Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeter! Çekin ellerinizi ormanlarımızın üzerinden

Türkiye’de bilimsel ormancılığın başlangıcı 1937 yılında çıkarılan 3116 Sayılı Orman Yasası’na dayanır. Aynı yıl devlet orman işletmeleri kurulmaya başlanmış ve Osmanlı’dan miras müteahhit işletmeciliği rafa kaldırılmıştır. Yüzyıllardır süren halkın ormanlardan gelişgüzel yararlanma alışkanlığı yavaş yavaş kontrol altına alındıkça orman-halk ilişkilerinde gerilmeler meydana gelmiş, orman suçları artmıştır. 1946 yılında başlayan çok partili rejim siyasi propaganda aracı olarak ormanı öne çıkarmış, siyasetçiler halkın ve köylünün sorunlarını çözecek rasyonel adımlar atmak yerine ormanlara zarar veren vaatlerde bulunmayı tercih etmiştir. Orman Yasası’nda sık sık değişiklikler yapılmış ve 1950-1958 arasında orman suçlarına ilişkin dört farklı af yasası çıkarılmıştır.

1960 yılında yönetimi güç kullanarak ele alan Milli Birlik Hükümeti tarafından hazırlanan 1961 Anayasası’nda, yakın geçmişten alınan derslerden yola çıkılarak ormanları sıkı şekilde koruyan, orman suçları için genel af çıkarılmasını engelleyen ve ormanlara zarar verecek siyasi propaganda yapılmasını yasaklayan 131. madde yer almış, izleyen süreçte siyasetçilerin bu maddeye aykırı yasal düzenleme girişimleri, söz konusu koruyucu Anayasa maddesi sayesinde başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bunun üzerine siyasetçilerin yeni hedefi Anayasa’nın ormanları koruyan 131. maddesi olmuş, 1969 seçimlerinden sonra Meclis’te grup kuran üç siyasi parti (Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Güven Partisi) 131. maddeyi değiştirmek üzere mutabakat sağlamışlardır.

Hazırlanan tasarının Meclis ve Senato’da görüşüldüğü günlerde, 15 Nisan 1970 tarihinde toplanan İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Genel Kurulu bu tasarıyı masaya yatırmış ve bir bildiri hazırlayarak kamuoyu ile paylaşmıştır. Hazırlanan bildiriden şu iki paragrafı sizlerle paylaşmak istiyorum:

“Şimdiye kadar dünya literatüründe topraklarını yellere ve sellere kaptıran, ormanlarını keçilere yediren bir memleket olarak nitelendirilen Türkiye, bundan sonra ormanlarını bilimsel gerçeklere aykırı politik mülâhazalarla harcayan bir memleket halinde tanımlanacaktır.

“Yakın gelecekte yeniden ağaçlandırılması ve orman haline getirilmesi kaçınılmaz bir zorunluluk halinde karşımıza çıkacak olan bu alanları[1], milyarlar harcamak ve uzun yıllar beklemek suretiyle vatan topraklarına yeniden katmak zorunda kalacak olan çocuklarımız ve torunlarımız bizleri herhalde hayırla anmayacaklardır.”

50 yıl geçti, ne değişti?

Siyasetçinin ormana bakışı hiç ama hiç değişmedi. Orman siyasetçi için önce oy sonra da belirli kesimlere kazandırılacak para kaynağı oldu daima. Üzülerek söylemek gerekiyor ki, aradan geçen 50 yılda, istisna mahiyetindeki olumlu adımları ve kendini mesleğine ve ormana adamış ormancıların fedakarca çabaları ile oluşan başarıları bir kenara bırakacak olursak, ormanlarımız hep kan kaybetti. Bakmayın siz fiyakalı ağaçlandırma rakamlarına. Evet, ağaçlandırma ormancılığımızın 1940’ların ortasından beri süregelen parlak yüzüdür. Ne var ki madalyonun diğer yüzünde ormanlarımızda açılan derin yaralar yer almaktadır ve bu yaraların neredeyse tamamının altında yasal düzenlemeler ve siyasi kararlar yatmaktadır.

Öyle ki her uyandığımız yeni gün, acaba bugün siyaset ormanlara nasıl müdahale etti, ormanlarımıza zarar verecek hangi düşünce ve projeler geliştirildi sorusunu kendi kendimize yahut arkadaşlarımıza sorar olduk.

Değiştirilen Ağaçlandırma Yönetmeliği ve Orman Yasası’nda[2] değişiklik teklifi

Sınırlı sayıda medya kuruluşu haber haline getirdiği için bilenleriniz olacaktır; Zaten çok tartışılmakta olan, pek çok maddesi eleştirilen Ağaçlandırma Yönetmeliği 23 Ekim 2019 tarihinde değiştirildi ve yapılan değişiklik sonucu yenilenen Özel Ağaçlandırma Tamimi 26 Mart 2020 tarihinde yayımlandı. Yapılan değişiklikler ormanlarımız için ne anlam ifade ediyor, teknik ayrıntıya girmeden ve sadece en önemlilerini özetlemeye çalışayım:

  • Özel ağaçlandırma adı altında devlet ormanlarında ve hazine arazilerinde, deniz ve göllere sıfır araziler de dahil olmak üzere yapılaşma olanakları artırılıyor.
  • Devlet ormanlarında bulunan ve ekolojik açıdan en az ağaçlarla kaplı alanlar kadar değerli olan açıklıklarda, mevcut doğal yapıyla uyumlu olmayan uygulamaların (yörede doğal olarak yetişmeyen meyve ağaçları ye da tıbbi-aromatik bitkiler veya otsu bitki türleri yetiştirme vb.) önü daha da açılıyor.
  • Köy tüzel kişilikleri tarafından yapılan özel ağaçlandırmalar için devlet ormancılık örgütü tarafından verilen plan-proje yapma desteği kaldırılarak köy tüzel kişilikleri özel ormancılık bürolarına muhtaç hale getiriliyor.

Biz tam da bu değişiklikler üzerinde çalışırken, bir de baktık ki TBMM’ye 6831 Sayılı Orman Yasası’nı değiştirmek üzere bir yasa teklifi sunulmuş. Söz konusu yasa 1956 yılında yayımlanmış ve günümüze kadar tam 41 kez değiştirilmiş. Bu değişikliklerin 25 tanesi 2002 yılında sonra yapılmış. Geri kalanların önemli bir bölümü de 1980’li yıllarda. Yani tek parti iktidarı dönemlerinde ve kapitalist ekonomi anlayışının en vahşi şekilde uygulandığı süreçlerde. Yapılan değişikliklerin hemen hepsi tüm halkın ortak varlığı olan ormanların, halkın geneline hizmet eder durumdan (ekolojik işlevden) belirli kesimlere hizmet eder duruma (ekonomik işleve) dönüştürülmesiyle ilintili. Belki bahsettiğimiz yeni teklif öyle değildir, niye hemen kötüye yoruyoruz ki? Bakalım (mı?):

  • Özel (sahipli arazi üzerindeki) orman da olsa, bazı orman alanlarının orman tanımı dışarısına çıkarılmasına, yani orman alanlarının daraltılmasına dönük bir madde ilk adımda karşımıza çıkıyor. Kendi arazilerinde emekle orman yetiştirenlerin bazı sorunlarını çözmek amacıyla yapılıyormuş gibi gerekçelendirilen bu madde, niyeti baştan ortaya koyuyor. Oysa amaç gerçekten sahipli arazide emekle orman yetiştirenlerin sorunlarını çözmek olsaydı çok daha basit ve ormanı koruyan yöntemlerle bu sorunlar çözülebilirdi. Nitekim, Türkiye Ormancılar Derneği Denizli Şubesinin isteği ile Denizli’nin Çal ilçesinde (Türkiye’de sahipli arazide orman kurma çalışmalarının en yaygın olduğu ilçedir ve bu nitelikte başka bir yer bulunmamaktadır) sahipli arazide yapılan orman yetiştirme çalışmalarını incelemiş, sorunlara çözüm önerileri üretmiş ve derneğin yayın organı olan Orman ve Av Dergisi’nin son (Nisan-Mayıs 2020) sayısında yayımlamıştık.
  • Bir diğer değişiklik önerisi ile ormanlarda odun dışı orman ürünlerini mamul ya da yarı mamul olarak işleyecek tesislerin kurulmasının önü açılmaya çalışılıyor. Odun dışı orman ürünlerinin önemli bir bölümünün ilaç endüstrisinde, kozmetik üretiminde ve kimya endüstrisinde kullanıldığı düşünüldüğünde, bu teklifin ormanlarda kocaman fabrikalar kurulmasının önünü açtığını anlamak çok güç olmayacak. Bilmem başka bir şey söylememe gerek var mı?
  • Torbada bulunan bir diğer maddeyle de yine ormanlarda savunma maksatlı tesisler ile bunların müştemilatının yapılması mümkün hale getiriliyor. Hep şunu söylüyorum: “Ormanda her şey yapılabiliyor, bir tek orman olarak kalamıyor orman.” Ama siyasetçilerimiz ormanda yapılması mümkün onlarca tesisin içinde yer almayan bir şeyler bulup ortaya çıkarmakta pek mahirler. Ve hemen kağıdı kalemi ellerine alıp teklifi yazmaya başlıyorlar. Keşke bu emeklerini ormanı orman olarak korumak için harcasalardı…

Çok şey geliyor insanın içinden söyleyecek. Ama daha fazla söze gerek var mı? Bilmiyorum, emin değilim. Her şey o kadar açık ki. Her şey o kadar ortada ki… Ne demişti üzerimizde karşılığının ödenmesi mümkün olmayan hakları bulunan hocalarımız 1970 yılında? çocuklarımız ve torunlarımız bizleri herhalde hayırla anmıyacaklardır.”

Ellerinden öperim o cesur hocalarımızın, onların çocuğu sayılırım. Siyasetçiye korkusuzca kafa tuttukları 1970 yılında doğdum. Bizlere teslim ettikleri bayrağı düşürmemeye çalışıyoruz. Ormana elini uzatana, kim olduğuna bakmadan “çekin elinizi” demek boynumuzun borcu, mesleğimizin onuru. Ama korkarım sözümüzün pek değeri yok, bizim çocuklarımız da hayırla anmayacak bizleri.

*

[1] Anayasa değişikliği ile kaybedilecek orman alanları kast ediliyor.

[2] Gıda, Tarım ve Orman Alanlarında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Teklifi

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Anadolu’nun büyük halk ve doğa ozanı Cahit Külebi-2

Geçen hafta Cahit Külebi’nin halkçı yanından, şiirinin halkçı özelliklerinden bahsetmiştim. Şimdi biraz da onun şiirinin doğayla ilişkilerine bakalım.

Önce onun, kendi şiiri üzerindeki düşüncelerine, hem de yine şiirle dile getirdiği düşüncelerine göz atalım. Geçen hafta ilk kısmını verdiğimiz “İlk ustam oldu benim halk…” diye başlayan Şiir Yöntemim adlı şiirinin ikinci kısmıyla başlamakta yarar var:

İkinci ustamsa doğa

Şiirlerimde alın terim

Bozkır türküsüyle dolu ciğerlerim

Taşları düzleyen rüzgâr gibi

Doğayla yontuldu dizelerim.

Evet, yanlış okumadınız. Ozan şiirlerinin doğayla yontulduğunu söylüyor. Gerçekten de Cahit Külebi şiirlerini okurken her an karşınıza bir doğa figürü çıkacağını düşünürsünüz. Belki bir Yaşar Kemal değildir Külebi doğayı sanatının içine katmak konusunda, ama onun seviyesine çıkabileni bulmak da hiç kolay değil. Diğer ozanlarla karşılaştırıldığında az denilebilecek sayıda şiir yazmış olmasına rağmen, şiirlerinde kullandığı hayvan ve bitki türü sayısı azımsanamayacak ölçüdedir. İlk anda aklıma gelenleri sıralamak gerekirse;

Hayvanlar: At, serçe, karınca, kırlangıç, keçi, kedi, öküz, kuzgun, balıkçıl, ceylan, üveyik, kurt, solucan, turna, fare, kartal, kertenkele, salyangoz, inek, sinek, teke, koyun, köpek, horoz, tavuk, fil, geyik, tavus, sansar, güvercin…

Bitkiler: Çiğdem, söğüt, tütün, lahana, erguvan, gül, elma, nilüfer, ceviz, iğde, nergis, karpuz, kavun, zerdali, karaçalı, lavanta, kavak, çınar, badem, gelincik, ayva, haşhaş, zambak, karanfil, andız, çağla, lale…

‘Ozanlığımı doğabilim öğretmenim etkiledi’

Şiirlerde geçen bitki isimleri hayvan isimlerinden daha fazladır. Bu bir ölçüde olağan karşılanabilir. Ancak bir ölçüde de lise yıllarındaki bir öğretmeniyle ilişkilidir. İçi Sevda Dolu Yolculuk[1] adlı kitabının Hakkı Efendi adlı bölümünde Cahit Külebi Sivas Lisesindeki bir öğretmeninden bahseder:

“Orta ikinci sınıfta Fransa’da öğrenim görmüş, Darülfünun’daki müderris muavinliğini bırakarak Sivas’a gelmiş bir doğabilim öğretmenimiz vardı. Okulda laboratuvar bulunmadığı halde, bulur buluşturur, deneyler yapardı. Birkaç bitkibilim tablosu da getirtmişti. O tablolar bana doğayı, bitkileri ve renkleri sevdirdi. Ozanlığımı etkiledi dersem abartmış olmam.”

Hayvanlar arasında en çok adı geçen kuşkusuz attır Külebi şiirlerinde. Sadece at olarak değil, aynı zamanda kısrak, tay, beygir gibi atla ilişkili isimleri kullanmakta oldukça cömerttir ozan. Muhtemeldir ki bunda askerliğini süvari olarak yapmasının payı büyüktür. Yukarıda adı geçen kitaptaki Nahif 1 ve Nahif 2 isimli bölümler onun askerlik anılarıdır diyebiliriz.

Cahit Külebi şiirlerinde doğayı ya da doğanın değişik unsurlarını benzetme yapmak amacıyla bolca kullanmaktadır. Birkaç örnek vermek gerekirse; “Kuş sürüleri gibi darmadağın…” der Yağmur Altında adlı şiirinde. Şimdi İzmir’de adlı şiirinde ise “Bir ağ dolusu balık gibi gençliğimizi/Daha yeni çektik denizden, rüyalarımızı da…” demektedir. Köy Öğretmenleri II şiirinde “Yüce ırmaklar gibi sessiz, sürekli…” derken, Alacakaranlıkta adlı şiirinde ise “Irmaklar gibi yavaş yavaş.” demektedir.

‘Önce gelincikleri yolduk…’

Cahit Külebi için doğa ve doğanın unsurları asla bir benzetme aracı olarak kalmamıştır. Anadolu’nun bağrından kopup gelen bir halk ozanı olarak doğayı gözlemiş, şiirlerinde bu gözlemlerini kendine has üslubuyla dile getirmiştir. Yangın şiirinin ilk iki dörtlüğüne birlikte bakalım:

Önce gelincikleri yolduk,

Nar ağaçlarını tuttuk kurşuna,

Ardından andızları devirdik

Aptallık, bilinçsizlik, bir hiç uğruna.

 

Sonra sıra ormanlara geldi,

Yüz binlerce dönüm ateş yaktık,

Sivas’a kadar gidip bulduk,

Dikili tek ağaç bırakmadık.

Aslını söylemek gerekirse, 1990’larda bilimsel literatürde adı geçmeye başlayan ve doğa yıkımlarını odağına alan edebi eserleri ifade etmek için kullanılan çevreci eleştiri (ekokritizm), adı konmamış olsa da Cahit Külebi şiirlerinde ve Yaşar Kemal romanlarında çoktan başlamıştır. Bakın ozan yitip giden gençliklerini nasıl anlatıyor Yitmiş adlı şiirinde;

Yurdumuzun toprakları gibi,

Yağmur sularıyla akıp gittik.

