Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeniden yabanlaştırma: Salgın günlerinde yabani çözümler 2

Bundan birkaç yıl önce üniversitede verdiğim derslerden tatmin olmamaya başladım. Öğrencilerimin derslerime ilgisi iyiydi, hem onları hem de derslerimi çok seviyordum ama eksik olan bir şeylerin olduğunu hissediyordum. Bunun huzursuzluğunu epey bir süre içimde taşıdım.

Yıllardır görüşmekte olduğumuz bir arkadaşımız anaokulu açmıştı. Onu ziyaretlerimizden birinde anaokulu öğrencilerine doğa eğitimi verme konusu gündeme geldi. Arkadaşımız bunun olup olamayacağını bana ve eski eşime sordu. ‘Düşünelim’ dedik. Kafama takıldı bu konu. İlk önce biraz yadırgamadım dersem yalan olur. Çok küçük yaştaki çocuklara neyi, nasıl anlatabilecektik? Biraz araştırdığımda genel olarak “orman okulları” olarak adlandırılabilecek uygulamanın Batı’da epey mesafe kat etmiş olduğunu gördüm. Türkiye’de de benzer girişimler filizlenmeye başlamıştı. Amerika merkezli Natural Start Alliance ağına katıldım. Yazışmaları, yayınları, deneyimleri takip ettim. Tartışmalara katıldım.

Bir süre sonra edindiğim bilgilere dayanarak ve Türkiye’nin ve özellikle İstanbul’un koşullarına uyabileceğini düşündüğüm ve adına Magna Natura (Muhteşem Doğa) dediğimiz çocuklar için doğa eğitimi sistemini geliştirdik. Arkadaşımızın anaokulunda bu sistemi denemeye başladık. İstanbul koşullarında çocukları doğal alanlara götürmek çok kolay olmuyordu ama biz bütün şartları zorlayarak, istisnai durumlar hariç derslerimizi açık ve doğal alanlarda yapmaya kararlıydık. Anaokulunun Ataşehir’de olmasının bir sonucu olarak derslerimizin büyük çoğunluğunu Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi’nde yapıyor ve soğuk ve yağışlı havalarda bile çocuklardan çok güzel tepkiler alıyorduk. Aşağıdaki fotoğraf bir kış günü yapılan Magna Natura eğitimlerinden birinde çekildi.

 Aslında çocuklara neredeyse hiçbir şey anlatmıyor, sadece onlara doğayı deneyimlemeleri için rehberlik yapıyorduk. Çocukların doğayla temas halinde olduklarında gözlerine yayılan ışığı ve yaşama sevincini görebiliyorduk. Ve ne kadar çabuk öğrenip davranışlarına yansıttıklarını. İşte o zaman üniversite derslerimdeki tatminsizliğimin nedenini anladım. Üniversitede öğrencilerime pek çok şey öğretiyordum. Çoğunu, dersi geçmek için öğreniyorlar ve belki de sonra unutuyorlardı. Daha da önemli sorun, davranış değişikliğini o yaş grubunda yaratmanın son derece güç olmasaydı. Bazı öğrenciler dışarıda kalmak kaydıyla çoğunluk hiç değişmeden yoluna devam ediyordu.

O gün bugündür koşullar elverdikçe Magna Natura derslerine devam ediyorum. Çocuklar bir kere bile beni yanıltmadılar. Çünkü onlar henüz kültürel öğrenme sürecinin yıkıcı etkilerini yaşayıp özlerinden uzaklaşmamışlardı. Çocukların özü doğanın ta kendisiydi aslında ve doğada olduklarında kendilerini çok mutlu hissediyorlardı. Kapalı mekanlarda, okullarda, evlerde ya da alışveriş merkezlerinde, en yüksek teknolojik olanaklara ve konfora sahip olsalar bile aynı mutluluğu hissetmiyorlar ve sürekli bir tatminsizlik duygusuyla didişmek zorunda kalıyorlardı.

Yerlilere ‘kaçanlar’…

Geçen yazımda sözünü ettiğim George Monbiot’un Yaban Yaşamı kitabının sayfaları arasında gezinirken Benjamin Franklin’in İngiliz botanikçi Peter Collinson’a yazdığı mektuptan bir pasaja denk geldim. Olduğu gibi aktarıyorum:

Kızılderili bir çocuk bizim aramızda büyüdüğünde, bizim dilimizi öğrendiğinde ve bizim geleneklerimize alıştığında, kalkıp akrabalarını görmeye gitse ve onlarla birlikte keyfine göre gezip dolaşsa, hiçbir şey onu geri dönmeye ikna edemez, bu sadece Kızılderili oldukları için değil, insan oldukları için doğaldır. Bu şundan açıkça anlaşılıyor: Herhangi cinsiyetten beyazlar genç yaşta Kızılderililer tarafından esir alındığında ve bir süre onların arasında yaşadığında, arkadaşların fidyeyle onları kurtarıp İngilizler arasında kalmaya razı etmek için hayal edilebilecek bütün hoşlukları yaptıklarında bile, kısa sürede bizim yaşam tarzımızdan ve bunu sürdürmek için gereken çabalardan ve acılardan tiksinmiş ve ilk fırsatta yeniden ormanlara kaçmış, bir daha da geri döndürülememişlerdir.”

 “Yerlilere kaçmak” sömürge yetkilileri tarafından Yeni Dünya’ya hükmetme çabalarına en büyük tehditlerden biri olarak görülüyordu. Yerlilere kaçanlar takip edilip, yakalananlar bazen idam cezasına çarptırılıyor olmalarına karşın Avrupalılar savaşta kendilerini esir alan yerlilerle yaşamaya devam ettiler. Peki, neden?

Cevabı 1785 yılında Hector de Crévecoeur, Kızılderililere esir düşüp onlarla yaşayanlarla yaptığı görüşmelere dayanarak şu şekilde veriyor:

Alışkanlığın gücüyle sonunda bu yaban yaşam tarzına tamamen uyum sağlamışlar. Ben oradayken dostları onları kurtarmak için fidye olarak ciddi bir miktarda para gönderdi. Kızılderililer, eski efendileri, seçimi onlara bıraktılar… Onlar kalmayı tercih etti; bana söyledikleri sebep sizi çok şaşırtabilir: En kusursuz özgürlük, yaşama kolaylığı, genellikle bizi esir eden dertlerin ve içimizi kemiren endişelerin yokluğu… Binlerce Avrupalı Kızılderili olmuştu ve yerlilerden bir tanesinin bile kendi tercihiyle Avrupalı olduğunu gösteren bir örnek yoktur!”

Ne yazık ki günümüzde toplumsal açıdan yaban yaşamını uygulamalı olarak öğrenebileceğimiz topluluklar kalmadı ya da o kadar sınırlılar ki onlara ulaşma şansımız neredeyse yok gibi. Modern insan yaban yaşamının üzerinden buldozerle geçer gibi geçti ve bütün dünya insanlığını iç kemiren bir huzursuzluk ve sonu olmayan bir mutsuzluk duygusuyla baş başa bıraktı. Ancak yine de umutsuz ve çaresiz değiliz. Hala güzel bir gezegendeyiz; ormanlar, dağlar, ovalar, bin bir çeşit bitki ve hayvan birlikte mutlu olmak için kollarını bize açmış bekliyor. İşimiz kolay değil ama ben nereden başlamak gerektiğini biliyorum: Çocuklardan, hiç kuşkusuz çocuklardan.

Nasıl mı?

Haftaya kaldığımız yerden devam edelim. Beklerim…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeniden yabanlaştırma[1]: Salgın günlerinde yabani çözümler 1

Dilimize de çevrilen Yaban Yaşamı (Feral: Rewilding the Land the Sea and the Human Life)[2] kitabının yazarı George Monbiot 27 Mayıs 2013 tarihli The Guardian gazetesinde yayımladığı “Dünyanın Yeniden Yabanlaştırılması Manifestom[3] adlı yazısında modern insanın özellikle büyük memelilere verdiği zararları özetledikten sonra şöyle diyor:

Ben yeniden yabanlaştırma –ekosistemlerin topluca restorasyonu- yoluyla doğal dünyadaki yıkımların tersine çevrilmesi için bir fırsat olduğunu görüyorum.”

Aslında yeniden yabanlaştırma kavramının kökeni 1990’lı yılların sonlarına kadar uzanıyor. Başlangıçta yeniden yabanlaştırmanın odağında büyük yırtıcılar bulunuyor. Zamanla yok olan ya da sayıları çok azalan büyük yırtıcıların yabanıl alanlardaki düzenleyici rollerinin eksikliğinin giderilmesi amacıyla “anahtar türler” denilen bu türlerin, mümkün değilse aynı rolü oynayabilecek türlerin doğaya yeniden kazandırılması, yeniden yabanlaştırmanın özünü oluşturuyor. Kavramın bu kapsamdaki haline bugün trofik yeniden yabanlaştırma deniliyor.

Geçen yıl sayıları 16’yı bulan araştırmacının Science dergisinde yayımlanan bir makalesinde[4] ise yeniden yabanlaştırma kavramının içeriğinin zamanla değişimine değiniliyor. Araştırmacılara göre yeniden yabanlaştırma kavramı geçen yaklaşık 20 yılda iki ana eksende değişime uğradı. Bunlardan birincisi yabanıllığın restorasyonundan yabanlığın restorasyonuna doğru değişim.[5] İkincisi ise yeniden yabanlaştırmanın uygulanabilirliğinin doğal alanlardan içinde kentsel alanlar ve terk edilmiş tarım alanlarının da bulunduğu geniş bir yelpazeye doğru değişimi.

Bildiğin yol, bindiğin dalı kesiyor

Yeniden yabanlaştırmayla ilgili Türkçe yayımlanmış araştırma bulmak güç olsa da pek çok araştırmanın İngilizce yayımlanmış sonuçlarına ulaşabiliyoruz. Teknik detaylara daha fazla girmeden sadede gelmekte yarar var.

Edebiyatta Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun unutulmaz eseri ile karşılık bulur yaban kavramı. Romanda savaşta (1. Dünya Savaşı) kolunu kaybeden İstanbul kökenli bir subayın emir erinin[6] köyüne kaçışı ve oradaki yaşamı, izlenimleri konu edinilir. İstanbul’da yetişmiş eğitimli biri için İç Anadolu’nun çıplak bozkırlarındaki küçük köydür yaban. Yalnızca doğası değil insanları da yabandır. Peki, yabanın karşısında ne var? Yani yabanın zıttı ne? Örneğin yabani hayvanın zıttı evcil hayvan. Veya yabani armudun zıttı kültür armudu. Şu halde, örneğin Tarzan ve balta girmemiş yağmur ormanlarındaki en ilkel kabilelerde yaşayanlar yabani ise tersi olan toplumlar ne? Modern? Çağdaş? Uygar?

Covid-19 salgını, belki de bildiğimiz her şeyi unutup yeniden şekillendirmek için bir fırsat sunuyor. Çünkü bildiğimiz yol bindiğimiz dalı kesiyor. O dal doğanın dengeleri. Pek çok kişi Alman araştırmacıların sekiz yıl önceden bu salgını nasıl tahmin ettiğini soruyor. Doğal olarak pek çok insan tarihsel ve güncel veriler üzerinden geleceğe dönük sağlam senaryolar oluşturulabileceğini bilmiyor. Oysa bilim yalnızca başımıza gelenle değil başımıza gelecek olanla da ilgileniyor. Ve bilim bu salgın gibi başımıza gelmesi muhtemel, hatta muhtemelden de öte pek çok felaketin haberciliğini yapıyor. Ne var ki, başta siyaset ve iş dünyası olmak üzere insanlık buna kulaklarını tıkamış durumda dünyanın pek çok yerinde. Alınması gereken önlemler alınmıyor, atılması gereken adımlar atılmıyor.

Öyle görünüyor ki yalnızca insana uzak doğal alanların değil toplumsal yapının da yeniden yabanlaşmasına ihtiyaç var. Dahası toplumsal yeniden yabanlaşma sağlanmadan doğal yeniden yabanlaşmanın lokal başarılar dışında mümkün olamayacağını düşünüyorum.

Şimdi bazı okurların kulağına toplumsal açıdan yeniden yabanlaşma itici gelmiş olabilir. İzin verirseniz tam olarak ne demek istediğimi bir sonraki yazıda anlatayım. Çünkü bu hamur daha çok su götürür.

İzninizle bu yazıyı Monbiot’un sözünü ettiğim kitabının 11. bölümüne giriş olarak aldığı D.H. Lawrence’ın[7] bir şiiri ile sonlandırmak istiyorum.

Dağ Aslanı

Ve düşünüyorum da bu dünyada hem bana hem de dağ aslanına yer vardı.

Ve düşünüyorum da, öteki dünyada, bir iki milyon insandan ne kolay vazgeçebiliriz.

Ve eksikliklerini hiç çekmeyiz.

Fakat ne büyük bir boşluk olur dünyada,

O zarif sarı dağ aslanının buz beyazı yüzü eksik olsa!

***

[1] İngilizcede rewilding olarak geçen kavramın bilimsel Türkçe karşılığı henüz net oluşmamıştır. Ben konuyla ilgili yaptığım araştırmalara dayanarak yeniden yabanlaştırma teriminin kullanılmasının doğru olacağını düşünüyorum. Nitekim 2 numaralı dipnotta belirtilen kitabın Türkçe çevirisinde de aynı karşılık tercih edilmiştir.

[2] İngilizce Orijinali: The University of Chicago Press 2014. ISBN: 13: 978-0-226-20555-7 (Kitabın ilk basımı 2013 yılına aittir) Türkçe çeviri (çev: Muammer Pehlivan) Karayı, Denizi ve İnsan Yaşamını Yeniden Yabanlaştırmak: Yaban Yaşamı. Everest Yayınları, 2018. ISBN: 978-605-185-226-3

[3] My manifesto for rewilding the World adlı yazıya buradan ulaşabilirsiniz

[4]Perino, A. Ve diğerleri. 2019. Rewilding complex ecosystems. Science 364, 352 (2019)

[5] Burada birebir çeviri yaptım. Makalede “…wildness rather than wilderness…” olarak geçiyor.

[6] Bütünüyle hatırımda kalanı yazıyorum. Ufak tefek yanlışlar olabilir.

