Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Belleğimiz ve unuttuklarımız

Koronavirüs salgınının ülkemizde de baş göstermesi ile büyük bir çoğunluğumuz neredeyse üç ay boyunca evlerimize kapandık. Bu salgının neden olduğu bütün olumsuzluklara rağmen kendi içimize çekilme, geçmişte yaşadıklarımızı anımsama ve belleğimizi tazeleme şansımız da oldu. Tuhaftır, nedense böyle büyük travmaların bu tür etkisi var. Çok yakın aile bireylerini de kaybettiğimizde sisli puslu anılar net bir şekilde gün yüzüne çıkıp kendilerini anımsatırlar. Özellikle kaybınız, anne ve/veya baba ise. Tabii kardeş kaybını da buna dahil edebiliriz. Ama ben, kendi tecrübeme dayanarak konuşuyorum. Sevdiğiniz insanı, babanızı toprağa verip eve dönünce çekmeceler, oradaki resimler ve mektuplar bizi sessizce çağırırlar. Resimlere bakarken içinde bulunduğumuz zaman ve mekan gücünü kaybeder. O zamanlar, o mekanlar yeniden yaşanır. Sanki zaman makinesinde geriye gitmişiz gibi geçmiş, bütün gücü ile bizi ele geçirir. Ve böylece belleğimiz tazelenir.

Yaklaşık üç ay süren karantina döneminde ben de geçmişe, özellikle çocukluğuma tekrar yolculuk yaptım; unuttuklarımı anımsadım ve kızımla paylaştım. Meğer o yıllar nasıl büyülü imiş! Anne ve baba sağ ve sağlıklı. Çocukluğun sıkıntıları (sınav kaygıları, mahalle aralarında oynanan oyunlarda kaybeden kişi ve/veya taraf olma, elektrik kesildiği için sinemaya ya da pastaneye gidememe) dışında başka sıkıntı yok.Önce pille, sonra elektrikle çalışan radyolar ve yayınları. Özellikle akşamüstü yayınları. Gün akşama kavuşmadan. Yaşar Kemal’in deyimi ile, gün iyice batıya yıkılmadan. Mükemmel Türkçe ile yapılan anonslardan sonra radyoda başlayan programlar, “Bestesini Selahaddin İnal’ın, güftesini Hikmet Şinasi Önol’un yaptığı hicaz makamındaki şarkıyı şimdi sanatçımız Zeki Müren seslendirecek” diyen anonsu takip eden şarkı. “Sen, hep beni mazideki halimle tanırsın. Hala bilirim aşk ile bekler inanırsın”. Zeki Müren’in söylediği şarkılara, sokakta oynayan çocuk seslerinin karışması. Bütün bu anılar tekrar berraklaşarak bu zorlu süreçte beni nasıl sarıp sarmaladılar…

Çocukluk, çocukluğumuz ve tabii ki  Epiktetos’un dediği gibi “anavatanımız”. Olağanüstü güzellikler ve yaşanmışlıklar maalesef yaş ilerledikçe yılların gerisine düşüyor. Zamana yenilmek dedikleri bu olsa gerek.

Uyurken uyananlar…

İnsanın belleğinin zayıflaması değişimin hızına bağlı olarak da artıyor. Var olmasına rağmen yok olan nehirler, mekanlar ve adalar… Benim de konuşmacı olarak davetli olduğum 1. Bergama Çevre Filmleri Festivali’nin teması su idi. Festivalde çok güzel filmler ve belgeseller izlenerek su sorunları tartışıldı; aklımızın ve bilgimizin yettiği kadarı ile neler yapabileceğimiz konuşuldu. En çok ilgimi çeken belgesel, “Uyanan Dereler” idi. Aradan neredeyse bir yıl geçecek.

Kaybolan, sonra yeniden uyanan dereler ve nehirler hakkında geçen bu süre içinde hep yazmak istedim. Bologna’da binaların arasında kaybolan ama aslında binaların inşasından önce de hep orada olan dereyi görünce, belleklerden silinen dereleri, nehirleri anlatan belgesel yine aklıma düştü. Koronavirüs salgını sayesinde de bellek üzerine tekrar tekrar düşünürken yapılaşma ve kentsel dönüşüm ile belleğimizden silinen, silinmeye çalışılan güzellikleri andım.

Yönetmenliğini Caroline Bacle’nin yaptığı ve 2012 yılında çekilen belgesel, bir zamanlar dünyanın farklı yerlerinde akan derelerin, nehirlerin yapılaşma sonucu ile nasıl kaybolduklarını, unutulduklarını ve sonradan nasıl yeniden ortaya çıkarıldıklarını anlatır. Yürüdüğümüz yolların altında kalan nehirler, belleklerden silinen nehirler. Nehirler, mekanlar, adalar ve binalar sadece kişisel değil, toplumsal belleğe aittir. Bunların hepsi, toplumsal belleğe ev sahipliği yaparlar ve yok olmaları toplumsal belleğin de yok olmasına neden olur. Nice ağıtlar vardır toplum olarak bildiğimiz, toplumsal belleğimizde yer eden ve  hikayelerini yaşanmış olaylardan alan.

Çocukluğumdan beri hatırladığım ağıtlardan biri, Kızılırmak üzerinden geçen düğün alayının yaşadığı felaketi anlatan ağıttır. Söylenen odur ki, Zilha adlı gelin, düğün alayı ile bir köyden başka köye gelin giderken, bir kartalın atını ürkütmesi sonucunda Kızılırmak’ın azgın sularına kapılarak yok olur. Bu felaket ile canı yanan insanlar, Kızılırmak’a beddua eden ağıdı yakarlar:

Köprüye varınca köprü yıkıldı
Üç yüz atlı birden suya döküldü
Nice yiğitlerin beli büküldü

Kızılırmak nettin allı gelini
Nasıl yedin benim suna boylumu

Kızılırmak parça parça olasın
Her parçanı bir diyara salasın
Sende benim gibi yarsız kalasın. ”

Geçmişle koparılan bağ

Kızılırmak, parça parça olmasın, insanın doğaya hükmetme hırsından nasibini almasın. Kızılırmak, nazlı nazlı, bazen de azgın azgın akmaya devam etsin. Ona ait iyi ya da kötü toplumsal belleğimize kimseler dokunmasın, dokunamasın. Kızılırmak yarsız da kalmasın. Yeşilırmak, O’na sevdalansın.

Sadece nehirler mi? Ya binalar ve mekanlar? İstanbul’un sahip olduğu en önemli mekanlardan biri olan Haydarpaşa Garı’nın üstüne kapatılan ama aslında toplumsal belleğimizin üstüne kapatılan peçe kaldırılsın. Yassıada nasıl değiştirildi, bu hali hangimizin içine sindi? Yaşanmışlıklardan oluşan belleğimize sahip çıkamazsak çocuklarımıza ne anlatacağız? Geçmişle bağı koparılan yaşamları mı?

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

Koronavirüs salgınında günlük tutmak: Psikoçöküntü Günlükleri

En büyük tutkusu edebiyat olan benim için günlük tutma fikri hiçbir zaman benimseyemediğim bir fikir olmuştur. Ama neredeyse yarım asırlık hayatımda koronavirüsün tüm dünyayı etkisi alması ile günlük tutmanın hiç fena bir fikir olmadığını, hatta bundan daha iyi bir zamanın olamayacağını düşündüm. Daha önce hiçbir şekilde tecrübe etmediğimiz bir şeyi tecrübe ediyoruz. Hayatımız günden güne değişmeye başladı. Sanırım ilk olarak sosyal mesafe kavramı hayatımıza girdi. Türkçe dahil olmak üzere diller yeni bir tanım kazandı. Zaten öyle değil midir? Her anlamda yaratıcılığımız biraz da bu tür olaylar ile ivme kazanmaz mı? İnsanlık, zorlandığında yeni yeni şeyler bulmaz mı?

Gün be gün değişen hayatlarımızda neler olmadı ki? Kimimiz evde kalarak biraz daha konfor içinde çalışmaya başladık. Başta sağlık çalışanları olmak üzere, başka meslek mensupları daha fazla mesaiyi, daha zor koşullarda yapmaya başladı.

Bu dönemde günlük tutma isteğine kapılmamın en büyük nedeni, ailenin gelecek nesillerine kendi hislerim ve tecrübelerim ile bu olağanüstü dönemde yaşananları aktarmaktı. Günden güne nasıl bir değişim yaşadığımızı, ruh halimizin nasıl olduğunu, sokağa çıkma yasağı gibi bazılarımızın daha önce hiç tecrübe etmediklerini, bazılarımızın da yaşı gereği askeri darbe sonrası yaşadıklarının çağrıştırdıklarını…

Aslında ne kadar kırılgan hayatlarımızın olduğunu, binlerce yıldır kat ettiğimiz mesafenin sonunda kendimizi Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşinin en temelinde, beslenme ve barınak ihtiyaçlarının olduğu yerde bulabileceğimizi gördük. Günlük tutma fikri, bana ilk defa bu kadar yakın gelirken hatta heyecanlandırırken İtalyan yazar Franco “Bifo” Berardi benden önce davranmış. Asla ona rakip olabileceğimi söyleyemem. Ben, neticede Çevre Ekonomisi uzmanlık alanı olan, edebiyat düşkünü bir faniyim. Ama diğer taraftan, ben de bir günlük tutsa idim muhtemelen Berardi’nin günlüğü ile çok örtüşen bir günlük olurdu. Çevre problemlerine kafa yoran ve astım hastası bir ekonomist çok benzer konuları gündeme getirirdi.

‘Normalliğe dönmek’

Berardi, Lizbon’dan Bolonya’ya dönüşünde havaalanında yaşadıkları ile başlayan ve  “Psikoçöküntü Günlükleri” olarak adlandırdığı günlüğünde günden güne hem İtalya’da hem de dünyada neler olduğunu anlatıyor. 21 ve 28 Şubat’ta yazılan metinler hariç, İtalyanca’dan Türkçe’ye çevirisini Serhan Ada’nın yaptığı günlüğün aklıma ilk getirdiği şey, Eduardo Galeano’nun “Ve Günler Yürümeye Başladı” eseri oldu. Bu kitabın aklıma gelen ilk şey olmasının nedeni, neredeyse pek ortak noktaları olmamakla birlikte, her iki kitabın gün gün ilerlemesi sanırım. Galeano, kitabında bir takvim yılını esas alarak, her gün tarihte o gün neler olduğundan bahseder. Geleceğe yönelik umudu bize sürekli hissettirir. Hayatın temelinde umut yok mudur? Berardi de bu salgının, insanlık için normal diye bildiğimiz ama normal olmayana dönmek için bir şans olabileceğinden, bir umut olabileceğinden bahseder satır aralarında..

Psikoçöküntü Günlükleri’nin Türkçe’ye çevrilmiş tam metnine Açık Radyo’nun internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Ama ben birkaç alıntıya yer vermek istiyorum.

Berardi’nin, 16 Mart’ta yazdıklarında dikkatimi çeken cümleler, dünyadaki çılgın hızımızı durdurunca elde edebileceğimiz kazanımlara ilişkin.                  

Yeryüzü dünyaya isyan halinde. Kirlilik açık biçimde azalıyor. Çin’den ve Po Havzası’ndan iki ay öncekilerden tümüyle farklı fotoğraf yollayan uydular böyle söylüyor. Büyük ölçüde kent havasından dolayı ciddi astım teşhisi konulan- on yıldır bu kadar iyi soluk alamayan ciğerlerim de böyle söylüyor.”

17 Mart gününde düştüğü notlardan özellikle dikkatimi çekenler, beni etkileyenler ise şöyle:

“Farklı bir zenginlik anlayışı ileri sürülebilir: Zenginlik elindeki para miktarına değil, yararlanabildiğin hayat kalitesine bağlıdır.”

Özellikle bu tespit sahip olduklarımızı, onları nasıl fedekarlıklar sonunda elde ettiğimizi ve yaşadığımız hayatları sorgulamak açısından çok önemli: .

Bir ay, iki ay, üç ay… Makineyi durdurmaya yeter ve bu durmanın geri dönülmez etkileri var. Normalliğe geri dönmekten bahseden, makinenin hiçbir şey olmamış gibi yeni baştan çalışacağını düşünenler olup bitenden bir şey anlamamış demektir.”

18 Mart’ta arkadaşı ile birlikte yazdığı “İhtiyarlara Ölüm” adlı kitabından bir alıntı yer alıyor kitapta:

Birdenbire nereden çıktığı belli olmayan bir salgın baş gösteriyor. On üç – on dört yaşında çocuklar ihtiyarları öldürüyorlar. Önce tek tük vakalar varken giderek artıyor ve en son her yere yayılıyor. Hikâyenin teknik- mistik sırlarını geçiyorum. Gençler kederli halleriyle havayı bozan yaşlıları öldürüyorlardı.”

Bu cümleler, salgının başında Türkiye’de sokaklardaki yaşlılara karşı gençlerin hoş olmayan davranışları ile İspanya’da huzurevlerinde unutulan yaşlıları aklıma getirdi. Ama yazar,  kendi kitabındaki bu cinayetleri, günlükte bir hesaplaşma olarak resmetmiş. İklim değişikliğinden sorumlu olan yetişkinler ile geleceğini isteyen çocuklar arasındaki bir tür gecikmiş intikam. Ne de olsa iklim değişikliği etkili önlemler alınamaması halinde çocukları ve gelecek nesilleri daha fazla etkileyecek.

Yazarın, 24 Mart’ta yazdıkları çok çarpıcı ve bir süredir bu işlere kafa yoran herkesin sorgulamaya başladığı konular:

“Daha en başta, normallik denen şey, gezegenin bedenini kırılgan hale getirip pandemiye yol açan şey.

Aynı zamanda daha pandemi patlak vermeden “tükeniş” kelimesi yüzyılın ufkunda görünmeye başlamıştı. Yine pandemiden önce, 2019 yılında, Kasım ayında, New Delhi’de soluk almayı imkânsızlaştıran kâbus, Avustralya’da korkunç yangınla zirveye ulaşan çevreyle ilgili ve toplumsal çöküş zirveye ulaşmıştı.
 
15 Mart 2019’da birçok kentin sokaklarında ölüm makinesini durdurma talebiyle yürüyen milyonlarca çocuk bir şey elde etmiş oldular: İklim değişikliğinin dinamikleri ilk kez kesintiye uğradı.”

Serhan Ada, bu metni Türkçeye kazandırarak çok güzel bir iş çıkarmış. İnsanlığın temel sorunlarından biri, fazlasıyla kirletilmiş bir dünyada, fazlasıyla emek sarf ederek hayatta kalmaya çabasıdır.  Daha az ile daha mutlu olarak yaşayabilmek için normalin ne olduğunu yeniden tanımlama zamanı geldi. Bu salgın öncesi ‘normal’ diye bildiğimiz yaşamlara dönmeden.

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kriz algısı, kriz yönetimi ve kaynakların kötü kullanılması

Olağanüstü günler yaşıyoruz. Bütün dünyanın az ya da çok hasarla etkilendiği zamanlardan geçiyoruz. Arka arkaya sorunlarla yüzleşmek zorunda kaldığımız çok kötü zamanlar… Aslında bu sorunların bir çoğu birbiri ile ilintili ve hepsi de iklim krizinin birer alt başlığı. Korona virüsünden etkilenenlerin Türkiye’de de rapor edilmesi ile birlikte, iklim krizine kafa yoranlar bu konuları tartışan yazılar yazdı. En çok tartışılan sorulardan biri de iklim krizi bütün sorunları kapsayan küresel bir problem olduğuna göre, neden korona virüsünün yol açtığı paniğe yol açmıyor sorusu idi. Bu konu hakkında daha sonra İstanbul Bilgi Üniversitesi araştırma fonu ile yaptığımız bir çalışmanın sonuçlarını da içeren bir yazı yazmayı planlıyorum.

Bütün bu olup bitenlere özellikle yanlış hesaplanan gayrisafi yurt içi hasıla (GSYİH) hesapları, ekonomik büyümeye odaklı ekonomi politikaları ve en gelişmiş ülkelerin bile risk algısı ve risk yönetimindeki sıkıntılar, özel sektörün kar amaçlı gereksiz üretimleri açısından da bakmak gerekiyor. Bütün bunların yeniden tartışılması gerekliliği hasıl oldu çünkü bu şekilde devam edemeyeceğimiz ortaya çıktı.

Sürdürülebilir büyüme ekolojik olmalı

Sürdürülebilir büyümenin, yani ekonomide yarattığımız reel katma değer artışının üç koşulu vardır. Bunlar finansal, sosyal ve ekolojik sürdürülebilirliktir ve bu üç koşulu da aynı anda sağlamak zorundayız. Birindeki aksaklık, kısa sürede diğerlerini de olumsuz etkileyecektir. Son yıllarda, özellikle sosyal ve ekolojik sürdürülebilirlikte sıkıntılar yaşadığımız; bilinen ve fakat herkesin duymaktan, dile getirmekten pek hoşlanmadığı bir gerçek. Ayrıca, bu şekilde devam edersek bu sıkıntıların krize döneceği aşikar.

Üretimin en önemli girdilerinden biri olan beşeri sermaye, mülteci krizlerinden, hava, su ve toprak kirliliğine bağlı sağlık sorunlarından, pandemik hastalıklardan ve diğer bir çok faktörlerden olumsuz olarak etkileniyor. Koronavirüs pandemisinin mecbur bıraktığı tedbirler bağlamında bazı alanlarda, hatta İtalya’da hayati ve stratejik olmayan bütün alanlarda üretim faaliyetleri durduruldu. Bu çok üzücü ama, bir o kadar da sosyal sürdürülebirliliğin sağlanamaması halinde neler olabileceğine dair çarpıcı bir örnek. Üretimin aksaması ya da kesilmesi bir çok açıdan başka sorunlara yol açabilir. Peki ama, ekonomiler neler üretiyor? Gerçekten doğaya saygılı bir şekilde, insanlığın iyiliğine hizmet eden ürünler mi üretiliyor? GSYİH hesapları içinde yer alan bu ürünlerin hangileri bizim için hayati öneme sahip?

Olmadan da yaşayabileceğimiz üretim

GSYİH hesaplanırken kayıt altına alınmış ve ekonomik değerleri para ile ölçülebilen katma değer (yeni üretim) dikkate alınır. Birleşmiş Milletler tarafından bu hesaplama yöntemine ilişkin bazı eleştiriler getirilmiştir ve bu eleştiriler son derece yerindedir.  Mesela hesaplamalar yapılırken hızla azalan doğal kaynaklar ve çevre kirliliği dikkate alınmaması yüzünden ekolojik sürdürülebilirlik dikkate alınmaz. Bunun farklı nedenleri vardır ama en önemlisi bunlara ekonomik değer biçmek kolay değildir.

