Köşe Yazıları

Başkanlık, belediyeler ve Tayyip Erdoğan

Varlık fonu Türkiye’nin en büyük 10 şirketinden biri haline geldi. Neredeyse tüm kamu kaynakları, bir anda, henüz yeni kurulmuş Varlık Fonu Anonim Şirketine devredildi.

Bu yöntem, Tayyip Erdoğan’ın yıllarca önce keşfettiği bir yöntem. Belediye Başkanı olarak edindiği deneyimler ile ilk geldiğinde, 2004 yılında belediyelere sermaye şirketleri kurma yetkisi vermişti. Şu anda İBB’nin 28 şirketi var. Hemen hemen birçok hizmeti bu şirketler üzerinden yürütüyor.

Belediye Şirketlerinde kamunun tabii olduğu kanunlara, denetim mekanizmalarına tabii olmuyorsunuz. Örneğin çalışanlar belediyenin yani kamunun değil özel bir şirketin çalışanları.

Tayyip Erdoğan’nın hayalini kurduğu ise, şirket gibi yönetilen bir ülke. Türkiye Varlık Fonu AŞ’de bu yolda önemli bir mihenk taşı.

Ziraat Bankası, Türk Hava Yolları ve daha nice şirketler ve onların varlıkları artık tek elden yönetilecek. Tek bir patronları olacak.

Türkiye Varlık Fonu AŞ ve onun yönetimi şu anda birçok bankacının, pilotun, temizlikçinin, güvenlikçinin patronu.

Şu anda tartıştığımız başkanlık sistemi de mevcut belediye başkanlığı sistemine benziyor. Hatta, yargı kısmını çıkarırsak, referandum konusu olacak başkanlık sistemi, şu andaki belediye başkanlığına çok benziyor.

Yani, yeni sistemde meclisin esamesi okunmayacak. Belediye Başkanı’nın ismini bilmeyen yurttaş yoktur, peki ya belediye meclisi üyelerinin isimlerini bilen biri var mı? Bırakın onu, belediye meclisinin varlığını bile fark etmeyen, bilmeyen yurttaşlarımız vardır.

Belediye Başkanı’nın kontrolünde olmayan belediye meclisimiz var mı mesela?

Belediye Başkanı’nın partisinin çoğunluk olmadığı bir belediye meclisimiz var mı?

Yeni sistemde belediye sistemimize benzer biçimde tamamen karar alma mekanizmalarındaki bileşenleri tekleştirmek ve hızlandırmak üzerine kurgulanmış durumda.

Ancak, unutmayın ki belediyelerimizin siyasi rolleri kısıtlı, sadece hizmet odaklı bir belediyeciliğimiz var. Belediyelerimiz yargı, yürütme, yasama unsurlarının sadece yürütmesinden sorumlu.

Belediyelerimiz kent yönetiminde tek karar mercii değil, valilik ve kaymakamlık var, ayrıca yargı temsilcileri var. Hatta, benim gibi doğuda yetişenler için, il jandarma komutanlığı bile var.

Son olarak, AKP belediyesinden ihale alabilen CHPli gördünüz mü siz hiç?

Ya da CHPlilerin işini kolaylaştırmayan CHPli belediye?

Çok enderdir. Bu yüzden kuvvetler ayrılığı ilkesine, ecnebilerin check and balance dediği süreçlere ihtiyaç var.

Kamuya hizmet ederken hız önemlidir, yolunuz bozuksa yolunuzun talep etmenize rağmen 10 yıl sonra yapılmasını istemezsiniz.

Ancak, sistemi sadece karar alma mekanizmalarını kolaylaştırmak ve hızlandırmak üzerinden kurgularsanız gücü tek elde toplamış olursunuz.

En tepedeki denetim mekanizmalarını, hizmetleri hızlandıralım diye ortadan kaldırırsanız, tüm devlet kademelerinde denetimsizliği teşvik etmiş olursunuz. Başkanı tanıyorum diye kamu görevlerini kötüye kullanan insanların türemesine sebep olursunuz.

Devleti şirket gibi yönetmeye kalkarsanız, şirket çalışanlarının patronlarından korktuğu gibi kamu görevlilerinin hatta kamunun başkanı putlaştırmasına neden olursunuz.

Yurttaşlar korkudan başkanı ve devleti temsil eden her hangi bir kamu görevlisini şikayet etmeye korkarlar.

Şirket sahiplerinin tek derdinin kamu ile iyi geçinmek olduğu bir ortam yaratırsınız. Kimse, üretmeye, kaliteli işler yapmaya, inovasyon yapmaya odaklanmaz; kötü yönetilen bir ekonominiz olur.

Ülkemizi korumak için hızlı hareket etmemiz lazım diyerek tek adamdan başlayan bir hiyerarşik düzen kurarsanız, ülkeyi askeriyedeki kadar sıkı bir hiyerarşiye tabi tutarsınız, astın üste hiçbir hükmü kalmaz.

 

Devin Bahçeci

Köşe Yazıları

Acun’dan E-Demokrasi örneği! : Rising Star

Acun Ilıca’lı bence gösteri dünyamızda önemli bir idol. Beğenelim ya da beğenmeyelim, politik olarak yanlış bulalım ya da bulmayalım hiç farketmez. Önemli bir biçimde günümüzün dinamiklerini değerlendiren ve bunlar üzerinde popüler kültür yaratan önemli bir figür. Bazılarımıza kültürsüzlüğün kültürünü yayıyor gibi gelebilir ama günümüzün ruhunu anlamadığını söyleyemeyiz.

Bugün ilk defa bir yarışmasına denk geldim. Rising Star yarışması ilginç bir biçimde Türkiye televizyonlarında devrimsel denilebilecek bir yaklaşımla interaktif bir yarışma programı üretiyor. Yarışma aynı zamanda karar alma sürecinde juri üyeleri ile seyircileri aynı anda oylamaya katıyor.

Bir yarışmacı karşısında bir duvara karşı şarkı söylüyor. Oylamada 100 üzerinden 70i geçince Rising Star adayı oluyor. 4 jüri üyesi var yarışmada.

Oylama ilginç yalnız. Her sayaçta juri üyeleri beğendiklerine yüzde 7 verebiliyorlar. Ama yine de her jüri üyesi beğenirse bile geri kalan oyu seyirciden almak zorunda.

Seyirciye, internette şarkıcı adayı çıktığı anda oylamaya katıl diyebileceğiniz bir uygulama yapılmış. Tüm tv8 programları için geçerli bu TV8 Yan Ekran uygulaması bu program sırasında size canlı katılım fırsatı sağlıyor. Ya da sağlıyor mu? Fiziki olarak katılıyor hissediyorsunuz. Belki de bir anlığına.. Ama hissettim ben.

14

Merak edip indirdim ve oylamaya katıldım. Katılıyor gibi oluyor güzel oluyor. Oy verenlerin fotoğrafı ekran köşesinde görünüyor. Ekranlarda evet verenler görünüyor.

Tam bir katılım tiyatrosu

Bu uygulamayı kullanırken aklıma Arnstein geldi. Hatta bu yazıyı yazıp makaleyi açana kadar merdivende 3 veya 4’üncü basamağa denk geliyordur hissiyatı ile ilk once Arnstein’In makalesini açtım.

En altta manipulasyon dediğimiz basamak var. Bu basamak Arnstein tarafından tanımlanırken şöyle tanımlanmış: “Manipulasyon mutlak bir aldatma / dalaveredir. Anketler yapmak veya toplantılar yürütmek gibi özel olarak katılım gerekliliklerini yerine getiren faaliyetler yürütülür ancak ortada evet diyenlerin hayır diyenler ile gerçek hakiki bir güç paylaşımı niyeti yoktur.”[2]

Öncelikle adalet yok. Yarışmacı çıkar çıkmaz, uygulamada “oylamaya katılacağım” demeniz gerekiyor. Ancak sonra girişler kapanıyor, bu bir adalet duygusu yaratsa da başlangıçta aslında her yarışmacı eşit sayıda insan tarafından oylanmıyor.

Başka bir yöntem olmaz ama diyebilirsiniz. Ama yine de katılımcılar için adil olmayan bir durum yaratılıyor. Üstelik bu yönüyle Acun’a daha çok yarıyor uygulama. Anlık olarak orada olmanız lazım ki uygulamaya katılabilesiniz. Yarışmayı anlık olarak kaç kişi izliyor gösterebiliyor Acun. Büyük bir avantaj televizyonculuk için.

Şimdi güç paylaşımına bakalım. Acun ve juri aslında karar verici olan konumlarını seyirciler ile paylaşıyorlar mı? Tabiki hayır,

4 juri de hayır dese, teorik olarak tüm seyirciler evet derse yarışmacı yüzde 72 alıyor. Ancak bir juri evet derse, yarışmacıya yüzde 10 katkı sağlıyor, (70 toplaması gerekiyordu, %7 etkisi aslında yüzde 10luk bir yarışmacı katkısı). 4 jürinin katkısı yüzde 40.

Durun bitmedi, ee yüzde 60 seyircide diyebilirsiniz. Ancak blok oy olduğu için manipulatif bir etkisi var bu oyların. Üstelik jurinin ekranda olması gibi avantajları, anlık tepkileri, hepsi bir katılım tiyatrosunun parçası.