Ormandık yaktılar bizi

Gençliğimizi bilemedik.

Doğanın ilham verdiği destan

Külebi, Atatürk Kurtuluş Savaşı’nda adlı 13 bölümden oluşan destanda bile Anadolu’yu, çaresizliği, isyanı, kahramanlığı anlatırken sık sık doğadan yararlanır. II. bölümde “Tarlalar kadar, ırmaklar kadar durgun analar” der, örneğin. VII. bölümde kahramanlığa doğa da hizmet eder onun dizelerinde:

“Irmaklar suyundan faydalattı/Ağaçlar daldasından.” Yenilmezliği, yine doğayla anlatır ozan VIII. bölümde: “Kuzumuz var, yaylalarda meleşir/Çeşmemiz var, gece gündüz söyleşir/Yazımız var, pehlivanlar güreşir/Bu toprağa kimse girememiştir.”

Cahit Külebi’nin bütün şiirleri orta büyüklükte bir kitapta toplanmıştır. Onu anlamak için elbette bu yazı yetmeyecek. En iyisi siz bir an önce bu kitaptan bir tane edinin ve Külebi şiirini kendiniz keşfedin. Eğer hala keşfetmediyseniz tabii. Ben de, izninizle bu yazıyı Yurdum şiirinden bir bölümle tamamlayayım:

1917 senesinde

Topraklarında doğmuşum,

Anamdan emdiğim süt

Çeşmenden, tarlandan gelmiş,

Emmilerim sınırlarında

Seninçin dövüşürken ölmüşler,

Kalelerinin burcunda

Uçurtma uçurmuşum.

Çimmişim derelerinde,

Bir andız fidanı gibi büyümüşüm

Topraklarının üstünde.

*

[1] Bilgi Yayınevi, 2007.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Anadolu’nun büyük halk ve doğa ozanı Cahit Külebi-1

Bugün Cahit Külebi’nin 23’üncü ölüm yıldönümü. Ozanın 1917’nin 20 Aralık günü Tokat Zile’de başlayan hayatı 20 Haziran 1997’de Ankara’da son buldu. Fakat 80 yıllık bu onurlu yaşam biz hayranları için, sayıları çok olmasa da şiirler, denemeler, yaşanmış ve yazılmış anılar bıraktı.

İtiraf etmeliyim ki ilk gençlik yıllarımda Külebi’yi tanımadım. Daha doğrusu yakından tanımadım, çok fazla dikkatimi çekmedi. Ne zaman ki sevgili dostum Erdoğan’dan[1] şu dizeleri duymaya, hem de öyle böyle değil, sık sık, yerli yersiz duymaya başladım, Külebi’ye olan ilgim, ilgimle birlikte bilgim ve sevgim arttı[2];

“Kamyonlar kavun taşır ve ben

Boyuna onu düşünürdüm,

Kamyonlar kavun taşır ve ben

Boyuna onu düşünürdüm,

Niksar’da evimdeyken

Küçük bir serçe kadar hürdüm.

Anladım bu şehir başkadır

Herkes beni aldattı gitti,

Anladım bu şehir başkadır

Herkes beni aldattı gitti.

Yine kamyonlar kavun taşır,

Fakat içimdeki şarkı bitti.”

Cahit Külebi aslen Erzurum kökenlidir. Ama çocukluk yılları Tokat’ın Zile (Çeltik köyü), Artova (Çamlıbel) ve Niksar ilçelerinde geçer. Liseyi Sivas’ta okur. Anadolu’nun göbeğinde geçen bu yıllar onda hem halk hem de doğa sevgisini perçinler. O bir halk ve doğa ozanıdır. Sanırım bunda henüz lise yıllarındayken bazı büyük ozanlarla tanışma şansını yakalamış olmasının etkisi büyüktür. Külebi Sivas Lisesinde öğrenciyken Ahmet Kutsi Tecer[3] bu okulda hem öğretmen hem de müdür yardımcısıdır. Okula sık sık bazı ozanları getirtmekte ve öğrencilerin onlarla sohbet etmesini sağlamaktadır. Cahit Külebi o dönemi şöyle anlatır[4]:

Ozanların çalıp çağırdıkları toplantılara gidebilme olanağı bulamamıştık ama Kutsi Bey okulda onlara konser verdirirdi. Daha da önemlisi okulun bahçesinde taşların üzerine onlarla oturur, günlerce konuşurduk. Kimi arkadaşlar da katılırlardı. Veysel, Ali İzzet, Talibî, Meslekî, Ağa Dayı. Günlerce bana ışık saçtılar.”

Bir başka büyük ozan Gülten Akın[5] onun için “O bir Anadolu çocuğudur. Bunu hiç unutmadı. Şiirlerini kendi toprağından, birikmiş halk kültüründen gelen gelenekten besledi” der. Muzaffer İlhan Erdost[6] Külebi’nin şiirini şöyle niteler: “…Dolayısıyla, halkın özlemini yansıtan yalın söyleyişi, içten konuşma dili, Külebi şiirinin sesine belirleyici olarak girmekle kalmıyor, halkın yaşam felsefesini (anlayışını) şiire yansıtmakta da önemli bir etken oluyor.”

Emin Özdemir[7] de Külebi’nin şiirinden derlediği yerel halk terimlerine örnekler vererek onun halkçı yanını ortaya koyar:  “Teker, emmi, hayın, bıldır, güleş, gömeç, akça, fışkı, zemheri, arık, güleç, yalaz, ışkın, çaşı, teç, lavaş.”

Aslında Külebi’nin halktan nasıl beslendiğini doğrudan kendi dizelerinde de bulabiliriz. Bakalım Şiir Yöntemim adlı şiirinin ilk kısmında iki ustasından birini nasıl anlatıyor ozan.

“İlk ustam oldu benim halk,

Belleğimde akıp giden ırmak.

Köylü diliyle türkü çağırdım

Onlarla gülüp ağlayarak

…”

Külebi, içinde yaşadığı halkın sorunlarını daima şiirinde ön planda tuttu. Birinci Dünya Savaşı yıllarında doğup Kurtuluş Savaşı ile büyüyen, devrimleri yaşayan bir ozanın tarihte benzeri az görülebilecek bu büyük halk direnişine tepkisiz kalması düşünülemez. Nitekim kalmamıştır da. Atatürk sevgisini her ortamda açıkça vurgulayan ozan 1950 yılında, Atatürk Kurtuluş Savaşında adlı 13 bölümden oluşan dördüncü şiir kitabını yayımlar. Kuşkusuz bu eserin yazılış ve yayımlanış tarihi ile karşı devrim arayışlarının güçlenmesi arasında bağ kurulabilir. Kitabını “Atatürk’e, birlikte savaşanlara ve çocuklarına” adayan Külebi, pek çoklarına göre kısa bir destan[8] olan bu eserine şöyle başlar:

“Edirne’den Ardahan’a kadar

Bir toprak uzanır,

Boz kanatlı üveyikler üstünden uçar

Ardahan’dan Edirne’ye

Edirne’den Ardahan’a kadar…”

Ozan eserde (destanda) daha sonra sırayla ulusun durumunu, karamsar tabloyu, Samsun’a yanaşan gemiyi, ulusun özgürlük aşkını, vuruşmaları, zaferi ve Ata’ya minneti anlatır. Destanın son iki dizesi şu şekildedir:

“Binler yaşa, yurdumuza hizmeti büyük!

Kemal Paşa! Ölümsüz insan! Şanlı Atatürk!”

Cahit Külebi’nin yaşamı ozanlığının dışında değişik kamu görevleriyle ve Türk Dil Kurumu çalışmalarıyla geçer. Külebi’nin çok fazla şiir yazdığı söylenemez. Tüm yaşamı boyunca 150 civarında yayımlanmış şiiri bulunmaktadır. Kuşkusuz yayımlanmamış olanlar da olmalı. Ozan halk diliyle, yalın bir anlatımı tercih ettiği gibi az sözle çok şey anlatmayı seçmiş olmalı. Daha önemlisi ise ozanın ilk şiirleri ile son şiirleri arasında gerek tarz gerekse içerik yönünden neredeyse hiç farkın bulunmamasıdır. Bakın son dönem şiirlerinden Acı Dönem-II’de halkının durumunu nasıl anlatıyor:

“…

Ve halkın değil mi baştan başa

Yoksul, umutsuz, bezgin?

Bir ağaç gibi kurumuş

Suyu çekilmiş ülkemizin.

İnsanın değeri yok sinek kadar,

Yalan, kandırmaca, vurgun,

Halkımızın bir ucu savurmacada,

Bir ucuysa dibinde yoksulluğun.

…”

Külebi’nin kalbinin yarısı halkı için atmış, dizeleri, ustası olan halkını anlatmıştır. Diğer yarı ise halkın içinde yaşadığı, parçası olduğu doğaya, Külebi şiirinin ikinci ustasına ait. Haftaya diğer yarıya göz atacağım…

*

[1] Prof. Dr. Erdoğan Atmış, Bartın Üniversitesi Orman Fakültesi öğretim üyesi.

[2] İstanbul adlı şiir, ilk kitabı Adamın Biri’nden.

[3] Ahmet Kutsi. Soyadı Yasası çıkınca Sivas’ı çok sevdiği için Tecer Dağı’ndan dolayı Tecer soyadını almıştır.

[4] İçi Sevda Dolu Yolculuk, Bilgi Yayınevi, 2007, s. 61.

[5] Külebi’nin Şiirine Genel Bir Bakış- Cahit Külebi’ye Saygı,  Edebiyatçılar Derneği Yayını, 1998, s. 11.

[6] Cahit Külebi’nin Şiirinde Anadolu -Cahit Külebi’ye Saygı,  Edebiyatçılar Derneği Yayını, 1998, s. 29.

[7] Halk Şiiri ve Cahit Külebi. Cahit Külebi’ye Saygı,   Edebiyatçılar Derneği Yayını, 1998, s. 19.

[8] Atatürk Kurtuluş Savaşında”nın Özellikleri ve Önemi, Ali Püsküllüoğlu, Cahit Külebi’ye Saygı. Edebiyatçılar Derneği Yayını, 1998, s. 53.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanları korumak kalkınma karşıtlığı mıdır -2

Geçen yazıdaki verileri FAO tarafından yayımlanan State of the Wolrd’s Forests 2018 raporundan almıştım. Bu yazımda aynı rapordan devam edecektim. Fakat aradan geçen bir haftada FAO aynı raporun 2020 yılı için olanını yayımladı. O nedenle bu yazıda aktaracağım bilgilerin her iki raporundan da yararlanılarak oluşturulduğunun bilinmesini isterim.

Su, toprak ve ormanlar

Yaşamak için olmazsa olmaz ihtiyaçlarımızın başında su ve toprak geliyor. Ormanlar su ve toprak koruma açısından yeri doldurulamaz bir öneme sahip. Ormanların akarsu akışlarını düzenlemek, yer altı sularını beslemek, buharlaşma yoluyla bulut ve yağış oluşumuna etkide bulunmak, suyu kirleticilerden arındırmak, sedimantasyonu önleyerek baraj ve göletleri korumak gibi işlevlerini çoğu zaman gözümüzden kaçırıyoruz. Oysa gezegendeki kullanılabilir suyun %75’inden fazlasının kaynağı ormanlar. Bu su, günlük kullanımdan tarıma, endüstriden çevresel amaçlara kadar pek çok alanda kullanılıyor.

Diğer yandan, su en önemli temizlik aracı ve bundan mahrum oldukları için her yıl milyonlarca insan hastalanıyor ya da yaşamını yitiriyor. Aynı şekilde, ormanlar olmadan toprakların korunması da olanaklı değil. Temel besin kaynaklarımızın yetiştiği tarım alanlarındaki toprakların korunması bile ormanlarla ilişkili. Fakat her ne hikmetse bütün bu yaşamsal işlevler kalkınma denilen kavramın içinde hiçbir yere oturtulmuyor ve ormanlara sadece üretilen odunun parasal karşılığı kadar değer atfediliyor. Oysa dünyada, bölgelere göre değişmekle birlikte ormanların çok önemli bir bölümü öncelikli olarak odun üretimi amacıyla değil su ve toprağı korumak amacıyla yönetiliyor. Aşağıdaki şekil bu durumu bölgeler ve ülkeler bazında gözler önüne sermeye yeterli olsa gerek.

Kentler ve ormanlar

Dünya nüfusunun yarısından fazlası kentlerde yaşıyor. Oysa kentler toplam karasal alanın %3’ünden daha az yer kaplıyor. Buna karşılık toplam karbon salımının %78’i, evsel su kullanımın %60’ı ve endüstriyel odun kullanımının %76’sı kentlerde gerçekleşiyor. Kentlerin içindeki ve civarındaki ormanlar ile ağaçlık alanlar kirlilik önlemekten, karbon tutmaya, enerji tasarrufundan sel ve taşkınları önlemeye kadar pek çok önemli işlevi yerine getiriyor.

Ne yazık ki son zamanlara kadar bu işlevler pek fark edilmediği gibi daha da yakın zamanlara kadar bu işlevlerin parasal karşılıkları konusuna çok fazla kafa yorulmadı. Ancak hepsi yaşam kalitesi ile ilgili olan bu vazgeçilemez işlevlerin bir de parasal karşılığı var. Amerikan ormancılık örgütü (US Forest Service) sözünü ettiğimiz işlevlerin parasal karşılığını hesaplamak amacıyla i-Tree Eco adlı bir yöntem geliştirdi. Bu yöntemle Londra kenti içindeki ve civarındaki ormanlar ve ağaçlık alanların (8 milyon 421 bin adet ağaç ve ağaçlık alanların toplam alana oranı %14) yarattığı ekonomik değer şu şekilde:

  • Kirlilik önleme: 126 milyon 100 bin GBP
  • Karbon tutma: 4 milyon 790 bin GBP
  • Sel-taşkın önleme: 2 milyon 800 bin GBP
  • Gölgeleme yoluyla enerji tasarrufu: 260 bin 600 GBP
  • Karbon salımını azaltma: 54 bin 600 GBP

Yalnızca %14’lük ağaç örtüsüyle böyle bir ekonomik değer oluşuyorsa, yarıya yakını orman olan İstanbul’da ormanların nasıl bir ekonomik değer oluşturduğunu varın siz düşünün. Ve bizim bu ormanlara yoldu, havalimanıydı, köprüydü, kanaldı diyerek yaptıklarımızın maliyetini.

Ormanlar ve sağlık

Ormanların hem beden sağlığı hem de mental sağlık üzerindeki olumlu etkilerini ortaya koyan binlerce araştırma var. Dünyanın pek çok ülkesinde, özellikle büyük yerleşimlere yakın noktalardaki bazı orman alanları sağlık üzerindeki olumlu etkileri gözetilerek yönetiliyor. Türkiye’deki ilk örneği İzmir Orman Bölge Müdürlüğünün yaşama geçirdiği Balçova Terapi Ormanı.

Biz ormanları hangi amaçlarla yönetirsek yönetelim ormanlar ve ağaçlar insan sağlığı üzerinde olumlu etki yaratmaya devam ediyorlar. Bu etkiler yaşamsal açıdan parayla açıklanamayacak bir öneme sahip elbette. Fakat böyle olması sağlık harcamalarının azalması açısından hem devlet bütçeleri hem de kişisel gelir-gider dengeleri üzerindeki etkisini görmezden gelmemizi gerektirmez. Diğer yandan ormanlar ve bitkiler değişik hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların en önemli hammaddesini oluşturuyor.

