Hafta SonuKöşe YazılarıManşetRöportajYazarlar

Betül Çavdar anlatıyor: Tek yol çim mi?

Bahçelerde, parklarda, refüjlerde ve yol kenarlarında yer örtücü olarak kullanılan tek bitki çim artık. Peki, günlük hayatımızın vazgeçilmez parçası haline gelen çim nasıl bir bitki? Çimin su ayak izi ve ekolojik maliyeti nedir? Bu bitki kentimizi ve bahçelerimizi yeşillendirmek için gerçekten uygun bir tür mü? Yoksa çim yeşil badanadan başka bir şey değil mi?

Bu soruları Açık Radyo’da iki haftada bir yayınlanan Sudan Gelen’e konuk olan Peyzaj Mimarları Odası İzmir Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Betül Çavdar ile konuştuk. (Programın ses kaydına buradan ulaşabilirsiniz. ) 

Akgün İlhan: Artık hangi parka veya bahçeye baksak yer örtücü olarak sadece çimi görüyoruz. Bu bitki nasıl oldu da her yerde kullanılan bir tür haline geldi?

Betül Çavdar: Çimin açık yeşil alanlarda yaygın biçimde kullanılmaya başlaması 1946 yılına denk geliyor. 1950’lerde ise çim alanlarda kullanılmak üzere yeni çim çeşitleri ıslah edilmeye başlanıyor. Ancak daha geriye gidecek olursak 19.yy’ın ikinci yarısında sanayi devrimiyle toplumlarda kentleşme ivme kazanmış. Bu kontrolsüz kentleşmeyle birlikte insanlar doğal çevrelerinden uzaklaşıp yapıların içine hapsolmaya başlıyor. Bunun sonucu olarak da doğaya özlemin artması ve doğayla temasın gerekliliğinin anlaşılması bir asır kadar bile sürmüyor. Ve kentlerde doğa parçaları yaratma talebi ortaya çıkıyor. Sosyo-ekonomik ve sosyokültürel olarak kim olursa olsun her insan doğayı gözlemlemek ve ona dokunabilmek istiyor.

Modern çağlarda ‘asaletin’ simgesi

Bunun için de gerek kamusal alan gerekse özel mülkiyet içerisinde açık yeşil alanlar oluşturulmaya başlanıyor. Ancak Yuval Noah Harari Homo Deus kitabında daha farklı ve başlangıcı daha gerilere giden bir çim tarihinden bahsediyor ve şunları belirtiyor[i]:

Taş Devri’ndeki avcı-toplayıcılar mağaralarının önü daha hoş görünsün diye çim yetiştirmezlerdi. Atina Akropolisi’nde başkent Roma’da, Kudüs Tapınağı’nda veya Pekin’deki Yasak Şehir’de de ziyaretçileri karşılayan çim alanlar yoktu. Özel mülkler ve kamu alanlarında açık yeşil alan yaratma fikri Orta Çağ’ın sonlarına doğru Fransız ve İngiliz aristokratların şatolarında doğdu. Modern Çağ’ın başında ise bu alışkanlık iyice kök salarak çim asaletin sembollerinden biri haline geldi.

Özellikle çim biçme makineleri ve otomatik sulama sistemlerinin olmadığı eski devirlerde çim çok fazla zahmet ve emek gerektirdiği halde karşılığında hiçbir değerli ürün vermiyordu. Hayvanlar çimi yemedikleri için çim alanlar üzerinde hayvan bile otlatmak mümkün değildi. Zaten yoksul köylülerin değerli topraklarını ve zamanlarını çim için harcayacak lüksü de yoktu.

İskoçya’da Glengorm Kalesi / Fotoğraf: Gerry Zambonini

Şatoların girişindeki alan çimse bu şatonun sahibinin varlığını ve gücünün göstergesiydi. Bu “o kadar çok toprağım ve hizmetkârım var ki bu yeşil fanteziyi karşılayabiliyorum” demenin aleni bir beyanıydı. Çim alan ne kadar bakımlı ve genişse hanedan o kadar güçlü demekti. Bir dükü ziyaret ettiğinizde çimleri bakımsızsa onunda sıkıntı içinde olduğu bilirdiniz”.

Aslında insanlık tarihi boyunca herhangi bir değerli ürün vermeyen bitkilerin statü sembolü olması ilk defa çimle gerçekleşmedi. Michael Pollan Arzunun Botaniği[ii] kitabında bize lalenin yolculuğunu farklı bir yerden anlatıyor. Laleyi, 17. yüzyılın ilk yarısından başlayarak bir ulusu sarsan ve ekonomisini neredeyse mahveden kısa ve yaygın bir çılgınlık olarak tanımlıyor Pollan. Ancak lalenin çimden farklı olarak estetik zevke daha fazla hitap ettiği de açık. İnsanlık tarihi sürecinde yüksek statüde yıldız olan bitkiler kolay kolay arzu nesnesi olmaktan kurtulamıyor. Çim alanların geçmişten gelen bir statü işareti olması alışkanlığı, onu çiçekli ve geniş popülasyonlu bitkilerden daha estetik gösteriyor. Üstelik ülkemiz gibi Akdeniz ikliminin hâkim olduğu yerlerde bakım maliyeti çok yüksek, hastalık ve zararlılara direncinin çok daha az olmasına rağmen çimden vazgeçemiyoruz.

Masraflı, zahmetli ve zehirleyici

Çimin sulanması, gübrelenmesi, ilaçlanması ve kısacası bakımı diğer yer örtücü türlere göre daha zor ve masraflı değil mi?

Çim ve diğer yer örtücüler kıyaslandığında çim çok daha hassas ve şımarık bir yer örtücü. Bir kere ilkbahardan itibaren sürekli bakım istiyor. Uzayınca da hemen biçilmeli ki bu süreler hiç de uzun aralıklarla değil. Çim bolca sulanmalı ki sulandıkça daha kısa sürede biçime gelsin. Eğer bir alanda çim yetiştiriliyorsa bir kere çok fazla su kullanılacağı ve kullanılan suyun “kimyasal ilaçlarla” zehirleneceğini bilmek zorundayız. 1 metrekarelik çim alanın sulanması için 10 litre su gerekiyor mesela. Herhangi bir çim alan kimyasal besin desteği, gübre ve ilaç kullanılmadan yaşatılamıyor. Bunun tarım zehri ve işçilik maliyeti de göz önüne alındığında diğer yer örtücülerden çok daha masraflı, zahmetli ve zor bir süreçten bahsediyoruz. Üstelik özellikle kentlerde ve çocukların ulaşabileceği alanlarda kullanılan çim, aşırı kimyasal kullanımı ile alerjik hastalıklara neden olabiliyor. Yani aslında estetik, ekonomik ve ekolojik açıdan çim, iklime uygun kullanılan yerel yer örtücülerle mukayese edildiğinde yeşil zehirdir.

Artık günümüzde çimi halı gibi rulo yapıp seriyorlar. Bu sağlıklı bir uygulama mı? Bir toprakta uzun süre çim ekildiğinde toprakta ve biyoçeşitlilik üzerinde ne gibi etkiler ortaya çıkabilir?

Rulo çim tohum uygulamasına göre daha az riskli ve hızlı bir yöntem olması nedeniyle uygulamacılara çok cazip geliyor. Çünkü uygulayıcı görevli tohum tercih ettiğinde hem tohumları hızlı yeşertebilmek hem de zararlıların çim tohumlarını taşımalarını önleyerek nispeten homojen bir dağılım gösterebilmesi adına çok daha fazla ilaç, gübre ve besin maliyetini göze alıyor. Rulo çimde bu maliyetlerin daha altında bir bedel ve iş gücüyle kısa zamanda homojen ve riski tohumdan üretilen çime göre çok daha az olan bir süreç yaşanır. Ancak çimin yayılıcı bir tür olduğunu göz önünde tutarsak rulo şeklinde taşınan köklü çim strese girer ve daha fazla yayılmaya çalışır. Yetiştirildiği alanlara bakılacak olursa rulo çim yetiştiriciliği büyük arazilerde tek çeşit denilebilecek -çünkü çim tohumlarının farklı türleri olsa da birbirlerine besin, su, hastalık ve zararlı direnci olarak çok yakındırlar- şekilde gerçekleştirildiği için, her monokültür üretimde olduğu gibi toprakta organik madde ve mikroorganizma miktarında azalma sorunları ortaya çıkar. Bu nedenlerle alanda biyoçeşitlilik azalır ve dolayısıyla toprak yapısındaki zenginlik tehdit altına girer.

Üstelik yetiştirdikleri her ürüne bir ekonomik değer gözüyle yaklaşan yetiştiriciler çim söz konusu olduğunda çok daha vahşi bir sürecin yöneticileridir. Bir yılda üçten fazla sefer mahsul alabilmek için çim yetiştirme tesisleri kontrolsüz su, kimyasal gübre ve ilaç kullanılmaktadır. Bu da dönümlerce arazi toprağının zehirlenmesi ve büyük miktarlarda suyun kullanılması, yani kirletilmesi demektir. Ayrıca kontrolsüz sulamalar, toprakta bulunan organik madde miktarının azalmasına yol açarken herbisit ve pestisitler de yer altı suyuna karışır ve suyu kirletir. İlaçlamada kullanılan kimyasalların arılara ve diğer tozlayıcılara verdiği zararı da düşünürsek ekosistem sağlığı ve biyoçeşitlilik açısından son derece sorunlu bir uygulama olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Çim yerine çayır karışımları

Peki maden bu kadar olumsuz etkisi var çimin, onun yerine hangi bitkiler kullanılabilir? Az su ve emek isteyen sert iklim koşullarına dayanıklı yer örtücülerin olduğu kullanıldığı peyzaj planlama örnekleri var mı?

Aktif kullanılan yeşil alanlarda çim dışında onun kadar etkin bir alternatif oluşturmak oldukça zor. Özellikle de çimin üzerine basılması, oturulması ve spor sahaları oluşturulması mümkünken başka türlerle aynı etkiyi yaratmak zor. Ama yine de mesela çayır karışımları;  adaptasyonu yüksek yerel türler olması, alanın iklim ve toprak özellikleriyle iklim değişikliğine uyumlu tasarımlar olması bakımından tercih edilmeye başlandı küçük alanlarda. Tabi ki bu düzenlemede su ihtiyacı çime kıyasla daha az.

Plantlife uygulaması bir refüj örneği.

Örneğin İngiltere bu konuda başarılı bir uygulama gerçekleştirdi. İngiltere’de peyzajda insan müdahalesi ve bakımı olmadan, yerel bitkileri ve ilişkili yaban hayatını desteklemek amacıyla hareket eden “Plantlife” isimli bir oluşum var mesela. Bu oluşum 2013 yılından 2019’a kadar süren bir kampanya yürüterek yerel yönetimlere çayır karışımlarının yol kenarları bitkilendirmesinde kullanılması gerekliliğini anlatıyor ve başarılı işler gerçekleştiriyor.

Bu uygulamaları “çiçek nehri” diye isimlendirmişler. Bu çayırlar tozlayıcı türlerin, çayır kuşlarının sürekliliğinin sağlanması, toprak kalitesinin arttırılması, karbon tutma potansiyeli ve peyzajın bağlantısallığını sağlaması da düşünülünce son derece avantajlı. Mali açıdan bakılırsa, mesela Rotherham İlçe Meclisi çabaları sonucu biçme maliyetlerinde yılda yaklaşık 23 bin poundluk tasarruf edilmiş.

High Line Park her sene yaklaşık 5 milyon ziyaretçi alıyor.

Başka bir örnek de New York’da bulunan High Line Park. Kullanılmayan yükseltilmiş bir tren yolu restore edilerek kullanıma kazandırılmış ve kentin simge alanlarından biri haline getirilmiş. Bunu yaparken bitki seçiminde adaptasyonu yüksek, kuraklığa dayanıklı, düşük bakım maliyetli, yaban hayatına gıda sağlayabilen ve yerel üreticiler tarafından yetiştirilen çok yıllık çalı grupları, ağaçlar ve çayır otları kullanılmış. Park alanındaki doğal atıklarla kompost oluşturarak ticari gübre kullanmadan gübreleme ihtiyacı sağlanıyor. Bitki seçiminde zararlılara dayanıklı türler seçilirken zararlı mücadelesinde yeşil zarkanat gibi türler alana salınarak biyolojik mücadele uygulanmakta.

High Line’ın damla sulama sistemi ile birlikte kullanılan yeşil çatı sistemi, ekim yataklarının mümkün olduğunca fazla suyu tutabilmesi için tasarlanmış. Su ihtiyacı daha fazla olan türlere de hava koşullarına dikkat ederek elle sulama uygulanıyor. Yani neredeyse kendi kendine yetebilen bir sistem oluşturulmuş.

ABD’deki Denver’da ise en önemli unsur toprak yapısı ve iklime uygun yerel türler kullanılmış olması. Kurakçıl peyzaj uygulamasında türler kurak, yarı kurak şeklinde su ihtiyacındaki farklılıklara göre bölümlere ayrılmış durumda ve su yönetimi sağlanmaya çalışılmış bu uygulamalarda. Toprak yüzeyinin tamamını bitki örtüsü ile kaplamak yerine çalı ve ağaç türlerinin arasında kalan alanlar doğal taş ve ağaç kabuğu gibi doğal materyallerle kaplanarak suyun toprakta tutulması sağlanmış.

Çim yerine kurakçıl peyzaj uygulamalarının çok daha estetik ve ekolojik olacağı kesin. Yöreye uygun çok yıllık aromatik bitki, sukulent ve kaktüs kullanımı hem bakım ve mesai maliyetini hem de peyzajın korunması ve yönetimi işlevlerini yerine getirecektir. Ülkemizde büyük ölçüde bir kurum tarafından alınmış bir karar, denetim ve uygulama olmamakla birlikte yerelde bireylere tasarlanan ya da talebe göre uygulanan farklı kurakçıl peyzaj uygulamaları var. Ancak tabi ki bunun yönetim birimleri tarafından desteklenerek, uygulamaların yaygınlaştırılması gerekiyor.

Yönetimler, akademi, peyzaj mimarları ve STK’lerin işbirliği şart

Peki, insanları ve kurumları çim dışında yer örtücüleri kullanmaya nasıl ikna ve teşvik edeceğiz?

İzmir’deki Kordon gibi kentin simgesi haline gelmiş ve aktif olarak kullanılan alanlar dışında sadece görsel zenginlik açısından çim kullanımından vazgeçilmesi gerekliliği kazan-kazan durumu ile anlatılabilir. Kurumların uyguladığı çim alanlara bakılırsa bakım ve onarım maliyetlerinin yükseklikleri yüzünden birçoğunun zaman içinde atıl hale geldiği görülür. Yönetimlerin en büyük sorunlarından biri de mali kaynakların doğru kullanımı. Ayrıca yerel yönetimlerin çim uygulaması yapıp bakım hizmeti sunamadığı alanlar yine çayıra döndüğü için belki aktif hizmet ulaştıramadıkları alanlarda çim kullanımından vazgeçebilirler.  Aslında bu konuyla ilgili bir strateji oluşturma gerekliliği ortaya çıkıyor.

Alanda çalışan peyzaj mimarı meslektaşlarımıza da büyük iş düşüyor bu durumda. Gerek kamusal alanlarda gerek bireysel taleplerde çim kullanımına karşı ikna edici, doğru argümanlar geliştirmeliler. Müşteri ne isterse onu yapmak yerine müşterilerine çimin gerçek maliyetini anlatmalılar. Kurumlar açısından bakılacak olursa kurumlardaki meslek elemanlarının bu konuda yetkin, çalıştığı bölgenin iklimini ve ekolojik özelliklerini analiz edebilir yetkinliğe sahip olması çok önemli bir etken.

Aynı zamanda yönetim ve akademinin işbirliği gerekiyor. Örneğin kentsel açık yeşil alan tasarımlarında hangi bitki türü ve materyal seçimleri değiştirilerek iklim değişikliğine uyumlu tasarımların geliştirilebileceğine dair çalışmalar var. Aynı zamanda peyzaj tasarımı ve planlanması adına doğa temelli çözüm yaklaşımı da akademik camiada son zamanlarda yaygın olarak çalışılan konulardan. Güncel bilgiyi takip eden akademi ile işbirliğinin yerel yönetimlere nitelikli bilgi sağlamada önemli olduğunu düşünüyorum. Akademinin yanı sıra “PlantLife” gibi kolektif yerel oluşumlar ile kentsel ve kırsal peyzajlar konusunda halkın yönetime dahil olduğu, ekonomik ve ekolojik açıdan verimli kampanyalar yürütülebilir. Estetik kaygılar dışında su krizinin yaşandığı, verimli toprakların azaldığı, hava kirliliğinin arttığı ve dolayısıyla iklim krizini yaşadığımız şu günlerde bu konularla ilgili bireysel ve toplumsal tüm eylemlerin etkili olduğu insanlara sürekli hatırlatılmalı diye düşünüyorum.

*

[i] Yuval Noah Harari (2016). Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi. İstanbul: Kolektif Kitap.

[ii] Michael Pollan (2019). Arzunun Botaniği: Bir Elmanın Sizi Kullandığını Düşündünüz mü Hiç? İstanbul: Domingo Yayınevi.

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Dayanışma Güzeldir: Askıda fatura uygulaması

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) dün önemli bir dayanışma uygulamasını başlattı. Askıda Fatura uygulaması, İBB tarafından onaylanmış ihtiyaç sahibi aileler için su ve doğalgaz faturalarının hayırseverlerce ödenmesini sağlayacak. Alan elin veren eli görmediği bu uygulamaya şimdiden 120 bini aşkın hayırsever destek verirken 72 bine yakın insan faturasını askıdan aldı. Toplamda 8 milyon TL’yi aşkın yardımın gerçekleştiği kampanyaya yardımlar hızla devam ediyor.

İBB bağış kampanyası hamlesi

Hatırlayacak olursak İBB daha önceden de Mart ayı sonlarında Covid-19 ile mücadele kapsamında bir bağış kampanyası başlatmıştı. Kampanyaya destek hızla büyürken İçişleri Bakanlığı 30 Mart’ta yayınladığı “Yardım Toplama” konulu genelgeyle kampanyayı izinsiz olduğu gerekçesiyle durdurdu.

Kampanya için sadece üç günde yaklaşık 6,5 milyon TL toplanmıştı. İstanbul Valiliği, İçişleri Bakanlığı’nın genelgesine dayanarak 31 Mart’ta aldığı kararla İBB’nin dört ayrı bankadaki yardım paralarının toplandığı hesapların dondurulması kararı aldı. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında da soruşturma başlatıldı.

Benzer durum Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde de yaşandı ve belediyenin bağış kampanyası da durdurularak Belediye Başkanı Mansur Yavaş hakkında soruşturma açıldı. İBB ise hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle kararın durdurulmasını ve iptalini istedi. Nitekim 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 15’inci maddesine göre bağış kabul etmek belediyenin yetki ve imtiyazları arasında sayılıyordu. Aynı kanunun 59. maddesine göre de bağışlar belediyelerin gelirleri arasında gösteriliyordu. Dolayısıyla aslında ortada yasa dışı veya kitaba uymayan bir durum yoktu.

Belediyelerin kanunlarla belirlenmiş yetkilerini kısıtlayıp yardıma muhtaç insanlar için toplanmış paraları bloke ettirmek ne demektir iyi düşünmek lazım. Amaç yardıma muhtaç olana el uzatmaksa kimin uzattığının önemi olmamalıdır. Ama görünen o ki AKP hükümeti için böylesine bir dayanışmadan toplanacak artı puanları kendi hanesine kaydettirmek yardımın kendisinden daha önemli olabiliyor. Merkezi hükümetlerin görevi yerel yönetimlerin Covid-19 krizine karşı hızla oluşturdukları çözümleri engellemek değil kolaylaştırmak olmalıdır.

Askıda faturaya nasıl dâhil oluruz?

Tüm bu zorluklara rağmen dayanışmanın yeni yolları her zaman yeniden üretiliyor. İBB’nin Askıda Fatura web sitesinden 2 dakikada doldurabileceğiniz bir formla bağışta bulunabiliyorsunuz. Son derece kullanıcı dostu olan sitede, yönlendirmelerle zor durumda olan bir ailenin veya bireyin ister su isterse gaz faturasını ödeyebiliyorsunuz. Eğer parasal yardımınız dokunamayacaksa bu uygulamayı sosyal medyada paylaşarak daha fazla sayıda insanı haberdar etmek katkı sağlayacaktır. Başta su olmak üzere temel ihtiyaçlarını karşılayamayan insanların olduğu bir toplumun bu krizle mücadele etmesi zordur. Mücadeleyi kolaylaştırmak için su veren el bu sefer sizin eliniz olsun.  

 

Hafta SonuHaftasonuKoronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Koronavirüs salgını ve su krizi

Koronavirüs pandemisi suyun hayatımızdaki vazgeçilmez yerini bir kez daha hatırlattı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ellerimizi sıklıkla yıkamanın virüsten korunmada ve yayılmasını engellemedeki kritik önemini sürekli gündeme getiriyor. Ancak kişinin sadece kendi temizliğine dikkat etmesi yeterli değil. Aynı özeni herkesin göstermesi gerek. Aksi takdirde birinin yaptığı yanlış ötekinin yaptığı doğruyu götürüyor.

Peki, herkesin suya erişimi var mı?

Birleşmiş Milletler’in (BM) sürdürülebilir kalkınma amaçlarından “Temiz Su ve Sanitasyon” önümüzdeki on sene içerisinde dünyadaki herkesin temiz suya erişimi sağlanmak için belirlenmişti. Ancak WHO ve UNICEF’nin 2019 yılı verilerine göre 2,2 milyar insan güvenilir içme su hizmetlerine erişemediği gibi 4,2 milyar insan da güvenilir hıfzıssıhha hizmetlerinden faydalanamıyor[1]. Dünya nüfusunun yüzde 40’dan fazlasını etkileyen su kıtlığına da çözüm bulunabilmiş değil. Üstelik küresel ısınma bu oranı daha da yükseltecek. Böyle devam edersek önümüzdeki on senede içerisinde bu amacın gerçekleşmesi pek olası görünmüyor.

Zira sanayileşme, kentleşme, enerji ve su yoğunluklu yaşam biçimlerinin yayılması ve dünya nüfusunun artması gibi nedenlerle dünyanın su varlıkları üzerindeki baskılar artıyor. Bunların sonucunda su kirlenirken, onu temizlemek daha maliyetli hale geliyor. Ne yazık ki su, yoksullar ve gelecek nesiller aleyhindeki ekolojik adaletsizliğin nesnesi olmuş durumda. Bu nedenle de su hakkı kavramı tüm dünyada gittikçe yükselen bir sesle dile getiriliyor. Nitekim 2010’da on yıllar süren bir küresel mücadelenin sonucunda su hakkı BM kararıyla kabul edildi. Hatta Uruguay, Güney Afrika, Filipinler, Uganda, Dominik Cumhuriyeti, Belçika, Tunus, Kenya, Etiyopya, Zambiya, Uruguay, Meksika, Panama, Kolombiya, Venezüella, Bolivya, Nikaragua ve Slovenya gibi bazı ülkelerin anayasalarında da su hakkı yer buldu[2].  Ancak bu hakkın hayata geçirilmesi şüphesiz ki çok daha zorlu ve uzun bir süreç olacak.

Sayılarla su hakkı  

Suya erişim, kişinin doğuştan gelen hakkıdır. Sayılarla anlatacak olursak su hakkı herkesin günde 50 ila 100 litre suyu içme ve kullanma (temizlik, yemek pişirme vs.) amaçlı kullanabilmesini garanti altına alır. Bunun yanı sıra suyun en fazla bir kilometre mesafeden temin edilebiliyor olması, bunun yarım saati aşmaması ve fiyatının kişinin gelirinin yüzde üçünü geçmemesi gerekir. Dünyanın bazı yoksul ülkelerinde su hakkının önünde altyapı eksikliği ve yeterli su kaynağının bulunmaması gibi fiziksel engeller olabilirken, gelişmiş ülkelerde suyun pahalı olması gibi ekonomik sınırlayıcılar belirleyici rol oynayabilir. Aynı ülke içinde yoksul ile zenginin suya erişimi farklı derecelerde gerçekleşebilir.

Pandemi zamanında su hakkının önemi

Korona virüsü Galler Prensi Charles ve Almanya’nın başbakanı Merkel’den tutun da sokakta yaşayan evsizlere kadar tüm dünyadan her kesimden insanda konaklayabiliyor. Aslında bu pandemi, coğrafi konum veya sosyal ve ekonomik statü ayırt etmeksizin hepimizin aynı türün bireyleri olduğumuzu anlatıyor. Sosyal ve ekonomik konumu ne olursa olsun hiçbirimiz bir diğerinden üstün ya da önemli değiliz. Daha da önemlisi hepimiz düşündüğümüzden çok daha kırılganız ve birbirimize bağlıyız. Tam da böyle bir zamanda dünyadaki herkesin suya erişiminin ne kadar hayati olduğu, birimizin meselesinin diğerininkinden ayrı olmadığı ortaya çıkıyor. Bir kişi bile evsizken, susuzken ve açken dünya kimse için güvenli bir yer değil. Koronavirüs pandemisi insanlığa işte bunu hatırlatıyor.