Üstelik üretilen ürünlerin bir kısmını hatta büyük bir kısmını gözden geçirdiğimizde onlar olmadan da pekala yaşayabileceğimizi fark ederiz. İnsanlığa faydası olmayan ürünlerin üretimi, kısıtlı kaynakların çok kötü kullanıldığını gösterir. Kaynak kullanımında risk algısının önemli bir rolü olmalı ve krizlere karşı ülkeleri dayanıklı hale getirmelidir. Koronavirüs pandemisinin yol açtığı ölümler ve bu pandeminin ülkelerin sağlık sistemleri üzerindeki baskısı, neredeyse hemen bütün ülkelerin kriz algısında sorunlar olduğunu, olası krizlerin üstesinde gelebilmek için kriz yönetimi planlarının çok zayıf olduğunu ve yeterince kaynak ayrılmadığını gösterdi. Bu kötü kaynak dağılımında politika yapıcılar kadar, vatandaşların da rolü var.

Devlet şeklinde yapılanmanın ortaya çıkmasında en önemli etken, güvenlik talebidir. Tarım Devrimi ile yerleşik düzene geçen insanlık, bir bedel karşılığında başka insanlardan güvenlik hizmeti talep etmiştir. Bu bedel, ödediğimiz vergilerin temelini oluşturur. Kısacası, güvenlik hizmeti, devletin vatandaşlarına sunduğu en eski kamu hizmetidir. Günümüzde hem vatandaşların, hem de politika yapıcıların sorumlulukları ve hakları, gücünü farklı yasalardan özellikle Anayasa’dan alan sosyal sözleşme ile belirlenir.

Sağlık sistemi, bir güvenlik hizmetidir

Son zamanlarda yaşadığımız pandemi, sağlık hizmetlerinin bir güvenlik hizmeti olarak da sınıflandırabileceğimizi gösterdi. Bu hizmetlerin sağlanmasında kaynak olarak vergiler kullanılır. Vatandaşların, seçim zamanlarında risk algısı yüksek ve ona göre kaynak tahsis edebilecek politikacıları tercih etmesi her bir vatandaşın diğerine karşı sorumluluğudur. Kamu kaynaklarının vatandaşın iyi olma haline tahsis edilmesini aslında vatandaş kendisi sağlayabilir. Ülkelerin daha çok teknolojiye, daha çok araştırma ve geliştirme çalışmalarına, kriz anında etkin kriz yönetimi politikalarını uygulamaya kaynak tahsis etmesi gerekir.

Yaşanan bu kötü olaylar, sadece kamu kaynaklarının değil, özel sektör tarafından da kaynakların etkin kullanılıp kullanılmadığını sorusunu gündeme taşıyacaktır.

Hafta SonuHaftasonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Değişen çocukluk, değişen doğa ve Serhan Ada’nın çocukluk denemeleri

Çocukluğa dair en gerçekçi ve yalın anlatımlardan biri, Virginia Woolf’a aittir. Woolf, çocukluğun insanın sonraki hayatını nasıl etkilediğini şöyle dile getirir: “Birinin geçmişi… Çocukların bahçede koştuğunu görüyorum. Gecede denizin sesi. Neredeyse hayatın kırk yılı, hepsi onun üzerine kurulu, öyle nüfuz etmiş ki asla açıklayamam.” Onun bu anlatımına daha önce başka bir yazımda da yer vermiştim. Yazar, çocukluğumuzun hayatımızın geri kalanına nasıl tesir ettiğini, nasıl tekrar tekrar geriye baktığımızı öyle güzel anlatır ki! Bu nedenle, Woolf’un dile getirdikleri defalarca hatırlanabilir. Çocuklukta yaşanan her şeyin, iyisi ve kötüsü ile, bizi ve geleceğimizi şekillendirmesi ve her şeyin çocukluğun üstüne inşa edilmesi ne kadar doğru bir tespittir. Çocukluk anavatanımızdır.

Serhan Ada da “Geçen Yüzyılın Ortasında Çocukluk Nesneleri” isimli son kitabı ile, bir kez daha anavatanımızın kapılarını aralıyor. Kitap, Ada’nın köklerinin dayandığı yer olan Girit’e, dedesinin duyduğu özlem ile bitiyor: Anavatana duyulan özlem… Serhan Ada, bunu özellikle mi kurgulamış, yoksa bellek müthiş bir oyunu ile iki nesil öncesinin geçmişini mi kurcalamış bilinmez. Bu soruyu, kitabın yazarına sormak lazım.

Büyülü bir anlatıma sahip olan bu kitap, neleri çağrıştırmıyor ki! Emile Ajar’ın (aslında Romain Gary) “Onca Yolsulluk Varken” romanında nasıl Momo, Madam Rosa’yı gençliğinde neye benzediği görmek için onu geri vitese takıyorsa, Ada da bizleri geri vitese takarak çocukluğumuza götürüyor. Değişen çocukluk ve değişen doğa. Kitapta anlatılan bir çok hikaye, daha doğrusu bellekte kalan bir çok anı, insanın doğa ile olan ilişkisinin 50-55 yıl gibi kısa sürede nasıl tahribat boyutlarına ulaştığını da anlatıyor. Serhan Ada, kitabı tabii ki bu amaçla yazmamış. Kitabın başında kendisinin de belirttiği gibi, Walter Benjamin’den esinlenerek kendi belleğinde kalan sisli anıları gün yüzüne çıkarmaya çalışmış. Ancak farkında olmadan, doğa ile insan ilişkisinin çok kısa bir sürede nasıl değiştiğini de pek güzel anlatmış.

Plastik atıklardan oluşan insan yapımı yedinci kıtanın olmadığı bir dünya, yoğurtçudan yoğurt almak için evlerden götürülen kapların önce darasının alındığı (darasını almak lafını şimdilerde kaç çocuk biliyor acaba?) bir dünya, çocukların sokakta oynayabildiği ve bazı oyuncaklarını kendilerinin imal ettiği bir dünya, balıkların adabı ile avlandığı bir dünya. Bütün bölümleri burada tek tek anlatarak okumak isteyenlerin hayal dünyasına müdahale etmek istemem. Ancak, özellikle doğa ile ilişkilerimizde gelinen noktayı bir kez daha hatırlatmak amacı ile, beni en çok etkileyen bir kaç bölüme değinmek istiyorum.

Balıkçıların lüfer avına çıkmasının ritüeli, balığı büyük bir zarafet ile avlayabilmenin güzelliği, bana doğaya olan şükran duygumuzu ve saygımızı anımsattı misal. Oysa şimdilerde balıklar böyle sabır, emek ve saygı ile avlanmıyor. Trol, gırgır ve daha ne varsa bunlar ile dalınıyor denizlere. Köroğlu, ne güzel söyler, “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” diye. Gerçekten de insanın doğaya, diğer canlılara karşı mert olmayan bir şekilde hükmetme isteği artık sınır tanımıyor.

Serhan Ada.

Çocukların sokaklarda oynayabilmesinin güzelliği de kitapta farklı bölümlerde yer alıyor. Ama çocukların toplandığı alanı anlatan bölüm ayrı bir güzel; o gün oynanacak oyunlara o alanda karar verilmesi ve günün sonunda muhasebenin yapılması için evlere dağılmadan önce gene bu alanda toplanılması… Kitapta anlatılan olaylar ile benim çocukluğum, zaman açısından birebir örtüşmese bile, oyunların sokaklarda oynanabildiği döneme denk gelen bir çocukluk yaşadım ben de. Saklambaç oyununda ebe, çocuklardan birinin adını yanlış söylediğinde çanak çömlek patladı diye bağırırdık ve bu sesler bütün sokaklarda yankılanırdı. Muhtemelen bu sesler, evlerde iş yapan annelerin içlerini ısıtırdı. Ne çocukların oynayabileceği sokak kaldı, ne de nesilden nesile geçen oyunlar ile çanak çömlek patladı diye bağıran çocuklar. Nasıl bir değişimdir bu! Sadece 40-50 yılda unutulmaya yüz tutan ne çok güzellik var. Dünya, nereye koşuyor ve koşarken arkasında nasıl güzellikler bırakıyor…

Kitaptaki anılara ait son bölüm ise, değişen iklimler ve zorunlu göçlerin nelere yol açabileceğinin habercisi. İnsanların, sebep ne olursa olsun alıştıkları yaşamdan koparılmaları ya da kopmak zorunda kalmaları hüzünlü, hem de çok hüzünlü… Son yıllarda yapılan çeşitli çalışmalar çocukların, kadınların ve yaşlıların bu göçlerden nasıl etkilendiğini, ruh hallerinin nice olduğunu araştıyor.  Ama sanırım, aslında bu ruh halinin nice olduğunu en güzel Dadaloğlu anlatmış.  Osmanlının güneyde mevsime bağlı olarak konup göçen aşiretleri, güvenlik nedeni ile yerleşik düzene zorlayan fermanı güneye ulaşınca, Dadaloğlu sazı eline almış ve “Göründü de Hemite’nin Kalesi, hiç gitmiyor aşiretin belası…Devemiz gelirdi tütülü bazlı, tütülün sesi de bülbül avazlı” diye ağıt yakmıştır.

Babam, ne zaman efkarlansa, sıkılsa bu ağıdı söylerdi. Ben de belli bir yaşa kadar bu ağıdı, bizim aşiretin ağıdı sanırdım. Ne de olsa atalarım da bir zamanlar develeri ile kışın Andırın-Kadirli tarafındaki topraklarına çekilen, yazın Göksun çevresindeki yaylalarına inen, göç yolunda Hemite Kalesi’ni gören, toprak sahibi olmayı ve tahsili zenginlik ile eşdeğer tutan o yörenin belirli aşiretlerindenmiş. Dadaloğlu’nun yaktığı ağıt, belki de güneydeki yerleşik düzene zorlanmaktan nasibini alan bütün aşiretlerin ağıdı idi.

Kitabın yazarı Ada’nın dedesinin, rakı sofrasında hüzünlenip, Ada’nın bilmediği bir dilde usulca şarkı söylerken gözlerinden süzülen iki damla yaş çok şey anlatıyor. O göz yaşlarında aslında çocukluğun anavatanına duyulan özlem var.  Göçün hüznünü, en güzel o iki damla gözyaşı anlatıyor. Tıpkı, Mert Gökalp’ın çektiği “Lüfer” isimli belgeselde, göç zamanı geldiğinde Karadeniz’e geri dönmek icin yola koyulan lüferin, Boğaz’ın çıkışında dalyanlara takılmasını ve oradan çıkabilmek için yürek dağlayan çırpınışlarını izlerken gözünüzden süzülen iki damla yaşın anlattığı hüzün gibi…

Kategori: Hafta Sonu

EnerjiKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ölümün rengi, kömür karası güzelim

Son zamanlarda vizyonda olan farklı ülkelerden filmler, gelir dağılımı ve sosyal adalet konusuna bir kez daha dikkat çekiyor. Britanya’nın dahi yönetmeni Ken Loach’un “Üzgünüz, Size Ulaşamadık” ve Güney Koreli yönetmen Bong Joon-ho’nun yönettiği “Parazit” filmleri, İngiltere’de ve Güney Kore’de yaşanan yoksulluğu ve bu sorunun, başta aile yaşantısı olmak üzere insan ilişkilerini nasıl etkilediğini çarpıcı bir şekilde beyaz perdede gözlerimizin önüne seriyor. Yoksulluk, gerçek hayatın içinde olmasına rağmen, nedense beyaz perdede bizi daha fazla etkiliyor. Belki de tüm dikkatimizi filme vermekten dolayı daha fazla etkileniyoruz. Kim bilir?

Maalesef, yoksulları daha da zor duruma düşürecek başka sorunlar var. Gittikçe bozulan hava ve çevre kalitesi, suya erişimin daha güç hale gelmesi, gıda fiyatlarının sürekli artması ve bunların yol açtığı sağlık sorunlarının yarattığı rahatsızlık ve tedavi masraflarının, yoksul insanlar için olumsuz hayat koşullarını daha da ağırlaştıracağı tartışma götürmez bir gerçek. Ekonomide, bir ülke içindeki gelir dağılımını ölçerken Gini katsayısını kullanırız. Bu katsayının, 1’e eşit olması halinde o ülkedeki tek bir vatandaşın, milli gelirin tamamını aldığını, 0’a eşit olması halinde ise, her vatandaşın milli gelirden eşit oranda pay aldığını varsayarız. Diğer bir deyişle, Gini katsayısı 0 değerine yaklaştıkça gelir dağılımında adalet sağlanırken, 1 değerine yaklaştıkça gelir dağılımındaki adalet bozulur. Burada bahsettiğim gelir dağılımı, birincil gelir dağılımı olup vergiden önceki gelir dağılımını ifade ediyor. Gelir dağılımı hesaplarına, çevre problemlerinin neden olduğu maliyetleri de koyduğumuz zaman, yoksulların nasıl daha da yoksullaştığını görmek pekala mümkündür.

Rasyonel olan hayata uymuyor

Rasyonel olan ekonomik kararların hepsi, birer fayda-maliyet analizine dayanır. Fayda-maliyet analizleri, özellikle alınan kararlar sonucunda çevreye ve insan sağlığına verilen zararlarda daha önemli hale gelir. Ancak son gelişmeler, bir kez daha bunun gerçek hayatta ve uygulamalarda yapılmadığını gösteriyor.

Türkiye’den örnek verecek olursak, termik santrallere takılması gereken ancak  maalesef Meclis’ten geçen yasa tasarısı ile 2.5 yıl ertelenmesi öngörülen filtrelerin maliyeti ile filtresiz bacaların yol açtığı sağlık sorunlarının çok iyi hesaplanması beklenirdi.  Üstelik burada söz konusu olan, hayat-memat meselesi ve insan sağlığı olduğu için bu tür hesaplara aslında hiç girilmemesi gerekirdi. Zira, termik santrallerin faaliyette bulunduğu yerlerde başta solunum yolları olmak üzere, çeşitli sağlık sorunlarındaki artış, oralarda yaşayan insanların hayat kalitesini etkilemekle kalmıyor, ölümlere de neden oluyor. Ölümün bedeli ,sadece iş gücü kaybı olmamalıdır.

Karar alıcıların, ki bunlara muhalefette olan milletvekilleri de dahil, buradaki sorumlulukları yadsınamaz. Devlet ile vatandaşlar arasında bir sözleşme vardır. Bu sözleşmenin dayandığı en temel yasa Anayasa’dır. Sosyal sözleşme gereği vatandaşlar, Anayasa ile belirlenen sorumluluklarını yerine getirirken, sözleşmenin diğer tarafında devlet adına yer alan karar alıcılardan da aynı şeyi beklemek haklarıdır. Demokrasimiz, dolaylı demokrasi olduğu için milletvekilleri, vatandaşları mecliste temsil eder. Vatandaşlar, seçimler aracılığı ile milletvekilerini kendileri adına karar almaya yetkili kılar ve doğal olarak alınan kararların kendilerinin refahı için olmasını bekler ve haklarının savunulmasını isterler. Termik santrallerine filtrenin takılmasını öngören yasa tasarısının Meclis tarafından onaylanması açıkça hak ihlalidir. Daha da düşündürücü olanı ise, bu oylamadan daha önce iktidarın, iklim krizi ile yeterince mücadele etmediğini, asıl beka sorununun iklim krizi olduğunu belirten ana muhalefet partisinin milletvekillerinin hepsinin bu çok önemli oylamaya katılmamış olmalarıdır. Hatta katılma oranları çok düşüktür. Anayasa’nın 73. Maddesi, vatandaşların vergi ödeme sorumluluğunu düzenlerken, 56. Maddesi de vatandaşların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını düzenler. Vatandaşlar, vergilerini ödeyerek sosyal sözleşmenin kendilerine düşen yükümlüğünü yerine getirirken, aynı şeyi Meclis’ten beklemek hakkına sahiptir.

Vetonun gereği yerine getirilmeli

Birkaç gün önce bir televizyon kanalı, filtre takılması için termik santrallerinin elektrik üretimine ara vermesinin ne gibi maliyetlere yol açacağı bir takım hesaplar ve görseller ile gösterdi. İnsan hayatını ve sağlığını hiçe sayarak yapılan bu hesaplamalar, gerçekçi olmaktan çok uzaktı.  Oysa WWF Türkiye, termik santrallerinin yılda zaten 365 gün çalışmadığını, ancak 70 gün civarında çalıştığını açıkladı. Kısaca bu filtrelerin takılması için, elektrik üretimine ara verilmesine gerek olmadığını belirtti.  Ama takılmaması halinde feda edilen insan hayatlarının sayısı hiç de az değildir. Temiz Hava Hakkı Platformu tarafından yapılan analizler ise, 2017 yılında hava kirliliğinin trafik kazalarından daha fazla ölüme yol açtığını gösteriyor.

Ölüm zordur, ölüm büyük bir kayıptır, ölüm hüzünlüdür. Tevfik Fikret’in dediği gibi biz, melali anlamayan nesle aşina değiliz. Filtre takılmasından dolayı gerçekçi olmayan hesapları yapan nesil, melali anlamayan nesildir. Yaşam hakkı kutsaldır. Ve karar alıcılar, vatandaşların yaşam hakkını korumakla görevlidir. Bu görev, bir anayasal sorumluluk ve zorunluluktur. Bu nedenle yasa tasarısının veto edilmesi olumlu bir gelişme olmuş ve karar vericiler bu konudaki sorumluluğunu yerine getirmiştir.

 

Kategori: Enerji

KitapKültür-SanatManşet

‘İklim çocukları şimdiden çok önemli iş başardı’

Köpekli Çocuklar Gecesi adlı son romanında Dünyayı bekleyen yok oluş felaketini anlatan Oya Baydar, “Başka bir dünyanın mümkün olabileceği düşüncesi ve umudu olmaksızın mücadele edilemez’ diyor.

Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden Oya Baydar‘ın son kitabı ‘Köpekli Çocuklar Gecesi’ raflardaki yerini aldı. Can Yayınları‘ndan çıkan kitap, edebiyatının ilk ekolojik distopyası olarak nitelendiriliyor. Gezegenimizi bekleyen yok oluş felaketinin ortasında çırpınan insana dair bu çarpıcı roman hakkında Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve Yeşil Gazete yazarı, Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu, yazar Oya Baydar’la konuştu.

Romanınızda sadece iklim değişikliği sorununa değil, aynı zamanda bizim coğrafyada ve ülkemizde yaşanan bir çok farklı soruna da değiniyorsunuz. Acaba biz, bu kendi meselelerimizden kafamızı kaldıramazken iklim krizi kapımıza geldi dayandı; hiç bir hazırlığımız ve önlemimiz yok mu demek istediniz?