Bugüne kadar çoğunluğu ormanlarda yetişen 28 bin bitki türünün tıbbi kullanımı kayıt altına alınmış durumda. Kayıt altına henüz alınmayanların ise bundan kat kat fazla olduğu düşünülüyor. Sorarım size bunun ekonomik karşılığını hesaplayabilir misiniz? Üstelik orman alanlarının tahrip edilmesi nedeniyle ortaya çıkan hastalıkların yarattığı tabloyu hiç konuşmadık bile. Covid-19 küresel salgınını yaşamaya devam ettiğimiz bu süreç bize doğa tahribinin yalnızca sağlık açısından değil ekonomik açıdan da ne kadar pahalıya mal olacağını göstermedi mi? Teknik olarak zoonotik adı verilen ve hayvanlardan insanlara bulaşan hastalıklar olan malarya, uyku hastalığı, HIV, ebola, SARS-CoV2 gibi Covid-19 da ormanların tahrip edilmesi ve insan popülasyonlarının ormana daha fazla müdahale etmesinin açık sonuçlarından.

İnsanın doğaya ve ormanlara müdahalesinin asıl önemli sorunu etik boyuttan kaynaklanıyor, buna kuşku yok. Diğer canlıların yaşam haklarına bu derece fütursuzca saldırmak kabul edilebilir olmamalı. Ne var ki, çoğu zaman bu çirkin eylemler kalkınma denilen ve çoğunlukla parasal çıkarları ön planda tutan bir kavramla savunulmaya çalışılıyor. Oysa bu ve önceki yazıda özetlemeye çalıştığım ve yer veremediğim diğer örnekler gösteriyor ki ormanlar aynı zamanda parasal açıdan da bizlere çok ama çok büyük yararlar sunuyor. Gerçek şu ki, ormanların benim aktardığım parasal yararları çoğunlukla kamusal ağırlıklı ve bu yararlardan herkes faydalanıyor. Oysa ormanların tahribiyle ortaya çıkan parasal kazanç kesinlikle kamusal değil. Yani madencilikten turizme, tarım alanı elde etmek amacıyla orman açmaktan yol, kanal, havalimanı gibi altyapı yatırımlarına kadar kalkınma şemsiyesiyle masum gösterilmeye çalışılan eylemler sadece ve sadece sınırlı bir zümreye para kazandırırken, oluşan orman tahriplerinin bedelini kamu, yani toplumun tamamı ödüyor.

Sözün hülasası, ormanları korumak kesinlikle kalkınma karşıtlığı değildir. Ormanları korumak toplumun tamamının, kalkınma da dahil ormanların bütün yararlarından adil bir şekilde faydalanması anlamına gelir. Oysa ormanları korumayı kalkınma karşıtlığı olarak etiketleyenlerin istediği şey toplumun değil yalnızca belirli bir zümrenin kalkınması, servetlerinin üstüne servet katmasıdır. Bunu her platformda somut verilerle, sayılarla kanıtlamaya hazırım. Var mı tersini iddia eden? Hodri meydan!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanları korumak kalkınma karşıtlığı mıdır-1

Son iki yazımda dünya ormanlarının durumunu ve gidişatını FAO verileriyle ortaya koymaya çalıştım. Tablo hiç de iç açıcı değil, maalesef. Ormanlar hakkında çok yazı yazdım, çok konuşma yaptım. Doğal bu, çünkü ormanlar benim işim. Yazdıklarım ve söylediklerim genelde takdir gördü. Elbette bunlardan hoşlanmayanlar da var. Eleştiriye açığım. Bana en çok yöneltilen eleştiri şu: “Orman orman diyorsunuz ama ülkemizin kalkınmaya da ihtiyacı var, siz kalkınmayı istemiyor musunuz?”

Dün Dünya Çevre Günü’ydü. 1972 yılının 5 Haziran’ında Stockolm’de toplanan BM Dünya Çevre Konferansı’na istinaden her yıl 5 Haziran tarihi Dünya Çevre Günü olarak kutlanıyor. Stocholm’den tam 20 sene sonra BM konferansı bu kez Rio’da toplandı. Ancak adına küçük bir ekleme yapıldı. Rio’da yapılan konferansın adı BM Çevre ve Kalkınma Konferansı idi. Çünkü neredeyse önceki 10 yıl çevre ile kalkınma arasındaki çelişkiyi konuşmakla ve bu çelişkiyi uyumlu hale getirme arayışlarıyla geçmişti. Nitekim 1987 yılında yayımlanan Brundtland Raporu[1] bu çelişkiyi çözmek amacıyla Sürdürülebilir Kalkınma kavramını ortaya atmıştı.

2015 yılında BM, bu sefer, 2030 yılı için sürdürülebilir kalkınma amaçlarını[2] tanımladı. 17 amaç, 169 hedef ve 230 göstergeden meydana gelen ve kısaca SDGs olarak anılan bir eylem planı olan bu çalışma pek çok ulusal ve uluslararası çalışma için kılavuz rolünü üstlendi. Şimdi, gelin biz de bu kılavuzun eşliğinde dünya ormanlarına bir göz atalım.[3] Acaba ormanları korumak kalkınma açısından bir anlam taşıyor mu, ormanlar kalkınmayı destekliyor mu yoksa tam tersine, kalkınmayı baltalıyor mu?

Ormanlar yalnızca bitkilerin ve diğer hayvanların değil insanların da yaşam alanıdır

Tropikal ormanlar ve savanların içinde ya da civarında yaklaşık 820 milyon insan yaşıyor. Üstelik bu insanların 251 milyonu günlük 1,25 dolar gelir limitinin altında. Yani toplumun en yoksul kesimi. Bu durum yalnızca tropikal alanlarda değil dünyanın hemen bütün azgelişmiş bölgelerinde benzer nitelikte. Örneğin Türkiye’de 2018 yılı verileriyle 22 bin 847 orman köyü, yani ormanın içinde ya da bitişiğinde bulunan köy bulunuyor. Bu köylerde yaşayan nüfus ise 6 milyon 827 bin 500. Orman köylüleri sosyo-ekonomik açıdan toplumun en alt düzeyini oluşturuyorlar ve yaşamsal açıdan ormana sıkı sıkıya bağlılar.

Orman işçiliğinden elde edilen gelirler, odunun yapacak ve yakacak olarak kullanımı, odun dışı orman ürünlerinin hem gıda olarak kullanımı hem de toplanıp ticaretinin yapılması, ekoturizm etkinliklerinden elde edilen gelirler (alan kılavuzluğu, hediyelik eşya satışı, konaklama, yeme-içme hizmetleri vb.), karma tarım-ormancılık[4] faaliyetleri gibi pek çok unsur ormanlarda yaşayan insanların ormanla özdeşleşmiş bir kadere sahip olduklarını gösteriyor. 2014 yılında Afrika, Asya ve Latin Amerika’nın tropikal bölgelerindeki 7 bin 978 hanede yapılan bir araştırmaya göre hane gelirlerinin yaklaşık %22’si orman kaynaklarına bağlı. Dolayısıyla ormanları korumak aynı zamanda ormanla kader ortaklığı yapan bu insanları da korumak anlamına geliyor.

Ormanlar dünyanın büyük bir bölümü için hala önemli bir enerji ve gıda kaynağı

Günümüzde dünya çapında ormanlardan elde edilen odunun yaklaşık yarısı (1,8 milyar m3) ısınma, pişirme ya da küçük ölçekli üretim faaliyetleri (tuğla yapımı veya odun kömürü üretimi vb.) için yakacak odun olarak kullanılıyor. Bölgesel olarak bakıldığında ise Afrika’da üretilen odunun %90’ı Asya’da üretilen odunun ise %60’ı hala yakacak olarak, yani asli enerji kaynağı şeklinde kullanılıyor. Türkiye’de bu oran %25 civarında. Bu şu anlama geliyor: Ormanlar olmadığı zaman dünyanın en yoksul insanlarının enerji kaynağı da kalmıyor. Aşağıdaki şekilde dünya toplam enerji tüketiminde biyokütle enerjisinin payı gösteriliyor.

Ormanlar, içinde ya da civarında yaşayan insanlar için gıda açısından da çok büyük anlam taşıyor. Her 7 insandan biri yetersiz beslenme sorunu yaşıyor. 2030 yılında dünya nüfusunun 9,1 milyara çıkacağı ve %70 daha fazla gıdaya ihtiyaç duyulacağı tahmin ediliyor. Ormanlar yalnızca doğrudan bitkisel ve hayvansal gıda kaynağı olarak değil, aynı zamanda tarım alanlarının civarındaki ekolojik dayanıklılığı artırmak ve pişirme için enerji temin etmek yoluyla da gıda güvenliğine katkıda bulunuyor. İklim krizi nedeniyle oluşacak aşırı hava olayları gibi olağan dışı durumlarda ormanların tarım alanlarına göre daha az hassas ve daha dayanıklı olan yapısı, onların gıda güvenliği açısından taşıdıkları önemi bir kat daha artırıyor.

Ormanlar cinsiyet eşitliği açısından önemli fırsatlar sunuyor

Ormanlarla ilgili işlerde kadın istihdamı erkeklere göre çok daha yüksek. Örneğin yakacak odun toplama ve odun kömürü üretimiyle dünya genelinde 850 milyon kişi uğraşıyor ve bunların %83’ü kadın. 135 farklı toplulukta yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre bitkisel gıda toplama işlerinin %79’unu kadınlar yapıyor. Kadınların ormancılık tabanlı işlerde daha fazla rol alması dolaylı olarak onların ekonomik ve politik açıdan da güçlenmelerine, kadın-erkek eşitsizliğinin azalmasına yol açıyor. Elbette yüzde yüz paralel bir ilişki olmasa da kadınlar ürettikçe daha özgür ve daha güçlü hale geliyorlar. Kadınların bu tür işlerde çalışmasının hemen tamamen gelişmekte olan ülkelerde olduğunu düşündüğümüzde, ormanların kadın-erkek eşitliği açısından taşıdığı önem de kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Sanmayın ki hepsi bu. Hayır, bu kadar değil, çok daha fazlası var. Haftaya kaldığım yerden devam edeceğim.

*

[1] Başkanlığını dönemin Norveç Başbakanı Gro Harlem Brundtland yaptığı için Brundtland Komisyonu olarak da anılan Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu tarafından hazırlanan Ortak Geleceğimiz (Our Common Future) adlı rapor.

[2] 25 Eylül 2015 tarihli BM Genel Kurulu’nda kararlaştırılan “Transforming our World: the 2030 agenda for Sustainable Development” adlı eylem planı.

[3] Bundan sonra aktaracağımız bütün veriler yine FAO’nun State of the World’s Forests 2018: Forest Pathways to Sustainable Development adlı raporundan alınmıştır.

[4] Dünyada agroforestry olarak anılan bu faaliyetlere Türkiye’de tarımsal ormancılık denilmektedir. Ne var ki ben bu tabiri yanlış bulduğumdan kullanmıyorum. Tarımsal ormancılık ormancılığın tarım usulleriyle yapılması anlamına gelir. Oysa agroforestry tarımla ormancılığın aynı alanda yapılması anlamını taşımaktadır. Yani, örneğin aynı arazide üstte orman ağaçları varken altta da tarım ürünleri yetiştirilir. Bu nedenle ben karma tarım-ormancılık faaliyetleri demeyi daha doğru buluyorum.

 

Kategori: Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanlar nereye gidiyor -2

Geçen hafta FAO’nun son verileri ışığında dünya ormanlarının genel durumunu ve coğrafi bölgelere göre dağılım ve değişimini gözden geçirmiştik. Kaldığımız yerden devam edelim.

Doğal ormanlar-ağaçlandırma ormanları

Toplam orman alanının %93’ü doğal yöntemlerle gençleştirilen ormanlardan oluşmaktadır. Ne var ki bu tür ormanlar 1990-2020 döneminde, hızı düşüyor olsa da azalmaktadır. Buna karşılık toplam orman alanının %7’sini oluşturan ağaçlandırma ormanları ile ağaçlandırılmış ormanlar[1] artmaktadır. Bu durum, geçen yazıda da belirttiğim gibi ekolojik işlevleri yüksek doğal ormanların azalmasını ekolojik işlevleri düşük ağaçlandırma ormanları ile dengelemeye çalışmak anlamına gelmektedir.

Korunan orman alanları

Dünya genelinde 726 milyon ha orman değişik statülerdeki korunan alanların sınırları içerisinde kalmaktadır. Bu miktar toplam orman alanının %18’ine karşılık geliyor. Hemen belirtmek gerekir ki, korunan alanların koruyuculuk işlevi korunan alan statüsüne göre ve ülkeden ülkeye değişmekte. Örneğin, ülkemizde sayıları son yıllarda hızla artan tabiat parklarının koruyuculuk işlevi olmadığı gibi, bu alanların diğer orman alanlarına kıyasla daha fazla zarar görmelerine yol açan geniş çaplı kullanımlara fırsat tanındığını akıldan çıkarmamak gerekiyor.

Korunan orman alanlarının miktarı 1990-2020 döneminde 191 milyon ha artmış durumda. Orman alanlarının oransal olarak en çok koruma altında olduğu kıta %31 ile Güney Amerika. En düşük olduğu kıta ise insan uygarlığının, endüstri devriminin ve ekonomik büyüme anlayışının merkezi olan Avrupa. Avrupa’da toplam orman alanının yalnızca %6’sı koruma altında, zira ormanlar Avrupa’da o kadar çok tahrip edilmiş durumda ki, koruma altında tutulmaya değer niteliklere sahip orman alanı diğer kıtalardan çok daha az. Var olan ormanların büyük bir bölümü yoğun şekilde işletilen ve doğallığını kaybetmiş ya da sonradan ağaçlandırmayla oluşturulmuş ormanlar.

Karbon depolama

Doğal ormanların azalmasına paralel olarak ormanların karbon depolama kapasitesi de azalıyor. 1990 yılında dünyadaki bütün ormanların yıllık karbon depolama kapasitesi 668 gt iken 2020 yılında bu miktar 662 gt’ye düşmüştür. Ortalama bir hektar orman alanının karbon depolama kapasitesi ise 163 tondan 159 tona gerilemiştir. Diğer yandan ormanların karbon depolama kapasitesinin en büyük kısmı, sanıldığının aksine bitkilerle değil, orman toprağındaki organik maddelerle ilgilidir. Aşağıdaki şekilde ormanların hangi unsurlarıyla ne oranda karbon depolayabildiği gösterilmektedir.

Diğer konular

• Yaklaşık 1 milyar 110 milyon ha orman primer orman niteliğinde. Yani yerel türlerden oluşuyor, gözle görülür bir insan etkisi yok ve ekolojik süreçler önemli ölçüde zarar görmemiş durumda. Primer ormanların %61’i ise yalnızca üç ülkede: Rusya, Brezilya ve Kanada.
• Yaklaşık 2 milyar ha ormanın uzun dönemli yönetim planları var. Yönetim planı bulunan orman alanlarının oranı Avrupa’da çok yüksek. Buna karşılık bu oran Afrika’da %25’ten Güney Amerika’da ise %20’den daha az. Bu, yönetim planı olmayan ormanların devamlılığının garanti altında olmadığı anlamına geliyor.
• 2015 yılı rakamlarıyla 98 milyon ha orman alanı orman yangınlarından etkilendi. Bu toplam orman alanının %4’üne karşılık geliyor. Daha da vahimi yangınlardan etkilenen ormanların üçte ikisi Afrika ve Güney Amerika’nın tropikal bölgelerinde.
• Yine 2015 yılında böcek ve hastalıklar ile aşırı hava olaylarından zarar gören orman alanı miktarı ise 40 milyon ha civarında.
• Ormanların %73’ü kamu mülkiyetinde. Kamu mülkiyetinin en yüksek olduğu kıtalar sırasıyla Avrupa, Asya ve Afrika. Güney Amerika, Orta ve Kuzey Amerika ile Okyanusya’da ise nispeten daha fazla özel orman bulunuyor. Kamu orman mülkiyeti oranının en düşük olduğu Okyanusya’da bile kamu mülkiyetinin oranı %50’nin üstünde.
• Ormanlardaki dikili ağaç serveti de azalıyor. 1990 yılında 560 milyar m3 olan dikili ağaç serveti 2020’de 557 milyar m3’e düştü. Ancak orman alanlarındaki azalmayı hesaba kattığımızda bir hektar orman alanındaki dikili ağaç servetinin 132 m3’ten 137 m3’e çıktığını görüyoruz.
• 1 milyar 150 milyon hektar orman alanı, yani toplam orman alanının %30’u birincil olarak odun üretimi amacı ile yönetiliyor. Buna yaklaşık 750 milyon ha civarındaki çok amaçlı yönetilen ormanları da katarsak odun üretimi yapılan orman alanı miktarı 2 milyar hektara yaklaşıyor.
• 424 milyon ha orman alanı öncelikli olarak biyolojik çeşitliliği koruma amacına ayrılmış durumda. Bu alanların 119 milyon hektarı 1990 yılından sonra bu amaca tahsis edildi.
• Öncelikli yönetim amacı toprak ve su koruma olan orman alanlarının toplam miktarı 339 milyon ha ve bu alanların 119 milyon hektarı 1990 yılından sonra ayrıldı.
• 188 milyon ha orman alanı ise öncelikli olarak rekreasyon, turizm, eğitim ve kültürel alanların korunması gibi sosyal hizmetlere tahsis edilmiş durumda. 2010 yılından itibaren bu amaca tahsis edilen orman alanı miktarı her yıl ortalama 186 bin ha artıyor.