Nitekim su ve kanalizasyon hizmetlerinden faydalanamayan kimsenin kalmaması, su faturasını ödeyemediği için suyu kesilen hanelerin sularının açılması, su borçlarının faizsiz ötelenmesi ve hatta virüs tehlikesi tamamen atlatılana kadar yoksul hanelere suyun ücretsiz verilmesi lazım. Yaşanılan krizi kontrol altına almak için koşulsuz şartsız herkesin suya erişimini sağlamak gerekiyor.

Türkiye’de durumlar nasıl?

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, korona salgınına karşı alınan önlemler kapsamında yayımladığı ve  Türkiye genelindeki 81 ilin valiliğine gönderdiği genelgede belediyelere ve bağlı kuruluşları tarafından sunulan içme ve kullanma suyu temini ve dağıtımı hizmetlerinin kesintisiz bir şekilde devam etmesini istedi. Yani vatandaşın ödeyemediği su borcu da dâhil hiçbir sebeple su kesintisi yapılmayacak. Yerel yönetimler bu olumlu kararı hayata geçirmeye başladı. Örneğin İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) borca bağlı su kesintisi yapmayı durdurdu ve kapatılmış suları açmaya başladı.

Ancak su faturası borçlarının ne olacağına dair belirsizlikler var. Tek önemli gelir kaynağı su faturaları olan su ve kanalizasyon idarelerinin virüs tehlikesi geçene kadar borç erteleme veya affı gibi uygulamaları gerçekleştirmeleri için tam devlet desteğine ihtiyacı olacak. Zira kent yaşamının en vazgeçilmez hizmetini sunan bu kurumların görevlerini bir an bile aksatmadan yapabilmesi kriz yönetiminde elzemdir. Salgınla mücadelede yerel yönetimler yalnız bırakılırsa salgının daha da büyümesi kaçınılmaz hale gelir.

Su tasarrufundan şaşmadan yola devam

Şaşaalı medeniyetimizin trajikomik kırılganlığını hepimizin anladığımız şu günlerde sözü yine su tasarrufuna getireceğim. Sadece temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak miktarının hakkımız, daha fazlasının ise israf olduğu yaşam kaynağımız suyu ve onunla olan ilişkimizi yeni bir zihniyetle düşünmeliyiz artık. İstanbul’un mart ayının 26 günü boyunca günlük su kullanımı ortalaması 2,861 milyon m3 olmuş. Bir önceki ay yani şubatta korona krizi Türkiye’de henüz ciddiye alınmaya başlamadan önce bu miktar 2,760 milyon m3/gün imiş. Aradaki 101 bin m3/gün’lük artış çok büyük olmasa da kurak bir sene geçiren ve barajlardaki su miktarı önceki yıllara göre düşük seyreden İstanbul için artık her damla su önemlidir. Özellikle de virüsün sağlık sistemi ve ekonomide yaratacağı artçı krizler ve belirsizlikler hesaba katıldığında suyumuzu nasıl ve ne kadar kullandığımız her zamankinden çok anlam kazanıyor.

Tasarruftan kastedilen sadece musluktan akan su değil elbette. Satın aldığımız her ürünün ve hizmetin su maliyetini de düşünerek davranmak gerekiyor. Suyumuzu kirleten ve tüketen bir üretim-tüketim döngüsünden uzaklaşmadan musluktan akan suyu azaltmak yeterli olmuyor. Türkiye’de kişi başına verilen günlük şebeke suyu 224 litre[3]. Bu miktar kulağa fazla gelmese de aldığımız ürün ve hizmetlerin su maliyetlerini hesaba kattığımızda Türkiye’de günlük su ayak izimizin ortalaması 4425 litreyi buluyor[4]. Yani buzdağının suyun üzerindeki kısmı kadar altındakine de bakmak gerekiyor.

Suyumuz ne sonsuz, ne de sorunsuz. Tek bir gezegen ve sürekli döngü halinde olan suyun birbirine bağladığı tek bir dünya toplumu var. Korona pandemisi bize bunu fazlasıyla ispatladı. Birimiz hastayken diğerinin de olması an meselesi. Bu yüzden birlikte ve bütün için yaşamak ve ayağımızı suyumuza göre uzatmamız gerekiyor.

***

[1] Birleşmiş Milletler (2019). “Water Related Challenges” https://www.un.org/en/sections/issues-depth/water/

[2] WASH United, Freshwater Action Network & Water Lex (2012). The Human Right to Safe Drinking Water and Sanitation in Law and Policy – Sourcebook. https://www.waterlex.org/resources/documents/RTWS-sourcebook.pdf

[3] TÜİK (2018). 2018 yılı Belediye Su İstatistikleri Anketi Sonuçları.

[4] Kendi su ayak izinizi hesaplamak için https://www.yarininsuyu.com/

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetRöportajYazarlar

Depremde su yönetimi nasıl olmalı?

Depremde su yönetimi nasıl olmalı? Bu sorunun cevabını almak için Remzi Çelik ile konuştuk. Remzi Çelik, Kadıköy Koşuyolu Muhtarlığı, Mahalle Yardımlaşma Derneği (Mayader) ve Üsküdar Acıbadem muhtarlığı ile birlikte “Afette ilk 72 saat” çalışmasını hazırlayan ekipte yer aldı.

Yaklaşık 35 yıl boyunca su sistemleri üzerine çalışmış olan bir isim olan Çelik, Açık Radyo’da yayınlanan Sudan Gelen‘in konuğu oldu. Çelik, depremle ilgili olarak özellikle su konusunda mahalle bazında yürüttükleri çalışmaları anlattı. Radyo programından sonra yaptığımız röportajda ise Çelik afette su yönetimini daha detaylı olarak anlattı. Bu söyleşiyi Yeşil Gazete okuyucularıyla paylaşıyoruz.

Akgün İlhan: Afette ilk 72 saatte acil durum su yönetimi nasıl olmalı? Neden yerel çözümler bu kadar önemli?

Remzi Çelik: Acil durum su yönetimi, durum oluşmadan önce ve oluştuktan sonra bir envanter çıkarma ve planlama işidir. Planlama dediğimiz şey bir bakıma alternatifleri oluşturmak demektir. Bir kentin su sistemine baktığımızda yüzey ve yeraltı olmak üzere su kaynaklarını, su arıtma tesislerini, isale hatları, su boruları, pompalar ve vanalar gibi iletim elemanlarını, depolama ve son kullanım sistemlerini bir bütün olarak görürüz. Kente su sağlama süreci kaynaktan arıtmaya, oradan depolamaya ve dağıtıma kadar çeşitli aşamalardan oluşur. Afete bağlı olarak merkezi sistemlerin herhangi birinde çökme veya kırılma sonucu oluşacak su kesintisine karşı yerelde ve mahalle ölçeğinde içme suyuna erişim çözümlerini planlamak zorundayız. Bunu mahalle bazında yapmak çok önemli çünkü her mahallenin sosyal yapısı, su altyapısı ve kentleşmesi gibi fiziksel özellikleri birbirinden farklıdır. Tek bir merkezden bunca detayın hesaba katılması mümkün olamayacağı için yerelden ve yerelin katıldığı planlamalar elzemdir.

‘Afet öncesi ve sonrası için planlama yapılmalı’

Peki, mikro ölçekte afet için su planlaması nasıl yapılmalıdır?

Elbette, Koşuyolu Mahallesi’nden örnek verebilirim. Bizim Amerika Birleşik Devletleri’nin Çevre Koruma Ajansı (EPA) tarafından geliştirilen Acil İçmesuyu Arzı Planlama Çalışması’ndan faydalanarak yaptığımız bir tablo var. Burada kişi başına su ihtiyacı, kesinti süresi, etkilenecek nüfus ve su kalitesi hedefi gibi başlıklarda yapılması gereken hazırlıklar belirtilmiştir. İlk olarak kişi başına su ihtiyacından başlayalım. Bu miktar kişi başına günlük 1,5 ila 15 litre arası su olarak kabul edilebilir. İlerleyen zamanlarda bu miktar arttırılabilir. Örneğin ilk gün 700 kişiye yeterli olacak bir dağıtım noktası planlanmalıdır. Burada yemek yapma, içme ve hijyenik bakım da dikkate alınır. Bu su miktarına yangınla mücadele, yıkanma ve evcil hayvanların su ihtiyacı dâhil değildir.

İkinci unsur ise kesinti süresidir. 72 saat kesintiye göre planlama yapılabilir. 21 günden fazla kesinti bu çalışmanın konusu değildir. Üçüncüsü etkilenen nüfustur. Hesaplamalarda sadece mahallede oturanlar değil, günlük çalışanlar, mahalle dışından gelenler ve turistler de dikkate alınmalıdır. Dördüncü mesele de su kalitesi hedefidir. Bu konuda bir standart geliştirilmeli 30, 60 ve 90 gün gibi kısa sürelerde su kalitesi geri kazanılmalıdır. Mahalle bazlı acil su yönetimi planlamasında STK’ların ve mahallenin katılımı, envanter çıkarılmasına verecekleri destekler gerçekten çok önemlidir. Örneğin biz Koşuyolu mahallesinde muhtarlık ve Mayader olarak kamu kurumlarında, okullarda, camilerde, hastanelerde ve hatta özel işletmelerde bulunan su stoğunun tespit edilmesi için çalışmalar yapmaktayız. 3, 10 ve 21 günlük zaman dilimlerinde suyun miktarını ve kalitesini planlayıp kişi başına günde 10 litre su ile hesaba başlamak gerekir. Analiz yapıp ve alternatif kaynakları belirledikten sonra uygulama planı afet öncesi ve sonrası şeklinde yapılmalıdır. Afette su yönetimi hazırlık çalışmalarında afet ile ilgili literatür, danışmanlar, kurumlar ve atölye çalışmaları faydalanacağınız kaynaklardır.  

Deprem de afet de üzerine fazla düşünülen konular değil ülkemizde. Bu önlemleri almanın gerekliliğini anlatmak ve bu konudaki farkındalığı artırmak için neler yapılmalı?

Okullar önemli eğitim noktalardır. Buralarda afet hazırlığı ve bu hazırlıkta suyun önemi anlatılmalıdır. Evinde tuvalet sifonuna basan çoğu insan suyun tesisat vasıtasıyla ev önündeki parsel bacasına, oradan da kentin su altyapısı kanalıyla arıtmaya gittiğini bile bilmemektedir. Bozdoğan Kemeri’nin altından geçen vatandaşlarımız bunun Bizans döneminde Belgrad Ormanı’ndan Fatih semtine su getirmek için inşa edilmiş olduğundan habersizdir. Halkın su iletim ve dağıtım altyapısına dair bilgisi İstanbul’da da diğer büyükşehirlerde de çok yetersizdir. Ayrıca su tasarrufu, hijyen ve su fakirliği gibi kavramlar konusunda eğitimler verilmelidir. Kaynaktan arıtmaya giden su kullanımı sürecinde her aşamada insanların ve diğer canlıların sağlığını gözeten içilebilir ve kullanılabilir temizlikte suya erişimin önemi insanlarımıza anlatılmalıdır. Çünkü su bir yaşam hakkıdır ve afette bu hak çok daha büyük önem kazanır.

Yerelde üretilen çözümler

Bir de afet sırasında suyun kalitesini sağlamak meselesi var yani dezenfeksiyondan bahsetmek de gerekiyor? Bu konuda neler yapılmalı?

İçilebilir ve kullanılabilir kalitede suyun sağlanması çok önemli. Su hayati bir varlık olmasına rağmen, bulaşıcı hastalık yayma açısından da son derece tehlikelidir. Afetin süreçlerine göre su kalitesine ulaşmayı hedeflemeliyiz. Bunun için kaynatılmış suyu kullanmak durumundayız. Yani suyu ısıtacak elektrik enerjisi, gaz veya sıvı yakıt imkânlarımız elimizin altında olmalı. Suyu dezenfekte etmeyi öğrenmeli, klor tabletlerini ve diğer kimyasalları nasıl kullanmamız gerektiğini afet olmadan önce öğrenmeliyiz.

Peki, acil durumda kullanabileceğimiz mahalle ölçekli su kaynakları nelerdir?

Buna cevap verebilmek için bir mahallede bulunan hastane, okul ve benzeri kamu kurumlarındaki depolama kapasitesi belirlenmeli öncelikle. Aynı şekilde site, apartman ve evlerdeki depolama tespit edilmeli. Mahalledeki ve civarındaki komşu mahallelerdeki yüzey ve yer altı su kaynakları, AVM ve ticari binaların su depoları ve mahalledeki damacana su dağıtımcılarının su kapasitesi de saptanmalı. Ve elbette afet çantalarında su bulundurulmalı. Afet sonrasında zarar görmüş su boruları ve su hortumları içinde kalan suyun da tespit edilmesi gerekiyor. Ancak bunlar belirlendikten sonra mahallenin su kapasitesine dair gerçekçi bir saptama yapılabilir.

Evet, tüm bunların saptanması ve acil su yönetimi planlarının yapılmasını sadece devletten beklemek gerçekçi değil. Gerçekten de çözümlerin her şeyden önce yerelde üretilmesi gerekiyor değil mi?

Kesinlikle. Bir kez her şeyden önce yerel çözümler daha esnektir ve afet zamanlarında çözüm üretmede esneklik elzemdir. İkincisi yerel çözümler hızlı ve kolay hayata geçirilebilir. Bu nedenle afet öncesi ve sonrası planlama mahalleliler, mahalle muhtarları ve ilçe yerel yönetimleri ile birlikte yapılmalı, il ve bölge acil durum planıyla bütünleşik olmalıdır. Onarım çalışmasını planlama da önemli bir konudur. Makro sistem içinde çalışmaz hale gelen altyapılar mikro yani mahalle bazlı çözümlerle hızlı bir şekilde tamir edilebilmelidir. Bunun için yedek donanım hazır olmalıdır. Su vanaları zarar görecek yerleri bloke edecek şekilde monte edilmelidir ki zarar gören yer tüm sistemi atıl hale getirmesin. Komşu hatlara bağlantılar olmalıdır ki su gerektiğinden başka mahalleden by-pass edilebilsin. Arıtılan su deposu hacmi, arıtma sistemindeki arızayı giderene kadar yetecek hacimde olmalıdır. Jeneratörler, yakıtlar ve yedek boru donanımları hazır bulundurulmalıdır. Böylece temiz su eksikliğinden kaynaklanan sorunlar en aza indirilebilir.

Programın kaydını buradan dinleyebilirsiniz.

Ekolojik YaşamKöşe YazılarıManşetYazarlar

Su ile insanın kaderi bir

Zamanında baraj karşıtı eylemlere aktif olarak katılan Şahanım Can (85), artık çocuklarıyla birlikte İstanbul’da yaşıyor. Köye geldikçe, sular altında kalan bahçesine bakarak baraja sitem ediyor. Harik köyü. Fotoğraf: Serpil Polat

İstanbul, Yalnızlık ve Suya Dair adlı önemli bir fotoğraf sergisine ev sahipliği yapıyor. Refik Akyüz ve Serdar Darendeliler küratörlüğünde ve Kültür İçin Alan desteğiyle Depo İstanbul’da 9 Ocak ile 9 Şubat tarihleri arasında sergilenen bu fotoğraf sergisinde eserleri yer alan sanatçılar Hüsamettin Bahçe, Serdar Bayram, Fatma Çelik, Lezgin Kâni, Aylin Kızıl ve Serpil Polat. Yalnızlık ve Suya Dair, bize başka diyarların insanlarını bizimle birleştiren suyun hikâyelerini taşıyor.  

***

Yaşam suyla başladı. Yağmur toprağa değdi, damlalar damlalara eklenip nehir oldu. Nehirler birleşti göl oldu, deniz oldu, okyanus oldu. İki nehrin arasında, Mezopotamya’da uygarlıklar doğdu, insanlık oldu. Nehirler aktıkça su döndü. Su döndükçe geçtiği toprakların özünü taşıdı başka topraklara. Su bereket oldu. Su döndükçe kirini pasını aldı toprakların, şifa oldu. Kültürleri taşıdı su, insanları birbirine yakınlaştırdı. Bazen önüne set çekildi suyun, akmaz oldu. Tutsak su irin doldu, hastalık doldu. Biriktikçe birikti su, bastığı toprakları yuttu, ölüm oldu. Akmayan su, gidemediği topraklarda kuraklık oldu, açlık oldu. Kurak topraklar verimsizleşti, göçe maruz kaldı, insansızlaştı. Göç edenler toprağından uzaklaştıkça yalnızlaştı. Nehirler barajlarla çevrildikçe, su bir verilip bir verilmedikçe devletlerin elinde silah oldu.

İnsanlar binlerce yıl boyunca barajlar kurdu ve kullandı. Zira su yolları, borular ve çeşmelerle birlikte barajlar susuz yerlerde bile yerleşim alanları kurulmasını mümkün kıldı. Sanayi Devrimi ile birlikte taşlar yerinden oynuyor, insan doğaya başka gözlerle bakmaya ve onu hammadde olarak kabul etmeye başlıyordu. Artan enerji, su ve doğal kaynaklar ihtiyacı, daha çok sayıda ve daha büyük kapasitede barajlar inşa edilmesini zorunlu hale getirdi. Üretimin her aşamasında gerekli olan su, artık bulunduğu yerde tutulması ve kullanıma hazır hale getirilmesi gereken bir nesneydi. İnsan “dur” dediğinde su duracak, “ak” dediğinde akacaktı. İnsan suyun efendisi olacaktı. Artık insan suya değil, su insana uyacaktı.

Barajlar, yeni kurulmakta olan ulus devletlerin önemli yapı taşları da olacaktı. Dev duvarlarının yüceliği, doğaya meydan okuyuşları ve insan azminin aşılamazlığıyla barajlar, yeni anlamlar kazanıyordu. Onlar artık susuz yerlere su sağlama amacının dışında devletin halkını oluşturma ve modernleştirme araçlarıydı. Barajsız kent de devlet de olamazdı. Barajların sadece sel kontrolü, elektrik, içme ve sulama suyu sağlama gibi amaçlara hizmet etmekle kalmayıp aynı zamanda sosyal adaletsizlik, işsizlik ve geri kalmışlık gibi sorunları da beraberinde kendiliğinden çözebileceği iddia ediliyordu. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) gibi bölgesel kalkınma projelerinde birbiri ardına kurulan barajlar, akarsuları akmayan sulara dönüştürüyordu.

Peki, su neydi? İki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşan bir bileşik mi? İnsanın emrine amade bir nesne mi? Ya da zaptedilmesi gereken tehlikeli bir doğa varlığı mı? Sahi, su neydi? Mesela Fırat Nehri’yle Dicle’nin içinden akan şey aynı mıydı? Ya da musluktan akanla dereden akan su bir miydi? Su nehirde, gölde ve denizde miydi sadece? Havada, toprakta ve insanın içinde su yok muydu? Su doğada hangi haldeydi? Suyun rengi neydi? Heraklitos’un da dediği gibi aynı nehirde ikinci kez yıkanılmaz mıydı?

Kani Kapazan, yaşadığı evin damından Botan Çayı’nın yükselen sularını seyrediyor. Yuvalı Köyü’ne bağlı Kanî Mirî (Soğuk Su) Mezrası, Ilısu Barajı’nda su tutulmaya başlanmasıyla birlikte yakın bir zamanda sular altında kalacak. Büyük bir kısmı boşalan mezrada kalan son aileler, birkaç hafta içinde burayı terk etmek zorundalar. Kurtalan, Siirt. Fotoğraf: Hüsamettin Bahçe

Evet, aynı suda iki kez yıkanılmaz. Çünkü ne akan su aynı sudur, ne de o suya giren kişi aynı insan. Su var olduğu zamandan, aktığı ırmaktan, geçtiği topraktan, hayat verdiği canlılardan ve şekillendirdiği kültürlerden ayrı bir varlık değildir. Her ne kadar kardeş de olsalar, Fırat ile Dicle’nin suları da aynı değildir. Su sadece nehirlerde ve denizlerde bulunmaz. O bedenlerimiz de dâhil gezegenin her yerindedir. Onun rengi geçtiği yerin rengidir. Su, dokunduğu ve bünyesinde taşıdığı şeydir. Su gece başka, gündüz başkadır. Su değişendir, dünyayı döndüren ve taşıyandır.

Devletlerin lensinden ise su H2O’dur. Bırakın Fırat ile Dicle’yi, Amazon Nehri’yle Nil arasında bile bir fark yoktur. İçinden H2O akan bütün ırmaklar birbirine denktir. Bu indirgemeci perspektiften bakıldığında bir bölgedeki su kıtlığına önerilecek tek çözüm, daha fazla suya sahip olan yerden barajlar ve kanallar yardımıyla su taşımak olacaktır. Bir bölgede geri kalmışlık sorunu varsa onun da çözümü barajlardır. Barajlar devletlerin sihirli değneğidir.

İliç sınırları içerisinde bulunan Bağıştaş 1 ve 2 barajlarının tamamlanmasıyla birlikte birçok yer sular altında kaldı. Erzincan. Fotoğraf: Hüsamettin Bahçe

Su, devlet için diğer devletler veya kendi topraklarında yaşayan halklar üzerinde bir hegemonya kurma aracıdır da. 1960’lı yıllarda, Orta Doğu’nun üç genç ulus devleti Türkiye, Suriye ve Irak arasında barajlar ve su kanalları üzerinden yaşanan kalkınma yarışı tam da bunu ispatlar. Türkiye Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarını yaparken, Suriye Tabka Barajı’nı, Irak ise Tartar Kanalı’nı inşa etmekteydi. Sonraki yıllarda Fırat ve Dicle üzerine inşa edilecek 22 hidroelektrik santrali (HES) ve 19 barajı kapsayan GAP, bu yarışa yeni bir ivme vererek üç ülke arasında diplomatik krizlere varan gerginliklere neden oldu. İçinde bulunduğumuz yüzyılda ise Türkiye, PKK’nın hareket yollarını kısıtlamak amacıyla Türkiye-Irak sınırına ‘güvenlik barajları’ inşa etti. Ne sulama ne de içme suyu oluşturma fonksiyonu olan bu barajlar, suyun bir silah ve engel olarak kullanıldığı hidrolik yapılara eşsiz örneklerdir. Türkiye ayrıca 2000’lerin başlarında, Antalya’nın Manavgat Çayı’ndan gelen suyu İsrail’e ‘Barış Suyu’ adı altında satmak için de bir proje geliştirmişti. Bu proje gerçekleşseydi günde 500 bin metreküp su, deniz yoluyla taşınıp İsrail’e satılacaktı. Böylece suyun kısıtlı olduğu Orta Doğu ülkeleri arasında Türkiye önemli bir üstünlük elde etmiş olacaktı ama proje iptal edildi. Ancak Türkiye, bu sefer de 2015’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Su Temin Projesi’ni hayata geçirdi. Böylece senede 75 milyon metreküp su, Mersin’in Dragon Çayı’ndan alınıp deniz içine döşenmiş borularla KKTC’ye taşınmaya başladı. Projeye karşı çıkan KKTC’nin muhalif kesimleri, bu antlaşmanın KKTC’yi Türkiye’nin 82. vilayeti yapma projesi olduğunu ve esas amacın su üzerinden bir hâkimiyet yaratmak olduğunu söyledi.

Devletin kendini yaratmada, varlığını sosyal ve ideolojik olarak meşrulaştırmasında barajlar önemli güç ve prestij sembolleridir. Yapılmalarına bir kez karar verildi mi tüm ekonomik, sosyal ve ekolojik maliyetlerine rağmen gerçekleştirilmeleri bunun en somut kanıtıdır. Ne de olsa tüm bu maliyetler, milli çıkarlar için ödenmesi gereken bedellerdir. Suyun nerede tutulup kime ne kadar akıtılacağına, kimin bu sudan mahrum bırakılacağına devlet karar verir. Baraj sularıyla hangi köyün sular altında kalıp kimlerin göç edeceği de devletin tasarrufu altındadır. Devlet, bir yerin artan su talebini karşılarken başka bir havzada su açığı ve buna bağlı mağduriyet de yaratabilir. Suyu elinden alınan insan toprağını, o toprakta oluşturmuş olduğu kültürünü ve kimliğini kaybeder. Suyunu kaybeden insan, kentin yeni yoksulu olur daha da yoksullaşır. Suyu gasp edilen insan, yönünü ve geleceğini kaybeder. Göçe mecbur edilen yerel toplulukların, su hakkı ihlâl edilen gelecek nesillerin ve yaşam alanlarını kaybeden canlıların hakkı, devletin çıkarları uğruna ihlal edilir. Bunun adı ekolojik adaletsizliktir.

