Köşe Yazıları

Hollanda’da koalisyon sonunda kuruldu

Mart ayında yapılan seçimlerde Başbakan Mark Rutte’nin göreve devam edeceği belli olmuştu ancak meclisteki yeni dağılımla nasıl bir koalisyonun kurulacağı merak konusuydu. Yedi ay sonra Hollanda’da  dört-partili bir koalisyon kuruldu. Derin farklılıkları olan bu partilerin hükümette kalabilmesi Hollanda siyasi kültüründe önemli bir yeri olan anlaşmaya bağlı kalma geleneğini sürdürmelerine bağlı. 

Ekonomi yolundaysa hükümet geçici olsa ne olur?

15 Mart’tan beri geçici hükümet tarafından yönetilen Hollanda’da kime sorsanız bunun büyük bir önemi olmadığını söylüyor. Çoğunluk ekonomi iyi gittiği sürece koalisyon çalışmalarının uzun sürmesinden şikayetçi değil. Geçtiğimiz üç ayda Hollanda ekonomisi yüzde bir buçuk büyüyerek ekonomistleri şaşırttı (Şekil 1). Sene sonuna kadar böyle devam ederse Avrupa Birliği ortalamasından da Fransa, İtalya ve Almanya’dan da daha hızlı büyüyerek yüzde 3.3’e ulaşacak. Bu da büyük ölçüde Alman ekonomisindeki iyileşmeden ve birinci ve ikinci Rutte hükümetlerinin yaptığı neoliberal reformlardan kaynaklanıyor.

İlk Rutte hükümeti eğitim ve kültür sektörleri başta olmak üzere devlet harcamalarının büyük ölçüde kısılması yoluyla borç içindeki bankaları kurtarmaya karar vermişti. Ardından emeklilik yaşının yükseltilmesi ve ücretsiz verilen sağlık hizmetlerinin sınırlanması yoluyla ekonominin ‘yaştan yalıtması’ geldi. Son günlerde ise Finans Bakanı Jeroen Dijsselblöem yeni bir vergi reformundan bahsetmeye başladı. Kısacası, Rutte hükümetleri şu anda üniversiteye başlamayan kuşağın üzerine uzun vadede büyük bir yük yıkıp, şu anda emekli olan kuşağa da beklediklerinden çok daha az hizmet sunmak yoluyla ekonominin küresel parametrelerle değerlendirildiğinde başarılı görünmesini sağladı. ING Grubunun Baş ekonomisti Marieke Blom’a göre bu koalisyon konusunda strese girilmemesinin en önemli sebebiydi: “Şu an için ekonomi iyi durumda. İyileştirilebilecek şeyler olmakla birlikte bunların çok acil olduğunu düşünmüyorum.”

Yine de, 208 gün süren görüşmelerle yeni bir rekor kırıldı. Hollanda’da, hiçbir parti mecliste çoğunluğu sağlayamadığında, koalisyonu kurma görevi kral ya da kraliçe tarafından herhangi bir partiye verilebiliyor. Bu genellikle en fazla oy ve sandalye sayısına sahip parti oluyor.  Ardından görüşmeleri kolaylaştıracak bir müzakereci seçiliyor. Müzakerecinin görevi koalisyon kurabilecek partilerin önemsediği konuları, ve bunların diğer partiler tarafından kabul görüp göremeyeceğini liderlerle tartışmak. Bu görüşmeler gizli yapılıyor ve yalnızca genel çizgileri basına açıklanıyor. Ne zamanki bir uzlaşmaya varılıyor, o zaman her partinin verdiği sözleri ve kabul ettiği şartları açıklayan koalisyon anlaşması basına açıklanıyor, işçi sendikaları ve işveren örgütleri masaya davet ediliyor. Bu şekilde, hem büyük çapta bir uzlaşma ve katılım sağlanmış oluyor hem de partilerin seçmenden gelen günlük baskılar ve tedirginliklerden etkilenerek koalisyona vermiş oldukları sözleri kolayca bozmaları veya hükümeti düşürmeleri engellenmiş oluyor. Uzlaşmaya yedi ay boyunca varılamaması günlük hayatı etkilemese ve ekonomiyi tehdit etmese dahi şimdiye kadar oldukça düzgün yürüyen bu sistemin başarısına gölge düşürdü. Zira geçtiğimiz aylarda iki müzakereci toplamda üç defa bu görevden çekildi ve rollerini başkasına teslim etti.

Aslında uzlaşmaya varılmasının önündeki en büyük engel kalkana kadar herhangi bir gelişme yaşanmadı: Bu engel, Hollanda Yeşillerinin (GroenLinks ya da YeşilSol) üzerinde ısrar ettiği göçmen politikası reformuydu. Görüşmeler başladığında YeşilSol’un hükümeti kuracak olan koalisyonda olacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Partinin iklim konusundaki talepleri koalisyonun ikinci büyük partisiyle örtüşüyor ve destek kazanacağa benziyordu. Ancak YeşilSol’un seçim kampanyası boyunca ön planda tuttuğu göçmen geçmişli Hollandalılara eşitliği ve sığınma politikalarında insani prensiplerin önemsenmesi talepleri diğer partiler tarafından kabul görmedi. Yeşillerin talebi göçmen siyasetinin yeniden düzenlenerek ”açık kapı” siyaseti izlenmesi ve iltica başvurusu reddedilen kişilerin ülkelerine geri gönderilmemesi olarak özetlenebilir.  Nitekim, seçimler boyunca liberal VVD ve Hristiyan Demokrat CDA giderek aşırı sağın söylemlerini kullanmaya başlayarak oy kaybetmemeye çalışmışlardı. Haziran sonunda Yeşiller masayı terk etti, Yeşillerin yerini alan Hristiyan Birliği (Christian Unie, CU) ile görüşmelere yeniden başlandı. Rutte bu meşakkatli sürecin sona erdiğini ”Rekorun kırıldığı gün anlaşmaya varmayı başardık, çok mutluyum” diyerek açıkladı. 

Muhafazakarlar ve liberaller nasıl anlaşacak: İklim, göçmen politikası, ve ötenazi

Rutte şimdi iki Hristiyan partinin (anaakım CDA ve daha radikal/ilerici Hristiyan Birliği) ve iki liberal partinin (kendi partisi olan neo-liberal VVD ve liberal demokrat D66)  arasındaki dengeyi korumak ve üçüncü kabinesinin başında kalmayı garantilemek zorunda. Bu resimde CDA ve VVD merkezi oluştururken D66 (liberallerin daha demokratik ve enternasyonalist kanadından geldigi icin) ve Hristiyan Birliği (Hristiyan değerleri 21. yüzyıla adapte eden ilerici ekolojik politikalarıyla) ise  idealist kanatları temsil ediyor. Kısacası bu koalisyonda en ciddi sorunları oluşturacak konular iklim ve göçmen politikası, ve ötenazi.

Hollanda siyasetini anlamanın en genelgeçer yollarından biri her siyasi partiyi ve/ya bireyi iki eksendeki duruşu üzerinden incelemektir (Şekil 2). Bunlardan ilki ekonomik duruştur: Bu parti/grup/birey ekonomik sol ve ekonomik sağ arasında nerde durmakta, hangi siyaseti tercih etmektedir? Örneğin mecburi sağlık sigortası daha fazla sağlık sorununu ve gideri mi kapsamalıdır yoksa her birey seçtiği sigorta kapsamında kendi ödemelerinin bir kısmını mı yapmalıdır? Eğitimin hangi kısmı ücretsiz olmalı, gayri menkul ve gelir vergileri ne düzeyde tutulmalıdır?

İkincisi ise toplumsal değerlerdir: Muhafazakarlıkla ilericilik arasında çizilen bu eksen örneğin ötenazinin bir hak olarak tanımlanması konusundaki duruşu içerir. Ya da iklim politikasını oluştururken bireylerin tüketim tercihleri üzerinden mi yoksa üretime getirilecek sınırlandırmalarla mı iklim hedeflerine ulaşacağımızı sorar. Bu iki düzlem üzerinden değerlendirildiğinde Hollandanın koalisyon hükümeti liberal demokrat D66 ile Hristiyan partilerin ötenazi konusunda anlaşmasını imkansız kılıyor. Diğer yandan, koalisyon ortağı olduğu tüm partilerden daha muhafazakar ve daha sağda olan VVD’nin neo-liberal reformlarına devam etmesi mümkün görünmüyor.

Son olarak, seçmenler Rutte’yi iklim konusunda net ilerici duruşlar sergileyen D66, Yeşil/Sol, ve Hristiyan Birlik gibi partilerle koalisyon kurmaya mecbur bırakarak net bir mesaj verdi. Üçüncü Rutte hükümetinin bu mesajı nasıl yorumlayacağı, ve özellikle petrol fiyatlarının düşmesiyle stres altındaki Shell’i desteklemeye devam edip etmeyeceği merak konusu. Ancak son aylarda üst üste yayınlanan raporlar ortaya koydu ki iklim değişikliği konusunda en kötü karneye sahip Avrupa ülkesi Hollanda. Dolayısıyla yeni kurulan hükümette ilk defa bir İklim Bakanlığına yer verilmesi koalisyon anlaşmasının en çok bahsedilen maddelerinden biri.

 

Ayşem Mert

Köşe Yazıları

İspanya’da kargaşa

1 Kasım 2017 referandumunda Katalan hükümeti vatandaşlarına tek bir soru soruyor: Katalonya’nın bir cumhuriyet olarak  bağımsız bir ülke haline gelmesini istiyor musunuz? Sandıktan “evet” çıkması halinde hükümet 48 saat içinde bağımsızlık ilan edileceğini açıkladı.

İspanyol Hükümetinin bu kararı Katalanların tek başına veremeyeceği, konunun tüm İspanyolları ilgilendirdiği yönündeki açıklamaları Katalanları oldukça kızdırdı. Madrid’in hata üstüne hata yaparak oylamayı yasadışı ilan etmesi, yasaklamaya çalışması, çevik kuvvetin oy sandıklarına ve vatandaşlara saldırması ise Katalanların giderek artan bir bölümünün bağımsızlık talebini ve/ya referandumu desteklemesine sebep oluyor.

“Direniş yoksa bağımsızlık da yok”

Katalan hükümeti bağımsızlığı (yeniden) referanduma sundu

Bundan yaklaşık iki sene önce, Kasım 2015’te Özyönetim Talebinden Ayrılıkçı Siyasete başlıklı yazımda Katalan Parlementosunun İspanya’dan ayrılma sürecini başlatmak üzerine aldığı kararı aktarmış, Katalanların özyönetim talebinin karmaşık İspanyol siyasetinde ne anlama geldiğini, tarafları, tepkileri, tartışmaları ve muhtemel sonuçları tartışmıştım (dolayısıyla bu yazıda tarihi sebeplerden ziyade yeni gelişmelere değineceğim). O sıralarda Katalanlar özyönetim taleplerini İspanya’dan ayrılık talebine çevirmenin yollarını arıyordu. Katalonya Başkanı Artur Mas anayasaya aykırı olacağı uyarılarına aldırmadan tasarıyı Kasım 2014’te oylamaya sunmuştu. Oy verenlerin %80’i bağımsızlığa evet dese de, referanduma katılım %50’nin altında kalmıştı.

Artur Mas 2015’teki seçimlerin sonucunu da Katalan bağımsızlığına giden yolu bir programa çevirmek üzere kendilerine verilen bir misyon olarak değerlendirmişti.  9 Kasım 2015’te Katalan Meclisi “katılımcı, açık, birleştirici, ve vatandaşların aktif olarak söz haklarını kullandıkları bir bağımsızlık sürecini” başlatmak ve bir Katalan Anayasası yazılması için çalışmalara başlamak konusunda karar alınmıştı. Bağımsızlık yeni bir referandumla tekrar gündeme gelirken ortada böyle bir program olmadığı gibi Katalan bağımsızlığı için Avrupa Birliğinin desteği de sağlanmış değil. Geçtiğimiz günlerde Barelona’da konuyu tartıştığım her siyaset bilimci ve vatandaş, bağımsızlık taraftarı olsun ya da olmasın, artık bu konudan sıkıldığını, bağımsızlık sürecinin daha ciddi sorunların çözümlenmesini ertelediğini ya da engellediğini ifade etti.

Barselona’da her cadde ve meydan bir miting ve panayır alanına döndü.

Gerek parlamentoda gerekse sokaklarda bu sabırsızlık haricinde ortaklaştıkları fazla bir konu olmayan birkaç siyasi duruş mevcut. Ayrılıkçılar, bağımsızlık konusunda fikri ne olursa olsun Ayrılıkçıların sebeplerini ya da süreçlerini haklı ve meşru bulmayanlar (örneğin Katalan Sosyalist Partisi), ve İspanya’nın içinde otonom bir bölge olarak kalınması gerektiğini düşünenler. Carles Puigdemont liderliğindeki hükümetin hazırladığı programının yetersizliği, ve hazırlıklarını iyi yapmamış olması referandum öncesinde büyük bir destek bloğu oluşturamamasına sebep oldu. Spekülatif ve ikna edici olmayan argümanlardan kurulu olan söylemi hem İspanyol hem de Katalan medyasında açıkça eleştirildi. Örneğin Avrupa Birliğine üyelik konusunda fazlasıyla iyimser varsayımlar yapılması ve bağımsızlığın hemen kabul edileceği varsayımları ikna edici görülmüyor. Yine de bağımsız bir Katalan Cumhuriyeti fikri özellikle büyük şehirlerin dışında destek görüyor. 1,6 milyonluk Barselona’da da referandum öncesi her yer demokrasi ve cumhuriyet sloganları, Katalan bayrakları ve sembolleriyle rengarenkti.