Bu yazıyı geçen haftaki yazıyla birleştirip özetlemek gerekirse; dünya ormanları hem miktar olarak hem de kalite olarak azalıyor. Ormanlar gittikçe daha az karbon depoluyor, ormanların ekolojik işlevleri geriliyor. Yangınlar, hastalıklar ve aşırı hava olayları ormanlara daha çok zarar veriyor. Bu gidişi doğal ormanları korumadan tersine çevirmek mümkün değil.

Ağaçlandırmayla oluşturulan orman alanları kuşkusuz çok önemli ama bu alanlar doğal ormanların işlevlerini karşılayamıyor. Çok mu geç? Hayır, henüz değil. Umut var mı? Evet, elbette. Ama salt umut etmekle hiçbir yere varılmıyor. Ormanı savunan seslerin gerçekleri çok daha yüksek sesle, aklın ve bilimin ışığında ve elbette demokratik yol ve yöntemlerle haykırması gerekiyor. Çünkü bazıları ormanın sesine kulaklarını tıkamayı marifet saymaya devam ediyor.

*

[1] Ağaçlandırma ormanları yoğun olarak işletilmektedir. Diğer ağaçlandırılmış ormanlar, yoğun işletmecilik yapılmadığı için doğal ormanlara daha yakın bir yapı sergilemektedir.

Kategori: Haftasonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanlar nereye gidiyor?

Ormanlar zaten çok değerliydi. Biyolojik çeşitliliği, toprağı, suyu korumak gibi ekolojik işlevleri; odun ve odun dışı orman ürünleri ile sunduğu ekonomik işlevleri; özellikle kırsal toplumlara sunduğu istihdam ve gelir kaynağı yaratma gibi sosyal işlevleri ile ormanlar diğer ekosistem türleri arasında öne çıkan, adı hep daha çok anılan bir özellik gösterirdi. Küresel iklim krizi, bu özelliklerini iyiden iyiye gözler önüne serdi. Öyle ki bazı dünya liderleri iklim krizi ile mücadele kapsamında ağaçlandırmadan başka bir söz edemez noktadalar.

Peki, gezegenimiz açısından yaşamsal önemi bu kadar açık olan ormanların küresel çapta durumu ne, ormanlar nereye gidiyor? Bu soruya en sağlıklı yanıtı FAO’nun[1] her beş yılda bir yaptığı küresel orman kaynakları değerlendirmelerine[2] bakarak verebiliyoruz. Bu değerlendirmelerin sonuncusu 2015 yılında yapılmıştı. 2020 yılı değerlendirmesinin nihai raporu henüz yayımlanmasa da ön sonuçları diyebileceğimiz kritik bulgular (key findings) FAO tarafından bu ayın başında yayımlandı. Bu ve takip eden yazıda söz konusu bulguların önemli kısımlarını özet olarak aktarmaya çalışacağım.

Genel görünüm

Dünya toplam orman alanı 4,06 milyar hektar (ha) ve bu alan toplam karasal alanların %31’ine karşılık geliyor. Kişi başına düşen orman alanı 0,52 ha. Beş ülkedeki (Rusya, Brezilya, Kanada, ABD ve Çin) orman alanı dünya toplam orman alanının %54’ünü oluşturuyor.[3] Ormanların küresel dağılımı homojen değil. Tropikal ve kutupaltı ormanların toplama oranı yaklaşık %72 iken ılıman ve subtropikal ormanların toplama oranı yalnızca %27.

Sorun şu ki, dünya nüfusunun çok büyük bir bölümü ormanların daha az olduğu ılıman ve subtropikal bölgelerde yaşıyor. Yalnızca bu veri bile insanın çevresine nasıl bir yıkım getirdiğinin açık göstergelerinden biri aslında. Çünkü tarihsel süreçte en fazla orman kaybı yine insanların yoğun olarak yaşadığı ılıman ve subtropikal bölgelerde görüldü. Klimatik bölgelere göre orman dağılımını aşağıdaki harita üzerinde görmek olanaklı:

Değişimin yönü

Dünya genelinde orman alanları azalmaya devam ediyor. 1990 yılından beri dünya genelinde orman azalması miktarı 178 milyon ha. Bu alan Libya’nın toplam alanına ya da Türkiye’nin toplam orman alanının (22,3 milyon ha) yaklaşık sekiz katına eşdeğer. Net orman kaybının onar yıllık dönemlerdeki ortalamasına bakıldığında orman azalmasının hızının düştüğü görülse de ormanların hala azalıyor olması insanlığın doğaya verdiği zararlar karşısındaki aymazlığının en açık göstergelerinden biri. Aşağıdaki grafikte 1990-2020 yılları arasındaki onar yıllık dönemlerde yıllık ortalama net orman kayıpları gösterilmekte:

Orman alanı değişimini coğrafi bölgelere göre incelediğimizde ise daha vahim bir tablo ile karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü orman azalması esasen Güney Amerika ve Afrika gibi tropikal ormanların yoğun olduğu bölgelerde gerçekleşiyor. Orman alanı artışı ise daha çok Asya’da ve Avrupa’da görülüyor. Yani biyolojik çeşitlilik ve ekolojik işlevler açısından en değerli ormanlar azalırken, bu ormanlarla kıyaslanması bile söz konusu olamayacak ağaçlandırmalarla (Asya’da Çin ve Hindistan bu açıdan öne çıkıyor) orman azalması daha azmış gibi görünüyor. Bu durumu basit olarak şu şekilde de ifade edebiliriz:

1990-2020 yılları arasındaki ormansızlaşma miktarı yaklaşık 420 milyon ha civarında ve bu orman kayıplarının neredeyse tamamı tropikal ormanlarda yaşandı. Aynı dönemde, özellikle ağaçlandırmalar yoluyla kazanılan orman alanı miktarı kaybedilen orman alanı miktarından düşüldükten sonra net kayıp olarak 178 milyon ha ile karşı karşıya kalıyoruz.

Aşağıdaki grafik bölgelere göre orman alanı değişimini açık net şekilde gözler önüne sermekte:

Son on yıla odaklanıldığında ortalama yıllık orman azalması açısından Afrika öne çıkıyor (3,9 milyon ha). Daha kötüsü Afrika’da ortalama yıllık orman azalması 1990 yılından beri artıyor. Güney Amerika’da son on yılda gerçekleşen ortalama yıllık orman azalması 2,6 milyon ha. Bu miktar önceki iki on yılla karşılaştırıldığında yarı yarıya azalmış durumda olsa da yalın olarak hala çok büyük bir orman kaybı anlamına geliyor.

Önümüzdeki hafta ağaçlandırmalar, korunan orman alanları, orman yönetimi ve mülkiyeti gibi konularla devam edeceğim.

*

[1] Food and Agriculture Organization (Dünya Gıda ve Tarım Örgütü).

[2] Global forest resources assessment.

[3] Buna ilişkin güzel bir animasyonu şu linkte izleyebilirsiniz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeniden yabanlaştırma: Salgın günlerinde yabani çözümler-3

Mart sonu ve nisan başında yeniden yabanlaştırma konusuna giriş yapmış, ancak ara vermek zorunda kalmıştık. Şimdi oradan devam edelim.

Zihnim toplumun yeniden yabanlaştırılmasına ilişkin bir tanım yaparak başlamak yerine, neler yapılması gerektiğini anlamaya çalışarak bir tanıma ulaşmayı tercih ediyor. Çünkü amaç, asla fiyakalı bir tanım yapıp çözümü o tanıma uydurmak olmamalı. Bu pencereden bakarak ilerlemeye çalışalım. Ancak bunun uzun bir yol olacağını da bilmek gerekiyor.

Eric R. Wolf “Avrupa ve Tarihsiz Halkları”[1] adlı kitabında tek bir dünya kavramından hareketle ekolojik, demografik, ekonomik bağlara vurgu yaptıktan sonra şu soruyu yöneltiyor:

“Eğer her yerde bağlantılar varsa, o zaman neden dinamik ve karşılıklı olarak birbirleriyle ilişki içindeki olguları statik ve birbiriyle ilintisiz şeylere dönüştürmekte ısrar ediyoruz?”

Wolf kitabının hemen başında eserin ana tezini açıklarken, aynı zamanda insanlığın temel sorununa ilişkin bir saptamayı da dile getirmiş oluyor:

“Bu kitabın ana tezi, insan dünyasının karşılıklı olarak birbirine bağlı çeşitli süreçlerden oluşan bir bütün olduğu ve bu bütünlüğü parçalarına ayıran ama sonra yeniden bir araya getirmekte başarısız kalan araştırmaların gerçeği tahrif ettiğidir. “Ulus”, “toplum” ve “kültür” gibi kavramlar parçaları adlandırır ve adları nesnelere dönüştürme tehlikesini taşır. Yanıltıcı çıkarsamalarda bulunmaktan kaçınmak ve kavrayışımızı artırmak, ancak bu adları ilişki demetleri olarak görüp onları içinden çıkarıldıkları alana yeniden yerleştirerek mümkün olabilir.”

İklim krizi ve ekolojik sorunlar sınır tanımıyor

Yalnızca toplumbilimleri perspektifinden bakıldığında bile insanlığın sorunlarını uluslar, kültürler, toplumlar, Batı-Doğu, gelişmiş-gelişmemiş, Hıristiyan-Müslüman vb. alt katmanlara ayırarak ele almaya devam ettiğimiz sürece sağlıklı çözümler üretmemizin mümkün olmayacağı aşikar. Üstelik perspektifimizi doğa bilimleri ile genişlettiğimizde gezegenimizi insanlar ve ötekiler şeklinde ayırmanın ne derece yanlış olduğunun anlaşılmasının üzerinden epey zaman geçti. Yakın geçmişte ozon tabakasındaki incelme ve delinme ile asit yağmurları gibi olgular ekolojinin toplumsal sınırları tanımadığını ortaya koymuştu. Günümüzde iklim krizi ve tam da göbeğinde durmaya devam ettiğimiz Covid-19 salgını bu gerçeği tekrar tekrar hatırlatıyor bizlere. O halde hala ülkelerden ve sınırlardan daha ne kadar söz edeceğiz? Avrupa’da başlayan bir olma ülküsünü bütün dünyaya yaymak için kaybedecek zamanımızın kalmadığını daha ne kadar görmezden geleceğiz?

Transandantalizmin öncüsü sayılan Ralph Waldo Emerson Türkçeye “İnsandaki Mucize” olarak çevrilen kitabında[2] şöyle diyor:

“İnsanlar arasındaki fark çağrışım ilkelerinde yatmaktadır. Bazıları, nesneleri renklerine, ebatlarına ve başkaca görsel niteliklerine göre sınıflandırır, ötekiler temel özelliklerine veya sebep-sonuç ilişkisine göre. Aklın ilerleyişi, düşüncelerin daha açık hale gelmesine doğrudur, yüzeysel farklılıkları görmezden gelir. Şair, filozof ve aziz için her şey munis[3] ve kutsaldır, her olay fayda sağlar, her gün mübarek ve her insan ilahidir. Zira gözlerini yaşama dikmişlerdir, şartları ise hiçe saymışlardır. Her kimyasal madde, her bitki, her hayvan gelişiminde sebebin birliğini, dış görünüşün çeşitliliğini öğretir.”

Emerson’un sözlerinde altı çizilmesi gereken yerler var. Bunlardan birincisi yaşama odaklanmak. Diğeri ise sebebin birliği, dış görünüşün çeşitliliği. Bana öyle geliyor ki insanlığın tarihsel yanılgısı tam da bununla ilgili. Binlerce yıldır odağımıza yaşam yerine farklı değerleri oturttuk. Bunlar bazen inançlar oldu bazen soylar, bazen ülkeler oldu bazen uluslar, bazen itibar oldu bazense para; ancak hiçbir zaman yaşamı kutsallaştırmadı insanlık. Ve kutsal saydığı bu değerler için yaşamı hep ikinci plana itti. Uğrunda can verilecek değerler üretmek yerine can (yaşam) için değerleri yok etmeyi seçseydi insanlık, şimdi nasıl bir dünyada yaşıyor olurduk acaba diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi.

Peki ya dış görünüşlerin çeşitliliğine (insan, hayvan, bitki, beyaz, siyah, büyük, küçük…) karşın sebebin birliği vurgusuna ne demeli? Sebebin birliği mi yoksa görünüşün çeşitliliği mi olacak önceliğimiz? Emerson’un sözleri sizde de hepimiz aynıyız çağrışımı yaratmıyor mu?

Hepimiz aynıysak bir olan sebep ne? Yaşamın tüm formlarının var olma sebebi nedir? Soruyu bir de şöyle soralım: Yaşamın bir sebebi olmak zorunda mı? Sebepsiz de olsa yaşam yeterince değerli değil mi?

Haftaya devam ederiz…

*

[1] Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019. ISBN:978-605-295-872-8

[2] İkilem Yayınları, 2019. ISBN: 978-605-68953-1-9

[3] Cana yakın, sevimli.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korunamayan korunan alanlar- 2

Geçen hafta ülkemizdeki korunan alanların, özellikle 2873 Sayılı Milli Parklar Yasası kapsamında olanların alanlarının artırılıyormuş gibi görünürken nasıl azaltıldığını anlatmıştım. Bu kez korunan alan olarak görünen doğa parçalarında, sözde koruma şemsiyesi adı altında neler yapıldığını ve nelerin yapılmasının önünün açıldığını, teknik detaylarına mümkün olduğunca girmeyerek açıklamaya çalışacağım.

Önce ana çerçeveyi çizen Milli Parklar Yasası’na bakalım: 

Yasa dört farklı korunan alanı kapsıyor: Milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtları ve tabiatı koruma alanları. Bunlardan tabiat anıtlarını, genellikle bir ya da birkaç ağacı kapsayan oldukça küçük alanları kapsadığı için bu değerlendirmenin dışında tutmak gerekir. Kalan üç korunan alandan yalnızca biri, tabiatı koruma alanları mutlak koruma özelliği taşır. Yasa’nın ikinci maddesinde tabiatı koruma alanları şu şekilde tanımlanır:

Tabiatı koruma alanı; bilim ve eğitim bakımından önem taşıyan nadir, tehlikeye maruz veya kaybolmaya yüz tutmuş ekosistemler, türler ve tabii olayların meydana getirdiği seçkin örnekleri ihtiva eden ve mutlak korunması gerekli olup sadece bilim ve eğitim amaçlarıyla kullanılmak üzere ayrılmış tabiat parçalarını ifade eder.”

Hakkını verelim, bu alanlar gerçek anlamda korunan alanlardır. Öyle ki, 2018 sonbaharında Orman Yolu belgesel kuşağının “Saklı Orman: Istrancalar” bölümünü çekerken, Milli Parklar örgütünün izniyle Kasatura Körfezi Tabiatı Koruma Alanı’na girmemizin üstünden yarım saat geçmeden bir jandarma ekip otosu yanımıza gelip ne yaptığımızı, iznimizin olup olmadığını sormuştu. Sonra anladık ki aslında düğün fotoğrafı çektirmek için alana izinsiz olarak giriş yapan bir gelinle damadın peşindelermiş.