Biraz daha matematik yapalım. 100’lük oy barometresinin 72 birimi oylamaya katılanlara ait. Yarışmaya anlık kaç kişi oylamaya katıldı bilgisine ulaşamadım. O yüzden diyelim ki 72000 kişi oylamaya katıldı. Her 1000 kişi bir birime tekabül edecek.

Bir jürinin oyu ise 7000 kişiye tekabül edecek. Üstelik bu oya sahip olan kişinin sahnede olma, konuşma, mimikleri ile oylamayı etkileme gibi bir konumu olacak.

Yani katılmıyoruz. Tamamen Arnstein’in “katılım değil” dediği noktadayız. Ancak katılıyor gibi hissediyoruz. Gücün sahibi halen juri üyeleri ve tabi ki Acun.

Peki, nasıl aldatılıyoruz?

Yarışmacı, 100 birimden 70 birim almalı, 4 jüri varken tam sınırda olan birim sayısı Juri’ye ait. Eğer jüri 8 birim olsaydı, her yarışmacı için en az bir Juri’nin evet demesi lazımdı. Bu aldatmacaya daha zor kanabilirdik mesela.

Anlık sürecin parçası oluyor diye hissediyoruz ama Facebook veya Twitter’daki verilerimizi feda ediyoruz. Çünkü uygulamaya facebook, twitter ya da bilgilerinizi paylaştığınız üyelik sekmesi ile üye olabiliyorsunuz. Yani üstelik katılmak için bedel ödüyoruz.

Hayır ya da çekimser diye bir ayrım yok. Evet verirseniz katkınız oluyor ama oy kullanıcağım diyip kullanmayabiliyorsunuz. Şarkı bitene kadar oy kullanmak zorundasınız çünkü. Bu durum da başka bir aldatmacaya hizmet ediyor. Açıklayayım, yarışma tanıtımında kurallarda şöyle bir ifade yazıyor: “Her bir jüri üyesinin önünde bir buton var ve EVET olarak butona bastıklarında yüzdeye +7 olarak etki ediyorlar. Hayır dediklerinde ise yüzde etkilenmiyor.” Jurinin hayırlarının hiç bir etkisi yokmuş gibi görünüyor değil mi? Peki öyle mi? Dört juri de “evet” demezse, yarışmacı 72 seyirci biriminden en az 70’ni almalı. Yani en az katılan tüm seyircilerin Yüzde 97’si “evet” demeli. Yani, aslında sana Arnstein’in “manipulasyon’u tanımlarken dediği gibi bir katılım yöntemini kullanıyor ama seninle her hangi bir şekilde gücü paylaşma niyeti yok.

Tekrar bakalım tanıma:

Screen Shot 2015-08-11 at 11.09.58 PM

Arstein’in Katılım Merdiveni


Manipulasyon mutlak bir aldatma / dalaveredir. Anketler yapmak veya toplantılar yürütmek gibi özel olarak katılım gerekliliklerini yerine getiren faaliyetler yürütülür ancak ortada evet diyenlerini hayır diyenler ile gerçek hakiki bir güç paylaşımı niyeti yoktur.”[3]

 Arnstein’nın katılım merdiveninde ikinci sırada ise terapi var. Bu aşamada yurttaş katılımı yanlış yönlendirme için kullanılır – keza yoksulun (kitlelerin) davranışlarını yönlendirme olan gerçek niyeti örtmektir asıl amaç.

Üçüncü aşama ise danışma. Basitçe sizden görüş alır ama uygulamak zorunda değildir. Tokenizm yani. Rising Star’da danışılıyor olmaktan daha iyi hissettiğiniz kesin. Katılıyor gibi hissediyorsunuz sonuçta, ama danışılmıyorsunuz bile. Yani seyirci barometresi ile jüri barometresi ayrı olsa bir diyalektik yaratılabilirdi ve danışıyor olurdunuz. Arnstein’e göre daha iyi katılıyor olurdunuz.

Ne kadar katılıyoruz, ya da kim katılıyor? Ya da sadece manipule mi ediliyoruz?

Acun’dan tam da bir manipulatif e-demokrasi ile günün teknolojisini kullanarak bize “demokrasicilik tiyatrosu” çiziyor olması ne kadar da manidar değil mi?

Haydi ben oylamaya gidiyorum, çok yazdım, ahanda eveti verdim…

Halen ikna edemedim mi? O zaman Black Mirror birinci sezon ikinci bölüm olan 15 Million Merits izlemenizi öneririm.

Bonus: Bu arada Acun bunu kendisi üretmemiş tabi ki tahmin edebileceğimiz gibi. Yarışma formatı Israil menşeli.  HaKokhav HaBa (Sonraki Yıldız) adlı yarışmanın tüm kuralları da, oranları da aynı. Sonraki aşamalarını da inceledim bu yarışmanın. Kurallarda sonraki seviyelerde, juri oy oranı düşüyor ama bu seviyelerde de juri üyelerinin açık yarışmacı destekleri gibi oylama öncesindeki manipulasyonları var. Bakalım Türkiye’de nasıl uygulanacak sonraki aşamalar.

Bonus 2: Arnstein’in katılım merdiveni hakkında türkçe birkaç kelam okumak isterseniz diye: Gençlik Politikaları Kılavuzu sayfa 52ye bakabilirsiniz. Görsel de oradan.

[1] http://ibis.geog.ubc.ca/~ewyly/u200/arnstein.pdf

[2] http://ibis.geog.ubc.ca/~ewyly/u200/arnstein.pdf

[3] http://ibis.geog.ubc.ca/~ewyly/u200/arnstein.pdf

15 Devin Bahçeci

 

 

Devin Bahçeci

EnerjiManşet

Rosatom Finlandiya’da hükümeti böldü

Finnish-nuclearAkkuyu’da yapımı planlanan nükleer santralin yapımcısı Rosatom şirketinin de ortak olduğu Fennovoima grubunun, Finlandiya’nın kuzeyine yapmak istediği nükleer santral için hükümetin parlamentoya resmi olarak onay vermesini tavsiye etmesi üzerine, koalisyonun küçük ortağı Finlandiya Yeşilleri koalisyonu bırakacağını açıkladı.

Yeşillerin koalisyonu terk etmesi ile 200 milletvekilli parlamentoda hükümeti oluşturan partilerin milletvekili sayıları 102’ye düştü.

Yeşiller Partisi’nin sözcüsü Ville Niinisto iki gün önceki basın toplantısında konuyla ilgili açıklama yapmış ve “eğer hükümet perşembe günü; Fennovoima ve Rosatom’a izin verilmesini önerirse koalisyona devam edemeyiz” demişti.

Yeşiller böylelikle sözünü tutmuş oldu. Yeşiller üç yıl önce koalisyona girerken yeni nükleer tesis yapılmaması ve yenilenebilir enerjiye yatırım yapılması koşulu ile koalisyona ortağı olmuştu.

1200 Mw’lık nükleer reaktör yapılmasını içeren plan henüz kesinleşmiş değil. Projeye parlamentonun da onay vermesi gerekiyor. Ancak, parlamentoda çoğunluğunu koruyan hükümetin tavsiyesinin geçeceği düşünüyor.Fennovoima+Rosatom+logo+tunnus

Rusya Federasyonu’nun resmi devlet şirketi olan Rosatom ile Türkiye Cumhuriyeti, Akkuyu’da 4800 Mwlık santralin yapılması için anlaşma imzalamıştı. Birçok sivil toplum kuruluşunun karşı çıktığı projenin hazırlanan  Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) Raporu; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, tarafından 5 Temmuz 2013’te şeklen reddilmişti.

Şirket tarafından hazırlanan yeniden hazırlanan ÇED Raporu ise halihazırda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından değerlendiriliyor.

Rusya’da 10, yurtdışında 177 ticari nükleer santrali yöneten Rosatom’un uluslararası faaliyetleri sıklıkla yolsuzlukla suçlanıyor. Özellikle Ocak 2014 yılında şirketin Macaristan’daki yatırımları ciddi yolsuzluk iddiaları ile karşı karşıya kalmıştı.

(Yeşil Gazete, Reuters)

Kategori: Enerji

Doğa MücadelesiManşet

Soma Yırca Köyü’nde zeytinlik katliamı!

Yırca köyünde dozerler zeytinliklere girdi

Manisa Soma’ya bağlı Yırca köyünde dozerler zeytinliklere girdi. Termik santral için zeytinlik katliamına köylüler direndi. Bölgeden alınan haberlere göre köylüler dozerleri durdurmadan önce makineler 13 zeytin ağacını kesti.

Yırca köyünde dozerler zeytinliklere girdi

Yırca köyünde dozerler zeytinliklere girdi

Jandarma olay yerine intikal etti ve kesilen ağaçlar ile ilgili tutanak tutuldu.

Köylülerle birlikte akşam saatlerinde zeytinlik katliamına karşı direnme kararı çıkan toplantıda bulunan CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel, yeniden Soma’ya intikal etti. Özel ayrıca, Vali ve Kaymakamı bilgilendirdi.

Köylülerin direnişi karşısında duramayan Kolin gruba ait iş makinelerini çalıştıran işçiler zeytinlik alanından uzaklaştılar. Dozerleri bırakarak kaçan işçilere karşın, Yırca halkı tarafından makineler zeytinlik alanının önünden çekildi. Nöbet sürüyor, direniş ve dayanışma için çağrı yapılıyor.