Sakine Aydın (48) baraj suyunun çekilmesiyle tekrar ortaya çıkan ceviz ağacını selamlıyor. Harik köyü. (üst). Fotoğraf: Serpil Polat

İşte ‘Yalnızlık ve Suya Dair’ bu adaletsizliği anlatıyor. Suyundan ve toprağından kopartılan insan yalnız kalıyor. İnsanlarından ve aktığı topraklardan uzaklaştırılan su da öyle. Baraja hapsedilmiş suyun da, nehir kenarlarında yaşayan insanların da yalnızlığı aynı aslında. Millî ve ekonomik çıkarlar söz konusu olduğunda, ne suyun ne de insanın sesini dinleyen oluyor. Bu ekolojik adaletsizliğe ses veren fotoğraflar, medeniyetlerin beşiği Mezopotamya’nın nehirlerinin ve insanlarının başına gelenleri bize aktarıyor.

Zeugma’da, Halfeti’de ve daha onlarca yerde baraj sularına bakarak suyun altında kalmış köylerini hatırlamaya çalışırken “burada bir yol vardı” diyen insanların hikâyesi bu. Fırat’ın önemli kollarından Peri Suyu’na yapılan barajların suyu çekildiğinde ortaya çıkan ceviz ağacını tanıyıp ona sarılarak öpen, hasret içindeki kadının sesi bu. Sudan uzaklaştıkça köklerini daha da derine uzatan bir ağaç misali yaşayan göçmenlerin türküsü bu. “Öldürdük, gönderdik, gittiler” ve “onlarla birlikte bereket de gitti” denilen bir halkın su gibi çatlağını bulup sızma rüyası bu. Nehirlerin nereden ve ne zaman akacağına karar verildiği gibi, Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın kadim halklarının nerede yaşayıp nereye göçeceğinin emredilmesine tanıklık bu. Ilısu Barajı’nın sularının altında kalacak Hasankeyf’te, geçmişin ve geleceğin yok oluşunun habercisi bu.

Bazen önce su gider topraktan, sonra insanlar terk eder. Bazen de önce insanlar gider bereketi de beraberinde götürerek. Hangisi önce olursa olsun, susuz topraklar ve yalnız insanlar birbirine benzer. Suyun derdiyle insanınki birdir. Birini yaşatmadan öbürünü var etmek zordur. Nehir akacak denize varacak. Akarken toprağa değecek, hayat verecek. İnsanlar kültürlerini koruyup gelecek nesillere aktaracak. Nehirlerle insanlar buluşacak. Nehirler yalnızlara yol gösterecek. Su, toprakları ve insanları ayırmayacak, birleştirecek. Su, taşınan değil taşıyan olacak. Su, savaşa değil barışa varacak. Hayat böyle devam edecek…

Notlar

  1. Bu yazı ilk olarak Refik Akyüz ve Serdar Darendeliler küratörlüğünde Depo İstanbul’da 9 Ocak ile 9 Şubat tarihleri arasında gerçekleşmekte olan Yalnızlık ve Suya Dair isimli fotoğraf sergisinin tanıtım kitabında yayınlanmıştır.
  2. Yalnızlık ve Suya Dair’de fotoğrafları yer alan fotoğrafçı Serpil Polat, Akgün İlhan tarafından hazırlanan ve sunulan Açık Radyo programı Sudan Gelen’e 8 Ocak 2020 tarihinde konuk oldu. Bu programın kaydını dinlemek için lütfen buraya tıklayınız.

Kategori: Ekolojik Yaşam

EkolojiKöşe YazılarıManşetYazarlar

2019’un bazı önemli su haberleri

5 Mart’taki Avrupa Çevre Konseyi toplantısında İçme Suyu Direktifi’nde suyun bir insan hakkı olarak yasal zorunluluk olması yönünde herhangi bir adım atılmadı. Böylece neredeyse 2 milyon Avrupa Birliği vatandaşı tarafından bu yönde atılan imzalar saf dışı bırakılmış oldu[1]. Ancak mücadele bitmiş değil.

İBB Meclisi’nin 15 Mayıs 2019 tarihli kararı ve Ekrem İmamoğlu’nun belediye başkanlığına gelmesiyle birlikte evsel su tüketimde kişi başına 2,5 tonda bir 500 litrelik su ücretsiz olarak verilmeye başlandı. Bu faturalarda “insani su hakkı” olarak tanımlandı[2].

İstanbul’da metrekarede 110 kg yağışın düştüğü 17 Ağustos’ta yaşanan sel felaketinde Unkapanı altgeçidinde bir insan sel sularında hayatını kaybetti[3].

İstanbul’a 185 km öteden su taşınsın diye inşa edilen Büyük Melen Projesi’nde son aşama olan ve yapımı yıllardır tamamlanamayan Melen Barajı duvarında insan eli girecek kadar büyüklükte çatlaklar tespit edildi. Barajın ne zaman tamamlanacağı bilinmiyor.

Munzur Vadisi Milli Parkı‘nda 10 yıldır devam eden Kaletepe Hidroelektrik Santrali (HES) projesi davasında mahkeme, projenin çevreye verdiği zararları göstererek iptal kararı verdi.[4] Bu karar Munzur Vadisi’nde yapılması planlanan diğer üç barajın da iptal edilmesine emsal karar olabilir.

Tekrar gündeme gelen Kanal İstanbul projesinin nihai ÇED raporu kamuoyuyla paylaşıldı. Projenin yapılmasına karşı çıkan binlerce vatandaş Çevre ve Şehircilik Bakanlığı il müdürlüklerine dilekçe vermek için saatlerce kuyruklarda bekledi.

Yapımı tamamlanan Ilısu Barajı’nın su tutmaya başlamasıyla Siirt, Mardin, Şırnak, Batman kentlerinde bulunan 199 yerleşim yerinin bir kısmı su altında kaldı. Baraj rezervuarının suları 12 bin yıllık kesintisiz tarihli doğa ve kültür mirası Hasankeyf’e vardı[5].

İstanbul’da mevsim normallerine göre yağışlı geçmesi gereken Aralık ayında bile barajlardaki su son on yılın en düşük seviyesinde bulunuyor[6].

***

[1] Right to Water (6 Matt 2019). “Member States deny citizens right2water in Drinking Water Directive – ECI campaigners disappointed”. https://www.right2water.eu/news/member-states-deny-citizens–right2water-in-drinking

[2] Yurt Gazetesi (15 Eylül 2019) “Su faturalarında dikkat çeken mesaj”. https://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/su-faturalarinda-dikkat-ceken-mesaj-h138830.html

[3] BBC Türkçe (18 Ağustos 2019). “İstanbul’da su baskınları: Bir kişinin cansız bedeni bulundu”. https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-49381645

[4] Diken (15 Ekim 2019). “Tunceli Munzur Vadisi’ndeki HES projesine iptal”. http://www.diken.com.tr/tunceli-munzur-vadisindeki-hes-projesine-iptal/

[5] Mezopotamya Ajansı (26 Aralık 2019). “Hasankeyf 3 km sonra su altında kalacak!” http://mezopotamyaajansi22.com/tum-haberler/content/view/80833

[6] İSKİ (31 Aralık 2019). Baraj doluluk oranları. http://www.iski.istanbul/web/tr-TR/baraj-doluluk

Kategori: Ekoloji

KitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kuru su, karanlık gelecek

Geçtiğimiz günlerde yazar ve psikolog Hande Aydın ile iki haftada bir Çarşamba günleri yayınlanan Sudan Gelen programı için bir araya geldik. Aydın’ın 2017 yılında basılan Kuru Su adlı kitabı üzerine başlayan sohbette insanın hem birey hem de toplumun parçası olarak suyla ve doğayla olan sorunlu ilişkisi üzerine önemli konuları ele aldık. Aydın’la programın dışına taşan konuşmamızı Yeşil Gazete okuyucularıyla paylaşıyoruz.

Hande Aydın ile Akgün İlhan 27 Kasım 2019 tarihinde Açık Radyo’da buluştu.

Akgün İlhan: Sevgili Hande, Türkiye’de bir nehir üzerine roman yazan tek kadın yazarsın. Neden bir nehri anlatma ihtiyacı duydun? 

Hande Aydın: Zannedersem ilk romanın bir derdi olması gerektiğine yönelik kararımdan kaynaklanıyor. Okuduğum romanlarda -savaş romanları özellikle- doğanın, hayvanların da tanıklığına başvurulmasını hep etkileyici bulmuşumdur. Kuru Su da vahşete uğrayan nehrin kendisi tabi ki… Böyle romantik bir fikirle başlayıp araştırdıkça bu vahşetin son derece gerçekçi ayrıntıları arasında buldum kendimi.

Aİ: Kuru Su, Ordu’nun Melet nehri hakkında. Neden Melet Nehri’ni seçtin? Seni bu coğrafyaya çeken neydi?

HA: Mahmut Hamsici’nin Dereler ve İsyanlar (2010) kitabında Melet Nehri’nin kuruduktan sonraki fotoğrafıyla karşılaşmam kararımı vermem için yeterli oldu. Bir savaş alanı gibiydi. Yani böyle bir şey olduysa yakında kıyamet kopacak diye düşünüyor insan, ama kopmuyor. Çernobil Felaketi sonrası gibi bir manzaraydı. Bu arada Melet Nehri, Mesudiye bölgesinde üç farklı coğrafya oluşturuyor. Nehrin batısında bulunan bitki örtüsü Uludağ göknarıyken doğusunda doğu ladini bulunuyor. Güneyinde ise farklı bir step türü var. Bu nehir böyle bir biyolojik çeşitliliğe imkân sağlamış. Uzmanlar nehir için ‘biyolojik gümrük kapısı’ diyorlar. Kitapta bu nedenle nehrin kuruyuşuna şahit olan ağaçları da seslendirdim. Bu arada Amazonların o civarda konumlandıklarına dair söylentiler de kurgu için tamamlayıcı oldu. Kitabı yazdığım sırada neyse ki Melet’e yeniden su verilmeye başlanmıştı.

Aİ: Biliyorsun geçtiğimiz ay Dipsiz Göl gündemdeydi. Define söylentisiyle gözü dönmüş iki kişi, jandarma yetkililerinin koruması eşliğinde Çevre Trabzon Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü ve Gümüşhane Müze Müdürlüğü’nün de onay verdiği bir kazıyla 12 bin yıllık Dipsiz Göl’ü kurutup kazı yaptı. Kazı sonucunda define bulunamayınca faaliyet sonlandırıldı ve göl toprakla dolduruldu. Tepeden çekilmiş fotoğraflarda önceki ve sonraki haline baktığımızda toprağın mavi gözünü oymuşlar adeta. En değerli hazine suyken, halen define peşinde koşmayı sen bir psikolog olarak nasıl açıklarsın?

Dipsiz gölün öncesi ve sonrası: Birkaç gün önce yeniden suyla doldurulan gölde hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

HA: Toplumca narsistik bir şişme yaşadığımızı düşünüyorum. Kimin ve neyin pahasına olursa olsun yırtmak isteyen bir kitle var. Bu yırtma hırsının günlük pratiğinde düşünme süreçleri pek yok, yargılama yok, hak gördüğüne doğrudan uzanan bir eylem hali var. Bu kitle yırtmayı hak ettiğine inanıyor. Bunu yaparken de gerekirse define için 12 bin yıllık gölü kurutarak, gerekirse de tüm ormanı yakarak veya satarak bu hedefine ulaşmaya kararlı. Egemen, sosyal devlet olmamasının en güzel meşruiyetini bu yoldan yapıyor bence. “Sen zaten daha fazlasını hak ediyorsun, git ve hakkını al” diyor. “Önündeki engel ben değilim, insanlar açken hayvanları besleyen hayvan severler, elektrik faturası bu kadarken ağacı koruyan çevreciler” diye diğerlerini küçümsüyor veya ötekileştiriyor.

En temel yaşam haklarımızı kaybettiğimiz bu günlerde ruh sağlığından bahsetmek ne kadar anlamlı bilmiyorum. Ancak insan olmanın, dolayısıyla ölümlü olmanın kaygısını ancak bizden önce var olmuş ve bizden sonra da var olmaya devam edecek tabiat varlıkları, canlılar ve yaşam formları ile ilişkimiz sayesinde yatıştırırız. Varoluşsal kaygılarımızda bizi sarıp sarmalayan battaniyeyi kaybettiğimizde sağa sola saldıran Gılgamış prototipleri oluyoruz. Oluyorlar desek daha doğru olur. İsrafın ve çevresel katliamların adresi hiç olmadığı kadar belli artık. Bahsettiğin örnekte büyük ihtimalle define bulunamadığı için hata yapıldığı söylenmiş. En üzücü olanı da define bulunsaydı yaptıkları katliam meşrulaşacaktı.

Aİ: Bir başka güncel örnek de Giresun’dan geldi geçtiğimiz günlerde. Pazarsuyu köyündeki derenin suyu kurumuş ve geriye “Balık tutmak tehlikeli ve yasaktır” tabelası kalmış. İklim değişiyor. Bu değişimi yaratan fosil yakıtları kullanmayı bırakmadığı gibi yeni kömürlü termik santraller açma sevdasında. İklim değişikliğiyle uyum yönünde de atılan bir adım yok. Ve sularımız Karadeniz Bölgesi gibi yağışın yüksek olduğu coğrafyalarda bile kuruyor artık. Bu örnekteki failler daha çok sayıda ve kimlikleri belirsiz. İklim değişikliğine ve onu merkeze almayan su politikalarımıza bağlı su kaybımızla ilgili neler demek istersin?

Kupkuru kalmış dere yatağının yanında duran tabela.

HA: Ankara da yaşayan, kanser geçmişi olan biri olarak çeşme suyuyla çay dahi demlemiyorum. Ağır metallere maruz kalmak ile ekonomik külfet arasında seçim yapmak zorunda bırakılmak insan haklarına aykırı. On yıl önce komplo teorisi olarak konuştuğumuz her senaryo gerçekleşiyor. Elektrik ve su faturası gibi harcamalarımıza içme suyu kalemi de eklendi. Vatandaşa içme suyu temin etme sorumluluğundan tüm dünyanın benzer bir sürece sürüklendiği söylemi ile sıyrılamayız. Bir ANAP milletvekili zamanında şöyle bir cümle kurmuş. “Çevre sorunları lükstür, dilenciye kravat takmaya benzer”. Herhalde burada dilenci Türkiye toplumu oluyor.  Yani bu dilencilerin önce daha temel ihtiyaçları var, karınlarını doyurmak lazım diyor. Kalkınma istiyorsak çevre sorunları da katlanmamız gereken bir bedel gibi anlatılıyor hep. Peki, yirmi otuz yıllık bu aralıkta talan edilmemiş bir yer bırakmamamıza rağmen nasıl oldu da kalkınamadık? Nasıl oldu da dilenenlerimiz bu kadar arttı?

Su kaybı, tüm çevresel sorunlar gibi ciddi bir halk sağlığı problemidir. Kanserin yüzde onu genetik, yüzde doksanı çevresel faktörlere bağlı ortaya çıkıyor. Bu yüzde doksan faktörün yarısı sigara içmek gibi kişinin inisiyatifinde olan durumlarsa, diğer yarısı da devletin sorumluluğudur. Ben bütün sağlığıma dikkat edeyim, sporumu yapayım da mahallemde asbestli bir bina hiçbir önlem alınmadan yıkılırsa ben buna ne yapabilirim? Mutfağıma giren tarım ürünlerindeki pestisiti nasıl bilebilirim? Su faturamı ödeyemiyorsam çocuğumun hijyenine nasıl dikkat edebilirim, içme suyuna nasıl para verebilirim?

Evet, iklim değişikliği gözle görünür biçimde cereyan ediyor. Göç eden kuşların kafası karışık. Sular yükseliyor. İçme suyu bu kadar kıymetli hale gelmişken insanların doğal felaketleri anlamında en çok sellerle, yani yine suyla sınanması çok trajik.

Aİ: Peki, suyla ve doğayla olan ilişkimizi düzeltmemiz için umut var mı sence? Daha adil bir gelecek ve daha temiz bir çevre için mücadelede gördüğün eksiklikler ve engeller neler? Bunları nasıl aşabiliriz? 

HA: Sanırım mücadelemiz ölçüsünde umutlanmaya hakkımız oluyor. Ancak doğa üzerindeki tahribat geri döndürülebilir mi bilmiyorum. Kuruyan dere demek, yaz sıcağında kurtarıcı gördüğünüz esintinin gelmemesi demek; suya bakarak, suya konuşarak dağıtılan sıkıntıların gidecek yer bulamaması demek; dalıp gittiğimiz ufkumuzun daralması demek; su kenarındaki sosyalleşmelerin, buna bağlı geleneklerin kaybolması demek. Böyle böyle göç demek. Özellikle kadınların kapı önlerinde otururken beton yığını TOKİ’lere tıkılması demek. Sayısız yöne giden sosyolojik hatlar çıkarabilirsiniz bir derenin kurumasından…

Diğer yandan sosyal normlar dediğimiz şeyler bizim dışımızda gelişen kabuller değil. Bu nedenle ben kendi davranışlarımızı, tüketim biçimlerimizi düzenleyerek etrafımızdakilere yaptırım uygulayabileceğimizi düşünüyorum. Etrafımız derken insanlar olarak çoğunlukla kendi benzerlerimiz arasında sosyallik kursak da şahit olduğumuz vandallıklarda, su israfında daha çok konuşalım. Bu insanları uyaralım. Çalıştığımız yerlerde bu gibi konuları gündeme getirmekten çekinmeyelim.  Sosyal medya bu tip olayların afişe olması açısından önemli. Bir kaç gün önce termik santrallerin filtre takma zorunluluğunun üç yıl ertelenmesine yönelik kararın değiştiğini öğrendik. Bu, sesimizi çıkartmadığımız için ortaya çıkan bir sonuç. Ancak termik santraller filtreli halleriyle dahi tehdit saçıyorlar ki  tedavülden kalkmaları gerektiğini dillendirmeye bile sıra gelmiyor. Doğa savunuculuğunun halk sağlığını birebir ilgilendirdiğini daha çok anlatmamız lazım. Türcü bir yaklaşım olsa da bir yerde aranan madenin, yine bizim susuz kalmamızla bizim kanser olmamızla doğrudan ilişkili olduğunu daha çok insana anlatmamız lazım. Ağacın bize faydası oranında değil ağaç olduğu için korunması gerektiği bilincine ulaşabileceğimiz konusunda ise karamsarım. Bu ancak kuşaklar boyunca anne babalardan aktarılanlarla mümkün olabilir. Arendt’in dediği gibi iyi insan olmak kisvesinden sıyrılıp daha iyi bir dünya bırakmak adına doğruyu söyleyebilmek, kötü bilinmeyi göze alabilmekle mümkün olabilir.

Kategori: Kitap

Editörün SeçtikleriEkolojiEkolojik YaşamKöşe YazılarıManşetRöportajYazarlar

İnsan emeğinin onarıcı gücü: İstanbul’un Kuleli Emek Mahallesi

Boğaziçi Turizm İşletmeciliği öğrencileri ile Sosyal ve Çevresel Perspektiflerden Sürdürülebilirlik adlı dersimiz kapsamında yaptığımız 12 Ekim 2019 tarihli gezi dâhilinde İstanbul’un Üsküdar ilçesine bağlı Kandilli semtinde bulunan Kuleli Emek Mahallesi’ne gittik. Oldukça sıcak bir günün ortasındaydık ama yemyeşil bir serinlikle karşıladı bizi Kuleli Emek Mahallesi. Bir asra yakın süredir şehrin göbeğinde köy yaşam tarzını koruyan insanların mahallesi burası. Sadece yeşil değil tertemiz sokakları ve cana yakın sakinleriyle de İstanbul’a ait değilmiş gibi. Yaklaşık 430 hanenin olduğu mahallede insanlar atalardan kalma tek katlı evlerinin bahçelerinde domates, salatalık, biber gibi mevsimlik bitkilerin üretimini yaparak hem kendi gıda ihtiyacını karşılıyor hem de fazlasını diğer komşularla değiş tokuş ediyor ya da satıyor. Dünyanın en kalabalık şehirleri arasında yer alan İstanbul’un göbeğinde şaşırtıcı bir doğal ve toplumsal yapıyla karşılaşıyoruz. Bu topraklar sahip çıkan ve emek veren herkesin mahallesi aslında. Adı üzerinde burası Kuleli Emek Mahallesi…

Yeşim Yılmaz ve Boğaziçi Turizm İşletmeciliği bölümü öğrencileri ellerinde bakla tohumlarıyla çalışmaya başlamadan önce.

Bu nefis mahalleyi tanıtan sevgili dostumuz Ercüment Yıldırım, Kuleli Emek’in önde gelen isimleriyle tanıştırıyor bizi. Bu isimlerden Yeşim Yılmaz ile tanışmak çok heyecan verici. Yaşadığı toprağı, iklimi ve kültürü ayrılmaz bir bütün olarak kabul eden ve bu bütüne âşık genç bir kadın Yeşim. Onun annesi, köyün muhtarı Kenan Birinci, emekli öğretmen Süheyla Karakaş Orhan, komşulardan Fırat Gökçeoğlu ve Ahmet Türkmenile de tanışıyoruz. Dünyanın manzarası en güzel bahçesinde çaylarımızı yudumlarken, patlıcan fidelerinin arasında gezerken ve bakla tohumlarını toprağa yeşil gübre olması için ekerken güzel sohbetlere dalıyoruz. Ercüment ve Yeşim ile yaptığımız sohbeti Yeşil Gazete okurlarıyla paylaşıyorum.

Aİ: Sevgili Yeşim bir zamanlar üzerinde ot bile bitmeyen eski bir taş ocağının insanların saf emeğiyle ormana ve mahalleye dönüştüğü bir yer burası. Yani bir nevi Cehennem’den Cennet yaratmış insanların hikâyesi bu. Burada doğmuş büyümüş bir insan olarak bir de senden dinleyelim Kuleli’nin adıyla bütünleşmiş Emek mahallesini.  

YY: Mahallemize büyüklerimiz tarafından Taşocağı denilirdi. Zira Osmanlı döneminde sarayda kullanılan taşların mahalleden çıktığı bir taş madeniymiş burası. Gözünüzde canlansın diye Kazdağları’nın Kirazlı mevkisini aklınıza getirebilirsiniz. Bırakın ağacı, çalı bile bitmezmiş burada. Kuleli Askeri Lisesi’nin Konya’dan buraya taşınması birlikte askeriyede çalışacak olan sivil halkın barınma ihtiyacı doğmuş. Bu nedenle bu mevkiye yerleşme süreci başlamış. Buraya gelen insanlar biri de dedem Hüseyin Muslu’ydu. İlk yerleşenler barınmak için küçük evler yapmışlar. Daha sonra da ihtiyaçlarını karşılamak için toprağı ekip biçmeye başlamışlar. İlginçtir herkes evlerinin sınırlarını duvar yerine ağaçlarla oluşturmuş o dönemde.O zamanın şartlarında sizde tahmin edersiniz ki ulaşım, su ve elektrik günümüz koşullarındaki gibi değilmiş. Suyu elektriği ve ulaşımı olamayan bu yerde hem kendileri yaşamak hemde ağaçlarını yaşatmak için omuzluklarla ve tenekelerle su taşımışlar. Âşık Veysel’in ünlü eserinde de dediği gibi “Bir çekirdek verdim, dört bostan verdi. Benim sadık yârim kara topraktır” diyerek yola çıkmış ve şuanda hepimizin faydalandığı muhteşem bir meyve ormanı oluşturmuşlar. Ben üçüncü kuşağım ve hala mahallemde yaşıyorum. Dedem Sinop’tan gelmiş. Annem burada doğmuş büyümüş ve halen burada yaşıyor. Belki ilerde yeğenim Ömer de çocuklarını bu bahçelerde büyütecek. Bana Kuleli Emek Mahallesi’ni anlat dediklerinde asla buraları anlatmaya doyamıyorum. İnsan içine döndüğünde kendini bulurmuş ya aslında benim ki de öyle bir şey. Mahallemizin bu halini korumak için ve birbirini tanımayan selamlaşmayan insanların oturduğu lüks beton binalara dönüşmesin diye bir derneğimiz var. Dernekteki dostlarımızla elimizde ne var, buraları nasıl koruruz derken Oğliv diye bir toplulukla tanıştık. Ferhan Geylan bizim elimizdeki hazinenin farkına varmamızı sağladı.  Yeryüzü Derneği, Ercüment Yıldırım ve bir yığın güzel insan ile tanıştık sonra. Sonra da şimdi sizi de buraya getiren bir hikâyeye dönüştü bu.

Öğrenciler toprağı beslemek için bakla tohumları ekiyor.

Aİ: Ercüment, peki sen bu mahalleyle nasıl tanıştın? Bu aynı zamanda buradaki mevcut tarımın ekolojik ve toplumsal zemine daha sağlam oturması sürecinin de hikayesi olduğu için soruyorum.