Yapı ve işletme izinleri

Fakat ne yazık ki, milli parklar ve özellikle tabiat parkları gerçek birer korunan alan olmaktan çok çok uzaktalar. Çünkü sözünü ettiğimiz yasa gerçek anlamda bir korunan alan yasası değil. Zira milli parklar ve tabiat parklarında çok sayıda yapı ve işletmenin bulunmasına izin veren bir nitelik taşıyor. Nasıl mı? Bakalım Milli Parklar Yasası milli parklar ve tabiat parklarında nelerin yapılmasına izin veriyor:

  • İlgili alanın gelişme planına uygun olmak şartıyla, kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılacak her türlü plan, proje ve yatırımlar,
  • Turizm bölge, alan ve merkezleri dışında kalan milli parklar ve tabiat parklarında kamu yararı olmak şartıyla ve gelişme planına uygun olarak turistik amaçlı bina ve tesisler (turizm bölge, alan ve merkezlerinde Turizmi Teşvik Kanunu’na göre aynı izinler verilmektedir),
  • Maden ve petrol kanunları gereğince araştırma ve işletme ruhsatnamesi veya imtiyazı.

Üstelik yine yasa gereği bu tesis ve işletmeler için verilen izinlerin süresi 99 yıla kadar uzayabiliyor. Yasa, izin süresi sonunda bütün tesislerin hazineye devrini gerektiriyor, ama benim gibi sizin de aklınıza geliyordur; 99 yıl sonra kim öle kim kala. Bununla da kalmıyor, tesis yapmak ve işletme kurmak için izin alan kişi ve kuruluşlar bu haklarını üçüncü taraflara devredebiliyorlar. Yani bir tek miras bırakma hakları yok desek yeri. Eh, diyebilirsiniz ki hiç değilse hazineye üç beş kuruş gelir oluyordur. Ben susayım bu konuda. Varsa bir yetkili tanıdığınız, ilgili dairelerden izin dosyalarını bulup bu izinlerin kimlere ve hangi bedellerle verildiğini siz inceleyin. Böylelikle kimin ne kazandığını kendiniz görmüş olursunuz.

Peki, bununla kalıyor mudur dersiniz? Maalesef kalmıyor. Sadece ülkemiz değil hemen bütün dünya salgınla uğraşırken, 16 Mart 2020 tarihinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Resmi Gazete’de bir yönetmelik değişikliği yayımladı. Bu değişiklik Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik’te yapıldı. Özellikle yönetmeliğin 8. ve 9. maddelerinde yapılan değişikliklerle nitelikli koruma alanlarında;

  • Entegre tesislerin,
  • Tıbbi ve aromatik bitki uygulamalarının,
  • Hayvancılık yapılmasının,
  • Balıkçı barınakları inşasının,
  • İskeleler yapılmasının,
  • Doğal kaynak suyu kullanımına yönelik iş ve işlemlerin,
  • İçme suyu amaçlı baraj ve göletlerin,
  • Yerleşimler kurulmasının ve
  • Madencilik faaliyetlerinin önü açıldı.

2030 yılı itibariyle ekolojik bölgelere göre karasal korunan alan yüzdeleri (Kaynak: Dinerstein et al., 2019)

Korunan alanlarımız zaten dünya ortalamalarının çok altında. IUCN verilerine göre dünya karasal alanlarının yaklaşık %15’i değişik statülerde korunan alan. Üstelik bu oranın %50’lere çıkarılması gerektiğini öne süren bilimsel yayınlar da var.[1] Oysa ülkemizde korunan alanlar %8-9’larda geziniyor. 2030 yılı için yapılan tahminlerin sonuçları da haritada açıkça görünüyor. Diğer yandan dünyada, korunan alan uygulamalarında, alan korumaktan çok ekolojik süreçlerin korunmasına doğru devrimsel adımlar atılıyor. Yeniden yabanlaştırma gibi anlayışlarla ekolojik süreçlerin özgün haline dönüştürülmesi için çabalar sarf ediliyor. Bizde ise korunan alan adı altında turizm alanları, günlük rekreasyonel kullanım alanları yaratılmaya, bu alanlarda ekonomik kazanç kapısı oluşturabilecek her türlü faaliyete izin vermeye dönük bir yaklaşım sergileniyor. Bu yüzden geçen haftaki ve bu haftaki yazımın başlığı korunamayan korunan alanlar oldu. Umarım nedeni şimdi daha iyi anlaşılmıştır.

*

[1] Dinerstein et al., 2019. A global deal for nature: Guiding principles, milestones, and targets. Science Advences 5: eaaw2869.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korunamayan korunan alanlar -1

Türkiye öyle bir ülke ki, bir konuyu uzun soluklu olarak ele alıp incelemek mümkün olmuyor. Tam odaklanıyorsunuz, yeni bir konu ortaya çıkıyor birden ve görmezden gelemiyorsunuz.

Yeniden yabanlaştırma konusuna, tam da bu nedenle kısa bir ara vermek durumundayım. Çünkü ülkemin zaten korunamayan korunan alanları darbe üstüne darbe almaya devam ediyor.

Korunan alan nedir?

Korunan alanlar konusundaki en yetkin uluslararası örgüt olan IUCN[1] korunan alanı şöyle tanımlıyor[2]:

“Bir korunan alan, ekosistem hizmetleri ve kültürel değerlerle doğanın uzun süreli korunmasını sağlamak için yasal ya da diğer etkili yollarla ayrılmış, tanımlanmış ve yönetilen, tanımı açıkça yapılmış bir coğrafi alandır.”

Detaylarına girmeye gerek yok ama yine IUCN korunan alanları, o alanın koruma-kullanma dengesine göre yedi farklı kategoride topluyor. İlk kategori kullanımın bütünüyle sınırlandırıldığı alanları, son kategori ise korumayla birlikte en yüksek kullanım miktarının olduğu alanları içeriyor. Ülkeler elbette IUCN’in bu sınıflandırmasına uymak zorunda değil. Hemen her ülkede farklı bir korunan alan sistemi oluşmuş durumda. Belki de bütün dünya ülkelerinde statüsü en yaygın olan ve özellikleri birbirine en çok benzeyen korunan alanlar milli parklar. Oysa örneğin bir başka korunan alan statüsü olan tabiat parkları Fransa ve Almanya’da on hatta yüz binlerce hektarlık alanları kapsayan ve doğanın içindeki insan yaşamı, yani kültür ile birlikte korunduğu alanlar iken, maalesef Türkiye’de, özellikle son yıllarda bir iki hektarlık orman içi dinlenme yerlerinin dönüştürülmesiyle oluşturulmuş çakma korunan alanlar durumunda.

Dünyanın korunan alan sitemi içerisinde değerlendirilen ilk korunan alanı 1872 yılında milli park olarak ilan edilen Yellowstone. Türkiye’nin ilk korunan alanı ise Orman Kanunu’na göre 1950 yılında ilan edilen Belgrad Muhafaza Ormanı. Aslında muhafaza ormanı kavramı Türkiye’de ilk kez 1924 yılında çıkarılan 504 sayılı Türkiye’de Mevcut Bilumum Ormanların Fenni Usulü İdare ve İşletilmesi Hakkında Kanun’da kendine yer buluyor. Kanun’un 8’inci maddesi toprak ve su muhafaza karakteri ağır basan orman alanlarında üretimin yasaklanmasını ve bu tür orman alanlarının muhafaza ormanı olarak ayrılmasını öngörüyor. Ne var ki ilk muhafaza ormanının ilanı için 26 yıl daha geçmesi gerekiyor. 1956 yılında çıkarılan 6831 Sayılı Orman Kanunu da 25. maddesiyle ilk kez milli park kavramını Türkiye’ye getiriyor ve bu madde doğrultusunda Yozgat Çamlığı 1958 yılında Türkiye’nin ilk milli parkı olarak ilan ediliyor.

Korunan alan sistemi zaman içinde, 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu gibi yasal düzenlemeler ve Ramsar[3] gibi taraf olunan uluslararası sözleşmeler yoluyla genişliyor; Korunan alan sisteminin içerisinde doğal alanlarla birlikte kültürel alanlar da girmeye başlıyor. 1983 yılında 2873 Sayılı Milli Parklar Kanunu çıkıyor. Açık söylemek gerekirse, korunan alanlar hiçbir zaman korumanın ideal olarak yapılabildiği alanlar olmadı Türkiye’de. Mevzuat, yönetim, finansman, yetki karmaşası, ziyaretçi yönetimi anlayışının olmaması, kullanıcıların bilinçsizliği gibi sıkıntılar nedeniyle korunan alanlarda koruma hep ağır aksak işleyen bir yapı olarak kendini gösterdi. Ama diğer taraftan hatırı sayılır miktarda doğal ve kültürel alan, her şeye rağmen aşırı kullanım baskısından bir ölçüde de olsa kurtarılmış, hiç değilse sınırları güvence altına alınmış oluyordu.

Azaltırken artıyormuş gibi yapmak

Seksenler, yeni nesil için yalnızca bir dizi adı olabilir belki, ama seksenler aynı zamanda bu ülkenin yazgısının değiştiği dönemdir: 12 Eylül darbesi sonrasında çıkarılan antidemokratik anayasa, 1983 seçimleri, Turgut Özallı, serbest piyasacı yıllar ve devletin elindeki avucundakini satarak halkın kaderini kapitalizmin eline kurbanlık koyun gibi teslim etmesi sürecinin başlaması… Öyle ki sırf kadın olduğu ve güzel sanıldığı için el üstünde tutulan Başbakan Tansu Çiller’in, devlet ormanlarının özelleştirilmesi gerektiğini söyleyebilecek kadar cüretkar davranabildiği bir özelleştirme rüzgarı esmeye başlamıştı.

Özelleştirme her zaman tapusunun verilmesiyle olmuyordu elbet. Ülkenin en güzel koyları, sahilleri, ormanları yine bu dönemde çıkarılan Turizmi Teşvik Kanunu aracılığıyla sermayeye peşkeş çekildi. O da yetmedi, korunan alanların sınırları değiştirilerek sermayenin önünde hiçbir diken ve çakıl bırakılmadı. Örneğin 1972 yılında 70 bin hektarlık alanı koruyacak şekilde milli park ilan edilen Olimpos (Beydağları), 1988 yılında üç satırlık bir bakanlar kurulu kararıyla 35 bin hektara düşürüldü. Gerekçe de milli parkın sahil kesiminde kalan alanlarında turizmin kolay gelişmesi, sosyal problemler ve yerleşim alanlarından kaynaklanan mülkiyet sorunlarının çözülebilmesi olarak açıklandı. Milli park olmaktan çıkarılan o alanlar; Beldibi, Göynük, Kemer, Tekirova, Çamyuva sahilleri şimdi bir uçtan diğerine beş yıldızlı otellerle dolu.

2000’li yıllar ise yeni bir korunan alan stratejisinin sahnelenmesine şahit oluyor: Azaltırken artırıyor gibi yapmak. Hani neredeyse artırıyor gibi çek panpa diyecek birileri. Uzun uzun anlatmayayım. Sadece devletin resmi kurumu olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın[4] raporuna yansıyan istatistiklere bakmak bile yeterli ne olduğunu anlamak için.

Ormancılık örgütünün (Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü) sorumluluğunda olan korunan alanlardan yalnızca tabiat parkları ve tabiat anıtlarının alanı artmakta iken, en güçlü koruma statüsü olan muhafaza ormanlarının ve tabiatı koruma alanlarının miktarında sırasıyla %22 ve %27 oranlarında azalma meydana gelmiş yalnızca dört yılda. Milli park sayısı 40’tan 42’ye çıkarken alanları yaklaşık 2 bin 500 hektar azalıyor. Yaban hayatı geliştirme sahalarının sayısı artarken alanı azalıyor. Peki, artış nerede? Artış aslında nitelik olarak bir korunan alan olmayan tabiat parkları ve tabiat anıtlarında meydana geliyor. Çünkü özellikle tabiat parklarında korumadan çok kullanım eğilimi baskın. Zaten tabiat parklarının büyük çoğunluğu eskiden orman içi dinlenme yeri statüsünde olan alanlar. Orman içi dinlenme yerleri Orman Kanunu’nun yapılaşmayla ilgili koruyucu hükümlerine tabi. Oysa onları tabiat parkı yaptığınızda, hem kağıt üzerinde korunan alan sayı ve miktarını artırıyorsunuz hem de o alanları Milli Parklar Kanunu’nun yapılaşma açısından çok daha esnek kollarına bırakıyorsunuz. Nasıl ama?

Haftaya devam edeceğiz…

*

[1] International Union for Conservation of Nature

[2] https://www.iucn.org/theme/protected-areas/about

[3]Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme

[4] Çevresel Göstergeler 2017, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı raporunun tamamı için tıklayın 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeniden yabanlaştırma: Salgın günlerinde yabani çözümler 2

Bundan birkaç yıl önce üniversitede verdiğim derslerden tatmin olmamaya başladım. Öğrencilerimin derslerime ilgisi iyiydi, hem onları hem de derslerimi çok seviyordum ama eksik olan bir şeylerin olduğunu hissediyordum. Bunun huzursuzluğunu epey bir süre içimde taşıdım.

Yıllardır görüşmekte olduğumuz bir arkadaşımız anaokulu açmıştı. Onu ziyaretlerimizden birinde anaokulu öğrencilerine doğa eğitimi verme konusu gündeme geldi. Arkadaşımız bunun olup olamayacağını bana ve eski eşime sordu. ‘Düşünelim’ dedik. Kafama takıldı bu konu. İlk önce biraz yadırgamadım dersem yalan olur. Çok küçük yaştaki çocuklara neyi, nasıl anlatabilecektik? Biraz araştırdığımda genel olarak “orman okulları” olarak adlandırılabilecek uygulamanın Batı’da epey mesafe kat etmiş olduğunu gördüm. Türkiye’de de benzer girişimler filizlenmeye başlamıştı. Amerika merkezli Natural Start Alliance ağına katıldım. Yazışmaları, yayınları, deneyimleri takip ettim. Tartışmalara katıldım.

Bir süre sonra edindiğim bilgilere dayanarak ve Türkiye’nin ve özellikle İstanbul’un koşullarına uyabileceğini düşündüğüm ve adına Magna Natura (Muhteşem Doğa) dediğimiz çocuklar için doğa eğitimi sistemini geliştirdik. Arkadaşımızın anaokulunda bu sistemi denemeye başladık. İstanbul koşullarında çocukları doğal alanlara götürmek çok kolay olmuyordu ama biz bütün şartları zorlayarak, istisnai durumlar hariç derslerimizi açık ve doğal alanlarda yapmaya kararlıydık. Anaokulunun Ataşehir’de olmasının bir sonucu olarak derslerimizin büyük çoğunluğunu Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi’nde yapıyor ve soğuk ve yağışlı havalarda bile çocuklardan çok güzel tepkiler alıyorduk. Aşağıdaki fotoğraf bir kış günü yapılan Magna Natura eğitimlerinden birinde çekildi.

 Aslında çocuklara neredeyse hiçbir şey anlatmıyor, sadece onlara doğayı deneyimlemeleri için rehberlik yapıyorduk. Çocukların doğayla temas halinde olduklarında gözlerine yayılan ışığı ve yaşama sevincini görebiliyorduk. Ve ne kadar çabuk öğrenip davranışlarına yansıttıklarını. İşte o zaman üniversite derslerimdeki tatminsizliğimin nedenini anladım. Üniversitede öğrencilerime pek çok şey öğretiyordum. Çoğunu, dersi geçmek için öğreniyorlar ve belki de sonra unutuyorlardı. Daha da önemli sorun, davranış değişikliğini o yaş grubunda yaratmanın son derece güç olmasaydı. Bazı öğrenciler dışarıda kalmak kaydıyla çoğunluk hiç değişmeden yoluna devam ediyordu.