Zeytinlikler için Yırca'da nöbet sürüyor, direniş ve dayanışma için çağrı yapılıyor

Zeytinlikler için Yırca’da nöbet sürüyor, direniş ve dayanışma için çağrı yapılıyor

Son alınan haberlere göre dozerler 02:00 itibari ile bölgeyi terk ettiler. Özgür Özel twitterdan yaptığı açıklamada “köylülerin direnişi, avukatların dirayeti, Jandarmanın varlığı Kaymakamın arabuluculuğu ile şimdilik gidiyorlar” dedi.

(Yeşil Gazete)

İklim KriziManşet

Ocak 2014: İklim Değişikliği ile Küresel Mücadele için önemli ay

Ocak 2014 ayı içerisinde gerçekleşecek beş olay; 2014 ve sonrası için küresel düzeydeki iklim tartışmalarına yön verecek.

1) Obama’nın Ulusa Seslenişi

state-of-the-union28 Ocak’ta, Dünya’nın en güçlü liderlerinden biri olan Obama tüm ABD ulusuna seslenecek. Büyük bir olasılıkla yıla dair beklentilerini ve görüşlerini paylaşacağı konuşmasında, iklim değişikliğini nasıl ele alacağı, ABD’nin iklim değişikliği ile mücadele konusundaki adımlarını bizlere gösterecek. 2013 yılındaki Ulusa Seslenişinde iklim değişikliği ile mücadeleye önemli vurgu yapan ve “Kongre, gelecek nesiller için harekete geçmez ise ben geçeceğim” diyen Obama, İklim Değişikliği Eylem Planı ile sözünü tutmuş görünüyor. Bu seneki konuşma, Obama’ya geçen yıl attığı tohumları yeşertme şansı verecek.

2) Avrupa Birliği 2030 İklim Paketi

AB’nin, 2020 yılı iklim hedeflerinin son tarihine ulaşmaya 6 yılı var ve AB bu sene 2020 sonrasnda ne yapacağını konuşacak. AB 2030 İklim Paketi’nin ilk taslağı 22 Ocak tarihinde açıklanacak. Yeni planın, yüzde 35 ile 45 arasında emisyon azaltma hedefi içermesi bekleniyor, fakat diğer önemli bir soru yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği konusundaki hedeflerin ne olacağı. Birleşik Krallık’ın karşı çıkmasına rağmen, İklim Komisyoneri Connie Hedegaard dahil olmak üzere bir çok bürokrat, yenilebilir enerji ve enerji verimliliğine dair hedeflerin olması gerektiğine dair görüş bildirdi.

Responding to Climate Change’e konuşan Belçikalı Çevre Bakanı Melchior Watheltet “Eğer gerçekten ilerleme istiyorsak, gerçekten yatırım yapmalıyız. CO2 emisyonları konusu doğru ama enerji verimliliği de çok önemli çünkü ne yapabileceğimizi bildiğimiz bir konu” diye açıklama yaptı.

3) Yunanistan’ın AB Dönem Başkanlığı

Greece-EU-PresidencyYeni yılın ilk günü ile beraber, ekonomik krizlerle boğuşan Yunanistan, AB dönem Başkanlığı’nı devraldı. Bu da 2014 yılının ilk yarısında yapılacak üst düzey AB toplantısına Atina’nın ev sahipliği yapacağı anlamına geliyor. Ülkenin finansal durumu tüm manşetleri halen doldurmaya devam ederken, ülke aynı zamanda eşsiz ve ilginç bir iklim politikası yürütüyor: yenilebilir kaynakları ve deniz kaynaklarını özelleştirerek “mavi büyüme” hedefliyor.

Yine Responding to Climate Change’e konuşan Yunanlı Milletvekili Dionysia Theodora Avgerinopoulou “Yunanistan’da bizim en değerli varlığımız iklim ve doğa… Biz, eğer Avrupa ve komşu ülkeler daha iyi ve güçlü stratejiler ile yenilebilir kaynaklara yönelirse, Avrupa’nın düşük karbonlu ekonomide lider olabileceğini düşünüyoruz” diye konuştu.

4) Dünya Ekonomik Forumu yıllık toplantısı

Dünya Ekonomik Forumu yıllık toplantısını 22 – 25 Ocak tarihlerinde yapacak. Bu toplantıda 1 tam gün iklim değişikliğine ayrılmış durumda. Forum, siyaset, ekonomi, sosyal konular ve teknoloji gibi konuların da dahil olduğu bir biçimde hızlı bir şekilde değişen küresel sistemdeki zorlukları inceleyecek.

Christina Figueres

Christina Figueres

BM’in iklim bölümü şefi Christina Figueres, Responding to Climate Change’e yaptığı açıklamada “Dünya Ekonomik Forumu, dönüştüren değişikliklerin olabileceği konuları ele almayı seçti. Özellikle hem özel sektör hem de kamu kurumları arasında işbirliği gerektiren konulara odaklanacaklar. Malvarlığını elinde bulunduranların ve sermayeye sahip olanların, fark yarabilecek güçleri var ve gelecek on – yirmi yılda sermayenin nereye akacağına dair fark yaratmaları gerekiyor.”

5) Dünya Gelecek Enerji Zirvesi

Dünya Gelecek Enerji Zirvesi de 20 -22 Ocak tarihlerinde Abu Dhabi’de yapılacak. Dünya liderleri, uluslararası karar vericiler, sanayi uzmanları ve daha niceleri, yenilebilir enerji, temiz teknoloji ve enerji verimliliğini tartışmak için bir araya gelecekler. 2013 yılındaki toplantıda, Fransa Başkanı Francois Hollande, toplantıya katılan delegelere, eğer yenilebilir enerjiye yatırım yapmayı başaramazsak, gezegen çevresel “felaketle” yüzyüze kalacak demişti.

Konuşmacılar arasında, Uluslararası Enerji Kurumu Direktörü Maria Van Der Hoeven, Dünya Enerji Konseyi başkanı Marie-Jose Nadeau var. Konuşmaların yanında, onlarca yeni yenilebilir enerji ve enerji verimliliği ürünlerinin bulunduğu en son teknoloji ürünler sergisi de var. Zirvede tanıtılacak ürünlerden biri de elektrikli uçak.

Bizim Yorumumuz:

İklim değişikliği mücadele konusunda giderek umudumuz azalıyor. Ülkelerin şu anda olduklarından çok daha hızlı harekete geçmeleri gerekiyor. Ancak, halen piyasa ekonomisi dahilinde çözümler arayan, petrol ve fosil yakıt lobilerinin etkisi altında kalan hükümetler ile karşı karşıyayız. Yine de yukarıdaki toplantıların takibinin önemli olduğunu ve bu toplantılarda konuşulanların iklim politikasına yön vereceğini unutmamak gerekiyor diye düşünmekteyiz.

(http://www.rtcc.org, Yeşil Gazete)

Kategori: İklim Krizi

Köşe Yazıları

Tayyip’i yedirtmem arkadaş!

Bugün yolda gelirken düşündüm. Gerçekten Tayyip olmasa ne yapardık diye düşündüm ve karar verdim; ben de Tayyip’i yedirmem arkadaş…

Siz hep eleştirenler hiç bir iki dakika durup düşündünüz mü? Tayyip olmasa nasıl olurdu dediniz mi?

Ben düşündüm. Bugünkü Tır olayı bende aydınlanma yarattı.

Tayyip olmasaydı; kendi polisine yakalanan gizli servisimiz olur muydu hiç?

Ya da “ananı al da git” diyen bakan.

Ya da Melih Başgan…

Ekonomiydi, yok Suriye’deki savaştı bunların hepsi boş işler.  İki kilo dolar kuru ile karın doyuyo mu ki hiç?

Ya ciddiyim bak. Gerçekten ciddiyim.

Alternatif AB İlerleme Raporu hazırlama cesaretini kim gösterebilmiş sorarım size?

Bakınız, devletimiz girmek istediği, üyesi olmak istediği Avrupa Birliği’ne kafa kaldırmış. Kendi ilerleme raporunu yazmış. (http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=49358&l=1 ) Tayyip olmasa yapabilir miydik bunları? Sorarım size.

AB olmaz ise kim Şangay Beşlisi’ne gideriz diye atar yapacaktı? İşe yaramadı ama olsun; geçmişteki CHP iktidarı bunları yapamadığı için işe yaramadı.  Geziciler de atar sırasında paralel devleti harekete geçirmiş olabilir.

Yahu görmüyor musunuz? Önümüzü kesiyorlar. Kim kesiyor bilmiyorum ama “Açın Türkiye’nin önünü” diye haykırmak varken biz Suriye’ye gizli yardım malzemesi sokmaya çalışan yüce MİT’imiz ile dalga geçiyorsunuz.

Ayıp vallahi de ayıp billahi de ayıp.

Bakınız efendim, Tayyip Erdoğan olmasaydı, Egemen Bağış’ı tanıyabilir miyiz? Ne kadar halktan bir bakanımız varmış ama biz kıymetini bilemedik. Yuh ki ne yuh bize?

Koskoca Leonardo Da Vinci Programını tanıtırken, halkın dilinden anlayan bir bakanımız olmasa, yaptığı espiri ( geçen gün kamyon sürdüm, leonardo da vinci diyerek) olmasa, ne yapardık biz.

Allah başımızdan eksik etmesin emiii…

“Gezi”ci geldiniz, “gezi”ci gideceksiniz, Tayyip Kumandan ise kalıcıdır. Bunu aklınızın köşesine yazın.