EY: Yeryüzü Derneği Kent Bahçeleri Projesi kapsamında tanıştım bu güzel insanlarla. Her yıl olduğu gibi Kent Bahçeleri Projesi’nin planlamasını yapıyorduk. Kuleli Emek Mahallesi’nin de projeye dâhil olacağı söylendi. Mahallede bazı bahçelerde damlama sulama ve yağmursuyu hasadı çalışmaları yapacaktık.  Benim mahallede ölçeklendirme için keşif yapmamı istedi arkadaşlar. Ben de buraya gelip önlemi yaptım ve dernekteki arkadaşlara sundum. Sonrasında bir ekiple birlikte damla sulama sistemini çekmek için mahalleye geldik.  Geliş o geliş! Gel zaman git zaman ben de sanki mahalleli oldum. O yıl Kent Bahçeleri kapsamında Tohum Takas Şenliği yapılacaktı. Mahalleli ve özellikle de Yeşim, Tohum Takası’nın Kuleli Emek Mahallesi’nde yapılmasını istedi ve bu konuda ısrarcı oldu. Açıkçası ben katılımın büyük olamayacağını düşünüyordum. O nedenle de şüpheyle yaklaştım bu öneriye. Ancak yine de burada yaptık. Ve 2000’e yakın kişi geldi mahalleye şenlik için. Bu aslında hayatımın en mutlu yanılgısıydı. O Tohum Takas Şenliği’nde ben Ekşi Mayalı Ekmek Atölyesi yaptım mahalledeki taş fırında. Atölye başlayana kadar sağda solda koşuşturmaktan fark etmemiştim. Atölye başladığı anda bir de baktım ki devasa bir kalabalık beni izliyor! Sonrasında mahallede fide ekimleri yaptık, ilk çapalamayı yaptık, koltuk alma işlemi yaptık,  budama yaptık. Derken mahallenin gönüllü tarım danışmanı oldum. O günlerden bu günlere 2 yılı tamamladık.

Ercüment Yıldırım Kuleli Emek Mahallesi’nde yapılan tarımı anlatıyor.

Aİ: İnsanın toprağa verdiği emek bu kadar mı güzel geri döner kendine. Bu bahçenin Boğaz manzarası kentin başka bir yerinde yoktur herhalde.  Yeşim senin toprakla ilişkin nasıl başladı?

YY: Ben yıllar sonra derneğin ve oluşturduğumuz bu bostanların sayesinde anladım ki aslında ben toprağı hep sevmişim. Yeryüzü Derneği ve Ercüment sayesinde çok şey öğrendik. Her şeyden önce yaptığımız yanlışları düzelttik. Mahalleli bu bahçeleri hep kendileri ve çocuklarının ihtiyacı için kullandığından zaten hiç kimyasal kullanmazdı bahçelerde. Ancak toprağı korumak ve beslemek için yapılması gerekenler başka şeyler de varmış bizim eksik bildiğimiz. Bir de her anlattığımda gözlerimin dolduğu bir durum yaşadım. Sel bastığında çiftçilerin çilesini anladığımı düşünür ve onlar için çok üzülürdüm. Ama öğrendim ki bunun yaşamayan gerçekten bilmezmiş. Ne oldu anlatayım. Bahçeyi ektiğimin ilk senesi çok şiddetli bir yağmurda domates fidelerim sökülmüştü. Ağlaya ağlaya onların açılan köklerini tekrar toprakla kapatabilmek için o yağmurda ben ve bu işe gönül verenler hep birlikte üstümüz başımız ıslanır, çamura batarız ve hasta oluruz demeden uğraştık. O gün anladım ki çiftçi olmak çok zormuş. Atatürk “Köylü milletin efendisidir” diye boşuna söylememiş. Bunca emek verdiğin şey senin evladın oluyor ve en sadık yârin. Bunu yaşamadan tam olarak bilmek imkânsız.

Aİ: Kuleli Emek Mahallesi artık sürdürülebilir gıda üretme konusunda İstanbul’a örnek olacak bir noktaya gelmiş durumda. Ercüment mahallede önümüzdeki aylarda ne gibi çalışmalar olacak biraz anlatır mısın?

EY: Evet, artık Kent Bahçeciliği ve Kent Bostanı konusunda çıraklık kalfalık bitti mahalle için. Kuleli Emek Mahallesi çok yol aldı. Şimdiden sonrası için hedefimiz büyük. Bir kez bu proje kapsamında on bir bahçede ekim yapılıyordu. Önümüzdeki yıl bahçe sayısı yirmiye çıkacak. Bu yıl 5-6 tür ürün yetiştirildi ama önümüzdeki yıl 10-12 çeşit ürün yetiştireceğiz. Mesela mahallelilerle birlikte bahçelerde kış dönemi için “yeşil gübre” uygulaması için bakla ektik. Boğaziçi öğrencileri de bu bahçede bakla ekiminde bize katıldı. Bu baklalar, tohumları çıkmadan sökülecek ve toprağa geri karıştırılacaklar. Maksadımız toprağın yeşil örtüyle beslenmesini sağlamak. Yani bu yılı daha çok toprağımızı beslemeye ayırdık. Biz burada “İstanbul’un gıdası İstanbul’dan” şiarıyla fide yetiştireceğiz. Burada bir sera yapma düşüncemiz de var. Tahminlerimize göre beş ya da altı bin fideden ekim yapacağız bu yıl. Ancak daha sonraki yıllar için yaklaşık yirmi bin fide yetiştirmeyi planlıyoruz. Elimizde kalan fazla fidelerimizi İstanbul’da ekim dikim yapmak isteyen bostanlara, okullara ve kişilere ulaştırmak istiyoruz. İşin enerji ayağını da düşündük. Bu fideleme serasında ısıtma amaçlı biochar soba kullanmak istiyoruz. Böylelikle aynı zamanda toprağımızı besleme şansımız da olacak. Tüm bunlar için yani fide ekim dikimi için, yetiştiricilik için, Biochar ve kompost yapımı için eğitimler vermek istiyoruz. Zaten kısa eğitim videoları çekip paylaşıyoruz.  Bilgi paylaştıkça büyüyor. Ancak derinlemesine bilgi sahibi olmak isteyenler için de mahalledeki ekim dikim alanlarında ve eğitim sınıfında eğitimler yapmayı planlıyoruz. Bir başka konu da şehirde permakültür. Bizim burada yaptığımız çalışmalar bunun birebir örneği. Şehirde permakültür konusunda da eğitim vermek düşüncemiz var. Bu eğitimleri Kuleli Emek Mahalle Derneği bünyesinde yapıp herkese açık olmasını sağlayacağız.

Ekilen bakla tohumları üç hafta sonra bir el kadar boy atmış bile.

Aİ: Okuyucularımız mahalleyi ziyaret etmek ve buradaki yaşam biçimini görmek için nasıl bir katılımda bulunabilir?

YY: Evet, Ercüment’in de dediği gibi mahallede çeşitli dönemlerde farklı etkinlikler yapıyoruz. Mahalle dışından da ciddi bir gönüllü grubuna sahibiz aslında. Sosyal medya hesaplarımızı takip ederek bizden haberdar olabilirler okuyucularımız. Örneğin Instagram’da kuleli.mah.dern ve kuleli.emek.bostani adlı hesaplardan yaptığımız paylaşımlardan bizi takip edebilir ve bu etkinliklerde bize katılıp destek olabilirler. Ayrıca Yeryüzü Derneği’nin hesaplarında da yapılan etkinliklerden haberdar olabilirler. Böylece onlar bize destek olurken, biz de onlarla eşsiz manzaramızı ve dayanışma ruhumuzu paylaşmış oluruz.

Not: Bu yazıda yer alan şahane fotoğrafları çektikleri ve bizimle paylaştıkları için sevgili Yaren Timurlenk’e ve Sevinç Thunold’a çok teşekkür ederiz.

(Yeşil Gazete)

Doğa MücadelesiEkolojiGünün ManşetiRöportaj

Altın madenciliğinde kapasite artırımı: Fatsa’nın geleceği kararmasın!

‘Köylüler zehirli suyla üretim yapıyor, bahçe suluyor ve doğal olarak yeraltı sularını da kirletmiş oluyor. Bu tarımsal ürünler ülkenin ve dünyanın dört bir yanına gidiyor. Herkes kendi sorunu çözsün zamanı değil artık.  Fatsa’nın meselesi hepimizin meselesidir.’

Akgün İlhan ile gazeteci Dilek Dindar Sudan Gelen programı için Açık Radyo’da buluştu. Türkiye‘yi ve dünyayı delik deşik eden metalik madencilik konusunun ele alındığı programda Dindar, yerlisi olduğu Fatsa’da yapılan altın madenciliği çalışmalarını ve bunun gerek doğa gerekse toplum üzerindeki olumsuz etkilerini anlattı. (Programın kaydını dinlemek için tıklayınız http://acikradyo.com.tr/podcast/219959)

Aİ: Artı TV’de geçtiğimiz Eylül ayında yayınlanan Emek ve Hayat adlı programınızda Fatsa’dan etkileyici görüntülerin yer aldığı  kısa bir belgesel vardı. Fatsa’da altın madenciliği ne zaman başladı ve bu çalışmalar bir direnişle karşılaştı mı?

DD: Bizim Fatsa’daki hikayemiz yaklaşık 5 yıl önce 2013’te ÇED raporunun kabul edilmesinin ardından başladı. O günden bu yana madencilik devam ediyor. Maalesef o dönemde durumun vahimliği pek anlaşılmamıştı ve bilinmiyordu. Yani bölgede altın madeninin ve siyanürle altın aramanın nasıl bir etkisi olacak, bu durum ne yaratacak, bunun nasıl sonuçları olacak bir çok insan bilmiyordu. Bölgede yaşayan üreticiler Bergama‘da aynı süreçten geçen arkadaşlarla buluşunca ve oraya gidince meselenin nasıl sonuç doğurduğunu görerek Fatsa’ya döndüler. Yani bir bakıma kendi geleceklerini Bergama’da görmüş oldular. İşte o noktada bir muhalefet başladı. Köylüler bu madeni yapılmamasını istedi. Zaman zaman jandarma ile karşı karşıya geldiler, Karadeniz’de ve birçok yerde olduğu gibi. Civar köyler buna oldukça ciddi tepkiler verdi. Hatta dönem dönem mitingler yapıldı. Ancak insanlar ne Türkiye genelinde ne de bölgede kendilerini yeterince anlatamadılar. Çünkü metalik madencilik gerçeğini bilen çok azdı. Daha da önemlisi madenin etrafındaki köyler madene 5-10 km uzağız diye düşünerek kendi başlarına bir şey gelmez sandılar. Öyle ya devlet buna nasıl izin verirdi? Bölgede büyük oranda göçmen topluluğu yaşıyor ve devlete son derece bağlı insanların olduğu bir coğrafyadan bahsediyoruz. Topraklarının sularının zehirleneceğine ve devletin buna izin vereceğine ihtimal bile vermediler. Ta ki bugüne kadar…

Aİ: Bu tip projeleri istihdam sağlıyor ve bölgenin gelişmesine faydası olacak diyerek cazip kılmaya çalışıyorlar. İnsanlar da oğlu kızı iş buşacak diye düşünüp projeye destek bile olabiliyor. Fatsa’da da oldu mu benzer şeyler?

DD: Tabii, çocuklarını madende istihdam etmek isteyenler oldu. İstihdam edilenler de madende geçici süreyle güvenlik ve benzeri niteliksiz işlerde çalıştırıldı. Bir işçiyi işten çıkardığınız zaman nasıl işsiz ve aşsız kalıyorsa, bir çiftçinin elinden toprağını suyunu aldığınızda o da işsiz kalıyor. Ben buna da değindim yaptığım kısa filmde.

Aİ: Evet, sonra ellerinden toprağı ve suyu alınmış köylüler göçe mecbur kalıp kentin yoksulları haline geliyorlar.

DD: Evet. Bir de bu benimle, benim mahallemle ilgili değil, benim başıma bir şey gelmez yanılgısı var. Bu insanları da suçlayamıyorsunuz. Çünkü bu bir insana yapılabilir mi? „Ben bu ülkenin yurttaşıyım, bana bu nasıl yapabilir?“ diyerek isyan ediyor ve durumu anlamakta zorlanıyorlar.

Aİ: Anlaşılır bir tepki aslında. Tabii bizler bu toplumsal-ekolojik mücadelenin içinde pek çok olayı gördüğümüz için artık her şeyi yapabilirler diye düşünüyoruz ama köydeki toprağında aşında olan insan için bunu bir anda kavramak çok zor. Peki, maden alanında yaşanan çevre katliamı ne boyutlarda?

 DD: Şimdi madenin bulunduğu yerin birinci etabı bitti. İlkin küçük bir alanda, devlete ait bir ormanlık alanda başladı. Sonra fındık bahçelerini de içinde aldı. Artık madenin bulunduğu alanda sadece madenin kendisi değil etrafında da tahribat büyümüş durumda. Şimdi de maden şirketi kapasite artırımına gidiyor. Tablo korkunç. Karadeniz’de yeşilin her tonunu görürsünüz. Kahverengi görme ihtimaliniz yoktur. Maalesef bahsettiğimiz bölge tamamen kahverenginin tonlarına bürünmüş durumda. Altın madeni işleten firma ve bazı bilim insanları madencilik bitince toprağın tekrar yeşillendirip tarım arazisine dönüştürüleceğini söylüyor. Oysa 1980‘lerde siyanürle yapılan altın madenlerinin üzerinde bir ot bile bitmediğini  gördük.

Aİ: Elbette, madenciliğin olduğu yerde başka hiçbir faaliyet yapılamaz ki. Ortamda canlılık kalmıyor. 10 ya da 15 senelik bir madenciliğin sonunda elimize bir enkaz veriliyor. Fatsa’da maden tükenince geriye kalan katledilmiş toprakta ne tarım ne turizm yapılabilecek. Fındıkçılık ne durumda Fatsa’da şimdilerde?

DD: Ben de Fatsalıyım ve bir fındık üreticisiyim. Son yıllarda küllenme ile başımız dertte. Son 5 yıldır fındıkta ciddi boyutlarda küllenme sorunu var. Yani aslında fındığın çürümesine neden olan bir sorundan bahsediyoruz. Şimdi bu gerçekten doğrudan madenle ilgili midir, değil midir, ya da sular kirlendi de ondan mı gerçekleşmektedir bilemiyoruz. Mevcut madenin etrafındaki Çötelek ve Şenyurt köylerinde yapılan sondaj çalışmalarında suda ağır metaller bulundu. Mesela olması gereken değerden kat be kat yüksek alüminyum çıktı sularda. Bunu en iyi köylüler biliyor. Kendi bahçelerinden topladıkları fındıkları yemiyorlar. Ancak bu fındıklar başka yerlere satılıyor. Köylüler artık suyu bırakın içmemeyi temizlik için bile kullanmıyor. Merkezden tankerlerle su getiriliyor kullanma suyu olarak bile.

Aİ: Yani insanlar gözünün önündeki suyu kullanamıyorlar. İnsanın başına gelebilecek en korkunç bela bu herhalde. Suyundan uzaklaştırmak.

DD: Köylüler zehirli suyla üretim yapıyor, bahçe suluyor ve doğal olarak yeraltı sularını da kirletmiş oluyor. Bu tarımsal ürünler ülkenin ve dünyanın dört bir yanına gidiyor. Ve her ne hikmetse kimse yahu burada ne oluyor, bu sular niye kirlendi diye sormuyor. Bu duruma dair hiç bir araştırma yok. Konuştuğum köylüler ölüme terk edildiklerini düşünüyor.

Aİ: Fatsa gözden çıkarılmış bölge gibi yani. Tabii madenciliğin olduğu yerler aslında gözden çıkarılmış bölgeler. Ve burada yaşayan kırsal kesim de gözden çıkarılmış. Bu sadece Fatsa için değil Bergama, Kaz Dağları ve Cerattepe gibi yerler için de öyle. Bu yüzden birlikte mücadele etmek şart. Çünkü dev şirketler ve onun arkasında şirketleri destekleyen bir devlet var. Böyle bir işbirliğine tek başına bir köy veya birkaç köy nasıl karşı çıkabilir ki? İşte bu yüzden birlikte mücadele elzem.

DD:  Kesinlikle! Öncelikle o coğrafyada yaşayan insanların sesine kulak vermek lazım. Onlar ne söylüyor ve dertleri nedir bir anlamak lazım. Herkes kendi sorunu çözsün zamanı değil artık.  Fatsa’nın meselesi hepimizin meselesidir. Fatsa‘da şu anda siyasi görüş, dil, din, ırk farklılıklarına bakılmaksızın aynı dertten musdarip insanlar bir aradalar. Çünkü madenin kapasite artırma hamlesiyle birlikte binlerce dönümün daha madene kurban edilmesinden bahsediyoruz.

Aİ: Yani bu belayi en azından arkamızda bıraktık diye bir durum da yok. Önümüzde daha büyük bir bela duruyor.

DD: Evet ve yeni alanlar oldukça geniş. Yani şu anki madenin bulunduğu yer Fatsa sınırında ve o sınırın etrafını tamamen kaplamayı hedefliyorlar. O civardaki o bölgedeki köylerin tamamını kapsayacak bir alan bu. 14 yıllığına şirkete verilecek olan bu alan yeni maden sahası olarak ilan edilecek eğer durduramazsak.

Aİ: 14 yıl burayı geri dönüşü olmaz şekilde yok etmek için yeterli bir süre maalesef.  

DD: Evet öyle. Bu bölgede aslında sadece fındık üreticiliği değil, bal ve daha pek çok farklı üretim alanları var. Dolayısıyla her türlü üretici çok tedirgin şu anda. Bu tedirginlik yanyana duruşu da beraberinde getirdi. Şimdi bir platform ve dernek oluşturuluyor. Her kesimden insan bir arada olacak. Türkiye’deki benzer madencilik deneyimlerini inceliyorlar. Geçtiğimiz günlerde aslında iptal edilmemiş olsaydı ayın 12’sinde Kazdağları‘ndaki mitingde olacaklardı. Böyle genişleyen ve birleşen bir hareket ve oluşum var Fatsa’da. Bugün Bergama’da, Burhaniye‘de, Kazdağları‘nda Artvin’de hemen her noktada ya da Munzur‘da benzer dertleri yaşayan, yaşam alanları, suları ve toprakları ellerinden alınan insanların birbirine dokunup o mücadeleyi birlikte vermeye ihtiyacı var. Ve tabii ki sadece bölgede yaşayan insanlara değil, meslek odalarına, sendikalara, siyasi partilere ve bilim insanlarına da çok iş düşüyor. Bu insanların ve bu toprakların hayatı tehlikede. Her birimiz yaşamın yeniden yeşerebilmesi birlikte mücadele etmeliyiz. Aksi takdirde madenin, barajın, HES’in ve benzer projelerin altında hep birlikte kalacağız. Bunun kaçarı yok.

Aİ: Evet. Birlikte batacağız ya da birlikte çıkacağız. Buna rağmen bu sanki sadece kırsaldaki yereldeki insanların sorumluluğuymuş gibi algılanıyor. Oysa bu herkesin meselesi. Peki, biz kentliler ne yapmalıyız? Nasıl parçası olacağız bu mücadelenin?

DD: Şimdi öyle bir atmosferin içindeyiz ki sadece enflasyon konuşuluyor televizyonlarda. Yahu biz bir tarım ülkesiyiz. Bu topraklar hepimizin. Burada üretilenler hepimizin. Yaşayabilmek için o coğrafyadaki köylünün sesine ihtiyacımız var. Bu topraklar, bu su, bu hava hepimizin. Hani, kentliler olarak bizim omuzlarımıza yüklenen yük de bu. Bir şekilde köylünün toprak emekçisinin sesini gündemde tutmamız gerekiyor. Bununla ilgili kamuoyu baskısı oluşturmak için her şeyi yapmamız gerekiyor.

Sudan Gelen programının dökümünü yaparak bu röportajın metne çevrilmesine emek sunan Sabancı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler / Barış ve Çatışma Çalışmaları Yüksek Lisans öğrencisi ve İstanbul Politikalar Merkezi stajyeri sevgili Bişenk Ergin’e çok teşekkür ederiz.

(Yeşil Gazete)

Köşe YazılarıRöportajYazarlar

Çağlayan Sevinçer ile kukla tiyatrosu, ekoloji ve su üzerine

Açık Radyo’da iki haftada bir Salı günleri yayınlanan Sudan Gelen’de Akgün ilhan’ın konuğu Sevinçer Kukla Tiyatrosu’nun kurucusu ve kukla ustası Çağlayan Sevinçer’di. İlhan ile Sevinçer kukla yapımından, kukla tiyatrosundan ve kukla oyunlarda ele alınan ekoloji ve su temalarını konuştu.

Çağlayan Sevinçer, Nevra Çelebi ve Akgün İlhan Açık Radyo’da Sudan Gelen için buluştu.

– Öncelikle kuklalar hayatına nasıl girdi diye başlayalım istersen? Nasıl kukla ustası olmaya karar verdin ve bu kararı hayata geçirdin?

Aslında üniversite yıllarında tiyatro kulübü ile başladım sahne sanatlarına olan ilgim. İlk kez bir sahne performansı izlediğimde üniversite birdeydim ve büyülendim. Tiyatro kulübünü takiben İstiklal Caddesi‘nde küçük bir apartman dairesinde amatör bir toplulukla tiyatro çalışmaları yapmaya başladım. Sonra özel bir tiyatronun kursuna katılmaya karar verdim. Bu kursta yaklaşık 100 öğrenci bir yıl eğitim aldık. İkinci yıl kursa devam eden bir grupla çocuk oyunları çıkarmaya başladık. Ardından aynı tiyatroda sahne arkasında görev almaya başladım. Kukla ile tanışmam bu döneme denk geliyor. Kuklanın sahnede modern anlamda kullanımına ve yetişkinler için uyarlanmasına şahit oldum ve çok ilgimi çekti. Gerisi gerçekten bir aşk hikayesi. O zamandan bugüne kadar kukla ile olan aşkımız hiç azalmadı. Aynı tiyatroda dört sene oyuncu ve kuklacı olarak çalıştıktan sonra bu alandaki bilgi ve becerimin yetersiz olduğunu hissettim ve kuklayı gerçekten öğrenebileceğim bir yer aradım. Ne yazık ki Türkiye’de bu alanda teknik eğitim verebilecek herhangi bir okul yada kurs yoktu. Hala da öyle. İşin mutfağını öğrenebileceğiniz bir yapı hala mevcut değil. Bireysel bir takım girişimler var ama onlarda modern bilgiden oldukça uzak. Bu nedenle yurt dışına gitmeye karar verdim ve hem dil öğrenip hem de kuklaların nasıl imal edildiğini görmek için 1997’de ABD‘ye gittim. 9,5 sene süren bir ABD maceram oldu. 2001 senesine kadar üç farklı kolejde bu sanata hizmet edecek branşlarda dersler aldım, tiyatro konusunda kendimi geliştirmeye ve kukla tiyatrosu üzerine araştırmalar yapmaya çalıştım. 2001’de Washington DC‘de düzenlenen Millenium Festivali‘nde ustam ile tanıştım ve onun tiyatrosuna bir bir atölye için davet edildim. Sanırım bu dönemde artık hayatımdaki her şey kukla ile alakalı olmaya başladı. Takip eden beş sene boyunca Vermont eyaletinde Brattleboro kasabasında Ulusal Kukla Tiyatrosu‘nda önce staj yaptım, imalat ve sahneleme öğrendim sonrasında da aynı tiyatroda profesyonel olarak sahne almaya başladım. Çeşitli oyunlarda ve çocuk klasiklerinde üçüncü kuklacı olarak görev aldım. Bu süreç çok önemli oldu benim için çünkü bu dönemde piştim, kendi stilimi buldum  ve yönümü çizdim. Turneler ve dahil olduğumuz festivaller aracılığı ile pek çok oyunu görme şansım oldu. Bu da teknik anlamda bilgi kazanmamı sağladı. Ustam David Syrotiak tam bir müzikal hayranıydı. Onun sayesinde üç sene boyunca hem atölyede çalışırken hem de seyahat ederken arabada ciddi bir müzikal tiyatro külliyatı dinledim. Bu nedenle oyunlarımda müzik çok önemli bir yere sahip.

– Sevgili Çağlayan, kukla tiyatrosunun bildiğimiz tiyatrodan farkı nedir? Kuklaların oynatıldığı oyunların dili nerelerde faklılaşıyor?