[7] David Herbert Richards Lawrence. İngiliz yazar ve şair. 1885-1930

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Ağaçlandırma’ gezegenimizi kurtaracak sihirli değnek mi?

Bugün 21 Mart. Kuzey Yarıküre ’de baharın başlangıcı. Birleşmiş Milletler kararıyla 21 Mart bütün dünyada Uluslararası Orman Günü (International Day of Forests) olarak kutlanıyor.

Orman denince ilk akla gelen ağaç. Herman Hesse şöyle diyor ağaçlar hakkında:[1]

“Tapınaktır ağaçlar. Onlarla konuşmayı, onları dinlemeyi bilenler hakikati öğrenir. Öğretiler ve reçeteler vaaz etmez onlar, münferit şeylere aldırmadan hayatın kadim yasasını söylerler.”

Evet, ağaçlar hayatın kadim yasasını dile getirirler ve aynı zamanda ormanların asli unsurlarıdır onlar. Ama hiçbir orman ekosistemi yalnızca ağaçlardan meydana gelmiyor. Bunu çokça yazdık, söyledik. Anlayan anlamıştır artık. Yine de ağacın toplum ve kültürdeki yerini değersizleştirmiyor bu gerçek. O nedenle 21 Martlar bolca ağaç (fidan) dikme etkinliğinin organize edildiği günler haline geliyor ister istemez. Bu sene, sanırım Covid-19 salgını nedeniyle her sene yaşanan coşku olmayacaktır. Ve yine sanırım, benden önce hiçbir şey yoktu, her şeyi ilk ben yaptım algısı yaratmaya çalışan hükümetimizin de bu durum işine gelecektir. Çünkü hatırlanacaktır, geçen sene yılların 21 Mart’ını bir kenara itip 11 Kasım’ı “Milli Ağaçlandırma Günü” olarak ilan etmişlerdi.

Yalnızca ülkemizde değil hemen bütün dünyada ağaçlandırma konusu oldukça popüler hale geldi son yıllarda. Gün geçmiyor ki dünyanın bir köşesinde yapılan muhteşem ağaçlandırmalarla ilgili bir haber okumayalım. Sonunda olay öyle bir noktaya geldi ki, ağaçlandırma yaparak iklim krizinin çözülebileceği bile iddia edilir oldu. Hem de bu iddialar kapsamlı bilimsel araştırmalara yansıdı, yansımaya da devam ediyor. Örneğin ETH Zurich araştırmacılarından oluşan bir ekip Science dergisinde, 2019 yazında önemli bir araştırmanın sonuçlarını yayımladılar.[2] Araştırmanın temel bulguları şöyle:

Dünyada mevcut iklim koşullarına göre 4,4 milyar hektar ağaçlık alan potansiyeli var. Hâlihazırdaki ağaçlık alanları, tarım alanlarını ve kentsel alanları çıkardığımızda ağaçlandırmaya uygun ama ağaçsız 900 milyon hektarlık alan kalıyor. Bu alanlarda ağaçlandırma yapılırsa oluşacak ağaçlık alanlar 205 gt karbon depolayabilecekler.

Ağaç dikmekle bitiyor mu?

Araştırmacılar bu potansiyelin günümüze kadarki en etkili iklim değişikliği çözümü olduğunu söylemeyi de ihmal etmiyorlar.

Araştırmanın bilimsel açıdan tartışmaya açık yönleri bulunuyor. Yalnızca birini belirterek teknik detaylara boğulmaktan kaçınmak istiyorum. İklim açısından uygun her boşluğa fidan dikerek, o alanı orman ya da ağaçlık alan yapmak ne derece doğru? Sanırım bunu biraz olsun ekoloji eğitimi almış hiç kimse kabul etmeyecektir. Çünkü ağaçlandırma yalnızca iklim açısından değil tüm ekolojik koşullar açısından uygun olan alanlarda yapılmalıdır.

Ne var ki ağaçlandırma yapmak siyasetçilere çok hoş görünen bir çözüm. Çünkü sera gazı salımlarını azaltıcı önlemlerle uğraşmaktan, kökten yaşam tarzı değişiklikleriyle ilgilenmektense bir miktar bütçe ayırıp diktiririm ormancılara şu kadar ağaç, sonra da çıkar “Ey..” ile başlayan bir konuşma yaparım; milyonlarca ağaç dikiyoruz biz, en büyük çevreci biziz algısı yaratırım, olur biter, diye düşünüyor olmalılar. Nitekim en büyük iklim krizi inkarcısı Trump bile, Lisa Friedman’ın 12 Şubat 2020’de The New York Times’de yayımlanan makalesine[3] bakılırsa ağaçlandırma ipine sarılmış. İşadamı Marc Benioff Trump’ı ikna etmeyi becermiş olmalı ki, Beyaz Saray uzun vadeli ve görkemli bir ağaçlandırma sürecinin planlarını yapmaya başlamış görünüyor. Fakat aynı makalede, yukarıda bahsettiğimiz araştırma ekibinin bir üyesi olan Tom Crowther’ın şu sözü de yer alıyor:

Eğer ağaç (fidan) dikmek sera gazı salımlarını kesmekten kaçınmanın ve çevre koruma faaliyetlerini daha da sınırlandırmanın özrü olarak kullanılıyorsa, bu gerçek bir felaket olabilir.

Yaşamının, 1986 yılında başladığım Orman Mühendisliği eğitiminden bu yana geçen 34 yılının öncelikli konusu daima doğa ve orman olmuş olan biri olarak açıkça söylüyorum ki, ağaçlandırma, ekolojik olarak uygun alanlarda gerekliliği göz ardı edilemeyecek kutsal bir görevdir, ancak asla gezegenimizi kurtaracak sihirli bir değnek olmayacaktır.

Bugün 21 Mart, Uluslararası Orman Günü. Bol bol ağaç ve ağaçlandırma güzellemesi duyacaksınız. Evet, ağaç güzeldir, ağaçlandırma güzeldir. Fakat gezegenimizi kurtarmak için bütün pisliklerimizi ağaçlandırma adını verdiğimiz halının altına süpürerek bir yere varamayız. Yapmamız gereken çok daha kökten değişikliklere imza atarak, insan olarak gezegendeki rolümüzü yeniden tanımlamak ve bu role uygun bir yaşam anlayışını acilen hayata geçirmek. Başka çözüm yok!

***

[1] Herman Hesse. Ağaçlar (Çev. Zehra Aksu Yılmazer) Kolektif Kitap-135 (2018).

[2] Bastin, J.F. ve diğerleri, 2019. Global tree restoration potential. Science 365, 76-79.

[3] A trillion trees: How one idea triumphed over Trump’s climate denialism. https://www.nytimes.com/2020/02/12/climate/trump-trees-climate-change.html

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dünyayı virüsler kurtarabilir mi?

Yaklaşık dört buçuk milyar yaşında olan gezegenimiz, Newton’un dünya zamanı olarak oldukça uzun ancak Einstein’ın evren zamanı olarak oldukça kısa sayılabilecek bu süreçte hatırı sayılır badireler atlattı. Örneğin ilkinin 440 milyon sonuncusunun ise 65 milyon yıl önce yaşandığını bildiğimiz beş büyük kitlesel yok oluş var dünya tarihinde. Bu yok oluşların hiçbirinde dünya üzerinde ne insan ne de insanın ataları sayılabilecek türler bulunmuyor. Yaklaşık 200 bin yıl önce evrim insanı ortaya çıkardı. Yaklaşık 10 bin yıl önce tarım yapmaya, yerleşik yaşama başladık ve uygarlıklar kurma sürecine girdik. Bu kadar kısa sürede altıncı kitlesel yok oluştan söz edilmeye başlandı ve bu kez olay bütünüyle antropojen; yani insan kaynaklı.

İnsanlığın biyokütle olarak tüm canlılar içerisindeki payı yalnızca %0,01; Bir başka ifadeyle on binde bir. Buna karşılık bakteriler %13 bitkiler ise %82’lik bir paya sahip. Virüsler bile yine biyokütle olarak insandan üç kat fazla paya sahip. Balıklar insandan 12 kat, böcek ve örümcekler 17 kat, mantarlar 200 kat, bakteriler bin 200 kat ve bitkiler 7 bin 500 kat daha fazla biyokütleye sahip. Hal böyleyken insanlık uygarlığın başlamasından bugüne yabanıl memelilerin %83’ünü, deniz memelilerinin %80’ini, bitkilerin %50’sini ve balıkların %15’ini yok etti.[1]

Ülkemizde halk arasında koronavirüs olarak anılan COVID-19’un kısa sürede yarattığı etki bu yazının başlığını aklıma getirdi. Haddimi aşmayarak da olsa önce bu virüs meselesine biraz açıklık getirmek istiyorum. Virüs, genel anlamda “Bitkilerden hayvanlara, bakterilerden arkelere[2] her türlü canlıda yalnızca yaşayan hücreleri enfekte edebilen ve bu yolla yayılan mikroskobik enfeksiyon etkenleri” olarak tanımlanabilir. Amerikan Mikrobiyoloji Derneği’nin açık erişimli dergisinde 2013 yılında yayımlanan bir makaleye[3] göre memelileri enfekte eden en az 320 bin virüs bulunuyor. İnsanı enfekte ettiği tanımlanmış virüs sayısı ise 200’ün üzerinde.[4] Hafızamızı şöyle bir yokladığımızda yakın geçmişte tıpkı COVID-19 gibi yaygın panik havası yaratan HIV, Ebola, Influenza gibi diğer virüsleri de hatırlayabiliyorum. Yeni dostumuz COVID-19’da böyle bir virüs türü ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından verilen bilgiye göre COVID (koronavirüs) bir virüs ailesinin (familyasının) adı. Bu aileye mensup virüsler insanda yaygın soğuk algınlığından MERS (Middle East Respiratory Syndrome) ve SARS (Severe Acute Raepiratory Syndrome)’a daha şiddetli hastalıklara yol açıyor. Ateş, öksürük, kesik kesik nefes alma ve nefes alma güçlükleri yaygın görülen belirtiler.[5]

“İyi de” diyebilirsiniz, “Dünyanın pek çok ülkesinde daha şimdiden binlerce insanın ölümüne yol açan bir virüs ya da bir başka virüs veya birkaçı işbirliği içerisinde dünyayı nasıl kurtarabilir?” Tam da sorunun içinde geçtiği yolla; yani, toplu insan ölümlerine yol açarak. “Ya şaka yapıyor bu adam ya da zalimin teki.” diyenleri duyar gibi oluyorum. Şaka yapmıyorum. İkinci paragrafın son cümlesini kılı kıpırdamadan okuyup benim bu cümlemde zalimlik emaresine rastlayanlara ise diyecek pek sözüm yok. Onlarla ben, öyle anlaşılıyor ki dünyaya bambaşka pencerelerden bakıyoruz.

Daha makul yollar da var, ama mümkün mü?

Dünyanın virüslerle kurtarılabilme ihtimalini açmadan önce “daha makul bir yol yok mu?” sorusuna odaklanmak yararlı olur. Cevap çok basit: Elbette var daha makul yol. Nüfus artışını durdurmak ve hatta tersine çevirmek, ekonomik büyüme odaklı kalkınma politikalarına derhal son vermek, ekosistemle uyumlu olmayan her türlü teknolojiyi ve üretimi reddetmek, fosil yakıtlar başta olmak üzere kirli enerji kaynaklarını hemen terk etmek, ulusal sınırları kaldırıp açlık başta olmak üzere toplumsal sorunlara karşılıksız dayanışma ile çözüm üretmek, paylaşmak ve elbette doğa ile uyumlu yeni bir yaşam felsefesini derhal hayata geçirmek… Buyrun, size makul bir çözüm yolu. Peki, makul olduğu gibi mümkün mü aynı zamanda? Yanıtı siz verin, ben değil.

Şimdi gelelim virüslerin dünyayı kurtarabilme ihtimaline. Dünyanın kurtarılmasından kastım gezegendeki doğal yapının kendi denge ve süreçleri içerisinde değişerek devamlılığının korunması. Doğanın değişmesi kaçınılmaz, ancak, değişim doğanın kendi süreçlerinin dışındaki yapay, daha açık ifadeyle antropojen faktörlerle küresel bir ekolojik yıkıma götürmemeli dünyayı. Günümüzde olan tam da bu aslında. Hızla bir ekolojik yıkıma doğru gidiyoruz ve kimse frene basmaya yanaşmıyor. O halde insan iradesi dışındaki bir etkenin insanı frenlemesi gerekiyor. Ne olacak bu etken?

Bu konuda en çok dile gelen iki görüş var. Biri uzaylılar diğeri de virüsler. Uzaylıların dünyaya gelmesi ve insanla temasa geçmesi üzerine senaryolar üreten çalışmalar var. Örneğin bir grup araştırmacı bu senaryoları ölçüp biçerek Acta Astronautica adlı dergide yayımlamışlardı.[6] Uzaylılarla temasın muhtemel sonuçlarından biri de insanın nesli tükenen canlılar kategorisine transfer olması, makaleye göre.

Doğayla inatlaşma…

Virüs meselesine gelince; isterseniz önce tarihte insanlığın başına çok büyük belalar açmış virüs vakalarına bakalım. Kuşkusuz ilk akla gelenlerden biri 14. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar yaklaşık 75 milyon insanın ölümüne yol açan ve kara ölüm olarak da adlandırılan veba salgını. Yine Variola adı verilen bir virüs aracılığıyla yayılan çiçek hastalığının 1500’lü yıllarda Avrupalılar tarafından Amerika’ya taşınması sonucu yerli Amerikalıların %90’ının çok kısa bir zamanda öldüğünü biliyoruz. Aynı virüsün 20. yüzyılda 300 ila 500 milyon insanın ölümüne yol açtığı tahmin ediliyor.[7] Yakın zamanlara geldiğimizde hemen aklımıza gelecek olan vaka, HIV adı verilen virüs nedeniyle ortaya çıkan AIDS hastalığı. 1980’li yıllarda adını duyduğumuz bu hastalık da yaklaşık 40 milyon insanın ölümünden sorumlu. Daha da yakın zamanlardaki virüs salgınlarını ise sanırım hiçbirimiz henüz unutmadık. Şimdi de COVID-19 insanlığı korkudan titretiyor. Ülkemizde de virüsün bulaştığı ilk hastalar saptandı ve okullar ile üniversitelerin eğitime ara vermesi dâhil pek çok önlem hızla alınmaya başlandı. Uzmanlığa dayanmayan, sıradan gözlemlere dayalı tahminim odur ki COVID-19 salgını kısa bir süre içerisinde kontrol altına alınacak ve yukarıda bahsettiklerim gibi tarihin konusu haline dönüşecektir.