Melih Başkanı yaptığı hizmetleri nasıl unuturuz. Sayesinde sosyal medya müdavimi olduk.  Bu gençler Melih Başganım olmadan nasıl yaşayacaklar…

screen-shot-2013-06-03-at-5.14.58-pm

 

Ya kefen giyen bu geleceğimizin teminatı gençler, Tayyip olmadan ülkemizi nasıl ileriye taşıyacaklar?

Arkadaş,  Yiğit Bulut abimizi de tanıma fırsatı bulamayacaktık.

Dalga, geçtiğimi sanıyorsunuz değil mi?

Ben hiç birşey bilmem, şunu bilirim.

Her gün yeni bir çelişki, yeni bir aksiyon ile uyanıyoruz.  Her gün yenni bir maceraya giriyoruz. Her seferinde, yok artık bu kadar da olmaz diyoruz. Sonra çelişkilerde, traji komik siyasi arenamızda yeni bir seviyeye atlıyoruz.

Her gün yeni bir heyecan.  Bunlar olmasa sıkıntıdan ölürdük arkadaş.

1 yıl önce söylediklerini unutan, 180 derece dönen politikacılarımız var, twitter’da tek işi hükümet yardakçılığı yapan gençlerimiz var, kefeni ile kışın soğuğunda havaalanına giden yurttaşımız var.

Kocası rüşvet yolsuzluktan içeri alınmış ünlü bir sanatçımızın duygusal konuşmasına kayıtsız kalamayan bir milletiz tamam mı?

Tayyip Erdoğan’ımız olması çok mu?

Hem doğru söyleyin, siz olsaydınız kime verirdiniz ihaleyi? kendi çevremiz yemeyecek de el mi yesin arkadaş!

Olur mu öyle şey!

Töbe töbe… Ayakkabı kutusunda 4.5 Milyon Doların lafını mı ediyorsunuz? Başbakan’ımız sandıkta gösterecek günümüzü bize?

Yürüyün gidin yedirmem de yedirmem; yedirmem de yedirmem. Bana ne!

Tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan bilemiyorum. Yok artık diyorum, yok artık oluyor. Sonra da aha böyle hissediyorum:

simpsons-the-doh-49005791

 

Uncategorized

Yeşillik Anketleri 1 – Yeni Yeşil Gazete’yi nasıl buldunuz?

12014 yılında Yeşil Gazete’nin bir yeniliği de haftalık anketlerimiz.

Her hafta, gündeme ilişkin biraz hiciv, biraz mizah içeren eğlenceli geyikler ile bezeli anketler düzenleyeceğiz.

Bu anketlere Yeşillik Anketleri adı verdik.

Anketlerimize bazen kendimizi, bazen de başkalarını “Yeşillik” yapacağız.

2014 yılına girerken tasarımını değiştiren bir Yeşil Gazete var.  Bu yüzden bu hafta, Yeşil Gazete’nin yeni yüzünü “Yeşillik” yapalım dedik ve sizlere “Yeni Yeşil Gazeteyi Nasıl Buldunuz?” diye sormak istedik.

Anketimiz  08 Ocak 2014 tarihine kadar açık kalacak, 10 Ocak 2014 tarihinde ise sonuçları sizler ile paylaşacağız.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Uncategorized

ManşetYılbaşı

Sizin Seçtikleriniz: 2013’ün Enleri!

20132013 hareketli ve kıpır kıpır geçti. Mutlu olduğumuz, mutsuz olduğumuz, direndiğimiz, umudumuzu kaybettiğimiz an ve anları hep beraber yaşadık. Bir çok ilke ev sahipliği yaptı 2013. Bir çok “en” de oldu.

Biz de anket yaptık. Sizlerin “en”lerini toparladık. 9 soru sorduk;  cevaplarınızı derledik.

212 anket okuyucumuz, zaman yaratıp bizimle fikirlerini paylaşmış. Mouse’larına sağlık.

İşte hareketli geçen 2013’ün size göre enleri :

Kategori: Manşet

ManşetTürkiye

Taksim’de Müdahale Başladı

Rüşvet ve Yolsuzluk skandalına karşı Taksim Dayanışması sekreteryası tarafından çağrıya cevap vererek, taksime gelen protestoculara müdahale başladı.

Basın açıklaması yapmayı planlayan eylemciler, basın açıklaması yapamadan polisin müdahalesi ile karşılaştı. Polisin biber gazı ve Tomalar ile saldırdığı göstericiler, İstiklal Cadde’sine doğru geri çekilirken; çevik kuvvet ise an itibari ile cadde’de müdahaleye devam ediyor.

Hükümeti istifaya davet eden göstericilerin attığı şu sloglanlar dikkat çekti:

Hırsız Var

Her Yer Taksim Her Yer Direniş

Her Yer Rüşvet Her Yer Yolsuzluk

19:37 itibari ile polis müdahalesi devam ediyor. Balıkpazarı Sok civarındaki göstericiler ise, “Sık Bakalım Sık Bakalım Biber Gazı Sık Bakalım” diye slogan atıyor.

19:40 Büyükparmakkapı sok.’ta polisin müdahalesi ile yangın çıktı. İtfaiye ekipleri müdahale ediyor.

19:51 Toma ve çevik kuvvet Ağaoğlu Camii’nin önünde müdahale hazırlığı yapıyor.

19:56 Mis Sokak ve civarında polis müdahalesi devam ediyor. Galatasaray Lisesi’nin önünde ise Polis anonslarla grupları dağıtmaya çalışıyor.

20:02 Polis ara sokaklara müdahaleye başladı. Biber gazı kokusu Balıkpazarı Sokak’a ulaşmaya başladı.

20:05  Sıraselviler’de Barikatlar kurulmaya başlandı.

20:10 Eylemciler polise havai fişekler ile karşılık veriyor.

 

20:22 İstiklal caddesinde müdahale devam ediyor ( @mudahalevar vasıtası ile aktarıyoruz)

20:28 İmam Adnan Sok. Müdahale devam ediyor.

20:31 Polis istiklal caddesindeki barikatları yıkıyor.

20:36 Polis’in Nevizade’de coplu müdahalesi haberleri geliyor.

 

 

 

20:53 Polis İstikalle girişleri tüm ara sokaklardan kapatıyor. 

 

 

 

 

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

ManşetTürkiye

Çevre ve Şehircilik yeni Bakanı İdris Güllüce’nin Karnesi

Rüşvet krizinin ortasında, derede boğulmamak için atlarını değiştirdi AKP Hükümeti. Yeni 10 adet bakan belirlendi.

Bu bakanlardan biri de Recep Tayyip Erdoğan’ı istifaya davet eden Erdoğan Bayraktar’ın yerine gelen İdris Güllüce.

Biz de doğayı koruma sorumluluğunu devlet adına alan bu çiçeği burnunda bakanımız hakkında bir inceleme yaptık

Öncelikle TBMM sitesinden yasama faaliyetlerini inceledik:

Kanunlar:

İdris Güllüce hiçbir kanun teklifininin ilk imzacısı olmamış.  Şu ana kadar sadece 6 kanun tasarısına imza atmış. Bu tasarılardan biri Uyuşturucu maddeler ile ilgili iken diğerleri Anayasa, Sayıştay değişiklikleri gibi hemen hemen her AKP milletvekilinin imzaladığı metinler. İdris Güllüce’nin verdiği kanun teklifleri arasında ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı ilgilendiren hiç bir kanun teklifi bulunmuyor.

Soru Önergeleri:

Sahibi olduğu sözlü ve yazılı soru önergesi de bulunmuyor yeni bakanın.

Genel Görüşme Belgeleri:

Çevre ve Şehircilik Bakanı hiç bir genel görüşme belgesinin de sahibi ve ilk imzacısı olmamış. Aynı zamanda hiçbir genel görüşme belgesine de imza atmamış.

Meclis Soruşturma Önergeleri:

Yine hiçbir meclis soruşturması önergesinin sahibi olmayan İdris Güllüce, hiçbir meclis soruşturma önergesine imza atmaya da gerek duymamış.

Meclis Araştıma Önergeleri:

Hiçbir meclis araştırma önergesinin sahibi değilken sadece 4 adet araştırma önergesine imza atmış. B önergeler sırası ile doping, terör, toplumsal barışı bozan olaylar ve darbe/muhtıralar ile ilgili. Çevre ve Şehircilik ile ilgili yine hiçbir çalışması yok.

Gensoru Önergeleri:

Hiçbir gensoru önergesini yazmamış, hiçbirine imza atmamış. Ama iktidar partisi milletvekili sonuçta..  Bizim ülkede milletvekilinin partisine karşı gensoru vermesi görülmüş şey değil.

Genel Kurul Konuşmaları:

Bakan, 3 defa kürsüde söz almış. Biri genel kurul sataşmaları, biri CHP önerisi diğeri ise Afet riski altındaki alanların dönüştürülmesine dair kanun tasarısı. Yeni Bakanımızın, sonunda; çevreyi değil ama Şehirciliği ilgilendiren bir çalışmasını bulduk.

Twitter

Bir de Twitter’a bakalım dedik. Malum sosyal medya önemli.

Bakanın; Ocak 2013’ten itibarenden dün bakan olduğu açıklanana kadar tüm twittlerine baktık. Genelde, Tayyip Erdoğan’ı retweetleyen İdris Güllüce içinde koskoca 2013 yılında, sadece 3 tane içinde çevre geçen tweet atmış.

