Köşe Yazıları

Kara pazartesi notları

*Pazartesi ne zaman hayırlı bir gün oldu ki, son pazartesi öyle olsun.

*Eski şampiyon Johan Museeuw o fotoğrafı gördüğünde milyonlarca bisikletseverin aklından geçen ama dillendirmek istemediği şeyi düşünmüştü zaten : “Görüntü Casartelli’nin  yerdeki haline o kadar benziyordu ki, durumun çok ciddi olduğunu anladım…”

 

*Fabio Casartelli, henüz 25 yaşındayken 1995 Fransa Turu’nda Col de Portet d’Aspet’de geçirdiği bir kaza sonucunda hayatını kaybetmişti.

 

*Wouter Weylandt yine aynı yaşlarda, yine bir yokuş inişinde yine benzer bir görüntüyle yerde yatıyordu. Canlı yayın kamerasının bir ara ‘kazaen’ verdiği o görüntüde kafasından kan akıyordu.

 

Televizyonu kapattım. Ne olacağını tahmin etmek – ne yazık ki- güç değildi. Museeuw’un gördüğü kare aynı Casartelli’nin göründüğü kareydi.

 

Bir tek farkla: Fabio’nun kafasında kask yoktu. (O günden beri tartışılır: Acaba kask kullanımı zorunlu olsaydı, Fabio hayatta kalır mıydı? Bu sorunun cevabını sadece Tanrı bilir.)

 

Ama görünen o ki, kask bu kez Weylandt’a yardım etmedi.

*Yol bisikletlerinin lastikleri yaklaşık 2 cm’lik bir genişliğe sahiptir. Ama yerle temas eden kısım 1 cm. kadardır. Tam bir bıçaksırtı anlayacağınız… 1 cm’in üstünde üç haneli hızlara ulaşmak başlıbaşına bir risk…Ne var ki bu spor  böyle yapılıyor ve belli ki belli bir eşikten sonra kask olsa da  kâr etmiyor.

 

*Casartelli’nin kaybından üç gün sonra, Motorolo’dan  takım arkadaşı Lance Armstrong ona ithaf etttiği bir zafer kazandı.

 

*Fabio’nunkaza yapan bisikleti ise İtalya’daki ünlü bisiklet müzesi Madonna del Ghisallo Chapel’de duruyor. (Adından da anlayacağınız gibi burası bir kilise, daha doğrusu şapel… Google’dan bulabilirsiniz.. Hadi bir de tüyo. Yakında yayına başlayacak Türkçe bir bisiklet programında müzenin çekimlerini göreceksiniz.)

 

*Casartelli’nin kaza yaptığı sene bisiklet yayınları Türkçe anlatılmıyordu. O korkunç anı dinlemek zorunda kaldığımız isim  David Duffield idi. Ve ben o anı canlı izledim.

 

*Weylandt’ın korkunç anını yaşamak ve aktarmak zorunda kalan isim ise Caner Eler oldu. Caner’in stüdyoda yaşadığı şok o kadar belliydi ki, Tanrı kimsenin başına vermesin demekten başka birşey gelmiyor aklıma.

 

*Ertesi gün koşulan etap, bir saygı etabı oldu. Takımlar , devrimcilerin şehri  Livorno’daki finişe sırayla girdiler.  Weylandt’ın çiçeği burnunda takımı Leopard Trek en öndeydi. Aralarına Türkiye Turu’nda da yarışan Tyler Farrar’ı da almışlardı.

 

*Aynı gün yarışa veda eden bu ekip için, Cyclingnews’in başlığı durumun en sade özetiydi: Brothers in Arms

 

Foto GaleriKöşe Yazıları

Barışa Pedal Nesin Vakfı’nda..

Barışa Pedal önümüzdeki Ağustos ayında 5 yaşına basacak.

Bu gönüllü konvoy 2006’da İncirlik’teki 90 nükleer başlığa dikkat çekmek için yola çıkmıştı.

Zaman içinde yaptıkları bununla sınırlı kalmadı.

Bir rüzgar gülü olan bisikletin onu götürdüğü her yere gitti. Savaşa, nükleere, motorize teröre, HES’lere, ırkçılığa,  ötekileştirmeye aklınıza hangi melant gelirse ona  karşı bayrak açtı. O bayrağın üstünde bisiklete ters binmiş Hoca Nasreddin vardı hep.

BP  ‘bitmemiş manifesto’sunda kendini Nasreddin Hoca’nın torunu olarak tarif eder. (Hoş, Cem Yılmaz bu topraklarda yaşayan herkesin Nasreddin Hoca’nın torunu gördüğünü söyler ve sorar: ‘Peki fıkradaki diğer kişiler? Onların hiç mi torunu yok, hepimiz Nasreddin Hoca’dan mı geldik?)

BP, ayıların bile uyku düzenlerinin altüst olduğu, şu küresel dengesi bozulmuş dünyada, uzundur derin bir uykudaydı. Birgün nasıl olduysa grup üyelerinin rüyasına ak sakallı bir dede girdi. (Kim olduğunu belirtmeye gerek var mı?) “…Bre tembeller, bre hımbıllar, bre pedalları pas bağlamışlar…Yekinin artık…”  diye kalayı bastı.   Bununla da kalmadı, rotayı gösterdi. Çatalca’ya Nesin Vakfı’na gidecektik. ‘Çağımızın Nasreddin hocası Aziz Nesin’in binbir emekle kurduğu ve şimdi ‘çocukları’nın yaşatmaya çalıştığı Çocuk Cenneti’ne…

(Acaba Aziz Nesin’e çağımızın Nasredin Hocası demek yerine, Nasreddin’e ‘zamanının Aziz Nesin’i’ demek daha mı doğru? Zor olan bu soruyu, Hangi Nasredin diye bir başka soruyla içinden çıkılmaz hale getirebiliriz. Zira Pertev Naili Boratav’ın çizdiği portredeki hoca ile, milli eğitim müfredatındandaki hocanın hiçbir benzerliği yoktur. Boratav’daki etten kemikten insan, diğer tarafta ihtiyaca göre üretilmiş,  ‘beyaz, türk, sunni, bir noel baba imgesine dönüşür.  Hani ortalama amerikalıyı temsil eden WASP gibi (Beyaz, Anglo-sakson, protestan)

Bizim hocamızın tarifi kolay. O Timurlenk’e bisikletle diklenen neşesi gani bir zatı muhterem. Aziz Nesin’in de  bütün ömrünü Timurlenk’lere karşı diklenerek geçirdiğini düşünürsek, bu parantezin kapanma vakti gelmiştir.)

Velhasılkelam geçen Cumartesi Çatalca’ya doğru yola koyulduk. Maalesefe bütün yolu bisikletle kat edemedik. Aramızda İrden gibi, Damla gibi çok genç arkadaşlarımız vardı.

(İrden altı yaşında bir belgesel hastası. Yol boyunca bize kaya pitonlarlarını, Sarı kobraları, yeşil ve siyah mambaları, şişen engerekleri ve Titanik’i anlattı. Her cümlesi bir manşetti: “Kaya Pitonu avını  ölümcül bir kucaklaşma ile sarar… Şişen engerek avını güçlü zehiri ile felç eder. Böylece ölümcül şöhretini hak etmiş olur…Titanik buzul tarafından adeta bir elmas gibi kesilmişti…”

Akşamüstü İstanbul’a döndüğümüzde manşeti yine o attı: “…Eyvah! Şehre geldik… “)

**

Çatalca’ya kadar Şişli Belediyesi’nin sağladığı iki araçla gittik. Çatalca’dan sonra kalan 7 kilometreyi pedal çevirerek aldık. (İrden mi? Elbette, o da çevirdi.) Nesin Vakfı’na girdiğimizde temellerini Aziz Nesin’in attığı 1 mayıs pikniği henüz başlamıştı.

(1 Mayıs pikniği, üstadın hayattayken başlattığı bir gelenek. Büyük usta 1 Mayıs yasak olduğu dönemlerde ‘size ne kardeşim, bahçemde kutluyorum, ona da karışacak değilsiniz ya’ diye başlatmış. Dostları ve çocuklarıyla yıllarca kutlamış O öldükten sonra çocukları geleneği devam ettirmişler. 1 Mayıs yasallaştıktan sonra, onu takip eden ilk Cumartesi kutlama kararı almışlar. Biz o pikniğe dahil olduk…Yedik, içtik eğlendik… Çam sakızı hoca armağanı üç tekerlekli bisikletimizi de vakfa bıraktıktan sonra yola koyulduk.

Barışa Pedal’ın manifestosundaki son cümleye nazire olsun diye:

“Bütün tanklardan daha güçlüdür 3 tekerlekli bisiklet…”

www.barisapedal.org

Fotoğraflar: Ebru Satır Çizim: Aydan Çelik

More in Foto Galeri

Köşe Yazıları

Bana müsaade*

Aslında Bahar geldi ve bisiklet sezonu tam gaz devam ediyor.

-Philip Gilbert tarihte görülmemiş bir şeyi başardı ve bir sezonda üç bahar klasiği kazandı. Başarısı dünyanın her yerinde çoşkuyla kutlanıyor. Arkadaşlarım Devrim-Mutlu çiftinin kızı Mira, evin içinde  “Fiiilip Jibey, Fiiilip Jilbey” diye dolanıyormuş.
-Bu satırları yazdığım saatlerde Türkiye Bisiklet Turu’nun 5. etabı koşuluyor. Dun nemrut A. Petacchi nihayet bir bir etap kazanabildi.
İzleyenler biliyor. İstanbul’daki finişte yanındaki bisikletçinin sırtına yumruk attı ve bir dakika  zaman cezası aldı.
-Hem Türkiye hem de onunla eş zamanlı yapılan Romendie Turu, İtalya için prova niteliği taşıyor. İsviçre’deki tur, İtalya öncesi boğaların kızışması gibi.
-7 Mayıs’ta Venaria Reale’den başlayacak olan Giro d’Italia büyük turların en yeşili en bahar kokanıdır ve benim en sevdiğimdir. Muhabbet Giro’dan açıldığında çıkınım  da her daim doludur. Düşünsenize İkinci gün sporcular Parma’dan geçiyor. Ve Stendhal bizi orada hazır bekliyor.
-Diğer taraftan HES’lerden tutun da, nükleere, ‘çılgın proje’lerden kentsel dönüşüme kadar bu köşenin kapsama alanına giren tonlarca mevzuu var.
Velhasıl kelam gündemin en yoğun zamanında böyle bir veda zamansız görünebilir ama özel sebeplerim var.
İki yıldan uzun bir süre oldu bu köşe başlayalı. Şimdi dönüp bakıyorum da ne çok şey koymuşuz şu iki tekerin üstüne.  O küçüçük sele, Edip Cansever’in meşhur ‘Masa’sına benzemiş. (‘Sele de seleymiş ha/ Bana mısın demedi bu kadar yüke.)
Kendi payıma çok memnunum. Bu köşe sayesinde yeni yeni dostlar edindim, hayatımda bilmediğim kapılardan girdim, bir sürü şey öğrendim.
Geçen süre zarfında kahrımı çeken iki fedakâr dostuma Ali Murat Hamarat ve Evren Özüyener’e teşekkür etmek isterim. Şeytan Arabası’nın tekeri bu saate kadar döndüyse onların sayesindedir.
Artık arabamı, bir şeytan uçurtmasının kuyruğuna bağlayıp  uçurmak istiyorum.
Konduğu bir yerde buluşmak dileğiyle.
Hoşçakalın…
* Bu yazı, Aydan Çelik’in Taraf Gazetesi’ndeki son yazısıdır.
Köşe Yazıları

Ne yazayım?

Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu’nu  mu?

Hiç canım çekmiyor

Zaten bir sürü gazetede okuyabilirsiniz. Sağlam br PR’ı var artık.

Gerçi makbul medyamız yine yapmış yapacağını.  Hürriyet Tyler Farrar’ı Farrah diye yazmış.

Sormak lazım, hangi Farrah? Çarli’nin meleği olan mı, yoksa eski  İran kraliçesi mi?

 

Ne yazayım?

Ayni gün  yani 24’ünde Kadıköy’de yapılacak olan Anti- Nükleer mitingi mi?

Onunla da ilgili bir sürü yerde çağrı okuyabilirsiniz… Zaten nükleer literatürümüz almış başını gitmiş. Cahit Aral’ın içtiği çay, Tayyip Erdoğan’ın yaktığı tüpgazda demlenmekte…

 

Ne yazayım?

Yine aynı gün yapılacak son bahar klasiği Liege- Bastogne- Liege’i mi?

 

Ne yazayım?

Geçen hafta sonu yapılan Amstel Gold Race izlenimlerini mi? Yoksa Şavşat’ta yapılan dağ bisikleti yarışını mı?

 

Ne yazayım?

Şu anda açık televizyonda görünen Fleche- Wallonne’u  mu?

 

Ne yazayım?

Bir sürü arkadaşımın, internetten peşpeşe linkini yolladığı Nutella varisinin bir bisiklet kazasında öldüğü haberini mi?

Ne çok yazılacak konu var değil mi?

Ama hiçbirini yazmak gelmiyor içimden…

Biliyorum ki içimdeki tedirginliği gideremeyecek hiçbirisi.

En iyisi  sözcüklerin ve bu memleketin dar  dünyasından, çizginin geniş  evrenine açılmak galiba.

Barışmaktan başka bir yolumuz yok.

Tekerlerimiz o yol için dönsün.

www.barisicinsanat.org

Köşe Yazıları

Taşa yazılmış iki yazı

Geçen pazar hem Fransa’nın, hem de Mezopotamya’nın kuzeyinde taşa yazılmış iki yarış vardı.

1896’dan beri yapılan Paris- Roubaix ile bu yıl başlayan Mardin Dağ Bisikleti Yarışı yaklaşık aynı saatlerde start aldı.

P-R’nin alameti farikasi bir taştır. 200 bisikletçi kaldırım taşından yapılmış bir kupa için, 258 kilometrelik vahşi bir yolu kat etmeye çalışır. Yolun önemli bir bölümü arnavut kaldırımlarından müteşekkildir ve her anlamda kırıcıdır. Bisikletler kırılır, bisikletçiler kırılır, hayaller kırılır… Hasılı su testisi su yolunda kırılır.

Onun bir adı Kuzey’in cehennemi ise diğer adı Klasikler’in Kraliçesi’dir. Ve bütün uğraş kraliçenin gönlünü çalmak içindir.

Mardin’in alameti farikası da taştır. Şehrini “Gökyüzüne komşu bir kalenin eteklerine kurulan bir taşkent” diye tanımlar Murathan Mungan.

Biz bisikletperverler P-R koşulacağı zaman yağmur duasına çıkarız. Her ne kadar sporcular bu durumdan nefret etse de, onları çamur adamlar olarak görmenin ‘sadist’ hazzına varırız.

Ne var ki bu pazar, Tanrı bizim değil, bisikletçilerin yüzüne güldü ve yarış kuru bir havada koşuldu. Lakin Mardin’de durum tam tersiydi. Sabah başlayan sağanak ve ardından rakı gibi bastıran sis, zor olan parkuru daha da zorlaştırdı. (Organizasyonu yapan kurumun ismiyle müsemma bir durum bu. İsminiz Kaçkar olunca, tepenizden yağmur, çamur eksik olmuyor)

Hükümet konağının önünden verilen startla 73 sporcu şehrin tarihi sokaklarına daldı. Şehir sanki dağ bisikleti için yapılmış doğal bir parkura sahipti. Sadece tek bisikletçinin geçebileceği sokaklar, abbara adı verilen tüneller single-track tadındaydı. Upuzun merdiven inişleri ise bisiklet terminolojisindeki down-hill’in karşılığıydı.

Bir de bunların üstüne sporcuların muazzam teknikleri eklenince tadından yenmez kareler ortaya çıktı. ( Bu yazıdaki fotoğraflar www. mtbtr.com ekibinden Alptekin Başkır’ın. Daha çok fotoğraf görmek isterseniz söz konusu siteye ve www.fotohasan.net’e bakabilirsiniz)

NETİCE:

Elit erkekler favorisi ve Türkiye Şampiyonu Bilal Akgül ilk turdan itibaren farkını ortaya koydu ve yarışı önde tamamladı, onu Abdülkadir Kelleci ve Kamil Akalp izledi.

Kadınlarda podyumun en üst basamağındaki isim, kaza geçirip dizini yaralanmasına rağmen yarışa devam eden Esra Kürkçü idi. Onu Pelin Bayram ve Bakiye Duran izledi.

23 yaş altında favori olan Hamza Kansız, bir katıra çarptığı için ikinci sıraya düştü. (Merak etmeyin. Her ikisinin de sağlık durumu iyi) Bu kategorinin galibi İsak Ünal, üçüncüsü Ali Çakas oldu.

30 yaş üstü master’larda ilk üçü Muammer Yıldız, Oğuz Özçelik ve Nevzat Kral paylaştı.

40 yaş üstü master’larda Cüneyt Gazioğlu’nu Bahadır İşseven ve Ahmet Onur takip etti.

Junior’larda ilk üç, Agit Salman, O.Faruk Kansız, Mahmut Sert’ten oluştu.

(Mardin’de sporcular yavaş yavaş otellerine dönerken Roubaix’de taşı kucaklayan isim Belçikalı J. Van Summeren’di. Geçen yılın şampiyonu Cancellara bu yıl ikincilik basamağıyla yetindi.)

HEP O TÜRKÜ

‘Kültürlerin kardeşliğine pedal çeviriyoruz” sloganıyla, Çekmeköy ve Mardin Belediyesi’nin desteğiyle, Kaçkar Bisiklet’in bilgi ve emeğiyle yapılan yarış, hepimizin damağında özel bir tat bıraktı. Kendi adıma teşekkür ederim.

Şimdi asıl mesele istikrar. Bu yarış bir geleneğe dönüşmeli ve bir klasik haline gelmeli. “Yola Düştüm, Mardin’e” türküsü her yıl tekrar söylenmeli.

Eğer iyi sunulabilirse  çok kısa sürede uluslararası bir yarışımız daha olur.

Buna mukabil önümüzdeki yıllarda sporcuların kendilerini daha güvende hissedecekleri bir ortam yaratmak  gerekiyor. Şehrin keskin ve kapalı dönüşleri, özellikle çocuklara çarpma endişesiyle sporcuları tedirgin etti. Biliyorum böyle bir parkurda güvenlik başlıbaşına bir mesele. Allahtan bu yıl üzücü bir kaza yaşanmadı. Yine de önümüzdeki yıllarda alınacak ekstra önlemler, hem çocukların yarış seyretme alışkanlıklıklarını geliştirecek hem de yarışı daha tempolu kılacaktır.

Ve emin olun bundan on yıl sonra o Şeyhmus’lardan biri (Mardin’de her üç çocuktan birinin adı Şeyhmus’tur) birincilik kürsüsünde kendisine uzatılan bir mikrofona, o gün, o abilerini gördüğünde bisikletçi olmaya karar verdiğini anlatacaktır.

Son olarak ödülle ilgili bir önerim var. Nasıl P-R’nin odülü bir kaldırım taşı ise, Mardin’in odülü de taştan yapılmış, özel bir tasarım olmalı. Önümüzde 360 gün var. Şimdiden düşünmeye başlayalım.

ŞAVŞAT YARIŞI

16 Nisan’da Artvin/ Şavşat’ta Meşeli Karagöl civarında uluslararası bir dağ bisikleti yarışı koşulacak. C2 klasmanında koşulacak Şavşat Karbon Nötr Dağ Bisikleti Kupası, sadece bisiklet yarışı olmasıyla değil, aynı zamanda Dünya’nın ilk Karbon Nötr bisiklet organizasyonu olmasıyla da büyük önem taşıyor.

Köşe Yazıları

Hadım Yasası

Babamın sürekli tekrarladığı bir mesel var: Adamın birine “Azrail çocuk dağıtıyor” demişler, o da “aman evdekini almasın da, verdiğini istemem” diye mukabele etmiş.

Hani son zamanlarda idam cezası, ‘hadım yasası’ gibi mevzular etrafında hararetli tartışmalar yapılıyor ya, oradan geldi aklıma.

İdam cezasıyla ilgili söyleyecek  yeni bir cümlem yok. Koestler- Camus ikilisinden, Kieslowski filmlerine kadar sağlam bir külliyat orada kapı gibi duruyor.

Aslında o kadar uzağa gitmeye gerek yok. Sırrı Süreyya Önder’in 1 Nisan’da Radikal’de çıkan Yağlı ilmek sevdalısı kuzular yazısı şimdiden o külliyatın klasiklerine katıldı bile…Bir ülkede darağaçları kurulunca, ilmeğin sadece sizin istediğiniz boyunlara geçeceğinin hiçbir garantisi yoktur…” cümlesinin üstüne bir cümlemiz olabilir mi?

İdam cezası tartışıladursun ‘hadım yasası’ komisyondan geçti bile. Yasaya göre çocuklara cinsel istismarda bulunanlara testosteron azaltıcı bir tedavi uygulanacakmış.

Adını bilmiyorum ama hem hekim hem de komisyon üyesi olduğunu öğrendiğim  bir milletvekili, televizyonda, yasanın toplum kadar pedofili hastaları açısından da yararlı olacağını söylüyordu.

Hekim milletvekili konuşmasının ilerleyen bölümlerinde ‘testosteron’ denilen bu hormonun, ne kadar baş belası bir meret olduğunu, yeryüzündeki bir sürü melanetin onun başının altından çıktığını anlatıyordu.

Böyle bir yasayla yeryüzündeki en iğrenç suç olan çocuk istismarı ne kadar önlenir bilmiyorum diye burada bırakıyor, şu testosteron mevzuuna devam ediyorum.

Testosteron’un nasıl bir baş belası olduğunu en iyi bisikletçiler bilir. Libidonun açtığı belalardan söz etmiyorum. O herkesin malumu. Tiyatro aşkıyla pek yanıp tutuşmayan memleket ahalisi Testosteron adını taşıyan bir oyuna aylar öncesinden bilet alıyor mesela.