Kanımca asıl mesele, insanın uygarlığını doğayla inatlaşmak üzerine şekillendirmesi er ya da geç başına çok büyük işler açacak oluşudur. Doğrusu, açmaya çoktan başladı fakat çoğunluk henüz bunun farkında olamıyor ya da farkında değilmiş gibi davranmak işimize daha çok geliyor. Gezegenimiz üzerindeki doğal süreçlerin sonucunda ortaya çıkmış basit bir canlı olduğumuzu ve diğer bütün canlı ve cansız unsurlarla kader ortaklığı taşıdığımızı anlamak yerine insanı yücelten, diğer her şeyi insanın kullanımına tahsis edilmiş birer meta olarak kabul eden bir uygarlık şekillendirdik. İnanç sistemlerimizden ekonomik modellerimize felsefeden teknolojiye tüm uygarlık bileşenlerimizle bu illüzyonu pohpohlayıp kendimizi hiç de hak etmediğimiz bir yerde konumlandırdık ve bunun yarattığı felaketleri anlayıp önlemede hala akılcı davranış tarzını seçmekten uzaktayız. Büyük usta Münir Özkul’un, yani Bizim Aile filmindeki Yaşar Usta’nın “Sen mi büyüksün? Hayır, ben büyüğüm!” sözleriyle efsaneleşen tiradında olduğu gibi, doğa biz küçücük insanlara çeşit çeşit yol ve yöntemlerle ne olduğumuzu ve ne olmadığımızı hatırlatıyor aslında. Ama kibrinden burnunun ucunu göremez hale gelmiş insan üç maymunu oynayarak yoluna tam gaz devam etmekte herhangi bir beis görmüyor. Bu durumda ise gezegenimizin kurtuluşu için başka seçenekler ön plana çıkmaya başlıyor. Belki bir uzaylı istilası belki de boyut olarak küçük ama güç olarak insandan kat kat büyük bir virüs. Kim bilir?

***

[1] Daha kapsamlı bilgi için; Bar-On, Y.M., Phillips, R., Milo, R. 2018. The biomass distribution on Erath. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America 115(25): 6506-6511.

[2] Tek hücreli organizmalardan oluşan, bakteriler gibi prokaryot olan bir canlı grubu.

[3] Makalenin tamamı için tıklayın  

[4] Woolhouse, M. ve diğerleri 2012. Human viruses: discovery end emergence. Phil. Trans. R. Soc. B (2012)367: 2864-2871 adlı çalışmada insanları enfekte eden virüs sayısı 219 olarak belirtiliyor. Aradan geçen zaman içerisinde bu sayının artmış olma ihtimali yüksek.

[5] Başta koruyucu önlemler olmak üzere daha fazla bilgi için WHO’nun ilgili sayfaları ziyaret edilebilir.

[6] Baum, S.D. ve diğerleri 2011. Would contact with extraterrestrials benefit or harm humanity? A scenario analysis. Acta Astronautica (2011)68: 2114-2129.

[7] Antik Mısır’da bile olduğu saptanan çiçek hastalığının çok büyük aşı kampanyaları sonucunda bütünüyle yok edildiğini Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ancak 1979 yılının sonunda duyurabildi.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Aman avcı, vurma beni!

“Men bu dağın ay balam maralıyam/Maralıyam ben yaralı/Avcı vurmuş ay balam yaralıyam…” diye devam eder bu güzel Azeri türküsü.

İnsanlığın gelişim seyrinde çok uzun bir dönem avcı-toplayıcı toplulukların hüküm sürdüğünü herkes bilir. Tarım ve yerleşik hayatla birlikte beslenme düzeni yavaş yavaş avcılıktan uzaklaşmaya başlamıştır. Ne var ki avcılık sona ermemiş, farklı işlev ve anlamlar kazanmaya başlamıştır.

Av ve avcılıkla ilgili yazılan bir kitaptan[1] alınan şu satırlar sanırım ne demek istediğimi daha iyi açıklayacaktır:

Av bir iktidar göstergesidir. Av; gücü sembolize eder, muktedir ve iktidarda olmayı temsil eder. Hükümran taraf ile tabi tarafı kesin çizgiyle ikiye ayırır… Hükümdar avcıdır. Avcı kuşlar da bu nedenle iktidar simgesidir. İktidarın düzenini yansıtır biçimde, hükümdarın çevresinde maiyeti bulunur, av partisi bir nizam ve merasim çerçevesinde gerçekleşir.

Avlanan hayvan ne kadar güçlü ve ihtişamlı olursa hükümdarın gücü de o oranda büyür. Bu sebeple hükümdarlar, kahramanlar; aslan, kaplan avlarlar, ejderha öldürürler.”

Bir zamanlar siyasete de soyunan işadamı Cem Boyner’in bir dergiye[2] yazdığı yazıyı hatırlayanlar olacaktır. Truva efsanesi kahramanlarından biri olan Aşil’den esinlenilerek “Aşil’in Topuğu” başlığını taşıyordu yazı. Sanırım Sayın Boyner’in Aşil’den kastı, yazısında ballandıra ballandıra bahsettiği ve defalarca vurup kanlar içinde bırakmasına rağmen kendine doğru koşmaya devam eden bufalo olsa gerek. Herhalde o bufalo Sayın Boyner’i biraz hırpalayabilseydi, ünlü bir Türk büyüğünü üstünden atıp tekmeleyen at “Cihan” (kaderin şu işine bakın ki adaşım) gibi, bir kısım hayvan severin gönlündeki kahraman hayvanlar köşesinde kendisine yer edinecekti. Sayın Boyner o bufaloyu nasıl avladığını anlatırken ortaya sermeye çalıştığı şey, ne kadar güçlü ve kudretli olduğuydu aslında.

‘Avcı’ hükümdarlar

Kabul etmek gerekir ki avcılık bizim kültürümüzde önemli bir yere sahip. Özellikle saray ve çevresinin av merakı tarih kitaplarına da yansıyor. Belki de “Avcı” lakaplı tek imparator bizde var.  Malumunuz, en karışık dönemlerde bile devlet işlerini bir kenara bırakarak av partileri düzenlemekten geri kalmayan IV. Mehmed’e “Avcı Mehmed” de denilmektedir. Konuya daha fazla ilgi duyanlara araştırmacı Alev Özbil’in “Üç Yabancının Kaleminden Avcı Mehmed ve Av” adlı çalışmasını mutlaka okumalarını öneririm.

Saray ve çevresinin bu av merakı nedeniyle Osmanlı zamanında halkın kullanımına kapatılan sınırlı orman alanı içerisinde avlak olarak kullanılan alanlar da bulunmaktadır. Araştırmacı Güler Yarcı[3] bu konuyla ilgili makalesinde şu satırlara yer veriyor:

“Osmanlı Hukukunda bu maksatla yapılan düzenlemeler ilk devirlerden itibaren emirname, yasakname, nizamname veya doğrudan kanunnameler vasıtasıyla gerçekleştirilmiş, çeşitli vergi ve cezai müeyyidelerle av faaliyetleri denetim altında tutulmuştur. Her devirde, avcılıkla ilgili imtiyaz ve muafiyet tanınan şahıs ve zümreler olmuştur.

Alıntının son cümlesinin ne derece önemli olduğuna bir kez daha dikkat çekmek isterim; “imtiyazlı şahıs ve zümreler.” Yarcı, makalenin devam eden kısmında tarihleriyle birlikte pek çok yasaklayıcı düzenleme örneği sıralamaktadır.

‘Kendini dev aynasında görme illüzyonu’

Yoksul köylülerin evine arada sırada da olsa et girmesini sağlayan beslenme tabanlı avcılık ile dünyanın geri kalmış bölgelerinde ilkel şartlarda yaşayan toplulukların gerçekleştirdiği ve yine gıda temini amacıyla yapılan avcılık bir kenara bırakılırsa av ile avcı arasındaki ilişki ilkel ve zalimce bir egonun tatmin edilmesinden, bu yolla bir toplumsal statü kazanılmaya çalışılmasından başka bir şey değildir. Bunun için de av açık ve katıksız bir cinayet, avcı da aynı şekilde bir katildir. Fıkralarda bile avcı denildiğinde insanların aklına “palavra” gelmesi, avcının avcılık yoluyla kendini bir dev aynasında görme illüzyonunun olağan sonucu değil midir?

Suriye’de askerlerimize yapılan saldırı, açılan sınırlar, Suriyeli mültecilerin yaşadığı trajedi ve açıkça kaosa giren dış politika arka sıralara itmiş olsa da Amerikalı bir avcının Adıyaman’da avlayıp, marifetmiş gibi başında gururla poz verdiği yaban keçisi olayı sanırım herkesin hafızasında tazeliğini koruyor olmalı. Konu kamuoyunda bolca tartışıldı ve benim gördüğüm kadarıyla epey eleştirildi. Aslını soracak olursanız Amerikalı avcının ahlaksızca pozu nedeniyle gündeme taşınan bu eylemi her yıl binlerce avcı, yasal olarak ve çeşit çeşit av hayvanını avlayarak gerçekleştiriyor (elbette kaçak avcılığı bir kenara bırakıyorum bunu söylerken). Örneğin, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanan 2019-2020 Av Yılı (1 Nisan 2019-31 Mart 2020) Av Turizmi Uygulama Talimatı’na[4] göre söz konusu av yılında avlanmasına izin verilen yaban keçisi sayısı tam 324. Bunların 225’i av turizmi acentelerine, 70’i yerli avcılara, 26’sı yerel avcılara ve 3’ü de diplomatlara ve onların misafirlerine tahsisli.

Yukarıda sözünü ettiğimiz olaya konu Adıyaman Sincik Devlet Avlağı’nda avlanması için acentelere tahsis edilen bir yaban keçisi daha var ve muhtemelen o da bugüne kadar avlanmıştır. Yol göstermek gibi olmasın ama en fazla yaban keçisi avına izin verilen alan Antalya Sarıkaya Yaban Hayatı Geliştirme Sahası. Burada tam 22 yaban keçisinin avlanmasına izin verilmiş. Şimdi sıkı durun; Talimata göre Sincik Avlağı’nda bir yaban keçisi için acente tarafından ödenmesi gereken av ücreti yalnızca 8 bin 100 lira (100 cm ve daha kısa boynuzlular için, KDV hariç). Diyeceksiniz ki alınan bir canın bedeli olur mu? Olmaz elbet, haklısınız. Ancak yıllarca o dağları karış karış dolaşmış, otunu yemiş, suyunu içmiş, havasını solumuş; baharlarını yaşayıp, kışlarına göğüs germiş, kim bilir kaç çobanın yanık türküsüne uzaktan da olsa kulak vermiş olan bir “can”ı öldürmek için ödenen ücret orta seviye bir yönetici maaşı kadar bile değil.

Söz paradan açılmışken, peşin peşin söylüyorum, avcılıktan gelen para gelmez olsun, o paralardan hakkıma düşen bir kuruş bile varsa alın yerin yedi kat dibine gömün, istemem. Ama hesap da ortada; 324 kere 8 bin lira eksik olsa ne olur, onun yüz kat, bin kat daha fazlası olsa ne olur? Av turizmi denilen şey, tüfeğiyle, mermisiyle; aracıyla, seyahatiyle; rehberliğiyle, kılavuzluğuyla bu koca ülkenin hangi derdine deva oluyormuş da gözünü kırpmadan can alan vahşilerin önüne atılıyor bu zavallı hayvanlar! İnsanlığımız bu kadar mı alçaldı?

Sonra, bazı aklı evveller çıkıp demezler mi ki, “Efendim, doğal yırtıcıları yok, sayıları artıyor, böylelikle doğanın dengesini sağlıyoruz…” Be akılsız, hiç kendi kendine sordun mu doğal yırtıcıları neden yok? Yüzyıllardır süren bu avcılık vahşeti ve doğal yaşam ortamlarının köye, kente, yola, termik santrale, otele, kayak tesisine, uzun lafın kısası insan egosuna kurban gitmesinden olabilir mi acaba? Birkaç gün önce, 3 Mart tüm dünyada Dünya Yaban Hayatı Günü[5] olarak kutlandı; Daha doğru ifadeyle yaban hayatı hatırlandı diyelim, zira kutlanacak bir tablo yok maalesef. Bu gün nedeniyle pek çok yerde insanlığın yaban hayatına nasıl bir zarar verdiği tane tane anlatıldı. Bütün bunların sorumlusu olan insan avcılık yaparak doğanın dengesini koruyacakmış, öyle mi? Hadi oradan!

Bir de avcılığı spor olarak gören türler var. Gülsem mi ağlasam mı? Bir etkinliğin spor olabilmesi için ilk kural mücadelenin eşit şartlarda başlaması gereğidir. İkincisi her iki taraf da bunun bir oyun olduğunu bilmeli. Ve son olarak, taraflardan birinin öldüğü faaliyete spor denir mi hiç şaşkın cahil?

Bazı okurlar konuya yüzeysel yaklaşıp şunu sorabilir; İnsanın insana gözünü kırpmadan kıydığı bir dünyada hayvanların öldürülmesi niye bu kadar sorun oluyor? Ah be güzel kardeşim, ben sana nasıl anlatayım ikisinin de aynı şey olduğunu? Biraz derine inebilsen sen de göreceksin ama olmuyor işte, yapamıyorsun.

***

[1]  Naskali, EG, Altun, HO. 2008. Av ve Avcılık Kitabı. Kitabevi Yayınları, Araştırma-İnceleme Dizisi

[2] Ceo Life, Aralık 2011

[3] Yarcı, G. 2009. Osmanlı’da Avcılık Yasaları. Acta Turcia 1 (1).

[4] Talimata şu adresten ulaşabilirsiniz. 

[5] Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşmesi (CITES)’ne atfen, sözleşmenin imzalandığı 3 Mart (1973) tarihi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 20 Aralık 2013 tarihli kararıyla Dünya Yaban Hayatı Günü olarak kutlanmaktadır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dünyayı ağaçlar mı kurtaracak?