“Bağımsızlık talebini en çok etkileyen Rajoy’un aptalca kararları”

Bağımsızlık talebi elbette Katalan kültürünün, dilinin, isimlerinin ve sembollerinin Franco diktatörlüğü zamanında bastırılması üzerinden tarihi bir meşruiyete sahip. Şu anda ise İspanyol ekonomisinin %20’sine tekabül eden ekonomilerinin sağladığı vergilerle kendi bölgelerine daha fazla yatırım yapılması gerektiğini düşünenler çoğunlukta. Tam da bu yüzden geçtiğimiz ay Katalan hükümeti yeni bir vergi ofisi kurmak suretiyle Katalanların vergilerini İspanyaya değil Katalonyaya vermesi yönünde bir adım attı. Buna karşılık İspanyol hükümeti de Katalonya’ya göndermesi gereken finansal kaynakları dondurdu ve Katalonya’da çalışan kamu memurlarının maaşlarını merkezden ödemeye başladı.

Bir dükkan vitrini: “Özgür olmak için oy veriyoruz” / Altta: “Kendi bağımsız devletimizi istiyoruz”

Bunun akabinde Rajoy hükümeti geçtiğimiz senelerde yaptığının aynısını yaparak Anayasa Mahkemesini harekete geçirdi. Onyedi otonom bölgeden oluşan İspanya’da her bölge farklı derecelerde bağımsızlığa sahip. Anayasanın 155 sayılı maddesine göre otonom bölgelerin temsilcileri ve/ya kurumları hukuka aykırı davrandığı takdirde merkez hükümet gerekli önlemleri alma yetkisine sahip. Rajoy hükümeti bunun otonom bölgenin özerkliğini elinden alma ve merkezi yönetime dahil edilme şeklinde yorumlayacağına dair işaretler verse de madde bugüne kadar hiç kullanılmadığı gibi bahsi geçen gerekli önemlerin ne olduğunu da netleştirmemiş. Rajoy’un sürekli olarak referandumun yasadışı olduğunu ifade etmesinin nedeni işte tam da bu. 155. maddeyi sürekli olarak gündeme getirmek suretiyle Katalanlara göz dağı verdikten sonra Katalan polisi Mossos’a referandumu engelleme görevi verdi –ancak Mossos bu konuda herhangi bir aktivitede bulunmadı.

20 Eylül’de Katalan hükümetinden ondört üst düzey yönetici tutuklandı. Üstüne üstlük matbaalara yapılan baskınlarda oy pusulalarına ve diğer yazılı materyallere el konuldu. Katalan siyasetçiler serbest bırakıldıktan sonra dahi Madrid yediyüzden fazla belediye başkanının hapis cezası alabileceğine, isyana teşvik suçundan yargılanarak onbeş seneye varan hapis cezası alabileceklerine dair açıklamalar yaptı. Son olarak geçtiğimiz günlerde Rajoy hükümeti sanki Franco faşizmini hatırlatmak istercesine Katalonyaya diğer bölgelerden çevik kuvvet ekipleri göndererek şimdiye kadar konuya ilgi göstermeyen Katalanları dahi kızdırdı. Katalan bayrağından yapılmış pelerinleriyle Barselona sokaklarında dolaşanların sayısı neredeyse her gün arttı ve özellikle gençlerin radikalleşmekte olduğunun görsel bir kanıtı haline geldi.

Katalanların tepkisi: Pasifist ve demokratik

Katalan solunda bağımsızlığı desteklemeyen partilerin olması aslında çok da şaşırtıcı değil. Barselona çevresindeki küçük kasabalarda yaşayan, Franco diktatörlüğünü gayet net hatırlayan sendikacı ve sol siyasetçilerin yaptığı analiz şöyle: “Konuyu milliyet üzerinden değil de sınıf üzerinden düşünecek olursak Katalanların karşısında İspanyolların olmadığını görebiliriz. İspanya’nın bizi soyup soğana çevirdiğinini anlatıp duruyorlar ve bağımsızlık istiyorlar. Mariano Rajoy gibi bir başbakan varken hükümet karşıtı olmaktan kolay birşey yok. Mas ve Puigdemont gibi siyasetçiler genç Katalanlara gerçekle hiçbir ilgisi olmayan bir tarih anlatmak suretiyle onları bağımsızlık talebi çevresinde biraraya getirip radikalleştiriyor. Halbuki İspanyol hükümetiyle İspanyollar aynı şey değil. Sorun olan yanımızda duranlar değil, üstümüzdekiler.”[1]

Bu sol söylemin karşısında ise halkçı bir demokrasi talebiyle ayrılıkçı duyguları birleştirmeye çalışan Puigdemont duruyor: Oylamadan önceki akşam yaptığı bir açıklamada “referendumları mahkemeler ve polis değil insanlar gerçekleştirir. Katalonya evet ya da hayır demek suretiyle kendi kararını vermek istiyor. Sonuç ne olursa olsun oylamaya destek büyük” diyerek Katalanların duygularına tercüman olan Puigdemont şiddet kullanılmaması için çağrıda bulundu [2]. Verdiği bir başka demeçte ise geriye tek bir adım atmayacaklarını, ancak oy kullanamayanların bunun pasifist bir hareket olduğunu unutmaması gerektiğini söyleyerek Rajoy’a tam ters bir duruş sergiledi [3]. Bağımsızlık konusundaki seçimlerinden bağımsız olarak Katalanların %70’inin referandum haklarını kullanmaktan yana olduğunu araştırmalar Puigdemont’un haklı olduğunu ortaya koyuyor. Geçtiğimiz haftalarda Barselona’nın küçük meydanlarında neredeyse hergün bağımsızlık yanlısı konserler, ve aktiviteler düzenlendi. Cuma akşamı Placa d’Espanya’da 10.000 kişi toplanarak referanduma destek verdi. Bu haftasonu da gençler okullarda kamp kurarak oylama günü binalara alınmama riskini ortadan kaldırmak için çalıştı.

Bugün gelen haberlere göre polis Katalonya’nın bazı yerlerinde referandum binalarına girişi engellemeye çalıştı ve “hayır” sloganları atan Katalanlara saldırdı. Orantısız güç kullanıldığı yönünde gelen haberler plastik mermilerle yaralanan 38 kişinin değişik hastanelerde tedavi altına alındığı bilgileriyle örtüşüyor. Barselonanın popüler belediye başkanı Ada Colau’nun akşamüstü yaptığı açıklamada ise ikisi ağır 460 kişinin yaralandığı belirtildi. Bu yazı yayına girerken sayının 465’e çıktığına dair haberler geliyor.

Rajoy bu akşam yaptığı basın toplantısında polisin yalnızca görevini yerine getirdiğini Katalanların hukukun üstünlüğüne karşı yaptıkları saldırıyı savuşturduklarını söyledi. Referandumun bağımsızlık yanlısı sonuç verme ihtimali oldukça düşük. Ancak sandıktan çıkan sonuç ne olursa olsun, kısa vadede İspanyol siyasetinin bu gelişmelerden derin bir şekilde etkileneceği kesin.

[1] https://www.theguardian.com/world/2017/sep/30/red-belt-catalonia-labour-movement-referendum

[2] http://www.aljazeera.com/programmes/talktojazeera/2017/09/catalans-vote-unstoppable-carles-puigdemont-170930191238484.html

[3] http://www.express.co.uk/news/world/860823/Catalonia-independence-referendum-Carles-Puigdemont-no-violence

 

Ayşem Mert

Köşe Yazıları

Çin’in akademik sansür çalışmalarının düşündürdükleri

18 Ağustos’ta Cambridge University Press (CUP) tarafından Çin hükümetinin sansür taleplerinin yerine getirildiği ve prestijli China Quarterly dergisinde yayınlanan üç yüzün üzerindeki ‘politik açıdan hassas’ makaleye Çin’deki internet siteleri üzerindeki erişimin engellendiği ortaya çıktı.[1] Bu hareket akademik çevrelerce öfkeyle karşılandı. Akademisyenler hem yabancı dildeki akademik yayınlara sansürlemeye kalkıştığı için Çin hükümetini, hem de bu talepleri yerine getirdiği için CUP’u eleştirdi. CUP da bu tepkiye karşılık olarak 21 Ağustos’ta duruşunu değiştirdi ve Çinli okuyuculara sansürlenen içeriklere erişimi yeniden sağladı. Üstelik bu içeriklerin tümüne erişimi ücretsiz hale getirdi. Bu tutum değişikliği elbette ki akademik ve demokrat çevrelerde takdir topladı. Akademik çevrelerin koordineli eylemler yaptığı takdirde yayın kuruluşları üzerinde sahip olduğu güce belki de ilk kez dikkat çekiyor. Öte yandan yaşanan durum ticari akademik yayıncılık sektörünün sorunlu doğası ile ilgili soruları da gündeme getiriyor.[2] Örneğin CUP bir hayır kuruluşu olarak kayıtlı olmakla birlikte yüksek karlı bir işletme niteliği de taşıyor. Yüz milyonlarca sterlin yıllık gelir elde etmekle birlike Çin pazarında geniş ticari çıkarları bulunuyor. Bu nedenle, Çinli tüketicilere erişimini korumak için böyle bir talebe boyun eğme meyili göstermesi şaşırtıcı değil. Bu yazıda benim yapmak istediğim ise başka bir şey. Bu üç yüz makalenin başlık ve özetçelerine baktığımda sansürlenen çalışmaların büyük bir bölümünün birkaç konuda odaklandığını gördüm ve bu listeyi paylaşmak, aralarında ülkemizde nispeten az bilinen ve tartışılan konuları da kısaca özetlemek istedim: – Çin tarihinin önemli dönüm noktalarından olan Tiananmen Meydanı/Katliamına dair araştırmalar

Tiananmen Protestolarinin sembolu haline gelmis olan “Tanklari durduran adam”

1989 Tiananmen Meydanı protestoları, 1980’lerde seçkinlerin yararına yapılan ekonomik reformlar ve siyasi katılıma getirilen kısıtlamalar hakkındaki endişeleri yansıtıyordu. Öğrenciler demokratik haklar, daha fazla şeffaflık, basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğü istiyordu. Bir milyon civarında kişinin bir araya geldiği protestolar 400 şehre yayıldı. Komünist Parti yetkilileri 20 Mayıs’da sıkıyönetim ilan etti ve 300 bine yakın askeri birliği Pekin’e gönderdi ve gösterileri zorla bastırdı. Ordunun Tiananmen Meydanına ilerlemesini engellemeye çalışan göstericilerin yüzlercesi öldürüldü. Demokratik ülkelerin uyguladığı ekonomik yaptırımlar ve silah ambargosuna rağmen Çin hükümeti protestoları karşı devrimci bir isyan olarak göstermek istedi ve yalnızca protestocuları değil destekçilerini de yaygın bir biçimde tutukladı, yabancı gazetecileri sinir dışı etti ve olayın yerel basındaki yansımalarını da çok sıkı kontrol etti. – Demokrasi ve hukukun üstünlüğü ile ilgili çalışmalar – Evrensel insan hakları, ve bu hakların Çinli savunucularının hayatları ve baslarına gelenlerle ilgili çalımalar ve Çin devletince uygunsuz bulunan birçok başka sanatçı, şair, yazar, sanat akımı ve bunların yurt içinde ve dışındaki etkileri üzerine yapılmış yayınlar, kültürel ve siyasi aktivizm.

Geçtiğimiz Temmuz ayında ünlü insan hakları aktivisti Liu Şiaobo[3] tutukluyken hayatını kaybetmişti. Şiaobo, 2009’da, halkı devleti yıkmaya kışkırtmak suçlamasıyla 11 yıl hapis cezasına çarptırılmış, 2010’da hapishanedeyken Nobel Barış ödülüne layık görülmüştü. (Copy: REUTERS/ Audun Braastad)

– Komünist partinin eğitim politikası – Falun Gong konulu yayınlar[4] Falun Gong[5] Çin’den tüm dünyaya yayılmış olan doğruluk, merhamet ve hoşgörü ilkelerinin rehberliğinde zihinsel ve bedensel gelişimi sağladığına inanılan bir sağladığına egzersizler, inanışlar ve yaşam tarzı bütünüdür. 1980lerde Çin’de ortaya çıktığında devlet tarafından açıkça desteklenirken, 1990ların sonuna doğru Komünist parti tarafından kâfır bir inanış ve vatan haini ilan edilmiştir. Toplumsal dengeye zarar verdiği gerekçesiyle 1999’da Falun Gong’a inanan ya da egzersizlerini uygulayan yüz binlerce kişi çalışma kamplarına gönderilmiş, mahkemeye çıkartılmadan hapse atılmış, işkence görmüştü. (Bunlardan iki bine yakınının olmuş olduğu raporlanmış, on binlercesinin ise organ mafyasınca katledildiği ve hatta canlı canlı organlarının çıkartıldığı ortaya konmuştur.[6] Falun Gong kurucusu Li Hongzhi ise kitap satışlarından kazandığı ve toplanan bağışlardan edindiği fahiş miktarları aktarmış olduğu fonu her gün artırıyor. Üstün özellikleri olduğu ve hatta uzaylı olduğuna dair imalarda bulunan ‘Üstad Li’ 1996’dan beri ABD’de yaşıyor. – Çin’in kuruluşundan beri varlığıyla barışamadığı Tayvan konulu yayınlar 2.Dünya Savaşını takiben Çin’de Milliyetçi Parti Kuomintang ile Çin Komünist Partisi arasında çıkan iç savaş, 1949’da Komünist Parti’nin zaferiyle sona ermişti. Tayvan adasına sığınan Kuomintang, Çan Kay Şek liderliğinde Çin Cumhuriyetini kurduklarını ilan etti. Bu sırada Pekindeki komünist rejim Soğuk Savaş nedeniyle Batıyla tüm ilişkileri kopardığından Tayvandaki Çin Cumhuriyeti 1970’lerin başına kadar Birleşmiş Milletler’de bütün Çin’i temsil etmiştir. Bu durum 1971’de Çin Halk Cumhuriyeti’nin tüm Çin’i temsilen Birleşmiş Milletler’e kabul edilmesine kadar sürmüştür. İç savaşın herhangi bir barış antlaşması imzalanmadan sona ermesi ve iki tarafın da teknik olarak halen savaş halinde olması nedeniyle o tarihten beri Çin ve Tayvan arasındaki ilişkiler sınırlı ve gergin bir şekilde sürmektedir. Çin halen Tayvan’ı kendi sınırlarına dahil kabul eder ve ayrı bir ülke olarak tanımaz. Üstelik uluslararası alanda bu konuyu ciddi bir sorunsal olarak ortaya koyar ve Tayvan’la özellikle ABD arasındaki yakınlaşmalara sıcak bakmaz.