Lance Armstrong‘un yakın dostu Robin Williams‘ın lafı var: “Tanrı erkeğe iki önemli organ vermiştir: Beyin ve penis. Ama aynı anda ikisini birden besleyecek bir damar vermemiştir. Birine kan gittiğinde diğeri kurur.”

Bisikletçilere musallat olan şey ise, doping niyetine kullanılan yapay testosterondur. Onun da en şöhretli kurbanı Floyd Landis‘tir. Duymayanlar için tekrar edelim: Amerikalı bisikletçi 2006 yılında inanılmaz bir performans göstererek Fransa Bİsiklet Turu’nu kazandı. Lakin sonradan anlaşıldı ki, o performans, etaptan bir gece önce tenasül bölgesine sürdüğü testosteron jellerinden kaynaklanmıştı. Velhasıl Landis evine götürdüğü şampiyonluk kupasını iade etti ama itibarını geri alamadı.

Bisiklet ve testosteron denince akla gelen ikinci isim Mario Cipollini‘dir. Aslan kral,  testosteronunu yükseltmek için bisikletinin direksiyon boğazına yapıştırdığı Pamela Anderson fotoğrafından faydalanıyordu.

Geçenlerde NTV’de üç müteffekir (Şerif Mardin, Murat Belge ve Gündüz Vassaf) Testimonial (bonservis)  kelimesinin kökeni üstüne konuşuyorlardı. G. Vassaf kelimenin testisten geldiğini anlatıyordu.

Daha ne diyeyim…

MARDİN’DE YARIŞ

Bu pazar dünya bisiklet camiası Paris- Roubaix yüzünden Fransa’ya odaklanmışken, Biz Mardin sokaklarında ruble seslerini dinleyeceğiz.

Mardin ve Çekmeköy belediyelerinin destek verdiği Kaçkar Bisiklet Mardin MTB  yarışı 10 Nisan’da yapılacak…

Bisiklet dünyasının çalışkan emekçilerinden Ögün Çavuş ve Kaçkar Bisiklet‘in  ortak girişimibu şahane şehire müthiş bir klasik armağan edecek.

Hayırlı olsun.

Köşe Yazıları

Dikkat Sisifos çıkabilir… İnebilir de

Başlığın ilhamı Kastamonu civarında var olduğu söylenen bir trafik levhasından.

Tevatüre göre yol kenarında “Dikkat ayı Çıkabilir… Çıkmayabilir de...” yazan bir trafik levhası varmış.

Vikipedia’da Sisifos (Sisyphos) için söyle yazıyor: “…Sisifos tanrılar tarafından büyük bir kayayı dik bir tepenin doruğuna yuvarlamaya mahkûm edilmiştir. Sisifos tam tepenin doruğuna ulaştığında kaya her zaman elinden kaçmakta ve Sisifos her şeye yeniden başlamak zorunda kalmaktadır…”

Haliyle Sisifos çıktığı gibi iner de…

**

Son günlerde yolum Sisifos‘la çok  kesişti.

En son İshak Alaton söz ediyordu bizim bahtsızdan.. Taraf’tan Eylem Düzyol’a içini döken Alaton Türkiye’yi Sisifos’a benzetiyordu.

Ondan bir-iki gün önce ‘Hasan Ünal Nalbantoğlu’na Armağan’ kitabında yolum kesişti Sisifos’la.

ODTÜ’nün efsane hocası Ocak’ın 19’unda göçtü fani dünyadan. (Ne kötü bir gündür bu 19 Ocak)

Armağan kitabı 2008’de yayınlandı ve o günden beri okunmak için bekliyordu. Nihayet bu hafta sonu başlayabildim. Kitap Ünal hocayla yapılmış uzun, leziz, nefis bir söyleşiyle açılıyor.

Söyleşinin bir yerinde hoca, Sisifos muhabbeti açıyor ve 12 Mart üstünden şunları söylüyor“…Zaten daha çıktığında çoğuna dava dava açılan kitaplara tümüyle el konuluyor, evlerindeki bu kitapları gaspedilen insanlar vs. Belleğe büyük darbe oluyor kanımca: Tıpkı Sisyphos Efsanesi’ndeki taş örneği, insanlar azıcık yukarıya itiyorlar, taş gene vadinin dibinde buluyor kendini…”

Hocanın başka bir dönem için kurduğu bu cümle ne kadar manidar ve bir o kdar tanıdık değil mi?

Hem Alaton hem de Nalbantoğlu söyleşilerinden sonra ekte gördüğünüz çizimi paylaşmak istedim. (Oysa üzerinde çalıştığım bisiklet kitabı için sandıkta tutuyordum)

**

Peki bu kadar lafın bisikletle ilgisi ne diye sorarsanız, cevap açık: Oradaki taş/kaya sözcüğünü çıkartın yerine bisikleti koyun, olur biter…

Köşe Yazıları

Ruble sesleri ormanlara yayılır

Alberto Contador bu yıl İspanya dışında bir yerde yarışır mı bilmiyorum,

ama bildiğim bir şey var: O, olsun ya da olmasın bu sezon asfalt çok ağlayacak.

Paris- Nice ve Tirreno- Adriatico‘nun  sonuçlarına bakınca ne dediğimi anlarsınız.

Sonuncudan başlayalım… İtalya’daki yarışın galibi Cadel Evans oldu. Onu, Gesink, Scarponi, Basso, Nibali, Machado, Cunego, Gilbert, Garzelli, Di Luca gibi adamlar takip etti. Bunların hepsi iddialı isimler ve daha sezonun başında pedallara asılmış durumdalar.

Fransa’daki yarışın galibi genç Alman Tony Martin oldu. Onu tecrübeli yurttaşı Andreas Kloden izledi. Wiggins, Brajkovic, Leipheimer gibi sporcular da, Fransa’nın liste başları oldu.

Kemerlerinizi bağlayın… Uçuran bir sezon olacak…

KAÇKAR YARIŞLARI

Elin oğlu Evropa asfaltlarında yarışırken, bizim memleketin çocukları geçen hafta sonu Çekmeköy ormanlarında mücadele etti. Kaçkar Bisikletin artık bir  geleneğe dönüşen antreman yarışlarının sonuncusu koşuldu.

Elit erkeklerde Bilal Akgül her zaman olduğu gibi yarışı domine etti ve en yakın rakibi Gökhan Uzuntaş‘a 6 dakikadan fazla fark attı. Bilal, görebildiğim kadarıyla bisikletten inmeden yarışı tamamlayan tek sporcuydu. ‘Single-Track’ denilen ve sadece tek bisikletçinin geçeceği teknik bölümlerde  tekniği ve kondisyonuyla bizi yine hayran bıraktı. Bu klasmanın üçüncüsü Abdülkadir Kelleci oldu.

23 yaş altı erkeklerin galibi Hamza Kansız‘dı. Neredeyse çocukluğundan beri izlediğimiz Hamza o kadar hızlı bir gelişme gösterdi ki, elitlerde yarışacak bir konuma geldi.  Bütün klasmanlar içinde Bilal’in ardından 1.5 dakika farkla en iyi ikinci dereceyi yaptı. Bilal’in halefi şimdiden belli.

Master’ların galibi Muammer Yıldız oldu. Muammer’i, Bora Tirki, onu da Sargın Kaya izledi.

Bayanlar yarışını Semra Yetiş açık ara önde bitirdi. Ülkemizde bir çok ilke imza atan Semra‘yı Bakiye Duran izledi. (Bakiye Duran deyince biraz durmak lazım. Bakiye Duran ultra maraton denilen ve 100 km. den oluşan inanılmaz bir sporun, ülkemizdeki yegane kadın temsilcisidir.) Bayanlar yarışının üçüncüsü Rabia Taşova oldu.

’40 yaş ve üzeri’ klasmanın galibi Cumhur Gazioğlu oldu, onu Mahmut Mabruk ve Kemal Merkit izledi. Yanlış duymadınız, Kemal Merkit… Onu sadece motosiklet üstünde, Paris- Dakar’da izleyenlere duyurulur: Kemal Merkit aynı zamanda çok sağlam bir bisiklet sporcusudur.

Juniorlar’da ise ilk üçü Agit Salman, Faruk Kansız ve Faruk Dinç paylaştı.

***

Yukarıda da söylediğimiz gibi Kaçkar Antreman yarışları artık bir klasik halini aldı. Sezon kapandığında bisikletçilerin kış uykusuna dalmasını önleyen ve motivasyon kaynağı olan organizasyonu yapan Kaçkar Bisiklet’in üç cengaverine teşekkür etmek lazım. Yusuf, Serkan ve Aydın, alkışlar size.

Şimdi gözler önümüzdeki haftasonu yapılacak olan Gold Tour‘da… Delta Bisiklet‘in bu yıl düzenlemeye başladığI yarış Ümraniye Kent Ormanı‘nda koşuluyor. Gold Tour‘un final etabını izlemek isterseniz 20 mart pazar günü yolunuzu Elmalı gölünün kıyısındaki ormana düşürün. Hem orman havası hem de bisikletçilerin sunduğu manzaralar ciğerlerinize iyi gelecek. Daha geniş bilgiyi www.bisikletforum.com adresinden bulabilirsiniz.

HEP AÇIK RADYO

Gözbebeğimiz Açık Radyo’nun ‘Açık Radyo Hep Açık Kalsın’ düsturuyla yaptığı ‘Dinleyici Destek Projesi’ 19 Mart Cumartesi başlıyor. Pazar günü 17.00’de Caner Eler, Bağış Erten ve bendeniz Şeytan Arabası adında özel bir program yapacağız.

Yarıştan sonra oraya bekleriz.

Acikradyo Marmara Bölgesi 94.9 ya da  www.acikradyo.com.tr’de  hizmetinizdedir.

Köşe Yazıları

Bahar geldi

İstanbul’a kar yağmadan Türkiye’ye kış gelmez denir ya; bizim için de öyledir, Paris- Nice başlamadan bahar gelmez.

Paris-Nice baharın müjdecisidir.

(Hoş, şu anda bu yazı yazılırken dışarda kar yağıyor. Üstelik mevsimin ilk karı yağıyor…Wallerstein’ın kült kitabı gibi, Bildiğimiz Dünyanının Sonu galiba.. Kurduğumuz her cümle, kısa bir süre sonra, başkasına gerek yok. Kendi kendini yalanlıyor…)

Benim en sevdiğim yarışlar ‘Bahar Klasikleri’dir. Geçen Cumartesi Dağ Filmleri Festivali’nde  mahşeri (!) bir kalabalığa (sanırım 20-30 kişi filandı) karşı yaptığımız söyleşide de söyledim. 1 haftalık ya da tek günlük yarışlar bisikletin doğasına daha uygun. Fransa, İtalya gibi büyük turlar çok stratejik, çok endüstriyel ve manipulasyona daha açık.

Paris- Nice pazar günü, 22 takımda yarışan 176 sporcuyla başladı. Aşağı yukarı bütün takımlar ağır toplarıyla pedal çeviriyor. Geçen yılın şampiyonu  Contador malum sebeplerle bu yıl gelemedi. Ama Wiggins, Sanchez, Vinokourov gibi güçlü isimler takımlarının başında.

Schleck kardeşler ise yeni takımları Leopard-Trek ile güneşe karşı pedal çevirecekler.