Gezi Davası 18 Şubat tarihinde sonuçlandı; Mahkeme yurtdışında bulunanlar hariç bütün sanıklar hakkında beraat kararı verdi. Bu karar pek çok küllenmiş tartışmayı yeniden alevlendirirken yepyeni tartışma başlıkları da açtı. İlk gününden beri Gezi’yi desteklemiş biri olarak tartışmaların beni en çok ilgilendiren kısmı elbette ağaç meselesi oldu.

Mesele üç beş ağaç mıydı?

Bilmeyenler ve unutanlar için birlikte hatırlayalım Gezi Direnişi’nin neden, nasıl ve ne zaman başladığını:

AKP Hükümeti’nin Taksim Gezi Parkı’na, İstanbul 6’ncı İdare Mahkemesi ve 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun olumsuz kararlarına rağmen Topçu Kışlası yapma projesi vardı. Parkın duvarlarının bir kısmının yıkılması ve beş ağacın yerinden sökülmesi üzerine Taksim Dayanışma Grubu üyelerinin iş makinelerini engelleme çabasıyla başladı her şey. Takvimler 27 Mayıs 2013’ü gösteriyordu. Kimse eğip bükmeye çalışmasın; Evet, mesele bu beş ağaç, ağaçlar ve parktı. İnsanlar kendilerinin fikri alınmadan, üstelik hukuka aykırı yol ve yöntemlerle ve zorbalıkla ellerinden alınmaya çalışılan ağaçlarını ve parklarını korumak için oradaydı. Aslında polis bu eylemlere karşı olması gerektiği gibi yaklaşsa, aşırı güç ve biber gazı kullanmasa, kentte ve ülkede benzeri çokça yaşanan eylemlerden biri olarak kalacaktı Gezi Direnişi. 30 Mayıs sabahı göstericilerin çadırlarının yakılması Gezi Direnişi’ni küçük çaplı bir eylemden kitlesel bir eyleme dönüştürdü.

Mesele yalnızca Gezi Parkı’ndaki ağaçlar mıydı?

Elbette hayır! Ülkede her şey dört dörtlüktü, doğa korunuyor, ağaçlar ve ormanlar korunuyor da bir tek Gezi’de mi sorun yaşanıyordu? Yine bilmeyenler ve unutanlar için birkaç örnekle hatırlamaya çalışalım:

Neredeyse Gezi’den tam iki sene önce Artvin Hopa’da yurttaşlar dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yapacağı mitingi, özellikle bölgede yapılmak istenen HES’ler nedeniyle protesto etmek istemişler ve polisin gereksiz şiddetiyle karşı karşıya kalmışlardı. Atılan yoğun gaz bombası nedeniyle emekli öğretmen Metin Lokumcu yaşamını yitirmiş, evlere yapılan baskınlarla çok sayıda yurttaş gözaltına alınmıştı.

Yine Artvin Cerattepe’de maden arama faaliyetlerine karşı halk direnişinin başlangıcı 1980’lerin sonuna kadar uzanıyordu. Amasra’da yapılması planlanan termik santrale karşı direnen halk 2010 Nisan’ında Bartın Platformu’nu kurmuş ve amansız bir mücadelenin içine girmişti. Bergama’da altın madenine karşı köylülerin direnişi Hopdediks[1] gibi kendiliğinden oluşan figürlerle neredeyse bir halk efsanesine dönüşmüştü. Karadeniz’in pek çok deresinde halk, sularının ticari meta haline dönüştürülmesine ve doğalarının katledilmesine kahramanca direniyordu. Samsun’dan Sarp sınır kapısına kadar yüzlerce kilometre sahil bandında denizin doldurulması ile yapılan Karadeniz Sahil Yolu’na Ordu halkının direnişi ve beş kilometrelik Ordu kent merkezi sahilinin kurtarılması hafızalarda çok tazeydi henüz.

Örnekleri çoğaltmak mümkün, fakat gerek yok. Özeti şu ki, Türkiye’de halk doğasını, ormanını, suyunu, sahilini, ağacını korumak konusunda önemli bir gelişme kaydetmişti. Kapitalist sistemin aç gözlü canavarları halkın doğal kaynaklarına saldırdıkça halk da ne yapması gerektiğini öğrenmiş, doğasını ve geleceğini korumanın mücadelesini vermekteydi. Sistem, siyaset ve medyayı arkasına alıp saldırdıkça halk demokratik direniş ile hak arama yol ve yöntemlerinde ustalaşmaya başlamış, bu konudaki ürkekliğini üstünden atmıştı. Soruyorum size, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın köyünde HES’e karşı direniş olacağını; Yaşasın Derelerin Özgürlüğü sloganının atılacağını kim söyleyebilirdi? 2020 tarihi yazılırken bu da aktarılacak gelecek kuşaklara.

Çevrecilik dünyanın kurtuluşuna ışık tutuyor

İnsanın insana zulmü tarih boyunca var oldu, halâ devam ediyor. Aslında insan doğaya da uzun zamandır zulmediyor. Ne var ki bu zulmün hissedilir sonuçları yeni sayılır. Toplumlar doğaya savrulan her darbenin bir bumerang gibi dönüp suratlarında patlayacağını anladı. Bu nedenle doğayı koruma mücadelesi diğer hiçbir konuda olmadığı kadar destek görüyor. Örneğin işçi hakları, sınıf mücadelesi, insan hak ve özgürlükleri gibi konular siyasi olarak değerlendirilip sırt çevrilebilen alanlar olarak yalnızlaşabiliyor. Oysa ağaç için, su için, temiz hava için; özetle yaşam için verilen mücadeleye hangi inanç ya da siyasi görüşten olursa olsun kimse sırt çeviremiyor.

Time dergisi Greta Thunberg’i yılın kişisi olarak seçtiğinde hatırı sayılır bir kesim büyük bir korkuya kapıldı. Zira Greta’nın kişisel özelliklerinin yanı sıra savundukları da yerleşik kapitalist sömürü düzenini kökünden etkileyebilecek potansiyele sahipti. Ne yazık ki dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sağlıklı analiz yapma yetisini çoktan kaybeden gruplar Greta’nın adını lekelemeye çalıştılar, tıpkı Gezicilerin lekelenmeye çalışılması gibi. Ancak bu grupların unuttuğu bir şey vardı; ağaç için, doğa için, yaşam için mücadele edenlere atılan lekeler iz bile bırakamıyor, penceredeki su damlası gibi akıp gidiyordu.

Gezi tertemizdi ve Gezicilerin meselesi de sadece ve sadece ağaçtı.

Çünkü ağaç her türlü zulme karşı direnişin, haksızlığa isyanın, haklıyla yan yana oluşun sembolüydü artık. Ağacı korumak demek yaşamı korumak, bütün canlıların onurlu bir şekilde yaşamasını savunmak demekti. Ağacın yanında saf tutmak kapitalist sömürü düzenine sobe demekti, korkusuzca ve haykırarak. Baskıya başkaldırmaktı ağaç, ezilene omuz vermek, bir yumruk gibi kenetlenmekti.

Düzenin egemenleri, düzenden beslenenler durumu çabucak fark edip önlem almaya çalıştılar. Ve en iyi yaptıkları şeyi yaparak Gezi’yi şeytanlaştırmaya çalıştılar. Polis bunun için hınçla saldırdı, provokatörler bunun için çabaladı, yandaş ve Fetöcü medya 24 saat bunun için yazıp çizdi; Ancak, yapamadılar, yenildiler. Çünkü Geziciler tuzağa düşmedi. Hepimiz oradaydık, şarkı söyleyip dans etmekten başka hiçbir şey yapmadık. Elimizi kirleteceğimizi umdular ama kirletmedik.

Yıllar önce yapamadıklarını şimdi yapmaya çalışıyorlar, yine ve umutsuzca. Fakat halk her şeyin farkında; ağaçlar kazandı, dünyanın her yerinde kazanıyor, dünyayı ağaçlar kurtarıyor!

***

[1] Giydiği çizgili pijama, çıplak üstü nedeniyle kendisine bu lakap takılan Bergamalı Bayram Yıldız.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yurtseverler ‘yurt’ severlere karşı!

Başlık size Dustin Hoffman ve Meryl Streep’in başrollerini oynayıp Robert Benton’un yönettiği ‘Kramer Kramer’e Karşı’ filmini hatırlatmış olabilir. Belki de hatırlatmamıştır, bilemiyorum. İnsan unutan bir canlı ne de olsa!

“Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” hemen herkesin bildiği bir söz. İnsanın ve toplumun unutkanlığına vurgu yapar. Hele hemen her gün akıl durgunluğuna yol açacak bir olayın yaşandığı, bizimki gibi toplumlarda yaşananlar hızla unutulup gitmeye mahkûm adeta.

“İnsanları ara sıra sarsmak yararlı olduğu gibi, toplumu da ilerleyebilmesi için sık sık sarsmak, hem de kesinlikle gereklidir.” der ünlü İrlandalı yazar Bernard Shaw. Ne var ki mesele bize geldiğinde sarsılmaktan bilincini yitirmiş, dağılmış, bölünmüş, düşünemeyen bir insan kalabalığı gözümün önüne geliyor.

Kızılay olayının üzerinden henüz ne kadar geçti ki, unutup gittik? Başkent Gaz denilen belediyeden devşirme şirketin halktan kopardığı paraları bağış adı altında dinci vakıflara nasıl pompaladığını, bunu yaparken bile dürüst davranmayıp Kızılay’ı araya sokarak bir de vergi kaçırdığını ne çabuk unuttuk?

Beşkent Gaz’ın Kızılay’a, Kızılay’ın Ensar’a, Ensar’ın Türken’e aktardığı 8 milyon dolarla, ABD Manhattan’da yapılan yurt.

Neydi Başkent Gaz’ın Kızılay’a, Kızılay’ın Ensar’a bağış gerekçesi hatırlayan var mı? Yurt yapmak! Peki, bu gerici vakıflar sizce eğitim-öğretime, bilime, eğitilmiş insanlara çok değer verdiği için mi böyle yoğun bir yurt sevdası peşinde koşuyor? Yani onlar yurtsever mi yoksa sadece “yurt” mu seviyor?

Ben kendimi bildim bileli dinci[1] ve gerici cemaat ve vakıfların en çok uğraş verdiği alan yurt yapmak. Devletin resmi istatistiklerine bile yansımış bu yurt severlik. Milli Eğitim Bakanlığının “Milli Eğitim İstatistikleri, Örgün Eğitim 2018-2019” adlı raporuna göre[2] Türkiye’de ortaokuldan yükseköğretime toplam 4 bin 585 özel yurtta, 174 bin 310 öğrenci barınıyor. Bu yurtların 2 bin 246’sı yükseköğretim, bin 593’ü ortaöğretim ve 746’sı ortaokul öğrencilerine hizmet veriyor. Bir detay daha: Bahsettiğimiz bu yurtların 2 bin 646’sı dernek, 395’i vakıf, 612’si şahıs ve 932’si ise diğer tüzel kişilik yurdu olarak geçiyor. Elbette bunlar izinli ve kayıtlı olanlar.

Çoğunluğu dinci ve gerici dernek ve vakıflarca işletilen söz konusu yurtlarda çok değil son üç-beş yılda yaşananları kim hatırlıyor peki? Yangın desem, çocuk istismarı desem, zehirlenmeler desem mesela, hatırlamanıza yardımcı olabilir miyim?

TİBAŞ olayı ve düşündürdükleri

Bazıları “Çalışıyorlar ve paralarıyla hizmet ediyorlar, size ne?” diyebilir. Görüşlere saygımız sonsuz ama bu gerçekten çok sığ bir bakış açısı olur. Zira yurtları işleten dernek ve vakıfların çoğu kamu kaynaklarıyla fonlanıyor. Örneğin İBB’den fonlanan dernek ve vakıflar konusu henüz çok taze. Kızılay meselesi taze bile değil, dumanı tütüyor daha. Şimdi de TİBAŞ[3] konusu gündemde. Bu olaya karşı bir avuç “yurtsever” insan seslerini duyurmak için günlerdir çırpınıyor. Sorunu kısaca ama başlangıçtan bugüne özetlemekte yarar var:

TİBAŞ Vakfı Üsküdar Acıbadem’de kendine ait yaklaşık 6 bin m2 (6 dönüm) bir alanı Üsküdar Belediyesi’ne park ve belediye hizmet alanı olarak kullanılmak üzere bağışlıyor[4]. Görüleceği üzere konunun temelinde yine bir yeşil alan, kamusal alan var. Daha sonra Üsküdar Belediyesi bu alanda Şehit Mete Sertbaş Parkı ve Acıbadem Kültür Merkezi yapmak üzere çalışmalara başlıyor. Ancak gelişmeler hiç de bu şekilde devam etmiyor ve Üsküdar Belediyesi söz konusu alanın belediye hizmet alanı olarak ayrılan kısmını Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’na 49 yıllığına ve bedelsiz olarak tahsis ediyor. Daha teknik tabirle irtifak hakkı[5] tesis ediyor. Ne için? Sorulur mu, elbette yurt yapmak için!

Belediye vatandaşı kandırabilir mi?

Yurtsever Üsküdarlılar dava açıyor, olaya İBB müdahil oluyor, karşı davalar, ruhsat ve iskân vermeler, mühürlemeler… Ben daha fazla detayına girmek istemiyorum. Ancak merak edenler TİBAŞ Parkı Gönüllüleri‘nin basın açıklamasını okuyabilir.[6]

Kimilerine basit gibi görünebilecek olan bu olayın hiç de basit olmayan, hatta ülkemizin temel sorunlarına ışık tutacak boyutları var. Kısaca açıklamaya çalışayım:

Öncelikle İstanbul gibi bir kentin Üsküdar gibi büyük ve tarihi ilçelerinden birinin belediyesi nasıl olur da belli bir amaç için bağışlanan bir araziyi o amacın dışında kullanmaya niyet edebilir? TİBAŞ Vakfı’nın araziyi bağış amacı park ve belediye hizmet alanı olarak kullanılmak olduğuna göre, bu arazi bir başka vakfa hangi düşünceyle, bedelsiz olarak tahsis edilip orada özel yurt işletmeciliği yapılmasına aracılık yapılabilir?