Sözünü ettiğiniz sorunlar sadece bizim coğrafyada ve ülkemizde yaşanmıyor, doğudan batıya pek çok ülkede benzer siyasal- toplumsal gelişmelere şahit oluyoruz. ABD Başkanı Trump’la Erdoğan, Putin’le Orban, Hindistan’da Ram Nath Kovind ile Filipinler’de Duarte, daha birçokları birbirlerinin ruh ikizi gibiler. Tümü de sağ popülist, otoriter, totaliter ve savaşçı yöntemlerle yönetiyorlar.  Ancak, bu sorunlardan kafasını kaldırabilmiş kaldıramamış bütün ülkeleri,  yeryüzünün tümünü  tehdit eden iklim felaketi karşısında ne yazık ki topyekûn bir aymazlık, bilinçsizlik  ve hazırlıksız var. Özetle: Köpekli Çocuklar Gecesi romanı yereli aşan, daha genel bir seslenişi amaçlıyor

Romanın kahramanlarından erkeğe ve kadının çocuğuna isim vermişsiniz. Ve isimleri çok manidar: Adam ve Doğa. Semavi dinlerden bildiğimiz ilk insanın adı ve tarumar edilen bir doğa. Bu isimleri tercih etmenizde etkili olan nedir?

Fark ettiğiniz gibi adlar bilinçli bir tercih. Yereli, belli bir ülkeyi, belli bir dili çağrıştıran adlardan kaçındım, kitabın aynı zamanda anlatıcısı da olan kadın kahramanın adı olmaması da bu yüzden. Kitabın ana teması olan olası iklim felaketi; yerel, bölgesel değil, evrensel.

Cormac McCarthy’nin “Yol” isimli Pulitzer Ödülü alan romanı, isimsiz bir çevre felaketi sonrasında baba oğulun hayatta kalma mücadelesini çok çarpıcı ve yürek burkan şekilde anlatır. McCarthy, romanında adama ve çocuğa isim vermemeyi tercih etmiştir. Belki de okuyucuya, ölüm kalım savaşının sürdüğü bir mücadele isimlerin artık önemli olmadığını anlatmak ister. Siz de romanınızda kadına isim vermemişsiniz.  Nedenini açıklar mısınız?

McCarthy’nin romanını ne yazık ki okumadım, hemen okumaya çalışacağım. Ben de tıpkı onun gibi düşünmüş olmalıyım.  Mücadele herkesin mücadelesi, sorun herkesin sorunu olduğu zaman ülkeler, milletler, diller anlamını yitirir.

İnsanın “Eşref-i mahlukat” olarak adlandırıldığını biliyoruz. Yaratılanların en kutsalı, yücesi ve bir şekilde de her şeyi hak edeni. Ama insanı üstün kılan aklı değil de merhameti değil midir? Jose Saramago, “Körlük” romanında merhametin insanı nasıl yüceleştirdiğini çok güzel anlatır. İnsan, ekosisteme karşı merhametini çoktan kaybetti ve böyle giderse “Eşref-i mahlukat”, Dünya’nın sonu olacak. Siz, ne düşünüyorsunuz?

Köpeki Çocuklar Gecesi’nde “eşref-i mahlukat” konusunda bir bölüm var. Bütün semavî dinlerde ve -ister kapitalist ister sosyalist-  bilimi, teknolojik gelişmeyi, ekonomik büyüme ve kalkınmayı insana, insan değerlerine önceleyen bütün kalkınmacı, büyümeci ideolojilerde-sistemlerde doğanın, “eşref-i mahlukat” adına tahrip edilmesi, sömürülmesi caizdir.  Sonsuz evrenden ve doğadan bakıldığında kimse bana insanın bir köpekten, bir filden, bir ağaçtan veya herhangi bir yaratıktan üstün olduğunu anlatamaz.

Bir önceki sorumla bağlantılı olarak, iklim adaleti konusu gündeme geldiğinde düşük gelirli bireyler, gelişmemiş ülkelerden bahsediliyor. Halbuki ekosistemin sürekliliğine asıl katkısı olan canlılar, bitkiler ve hayvanlar… Dünyadaki yaşamı onlar sağlıyor. İnsan da bu doğal döngüye çomak sokuyor. WWF tarafından yayımlanan “Yaşayan Gezegen Raporu”, son 44 yılda canlı türleri popülasyonlarında yüzde 60 civarında bir azalma olduğunu kaydetmiş. İnsan ise artan nüfusu ile soyunu sürdürebiliyor, en azından şimdilik. Bu nedenle iklim adaletinden konuşulurken sadece insandan ve ülkelerden bahsedilmesi, adalet kavramını baştan sorgulatıyor.  Ne söylemek istersiniz?

Adalet kavramı da benzer diğer kavramlar gibi insanların dünyasına ve gelişmiş sınıflı  toplumlara ait. Doğada başka bir adalet var, başka kurallar var, örneğin doğal beslenme zinciri bize yer yer vahşi ve adaletsiz gelebilir ama yaşamın parçasıdır. Ne var ki insan; aklını, bilgisini, becerisini doğayı mahfetmeye, bütünüyle hükmü altına almaya değil de bütün yaratıkların yaşama ve gelişme hakkını gözeten, adalet kavramını insandan doğaya yayan anlayışa uygun bir düzen yaratmaya yönlendirebilseydi bugün doğa da insan da farklı bir yerde olurdu. “Herkes için adalet”ten “bütün canlılar için, doğa için adalet”e geçebilseydik, insanın ve toplumların evrimi farklı gelişebilirdi.

Romanınızda köpek kahramanlarınız da var. Neden hayvanlardan köpek? Sadık oldukları için mi? Böylece bizim de doğaya sadık olmamız gerektiğini mi vurgulamak istediniz?

Köpeklerin sadık olduklarını, genel olarak sadakat fikrini falan düşünmedim. Bu romanı yazma isteğim, bir kış gecesi kaldırımda köpeğine sarılmış uyuyan bir çocuğun fotoğrafını gördüğümde başlamıştı. Orada sahipsiz köpek ve çocuk, dünyamızın acılarının,  mağduriyetlerinin sembolü gibi gelmişti bana. Sonra temayı çevre/iklim felaketine taşıdığımda o fotoğraf yönlendirdi beni. Romanda, Köpekli Çocuklar sistemin ezdiği ama sistemin dışında kalmış olanların, masumiyetin ve sistemle bütünleşmedikleri için gelecek umudunun sembolleridir.

Bir de romanınızda ishak kuşunun ötüşü var. Anadolu’da bu kuşun ötüşü uğursuzluk olarak adlandırılır. Siz de bunun için mi bu ötüşe yer verdiniz?

İshak kuşu başka yerlerde de haberci veya uğur sayılır.  Ben uğursuzluk simgesi olarak algılamadım o ötüşü.

İklim değişikliğinin bana göre en önemli etkilerinden biri, gıda ve su güvenliğinin neden olacağı iklim göçleri ile insanların arkada bırakmak zorunda kaldıkları kültürel mirastır. Bir taraftan tarihi eserlere paha biçilemiyor, diğer taraftan Hasankeyf örneğinde olduğu gibi üretim amaçlı gözden çıkarılabiliyor.Bu nasıl bir çelişki?  Bu konuda bir yazar olarak ne düşünüyorsunuz?  

Göçlerin yüzyılımızın, hatta belki gelecek yüzyılın  toplumsal tarihi yönlendirip değiştirecek en önemli gelişmesi olacağını düşünüyorum. Bu göçlerle sadece kültürel miras yok olmakla kalmayacak, dünyamızın zenginliği olan kültürel çeşitlilik de giderek ortadan kalkacak. Bu sürecin şiddetsiz, savaşsız, kansız, yıkımsız yürümeyeceğini de bilelim.

Tarihî eserlerin, somut kültür varlıklarının gözden çıkarılmasına gelecek olursak, bu bambaşka bir konu. Genelde kapitalist kalkınmacılık, özelde bizim gibi ülkelerdeki ne ekonomik ne de kültürel açıdan gelişmemiş ilkel neo-liberal anlayışın taşıyıcısı iktidarlar için her şey kâra, paraya, büyümeye kurban edilebilir.

Felaketlerden hayatta kalmayı başaran insanın iklim krizi ile mücadelesi hiç olmadığı kadar zor olacak. Çünkü bu küresel bir kriz ve günün sonunda herkes etkilenecek. Size göre, buradan çıkış var mı?

Mutlak çıkış var mı, bilemiyorum ama en azından geciktirme, duraklatma imkânı var sanırım. Çevrecilerin, iklim savaşçılarının, örneğin Greta ve arkadaşlarının seslerine kulak verilip geri dönüşü olanaksız aşamaya varmayı engellemek mümkün diyor bilim insanları ve çevreciler. Karbon gazları emisyonu acilen, çok acilen azaltılmazsa 12 yıl sonra “artık çok geç” aşamasına gelmiş olacağız. Şimdilik yapabileceğimiz tek şey ciddi önlem almakta hâlâ direnen sistemin efendileri ve kendi iktidarlarımız üzerinde çok yönlü baskı oluşturabilmek ve kitlelerin farkındalığını artırmak için gereken her şeyi yapmak.

Mağdurların masumiyeti ve kötülük karşısındaki umut, edebiyatta ve sinemada karşımıza çok çıkan bir yaklaşım. İnsan sadece doğayı değil kendi türünü de sömürüyor. Siz de umut olmazsa kötülük karşısında yenilmeye mahkumuz mu diye düşünüyorsunuz?

Umudunuz yoksa mücadele edemezsiniz, teslim olursunuz. Greta “Umut peşinde koşmak yerine eyleme bakmalıyız” diyor, “Sizin umutlu olmanızı filan değil, paniğe kapılmanızı istiyorum” diyor. Aktivist heyecanını yansıtanan söyleminde yanıldığı nokta, başka bir dünyanın mümkün olabileceği düşüncesi ve umudu olmaksızın mücadele edilemeyeceği. Panikleyenlerin amaçsız ve umutsuz eylemi ancak yenilgi getirir.

Gençler ve çocuklar onların geleceğine koyduğumuz ipoteği kaldırmak istiyorlar. Bu nedenle 20-27 Eylül tarihleri arasında dünya genelinde “İklim Grevi” düzenleniyor. Başarabilecekler mi? Başka türlü bir yaşam mümkün mü?

Başka bir yaşam tabii ki mümkündü, belki hâlâ da mümkün. İklim Çocukları bence daha şimdiden çok önemli bir iş başardılar. Bütün dünyanın dikkatini konuya çekebildiler. En umursamazları bile şöyle bir silkelediler, farkındalık yarattılar. Burada bitmeyecek; uyarılar, eylemler sürecek. Öte yandan sistemin efendilerinin dirençleri de sürecek. Çünkü iklim için mücadele, onların bekası anlamına gelen sistemi de tehdit ediyor, global kapitalizmin çarkları arasına taşlar yerleştiriyor. İklim mücadelesinin sisteme karşı topyekûn mücadelenin ayrılmaz parçası ve köklü bir devrimci atılım olduğunu kavrayabilirsek başarı şansı ve umudu yükselir.

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Kitap

Hafta SonuHaftasonuManşet

Birnam Ormanı, şehirlerin şehri İstanbul’u korumak için yürürse

‘İstanbul için Ekrem İmamoğlu’nun önünde iki yol var: Birincisi, kentteki her bir çınar, asırlık gün görmüşlükleri ve hatıraları ile bizim de üstümüze yürümeden İstanbul’a hak ettiği değeri vermek için çevre dostu politikalar tasarlamak ve uygulamak. Diğeri ise, kendisine güvenen İstanbul’a, Macbeth gibi ihanet etmek.’

“Birnam Ormanı, kalkıp Dunsinena’e yürümedikçe hiçbir şeyden korkmam” der Macbeth. Haberci, “Birnam’dan yana bakıyordum. Birden orman yürüyor gibi geldi bana” der. Orman yürümektedir; Macbeth’in ihanetini cezalandırmak için Dunsinena’e yürümektedir. Cadıların kehanetleri, bir bir gerçekleşir. İngiliz edebiyatının en büyük yazarlarından William Shakespeare, ihanetinin bedelini ödetmek için, kahramanı Macbeth’in üstüne Birnam Ormanı’nı salar. Ve tabii kendinden sonra gelen edebiyatçılara da ilham olur. Asırlar sonra, J.R.R. Tolkien’in yazdığı “Yüzüklerin Efendisi”nde de ağaçlar, bir kez daha karanlığın üstüne yürür.

Şehirlerin şehri İstanbul, nice yazar ve şairin kalemi ile taçlandırılmış, kutsanmış bir şehirdir. Ama en güzellerinden biri, Nazım Hikmet’in “Bana İstanbul’u Anlat” şiirinde, sevdiğini İstanbul ile eşdeğer tutmasıdır. Sevdiğine “kokun İstanbul gibidir, gözlerin Istanbul gecesi” diye seslenir Hikmet. İstanbul, boğazı ve adaları ile Servet-i Fünun akımının en önemli temsilcilerinden Mehmet Rauf’un, Eylül romanına ev sahipliği yapar. Ahmet Hamdi Tanpınar da “Huzur” adlı romanına ev sahibi olarak İstanbul’u seçer. “Huzur”un, bu kadar özel bir roman olmasında İstanbul’un rolü büyüktür. Vapurlar, Nuran, sohbetler, Mahur Beste… İnsan, okudukça kederleniyor, boğazı düğümleniyor. Biz, İstanbul’u hak ediyor muyuz? Tarihi, kültürü ve doğası ile bize yaşattığı sınırsız güzelliklerin karşılığını ona verebiliyor muyuz? Yoksa Macbeth gibi ihanet mi ediyoruz?

İstanbul, resmi kayıtlara göre 15,07 milyon nüfusu ile dünyanın en büyük metropollerinden biri olup Türkiye’nin katma değerine en fazla katkı yapan şehir. Sağlanan katma değer, onu paylaşılması zor bir şehir haline getirdiği gibi herkesin kolaylıkla sevdalanabileceği bir şehir aynı zamanda. 2019 yılı yerel seçimlerine hazırlık sürecinde AKP, İstanbul’a duyduğu ‘büyük aşkı’ şehrin her yerindeki panolar aracılığı ile ilan etmişti, ama O umulanın aksine bu kez AKP’ye varmayıp, sevdiğine kaçtı. AKP, kalp acısı ile YSK’ya itiraz etti; sevdiğinin aklını çelen hırsızlar olduğunu iddia ederek. YSK, büyükşehir belediye seçiminin yenilenmesine karar  verdi. 23 Haziran’da yenilenen seçim sonucunda İstanbul, bu kez daha fazla destek ile bir kez daha sevdiğine kaçmayı başardı.

Bütün bu gelişmeler esnasında adayların manifestoları, bir hayli düşündürücüydü. Merakla beklenen canlı yayında sorulan sorular ve verilen cevaplar, yerel yönetimler açısından bakıldığında İstanbul’un ajandasında yer alması gereken birçok şeyin yer almadığını gösterdi. Binali Yıldırım, Melen’den su taşıyarak uzun süredir su problemi çeken kentte kişi başına düşen su miktarını artırdıklarını grafikler ile canlı yayında anlattı. Halbuki, WWF Türkiye ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Çevre, Araştırma ve Sürdürülebilirlik Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından hazırlanan “Türkiye’nin Su Riskleri” raporu, suyu bir yerden bir yere taşımanın, su sıkıntısı yaşayan yere geçici bir çözüm sunduğunu, orta ve uzun vadede bunun sürdürülemez bir hak ihlali olduğunu belirtmişti: Suyun döngüsü değiştirildikçe, o bölgedeki ekosistem çok büyük hasar görür. WWF’nin “Yaşayan Gezegen Raporu”nda da 1970 yılından bu yana tatlı su kaynaklarına bağlı olarak yaşayan canlı türlerinde yüzde 37 oranında bir kayıp olduğunu kaydedilmişti. Yani, Melen’den su taşıyarak, İstanbul’un su sorununu kalıcı olarak çözmek mümkün değildir. Bu durum, yerel yöneticiler açısından da risk oluşturur. Asıl olan, İstanbul’un sahip olduğu su varlıkları ile sorunu çözmektir. Aynı şekilde düşük gelirliyi korumak için su fiyatlarında indirime gitmek yerine, kullanım miktarına bağlı olarak artan tarifeli fiyatlandırma uygulanmalıdır. Bu şekilde tasarlanan su fiyatlandırma politikası, progresif yapısı ile hem düşük gelirliyi koruyacak, hem de suyun daha bilinçli kullanılmasını sağlayacaktır.

Su sorunu, maalesef şehrin tek sorunu değil. İstanbul, trafik sıkışıklığı en fazla olan dünya şehirlerinden biri.  Navigasyon şirketi TomTom tarafından 56 ülkedeki 403 şehirde yapılan araştırmada, İstanbul’daki trafik sıkışıklığı, 2018 yılında yüzde 53 olarak kaydedildi ve İstanbul bu oran ile dünyanın trafik sıkışıklığı en fazla olan altıncı şehri oldu. Trafik sıkışıklığı, sadece zaman kaybına neden olmayıp yerel ve küresel hava kirliliğine de yol açar. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası tarafından hazırlanan “Hava Kirliliği 2018 Raporu”na göre İstanbul, Türkiye’nin havası en kirli şehirleri arasında.  Avrupa’daki birçok şehirde hava kirliliğinde azalma gözlemlenirken, biz de tersi yaşanıyor. Hava kirliliği, özellikle solunum yolu hastalıklarından mustarip olan insanları çok olumsuz etkilerken; hastaların artan şikayetlerinin yanı sıra, devlet kaynakları da iki şekilde zarar görüyor:  Birincisi, hastalığın seyrinden dolayı ortaya çıkan iş gücü kaybı, ikincisi ise, hastalığın tedavi edilmesi için sağlık harcamalarında görülen artış olarak. Bunlar, birer fırsat maliyetidir. Devlet kaynakları, daha verimli bir şekilde başka hizmetlerde kullanılabilecekken, trafik sorununun tetiklediği sağlık sorunları ile mücadele etmek için kullanılırlar. İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alanlara ait veriler de kaygı verici. Bu rakam İstanbul’da 4.9 metrekare iken, İzlanda’da 410,8 metrekare.

Maalesef seçim öncesi tartışmalar, vatandaşların ödediği vergiler aracılığı ile sağlanan kaynakların verimli bir şekilde kullanılıp, kullanılmadığına ilişkin tartışmalardan ibaret kaldı. Halbuki dünyada teknoloji aracılığıyla artık akıllı şehirleri tasarlamanın yolları tartışılıyor.  Elektriğini kendi organik atıklarından sağlayan, ulaşımın sıfır emisyona neden olduğu ve zaman kaybına yol açmadığı, atık suların yeniden hızlı bir şekilde ekonomiye kazandırıldığı, taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışmayan, kendi kendine yeten ve çevreye verilen zararın mümkün olan düzeyde minimuma indirildiği şehirleri…Yerel politika yapıcılar, o şehrin sakinleri ile birlikte hedefler belirleyip onlara ulaşmanın gayreti içinde. Örneğin, Kopenhag, 2025 yılına kadar karbon nötr olmayı hedefledi. Yani, 2025 yılından sonra karbon emisyonlarına yol açmayan bir şehir olacak.