(Copy: AFP)

Buna istisna olarak, geçen sene ABD Başkanı Trump Tayvan Başkanı Tsai Ing-wen ile yaptığı telefon görüşmesine değinmekte de fayda var: Nixon’un 1972de Çin’e yaptığı tarihi ziyaret ile başlayan normalleşme süreci ancak 1979’da ABD’nin Tayvan Büyükelçiliğini kapatması ve Çin Halk Cumhuriyetini ‘tek Çin’ olarak tanımasıyla düzelmişti. Trump’un Tasai’nin telefonuna cevap vermesi bile bu duruşu tehlikeye sokacak bir ciddiyet taşıyor. Ancak bu sefer ABD diplomasisinde panik yaşanırken Çin’in gayet soğukkanlı bir şekilde ABD ile ilişkilerini böyle ufak hatalardan dolayı bozmak istemediğine dair bir açıklama yapmasıyla konu kapanmıştı. Bana kalırsa bu ağırbaşlı tutum Çin’in uluslararası pozisyonunun görece güçlenmesine bağlanabilir. Her sembolik detaya histerik bir yanıt vermektense yavaş ve dikkatli bir diplomasi izlemek Başkan Şi Cinping’in Batıyla ilişkilerindeki genel yaklaşımına da uygun bir hareket. Ancak bu demek değildir ki ABD-Tayvan arasında sembolik düzeyin ötesine geçen bir yakınlaşmaya göz yumacak. Daha da önemlisi, makaleleri sansürleme çabasının işaret ettiği şu ki, bu soğukkanlı yaklaşım yalnızca disarıya yönelik oluşturulan bir imaj ve ülke içerisinde tek parti, tek devlet, tek bir tarih okuması konusundaki baskı rejimi sürmekte.

Tayvan Başkanı Tasai 2009 yılında Dalay Lama ile görüşmüştü

– Tibet ve Budizm Çin Halk Cumhuriyeti saldırısına maruz kalmadan bağımsız bir devlet olan Tibet’e yönelik siyaseti Çin’i uluslararası alanda ciddi prestij kaybına uğratan bir konu. Ancak 1972’den beri Çin hükümeti zamanında (1720–1912) Qing hanedanının idari yönetimine girmiş olduğundan ülkenin hala Çin’in himayesinde olduğunu savunuyor. Halbuki 1912-1950 yılları arasında Tibet Çin’in himayesinden bağımsızlaşmıştı. 1950 yılında Çin Ordusu Tibet’e girdi ve yerel güçleri kolayca mağlup ettikten sonra Tibetli siyasetçileri baskıyla Çin’in Tibet üzerindeki egemenliğini tanımaya ve 17 maddelik bir anlaşmayı imzalamaya zorladı. Bu anlaşma Dalay Lama[7] önderliğinde özerk bir yönetim sağlamak üzerine kuruluydu Ancak 1955 yılında Komünist bir yönetim sistemi yaratmak üzere bir ‘Tibet Özerk Bölgesi Hazırlık Komitesi’ (PCART) kuruldu ve Dalay Lama hükümeti ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Aldığı ölüm tehditleri üzerine 1959’da Hindistan’a kaçan Dalay Lama 17 maddelik anlaşmadan feragat etti. Tibet Özerk Bölgesi 1965 yılında kurularak Tibet’in Çin eyaletlerine eşdeğer konumda bir idari bölüm haline gelmesi sağlandı. – Moğolistan politikası Moğolistan-Çin ilişkileri, Çin’in “topraklarını kaybettiği” iddialarından ve Moğolistan’ın aşırı nüfus nedeniyle Çin’in genişlemesinden duyduğu korkudan dolayı sürekli bir gerginlik içinde. Soğuk Savaş sırasında SSCB ve Çin arasında kalan Moğolistan, Çin-Sovyet ilişkilerindeki değişikliklerden muzdarip oldu. 1986 yılında Çin tüm Sovyet birliklerinin Moğolistan’dan çekilmesini talep etti. Çin’e göre Moğolistan bir zamanlar Çin’in egemenliğinde idi; bu nedenle de Sovyet birliklerinin şimdi o bölgede yoğunlaşması kabul edilemezdi. Soğuk Savaş sonrasında ise Çin, Moğolistan ile ilişkilerini normalleştirmek için ticaret ve yatırımlarını ülkeye yönlendirdi. Ancak Çin’in iyi niyetine karşı duyulan derin güvensizliğin Moğolistan’da sürüyor olduğu da kesin. Gerginlikleri artıran bir başka faktör de Moğolistanlıların büyük bir kesiminin Dalay Lama odaklı bir Tibet Budizmine inanıyor olması. 2011 yılında Çin Dış İşleri Bakanlığı sürgünde bulunan bir Tibet liderine ev sahipliği yaptığı için Moğolistan’ı kınamıştı. Hatta akabinde Çinli yetkililer ülkede reenkarnasyonun (ölümden sonra yeniden doğuşun) devletten izne tabii (bir diğer deyişle yasak) olduğuna dair bir açıklama yapmıştı. – Uygur halkı ve diğer azınlıklarla ilgili politikalar – Yunnan’da olup bitenler Etnik ve dini farklılıklara sahip birçok grubu barındıran Yunnan, senelerdir Çin’in kalkınma politikalarının kurbanı. Ülkenin biyoçeşitliliğinin yarısından fazlası burada olsa dahi son yıllarda ağır kuraklık çekilen bölgede hava kirliliği de halk sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyor. Bu faktörlerin sonucunda ortaya çıkan gerilimler Çin’in gündeme getirilmesini istediği bir konu değil. – Komünist partideki ve özellikle de devlet kadrolarında süregeldiği belgelenen yolsuzluklarla ilgili analizler – Mao ile ilgili yapılmış Komünist parti politikasına ters düşen görüşler ve çıkarımlar içeren yayınlar. Bunların arasında özellikle Kızıl Muhafızlara dair oldukça fazla yayınlar var.

Konfüçyüs Mezarlığı

Kültür Devrimi sırasında Mao Zedong’un harekete geçirdiği fanatik bir grup olan Kızıl Muhafızlar hem bir öğrenci hareketi, hem de askerî bir kitlesel hareket olarak devrimin önemli bir militan kolunu oluşurmuşlardır. Özellikle 1966-67 yolları boyunca Maoizm’e uygun bulmadıkları inanışlara ait kutsal yerleri ve tarihi mezarlıkları yağmalamışlardı. Bunu örneğin sonradan UNESCO Dünya Mirası Alanı ilan edilecek olan Qufu’daki Konfuçyüs Tapınağında mezardan çıkardıkları bir cesedi çıplak bir şekilde ağaca asmak suretiyle gerçekleştirmişlerdi. Bir Kızıl Muhafız liderine göre hareketin amaçları şunlardı: “Başkan Mao, geleceğimizi silahlı devrimci bir gençlik örgütü olarak tanımladı… Yani Başkan Mao Kızıl Başkomutanı ise, biz de onun Kızıl askerleri isek, bizi kim durdurabilir? İlk önce Çin’i içten dışa kızıl yapacağız, sonra diğer ülkelerdeki işçileri dünyayı kızıl yapmakta yardım edeceğiz…

 

Ayşem Mert

Köşe Yazıları

Tatilde ve krizde: İsveç

İsveç’te kişisel verilerin güvenliğinin ihlal edildiğine dair ortaya çıkan bilgiler iki bakanın istifasına yol açtı. Hükümetteki Sosyal Demokrat/Yeşiller Koalisyonu Krizi İdare edebilecek mi?

İsveç bugünlerde tatilde. Haziranın sonunda başlayıp Ağustos ortasına kadar süren yaz tatiline girerken herkesin beklentisi siyasi arenada sarsıcı gelişmelerin yaşanmayacağı yönündeydi.  Fakat Ocak ayından beri yavaş yavaş ortaya çıkmakta olan bir veri güvenliği skandalı beklenmedik şekilde hükümeti sarstı ve iki bakanın istifasına sebep oldu. Transportgate tabiriyle uluslararası medyaya yansıyan skandal sonucunda hükümetin düşüp düşmeyeceği, ya da erken seçime gidilip gidilmeyeceği henüz belli değil.

İsveç 2014 genel seçimlerine göre dağılım

Ancak bu kriz İsveç siyasetinde son bir kaç yıldır yaşanmakta olan derin değişimi yansıtıyor, popülist sağın İskandinav Modeli Sosyal Demokrasileri nasıl etkileyeceğine dair önemli işaretler içeriyor.  

Ne olmuştu?

19 Ocak’ta İsveç Ulaştırma Ajansının başındaki Maria Ågren, hakkındaki gizli bilgilerin sızdırılmasına dair soruşturma henüz sürmekteyken istifa etmişti. Ulaştırma Ajansı bazı bilgi-işlem hizmetlerini IBM’e devretmek üzere bir proje başlatmış ve özellikle IBM’in Doğu Avrupa’daki taşeron firmalarını kullanmak suretiyle masraflarını kısma yoluna gitmişti. Bu firmaların çalışanlarına güvenlik yetkileri olmadığı halde İsveç vatandaşlarının kişisel bilgilerine; özellikle ehliyetlerindeki bilgilere ve fotoğraflara ulaşım yetkisi sağlanmıştı. Aynı şekilde yollar, köprüler, limanlar, ve toplu taşıma hizmetleri ile ilgili veriler ve detayları henüz açıklanmasa da şirketlere ait gizli bilgilerin güvenliği de ihlal edilmişti.

2015’teki bir iç denetim sırasında bu sorun üst düzey yetkililere bildirilmiş ancak konuyla ilgili herhangi bir önlem alınmamıştı. Maria Ågren soruşturma sırasında vazifeyi suistimal suçlamalarını kabul ederek 70.000 İsveç kronu (yaklaşık 30.000 TL) cezaya çarptırıldı. Ancak ilerleyen günlerde giderek  daha fazla sayıdaki üst düzey yetkilinin güvenlik ihlalinden haberdar olduğu ortaya çıktı. Bu noktada hükümet konuyu örtbas etmeye çalışan herkesin görevden çıkarılacağını açıkladı.

Yaz tatili başlarken konunun artık az çok kapandığı yönündeki bir hissiyat belirmişti ama bu beklentinin son derece yanıltıcı olduğu kısa sürede ortaya çıkacaktı.

Skandalın patlama noktası

Temmuz ayının ortalarında Dagens Nyheter gazetesinin bir haberine göre güvenlik ihlalinin boyutları daha da büyüktü. Koruma altındaki kişilerin ve istihbarat teşkilatı çalışanlarının verileri gibi en gizli tutulması gereken bilgilerin dahi güvenliği ihlal edilmişti. Askeri güvenlikle ilgili sorular ortaya atılmaya başlanmış, Altyapıdan Sorumlu Devlet Bakanı Anna Johansson’un (SD) ofisine bilgi verilmiş olsa da bu bilginin kendisine ulaşmadığı ortaya çıkmıştı. Başbakan Stefan Löfven’in (SD) konudan Ocak ayından beri haberdar olduğunu kabul etmesiyle skandal tam anlamıyla patlamış oldu. Muhalefet partileri hükümeti düşürebileceklerini ya da en azından bir kaç bakanı koltuklarından edebileceklerini fark eder etmez siyasi arena yaz tatilini filan dinlemeden renkleniverdi.

Geçen hafta Merkez-Sağ partilerden oluşan muhalefet blogu İçişleri Bakanı, Savunma Bakanı ve Altyapıdan Sorumlu Devlet Bakanına güvensizlik oyu vermek üzere çalışmalara başladı. Ülkenin güvenliğinin tehlikeye atıldığını iddia eden muhalefet partileri normalde kullanmaları gereken kanalı kullanmayarak bakanları güvensizlik oyuyla tehdit ediyor. Aslında, tecrübeli siyasetçilerden oluşan ve incelikli analizleriye bu gibi konuları karara bağlayan Parlamentonun, Anayasa Komitesine konuyu havale edip verilen öneriye göre harekete geçmeleri ülkenin demokratik geleneğine daha uygun olurdu.

