz. Adalet ve Rahmet  sıfatları en önemli sıfatları olan Allah’a teslim olduğunuzu; utanmadan, yüzünüz bir an bile kızarmadan söylemektesiniz. Bilirsiniz bilirsiniz de işinize gelmez Allah Zalimleri sevmez, o yüzden zalimin bastığı yerde ot bitmez. Sizin de bastığınız yerde ot bitmiyor.

Allahtan bu mübarek günlerde niyazımdır, twitterde trending topic yapanların üzerine gazabını sal Rabbim, depremini sal Rabbim, zilzal suresindeki gibi yeryüzü bütün sırları ile bu zalimleri önce içine alsın sonra da geri kussun, çünkü yeryüzü bile yutamaz bu leşleri. Sellerini gönder Rabbim,çürüsün cesetleri. Yanardağdaki ateşlerini yolla Rabbim, kemiklerine kadar küle dönsünler. O külleri kainatta hiç bir yer almaz çünkü zalimi ne yer, ne gök, ne su, ne ateş hiç bir şey ama hiç bir şey içine almaz. Kusar zalimi, Allahın yarattığı insan dışındaki hiç bir mahlukun midesi zalim denen şeyi kabul etmez.

Sizin seçtikleriniz de size benziyor, azıcık çıkarı uğruna her yalana kolayca başvuruyor, zalimlikte sınır tanımıyor. Lanet olsun alayınıza, lanet olsun yeryüzünde varolan devlet denen kuruma. Yeryüzünden silinsin. Lanet olsun silaha, lanet olsun ölüme tapanlara.

Rabbim bitir biz insanı, senin eşrefi mahlukat sıfatına layık olmadık. Yeryüzünde kan dökücü olduk, fesat çıkardık, huzuru bozduk, barışı bozduk. Baksana çöp yaptık senin yarattığın atmosferi, lağıma çevirdik denizlerini, ırmaklarını, zümrüt ormanlarını kestik kemirdik, hayvanlarına türlü eza ve cefada sınır tanımadık, aklın havsalanın alamayacağı zulumleri yaptık onlara. Para denen şeye karşı doyumsuz açlığımız bitmedi, güce senden daha çok taptık, sana hep yalan söyledik, kendimizi senin kulun diye yutturduk sana karşı, biliyordun kulun olmadığımızı, zulmümüzün artacağını ama o bitmez sabrın, bize verdiğin söz, içimizdeki iyiler uğruna tahminsiz tasavvursuz sabrın bizim kötülüklerimizi anında cezalandırmana mani oldu. Ama Rabbim daha ne kadar bu sabır. Daha ne kadar bu bekleyiş. Sen sabrettikçe içimizden birileri, san sabrettikçe yeryüzü damla damla acı çekiyor. Üzgünüm ama ey Rabbim meleklerin haklı çıktı, üzgünüm ama Şeytan sana galip geldi. Akıl verdiğin gün bize tüm kötülükleri ardına dek aralamış olduk. O aklımız değil mi sana isyan eden. O aklımız değil mi tüm kötülüklere sebep olan. Keşke daha az akıl, çokça vicdan verseydin bize. Embesiller gibi olsaydık, o zaman bu kadar kötülük yapamazdık. Uygarlık denen şeyi kurduğumuz gün toprağı başımıza geçirseydin, avcı olarak soykırım yaptığımız gün dinazorları tekrar diriltseydin ya. Ah yanarım, o lanet olası göktaşı dünyaya çarpmasaydı ya, ne güzel olurdu. Dinazorların salındıkça yeryüzünde biz çıkamazdık, o zaman dünya rahat ederdi. Üzerinde yaşadığımız ağacımızdan indiğimiz gün muhtemeldir ki tüm yeryüzü yasa boğuldu, bil cümle mahlukatın titredi korkudan.

Ama yeter artık Rabbim. Şu çileye son ver. Kaldır şu yeryüzünden bizi. Ya bize çokça akıl ver; milliyetçilik denen, modern ulus devlet denen, ordu denen, para denen, hırs denen şeyleri, yani bizim sana yeğlediğimiz o kahrolası putlarımızı yok edelim uyumlu bir canlı olarak yeryüzüne, bütün kainata huzur verelim ve senin cennetin hakedelim ya da bekletme; şimdiden koy bizi cehnnemine ama eminim cehennem bile almaz bizi tiksinir. Ama sen bilirsin yine de o ateş yakacak biz zalimleri. Ohh ne kadar sevineceğim varsın beni de yaksın inan bana rabbim o ateşin gül gibi gelecek bana, inan serin olacak ateş benim için. Çünkü zalimlere karşı öyle bitmez tükenmez bir nefret ile doluyum ki, nerde milliyetçi denen birini görsem oracıkta paramparça edesim geliyor, nerede devlet denen şeyi görsem oracıkta ateşe veresim geliyor o kurumu. Bu iki büyük virüs ile onun yardımcısı olan para ve hırs illetleri tüm yeryüzünden silinip gidene dek kalbim huzur bulamayacak. O yüzden nerde bir felaket olsa zil takıp oynayasım geliyor sevinçten, millyetçi denen katiller sürüsüden her nalları dikeni öğrendiğim gün pür neşe oluyorum. Nerede bir devlet çökse o gün benim bayramım oluyor, kalbim mutluluk içinde çarpıyor. Sabırla bekiyorum şu küresel ısınma denen şeyi, sabırsızlıkla bekliyorum mağmanın hareketlerini, sabırsızlıkla bekiyorum ey doğa ana seni. Ey gezegen tüm şiddetinle çökert şu uygarlık denen kötülük sembolünü. Hadi tabiat ana sarıl bize ölümün soğuk nefesi ile ki buz keselim. Hayvanların, bitkilerin ve masum insanların rahat yüzü görsün. Rabbim yeryüzüne kudret ver. Kudreti ile uygarlık denen kötülüğe son versin.

AMİN

Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir

kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa

yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa

o şehirden öç almanın vakti gelmiş demektir

 

Duygular paketlenmiş, tecime elverişli

gövdede gökyüzünü kışkırtan şiir sahtedir

gazeteler tutuklamış dünya kelimesini

o dünyadan, o şiirden öç almalı demektir

 

Ölüm gelir, ölüm duygusuna karşı saygısız

ve zekâ babacan tavrıyla tiksinti verir

söz yavan, kardeşlik şarkıları gayetle tıkız

öç alınmazsa çocuklar bile birden büyüyebilir

 

Yargı kesin: Acı duymak ruhun fiyakasıdır

kin, susturur insanı; adına çıdam denir

susulunca tutulan çetele simsiyahtır

o siyah öç almakçasına gür ve bereketlidir

 

Vandal yürek! Görün ki alkışlanasın

ez bütün çiçekleri kendine canavar dedir

haksızlık et, haksız olduğun anlaşılsın

yaşamak bir sanrı değilse öç alınmak gerektir.

ISMET OZEL

 

Dilaver Demirağ

Yeşeriyorum

Neyi unuttuk hatırla

Hayat nedir? Bu soru sıradan bir soru değildir. Çünkü bu sorunun cevabı aynı zamanda insan yaşama müdahale edebilir mi, buna yetkisi var mı soruları ile yakından irtibatlıdır. Eğer Hayat bir armağandır şeklinde bir cevap veriyorsanız o zaman insanın da dünyaya müdahale etme, yaşam zincirini bozmak gibi bir hak ve yetkisinin de olamayacağı şeklindeki saptama kendiliğinden doğru bir etik cevap olacaktır. Yok hayat bir armağan değil ise o zaman da yaşam üzerinde her tür tasarruf bir hak olarak görülür.