O gün bugündür koşullar elverdikçe Magna Natura derslerine devam ediyorum. Çocuklar bir kere bile beni yanıltmadılar. Çünkü onlar henüz kültürel öğrenme sürecinin yıkıcı etkilerini yaşayıp özlerinden uzaklaşmamışlardı. Çocukların özü doğanın ta kendisiydi aslında ve doğada olduklarında kendilerini çok mutlu hissediyorlardı. Kapalı mekanlarda, okullarda, evlerde ya da alışveriş merkezlerinde, en yüksek teknolojik olanaklara ve konfora sahip olsalar bile aynı mutluluğu hissetmiyorlar ve sürekli bir tatminsizlik duygusuyla didişmek zorunda kalıyorlardı.

Yerlilere ‘kaçanlar’…

Geçen yazımda sözünü ettiğim George Monbiot’un Yaban Yaşamı kitabının sayfaları arasında gezinirken Benjamin Franklin’in İngiliz botanikçi Peter Collinson’a yazdığı mektuptan bir pasaja denk geldim. Olduğu gibi aktarıyorum:

Kızılderili bir çocuk bizim aramızda büyüdüğünde, bizim dilimizi öğrendiğinde ve bizim geleneklerimize alıştığında, kalkıp akrabalarını görmeye gitse ve onlarla birlikte keyfine göre gezip dolaşsa, hiçbir şey onu geri dönmeye ikna edemez, bu sadece Kızılderili oldukları için değil, insan oldukları için doğaldır. Bu şundan açıkça anlaşılıyor: Herhangi cinsiyetten beyazlar genç yaşta Kızılderililer tarafından esir alındığında ve bir süre onların arasında yaşadığında, arkadaşların fidyeyle onları kurtarıp İngilizler arasında kalmaya razı etmek için hayal edilebilecek bütün hoşlukları yaptıklarında bile, kısa sürede bizim yaşam tarzımızdan ve bunu sürdürmek için gereken çabalardan ve acılardan tiksinmiş ve ilk fırsatta yeniden ormanlara kaçmış, bir daha da geri döndürülememişlerdir.”

 “Yerlilere kaçmak” sömürge yetkilileri tarafından Yeni Dünya’ya hükmetme çabalarına en büyük tehditlerden biri olarak görülüyordu. Yerlilere kaçanlar takip edilip, yakalananlar bazen idam cezasına çarptırılıyor olmalarına karşın Avrupalılar savaşta kendilerini esir alan yerlilerle yaşamaya devam ettiler. Peki, neden?

Cevabı 1785 yılında Hector de Crévecoeur, Kızılderililere esir düşüp onlarla yaşayanlarla yaptığı görüşmelere dayanarak şu şekilde veriyor:

Alışkanlığın gücüyle sonunda bu yaban yaşam tarzına tamamen uyum sağlamışlar. Ben oradayken dostları onları kurtarmak için fidye olarak ciddi bir miktarda para gönderdi. Kızılderililer, eski efendileri, seçimi onlara bıraktılar… Onlar kalmayı tercih etti; bana söyledikleri sebep sizi çok şaşırtabilir: En kusursuz özgürlük, yaşama kolaylığı, genellikle bizi esir eden dertlerin ve içimizi kemiren endişelerin yokluğu… Binlerce Avrupalı Kızılderili olmuştu ve yerlilerden bir tanesinin bile kendi tercihiyle Avrupalı olduğunu gösteren bir örnek yoktur!”

Ne yazık ki günümüzde toplumsal açıdan yaban yaşamını uygulamalı olarak öğrenebileceğimiz topluluklar kalmadı ya da o kadar sınırlılar ki onlara ulaşma şansımız neredeyse yok gibi. Modern insan yaban yaşamının üzerinden buldozerle geçer gibi geçti ve bütün dünya insanlığını iç kemiren bir huzursuzluk ve sonu olmayan bir mutsuzluk duygusuyla baş başa bıraktı. Ancak yine de umutsuz ve çaresiz değiliz. Hala güzel bir gezegendeyiz; ormanlar, dağlar, ovalar, bin bir çeşit bitki ve hayvan birlikte mutlu olmak için kollarını bize açmış bekliyor. İşimiz kolay değil ama ben nereden başlamak gerektiğini biliyorum: Çocuklardan, hiç kuşkusuz çocuklardan.

Nasıl mı?

Haftaya kaldığımız yerden devam edelim. Beklerim…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeniden yabanlaştırma[1]: Salgın günlerinde yabani çözümler 1

Dilimize de çevrilen Yaban Yaşamı (Feral: Rewilding the Land the Sea and the Human Life)[2] kitabının yazarı George Monbiot 27 Mayıs 2013 tarihli The Guardian gazetesinde yayımladığı “Dünyanın Yeniden Yabanlaştırılması Manifestom[3] adlı yazısında modern insanın özellikle büyük memelilere verdiği zararları özetledikten sonra şöyle diyor:

Ben yeniden yabanlaştırma –ekosistemlerin topluca restorasyonu- yoluyla doğal dünyadaki yıkımların tersine çevrilmesi için bir fırsat olduğunu görüyorum.”

Aslında yeniden yabanlaştırma kavramının kökeni 1990’lı yılların sonlarına kadar uzanıyor. Başlangıçta yeniden yabanlaştırmanın odağında büyük yırtıcılar bulunuyor. Zamanla yok olan ya da sayıları çok azalan büyük yırtıcıların yabanıl alanlardaki düzenleyici rollerinin eksikliğinin giderilmesi amacıyla “anahtar türler” denilen bu türlerin, mümkün değilse aynı rolü oynayabilecek türlerin doğaya yeniden kazandırılması, yeniden yabanlaştırmanın özünü oluşturuyor. Kavramın bu kapsamdaki haline bugün trofik yeniden yabanlaştırma deniliyor.

Geçen yıl sayıları 16’yı bulan araştırmacının Science dergisinde yayımlanan bir makalesinde[4] ise yeniden yabanlaştırma kavramının içeriğinin zamanla değişimine değiniliyor. Araştırmacılara göre yeniden yabanlaştırma kavramı geçen yaklaşık 20 yılda iki ana eksende değişime uğradı. Bunlardan birincisi yabanıllığın restorasyonundan yabanlığın restorasyonuna doğru değişim.[5] İkincisi ise yeniden yabanlaştırmanın uygulanabilirliğinin doğal alanlardan içinde kentsel alanlar ve terk edilmiş tarım alanlarının da bulunduğu geniş bir yelpazeye doğru değişimi.

Bildiğin yol, bindiğin dalı kesiyor

Yeniden yabanlaştırmayla ilgili Türkçe yayımlanmış araştırma bulmak güç olsa da pek çok araştırmanın İngilizce yayımlanmış sonuçlarına ulaşabiliyoruz. Teknik detaylara daha fazla girmeden sadede gelmekte yarar var.

Edebiyatta Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun unutulmaz eseri ile karşılık bulur yaban kavramı. Romanda savaşta (1. Dünya Savaşı) kolunu kaybeden İstanbul kökenli bir subayın emir erinin[6] köyüne kaçışı ve oradaki yaşamı, izlenimleri konu edinilir. İstanbul’da yetişmiş eğitimli biri için İç Anadolu’nun çıplak bozkırlarındaki küçük köydür yaban. Yalnızca doğası değil insanları da yabandır. Peki, yabanın karşısında ne var? Yani yabanın zıttı ne? Örneğin yabani hayvanın zıttı evcil hayvan. Veya yabani armudun zıttı kültür armudu. Şu halde, örneğin Tarzan ve balta girmemiş yağmur ormanlarındaki en ilkel kabilelerde yaşayanlar yabani ise tersi olan toplumlar ne? Modern? Çağdaş? Uygar?

Covid-19 salgını, belki de bildiğimiz her şeyi unutup yeniden şekillendirmek için bir fırsat sunuyor. Çünkü bildiğimiz yol bindiğimiz dalı kesiyor. O dal doğanın dengeleri. Pek çok kişi Alman araştırmacıların sekiz yıl önceden bu salgını nasıl tahmin ettiğini soruyor. Doğal olarak pek çok insan tarihsel ve güncel veriler üzerinden geleceğe dönük sağlam senaryolar oluşturulabileceğini bilmiyor. Oysa bilim yalnızca başımıza gelenle değil başımıza gelecek olanla da ilgileniyor. Ve bilim bu salgın gibi başımıza gelmesi muhtemel, hatta muhtemelden de öte pek çok felaketin haberciliğini yapıyor. Ne var ki, başta siyaset ve iş dünyası olmak üzere insanlık buna kulaklarını tıkamış durumda dünyanın pek çok yerinde. Alınması gereken önlemler alınmıyor, atılması gereken adımlar atılmıyor.

Öyle görünüyor ki yalnızca insana uzak doğal alanların değil toplumsal yapının da yeniden yabanlaşmasına ihtiyaç var. Dahası toplumsal yeniden yabanlaşma sağlanmadan doğal yeniden yabanlaşmanın lokal başarılar dışında mümkün olamayacağını düşünüyorum.

Şimdi bazı okurların kulağına toplumsal açıdan yeniden yabanlaşma itici gelmiş olabilir. İzin verirseniz tam olarak ne demek istediğimi bir sonraki yazıda anlatayım. Çünkü bu hamur daha çok su götürür.

İzninizle bu yazıyı Monbiot’un sözünü ettiğim kitabının 11. bölümüne giriş olarak aldığı D.H. Lawrence’ın[7] bir şiiri ile sonlandırmak istiyorum.

Dağ Aslanı

Ve düşünüyorum da bu dünyada hem bana hem de dağ aslanına yer vardı.

Ve düşünüyorum da, öteki dünyada, bir iki milyon insandan ne kolay vazgeçebiliriz.

Ve eksikliklerini hiç çekmeyiz.

Fakat ne büyük bir boşluk olur dünyada,

O zarif sarı dağ aslanının buz beyazı yüzü eksik olsa!

***

[1] İngilizcede rewilding olarak geçen kavramın bilimsel Türkçe karşılığı henüz net oluşmamıştır. Ben konuyla ilgili yaptığım araştırmalara dayanarak yeniden yabanlaştırma teriminin kullanılmasının doğru olacağını düşünüyorum. Nitekim 2 numaralı dipnotta belirtilen kitabın Türkçe çevirisinde de aynı karşılık tercih edilmiştir.

[2] İngilizce Orijinali: The University of Chicago Press 2014. ISBN: 13: 978-0-226-20555-7 (Kitabın ilk basımı 2013 yılına aittir) Türkçe çeviri (çev: Muammer Pehlivan) Karayı, Denizi ve İnsan Yaşamını Yeniden Yabanlaştırmak: Yaban Yaşamı. Everest Yayınları, 2018. ISBN: 978-605-185-226-3

[3] My manifesto for rewilding the World adlı yazıya buradan ulaşabilirsiniz

[4]Perino, A. Ve diğerleri. 2019. Rewilding complex ecosystems. Science 364, 352 (2019)

[5] Burada birebir çeviri yaptım. Makalede “…wildness rather than wilderness…” olarak geçiyor.

[6] Bütünüyle hatırımda kalanı yazıyorum. Ufak tefek yanlışlar olabilir.

[7] David Herbert Richards Lawrence. İngiliz yazar ve şair. 1885-1930

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Ağaçlandırma’ gezegenimizi kurtaracak sihirli değnek mi?

Bugün 21 Mart. Kuzey Yarıküre ’de baharın başlangıcı. Birleşmiş Milletler kararıyla 21 Mart bütün dünyada Uluslararası Orman Günü (International Day of Forests) olarak kutlanıyor.

Orman denince ilk akla gelen ağaç. Herman Hesse şöyle diyor ağaçlar hakkında:[1]

“Tapınaktır ağaçlar. Onlarla konuşmayı, onları dinlemeyi bilenler hakikati öğrenir. Öğretiler ve reçeteler vaaz etmez onlar, münferit şeylere aldırmadan hayatın kadim yasasını söylerler.”

Evet, ağaçlar hayatın kadim yasasını dile getirirler ve aynı zamanda ormanların asli unsurlarıdır onlar. Ama hiçbir orman ekosistemi yalnızca ağaçlardan meydana gelmiyor. Bunu çokça yazdık, söyledik. Anlayan anlamıştır artık. Yine de ağacın toplum ve kültürdeki yerini değersizleştirmiyor bu gerçek. O nedenle 21 Martlar bolca ağaç (fidan) dikme etkinliğinin organize edildiği günler haline geliyor ister istemez. Bu sene, sanırım Covid-19 salgını nedeniyle her sene yaşanan coşku olmayacaktır. Ve yine sanırım, benden önce hiçbir şey yoktu, her şeyi ilk ben yaptım algısı yaratmaya çalışan hükümetimizin de bu durum işine gelecektir. Çünkü hatırlanacaktır, geçen sene yılların 21 Mart’ını bir kenara itip 11 Kasım’ı “Milli Ağaçlandırma Günü” olarak ilan etmişlerdi.

Yalnızca ülkemizde değil hemen bütün dünyada ağaçlandırma konusu oldukça popüler hale geldi son yıllarda. Gün geçmiyor ki dünyanın bir köşesinde yapılan muhteşem ağaçlandırmalarla ilgili bir haber okumayalım. Sonunda olay öyle bir noktaya geldi ki, ağaçlandırma yaparak iklim krizinin çözülebileceği bile iddia edilir oldu. Hem de bu iddialar kapsamlı bilimsel araştırmalara yansıdı, yansımaya da devam ediyor. Örneğin ETH Zurich araştırmacılarından oluşan bir ekip Science dergisinde, 2019 yazında önemli bir araştırmanın sonuçlarını yayımladılar.[2] Araştırmanın temel bulguları şöyle:

Dünyada mevcut iklim koşullarına göre 4,4 milyar hektar ağaçlık alan potansiyeli var. Hâlihazırdaki ağaçlık alanları, tarım alanlarını ve kentsel alanları çıkardığımızda ağaçlandırmaya uygun ama ağaçsız 900 milyon hektarlık alan kalıyor. Bu alanlarda ağaçlandırma yapılırsa oluşacak ağaçlık alanlar 205 gt karbon depolayabilecekler.

Ağaç dikmekle bitiyor mu?

Araştırmacılar bu potansiyelin günümüze kadarki en etkili iklim değişikliği çözümü olduğunu söylemeyi de ihmal etmiyorlar.

Araştırmanın bilimsel açıdan tartışmaya açık yönleri bulunuyor. Yalnızca birini belirterek teknik detaylara boğulmaktan kaçınmak istiyorum. İklim açısından uygun her boşluğa fidan dikerek, o alanı orman ya da ağaçlık alan yapmak ne derece doğru? Sanırım bunu biraz olsun ekoloji eğitimi almış hiç kimse kabul etmeyecektir. Çünkü ağaçlandırma yalnızca iklim açısından değil tüm ekolojik koşullar açısından uygun olan alanlarda yapılmalıdır.

Ne var ki ağaçlandırma yapmak siyasetçilere çok hoş görünen bir çözüm. Çünkü sera gazı salımlarını azaltıcı önlemlerle uğraşmaktan, kökten yaşam tarzı değişiklikleriyle ilgilenmektense bir miktar bütçe ayırıp diktiririm ormancılara şu kadar ağaç, sonra da çıkar “Ey..” ile başlayan bir konuşma yaparım; milyonlarca ağaç dikiyoruz biz, en büyük çevreci biziz algısı yaratırım, olur biter, diye düşünüyor olmalılar. Nitekim en büyük iklim krizi inkarcısı Trump bile, Lisa Friedman’ın 12 Şubat 2020’de The New York Times’de yayımlanan makalesine[3] bakılırsa ağaçlandırma ipine sarılmış. İşadamı Marc Benioff Trump’ı ikna etmeyi becermiş olmalı ki, Beyaz Saray uzun vadeli ve görkemli bir ağaçlandırma sürecinin planlarını yapmaya başlamış görünüyor. Fakat aynı makalede, yukarıda bahsettiğimiz araştırma ekibinin bir üyesi olan Tom Crowther’ın şu sözü de yer alıyor:

Eğer ağaç (fidan) dikmek sera gazı salımlarını kesmekten kaçınmanın ve çevre koruma faaliyetlerini daha da sınırlandırmanın özrü olarak kullanılıyorsa, bu gerçek bir felaket olabilir.