Üstelik bu aracılığı, bir kültür merkezi inşaatı yapıyormuş gibi gösterip yurt binası yapılmasına göz yumarak, yani açık bir kandırmacayla yapması “kamu hizmeti” yapmakla yükümlü bir belediyeye yakışır mı? Belediye inşaat tanıtım levhasında hala Acıbadem Kültür Merkezi İnşaatı yazarak bağışa uygun davranıyormuş gibi görünmeye çalışırken adı geçen vakfın alenen yurt inşaatı yaptığını duyurması ve yakında bu yurdun faaliyete geçeceğini ilan etmesini hangi hukuk ve ahlak kuralıyla açıklamak mümkün olabilir?

Devlet ne işe yarar?

Burada bir diğer önemli nokta ise sıkça olduğu şekilde, kamu kaynağının özel kişi ve kurumlara tahsisindeki keyfiliktir. Benzer keyfiliği daha önce sık sık dillendirdiğimiz üzere orman alanlarının tahsisinde de izliyoruz. Ülkenin (halkın) ormanları isteyenin istediği tesisi yapıp istediği işletmeyi kurabildiği bedava arsaya dönüştü adeta. Merkezi hükümetten ders almış olmalılar ki, yukarıda bahsettiğimiz örneklerde de gördüğümüz üzere sözde muhafazakar bu belediyeler “tüyü bitmemiş yetim hakkı”nı, “kul hakkı”nı toplumun geneli ile alakası olmayan belirli grup ve kesimlerin çıkarına, üstelik de açıkça hukuka aykırı yol ve yöntemlerle sunmakta hiçbir sakınca görmemektedirler.

Değinilmesi gereken asıl sorunlardan biri de devletin barınma güçlüğü çeken öğrencisini ortada bırakması, adeta “Ne halin varsa gör!” demesidir. Devletin kalite ve sayı olarak yeterli yurt yapması anayasal görevidir. Devlet bu görevini, belki de bilinçli olarak yerine getirmeyerek bazı vakıf, dernek, cemaat vb. yapılanmaların ekmeğine yağ çalmakta, çaresiz insanların çocuklarını bu yapılanmaların kucağına atmaktadır. Devletin bıraktığı boşluğu dolduran ya da özel olarak doldurması istenen yapılanmaların ülkenin başına nasıl çorap ördüğü unutulmuş olamaz. Hal böyleyken Kanal İstanbul gibi, mevcut havalimanını kapatıp yeni bir hava limanı yapmak gibi, araç geçmeyen yollar ve köprüler inşa etmek gibi projelere her nasılsa kaynak bulan devletin, ülkenin evladına kaliteli ve parasız eğitim fırsatı sağlayamaması, barınma sorunu olanlara yurt temin edememesi kabul edilebilir olmaktan çok çok uzaktır.

24 saat polis korumasında inşaat

Dün (12 Şubat 2020) inşaatın yapıldığı alana gittim. Acıbadem Mahallesi Muhtarı Semra Aydın ve olanlara karşı çıkan bazı eylemcilerle konuştum. Üsküdar Belediyesi tartışmalara konu alanın park kısmında kalan muhtarlığın üç gün içinde tahliyesini istemiş. İstanbul Büyükşehir Belediyesi görevlilerinin inşaata girip işlerini yapmalarına polis engel oluyormuş. Vakıf inşaat sınırlarını (koruma perdelerini) kaldırımın ortasına kadar getirmiş. Geri kalan kısmı da polis kapatmış.  Yaya olarak caddenin inşaat tarafından yürümeniz mümkün değil. Polis anayasal yurttaşlık haklarını kullanan yerel eylemcilere karşı inşaatı koruma altına almış. Gerçekten utanç verici bir görüntü. Onlarca polis ve polis araçları 24 saat boyunca orada görev yapıyorlar. Peki, ne için? Kamunun yani halkın hakları yerine bir vakfın hukuk dışı yöntemlerle edindiği çıkarlarını korumak için.

TİBAŞ konusuna değerli dostum Dr. Hülya Şen aracılığıyla vakıf oldum. Bilenler bilir, kendisi gördüğü haksızlıklara yasal sınırlar içerisinde isyan etmeyi çok iyi bilen bir yurttaş. Onun gibi bir avuç insan yeşil alanlarının, kültür merkezlerinin Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’na peşkeş çekilmemesi için canla başla çaba harcıyorlar. Sanırım onlar da biliyorlar ki, kendileri haklarını korumazsa devlet organizasyonunda onların haklarını koruyacak kurumsal mekanizmalar çoktan tükenmiş. Amasra anladı bunu, Artvin (Cerattepe) anladı, Çanakkale (Kazdağları), Karadeniz’de pek çok köy anladı; şimdi Acıbadem halkı anlıyor. Yerel demeden, bölgesel ya da ulusal demeden yasal halk direnişleriyle toprağımızı, ormanımızı, parkımızı, binamızı korumak doğrudan görevimiz artık.

Ee, ne diyorlar, her şeyi devletten beklememek gerek!

***

[1] Dindar değil dinci; yani dini dünyevi çıkar ve amaçlar için kullanan.

[2] Rapora şu adresten erişilebilir.

[3] Türkiye İş Bankası Munzam Sandık Vakfı

[4] Bu bilgi Hayır Üsküdar grubunun 08.02.2020 tarihli basın açıklamasından alınmıştır.

[5] Bir çeşit üst kullanım hakkı.

[6] Söz konusu basın açıklaması için tıklayın 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeşil alandan yeşil altyapıya: Paradigmanın değişimi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) 5-6 Şubat tarihlerinde İstanbul Kongre Merkezi’nde İstanbul Yeşil Alanlar Çalıştayı’nı düzenledi. İBB ile Ağaç ve Peyzaj AŞ’nin ortaklaşa organize ettiği çalıştay, kentin en önemli konularından birine odaklanmıştı. Her ne kadar organizasyonun adı çalıştay olsa da tipik bir sempozyum niteliğindeydi. Ayrıca konunun tüm taraflarının çalıştayda temsil edildiğini söylemek de olanaklı değil. Ormancılar ve peyzajcıların ağırlıklı olduğu katılımcılar listesinde az sayıda ziraatçı da dikkatimi çekti. Ancak şehir plancılığı, mimarlık ve çevre mühendisliği gibi alanların çalıştayda temsil edilmemesi dikkat çeken bir diğer önemli konuydu. Bu durum organizasyondan mı kaynaklandı yoksa bu alanların temsilcileri katılmayı mı tercih etmediler bilemiyorum. Ancak ilk seçeneğin daha güçlü bir olasılık olduğunu düşünüyorum. Bundan sonraki benzer organizasyonlarda farklı mesleki ve bilimsel alanların yeterince temsiline dikkat edilmesi gerekiyor.

Çalıştayda neredeyse her bildiri sunumunda İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alan miktarına ilişkin bilgi verildi ve neredeyse hiçbiri bir diğeriyle uyuşmadı. Bu konu sık sık sosyal medyada da işleniyor ve benzer şekilde pek çok farklı bilgi öne sürülüyor. İBB’nin resmi verilerine göre İstanbul’un toplam aktif yeşil alan miktarı 106 milyon m2 ve kişi başına düşen aktif yeşil alan 7,04 m2. Buna ek olarak yaklaşık 81 milyon m2 pasif yeşil alan bulunduğunu da eklemek gerekiyor.[1] Diğer dünya kentleriyle karşılaştırma açısından aşağıdaki şekil açıklayıcı olabilir:

Hassasiyet iyi ama yeterli değil

Malum, İstanbul 25 yıl sonra farklı bir anlayışla yönetilmeye başlandı. Çalıştayın açılış konuşmalarında verilen mesajlar umut vericiydi. Başkan Ekrem İmamoğlu, örneğin, yeşil alanlarla ilgili çalışmalarda ekonomik ve ekolojik hassasiyete vurgu yaptı. Kısıtlı kamu kaynaklarıyla yapılan “dikey bahçe” ve kontrolsüzce kullanılan mevsimlik çiçeklerle yapılan düzenlemeler gibi zırvalıkların gösteriş, israf ve ekolojik intihardan başka bir şey olmadığını bizler söylüyorduk. İmamoğlu bu tür uygulamalara devam edilmeyeceğini söyledi ki, mutlu olmamak elde değil. Yine Park, Bahçe ve Yeşil Alanlar Daire Başkanı Prof. Dr. Çağatay Seçkin’in verdiği mesajlar da gelecek için umutlanmamıza neden oldu. İthal ve pahalı bitkiler yerine yerli üretimin desteklenmesi ve doğal türlere ağılık verilmesi İstanbul’da güzel şeylerin olacağının sinyali.

Ne var ki, temel bakış açısı olarak halâ yeşil alan kavramına bağlı kalınmış olduğunu görmek üzücü. Oysa dünya ve özellikle Avrupa çoktan yeşil alan paradigmasını terk etti ve yeşil altyapıya geçiş yaptı. Öyle ki AB bu konuda 2013 yılında “Yeşil Altyapı: Avrupa’nın Doğal Sermayesini Geliştirmek” adlı çok önemli bir Avrupa Komisyonu bildirimi de yayımladı.[2]

Çalıştayda, Bartın Üniversitesi Orman Fakültesinden değerli dostum Prof. Dr. Erdoğan Atmış’la birlikte hazırlayarak sunduğumuz bildiride bu konuya değinerek toplam ve kişi başına düşen yeşil alan göstergelerine bağlı yetersiz yeşil alan anlayışı yerine bu alanlar arasındaki bağa, ekosistem hizmetlerine, yeşil altyapı aracılığıyla kent ve kır kucaklaşmasının sağlanmasına, canlı hareketliliğine, iklim krizi ile mücadeleye ağırlık veren yeşil altyapı anlayışına geçilmesi gereğine vurgu yapmaya çalıştık. İstanbul’da yeşil altyapı birbirinden kopuk ve ekosistem hizmetlerinin sunumu açısından işlevsiz yeşil alanlar yerine bütün yeşil alanlar arasında kurulmuş bağa dayanan bir yeşil alan ağı kurulması gerekiyor. Her bir yeşil alan (bütünüyle doğal, yarı doğal ya da kültürel) farklı ekosistem hizmetlerinin sunulmasına aracılık ediyor. Bahsettiğimiz ekosistem hizmetleri doğayı gözlemlemekten sportif aktivitelere, mantar ve yemiş toplamak gibi yararlanmalardan yeşil alanlarda gıda üretimine kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Yalnızca insanlar için düşünülen yeşil alan anlayışının tersine yeşil altyapı diğer canlıları da odağına alıyor. Yeşil altyapının tam olarak ne olduğunu anlamak için aşağıdaki şekli incelemek yararlı olacak.[3]

Şekilden de rahatlıkla görülebileceği gibi yeşil altyapı kavramı kentler için devrimsel bir dönüşüm aslında ve yaşadığımız çağın iklim krizi gibi tehditleriyle mücadele etmenin önemli araçlarından biri. Üzücü olan şu ki çalıştay hem belediye yetkililerinin hem de diğer paydaşların yeşil altyapı kavramının henüz çok uzağında olduğunu ve geleneksel yeşil alan kavramına saplanıp kalmış olduklarını ortaya koydu. Bu nedenle en kısa sürede yine İBB’nin katılım açısından daha geniş kapsamlı bir yeşil altyapı çalıştayı düzenlemesi kaçınılmaz gibi görünüyor.

İstanbul’da arazi kullanımı nasıl değişti?

Çalıştayda sunulan en çarpıcı bildirilerden biri “Ekonomik Büyümeye Yönelik Kalkınma Politikalarının İstanbul’daki Peyzaj Değişimine Etkisi” adını taşıyordu. Yine Bartın Üniversitesinden Erdoğan Atmış ile İnönü Üniversitesinden Serhat Cengiz ve Sevgi Görmüş tarafından hazırlanan bildiri çok çarpıcı alan kullanımı değişikliklerini gözler önüne serdi. 1984-2017 yılları arasında yaşanan değişimi ortaya koyan çalışmaya göre değişik arazi kullanım türlerinin bu dönemde geçirdiği değişim aşağıdaki tabloda net bir şekilde görülüyor:

Aradan geçen 33 yılda toplam kara alanına oranı azalan arazi kullanımları tarım, seyrek vejetasyon alanları ve ormanlar. Tarım alanlarının oranı %31,76’dan %23,07’ye gerilemiş. Görülüyor ki İstanbul’un en büyük kaybedeni tarım alanları. Ormanlarda %56,1’den %49,61’e, seyrek vejetasyon alanlarında ise %1,86’dan %0,48’e gelen bir azalma var. Buna karşılık kentsel alanlar %4,81’den %13,64’e, maden ve inşaat sahaları %0,93’ten %3,53’e, ulaşım ağı %1,26’dan %2,73’e, kentsel yeşil alanlar ve konut bahçeleri %1,92’den %3,85’e ve su yüzeyleri de %1,36’dan %3,05’e sıçramış.

Hal böyleyken halâ Kanal İstanbul gibi projelerden söz etmek, söz etmekten öte bu projelerin topluma nasıl faydalar getireceğini anlatmaya çalışmak herhalde bu ülkenin insanlarının aklıyla dalga geçmek gibi bir şey olsa gerek. Neyse ki çoğunluk o faydaların ne tür faydalar olduğunu ve hangi sınırlı kitlenin avucunu kaşındırdığını görüyor.

***

[1] İnsanların kullanımına açık olan yeşil alanlara aktif yeşil alan, insan kullanımına kapalı olan mezarlık, yol kenarı ağaçlandırmaları gibi yeşil alanlara da pasif yeşil alan deniliyor.

[2] Bildirime tıklayarak ulaşabilirsiniz. Bu bildirim Doğayı Koruma Merkezi tarafından 2019 yılında Türkçeye çevrildi. Türkçe bildirime ise şu adresten erişilebilir.

[3] Bu şekil sözü edilen komisyon bildiriminden alınmıştır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bitkiler bize ne anlatmaz?

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Aslında bitkiler bize hiçbir şey anlatmaz. Çünkü onların böyle bir derdi yok, anlatmak onlar için ihtiyaç da değildir. Anlatmak belki bazı hayvanlara, ama özellikle insana mahsus bir eylemdir. Her sözümüzle, her davranışımızla, giydiğimizle, yediğimizle, yaptığımızla ve hatta yapmadığımızla birilerine, bir yerlere, hiç olmadı evrene mesaj gönderme derdi, insana ait bir kusurdur. Kusurdur, evet. Doğada anlatmak ya da anlamak gibi bir şey bana göre hiç olmadı.