Kürtaj tartışmaları dolu dizgin sürüp giderken Yeşillerden bu konuda benim bedenim benim kararımın ötesinde bir şey çıkmamış olması Yeşillerin hayata ekoloji penceresindeb bakma noktasında ne denli eksik kaldığını, hani neredeyse eğer İklim Değişimi meselesi de olmasa ekoloji konusunun gündemimizden tamamı ile düştüğü söylenebilir. Yeşiller arasında derin ekolojist eko feminist gibi farklı ekoloji anlayışlarını savunanlar olmayınca ya da sesleri sol yeşil tahayyülün baskınlığı nedeniyle kısık kaldığından ekoloji meselesi de bilimsel bir tahayyül ya da çevre olgusu olmanın dışına çıkamadı.

Oysa kürtaj meselesi basabayağı etik bir tartışmaydı ve ekolojist bir bakışa da gollük paslar atıp duruyordu. Çünkü  kürtaj meselesi eninde sonunda bizzat hayatın ne olduğu ve onun üzerinde tasarruf hakkımızın olup olmadığı ya da ne kadar ne düzeyde olduğu/olacaksa da ne kadar ve ne düzeyde olacağı meselesinden asla ayrı düşünülemez. Ha keza iklim değişimi tartışmaları da , su  meselesi de, GDO meselesi de dahası boğaza yapılacak üçüncü köprü meselesi de bu soru ve onunla bağlantılı bir sorudur.

İnsan insan olarak ontolojik tartışmalardan ve dolayısıyla da varlığın neliğine ilişkin sorulardan kaçamaz, tam da bu yüzden İntiharın felsefi bir mesele olduğunu söyleyen Camus çok haklıdır. Ölüm ve hayat anlam ve değer tartışmasından hiçbir biçimde bağımsız değildir.

Peki biz Yeşiller; İklim Değişiminden, Su ve Toprak meselesine, çevre kirliliği olarak adlandırılan konularda ne kadar ekolojist bir tavır içindeyiz, mesela İklim  Değişimi ile ilgili tartışmalarda kamuoyu önünde İklim Değişiminin  asıl kurbanlarının bitki ve hayvanlar olduğunu, biz Yeşillerin de bu meseleye onların yanında saf tutan bir tavır ile baktığını net olarak ifade ettik mi? Oysaki bu tartışma fena halde insan odaklı bir tartışma, İklim Değişiminin uygarlığın sonunu getireceği vb söylemlerin odağında insan yer alıyor. Ve hiç kimse yersiz yurtsuz kalma durumunda olan kutup ayıları, foklar, morslar, penguenler vb için kaygı duyduğundan İklim Değişimini yavaşlatmaktan söz etmiyor. Tundra Tilkilerini hatırlayanınız var mı ya da tundralara özgü bitki örtüsünü? 1 derecelik ısınma uygarlığımızı çok etkilemez ama bir çok hayvan ve bitki türünün, bakteri ya da virüs türünün sonunu getirir. Denizlerdeki ısınma bir çok canlı türü için ciddi bir tehdit anlamına geliyor.
İklim değişimi ile ilgili çizilen senaryolarda en çok korku nedenlerinden biri olan susuz kalmak tehlikesinin en büyük anlamının yeri yurdu ,yuvası ırmak olan bir çok canlı türünün susuzluk nedeni ile ölmesi demek olduğunu hatırlıyor muyuz? Böyle bir şey aklımıza geliyor mu?

Oysaki dünya üzerindeki doğal süreçlerdeki bozulma kaynaklı olan ekolojik sorunların yaratıcısı insan türü. Mesela tarım ve evcilleştirme ile doğaya müdahale ederken bir takım canlı türlerini kendimize göre uyarladığımızı hiç düşündük mü? Ya da çiftçi için baş belası anlamına gelen yabani otların da o toprağı en az buğdaylar kadar yurt edinme hakkı olduğunu söyleme cesaretini gösterecek bir baba ya da ana yiğit/yiğide var mı?

Kürtaj esnasında gündeme gelen nüfusun azlığı çokluğu meselesinin diğer canlılara bakan yüzünü hiç düşünebildik mi? İnsan sayısının çoğalması ve yayılması nedeni ile bir çok canlı türünün insanlarca öldürülmesinin hak ya da reva mı olduğunu hiç sorduk mu? Oysaki kaplanlar niye durup dururken insana saldırsın ki, ya da beyaz köpekbalığı için etimizin çok da lezzetli bulunmadığını biliyor muyuz, hindistanda en çok ölüm nedenleri arasında yer alan kobra kaynaklı yılan ısırmalarının asıl nedeninin biz insanların onların yuvasına tecavüzümüz olduğunu düşündük mü?

Soruları ve saptamaları uzatmak mümkün. Kürtaj meselesi de aynı insan merkezci bakıştan muzdarip ve yine aynı soru ile malul hayat nedir ve hayatın doğasına müdahaleye hakkımız var mı?

Yeşiliğimiz Nereye Gitti?

Bu konuda meseleye bu yerden yaklaşan bir yeşil gördünüz mü? Yeşiller tersine meseleye tamamı ile Anne üzerinden bakarak Kürtajı hak sayanlarla aynı safta yer aldı? O zaman tutarlı olalım ve kürkü için anne karnından alınan kuzular için de safımızı kuzuyu alandan yana kuralım. Çünkü bu ikisi arasında fark yok. Cenin ya da embriyonun yaşama hakkı ile bir kedi yavrusunun yaşama hakkı arasında mahiyet noktasında bir fark bulunmaz. Eğer hayat armağansa ve hâlâ sırrına tam olarak vukufiyet gösteremediğimiz bir mucize ise o zaman o hayata son vermek olası değildir. Bir köpeğin yaşama hakkına müdahale etmek, bir morsun yaşama hakkını savunmnak, kardelenler için mücadele etmekle bir cenin için mücadele etmek noktasında hayata ekolojinin penceresinden bakıyorsanız hiç bir fark yoktur.

Hayatın bir anlamı var mıdır? Hayat değerli midir? Bu sorulara verilecek yanıtlar safınızı Descartesten mi yoksa Oturan Boğa’dan yana mı kuracağınızı belli eder. Eğer Oturan Boğa iseniz toprak sizin anneniz, ırmaklar kızkardeşinizdir ve insan, hayvan, bitki, toprak ve hatta kaya aynı ailenin bireylerdir. Tıpkı yaratılanları ev ahalisi olarak tanımlayan İslam peygamberi gibi. Ve ne ilginçtir ki Ekolojide eko sistem kavramı ile aynı şeyi söyler. Güneş, toprak, hava, bitki, hayvan, bakteri, su bunların tümü aynı sistemde yer alır. Hatta sistem teorisinin kökeninde bulunan Kuantum fiziği açısından canlı ile cansız arasındaki sınır da epeyi muğlaktır.

John Hopkins Üniversitesinde bir gelişim psikologu olan Janet DiPietro’da rahmin bir ekosistem olduğunu söylemiş. Bebek ve anne arasındaki ilişkideki simbiyotik yani ortak yaşar boyuta da dikkat çekmiş bu şekilde.  Hamilelik süresince bebek rahim kanalı ile anneye bir şeyler verirken, rahimden de anneden bir şeyler alıyor. Yani bir karşılıklı beslenme, ilişki durumu söz konusu. İşte yaşamın anlamı meselesi ve hamileliğin mucizesi üzerine sözler söylenecek bir nokta. Hamileliğin mucizesi lafzını bilinçli kullanıyorum. Çünkü bebeğin oluşması son derece kırılgan şartlara bağlı, bir şeylerin fazla ya da eksik olması halinde bebek oluşmuyor. Tüm şartlar optimal yani en uygun durumda olmalı. Bu optimallik bilimsel akılla çözebileceğimiz bir olgu değil. Bu ancak bilgelikle anlaşılabilecek daha doğrusu kavranacak bir şey. Rasyonel ya da gidimli akıl ile anlaşılması zor bir durum.