Ursala K. LeGuin’in, “Mülksüzler” kitabında da belirttiği gibi, değişim kaçınılmaz. Bu, elbette şehirler için de geçerli. Tabii ki bir yüzyıl sonra, Eylül’e ve Huzur’a ev sahipliği yapan İstanbul olmayacak. Ama değişimin olumlu olması gerekir. Kendisine iki defa kaçan İstanbul için Ekrem İmamoğlu’nun önünde iki yol var: Birincisi, kentteki her bir çınar, asırlık gün görmüşlükleri ve hatıraları ile bizim de üstümüze yürümeden İstanbul’a hak ettiği değeri vermek için çevre dostu politikalar tasarlamak ve uygulamak. Diğeri ise, kendisine güvenen İstanbul’a, Macbeth gibi ihanet etmek.

*Doç. Dr.- Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Veronika’nın İkili Hayatı, kaybolan hatıralar ve kaybolan gelecek

Krzysztof Kieslowski, Polonya’nın dünya sinemasına büyük bir armağanıdır. En büyük tutkusu sigara içmek olan yönetmen, edebiyatın sinemadan çok daha üstün olduğunu ifade etmiştir. Böylece sadece filmleri ile değil, bu beyanatı ile de kalbimi çelmiştir. Bir çoğumuz, Kieslowski’yi Fransız bayrağının renklerine atıfta bulunarak çektiği “Üç Renk” serisi ile tanırız; Mavi, Beyaz ve Kırmızı. Daha az bilenen filmleri ise, On Emir’den esinlenerek çektiği “Dekalog” serisidir. Ama benim gönlüme “Veronika’nın İkili Hayatı” ile taht kurmuştur. Bu filmi neden çok sevdiğime dair onlarca neden sayabilirim.  Düşünün, bir film için iki farklı son çeken dahi bir yönetmenin filminden bahsediyoruz. Biri Amerikalılar için, biri Avrupalılar için. İki farklı kültür, iki farklı yaşam tarzı ve iki farklı sonla biten bir film.

Maruz kaldığımız değişim baş döndürücü. Yaşadığımız şehirlerin sokaklarına ait hatıralarımız, yaşanmışlıklarımız hızlı bir şekilde kayboluyor.  İstanbul, artık Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir” ya da “Huzur” romanlarında bahsettiği İstanbul değil. Kendi doğasına, tarihine, hatıralarına uymayan ne varsa hepsinden fazlası ile nasibini alıyor ve sanırım almaya da devam edecek.  Elli-atmış yıl boyunca insanların hayatında olan, onlarla birlikte büyüyen bir ağaç yeni yapılacak bir bina için birdenbire kesilebiliyor. Sabah o sokaktan işe gitmek için yürüyorsunuz. Akşam iş dönüşü sokağa girdiğinizde, ağacın kesildiğini, dallarının hatıralarınızla beraber darmadağın olduğunu görüyorsunuz. Ahmet Haşim’in en sevdiği vakit, akşam vakti imiş. Şair, akşam karanlığının çirkinlikleri sakladığını düşünürmüş. Maalesef akşam karanlığı, bütün bu çirkinlikleri saklayacak kadar kudretli değil, saklayamıyor. Astım hastası iseniz, göğsünüzün üstündeki baskıyı hissediyorsunuz. Sokağın başında oturan, ömrünün tamamı nerede ise bu sokakta geçen yaşlı bir kadına inme iniyor. Bir anda, hatıralarınız sizden zorla alınıyor, tarumar ediliyor. Her şey ama her şey, öyle hızlı ve çirkin bir şekilde değişiyor ki yıllardır yaşadığınız şehri tanıyamaz hale geliyorsunuz.

Kieslowski, “Veronika’nın İkili Hayatı”nda birbirini hiç tanımayan, ama tıpatıp birbirinin aynı olan, biri Paris’te, diğeri Varşova’da yaşayan iki genç kızın hikayesini anlatır. İkisi de aynı yaştadırlar, sanatçıdırlar ve ikisinin de kalbinde sorun vardır. Film, metaforlar üzerinden ilerler. Filmin müzikleri, “Üç Renk”in müziklerini de yapan Zbigniew Preisner’e aittir. Varşova’da yaşayan Veronika, sahnede kalp krizi geçirerek bu dünyadan göçer. Paris’te yaşayan Veronika, Varşova’da yaşayan Veronika’dan habersizdir. Ama bir yerlerde diğer yarısının yaşadığını hep hisseder. Parisli Veronika, diğer yarısının ölümünü de hisseder ve buna bağlı olarak bir seçim yapma aşamasına gelir. İktisat derslerinde fırsat maliyeti konusunu anlatırken her seçimin, her tercihin aynı zamanda bir vazgeçiş olduğundan bahsederiz. Veronika, sağlık problemi nedeni ile opera sanatçısı olmaktan vazgeçer. Bu kararı çok zorlanarak almıştır. Bu kararın onda yarattığı etkiyi azaltabilmek için hatıralarına ve çocukluğuna sığınmak ister; teselli bulmak için baba evini ziyaret eder. Baba evinin yeri aynıdır. Ve film biter. Bu son, Kieslowski’nin Avrupalılar için çektiği sondur.

İstanbul’da doğup, büyüyenlerin baba evi diye bildikleri bir çok bina yıkıldı. Yıkılan binaların yerine yenileri yapıldı. İnsanların hatıraları yok edildi ve insanlar, doğup büyüdükleri şehre yabancı oldular. Eğer biz, zor durumlarda hatıralarımıza, çocukluğumuza sığınamıyorsak, neye sığınacağız? Bizi, diğer canlılardan ayıran bilincimiz ve hatıralarımız değil midir? Bu değişim, maalesef İstanbul ile sınırlı değil. Bu kadar hızlı değişim, insanları kendi geçmişlerine yabancı eder ve nesiller arasında çok büyük uçurum yaratır. Çocuklarımız, baba evinin ne anlama geldiğini bilmeden, kendi geçmişlerine yabancılaşmış olarak büyüyorlar.

Ne yazık ki kaybolan sadece hatıralar ve geçmiş değil, aynı zamanda bu çocukların gelecekleri de çalınıyor. İklimler değişiyor. Gelecek nesiller, önlem alınmadığı takdirde iklim değişikliğinden çok kötü etkilenecek. 16 yaşındaki İsveçli Greta Thunberg, Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nde yaptığı konuşma ile hepimizin hayranlığını kazandı. Geleceğimizi bize geri verin, dedi. Thunberg, bununla yetinmedi, yoluna devam ediyor. Thunberg, bize çok önemli bir şeyi hatırlattı. Gençlerin, çocukların hem geçmişini hem de geleceğini aynı anda yok etmeye hakkımız yok.

.

Ayşe Uyduranoğlu

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

24. Taraflar Konferansı, sarı yelekliler ve toplumsal kabul edilebilirlik

1992 yılında Rio De Janerio’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ni (BMİDÇS) imzaya açmıştır. BMİDÇS gereği ortaya çıkan en önemli yapılanma, Taraflar Konferansı’dır. 1995 yılından itibaren düzenli olarak toplanan Taraflar Konferansı, bu yıl 3-14 Aralık 2018 tarihleri arasında Polonya’nın Katoviçe kentinde yapılmaktadır. Bu toplantıların amacı, bilimsel verileri temel alarak iklim değişikliğine ilişkin gelişmeleri değerlendirmek ve mümkünse iklim değişikliği sorunu ile mücadelede uluslararası mutabakatı sağlamaktır.

İklim değişikliğinin neden kaynaklandığı, önlem alınmazsa neler olabileceğine dair çok sayıda araştırma mevcuttur. Uzun bir süredir hem akademik çevrelerde, hem de uluslararası toplantılarda bu sorun ile mücadele edebilmek için ne tür önlemler alınabileceği de tartışılmaktadır. Ekonomistler tarafından en çok savunulan mali politika araçları, karbon vergisi ve emisyon ticaretidir. Her iki politika aracı da piyasa temelli olup, başta karbon olmak üzere sera gazı emisyonlarını fiyatlandırmak suretiyle, iklim değişikliği ile mücadelede etkin olabilirler. Diğer taraftan, bu politika araçlarının dünya çapındaki uygulamaları çok sınırlıdır. 2017 yılı itibariyle, emisyon ticareti ve karbon vergisinden oluşan karbon fiyatlandırma girişiminin sayısı kırk altıdır ve bunların tamamı uygulamada olmayıp, bir kısmı henüz planlama aşamasındadır (Carbon Pricing Watch, 2017).

İklim değişikliğine karşı uygulanabilecek bu politika araçlarının uygulanmasında politika yapıcıların yeterince hızlı davranamamasının nedeni, siyasi ve toplumsal kabul edilebilirliktir. Karbon vergisi, Avrupa Birliği’nde (AB) uzun süredir tartışılmakta olup, sadece bazı üye ülkelerde uygulanmaktadır. AB, 1990 yılında karbon ve enerji vergisini önermiş, ancak bazı ülkelerin itirazı üzerine öneriyi geri çekmiştir. AB genelinde yeni bir verginin uygulanması, ancak oybirliği ile mümkündür. Üye ülkelerden birinin itirazı halinde dahi, vergi önerisinin kabul edilmesi mümkün değildir. Birleşik Krallık, Portekiz ve Yunanistan’ın farklı nedenlerden ötürü itirazları sonucunda, karbon ve enerji vergisinin AB genelinde uygulanması mümkün olamamıştır.

Son günlerde Fransa’nın çeşitli yerlerinde yaşanan olaylar, bu politikaların toplumsal kabul edilebilirliğini bir kez daha gündeme getirmiştir. Fransa, iklim değişikliği ile mücadele etmek için, Ocak 2019’da geçerli olmak üzere akaryakıt vergilerini arttırmayı planlamıştır. Ancak “Sarı Yelekliler” olarak örgütlenen grup tarafından yapılan gösterilerin, kısa bir sürede şiddetini arttırarak ülke geneline yayılması, Fransa hükümetinin geri adım atmasına neden olmuş ve vergi artışı bir süreliğine ertelenmiştir.

İklim değişikliği ile mücadele etmek için karbon vergisi gibi yeni konulacak vergilere ve/veya halihazırda uygulanan vergilerin arttırılmasına karşı toplumsal direncin en büyük nedeni, bu vergilere karşı önyargıdır. Karbon vergisi de dahil olmak üzere akaryakıt vergileri, tüketim vergileridir ve vergi mükelleflerinin ödeme gücünü tam olarak yansıtmadığı için regresif, yani gerileyici bir yapıya sahiptir. Diğer bir deyişle, vergi yükü, düşük gelirliler tarafından daha fazla hissedilmektedir. Ayrıca, Türkiye ve AB ülkelerinde akaryakıt vergilerinden elde edilen gelirler, tüketim vergi gelirleri içinde önemli bir paya sahiptir. Bu vergiler, nihai tüketiciye yansıyan fiyatın da önemli bir yüzdesini oluşturur. Diğer tüketim vergileri gibi, akaryakıt vergileri de idari açıdan tahsilatı çok kolay vergilerdir. Akaryakıt vergilerine ait bütün bu özellikler, toplumda hükümetlerin daha fazla vergi toplayabilmek için iklim değişikliğini bahane ettiği kanısına yol açmaktadır. Ama aslında iklim değişikliğine karşı konulan vergiler mali vergiler olmayıp, dışsal maliyetleri fiyat mekanizması içine yansıtmayı amaçlamaktadır.

24. Taraflar Konferansı, Katoviçe’de devam ederken, dünyanın dört bir tarafından gençlerin ve çocukların iklim değişikliğine karşı isyan ve eylem haberleri gelmektedir. İklim değişikliği konusunda toplumda farkındalık arttıkça, uygulanabilecek fiyatlandırma politikalara karşı direncin azalması muhtemeldir. Birleşmiş Milletler, iklim değişikliği ile mücadelede mali mekanizmaların gerekliliği savunmak kadar, farkındalığa da önem vermeli ve hatta çok geç olmadan iklim seferberliği başlatmalıdır. Çünkü iklim değişkliği ile mücadele, zamana karşı bir yarıştır.

Ayşe Uyduranoğlu

Hafta SonuManşet

Çocukluk insanın anavatanıdır

Virginia Woolf, annesini kaybedene kadar yaz tatillerini ailesi ile birlikte, İngiltere’nin Cornwall Bölgesi’nde bulunan St Ives’ta geçirmiştir ve bu tatillerin hayatındaki etkisini şöyle dile getirmektedir: “Birinin geçmişi… Çocukların bahçede koştuğunu görüyorum. Gecede denizin sesi. Neredeyse hayatın kırk yılı, hepsi onun üstüne kurulu, öyle nüfuz etmiş ki asla açıklayamam.” En çok sevdiğim romanının esin kaynağı ise, St Ives’taki Godvery (Kernevekçe küçük ciftlik anlamına gelen) Deniz Feneri’dir. Woolf, “Deniz Feneri” isimli romanında günlük hayatı tam olması gerektiği gibi anlatır. Olağanüstü bir tarafı yoktur, ama günlük hayatın bu kadar sıradan anlatımı, romanı olağanüstü yapar. Çocuklar, onların coşkusu, beklentisi ve heyecanları romanı olağanüstü yapmaya zaten yeterli değil midir?

Çocukluğumuz nasıl geçiyorsa, iyi ya da kötü, bütün hayatımız ona göre şekilleniyor. William Wordsworth, “My Heart Leaps Up” isimli şiirinde çocuğun insanın babası olduğunu söyler. İlk başta çelişkili gibi görünse de çocuk, yetişkin olduğunda çocukken yaşadıklarının, öğrendiklerinin ve tanık olduklarının fazlası ile etkisinde kalacaktır. Hepimizin çocukluğu, kendi yetişkinlik çağlarımıza babalık yapacaktır. “My Heart Leaps Up”,  kısa bir şiir olmasına rağmen, son derece etkili ve güçlü bir şiirdir; tıpkı Ahmet Haşim’in “Karanfil” isimli şiiri gibi.

Harper Lee’nin muhteşem bir babaya sahip olması, yaşadığı dönemin olumsuz taraflarına rağmen babası sayesinde güzel ve unutulamayacak anılarla dolu bir çocukluk geçirmesi, “Bülbülü Öldürmek” isimli romanına esin kaynağı olmuştur. Romanın film uyarlaması da mevcuttur. Romanlardan uyarlanan filmleri dikkate aldığımızda, romanın hakkını veren sinema uyarlamalarının az olduğunu görebiliriz. Sanırım “Bülbülü Öldürmek” filmini, romanına tercih ederim. Romanın film uyarlamasını TRT’nin tek kanal, siyah beyaz olduğu dönemlerde izlemiştim. On bir yaşında olmalıyım. Aklımda en çok kalan, kızın babasına adı ile hitap etmesiydi. Romanın kahramanlarından biri olan Scout babasını, “Atticus” diye çağırırdı. Yıllar sonra filmi tekrar izleyince, o sıcaklığı yeniden hissettim. Robert Duvall’ın canlandırdığı “Boo” karakteri, çocukların hayatını kurtarması ve filmin sonunda kapının arkasında utangaç gülümsemesi ile belirmesi. Evet, hatıralarıma öyle nüfuz etmiş ki asla açıklayamam.

Dünya Çocuk Hakları Günü, 20 Kasım 1989’da Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiştir. En temel çocuk haklarından biri de insana yakışır yaşam standardına sahip olma hakkı olarak belirlenmiştir. Ancak hem dünyada, hem de ülkemizde çocuklara dair yaşanan gelişmeler pek iç açıcı değildir. Hatta son derece kaygı vericidir. Savaş ortamında büyüyen çocuklara resim çizdirildiğinde silah, tank ve patlayan bombaları içeren resimler ortaya çıkmaktadır. Huzurlu ortamda büyüyen aynı yaş çocukları, çiçek, gökkuşağı, kelebek ve benzeri resimler çizmektedir. Bazı çocuklar ise, konusu ne kadar karanlık olursa olsun resim çizebilecek kadar yaşayamamaktadır. Yemen’de açlıktan ölen çocukların sayısı düşündürücüdür. Bu çocuklar, değil eğitim hakkına sahip olmak, hayatta kalabilecek kadar besin alma hakkından bile mahrum bırakılmışlardır. Sağlıklı ve dengeli beslenmeden bahsetmiyorum bile. Çocukların bir diğer hakkı ise, ekonomik sömürüden korunmaktır. Ancak dünyadaki çocuk işçi sayısı, milyonlar ile telaffuz edilmektedir.

Açlık, eğitim hakkından mahrum kalma, istismara uğrama ve buna benzer sorunlara ilave olarak, çocuklarımızı bekleyen çok başka bir tehlike daha var, küresel iklim değişikliği. Maalesef küresel iklim değişikliği,  birçok farklı soruna da neden olmaktadır ve etkili önlemler alınmadığı takdirde gelecekte etkisini daha fazla hissettirecektir.

İktisat yazınında piyasa başarısızlığı olarak değerlendirilen küresel iklim değişikliği sorununun piyasa temelli araçlar ile çözülebileceği, hiç değilse yavaşlatılabileceği tartışılmaktadır. Piyasa temelli araçlardan biri, emisyon ticaretidir.  Emisyon ticaretinin temelleri, Ronald H. Coase tarafından 1960 yılında geliştirilen “Coase Teoremi”ne dayanmaktadır. Ekonominin ilkeleri dikkate alındığında, etkin bir şekilde işleyebilecek bir sistem olabilir. İyi tanımlanan mülkiyet hakları aracılığı ile çevreyi ne kadar kirletebileceğimize karar verebiliriz ve bu kararlarımız rasyonel olabilir. Ancak bu sisteme getirilen en önemli eleştirilerden biri, gelecek nesiller adına karar almamızın ne kadar adil olacağıdır. Çünkü bizim şu an neden olduğumuz sera gazı emisyonları, gelecek nesilleri daha çok etkileyecektir. Yerel hava kirliliği ise, çocukların beyin gelişimi üzerinde son derece olumsuz etkilere sahiptir. Buna ilave olarak, yerel hava kirliliği başta solunum yolları hastalıkları olmak üzere çeşitli hastalıklarının da temel nedenidir. Çocuk haklarının ihlaline dair daha birçok örnek verilebilir. Dünyanın farklı yerlerinden sağlanan veriler, çocuk haklarının bir hayli ihlal edildiğini teyit etmektedir.