İsveç Başbakanı Başbakan Stefan Löfven (Foto: Jessica Gow/TT)

Löfven kartlarını güzel oynuyor

Muhalefetin güvensizlik oyu vermekle tehdit ettiği üç bakandan ikisi istifa etti bile. Başbakan Löfven, bu bakanlardan birinin istifasını kabul etti, diğerini yeni bir göreve atadı. Ancak erken seçime giderek İsveç’i siyasi bir krize sürüklemeyeceğini de belirtti. Güvensizlik oyu almakla tehdit edilen üçüncü bakan ise İsveç’in son derece popüler Savunma Bakanı Peter Hultqvist (SD). Ancak Hultqvist, ulaştırma ve altyapı konularının kendi bakanlığının sorumluluğu altında olmadığını ve sorumluluğun zaten diğer bakanlıklar tarafından üstlenilmiş ve araştırılmakta olduğunu ifade ediyor. Hultqvist göreve geldiğinden beri sivil savunmayı önceliklendirmek, geleneksel savunma sistemlerini güçlendirmek, ve önemli güvenlik anlaşmaları imzalamak suretiyle çalışma alanını dönüştüren ve siyasetin her kanadından destek gören başarılı bir bakan. Löfven’in kendisini korumaktaki birinci amacı elbette popüler bir bakanını kaybetmemek.

Ancak konunun önemli bir başka boyutu bu tartışmalar arasında gölgede kalıyor: İsveçli demokratlar ve popülist milliyetçi söylemlerinin ülkenin siyaseti üzerindeki sorunlu etkileri…

Göçmenlere karşı önerdikleri sert politikalar ve hatta kimi zaman yahudi karşıtlığına varan söylemleriyle diğer partilerden net bir şekilde ayrılan milliyetçiler, bir süredir oy potansiyellerini artırmakta. Ancak yakın zamana kadar diğer siyasi partiler İsveçli demokratlar ile çalışmayacaklarını, koalisyon kurmayacaklarını ve blok oluşturmayacaklarını açıklamışlardı. Bu, bir yandan İsveç’te çoğunluk hükümeti kurmayı imkansız hale getirirken diğer yandan muhalefet partilerini de şu noktada zor bir durumda bırakıyor: Eğer Parlamento, Anayasa Komitesi’ne başvurmayı atlayıp Savunma Bakanı Hultqvist’e güvensizlik oyu vermekte ısrar ederlerse İsveçli demokratlarla işbirliğine gitmeleri gerekiyor. İşte Löfven’in ne kadar becerikli bir siyasetçi olduğunu ortaya koyan da bu açmazı kendi hükümeti lehine kullanıyor olması.

Muhalefet bloku (Fotograf: Erik Simander/TT)

Aşırı sağa kayan merkez partiler büyük bir değişime işaret ediyor

Bu noktada bahsetmem gereken önemli bir nokta daha var: Neolliberal siyasetleriyle merkez sağda önemli bir rol oynayan Moderata samlıngspartiet (Ilımlı Birlik Partisi) geçtiğimiz aylarda İsveçli demokratlarla işbirliği yapmamak konusundaki keskin çizgisinden vazgeçeceğini açıklamıştı. Üstelik bu karar partinin lider kadrosuna rağmen alınmış, aşağıdan yukarıya dayatılmıştı. Ilımlıların tabanı tutucu ve milliyetçi yüzünü artık açıkça ortaya koyan ’değerler’ üzerine kurulmuş bir siyaset izlenilmesini talep ediyor, parti yönetiminin küreselleşmeci yönelimini ve metropolitan özgeçmişini açıkça eleştiriyordu. Artık  2004-2016 yılları arasında Başbakanlık yapan ve partinin göçmen politikasını ekonomik gelişmeyle sorunsuzca bağlayan Fredrik Reinfeldt’in ”Kalplerimizi göçmenlere açacağız” söyleminden uzaklaşılacağı ve göçmen karşıtı bir noktaya kayılarak değerler üzerinden siyaset yapılmaya başlanacağı aşikar. Dolayısıyla bu karar İsveç siyaseti için önemli bir dönüm noktası.

Diğer yandan kararın akabinde Ilımlı Birlik Partisi büyük bir destek kaybına uğradı. Bana kalırsa milliyetçi olmak ve İsveçli demokratlarla işbirliğine girmek utanılacak bir şey olmaktan çıktığı anda zaten bu yönde düşünenler İsveçli demokratları açıkça desteklemeye başladı ve ılımlılardan uzaklaştı. Buna gönlü elvermeyen partinin görece liberal kesimi ise kararı protesto etmek için partiden uzaklaştı. Bu yorumu destekleyen bir başka nokta da Hristiyan Demokratların (KD) da Ilımlıları izleyerek İsveçli demokratlar ile işbirliğine karşı olmadıklarını açıklaması oldu.

Başbakan Lövfen,skandal öncesinde görevde olan hükümet üyeleri ile birlikte (Foto lexandermag.org’dan alınmıştır)

Sonuçta muhalefetteki liberal partiler İsveçli demokratlar ile işbirliği yapmama kararlarını son derece önemsiyor, hatta seçimlerde Ilımlı Birlik Partisi’nden kendilerine bir oy kayması olmasını bekliyorlar. Hristiyan demokratlar ve Ilımlılar ise söylemlerini İsveçli demokratların bugüne dek tek başlarına konu ettiği göçmenlik, ayrımcılık, İsveç’in asli değerleri gibi konularda daha büyük bir söz sahibi olmaya çalışacaklar.

İşte tam da bu yüzden siyaset bilimci Nicholas Aylott’un Radio Sweden’da yayınlanan analizinde Başbakan’ın Savunma Bakanı’nı korumasından ”son derece kurnazca bir siyaset” olarak bahsediliyor. Löfven’in muhalefet partilerinin blöfünü görerek İsveçli demokratlarla işbirliğine gidip gitmeme konusundaki kararlarını muhalefet bloğunu bölmek için kullanıyor. Aynı zamanda ”sorumluluğu kabul eden ve krizi yöneten başbakan” olarak ortaya çıkması, hem de ”ülkeyi siyasi bir krize sokmayacağını” söyleyerek kendi koltuğunu ve hükümetini korumayı başarması etkili bir siyasetçi olduğunun kanıtı.

Bu hamlenin akabinde muhalefet bloğu hem Savunma Bakanı ile ilgili güvensizlik oylamasına gideceğini açıkladı hem de bunu ancak Parlamento, Anayasa Komitesi çalışmalarını tamamladıktan sonra yapacağını. Liberal Parti şimdiden geri adım atmaya, ortaya yeni bilgiler çıkması halinde pozisyonlarını değiştirebileceklerini söylemeye başladı.

Kısacası Löfven Hükümeti için kriz çözülmüş sayılabilir. Ancak muhalefetin elini bu şekilde zorlaması aşırı sağ siyasetin bugüne kadar diğer siyasi duruşlara sirayet etmemiş olan söylemlerini yaymaya başlamış olabilir.

NOT: Açıklamaları için Stockholm Üniversitesinden Prof. Karin Bäckstrand’a ve Radio Sweden’dan Loukas Christodoulou’ya müteşekkirim. Krizi daha detaylı takip etmek için @radiosweden ve @Loukas_RS twitter hesaplarını izleyin.

 

 

Ayşem Mert

 

Köşe Yazıları

İspanya Seçimlerine dair Üç Kritik Soru

Geçen Pazar günkü seçimlerde İspanya halkları millet meclisinde görev alacak 350 milletvekilini ve 266 sandalyeli senatoda görev alacak 208 senatörü seçti. Sandıktan çok partili koalisyon çıkması, beklenen ancak daha önce tecrübe edilmemiş bir durum. Hükümet kurma çalışmalarının sonucu ne olursa olsun İspanyol siyasi sisteminin bir daha asla eskisi gibi olmayacağı kesin.

Bu seçimler neden “tarihi”?

Mariano Rajoy liderliğinde 2011’den beri iktidarda olan muhafazakar Halk Partisi (Partido Popular) özellikle neo-liberal kemer sıkma politikaları, Katalanların özyönetim taleplerini müzakere etmeyi reddetmesi, ve yolsuzluk suçlamaları sebebiyle büyük bir oy kaybına uğradı. Oyların yüzde 29’unu alarak 123 milletvekili çıkartan Halk Partisi birinci oldu, ancak tek başına hükümet kuracak sandalye sayısına ulaşamadı. Geçen ayki Katalonya yazılarımda [1][2] anlatmaya çalıştığım gibi, Rajoy özellikle son iki yıldır Katalanlara karşı sert bir tavır takınarak İspanya’nın geri kalanındaki oylarını çoğaltmaya çalışmıştı. Görünen o ki İspanya’nın diğer halkları bu oyuna gelmedi (ve hatta ‘Katalonya’nın geleceğine bölge halkı karar vermeli’ diyerek Cumhuriyetçi bir hedefte ortaklaşarak İspanyayı yeniden kurmayı hedefleyen Podemos lideri Pablo Iglesias’ı ödüllendirdi).

Sosyalistler (Partido Socialışta Obrero Espanol-PSOE) ise ana muhalefet pozisyonunu korumakla birlikte yirmi sandalye kaybederek parti tarihinin en kötü sonucunu aldı. Bu sonucun en önemli sebebi sosyalistlerin uzun zamandır merkeze kayması: İktidar neredeyse kırk senedir bu iki parti arasında paylaşıldığından Sosyalistler de en az Halk Partisi kadar varolan sistemi temsil eder hale geldi. İspanya, Franco diktasını takibeden demokratikleşme sürecinde diktatörlük dönemindeki hak ihlalleri ve usulsüzlüklerle hiç yüzleşmedi ve çoğunluğun kabulünü gören ortak bir tarih söylemi kurmayı başaramadı. Bu yüzden sağ ve sol partiler arasındaki uçurum çok derin: Bir tarafın gurur duyduğu hikaye diğerinin trajedisi; bir tarafın hezimeti diğerinin varoluş sebebi. Dolayısıyla Kuzey Avrupa ülkelerinde kimi zaman tanık olduğumuz, merkez sağ ve merkez solu biraraya getiren büyük koalisyonlardan birinin oluşması ne Halk Partisi ne de Sosyalistler açısından ihtimal dahilinde. Sosyalist Parti kurmaylarından Cesar Luena seçim sonuçlarının hemen ardından “Rajoy’un olduğu hiçbir koalisyon içinde olmayız” dedi. Seçim sonuçlarına göre iki partili başka bir koalisyon formülü de mümkün değil.

En az üç partili bir koalisyon hükümeti kurulması için görüşmeler önümüzdeki iki buçuk ayda gerçekleşecek. Koalisyon görüşmelerinde iki yeni parti kilit rol oynayacak: İlk defa genel seçimlere katılan Podemos (Yapabiliriz) ve Yurttaşlar Hareketi (Ciudadanos) oyların sırasıyla yüzde 21 ve yüzde 14’ünü alarak  büyük bir başarıya imza attı. Bugüne kadar süregelen (iki partili olmasa da) iki parti ağırlıklı sistem net bir şekilde sona erdi. Bu seçimler işte tam da bu yüzden “tarihi”: Hükümeti kim kurarsa kurşun, büyük partiler iktidarı farklı ideolojik eğilimleri olan en az iki partiyle paylaşmayı, pazarlık yapmayı, ve beraber yönetmeyi öğrenmek zorunda kalacak. Madrid Özerk Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Fernando Vallespin’e göre ‘her şey liderlerin nasıl davranacağına bağlı. Uzlaşmalar yapılırken katı ve sert tavırlar sergileyenleri halk tercih etmeyecektir. Zira halk siyasi temsilcilerinin ittifak kurabilmelerini istiyor. Seçim sonuçları da bunu gösteriyor. İlginç bir şekilde halkın tercihi Podemos ve Sosyalistlerden oluşacak bir ittifakın olması yönünde.’

Halk Partisi kazandı, neden herkes Podemos’u konuşuyor?

Podemos hem Bask bölgesinde hem Katalonya’da birinci partiydi. İglesias’ın Katalan sorunu için önerdiği yol haritası  ‘önce sağı iktidardan devirmek, ardından anayasa reformu yapmak, sonra cumhuriyet ilan etmek. Bunlardan sonra Katalanlar hâlâ ayrılmak istiyorsa, halkoylaması yapmak.’ [3] Dolayısıyla Podemos’un Katalonya’da başarılı olması beklenen bir sonuçtu.

Yine de Podemos’un desteklediği Barcelona en Comu adlı sol siyasi oluşumun adayı Ada Colau’nun Barcelona Belediye Başkanı seçilmesi bu başarıyı taçlandıran bir zafer olarak görülebilir. 41 yasındaki Colau, ipotek borçlarını ödeyemedikleri için evlerinden zorla çıkarılan Barselonalıların haklarını korumak için çalışan bir sivil toplum örgütünün kurucularından. Barselona’nın ilk kadın belediye başkanı seçilmesinin arkasında şehir hakları ve yerelden yönetim üzerine kurduğu kampanyanın başarısı yatıyor.

Ada Colau (Foto: Marc Lozano)

İlk defa genel seçimlere katılan bir partinin bu kadar fazla oy alması alışılmış siyasi dengeleri alt üst etmiş durumda. İki büyük partinin de Podemos’un da önümüzdeki günlerde alacakları kararlar yeni normalın ne olacağını belirleyecek. Bir yandan seçimlere hazırlanırken oy toplamak için popülist bir söyleme kayan Podemos’un daha radikal bir gündeme dönüş yapması bekleniyor. Diğer yandan yolsuzlukla mücadeleye odaklı seçim vaatleriyle dördüncü parti seçilen Yurttaşlar Harketinin başarısı İspanya halklarının eski dengelerin değişmesini istediğini açıkça gösteriyor.

Yurttaşlar Hareketi dengeleri değiştirebilir mi?