Örneğin, bu yazıyı dönem arası kaçamağı olarak oğlumla birlikte geldiğim bir otelin lobisinde yazıyorum ve tam şu anda karşımdaki koltuğa bir serçe kondu. Bildiğiniz şirin bir serçe. Acaba bana bir şey mi anlatmak istiyor diye düşünürsem, kendimi çok yüceltmiş olurum. Bir serçe bana neden bir şey anlatmak istesin ki? Otelin lobisine girmiş onlarca serçeden biri ve kendi yaşamsal dürtüleriyle gelip benim karşımdaki koltuğa kondu. Zaten az sonra da uçup gitti, hepsi bu. Bunda bir anlam aramak, serçenin eyleminde bir mesaj arayışına girmek bütünüyle yersiz.

2019’un ilk yarısında wood wide web haberleri geleneksel ve dijital ayırımı yapmadan bütün medyayı sarmıştı. BBC’nin çevre sorumlusu Claire Marshall 15 Mayıs 2019 tarihinde konuyu “Ağaçların sosyal ağı haritalandı” başlığıyla haberleştirmişti.[1] Detayına girmeden, özet olarak aktarmak gerekirse, ağaçların köklerinde bulunan bazı mantarlar ağaçların birbirleri ile iletişim kurmalarını sağlıyordu habere göre. Nature gibi saygın bir dergide yayımlanan, 70 ülkede bir milyon 200 bin ağacın üstün teknoloji kullanılarak incelenmesi yoluyla elde edilen bulgulara itiraz edebilmek için aynı yöntemle gözlemler yapıp sonuçlar elde etmek gerekir. Zaten bu bulgulara itiraz etmek gibi bir niyetim de yok. Bilimin dediği elbette doğrudur. Ancak, benim aklımın yatmadığı konu şu: Bu bulgulara dayanılarak ağaçların birbirleri ile iletişim kurduğu söylenebilir mi? Yani ağaçlar birbirlerine bir şeyler anlatmakta mıdır?

Aslında bitkiler ya da ağaçlar arası iletişim ilk kez konuşulan bir konu değil. Daniel Chamovitz’in Türkçeye de çevrilen “Bitkilerin Bildikleri: Dünyaya Bitkilerin Gözünden Bakmak” adlı kitabındaki[2] Yaprak Misafiri Olmak başlıklı bölümde anlatılanları sizlere özetleyeyim:

1983 yılında bir grup bilim adamı bitkilerin birbirine mesaj ilettiğini, yaprak yiyen bitlerin saldırısına uğrayan bitkilerin civar bitkileri uyardığını iddia etti. Buna ilişkin haberler kısa süre içerisinde Science dergisinde bile boy göstermeye başladı.

Örneğin Washington Üniversitesinden David Rhoades ve Gordon Orians tırtıl saldırısına uğrayan söğüt ağaçlarının yakınındaki ağaçların yapraklarında fenollü ve tanenli kimyasallar saptayarak, bu kimyasalların zarar gören ağaçların uyarısı ile diğer ağaçların direnç kazanmak için oluşturduğu bir tepki olduğunu ve zarar gören ağaçların uyarıyı havadan feromon[3] yoluyla ilettiklerini iddia ettiler. Kısa süre içinde önemli bütün basın-yayın organları bitkilerin birbirleri ile konuştuğunu içeren haberlerle çalkalanıyordu.

Meksika Irapuato’daki Araştırma ve Geliştirme Merkezinde çalışan Martin Heil ise bu haberlere mesafeli yaklaştı. Ekibiyle birlikte burada aktarmanın gereksiz olduğu bir dizi hassas deneyle aslında olanın şu olduğunu ortaya koydu: Böcek ya da tırtıl saldırısına uğrayan bitki, yapraklarından bazı kimyasallar salgılayarak geri kalan kısmının zarar görmemesine çaba harcar. Yakınında bulunan diğer bitkiler de zarar gören bitkinin saldığı bu kimyasallardan etkilenerek kendi savunma mekanizmalarını devreye sokarlar. Yani ne zarar gören bitki diğerine bir mesaj iletir ne de diğer bitki zarar görenden ya da bir başka bitkiden mesaj alır. Olup biten her şey burnumuza sinek konduğunda refleks olarak elimiz burnumuza götürmemiz gibi doğal bir etki-tepki meselesi. Sineğin bize, elini salla ve beni öldürmeye çalış gibi bir mesaj verdiğini kimse iddia edemez.

Bitkilerin üstün pek çok özelliği vardır. Ama bunları insansı tabirlerle açıklamaya çalışmak bitkilere saygısızlık etmek anlamına gelir. Örneğin bitkiler ışığı algılar ve hatta farklı renkteki ışıklara farklı tepkiler verirler. Sırf bu özelliklerini bildiğimiz için çiçekli bitkilere istediğimiz mevsim çiçek açtırabiliyoruz. Ama buna dayanarak bitkilerin gördüğünü söyleyemeyiz. Veya Venüs Kapanı (Dionaea muscipula) bitkisinin yapraklarıyla böcek avlamasından yola çıkarak onların düşündüğünü, plan yaptığını ve karar verdiğini de söylemek saçma olur.

Bitkileri ya da ağaçları insansı kavramlara oturtmaya çalışmak insanın şişkin egosunun sonucundan başka bir şey değil. Bitkiler konuşmazsa, görmezse, iletişim kurmazsa, koku almazsa daha mı değersiz olurlar? Yahut ancak bunları yapabilen canlılar mı değerlidir? Kabul, biz insanlar ve diğer hayvanlar evrim sürecinin daha geç halkalarıyız; Daha gelişmiş yaşam formlarıyız. Ama daha değerli değiliz. Tersine bitkiler hayvanlardan çok daha fazla değerliler. Evet, hayvanlar, özellikle böcekler ve kuşlar olmazsa bazı bitkilerin üreme ve çoğalma sistemleri sekteye uğrar. Ancak, doğa buna mutlaka bir çözüm üretir. Uyanlar yaşar, uyamayanlar yok olur. Lakin bitkiler, hayvansız bir dünyada yine olur. Peki ya hayvanlar ve kasım kasım kasılan insan bitkiler olmadan var olabilir mi?

Tekrar başa dönelim; Bitkiler hiçbir şey anlatmazlar. Onların anlatmak, mesaj vermek gibi bir dertleri hiç olmadı, olmayacak da. Onlara bu tür yakıştırmalar yapmak, onların ne kadar muhteşem olduğunu görememek ve kendinin ne derece zavallı olduğunun ayırdına varamamakla ilgili. Doğada renk renk tüyleriyle zarafet içinde yaşayan papağanı alıp kafeste tuttuğunuzda ve ona şu kadar kelimeyi tekrarlamayı öğrettiğinizde onu daha değerli bir canlı haline getirmiyorsunuz. Ya da bir köpeğe 50 farklı komutu anlayıp gereğini yerine getirmeyi öğrettiğinizde o köpek doğada daha iyi bir işlev yerine getirmiyor. Bırakalım diğer canlıları insanlaştırmayı. Onlar çok basit yaşıyorlar ve onun için bu kadar temiz ve masumlar. Konuşan, anlatan, mesaj ileten bitkiler varsa eğer, onların dedikodu yapmalarını, hakaret etmelerini, yalan söylemelerini de ister miydiniz?

***

[1] İlgili habere https://www.bbc.com/news/science-environment-48257315 adresinden erişilebilir.

[2] Metis Bilim 35. Beşinci Baskı, sf.41-51. ISBN: 978-605-316-136-3

[3] Aynı bitki ya da hayvan türleri arasında sosyal ilişkileri düzenleyen kimyasal madde. Yunancada hormon taşıyan anlamına gelir. Çiftleşme, toplanma, alarm ve iz-işaret gibi feromon türleri bulunmaktadır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye’de orman yangını istatistikleri ne derece güvenilir?

Geçtiğimiz yaz ayları yoğun orman yangını tartışmalarına sahne olmuştu. Avustralya’daki büyük yangınlar ve Karadeniz bölgesi yangınları, yaz ayları ayarında olmasa da orman yangınlarını yeniden gündeme getirdi. Yahut orman yangınları kamuoyunun öncelikli konularından biri haline geldi. Bu yazının yazıldığı sırada Adana Karaisalı’da çıkan orman yangının kontrol altına alındığı haberi geldi. Yani iklim krizinin de etkisiyle orman yangınları, istesek de istemesek de gündemin ön sıralarında olmaya bundan böyle devam edecek gibi görünüyor.

Yaz döneminde katıldığım bazı TV programlarında ya da bazı konuşmalarımda Orman Genel Müdürlüğü (OGM)’nün orman yangınları ile mücadele konusunda koşulları benzeyen ülkelere göre başarılı olduğunu dile getirmiştim. Ancak, ısrarla bu yorumumu OGM verilerini doğru kabul ederek yaptığımı vurguladığımı da hatırlıyorum.

Ne var ki bazı meslektaşlarım OGM’nin yangın verilerinin güvenilir olmadığını bir şekilde dile getiriyorlar; bütün yangınların kayıt altına alınmadığını, kayıt altına alınanlarda da zarar gören alanların gerçek alanlardan düşük gösterildiğini söylüyorlardı. Ülkenin en eski kamu kurumlarından biri olan (1839 yılında kurulmuştur ve 181 yaşındadır) OGM’ye karşı böyle bir güvensizliğin oluşmasının değişik nedenleri olabilir. Bu güvensizlik yalnızca OGM ile ilgili olmayıp genelde tüm kamu kurumlarına karşı hissedilmektedir. Nihayetinde toplumun büyük bir kısmı TUİK tarafından açıklanan enflasyon oranlarına inanmadığını açıkça beyan etmektedir. Öte yandan zaman zaman açıklanan güven anketlerinde toplumun hemen hiçbir devlet kurumuna yeterince güvenmediği de bir sır değil.

OGM’den çelişkili rakamlar

Aslında gerçekten de hafızamızı şöyle bir yokladığımızda OGM’nin bazı büyük yangınlarda oldukça çelişkili açıklamalar yaptığını hatırlamak zor olmayacaktır. 2006 Milas ve 2008 Taşağıl yangınlarında olduğu gibi geçen yaz oldukça tartışılan İzmir yangınında da OGM’nin[1] kafa karıştıran açıklamalarına herkes şahit oldu. Önce 500 ha olarak açıklanan yanan alan büyüklüğü zaman geçtikçe ve kamuoyu baskısıyla, daha açıkçası mızrak çuvala sığmayıp gerçek miktarlar farklı kurumlarca dile getirilince artırılmaya başlandı.

Bütün bunlara karşın OGM verilerinin güvenilirliğini test edecek başka bir veri seti bulunmadığından, daha doğrusu en azından ben bilmediğimden OGM verilerine göre yorum yapmak zorunda kalıyordum. Ta ki kısa bir süre önce, Avustralya yangınları nedeniyle orman yangını konusunu yeniden çalışma listeme alıp Avrupa Orman Yangınları Bilgi Sistemi’nin yıllık orman yangını raporlarına ulaşana kadar.

Avrupa Bilgi Sistemi ile Türkiye verileri örtüşmüyor

Avrupa Orman Yangınları Bilgi Sistemi (EFFIS)[2] Avrupa Birliği (EU)’nun yürütme organı olan Avrupa Komisyonu (EC)’ye bağlı olarak çalışan bir sistem. Temel amacı orman yangınları ile ilgili güvenilir bir veri ağı oluşturarak orman yangınları ile mücadelede başarıyı artırmak. EFFIS, Avrupa ülkeleri ile birlikte birliğe üye olmayan Türkiye, Lübnan, Fas, Cezayir gibi ülkeleri de kapsamına almış durumda. Çünkü Akdeniz kuşağında yer alan bu ülkeler orman yangınları açısından hassas zonda bulunuyor. EFFIS’in en önemli çalışmalarından birisi de yıllık olarak yayımladıkları orman yangınları raporu. 2010 yılına kadar Avrupa’da Orman Yangınları (Forest Fires in Europe) adıyla yayımlanan raporlar 2011 yılından itibaren Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Orman Yangınları (Forest Fires in Europe, Middle East and North Africa) adıyla yayımlanmaya başladı. Raporlar hem bölgesel bazda hem de ülke bazında analizlerin yapıldığı güzel veriler içeriyor.[3]

İşin çok önemli kısmı şu: EFFIS değerlendirmelerini iki farklı veri seti üzerinden yapıyor. Birincisi ülkelerin kendi yöntemleriyle tuttukları ve EFFIS’e beyan ettikleri veriler. İkincisi ise EFFIS’ın NASA tarafından geliştirilen MODIS (The Moderate Resolution Imaging Spectroradiometer)[4] verilerine dayanarak yaptığı Hızlı Zarar Değerlendirmesi (Rapid Damage Assessment) sonucu ortaya çıkan veriler. Üstelik EFFIS bu değerlendirmede yalnızca 30 hektardan fazla alana zarar veren yangınları hesaba katıp daha küçük yangınları değerlendirme dışı tutuyor. Aşağıdaki tabloda EFFIS tarafından yayımlanan son dört[5] yılın orman yangınları raporundaki Türkiye verileri yer alıyor. Tablonun bir tarafında Türk hükümeti, yani OGM tarafından EFFIS’e iletilen; aynı zamanda OGM’nin ülke kamuoyuna da sunduğu miktarlar yer alırken diğer tarafında ise yukarıda açıkladığım uydu sistemi ile elde edilen ve yalnızca 30 hektardan daha fazla alanın yanmasına yol açan yangınların verileri yer alıyor. Karşılaştırma yapabilmek, daha doğrusu beyana dayalı yersel verilerle uydu verilerinin farkını bir başka ülkede de görebilmek için yine bir Akdeniz ülkesi olan Fransa’yı da tabloya ekledim.

Burada hemen belirtmek gerekir ki EFFIS, MODIS tabanlı hızlı zarar değerlendirmesinde yangından zarar gören alanları beş farklı kategoride ele almaktadır. Yukarıdaki tablonun MODIS sütununa bu beş kategoriden yalnızca orman ya da diğer ağaçlık alan (forest/other wooded land) kategorisindeki miktarlar aktarılmıştır. Diğer ağaçlık alan olarak uluslararası literatürde adlandırılan alanlar kapalılığı 0,1’in altında olan alanlardır ki, Türk hukuk sisteminde bu alanlar da yasal olarak orman kabul edilmektedir.