Çocukluk, insanın anavatanıdır. Güzel bir çocukluk geçirme şansına sahip olabildi isek, ne zaman bunalsak, sıkılsak çocukluk hatıralarımıza sarılmaz mıyız? O büyülü günlere sığınmaz mıyız? Scout, Jem ve Dill’in yaptıkları gibi kamyon lastiklerinin içine kıvrılıp, sokaklarda yuvarlanmak istemez miyiz? Yetişkin olarak çocukların öyle kaygısızca oynadığını görmenin huzuru. O anki huzur… Çocuk haklarının korunması, insanlığın geleceğini şekillendirecektir.

 

 

Ayşe Uyduranoğlu

Kategori: Hafta Sonu

Yazarlar

Beni asla bırakma

Jose Saramago, Portekiz’in yetiştirdiği en önemli edebiyatçılardan biridir. 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Saramago’nun en etkileyici eseri ise, Körlük’tür. Hikaye, bir adamın aniden kör olması ile başlar. Ve körlük ülke geneline hızlı bir şekilde yayılır. Tek bir insan, göz doktorunun karısı, hariç sonunda herkes kör olur. Kadın, karantinaya alındıklarında ve sonrasında sadece kocasının bakımını üstlenmez, çevresinde olan ve yetişebildiği herkesin bakımını üstlenir ve asla pes etmez. Tabii görebilen tek insan olduğu için, yaşadıkları çok ağırdır. İnsan psikolojinin kaldıramayacağı pek çok şeye tanıklık etmek zorunda kalır. Karantinaya alındıkları akıl hastanesinde kötü insanların kurduğu çeteden tutun da hastane dışında çürüyen cesetlere kadar her şeyi görebilen tek insandır. Bu çok zor koşullarda onu ayakta tutan en önemli şey, sahip olduğu merhamet duygusudur. Bana göre Körlük, bizi diğer canlılardan ayıran ve belki de üstün yapan en önemli şeyin aklımız değil, merhamet duygumuz olduğunu anlatır. Aklımız, yapmak istediklerimiz ve hayallerimiz sınır tanımıyor. Özellikle hayallerimiz… Bize yaşama gücü ve sevinci veren de hayallerimiz değil midir? Ancak hayallerimize ulaşmak için aldığımız kararlar, her zaman yapıcı olmayıp bazen yıkıcı olabiliyor.

WWF (Doğal Hayatı Koruma  Vakfı) ’in yeni yayımlandığı 2018 Yaşayan Gezegen Raporu, biyo çeşitliliğe verdiğimiz zararların artık ürkütücü boyutlara eriştiğini göstermektedir.  40 yıl gibi kısa bir sürede biyo çeşitlilikte yüzde 60 oranında bir azalma kaydedilmiştir. Birleşmiş Milletler Biyo Çeşitlilik Sözleşme direktörü Paşha Palmer Guardian’a yaptığı açıklamada biyo çeşitlilik kaybının ‘sessiz bir katil’ olduğunu ve maalesef iklim değişikliği kadar tartışılmadığını belirtmektedir. Palmer, ayrıca 2050 yılına kadar Afrika’nın ev sahipliği yaptığı kuşlar ve memeli hayvanların yüzde 50’sini kaybetmek tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu da vurgulamaktadır.

Bireylerin fayda fonksiyonu, sadece tüketim aktivitelerinden elde ettikleri haz duygusu ile sınırlı değildir. Yaşadığımız süre boyunca balinaları ve/veya Afrika fillerini görmek için hiç şansımız olmasa bile, onları korumak için bağış yaparız. Biz göremesek bile onların bir yerlerde olduğunu, varlıklarını sürdürdüklerini bilmek içimizi ısıtır ve bizi mutlu edebilir. Bu mutluluk da fayda fonksiyonumuz içinde yer alır. Ekonomistler olarak tercihlerimizin sonuçlarını fayda fonksiyonu ile ifade etmeyi pek severiz. Çevre Ekonomisi’nde doğal hayatın korunması için bireylerin çabası, ödeme istekliliği ile hesaplanır. Bu tür hesapların temelinde yer alan argümanlardan biri, geri döndürülememe ilkesidir. Herhangi bir canlı türü yok olduğunda onu geri döndürmemiz artık imkansızdır. En azından bugün sahip olduğumuz teknoloji olanakları ile. Ve bu mahrumiyet durumu, bizim fayda fonksiyonumuzu olumsuz etkileyebilir.

Benim için edebiyat güzelliklerine, merhametine ve duygularına sığındığım bir sanat dalıdır. Ve yine Nobel Edebiyat Ödülü sahibi başka bir yazardan, Kazuo İshiguro, başka sarsıcı bir roman Beni Asla Bırakma’dır. Yatılı okul Hailsham’ın öğrencileri, aslında diğer insanların organ yetmezliğine çare olabilmek için, klonlanmış insanlardır. Okuldan önce geçmişleri yoktur ve dışardaki dünyayı bilmezler. Onlar, farkında olmasa bile, ilk andan itibaren karanlık bir geleceğe hazırlanırlar. Organlarına gereksinim oldukça çağırılacakları ve tamamen tüketilecekleri acımasız bir gelecek, onları beklemektedir. Her hafta düzenli olarak ziyaretlerine gelen bir kadın, klonlanarak üretilen bu çocukların sanat derslerinde yaptıkları resimlerden beğendiklerini alıp götürür. Amacı ise, bu çocukların diğer insanlar gibi duyguları olup olmadığını öğrenmektir. Sanat ve aşk, diğer bir deyişle insanın yaratıcılığı ve sahip olduğu güzel duygular, onların kaçınılmaz geleceğinin önüne geçebilecek midir? Maalesef hayır. Klonlanan insanlar, bu şansa sahip olamazlar. Roman, ağızda acı bir tat bırakarak hüzünlü bir sonla biter.

Ünlü tarihçi Yuval Noah Harari, insanlığın kendine hazırladığı geleceğin daha fazla rekabeti de birlikte getireceğini savunur. Hatta sadece kendi türümüz ile değil, robotlarla da acımasız bir yarışa girmemiz beklenmektedir. İnsanı bu acımasız yarışta kurtaracak en önemli şeylerden biri, insana ait güzel duygular ve yeteneklerdir. Bütün canlılara duyacağımız mermamet, bizi insan olarak ayakta tutacaktır. 11 Kasım 2018 günü yapılacak olan İstanbul Maratonu’nda sevgili arkadaşım, meslektaşım ve Adım Adım’ın kurucularından Itır Erhart’ın güzel yürekli kızı İsabel Erhart, çok anlamlı bir amaç için koşacak. İsabel, meslektaşımız Umut Özkırımlı’nın beş buçuk yaşında kanserden kaybettiği oğlu Luca Can’ın anısına, kanserli çocukların tedavileri esnasında mutlu olmalarını katkıda bulunmak üzere, iyilik peşinde koşacak. Doğaya, ekosisteme ve kendimize karşı olan acımasız katliam ve yarışa karşın İsabel, çocuklar yaşasın diye Gülmek İyileştirir Derneği için koşacak. Desteklerimiz İsabel ile olsun.  https://ipk.adimadim.org/kampanya/CC32998.

Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu / Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesi

Kategori: Yazarlar

Köşe Yazıları

İklim değişikliği ve güvenlik sorunu

Komşumuz Yunanistan’da 3 gün önce başlayan orman yangınları bizi derinden sarstı. Bu felakette hayatını kaybedenlerin sayısı 81’e ulaşırken, yaralı ve kayıpların sayısı da bir hayli yüksek. İnsan hayatı kadar önemli olmamakla birlikte, maddi kayıp da var.

İngilizlerin ünlü gazetesi Guardian’da Fiona Harvey, orman yangınlarının altında yatan temel nedenin iklim değişikliği olduğunu gayet açık bir şekilde belirtmiş. Zaten son yıllarda, Dünya Ekonomik Forumu’nda da iklim değişikliği insanlığı ve ekonomileri tehdit eden ilk beş sorun arasında sayılmaktadır.

Azaltım kadar uyum da gerekli

İklim değişikliğini yavaşlatmak, kontrol altına almak çok uzun süredir uluslararası düzeyde tartışılmakta ve maalesef tartışmaların odağında sera gazı emisyonları azaltım politikaları yer almaktadır. Elbette bu politikaların mutlaka uygulanması gerekiyor. Fakat belirtmek gerekir ki, azaltım politikaları kadar uyum politikaları da tartışılmalıdır.

İklim değişikliğinin etkileri, bir çok ülkede çeşitli şekillerde kendini göstermeye başladı. Böyle devam ettiğimiz takdirde felaketlerin sayısı, sıklığı ve şiddeti artacak. Yaşadığımız felaketler, büyük miktarlarda ekonomik kayıplara yol açmakla kalmıyor, canlıların hayatlarını da sonlandırıyor. Yunanistan’daki orman yangınlarının medyaya yansıyan görüntüleri, dünyanın sonuna ait görüntüler gibiydi. Hepimiz, büyük bir acı ve tedirginlik ile izledik. Türkiye’de coğrafi konumu nedeni ile bu tür felaketleri muhtemelen yaşayacak. Henüz bu kadar trajik bir orman yangını yaşamamış olmakla birlikte, orman yangınları yaz mevsiminde ülkemizde de sık sık görülüyor.

Devletlerin yapması gereken değişen iklime uyum politikalarını geliştirip, bir an önce uygulamaya başlamaktır. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) bütün uyarılarına rağmen, bu politikaların maliyetli olması, beşeri sermayeden tutun teknolojiye kadar bir çok alanda yatırım gerektirmesi, devletlerin ağır ya da hiç politika geliştirmemesine neden olmaktadır.

Yunanistan’daki felaketin maddi boyutları henüz tam olarak belli değil. Ancak yine Guardian’da yer alan başka bir haber, Yunan Hükümeti’nin 20 milyon Euro tutarında fonu, yangınlardan etkilenen bölgeye aktaracağını belirtmiştir. Buna ilave olarak, 9 milyon Euro ise, evlerini ve yakınlarını kaybeden insanlara dağıtılacaktır. Bu bir, “fırsat maliyeti”dir. Uyum politikalarını maliyetli oldukları için uygulamaktan imtina eden devletler, daha büyük maliyetler ile karşılaşabilmektedirler. Kaldı ki, kaybolan hayatları, buna binlerce ağaç ve hayvan da dahil, yerine koymak mümkün değildir. Daha da kötüsü, bunlar arasında hem fauna, hem de flora olarak yerine koyulamayacak türler de bulunabilir.

Bu tür felaketlerin, bizi derinden sarsması ve nereye doğru gittiğimiz anlayabilmek için “The Day After Tomorrow” gibi filmleri izlememize gerek yok. Asıl öğrenmemiz gereken, eğer sağ kalmayı başarabilirsek bizi bekleyen geleceğin ne olduğudur.

Cormac McCarthy’nin Pulitzer Ödül’ü alan “The Road” isimli alan romanı, iklim değişikliği olmasa bile çevresel bir felaketin bizi nasıl Abraham Maslow’unGereksinimler Hiyerarşisi” içinde ilk iki basamağa geri götüreceğini anlatır. Beslenmenin de aralarında bulunduğu ilk basamak fizyolojik gereksinmelerdir. İkincisi ise, güvenliktir.

Buradan bambaşka bir tartışma konusu çıkabilir. Devletler, vatandaşlarını iklim değişikliğine karşı korumakla mükelleftir. İklim değişikliğinin yol açtığı sorunlar, güvenliğe ilişkin sorunlardır. Anayasalar, devlet ile vatandaşın üzerinde anlaştığı bir sözleşmedir. Vatandaş, anayasa gereği vergisini öder ve karşılığında ise, aralarında güvenliğinin de bulunduğu bir çok kamu hizmetini devletten talep eder.

Hatırlayalım; geçen yıl Eylül ayında Portekizli çocuklar, orman yangınlarından dolayı iklim değişikliğini kabul edip, imzalayan ama sorumluluklarını yerine getirmeyen devletlere karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dava açacakları haberi ile gündeme gelmişlerdi. Devletlerin, daha da geç olmadan bu sorumluluğu hem azaltım, hem de uyum politikaları uygulayarak üstlenmeleri elzemdir.

 

Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu

Bilgi Üniversitesi Çevre, Enerji ve Sürdürülebilirlik Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü

Köşe Yazıları

24 Haziran seçimi, parti manifestoları ve çevresel performansımız

Türkiye, 24 Haziran 2018 tarihinde hem milletvekilleri, hem de cumhurbaşkanlığı için seçime gidiyor. Seçime katılan partiler, seçim tarihinin açıklanmasından sonra manifestolarını kamuoyu ile paylaştılar. Partilerin manifestoları, seçimi kazanmaları halinde neler yapmayı planladıklarını açıklayan bir yol haritasıdır. Türkiye’nin maalesef çok ciddi ve acilen çözülmesi gereken bir çok problemi mevcuttur. Bir çoğumuzun aşina olduğu bu problemleri, burada tek tek saymaya gerek yok. Ancak halihazırda var olan problemlere ilave olarak, bizi bekleyen çok önemli bir sorunumuz daha var; küresel iklim değişikliği. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) periyodik olarak yayımladığı Değerlendirme Raporları’nda Türkiye, coğrafi konumu nedeni ile iklim değişikliğinden en çok etkilenecek ülkeler arasında sayılmaktadır.

İklim değişikliği ile mücadele etmek uluslararası işbirliğini gerekli kılmaktadır. Ve maalesef bu konuda etkili bir uluslararası anlaşmadan bahsedebilmek henüz mümkün değil. 21. Taraflar Konferansı sonrası kabul gören Paris Anlaşması’na göre, iklim değişikliğinin etkilerini azaltabilmek için yeryüzü sıcaklık artışının bu yüzyıl sonuna kadar Endüstri Devrimi öncesi seviyeye göre 1,5oC hatta mümkünse 2oC ile sınırlı tutulması gerekmektedir. Ancak Paris Anlaşması’nın Kyoto Protokolü gibi bir bağlayıcılığı yoktur. Sera gazı emisyonlarında hangi ülkenin ne kadar azaltım yapacağı ülkelerin inisiyatifine bırakılmıştır. Türkiye, artıştan azaltım yapmayı hedeflemektedir. Gelişmiş ve yüksek emisyona sahip gelişen ülkelerde radikal önlemler alınmadığı sürece iklim değişikliğini yavaşlatmak için Paris Anlaşması tarafından belirtilen hedefe ulaşmak pek olası gözükmemektedir. Bu nedenle, iklim değişikliği ile mücadelede değişen iklime uyum sağlamak giderek daha da önem kazanmaktadır. Ayrıca belirtmek gerekir ki değişen iklime daha hızlı uyum sağlayan ülkeler ekonomik açıdan da güçlü olacaklardır.

Partilerin manifestosuna dönecek olursak, halihazırda iktidarda olan AKP, 2023 yılına kadar Türkiye’nin dünyanın en büyük on ekonomisi içinde yer almasını hedeflemektedir. AKP, bu hedefini seçim süreci öncesinde de sık sık dile getirmekteydi. Gayri safi yurt içi hasılanın (GSYİH) reel değeri ise, hükümetin bu büyüklüğü ölçmekte kullandığı tek makro ekonomik veridir. Halbuki dünya, büyük bir hızla değişmekte ve ekonomilerin krizlere karşı dayanıklılığını ve gücünü ölçen çok farklı etkenler ortaya çıkmaktadır. İklim değişikliğine karşı önlem alınıp alınmaması bu etkenler içinde yer almaktadır. Yerel hava kirliliği gibi diğer çevre problemleri de ekonomiler için birer tehdittir. Çevresel Performans Endeksi, 180 ülke için her yıl Yale Üniversitesi tarafından çevre sağlığı ve ekosistemin canlılığını etkileyen faktörler üzerinden hesaplanmakta ve ülkelerin güçlü ve zayıf yönlerini ortaya koymaktadır. Çevresel Performans Endeksi 2016 verileri, 180 ülke içinde Türkiye’nin 100 üzerinden 67,68 puan ile 99. ülke olduğunu göstermektedir. 2018 verileri ise, 52,96 puan ile Türkiye’nin 108. ülke olduğunu ve iki yıl gibi çok kısa sürede durumumuzun daha da kötüleştiğini göstermektedir..

Bu veriler, AKP tarafından benimsenen büyüme modelinin sürdürülebilir olmayacağını göstermektedir. Büyüme modellerinin sürdürülebilir olması halinde kalıcı olabileceği bilinen bir gerçektir. Hükümet, iklim değişikliğini azaltmak için uluslararası çabalara yeterince katkıda bulunmadığı gibi, Türkiye’nin değişen iklime uyum sağlaması için de herhangi bir politika uygulamamaktadır. Bu konuda çok sayıda örnek verilebilir. Su, her türlü üretimde çok önemli bir girdidir. İklim değişikliği, suyun döngüsü üzerinde önemli bir baskı yaratarak risk oluşturmaktadır. Suya zamanında ulaşılamaması sadece tarım ürünlerinin üretiminde değil, aynı zamanda elektrik üretiminde de sorun yaratacaktır. Özellikle elektrik talebine olan artışı termik santralleri ile karşılamaya çalışmamız ve bu santrallerin çalışabilmesi için suya olan gereksinim düşünüldüğünde, hükümet tarafından benimsenen büyüme modelinin sürdürülebilir olamayacağı kesindir. Bir diğer örnek, çoğu şehrimizde kaydedilen ve sağlığımızı ciddi anlamda tehdit eden yerel hava kirliliğidir. Hava kirliliğinden kaynaklanan sağlık problemleri, ekonomileri iki farklı şekilde olumsuz olarak etkilemektedir. Birincisi, sağlık problemlerinin giderilmesi için yapılan tedavi masrafları, ikincisi ise iş gücünün sağlık sorunlarından dolayı yeterince verimli kullanılamamasıdır. Ancak bunlar dikkate alınmayan, hesaplanmayan gizli maliyetlerdir.

AKP hükümetinin seçim manifestosunda yer almayan çevresel performansımız, maalesef muhalefet liderleri tarafından da gündeme getirilmemiştir. Diğer bir çok sorun ile boğuştuğumuz kabul etmemiz gereken bir gerçek. Diğer taraftan çevresel performansımız ekonomideki kalıcı ya da bir diğer deyişle, sürdürülebilir büyümenin önündeki en önemli engellerden biri olacaktır. Umuyoruz ki yakın bir gelecekte bizi bekleyen bu riskleri konuşma ve çözüm yollarını tartışma olanağına kavuşabiliriz.