O tweetler ise şunlar:

Bazı çevreler AKParti sandıkta kaybetsin diye değil, içinde nifak oluşsun, AKParti çatırdasın, bölünsün diye dua ediyor (12 Kasım 2013)

İstanbul’da yapılan yeşillendirme çalışmaları hep bizim dönemimizde oldu. Çevre konusunda kimse bize aşık atamaz. (RTE’den retweet 21 Temmuz 2013)

İstanbul’da çevre gerekçesi ile ortaya çıkan ve Türkiye genelinde vandallığa dönüşen millet olarak ibretle seyrettik. (RTE’den retweet 2 Temmuz 2013)

 

 

 

 

Yorumu size bırakıyoruz.

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

Köşe Yazıları

Bu sefer Recep Tayyip Erdoğan’da pis kokular

Futbol sadece Futbol değildir…

Hep iyi anlamda kullandığım bir klişedir kendisi.

St Pauli derdim, Livorno derdim, Gezi’deki Çarşı derdim ve futbolun aslında bir tür kendini ifade etme; katılım yönü olduğunu söyler dururdum. Takım taraftarlığı, taraftarların takıma aidiyeti vs. vs. ama hepsi birer politik tavırdır halen benim gözümde.

Beşiktaşlı olmak ne demek sorusuna verilen cevap ile Galatasaraylı olmak ne demek sorusuna verilen cevap aynı değildir. İyi ya da kötü taraftarlığın bir profili vardır. Takımların duruşları ve taraftarları profilleri hepsi futbolu bir politik mecra haline getirir.

Bu yüzden “futbol sadece futbol değildir!” der dururdum.

Ancak bu sene Beşiktaş’ın başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmeyince “futbol”un kirli politika aracı olarak kullanılmasının yeni bir düzeyine ulaşmış olduğumuzu düşünüyorum.

Takımın teknik analizi

Ama önce sadece bir teknik futbol analizi ile başlamak lazım.

Beşiktaş bu sene kötü futbol oynamıyor; ancak iyi de oynamıyor. Futbol deyimi ile oturmamış bir takım ile karşı karşıyayız. Özellikle ilk yarılarda gösterdiği performans önemli umutlar veriyor. İlk yarılarda, kısa paslaşmalar ile hızlı hucumlar, takım halinde savunma, takım halinde hücum yapan bir  ekip izliyoruz.

Defans bloğu ve hücum blogu arasında mesafeyi kısa tutan, ekip oyunu oynayan ve nefes aldırmayan bir ilk yarı Beşiktaşı var karşımızda.

Ancak ikinci yarılarda, oynanan topa bir haller oluyor. Takımın blokları arası mesafe bir anda artıyor; orta sahadaki paslaşmalar yerini pas hatalarına ve paniğe bırakıyor. Galatasaray maçında da Konya maçında da Fenerbahçe maçında da, Sivas maçında da son Kasımpaşa maçında da bu 180 derecelik dönüşü görüyoruz.

Defans yapamayan, ayağında top tutamayan bir takım haline geliyor ekip.

Hemen ikinci devre başlarken ciddi bir fiziksel düşüş ile karşılaşıyoruz; baskı yapan takım bir anda baskı yiyen takım haline dönüyor. Genelde bu tür ani değişiklikleri futbol sahalarında görmeyiz. Ancak Beşiktaş’ın oturmamış yeni halinin, Türkiye’deki futbol ortamı (sertliğe prim başta olmak üzere) bu tür sonuçlara sebep olduğunu düşünüyorum.

Bu taktik boyutu etkileyen başka unsurlar da vardır eminim. Biliç ve ekip bunu çözecektir; ancak saha dışı etkilerin, özellikle GS maçı ile başlayan kötü kokan müdahalelerin teknik ekibin ve oyuncuların haleti ruhiyesini etkilediğini de göz önünde bulundurmak, oyunculara ve teknik ekibe çok yüklenmemek lazım.

Yine, yeni yeniden pis kokular

İlk pis kokuları olimpiyat stadında aldık. Önce Beşiktaş, anlamsız, taraftar gruplarının bile şaşkınlıkla izlediği bir biçimde sahaya girenler tarafından cezalandırıldı. Hocası üç maç ceza aldı, sahası 4 maç kapatıldı.

O günden beridir de gün yüzü görmüyor ekip. Hep Beşiktaş’a mı olur diyorsunuz; oluyor.

Son Kasımpaşa maçı bunun son örneği. Oyuncunun biri elinde atma fırsatı varken topu tutuyor, pozisyon olursa diye bekliyor ve pozisyon olunca da elindeki topu fırlatıyor.

Ceza sahasında olan bu olayın cezası mı? Kasımpaşa tarafından kullanılan bir hakem atışı ve devamında ise sadece bir sarı kart.

Sonra Kasımpaşa’nın ilk gölü; tüm Beşiktaşlı oyuncular tacın yerinden kullanılmadığını söylüyor hakem oralı değil; yine top taca çıkıyor, yine yerinden kullanılmıyor, yine oyunculardan itirazlar ama yine hakem oralı değil ve gol yiyor Beşiktaş.

Ardından Manuel Fernandes’e taraftar saldırıyor; Beşiktaşlı 2 oyuncu kırmızı kart yiyor ve oyundan atılıyor. Kasımpaşa mı; son 10 dakikanın keyfini sürüyor maçta.

Hakem notu mu? MHK 7.8 veriyor hakeme 10 üzerinden. Hakem iyi yönetmiş maçı gözlemciye göre. Tek hatası Almeida’ya kırmızı kart göstermemiş olmasıymış. Yani anlayacağınız pişkinlik de diz boyu.

Maç sonrası Ahmet Kaya’nın “Başım Belada” şarkısı geldi aklıma:

“nerden baksan tutarsızlık

nerden baksan ahmakça”

Bir ekip bu kadar mı açıkça linç edilir ve kimse sesini çıkarmaz anlam veremiyorum.

Gezi’den beri Beşiktaş ve taraftarları diken üstünde.

Bana Çarşı’yı “çete” yapanlar ile Beşiktaş’ı cezasının bittiği hafta Kasımpaşa’da biçenler aynı yolun yolcusu, yol arkadaşı gibi geliyor.

Yukarıdaki hakem hatalarını kabiliyetsizlik olarak görebilirsiniz. Hatta, diğer maçları göz önünde bulundurmazsanız aklınızaLiverpool’un efsanevi teknik direktörü Bill Shankly’nin “hakemler kuralları biliyor ama futboldan anlamıyor” sözü de gelebilir.

Ancak, 4 maç izleme zevki helak olmuş bir kombineli taraftar olarak; bu 15 maçlık ilk yarı serüveni düşününce, yemezler diyorum.

Önce Galasaray maçının katli, sonrasında Fenerbahçe maçındaki Fenerli oyuncuların sertliğine yürü ya kulum diyen hakemin Necip’e gösterdiği kartlar göz önüme gelince; bu “tesadüfler” kabaca kıllandırmıyor değil.

Bu kadar üst üste tesadüf mü olur?

Yine Bill Shankly “futbol sadece futbol değildir” demişti. Doğru söylemiş; ancak futbolu kendi politik çıkarları için kirli bir mecraya çeviren; bir tür hesaplaşma, öc, intikam aracı olarak çevirenleri kastetmemişti sanırım.

Beşiktaş’a saha dışında tam saha press uygulandığı her yönü ile aşikar. Önce Olimpiyat tiyatrosu sonra da Recep Tayyip Erdoğan stadı destanı,  futbolun kirli yüzünü suratımıza çarpıyor

Gezi’de Beşiktaş taraftarı önemli bir rol almış, haksızlığa, polis şiddetine orantısız zeka ile cevap vermişti.

Şimdi Beşiktaş “sen misin iktidarın tavuğuna kışt diyen” diye dört bir yandan yumruk yiyor.

Şimdi Beşiktaş, taraftarı ile yönetimi, oyuncuları ile “politik bir güç” olduğunu gösterdi ya, bunun cezasını çekiyor.

Zamanında futbolu afyon olarak gören iktidarlar gördük biz, yanıldıklarını gördüler; şimdi ise “terörist, devletin bekaasının düşmanı, çete” olarak görenler var.

Onlar da yanılıyorlar, zaman bunu gösterecek bize.

Medya unutsa da, görmezden gelse de Beşiktaş taraftarı unutmayacak olanları. Sindirmek istenilse de; sinmeyecek bu taraftarlar.

Haksızlığa karşı dik durmaya devam edecek taraftar ekibi.

Ben başka birşey bilmem; bir tek bunu bilirim.

Ancak korkum şudur ki; Beşiktaş yönetimi dik duramayıp ve Biliç ile Önder Özen’i bu tartışmaya yem edebilir. Bu ekibin başlattığı değişimi önemsiyorum; ilk yarılardaki Beşiktaş’ı izlemek bana yetiyor.

O yüzden, Beşiktaşlılar nasıl dışarıda bütünleşmek zorundaysalar içeride de bütünleşmeli ve Biliç’in arkasında durmalı diye düşünüyorum.

not: ekolojik adalet 3 geliyor ama araya Beşiktaş girdi.

ManşetSivil Toplum

Avrupa Komisyonu Erasmus+ Programı Kılavuzunu Yayınladı

2014 – 2020 yılları arasında, Avrupa Birliği’nin Hayatboyu Öğrenme ve Gençlik Programlarının yerini alacak olan yeni programı Erasmus+’ın kılavuzu Avrupa Komisyonu Web Sitesinde yayınladı.