Avrupa için doğru, Türkiye için hatalı rakamlar mı?

Tablonun açıkça ortaya koyduğu şudur; FH (Fransa hükümeti) tarafından açıklanan yanan alan verileri ile MODIS verileri arasında uyum bulunmaktadır. FH verileri MODIS verilerinden hep daha yüksektir. Bu durum MODIS’ın yalnızca 30 hektardan fazla alan yakan yangınları işlemesi ile açıklanabilir. Her ne kadar tabloda yansıtılmasa da diğer ülkelerin beyan edilen verileri ile MODIS verileri arasında da benzer bir uyum izlenmektedir. Buna karşılık OGM verileri ile MODIS verilerinden hep daha düşük miktarları göstermektedir. MODIS verilerinin yalnızca 30 hektardan fazla alan yakan yangınları işlediğini düşündüğümüzde iki ciddi olasılık söz konusu: Bunlardan birincisi EFFIS’in dört yıl boyunca MODIS verilerini diğer ülkeler için doğru okurken Türkiye için epeyce yanlış okuması. Diğer olasılık ise OGM’nin yangın istatistiklerini açıklarken yabana atılmayacak ölçüde hata yapması.

Hemen şunu da belirtmek lazım: Uydu verilerinde hata payı yersel ölçmelere göre daha yüksek olabilir. Örneğin yanan bir meyve bahçesi orman olarak algılanabilir ya da yasal olarak orman sayılmayan bir makilik alanın yanması orman kategorisine eklenebilir. Böyledir demiyorum, olasılıktan söz ediyorum. Ancak EFFIS’in yanan orman kategorisine sokmayıp “diğer doğal alan” olarak sınıflandırdığı bir yangın da orman sayılan alanları içerebilir. Bütün bu hata olasılıkları OGM ve EFFIS (MODIS) verileri arasındaki fark belli bir oranın altında kalsaydı açıklayıcı olurdu. Ancak, örneğin 2015 yılı için OGM verisi ile EFFIS verisi arasında beş kat civarında fark var. Farkın en az olduğu 2017 yılında OGM ve EFFIS verileri arasında fark, yaklaşık 6 bin hektar. Dolayısıyla bu iki sistemden birinin ciddi bir hata yapıyor olma olasılığı çok yüksek. Umarım hatayı yapan EFFIS’tir. OGM yetkililerinin ya da orman yangınları konusunu birincil araştırma alanı olarak inceleyen uzmanların söz konusu durumu daha iyi açıklayabileceklerini umuyorum. Çünkü toplumun büyük bir kısmına yayılmış bir güvensizlik ortamında yaşıyoruz ve doğru, güvenilir bilgiye her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Yine uzun oldu, farkındayım ama bir noktaya daha değinmeden geçemeyeceğim. Ben ve benim gibi ülkesini, insanını, ormanını, doğasını seven, değer veren, bu nedenle de hep gerçeğin arayışı içinde olan, sorgulayan, araştıran ve yanlış olarak gördüklerini söylemekten, Türkiye gibi bir ülkede bütün riskleri almak pahasına çekinmeyenler sık sık suçlamalara maruz kalıyoruz. Dağda tepede çalışan, yangınla mücadele eden, dişini tırnağına takıp bir fidan fazla dikmek, bir ağacı daha iyi koruyabilmek için çabalayan ormancının düşmanıymışız gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor. Az gelişmiş toplum olmanın temelinde böyle ajitasyonlar yatar. Aslında bizler tam da o ormancıların çabalarının hak ettiği değeri bulması için uğraşıyoruz. Ama bu tür bir derdi olmayanlar o ormancıların çabalarını öne sürerek sistemin hatalarını örtbas etmeye gayret ederler. Sistemin yanlışları da döner dolaşır ve ormancıya fatura edilir. Aynı mantıkta olanlar acil serviste gecesini gündüzüne katarak hayat kurtarmaya çalışan doktorun arkasına gizlenerek sağlık sisteminin çarpıklıklarına söz söylenmesini de istemez. Bu türden insanlar sorunları çözmek için değil çarpık sistemin nemalarından daha fazla yararlanmak için yaşarlar. Eh, bizim de aklımız eriyor, gelene ağam gidene paşam demeye, ne olursa olsun güçlünün yanında saf tutup zincirin halkası olmaya. Ama yok öyle yağma! Ben bu ülkenin kaynaklarıyla okuyup geldim bu noktaya. Benim bu ülkeye, insanına, doğasına ödenmemiş bir borcum var. Ben insanım. Benim aklım, benim kalbim var!

***

[1] Aslında OGM yetkililerinden daha çok Tarım ve Orman Bakanı ön planda olmayı tercih etti ve sanırım bu işleri bir derece daha karışık hale getirdi.

[2] Detaylı bilgiye https://effis.jrc.ec.europa.eu/ adresinden ulaşılabilir.

[3] Arzu edenler raporlara https://effis.jrc.ec.europa.eu/reports-and-publications/annual-fire-reports/ adresinden ulaşabilir.

[4] “Orta çözünürlükte görüntüleme spektroradyometresi” şeklinde çevrilebilir.

[5] Henüz 2019 yılı raporu yayımlanmadığından 2015-2018 yılları alınmıştır. 2014 ve öncesinde 40 hektar ve daha fazla alanın yanmasına neden olan yangınlar işlendiği için dışarıda tutulmuştur.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Orman diye diye (12): Ormanın örgütleri- 2

Bir önceki yazıda Türkiye Ormancılar Derneği’nden (TOD) söz etmiştim. TOD 1951 yılından beri kamu yararına çalışan dernek statüsünde. Bir de doğası gereği kamu yararına çalışması gereken, kamu kurumu niteliğinde olan kuruluşlar var.

Anayasa’nın 135. maddesinde “…belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlakını korumak maksadı…” diye açıklanan amaçlarla kurulmaları öngörülen bu kuruluşlar, meslek kuruluşlarıdır.

O halde kamu yararı kavramının burada anahtar rol üstlendiğini rahatlıkla görüyoruz. Fakat bu kavramın ne olduğunu açıklamanın yeri sanırım burası değil. Okuyucu kamu yararından ne anlıyorsa onu düşünebilir. Bununla birlikte ormancılık açısından kamu yararı kavramını çok da girift detaylara sokmanın gereği olmadığını düşünüyorum.  Çünkü Prof. Dr. Mihail F. Kostarev’in Şamanizm felsefesini özetlediği tek bir cümle bize bu konuda ışık tutacaktır[1]: “Orman için kötü ve zararlı olan bizler için de kötü ve zararlıdır. Kostarev’in bizler diye tanımladığı şeyin insanlar olduğu ve kamuoyunu da insanların bütünü olarak yorumlayabileceğimize göre önermeyi ormanlar açısından şu şekilde ifade etmek yanlış olmayacaktır: “Ormanların yararına olan kamunun da yararınadır.”

Ormancılık bilim ve mesleği, sık sık vurguladığım gibi ormanı ve doğayı koruma ihtiyacı nedeniyle şekillenmiştir. Ormancılığın özünde ormandan yararlanma değil ormanı koruma yatar. Zira insanoğlu [2] ormancılık ortaya çıkmadan önce de ormandan hep yararlandı. Ormancılık ormanın devamlılığı üzerine, yani ormanı koruma anlayışı üzerine şekillendi.

Aslında anlatmaya çalıştığım kısaca şu: Ormancının işi doğayı, ormanı korumaktır. Ormancı ormancı gibi düşünmelidir; madenci, inşaatçı, ekonomist ya da finans uzmanı gibi değil. Ormancı böyle düşündüğü içindir ki başka hiç kimsenin doğayı korumaktan söz etmediği dönemlerde doğa koruma önlemleri üzerine kafa yormuş, yasal düzenlemelere ön ayak olmuş ve uygulamalar gerçekleştirmiştir. Kanıt mı istiyorsunuz? Buyrun:

İstanbul Havalimanı’nın yapımı sırasında büyük bir ağaç katliamına sahne olan İstanbul Kuzey Ormanları için de Muhafaza Ormanı olsun kampanyası yapılmış ancak başarılı olunamamıştı.

Daha 1924 yılında çıkarılan 504 sayılı Türkiye’de Mevcut Bütün Ormanların Bilimsel Yöntemlerle İdare ve İşletilmesi Hakkında Kanun’un 8’inci maddesi,  toprağı koruma ve su rejimini düzenleme açısından önem taşıyan ormanların Muhafaza Ormanı olarak ayrılmasını ve bu ormanlarda kesim yapılmasının yasaklanmasını hükme bağlamıştır. Sorarım size, savaştan yeni çıkmış bitap bir ülkede toprağı korumaktan, su rejimini düzenlemekten, muhafaza ormanı tesisinden, odun kesiminin yasaklanmasından söz edebilecek meslek hangisidir? 1857 yılında kurulan Orman Okulu’nun oluşturduğu ormancılık birikimi doğa koruma açısından bu şekilde öncülük görevini üstlenmiştir.

Muhafaza ormanlarının ardından Milli Park kavramı da ülkemize 1956 tarihli ve halen yürürlükte olan 6831 sayılı Orman Kanunu ile girmiş, Prof. Dr. Selahattin İnal, M. Zekai Bayer gibi ormancılar bunun için büyük çaba harcamışlardır. Nihayet 1958 yılında ülkemizin ilk milli parkı olan Yozgat Çamlığı ilan edilerek doğa koruma tarihi açısından çok önemli bir aşama daha kaydedilmiştir. Ormancıların hem çevre bilimleri hem de doğa koruma açısından öncülüğünü, 1990’lı yılların başucu kitabı olan Ekoloji ve Çevre Bilimleri’nde Fikret Berkes ve Mine Kışlalıoğlu da açıkça dile getirmektedir.[3]

Bu kadar uzun giriş bölümünü ormancıların, daha doğrusu orman mühendislerinin yasal meslek kuruluşuna bağlantı yapmak üzere yazdım. Şimdi konunun özüne gelelim.

Orman Mühendisleri Odası

TOD’dan sonra en köklü ormancılık örgütü Orman Mühendisleri Odası (OMO)’dır. TOD, Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB)’nin kurulması için çaba harcayan kurumlardan biridir ve TMMOB’nin yasal olarak kuruluşunu sağlayan 6235 sayılı kanunun kabul edilmesinin ardından 18-22 Ekim 1954 tarihlerinde yapılan TMMOB 1. Genel Kurulu’na delege gönderen az sayıdaki kuruluş arasında yer almış; bu genel kurulla birlikte kurulan 10 odadan [3] biri olan OMO’nun çekirdeğini oluşturmuştur.

Kuruluşundan sonra OMO genel olarak ormanların korunması hattında saf tutan bir meslek kuruluşu olmuştur. Yaklaşık 30 yıldır yakından takip edebildiğim oda seçimlerinde daima siyasi eğilim çekişmeleri olagelmiştir. Bunu anlamak zor olsa da hemen bütün odalarda bu çekişme yaşanmaktadır. Ne var ki, 2018 yılında yapılan seçimlerden sonra OMO, kişisel görüşüme göre doğa koruma konusunda en geride kalan TMMOB kuruluşu haline gelmiştir. Diğer bir söyleyişle, doğa korumanın temellerini atan mesleğin odası ormanların çeşitli yöntemlerle tahribinin destekçisi rolüne bürünmüştür.

AKP iktidarı, özellikle 2010’lu yıllarda sermayeci-doğa tahribatçı politikalarına destek oluşturmak üzere OMO ile yakından ilgilenmiş, bu odayı kendi yandaşlarınca yönetilen bir payanda haline getirmek için yoğun çaba sarf etmiştir. Öyle ki OMO dahil olmak üzere “ele geçirmeyi” başaramadıkları diğer TMMOB kuruluşlarını denetleyebilmek amacıyla 2016 yılında kamuoyunda çok tartışılan bir bakanlar kurulu kararı çıkarmayı bile göze alarak odaların idari ve mali denetimlerinin ilgili bakanlıklar tarafından yapılması gibi demokrasi ile taban tabana zıt bir uygulamayı başlatmışlardır. Nihayet 2018 yılında yapılan seçimlerde OMO’nun pek çok şubesinin ve merkezinin yönetimini hükümet yanlısı Birliğe Çağrı grubu kazanmış ve OMO neredeyse hükümetin bir yan kuruluşu haline gelmiştir.

Neden böyle düşünüyorum? Sadece oda yönetimini hükümet yanlısı bir grup kazandığı için mi? Elbette hayır. Oda yönetiminin ideolojik olarak nerede durduğu beni hiç ilgilendirmez. Zira bir önceki oda yönetimi de ideolojik olarak bana yakın bir yönetim değildi. Ama ormanların yanında duruyor, ormanların korunması için ormancı hassasiyeti ile davranıyorlardı. Yani beni ilgilendiren oda yönetiminin ideolojisi değil, ormanların korunması açısından nerede durduğudur.

2018’de günümüze geçen iki yıllık dönemde ormanların odak noktayı oluşturduğu, doğanın zarar gördüğü onlarca olay yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Bunlardan herhangi birinde OMO’nun ormanları korumak konusunda tavır aldığını hatırlayan var mı? Bırakalım bunu bir yana, başkanlığını 2015 seçimlerinde AKP’den milletvekili aday adayı olan ve kendini “ak kadroların bir neferi” olarak tanımlayan bir orman mühendisinin yaptığı OMO’nun 24 Haziran 2018 seçimlerinden önce bir kamuoyu açıklaması yaparak;

“…TMMOB Orman Mühendisleri Odası Yönetimi olarak, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın Liderliğini, güçlü Cumhurbaşkanlığı ve güçlü meclis ile birlikte, Ülkemiz ve Aziz Milletimizin bekası olarak görüyor ve desteklediğimizi kamuoyuna açıkça ilan ediyoruz…”

demesine şaşırır mısınız? Şaşırmayın, ileri demokrasi işte böyle bir şey. Yandaşsanız, hangi koltukta oturursanız oturun her şeyi söyleyebilirsiniz. Böylelikle siyaset size daha önce ulaşamadığınız makamları sunabilir belki de. Ama yanlış bir şey görüyorsanız ağzınızı açmadan önce terörist, vatan haini, fetöcü vb. etiketlerin üstünüze hemen yapıştırılacağını göze almalısınız.