Kukla çok önemli bir hikaye anlatıcılığı aracıdır. Anlatımı kuvvetlendirir. Kimi zaman hikayenin kendisini tek başına sırtlayabilir. Kukla oyunlarını dille sınırlandıramadığımız için evrenseldir. Dile veya repliklere ihtiyacı yoktur. Size bir konuyu ya da durumu sözleri kullanmadan aktarabilir. Bu da bu kukla tiyatrosu formunu normal aktör tiyatrosundan ayıran bir özellik. Örneğin geçen yıl Kudüs’de izlediğim bir Fransız kukla tiyatrosu naylon poşetleri konu alan bir çalışma sergiledi. Bu sözsüz oyun 20 dakika sürdü. Belki de plastik kirliliğiyle alakalı söylenebilecek ve söylenmiş bütün sözleri ve çalışmaları özetleyip bize bıraktı son sözü. Plastik poşeti icad eden bir adam vardı sahnede ve o poşetlerle eğlendi, dans etti. Giderek arttırdı sahnedeki poşet sayısını. Hazırlanan pervane düzenekleri  ve kontrol mekanizması ile poşetlerin havada uçuştuğu bir çemberde insan bir süre sonra var olamamaya, bu naylon mezarlığında nefes alamamaya başladı. Çok sihirli bir andı havada kafamızın üzerinde dolanan renkli poşetleri izlemek ama bir yandan da bizi boğduğunu korkarak hissetmek.

Bir başka oyunda ise buzdan yapılmış bir kuklanın oyun boyunca nasıl kademe kademe eridiğine ve oyunun sonunda eriyip yok olduğuna şahit olduk. Oyunun teması da elbette ona göre seçilmişti; Oidipus kompleksi. Güç, iktidar ve benlik duygusu içinde kendinden geçmek ve giderek insandan uzaklaşıp yok olmayı anlatan bu başarılı oyunun ana kişisi buzdu ve her saniye küçülüyordu.

Kukla tiyatrosunun en önemli avantajı işte bu teknik detay olsa gerek diye düşünüyorum. Teknik hazırlık ve tasarımın yarattığı mutlakiyetin edebi derinlikle birleşmesi ve bunun sahneye estetik kaygılarla sunulması tadına doyulamayacak defalarca izlenebilecek yapıtların oluşmasını sağlıyor. Kukla tiyatrosu işte bu şartlar oluştuğunda doğru kimyaya ulaşıyor ve üretim süreci tetikleniyor.

– Peki, Türkiye’de kukla tiyatroculuğu ne durumda?

Çok zayıf ne yazık ki. Son senelerde bir ilginin oluştuğunu ve bu alana yönelimlerin arttığını düşünüyorum. Ancak bilgi ve deneyim kazanmak emek ve zaman istiyor. Özellikle kukla yapımı ve sahnelenmesi zaman ve sabır gerektiriyor. O sebeple ilginin biraz çabuk söndüğünü görüyorum. Kukla tiyatroları var ama kimi zaman ben bile görmek istemiyorum sergiledikleri oyunları.

Geçmiş dönemlere nazaran kukla ve kukla tiyatrolarına ilginin çok daha fazla olduğu bir gerçek. Hem tiyatrolar hemde oyuncuların kuklaya olan ilgisi artıyor. Ne kadar güzel ve kaliteli kukla oyunu sunulursa ilgi o oranda artıyor. Tabi ki çeşitli vesilelerle farklı şehir ve bölgelerde düzenlenen kukla festivallerinin de bu gelişimde katkısı tartışılmaz. Halen periyodik olarak devam eden kukla festivallerine diğer belediyelerin desteklerinin eklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Kukla festivalleri düzenlemek ve buna kaynak ayırmak bence bir zorunluluk olmalı yerel yönetimlerde. Yakın zamanda Moğolistan‘a  modern sopalı kukla üzerine eğitim vermek için gittim ve toplam nüfusu 3 milyon olan başkent Ulan Batur‘da 1 milyon insanın yaşadığını ve Devlet Kukla Tiyatrosu‘nun bu sene 70. kuruluş yılını kutluyor olduğunu öğrendim. 30 milyon insan yaşıyor İstanbul‘da. Gerisini siz varın hesap edin.

Çim Gitti adlı oyun sahnelenirken.

– Biraz da Çim Gitti oyununu konuşalım. Çevre sorunlarından ve esasen su kirliliğinden bahseden bu çocuk oyununun senaryosu nasıl gelişti?

 Çim Gitti, benim geçen sene sahnelediğim, yönetmenliğini yaptığım ve üretim sürecinde kılavuzluk ettiğim  bir oyun. Antalya Şehir Tiyatrosu için hazırladım bu kukla  piyesini. Oyunun yaratım sürecinde ana motivasyonumuz kukla sanatını ve sunumu seyircinin bulunduğu yere yani açık alanlara parkalara götürmekti. Oyun oynanabilecek yerleri tespit edip fotoğraflayarak başladık işe. Çektiğimiz fotoğraflar bize ne tür bir estetik sunum ne tarzda bir kukla oyunu yaratabileceğimizle ilgili veriler sağladı. Temamız çevre ve doğa bilinciydi ve bu konu üzerine onlarca kısa skeç ve kısa oyun tasarlayıp kağıda döktük. Sonra oluşturduğumuz bu veritabanının azaltıp eleyerek mantıklı bir akış sıralamasına koyduk. Ve tabi ki ardından hayal ettiğimiz karakterlerin kuklalarını imalat sürecimiz başladı.

Doğal kalmış yeşil bir alan yarattık. Onun merkezine akasya ağaçları, küçük bir köstebek yuvası ve çiçekler koyduk. Öğle paydosunda biraz nefeslenmek ve öğle yemeği sandviçini yemek üzere bu alanda mola veren bir mühendis düşündük ve daha önce tasarladığımız sahneleri yaptığımız kuklalarla doğaçlamaya  başladık.

Gerisi kendiliğinden geldi açıkçası. İnsanın  doğada ardında bıraktığı artıklardan farkında olmadan yarattığı kirliliğe ve bundan hazin bir şekilde etkilenen canlılara kadar pek çok durumu kuklanın perspektifinden doğaçladık ve mantıklı bir olaylar serisi dizilimine oturttuk. Ve çim gitti.. .Evet gerçekten gitti. Nasıl gittiğini gidip görün derim.

– Bu arada Sevinçer Kukla Tiyatrosu‘nda sadece oyunlar sergilenmiyor aynı zamanda kukla atölyeleri de yapılıyor. Bu atölyeler katılmak için ne gibi şartlar aranıyor?

Evet, gururla bahsedebileceğim bir kukla atölye çalışmaları serisine sahibiz. Oksijen adını verdiğim ve yaklaşık 15 yıldır devam eden bir kukla yapımı, oynatımı ve sahnelenmesi çalışmasını yürütüyorum. 10 gün süren yoğun bir çalışma bu. 10 gün içerisinde konsept geliştirilmesinden kuklanın tasarımına ve 10. Gün seyirci ile canlı sergilenmesine kadar kukla tiyatrosu ile alakalı hemen hemen her şeyi kapsadığımız bir kamp bu. Oksijen Kukla Atölyesi’ni en son Moğolistan Devlet Kukla Tiyatrosu‘nda uyguladık geçen ay. Kukla yapımı ve oynatımı ile sahneleme teknikleri üzerine 15 gün süren yoğun bir eğitim gerçekleştirdik. Moğol kuklacılara bildiklerimizi aktardık ve birlikte onların doğal yaşantısı olan göçebe kültürünü anlattıkları bir oyunun ayrıntılarını, teknik detaylarını çalıştık. Ayrıca gelecek aylarda gösterime girecek olan yeni oyunları Kuğu Gölü balesinin kuklalarını tasarladık. Çok güzel ve samimi bir çalışma, yepyeni bir deneyim oldu bizim için.

Gelecek ay ise Çek Cumhuriyeti‘nde Ostrava şehrinde düzenlenen “Special Interest” isimli yetişkin kukla oyunlarının çoğunlukta olduğu bir festivalde yer alacağız. Gözlemci ve jüri  sıfatı ile davetli olduğumuz bu festivalde ayrıca bir de atölye çalışması uygulaması yapacağız.

Bir de periyodik olmayan adına “Tuzlu Sohbet” dediğimiz sohbet toplantılarımız oluyor. Genellikle deniz ve suya dair konu başlıklarının ele alındığı ve konuğun önceden belirlendiği keyifli bir bilgi alışverişi ortamına dönüşüyor tiyatromuz böyle gecelerde. Pek çok yeni fikir ve girişime de öncülük edebiliyor bu portal. Mesela bu sohbetlerden kök bulmuş ve fiziksel engellileri su ve denizle buluşturmayı hedef alan bir çalışmamız da var. Suyun insan üzerindeki etkisini artıran ve su kültürünün yaygınlaştırılmasını amaçlayan hazırlıklarımız var. Hafta sonları üç yıldır devam eden yaratıcı çocuk atölyelerimiz tüm üretkenliğiyle devam edecek bu sezonda. Gurur duyduğumuz başka bir çalışma da “Yaratıcı Çocuk Atölyeleri”. Gerçekten adı gibi uygulamalarımız çok yaratıcı. İyi hazırlanıyoruz bu etüdlere ve dersimizi çalışıyoruz her hafta. Ve en önemlisi bir atölyeyi bir daha tekrar etmiyoruz. Her hafta yeni konu ve yeni malzemeler ile bambaşka bir temayı veya coğrafyayı keşfediyor, anlatıyor ve üretiyoruz. Zeytin kurulmasından Leonardo da Vinci‘nin su sistemlerine, kukla yapımından suşiye kadar renkli bir ajandamız oluyor. Açıkçası velilerden ve yetişkinlerden sıkça duyduğumuz bir söz var bizi mest eden: “Bizde katılabilir miyiz?” diye rica ediyorlar ve bazen katılıyorlar.

Kısacası işimizi seviyoruz  hem de çok.

Ve tabi ki “Çim Geldi”den de bahsetmek isterim. “Çim Gitti” oyunu versiyon 2.0 gibi düşündüğüm bir kavram bu. Silent Spring isimli kitaptan etkilenen ve geliştirilen 2‘inci versiyonu üzerine çalışıyorum halen. Bu oyunda geri gelsin istiyorum bize küsüp giden çimin, taşın, toprağın ve doğanın. Barışalım, onun gönlünü yapalım istiyorum bu kez bu oyunda.

Bir de sırada yapılmayı bekleyen kuklalar var elbette. Dövüşmeyi sevmeyen, ince ruhlu bir boksör kuklam var bitirilmeyi bekleyen. Çok gülüyorum haline baktıkça yüzüne. Bana insanın en sık içine düştüğü hali anlatıyor. Çok ironik  bir figür olacak. Uzun boylu korkunç yüzlü atletik bir boksör ama hiç mi hiç yumruk atası yok rakibine. Sanırım çoğumuz öyleyiz. İçimizdeki ile dışımızdakini birbirine uydurmaya çalışıyoruz ama bir türlü tutturamıyoruz mayasını. İroni tam da buradan doğuyor işte! Ben de kuklalarla anlatmaya çalışıyorum bu trajikomediyi.

(Yeşil Gazete)

Doğa MücadelesiEkolojiGünün ManşetiKöşe YazılarıYazarlar

Su ve vicdan: Kirazlı’da ekolojik ve sosyal yıkıma karşı mücadele

‘Madenciliğin talan ettiği Afrika şu an zenginlikle değil tam tersi açlıkla boğuşuyor. Bizim zenginliğimiz rant, kâr hırsı, talan değil; üzerinde yaşayan tüm canlıları ile Anadolumuzdur.’

Solda Bergama altın madeni, sağda Kirazlı Kaz Dağları.

Ege’nin akciğerleri olan Kaz Dağları’nın başı altın madenciliğiyle belada. Kirazlı’da altın aramak için kesilen iki yüz bine yakın ağaç tüm ülkeden geleceğini düşünen insanları bir araya getirdi. Çünkü bu bela sadece Çanakkalelileri ya da Ege’yi değil bütün Türkiye’yi ilgilendiren bir mesele. Suyumuz, temiz havamız, orman mirasımız, bugünümüz ve yarınımız tehlikede. Madenciliğin yapıldığı hiçbir yerde bir daha hiçbir ekonomik faaliyet yapılamıyor. Su, hava ve toprak kirleniyor. Madenciliğin yapıldığı yerde hayat kalmıyor. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler hastalanıyor, halk göç etmek zorunda kalıyor. Madencilik ekosistemin çökmesi demek. Madencilik toplumun dağılması demek.  Bu ölüm kalım mücadelesinin hak savunucularından Çanakkale Barosu avukatlarından Ali Furkan Oğuz ile Açık Radyo’da yayınlanan Sudan Gelen programının yapımcısı ve Yeşil Gazete editörü Akgün İlhan bir araya geldi ve aşağıdaki söyleşiyi gerçekleştirdi.

Sevgili Furkan, Kirazlı’da 200 bine yakın ağacın kesilmesinden sonra çığ gibi büyüyen bir hareket var karşımızda. 5 Ağustos’ta “su ve vicdan” nöbetine ülkenin dört bir yanından ve hatta dünyadan insanlar katılmaya başladı.  Sen de bu davanın avukatı olarak oradaydın. Bu mücadelenin hukuksal ve toplumsal boyutlarını biraz anlatır mısın?

Öncelikle altın madenciliği projesinden bahsedeyim. 2013 yılında hazırlanan “Kirazlı Altın ve Gümüş Madeni Kapasite Artışı ve Zenginleştirme Projesi” ÇED Raporu’nda da yer aldığı üzere 1997,16 hektarlık ruhsat alanına sahiptir ve projenin 2013 yılında hazırlanan ÇED raporunda alanın %97’sinin orman alanında kaldığı belirtilmektedir. Yine rapora göre “proje kapsamında geliştirilecek üniteler toplamda 221 hektar civarında bir alanı kaplayacaktır. Proje açık ocak işletmeciliği yöntemi ile gerçekleştirileceği için, ünitelerin izdüşüm alanlarında kalan ağaçlar, arazi hazırlık aşamasında kesilecektir. Proje ünitelerine isabet eden meşcere tiplerine ait alanlar ve bu meşcere tiplerine ait hektardaki ağaç sayısı bilgileri kullanılarak, alan büyüklükleri ile hektardaki ağaç sayısının çarpımı sonucunda, ÇED alanı içerisinde ünitelerin kurulacakları alanlarda kesilmesi öngörülen toplam ağaç sayısı 45.650 adet olarak hesaplanmıştır” denmektedir.

Şirketin 02.08.2013 tarihli ÇED olumlu kararını takiben aldığı izinlerle birlikte alanda ağaç kesimine başlanmıştır. TEMA tarafından hazırlanan raporda da yer aldığı üzere 2019 yılı Haziran ayında yapılan son büyük kesim ile birlikte kesim süreci uydu fotoğraflarından incelenmiş ve alanda yaklaşık 195 bin ağaç kesilerek, ÇED’e aykırı işlem yapıldığı tespit edilmiştir.  Bu raporun hazırlanmasından sonra da günümüze dek ağaç kesimi devam etmiş ve halen de devam etmektedir. Bugün itibariyle 195 bin ağaçtan çok daha fazlası kesilmiştir. Telafisi imkânsız zararlar oluşmuştur. Söz konusu ağaç kesimi ÇED Raporu’na, usule, yasaya ve hukuka aykırı olarak gerçekleştirilmiştir. Yapılan işlemle ilgili şüpheliler, Türk Ceza Kanunu’nun 305. Maddesinde düzenlenen “Temel Milli Yararlara Karşı Faaliyette Bulunmak Üzere Yarar Sağlama”, TCK 257 görevi kötüye kullanma ve Orman Kanunu ilgili maddeleri ihlal ederek suç işlemiştir.

Bizler de bu bağlamda kesilen ağaçlarımızın hesabını sormak adına Çanakkale Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunma çağrısı yaptık ve 2 Ağustos Cuma günü suç duyurusunda bulunduk. Çağrımıza Bayramiç ve Kırklareli’den de destek geldi. Oralarda da suç duyurusunda bulunuldu. Çağrımız tüm Türkiye için halen devam etmektedir. Suç duyurusu metnini sosyal medya hesaplarımızdan paylaşmış bulunuyoruz.

Mücadele, sadece Türkiye değil, dünyanın dört bir yanından destek görmeye başladı. Whatsapp grupları kuruluyor, neler yapabiliriz diye insanlar bize ulaşıyor. Kanada basınına e-mail atanlar var. Kısacası, orada katledilen her ağacın ve her canlının dünyadan bir yankısı var artık. 5 Ağustos’ta onbinlerce kişinin katıldığı dev bir miting düzenlendi. Bu miting, insanların yapılan hukuksuzluklara doğa katliamına nasıl tepki gösterdiğini ortaya koydu. Şirketin tellerle çevrildiği ruhsat sahasına girildi ve kesilen ağaçların yerine yenileri dikildi. Bu olağanüstü bir eylemdi.

– Altın arama çalışmaları yüzünden Çanakkale’nin tek içme su kaynağı olan Atikhisar su havzası da büyük bir kirlenme tehlikesiyle karşı karşıya. Ne boyutta bir kirlenme tehdidinden bahsediyoruz?

Proje alanı, Çanakkale’nin içme, kullanma ve sulama amaçlı olarak kullanılan tek barajı olan Atikhisar Barajı havzasında yer alıyor. ÇED raporu hazırlayan firma Çanakkale Belediyesi’nden de görüş istemiş ve Belediye olumsuz görüş vermiştir. Buna rağmen ÇED raporu Bakanlık tarafından onaylanmıştır ve açılan dava yerel mahkemece reddedilmiştir. Çanakkale kent merkezinin içerisinden geçen Sarıçay üzerine kurulan Atikhisar Barajı günümüzde içme suyumuzun tamamını karşılarken, yaklaşık 1000 hektar kadar tarım alanını da sulamakta ve Sarıçay’ın aşağısındaki tarım alanlarıyla kenti taşkınlardan korumaktadır. Ayrıca, Ağıdağı ve Kirazlı bölgesi hem Çanakkale merkezin hem de çevrede bulunan birçok yerleşim alanının su varlıklarını beslediğinden çok önemli su havzalarıdır. Baraj yer altı ve yer üstü sularından beslenmektedir. Faaliyete başlandığında ağır metaller havaya, yer altı ve yer üstü su varlıklarına karışacak, bu da habitatın tahrip olmasının yanı sıra kanser vakalarının artmasına sebebiyet verecektir.

Açmış olduğumuz “ÇED Gerekli Değildir” ve “ÇED Olumlu Kararlarının İptali” davalarında altını çizerek söylediğimiz bir şey vardı: Telafisi imkânsız zararlar. ÇED raporlarının içeriği ne yazık ki taahhütlerden ve soyut bilgilerden ibaret. Bu bağlamda “doğaya zarar verilmeyecektir”, “verilecek zarar en az şekilde olacaktır” gibi söylemler ÇED raporlarının yalnızca taahhütlerden oluştuğunun bir göstergesi. Peki, taahhüt ihlal edilince ne olacak? Denetleme yapılmayınca ne olacak? İşte telafisi imkânsız zararlar dediğimiz noktada karşımıza çıkıyor. Yıllar önce National Geographic’te bir makale vardı. Kanada’da altın şirketlerinin altını çıkardıktan sonra kendilerini iflas etmiş gibi gösterdiğini ve ortadan yok olduğunu yazıyordu. Dolayısı ile taahhütler gerçekçi değil. Gerçekçi olduğunu bir an düşünsek dahi yok edilen ağır metallerin yeryüzüne çıkarılarak tahrip edildiği bir habitata yeniden dikilen ağaçlar ne derece uyum sağlar? O habitata sincaplar, yılanlar, karıncalar, geyikler yeniden nereden gelir, nasıl getirilir? Bozulan habitat yeniden kendi kendine oluşmayacaktır. Bunun yanı sıra, Çanakkale’nin tek su içme kaynağı olan Atikhisar Havzası da kullanılacak siyanürle ve yer yüzüne çıkarılacak tonlarca topraktaki ağır metallerle kirlenecek ve Çanakkale ilinin tarım ve hayvancılığı, insan sağlığını ciddi anlamda zarar görecek ve kanser vakaları artacaktır. Çanakkale’nin suyu, toprağı ve halkı zehirlenecektir.

– Altın madenciliğine karşı hareket Türkiye’nin çevre hareketleri tarihinde milat sayılabilir. 1990’ların başında Bergama’da altın madenciliği çalışmalarına karşı başlayan hareket 1996’da firma binlerce ağacı kestikten sonra kitlesel boyutlara vardı. Ancak açılan onca davaya ve çevre hukukunda emsal olacak birçok kazanıma rağmen maden hala kapatılmadı. Hatta bu süreç içinde Ovacık’ta cevher bile kalmadı. Ovacık Altın Madeni işletmesi artık başka yerlerden getirilen cevherlerin işlendiği bir kimya tesisine dönüşmüş durumda. Ovacık örneğinden alınması gereken dersler ne olmalı sence?

Çanakkale’de 2001 yılından bu yana süregelen ekoloji ve hukuk mücadelesinde bu güne kadar 70’in üzerinde dava açtık. Bu davaların 50’ye yakını 2014 ile 2018 yılları arasında açıldı. Termik santral ve vahşi madencilik projelerine ilişkin verdiğimiz mücadelede kimi projeler daha halkın katılımı toplantısı dahi olmadan biterken, kimi projelerde ise açtığımız davaları kazandık. Kazandığımız bazı davalarda projeler iptal oldu. Bazılarında ise projeler revize edilerek yeniden ÇED raporu alındı. Bu ÇED raporlarından da yılmadık ve sürekli olarak hukuk mücadelesine devam ettik. Halen de yaşam hakkımızı savunmaya devam ediyoruz. Bu davaların bir bütün olduğunu hiç unutmadık. Aynı şekilde Türkiye’nin başka bir yerinde mesela Cerattepe’de olanları da Ovacık’ta olanları da aynı sorunun parçası olarak görmek gerekiyor.

Her geçen gün başka güzel şeyler oluyor. Son olarak projenin kapasite artırımı ve zenginleştirme tesisi ÇED olumlu kararının iptal davasında arkadaşımız Av. Cömert Uygar Erdem güzel bir nokta yakaladı. Bilirkişilerden birinin imzasının sahte olduğunu düşünüyoruz. Konuya ilişkin suç duyurusunda bulunacağız. Çanakkale Belediyesi de yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunacak. Söz konusu bilirkişiler aynı zamanda bizim açtığımız 70 davanın birçoğunda da bilirkişilik yapmıştı. Şimdi bu davaları biz de yeniden gözden geçireceğiz.

Suç duyurusu dışında hukuksal ve somut başka girişimlerimiz de olacak, bunların çalışmasını yapıyoruz. Bizler yalnızca kesilen ağaçlarımızın değil, o ağaçların içerisinde yaşayan su varlıklarının, ceylanların, sincapların, yılanların, Atikhisar’ın kısacası tüm canlıların avukatı olarak ekolojik ve hukuksal mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz.

“Su altından daha değerlidir.” El Salvador’da madencilik karşıtı eylemler.

– Dünyada metal madenciliğinin yasak olduğu ülkeler var. Mesela El Salvador 2017 yılında metal madenciliğini tamamıyla yasaklayan ilk ülke oldu. Bunun da çevreyi ve başta su varlıklarını korumak için yaptığının altını çizdi. Üstelik bu ülke altın, gümüş ve bakır açısından oldukça zengin. Bu kararı bütün kaynakları tükettikten sonra almamış olmamaları önemli. Bizde de böyle bir kararın çıkması ve uygulanması mümkün mü? Bunun hukuksal zemini hazırlanabilir mi?

Türkiye’de vahşi madenciliği savunanların söylediği bir cümle var. Yer altı zenginliklerimiz yer altında mı kalsın? Zengin olmayalım mı? Alamos Gold’un CEO’su şunu söylüyor: “Türkler iyi taş taşır”. Kanun da diyor ki şirkete “bana beyan ettiğin altının yüzde 4’ü benim”. Bu nasıl bir anlaşmadır? Bu ne ekonomik ne ekolojik ne de toplumsal açıdan halkın yararına bir projedir. Bakınız madenciliğin talan ettiği Afrika şu an zenginlikle değil tam tersi açlıkla boğuşuyor. Bizim zenginliğimiz rant, kâr hırsı, talan değil. Üzerinde yaşayan tüm canlıları ile Anadolumuzdur, Kaz Dağlarımızdır, Cerattepemizdir, Toroslarımızdır ve Kaçkarlarımızdır. Bunun anlaşılması için sadece hukuksal değil toplumsal bir mücadeleyi de diri tutmak gerekiyor.