İş dünyasının temsilcisi olarak seçimlere giren ancak yolsuzlukla mücadeleyi hedef alan Yurttaşlar hareketi lideri Albert Rivera mecliste kırk sandalye kazanan partisinin herhangi bir koalisyon içinde yer almasına şimdilik sıcak bakmıyor. Rivera Halk Partisinin kuracağı bir azınlık hükümetini dışarıdan destekleyebileceğini açıkladı, ancak Rajoy’un bu hükümeti birlikte kurabileceği bir parti olup olmadığını önümüzdeki aylarda yapılacak koalisyon görüşmeleri belirleyecek. Görüşmeler sırasında büyük bir sürpriz olmadığı takdirde ilkbaharda erken genel seçime gidilecek.

 

Köşe Yazıları

Plastiksiz bir Deniz hayal mi?

Bundan yalnızca yirmi sene önce İstanbul’un sahillerinde pırıl pırıl bir denizde yüzdüğümüzü hatırlıyor musunuz? İçinde çöp ve poşet olmayan bir deniz hayal edebiliyor musunuz? Bir grup Avrupalı araştırmacının bu hayali gerçekleştirmek üzere başlattıkları CleanSea Projesi, Amsterdam’da düzenlenen bir film gösterimiyle bir yandan denizlerdeki plastik kirliliğine dikkat çekiyor, bir yandan da sorunun çözülmesi için gereken siyasi değişimi başlatmayı amaçlıyor.

Denizlerdeki plastik kirliliği yalnızca estetik bir sorun değil. ©Gavin Parsons/Marine Photobank

Denizlerdeki plastik kirliliği yalnızca estetik bir sorun değil. ©Gavin Parsons/Marine Photobank

2013’te denizlerdeki plastik kirliliğini araştırmak için kurulmuş bir konsorsiyum olan CleanSea, Amsterdam EYE Film Enstitüsünde yapılan film gösterisiyle bulgularını ve siyasi önerilerini açıkladı. Dört üniversite, bir sivil toplum örgütü, beş araştırma enstitüsü, ve altı KOBi’nin Avrupa Birliğinin onbir ülkesi ve sahil belediyeleri ağıyla yaptıkları ortak çalışma yaklaşık dört milyon avrolük bir projenin son aşamasını oluşturuyor. Projenin ayrıca isteyen herkesin görüşlerini bildirebileceği bir paydaş platformu bulunuyor. Avrupa Birliğinin son üç senedir finansman sağladığı projeler arasından başarılı organizasyonuyla sıyrılan CleanSea, deniz ve sahillerdeki plastik konulu araştırmalarında hem doğa bilimlerinden hem de sosyal bilimlerden araştırmacıları biraraya getirerek bilimsel verilerin siyasi kararlara etki etmesini de amaçlıyor.

CleanSea, Avrupa’nın dört bölgesel denizindeki kirliliği ekonomik, ekolojik, siyasi, ve sosyal açılardan inceliyor.

CleanSea, Avrupa’nın dört bölgesel denizindeki kirliliği ekonomik, ekolojik, siyasi, ve sosyal açılardan inceliyor.

CleanSea, Avrupa’nın dört bölgesel denizi (Akdeniz, Karadeniz, Kuzey ve Baltık Denizleri) ve bu denizlerin kıyısında yaşayan toplumlar açısından önemli sonuçlar açıkladı. Her bir bölgesel deniz için bir Eylem Planı hazırlanmasını öngören proje, plastik kirliliğinin etkileri nelerdir ve azaltılması için neler yapılabilir, ekonomik gelişmenin ve kalkınma politikalarının denizler üzerindeki etkisi nedir gibi genel soruların yanı sıra daha önce hiç araştırılmamış iki konuda edinilen yeni bulguları da değerlendiriyor:

1) Plastikle dolu bir denizde yaşayan canlıların hayatı nasıl değişiyor, ve bu canlıları yiyen diğer canlıların (mesela insanların) basına minik plastik parçaları yemekten dolayı neler gelebilir?

2) Deniz kıyısındaki plastikleri temizleme çalışmalarının plastik kirliliği ve denizlerdeki hayata bir faydası var mı?

İlk sorunun cevabı oldukça korkutucu: Projede çalışan denizbilimciler araştırdıkları deniz kabuklularının yüzde seksenbeşinin bünyesinde plastiğe rastlandığını bildiriyor. Deniz kabuklularını yiyen tüm canlıların metabolizması da elbette bu plastiklerden payını alıyor. Üstelik, insanlar yalnızca kabukluları değil, bu kabukluları büyük miktarlarda yiyen başka canlıları da tükettikleri için içinde bulunduğumuz risk ussel şekilde artıyor. Diğer yandan, değişik plastiklerin insan sağlığı üzerinde değişik etkileri olabiliyor, ve bu etkilerin içinde kanser oranındaki artış ve özellikle çocuklarda görülen hormonel bozukluklar da var.

İkinci sorunun cevabı ise daha karmaşık: Ekonomik olarak (örneğin turizm üzerindeki olumlu etkisi sebebiyle) pozitif bir etken olarak değerlendirilen sahil temizleme çalışmalarının ekosistem boyutunda ise etkisi çok küçük. Sahil temizleme çalışmaları deniz canlıları üzerinde herhangi bir etkide bulunmamakla birlikte kamuoyunu bilgilendirme çalışmalarını güçlendirip denizle içiçe yaşayan halklarda toplumsal bir bilinç oluşmasını sağlayabiliyor.

Sonuçların yorumlandığı belgeseli önümüzdeki günlerde projenin websitesinde İngilizce olarak seyretmek mümkün: http://www.cleansea-project.eu/drupal/?q=en/film#

Sonuçların yorumlandığı belgeseli önümüzdeki günlerde projenin websitesinde İngilizce olarak seyretmek mümkün: http://www.cleansea-project.eu/drupal/?q=en/film#

Sebepler, Sonuçlar

Plastik kirliliği yalnızca denize dökülen poşetlerden kaynaklanmıyor. Mikro- ve nano-plastiklerin büyük bir bölümü arıtılsa dahi suya karışabilecek kadar küçük boyutta. Dolayısıyla çamaşır deterjanlarından kişisel bakım ürünlerine, sentetik içeren kıyafetlerden gemilerden uçan (ya da atılan) çöplere kadar uzanan bir sebepler listesi çıkartmak mümkün. Küçük parçalara ayrılmış bu plastiklerin insanlar üzerindeki etkisi hala bilinmiyor, ancak beynimizi koruyan en önemli mekanizmalardan olan kan-beyin bariyerini geçebildikleri bulgusu projenin en önemli tespitlerinden biri. Bir başka araştırma ise Kuzey Denizi civarındaki martıların midesinde bulunan plastik miktarını incelemiş: Buna göre bulunan ölü martıların yüzde doksanbeşinin midesinde plastik parçaları bulunmuş, ve bu plastiklerin ortalama otuzbeş farklı kaynak geldiği tespit edilmiş.1

Bu parçacıkların yediğimiz midyelerden tutun da Kuzey Kutbundaki buzlara kadar hızla yayıldığını keşfettiğimize göre neler yapılabileceğini de konuşmak gerekiyor. Denizlere zarar veren üretim ve tüketim süreçlerinin yüzde sekseni tasarım aşamasında önlenebiliyor; dahası bu plastiklerin büyük bir kısmının denizlere karışmasını önlemenin tek yolu kullanımlarının sınırlı tutulması ve yerlerine organik bazlı hammaddeler kullanılması. Geçen sene Ekim ayında projenin ilk bulguları Avrupa Parlamentosuna açıklanırken araştırmacıların önceliklendirdiği konu da tam olarak buydu: Üretim-Tüketim-Atık odaklı lineer ekonomiden döngüsel ekonomiye geçiş.

Gerçek Çözüm Döngüsel Ekonomiye Geçiş

Ortalama bir Avrupa vatandaşı, yılda yarım ton atık üretiyor. Bu atığın yarısından fazlası yakılmak ya da çöp sahalarına depolanmak suretiyle hem denizlerde hem de karada kirliliğe sebep oluyor. Avrupa Birliğinde tüketilen plastiğin yüzde kırkı ise geri dönüştürülmüyor ve çoğu da bu sahalarda depolanıyor. Gezegenin yüzde yirmibiri plastik çorbası adı verilen mikroplastiklerin suda çözünmesi ile oluşmuş bir örtüyle kaplı, ve son yirmi yılda plastik atıkların oranı yüzde yüzkırkaltı artmış durumda.

Kirliliğin ekonomik maliyeti inanılmaz boyutta: Yalnızca İskandinavya’da sahil temizleme çalışmaları senede dört milyar avroya malolurken İngiltere’de kirliliğin yalnız balıkçılık sektörüne olan zararı senede otuzüç milyon avro civarında. Liberal ekonomistlerin tahminlerinin tersine plastik kirliliğini azaltmanın en hızlı ve etkin yolu ise plastik şişelerin ve poşetlerin belediyeler tarafından yasaklanması. Belediyelerin bunu yapmadığı bazı yerlerde ise dükkanlar benzer kampanyalar başlatmış, ve bu çalışmalar da sınırlı da olsa başarıya ulaşmış. AB içindeki en önemli siyasal doküman Deniz Stratejisi Çerçeve Yönergesi (2008/56/EC) ve bu yönergenin amaçladığı, Avrupa Denizlerinin 2020 yılına kadar kararlaştırılan kriterlere uygun temizlikte olması için yapılan işbirliği çalışmaları.

CleanSea ekonomistleri tüm bu çalışmaların ancak semptomları azaltabildiğine dikkat çekiyorlar. Asıl gereken değişim ise üretimin azaltıldığı, yapılan üretimin ciddiyetle denetlendiği ve doğal hammaddeleri yerinde kullanarak atıklarını da dönüştüren bir ekonomik modele geçiş. Bu model tüketimin de azaltılmasını amaçlıyor: Günümüz tekno-endüstriyel toplumunda neredeyse tamamen kabul görmüş olan ‘kullan-at’ prensibini ‘kullan-yeniden kullan-tamir et-yeni kullanım alanları bul-doğaya dönüştür’ mantığı ile değiştirmeyi teklif ediyor. Bu da ekonomik başarının, döngülerin ne kadar az zedelendiği üzerinden tanımlandığı bir felsefeye geçiş demek. İşte ‘döngüsel ekonomi’ bu.2

Türkiye’ye özel mesaj

Projeyi yöneten Dr. Heather Leslie (Özgür Amsterdam Üniversitesi), Türkiye’deki çevre aktivistlerine özel bir mesaj gönderdi: Akdeniz Eylem Planı‘nın, İstanbul’da imzalandığını ve kabul edilen ilk bölgesel eylem planı olduğunu hatırlatan Leslie, aynı önemin Karadeniz’e de verilmesi gerektiğini hatırlattı.

Proje kapsamındaki diğer üç denizin eylem planları hazır. Çevresindeki nüfus büyük ölçüde Karadeniz’e bağlı ekonomik aktiviteler içinde olmasına rağmen Karadeniz Eylem Planı halen oluşturulabilmiş değil. ‘Konu önümüzdeki beş sene içinde Karadeniz’deki doğal hayatı ve sağlığı olduğu kadar çevresindeki ekonomik sektörlerin karlılığını da etkileyecek’ diyen Leslie, temiz teknolojileri hedefleyen, öngörülü bir gelişme modeliyle Karadeniz’deki kirliliğin büyük ölçüde azaltılabileceğine dikkat çekti.

1  http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0025326X10004017

2 İlgilenenler için İngilizce bir TED Talk sunumu şu linkte mevcut: https://www.youtube.com/watch?v=_4iW5-oAefw

 

24-Aysem-Mert

 

Ayşem Mert

Köşe Yazıları

Madrid: “Bağımsızlık talebi Anayasaya aykırı, kararı Anayasa Mahkemesi verecek”

Katalonya güncesi 2: (Barselona/Girona/Figueres/Cadaques, Kasım 2015)

Güncenin ilk yazısı: Katalonya güncesi 1: (Barselona/Girona/Figueres/Cadaques, Kasım 2015)

Ayşem MERT

Geçen hafta anlatmaya başladığım Katalonya’nın bağımsızlık mücadelesi1 Katalanlar için olduğu kadar İspanya’nın geri kalanı için de büyük önem taşıyor: Birincisi federal yapısı farklı özerk bölgelere farklı oranlarda serbesti sağlamaya olanak tanıdığı halde İspanyol hükümetleri genel olarak geçmişle hesaplaşmamak suretiyle, bugünkü Halk Partisi (Partido Popular) iktidarı ise özel olarak Katalanları hoşnutsuz kılmak suretiyle İspanya’nın içinde barındırdığı halklara net bir mesaj veriyor. Diğer yandandan Aralık ayında yapılacak olan seçimlerde Başbakan Mariano Rajoy ikinci kez seçilmeye, Sosyalistler (PSOE) hükümeti ondan geri almaya, yeni partiler ise kazanmaya başladıkları siyasi alanı genişletmeye çalışacaklar. Podemos (‘Yapabiliriz’) ve Cs (Ciutadans, yani ‘Yurttaşlar’) 2015 eyalet seçimlerinde kazandıkları başarı sonucunda Senatoda zaten temsil ediliyorlar, şimdi Parlamentoya milletvekili sokmaya çalışacaklar. İlk kez katıldıkları seçimlerdeki oy oranları sırasıyla %14 ve %10 olan bu iki parti sistemdeki yerleşik partilerin işlerini giderek güçleştireceğe benziyor. Bu arka plan da Katalan bağımsızlığına Madrid’in verdiği tepkiyi anlamak açısından büyük önem taşıyor.

Herkes rengini belli etmek zorunda kaldı

Katalonya Başkanı Artur Mas, bağımsızlık sürecini başlatan koalisyona da liderlik ediyor.