Bazı takımların başında ise Peter Sagan gibi (21) Tony Martin gibi (26) gepegenç adamlar var.

An itibariyle turu Avustralyalı Goss önce götürüyor. Perşembe başlayacak olan yokuş etaplarında tablonun değişeceği kesin.

Sporcuların bugünkü (çarşamba) randevusu Bellevile’de. (O muhteşem animasyona selam olsun bir kez daha)

*

PN sürerken İtalya’da başka bir klasik start alıyor: 45 yaşındaki Tirreno- Adriatico. Burada geçen yılın galibi Garzelli’de yarışacak. Aynı zamanda Evans, Cavendish, Pozzato, Basso, Cunego, Boonen gibi namı yürümüş pedallar da  yine şahane bir peyzajın altında rekabet edecek.

Victor

Hem kendisi hem mecazı güzel bir kelime bahar. İşte Victor Ananias’ta ömrünün baharında geçip gitti bu dünyadan.  Ömrünün ilk baharında, sonbaharı beklemeden toprağa karıştı.  Türkiye’de organik hayat deyince akla gelen belki de ilk isimdi.

Arkada bıraktığı dostları çok şey söyledi, çok şey yazdı. Onların üstüne bir cümle eklemek manasız.

Yunus Emre söylesin son sözü:

“…Bu dünyada bir nesneye

yanar içim göynür özüm

Yiğit iken ölenlere

gök ekini biçmiş gibi…”

Köşe Yazıları

En büyük kim?

İngiliz Cycle Sport dergisinin Şubat sayısında ilginç bir araştırma var.

Lionel Birlie tarafından hazırlanan çalışmada modern zamanların en büyük 50 galibi seçilmiş.

Farkındaysanız  bu “en … 50…” muhabbeti giderek çoğalmaya başladı. Artık haftada bir dünyanın en seksi 50 kadını seçiliyor mesela. Eğer periyot aksarsa Hürriyet’in yazı işleri kendince bir liste yapıyor sanki.

Geçenlerde Ronaldo’nun sevgilisi olarak bilinen ve en seksi kadın ünvanına  sahip, İrina isimli bir hanımefendi memleketimize geldi.

Allah sevdiğine bağışlasın, güzel kız.  Ancak nasıl Miguel İndurain bizim kuşağımızın bisikletçisiyse, Cindy Crawford‘da kuşağımızın modelidir ve aşılamamıştır.

O zamanlar top model dediğin Türkiye’yi dolmuş durağı yapmaz;halley gibi süzülür, simlerini bırakır giderdi.

Karacaoğlan‘ın ‘benli Cindy’si de vaktinde memleketimize sorti eylemiş, gönüllerimizi fethetmişti.

Gerçi Sezen Aksu defile sonrası kendisine uzatılan mikrofonlara: “Ne o öyle yahu, çık çık bitmiyor. Kadın dediğin birbuçuk metre boyunda, kalın dudaklı kepçe kulaklı” olur diye cevap vermiş, o da  gönlümüzü fethetmişti.

Malum, bir de Sivaslı Cindy var: Tülin Şahin. Yurtdışında büyümüş, hoş ve esprili bir kadın.

Kendi anlattığı bir hikayeyi aktaralım hemen.

Şahin birgün taksiye biniyor. Taksici onu tanıyor ve “hoş geldin Sindi abla. Geçen gün seni bir saat reklamında gördüm.” diye mevzuya giriyor

Tülin Şahin: ” O ben değilim, Cindy Crawford” deyince aldığı karşılık:  “O kim ki abla?” oluyor.

İçinizde “İyi de kardeşim bunların bisikletle ilgisi ne diyenler” var diyenler varsa cevabım hazır: Tulin Şahin iki yıl önceki Türkiye Bisiklet Turu‘nun reklam yüzü olmuştu…(Bizde yok öyle haybeden atıp tutma)

Neyse dönelim şu en seksi 50 adam muhabbetine.

Liste şaşırtıcı. Zira Lance Amstrong listenin ancak 33. sırasında kendine yer bulabilmiş. İndurain ise 31. sırada.

7 kez Fransa Turu’nu kazanan Armstrong 74, 5 kez kazanan İndurain ise 75 puan almış.

Listeye göz attığımızda halen yarışan birkaç sporcu görüyoruz. Mesela Cavendish 62 puanla listeye 50. sıradan gimiş. Oscar Freire 69 puanla 41. sırada. Petacchi 147 ile 11. olmuş.

Yakın tarihlerde emekli olmuş, Cipollini 7, Zabel 8, Jalabert 18 sırada kendilerine yer bulmuş.

Pantani, Ullrich, Riis gibi adamlar listeye girememişler bile.

Buraya kadar şaşırtıcı şeyler var. Ama kimse listenin birincisi konusunde tereddüt etmiyor.

Eddy Merckx o kişi. Yamyam lakaplı büyük şampiyon, araştırmada  tam 333 puan almış. Onu yine iki Belçikalı Rik Von Loy ve Rik Van Steenbergen takip etmiş.

Merckx‘i benzersiz kılan şey sadece aldığı puanlar değil. Örneğin onu takip eden iki kişi hiç büyük tur kazanamamış. Listedeki bir çok isim de öyle. Zira Cipollini, Zabel, Cavendish vb. adamlar sprint zaferleriyle bu listeye girmiş.

Oysa Merckx, tam 5 Fransa, 5 İtalya ve 1 İspanya Turu kazanmış, 3 kez Dünya Şampiyonu olmuş, bahar klasiklerinde, günlük yarışlarda kazandığı etapların sayısını kendi bile bilmiyor.

Hem yokuşçu, hem sprinter, hem mukavemetçi… İnanılmaz bir organizmadan, komple bir bisikletçiden söz ediyoruz.

Bugün bisiklet dünyası onun gibi kahramanlar yetiştirmeye uygun değil, herkes kendi alanında uzmanlaşmış ve sinekten yağ çıkarır gibi, saniye hesabı yapıyor.

O yüzden tadı tuzu da her geçen gün azalıyor.

Köşe Yazıları

Karhanede romantizm

İspanya Bisiklet Federasyonu Alberto Contador’a bir yıl ceza verdiği gün, Neyzen Tevfik’in 57. ölüm yıldönümüydü.

Ömrü boyunca ‘hiç’in peşinde koşmuş biriyle, ‘hep’in peşinde koşmuş birinin kaderinde böyle bir tesadüf…

Müdanasız bir  ‘kaybeden’ olan Neyzen’in aksine; Contador genç yaşına büyük ‘başarılar’ sığdırmış birisi.

Daha otuzuna gelmeden 5 büyük tur kazandı. Fransa Turu’nu 3 kez zirvede bitirdi.(Muhtemelen 2008’de  takımı Astana, Tur’a alınsaydı bu rakam 4 olacaktı.)

2010’u en yakın rakibi Andy Schleck’in önünde tamamlasa da o  şampiyonluğun hayrını gör-e-medi. Önce Andy’nin bir zincir kazasını fırsat bilerek kaçıp gitmesi bisikletin raconuna ters bulundu ve çok eleştirildi.  Ardından bir kaç ay geçti geçmedi, verdiği kan örneğinde klenbuterol adı verilen yasaklı bir  madde tespit edildi. Muhtemelen yakın bir gelecekte 2010 şampiyonluğu da elinden alınacak.

(Hıncal Uluç bu konuda niye yazmadi acaba? Malumunuz, kendisi Contador’dan pek hoşlanmaz.)

GENELEV’DE PİYANO

Söylemenize gerek yok. Biliyoruz. Biz bisikletseverlerin durumu vahim. Devekuşlarının bile kafalarını kuma, ‘görünmemek’ için değil; bambaşka nedenlerle soktuğunu öğrendiğimiz bir çağda en yumuşak kum nerede bulunur diye dört dönüyoruz

Durumuzu en iyi özetleyen şey aslında bir kitabın başlığında gizlidir: Üstat Tanıl Bora’nın futbol yazılarını derlediği Kârhanede Romantizm’de…

Hakan Kulaçoğlu’nun bulduğu bu metafor hepimizin durumunu anlatan en isabetli tariftir.

Aklın yolu her zaman bir mi bilmiyorum ama ara sıra buluştuklarına şahit oluyoruz.  Mızrağın, çuvalı delik deşik ettiği 2007 Fransa Turu koşulurken Radikal Cumartesi’de iki  makale kaleme almıştım. ‘Bisikletçilerin İtibar Savaşı’ diye çıkan ilk makalenin başlığı aslında “Anneme bisikletçi olduğumu söylemeyin o beni genelevde piyanist sanıyor” idi.

(Reklamcılık literatürünün kült kitaplarından birinin isminde yapılmış küçük bir revizyon… Jeasques Sequela’nın kendi mesleğine ironiyle yaklaştığı kitabındaki ‘reklamcı’ kelimesini çıkarmış, bisikletçi yapmıştım. Nedense gazetenin editörleri başlığı değiştirmeyi uygun bulmuşlardı…)

Yani sizin anlayacağınız aynı sobada elimizi yüz kere de yaksak, ‘cısss’  bizim için birşey ifade etmiyor.

DİNLE BENİ ALBERTO

Haberi aldığım gün şaşırmadım doğrusu. ( ‘Alışmış şort’ refleksi diyelim biz buna) Bambaşka bir şey düşünüyordum. Acaba Neyzen’in şiirleri içinde Contador’a uygun bir şey bulabilir miydim? Aradım, bulamadım. Daha doğrusu buldum da kıyamadım. Spor endüstrisinin iğvasına kapılıp yere düşmüş birine Neyzen’in taşlamaları, recme girerdi.

En uygunu galiba Ruhsati’nin şu dörtlüğü.

Dinliyor musun Alberto?

(Reha Muhtar’ın haber bülteni gibi oldu. Clinton’a filan böyle hitap ederdi.. Bana bak Bill kardeşim, şimdi beni iyi dinle!)

“…Hele bir düşün ki gözümün nuru
Bu kadar parayı sana kim verdi
Bazı fukaraya bulma kusuru
Mesti kundurayı sana kim verdi…”

(Alberto bu yıl büyük paralarla Astana’dan Saxo Bank’a geçti…İki üç yıldır ünlü ayakkabı firması Sidi’nin reklamlarında oynuyor… Ey gözümün nuru, o mesti kundurayı sana kim verdi?)

BEŞERİYET
Madem mevzu geldi paraya dayandı, Neyzen’in para ile olan ilişkisini anlatan bir şehir efsanesiyle mevzuyu bağlayalım.

Yine perperişan bir vaziyette İstanbul sokaklarında dolanan Neyzen’i gören bir dostu: “üstadım etme eyleme, senin gibi büyük bir kabiliyet bambaşka bir hayatı hak ediyor. Gel sana bir konser ayarlayalım. Cebin üç kuruş para görsün” der. Üstat pek yanaşmaz, ama midesi pek aynı fikirde değildir. Velhasıl konser yapılır ve Neyzen’e hatırı sayılır bir para verilir. Bizimkisi ertesi gün ihtiyacı olan rakı kavun ve peyniri aldıktan sonra, kalan paraları sokak köpeklerinin boynuna bağlar ve salar. Bir süre sonra sokaklarda, köpek peşinde koşan adamlar, kadınlar peydah olur. Durumu gören bir dostu merakla sorar:

-Ne yapıyorsun böyle üstadım?