2014-2020 yılları arasında uygulanması planlanan Erasmus+, eğitim, öğretim ve gençlik alanlarının yanı sıra spor alanını da kapsayacak.

Erasmus+ ile kişilerin potansiyellerinin açığa çıkarılmasında eğitim ve öğretimin önemli olduğuna bir kez daha vurgu yapılıyor. Yeni program ile amaçlananlar ise şöyle:

•             kişilere yaş ve eğitim geçmişlerine bakılmaksızın yeni beceriler kazandırılması,

•             kişisel gelişimlerinin güçlendirilmesi,

•             istihdam olanaklarının arttırılması

Erasmus+ bu amaçlar doğrultusunca bireysel öğrenme fırsatlarını ve kurumsal işbirliklerini destekleyecek.

Erasmus+’ın da ana hedefleri arasında kişilerin becerilerinin ve istihdam edilebilirliğinin geliştirilmesi, aynı zamanda eğitim – öğretim sistemlerinin modern bir yapıya kavuşturulması yer alıyor.

Program ile,  mevcut programların etkinliğinin arttırılması, daha kolay uygulanabilir ve sade bir yapıya kavuşabilmesi amacıyla bazı değişiklikler öngörülüyor.

Erasmus+ ile; Hayatboyu Öğrenme Programları bünyesinde yürütülmüş olan Erasmus, Leonardo da Vinci, Comenius ve Grundtvig programları ile Gençlik Programı’nı ve 5 uluslararası işbirliği programı da (Erasmus Mundus, Tempus, Alfa, Edulink ve Sanayileşmiş Ülkelerle İşbirliği Programı) dahil edilerek Erasmus+ başlığı altında toplanıyor. Yani bundan böyle önceki programların isimleri yerine, yalnızca Erasmus+ ismi kullanılacak. Böylece parçalı yapıdan vazgeçilmiş oluyor, programlar bütünleşik bir yapıya kavuşuyor.

Program hakkında özet bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.

Programın kılavuzuna ise buradan ulaşabilirsiniz.

(Devin Bahçeci, Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

Köşe Yazıları

Ekolojik Adalet 2 : Doğayı anaakımlaştırmak

Neler ile karşılaşacağımızı, ne tür tehditler ile yüzyüze geleceğimizi bilemeyiz. Ama sıkıntılara karşı mücadele ve marifet gücümüz bizim içimizde var olan; genetik kodlarımızın bir parçası. Sıkıntılar ile baş edebilmek ve baş edebilmeye dair inancımız, belki de en önemli özelliğimiz[i]

Ekotopya kitabının yazarı Ernest Calenbach son yazısında yukarıdaki sözleri söylerken dünyanın geleceğine dair umutun ne kadar önemli olduğundan da bahsediyordu. Umut etmeye devam etmemiz gerekiyor diyordu. Ancak umudun bir yandan hayatımızı besleyen önemli bir yaşama enerjisi kaynağı olduğunu unutmadan, umuda biraz da başka bir yerden bakmak gerekiyor diye düşünüyorum.

Hepimiz, kendimizin iyi olduğunu düşünürüz.  Burada bahsettiğim “iyi” ahlaki iyiden ziyade biraz “en iyi” anlamına geliyor. Kötü yönlerimizi görmezden gelir ve iyi olduğumuz yönlere odaklanırız. Yani matematikte iyi değilsek, o yönümüzün bize verdiği dezavantajlılık halinden hiç de haz etmez, görmezden gelmeye çalışırız. O yüzden mesela “insan ilişkilerinde” iyi olduğumuzu düşünürüz. Başkalarına iyi olduğumuzu düşündüğümüz yönlerimiz ile üstünlük kurmaya çalışırız. Zekamıza güveniyorsak, çok zeki olduğumuzu düşünüyorsak “ben dünyanın en zeki insanıyım deriz, rasyonel gelmez ise en zeki insanlarındanım” diye düşünürüz kendi kendimize. Bu en zeki insanlardan biri olduğumuza inandırırız kendimizi, bunu umarız. Eşimize, dostumuza üstünlük kurarız bu şekilde. Üstünlük kurmaya çalışırız, üsten bakmaya yönleriniz. 

En iyi, en üstte olma umudumuz ile besleniriz. Hep daha iyi olma durumu ile hep daha iyi şekilde yaşama durumu burada karışır.

Üstten bakma durumumuz da buradan kaynaklanıyor gibi geliyor bana. Yani kendimizin en iyi olduğunu düşünme durumu, bu şekilde umut etmek, güç ilişkilerinin kökenine dair önemli bir kanıt veriyor bize.

Tarih boyunca hep böyle üstünlükler kurma halinde mi yaşamışız bilmiyorum, bu genetik mi onu da bilmiyorum ancak, şu anda toplumda böyle yaşıyoruz gibi geliyor; daha iyi olduğumuzu düşündüğümüzden daha üstün olduğumuzu düşünüyoruz ve bu durumu ilişkilerimize yansıtıyoruz.  Kimseyi akranımız, kimseyi eşimiz olarak görmüyor gibi. Görmüyoruz.

İlişkilerimizi, davranışlarımızı bu üstün görme durumu üzerinden kurguluyoruz, adil olmayan, herkesin farklı olduğunu görmeyen, en iyiyi arayan akıl durumu; bu umut etme durumu da adaletsiz, tahakküm merkezli, hiyereraşik bir piramite dönüyor.

Mesela besin piramiti yapıyoruz, besin döngüsü yapmak yerine.

Mesela, otoriteler üretiyoruz, öğretmen diyoruz birine, birine “baş”bakan diyoruz. Sosyal hayatımız besin zinciri şeklinde kurallar bütününe bağlanıyor.

O yüzden insan ve doğadaki diğer varlıklar ilişkiselliğini kurguluyoruz; insanı besin zincirinin tepesinde konumlandırıyoruz ve doğayı zincirde alta yerleştiriyoruz., Kendimizi doğadan üstün görme durumu, belki de üstün olduğumuzu umut etme durumu;doğa ile bu yapay sınırlandırmayı yaparak doğadan bağımsız bir toplumsal düzen kurguluyor.

Yaşam kurallarımızı belirlerken, devleti kurgularken, devletler arasındaki ilişkileri kurgularken, sınırları kurgularken doğadan bağımsız olduğunu düşünerek kurguluyoruz. Yapay olduğunu biliyoruz, ama kendimizin üstün olduğunu umut ediyor olduğumuzdan dolayı, yapaya “daha iyi” muamelesi yapıyoruz.

Bu yüzden herkesin kendi algısının yansıması kendi gerçekliği iken, objektivite diye oksimoron, yapay kavramlar üretiyoruz. Bu yüzden, kendi yaptığımız, kendimizi üstün görmek üzerine odaklanmış yapay gerçekliğimizi, objektivite ile tek gerçek gibi görüyoruz.

Ürettiklerimiz, yaptıklarımız doğadan ne kadar uzak olursa, o kadar iyi olur gibi geliyor..

Anayasaları bu sanal yapay durumu tek gerçeklik olarak görerek yapıyoruz. Anayasa doğadan bağımsız insanlar arasındaki ilişki metni olarak kurgulanıyor. Anayasalarda doğa ile ilişkiler üzerine maddeler olsa da, doğadan bağımsız varlıkların yaşamları ve doğa ile ilişkileri üzerine oluyor bu maddeler.

Hep doğa – insan dialektiği yapıyoruz, karşıt varlıklar gibi, insan diğerinden daha iyi gibi davranıyoruz. Çünkü öyle olduğumuzu umut ediyoruz.

Devlet doğadan bağımsız kurguluyoruz. Yapay bir zemindeymiş gibi devlet kurguluyoruz.

Daha iyi olduğmuzu düşündüğümüzden, öncelikli olarak kendimizi, sonra sevdiklerimizi, sonra kendimizi ait hissettiğimiz insan topluluğunu (belki etnik kimlik, belki ulus, belki zeki akıllı insanlar, belki kemalistler vs.) merkeze koyarak, ilerliyor zihnimiz, davranışlarımız. Yani öncelikli olarak kendimizin, sonra sevdiklerimizin, sonra ait hissetiğimiz insan topluluğunu, “diğerlerinden daha iyi olarak” konumlandırıyor. Kademe kademe besin piramidi / hiyerarşi piramidi yapıyoruz. İç içe geçmiş küçük merkezler kuruyoruz. Kendimiz merkezde, sonra sıraladıklarımız, sonra iyi olduğunu düşündüklerimiz de giderek daha uzaklaşan, çepere / dışarıya doğru giden, ama “merkez” diye adlandırdığımız çeperler şeklinde ilerliyoruz.

Bu halka halka merkez diyip uzaklaştırdığımız hiyerarşi piramidinin en altına doğayı koyuyoruz. O yüzden, doğayı, hayvanları, sebzeleri, en yetersiz / en kötü (ahlaki değil bir işte, bir halde iyi kötü olma hali) diye konumlandırıyoruz:

“Hayvanmısın lan sen”,

“Otsun oğlum” vs. vs.

O en kötü olduğu için, doğadan uzaklaşmaya çalışıyoruz. Yaşamımızı devam ettirmek, (nefes almak, yemek yemek vs.) için doğaya bağımlı olduğumuza göre ve bu yönden uzaklaşmak mümkün olmadığına göre, kendilerimiz – diğer insanlar ile ilişkileri olabildiğince doğadan uzaklaşan bir biçimde kurguluyoruz. Doğa ile ilişkilenme halimizi olabildiğince en aza indirmek isteyen bir histeri halinde yaşıyoruz.