(Yeşil Gazete)

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Bırakın Dicle özgür aksın, Hasankeyf yaşasın

Batman’ın ilçesi Hasankeyf 12 bin yıllık kesintisiz tarihiyle pek çoğumuzun görmese de en azından adını duyduğu bir yer. UNESCO’nun belirlediği 10 Dünya Mirası Kriteri’nden dokuzuna sahip olan Hasankeyf, son günlerde Ilısu Barajı’yla gündemde. Barajın inşaatının tamamlandığı ve 10 Haziran’dan itibaren su tutmaya başlayacağı yetkililer tarafından açıklanmıştı. Bunun üzerine Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi ve Mezopotamya Ekoloji Hareketi 7 ve 8 Haziran günlerinde karşı eylemler yapma çağrısında bulundu. “Hasankeyf doğamız, Dicle kültürümüz” sloganı altında Türkiye, Irak ve Rojava’dan Avrupa’nın çok sayıda şehrine kadar Ilısu Barajı’nın su tutmasına karşı pek çok eylem gerçekleştirildi. Dün barajın su tutmasının erteleneceği haberi yüzleri bir nebze güldürdü. İki haftada bir Salı günleri Açık Radyo’da yayınlanan Sudan Gelen programı içinde Akgün İlhan, Ilısu projesini, baraja karşı mücadeleyi ve antik kentte son durumları uluslar arası su aktivisti Ercan Ayboğa ve Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi sözcüsü Rıdvan Ayhan ile konuştu.

– Sevgili Ercan Ayboğa, geçtiğimiz günlerde Hasankeyf Küresel Eylem Günü için çağrıda bulunmanızın ardından 7-8 Haziran tarihlerinde dünyanın farklı yerlerinde Hasankeyf’in ve Dicle Vadisi’nin sular altında kalmaması için eylem ve etkinlikler yapıldı. Eylemler nasıl geçti biraz bahsedebilir misin?  

Eylemler 7 Haziran’da Avrupa’nın Ljubljana, Münich ve Hamburg gibi kentlerinde ‘Gelecek için Cuma Günleri’ yürüyüşlerine katılımla başladı. İklim krizine karşı dünyanın yüzlerce şehrinde her Cuma sokağa inen öğrencilere Ilısu ve başka barajların Mezopotamya’da iklim ve su krizine nasıl neden oldukları anlatıldı. Buna ek olarak aynı günün ilerleyen saatlerinde Avrupa ve Irak şehirlerinde ana meydanlara ve şehirlerin önemli noktalarına gidilerek yürüyüşler yapıldı, bildiriler dağıtıldı, standlar açıldı, konuşmalar gerçekleştirildi ve ortak fotoğraflar çekildi. Eylemlerden biri Paris’te UNESCO merkezinin önünde yapılıp UNESCO’nun baştan beri Hasankeyf konusundaki sessizliği ve eylemsizliği eleştirildi. Viyana’da Ilısu Projesi’nde yer alan en büyük şirket Andritz’in önünde gerçekleştirildi. Bağdat’tan Babil’e, Nasiriye ve Basra’ya kadar on şehirde eylemler oldu.

7 Haziran akşamı saat sekizde sosyal medyada #HasankeyfİçinGeçDeğil hashtagİ üzerinden yoğun paylaşım yaparak Hasankeyf’i sosyal medyada öne çıkardık. Ayrıca Metin Uca, Xero Abbas, Haluk Levent ve Şebnem Sönmez gibi pek çok sanatçı bu kampanyaya videolarla destek verdi.

Video’nun linki: http://www.cumhuriyet.com.tr/video/video/1429127/Sanatcilardan_Hasankeyf_icin_acil_cagri.html

Tüm bunların sonucunda Hasankeyf Türkiye’de ‘top tweet’ konumuna geldi. 8 Haziran günü de eylemler devam etti. Hasankeyf’te saat 12’de köprü başında yerelden aktivist ve siyasetçiler Ilısu Barajı’nın durdurulmasını talep etmek için toplandı. Batman Belediye Başkanı ve HDP milletvekili Ayşe Acar Başaran ve sadece Hasankeyf’i ziyaret eden Birleşik Krallık’tan Avrupa Parlamentosuna seçilen Julia Word de vardı.

8 Haziran günü dikkat çeken eylemlerden biri, Güney Kürdistan’ın Süleymaniye kentinde çok sayıda grubun katılmasıyla gerçekleştirildi. Şili’den ise bir su aktivistinin dayanışma mesajı gönderildi. Londra’da Türk büyükelçiliği önünde eylem yapıldı. Bask ülkesinde ise Ilısu Projesi’ne kredi veren Garantibank’ın ana sahibi BBVA bankasına karşı Bilbo (Bilbao), Donostia (San Sebastian) ve Barcelona kentlerinde pankartlar açıldı ve yapıştırma faaliyeti yapıldı. Daha önceki küresel eylem günlerine göre çok daha fazla katılım sağlandı. Basının da yoğun ilgi gösterdiği eylem günleri oldukça başarılı oldu.

– Ilısu barajına karşı hareket on yıllardır süren bir mücadele. Proje geçmişte bir kaç kez durduruldu. Ancak her şeye rağmen inşaat 2010’da başladı ve kesintilerle de olsa günümüze kadar devam etti. Barajdan doğrudan ve dolaylı olarak etkilenecek 100 bin insan, barajın su tutmaya başlamasıyla ekonomik faaliyetleri kısıtlanacak aşağı akım ülkesi Irak’ta yaşayan Bataklık Arapları gibi halklar, arkeoloğundan iklim bilimcisine akademisyenler, aktivistler, sanatçılar ve vatandaşlar bu projeye “hayır” demesine rağmen bu proje neden durdurulamadı?

Ercan Ayboğa: Bunun pek çok nedeni var. Ülkemizde demokratik bir iklim olsaydı Ilısu Projesi başlayamazdı bile. Zira bu projeye karşı duruş oldukça güçlüydü ve halen de öyle. Yerelden gelen tepki ve karşı duruş da hiç dinmedi. Şimdiye kadar Türkiye’nin birçok yerinden ve kesiminden Hasankeyf’e destek mesajları geldi ve Ilısu Projesi eleştirildi. Açıktan açığa bu projeyi destekleyen sivil toplum kuruluşları çok az. Projenin 2002 ve 2009’da dış finansmanı iptal edildi. Ancak hükümet yılmadı ve bu sefer de finans riskini kendisi üstlendi. 2013’de İdari mahkemenin ÇED uygulaması talep etmesi sonucu baraj inşaatı üç aylığına durunca yasalar değiştirildi. Ilısu Projesi’nin devlet açısından en stratejik yatırım projelerinden biri olması bu yaklaşımda belirleyici oldu. Mesela 2015 Haziran’ında baraj inşaatındaki işçiler kötü çalışma şartlarına karşı greve gitmişlerdi. 2015 yazında devlet karşı baskı ve şiddetle harekete geçince grev sönümlendi. Sonrasında da yerelde ve bölgede kampanya yürütmek çok zorlaştı. Kısaca demokrasi ve adalet eksikliği kaynaklı bu olanlar. Devlet de bunu fırsat bilip inşaatı başlattı ve ilerletti.

Ancak bu dediklerimiz aktivistler için gerekçe olmamalı elbette. Ilısu Projesi’ne karşı kampanya yürütenler zaman zaman başarılı ve yoğun çalışmış olsa da Türkiye’de şartların zor olduğunu göz önünde bulundurarak planlamaları yapmalı. En kötü senaryoya göre hareket edilmesi her zaman en doğrusudur. Bunda eksik kalındığını düşünüyorum. Ilısu Barajı’na karşı hareket, Türkiye’nin bitmeyen en uzun mücadelelerinden biri olması ve projenin birçok defa durdurulmasına rağmen yine de ısrarla devam ettirilmesi sonucu karşı duruşun içindeki insanların bir kısmını yoruldu. Bu kadar gücü elinde toplamış ve ısrarcı bir devlete karşı mücadele etmek sadece Türkiye’de değil her yerde çok zor olurdu. İşte bu nedenle de faaliyetlerde yenilik, çeşitlilik ve koalisyonlar kurmak çok önemli.

Hasankeyf ve Dicle Vadisi’ni korumak için Ilısu Projesi’ne karşı doğan hareket, ülkemizde en eski ekolojik ve yaşam alanı mücadelelerinden biri. Bunu düşünerek sorumluluk alması gerek aktivistlerin ve demokrat olan herkesin. Hasankeyf’i ve Dicle Vadisi’ni yaşatma mücadelesinin özellikle yerelde kültürel ve ekolojik bilincin artmasında önemli rol oynadığını da dikkate almak gerek.

-Peki, Hasankeyf’i şu aşamada bile kurtarmak mümkün mü? Yani Ilısu barajı büyük maliyetlerle 9 senede tamamlandıktan sonra hükümet bu konuda geri atabilir mi?

Ercan Ayboğa: Hasankeyf için de Dicle Vadisi için de hiç bir zaman geç kalmış sayılamayız. Çünkü burada söz konusu olan doğal yaşam alanları ve kültürel mirastır. Evet, barajın büyük bir maliyeti oldu. Ama bu projenin neresinden dönülürse dönülsün toplum için de gelecek nesiller için de kârdır. Zira proje tamamlanırsa yaşanan kayıplar üst düzeyde ve telafisiz olacak. Barajın vaat ettiği enerji ve tarımsal su için başka alternatif kaynaklarımız var. Ancak Hasankeyf ve Dicle’nin alternatifi yok.

2017 yılından bu yana Hasankeyf’te, Zeynel Bey Türbesi’nin taşınmasıyla başlayan süreçte “eserlerin Yeni Hasankeyf’e taşınması” ve “kayaların sağlamlaştırılması” bahaneleriyle yapılan fiziki müdahaleler ciddi yıkımlara neden oldu. Ama buna rağmen halen kurtarabileceğimiz kültürel miras muazzam miktarda. Ilısu Projesi durdurulup iptal edilirse; başta doğrudan etkilenen beş il olmak üzere, Kürdistan, Türkiye ve Irak halklarının ekonomik, sosyal, kültürel ve ekolojik olarak çok ileri düzeyde faydalanacağına kesinlikle inanıyoruz.

Yerel halk, geleceğine yönelik alacağı demokratik, şeffaf ve ekolojik kararlarla kendi geleceğini daha iyi belirler. Kültürel ve doğal alanlar, barajlarla su altında bırakılarak veya madenlerle delik deşik edilerek değil, gelecek kuşakları da düşünerek küçük ölçekli ve demokratik çözümlerle enerji ve su ihtiyaçları karşılanabilir.

15 Mayıs’taki çağrımızla ilk etapta Türkiye hükümetinden Dicle bölgesinin geleceğini toplumla demokratik olarak tartışıp karara varmasını talep ettik. Çağrımız demokrasiye çağrıdır aslında. Son birkaç on yıldır dünyada birçok büyük projenin son anda iptal edildiğini görüyoruz. İnsan ve doğa üzerinde felaket yaratan bu projelerin iptalinin arkasında toplumda yükselen tepkiler vardır. Mesela  Tayland’da inşası tamamlanan Pak Mun Barajı faaliyete geçmişti ama bir süre sonra başta balıkçılar olmak üzere  çeşitli kesimlerin protestoları sonucu 2013’de iptal edildi. Avusturya’da inşası tamamlanan Zwentendorf Nükleer Santrali de 1978’de yapılan özel bir halk oylaması sonucu faaliyete geçmeden bırakıldı.

Bunlardan çıkardığımız sonuç sonuna kadar haklı mücadeleye devam edilmesi gereği. Yanlışa karşı susmamak lazım. Ilısu Barajı’nda su tutulmaya başlansa bile bunun durdurulması için mücadeleye devam etmek gerek. Hatta baraj rezervuarı suyla dolsa bile boşaltılması için mücadele ediyor olmak lazım. Ilısu Barajı’nın yapıldığı bölgede halkın ezici çoğunluğunun bu barajı istemediğini de dikkate alırsak böylesi bir kampanyanın başarı olma olasılığının hiç de sanıldığı kadar az olmadığını göreceğiz.

– Sevgili Rıdvan Ayhan, şimdi size sorayım. Bir Hasankeyfli olarak son gelişmelerle ilgili ne düşünüyorsunuz? Hasankeyf halkı nasıl etkileniyor tüm bu olanlardan?

Rıdvan Ayhan: Bundan birkaç gün önce Hasankeyf’te yürürken arkadaşım Süleyman’ı gördüm. Ağaç dikiyordu. Kendisine ağacı neden diktiğini, barajın su tutmaya başlayacağı haberini duyup duymadığını sordum. Süleyman’ın bundan haberi vardı elbette ama barajın su tutup da suların Hasankeyf’e kadar ulaşacağına inanmadığını söyledi. Ben de onun gibi düşünüyorum. Sular Hasankeyf’i ve bizi yutamayacak. Biz biraz daha kararlı ve inançlı bir biçimde mücadele edersek inanın ki Dicle’nin suyu tutulamaz, Dicle güle oynaya akmaya devam eder.

– Peki, Yeni Hasankeyf diye anılan yeni yerleşim yerinde vaziyet nedir? 15 Mayıs ile 15 Haziran arasında Hasankeyf’in tamamen boşaltılacağı yazıldı medyada. Bunun gerçeklik payı nedir?

Rıdvan Ayhan: Yeni yerleşim yerinde binaların kalitesinde, yollarda ve şebeke suyunda ciddi sıkıntılar var. Bu nedenlerle de kimse gitmek istemiyor Hasankeyf’in karşısında kurulmuş bu yerleşim yerine. DSİ önceden bizi buraya yerleştirmek istedi ama biz direndik ve şimdiye kadar gitmedik. Sadece birkaç aile evlerinde sorunlar olduğu için lojmanlara yerleştirildi. Evlerin kalitesi de iyi değil. Nisanda yağan yağmurlarla evler sular içinde kaldı. Bir de evlerin fiyatlarında sorun var. Mesela bizim eski evleri 100 bin TL’ye saymışsa yeni evler için 150 bin istiyorlar. Böyle olursa insanlar bu farkı ödemekte çok zorlanır. Çünkü yeni yerleşim yerinde herhangi bir iş olanağı yok. Kupkuru bir yerde insanlar hayvancılık, tarım turizm veya esnaflık yapamayacak ki. Hiçbir ekonomik faaliyeti yapamayacağı bir yerde nasıl para kazansın da devlete o kadar parayı ödesin? Eski evlerimizin bağı, bahçesi, merası vardı. Kale Yolu üzerinde esnafın dükkânları vardı. Turizmle geçinen insanlar vardı. Bu insanlar o kupkuru yerde ne yapacak, nasıl geçinecek? Bir de benim için çocukluğumun geçtiği yerler buralar. Yeni bir Hasankeyf yok ki başka yere gidelim. Umarım su tutulmaz, Dicle özgür akar, biz de ait olduğumuz yerde yaşamaya devam ederiz.

(Yeşil Gazete)

Hayvan HaklarıKöşe YazılarıRöportajYazarlar

Tolga Öztorun ile sokak hayvanlarının su hakkına dair

‘En yoksun olduğumuz şey empati. Eğer empati yaparsak inanın ki sokak hayvanlarının su problemi de ortadan kalkacak.’

Havalar ısınıyor. Yağmurlar azalıyor. Sokaklarımızda çeşmeler de yok artık. Sokak hayvanlarının susuzluk sorunu günden güne büyüyor. Tabii betona ve asfalta kesmiş, yeşil alanları neredeyse kalmamış İstanbul’un sokak hayvanları söz konusu olduğunda tek mesele su değil. Barınma, sağlık ve daha pek çok temel yaşam haklarına dair ihlaller de beraberinde geliyor. Belediyeler bu konuyla ilgili ne yapıyor? Sivil toplumun hayvan haklarının sağlanması ve korunmasında rolü ne olmalı? Birey olarak sokak hayvanları için neler yapabiliriz? Akgün İlhan, bu soruları hayvan hakları aktivisti Tolga Öztorun’a sordu. Geçtiğimiz Salı Açık Radyo’da yayınlanan Sudan Gelen’e konuk olan Öztorun, sokak hayvanlarının yaşam koşullarını iyileştirmeye çalışan yaratıcı, yapıcı ve kalıcı projelerini anlattı.

Öztorun ile İlhan Açık Radyo’da  bir araya geldi.

– Sevgili Tolga,sokak hayvanlarının yaşadığı sorunları dile getiren kısa filmler, fotoğraf projeleri, radyo ve TV programları gibi pek çok çalışmalar yaptın. Hayatın bu noktaya nasıl biraz anlatır mısın?

Bu bana kahramanım olan babamdan bir miras. Giderken benim gerçek bir insan olmamı sağlayıp öyle gitti. Ben daha küçücükken eve yaralı güvercinler ve hasta kediler getirirdi. Kendi bildim bileli köpeklerimiz oldu. Senelerdir engelli kedi ve köpeklerle beraber yaşıyorum. Barınaklarda sahalarda çalışıyorum. Yaşamımın doğal akışında hayvan hakları mücadelesi varoluş sebebim haline geldi. Zincirleme bir reaksiyon gibi gelişti bu süreç. Bu alanda herkesin yapabileceği bir şeyin mutlaka olduğuna inanıyorum. Mesleki veya ahlaki olarak hepimizin elinden bir şeyler geliyor. Burada esas olan durup seyretmek yerine mücadeleye el vermekte.

Sokak hayvanları için neler yapabilirim ki acaba diye düşünürken hepsi peşi sıra geldi aslında. Barınakta temizlik yaparak gönüllü olmuştum ama bu bana yetmemeye başlamıştı. Önce ilk kısa filmim olan “Ezber”i (2009) yaptık. 30 ünlü oyuncu ile hayvanlar kullanılmadan hayvan haklarına dikkat çeken bir film yaptım. Hemen ardından bu coğrafyanın barınak gerçeklerini anlatan ikinci kısa filmim olan “Sıradan Bir Gün”(2010) geldi. Kurgusuz bir biçimde tüm gerçeğiyle barınak nedir anlatmaya çalıştığım kısa metraj bir belgesel oldu bu. Ardından uzun seneler bir radyo serüvenim oldu. Alem FM ve Radyo D’de kendi hazırlayıp sunduğum Tolga Öztorun ile “Dost Muhabbeti” başladı. Hayvan haklarına dair yaptığım bu program uzun soluklu bir süreçti. Keşke hala devam etseydi diye düşündüğüm çok oldu. Yakın arkadaşlarım oyuncu Tuna Arman ve fotoğraf sanatçısı Ateş Kantürk ile “Farkında mısın?” adlı bir fotoğraf sergisi açarak 24 engelli hayvan ile 24 sanatçıyı bir araya getirdik. Okulları ve alışveriş merkezlerini gezdik sergimizle. Bu sayede 60 ton mama toplayıp barınaklara bağış yaptık. Sonra okullara gidip sokak hayvanlarını anlatmaya başladım. 2500 civarında çocuk ile sokak hayvanlarıyla barışık yaşama seminerleri yaptık. Bu seminerlerde fark ettim ki bu alanda pozitif kaynaklara ihtiyacımız var. Böylece barınaktan köpek sahiplendirmeyi anlatan bir çocuk kitabı yaparak işe başladık. Harika insan Kaan Güvercin ile “Küçük Ahmet Hayvan Barınağında” isimli ilk kitabımızı hazırladık. Son olarak ise bir deney laboratuvarından kaçan sıçanın hikâyesi olan “Latte Eve Gidiyor” oldu. Bu kitapları temin etmek isteyenler bana [email protected] adresimden yazıp ulaşabilir. Emin olduğum tek şey yaşadığım sürece hayvan haklarıyla alakalı projelerin içinde olacağım. Çünkü mücadelende kalıcı şeyler bırakmazsan yoksun.

Sokaklarda su hakkı elinden alınan sadece kediler ve köpekler değil.

– Havalar ısındıkça sokak hayvanlarının en elzem sorunlarının başında gelen susuzluk da başlıyor. Belediyelerin parklara yerleştirdiği suluklar iyi niyetli çalışmalar olsa dane sayıca ne de dağılım olarak yeterli değil. İstanbul gibi yeşil alanların hemen hiç olmadığı, betona ve asfalta boğulmuş kentlerde bu soruna nasıl çözüm getirilmeli?

Evet, biliyoruz ki bunlar yerel yönetimlerin görevi ama madem yapmıyorlar o zaman hava sıcaklığının 30 derecelere çıktığı günlerde bu sulukları temizlemek, her gün taze suyla doldurmak bizim görevimiz olmalı. Tabii aynı zamanda hayvanlara yardım etmeyi istemekten de hiç vazgeçmemek gerekiyor. Sadece evimizin ve işyerimizin önüne su koysak iş bitti diyebilir miyiz? Yetmese de bu çok önemli bir adım. Belki de çocuklarımıza bunu yapması gerektiğini anlatabiliriz. Böylece bu davranışı gelecek nesillere taşıyabiliriz. Sonuçta kapımızın önüne koyacağımız ufak bir kap su hayat kurtaracaktır. En yoksun olduğumuz şey empati. Eğer empati yaparsak inanın ki sokak hayvanlarının su problemi de ortadan kalkacak.

Öylesine beton içine kısıldık ki. Yıldız Parkı ve Maçka Parkı olmasa boğaz hattı neredeyse gri olacak. Direnmeliyiz ve elimizdekini vermemeliyiz diye düşünüyorum. Kendimiz ve yol arkadaşlarımız sokak hayvanlar için daha çok yeşil alan daha çok su kaynağı istemeliyiz. Bu yeşil alanlar kendi sağlığımız için de gerekli ve önemli elbette.

Belediyelerin çalışmalarını vatandaş takip etmediği sürece sorunlar çözülmüyor.

– Hepimizin bildiği gibi sokak hayvanlarının tek sorunu susuzluk değil. Hayvanlar kent hayatı içinde barınma ve sağlık haklarından da büyük ölçüde mahrumlar. Bununla ilgili İstanbul’daki mevcut durum nedir? Yerel yönetimler ve hükümetin temel görevi ne olmalı, neler yapmalı?

Bir kere bilmeliyiz ki yerel yönetimler hem sokak hem de yaban hayvanlarının temel yaşam haklarını korumak ve gözetmekle yükümlüdür. Aslında bunlar vatandaşın değil belediyelerin görevi. Elbette hepsi değil ama çoğu belediyebazı görevlerini yerine getirmiyor. Bu yetmezmiş gibi bu görevlerini bizler istemeden de yerine getirmiyor. Hatta çıkan haberlerden takip ediyorsunuzdur bu ülkede en zor şey sokak hayvanı olmak. İstenmeyen ve hor görülen olmak,İşkenceye maruz kalıp cinayete kurban gitmek sıkça duyduğumuz durumlar. Ama dediğimiz gibi yerel yönetimlerin görevi bu hayvanların sağlığını ve varlığını korumak. Belediyelerin var olma sebeplerinden biri de bu.

Peki, belediyeden hayvanlar için neler talep etmeliyiz? Su, yemek, barınma ve basit sağlık sorunlarının çözülmesi konularında belediyelerden taleplerimiz olmalı. Belediyelerden tüm bunları ücretsiz olarak isteyebiliriz. Hatta bunları istemek insan olarak her birimizin görevi. Bunlara ek olarak gözümüzün değdiği hayvanlara da hayatta kalabilmeleri için basit yardımlar etsek inan bana ortalık gül bahçesine döner. Örneğin kuduz, yerel yönetimlerin mücadele etmeleri gereken bir hastalık. Dünyada gelişmiş ülkelerde, neredeyse kökü kazınmışken bizim ülkemizde şehir merkezlerine yakın yerlerde bile görülüyor. İşte sadece bu bile yerel yönetimlerin görevlerini tam yapmadığını gösteriyor.

Ama öncelikle bu satırları okuyan sen haydi kapına su koy!

-Peki, Tolga hayvanların temel yaşam haklarını yerine getirmek ve korumak için vatandaşlar olarak biz neler yapabiliriz?

Galiba ben fazlasıyla bireysel savaşıyorum. Türkiye’de hayvan hakları derneklerinin çok büyük kısmının hakkıyla çalıştığını düşünmüyorum. Koca koca insanlar bile koltuk sevdasında olabiliyor. Hayvan korumanın insana kattığı yalancı itibarın peşindeler. Bu sebeple ben kendi başıma yoluma devam ediyorum. Çünkü daha insani bir çevrede yaşamak için, daha fazla yeşil alan olsun diye, daha fazla hayvan sağlıkla yaşasın diye, daha çok yaşanılası bir çevre için kimsenin onayına veya desteğine ihtiyacım yok. Ne demişler ilk olarak elinin uzanacağı yere ulaşmak ve sonra davanı hep bir adım öteye taşıman lazım.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hayvan Hakları

EkolojiKöşe YazılarıRöportajYazarlar

Gelecek nasıl bir turizmde? Fatma Denizci ile Ovacık Köyü’nde Bir Gün

‘Müştereklerimizi keşfederek hem yerel halkın hem de misafirlerin birbirine değer katmasını hedefliyoruz’

Şile’nin Ovacık Köyü

Türkiye’de turizm alanında güzel şeyler de oluyor. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Anadolu Efes ortaklığıyla ve Gelecek Turizmde finansmanıyla Şile’nin Ovacık Köyü’nde gerçekleştirilen “Ovacık Köyü’nde Bir Gün” projesinden bahsediyorum. Ovacık’ta sürdürülebilir bir turizm hareketi yaratarak, yerel halkın geçim kaynaklarını çeşitlendirmek amacıyla yola çıkan projeyi Slow Food hareketinden de tanıdığımız Fatma Denizci ile Açık Radyo’da Sudan Gelen programı için bir araya geldiğimizde konuştuk.