 

Ayşe Uyduranoğlu

Bilgi Üniversitesi Çevre, Enerji ve Sürdürülebilirlik Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü

Köşe Yazıları

Değişen iklime uyum ve kurumsallaşma

İklim değişikliği, ekonomi literatüründe tipik bir piyasa başarısızlığı olarak kabul edilmekte ve bu piyasa başarısızlığını düzeltmek için hükümet müdahalesine gereksinim duyulmaktadır. 2014 yılında Dünya Ekonomik Forumu’nda iklim değişikliği ekonomileri tehdit eden ilk beş risk içinde sayılmış ve takip eden yıllarda da bu riske tekrar vurgu yapılmıştır. Hükümetlerin bu sorun ile mücadelede başarısız olduğu da ayrıca belirtilmiştir. Stern (2006), yılında hazırladığı rapor ile iklim değişikliğine karşı önlem alınmaması halinde ortaya çıkacak dışsal maliyetlerin küresel düzeyde Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH)’nın yüzde 5 ila 10’una denk gelebileceğini hesaplamıştır.

Ackerman ve Stanton (2008), Stern tarafından geliştirilen modeli kullanarak benzer hesaplamaları ABD için yapmış ve söz konusu dışsal maliyetin, GSYİH’nın yüzde 3,9’una tekabül edeceğini belirtmişlerdir. Maalesef bu hesaplamalar içinde iklim değişikliğine bağlı olarak ortaya çıkacak sağlık sorunlarının yol açacağı maliyetler yer almamaktadır. Bunların da yapılan hesaplara dahil edilebilmesi halinde ortaya çıkacak maliyetler çok daha yüksek olacaktır.

İklim değişikliği ile ilgili mücadelede iki temel yaklaşım mevcuttur; iklim değişikliğine neden olan sera gazı emisyonlarının azaltımı ve değişen iklime uyum sağlamak. Bu iki yaklaşım, birbirinin alternatifi değil tam tersi birbirini tamamlayıcı yaklaşımlardır. Ancak sera gazı azaltımı tartışmaları maalesef uyum tartışmalarını gölgede bırakmaktadır. Diğer bir deyişle uyum politikaları, tartışılması gerektiği kadar tartışılmamaktadır.

Uluslararası İklim Değişikliği Paneli’nin periyodik aralıklarla yayımladığı Değerlendirme Raporu, Türkiye’nin iklim değişikliğinden en çok etkilenecek ülkelerden biri olduğunu göstermektedir. Azaltım politikalarının etkili olabilmesi ancak sera gazı emisyonlarında çok ciddi düşüşler ile mümkündür. 2015 yılında Paris’te düzenlenen 21. Taraflar Konferansı’nda mutabık kalınan Paris Anlaşması, sıcaklık artışının bu yüzyıl sonuna kadar 1.5 hatta mümkünse 20C ile sınırlandırılmasını gerekli kılar. Ancak Kyoto Protokolü’nden farklı olarak, ülkelere sayısallaştırılmış bir indirim zorunluğu getirilmemiştir. Tam tersi ülkeler bu konuda serbest bırakılmıştır. Ülkeler, kendi azaltım miktarına karar verebilecektir. Ancak ne kadar azaltım yapacaklarını beş yılda bir gözden geçirerek, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sekreteryası’na rapor etmekle yükümlüdürler. Dünyanın en büyük kirleticisi konumunda olan ABD’de Trump’ın başkan seçilmesi ile ABD’nin Paris Anlaşması’ndan çekilmesini de gündeme gelmiştir. Bütün olup biten bu gelişmeler, değişen iklime uyumu daha önemli hale getirmektedir. Diğer taraftan iklim değişikliğinin yol açabileceği sorunlar, henüz katastrofik düzeyde olmasa bile farklı bölgelerde farklı şekilde tecrübe edilmektedir. İklim değişikliğine bağlı olarak yaşanacak farklı sorunlar, iklim mültecileri sayısının dramatik bir şekilde artmasına yol açacaktır. Çevresel Adalet Örgütü, önümüzdeki otuz yıl içinde bu sayının 150 milyon olacağını tahmin etmektedir. Bu durum, ciddi bir güven sorunudur.

İklim değişkliğine bağlı olarak ortaya çıkacak ekonomik kayıpları önlemek ve iklim mültecileri sorununun önüne geçmek için uyum politikaları şarttır. Uyum politikaları, ülkelerin kendilerini iklim değişikliğinin etkilerinden en az etkilenecek şekilde hazırlamalarıdır. İklim değişikliğine uyumda gelişmiş ülkeler, gelişen ülkelere göre çok daha avantajlı durumdadırlar. Gelişmiş ülkelerin neden daha avantajlı olduğunun nedenleri mali kaynaklar, teknoloji, enformasyon ve tecrübe, sosyal altyapı ve kurumsallaşma olarak belirtilebilir.

Bunlar içinde kurumsallaşma önemli bir role sahiptir. Ünlü tarihçi Yuval Noah Harari, Hayvanlardan Tanrılara adlı kitabında bir zamanlar denizlerin hakimi, eski başat güç olan İspanya’nın üstünlüğünü kaybetmesinin ve finans alanında Hollanda’nın ön plana çıkmasının en önemli nedeninin, İspanya’nın kurumsallaşamaması olduğunu belirtir. Biz de yakın bir geçmişte aslında konunun ne kadar önemli olduğunu birebir tecrübe ettik. 2000 yılında Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun kurulması ile bankacılık sektörü daha ciddi kural ve denetlemelere tabii tutulmuştur. Bu yapılanma Türk Bankacılık Sistemi’ni kuvvetlendirerek, hali hazırda var olan sorunlara çözüm olmuştur. Değişen iklime uyum, bir çok ülkenin bu politikaları ne kadar ciddi uyguladığına bağlı olarak ülkelerin ekonomik açıdan avantajlı ya da dezavantajlı duruma geçmesine neden olacaktır. Ayrıca ülkelere dışarıdan gelen yatırım konusunda da belirleyici olacaktır. Neticede yatırımcılar, yatırım yaptıkları ülkede her anlamda istikrar görmek isterler. Bir diğer deyişle olası riskler, yatırımcıların kararını olumsuz etkileyecektir. İklim değişikliğine uyum, önümüzdeki yıllarda çok daha önemli hale gelecek ve ekonomik ve politik istikrarı sağlayan koşullardan biri olacaktır.

Yabancı yatırımcıların yaptıkları yatırımlara ilave olarak, Türkiye’de hem kamu kurumları, hem özel sektör tarafından yapılan bir çok proje, yabancı kurumların finansmanı ile gerçekleşmektedir. Uzun vadeli, düşük faizle alınan krediler elbette kredi başvurusu yapan kurumların tercih ettiği kredilerdir. Yabancı kurumlar, kredi başvurularını değerlendirirken kredi kuruluşları tarafından o ülkeye verilen kredi notunu da dikkate alırlar. Kredi değerlendirme kuruluşları iklim değişikliğinin oluşturduğu riskleri de dikkate alarak değerlendirme yapacaklardır.

Türkiye’nin çok detaylı bir risk haritasına gereksinimi vardır. Riskler belirlendikten sonra uyum politikalarının uygulanabilmesi için kurumsal alt yapının oluşturulması ve kapasitenin güçlendirilmesi hayati önem arz eder. Tarımda sürdürülebilirliğin sağlanması, ortaya çıkabilecek yeni sağlık sorunlarının belirlenmesi, verimli su kullanımı, su taşkınlarının önlenmesi, hava kirliliğinin asgariye indirilmesi, ekosistem ve biyolojik çeşitliliğin mümkün olduğunca korunması uyum politikalarına birer örnektir. Belirlenen uyum politkaların hayata geçirilemesinde kurumsallaşma yadsınamaz bir öneme sahiptir.

Kaynaklar:

Ackerman, F., ve Stanton E.A., 2008. The cost of climate change: What We’ll Pay if Global Warming Continues Unchecked, NRDC, New York.

Stern, N., 2006. The Economics of climate change: The Stern review. Cambridge University Press, Cambridge.

 

Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu

Bilgi Üniversitesi Çevre, Enerji ve Sürdürülebilirlik Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü

Köşe Yazıları

Karbon Vergisi ve toplum tercihleri

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, geçtiğimiz günlerde karbon emisyonlarının fiyatlandırılması gerektiğini ve bunun içinde Karbon Vergisi’nin zorunlu olduğuna dair bir açıklama yaptı. Karbon Vergisi, yıllardır Çevre Ekonomisi alanında uzmanlaşan akademisyenler tarafından hararetli bir şekilde savunulmaktadır. Bu vergi, ekonomik aktörleri karbon emisyonlarını sürekli olarak azaltmaya teşvik etmektedir. Diğer taraftan verginin amacına hizmet edebilmesi için ekonomik aktörlere alternatiflerin sunulması son derece önemlidir. Aksi takdirde ekonomik aktörler, üretim ve/veya tüketim miktarını değiştiremeden vergi sonrası yükselen fiyatları ödemek zorunda kalacaklardır. Karbon emisyonuna yol açan fosil yakıtları vergilendirirken, enerjinin zorunlu bir gereksinim olduğunu dikkate almak ve alternatif enerji kaynaklarının (yenilenebilir enerji) kullanıma hazır olduğundan emin olmak gerekir.

Karbon Vergisi, aslında dikkate alınması gereken ancak alınmayan maliyetleri (dışsal maliyet) içselleştirdiği için, toplumun bu vergiye destek vermesi çok önemlidir. Çevreyi korumak için yapılan fiyatlandırma politikalarında toplum, hükümetin ve/veya kamu kurumlarının temel amacının çevreyi korumaktan daha çok gelir sağlamak olduğuna inanmaktadırlar (Zheng vd., 2014). Bu ön yargı, toplumun bu tür politikalara verdiği desteğin düşük olmasına neden olmaktadır. Buna bağlı olarak da siyasi kaygılardan ötürü siyasetçiler, Karbon Vergisi’ni uygulamaktan imtina etmektedirler. Karbon emisyonlarını azaltmak için sadece vergi değil, başka politikalar da mevcuttur. Yenilenebilir enerji kaynaklarına sağlanacak sübvansiyon örnek olarak verilebilir. Ancak bu politika da maliyetli bir politikadır ve bütçe kaynaklarından sağlanmaktadır. Maalesef toplum, bu maliyete doğrudan katlanmadığı için sübvansiyonların da maliyetli olduğunun farkına varamaktadır. Vergiyi doğrudan ödedikleri için vergiye karşı dirençleri yüksek olmaktadır. Lucas (2017), bu asimetrik enformasyonun Karbon Vergisi’ne karşı toplumda bir ön yargı oluşturduğunu belirtmektedir.

Karbon Vergisi’ne karşı çıkılmasının diğer nedenleri ise rekabete zarar vereceğine ve regresif yapısından dolayı düşük gelirlileri olumsuz etkileyeceğine inanılmasıdır. İklim değişikliği ile mücadele etmekte kısa dönemde bütün politikalar maliyetlidir. Maliyet-fayda analizinin mutlaka uzun dönemli yapılması ve mümkün olan bütün değişikliklerin dikkate alınması gerekir. İş dünyası, Karbon Vergisi’ne karşı çıkarken iklim değişikliğinin yarattığı riskleri dikkate almak zorundadır. Örneğin suyun döngüsünün, iklim değişikliğine bağlı olarak değiştiği bilinen bir gerçektir. Aynı zamanda su, her üretim çeşidinde farklı miktarlarda da olsa önemli bir girdi olarak kullanılmaktadır, Bu nedenle su kıtlığı, iş dünyası için büyük bir risk teşkil etmektedir. İklim değişikliğine bağlı olarak ortaya çıkan diğer afetler de dikkate alınarak örneklerin sayısı artırılabilir. Kısaca iklim değişikliğine karşı önlem almamak, önlem almaktan daha maliyetlidir. Stern (2007) tarafından hazırlanan kapsamlı rapor, bu maliyetlerin global düzeyde ortalama değerlerini hesaplamaya çalışmıştır. Mehmet Şimşek’te bu maliyeleri gündeme getirmiştir. Ayrıca son yıllarda ülkelerin, Karbon Vergisi’ni daha sık tartışmaya başlamaları ve hatta bazı ülkelerin bu vergiyi uygulaması, rekabeti korumak için sınır vergi düzenlemelerine yol açacaktır. Vergiyi uygulamayan ülkeler, verginin çevre dostu yatırımları teşvik eden özelliğinden faydalanamadığı gibi, ihracat esnasında da sınırda Karbon Vergisi ödemek durumunda kalacaktır. Ve orta ve uzun dönemde rekabette üstünlüklerini kaybedeceklerdir.

Verginin regresif yapıcı bir gerçektir; ancak çözülmesi mümkün olmayan bir sorun değildir. Düşük gelir gruplarını verginin regresif yapısından korumak için farklı gelir gruplarına göre farklı tarifeler oluşturulabilir. Unutmamak gerekir ki düşük gelirliler iklim değişikliğinden daha fazla etkilenecektir. Önemli olan vergiden elde edilecek gelirin nasıl kullanılacağıdır. Vergi gelirleri, çevreyi korumak için geliştirilecek projelere kaynak sağladığı sürece düşük gelirliler, dolaylı olarak vergi uygulamasından olumlu etkileneceklerdir.

Karbon Vergisi’nin toplum tarafından kabul edilebilir kılmak için toplumun tercihleri dikkate alınarak verginin kurgulanması son derece önemlidir. İstanbul Bilgi Üniversitesi tarafından desteklenen, Yrd. Doç. Dr . Zahide Eylem Gevrek ve Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu (2015) tarafından yapılan çalışma, Türk toplumunun hangi özelliklere sahip Karbon Vergisi tercih ettiğini tercih deneyleri yöntemi ile araştırmıştır. Saha çalışması, aralarında en büyük üç ilinde bulunduğu 16 ilde 1250 hane halkı ile yapılmıştır. Türk toplumu, Karbon Vergisi’nin progresif bir yapıya sahip olmasını yani yüksek gelirlilerden daha fazla vergi alınmasını, vergiden elde edilen gelirin genel bütçeye nereye harcanacağı belirsiz olacak şekilde aktarılması yerine gelir vergisi oranlarında indirim yapılmasını ve çevreyi korumak için geliştirilen projelere kaynak sağlamasını tercih etmişlerdir. Ayrıca verginin, iklim değişikliği farkındalığını yükseltmeye katkıda bulunduğuna inandıklarını belirtmiş ve verginin düşük miktarda uygulanmasını istemişlerdir.

Karbon Vergisi’nin konulması ile ilgili Türkiye özelinde en belirgin problem, Türkiye’de tüketim vergilerinden (dolaylı vergiler) sağlanan gelirlerin, vergi gelirleri içindeki payının hayli yüksek olmasıdır. Yaklaşık olarak yüzde 43.2’ye tekabül eden bu oran, yüzde 30.9 olan OECD ortalamasından hayli yüksektir (OECD, 2014). Dolaylı vergiler, idari açıdan tahsil edilmesi kolay vergilerdir. 1999 yılında yaşanan Körfez Depremi sonrası hükümet, İletişim Vergisi’ni deprem nedeniyle öngörülemeyen harcamalara kaynak sağlayabilmek için önce bir yıllığına uygulamıştır. Bu vergiden sağlanan gelir, hükümetin iştahını kabarttığı için vergi uygulaması daimi hale getirilmiştir.

Sonuç olarak, Karbon Vergisi toplumdan gelen itirazlara rağmen zorunlu bir vergidir. Toplumun tercihleri dikkate alınarak kurgulandığında, vergiye olan direnç azalacaktır. Hatta orta ve uzun dönemde bu verginin düşük gelirlilere ve ekonomiye katkısı kesinlikle olumlu olacaktır. Hükümete düşen görev, toplum ile hükümet arasındaki asimetrik enformasyonu gidermektir. Vergiden sağlanacak gelirin de çevre projelerine kaynak sağlaması halinde toplumun vergiye verdiği destek artacaktır. Gerçekten de Ertör-Akyazı vd. (2012) tarafından yapılan çalışma, yenilebilir enerji kaynaklarına yatırım yapıldığı sürece toplumun elektrik faturasında belli bir artışa razı olduğunu göstermektedir.

Kaynaklar:

Ertor-Akyazı P., Adaman, F., Ozkaynak, B., Zenginobuz, U., 2012. Citizen’s preferences on nuclear and renewable energy sources: Evidence from Turkey. Energy Policy, 47, 309-320.

Gevrek, Z. E. ve Uyduranoglu, A., 2015. Public Preferences for Carbon Tax Attributes, Ecological Economics, 118, 186-197.

Lucas, G.M., 2017. Behavioral public choice and the carbon tax. UTAH Law Review, 1, 115-158.

OECD, 2014. Revenue Statistics 2014. OECD Publishing http://dx.doi.org/10.1787/10. 1787/revstats-2014-en-fr.

Stern, N., 2007. The Economics of Climate Change, Cambridge University Press, Cambridge.

Zheng, Z. Liu, Z, Liu, C., Shiwakoti, N., 2014. Understanding Public Response to a congestion chare: A random-effects ordered logit approach. Transportation Research Part A, 70, 117-134.

 

 

Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu

Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi

Köşe Yazıları

İklim yarışı, Trump’ın kararı ve kazananlar

Küresel iklim değişikliği, doğası gereği uluslararası işbirliğini gerekli kılan bir sorundur. 1992 yılından bu yana, Birleşmiş Milletler öncülüğünde yapılan müzakereler ile uluslararası bir mutabakat hedeflenmektedir.

2015 yılında Paris’te yapılan 21. Taraflar Konferansı’nda, bu yüzyıl sonuna kadar sıcaklık artışının, Sanayi Devrimi öncesine kıyasla 20C’nin altında tutulması, hatta mümkünse 1.50C ile sınırlandırılması konusunda mutabık kalınmıştır. Konferansta kabul edilen Paris Antlaşması, sera gazı emisyonlarının en az yüzde 55’ini oluşturan ve en az 55 ülke tarafından imzalanması koşulunun sağlanması ile 4 Kasım 2016’da yürürlüğe girmiştir. Paris Antlaşması’nı, Kyoto Protokolü’nden ayıran en önemli iki özellikten birincisi, gelişen ve gelişmiş ülke ayrımı yapmadan bütün ülkelerin azaltım sorumluluğu almasını talep etmesidir. İkincisi ise, Kyoto Protokolü gibi sera gazı emisyonları azaltımında sayısal bir hedef belirlemeyip, ülkelerin ne kadar azaltım yapacağına kendilerinin karar vermesine izin vermesidir. Gelişmekte olan ülkeler de dahil olmak üzere ülkeler, azaltım hedeflerini beş yılda bir gözden geçirip, daha iddialı hedefler ile Birlemiş Milletler İklim Sekreteryası’na rapor etmekle yükümlüdürler.