Bir önceki oda yönetimince ormanların ve ormancıların haklarını korumak amacıyla idari yargıda açılmış davalardan sözünü ettiğimiz oda yönetimi tarafından feragat edilmesinin nedeni ne olabilir? Bunu özellikle ormancı meslektaşlarıma sormak istiyorum. Örneğin, İstanbul 7. İdare Mahkemesi’ndeki 2016/1866 sayılı davadan neden feragat edilmiştir? OMO yönetimi İstanbul Zekeriyaköy’de 31 bin 305 m2 orman alanının OGM tarafından kiraya verilmesinde nasıl bir kamu yararı görerek bu idari işlemin yandaşı haline gelmiştir? Veya yine, yeni OMO yönetimi Danıştay 8. Dairesi’nde 2016/9355 sayı ile eski yönetim tarafından açılan davadan hangi gerekçeyle çekilmiştir? Acaba devlet ormancılık kuruluşlarının ve bu kuruluşların yöneticilerinin oda seçimlerinde bu gruba oy verilmesi için yaptığı yoğun baskının karşılığı mıdır bu feragatler?

İki yıl geçti ve yeni bir seçim dönemi başladı. Yakında merkez seçimleri de yapılacak. Malum grup bilindik yöntemlerle kamu çalışanı ve kamu çalışanı adayı olan tüm orman mühendislerini yakın markaja almış durumda. Daha fazla odun üretimi için sözleşmeli olarak göreve alınacak 1200 orman mühendisinin, yine bu dönemde yapılan ve adalet ilkesine bütünüyle aykırı bir düzenlemeyle uygulamaya sokulan mülakatları da tamamlandı. Ama kimlerin işe alınacağı halen açıklanmıyor. Acaba neden? Seçim sonuçlarına göre mi karar verecek dersiniz 181 yıllık Orman Genel Müdürlüğü? Yok canım, hiç olur mu öyle şey? Böyle şeyler şeytanın bile aklına gelmez zira!

Sözü çok uzattım biliyorum. Ama merak edip Birliğe Çağrı Grubu’nun bu seçimler için neler vaat ettiğine baktım. Gizli saklı değil, web üzerinden ilan etmişler.[5] Bütün hedeflerini 43 maddede toplamışlar. İster inanın ister inanmayın ormanların ve doğanın korunması anlamında yalandan da olsa tek bir hedef yok. Ama ne var biliyor musunuz? “Türkiye’nin 2023 yılına ilişkin 500 milyar dolar ihracat hedefine dönük bir ormancılık vizyonu oluşturmak!” diye bir hedef var. Breh, breh, breh! Bunun daha açık ifadesi nedir biliyor musunuz? Ormanları, para getirecek her türlü projenin emrine sunacak bir ormancılık vizyonu!

Ülkede doğa korumaya öncülük eden bir mesleğin bu hallere düşmesi yahut düşürülmesi içimi sızlatıyor. Eminim bu meslek için yıllarını harcayıp bu dünyadan ayrılan onlarca yerli ve yabancı hocanın, meslek büyüğünün de kemikleri sızlıyordur. Binlerce genç orman mühendisi iş umuduyla, binlerce çalışan orman mühendisi de aman başıma bir iş gelmesin kaygısıyla sandığa gidecek. İnsanım, anlayabiliyorum. Fakat orman kalmayınca orman mühendisine de ihtiyaç kalmayacak. Umarım onlar da beni anlarlar.

Ve son söz: Bu günler de bir gün tarih olacak. Ama altın harflerle değil kapkara yazılarak.

***

[1] Kaynak: Davletov, T.B. 2019. Şaman: Doğanın Şifası Uyanınca. Asi Kitap, İstanbul. s. 130.

[2] Kadın haklarının sıkı bir savunucusuyum; ancak, konuyu insanoğlu demeyin insanlık deyin, bilim adamı demeyin bilim insanı deyin, şöyle demeyin böyle deyin gibi işlevsiz şekilciliğe indirgemenin kadın hakları mücadelesine yarardan çok zarar getirdiğini düşünüyorum. Bu nedenle farklı düşünenlerden özür dileyerek insanoğlu demeyi tercih ediyor ve buradaki oğul sözcüğünü kesinlikle cinsiyetle ilgili bir kavram olarak değerlendirmiyorum.

[3] Berkes, F., Kışlalıoğlu, M. 1990. Ekoloji ve Çevre Bilimleri. Remzi Kitabevi, İstanbul.

[4] Diğer odalar: Elektrik MO, Gemi MO, Harita ve Kadastro MO, İnşaat MO, Kimya MO, Maden MO, Makine MO, Mimarlar O ve Ziraat MO’dur.

[5 http://www.birligecagri.com/birlige-cagri-grubu-2020-secim-bildirisi/

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Orman diye diye (11): Ormanın örgütleri-1

Ormanı ne korur?

Sevgi mi? Elbette. Korumak için sevgi olmazsa olmaz. Peki! Sevgi tek başına yeterli mi? Hayır.

Ne gerekir başka, ormanı korumak için?

Bilgi ve emek.

Yirmi birinci yüzyılın neredeyse ilk çeyreğini bitiriyoruz. Gerek dünyada gerekse Türkiye’de bazı disiplinler henüz emekleme aşamasında. Böbürlenmek babından değil de daha çok zemin hazırlayıcı bir gerçeğe vurgu yapmak amacıyla sık sık tekrarlıyorum, Türkiye’de ormancılık disiplininin oldukça eski ve sağlam temelleri var. Mensubu olmaktan hep gurur duyduğum fakültemin rozetinde yazan yıl 1857. Aradan geçen 163 yılda ne hocalara kucak açmış, ne mühendisler yetiştirmiş… Bugün ülkede nefes almamızı sağlayan ne kadar orman varsa, bilin ki o ormanların bugünlere gelmesinde en büyük pay bu fakülteye aittir.

İyi de, fakültenin yahut genel olarak akademinin misyonu belli. Ya sonrası? Sonrası meslek mensuplarına kalır büyük ölçüde. Yapılan bir işin meslek sayılabilmesi için taşıması gereken en önemli özelliklerden birisi, kuşku yok, o işin bilimsel ve etik ilkelere uygun olarak yapıldığını denetleyecek meslek örgütlerinin bulunmasıdır. Örneğin baro olmadan hukuk olur mu? Ya da tabipler odası olmadan tıp mesleğinden ne derece söz edilebilir? Edilse bile o mesleğin düzgün icra edildiğini kim, nasıl denetler? İşte, ormancılığın bir meslek olabilmesi için de baro gibi, tabipler odası gibi örgütlere ihtiyacı var. Var mı peki ormancılığın böyle örgütleri? Haydi, birlikte arayalım sorunun yanıtını!

Türkiye Ormancılar Derneği

Sadece ormancılığın değil bütün ülkenin en köklü kurumlarından birisidir TOD. Cumhuriyet’in kurulmasından çok kısa bir süre sonra, 26 Aralık 1924 tarihinde Orman Yüksek Mühendisi ve Eczacı Abdülkadir Sorkun, Orman Yüksek Mühendisi Dr. Tevfik Ali Çınar ve Orman Yüksek Mühendisi Dr. Asaf Irmak tarafından Orman Mekteb-i Alisi Mezunları Mezunları Cemiyeti adıyla kurulmuş; daha sonra adı önce Türkiye Ormancılar Cemiyeti (1930) ve ardından Türkiye Ormancılar Derneği (1972) olarak değişmiş ve 1951 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile kamu yararına çalışan dernek statüsünü kazanmıştır. Kuruculardan Dr. Tevfik Ali Çınar’ın 1940-1942 yıllarında Galatasaray Spor Kulübü başkanlığı  yaptığını, Asaf Irmak’ın ise orman fakültesinin tarihine geçen hocalardan biri olup Irmak soyadının fakültenin binalarından birine isim olarak verildiğini hatırlatmakta fayda var.

TOD 1954 yılında Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB)’nin kuruluşuna öncülük eden kurumlardan biri. Aynı zamanda bugün ODTÜ Ormanı olarak da bilinen Atatürk Ormanı’nın kurulması fikrini ortaya atan ve bu ormanın kuruluşunda ODTÜ Rektörlüğü ve Orman Genel Müdürlüğü ile işbirliği yapan, ülkeye çok değerli hizmetleri olan bir kurum.

TOD Tüzüğü’nün[1] 5’inci maddesinde derneğin ilkeleri olarak “Bağımsızlık, demokratiklik, katılımcılık, dayanışma, gönüllülük, bilimsellik ve şeffaflık” sıralanmakta. Derneğin amaçlarının açıklandığı 6’ıncı maddenin (a) bendi ise şu şekilde:

“Orman alanlarının daralmasına ve ormanların ormancılık bilim ve tekniğine aykırı yönetilmesine neden olacak her türlü girişim ile mücadele edilmesi”

Belki de temel neden bu olmalı ki genel olarak iktidarlar TOD’u pek sevmeseler de son 10-15 yıla kadar dernekle iletişim içinde olmayı bir şekilde sürdürdüler. Ne var ki, son dönem derneğin bunca yıllık birikim ve emeğinin hiçe sayıldığı, dışlandığı bir dönem olarak kayda geçti. Öyle ki, kamu ormancılık örgütlerinde görev yapan bir orman mühendisinin ya da teknik elemanın dernek üyesi olması başlı başına o kişinin önemli pozisyon ve görevlerden uzak tutulmasının fiili gerekçesi haline geldi.[2] Bu nedenle genç orman mühendisleri TOD’a üye olmaktan istemelerine karşın çekinir, uzak durur hale geldiler.

Sanılmasın ki TOD’un kusursuz çalıştığını düşünüyorum. Tam tersine üyesi olduğum bu kurumun potansiyelini yeterince ortaya koyamadığını düşünenlerdenim. Fakat uzaktan eleştirmekle, elini taşın altına koymadan yalnızca tenkitle de sonuca ulaşılamayacağını biliyorum. Derneğin güçlü bir şekilde sesinin çıkmasının gerektiğini düşündüğüm bazı konularda geri planda kaldığını gördüğüm gibi önemli başarılara imza attığını da görmezden gelmenin haksızlık olduğunu düşünüyorum. Daha önceki yılları bir kenara bıraksak bile yalnızca 2019 yılında yapılanlar dahi derneğin yüksek potansiyelini anlamamıza yetiyor; tarihte ilk kez olmak üzere Türkiye Ormancılığı[3] adlı kapsamlı bir bilimsel raporun yayımlanmasının, yine ilk kez Uluslararası İklim Değişikliği ve Ormancılık Konferansı’nın düzenlenmesinin, Yenice Şeker Kanyonu’nda yapılacak olan HES’in iptali için hukuki ve mali destek verilmesinin, ODTÜ Ormanı’ndan hukuka aykırı bir şekilde yol geçirilmesine izin verdiği için adı geçen üniversitenin rektörünün yargılanabilmesi amacıyla verilen ve sonuç alınan hukuki mücadelenin hem bugün hem de geleceğimiz açısından ne derece önemli olduğunun farkında olmak gerekiyor.

Dernek merkezinin çalışmalarına ek olarak İstanbul ve Antalya şubeleri ile 21 temsilciliğin de kendi olanakları ölçüsünde küçümsenmemesi gereken çalışmalara imza attığını, yurdun ziyaret ettiğim her köşesinde görüyorum.

“Ormanı ne korur?” sorusu ile yazıya başlamıştım. İşin felsefesi bir yana, ormanı tabii ki yasal olarak yetkili kamu kurumları korur. Bu açıdan, şimdilik Tarım ve Orman Bakanlığı çatısı altında görev yapan Orman Genel Müdürlüğü, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü ile Çölleşme ve Erozyonla Mücadele Genel Müdürlüğü temel güvencemizdir. Bazı dönemlerde bu kurumlar ormanı koruma temel görevinden uzaklaşarak siyaset ve ekonomi üstü bir değer olan ormanın siyasi ve ekonomik çıkarların hizmetine girmesine engel olamayabilirler. Siyaset ve ekonomi, adını verdiğim kamu kurumlarından sonra yasal olarak en güçlü organizasyon olan Orman Mühendisleri Odası’nı[4] da güdümü altına almış olabilir. İşte, tam da böyle durumlarda TOD gibi hangi yönden, hangi ideolojiden, hangi iktidardan gelirse gelsin ormana verilecek zararların karşısında, ormanın yanında saf tutmayı şiar edinmiş  “Sivil Toplum Kuruluşları”na daima ihtiyaç duyulacaktır. Bu nedenle ülkesini, ormanını, toprağını, suyunu, böceğini ve kuşunu seven bütün ormancıları, ama özellikle genç meslektaşlarımı ormanın yanında, ormancının cemiyeti çatısı altında toplanmaya davet etmeyi tarihi bir görev kabul ediyorum.

Demokrasinin ve toplumsal gelişimin ancak sivil toplumun desteği ve katkısıyla ilerleyebileceği bir dönemi yaşıyoruz. İklim krizi çağında ormanların taşıdığı önem ve üstlendiği işlevler kat be kat arttı. Dünyada ormanlar zor durumda. Türkiye’de ormanlara yönelik saldırılar çok yönlü olarak artıyor. Kabul, ormanı seviyoruz. Ama sevgi tek başına yetmiyor. Bilgi ve emek de gerekiyor. Bilgi ve emek ise omuz omuza verildiğinde ayrıların toplamından çok daha fazla ışıldıyor. O halde, orman için, doğa için, çocuklarımızın, tüm canlıların ve gezegenimizin geleceği için sivil toplum sizi bekliyor. Haydi! Şimdi 1’den fazla olma zamanı.

***

[1] Tüzüğün tam metnine https://www.ormancilardernegi.org/dosyalar/files/tuzuk8.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.

[2] Yeri gelmişken, bazı sendikalara üye olmanın da benzer sonuçları olurken iktidar tarafından belirlenen sendikaya üye olmadan görevde yükselmenin neredeyse imkansız olduğu gerçeği sanırım kimseyi şaşırtmayacaktır.

[3] https://www.ormancilardernegi.org/dosyalar/files/revize_rapor7%20web.pdf  adresinden tam metin olarak ulaşılabilir.

[4] Bir sonraki yazımda bu konuya değineceğim.

Kategori: Hafta Sonu