Hayat Bir Mucize

Doğa da aynı. Doğada hayatın oluşması hala çözemediğimiz bir takım uygun şartlara bağlı. Mesela hayat için olmazsa olmaz olan atmosferin oluşması için dünyanın ancak şu anki konumunda olması gerekiyor. Ne bir milim fazla, ne bir milim eksik. Çünkü eksik ya da fazla olması halinde atmosfer oluşmuyor. Milyonlarca yıllık evrim gibi bir açıklama açıkçası pek de ikna edici değil. Bunu ancak olağanüstülük ile izah edebiliriz kanımca.

Kısacası hayat nerden bakarsak bakalım bize verilen bir armağan ve biz bu armağana karşu hala egoistiçe bir tutum ile yaklaşıyoruz. Öyle ben merkezciziyiz ki hayatı kendimizden ibaret sayarak hayat hakkında karar verebilme cürretini gösterebiliyoruz. Cürret dedim ancak haddini aşan bir zihin; hayat gibi son derece karmaşık ve ancak kıyasla anlayabilecek akıl gibi bir yeti ile karar verebilme gücünü kendinde görebilir.

Hayat aklın penceresinden baktığımızda ancak bir tesadüf olabilir. Oysa bilgelik bize hayatın bir armağan olduğunu, mucizevi bir şey olduğunu söyler. Ekolojik bilgeliğin hayat karşısında derin bir huşu ile ifade edeceğimiz saygısının kaynağı da budur.

Kürtaj meselesinde de bakışımız ne bilgece, ne de ekolojik olabildi. Feminizmin rasyonel faydacı akıl anlayışının anne ile çocuk arasındaki ilişkiyi bir ayrılık ilişkisi olarak tanımlayan ve çocuk hilafına anneye Özne olma hakkı tanıyan son derece ben merkezci hatta solipist denecek bir bakış ile diyalektik ya da diyalojik olmayan, anlam ve değeri yok sayan insan merkezci bakış açısını benimsedik. Elbette bir insanın kendi hayatı ile ilgili muktedir olma hakkı yok sayılamaz, ancak hayat üzerine feminist cenahtan gelen söylem biçimi öylesine dehşete düşürecek kadar kartezyen bir bakış açısı taşıyordu ki embriyoya bir hayat değil, bir canlı hücre değil vücuttan kovulması gereken bir nesne gibi bakan araçsal akılcılığı bir ekolojist olarak benim kanımı dondurdu.

O an dedim ki eko-feministler olsaydı, dişi merkezcil bir bakışla anne ile bebek arasındaki ilişkiyi anlam değer bağlamı ile vücudu büyük bütün olarak doğanın bir parçası sayan, simbiyosisci bir bakış açısı geliştiren başka türlü bir akıl biçimini devreye sokar bu tartışmaların bu denli sığ sularda gitmek yerine hayvan hakları ile olan yakın bağına da dikkat çekerek derinleşmesine katkıda bulunur, ikili kutuplara dayalı eril zihin yerine dişil zihnin kuşatıcı, diyalojik ve diyalektik bakışı ile anne ile bebeği birbirinden ayırmadan, Özneye içkin bir bakış yerine anlama dayanan bilgece bir kavrayışı ortaya koyarak muhafazakârların kalesine gol üzerine gol yağdırırdı.

Derin ekolojiye dayalı bir yeşil hareket olsa HES tartışmalarına suyun akışına gem vurmak, onun doğasına aykırı bir iş yapmak hakkını nereden alıyoruz diyerek başka türlü bir tartışmaya alan açmış olurdu ve ardından muhafazakar hükümete sen müslüman olda öyle konuşalım der di. Ve böylece toplumun anlam dünyasına herşeyin sadece faydadan ibaret olmadığını anlatarak farklı bir düşünmeye de kapı aralardı.

Ama olmadı, bu topraklarda ekolojik bir bilgeliğe dayanan, üstelik bunu tasavvuf ile de irtibatlandırarak bu derin ekolojik bakışı yerli bir tasavvurla bütünleştirecek bir yeşil anlayış büyüyemiyor. Çünkü Kemalizm öyle bir nüfuz etmişki zihinlerimize başka türlü düşünme olanağını yakalayamıyoruz. Solun güçlü entelektüel cazibesi bizim düşünsel derinlik kazanmamaızı engelliyor.

Umarım Yeşiller EDP birleşmesi başka türlü bir sol ekolojinin de olabileceğini, sol ile bilgelik arasındaki derin bağı da kavrayacak bir biçimde anlam genişlemesi kazanmış bir birleşme olur da bu topraklar hiç tanımadığı bir sol kavrayış ile buluşur.

 

Dilaver Demirağ

 

Kategori: Yeşeriyorum

Yazarlar

Hangi Sol, Hangi Yeşil

Yeşiller hareketine yirmi yılımı verdim. Bu partinin her kademesinde görev yaptım. Bu denli uzun soluklu bir süreç yaşadığım için de artık herkesi kişisel olarak tanıyorum. Bu nedenle de kişiler üzerinden siyasal tutumları tartışmak gibi bugüne dek hiç benimsemediğim için bu tür tartışmalara girmekten kaçındım. Ama ilk kez bunu yapmak zorunda kalacağım, bunu yaparken de hem birleşme sürecine dönük, hemde çok önemsediğim yeşillerin geleceğine dönük aynı anda dünya ve türkiye tahlilleri de içeren bir takım saptamaları da yapacağım.

Öncelikle söze tavrımı net olarak koyarak başlayayım bir takım kayıtlar ile Yeşiller ile EDP arasındaki birleşme sürecini olumluyorum. Bunun salt örgütsel bir kaynaşmanın ötesinde ciddi bir siyasal kaynaşma yolunu açmasını arzu ederim.

Önce EDP ile ilgili bir olumsuz tutumumu yansıtayım. Bana göre EDP referandumda yanlış tarafta yer aldı. Bunu daha sonra ciddi olarak teorik beslemeler ile gerekçelendireceğim ama şunu söylemekle yetineyim o referandumda solun takınacağı en doğru tutum biz bu oyunda yokuz tutumu olmalıydı. Çünkü bu tür durumlarda siyasal olarak güçlü konumda değilseniz, niyetiniz başka da olsa fiilen taraflardan birinin çıkarlarını desteklemiş olursunuz. Şüphesiz özellikle EDP’nin referanduma evet, AKP’ye hayır tavrının temel gerekçesi bu pakete sol için konulmuş bubi tuzağı gibi gördüğüm 12 Eylüle yargı yoluydu. Bu son derece anlaşılabilir bir durum. Ancak keşke EDP bunun bir tuzak olduğunu bilerek bu tutumu takındığını belirtmiş olsaydı. O zaman evet’in anlaşılır bir gerekçesi oluşmuş olurdu. Kuşkusuz seksen önceci soldan gelen biri olarak 12 Eylül ile hesaplaşma arzusunu anlarım, desteklerim de, ama bana göre 12 Eylül ile hesaplaşma onun tüm sonuçları ile hesaplaşabilmektir ki bu kökten piyasacı reformlarıda içine almak durumundadır. Yoksa ahı gitmiş vahı kalmış, bir ayağı çukurda iki generali göstermelik olarak mahkemeye çıkarıp, sonra da 12 Eylül ile hesaplaşıldığını söylemek tam da AKP’ye uygun bir utanmazlıktır.