Doğa bize doğanın parçası olduğumuzu hatırlattığında ise; daha da sinirleniyor, daha da doğadan uzaklaşmaya çalışıyor, doğa ile ilişkimizi, doğadan üstün olduğumuzu kanıtlamaya çalışan bir tahakküm / baskıya dönüştürüyoruz.

Bu durum bence en merkeze kendimizi koyma halimiz ile başlıyor. Doğa da ilişki içinde bulunduklarımızdan en uzağa koyduğumuz öğe.

Ancak içten içe doğa, aynı zamanda karşısında en çok çaresiz hissettiğimiz öğe olduğu için, en çok güvensiz hissetiğimiz öğe olduğu için, bize doğadan üstün olduğumuzu kanıtlamaya destek olacak kendimiz dışındaki öğeler ile işbirliği haline giriyoruz. Ancak onlar ile de ilişkilerimizde ise bireysel olarak kendimizin en üste olduğunu kanıtlayacak bir kurgu halinde müzakere ediyoruz.

O yüzden güç ilişkilerini biçimlendiriyoruz. Mesela erkekler olarak kadınlardan üstün görmeye çalışıyoruz, bu üstün görme halinde kadınları konumlarken, yaşamımızı devam ettirmemiz için gerekeni alacak kadar “güçten” feragat ediyoruz.

Ya da işçilerimiz ile ilişkilerimizi kurgularken, öğrenciler ile ilişkilerimizi kurgularken, patronumuz ile olan davranışlarımızı kurgularken, hep bu yönde kurguluyoruz. Kafamızda bir hiyerarşi var ve bu hiyerarşinin en tepesinde biz varız. Çünkü “en iyi olduğumuzu” düşünüyoruz hep.

Konjoktürel olarak hangimizin konumu, özellikleri vs. bu kurguladığımız hiyerarşide daha avantajlı konuma yerleştiriyorsa bizi toplumsal düzeni de o avantajlılık durumunu koruyacak bir biçimde kurguluyoruz.

Devletleri böyle kurguluyoruz, anayasaları böyle yazıyoruz, ödülleri, cezaları böyle belirliyoruz. Kısaca böyle yaşıyoruz.

İçten içe ise, en başta doğanın parçası olduğumuzun farkındayız, kimseden üstün ya da kimseden altta olmadığımızı da arada sırada fark ediyoruz. Görmezden geliyoruz, çünkü kendimize göre “en iyiyiz”.

Koyduğumuz kurallar da kurguladığımız toplumsal düzen de bu histerimize uygun olararak biçimleniyor.

Bu histeriden kurtulmamız gerektiğini düşünüyorum. Ya da bu histeriyi devam ettirecek isek, en azından; bu histeriyi merkeze doğayı koyarak devam ettirmemiz gerekiyor. Bu karmaşık ilişkilerde birinin “en iyi, en güçlü vs. olduğunu düşünmeye devam edeceksek , onun kendimiz olduğunu değil doğa olduğunu umut ederek başlayalım ve merkeze doğayı koyalım.

Toplumsal yaşamımızı kurgularken doğa merkezli kurgulamak gerekiyor.

Ekoloji adaleti konuşurken, bu yukarıda kabaca, hiç de objektif olmayan bir biçimde yazdığım, her hangi bir bilimsel analize dayanmayan bir biçimde anlatmaya çalıştığım güç ilişkilerinde yani toplumsal düzendeki av – avcı ilişkilerini konumlandırdığımız besin piramidini yok etmek gerekiyor.  Belki yazı size çok genellemeci gelebilr, bana da böyle gelmiş olabilir, bir sürü insan bir sürü şekilde bu güç ilişkilerini anlamaya çalışıyor ben ise genellemeler ile üfürüyor olabilirim.

Böyle yapıyorsam bile çok da önemli değil.

Bence önemli olan, toplumsal düzeni yeniden bu güç ilişkilerinin varlığını itiraf ederek ilerlememiz gerekiyor.

Yani toplumsal akitimizin değişmezi gerekiyor. Doğayı hayatın her alanında anaakımlaştırmak ve tanımlayacağımız toplumsal akiti, doğadan bağımsızmış gibi tanımlamamamız gerekiyor.

Yurttaşlık tanımımızı, eğitim sistemimizi, seçim sistemimizi, aklınıza politik, sosyal vs. her hangi bir konuyu bir akite bağlarken, kurallaştırırken doğanın parçası olduğumuz gerçekliliği ile kurguluyor olmamız gerekiyor.

Adil olmayan, adaletsiz güç ilişkilerinin bugün yaşanılan iklim değişikliğinin, siyasi sorunların vs. herşeyin kaynağında olduğunu düşünüyorsanız, ki ben böyle düşünüyorum; benim aklıma gelen tek müdahale alanı; basitçe toplumsal yaşamda doğayı ana akımlaştırmak,

Yurttaşlığı konuşurken, adaleti konuşurken, kapitalizmi konuşurken doğayı anaakımlaştırmalıyız.

Yurttaşlık ekolojik olmalı, adalet ekolojik olmalı.

[i]http://www.tomdispatch.com/blog/175538/

 

Devin Bahçeci

twitter.com/yesildevo

Köşe Yazıları

Ekolojik Adalet 1: Ekolojik Yurttaşlık

Çevresel felaketler gün be gün artarken, bu felaketlerin sadece doğa üzerindeki etkilerini tartışmak, basit bir çevre koruma olgusuna indirgeyerek ele almak yerine daha kapsamlı düşünmek gerekiyor. İklim değişikliği, enerji tartışmaları, biyolojik çeşitliliği gibi konuları konuşurken, bu konuları toplumsal güç ilişkilerinin bağlamından kopararak tartışmak bir yandan konuyu “önemsizleştiriyor”. Kentlere, beton binalara sıkışmış bireyler giderek kendilerini doğadan bağımsız düşünürken, doğa ile kurduğumuz hegamonik ilişkinin biçimini sorgulamadan yaşamaya devam ediyoruz.

Toplumdaki eşitsizlikler, hiyerarşik ilişkiler ve bu ilişkilerin köküne dair tartışma yürütmediğimiz zaman basit bir çevrecilik tartışmasının ortasında kalıyoruz. Bütünü görmeden sorunun kökeni ile ilişkilenemiyor, kendimiz ve doğa arasındaki bağlantıyı görmezden gelebiliyoruz.

Örnek vermek gerekirse, Sinop’ta yapılması planlanan nükleer santrali sadece Sinopluların sorunu olarak görebiliyoruz. Bize etki etmeyeceğini düşünebiliyoruz.

Kendi kendimize ürettiğimiz sınırlarda kalıyoruz.  Yapay sınırlar içinde düşünmeye devam ediyoruz. ABD’nin yaptığı CO2 salımı ile kendimizi ya da Afrika’daki kuraklığı ilişkilendiremiyor düşünce sistemimiz.

Zeminsiz tartışıyoruz konuları. Sosyal pratiklerimiz, yaşam biçimimiz ile ilişkilendiremiyoruz. Bu ilişkilendirmeyide yapmayınca, doğa ile kurduğumuz ilişkinin ne kadar yapay ve ne kadar sürdürülemez olduğunu göremiyoruz.

Bu yüzden, moda olduğu için belki de, hepimiz çevreci oluyoruz. Hepimiz çevreyi koruyoruz tabiki. Dilimizde kurduğumuz üstten bakışı bile göremiyoruz.

O yüzden, aslında gözümüzün önünde olan ama zeminsizliğimiz ve at gözlüğümüz nedeni ile bağlantıları görmekte zorlanıyoruz.

Bu yüzden, ekolojiyi konuşurken adaleti de konuşmak gerekiyor, yurttaşlık tanımını da yeniden ele almak gerekiyor. Algılarımızı, bakış açılarımızı değiştirmemiz gerekiyor. Halen mesela, insan hakları deyince aklımıza işkence geliyor, ifade özgürlüğü geliyor (ki gelmeli de) ama temiz çevrede yaşama hakkı gelmiyor. Kafamızda yapıyoruz önceliklendirmeyi, her ne kadar yapmıyoruz desek de, yapıyoruz bu önceliklendirmeleri.

Ekoloji, adalet, güç ilişkileri, insan hakları gibi tanımları yanyana koyduğumuzda gelen anlamalara bakmak, derinleşmek gerekiyor.

Ortada çift taraflı bir ilişki var, bir yandan toplumda adaletsizlik temeli ile inşa edilmiş olan güç ilişkileri ekolojik krizin derinleşmesine sebep olurken, diğer yandan ise derinleşen çevre sorunları bu çarpık güç ilişkilerini besliyor.

“Bu yüzden herşeyi bir kenara bırakıp toplumdaki bu güç ilişkilerini çözmeye çalışalım” gibi devrimci bir söylem peşinde değilim. Bu ilişkiler, bu bağlantılar bence öyle bir yün yumağı ki; tüm enerjimizi bu yumağı ortadan kaldırmaya çalışırken yumak giderek daha da köklenecektir. Ancak, yaptığımız işleri bu yumağın varlığını görerek yapalım, yumaktan ilmik çalalım diyorum.

tam da bu nedenlerle ekolojik adalet tartışmasını parçalı parçalı yapmanın zamanı geldi diye düşünüyorum.