Katalonya Başkanı Artur Mas, bağımsızlık sürecini başlatan koalisyona da liderlik ediyor.

Kasım ayında hararetlenen bağımsızlık tartışmaları İspanyol siyasetçileri ve tüm siyasi partileri konuyla ilgili açıklama yapmaya mecbur bıraktığı için bağımsızlık sürecini başlatmak Katalonya Başkanı Artur Mas açısından akıllıca bir adımdı. Örneğin, Podemos lideri İglesias, belki de en ilgi çeken açılımlarından birini yaparak “Bizim amacımız önce sağı iktidardan devirmek, ardından anayasa reformu yapmak, sonra cumhuriyet ilan etmek. Bunlardan sonra Katalanlar hâlâ ayrılmak istiyorsa, halkoylaması yapmak” dedi.2 Cumhuriyet’in ilan edilmesi Faşist Franco Diktasının açtığı yaraları sarmaya başlayabilir, ve İspanya’nın en çok vergi ödeyen, en az devlet yatırımı alan, en zengin bölgesini vergi özerkliğine kavuşturabilir. Tabii herkes Katalan bağımsızlığına bu kadar sempati duymuyor.

Podemos’un siyaset bilimci lideri Pablo İglesias Katalan bağımsızlığına Katalonya’nın karar vermesi gerektiğini söylüyor.

Podemos’un siyaset bilimci lideri Pablo İglesias Katalan bağımsızlığına Katalonya’nın karar vermesi gerektiğini söylüyor.

Katalanları mutlu ederek İspanya’da kalmaya ikna etmek sol partilerin ortak stratejisi gibi görünüyor. Seçimlerden önce Katalan Sosyalistler Halk Partisi, hükümetinin Katalonya’da yapmış olduğu bütün değişiklikleri geri alma sözü vermişti. Bu değişiklikler örneğin 2010 yılında iptal edilen vergi özerkliğini Katalanlara geri vermeyi, ve İspanya’nın 2008 mali krizinin yükünü azaltmak için ‘esnek iş gücü’ gibi neo-liberal bir söylem kullanarak yeniden yazdığı iş kanununu iptal etmeyi de kapsıyor. Ancak İspanyol Sosyalistlerin lideri Pedro Sánchez hükümetin Anayasa Mahkemesine gitmesini, hukuki süreci sürdürmesini destekliyor ve insanları kimlikleri arasında seçim yapmaya zorlamanın doğru olmadığını savunuyor. Üstelik, hem Katalan hem de İspanyol Sosyalist Partilerinin önemli isimlerinden eski Savunma Bakanı Carme Chacón da bağımsızlık karşıtı olduğunu saklamayarak Sosyalistlerinin içindeki bölünmüşlüğü gözler önüne serdi. Bağımsızlığa giden sürecin başlatılması yalnızca Katalan halkının değil tüm İspanya’nın isteklerine karşı olmanın yanısıra hukuki düzenden kopuşu temsil etmekte diyerek Madrid’in süreci görmezden gelmeye her türlü hakkının olduğunu iddia etti.

Carme Chacón: Eski savunma Bakanı Katalan bağımsızlığını hukuk devletinin ve demokrasinin sonu olarak yorumladi.

Carme Chacón: Eski savunma Bakanı Katalan bağımsızlığını hukuk devletinin ve demokrasinin sonu olarak yorumladi.

Son zamanlarda desteğini giderek artıran popülist post- milliyetçi C’s de bağımsızlık karşıtı: Podemos’un son aylarda kaybettiği oylarının neredeyse tamamını kendine çekmeyi başaran bu parti Katalonya’da doğup İspanya’nın tamamında örgütlenmeye ancak son yıllarda başladı. Henüz yerleşmiş siyasi yapıların içinde bulunmadıkları için yolsuzluğa bulaşmamış yeni siyasetçileri meclise sokmayı hedefleyen C’s çok net bir parti programına sahip değil. Ancak herkesi kucaklayan söylemi ve karizmatik liderleri sayesinde desteği bir süredir büyüyor ve Katalan bağımsızlığına net bir şekilde karşı çıkıyor. Katalan partiler arasında en belirsiz ve en bağımsızlık karşıtı olanın İspanya’da destek bulması gayet normal görünebilir, ancak C’s şehirli, üst-orta sınıf Katalanlar tarafından da destekleniyor.

Sekiz yıl öncesinde kullandıkları bir C’s afişinde parti lideri Albert Rivera hangi dili konuştuğunuzun ya da ne giydiğinizin değil yalnızca sizin önemli olduğunuzu ifade ediyor.

Sekiz yıl öncesinde kullandıkları bir C’s afişinde parti lideri Albert Rivera hangi dili konuştuğunuzun ya da ne giydiğinizin değil yalnızca sizin önemli olduğunuzu ifade ediyor.

Hükümet ve Anayasa Mahkemesi bağımsızlığa karşı, ancak tartışma sürüyor

Madrid’de tek başına iktidarda bulunan Halk Partisi, Katalan seçimlerinde altıncı sıraya düştüğü için gücünün sınırları da belli olmuş oldu. Görüştüğüm Katalan bir ekonomist Halk Partisinin bağımsızlığa sert bir tepki vermesinin zorunlu olduğunu söyledi: “Katalonya bağımsızlıktan her bahsettiğinde Halk Partisine İspanya’nın geri kalanında bir oy kazandırıyor; Rajoy burda kazanmayı zaten beklemiyor.” demişti ve bu tahmininde haklı da çıktı. Madrid hükümeti Katalonya’nın İspanya’dan ayrılmasına hiçbir koşulda izin vermeyeceğini tekrar ederek bağımsızlık çalışmalarının anayasada geçen ‘ulusal birlik’ ilkesine aykırı olduğunu iddia etti. Rajoy, bunları İspanya’nın Katalonya’ya en uzak bölgesi olan Salamanca’da söylerken İspanya’nın varolan dengelerini adeta fiziksel olarak korumaya çalışıyordu.

Rajoy hükümeti, 2014 Kasımında Katalonya’da yapılması planlanan bağımsızlık konulu halkoylamasını Anayasa Mahkemesi’ne taşıyarak oylamanın geçersiz sayılmasını sağlamıştı. Hatta ardından Mas’ın anayasaya aykırı hareket ettiği gerekçesiyle tutuklanabileceği söylentileri ortaya çıkmıştı. Madrid yine aynı şeyi yapmayı denedi, ancak bu sefer gerek medya da gerekse akademide “Konu Anayasa Mahkemesine taşınabilecek önemde mi, yoksa değil mi?” konulu ciddi bir tartışma başladı. Otonom Madrid Üniversitesi Anayasa Hukuku Profesörlerinden Antonio Arroyo, El Pais için kaleme aldığı makalede3 bahsi geçen ulusal birlik ilkesinin İspanya’nın varlığını sürdürmesine ciddi bir tehdit oluşturan durumlarda geçerli olduğunu, Katalanların bağımsızlık talebinin ise böyle bir tehdit oluşturmadığını iddia etti. Bu görüşe göre hükümet, Anayasa Mahkemesine devletin varlığının tehdit edildiğini kanıtlamakla yükümlü ve aksi takdirde ulusal birlik ilkesi uygulanamaz, çünkü otonom bölgelerden birisinin ayrılması İspanyol devletinin siyasi organlarının hiçbirinin tasfiyesini gerektirmez.

Alman federal hukukunu örnek alarak hazırlanmış olan İspanyol Anayasası hükümete otonom bölgeler üzerinde bir takım yetkiler veriyor: Örneğin eğer bir eyalet hukuka aykırı davranırsa bölgede yönetimi hükümet üstlenebilir, ancak böyle bir durumda dahi İspanyol hukumeti varolan eyalet hükümetini tasfiye edemez, finansmanını kesemez, ya da sorun çözümlendikten sonra eyaleti yönetmeye devam edemez. Bu gibi maddeler İtalyan ve İsviçre Anayasalarında da mevcuttur. Hatta Alman Anayasasında ordunun böyle durumlarda hiçbir şekilde müdahale edemeyeceğinin de altı çizilmiştir. İspanya’da ise hükümetin müdahaleye başvurmamasının altında iki hukuki sebep yatıyor: Birincisi, orantılılık esasına göre hiçbir şekilde şiddete başvurmayan bir halka askeri müdahalede bulunmak meşru olmayacağı için; ikincisi de askeri müdahale içinde bulunulan krizi çözmeyeceğinden hükümetin orduyu harekete geçirmek için hukuki bir dayanağı olmadığı için. Bunun yerine Madrid, Anayasa Mahkemesine başvurarak konunun İspanya’nın tamamını ilgilendirdiği ve İspanyol Parlamentosunda tartışılması gerektiğine vurgu yapıyor. “Ülkenin iyiliği için bütün siyasi ve hukuki mekanizmaları harekete geçirmeye” söz veren Rajoy, bağımsızlık yanlılarının sürecin İspanya’nın hiçbir kurumundan, özellikle de Anayasa Mahkemesinin kararlarından, etkilenmeyeceği konusunda verdiği kararı da dolayısıyla görmezden geliyor.

Anayasa Mahkemesi ise davayı kabul etmek suretiyle bağımsızlık sürecini hukuken durdurmuş oldu. Katalan hükümeti beklendiği gibi kararı tanımadığını açıkladı. Anayası Mahkemesinin hükümetin önerisi üzerine kabul ettiği 21 ayrılıkçı Katalan lidere kanuna aykırı davranmaları halinde başlarına gelebilecekleri açıklayan kişisel iletiler 15 yıla varan hapis cezalarına dahi değinmekle birlikte bunun gerçekleşeceğini kimse düşünmüyor. Şimdilik herkes mahkemeye sunacakları belgeleri hazırlıyor. Kararın bağımsızlığı onaylamayacağı net olmakla birlikte bunun nasıl gerekçelendirileceği gerek İspanya’nın gerekse de Katalonya’nın önümüzdeki senelerdeki siyasi sürecini etkileyeceğe benziyor.

Aralığın 20’sinde yapılacak olan seçimlere doğru siyasi partilerin bağımsızlık konusundaki söylemlerini tekrar gözden geçireceğim. Şimdilik sizleri ayrılıkçı siyasetin barışçıl bir çerçevede uygulanabileceği ve buna hukuki yollarla karşı çıkmanın da mümkün olduğunu anlatan bu hikayeyle başbaşa bırakıyorum…

42-Aysem-Mert

 

 

Ayşem Mert

Köşe Yazıları

Katalonya’da özyönetim talebinden ayrılıkçı siyasete

Katalonya güncesi (Barselona/Girona/Figueres/Cadaques, Kasım 2015)

Geçtiğimiz hafta boyunca Katalanlar İspanya’yı bir kere daha çalkalamayı başardı. Basında tartışılan neredeyse tek konu Katalan Parlementosunun İspanya’dan ayrılma sürecini başlatmak üzerine aldığı karardı. Uzun zamandır planladığım Katalonya seyahati bölgenin bağımsızlık süreciyle ilgili harekete geçmeye karar vermesine denk düşünce, bir kaç yazıyla karmaşık İspanyol siyasetinde bunun ne anlama geldiğini, tarafları, tepkileri, tartışmaları ve muhtemel sonuçları aktarmak istedim.

Katalan Meclisi Süreci Başlattı

Özetlemek gerekirse, Katalanlar özyönetim taleplerini İspanya’dan ayrılık talebine çevirmenin yollarını arıyor. 9 Kasım’da Katalan Meclisinde alınan karar bu süreci başlatacak olan süreci başlatmak amaçlıydı. Hayır yanlış okumadınız; başlangıcın başlangıcı derken şunu kastediyorum: Parlementerler “katılımcı, açık, birleştirici, ve vatandaşların aktif olarak söz haklarını kullandıkları bir bağımsızlık sürecini” başlatmak ve bir Katalan Anayasası yazılması için çalışmalara başlamak konusunda karar aldı. Ancak karar büyük ölçüde sembolik ve Katalonyanın İspanya’dan ayrılıp yeni bir cumhuriyet haline gelme ihtimali oldukça az. Nitekim karar ne Katalonya içinde ne de İspanya’ nin genelinde coşkuyla karşılandı. Dahası Avrupa Birliğinden de beklenen desteği görmedi.

Ne olursa olsun Katalanların 2008’den beri sürekli olarak tartıştıkları bağımsızlık süreci artık sonuçlanmak zorunda. Bağımsızlığın en önemli ismi olan Katalonya Başkanı Artur Mas süreci başlatmadığı takdirde bağımsızlık taraftarı koalisyonu birarada tutacak güçte değil. Anayasaya aykırı olacağı uyarılarına aldırmadan tasarıyı oylamaya sunması da buna bağlanıyor.

Kemer Sıkmaya karşı Öfkeliler

Biraz geri gidecek olursak, 2008’de sağ/popülist PP (Partido Popular) hükümetinin başlattığı kemer sıkma politikalarına karşı halkta büyük bir tepki oluşmuştu. Türkçe’de ‘Öfkeliler’ olarak anılan Indignados (15-M Hareketi ya da Meydanı Geri Alın Hareketi olarak da duymuş olabilirsiniz) bu tepkilerin birarada ifade edildiği bir söylem koalisyonu olarak ortaya çıktı. Öğrenciler, özgürlükçü sol, geleceğe dair güvensizlik hisseden genç nüfus, bankalar tarafından soyulduğunu düşünen ve İspanyol hükümetinin kendilerini değil bankaları korumayı seçtiğini gören halk yanyana gelince günlerce meydanlar işgal edildi, tahminen 7-8 milyon vatandaşın katıldığı bu protestolarda yalnizca ekonomik değil her türlü siyasi talep ifade edildi. Bu taleplerin büyük bir kısmını programında bir araya getirmeyi başaran da Mart 2014’de kurulan ve sık sık Syriza ve HDP ile karşılaştırılan Podemos (‘Yapabiliriz’) adlı parti oldu. Podemos katıldığı ilk seçimlerden itibaren büyük bir halk desteği görürken, Katalonya’da bu ideallerin ve taleplerin yanı sıra İspanya’dan ayrılma süreci de konuşulmaya başladı.