O gün reform paketinden iyi bir şeyler bekleyerek Evet diyen demokrat sol, istemeden de olsa bugünkü otokrat AKP’nin önünü açmış oldu. Neden böyle düşündüğümü şöyle açıklayabilirim, paketin kalbi yargıydı. O gün tüm demokrat sol, bu paketin kalbini oluşturan yargıdaki vesayete son veriyormuş gibi yaptığını düşündüğüm değişikliği, demokratik bir yargı anlayışının önünü açacağını düşünerek destekledi. Ancak pakette bir unsur vardı, Adalet Bakanı. Adalet Bakanlığı yargı’nın fiilen amiri konumunda olduğundan ağırlık merkezi konumundaydı. Pakette yargı kurumlarında seçimin önü açılsa da tam da bu nedenle (yani Adalet Bakanının ağırlık merkezi olan konumundan dolayı) yargıda demokrat bir anlayışın yerleşmesinin mümkün olamayacağını düşündüğümü de yazdım. Fiilen bu paket AKP’ye yargı bürokrasisini belirleme imkanı veren bir konumdaydı. Sol eğer güçlü bir konumda olsaydı bu durum belki değişebilirdi, ama sol herhangi bir şeyi belirleme gücüne sahip olmadığından bu durum iktidarı daha çok güçlendirmekte yarayacak ve AKP’nin devlete yerleşmesini, devleti ele geçirmesini sağlayacaktı. Bu durum iktidarı daha çok güçlendirmek ve AKP’nin devlete yerleşmesini, devleti ele geçirmesini sağlayacaktı. Bir iktidarın devlet haline dönüşmesinin ise, Türkiye’deki devlet mantığını düşündüğümüzde hiç de hayırlara vesile olmayacağı çok açık. Nitekim haklı çıkan ben oldum. Demokrat yargının bile isyan edeceği biçimde Adalet Bakanlığının listesi HSYK’da tulum çıkardı, yargıtay ve Anayasa mahkemesinde de durum değişmedi ve orada da yargının üst kademesi hükümetin beklentilerine uygun bir biçimde şekillendi. Bu süreçten sonra da AKP resmen Cemil Çiçek kanadı gibi milliyetçi, otokrat bir sağ parti oldu. Bir başka deyimle Bush’un Türkiye versiyonu olan bir AKP oluştu. Şu anda demokrat sol AKP’yi reformculuktan çark edip otokrat davrandığı için eleştiriyor. Oysa devlete yerleşen herkes devlet gibi düşünür ve bu Türkiyedeki devlet mantığı düşünüldüğünde daha da bir ceberrut bir biçim alır. Ne yazık ki demokrat sol, Türkiye için demokrasi sorununu muhafazakâr sağın meşrulaştırıcısı konumundaki liberallerin yarattı yanılsama nedeni ile kemalist vesayetin gerilemesinden ibaret düşündü, muhafzakar otoriteryanizmin ataerkil anlayışlarının gündelik yaşamı daraltması olasılığını hiç hesaba katmadı.[1]

Yeşillerin tutumu ise tam da benim düşündüğüm noktadaydı. Yeşiller başından beri AKP’ye birkaç noktadan doğru bir muhalefet yürüttü ve zaman zaman da iktidarın ayağına basarak yaygara yapmasına yol açtı. Yeşiller AKP’ye hem kökten piyasacı tutumu nedeni ile, hem devletçi sağcı zihniyetten doğan miltarizmi nedeni ile hem de demokrasiyi araçsallaştırarak hayatı otoriterleştiren tutumu (yani kürt sorunundaki tutumu nedeni ile), hem de gündelik yaşamı muhafazakârlaştırmasına dönük itirazları ile muhalefet etti. Ve referandumda evet ya da hayır cephelerinin hiçbiri içinde yer almayan bir tutum benimsedi.

Kendi arkadaşlarımı kayırdığım düşünülecek ama, kimi yerde eleştirel kayıtlarıma rağmen Yeşiller bu ülkede 68 ruhunu bir ölçüde bile olsa yansıtan (programatik olarak kesin böyle, ama bunu pratiğe yansıması yeterli olmaktan uzak kaldı) yeni sol bir siyasal parti oldu. Bu güne dek de bu ülkde demokrasinin vicdanı oldu. Çok küçük ama düşünsel olarak etkin bir parti oldu.

Artılar- Eksiler Ekseninde Birleşme

Şimdi bu birleşme ile yeni sol cephesinde yeni bir süreç başlayacak çünkü EDP’de gerçekten yeni sol bir arayış içinde olan bir parti, pek çok noktada Yeşillere ideolojik olarak yakınlıkları var. Bu nedenle bence birbirine çok uzak değil, çok yakın iki siyasal hareket ayrı kulvarlarda akmak yerine, güçlerini birleştirme yönünde bir irade beyan ettiler. Ben bu sürece birleşik yeşil sol adını vermeyi uygun görüyorum. Hiç kuşkusuz teorik düzeyde benim de önerilerim, isteklerim var. Ve gerek yeşillerdeki dostlarımla gerekse, yeni yoldaşlarım olacaklarını umduğum EDP’li dostlarla teorik olarak ne kadar örtüşeceğimi bilmesem de ben kendi adıma düşünsel önerilerimi yapacağım.

Öncelikle Yeşiller olarak katılımcılığı sağlamakta eksik kaldık, bu parti içinde bu kanallar tamamı ile tıkalı olduğu için değil, gövde ile baş arasında enerji akımı kesintisiz olmadığından yürümedi. Kısa eş sözcülük deneyimim sırasında düşlediğim doğrudan demokrasi konusunda ciddi bir hayal kırıklığı yaşadım. Çok sessiz, az sayıda kişinin aktif olması nedeni ile doğrudan demokrasinin hayat bulamadığı bir sürece tanık oldum. Bu tanıklıktan dolayı bu partinin yeşil bir parti olmakta eksik kaldığını düşündüm, elbette bunun nedeni üyelerimizin katılım konusundaki hevezsizliği idi. Hal böyle olunca parti fiilen kadro partisi olarak varoldu. Oysa bir yeşil parti taban tavan ayrımının olmadığı, hareket eksenli bir parti olmalıdır. Bu durum için hiç kimseyi suçlamıyorum, çünkü 1.5 yıllık aktif pratikte katılımı engelleyen mekanizmaların olmadığını biliyorum. Sorun bu ülkedeki politik pratik ya da kamusal alan, kamusal tartışma eksikliği. Yeşiller bu sorundan dolayı arzu ettiği parti olamadı. Oysa batıdaki gibi güçlü bir sivil toplum tecrübesi olsaydı, Yeşiller bu ülkedeki en önemli siyasal partilerden birisi olur, parlementoya çok rahat temsilci yollardı.

EDP’de umduğunu bulan bir parti olamadı.Sol iklim buza kestiğinden, muhafazakârlık solu ele geçirdiğinden EDP sol içinde yenilenmenin dinamik motoru olamadı. Sol muhalefetin ön cephesi olarak yer alamadı. Ancak EDP’nin yeşillere katacağı çok önemli bir sinerji olacağı kanısındayım o da solun sahip olduğu eleştirellik, kamusal alan deneyimi. Yani EDP ile yeşiller katılımcı doğrudan demokrasinin hayat bulduğu merkezsiz ağ tipi bir siyasal örgüt olabilir ( bu özellik birleşmenin olmazsa olmaz ön koşulu olmalıdır). Umarım beklentim gerçekleşir.