Bu yüzden adım adım gitmeye çalışacağım. Öncelikle ekolojik adaleti tanımlamadan önce toplumsal akdimizi yeniden gözden geçirmek ve bu akde doğanın parçası olma halimizi de dahil etmek gerekiyor.

Öncelikle ekolojik yurttaşlı tanımlamak gerekiyor:

Devlet ile bireyler (yurttaşlar) arasında çok boyutlu ilişkisel bir bağ olarak tanımlanabilen yurttaşlık kavramına doğa ile ilişkilerimizi de dahil etmemiz gerekiyor.

Haklar ve sorumluluklar çerçevesinde devlet ile ilişkilerimizi ifade eden yurttaşlığa, sadece sosyal, ekonomik ve politik hak ve sorumluluklarımızı değil ekoloji üzerinden de ortaya çıkan hakları ve sorumlulukları dahil etmemiz ve hatta yurttaşlık tanımının merkezine yerleştirmemiz gerekiyor.

Bu bağlamda, yurttaşlığı sadece devlet ile olan yasal bir akit olarak değil, diğer canlılar ile ilişkilerimizi de göz önünde bulunduran bir forma dönüştürmemiz gerekiyor.  Yurttaşı tanımlarken, adalet nosyonunu düşünürken doğa ile olan ilişkimizdeki adalete de bakmamız gerekiyor.

Bu durum, herkesin dilinde olan ama zemin kaymasına uğrayan dünya yurttaşlığına da zemin kazandıracaktır.

Ekolojik yurttaşlık: doğa ve toplum ile bireyler (yurttaşlar) arasında çok boyutlu ilişkisel bir bağ olarak ele alınmalı ve bu bağ aynı zamanda ekolojik ayak izimizden (doğal yaşam üzerinde yarattığımız etki ve doğa ile ilişkilenme şeklimiz) ortaya çıkan sorumluluklarımızı ortaya koymalıdır.

Bugünlük bu noktada bırakacağım. Çok teorik bir zeminde ilerliyor olduğunun farkındayım. Ancak, gelecek yazıda ekolojik adalet tartışmasına biraz daha girerek bu yurttaşlık tanımı üzerinden ekolojik adaleti tanımlamaya çalışacağım.

Son olarak ise, bu tartışmaların pratikte ne anlama geldiğine göz atacağım.

Bir dahaki yazıya kadar kafa karışıklığı iyidir diyor bitiriyorum.

 

Devin Bahçeci

twitter.com/yesildevo

İklim ve EnerjiManşet

Günün Fosili Polonya

İklim Eylem Ağı  (CAN) her yıl BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nda (COP19); müzakereleri baltalamaya çalışan ülkeleri günün fosili seçiyor.

Zirve’nin her günü bu geçim yapılıyor; sonrasında ise toplantının son günü de yılın fosili seçiliyor.

Zirvenin ikinci gününde;  zirveye ev sahipliği yapan Polonya ödülü aldı.

Günün fosili ödülüne layık görülen Polonya’nın bu ödülü hak etmek için yaptıkları ise şöyle açıklandı:

1)      Avrupa Birliği’nin iklim değişikliği konusunda daha etkin ve cesaretli adım atmasına karşı çıkmak

2)      COP19 ile eş zamanlı olarak Kömür Zirvesi düzenlemek ama yenilebilir enerji hakkında her hangi bir faaliyet düzenlememek

3)      İklim değişikliği konusunda adım atmaya karşı çıkan kirli özel sektör firmalarını COP19 sponsoru yapmak

4)      COP19 öncesi hazırlık toplatılarına, Avrupa’nın kirli firmalarını temsil eden Business Europe’u özel sektörün sesi olarak dahil etmek

5)      COP19 resmi sitesinde, Arktik’in erimesinin yaratacağı sözde ekonomik fırsatlar hakkında deli saçması haberler yapmak

6)      İklim değişikliğini red edenlerin ve iklimin doğal yollarla değiştiğini idda edenlerin ürettiği mobil uygulamayı delegelere sunmak

ödülün verildiği videoya bu linkten ulaşabilirsiniz.

700’den fazla sivil toplum kuruluşundan oluşan İklim Eylem Ağı (CAN) tarafından organize edilen “Günün Fosili” ödülü, müzakereler boyunca müzakereleri tıkayan veya iklim müzakerelerinin gerektirdiği şekilde davranmayan ülkelere veriliyor.

Devin Bahçeci

Yeşil Gazete

 

Köşe Yazıları

Yine bir iklim zirvesi: Kıyam Et ey insanlar!

Ömer Madra bir konuşmasında; ekotopya’nın yazarı Ernest Callenbach’ın son yazısına atıfta bulunurarak, sosyal hareketlerin önemli bileşenlerinden birinin umut olduğunu söylemişti. Ernest Callenbach özetle şunu diyordu:

Neler ile karşılaşacağımızı, ne tür tehditler ile yüzyüze geleceğimizi bilemeyiz. Ama sıkıntılara karşı mücadele ve marifet gücümüz bizim içimizde var olan; genetik kodlarımızın bir parçası. Sıkıntılar ile baş edebilmek ve baş edebilmeye dair inancımız, belki de en önemli özelliğimiz[1].

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi  (UNFCCC) Taraflar Konferası 19 (COP19), dün Polonya’nın başkenti Varşova’da başladı.

Bu sene zirveye gidemedim. Ancak yine de zirve başlarken; aklımın bir yanında neler oluyor neler bitiyor demeden de kendimi alamadım.

COP19’u düşünürken, haberleri tararken, Ömer abinin umuda dair yapmış olduğu atıf aklıma geldi.

İmremmiştim o konuşma sırasında, iklim değişikliği giderek bizi kıyametin kıyısına sürüklerken, ekolojik kriz her geçen gün derinleşirken, Ömer Madra’nın ve ölüm döşeğinde bile halen umutlu olan Ernest Callenbach’ın haleti ruhiyesi beni imrendirmişti.

Ben o kadar umutlu değilim.  IPCC Raporu yayınlanmış ve iklim değişikliğinin çarpıcı gerçekliğini yüzümüze bir tokat gibi vurmuş olsa da; kimsenin elini taşın altına koyacağını düşünmüyorum.

Zirvenin ilk günleri daha. İki hafta daha süre boyunca, UNFCCC’ye taraf olan devletler;  ki neredeyse tüm dünya ülkeleri, sivil toplum kuruluşları temsilcileri, uluslararası kurumlar temsilcileri ve daha nicesi; 2015 yılına kadar ertelenen ve 2015 yılında Paris’teki COP21’de imzalanmasına dair konuşulan iklim değişikliği sözleşmesini konuşacaklar.

Onlarca rapor, binlerce veri masaya yatırılacak. Onlarca müzakere görüşmesi yapılacak. Bir sürü toplantı, yan toplantı yapılacak.

Ama yine de nafile olacak gibi.

Arpa boyu ilerleme olacak mı bilmiyorum.

Dünya Bankası bile, ki bilirsiniz Dünya Bankası aslında ekonominin küreselleşmesinin ve dolayısı ile yoksul / kalkınmakta olan ülkelerin ekonomilerinin ve kaynaklarının büyük şirketlere açılmasının baş aktörlerinden biri;  Sıcaklığı azaltın: İklim Aşırılıkları, Bölgesel Etkiler, Esneklik başlıklı bir metin yayınladı. Onlar bile harekete geçin diyor.

Zaten, harekete geçin diye ses vermeyen yok. Sorumlular bile harekete geçin diyor.

Ama harekete geçen var mı diye sorarsanız; o da yok.

Zirve’ye üşenmeyip giden, umudunu kaybetmemiş olan arkadaşlarımızdan Ümit Şahin bugün ilk izlenimlerini haberleştirdi. Filipinler Tayfun’u damga vurmuş zirveye. Filipinler Delegesi açlık grevine başlamış. İklim kurbanı olan Filipinler acılarını sarmaya çalışırken; vicdan ile cüzdan muhasebesi arasında cüzdanı seçenler hayatlarına devam ediyor.

Her iklim zirvesinde bu tür trajik hikayeleri görüyoruz.  Küçük Ada Devletleri, Afrika Ülkeleri başta olmak üzere bir çok ülke, bizim payımız yok ama biz acı çekiyoruz diyor.

İşte bu yüzden, artık sivil alanın iklim zirvelerinden sayıları 20 olacak COP toplantılarından umudunu kesmesi gerektiğini düşünüyorum.

Varsa bir umut, o da artık sokakta. Karar vericiler dinlemiyor, halk karar alma mekanizmalarında yok; demokratik seçimle iş başına gelen liderler ve onların bürokratlarının tek derdi de kapitalizmi kurtarmak, keza iklim değişikliği kapitalizm için de tehdit oluşturuyor Walden Bello; Will Capitalism Survive Climate Change yazısında bu soruyu sormuştu). İş dünyası ile, petrol kömür lobisi ile işbirliği yapmak daha tatlı geliyor.  Kapitalizm ne kadar az hasar alırsa o kadar mutlu olacaklar. İnsanlar mı? Doğa mı? Güçlü olan kazanır.

O yüzden artık, sivil toplum olarak, aktivistler olarak zirveleri bekleyip, yine bir arpa boyu ilerleyemedik demenin zamanı geçti diye düşünüyorum. Pro aktif olmanın zamanı geldi, halkların iklim sözleşmesini oluşturmanın tam sırasıdır. Zirveleri boykot etmenin zamanıdır.

Kıyamet gelirken “Kıyam etmenin”  tam zamanıdır.