Denizci ile İlhan Açık Radyo’da bir araya geldi.

– Sevgili Fatma, Ovacık Köyü’nde Bir Gün projesini yapmak ihtiyacı nereden doğdu?

Ovacık Köyü Kadın Tohum Derneği kurucu başkanıyım. Derneğimiz 2013 yılında ata tohumlarını koruma amacı ile kuruldu. İstanbul’un ilk Tohum Takas Şenliğini Ovacık Köyü’nde 2012 yılında yaptık. Slow Food Şile Palamut Birliği, Şile Belediyesi, Şile Kültür ve Turizm Derneği işbirliği ile Şile’de eksik olan üretici pazarını hayata geçirdik. Bu pazar 2014 yılında Slow Food hareketi içinde yer alan Yeryüzü Pazarı (Earth Market) olarak tescillendi. Türkiye’de tüm köylerde olan sıkıntılar Ovacık Köyü’nde de vardı. Büyükşehir Yasası ile köylerin mahalleye çevrilmesi, istihdam sorunları, çiftçinin para kazanamaması, gençlerin iş için büyük şehre göçü ve kötü çalışma koşulları gibi sorunları bir nebze azaltabilmek için bu projeye başvurduk.

İstanbul gibi büyük bir metropole bir saat gibi mesafede olmamız en büyük avantajımız oldu. Şehir insanının özellikle de çocukların özlemini çektiği doğayla buluşmaları ve temiz gıdaya ulaşmaları için bir fırsat yarattı projemiz. Bir de toprakla uğraşan insanlar dünyanın her yerinde en büyük saygıyı görüyor. Ülkemizde köylülerimizin kaybettikleri değerlerini ve hak ettikleri saygıyı kazanmaları bizim için çok önemli. Müştereklerimizi keşfederek hem yerel halkın hem de misafirlerin birbirine değer katmasını hedefliyoruz. Bu projeyle Ovacık’a gelen misafirleri sağlıklı gıda üretimine dahil ederek tüketim davranışlarını etkileyerek türeticiye dönüştürmek; istihdam fırsatları sunarak göç etmiş olan gençleri köye geri dönmeye özendirmek; kaybolmaya yüz tutmuş tarifleri, gelenekleri, el sanatlarını ortaya çıkartmak; İstanbul gibi bir metropol için bir niş turizm ürünü sunmak ve topluluk liderliğiyle diğer köyler için örnek bir kırsal kalkınma modeli yaratmak için çaba gösteriyoruz. Bu proje coğrafi işaretli bir ürün olan Şile Bezi’nin üretiminin artması ve bilinirliliğine de yardımcı oluyor. Yani uzun lafın kısası “Ovacık Köyü’nde Bir Gün” projesi sadece Ovacık Köyü’ne ve köylülerine katkı sağlamıyor diğer civar köylerin gelişmesi için de fırsatlar yaratabiliyor.

– Peki, projeye gönüllü katkı sunanlar da oldu mu?  

Şile Belediyesi’nin maddi manevi desteği, Şile Halk Eğitim Müdürlüğü’nün ve Şile Kültür ve Turizm Derneği’nin her konuda yanımızda olması bizi cesaretlendirip hedeflerimizi büyük tutmamızı sağladı. Projemizin en güzeli yanı her bir aşamasında gönüllü olarak bizlere destek veren dostlarımızın olmasıydı. Harabe halindeki eski köy okulunu köyün dokusunu bozmadan atölyeye dönüştüren sevgili mimarımız Şenay Kahramanoğlu, logomuzun yaratıcısı ve okulumuzun duvarlarını süsleyen tasarımcı sevgili Beliz Oral, tüm atık sistemini kurmamıza yardım eden ve atölyeler yapan sevgili Mehmet Başaran, tek tek her fidanı elleriyle diken, permakültür bahçemizi düzenleyen sevgili Reyhan Yıldırım ve Nevra Akın, sosyal medya fotoğraflarını çeken sevgili Birsen Tuncer’in katkıları unutulmaz.

– Sanırım en önemli mesele projenin yerel tarafından kabul görüp görmemesi, değil mi? Ovacıklılar projeyi nasıl karşılandı? Ne gibi zorluklar ve başarı hikâyeleri çıktı ortaya?

İlk başlarda yerel halk pek hevesli değildi. “Kim bizim yaptığımız geleneksel yemekleri yemek için buraya gelir?” “Reçel, turşu, sirke, ekmek, makarna yapmayı öğrenmek isteyen çıkar mı?” “Koyunları, inekleri, tavukları ve köyümüzü niye merak etsinler?” gibi sorular vardı akıllarında. Atölyeler başlayıp misafir kabul etmeye başladığımızda herkesin fikri değişti. Köylü kadınlarımız hem para kazanıp hem bir şeyler öğrenip sosyalleşmeye başladılar. Üretmek ve ürettiğini başkalarının da takdir etmesi herkesi mutlu ediyor. Kendi parasını kazanan kadının özgüveni de arttı. Kendine güvenen kadının yetiştirdiği bilinçli çocuklar da bize umut veriyor.

Yöresel lezzeti yeniden hayata geçiren “Düdük makarna atölyesi”.

Eski lezzetleri ortaya çıkartmak ve hafızalarda kalmasını sağlamak istiyorduk. Bu proje sayesinde daha önce aile büyüklerinin yaptığı ancak şimdi unutulan yemekleri yapmaya başladı kadınlar. Mesela “düdük makarna” ortaya çıktı ve herkesin en sevdiği atölye oldu. Bu yemeğin ritüeli; ayva ya da fındık ağacının dallarını 15-20 cm kesip güzelce yontuyorsunuz. Hamurun yapışmayacağı şekilde mini oklava yapılıyor. Hamura bununla düdük şeklini verip pişiriyorsunuz. Kolay ancak işbirliği veya imece olmadan yapılamıyor. Misafirler anne, baba, çocuklar, köylüler, köy çocukları hep birlikte düdükleri yapıp afiyetle yiyorlar. Birlikte öğrenme, çalışma ve güzel bir sonuca ulaşmak herkese çok iyi geliyor.

Misafirlerimizle doğada yürüyüş yapıp yabani meyveleri, otları ve çiçekleri anlatıyoruz. İlk defa dalında böğürtlen, muşmula, koca yemiş gören ziyaretçilerimiz oluyor. Turizm şirketlerinin de ilgisini çekmeye başladık. Son 3 ay içinde Ekolojik Kültür Turizmi kapsamında yabancı misafirlerimiz oldu. Etiyopya Turizm Bakanı ve heyetini ağırladık. Ülkelerinde bulunmayan nar meyvesi ile sirke yapmayı öğrettik. Danimarkalı öğrencilere köy hayatını, köy yemeklerini ve kültürümüzü anlattık. En sevdikleri yemeğimiz “Kazyağı köftesi” ve “tarhana çorbası” oldu. Ailelerine tarhana alıp tariflerini istediler. Bunlar kültürlerin kaynaşması açısından önemli ve değerli.

Etiyopya Turizm Bakanı ve heyeti Ovacık Köyü’ndeydi.

– Projenizde turizmin su ayak izini küçültmek için yağmur hasadı, atıksız mutfak ve kompost üretimi gibi önemli çalışmalar da var. Biraz da bunlardan bahsedebilir misin?

Projemizin ana faaliyetlerinden biri de doğaya saygılı olmak, kaynakları doğru kullanmak ve tüm bunları gelen misafirlerimize, çocuklara ve gençlere anlatarak farkındalık yaratmaya çalışmak. Çatıdan akan yağmur sularını depolayıp proje bostanında kullanıyoruz. Mutfaktan çıkan atıkları solucan gübresi ve Bokashi kompostu yaparak değerlendiriyoruz. Çıkan gübreyi yine bostanda kullanıyoruz. Olabildiğince atık çıkartmayacak şekilde elimizdeki malzemelerle yemek yapıyoruz. Bu konuda bize destek veren Action Kashkarikas Derneği kurucusu Sibel Pinto ile de atölye yaptık. Sıvı sabun yapma, kilden diş macunu yapma gibi Sıfır Atık atölyeleri yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz.

– Projenin devam edebilmesi için gelecekte neler yapmayı planlıyorsunuz?

Daha çok yeni bir projeyiz. Diğer STK’lere, köylere, kadınlara örnek olmak istiyoruz. Şu anda ürettiğimiz ürünlerin çeşitliliğini arttırıp katma değeri yüksek ürünler için eğitimler almak istiyoruz. Yaptıklarımızı anlatmak için festivallere ve fuarlara katılmak istiyoruz. Üniversiteler ve STK’ler ile işbirliği yaparak projemizi geliştirmeyi hedefliyoruz.

– Ziyaret etmek isteyen okuyucularımız Ovacık’ta bir gün içinde neler yapıp yaşayabilir?

Misafirlerimizin tarladan sofraya yöresel lezzetleri, yöreye özgü kültür ve gelenekleri deneyimlemesini sağlayarak “Deneyim Temelli Turizm” modelini geliştirmeyi amaçlıyoruz. Doğa yürüyüşü yapabilirler, köy hayvanlarını gözlemleyebilirler, ekmek, turşu, sirke, sabun, düdük makarna, erişte ve kompost üretimi atölyelerine katılabilirler. Ovacık Köyü’nde üretilen ürünlerle kadınlarımızın yaptığı gıdaları satın alabilirler. Ekolojik bahçemizde tohum alma, ekim, dikim ve hasat yapabilirler. Atölyelerimizi Instagram’da ovaciktabirgün hesabımızdan ve “Ovacık Köyü’nde Bir Gün” adlı Facebook sayfamızdan duyuruyoruz. Kişi sayısına göre yemek ve atölye hazırlığı yaptığımız için rezervasyonla misafir kabul edebiliyoruz. Minimum 10 kişi ile gruplara istedikleri gün ve saatte Ovacık Deneyim Atölyemizi açabiliyoruz.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Ekoloji

EkolojiKöşe YazılarıManşetRöportaj

Suyun gelmesiyle değişen hayatların mimarı olmak…

‘Yaptığımız ölçme değerlendirmeye göre kadınların %96’sı kurduğumuz bahçeden elde ettikleri gelirin çoğunluğunu çocukların eğitimine harcıyor. Yani kadınlara fırsat verdiğimizde aslında koca bir nesle fırsat vermiş oluyoruz.’

Fotoğraflar IDEA Universal’in arşivinden alınmıştır. 

Birleşmiş Milletler’in (BM) Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin yaklaşık yarısı suyla ve suya erişimle ilgili. Yine BM tarafından 2010’da kabul edilen suya ve hıfzıssıhhaya erişme hakkı, herkesin günlük 50 ila 100 litre arası suya erişmesini garanti altına alırken, bu suyun temiz, güvenli, uygun fiyatlı ve fiziksel olarak ulaşılabilir (suyun kaynağının en fazla 1000 metre uzaklıkta bulunması ve suyu taşımak için yarım saatten fazla zaman gerekmemesi) olmasını da şart koşuyor. Nitekim dünyada tüm bu hedefleri ve hakları hayata geçirmek için çalışan on binlerce sivil toplum örgütü var. Ancak Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre 2017 yılı itibariyle tüm bu kolektif çabaya rağmen 2,1 milyar insanın güvenli su hizmetlerine erişimi sağlanabilmiş değil. Bu ülkelerde özellikle kadınlar ve kız çocukları eve su taşımakla, temizliği ve hıfzıssıhhayı sağlamakla yükümlü olduklarından eğitim, çalışma ve sosyal hayata karışma haklarından mahrum kalıyor. Su kıtlığından ve kirliliğinden en şiddetli biçimde etkilenen yoksullar, kadınlar ve çocuklar yaşam mücadelesini ya kaybediyor ya da geride kalıyor. Akgün İlhan, bu küresel meseleyi çözmeyi kendisi ve ekip arkadaşları için bir yaşam biçimine dönüştürmüş olan Hayri Dağlı ile konuştu.

Dağlı ile İlhan Açık Radyo’da.

Geçtiğimiz Salı Açık Radyo’da yayınlanan Sudan Gelen’e konuk olan Dağlı, IDEA Universal’in kurucusu.  IDEA Universal, dört sene gibi kısa bir zaman diliminde dünyanın farklı yerlerinde 100 bine yakın insanın hayatına suyu katarak kalıcı bir dönüşüme neden olan projeler üreten ve hayata geçiren bir oluşum.  Ve “bu daha başlangıç” diyor Dağlı, “daha yapılacak çok iş var”.

-Sevgili Hayri, seni kendi dünyanı ve başkalarının hayatını olumlu yönde değiştirmeye iten güç nedir? Suya, doğaya ve insana dair bütünlükçü işlere yönelmende neler etkili oldu?  

Üniversitede coğrafya eğitimi almam bana yeryüzünü, doğayı, canlıları ve aralarındaki karmaşık ilişkileri tanıma ve anlama altyapısı sağladı. Keşfetmek hayatımın en büyük tutkusu ve yaşam felsefem oldu.  Dünyanın uzak coğrafyalarına yolculuklar yapıyorum; ama öyle sanıldığı gibi yeni yerler görmek için değil, daha fazla hayal kurmak ve gerçekleştirmek için. Hayal kurmayı bırakmış milyonlarca insana ilham olmak için. Unutulmuş coğrafyaların daha iyi yaşam hayalini canlandırmak için. İnsanlara önemli olduklarını göstermek için.

Son 10 yıldır sivil alanda kimi zaman yok olma tehlikesi olan bir türün korunması, kimi zaman dünyanın az gelişmiş bir bölgesindeki çocukların veya öğretmenlerin eğitimi, kimi zaman dezavantajlı gençlerin güçlendirilmesi üzerine çalıştım. Birleşmiş Milletler’in bazı projelerinde yer aldım. 4 yıldır da Afrika’da gönüllü olarak aklımı, emeğimi, vaktimi su ve gıda krizini kalıcı olarak çözmek için insanlığa adıyorum. Afrika’da gönüllüyüm dediğimde birçok kişi karşılıksız çalıştığımı düşünüyor ancak aksine karşılığını fazlasıyla aldığımı düşünüyorum. Sadece daha birçok güzel şey gibi aldığım gülümsemelerin de parasal karşılığı yok. Bir çocuk gülümsüyor, benim içimde karnaval başlıyor.

İnandığım hayallerin peşinden gittiğim için yıllardır tatil yapmak aklıma dahi gelmiyor. Tüketime değil, türetime dayalı yaşıyorum. Yaşadığım coğrafyanın nüfusunun yarısı günlük 1 doların altında yaşıyor.  Ben de onları daha iyi anlamak için zaman zaman günlük 1 doların altında yaşıyorum. O gün 1 dolara ne alınırsa onunla yetiniyorum. Bazen yatağa yarı aç girdiğim oluyor. Ailem ve arkadaşlarım endişelense de bu empati yolcuğu, yerel sorunların çözümünde kalıcı ve etkili modeller geliştirmemi sağlıyor.

– Bir gün sırt çantanı alıp bir aylığına Afrika’ya gitmişsin. İstanbul’daki hayatına döndüğündeyse artık başka bir insan olmuşsun. Seni bu değişime iten şey neydi?

Yeni coğrafyalar keşfetmek, hikâye toplamak babamdan bana geçen bir özellik. Babamın gazete kuponlarını biriktirerek aldığı Jules Verne kitapları ve coğrafya ansiklopedilerinin içinde büyüdüm. O kitapların sayfalarında gördüğüm, okuduğum Afrika ve insanı ile tanışmak en büyük çocukluk hayalimdi. O çocukluk hayalinin yastık üzerinden çıkıp gerçeğe dönüşmesi 2014’te işimden izin alıp Tanzanya ve Kenya’ya bir sırt çantalı gezgin olarak yola çıkmamla oldu. Kıtaya adım atar atmaz Afrika insanının samimiyeti, renkliliği ile karşılaştım. Kilimanjaro tırmanışı yaptım. Bu yolcuğun sonrasında binlerce insana kalıcı şekilde su, gıda enerji sağlayan bir noktaya evrileceğini o dönemler hayal bile edemezdim. Burada kimse kimseyi kendisine benzetmiyordu. Mutluluğu paraya veya yapay mertebelere endeksleyen virüs buraya ulaşmamıştı. Bu Afrikalıları maddi anlamda olmasa da manevi olarak dünyanın en zengin insanları yapıyordu. Köylerde evlerinin en güzel odalarını bana açıyorlardı hiçbir karşılık beklemeden. Bununla birlikte kirli su içmenin ve aşırı yoksulluğun ne demek olduğunu ve Türkiye’deki yoksulluktan farkını da şok içinde öğreniyordum. Bir gün pişen bir tabak pirincin önce önüme koyulup doyduğumdan emin olunduktan sonra diğerleri tarafından yenildiğini anladığımda bu benim için bir kırılma noktası oldu. Köylerden bir tanesinde üstü muz yapraklarıyla  örtülü bir kara tahtadan, 3 veya 4 sıradan oluşan bir açık hava sınıfı vardı. Öğretmen müthiş bir özveriyle çalışırken birden hasta oldu. Sonraki günlerde çocuklar her gün o ağaç altına gelip öğretmenlerinin bir ihtimal gelmesini bekliyorlardı. Gittim, eğitim fakültesi mezunu bir coğrafyacı olmamın da özgüveniyle “ben sizin geçici öğretmeninizim” dedim. Ağaçlardan, kuşlardan, memelilerden, matematikten, bilimden konuştuk. Çocukların yüzlerindeki gülümseme ve bana sundukları sonsuz sevgi benim için paha biçilemez bir karşılık olmuştu.

Artık önümde iki seçenek vardı; birincisi İstanbul Moda’daki evime dönüp kariyerimi devam ettirip eski yaşamıma devam etmekti. İkincisi ise kalmak ve bu dünyanın en özel insanlarının en temel su, gıda, enerji, eğitim sorunlarına onlarla birlikte çözüm aramaktı. İlki konforlu olanı seçmek olacaktı. Çoğunluk bunu seçerdi. Böyle kırılma noktaları hayatımda olmuştu ve zor olanı seçmek sonrasında hep iyi şeyler getirmişti bana. O konfor alanımızdan ayrılmadan dönüşümün parçası olmamız zordu.

Zor olanı seçtim. İstanbul’a dönüp işimden istifa edip evimin tüm eşyalarını ihtiyacı olanlara verdim. Banka hesaplarını, kredi kartlarımı, spor salonu üyeliklerimi iptal ettirdim. Tek yöne biletimi ve sırt çantamı alıp Afrika’ya döndüm. Artık evim de sevgilim de yeryüzüydü! Başka bir kuruluşun gönüllüsü olarak Senegal ve Gambiya’da çalıştım. Köylerde yaşayıp Afrika kültürünü, tarihini, gerçeklerini anlamama katkı sağlayan kitaplar okumaya başladım. Tıpkı orada benimle yaşayan dostlarım gibi günde 1 doların altında yaşamı deneyimledim. Bu sayede sürdürülebilir, yerel ve etkili projeler geliştirebildim. Artık postu yere sermiştim. Hesapsız bir neşenin, bambaşka bir yaşamın içindeydim. Herkese anlatmak istediğim masalı yazıyordum. O gün o zor kararı alamasaydım bugün IDEA Universal olmayacaktı.

-Kurucusu ve direktörü olduğun IDEA Universal’dan bahsedelim. IDEA Universal dünyanın dört bir yanında, yoksullar da suya, gıdaya, enerjiye ve eğitime erişebilsin diye tek seferlik yardımlar değil, bu insanları güçlendirici ve varlıklarını sürdürücü uzun vadeli işbirlikleri kuruyor. Ekip olarak bunu nasıl başarıyorsunuz?

IDEA Universal herkesin sürdürülebilir su, gıda, enerji ve eğitime erişebildiği bir yeryüzünü kurmak için inovatif, bütüncül ve etkili, sürdürülebilir kalkınma programları yürüten bir sivil toplum kuruluşu. Daha iyi, adil ve barışçıl bir yeryüzü hayalini gerçekleştirmenin mümkün olduğuna inanıyoruz. Kimsenin yardıma ihtiyaç duymadığı bir yeryüzü düşlüyoruz ve bu düş için tutkuyla çalışıyoruz. Çok iyi biliyoruz ki aşırı yoksulluk, susuzluk ve açlık yardım kültürüyle değil ancak bütüncül bir yaklaşımla kalıcı olarak çözülebilir. Bu yüzden yardım etmek yerine yerelin potansiyelini ortaya çıkarıyoruz. Yerel liderlerin dönüştürücü güçlerini keşfetmelerine olanak sağlıyoruz. Bu yüzden projelerimizin her aşamasında yerel katılıma önem veriyoruz. İnsanların hayallerini dinliyoruz ve birlikte bu hayalleri gerçekleştiriyoruz.

Şu ana kadar Afrika ve Güneydoğu Asya’da 100.000 kişinin yaşamını dönüştürdük. Bunun arkasında yereldeki dostlarımız, güvene dayalı ve uzun süreli işbirlikleri yatıyor. Bu noktada Türkiye ve dünyanın farklı ülkelerinden gelen ve işine aşkla adanmış bir ekibimizden bahsetmek gerek. İstanbul’dan Begüm, Lora, Gizem, Bilkay, Londra’dan Emily, Amsterdam’dan Anna, New York’tan Flavia, Uganda’dan Justus, Tanzanya’dan Halima, Hadji ve Shabani emeklerini insanlığa adıyorlar. İnsanların bize olan güvenini sarsmamak için var gücümüzle çalışıyoruz. Dünyayı takip ediyor, başka kuruluşların yaptığı hataları inceliyor, yaptığımız her işi bir öncekinden daha iyi yapmaya çalışıyoruz.

– Projeleriniz nasıl şekilleniyor ve yürütülüyor?

Her coğrafyanın, her coğrafyadaki farklı köylerin farklı sorunları ve çözümleri var. Kulağa ilk başta harika gelen bir fikir uygulama aşamasında hayal kırıklığıyla sonuçlanabiliyor. Bu yüzden planlama, uygulama ve sürdürülebilirlik süreçlerini köylülerle birlikte yürütüyoruz. Sık sık buluşup dostlarımızın hayallerini, düşüncelerini dinliyoruz. Böylelikle bizim oradan geçerken uğramadığımızı, onlarla tek yürek olduğumuzu biliyorlar. Doğa ile insan arasındaki bozulmuş kadim ilişkiyi onararak yok etmeden nasıl bir gelecek istediğimizi birlikte tasarlıyoruz. Aslında doğa kendi içinde her şeyin çözümünü sunuyor. Biz o kadim insan ve doğa ilişkisini onardığımızda her şey değişiyor.  İçme suyu ve tarımda sulamayı; tohum bankacılığı, permakültür pratikleri, yağmur suyu toplama yöntemleri, doğal gübre yapımı gibi eğitimlerle birleştirdiğimizde o düşlediğimiz kendine yeten köyü ortaya çıkarmış oluyoruz. Yaptığımız ölçme değerlendirmede kadınların %96’sı kurduğumuz bahçeden elde ettikleri gelirin çoğunluğunu çocukların eğitimine harcıyor. Yani kadınlara fırsat verdiğimizde aslında koca bir nesle fırsat vermiş oluyoruz.

– Dünyada devam eden gıda ve su krizine çözüm nasıl mümkün olabilir? Örneğin IDEA Universal’in projeleri bugüne kadar kaç kişinin hayatına dokunup kalıcı değişikliklere neden oldu?

Dünyada yaklaşık 663 milyon kişi temiz suya ulaşamıyor. Afrika’da temiz bile olmayan suya ulaşmak için ortalama 6 saat yol yürümek zorunda kalınıyor. Bu zaman okuldan, işten ve sosyal yaşamdan çalınıyor aslında. Milyonlarca insan gece yatağa aç girmek zorunda. Sahra altı Afrika’sında ortalama yaşam süresi 48 yıl. Her 10 çocuktan üçü, daha beş yaşına bile gelmeden yaşamını yitiriyor. Her gün 4500 çocuk kirli su kaynaklı hastalıklardan dolayı ölüyor. Ve kirli su dünyadaki tüm şiddet türleri ve savaşlardan daha fazla can alıyor.

Peki, bunlar çözümü olmayan sorunlar mı? Kesinlikle hayır! Dünya’da herkese yetecek gıdayı üretiyoruz. Herkese temiz su sağlayacak kaynağımız, teknolojimiz ve çözümlerimiz var. Gerçekten istersek yeryüzünden açlığı ve susuzluğu bir insan ömrü kadar sürede yok edebiliriz. Ancak bunu yüzyıllık yanlışı devam ettiren, hantallaşmış, hırslı, bu sorunları var eden sistemin ürettiği yaklaşımların ve kurumların yukarıdan inme yardım anlayışıyla değil; hayal kuran, sahaya çıkan, katılımcı, bağımsız, şeffaf, gönüllülüğü profesyonellikle birleştiren, sürdürülebilirliğe önem veren, işini aşkla yapan kişi ve yapılarla yapabiliriz.