Eğer EDP  Ayrıntı Yayınları tarafından basılan ve  batıdaki eleştirel, yeni sol birikimi içselleştiren bir parti ise-ki bu konuda kuşkularım var bunun da nedeni sınıf dinamiklerinden çok kimlik meselesini öne çıkartan bir bir sol tahayyülün Ferdan Turgut tarafından dillendirildiğine tanık olmam-bu birleşme ile Türkiye ilk kez yeni sol ile tanışmış olur ve eğer sosyal prtaiklerde de doğru seçimlerle yer alınırsa bu parti soldaki yenilenmenin adresi haline gelir.

Bu Ülke

Buraya kadar Yeşiller ve EDP açısından bu birleşmenin sağlayabileceği avantajlara değindim. Şimdide bizi bekleyen handikaplara ilişkin düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Bence hem yeşillerdeki yoldaşlarım, hem de EDP’li dostlar ayaklarını bastıkları zemini iyi tanımıyor gibi geliyor. O yüzden kendimce bir Türkiye analizi yapmak istiyorum.

Şu an AKP bu ülkenin sağ partiler tarihindeki en başarılı ve oy oranı olarak en yüksek orana ulaşmış partisi ise bunu 12 Eylüle borçlu. Ancak 12 Eylülü salt darbe olarak görürsek onu yanlış analiz ederiz. 12 Eylülün esas karekterini 24 Ocak kararları teşkil eder. Bu bakımdan 12 eylülün has partisi ANAP’tır. ANAP olmasa 12 Eylül bu ülkede asla başarılı olamazdı. 12 Eylülü önceki darbelerden farklı kılan da, onun toplumun kılcal damarlarına yayılımını sağlayan da bu 30 yıllık süreçtir.

Öncelikle özelleştirme ile Türkiye’nin sanayi toplumu olma, modernlikle karşılaşma olanakları kesintiye uğramış oldu. Oysaki Mübeccel Kıray okuyanlar bilir sanayi tesisi olarak KİT’ler Anadolu da sosyal hayatı ciddi olarak değiştirdi. Türkiye buralarda canlanan ekonomi, farklılaşan sosyal hayat, kültürel- sanatsal pratiklerle tanışma deneyimleri yaşadı.İşte o deneyimler seksen öncesi solun tüm ülkede örgütlü olmasını, iyi ya da kötü bir işçi sınıfı oluşmasını sağlayarak o sınıfın hak arama pratikleri, örgütlü mücadele gibi farklı deneyimleri edinmesini sağladı.

12 Eylülün kestiği damarların en başında bu gelir. KİT’ler tek tek özelleştirildi, sendikal faaliyet yasaklandı, örgütlenmeye kısıntılar getirildi. Yayıncılık, bir yandan terörize edilerek, bir yandan ekonomik olarak sürdürülebilir olması zorlaştırılarak, diğer yandan tv’nin yaygınlaştırılması ile fiilen olanaksız kılındı. Dağıtım tekelleri ile de büyük medya dışında bir medya pratiğinin önü tıkandı. Bundan en büyük zararı kültürel, siyasal yayıncılık yapan, küçük bütçelerle yayın faaliyeti sürdüren yayınevleri gördü. Böylece Anadolu da yayıncılık fiilen son buldu. Dergicilik öldü.

Bütün bu süreçlerle birlikte Türkiye seksen sonrası tüketim toplumu denen olgu ile karşılaştı. Bir yandan reel ücretler geriler, iş güvencesi sona erer, anadolu ekonomisi çökerken diğer yandan tüketim özendirildi. İnsanlar ne olursa olsun tüketebilsin diye tüketime kışkırtıldı. Tüketimle bir yandan bir yaşam biçimi yerleştirilirken diğer yandan da topluma muhafazakar değerler aşılandı. Anadolunun içe kapanması ve muhafazakârlaşması sağlandı.

Devlet tüm gücü ile din unsurunu sol’a karşı bir alternatif olarak teşvik edip örgütledi, 28 Şubatla da bu eğilimin radikalleşen, sistem karşıtı niteliğine bürünen unsurları törpülendi. Sanılanın aksine 28 Şubat örgütlü dine ve bunların ekonomisine büyük bir darbe vurmadı, 28 Şubatta deyim yerindeyse feleği şaşırtılan radikal islamcılık oldu. Çünkü radikal islamcılık sol gibi sistem karşıtı bir duruş geliştirmişti.

Çöken anadolu ekonomisi kentlere göçü dizginsiz bir akım haline soktu, diğer yandan kürt başkaldırısı ile başlayan sosyal militarizasyonla, sağcı dindarlıkla milliyetçilik birbirine eklemlendi. Seksen öncesinin gecekondusu ve sanayi işçisinin yerini, işsiz, umutsuz ve yoksullaşmış kitlelerce oluşturulan çöküntü bölgesi deyimine uyan kenar mahalleler aldı. Daha önce bu işgücünü emen sanayi, giderek çeperlere kayarken, kent içi ekonominin kalbinin attığı hizmet sektörü bu işgücünü daha da atıllaştırdı.

Bütün bu şartlar solu dirilmesi zor bir gerilemeye maruz bırakırken, örgütlü dinin ve onların muhafazakâr pratiklerinin önünü açtı. Örgütlü din ve onun ekonomisi, yurt dışından toplanan finansman ile sosyal muhalefet, islamcı bir pratiğe büründü. Solun boşalttığı gecekondu yerleşimleri-ki gecekondu kavramını zorunluluktan kullanıyorum-dini örgütlerce dolduruldu. Göçle gelen kitlenin de şehirleşme şoku karşısında elindeki tek kültürel malzeme olan dinsel muhafazakârlıkla, örgütlü yapıların buluşmasından RP doğdu. RP’nin MSP’den farkı daha kentli olmasıydı, kentli orta sınıflar ve kent yoksullarından oluşan sosyal tabanı-ki kentli orta sınıftan kastım da esnaftır-ile yükselen RP yoksul kenar mahallelerde örgütlendi ve buralarda belediyeleri aldı. Belediyecelikte çok başarılı bir performans sergileyen RP, İstanbul, Ankara gibi büyükkentleri de alarak bugünkü İktidarının yolunu döşedi. 28 şubat sonrası yaşanan krizler ile oluşan sosyal tepki klasik merkez sağı da, merkez solu da devre dışı bıraktığından AKP için tüm zemin hazırdı ve Tayyip Erdoğan’ın dönüşü muhteşem oldu.

Kısaca özetlediğim ANAP’tan AKP’ye uzanan sosyal süreç Yeşillerin de, EDP tipi sosyalistlerin de-hatta tüm sol’un- karşı karşıya kaldığı en ciddi handikap. Bu handikapı klasik partileşme pratikleri, bildik politika yöntemleri ile aşabileceğimizi düşünüyorsak büyük yanılgıya düşeriz. EDP’nin de Yeşillerin de elde edebileceği sosyal büyüklük bundan daha fazla değil. Bu hali ile bu iki siyasi yapının bileşimi politik bir sinerji de yaratamaz. Ama EDP’nin de Yeşillerin de en büyük avantajı aynı zamanda post-poltik süreçlerin siyasi yapıları olmaları.