ABD Başkanı Donald Trump’ın, ABD’nin Paris Antlaşması’ndan çekileceğini beyan etmesi ile Paris Antlaşması’nın geleceği konusunda kaygılar dile getirilmeye başlanmıştır. Çin’den sonra dünyadaki en büyük kirletici olarak ABD’nin atacağı adımlar, antlaşmanın geleceği açısından gerçekten önemlidir. Ancak Trump’ın yaptığı açıklama siyasi bir tercih olup, hukuki olarak 2019’dan önce antlaşmadan çekilmesi mümkün değildir.

Diğer taraftan, ABD’nin iklim değişikliği sorununa bakışı maalesef dengeli değildir. Aslında 1992 yılında Birleşmiş Milletler öncülüğünde, soruna ilk dikkat çeken ülkelerden biri olmakla birlikte, Avrupa Birliği’nin izlediği tutarlı tavrı sergileyememiştir. Clinton döneminde konuya verilen öncelik, Bush’un başkan olması ile geri plana atılmış, Obama’nın başkanlığı ile konu yine hassasiyet taşır hale gelmiştir. Ve hepimizin malumu olarak son gelişme, bize belki de ABD’ye çok fazla bel bağlamadan bir iklim politikası oluşturulmasının gereğini göstermiştir. Bu konuda yapılan araştırmalar, Avrupa Birliği’nin de değil ama Çin’in iklim değişikliğinde lider olabileceğini göstermektedir. Bu bakış açısında en önemli etken ise Çin’in, dünyanın en büyük kirleticisi olarak bundan sonra bu konuda neler yapmayı planladığı ile alakalıdır.

Siyasi liderler, ülkelerinin geleceğine ilişkin kararlar alırken, iklim değişikliği sorununa öncelik tanımak zorundalar. Bu sorun, ertelenebilecek ya da ciddiye alınmayacak bir sorun değildir. Daha da önemlisi, dünya politikalarına yön veren ülkelerden biri olmanın yolu, liderlerin bu soruna verdikleri önem ile yakından alakalıdır.

İklim değişikliği ile mücadele iki temel yaklaşım mevcuttur: Sera gazı emisyonlarının azaltımı ve değişen iklime uyum. ABD’nin antlaşmadan çekilmesi halinde uyum politikaları, kanımca daha da önem kazanacaktır. Uyum politikaları çok çeşitli olabilir; gıda güvenliği, enerji güvenliği ve halk sağlığı gibi konuları da kapsar. Azaltım politikaları gibi, iklim değişikliğine uyum politikaları da maliyetlidir. Ve her iki yaklaşımda da gelişmiş  ülkeler kaynak, teknoloji, kapasite ve yetişmiş insan gücü açısından hem gelişmekte olan ülkelere hem de üçüncü dünya ülkelerine göre çok daha avantajlı konumdadırlar.

Uyum politikalarının ülkeler tarafından uygulanması, o ülke sınırları içinde yaşayan vatandaşların fayda sağlamalarına neden olacağı için ulusal kamu hizmeti gibi düşünülebilir. Emisyonların azaltımı için uygulanan politikalar ise, katkıda bulunsunlar ya da bulunmasınlar her ülkenin, herkesin bir şekilde faydalanmasına yol açacağı için küresel kamu hizmeti gibi düşünülebilir. Zaten asıl problem burada yatmaktadır. Baskın olan strateji, ‘free rider’ olarak ülkelerin azaltım politikalarının maliyetinden kaçınarak, büyümeye devam etmek istemeleridir. Ancak ekonomistlerin deyimi ile ‘no free lunch’ prensibi gereği, eninde sonunda azaltım politikalarını uygulamamanın bir maliyeti olacaktır. Özellikle karbon fiyatlandırmasının dünya genelinde yaygınlaşması halinde, uluslararası ticarette karbon emisyonunu fiyatlandırmayan ülkelerin zor duruma düşmesi kaçınılmazdır.

Uyum politikaları, kesinlikle azaltım politikalarının alternatifi değildir. Her ikisinin birlikte uygulanması daha etkindir. Ancak azaltım politikalarının belirsizlik içermesi halinde uyum politikaları, ülkelerin yeni bir ekonomik güç olarak yükselmesinde çok büyük rol oynayacaktır. Kısaca, azaltım politikalarının belirsizliği ile zaman kaybetmeden, uyum politikalarına ağırlık vermek ülkeler açısından rasyonel bir karar olacaktır.

 

Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu
Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi
Exeter Üniversitesi konuk araştırmacı

Köşe Yazıları

Seçimler, seçmenler ve rasyonel tercihler

ABD başkanlık seçimleri, Türkiye’de anayasa değişikliği için yapılan referandum, Fransa ve en son İran’da yapılan cumhurbaşkanlıkları seçimi derken, sıra Birleşik Krallık’a geldi. Birleşik Krallık Başbakanı Theresa May, 18 Nisan günü meşhur 10 numaralı binanın önünde, 8 Haziran’da yapılacak ve ‘snap election’ olarak adlandırılan erken seçim çağrısında bulundu. Beklenmeyen bu seçim çağrısında başbakan May’in amaçlarından biri, Brexit konusunda yaşanan tartışmalarda pozisyonunu kuvvetlendirerek, mümkün olan en kısa süre içinde Avrupa Birliği ile Birleşik Krallık’ın yollarını ayırmaktır.

Theresa May’den seçim açıklaması

Bu gelişmenin sonucunda doğal olarak, medyada bu konuda yapılan tartışmalara ve görüş açıklayan programlara ayrılan zaman arttı. İngiliz televizyon kanalllarından birinde oy verme hakkına sahip oldukları halde (oy verebilmek için yasanın zorunlu kıldığı yaş sınırını geçtiği halde), hiç oy vermeyen seçmenler ile yapılan bir programda, bu seçmenlere neden oy vermediklerine dair sorular soruldu. Seçmenlerden birinin verdiği cevap düşündürücüydü. Söz konusu seçmen, partilerin seçim öncesi yaptıkları kampanyalara inanarak oy vermesi halinde, bunun ilerde kendisi için nasıl sonuçlar doğurabileceği hakkında net bilgiye sahip olmadığını, bu koşullar altında verdiği oyun, ülkedeki diğer vatandaşları da olumsuz etkileyebileceği hakkında kaygılara sahip olduğunu ifade etti.

Ekonomiye giriş derslerinde ilk anlattığımız konulara ait varsayımlardan biri, piyasadaki aktörlerin rasyonel davrandığına ilişkindir. Rasyonel davranabilmenin ön koşulu ise, eksiksiz bilgiye sahip olmaktır. Olası tercihlerimiz hakkında eksiksiz bilgiye sahip olduğumuz zaman rasyonel davranarak, seçimler yaptığımızı varsayarız. Kısıtlarımız vardır ve bu kıstlarımız hakkında bilmemiz gereken herşeyi biliriz. Sonraki yıllarda bu varsayımı, matematiksel araçlar ile daha ileri düzeyde anlatırız. En ünlü temsilcisi Adam Smith olan Klasik Okul, rasyonel davranışlar ile ekonomide verimliliğin sağlandığını belirtir. Asimetrik enformasyon ve/veya eksik bilgi olarak adlandırdığımız durumlarda, rasyonel davranışlardan bahsetmek artık mümkün değildir. Kamu ekonomisi derslerinde ise, seçimlerde seçmenlerin, oy vermeme eyleminin neden olabileceği pişmanlığı önlemek için oy vermelerinin rasyonel bir davranış olduğunu anlatırız. Ancak bu durum, seçim öncesi siyasi partilerin, kampanya boyunca söz verdikleri politikaları seçimi kazanmaları halinde bire bir uygulamaları halinde geçerli bir durumdur. Rasyonel seçmenler açısından baktığımızda, bu seçmenler sonucu yüzde yüz belli olmayan bir durumda beklenen faydalarını maksimize etmek için oy verirler.

Siyasi süreç, seçim öncesi ve seçim sonrasını kapsayan bir süreçtir ve iktidara gelen partinin somut politikaları, ancak seçim sonrası şekillenir. Seçmenler olarak biz vatandaşlar, bütçe kalemleri hakkında ne kadar bilgiye sahibiz? Bu soru, önemli bir soru ve sadece Türk seçmeni ile sınırlı bir soru değil. Bütçe bir yasadır, yıllık olarak uygulanan çok önemli bir yasa. Kamu bütçesi hükümetin elindeki en önemli araçlardan biridir. Bütçe aracılığı ile vergiler toplanır ve harcamalar yapılır. Bu harcamalar içinde kamu çalışanlarına yapılan ücret ödemesi de yer alır, çok büyük bir elektrik santralinin inşası da. Bütçe yasa tasarısının yasalaşması için hükümetin, meclisten yani dolaylı olarak seçmenlerden güvenoyu alması gerekir. Aslında bu güvenoyu, bütçenin kendisinden daha çok bütçenin icrasını yapacak olan hükümete verilen bir güvenoyudur. Anayasa gereği meclisten güvenoyu alamayan hükümet düşer. Türk siyasi tarihinde iki defa yaşanmıştır. 13 Şubat 1965 ve 14 Şubat 1970 tarihlerinde İnönü ve Demirel hükümetleri, meclisten güvenoyu alamadıkları için düşmüş ve cumhurbaşkanın çağrısı ile ülke seçime gitmiştir.

Gerçi ülkemizde anayasa değişikliğine ilişkin yapılan son referandum ile, bütçeye artık meclis tarafından güvenoyu verilmesine gerek kalmamıştır. Ancak seçmenlerin tercihlerine dönecek ve bütçe sürecinin teknik bir konu olduğunu  ve son referandumun getirdiği değişiklikleri bir tarafa bırakacak olursak, bütçeden sağlık ve eğitim gibi harcamalara ayrılan pay bizim ne kadar dikkatimizi çekiyor, ne kadar bu konuları takip ediyoruz? Seçim öncesi yapılan kampanyalar ile, seçim sonrası uygulanan politikalar birbiri ile ne kadar uyumlu? Biz neye inanarak, daha doğrusu ne tür bir beklenti içinde oy veriyoruz? Bir parti seçim öncesi sağlık harcamalarını arttırarak, sağlık sistemindeki sorunları azaltacağını vaat ediyor diyelim. Kulağa çok hoş geliyor. Bunu yapabilmesinin bütçe ödenekleri açısından iki yolu var. Birincisi, bütçe ödeneklerinde değişiklik yaparak, sağlık harcamalarına daha fazla ödenek ayırmaktır. İkincisi ise, ek kaynak sağlamaktır ki, bu da daha fazla vergi anlamına gelir. Bu durumda seçmenlerin psikolojik yanılgıya düşmesi olasıdır.  Sağlık harcamaları için ek kaynağın, ek vergi anlamına geldiğini kaç seçmenin algılayabileceği tartışmaya açıktır.

Siyasi partilerin bizim eğitim, sağlık ve sosyal güvenceler aracılığı ile gerçek refahımızı ne kadar arttırdığı ile mi ilgileniyoruz? Yoksa örneğin, milliyetçilik gibi ideolijilerimize hitap edip, ruhumuzu okşadıkları için mi oy veriyoruz? Hükümetlerin vergileri ne kadar artırdığı, enerjide nasıl bir politika izlediği dikkatimizi çekiyor mu? Ve bu süreç sadece seçim öncesi yürütülen kampanyalar ile mi sınırlı? Bu tür sorular çoğaltılıp, tartışma derinleştirilerek zenginleştirilebilir. Günlük hayat içinde en fazla politika konuşulan ülkelerden biri Türkiye olduğuna göre, Türk halkı politikanın nesini konuşuyor? Laiklik, milliyetçilik ve din üzerinden yürütülen siyasetin ne kadar ötesine geçebildik? Siyasi partilerin ideojileri, topluma dayanarak şekillenmiyor mu?

Gerçek şu ki, seçimler demokrasinin temellerinden biri de olsa mükemmel bilgiye sahip olmadan yapılan tercihler rasyonel değildir. Seçmenler, neye oy verdiklerinin, ne kadar farkındalar? Kararlarında siyasi literatüre yeni kazandırılan ve politikacıların dilinden düşmeyen ‘uydurma haber’ ne kadar etkili oluyor? Tercihleri manipule etmek için uydurulan haberler, rasyonel davranışların önünde çok büyük engeldir. Özellikle ‘uydurma haber’ söz konusu olduğunda asimetrik enformasyon sorunu yaşanmaktadır. Seçmenler tarafından esas alınan referanslar, kampanyalarda öne çıkan vaatlerden mi ibaret? Başkaları bizim verdiğimiz oylardan nasıl etkileniyor? Bütün bunları düşününce seçimler, rasyonel olmayan tercihleri mi yansıtıyor sorusunu sormamak imkansız.

 

Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu

Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi

Exeter Üniversitesi konuk araştırmacı

Köşe Yazıları

Küresel çevre sorunları ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin kararı

Türkiye’de uzun bir süredir yaşanan olumsuz gelişmeler nedeni ile, Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde gerginlik yaşanmaya başlamış ve nihai olarak Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM), 25 Nisan 2017 tarihi itibariyle Türkiye’yi yeniden siyasi denetim sürecine alma kararını vermiştir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) ile üye olma çabaları, uzun yıllar öncesine dayanmaktadır ve kabul etmek gerekir ki, bu süreç Türkiye’yi yormuştur. Diğer taraftan Türkiye’nin, çeşitli hükümetler döneminde ne kadar samimi olduğu, bir diğer deyişle AB üye ülkelerinde var olan, zorunlu uygulamaları ne kadar gerçekleştirmek istediği de tartışmaya açıktır.

AB’ye hiç bir zaman üye olamasak bile, AB ile kuvvetli ilişkiler her zaman Türkiye’nin lehinedir. Ulus-devletin hangi devlet olursa olsun, diğer devletler ile ilişkileri bozarak, uluslararası arenada giderek yalnızlaşarak çğzemeyeceği küresel sorunlar mevcuttur. Bunlardan aklımıza gelen ilk örnek, çevre problemleridir.

Kabul etmemiz gerekir ki ,AB çevre problemleri konusunda etkin politikalar uygulamaktadır. Direktifler ile, belirlenen fasıllar altında neler yapılması gerektiğini belirtir. Üye ülkelerin hepsi, bu direktiflere uymak zorundadır. Yani bunlar bağlayıcıdır. Zaten üye olmadan önce uygulanan geçiş sürecinde, müktesebat uyumu bu nedenle yapılmaktadır. Üye olmak isteyen ülkelerin mevzuatlarını, AB mevzuatı ile uyumlu kılmak için fasıl bazında müzakereler yapılır. Elbette bu maliyetli bir süreç olduğu için, AB kaynaklarından hatırı sayılır miktarda fon da tahsis edilir. En önemli katkısı ise, kapasite arttırımı için verdikleri destektir. Bu destek, ilgili alanda beşeri sermayenin güçlendirilmesi anlamına gelmektedir.

Çevre problemleri, ekonomi literatüründe ‘piyasa başarısızlığı’ olarak tanımlanmaktadır. Bu sorunların önlenmesi ve/veya çözülmesi için de mutlaka hükümetlerin müdahalesine gereksinim duyulmaktadır. Hükümetler, regülasyonlar ve/veya piyasa bazlı enstrümanlar (vergiler, emisyon ticareti) aracılığı ile söz konusu problemleri çözmeye çalışır. Ancak bazı problemler vardır ki, tek bir hükümetin ya da bir kaç ülkeden hükümetlerin bir araya gelerek tek başlarına çözmeleri mümkün değildir. Ulusal sınırlarını tanımayan kirlilik problemleri, bunların başında gelmektedir. En sevdiğim ve dersimde mutlaka örnek verdiğim AB uygulamalarından biri, regülasyonlar ile piyasa bazlı enstrümanlardan olan vergilerin birbirine nasıl destek olduğuna dairdir. 1990’lı yılların başında kurşunlu benzini piyasadan kaldırmak için AB tarafından çıkartılan direktif, o dönemde yeni üretilen arabalarda ‘katalitik konvertör’ olmasını zorunlu kılan başka bir direktifle desteklenmiştir. Çünkü katalitik konvertörü olan arabalar, teknik olarak kurşunlu benzin ile çalışamıyordu. Buna ilave olarak, kurşunsuz benzinin kullanımını daha da yaygın hale getirmek ve kurşunlu benzini piyasadan daha hızlı kaldırabilmek için benzin üzerinden alınan spesifik vergilerde, kurşunsuz benzin lehine indirim yapılmıştır. Bu örnek, AB’nin müdahelesi ile hem üretici hem de tüketici kararlarını etkileyen, daha doğrusu değiştiren bir örnektir. Doğal olarak, zamanında AB’ye üye olan bütün ülkelerinde uymak zorunda kaldığı bir uygulamadır.

AB, çevre sorunları ile mücadelede başka politikalar da uygulamaktadır. AB ülkelerinde mali vergilerden (asıl amacı bütçeye gelir sağlamak olan vergiler), çevre vergilerine (asıl amacı bütçeye gelir sağlamakla birlikte, ekonomik aktörlerin davranışlarında çevre lehine değişiklik yapmayı da amaçlayan vergiler) doğru yeniden yapılandırma çalışmaları uzun bir süredir devam etmekte ve bu politika, ‘Yeşil Bütçe Reformu’ olarak adlandırılmaktadır. Araba vergileri, Katma Değer Vergisi (AB ülkelerinde uygulanması zorunlu olan tüketim vergisi) ve fiyattan bağımsız olarak satılan ünite başına uygulanan spesifik vergiler, özellikle akaryakıt vergisi, çevreyi korumak için yeniden yapılandırılan en önemli tüketim vergileridir.

AB, emisyon ticaret sistemini ise Kyoto Protokolü’nün 2008-2012 yıllarını kapsayan birinci döneminden önce hayata geçirmiştir ve şu anda hacim olarak dünyada en büyük emisyon ticaretine sahiptir. Emisyon ticaret sistemi, “asıl amacından uzaklaşıp yeni bir ticaret kapısına yol açtı” diye yapılan tartışmalar bir yana, karbon fiyatlandırmasının sera gazı emisyonlarını azaltmakta etkin bir yol olduğunu göstermiştir. Sisteme dahil olan sektörlerin yol açtığı emisyonların, 2020 yılında 2005 yılına göre yüzde 21 daha düşük olacağı öngörülmektedir.