Yaşamının, 1986 yılında başladığım Orman Mühendisliği eğitiminden bu yana geçen 34 yılının öncelikli konusu daima doğa ve orman olmuş olan biri olarak açıkça söylüyorum ki, ağaçlandırma, ekolojik olarak uygun alanlarda gerekliliği göz ardı edilemeyecek kutsal bir görevdir, ancak asla gezegenimizi kurtaracak sihirli bir değnek olmayacaktır.

Bugün 21 Mart, Uluslararası Orman Günü. Bol bol ağaç ve ağaçlandırma güzellemesi duyacaksınız. Evet, ağaç güzeldir, ağaçlandırma güzeldir. Fakat gezegenimizi kurtarmak için bütün pisliklerimizi ağaçlandırma adını verdiğimiz halının altına süpürerek bir yere varamayız. Yapmamız gereken çok daha kökten değişikliklere imza atarak, insan olarak gezegendeki rolümüzü yeniden tanımlamak ve bu role uygun bir yaşam anlayışını acilen hayata geçirmek. Başka çözüm yok!

***

[1] Herman Hesse. Ağaçlar (Çev. Zehra Aksu Yılmazer) Kolektif Kitap-135 (2018).

[2] Bastin, J.F. ve diğerleri, 2019. Global tree restoration potential. Science 365, 76-79.

[3] A trillion trees: How one idea triumphed over Trump’s climate denialism. https://www.nytimes.com/2020/02/12/climate/trump-trees-climate-change.html

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dünyayı virüsler kurtarabilir mi?

Yaklaşık dört buçuk milyar yaşında olan gezegenimiz, Newton’un dünya zamanı olarak oldukça uzun ancak Einstein’ın evren zamanı olarak oldukça kısa sayılabilecek bu süreçte hatırı sayılır badireler atlattı. Örneğin ilkinin 440 milyon sonuncusunun ise 65 milyon yıl önce yaşandığını bildiğimiz beş büyük kitlesel yok oluş var dünya tarihinde. Bu yok oluşların hiçbirinde dünya üzerinde ne insan ne de insanın ataları sayılabilecek türler bulunmuyor. Yaklaşık 200 bin yıl önce evrim insanı ortaya çıkardı. Yaklaşık 10 bin yıl önce tarım yapmaya, yerleşik yaşama başladık ve uygarlıklar kurma sürecine girdik. Bu kadar kısa sürede altıncı kitlesel yok oluştan söz edilmeye başlandı ve bu kez olay bütünüyle antropojen; yani insan kaynaklı.

İnsanlığın biyokütle olarak tüm canlılar içerisindeki payı yalnızca %0,01; Bir başka ifadeyle on binde bir. Buna karşılık bakteriler %13 bitkiler ise %82’lik bir paya sahip. Virüsler bile yine biyokütle olarak insandan üç kat fazla paya sahip. Balıklar insandan 12 kat, böcek ve örümcekler 17 kat, mantarlar 200 kat, bakteriler bin 200 kat ve bitkiler 7 bin 500 kat daha fazla biyokütleye sahip. Hal böyleyken insanlık uygarlığın başlamasından bugüne yabanıl memelilerin %83’ünü, deniz memelilerinin %80’ini, bitkilerin %50’sini ve balıkların %15’ini yok etti.[1]

Ülkemizde halk arasında koronavirüs olarak anılan COVID-19’un kısa sürede yarattığı etki bu yazının başlığını aklıma getirdi. Haddimi aşmayarak da olsa önce bu virüs meselesine biraz açıklık getirmek istiyorum. Virüs, genel anlamda “Bitkilerden hayvanlara, bakterilerden arkelere[2] her türlü canlıda yalnızca yaşayan hücreleri enfekte edebilen ve bu yolla yayılan mikroskobik enfeksiyon etkenleri” olarak tanımlanabilir. Amerikan Mikrobiyoloji Derneği’nin açık erişimli dergisinde 2013 yılında yayımlanan bir makaleye[3] göre memelileri enfekte eden en az 320 bin virüs bulunuyor. İnsanı enfekte ettiği tanımlanmış virüs sayısı ise 200’ün üzerinde.[4] Hafızamızı şöyle bir yokladığımızda yakın geçmişte tıpkı COVID-19 gibi yaygın panik havası yaratan HIV, Ebola, Influenza gibi diğer virüsleri de hatırlayabiliyorum. Yeni dostumuz COVID-19’da böyle bir virüs türü ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından verilen bilgiye göre COVID (koronavirüs) bir virüs ailesinin (familyasının) adı. Bu aileye mensup virüsler insanda yaygın soğuk algınlığından MERS (Middle East Respiratory Syndrome) ve SARS (Severe Acute Raepiratory Syndrome)’a daha şiddetli hastalıklara yol açıyor. Ateş, öksürük, kesik kesik nefes alma ve nefes alma güçlükleri yaygın görülen belirtiler.[5]

“İyi de” diyebilirsiniz, “Dünyanın pek çok ülkesinde daha şimdiden binlerce insanın ölümüne yol açan bir virüs ya da bir başka virüs veya birkaçı işbirliği içerisinde dünyayı nasıl kurtarabilir?” Tam da sorunun içinde geçtiği yolla; yani, toplu insan ölümlerine yol açarak. “Ya şaka yapıyor bu adam ya da zalimin teki.” diyenleri duyar gibi oluyorum. Şaka yapmıyorum. İkinci paragrafın son cümlesini kılı kıpırdamadan okuyup benim bu cümlemde zalimlik emaresine rastlayanlara ise diyecek pek sözüm yok. Onlarla ben, öyle anlaşılıyor ki dünyaya bambaşka pencerelerden bakıyoruz.

Daha makul yollar da var, ama mümkün mü?

Dünyanın virüslerle kurtarılabilme ihtimalini açmadan önce “daha makul bir yol yok mu?” sorusuna odaklanmak yararlı olur. Cevap çok basit: Elbette var daha makul yol. Nüfus artışını durdurmak ve hatta tersine çevirmek, ekonomik büyüme odaklı kalkınma politikalarına derhal son vermek, ekosistemle uyumlu olmayan her türlü teknolojiyi ve üretimi reddetmek, fosil yakıtlar başta olmak üzere kirli enerji kaynaklarını hemen terk etmek, ulusal sınırları kaldırıp açlık başta olmak üzere toplumsal sorunlara karşılıksız dayanışma ile çözüm üretmek, paylaşmak ve elbette doğa ile uyumlu yeni bir yaşam felsefesini derhal hayata geçirmek… Buyrun, size makul bir çözüm yolu. Peki, makul olduğu gibi mümkün mü aynı zamanda? Yanıtı siz verin, ben değil.

Şimdi gelelim virüslerin dünyayı kurtarabilme ihtimaline. Dünyanın kurtarılmasından kastım gezegendeki doğal yapının kendi denge ve süreçleri içerisinde değişerek devamlılığının korunması. Doğanın değişmesi kaçınılmaz, ancak, değişim doğanın kendi süreçlerinin dışındaki yapay, daha açık ifadeyle antropojen faktörlerle küresel bir ekolojik yıkıma götürmemeli dünyayı. Günümüzde olan tam da bu aslında. Hızla bir ekolojik yıkıma doğru gidiyoruz ve kimse frene basmaya yanaşmıyor. O halde insan iradesi dışındaki bir etkenin insanı frenlemesi gerekiyor. Ne olacak bu etken?

Bu konuda en çok dile gelen iki görüş var. Biri uzaylılar diğeri de virüsler. Uzaylıların dünyaya gelmesi ve insanla temasa geçmesi üzerine senaryolar üreten çalışmalar var. Örneğin bir grup araştırmacı bu senaryoları ölçüp biçerek Acta Astronautica adlı dergide yayımlamışlardı.[6] Uzaylılarla temasın muhtemel sonuçlarından biri de insanın nesli tükenen canlılar kategorisine transfer olması, makaleye göre.

Doğayla inatlaşma…

Virüs meselesine gelince; isterseniz önce tarihte insanlığın başına çok büyük belalar açmış virüs vakalarına bakalım. Kuşkusuz ilk akla gelenlerden biri 14. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar yaklaşık 75 milyon insanın ölümüne yol açan ve kara ölüm olarak da adlandırılan veba salgını. Yine Variola adı verilen bir virüs aracılığıyla yayılan çiçek hastalığının 1500’lü yıllarda Avrupalılar tarafından Amerika’ya taşınması sonucu yerli Amerikalıların %90’ının çok kısa bir zamanda öldüğünü biliyoruz. Aynı virüsün 20. yüzyılda 300 ila 500 milyon insanın ölümüne yol açtığı tahmin ediliyor.[7] Yakın zamanlara geldiğimizde hemen aklımıza gelecek olan vaka, HIV adı verilen virüs nedeniyle ortaya çıkan AIDS hastalığı. 1980’li yıllarda adını duyduğumuz bu hastalık da yaklaşık 40 milyon insanın ölümünden sorumlu. Daha da yakın zamanlardaki virüs salgınlarını ise sanırım hiçbirimiz henüz unutmadık. Şimdi de COVID-19 insanlığı korkudan titretiyor. Ülkemizde de virüsün bulaştığı ilk hastalar saptandı ve okullar ile üniversitelerin eğitime ara vermesi dâhil pek çok önlem hızla alınmaya başlandı. Uzmanlığa dayanmayan, sıradan gözlemlere dayalı tahminim odur ki COVID-19 salgını kısa bir süre içerisinde kontrol altına alınacak ve yukarıda bahsettiklerim gibi tarihin konusu haline dönüşecektir.

Kanımca asıl mesele, insanın uygarlığını doğayla inatlaşmak üzerine şekillendirmesi er ya da geç başına çok büyük işler açacak oluşudur. Doğrusu, açmaya çoktan başladı fakat çoğunluk henüz bunun farkında olamıyor ya da farkında değilmiş gibi davranmak işimize daha çok geliyor. Gezegenimiz üzerindeki doğal süreçlerin sonucunda ortaya çıkmış basit bir canlı olduğumuzu ve diğer bütün canlı ve cansız unsurlarla kader ortaklığı taşıdığımızı anlamak yerine insanı yücelten, diğer her şeyi insanın kullanımına tahsis edilmiş birer meta olarak kabul eden bir uygarlık şekillendirdik. İnanç sistemlerimizden ekonomik modellerimize felsefeden teknolojiye tüm uygarlık bileşenlerimizle bu illüzyonu pohpohlayıp kendimizi hiç de hak etmediğimiz bir yerde konumlandırdık ve bunun yarattığı felaketleri anlayıp önlemede hala akılcı davranış tarzını seçmekten uzaktayız. Büyük usta Münir Özkul’un, yani Bizim Aile filmindeki Yaşar Usta’nın “Sen mi büyüksün? Hayır, ben büyüğüm!” sözleriyle efsaneleşen tiradında olduğu gibi, doğa biz küçücük insanlara çeşit çeşit yol ve yöntemlerle ne olduğumuzu ve ne olmadığımızı hatırlatıyor aslında. Ama kibrinden burnunun ucunu göremez hale gelmiş insan üç maymunu oynayarak yoluna tam gaz devam etmekte herhangi bir beis görmüyor. Bu durumda ise gezegenimizin kurtuluşu için başka seçenekler ön plana çıkmaya başlıyor. Belki bir uzaylı istilası belki de boyut olarak küçük ama güç olarak insandan kat kat büyük bir virüs. Kim bilir?

***

[1] Daha kapsamlı bilgi için; Bar-On, Y.M., Phillips, R., Milo, R. 2018. The biomass distribution on Erath. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America 115(25): 6506-6511.

[2] Tek hücreli organizmalardan oluşan, bakteriler gibi prokaryot olan bir canlı grubu.

[3] Makalenin tamamı için tıklayın  

[4] Woolhouse, M. ve diğerleri 2012. Human viruses: discovery end emergence. Phil. Trans. R. Soc. B (2012)367: 2864-2871 adlı çalışmada insanları enfekte eden virüs sayısı 219 olarak belirtiliyor. Aradan geçen zaman içerisinde bu sayının artmış olma ihtimali yüksek.

[5] Başta koruyucu önlemler olmak üzere daha fazla bilgi için WHO’nun ilgili sayfaları ziyaret edilebilir.

[6] Baum, S.D. ve diğerleri 2011. Would contact with extraterrestrials benefit or harm humanity? A scenario analysis. Acta Astronautica (2011)68: 2114-2129.

[7] Antik Mısır’da bile olduğu saptanan çiçek hastalığının çok büyük aşı kampanyaları sonucunda bütünüyle yok edildiğini Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ancak 1979 yılının sonunda duyurabildi.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Aman avcı, vurma beni!

“Men bu dağın ay balam maralıyam/Maralıyam ben yaralı/Avcı vurmuş ay balam yaralıyam…” diye devam eder bu güzel Azeri türküsü.

İnsanlığın gelişim seyrinde çok uzun bir dönem avcı-toplayıcı toplulukların hüküm sürdüğünü herkes bilir. Tarım ve yerleşik hayatla birlikte beslenme düzeni yavaş yavaş avcılıktan uzaklaşmaya başlamıştır. Ne var ki avcılık sona ermemiş, farklı işlev ve anlamlar kazanmaya başlamıştır.

Av ve avcılıkla ilgili yazılan bir kitaptan[1] alınan şu satırlar sanırım ne demek istediğimi daha iyi açıklayacaktır:

Av bir iktidar göstergesidir. Av; gücü sembolize eder, muktedir ve iktidarda olmayı temsil eder. Hükümran taraf ile tabi tarafı kesin çizgiyle ikiye ayırır… Hükümdar avcıdır. Avcı kuşlar da bu nedenle iktidar simgesidir. İktidarın düzenini yansıtır biçimde, hükümdarın çevresinde maiyeti bulunur, av partisi bir nizam ve merasim çerçevesinde gerçekleşir.

Avlanan hayvan ne kadar güçlü ve ihtişamlı olursa hükümdarın gücü de o oranda büyür. Bu sebeple hükümdarlar, kahramanlar; aslan, kaplan avlarlar, ejderha öldürürler.”

Bir zamanlar siyasete de soyunan işadamı Cem Boyner’in bir dergiye[2] yazdığı yazıyı hatırlayanlar olacaktır. Truva efsanesi kahramanlarından biri olan Aşil’den esinlenilerek “Aşil’in Topuğu” başlığını taşıyordu yazı. Sanırım Sayın Boyner’in Aşil’den kastı, yazısında ballandıra ballandıra bahsettiği ve defalarca vurup kanlar içinde bırakmasına rağmen kendine doğru koşmaya devam eden bufalo olsa gerek. Herhalde o bufalo Sayın Boyner’i biraz hırpalayabilseydi, ünlü bir Türk büyüğünü üstünden atıp tekmeleyen at “Cihan” (kaderin şu işine bakın ki adaşım) gibi, bir kısım hayvan severin gönlündeki kahraman hayvanlar köşesinde kendisine yer edinecekti. Sayın Boyner o bufaloyu nasıl avladığını anlatırken ortaya sermeye çalıştığı şey, ne kadar güçlü ve kudretli olduğuydu aslında.

‘Avcı’ hükümdarlar

Kabul etmek gerekir ki avcılık bizim kültürümüzde önemli bir yere sahip. Özellikle saray ve çevresinin av merakı tarih kitaplarına da yansıyor. Belki de “Avcı” lakaplı tek imparator bizde var.  Malumunuz, en karışık dönemlerde bile devlet işlerini bir kenara bırakarak av partileri düzenlemekten geri kalmayan IV. Mehmed’e “Avcı Mehmed” de denilmektedir. Konuya daha fazla ilgi duyanlara araştırmacı Alev Özbil’in “Üç Yabancının Kaleminden Avcı Mehmed ve Av” adlı çalışmasını mutlaka okumalarını öneririm.