Bu iki siyasi hareket de İslami politikanın 30 yıllık süreçtekji taktiklerinden çıkaracağı önemli dersler olduğu kanısındayım. Özellikle EDP için Latin Amerika modeli ve Yeşillerin de hem 68 deneyimi, hem de Alternatif hareket arkaplanı AKP’yi alt edebilecek zemini oluşturmakta. AKP’nin yaptığının aynısını bu birleşik yeşil sol oluşum yapmayı başarırsa bu olabilecek en büyük siyasi değişiklik olur ve AKP’nin karşısına dikilecek en ciddi sol muhalefetin de önünü açar.

Bunun yanında Yeşiller ve EDP birlikteliği solun seksen öncesi Aleviler ile yakaladığı rezonansı bu kez teorik bir zemine de oturtarak, bambaşka bir sol tahayyülün önünü açarak bu ülkede yerli bir sol tahayyülün zeminini oluşturabilir.  Bu zemin tasavvuftur, bu zemin Osmanlı İslam pratiğidir. Buradan yeniden üretilecek bir fikirle, sözünü ettiğim sosyal örgütleneme modeli bir araya geldiğinde bu ülkede solun maküs talihi tamamı ile ters dönebilir.

Sirenlere Kapılmamak

Yunan mitolojisinde Odiseus destanında sözü geçen sirenler, deniz yaratıkları olarak denizcileri ayartan ve dibe çeken yaratıklardır. EDP Yeşiller Birleşmesinde de aynı şekilde dibe çekici çatlak sesler şimdiden çıkıyor. Ancak bunların en büyük handikapı ortaya en ufak bir fikir kırıntısı koyamayışı. Birileri belliki Yeşilleri babalarının tapulu malı gibi görüyor. Kulağıma gelen bir bilgide bu çatlak seslerin, en çatlağı olan, bir eski Yeşil bu birleşme nedeni ile mevcut yönetime “çekilin partiyi bize bırakın” şeklinde itaraz etmiş. Eğer bu doğruysa gerçekten çok vahim bir ihniyet dünyası ile karşı karşıyayız demektir.

Bildiğimce bu arkadaş Yeşil ve Sol adı ile yeşillerden ayrı bir örgütlenmeyi yürütüyor. O zaman hangi hakla mevcut yönetime “çekilin ve bize bırakın” deme hakkını kendinde görüyor. Bu söz aslında Yeşillerde mevcut olan tutucu ve vesayetçi mantığı da teşhir eder konumda. Çünkü bu karar, öncelikli olarak parti üyelerinin büyük kongrede vereceği karar ile alınacak olan bir şey. Yani ortada bir kurum var, bu kurumun kendi demokratik karar mekanizmları var.

Burada demokratik tavır şu olur du. Birleşmeye karşı iseniz bunu bir takım sol sitelerde söyleşi verip, bir yerde EDP tabanına oynayarak bu kararı kulis dedikodularını aratmayan, en ufak bir fikir kırıntısı taşımayan uslupla değil, süreçle ilgili açıkça ilan edilen toplantılara gelerek, yeşillerin yayın organlarında yazarak yani kendi fikrine parti tabanını ikna ederek yaparsınız. Eğer parti tabanı sizin düşüncenizi onaylıyorsa kongrede sizin önerdiğiniz gibi özerk kalınır ve üstelik eski yönetim yenildiği için partinin yürütmesi size emanet edilmiş olur.

Ama “siz çekilin partiyi bize bırakın” demek ben bunu yapamam, parti tabanına sunacak en ufak bir fikrim yok, benim muhalefetimin düzgün ifade edilmiş en ufak bir ideolojik temeli yok, ben ancak bu tür incelikli hilelerle ve  CHP tarzı bir solun en kötü alışkanlıklarıyla, kulis çevirerek, pazarlık yaparak sizin karşınıza dikilirim demektir. Açıkçası bu arkadaş söylenenler doğru ise hem yeşil isiminin, hem de sol düşüncenin onurunu beş paralık etmiş durumda.

Şeffaflık, açık ve düşünsel temelde mücadele gibi ilkelerle hareket etmeyerek  solun eşitlik ve özgürlük ilkesini hiçbir biçimde sindiremediğini göstermekte. Sormadan edemiyorum madem yeşil ve sol gibi afilli bir ismi benimsediniz ve madem yeşiller partisine alternatif olma iddiasındasınız, o zaman Yeşiller Partisi’nin ne yaptığıyla ilgilenmemeniz gerekmez mi? En fazla siyasal farkların altını kalın bir biçimde çizerek Yeşilleri siyasal düzlemde eleştirirsiniz. Oysa bunu yapmak yerine karnından konuşan, bu birleşmeye neden karşı olduğunu düzgün bir ideolojik argümanla koymayan-ki söz konusu kişi ideoloji ortaya koyacak yeterlikten alabildiğine uzaktır- bir tavır takınıyor üstelik de son derece otoriter bir mantıkla “siz çekilin biz gelelim” gibi burjuva demokratlığı ile bile buluşmayacak bir otoriterlik biçimini sergilenmekte..

Bu durum yeşiller içinde çok da düzgün bir ayrışmayı ortaya koymuş durumda, bir yanda demokrat yeşiller, diğer yanda ise vesayetçi otokrat yeşil lafızlı kişiler. Umarım yanlış anlaşılmıştır. Bay kulis böyle dememiştir aksi çok dehşet bir zihin yamukluğunu ortaya koymakta.

Bana gelince. Ben bundan böyle de sözümü açık ve meşru bir biçimde söyleyerek, yeri geldiğinde muhalefet edilecekse de, bu muhalefeti siyasi ve ideolojik bir zeminde yaparak Yeşil olmayı sürdüreceğim. Bu süreçte de bu harekete yıllarını vermiş bir Yeşil emektar olarak Yeşillerin bu ülkede kök salması için çaba sarfetmeye, parti içinde kalarak bunu yapmaya devam edeceğim. Eğer gördüğüm yanlışlar olursa da bunu açıkça dillendirmekten çekinmeyerek muhalefet karikatürü çizenlere Yeşilce bir muhalefet nasıl yapılırmış göstereceğim.

Dostlar yolunuz açık olsun. Umarım bu topraklar Yeşil-Sol sentez bir muhalefet ile bambaşka bir siyasi iklimi yaşar, ben bunun için bir 20 yıl daha vermeye hazırım.


[1] Türkiye de Kemalizm de ahlakçı ve muhafazakar olduğu gibi son derece ataerkildir.

 

 

Dilaver Denirağ

 

Kategori: Yazarlar

Yeşeriyorum

Süs köpeği mi, katır mı? – Dilaver Demirağ

Yılmaz Özdil’in kürtleri sevmediği, onlara karşı ırkçı bir tutum içinde olduğu malum. Dahası Özdil’in pop kemalist olarak ulusalcılığı ve ulus devlete olan sempatisi de malum. Hal böyle olunca onun “Sayın kaçakçı” yazısında kaçakçılıkla etkin bir mücadele içinde olmayan devlete kızması, onlardan hesap sorması gayet olağan bir şey.  Dahası onun bir soy faşist olarak Uluderede devlet tarafından katledilen köylüler için son derece kötü şeyler yazması, aşağılaması, horgörüde bulunması da faşistliği nedeni ile şaşırtıcı değil. Özdil’in nefret suçlarının ilki değil bu yazı. Buraya kadar söz konusu anlayış ekseninde düşünürsek bir sorun yok. Yani yazar kendisi ile gayet tutarlı. Bir faşistten faşistlik yapması beklenir; o da bunu yapıyor zaten.