-Hiiç… Beşeriyetin halini seyrediyorum.

Bisiklet sezonu başladı.

Hepimize iyi seyirler.

Köşe Yazıları

Çölde Kutup Ayısı

Siz söyleyin.

Anadan üryan dört adamın bisiklete bindiği bir film afişi görseniz ve filmin adının da Çölde Kutup Ayısı olduğunu öğrenseniz…

Yemininizi bozmaz mısınız?

Ben bozdum.

**

Sinema, çok zamandır kendimi uzak hissettiğim bir ‘şey’. O şeyin çoğu zaman tek bir karşılığı var: Kelek çıkmış kavun…

Kelek yememeye yeminli olsam da, ‘tecrübe yenilen keleklerin toplamıdır’ diye kalktım filme gittim.

Aman yarabbim, ne güzel bir kavun bu…Sanki Bektaşi rüyası: Kırkağaç rakıya bandırılmış…

Son zamanlarda gördüğüm, dinlediğim en güzel hikayelerden biri ÇKA.

Hakiki ve düşsel, hüzünlü ve ironik, taşkın ve  depresif…Daha ne olsun.

Seyrettikten sonra öğrendim. Meğer film İstanbul Film Festivali’nde ayakta alkışlanmakla kalmamış, Altın Lale’yi de kazanmış…Hakkıdır. Helali hoş olsun.

**

Film, esas oğlanımız Gunther Strobbe’nin ergenlik ve erişkinliğini anlattığı iki zaman diliminde geçiyor.

Gunther, erkeklerin her sene bacaklarını traş edip, kadın kıyafetleri giyip, üç gün üç gece tıksırıncaya kadar içtikleri bir Flaman kasabasında yaşıyor.

Yaşadıkları ev büyükannesinin… Büyükanne ‘bir baltaya sap olamamış’ dört ‘dalton’ oğluna ve torununa evini açmış bir melaike.

Strobbe’lerin hepsi birer tutunamayan. Filmi izleyen hemen herkes yazdığı yorumlarda bir şekilde bu kelimeyi kullanıyor. (Aslına bakarsanız yazdığı romanlar yayınevleri tarafından sürekli geri çevrilen yetişkin Gunther’in hikayesi de bir yanıyla Oğuz Atay’a benziyor.)

Bira ve Bisiklet filmin iki leitmotifi. Durmaksızın akıyorlar.

Biz, birayi, yıllanmış şaraba bozuk gıda muamelesi yapan TAPDK (Tütün ve Alkol Piyasası Denetleme Kurumu) denetçilerine bırakıp bisiklete bağlanalım.

Gunther’in hayatı bile bisikletle başlıyor. Babası onu hastaneden eve gidonun önündeki sepetle taşıyor. (Eve değil aslında; sürekli takıldıkları bara götürüyor.)

Bisiklet, Gunther’in ayrılmaz parçası. Bazen o onu taşıyor, bazen onu o.

Aslında bütün Strobbe’lerin hayatında bisiklet böyle bir yere sahip. Yılda birgün yapılan çıplak  bisiklet yarışına hırsla katılıyorlar. Büyük amca Kocaoğlan bu uğurda sürekli kafayı gözü dağıtıyor ama hiçbir zaman küçük kardeş Koen’i geçemiyor.

Gunther, yazdığı bir hikâyede Kocaoğlan’ı özel bir bisiklet yarışına sokuyor. Patenti Kocaoğlan’a ait olan bir  oyun icat ediyor. Oyun, ortasında koca bir Fransa haritası olan bir masanın etrafında oynanıyor. Bisiklet kıyafeti giymiş oyuncular, ellerindeki bibloları birer satranç taşı gibi kullanıyor ve harita üstünde, Fransa Bisiklet Turu rotasını izliyorlar. Bu aynı zamanda bir bira içme yarışması. Ayakta kalan yarışı kazanıyor.

Bisiklet film boyunca hiç sahneden çekilmiyor. Zaten Flander’de bisiklet, folklorun bir parçası. Evvelki yıl Flander Turu koşulurken, birgün önce koşulan halk yarışına yaklaşık 18.000 bisikletli katılmıştı.

**

ÇKA’nın final sahneside bisikletle bitiyor. (Korkmayın anlatmayacağım. Bahşiş vermeyen müşterinin kulağına eğilip ‘katil uşak’ diyen yer gösterici değilim ya)O sahneyi görür görmez Can Dündar’ın Kırmızı Bisiklet denemesini hatırladım. İşte ondan bir bölüm: “…Kırmızı bisiklet sendeledi ilkin, bir o yana, bir bu yana yattı, sonra toparlanıp çığlıklarla kanatlandı.

Ardından bakakaldım.

Bir hayat provasıydı sanki…

Sendelerse her an arkasında olacağımı, yardıma koşacağımı biliyor; ama vakti gelince süren bir bahar dalı gibi kırmızı kısrağını kendi başına sürmesi gerekiyordu…”

TANTE ROSA

Yukarıda yazmıştım. Filmi izleyen hemen herkes Tutunamayanlar’ı, Oğuz Atay’ı hatırlıyor.

Bakındım biraz. Acaba kimse Sevgi Soysal’ı görmüş müydü?

Gunther’in halası Rosi’yi, yani Tante Rosi’yi?

Hayır. Kimse görmemişti Tante Rosa’yı…Birden içimi, keşfetmenin bencilce zevki kapladı.

Aslında iki tante arasındaki fark, bir harf farkından ötedir.

Soysal’in tantesi Gunther’in tantesinden çok daha cesurdur. Kendisine dayatılan bir hayatı, değil kendi kurduğu hayatı yaşamak ister.

Gunther‘in tantesi bisikletinin yan taraflarindaki yedek teker olmadan yapamazken, Soysal‘in tantesi ömrü hayatında o tekerlere dönüp bakmamıştır bile.

Zira o gerçek bir bisikletçidir.

Köşe Yazıları

Ne güzel komşumuzdun sen Aziz Abi

Evvelki hafta Mizah Festivali ekibi olarak Çatalca’daki Nesin Vakfı’na gittik. 2011 baharında yapılacak Mizah Festivali’nin ısınma turlarının ikincisiydi bu..

Isınma turlarının ilkini üç ay önce Cihangir’de atmış, Hababam Sınıfı’nın Mahmut Hoca’sını, İşçi Sınıfı’nın Yaşar Usta’sını, Kahkahamızın İbiş’ini, Sadece Güner’in değil, hepimizin babası Münir Özkul’u ziyaret etmiştik. Evinin penceresinin altında, “Mahmut Hoca Mahmut Hoca” diye tempo tutmuş, o da hasta haline rağmen pencereye çıkıp bize el sallamıştı.

Aziz Nesin’i ziyaretimiz de bir çeşit saygı duruşu, bir çeşit hasret çağrısıydı.

Bu çok özel günü bir şekilde bu köşeye taşımalıydım. Ama bunu yaparken mevzuyu da bir şekilde bisiklete bağlamalıydım. (Cemal Süreya’nın yazdığı portrelerde son cümle bir şekilde şemsiyeye bağlanır ya; o hesap.)

Özlüyor musunuz Aziz Nesin’i?

Ben çok özlüyorum.

Aydınlar dilekçesi için, “Vahdettin de aydındı. Ben ne yapayım öyle Aydın’ı?” diyen Kenan Evren’e, “Vahdettin’in aydın olup olmadığını bilmem ama devlet başkanı olduğu kesindir” diyen ve bunu 12 Eylül’ün karanlığı sürerken yapan  cesaret abidesini özlüyorum. (O dilekçeye imza atanlardan bir kısmı daha sonra cark etmiş, “ben kooperatif dilekçesi zannetmiştim” diyenler çıkmıştı. Allah bilir şimdi emlak zengini olmuşlardır)

Ziya ül Hak bir suikastta öldürülünce, “Aziz kardeşimi kaybettim” diyen aynı Evren’e, “Aziz kardeşini kaybetmedin,  Ziya kardeşini kaybettin, Aziz kardeşin taş gibi burada” diyen mizah ustasını özlüyorum.

Aydın üstüne vazife olmayan işe karışan kişidir” diyen beyni özlüyorum.

(Çok yıllar sonra, Umberto Eco “Aydın kriz çözmez, kriz çıkartır” diye çok benzer bir cümle kurdu….Hey gidi Aziz Usta, acaba bu topraklarda doğmak mıydı şanssızlığın?)

***

Vakıf’tan dönerken Aziz Nesin’in şeytan arabasıyla arası nasıldı diye merak ettim. Çocukluğu yokluklarla geçmiş biri olarak hiç bisikleti olmuş muydu acaba diye ‘saf’ düşüncelere kapıldım.

Bu sorunun cevabı için sayısı yüzlere varan kitaplarını karıştıracak durumum yoktu. Nesin Vakfı’ndaki arkadaşlardan rica ettim. Sağolsunlar  ‘Böyle Gelmiş Böyle Gitmez’in 1. cildinde şöyle bir bölüm buldular: “Kıvırcık saçlı Haşim’in velespiti (bisiklet) vardı, meşin beş numara topu vardı. Topuyla başka çocukları da oynatırdı. Bisikletineyse kimseyi bindirmezdi. Çünkü topu yalnız başına oynayamazdı ama bisikletine yalnız başına binebiliyordu.”

Belli ki büyük usta biraz da Haşim’in yüzünden bisiklete binmeyi öğrenememiş.

Ali Nesin babasına yazdığı mektupta: “…Nisan başında Türkiye’ye gelip bir ay kadar kalacağım. Sonra, kulaklarınızı iyi açın, şaka değil gayet ciddi söylüyorum, bisikletle Paris’e gideceğim…” demiş.

Aziz Nesin ise: “Bisikletle İstanbul’dan Paris’e gitmek düşüncene bayıldım. Annen önce köpürdü, kıyameti kopardı. Neyse sana esprili bir cevap yazmış. Ben de bisiklete biner birlikte gideriz demiş… Ne yazık ki bisiklete binmesini bilmediğim için, ben sizin bu turunuza katılamam…” diye cevap vermiş.

Oysa ne yakışırdı ‘Çağımızın Nasreddin Hocası’na bisiklete ters ters binmek…

Köşe Yazıları

Cemiyet haberleri

İnsanlar ikiye ayrılır derler. Bisikletten zehirlenenler ve henüz zehirlenmeyenler. (Abartmaktan kim ölmüş)

Geçenlerde  bisikletten zehirlenmiş iki arkadaşın düğününe gittik.

Bisiklet yarışlarının sevilen yorumcusu Sarper (Günsal), bisiklet sitesi mtbtr.com’un acar muhabiri Deniz’le  (Akgürgen) dünya evine girdi.(Şimdi farkettim: Bu kelimeyi ömrümde ilk defa kullanıyorum. Dünya evi ne demek yahu?)