Saray ve çevresinin bu av merakı nedeniyle Osmanlı zamanında halkın kullanımına kapatılan sınırlı orman alanı içerisinde avlak olarak kullanılan alanlar da bulunmaktadır. Araştırmacı Güler Yarcı[3] bu konuyla ilgili makalesinde şu satırlara yer veriyor:

“Osmanlı Hukukunda bu maksatla yapılan düzenlemeler ilk devirlerden itibaren emirname, yasakname, nizamname veya doğrudan kanunnameler vasıtasıyla gerçekleştirilmiş, çeşitli vergi ve cezai müeyyidelerle av faaliyetleri denetim altında tutulmuştur. Her devirde, avcılıkla ilgili imtiyaz ve muafiyet tanınan şahıs ve zümreler olmuştur.

Alıntının son cümlesinin ne derece önemli olduğuna bir kez daha dikkat çekmek isterim; “imtiyazlı şahıs ve zümreler.” Yarcı, makalenin devam eden kısmında tarihleriyle birlikte pek çok yasaklayıcı düzenleme örneği sıralamaktadır.

‘Kendini dev aynasında görme illüzyonu’

Yoksul köylülerin evine arada sırada da olsa et girmesini sağlayan beslenme tabanlı avcılık ile dünyanın geri kalmış bölgelerinde ilkel şartlarda yaşayan toplulukların gerçekleştirdiği ve yine gıda temini amacıyla yapılan avcılık bir kenara bırakılırsa av ile avcı arasındaki ilişki ilkel ve zalimce bir egonun tatmin edilmesinden, bu yolla bir toplumsal statü kazanılmaya çalışılmasından başka bir şey değildir. Bunun için de av açık ve katıksız bir cinayet, avcı da aynı şekilde bir katildir. Fıkralarda bile avcı denildiğinde insanların aklına “palavra” gelmesi, avcının avcılık yoluyla kendini bir dev aynasında görme illüzyonunun olağan sonucu değil midir?

Suriye’de askerlerimize yapılan saldırı, açılan sınırlar, Suriyeli mültecilerin yaşadığı trajedi ve açıkça kaosa giren dış politika arka sıralara itmiş olsa da Amerikalı bir avcının Adıyaman’da avlayıp, marifetmiş gibi başında gururla poz verdiği yaban keçisi olayı sanırım herkesin hafızasında tazeliğini koruyor olmalı. Konu kamuoyunda bolca tartışıldı ve benim gördüğüm kadarıyla epey eleştirildi. Aslını soracak olursanız Amerikalı avcının ahlaksızca pozu nedeniyle gündeme taşınan bu eylemi her yıl binlerce avcı, yasal olarak ve çeşit çeşit av hayvanını avlayarak gerçekleştiriyor (elbette kaçak avcılığı bir kenara bırakıyorum bunu söylerken). Örneğin, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanan 2019-2020 Av Yılı (1 Nisan 2019-31 Mart 2020) Av Turizmi Uygulama Talimatı’na[4] göre söz konusu av yılında avlanmasına izin verilen yaban keçisi sayısı tam 324. Bunların 225’i av turizmi acentelerine, 70’i yerli avcılara, 26’sı yerel avcılara ve 3’ü de diplomatlara ve onların misafirlerine tahsisli.

Yukarıda sözünü ettiğimiz olaya konu Adıyaman Sincik Devlet Avlağı’nda avlanması için acentelere tahsis edilen bir yaban keçisi daha var ve muhtemelen o da bugüne kadar avlanmıştır. Yol göstermek gibi olmasın ama en fazla yaban keçisi avına izin verilen alan Antalya Sarıkaya Yaban Hayatı Geliştirme Sahası. Burada tam 22 yaban keçisinin avlanmasına izin verilmiş. Şimdi sıkı durun; Talimata göre Sincik Avlağı’nda bir yaban keçisi için acente tarafından ödenmesi gereken av ücreti yalnızca 8 bin 100 lira (100 cm ve daha kısa boynuzlular için, KDV hariç). Diyeceksiniz ki alınan bir canın bedeli olur mu? Olmaz elbet, haklısınız. Ancak yıllarca o dağları karış karış dolaşmış, otunu yemiş, suyunu içmiş, havasını solumuş; baharlarını yaşayıp, kışlarına göğüs germiş, kim bilir kaç çobanın yanık türküsüne uzaktan da olsa kulak vermiş olan bir “can”ı öldürmek için ödenen ücret orta seviye bir yönetici maaşı kadar bile değil.

Söz paradan açılmışken, peşin peşin söylüyorum, avcılıktan gelen para gelmez olsun, o paralardan hakkıma düşen bir kuruş bile varsa alın yerin yedi kat dibine gömün, istemem. Ama hesap da ortada; 324 kere 8 bin lira eksik olsa ne olur, onun yüz kat, bin kat daha fazlası olsa ne olur? Av turizmi denilen şey, tüfeğiyle, mermisiyle; aracıyla, seyahatiyle; rehberliğiyle, kılavuzluğuyla bu koca ülkenin hangi derdine deva oluyormuş da gözünü kırpmadan can alan vahşilerin önüne atılıyor bu zavallı hayvanlar! İnsanlığımız bu kadar mı alçaldı?

Sonra, bazı aklı evveller çıkıp demezler mi ki, “Efendim, doğal yırtıcıları yok, sayıları artıyor, böylelikle doğanın dengesini sağlıyoruz…” Be akılsız, hiç kendi kendine sordun mu doğal yırtıcıları neden yok? Yüzyıllardır süren bu avcılık vahşeti ve doğal yaşam ortamlarının köye, kente, yola, termik santrale, otele, kayak tesisine, uzun lafın kısası insan egosuna kurban gitmesinden olabilir mi acaba? Birkaç gün önce, 3 Mart tüm dünyada Dünya Yaban Hayatı Günü[5] olarak kutlandı; Daha doğru ifadeyle yaban hayatı hatırlandı diyelim, zira kutlanacak bir tablo yok maalesef. Bu gün nedeniyle pek çok yerde insanlığın yaban hayatına nasıl bir zarar verdiği tane tane anlatıldı. Bütün bunların sorumlusu olan insan avcılık yaparak doğanın dengesini koruyacakmış, öyle mi? Hadi oradan!

Bir de avcılığı spor olarak gören türler var. Gülsem mi ağlasam mı? Bir etkinliğin spor olabilmesi için ilk kural mücadelenin eşit şartlarda başlaması gereğidir. İkincisi her iki taraf da bunun bir oyun olduğunu bilmeli. Ve son olarak, taraflardan birinin öldüğü faaliyete spor denir mi hiç şaşkın cahil?

Bazı okurlar konuya yüzeysel yaklaşıp şunu sorabilir; İnsanın insana gözünü kırpmadan kıydığı bir dünyada hayvanların öldürülmesi niye bu kadar sorun oluyor? Ah be güzel kardeşim, ben sana nasıl anlatayım ikisinin de aynı şey olduğunu? Biraz derine inebilsen sen de göreceksin ama olmuyor işte, yapamıyorsun.

***

[1]  Naskali, EG, Altun, HO. 2008. Av ve Avcılık Kitabı. Kitabevi Yayınları, Araştırma-İnceleme Dizisi

[2] Ceo Life, Aralık 2011

[3] Yarcı, G. 2009. Osmanlı’da Avcılık Yasaları. Acta Turcia 1 (1).

[4] Talimata şu adresten ulaşabilirsiniz. 

[5] Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşmesi (CITES)’ne atfen, sözleşmenin imzalandığı 3 Mart (1973) tarihi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 20 Aralık 2013 tarihli kararıyla Dünya Yaban Hayatı Günü olarak kutlanmaktadır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dünyayı ağaçlar mı kurtaracak?

Gezi Davası 18 Şubat tarihinde sonuçlandı; Mahkeme yurtdışında bulunanlar hariç bütün sanıklar hakkında beraat kararı verdi. Bu karar pek çok küllenmiş tartışmayı yeniden alevlendirirken yepyeni tartışma başlıkları da açtı. İlk gününden beri Gezi’yi desteklemiş biri olarak tartışmaların beni en çok ilgilendiren kısmı elbette ağaç meselesi oldu.

Mesele üç beş ağaç mıydı?

Bilmeyenler ve unutanlar için birlikte hatırlayalım Gezi Direnişi’nin neden, nasıl ve ne zaman başladığını:

AKP Hükümeti’nin Taksim Gezi Parkı’na, İstanbul 6’ncı İdare Mahkemesi ve 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun olumsuz kararlarına rağmen Topçu Kışlası yapma projesi vardı. Parkın duvarlarının bir kısmının yıkılması ve beş ağacın yerinden sökülmesi üzerine Taksim Dayanışma Grubu üyelerinin iş makinelerini engelleme çabasıyla başladı her şey. Takvimler 27 Mayıs 2013’ü gösteriyordu. Kimse eğip bükmeye çalışmasın; Evet, mesele bu beş ağaç, ağaçlar ve parktı. İnsanlar kendilerinin fikri alınmadan, üstelik hukuka aykırı yol ve yöntemlerle ve zorbalıkla ellerinden alınmaya çalışılan ağaçlarını ve parklarını korumak için oradaydı. Aslında polis bu eylemlere karşı olması gerektiği gibi yaklaşsa, aşırı güç ve biber gazı kullanmasa, kentte ve ülkede benzeri çokça yaşanan eylemlerden biri olarak kalacaktı Gezi Direnişi. 30 Mayıs sabahı göstericilerin çadırlarının yakılması Gezi Direnişi’ni küçük çaplı bir eylemden kitlesel bir eyleme dönüştürdü.

Mesele yalnızca Gezi Parkı’ndaki ağaçlar mıydı?

Elbette hayır! Ülkede her şey dört dörtlüktü, doğa korunuyor, ağaçlar ve ormanlar korunuyor da bir tek Gezi’de mi sorun yaşanıyordu? Yine bilmeyenler ve unutanlar için birkaç örnekle hatırlamaya çalışalım:

Neredeyse Gezi’den tam iki sene önce Artvin Hopa’da yurttaşlar dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yapacağı mitingi, özellikle bölgede yapılmak istenen HES’ler nedeniyle protesto etmek istemişler ve polisin gereksiz şiddetiyle karşı karşıya kalmışlardı. Atılan yoğun gaz bombası nedeniyle emekli öğretmen Metin Lokumcu yaşamını yitirmiş, evlere yapılan baskınlarla çok sayıda yurttaş gözaltına alınmıştı.

Yine Artvin Cerattepe’de maden arama faaliyetlerine karşı halk direnişinin başlangıcı 1980’lerin sonuna kadar uzanıyordu. Amasra’da yapılması planlanan termik santrale karşı direnen halk 2010 Nisan’ında Bartın Platformu’nu kurmuş ve amansız bir mücadelenin içine girmişti. Bergama’da altın madenine karşı köylülerin direnişi Hopdediks[1] gibi kendiliğinden oluşan figürlerle neredeyse bir halk efsanesine dönüşmüştü. Karadeniz’in pek çok deresinde halk, sularının ticari meta haline dönüştürülmesine ve doğalarının katledilmesine kahramanca direniyordu. Samsun’dan Sarp sınır kapısına kadar yüzlerce kilometre sahil bandında denizin doldurulması ile yapılan Karadeniz Sahil Yolu’na Ordu halkının direnişi ve beş kilometrelik Ordu kent merkezi sahilinin kurtarılması hafızalarda çok tazeydi henüz.

Örnekleri çoğaltmak mümkün, fakat gerek yok. Özeti şu ki, Türkiye’de halk doğasını, ormanını, suyunu, sahilini, ağacını korumak konusunda önemli bir gelişme kaydetmişti. Kapitalist sistemin aç gözlü canavarları halkın doğal kaynaklarına saldırdıkça halk da ne yapması gerektiğini öğrenmiş, doğasını ve geleceğini korumanın mücadelesini vermekteydi. Sistem, siyaset ve medyayı arkasına alıp saldırdıkça halk demokratik direniş ile hak arama yol ve yöntemlerinde ustalaşmaya başlamış, bu konudaki ürkekliğini üstünden atmıştı. Soruyorum size, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın köyünde HES’e karşı direniş olacağını; Yaşasın Derelerin Özgürlüğü sloganının atılacağını kim söyleyebilirdi? 2020 tarihi yazılırken bu da aktarılacak gelecek kuşaklara.

Çevrecilik dünyanın kurtuluşuna ışık tutuyor

İnsanın insana zulmü tarih boyunca var oldu, halâ devam ediyor. Aslında insan doğaya da uzun zamandır zulmediyor. Ne var ki bu zulmün hissedilir sonuçları yeni sayılır. Toplumlar doğaya savrulan her darbenin bir bumerang gibi dönüp suratlarında patlayacağını anladı. Bu nedenle doğayı koruma mücadelesi diğer hiçbir konuda olmadığı kadar destek görüyor. Örneğin işçi hakları, sınıf mücadelesi, insan hak ve özgürlükleri gibi konular siyasi olarak değerlendirilip sırt çevrilebilen alanlar olarak yalnızlaşabiliyor. Oysa ağaç için, su için, temiz hava için; özetle yaşam için verilen mücadeleye hangi inanç ya da siyasi görüşten olursa olsun kimse sırt çeviremiyor.

Time dergisi Greta Thunberg’i yılın kişisi olarak seçtiğinde hatırı sayılır bir kesim büyük bir korkuya kapıldı. Zira Greta’nın kişisel özelliklerinin yanı sıra savundukları da yerleşik kapitalist sömürü düzenini kökünden etkileyebilecek potansiyele sahipti. Ne yazık ki dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sağlıklı analiz yapma yetisini çoktan kaybeden gruplar Greta’nın adını lekelemeye çalıştılar, tıpkı Gezicilerin lekelenmeye çalışılması gibi. Ancak bu grupların unuttuğu bir şey vardı; ağaç için, doğa için, yaşam için mücadele edenlere atılan lekeler iz bile bırakamıyor, penceredeki su damlası gibi akıp gidiyordu.

Gezi tertemizdi ve Gezicilerin meselesi de sadece ve sadece ağaçtı.

Çünkü ağaç her türlü zulme karşı direnişin, haksızlığa isyanın, haklıyla yan yana oluşun sembolüydü artık. Ağacı korumak demek yaşamı korumak, bütün canlıların onurlu bir şekilde yaşamasını savunmak demekti. Ağacın yanında saf tutmak kapitalist sömürü düzenine sobe demekti, korkusuzca ve haykırarak. Baskıya başkaldırmaktı ağaç, ezilene omuz vermek, bir yumruk gibi kenetlenmekti.

Düzenin egemenleri, düzenden beslenenler durumu çabucak fark edip önlem almaya çalıştılar. Ve en iyi yaptıkları şeyi yaparak Gezi’yi şeytanlaştırmaya çalıştılar. Polis bunun için hınçla saldırdı, provokatörler bunun için çabaladı, yandaş ve Fetöcü medya 24 saat bunun için yazıp çizdi; Ancak, yapamadılar, yenildiler. Çünkü Geziciler tuzağa düşmedi. Hepimiz oradaydık, şarkı söyleyip dans etmekten başka hiçbir şey yapmadık. Elimizi kirleteceğimizi umdular ama kirletmedik.

Yıllar önce yapamadıklarını şimdi yapmaya çalışıyorlar, yine ve umutsuzca. Fakat halk her şeyin farkında; ağaçlar kazandı, dünyanın her yerinde kazanıyor, dünyayı ağaçlar kurtarıyor!

***

[1] Giydiği çizgili pijama, çıplak üstü nedeniyle kendisine bu lakap takılan Bergamalı Bayram Yıldız.

Kategori: Hafta Sonu