Ama bizim yeşillerden Murat Köylü arkadaşımızı acayip kızdıran Özdil’in kaçakçı için ve -dolayısıyla Uluderede ölen köylüler için- katır, eşek başta olmak üzere  hayvan sıfatlarını kullanması, bunları hakaret olarak Uludere köylülerine yöneltmesi. Yazarın kendi düşüncesinde de halkın genelinde de bir insanın özellikle aşağılama sıfatı için kullanılan eşek vb hayvanlara benzetmesi bir hakaret olduğundan, yazarın niyet olarak ya da metindeki alt okuma ile “Uludere şehitleri”ne katır demesi hakaret olarak görülebilir. Açıkçası yazarın niyeti ne olursa olsun bir yeşilin katır benzetmesi nedeni ile bir yazara öfke hatta nefret duyması yadırgatıcı geldi bana.

Yazarın ırkçılıkla malul olması gibi, ırkçlığın bir başka biçimi olan tür ayrımcılığı olarak türcü de olması onun tiynetini ortaya koyar -ki Özdile gelinceye dek her gün sokaklarda bu emekçi hayvancağızlar birbirlerine dönük hakaret için aşağılama sıfatı olarak kullanıldığını düşünürsek- Özdil için bu vakay-i adiye denecek bir şey. Yazar katır sıfatını aşağılama maksadıyla kullanmış olsa bile bir yeşilin öncelikle yazara “garibim katırları kendi faşist niyetlerine alet etme” demesi gerekir diye düşünüyorum.

Özdil insan merkezci olarak doğadaki çeşitli canlıları kendi niyetlerine uygun olarak ayrıma tabi tutabilir, paşalar için aslanlar gibi ifadesini kullandığında bunu övgü, katırı ise küçümsenen bir canlı olarak sövgü unsuru olarak kullansa da biz ekolojistler ayrım yapmayız. Her canlı bizim nezdimizde insanla eşit değere sahiptir, ne aslan üstün bir canlıdır, ne de katır horgörülecek bir canlı- kaldıki hakaret unsuru olan katır değil eşektir-. Anadoluda “katır gibi” terimi-tıpkı iri bir  yük atı cinsi olan Katana gibi- iri, cüsseli, dayanıklı ve inatçı olanlar için kullanılan bir ifadedir. “Katır gibi adam” dendiğinde devasa cüsseli, iri kıyım, güçlü biri akla gelir. “Katır gibi kadın” ise iyi çiftleşen – biz de bir hayvan türü olduğumuzdan bizim de cinsel ilişki kurma şeklimiz çiftleşme sıfatına uygundur- yanı sıra boylu, poslu iri kemiklidir, bir de tabi iyi iş gören, dayanıklı, her işe dayanıklı anlamında kullanılır.

Katırlar ve Artı-Değer

Bir düşünecek olursak katır olmak iyi bir şeydir. Dayanıklı, kuvvetli ve çevik bir hayvandır  katır. Dahası emekçidir, doğanın hamalları olarak emekleri sömürülen canlılardır. Marx’ın emek değer teorisi pek ala katırlar için geçerlidir. Katırlar emekleri insafsızca sömürülen emekçilerdirler. Kısacası katır aslında alın terinin simgesidir.

Bu nedenle yazar kürt köylüleri katıra benzetip üstüne bir de piç benzetmesi yaparak halt etmiştir. Kendisi tescilli bir faşist olduğundan bu da onun faşizminin olağanlıklarından biridir. Uludere’de ölen ya da kaçakçılık uğruna mayınlara basma tahdidi altında sakatlanma pahasına kelle koltukta bir sınır ticareti ile hayatını kazanan köylülerin aslında herhangi bir ithalatçıdan pek de farkı yoktur.

Kaldı ki piç de aslında bayağı erkek egemen bir değer. Annesi babası belli olmayan için piç denir. Babanın merkezi değer taşıdığı ve kadının onurunun da erkeğin sorumluluğunda olduğu bir toplumda babasız çocuk toplumda ezilen olur. Bu bakımdan yeşiller piçleri kucaklaması gereken bir siyasal harekettir. Çünkü bir anne çocuğunu bir erkeğe yaslanrak değil kendi başına doğurup büyütüyorsa ve eski amazonlar gibi erkeği sadece dölleyici olarak değerlendiyorsa o annenin çocuğu da tıpkı annesi gibi saygıdeğerdir. Bu bakımdan piç ifadesi de bir yeşilin dert edeceği bir sıfat olmamalıdıır. Kem söz sahibini küçültür ilkesince hem ırkçı, hem türcü olan Yılmaz Özdil ayrımcılık skalasına kadınlara dönük ayrımcılığı da eklemiş olur, anneleri horgörüsü ile alçaltmış olarak ele almış olur.  Dahası bütün bunlar kadın hakları diye bas bas bağıran bu kemalistin ne kadar erkek egemen, maço ve kadın düşmanı biri olduğunu bu yazı aracılığı ile ortaya çıkarmıştır.

Özdil katırlar arasında da ayrımcılık yapmış ve orduya hizmet eden şerefli katıra iade-i itibarda bulunurken kaçakçı piç katırları ise aşağılamış. Ben merak ediyorum bay Özdil madem bu kadar ülke gümrüklerine değer veriyordu- elbette onun şerefli askerleri de-ne demeye gümrük birliğine sessiz kaldılar. Gümrük birliğinin ülke ekonomisi için yarattığı tehdit avrupanın en pahalı benzinini tüketen-bence benzinin pahalı olmasında hiçbir sakınca olmadığını da belirteyim-ülkede yakın komşulardan temin ettiği benzin veremez. Ama Özdil buna karşı koymayan devleti değil de kaçağa göz yuman devleti suçluyor.

Özdil’in bir çelişkili faşist olarak kendi içindeki fikri tutarsızlıkları da kürt köylülere kustuğu nefret de kendini bağlar. Ama  yeşiller bu adamı esas bu konu üzerinden topa tutmalıydı. Emekçi katırları hor görüp, devlet memuru katırları onurlandırıp ayrımcılık yaparken-ki Özdil kaçakçıları da yererken devlet memuru olan paşalara selam çakıyor her fırsatta-bir de bu hayvanları kendi faşist horgörüsüne alet ettiği, babası olmadan çocuk doğuran kadınlar ile evli kadınlar arasında ayrım yaptığı-ki evli kadınlar ile ilgili de bir çok şey söylenebilir.  Ve elbette ırk- kibarcası etnik-ayrımcılığı yapması. Yani o soy bir faşist.

Sınırlar ve devletler ne denli yapaylar

Dahası Yeşiller sınırları sahiplenen Özdil’e o sınırların ne kadar saçma ve boş olduğunu-tıpkı devlet gibi-sormalıydılar. İsyan eden kürtlerin isyanına devletin neden olduğunu, son olayında bunu bir kez daha doğruladığını söylenmeliydi. Dahası kendi dağlarını, kendi halkını bombalayan devletin, ABD gibi zalim emperyalistlere uşaklık yapmasını ulusalcı geçinen Özdil’in sorgulamasını istemeliydiler.

Ha keza uçaktan bomba atarak yürütülen bir terörle mücadele politikasının insanlıktan zerre nasibini almadığını, bu türlü bir savaşın savaş suçu oluşturduğunu, bunu yapanların insanların, hayvanların, ağaçların kısacası tüm canlı yaşamının azılı düşmanı olduğu söylenmeliydi. Bunu açıkça dillendirip hükümeti de, genelkurmay başkanını da uluslarası savaş suçları mahkemesine şikayet edip yargılanmaları talep edilmeliydi.