Deniz’le Sarper’in nikah şekeri ekte gördüğünüz üç tekerlekli bisikletti. (Aslında üç tekerli bir şeye bisiklet (iki teker) demek bir çeşit oksimoron oluyor ya; neyse konumuz bu değil)

Oturduğumuz masada zehirlenmiş iki kişi daha vardı. Eurosport’tan ‘Uzun Caner Efe’ (Caner Eler) ve Belçikalı yorumcu arkadaşımız Dirk (Vermeiren)

Biz üç erkek aramızda sohbet ederken ağzımdan: “o seleye oturan bi daha iflah olmaz” gibi bir cümle çıktı.

Dirk’in eşi Ebru döndü ve: “Sele mi? İnsan seleye neden otursun ki?” diye bir soru sordu.

Ben acaba bisikletten nefret mi ediyor da böyle bir cümle kurdu diye düşünürken durum anlaşıldı.

Benim bisiklet selesi diye kurduğum cümleyi, Ebru çamaşır selesi olarak algılamış.

Aslında haklı. İnsan bisiklet selesi gibi rahatsız bir şeye neden oturur ki?  Avuç içi kadar bir şeyin üstüne kilometrelerce seyahat hiç akıl kârı bir iş değil. Hele o yarış bisikleti seleleri. Düşünsenize onların carbon-fiber olanı bile var. Bildiğiniz kemik.

(Aslında seleden daha rahatsız bir şey var galiba: Padişah tahtı… Bundan on-onbeş sene evvel Osmanlı hanedanının son üyelerinden Osman Ertuğrul Efendi, taht ile ilgili bir bahis açıldığında, muazzam bir tarihi analiz yapmış, ardından da “dünyanın en rahatsız şeyi  o tahttır…” diye eklemişti.)

RADİKAL’DEKİ HABER

Görenler görmeyenlere haber verdi mi?

Radikal’in Hayat ekinde, geçen pazartesi Bahar Çuhadar imzalı, pek manalı, bir bisiklet dosyası yayınlandı. İstanbul’da bisiklete binmenin nasıl bir şey olduğunu sorgulayan bir dosyaydı o. Sanırım Bahar, kestiğim ahkâmların bir kısmını, yer darlığı yüzünden kullanamamış.

Aslında hikâyeyi Şeytan Arabası için ayırmıştım. Döndü dolaştı yine ona nasip oldu. Hadise şu: İstanbul Belediye başkanı Kadir Topbaş geçen gün hemşehrilerine Avrupa’nın bisiklette yaptığını biz elektrikli otomobille yapacağız diye bir ‘müjde’ verdi. Başkanın söylediğine göre yakın bir zamanda belediyenin kuracağı bir sistemle elektrikli otomobil kiralayabilecekmişiz.

Şehrin otomobi yoğunluğunu düşününce insanın aklına o Yıldırım Akbulut fıkrası geliyor. Eski başbakanımız çok yıllar evvel Erzincan’da hâl müdürü iken görevliler gelip şöyle bir istekte bulunmuşlar: “Efendim  ciddi bir yer sıkıntımız var. Depolar zaman aşımına uğramış bir sürü belgeyle dolu.. Onları imha edersek yer sıkıntımızı çözeriz.”

“Hay hay” demiş Akbulut. “Yalnız, ileride lazım olur. Hepsinden birer nüsha fotokopi çektirin” (Akbulut bu fıkrayı televizyonda, Uğur Dündar’a bizzat kendisi anlatmıştı)

ASIL MÜJDE

Başkan Kadir Topbaş’ın müjdesi gibi değil, hakikaten müjdeli haber geldi bu hafta.

İzmir Karşı Bisiklet’ten Aytaç (Aksoy) yetiştirdi haberi. Loç Vadisi’ndeki HES şantiyesinin mühürlendiğini söyledi. Hatırlayacaksınız Eylül’de Karşı Bisikletci’ler Ankara’dan yola koyulmuş, Loç Vadisi’ne kadar pedal çevirmiş, bu köşede onlarla ilgili bir de yazı çıkmıştı.

Sevincimiz kursağımızda kalmayacak diye ümit ediyor, “Eee kardeşim, bize de birgün kader güldü maşallah” diyor, mevzuyu bağlıyoruz..

SON SÖZ

Etrafınızda bisikletten zehirlenmemiş arkadaşınız varsa, işiniz çok demektir.

Malûm: Dünyayı bisiklet kurtaracak.

(Mübalağa bir kez daha cenk olundu)

Allahtan Hakkı Devrim bu köşeyi okumuyor. Yoksa ‘Dil Yaresi’ne çoktan meze olmuştuk.

Köşe Yazıları

Bisiklet, At, Çerkesler ve Zorro

Zor bir yıldı 2010.

Yakınlarımın ayrılıkları,hastalıkları ve kayıplarıyla geçti.

Bu yazıyı yazarken geriye dönüp bakıyorum da, yüzümü gülümseten şeylerin çoğunun bisikletle ilgili olduğunu fark ediyorum.

Ekim’de Gökova’da neşeli bir tura katıldım, ardından Bursa’da bir belgesel çekiminin parçası oldum. Kuş sesleriyle pedal çevirdim, ciğerlerime huzur doldurdum.

Ve ‘İstanbul’…Bir tasarımcıya cok az nasip olacak bir  bisiklet projesinin, İstanbul’un üstüne imzamı attım. Onunla ilgili iltifatlar aldıkça mesut, bahtiyar oldum.

Geçenlerde bahtiyarlığımı katlayan bir şey daha yaşadım. ‘İstanbul’, Rahmi Koç Müzesi’nde sergilenmeye başladı. Üstelik bu şahane müzenin yetkilileri ‘beyaz gelinim’i öyle bir bölüme koydular ki hissettiklerimi tarif edemem.

‘İstanbul’ büyük üstad Turhan Selçuk’un Abdülcanbaz’ın heykeli ve velespitinin yanı başına yerleştirildi.

Dört tarafı camlarla çevrili bölümde, ayrıca birbirinden albenili vagonlar, tramvaylar var. Tramvaylardan bir tanesi atların çektiği cinsten. Bilenler biliyor: İstanbul’un üstünde de bir atlı tramvay çizimi var Oradaki at elbette bir bisiklet. (Bisiklete bir zamanlar demir at dendiği, hatta böyle bir bisiklet markası-Iron Horse-  olduğu bu köşede çok yazıldı)

At deyince biraz duralım. Söylemesi ayıptır ben Çerkesim. (Hani Çerkes beyine sormuşlar, Çerkes olmasaydın ne olurdun diye. Bir süre düşündükten sonra: “vallahi azim mahcup olurdum” demiş ya, onun biraz hallicesiyim.)

Çerkesler atlara düşkün insanlardır.  “At hırsızı” deyimi onlar için pejoratif değil, gururlu bir sıfattır.

Hakim: “Neden çaldın adamın atını?” sormuş Çerkes delikanlısına.

“Çalmadım hakim bey.” demiş bizimkisi. “Tanrı, deveyi Araplar, eşeği Acemler, atı da bizim için yaratmış. Ben o atı çalmıyorum. Sahip olduğu yere götürüyorum.”

(Sami Korkut’un Kafkas Derneği Yayınları’ndan çıkan ‘Çerkes Mizahı’ kitabında atlarla ilgili onlarca hikâye bulursunuz.)

Bir dönem Bonanza’nın yönetmenliğini de yapan ve bu ay Monaco Film Festivali’nde ‘Cherkess’ filmiyle 7  ödül birden alan Muhittin Kandur, John Huston’la dostluğunun atlara olan ortak sevgilerinden kaynaklandığını anlatır.

Anadolu’da özellikle Uzunyayla’da geleneksel dokunun çözülmesiyle birlikte Çerkeslerin atlarla ilişkisi  de zayıfladı. Ama hipodromlar halen bu kökenden gelme jokeylerle dolu.

‘Göşeğağ’ annemle, ‘Aslan’ babamın televizyon başına oturup yarış izlemelerine vesile olan şey, her ikisinin de yeğeninin aynı yarışta koşuyor olmasıdır. Biri Ayhan Kurşun için, diğeri Sadettin Boyraz için tempo tutar. Ertül Cankılıç ise her türlü rekabetin üstündedir ve ailemizin ortak kahramanıdır.

Babam, açık açık söylemez ama, bisikletten çok atlarla ilgilenseydim daha memnun olacağını ima eder.

Araya kendi gençlik hikâyelerini katarak tabii ki.

Aşağıda aktaracağım diyalog onunla aramızda geçti. Satırı satırına aynı.

-Ben gençliğimde atı merdivenlerden çıkartır, hendeklerden aşırır, ovalarda uçururdum. Söyle bakalım kim yapabilir bunları?

-Zorro

-Zor tabii ki. Ne sandın?

**

Aziz okur. Hayat da yazı gibi. Bambaşka bir yerden başlayıp, hiç ummadığı yerlere götürüyor insanı.

2011 gönlünce olsun, seni dilediğin yerlere götürsün.

Köşe Yazıları

O namlu ‘U’ dönüşü yapar beyler!

Alberto Contador doping yaptı mı?

Bisiklet dünyasının son aylarda en çok merak edilen konusu bu.

Mesele henüz açıklığa kavuşmadığı için pek bir şey yazmadım. Ama son yaşanan bir gelişmeden sonra gün bugündür deyü kaleme sarıldım.

Bisiklet sporu 2006’da yaşanan doping skandalından sonra büyük bir itibar kaybına uğramıştı. Konunun muhatabı olan herkes durumun nasıl toparlanacağını merak ediyordu.

Geçen dört yıl içinde kelimenin her anlamıyla bir kan değişimi yaşandı. Ricardo Ricco gibi örnekler bir yana bırakılırsa, bir arınma dönemi yaşandığı genel kabul görüyordu.

Bunda takımların doping konusunda özel programlarının etkisi kadar, yeni kuşak bisikletçilerin varlığı da rol oynuyordu. Özellikle Schleck, Contador, Nibali  gibi isimlerin ‘beyaz’ görüntüleri ziyadesiyle etkiliydi.

Ve fakat eylül sonunda gelen haber beyaza gölge düşürdü.  Contador, idrarında çıkan Klenbuterol yüzünden UCI (Uluslarası Bisiklet Birliği) tarafından geçici olarak yarışlardan men edildi.

Alberto asla doping yapmadığını, yediği et yüzünden böyle bir sonuç yaşadığını söylüyor. Lakin inanmayanların sayısı hayli kabarık. İnternet onun adına biftek lokantası açanlardan, Wanted ilanlarına kadar her çeşit dalga malzemesiyle kaynıyor.

**

Contador’un lakabı El Pistolero yani silahşör.

Podyumda, finişte, dağda, bayırda eliyle o sevimsiz nişan hareketini yapıyor. İmaj danışmanları hareketi evvelki sene görsel bir çalışmaya dönüştürdü. İlk logo hayli mütecaviz bir toplu tabanca imgesiydi. Ertesi sene imge yumuşatıldı ve tabancaya dönüştürülmüş bir el kullanılmaya başladı.

Alberto için henüz kesinleşmiş bir karar yok. Dolayısıyla, ‘aksi ispatlanana kadar herkes masumdur” ilkesi onun için de geçerli. Dilerim öyledir ve dilerim Pistolero’nun namlusu ‘U’ dönüşü yapıp kendisini vurmaz.