Bu tartışma, örneklerin sayısı arttırılarak genişletilebilir. Söz konusu uygulamalar, insanlığın daha iyi koşullarda yaşamasını sağlayabilmek için yapılan uygulamalardır. Bilinmesi gereken Türkiye’nin, coğrafi pozisyonundan dolayı iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkeler grubunda yer almasından dolayı sadece mitigasyon çabalarında değil, değişen iklime uyum çabalarından da AB’nin parasal kaynağına ve daha önemlisi bilgi birikimine gereksinim duyacağıdır AKPM tarafından alınan kararın, Türkiye’deki gelişmelere bakarak şaşırtıcı olmadığını hatta beklendiğini söyleyebiliriz. Yakın bir gelecekte giderek ağırlaşan çevre sorunları ile mücadele etmek gerektiğinde, Türkiye’nin yalnız kalmamak için işbirliğini yolunu yeniden açması için üstüne düşeni yapması gerekmektedir. Değişen iklime uyum sağlayamadığımızda bugün yaşanan problemlere, çok ciddi bir problem daha eklenecektir. Ve bundan daha cok düşük gelirli grup etkileneceği için, gelir dağılımında var olan adaletsizlik daha da kötüleşecektir.

 

Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu
Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesi
Exeter Üniversitesi konuk araştırmacı

Köşe Yazıları

Referandumlar ve insani gelişme endeksi

Türkiye, 16 Nisan 2017 tarihinde anayasa değişikliği için yapılan referandumda tercih hakkını kullanacak. Evet ya da hayır seçeneğini tercih edecek olan bütün seçmenler, nefeslerini tuttu ve sonucu bekliyor. Referandum hazırlıklarının daha doğrusu siyasi partilerin seçmenleri ikna çalışmalarının adil bir ortamda yürütülüp, yürütülmediği tartışmaya açık. Hükümetin bazı tüketim mallarında KDV indirimine gitmesi, hatta süreyi uzatması, elindeki bütün olanakları buraya yönlendirmesi ise düşündürücü.

Bu yılki bütçe harcamaları geçen yıla kıyasla artmıştır. Bunun mutlaka bir maliyeti olacaktır; özellikle iş dünyasına ve vatandaşlara yansıtılan bir maliyet. Özelleştirmeyi hükümet açısından geçici ve her zaman olanaklı olmayan bir gelir kapısı olarak düşünürsek, bütçe açığını kapatmanın iki yolu vardır: Borçlanma ve vergi gelirlerinin arttırılması. Borçlanma, ‘crowding out’ etkisi ile faizlerin artmasına, dolayısı ile kredi kullanmanın daha maliyetli hale gelmesine yol açar. İş dünyası, baskıyı bu şekilde hissedecektir. Eğer bütçe açığını kapatmak için borçlanma tercih edildi ise, bu vatandaşlara ödetilecek ek verginin ertelenmesinden başka bir şey değildir. Hükümet, şu anda referandum kaygısı ile vergi indirimini tercih etmektedir.

Türkiye’nin maalesef bu çağda bütün enerjisini, kaynaklarını bu işe ayırması elbette  talihsiz bir gelişme. Ama bu gelişmede iktidar kadar, muhalefet partilerinin de sorumluluğu var. Benimsemiş oldukları ideolojileri, ne insan odaklı ne de doğa odaklı. İnsanın gerçekten merkeze konulduğu ideolojiler geliştirilmiş olsaydı, ülkede muazzam bir beşeri sermaye yaratılmış olacaktı. Demokrasisi kurumsallaşmış (güçler ayrılığının kurumsallaşması ve politikacıların kendilerini devlet büyüğü, vatandaşları teba olarak görmediği demokrasiler) ülkelerde, politikaların seçmenler tarafından kabul edilebilirliği ile bu politikaların, politikacılar tarafından uygulanması arasında kuvvetli bir ilişki vardır. Demokratik toplumlarda vatandaşlar sadece oy veren değil, aynı zamanda bağımsızlığı ispatlanmış kurumlar aracılığı ile de hesap sorandır. Vatandaş, temsil yetkisini politikacılara bırakırken aynı zamanda hesap sorabilme hakkını saklı tutar.

Türkiye’nin 2015 yılında İnsani Gelişme Endeks (İGE) değeri, 0.767 olarak hesaplanmış ve 188 ülke içinde 71. ülke olmuştur. İGE hesaplanırken bir çok gösterge dikkate alınmaktadır. Bunlardan bazıları gini katsayısı (yüksek gelirli grup ile düşük gelirli grubun milli gelirden nispi olarak ne kadar pay aldığını gösteren katsayı), ormanlık alanın toplam ülke alanı içinde sahip olduğu pay ve eğitimde geçirilmesi beklenen sürelerdir. Burada en düşündürücü olan, Türkiye’nin son yıllarda en büyük 25 ekonomi içinde yer alması, ancak İGE’nin 188 ülke içinde 71. sırada olmasıdır. Gelirin adil dağılmaması, beşeri sermayenin kötü etkilenmesine ve bu da gelişen/değişen insanın taleplerine karşılık veremeyen eski ideolojiler ile ülkenin yönetilmesine yol açmaktadır.  Ülke nüfusunun büyük kısmı, ekonomik açıdan gelecek endişesi ile yaşadığından dolayı uzun vadede neler yaşayabileceğini değil, kısa vadede nasıl güvende olabileceğini düşünmektedir.

Finlandiya ve İsveç’te yaşanan gelişmeler, İGE’nin aslında siyasi hayatta da nasıl rol oynadığını, farklı insan ve doğa temelli ideolojilerin nasıl geliştirebildiğini göstermektedir. Son yıllarda beşeri sermayenin kuvvetlenmesi ile ortaya çıkan yeni taleplerin, siyasi partilerin oluşumunda oynadığı rol ortadadır. İyinin daha da iyisi. Bu nedenle, bu ülkelerde insan ve doğa odaklı partilerin parlamentolarda yer alabildiğini görmekteyiz. Hatta ‘Pareto Improvement’ dediğimiz durumun yani herkesin refahının daha da arttığı bazı önemli politikaların uygulanmasında da anahtar role sahip olduğunu görmekteyiz. En güzel örneklerden biri, İsveç’ten verilebilir. Çevreci Parti (Environmentalist Party), 2002 genel seçimlerinde seçimi kazanan ve hükümeti kuran Sosyal Demokratlar’a verdiği desteğin karşılığında, trafik yoğunluğunu azaltmak için önerilen trafik yoğunluğu fiyatlandırmasının pilot olarak uygulanmasında ısrarcı olmuştur. Pilot uygulama esnasında trafik yoğunluğundaki ve hava kirliliğindeki azalma, uygulamaya destek vermeyenlerin uygulamaya destek vermesini sağlamıştır. 2006 yılında yapılan referandumda çoğunluğun uygulamayı desteklemesi ile 2007’de trafik yoğunluğu fiyatlandırması daimi hale getirilmiştir. Uygulamadan elde edilen gelirin önemli bir kısmının toplu taşımacılığa ayrılması, düşük gelirli grupları ve kadınların refahında artışa yol açmıştır. Zamanı daha değerli olanlar ise ücreti ödeyip, trafikte harcanan zamandan tasarruf ederek refahlarını arttırmıştır.

Keşke referanduma götürdüğümüz konular, İGE’yi arttırmaya yönelik konular olabilseydi. Keşke siyasiler, İGE’yi arttırmaya kafa yorsaydı. Böylece çoğunluğa hitap eden ideolojiler de değişecekti.

 

Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu

Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesi

Exeter Üniversitesi konuk araştırmacı

 

Köşe Yazıları

Trafik yoğunluğunu ve hava kirliliğini azaltmak için uygulanan politikalar

Ulaşım, özellikle büyük şehirlerde yaşıyorsak, günlük hayatımızda önemli bir yere sahiptir ve insanların sahip olması gereken haklardandır. Diğer taraftan, fiziki kapasitesi kısıtlı olan yollara talebin fazla olması, trafik yoğunluğu sorununa yol açmaktadır. Trafik yoğunluğu, büyük şehirlerin karşılaştığı en önemli sorunlardan biridir ve trafikte harcanan zaman literatürde dışsal maliyet olarak değerlendirilir. Sürücüler, o anda aynı trafikte bulunan diğer sürücülerin ve yolcuların zaman kaybına uğramasına neden olarak, dışsal maliyete yol açmaktadırlar. İktisat teorisi, bu maliyetlerin içselleştirilmesini yani bu maliyetlere her kim neden oluyorsa o kişilerin bedel ödeyerek, nasıl seyahat edeceklerine karar vermeleri gerektiğini belirtir. Diğer taraftan taşıtlardan alınan tüketim, yıllık ve akaryakıt vergilerinin önemli bir yekün oluşturduğu ve söz konusu maliyetleri karşıladığı/karşılayabileceği tartışılabilir. Ancak ülkemizde henüz yapılmamış olmakla birlikte, İngiltere’de yapılan araştırmalar, bu vergilerden sağlanan gelirlerinin trafikte kaybedilen zamanın yol açtığı maliyeti karşılamakta çok yetersiz olduğunu göstermektedir. Trafikte kaybedilen zaman, en basit açıklama ile iş gücü kaybıdır. Bu kayıp hesaplandığında, ortaya çıkan üretimin parasal değeri önemli miktarlara tekabül eder. Bu kayıp iş gücü değerlendirildiğinde ise milli gelire ciddi katkısı olacaktır. Milli gelirdeki bu kayıp, dışsal maliyettir.

Trafik yoğunluğunun neden olduğu bir diğer önemli dışsal maliyet ise, hava kirliliğidir. Hava kirliliği hem yerel düzeyde, hem de küresel düzeyde etkisini göstermektedir. Yoğun trafikte sürüş koşulları değiştiği için (sürekli dur-kalk sürüş koşullarının hakim olması), daha fazla yakıt kullanılmakta ve sürücüler daha fazla yerel/küresel hava kirliliğine neden olmaktadır. Hava kirliliğinin neden olduğu sağlık sorunlarının tedavisi için harcanan kaynaklar ise, başka bir maliyettir. Yerel düzeyde hissedilen hava kirliliği, başta solunum hastalıkları olmak üzere çeşitli sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Bu alanda yapılan son araştırmalar, trafik yoğunluğunun olduğu bölgede yaşayan insanların demans hastalığına yakalanma olasılığının arttığını göstermektedir. Trafik yoğunluğunun yaşandığı yer ile insanların yaşadığı yer arasındaki mesafe azaldıkça, bu olasılık daha da artmaktadır. Ayrıca yerel hava kirliliği, tarihi binaların olduğu şehirlerde bu binalara da zarar vermektedir. Küresel düzeyde hissedilen kirlilik ise, iklim değişikliğine neden olan sera gazı emisyonlarına katkıda bulunmaktadır. Yukarıda bahsedilen iş gücü kaybının oluşturduğu maliyet, hava kirliliğinin neden olduğu sağlık sorunlarının tedavisi için yapılan harcamalar dahil edildiğinde daha da artmaktadır.

Trafik yoğunluğu ile mücadele edebilmek için uygulanabilecek, hem talep yanlı, hem de arz yanlı politikalar mevcuttur. İktisatçılar tarafından en çok savunulan politikalardan biri, trafiğin yoğun yaşandığı bölgelerin tanımlanıp, o bölgeye girişin ücretli hale getirilmesini sağlayan talep yanlı politikadır.

Trafik yoğunluğunun ücretlendirilmesi, literatürde ilk defa Nobel ödüllü William Vickrey (1963) tarafından gündeme getirilen bir politika aracıdır. Vickrey, trafik yoğunluğu ücretlendirmesini önce New York metrosu için önermiş ve daha sonra karayollarında oluşan trafik yoğunluğunu da kapsayacak şekilde önerinin uygulama alanını genişletmiştir.

Trafik yoğunluğu ücretlendirmesi, dünyada ilk olarak 1975 yılında Singapur‘da uygulanmıştır. Sadece sabah ve akşam trafiğin yoğun olduğu saatlerde uygulanan sistemin uygulama saatleri, elde edilen başarılı sonuçlardan sonra, sistem daha da geliştirilerek arttırılmıştır (Phang and Toh, 1997). Avrupa’da Londra, Stokholm ve Milan, bu sistemi trafiğin yoğun olduğu bölgelerde başarılı şekilde uygulayan şehirlerdir. Sistemin uygulanması ile birlikte hem trafik yoğunluğunda düşüş olmuş, hem de trafikte geçirilecek zaman tahmin edilebilir hale gelmiştir. Ayrıca başta karbondioksit olmak üzere diğer tehlikeli gazların emisyonlarında da düşüş gözlenmiştir. Örneğin, Londra, Stokholm ve Milan’da sırasıyla trafik yoğunluğundaki azalma yüzde 18, 18 ve 14,2 olmuştur. Karbondioksit emisyonlarında azalma ise aynı şehirler için sırasıyla yüzde 16, 16 ve 14 olarak rapor edilmiştir (Papathanasopoulou ve Antoniou, 2011).

Bu kadar verimli olan sistem, neden daha yaygın olarak uygulanmamaktadır?

Bu sorunun farklı yanıtları vardır. Vatandaşlar, politika yapıcıların bu sistemi trafik yoğunluğunu azaltmaktan daha çok, gelir sağlamak için uygulamak istediklerine inanmaktadırlar. Politika yapıcılara olan güvensizlik arttıkça, bu inanç kuvvetlenmektedir.

Vatandaşların duydukları kaygı, sadece bununla sınırlı değildir. Başka bir kaygı, sistemin düşük gelirlileri olumsuz etkilemesi ile eşitsizliğe yol açmasına dairdir. Edinburg’da yapılan referandumda ise, sistemin reddedilmesinin nedenlerinden biri, sistemin karışık olarak kurgulanmış olması ve vatandaşların sistemi yeterince anlayamamasıdır (Gaunt ve diğerleri, 2007).

Toplum tarafından sisteme verilen destek arttıkça, sistemin etkinliği de arttacaktır. Söz konusu desteği arttırmanın en önemli yolu, trafik yoğunluğunun ücretlendirilmesi ile sağlanacak gelirin, toplu taşımacılığı iyileştirmekte kullanılması ile mümkün olabilmektedir. Çünkü zamanı daha değerli sürücüler, ücreti ödemeye razı olurken zamanı daha az değerli olan sürücüler, özel arabalar ile seyahat etmek yerine toplu taşıma araçlarını tercih edecektir. Toplu taşımacılığın yetersiz olması, sistemin etkinliğine zarar verir. Toplu taşımacılığa yapılan yatırımlardan en çok düşük gelirlilerin faydalanması halinde ise sistemin progresif etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Stokholm’de yapılan araştırmalar bu hipotezi teyit etmiştir. Toplu taşımacılığa yapılan yatırım vatandaşlarda politika yapıcılara karşı duyulan güvenin tesis edilmesine neden olacaktır. Aynı zamanda sistemin, basit ve herkes tarafından kolay anlaşılır şekilde kurgulanması da sisteme verilen desteği arttıracaktır.

Literatürde hem Stokholm, hem de Milan’da yapılan uygulamalar çok ilgi çekmiştir. Stokholm’de önerilen sistem, çok ateşli politik tartışmalara neden olmuş ve Yeşiller Partisi’nin politik manevraları ile pilot uygulama hayata geçirilmiştir. Pilot uygulama esnasında trafik yoğunluğunda ve hava kirliliğindeki azalmanın, vatandaşlar tarafından tecrübe edilmesi, daha önce sisteme karşı çıkanların sistemi desteklemesine yol açmıştır. Pilot uygulama sonrasında sistemin, sürekli uygulanabilmesi için referanduma gidilmiştir. Çoğunluğun, sistemin sürekli uygulanmasını desteklemesi ile 2007 yılından itibaren trafik yoğunluğunun belirlenen alanda uygulanması, Stokholm ulaşım politikalarının bir parçası haline gelmiştir. Konunun uzmanları, sistemin çoğunluk tarafından kabul edilmesinden sonra, tartışmaların sistemden elde edilen gelirin daha iyi nasıl kullanılabileceğine ve sistemin daha iyi nasıl geliştirilebileceğine dair yapıldığını belirtmiştir (Eliasson, 2014).

Milan’da ise ‘EcoPass’ adıyla uygulanan sistemin amacı emisyonları azaltarak, hava kirliliği ile mücadele etmekti. Sistem tarafından belirlenen emisyon kriterlerini sağlayamayan araçların, belirlenen bölgeye girememesi ile trafik yoğunluğunda azalma gözlenmiştir. Referandum ile Milan halkının sistemin, trafik yoğunluğu ücretlendirilmesine dönüştürülmesine destek verip, vermeyecekleri sorulmuştur. Yüzde 80’nin öneriyi desteklemesi sonucunda 2012 yılında EcoPass uygulamasından, ‘Area C’ olarak adlandırılan trafik yoğunluğunu ücretlendirme sistemine geçilmiştir (Hensher ve Zheng, 2013). Londra Belediyesi de Avrupa’da trafik yoğunluğunu ücretlendiren ilk şehir olmanın yanı sıra,  dizel ile çalışan araçların yol açtığı hava kirliliği ile mücadele etmek için ‘emisyon free zone’ uygulaması önerisi üzerinde çalışmaktadır.

Unutmamak gerekir ki, sürdürülebilir, çevre ve insan sağlığı dostu olan ulaşım sisteminin sağlanabilmesi, sadece trafik yoğunluğunun ücretlendirilmesi ve/veya kirliliğe yol açan araçların belli bölgelere girmesini engellemekle mümkün değildir. Bu politikalar, uygulanabilecek politikalardan sadece ikisidir ve bütüncül bir politikanın uygulanabilmesi için başka pratiklerin de dikkate alınması gerekir. Bu pratikler içinde özellikle çevre dostu toplu taşımacılığın geliştirilmesi önemli yere sahiptir. Trafik yoğunluğunun ücretlendirilmesi önemli miktarda kaynak sağlayacağı için, uygulamadan sağlanan gelirin önemli bir kısmını sadece toplu taşımacılığı geliştirmek için değil, yakıtlar açısından çevre dostu olan toplu taşımacılığının geliştirilmesi için de kullanmak gerekir.

 

Kaynaklar: 

Eliasson, J., 2014, The Role of Attitude Structures, Direct Experience and Reframing for Success of Congestion Pricing, Transportation Research Part A, 67, 81-95.

Gaunt, M., Rye, T. ve Allen, S., 2007, Public acceptability of road users charging: the case of Edinburgh and the 2005 Referendum, Transprt Reviews 27(1).

Hensher, D. A. ve Zheng, Li., 2013 Referendum voting in road pricing reform: A review of the Evidence, Transport Policy, 25, 186-197.

Papathanasopoulou ve Antoniou, 2011. Assessment of congestion pricing prospects for Athens, Greece. Proceedings of the 90th Annual Meeting of Transportation Research Board, January 2011, Washington D.C., USA.

Phang, S. ve Toh, R. S., 1997. Curbing Urban Traffic Congestion in Singapore: A comprehensive Review, Transportation Journal, 37, 24-33.

Vickrey, W., 1963. Pricing in urban and suburban transport, American Economic Review, 52 (2), 452-465.

 

Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu

İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi

Exeter Üniversitesi Konuk Araştırmacı