Pankartta şöyle yazıyor, “Bize Katalanca konuşmamamızı, Katalanca yazmamazı, Katalanca düşünmemizi söyleyenler var. Bu kişiler aslında konuşmamızı, yazmamazı, düşünmememizi istiyor.”

Pankartta şöyle yazıyor, “Bize Katalanca konuşmamamızı, Katalanca yazmamazı, Katalanca düşünmemizi söyleyenler var. Bu kişiler aslında konuşmamızı, yazmamazı, düşünmememizi istiyor.”

Franco’nun uzun, sancılı, ve yüzleşilmemiş diktatörlüğü boyunca akılalmaz acılar çeken Katalan halkı, hala kendi çıkarlarına ters düşen siyasi seçimler yapmaya zorlanıyor. Ekonomik alanda özellikle vergi ve şeffaflık, sosyal alandaysa özellikle daha fazla otonomi ve iki-dilde eğitim gibi konulardaki talepleri federal hükümet tarafından sık sık geri çevriliyor ya da zora sokuluyor. Bu da İspanyol hükümetinin popülerliğini büyük ölçüde azaltıyor ve hatta federal sistemin meşruiyetinin sorgulanmasına sebep oluyor. 2008’den beri bu hoşnutsuzluk barışçıl protestolar, caddelerin ve meydanların işgali ve kültürel kimliklerinin tüm sembolleriyle donatılması yoluyla sürekli bir şekilde ifade edilmeye başlandı. Bu şenlikli eylemlilik sürecinde “İspanyanın federal yapısı içinde otonom bir bölge olan Katalonya acaba kendisi ayrı bir devlete mi dönüşmeli?” sorusu ortaya çıktı. Artur Mas da bunun gerçekleşmesini, üstelik hemen şimdi gerçekleşmesini savunan merkez/sağ CDC’nin (Convergència Democràtica de Catalunya) lideri olarak 2010’da Başkanlığa seçildi. Ancak uzun süredir en önemli siyasi projesi haline getirmiş olduğu Katalonyaya bağımsızlık hayalini gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğini ise zaman gösterecek.

Manuel Jabois’in 11 Kasım’da El Pais’te yayınlanan makalesi Mas’ın fazla bir şansı olmadığını iddia ediyor: Jabois’ya göre hayali cemiyetle gerçek insanların kimlik kurgusu aynı hızda ilerlemiyor. Mas’ın Katalan kültürel kimliğinden doğan bir hareketi siyasallaştırma çabası hem gerçekçi olmayan hem de aceleci bir tavır. Ancak bir haftadır konuştuğum Katalanların hemen hepsi bağımsızlıktan bahsetmekten artık yorulduğunu, hem ülkenin hem de bölgenin sorunlarına dair önemli kararların alınması gerektiğini ve bunu ertelemekten sıkıldıklarını ifade etti. Gerçekçilik konusu ise ayrı bir tartışma konusu. Vatandaşlarının yarısı yabancılardan oluşan bir bölgeyi yeni bir devlete çevirmenin zorluklarını görmezden gelmemek gerek. Üstelik Katalanların çoğunluğu Madrid biraz olsun akılcı bir siyaset izlese İspanya’nın içinde biraz daha fazla otonomiyle bulunmayı tercih edeceğini ifade ediyor.

Krizin ilk alametleri: 2014 Halkoylaması

Geçen sene Katalan Hükümeti tam da bu konudaki bir takım soruları açıklığa kavuşturmak için Katalan halkına danışmak, yani bir halk oylaması düzenlemek isteyince bugünkü krizin ilk emareleri görünmeye başladı. Kanuni bir bağlayıcılığı olmayan bu halk oylaması iki sorunun cevabını arayacaktı: Katalonya’nın bir devlet haline gelmesini istiyor musunuz? Eğer istiyorsanız, bu devletin bağımsız olmasını istiyor musunuz?

Madrid sert bir tepki vererek halkoylamasını yasadışı ilan etti. İspanyol Hükümetinin bu kararı Katalanların tek başına veremeyeceği, konunun tüm İspanyolları ilgilendirdiği yönündeki açıklamaları Katalanları oldukça kızdırdı. Mas da bu kızgınlığı siyasi güce dönüştürmek istedi ve halkoylamasını yine de yapmaya karar verdi. Oyların yüzde 81’i her iki soruya da ‘Evet’ diyordu –ancak Katalanların büyük bir kısmı oy vermeye bile gitmemişti. Acaba konu kimsenin umrunda değil miydi, yoksa oylamanın meşruiyeti ile ilgili sorular mı katılımın düşmesine sebep olmuştu?

Geçen ay Katalan Milli Gününde meydanlarda toplanan bir milyon dörtyüz bin kişi bu soruya kısmen de olsa cevap verdi. Dolayısıyla Artur Mas ve bağımsızlık sürecini destekleyen diğer partiler Eylül sonundaki seçimlerden büyük bir zafer bekliyorlardı. Junts pel Sí (‘Evet İçin Birlikte’) koalisyonu, bir sene boyunca seçimlerin sonucunun bağımsızlık konusundaki milli iradeyi ortaya koyacağına dair kampanya yapmıştı. Koalisyonun dışından bağımsızlığı destekleyen radikal/sol CUP (Candidatura d’Unitat Popular) de seçimlere ayrı bir parti olarak girecekti. Eğer oyların ve Katalan Meclisindeki sandalyelerin yarısını alırlarsa bağımsızlık sürecini bağlatmak için halk tarafından görevlendirildiklerini kabul edecekler ve hükümeti buna göre kuracaklardı.

Bağımsızlık taraftarları oyların yarısını alamasalar dahi Meclisin yarısına tekabül eden 72 milletvekilliğini kazandı. Geçen Pazartesi günü yapılan oylamada da 68 oya karşı 72 oyla, daha hükümet bile kurulmadan süreci başlatma kararı verildi. Dolayısıyla hafta boyunca medyada sorulan soru da koalisyonun hükümet kuramayacak kadar dağılmaya yaklaşıp yaklaşamadığı oldu.

21

Bir yandan CUP, Mas’a destek vermek yerine siyasi spektrumun her yanından saygı gören bir başka siyasetçiyi, Katalan Yeşillerinden Eski Avrupa Parlementosu üyesi Raül Romeva’yı Başkan adayı olarak öne sürerek Mas’ın durumunu iyice zorlaştırdı. Diğer yandan, Avrupa Birliği de sürece mesafeli yaklaştı: Katalanlar AB’yi son derece önemsediklerini her fırsatta ifade etse dahi, İspanya’nın da uzun zamandır dış politikasının odağında AB var. Dolayısıyla Avrupa siyasetçileri İngilizlerden ‘daha AB’ci’ İskoçlara referandum öncesinde verdiği açık desteği Katalanlara vermedi. Merkel hukukun üstünlüğüne herkesin saygı göstermesi gerektiğine dair bir açıklama yapmakla yetindi.

Katalan bayraklı bir pencere. Bayrakta, "Katalonya, Avrupa’nın en yeni devleti" yazıyor

Katalan bayraklı bir pencere. Bayrakta, “Katalonya, Avrupa’nın en yeni devleti” yazıyor

Önümüzdeki günlerde Madrid’in tepkisi, Anayasa Mahkemesinin kararı ve Avrupa’daki federal anayasa hukuku üzerine yazmaya devam edeceğim.

Sonraki yazı: Madrid: “Bağımsızlık talebi Anayasaya aykırı, kararı Anayasa Mahkemesi verecek”

23-Aysem-Mert

 

 

Ayşem Mert

Köşe YazılarıManşet

Yeni Nepal’de değişime kadınlar öncülük ediyor

Son zamanlarda Güney Asya’nın birçok ülkesinde basın, seçilmiş siyasetçilerden kanun-yapıcı (lawmaker) diye bahsetmeye başladı. Kelimenin kendisi yeni olmasa da milletvekili, meclis üyesi, ya da parlamenter gibi terimlerin yerini bu kelime aldıkça ‘yasayı yazan kişi’ vurgusunun artması kaçınılmaz. Belki de ‘siyasetçi’ kelimesine oranla daha temiz ve pozitif çağrışımlar yaptığından, bu değişim kadın siyasetçilerin devletin baş köşesinde yerlerini almaya başlamasıyla aynı zamana denk düştü. 1960lardan itibaren Hindistan’da Indira Gandhi, Pakistan’da Benazir Butto, Bangladeş’teyse 2009’dan beri hükümetin başında olan Şeyh Hasına

Nepal'in yeni cumhurbaşkanı Nepal Komünist Parti lideri Bidhya Bhandar

Nepal’in yeni cumhurbaşkanı Nepal Komünist Parti lideri Bidhya Bhandar

Vecid ile özdeşleşmiş olan kadın başbakanlardan bahsetmiyorum. Kadınlar artık siyasetin her kademesine el atıyor, ve son zamanlarda da cumhurbaşkanlığı konusunda erkeklerin ‘tahtını’ sarsmaya başladılar. Hindistan’da 2012’ye kadar cumhurbaşkanlığı yapmış olan Pratibha Patıl ve Sri Lanka’da 2005’e kadar onbir sene cumhurbaşkanlığını sürdüren Chandrika Kumaratunga’ya dün de Nepal Komünist Parti lideri Bidhya Bhandari eklendi. Günümüz demokrasisinin erkek-egemen dilinde yasama ve yargıdan ziyade yürütmenin erkle özdeşleştiğine dikkat edecek olursak bu iki değişim de doğru yönde gelişmeler olarak değerlendirilmeli.

Bidhya Bhandari, 1961’de Bhojpur’da dünya geldi. Gençlik yıllarında solcu öğrenci birliklerine katıldıktan sonra 80lerin başında Marksist-Leninist Nepal Komünist Partisine üye oldu, ve ülkede komünizmi popüler kılan önemli siyasetçilerden Madan Kumar Bhandari ile evlendi. Madan Kumar o yıllarda Nepal Kralını seçimlerde karşısına çıkmaya davet ederek partisinin çok partili demokrasiyi önplana çıkarma çalışmalarına yeni bir renk kattı, ancak 1993’te birçok komplo teorisine sebep olan gizemli bir trafik kazasında hayatını kaybetti. O andan itibaren de Bidhya Bhandari’nın siyasi kariyeri sürekli ve giderek etkin bir hal aldı ve o da bu süreçte kadınların eşitliği konusunu hem demokratik temsiliyet ve hem de sosyal haklar açısından ele alarak partisinin en önemli konularından biri haline getirdi. 2006’da kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın yasaklanması için verdiği kanun tasarısı kabul edildi, ve 2012’de Tüm Nepalli Kadınlar Birliğine başkan seçildi. Bu görevdeyken milletvekillerine %33 kadın kotası ve Cumhurbaşkanı ve/ya yardımcısının kadın olması uygulamalarının kanun haline getirilmesine önayak oldu. Nepal bugün pasaport ve kimlik kartlarında kadın/erkek/diğer kategorilerinin uygulanmasına dahi başlamış nadir ülkelerden.

240 sene monarşiyle yönetilen Nepal, 2008’den beri federal demokratik bir cumhuriyet, ve cumhurbaşkanı meclis tarafından seçiliyor. Bhandari, 214’e karşı 317 oyla ülkenin ikinci cumhurbaşkanı seçildi ve bugün yapılacak yemin töreni ile göreve başlayacak.

Yeni Anayasa ve yarattığı yeni sorunlar

Nepal, 2001’de veliaht prens Dipendra kraliyet ailesinin dokuz üyesini kurşun yağmuruna tutup sonra da kendisini öldürdürüğünden beri önemli değişimler geçiriyor. Başa geçen erkek kardeşi Gyanendra, 2006’ya kadar bastırmaya çalıştığı demokratik talepler karşısında önce parlamentoyu açmak zorunda kaldı, ardından da meclisin neredeyse tamamının aldığı kararla 2008 yılında tahtını kaybetti. Bir türlü üzerinde anlaşılamayan ve gecikmeli olarak yazılan yeni anayasa geçen ay yürürlüğe girdi. Eyalet sınırlarını yeniden belirleyen anayasa Nepal’in güneyindeki düzlük bölgelerde yaşayan Madhesi ve Tharu halklarında büyük bir hoşnutsuzluk yarattı. Dağlık bölgelerden tamamen arınmış kendi eyaletlerini parlementoda eşit temsil edilmenin önkoşulu olarak gören ve özyönetim talep eden binlerce Madhesi ve Tharu sokaklara dökülürken sivil ve polis kırk kişi protestolar sırasında hayatını kaybetti.