Özdil’e gelince ona şu sorular sorulmalı. Kendi halkına türlü eza cefa eden, ama ABD ve Gülen karşısında bir kağıttan kaplan olmak ve çocuk katili NATO’ya uşaklık etmek mi daha onurludur: yoksa kendilerine türlü türlü işkence eden, ezada sınır tanımayan devlete isyan ederek özgürlüklerini savunan kürtler mi daha onurludur.

Dışardan GDO’lu gıdalar ile insanların hayatı ile oynayan, nükleer santralleri bir takım yerlere peşkeş çekerek uluslarası saygınlık kazanmaya çalışan, ihalaler ile halkını soyan, halkının yurt dışında getirtilen kalitesiz ve sağlıksız ürünler ile soyan bunu da çağdaşlık olarak savunan yağmacı işadamları, politikacılar ve devlet görevlileri mi daha onurlu yoksa hem insanlara ucuz benzin temin ederek hayatın ucuzlamasına katkı sunan hem de hayatını riske ederek yaşamını sürdüren kaçakçılar mı daha onurlu?

Dağda gezen bir kurt olmak mı, yoksa sahibine kölece hizmet eden bir bir köpek olmak mı; sahibinin egosu için koşan bir at olmak mı, yoksa dağlarda yük taşıyan bir katır olmak mı? Hangisi daha onurlu?

Sahibinin sesi olan bir süs köpeği olmak mı daha yeğlenesi, yoksa bir emekçi katır olarak fayda sağlamak mı?

Önden buyrun bay Özdil.

 

Dilaver Demirağ

 

Kategori: Yeşeriyorum

Köşe Yazıları

Domuzlar ve Komploculuk

swine-flu-pigBizim ülkemizdeki kadar komplo teorilerine düşkünlük var mıdır bilmiyorum, ama bildiğim tek şey kuşkuculuk kadar kolayca inanmak gibi de güçlü bir dürtümüz olduğu… O yüzden biz kendimizi kuşkucu sanırken aslında çok salakça denecek bir kolaylıkla komploculuğa kendimizi bırakıyoruz. Nedeni bizim büyük ölçüde sözlü bir toplum olmamız, araştırmak, düşünmek, bilgilenmeye çalışmak için okumak yerine eşimizin dostumuzun fısıltı gazetesi ile yaydığına çabuk itibar etmemiz. (daha&helliip;)

Köşe Yazıları

Olay Felsefesi ve İklim Değişikliği

 Felsefe neresinden bakarsak bakalım düşünmektir. Yöntemli, sistematik ve bilincin derinlikleri ile temas halinde düşünmektir. Descartes’in Meditations kavramının karşılığı olan tefekkür bu tür düşünme edimini içerir. (daha&helliip;)

Köşe Yazıları

Tevhidin Ve Hikmetin Anlamı

EKOZOFİ TARTIŞMALARI – I

İbrâhîm içimdeki putları devir, elindeki baltayla/kırılan putların yerine yenilerini koyan kim. Güneş buzdan evimi yıktı/koca buzlar düştü, putların boyunları kırıldı. (daha&helliip;)

Köşe Yazıları

Şiddetin Anlaşılmaz Suları

Taraf Gazetesinde yazan Roni Margulies’e yapılan saldırı sonrası konu pek çok yerde olduğu gibi biz Yeşiller arasında da tartışıldı. Bir grup bu saldırıyı kınayarak ve ÖDP’nin bu saldırıyı sahiplenmesini yanlış buldu eleştirdi. Bir diğer grup ise bu saldırının bir şiddet eylemi olmadığını, sembolik bir eylem olarak benimsenmese de kınanamayacağını söyledi.
(daha&helliip;)

Köşe Yazıları

İşte Şimdi Ayvayı Yedik

Karşı ütopyaları okuyanlar bilir, orada son derece yumuşak, hatta son derece demokratik gözüken sistemler vardır ama aslında totaliterdirler. Kapitalist-endüstriyalist sistemde böyle. Ne kadar demokratik, ne kadar özgürlükçü bir sistem değil mi kapitalist AB kendi karşıtını bile finanse ediyor. (daha&helliip;)

Yeşeriyorum

Savaştan Kar Çıkartmak

Sütlüce de dünyanın felaketlerini kendileri için karlı bir yatırım aracın dönüştürmek uğraşısındaki çok uluslu su şirketlerinin kontrolünde olan ve her toplantısı bir pazarlama etkinliği de olan Dünya Su Konseyi’nin toplantısı yapılıyor.

Toplantının amacının ne olduğunu iyi bilen ve buna itirazı olan göstericiler düzenin bekçiliğini yapan polis tarafından kıyasıya ve acımasızca dövülüyor. (daha&helliip;)

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Bir İki Üç Daha Fazla Hizbullah

Onlar soykırım yapmaktan bıkmadı ama ben artık sadece kızmaktan bıktım. Hayır, kısır protestolardan, sonu gelmez diplomasi koridorlarından yoruldum. İsrail denen soykırım makinesinin sonu gelmez katliamlarına rağmen, bebek katili olmasına aldırmadan onu kollayan, koruyan ABD denen Siyonist Devletten bıkkıntı geldiğinden. İşte bütün bunlardan dolayı Hizbullahı hayırla yâd ediyorum. Çünkü barışın gelmesi, Ortadoğu’nun İsrail denen soykırım makinesinden yana selamet bulması için İsrail’in façasının çizilmesi şart. (daha&helliip;)

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Post Modern Böööö

Hâlihazırda Genelkurmay-iç mihrak diye bir sitede bu kurumdan genel kurnaz başkanlığı diye söz ediliyor- Başkanlığını üstlenen İlker Başbuğ entelektüel ilgileri olduğunu göstermeyi seven bir general. Canım generalin enteli mi olurmuş demeyin. Hepsi de “evrenin evreni”!! gibi değil, Bay General Başbuğ bizde iletişimsel eylem kuramı adı ile Kabalcı Yayınlarından çıkan Jurgen Haberması referansa göstermeyi seviyor. Harp Akademilerin açılışı esnasında yaptığı konuşmada Poppere, Fukuyamaya ve Habermasa yaptığı göndermeler ile sayın paşamız entelektüel cesameti konusunda, hepimize küçük dilini yutturdu. Ve yine onun sayesin de başımıza örülen post modern çoraplar konusunda bilgi sahibi olduk.Bu bölücü, yıkıcı dış mihrak sapık ideolojilere karşı en büyük güvencemiz olan kemalizmi kemiren bir kurtmuş, başımıza alt kimlik üst kimlik gibi dertleri de açan, küreselleşme denen zararlı cereyanın ardına sığınarak Ike kasırgasından bile daha yıkıcı etkiler ile devletimizin bekasını tehlikeye düşüren bu felaket paşamızın basireti sonucu artık dilediği gibi at koşturamayacak. (daha&helliip;)

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Üçüncü Yol Olarak Yeşiller

Bu hafta siyasi partiler zincirinde yeni bir halka  ve Osmanlı’dan bu yana siyasette yaşanan derin kırılmalar açısından bütünü ile çizgi dışı bir siyasi parti olarak Yeşiller Partisi kurulmuş olacak.

Üstelik ana çizgisi bakımından tam zamanında ve en fazla ihtiyaç duyulan zamanda. AKP’nin iktidar olmasından bu yana alttan alta süregelen çekişmenin Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra açıkça çatışmaya dönüştüğü ve toplumdaki gerilimin doruğa çıktığı bir zamanda, doğal dengenin bozulması meselesinden yepyeni bir uygarlık vizyonu ve siyaset önerisi geliştiren bir siyasi partinin lüks olduğu düşünülebilir. (daha&helliip;)

Kategori: Yeşeriyorum