“Peki neden biraz daha beklemedin bu yazı için?” dediğinizi duyar gibiyim.

Anlatayım… TBMM Silah Alt Komisyonu geçenlerde bir tasarı hazırlamış. Eğer  doğruysa, isteyen, 5 silah ruhsatı alabilecek,  üstünde 2 silah birden taşıyabilecek, ruhsat için tam teşekküllü bir hastaneden rapor almak gerekmeyecek, internette silah reklamı yapılabilecek ve silah bulundurma yaşı 18’e inecekmiş.

Türkiye’de silahlanmanın nelere mal olduğunu uzun uzun saymaya gerek yok. Her şey ortada.

Hâl  böyleyken tasarıyı savunanların hangi argümanlara sahip olduğunu merak ediyor insan.

Bakın  Silah Üreticileri, Satıcıları ve Sevenleri (!) Derneği başkanı ne demiş: “İç savaş çıkarsa silah gerekir, Boşnaklar silahlanmış olsaydı Sırplar bu kadar kolay katliam yapabilir miydi?”

Sayın başkan, Çehov’un o sözünü bilir misiniz? ‘Eğer sahnede bir silah varsa eninde sonunda patlar’ der büyük yazar. Ve o silahın kime patlayacağı asla belli olmaz ve bir bakmışsınız hepimiz Boşnak olmuşuz.

Biliyorum böyle bir milyon cümle kursak, Doktor Frankeştayn öyküleri filan anlatsak size vız gelir kurusıkı gider ama ben yine de İnarritu’nun muhteşem filmi Babil’i seyretmenizi öneririm. ‘Global Köy’ de namlunun her an ‘U’ dönüşü yapabileceğini anlatan bir epiktir o.

Hepimiz Boşnak’ız orada.

ANTREMAN YARIŞLARI BAŞLADI

Kış gelince bisiklet yarış sezonuna ara verilir. Antreman yarışları başlar.

Geçen haftasonu Çekmeköy’de Kaçkar Bisiklet’in düzenlediği geleneksel antreman yarışı yapıldı.

19 Aralık’ta ise Maçka Demokrasi Parkı’nda BO-CE gece yarışı yapılacak. Bora Tirki ve Cemal Dilben’in bu yıl üçüncüsünü düzenledikleri yarış ögleden sonra üçte başlayacak, saat sekize kadar sürecek.

Daha detaylı bilgi almak isterseniz [email protected] adresinde yazabilirsiniz.

Köşe Yazıları

Bir eşiği daha geçtik

Bu bisikletçiler arasında hiç Türk yok mu?


Eurosport
’a mail yoluyla en çok gelen soru budur.

Bisikleti yeni izlemeye başlayanlar için verilen cevap hayal kırıklığıdır. Bilenler için ise “öğrenilmiş çaresizlik sendromu”.

O sendromu yavaş yavaş aşıyoruz galiba.

Türkiye’nin ilk ‘Kıta Bisiklet Takımı/ Continental Team’, Manisaspor, Bianchi ve Shimano firmaları ile Türkiye Bisiklet Federasyonu’nun ortak projesi olarak hayata geçiyor.

25 ekimdeki basın toplantısında konuşan Federasyon Başkanı Emin Müftüoğlu, Türk Bisikleti uluslararası müsabakalarda bugüne dek Türkiye adına tescil edilen bir takım bünyesinde temsil şansı bulamamıştı. Türk Bisikleti için önemli bir adım atıyoruz” dedi.

Başkan Müftüoğlu’nun sözünü ettiği adım biraz geç atılmış bir adım. Şöyle söyleyelim: 2010 yılında Uluslararası Bisiklet Birliği’ne kayıtlı 83 kıta takımı içinde üç İran, beş Polonya, dört Sloven takımı yer alırken, hiçbir Türk takımı yok.

Türkiye Bisiklet Turu’nda bile milli takım düzeyinde temsil ediliyorduk. Şimdi bir continental takım sayesinde sayısız yarışta görünme şansımız olacak. Ayrıca oluşum, bir milli takım hüviyeti taşımadığı için bünyesinde yabancı sporculara da yer verebilecek.

Çarşı Bisiklet

Dileriz Manisaspor’un açtığı bu yola diğer büyük kulüpler de girer.

Emin olun, bir anda dünyanın en renkli seyirci kitlesi bu topraklardan çıkar. Düşünsenize ‘Çarşı’nın bir bisiklet izleyicisi olarak portresi’ ne şahane bir şey olur.

Büyük turların en renkli izleyicisi, turunculara bürünmüş Basklılar bile bizimkilerin yanında siyah-beyaz kalır…

(Laf aramızda Çarşı’nın bisiklet yarışlarında görünmesi için Beşiktaş’ın bisiklet takımı kurması şart mı? Bizim Karşı Bisiklet’e nazire yapar gibi bir de Çarşı Bisiklet oluşsa fena mı olur?)

Ergene hayata dönsün


Manisapor
’un basın toplantısından bir gün önce Edirne’de bisikletin başrolde olduğu başka bir eylem vardı. Ergene Platformu, Ergene Nehri’ndeki kirliliğe dikkat çekmek için bir eylem organize etti.

Eyleme katılan Barışa Pedal aktivisti Figen Dayıcık’a kulak verelim.

Edirne’de 70 civarında bisikletli toplanmıştı. İstanbul’dan Leman Bisiklet Kulübü ve Delta Bisiklet Grubu ile beraber 20 kişilik bir grup gelmişti.


Edirne
den Uzunköprü’ye kadar 60 km. kat edildi. Uzunköprü’nün girişinde kalabalık bir grup bizi karşıladı. Grupta yöreden insanların sayısı fazlaydı, tabii en güzeli de çocukların çok olmasıydı. Ergene Bandosu’nu da unutmamam gerekir. Tarihî köprünün üzerinden geçerek Uzunköprü turu atmamız planlanmış. Yola çıkmadan önce herkese ağzımızı burnumuzu kapatacak tıbbi maskeler dağıttılar. Maskenin sembolik bir şey olduğunu düşünmüştüm, Barışa Pedal’ın Edirneli aktivisti İsmail Demiray dağıtırken ‘birazdan lazım olacak’ diyor, ama ben hâlâ anlamıyordum.


Arkada bando ve yayalar, önde biz; “kurufasulye 2,5 lira/ hem kaynasın hem oynasın” nağmeleriyle ağır ağır köprüye ilerliyoruz. Köprünün üstünde maskeler bile kokudan kurtulmamıza yaramadı. Bir de suya baktık ki gerçekten zehir akıyor, kahverengimsi cıva kıvamında metalik bir su… İçim acıdı. Gidip görmenin ne kadar farklı olduğunu o dakika daha iyi anladım. Köprünün iki yanında, su kenarında sembolik olarak üzerlerinde beyaz kıyafetler giymiş çocuklar yatıyordu…

Yandım Contador oğlan

Türkiye’de bunlar olurken bisikletin ‘Hollywood’unda kazanlar kaynamaya devam ediyor. Alberto Contador’un bulaştığı doping musibetiyle elimiz ikinci kez yandı.

Birkaç yıldır “artık yeni bir nesil geliyor. Bunlar aklı başında çocuklar, abilerinin ellerini yaktığı sobalara dokunmazlar” diyorduk ama görünen o ki yanılmışız.

Gerçi sezon başında olağan şüpheli pozisyonunda olduğu için yarışamayan F. Pelizotti’nin temize çıkması, masumiyet karinesinin biyolojik pasaport kadar önemli olduğunu hatırlattı: “Suçu sabit oluncaya kadar herkes masumdur.” Ve dileriz Contador da öyledir.

İstanbul, Sanat Fuarı’nda

Bizim ‘İstanbul’ bisikleti seyyah olmuş geziyor. Beyaz gelinimiz TÜYAP Kitap Fuarı’yla eşzamanlı açılan Sanat Fuarı’nda görülebilecek. Fuar 30 ekimden, 7 kasıma kadar açık.

Yeni Radikal’e tavsiye


‘Sokak’
yazarlığı, plazada oturmakla olmaz; bisikletin selesine oturmanız lazım abiler. Benden söylemesi.


www.aydancelik.com

Köşe Yazıları

Deniz Gezmiş ve Jan Ullrich

Geçen cumartesi çok ilginç bir gösteri izledim.

Garajistanbul ve Theater Freiburg’un/ Türk-Alman Tiyatro Pazarı’nın birlikte kotardıkları Kabine’den (Cabinet) söz ediyorum.

Türkiye’den ve Almanya’dan ikonları aynı sahnede buluşturan oyun, birçok açıdan ilgi çekiciydi.

İkonların hepsi hayatımızı doğrudan ya da dolaylı etkilemiş şahsiyetlerdi.

Goebbels’ten Ziya Gökalp’e, Turgut Özal’dan Helmut Kohl’e, Heidegger’den İhsan Doğramacı’ya, Bülent Ersoy’dan Marlene Dietrich’e kadar yığınla isim, sahnede arz-ı endam eyleyecekti.

Oyunla ilgili basın bülteni posta kutuma düştüğü anda bir isim özellikle heyecanımı arttırdı. Bu coğrafyada pek tanınmayan Jan Ullrich’ten söz ediyorum. Ahalinin ekseriyeti bilmez ama Şeytan Arabası’na muhabbeti olanların yakından tanıdıkları bir isim Ullrich.

Bisiklet tarihinin en özel yeteneklerinden biriydi ‘Genç Jan’.

24 yaşında Fransa Turu’nu kazanmıştı. Bu Almanya tarihinde daha önce olmuş bir şey değildi. Çocukluğu Doğu Almanya’da geçmiş bir sporcunun başarısı sadece Batı Almanya’nın değil, kapitalizmin reel sosyalizm karşısında kazandığı moral üstünlüğün göstergesi gibiydi.

Ne var ki çok zaman geçmeden Jan’ın başarısının bir Pirus zaferi olduğu anlaşıldı.

Mallorca’da patlak veren ve başrolünde doktor Efemiano Fuentes’in oynadığı soap-operada onun da küçük bir rolü vardı.

Bisikletçiler için tırmanışlar her zaman zordur. Zirveye ulaştıktan sonra sahip olduğunuz iniş tekniği genel klasmandaki yerinizi belirlemek açısından önemlidir.

Jan’ın iniş tekniği iyiydi; ama sadece sele üstünde. Hayatta ve hatta piyasada iniş tekniğine iyi çalışmamıştı. (Belki de kapitalizmin şatafatına kapılıp hesapsız kitapsız yakalandı; bilmiyorum. Zira onunla birlikte Mallorca skandalına yakalanan bir sürü bisikletçi geri döndü. Örneğin İvan Basso. Döndüğü yetmedi, bir de bu yıl İtalya Turu’nu kazandı. Jan’dan bir yıl önce Fransa Turu’nu kazanan takım arkadaşı Riis de öyle. Hem doping yaptığını dalga geçer gibi kabul etti. Hem de halen bisiklet dünyasının en havalı adamlarından biri.)

Kabak Marco ile Jan’ın başına patladı. Marco Pantani bir otel odasında intihar etti. Jan ise Burn-Out (tükenmişlik) sendromuyla boğuşmakta.