Gyanendra, 2006’ya kadar bastırmaya çalıştığı demokratik talepler karşısında önce parlamentoyu açmak zorunda kaldı, ardından da meclisin neredeyse tamamının aldığı kararla 2008 yılında tahtını kaybetti

Gyanendra, 2006’ya kadar bastırmaya çalıştığı demokratik talepler karşısında önce parlamentoyu açmak zorunda kaldı, ardından da meclisin neredeyse tamamının aldığı kararla 2008 yılında tahtını kaybetti

Nepal’in güneyi, dağlık kuzey eyaletlerden daha az gelişmiş ve ekonomisi tarıma dayalı bir bölge. Hindistan sınırında olduğu ve anadilleri de Nepali yerine Hindi olduğu için özyönetim talepleri Kuzey Nepaldeki siyasetçilerin çoğu tarafından ayrılıkçı siyaset gütmek olarak algılanıyor ve hatta kimi zaman uzun vadede Hindistan’a katılmayı hedeflemekle suçlanıyorlar. Hindistan’a katılım söylemi uzak görünse de böyle bir durum Nepal’deki büyük bir çoğunluğa Bhutan’a benzer dış ilişkileri resmi olmasa da gayri resmi bir şekilde Hindistan’a bağlı bir ülke haline gelme korkusu veriyor. Bir yandan sosyal ve siyasi açıdan uzun zamandır ezilen bu halkların eşitlik talepleri Nepal’in içinden ziyade dışında sempati topluyor. Diğer yandan, yeni anayasanın Nepallilerle evlenen Hindistanlılara seçilme hakkı tanımaması ve eyalet sistemini dağlık bölgelerin siyasetteki ağırlığını koruyacak şekilde yeniden düzenlemesi de işleri kolaylaştırmıyor.

Hindistan’la zorlu dönem

33Protestolar sırasında normalde açık olan Hindistan sınırından geçiş yapılamaz oldu. The Guardian’ın 25 Eylül tarihli haberine görei özellikle gıda ve yakıt ticareti açısından kritik olan Birgunj sınırkapısı protestocular tarafından bloke edildi. Ancak Hindistan’ın yeni anayasal düzeni hoş karşılamadığı da sınırdan geçişleri kolaylaştırmayışı ve özellikle Nepal’in enerji ihtiyacını karşılamamak yoluyla hükümeti zor durumda bırakmasından anlaşılıyor.

Nepal’in bazı kesimlerinde hastaneler ve okullar günlerdir elektrik kesintisi sebebiyle kapalı. Dörtyüzden fazla yakıt tankeri Nepal sınırında bekletilirken Hindu milliyetçisi Modi hükümeti yakıt ve enerji ihtiyacının Nepal’deki emniyet sorunları sebebiyle karşılanamadığını ifade ediyor. Nepalli siyasetçiler Hindistan’ı bağımsız bir ülkeyi içindeki ayrılıkçılara destek olmak suretiyle baskı altına almaya çalışmakla suçluyor. Karşı-yaptırım olarak da televizyonlardaki Hindi dilindeki bütün programlar yayından kaldırıldı. Yetkililer Çin’den enerji ihtiyaçlarının karşılanması için yardım istemeye karar verdi, ancak bunun bölgedeki güç dengeleri açısından ne anlama geldiği henüz belli değil: Çin kolaylıkla bu ihtiyacı karşılayabilir, ancak Hindistan’la bu konuda ve şu anda karşı karşıya gelmek isteyip istemeyeceği henüz belli değil. Ayrıca bu çözüm de başka zorlukları beraberinde getiriyor: Bahar aylarında meydana gelen deprem ve takibeden toprak kaymaları sonucu Çin ve Nepal arasındaki yollar kullanılamaz hale geldi. Yerel, ortak mülkiyetli, temiz enerji üretimi ise ancak depremden sonra Dünya Bankasının teşvikiyle başlatılmış ve henüz yalnızca 7200 aileye ulaşmış durumda.

i http://www.theguardian.com/world/2015/sep/25/nepalese-protesters-block-major-trading-checkpoint-indian-border-constitution

38.Aysem-Mert

 

 

Ayşem Mert

Köşe Yazıları

Kanada’da Liberaller kazandı…

Justin Trudeau

Kanada’da merkez sol eğilimli Liberal Parti seçimleri kazandı. Avam kamarasındaki tek Yeşil Partili milletvekili Elizabeth May yeniden seçilirken, Justin Trudeau liderliğinde seçimlere giren Liberaller, aldıkları yüzde 54.4 oranındaki oyla 184 milletvekili çıkartarak çoğunluk hükümeti kurmayı garantiledi.

Justin Trudeau

Justin Trudeau

Bu seçimlere kadar neredeyse on senedir hükümette olan Muhafazakarlar ise oylarının % 39,6dan %29.2ye düşmesiyle ancak 99 milletvekili çıkartabildi. Eski Başbakan Stephen Harper’in bu yenilgi sonrasında parti liderliğinden ayrılacağı konuşulsa da[i] Muhafazakar Parti, Kanada’da ‘Resmi Muhalefet’ (Kraliçenin Sadık Muhalefeti) adı verilen ana muhalefet partisi olarak çalışmalarına devam edecek. Sonuçların en ilgi çekici yanı ise Justin Trudeau ve Liberallerin yalnızca muhafazakarlardan değil neredeyse bir o kadar sandalyeyi de sosyal demokrat NDP (New Democratic Party, Yeni Demokratik Parti)’den almış olmaları.

 

Sosyal Demokratlar ve Muhafazakarlar Neden Kaybetti?

Sosyal demokratlar seçim çalışmaları başladığında anketlerde birinci parti görünüyordu. Politikaları uzun süredir halkın desteğini kaybetmiş olan Harper’in yeniden seçilemeyeceği zaten tahmin ediliyordu. Harper’in ekonomik politikaları Kanada’nın hazine borcunu artırırken, seçtiği aşırı muhafazakar söylemler ve gündemden düşmeyen (ve kimisi kanıtlanmış olan) yolsuzluk iddiaları hükümeti 2011’den beri yıpratmaktaydı. Vergi indirimi ve hazine borcu konusunda partiyi destekleyen muhafazakarlar özellikle sağlık sisteminin özelleştirilmesi ve emekli aylıklarının düşürülmesi konusundaki kararlara karşı çıkarken, kadın ve azınlık politikaları konusundaki gerici tutum da siyasi spektrumun her yanından tepki çekiyordu. Üstelik Harper’in Avrupa Birliğiyle imzaladığı Kapsamlı Ekonomik ve Ticaret Anlaşması (CETA) gerek çevre korumayı gerekse tarımsal üretimi sekteye uğratacağı endişesiyle eleştiriliyordu. Dolayısıyla Harper’in yeniden seçilmesine karşı olan ve karşısına çıkacak en büyük partiye stratejik oy vermeyi yeğleyen geniş bir seçmen kitlesi oluşmuştu. Bahsi geçen büyük partinin ana muhalefet partisi NDP olmaması, üstelik sosyal demokratların 59 sandalye kaybetmesi ise seçimlerin sürprizi oldu. Çünkü NDP gerek kadın hakları (özellikle maaş eşitliği ve kürtaj konularında) gerekse fosil yakıt sübvansiyonları ve vergi reformu konusunda, yani Muhafazakarların en çok eleştiri alan siyasi seçimlerinde, Harper’in izlediği siyaseti tersine çevirecek önerilerde bulunuyordu.

NDP’nin oy kaybında lideri Thomas Mulcair’in Avrupa’da Tony Blair’in liderliğinde başlamış olan ‘Üçüncü Yolu’ açıkça benimsemesinin etkisi olduğu söylenebilir. 2011 seçimlerinden sonra parti liderliğini üstlenen Mulcair, 2013’te parti tüzüğündeki sosyalist söylemleri değiştirerek bunları partinin geçmişten taşıdığı bir ‘gelenek’ olarak yeniden tanımlamıştı. Eskiden sol ile sağ arasında oy kayması daha zor ve nadirken ‘Üçüncü Yol’la birlikte bu geçişler giderek kolaylaştı. Takip eden senelerde de NDP gerek federal hükümette gerekse eyaletlerde hem emekçi ve yoksulların desteğini alacak küçük çaplı çalışmalar yapmış, hem de büyük şirketlerle karşı karşıya gelmekten özenle kaçınmıştı[i]. Eyaletlerde çeşitli koalisyon hükümetleri kurmuş olan NDP’nin özellikle şehirli işçi sınıfının desteğini kaybettiği görülüyor. Tüm bunlar partinin kendi içindeki dinamikleri de etkilediği için seçimdeki yenilginin kısmi açıklamaları olarak ele alınabilir.

Tartışmaları son zamanlarda en çok etkileyen ise peçe konusuydu. Peçeyle vatandaşlık yemini etmek isteyen Zunera Ishaq’in mutlu sonla biten hikayesi süresince Harper takındığı anti-İslamcı tavırla tepki çekerken NDP Kanada’nın çoğulcu kültürüne değinerek ona özgürlükçü bir söylemle karşı çıktı. Bir yandan bu değerler Liberal lider Justin Trudeau’nun eski bir başbakan olan babası Pierre Trudeau’nun adıyla özdeşleşmiş olduğundan bu Trudeau’ya beklenmedik bir avantaj sağlamış olabilir. Diğer yandan kamu alanındaki dini simgeler konusunda Kanada’nın kalanına oranla daha hassas olan Quebec’de iki parti de hoşnutsuzluk yarattı: NDP’nin tutumu hassasiyetlerini görmezden geldiği için, Muhafazakarların söylemi ise açıkça onların hassasiyetlerini oya çevirmeyi amaçladığı için. Kanadanın iki bölümünün üzerinde ayrıştığı bir konu olarak başörtüsü de popüler siyasette gözler önüne serildikçe iki tarafı da yıpratan ve oy kaybına sebep olan bir bataklığa dönüştü.

Bu karışıma Liberal Partinin yakın tarihinden gelen bir sebep ekleyecek olursak belki Kanada’daki uzun süreli siyasi dinamikleri anlamamıza da yardımcı olur: Justin Trudeau’dan önceki son Liberal Başbakan, Paul Martin, hem pek popüler olmayan Kuzey Amerika Güvenlik ve Gönenç Ortaklığı Antlaşmasını (The Security and Prosperity Partnership of North America, SPP) imzalamış, hem de yolsuzluk skandallarına adı karıştığı için halk desteğini kaybetmişti. O zamana kadar Liberal Parti, Kanadayı en uzun süre yönetmiş parti olduğu gibi, hükümet kurmadığı zamanlarda da 1860’lardan itibaren istinasız ana muhalaefet görevini üstelenmişti. Diğer bir deyişle, Liberallerin üçüncü parti pozisyona düşmesi kısa süren bir istisnaydı ve Harper karşıtlarının parti çevresinde birleşmesi de Kanadalıların artık Liberalleri cezalandırmaya son verdiği anlamına geliyor.

Trudeaumania

Trudeaumania ekolü Justin Trudeau'nun babası Pierre ile başladı

Trudeaumania ekolü Justin Trudeau’nun babası Pierre ile başladı

Ancak Justin Trudeau’nun seçimleri kazanmasındaki en önemli etken ne Muhafazakar Partinin ne de sosyal demokratların politikaları: Bunların hepsinden önemli olan Liberallerin Trudeaumania adını verdikleri fenomen. Trudeaumania, ilk defa Justin’in babası Pierre Trudeau’nun 1968deki seçimlerde yarattığı sansasyona ithafen kullanılmıştı: Karizması, hitabetteki başarısı ve medya karşında olağanüstü rahat tavırlarıyla karşıt-kültürden etkilenen gençleri yanına çeken Pierre Trudeau, başbakan olduktan sonra da Kanada için bütüncül bir kimlik oluştururken eşcinsellerin eşitliği, kürtaj ve oyverme yaşı gibi konularda zamanı için gayet ilerici politikalar izlemişti. Justin Trudeau, hayatının büyük bir kısmını medyanın gözleri önünde geçirmenin de avantajıyla aynı rahatlığı kameralar önünde sergilemeyi başarıyor. Geçen sene yayınlanan otobiyografisinde babasının ‘devlet adamı’ imajından uzak dururken ailedeki bir başka siyasetçiye, anne tarafından büyükbabası olan James Sinclair’in anısına işaret ediyor. Diğer yandan kitabın adını Ortak Zemin (Common Ground) koyarak Kanadayı birleştirecek söylemlerin çoğunu popüler kılan babasına da referans veriyor. Kısacası, markasını iyi kullanmayı biliyor.

Seçim sonuçlarının açıklanmasından hemen sonra yaptığı konuşmada Trudeau, son on yıldır uluslararası arenada Kanada’nın yapıcı ve merhametli sesini kaybettiğini düşünen tüm dünyadaki ‘dostlarına’ seslenerek “Geri Döndük!” dedi. Bahsi geçen bu eski/yeni uluslararası siyasetin ilk işaretleri şöyle özetlenebilir:

–              İklim değişikliği konusunda Aralık ayında yapılacak Paris Zirvesinden önce eyaletlerle de anlaşarak daha proaktif bir siyaset izlemek (Diğer yandan Alberta-Texas arasında yapılması planlanan Keystone XL boruhattını desteklediğini de hatırlatmakta fayda var);

–              Kanada’nın Ortadoğu’daki askeri gücünü azaltmak ve eğitim amaçlı hizmetler dışında geri çekmek;

–              İlk etapta 25,000 Suriyeli mülteciye Kanada kapılarını açmak.

İçişlerinde ise marihuanayı legalize etmek ve ilk yüz iş günü içinde vergi reformu yapmak gibi sözler veren Justin Trudeau’nun Kanada yerlisi bin kadının kaybolması (ve/ya katli) üzerine yeni bir araştırma başlatması, ötenazi konusundaki hukuki bulanıkları gidermesi, ve seçim sisteminin uzun zamandır tartışılan iyileştirmesine başlaması gerekiyor.

[i] http://www.huffingtonpost.ca/2015/10/20/harper-resigns-conservative-leader-trudeau_n_8334852.html

[ii] https://www.jacobinmag.com/2014/07/canadas-third-way

38.Aysem-Mert

 

 

Ayşem Mert