(Her iki şampiyonun da unvanları geri alınmadı. Evine sarı mayoyla dönen bisikletçiler listesindeki adları baki. Biliyorsunuz Floyd Landis’in 2006’da kazandığı birincilik elinden alındı, ikinci Oscar P. Sio şampiyon sayıldı. Aynı şey bugünlerde A.Schleck için söyleniyor. Ama genç Lüksemburglu, Contador’u yolda yenemedikten sonra sarıyı böyle elde etmenin bir anlamı olmadığını belirtiyor.)

Ullrich ise başından beri ülkesinde kendine sahip çıkılmadığını özellikle federasyonunun onu açıkta bıraktığını söylüyor.

Bu cümleleri duyunca insanın aklına Greame Obree’nin hayatını anlatan Uçan İskoçyalı filmi geliyor. İzleyenler Obree’nin bisiklet oligarşisine karşı mücadelesini hatırlayacaktır.

Genç Jan’ın acılarını yazacak yeni bir Goethe çıkar mı bilmem ama gün gelir belki bir bisikletsever yönetmen Obree gibi onun da hikâyesini anlatır…


Garajistanbul’da o gece

Jan ile ilgili malumatları verdikten sonra dönelim Kabine’ye.

Gösteri hakikaten kabinlerde başlıyordu. Oyunda ismi geçen her ikon için küçük bir kabin yapılmıştı. Daha sonra kabinler kalktı ve gösteri başladı. İlk bölümde Türk oyuncular Alman ikonlarını anlatmaya başladılar. Jan da onlardan biriydi ve mağdur hanesine kaydedilmişti.

Anladığım kadarıyla ikinci bölümde Alman oyuncuların canlandıracakları Türk karakterler içinde onun ‘dengi’ olarak Tanju Çolak seçilmişti.

Lakin oyunun ikinci bölümünün tamamını izlemek mümkün olmadı. Alman oyuncuların Türkiye hakkında sordukları sorular, izleyiciler arasında bulunan tiyatrocu Zeliha Berksoy’un tepkisini çekti. Berksoy yapılanların maksatlı ve yanlış enformasyona dayalı olduğunu söyledikten sonra oyunu terk etti. Alman oyuncular oyunun zaten sonuna geldiklerini belirterek devamını getirmediler. Dolayısıyla Tanju Çolak faslını da izleyemedik.

Onlar Jan’ın hikâyesiyle Tanju’nun hikâyesini benzeştirmiş olmalılar. Ama benim kalemim Deniz ile Jan’ı birlikte anmak istedi.

Zira ikisi de idam edildiklerinde aynı yaştaydı…

***

MERAKLISINA: Oyun ve sonrasıyla ilgili gelişmeleri merak edenler, Levent Soy’un www.mimesis-dergi.org’taki yazısına bakabilirler.

www.aydancelik.com

Köşe Yazıları

Karl’ın arabası

Hukukumuzun çok eskilere dayandığı bir arkadaşım var.

Yazdıklarım onu kesmiyor.

Daha politik, daha kararlı, daha ‘ajite’ olmamı bekliyor.

Aslında gazetenin spor sayfasına bakmıyor bile.

Sizin anlayacağınız Futbol, Fado, Fiesta üçgeninde siesta yapıyor.

Geçen gün aradı ve nihayet kedi olalı bir fare tuttuğumu söyledi. Bir kedisever olarak bu faydacı yaklaşıma itiraz edecektim ki, fırsat vermedi. Geçen haftaki yazının başlığında Deniz Gezmiş adını görünce pek heyecanlanmış. Lakin içeriği yine hafif bulmuş. Bu kez “Bisikletin de hafifi makbuldür zaten” diyecek oldum, “Konuyu sulandırma” diye lafı ağzıma tıkadı.

Arkadaşımın adı başka ama biz ona aramızda ‘Azmi’ diyoruz. Yıllar önce Murat Belge’nin Yeni Gündem’de Sadık Özben mahlasıyla yazdığı mizah hikâyelerinin kahramanı ‘Düz Devrimci Azmi’den geliyor lakabı. Bizim Azmi de diğeri gibi iyi kalpli, fedakâr, cesur. Lakin paletinde siyah ve beyazdan başka renk yok. Arada bunları karıştırsa gri diye bir sürü ton olduğunu görecek ama ne mümkün…

Azmi’ye buranın bir bisiklet köşesi olduğunu, çok fazla yoldan çıkma şansımın olmadığını, buna rağmen adına politika denen alanın dünyada giderek genişlediğini, dün politik sayılmayan birçok kavramın (örneğin kent, çevre) artık politik kabul edildiğini, bisikletin bir kent unsuru olarak hayli politik bir nesne olduğunu, kapitalizme karşı yeni muhalefetin önde gelen enstrümanlarından biri olduğunu filan geveliyorum ama nafile.

O her dem “…İyi de sen Rasim Usta’nın evini niye yıktırıyorsun bakiim?” kıvamında. (Zeki-Metin ikilisinin oynadığı Güler misin Ağlar mısın filmindeki diyalog. Metin her seferinde Rasim Usta’nın evini yıktıranın kendisi olmadığını söyler. Zeki ikna olur, ama sorusu değişmez: “Tamam da, sen ustanın evini niye yıktırıyorsun?”)

Ara sıra ‘politik olmamak’ hayırlı bir şeydir aslında. Hani Can Yücel’in Bülent Ecevit’i kastederek: “Kötü şairden iyi başbakan olmaz” demesi gibi.

(Babaya “Peki iyi şairden olur mu diye sormuşlar. “İyi şair zaten başbakan olmaz demiş.)

Hayat denen şu yolda, hiç sevmediğin birileriyle aynı kulvara, çok sevdiğin birileriyle ayrı kulvara düşmek çok hazin.

Azmi’yle de durumumuz çok farklı değil.

Ama belki Eric Hobsbawm’ın otobiyografisine yazdığı şu cümle bizi tekrar buluşturur: “…Şayet fiziksel bir devingenlik özgürlüğün önemli bir şartıysa Gutenberg’den beri yapılan icatların içinde bisiklet, Marx’ın deyimiyle insan olmanın olanaklarını tümüyle gerçekleştiren ve hiç sakınca barındırmayan tek âletti…”

Ben buradayım sevgili Azmi, sen nerdesin?

www.aydancelik.com

Köşe Yazıları

Pantani’nin kotu kumlu muydu

İtalya’nın ünlü jean üreticisi Carrera 1984’te bir bisiklet takımı kurdu.

Marco Pantani, Stephen Roche, Claudio Chiappucci, Andrea Tafi gibi adamların taşıdığı Carrera forması yıllarca başarıdan başarıya koştu.

Hatta Özbek abimiz Djamolidine Abdujaparov bile giydi o “kot görünümlü” formayı.

(Bakmayın siz harf kalabalığına; bildiğimiz Cemalettin Abdülcabbaroğlu’dur asıl adı.)

Marco Pantani hakkında çok cümle kurmaya gerek yok. Rahmetli ‘Korsan’ gök kubbemizde hoş bir sadâdır.

Stephen Roche, hem İtalya hem de Fransa Turu’nu aynı sene kazanan nadir adamlardandı. Şimdi Eurosport’ta yorumlar yapmaktadır. (Evet evet aynı bizim gibi. Standart farkı böyle bir şey olsa gerek. İngiliz seyircisi onu, Türk seyircisi bizi dinlemekte. Abdurrahman Çelebi bisiklette de hizmetinizdedir.)

Chiappucci büyük bir şampiyon değildi. Ama yokuşçuluğu ve sempatisiyle sevilen bir adamdı. Sanki yarışmak için değil, eğlenmek için yapardı bu işi.

Carrera bisikletçilerinin giydiği formalar, malzeme olarak diğer takımlarınkinden farklı değildi. Onlar da polyesterdi ama kot görünümü kazandırılmıştı. Ve aynı bir kot gibi yer yer ağartılmış bir görünümleri vardı.

***

Bendeniz uzun yıllar kot pantolonların üretimden öyle çıktıklarını zannettim. Sonradan ağartıldıklarını ve bunun sadece ‘estetik’ için yapıldığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım.

Daha sonra bu ağartılma işleminin nelere mal olduğunu öğrenince şaşkınlığım yerini öfkeye bıraktı.

Biz ağartılmış kot giyelim diye birilerinin hayatı kararıyordu. (Kürk giymekten ne farkı var böyle bir şeyin?)

Bir kompresörle kotun yüzeyine püskürtülen silika kumu, solunduğunda ölümcül silikozis hastalığına neden oluyor, akciğerler iflas ediyor ve ne yazık ki tam bir tedavi mümkün olamıyor.

Binlerce gencecik insan bu hastalıkla pençeleşirken, aralarından her gün biri göçüp gidiyor.

Nerdeyse tamamı güvencesiz çalıştırıldığı için, ihtiyaçları olan tedaviyi göremedikleri gibi, ileriye dönük bir garantileri de yok.

Aylardır Ankara yollarını aşındıran Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi, soruna çare arıyor.

En son 11 kasımda Çalışma Bakanı Ömer Dinçer’le görüşen komite üyeleri, toplantıdan ihtiyatlı bir iyimserlikle ayrıldılar.

O ihtiyatın yersiz olmadığı birkaç gün sonra anlaşıldı. Bakan Dinçer’in basın toplantısında ‘müjde’ olarak duyurduğu düzenlemeler mevcut durumdan daha iyi şartlar sağlamıyor, bilakis geriye götürüyordu.

Dayanışma Komitesi hemen kamuoyuna ve milletvekillerine açık bir mektup kaleme aldı:

“…Önümüzdeki günlerde görüşülecek silikozis hastası kot kumlama işçileri ile ilgili düzenlemenin, yıllardır haklarını arayan hasta kot işçileri için tam bir hayal kırıklığı olduğunu bilmenizi isteriz…

Önerilen düzenlemede silikozis hastaları, yoksul özürlülerin yararlandığı 2022 Sayılı Kanun’a dâhil edilmektedir. Bu haliyle düzenleme, işçileri maluliyet haklarından çok daha geride olan “özürlü” kategorisine dâhil etmekte; yalnızca var olan yasada 100.00/300.00 TL’lik özürlü maaşını alabilmesi için gerek koşulan “yoksul” ibaresine “silikozis hastalığı” ibaresi eklenmektedir. Oysa zaten hasta kot işçileri kaybettikleri işgüçlerinin sonucu olarak düştükleri yoksulluk nedeniyle bu kanundan faydalanabiliyorlar…

Bu bir hak verme değil; tam tersi, var olan hakkı geri almaktır…

Komisyondaki görüşmelerde, sunulan tasarıda özürlülük için ifade edilen koşulların maluliyet için de kabul edilmesi yönünde çalışma yürüterek artık kangren haline gelmiş bu sosyal felaketin sonuçlandırılması sürecinde destek olacağınıza inanıyor, saygılar sunuyoruz…”
www.kotiscileri.org

***

Profesyonel bisikletçilerin ciğer kapasiteleri ‘normal’ bir insanınkinin ortalama iki katıdır diye bilinir.

Silikozis hastalarının ciğer kapasitesi?

Derin bir sessizlik.

www.aydancelik.com