Gönüllülüğü ve iyi niyeti “bilgi derinliği” ile birleştirmek çok önemli.  Çünkü iyi niyet tek başına dönüşüm getirmiyor. Getirseydi iyi niyetli insanlar sayesinde şu an açlık ve susuzluk, bir dünya gerçeği olmazdı. O yüzden işini düzgün yapan kuruluşlarla çalışmak, onlara destek olmak önemli. Tek bir yapının ya da kişinin dünyayı değiştiremeyeceğini de biliyorum. Ancak Hakkari’deki okulunu dönüştüren özverili bir öğretmen, Ermenistan’da askıda ekmek uygulamasını başlatan bir esnaf, Brezilya’da nehrini korumaya çalışan bir kabile üyesi, İstanbul’da kentini korumaya çalışan bir öğrenci, hayatını Asya’da yok olan türleri korumaya adamış bir ekolojist, ırkçılığın bitmesi için uğraşan bir aktivist ve Afrika’da açlık ve susuzluğu sonlandırmaya çalışan bir gönüllünün yaptığı iyi işlerin çoğalması ve birleşmesiyle dünyaya dönüşüm gelecek.

– Önümüzdeki dönemde IDEA Universal’in hedefleri neler? Ufukta yeni projeleriniz var mı? Başka oluşumlarla da iletişim ve dayanışma içinde misiniz?

Bu noktadan hareketle Birleşmiş Milletler tarafından da ilgiyle karşılanan “Akıllı Köyler” modelini geliştirdik. “Akıllı Köyler”  en yoksul köylerdeki su, gıda, enerji ve gelir sorununu bütüncül ve inovatif şekilde çözen sürdürülebilir bir kalkınma modeli. Dünyada ilk kez bir sivil toplum kuruluşu dört temel sorunu entegre şekilde çözen, güneş enerjisini temele alan bir modeli geliştirdi ve uyguladı. Hâlihazırda 30 köyde bu modeli tamamladık ve birçok köyde daha çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Dünya’dan birçok farklı kuruluş akıllı köylerimize çalışma ziyareti gerçekleştirmek için bizimle iletişime geçiyor. Model, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleriyle entegre şekilde geliştirildi.

Model, sondajların açılması, güneş enerjisini kullanarak her eve çeşmelerden Dünya Sağlık Örgütü standartlarında su sağlanması, köylere tarım bahçesi ve sulama sistemleri kurulması, biyolojik tohum destekleri, tohum bankacılığı ve sürdürülebilir tarım eğitimleri, her eve günde 15 saat güneş enerjisi sağlanması gibi süreçleri içeriyor. Bunları yaptığımızda köylerin kendi kendine yeter konuma geldiğini görüyoruz.

– Akıllı köylerde yaşayan insanların günlük yaşamları nasıl değişiyor?

Dünya’da 805 milyon insan açlık sınırının altında yaşıyor. Bizim çalıştığımız köyler tam da bu durumda olan insanların yaşadığı köyler. Yetersiz beslenmeyi bir kenara koyun, günde bir öğün pirince dahi düzenli ulaşamayan insanlar var. 21.yüzyılda bu kabul edilemez bir durum. İşte biz bu köyleri uzun araştırmalar sonucu buluyoruz. Ve oralarda kalıcı dönüşümü yaratıyoruz.

Bir köye içme suyunu modern şekilde sağladığımızda, bahçeler kurup sulama sistemi ile donattığımızda, bunu da sürdürülebilir tarım ve permakültür tasarımı, doğal gübre yapımı, tohum saklama gibi eğitimlerle desteklediğimizde herşey değişiyor. Su taşımakla geçen zaman, okula ve tarlada üretime ayrılıyor. Bahçelerden alınan verim artıyor. Verim artışı demek ek gelir demek, pirincin yanına ek gıda demek, açlığın azalması demek. Aslında temiz su ve gıda insanlara kendilerini aşırı yoksulluktan çıkarmak için fırsat sunuyor. Bizde tam olarak bunu istiyoruz. Kirli su veya sürekli karbonhidrat yemekten karnı şişmiş, sağlığı bozulmuş çocukların sağlıklarına kavuştuklarını gözlemliyoruz.  Ayrıca verdiğimiz güneş kitleri sayesinde mum ya da gazyağına bağımlılıkları azalıyor. Yangın riski azalıyor.

– Peki, yaptığınız bu şahane işlere okuyucularımız nasıl katkıda bulunabilir veya katılabilir?

IDEA Universal tamamen bağımsız, gönüllü ve evrensel değerlere sahip bir sivil toplum kuruluşudur. Aldığımız her kuruşun nereye gittiğini bağışçımıza raporluyoruz. Bağışın tamamını amaca yönelik kullanıyoruz. İdari giderlerimiz neredeyse hiç yok. Dikey hiyerarşiye karşıyız. Bize yapılan bağışın adil ve temiz bir yolla kazanıldığından emin olmak isteriz. Evrensel değerlere sahip ve insanlığa katkı sağlamak isteyen, paylaşımı yaşam felsefesi olarak gören kişi veya kuruluşların işbirliğine açığız. İstanbul’dan, Gaziantep’ten, Bursa’dan, İzmir’den küçük bağışlar alıyoruz. Bağışçılarımız da yararlanıcılarımız da gönüllülerimiz de aynı zamanda bizim dostlarımız. İstiyoruz ki bağışçılarımız sahada bizimle birlikte suya ilk defa ulaşan köylerin o heyecanına yerinde tanık olsun.

Bu yazıyı okuyan herkesin artık harekete geçme sorumluluğu var. Herkesi başlattığımız bu dönüşüm yolculuğuna katılmaya davet ediyorum. Bu katılım, bizi ve yaptıklarımızı başkalarına anlatarak, bağış yaparak, etkinliklerimize katılarak veya gönüllü olarak gerçekleşebilir. Bizi sosyal medyadan ve aylık bültenimizden takip edin ve dönüşüm hikâyelerine tanık olun.  Birleşirsek ve inanırsak yeryüzünü daha güzel, daha adil bir yer yapabiliriz. Geleceğe sözümüz var. Yeryüzünün tüm çocukları suya ve gıdaya erişene kadar durmayacağız.

Daha fazla bilgi için bakınız:

www.ideauniversal.org

www.facebook.com/ideauniversal

www.instagram.com/ideauniversal

www.twitter.com/joinidea

 

Kategori: Ekoloji

Köşe YazılarıManşetRöportaj

Doğadan aldığını, aldığın haliyle geri vermek ütopya değil

İçinde yaşadığımız sistemin doğanın döngüsünü bozmak için ne gerekiyorsa yaptığını söyleyen su mühendisi Şener, dikkatleri endüstriyel atıksulara çekiyor: Türkiye’de 2010 yılında endüstriyel su tüketimi yüzde 11 iken, günümüzde bu oran yüzde 18 ile içme suyu tüketimini geçmiş durumda. 2023’te oranların yüzde 20’ye 16 olması öngörülüyor.

Endüstriyel atıksuların yeterince arıtılmıyor olması Türkiye’nin önemli meselelerinden biri. Ne de olsa suyu en yoğun biçimde kirleten sektör endüstri. İklim değişikliğinin, iklim değişikliğiyle uyumsuz su, enerji ve gıda politikalarının ve artan nüfusun şiddetlendirdiği bir su krizine doğru hızla gittiğimiz şu günlerde bu mesele daha da önem kazanıyor. Akgün İlhan, bu önemli konuyu sanayide döngüsellik ve atıksu arıtımı konularında işin hem teorisini hem de pratiğini bilen, meslekte 20 senesini tamamlamış Şebnem Aybige Şener’le konuştu.

Geçtiğimiz Salı Açık Radyo’da yayınlanan Sudan Gelen adlı programa konuk olan Şener, Ökotek adlı Çevre Teknolojisi ve Kimya Sanayi Anonim Şirketi’nde çalışan ve aynı zamanda Bilig Döngüsel Hizmetler A.Ş.’nin de kurucusu olan bir isim. O sadece modern arıtma teknolojilerini geliştiren ve yayan yenilikçi bir mühendis değil, gerek mühendisleri gerekse politika yapıcılardan ve karar vericilerden sanayi işletmelerine kadar toplumun farklı kesimlerini atık kavramını yeniden düşünmeye davet eden öncü bir aktivist.

Şener ile İlhan 16 Nisan 2019 tarihinde Sudan Gelen için bir araya geldi.

-Sevgili Şebnem neden su bilimlerinde okumaya karar verdin? Sanayinin suyuyla ya da senin deyişinle endüstrinin damarlarından akan suyla maceran nasıl başladı?

Bugün geçmişe dönüp baktığımda aslında su beni seçti diyebilirim. Hayatımın en başında annemin çok severek koyduğu ismim Şebnem’in dahi su ile bir bağlantısı var. Şebnem, suyun en doğal hallerinden biri olan çiy damlası anlamına geliyor. Büyük dedelerimin kurucularından olduğu Kütahya Tavşanlı’da çiy damlaları ile yoğurt mayalama geleneği halen devam ediyor.

Okuduğum bölüm de alanında tek. Daha önceleri Su Ürünleri Mühendisliği olarak geçmesine rağmen okuduğum dönemlerde de özellikle su bilimleri konusunda su kimyası, deniz biyolojisi, iç sular, bitkiler ve canlılar üzerine detaylı dersler veriliyordu. En sonunda eğitim içeriğine çok uygun olarak adını Su Bilimleri Fakültesi olarak değiştirdiler. Bu bölümü seçmemdeki en büyük etken babam aracılığıyla ilk gençlik yıllarımdan itibaren içinde bulunduğum uluslar arası akademik çevre oldu diyebilirim. Babamın Almanya’da yaptığı doktora sebebiyle Almanya’ya taşınmıştık. Türkiye’ye geri dönene yani ilkokul 4. sınıfa gelinceye kadar Almanya’da yaşadık. Almanya’da içinde bulunduğumuz ortamda kendini doğa bilimlerine adayan aktivist çılgın bilim adamlarının arasında büyüdüm. Bu beni doğa ile özellikle de suyla ilgili bir bölümde okumaya itti. Çok şanslıydım çünkü hayatıma anlam katabileceğim ve su arıtımı alanında dünyadaki en yeni teknolojileri geliştiren bilim insanlarıyla iç içe çalışabileceğim bir aile şirketimiz vardı. 

1998’den bugüne şirketimizde yoğun olarak özellikle endüstriyel suların arıtımı konusunda çalışmalar yürütüyorum. Yaptığım işin içine doğmuş olmaktan büyük minnettarlık duyuyorum. Her doğan gün kendimizi gerçekleştirecek hayalleri ete kemiğe büründürecek projeler üreterek, topluma ve içine doğduğumuz bütünselliğe faydalı olmak amacıyla harika ekibimizle çalışmaya devam ediyoruz.

2011’de ayrıca Bilig Döngüsel Hizmetler adında kendi şirketimi de kurdum. Bu şirketi kurmamdaki en önemli sebep ise en iyi bildiğim konu olan su döngüsünden başlayarak, içinde yaşadığımız sistemin pozitif ayak izi oluşumuna katkıda bulunabilecek projeler üretmekti. 2011’den bu yana ağırlığımızı endüstriyel tesislerin damarlarında akan suyun atık su arıtma tesislerine ulaşmadan kaynağında arıtılması ile ilgili arıtılabilirlik çalışmaları ve insanların bakış açılarını değiştirmek, bu alanda kullanılabilecek yeni teknolojilerle ilgili bilgilendirmeler yapmak oluşturdu. Ayrıca Bilig Döngüsel Hizmetler Teknik Yayınevi olarak da konuyla ilgili teknik kitaplar yayınlamaya başladık.

Bundan sonraki hedeflerimiz arasında çıtayı biraz daha yükselterek,  uzun yıllardır Türkiye Ofisi olduğumuz EPEA’nın (Çevre Koruma Teşvik Ajansı) Cradle to Cradle (Beşikten Beşiğe) felsefesine uygun şekilde başta endüstriyel tasarımcı arkadaşlarımız olmak üzere bu alana samimi olarak gönül vermiş herkesle kenetlenerek, üretim zincirini bilim ve teknolojiyle sorgulayarak ve atık yerine faydalı çıktı üreterek üretimin her alanında pozitif bir ayak izine ulaşmak için gerçek bir döngüsel değişim yaratacak çalışmalar yapmak istiyoruz. Atık kavramını sorgulamamız gerekiyor. Böyle anlatınca içinde yaşadığımız dünya için çok zor gibi görünen bir hedef. Ancak imkânsız değil. Zaten başka çaremiz de yok. Bu yolda fark yaratabilmek için sanayicilerimizi harekete geçirmek gerekiyor.

Ancak her gün biraz daha rekabetçi olan bu sistemde ayakta kalmaya çalışan üreticiler somut bir fayda sağlamadan onların bu yola girmelerini beklemek pek mümkün değil. Bu amaçla onların rekabetçi ortamlarda farklılaşmalarını sağlayacak ürünler geliştirmeleri için yardımcı olmak, bu ürünleri geliştirirken doğru malzeme, doğru üretim şekli ve doğru kaynak kullanımı konusunda çoklu disiplinli bir ekip ve bütüncül bir bakış açısı ile farkındalık geliştirilmesi gerekiyor. Üretim sistematiği baştan sona yeniden inşa edilmeli.

En hayati kısım ise böylesi döngüsel bir üretim modelinde üreticinin kısa ve orta vadede artı kazanca geçebileceğini ortaya koyabilmek. Bunun için de çok çalışmamız gerekiyor. Ama bu işin yolunda olmak bile güzel. Böyle hedeflere sahip insanlarla beraber yürüyebilmek ve güç birliği yapma fikri ise muhteşem. Biz bu konuyla ilgili danışmanlıklarımıza, gizlilik anlaşmaları çerçevesinde, sanayisine bağlı olarak üretim zincirini ya teknik çevrim ya da biyolojik çevrime sokacak şekilde tam bir döngüselliğe ulaşmak için firmaların AR&GE bölümleriyle başladık. Elbette daha yapılacak çok iş var ve henüz emekleme dönemindeyiz.

-Peki, Şebnem şimdi esas sorunumuza dönelim. Endüstri suyu hangi şekillerde ve ne kadar kirletiyor?

Şener: Gelişmiş ülkelerde endüstriyel su tüketim oranı %59’un üzerine çıkıyor. Dolayısıyla su arıtma teknolojileri büyük bir hızla gelişiyor. Türkiye’ye baktığımızda 2010 yılında endüstriyel su tüketimi %11 iken, günümüzde bu oran %18 ile içme suyu tüketimini geçmiş durumda. 2023’e geldiğimizdeyse endüstriyel su tüketiminin en az %20, içme suyunun ise %16 olması öngörülmekte.

Ülkemizde tekstil, kâğıt, petrol türevi ve kimyasal ürünlerin imalatı sonucu oluşan atıksu, üretim esnasındaki işlemler sebebiyle ciddi oranda toksik kimyasallara, mikro kirleticilere, boyalara ve ağır metallere maruz kalıyor. Bu atıksuların doğru teknolojilerle arıtılarak deşarj edilmesi amacıyla yönetmeliklerimiz (2004’den beri su kirliliği yönetmeliği) mevcut olsa da, günün sonunda sanayicinin maliyetlerinin yüksek olması, denetimin ve cezaların yeterli derecede caydırıcı olmaması ve eğitim/ bilinçlendirme mekanizmalarındaki eksiklikler büyük riskler yaratıyor. Sulak alanlar ve havzalardaki doğal habitat tehdit altında kalıyor.

Ergene Nehri’nde artık sudan çok zehir akıyor.

Günümüz teknolojileri (özellikle membran teknolojileri) rahatlıkla endüstriyel atıksu oluşumunu tamamen ortadan kaldırıp, istenmesi durumunda atıksuyun tamamen geri kazanılmasını veya içilebilecek kalitede doğaya deşarj edilebilmesini mümkün kılıyor. Aslında bunu yapmak uzun bir süredir mümkün olsa da maliyetler yüksekti. Bununla beraber erişilebilir su kaynaklarının gittikçe azalması sonucu endüstriyel amaçla kullanılacak suyun ücretlendirilmesi, arıtım teknolojilerinin yaygınlaşması ve küresel rekabetin artması sebebiyle bu maliyetler düşüyor. Bu hepimiz için iyi bir haber.

Örneğin şu anda uluslararası birçok firma gibi, biz de yüzey sularından mikrokirleticiler ve nanoplastiklerin giderimi için çeşitli pilot çalışmalar yapıyoruz. Bu bizi çok heyecanlandırıyor ve çok güzel sonuçlar alacağımızı öngörüyoruz. Ancak endüstrinin maliyetleri açısından baktığımızda, yeterli caydırıcılığın olmaması veya su kullanım maliyetlerinin artması bu teknolojiler ne kadar yaygınlaşabilir kestiremiyoruz.

Bir de plastik konusu var. Plastik, makro ve mikroplastik (0.5-5 mm) olarak tüm dünya için çok büyük bir tehdit. Ancak daha da kötüsü güneşten gelen UV ışığıyla mikroplastiğin parçalanmasının devam edip nano partiküllere yani mm’nin 10-6sına kadar veya bir alg hücresinden 1000 kat daha küçük parçacıklara kadar parçalanabilmesi sorunuyla karşı karşıyayız. Nanoplastiklerle ilgili bilimsel araştırmalar henüz çok yeni. Bunlardan birinde tek kullanımlık plastik kahve bardaklarının stiren plastik hammadde bazlı tutacaklarının UV ışınımıyla nanoplastiğe kadar parçalanabildiği gözlenmiş. Nano boyuttaki parçacıkların bağırsak duvarlarımızdan geçmesi ve bağışıklık sistemimize verdiği zararlar üzerine ürkütücü bir araştırma gerçekleşmiş.

Bu yüzden beni en çok endişelendiren konuların başında plastiğin teknik çevrimi geliyor. Bu konuya kişisel olarak çok sıcak bakamıyorum. Plastiği geri toplayıp yeniden kullanmaya, bu geri kazanım oranlarını artırmaya çalışıyor tüm dünya. Sonra da teknik çevrime sokabileceklerini söylüyorlar. Peki, bu döngü esnasındaki aşınmalar sonucu oluşacak ve doğanın döngüsüne girecek mikroplastik ve nanoplastikler ne olacak? Onlarla nasıl başa çıkacağız? İşte bence bu hepimizin üzerinde düşünmesi ve ortak çözüm üretmesi gereken bir soru.

Endüstriyel kimya ve entegre tekstil fabrikalarında üretilen polar kıyafetlerimizden doğan mikro plastik ve benzeri kaynakları hesaba katmıyorum bile. Bu noktada nanofiltrasyon membran teknolojisine büyük iş düşecek gibi görünüyor. Bu konu ciddi bir baş ağrısı nedeni. Ayrıca mikro kirleticiler olarak tanımladığımız kimyasallar, pestisitler, antibiyotik ve benzeri ilaç artıkları da ayrı bir tehdit.

-Endüstriyel atıksuyun arıtılmasında hangi yöntemler kullanılıyor?

Su, endüstrinin damarlarında akan kan gibi. Az veya çok, su olmadan endüstriyel bir üretim düşünülemez. Günümüzde, üretim için suyun arıtılmadan doğrudan kullanılması mümkün olmadığı gibi, bu üretim sonucu oluşan atıksuyun da tekrar arıtılmadan doğaya verilmesi uygun değil. Ayrıca erişilebilir su kaynaklarının günümüzde özellikle iklim değişikliği sebebiyle gittikçe azalması ve bunun yanısıra endüstriyel su ihtiyacının ciddi oranda artması sonucu, oluşan atıksuyun tekrar geri kazanılarak kullanımı ve suların atıksu arıtma tesislerine ulaşmadan kaynağında geri kazanılması gibi amaçlarla geliştirilen çeşitli arıtım teknolojileri mevcut. Bunlardan bazıları iyon değiştirici reçineler, aktif karbon, membran teknolojileri ve sıfır atık noktasında evaporasyon teknolojileri. Bu teknolojilere her geçen gün yenileri katılıyor, hibrit teknolojiler deneniyor ve endüstrinin işletme maliyetlerini azaltıcı yöntemler geliştiriliyor.

Örneğin kot kumaş üreten bir fabrikada günümüzde kota mavi rengini veren indigo boya içeren atıksu, nanofiltrasyon dediğimiz bir teknolojiyle arıtılıp su boyadan ayrılabiliyor. Su doğrudan üretime geri döndürürken, boya da geri kullanılabiliyor. Kaynağında, yani atıksu arıtma tesisine gitmeden uygulanan arıtım teknolojileriyle hem üretim maliyetleri düşüyor hem de işletmelerin su tüketimi azalıyor.

-Sanayi şirketlerinin kendi atıksularını arıtma konusuyla ilgili tutumları nasıl? Bu tutumları değiştirmek için neler yapıyorsunuz?

İçinde bulundukları zor ve rekabetçi koşullar sebebiyle bir kaçı hariç pek çok sanayi şirketini, işletme maliyetlerine katkı sağlanmadığı müddetçe harekete geçirmek kolay değil. Elbette Avrupa Birliği ile uyumlu yönetmeliklerimiz var. Atıksular mümkün olduğunca kontrol edilmeye çalışılıyor ancak sistemin uygulama noktasında eksikleri var. Yeraltı su seviyesinin giderek düşmesi sebebiyle endüstriyel üretim için açılan su kuyuları gittikçe derinleşiyor ve su kalitesi düşüyor. Yüzey suları ise her geçen gün biraz daha kirleniyor. Günü kurtaracak nitelikte bir takım çözümler üretiliyor ama orta ve uzun vadeli bütüncül bir doğru planlama konusu tam bir kısırdöngü.

Biz su arıtımı konusundaki geliştirilen en yeni teknolojileri ve uygulama alanlarını yakından takip ederek, endüstriyel işletmelerde kullanılan suyu kaynağından itibaren ele alıp, atıksu oluşumunu en aza indirecek şekilde, suyu ve üretimde kullanılan hammaddeleri olabildiğince kaynağında geri kazanmaya çalışıyoruz. Böylece hem hammadde hem su geri kazanılmış oluyor. Ayrıca arıtılacak olan atıksu miktarı da azalıyor. Yani endüstriyel atıksuyun kendisini bir kaynak olarak düşünmemiz gerekiyor. Bu amaçla teknik ekibimizle beraber arıtılabilirlik çalışmaları yaptığımız iki laboratuvarımız var. Elbette bu laboratuvar çalışmaları olumlu olduğunda bunların saha pilot çalışmalarını da yapıyoruz.

Biraz önce örnek olarak verdiğim indigo boya geri kazanımına metal geri kazanımı ve kimyasal madde geri kazanımı gibi pek çok uygulamayı örnek verebiliriz. Sanayicilerin bu yöntemle işletme maliyetlerini azaltıyoruz. Zaten sonuç harika olsa bile işletme maliyetleri yüksekse bu çalışmalar pratiğe geçirilemiyor. Bu yüzden mevcut tesislerin öncelikle verimli şekilde işletiliyor olması çok önemli. Bu amaçla arıtım teknolojileri ve örnek uygulamalar ile ilgili teori ve pratiği bir araya getiren teknik eğitimler düzenliyoruz.  Bu, çok yoğun emek isteyen ama manevi tatmini yüksek olan bir alan. Ülkemizde görece çok yeni uygulamalar bunlar. Teknik eğitim ve bilinçlendirme aslında her konuda olduğu gibi bu işin bel kemiği.

Bu amaçla Bilig Akademi bünyesinde teknik eğitim verilirken bilinçlendirmek için de teknik yayıncılık faaliyetlerimiz gerçekleştiriliyor. 2019’un sonuna doğru Bodrum’da da akademimizin bir şubesini açacağız. Bu akademide Bilig Döngüsel Hizmetler çatısı altında sadece döngüsel su arıtımı değil, aynı zamanda üretimin her alanında pozitif bir ayak izine ulaşmak için gerçek bir döngüsel değişime katkı sağlamak amacıyla, ülkemizde ve dünyada bu işe gönül vermiş tüm harika insanlarla birlikte toplumumuzu bilinçlendirmek için seminerler organize etmeyi planlıyoruz.

-Endüstriyel atıksuyun arıtılmasında devlet, şirketleri bu konuda adım atmaya yeterince yönlendiriyor? Devlet bu konuda başka neler yapabilir?

Müthiş açgözlü, hep daha fazlasını isteyen, her alanda neresinden tutsan elinde kalan bir sistemin içindeyiz. Doğanın döngüsünü bozmak için ne gerekiyorsa yapıyoruz. Olması gereken, doğadan aldığımızı aldığımız haliyle doğaya geri vermekten ibaret aslında. Bu kadar basit bir yaklaşım dahi ütopik bir talepmiş gibi karşılanıyor. Hâlbuki bunu gerçekleştirmek için önümüzde bir engel yok. Suyu en saf ve temiz haline getirecek teknolojiler zaten mevcut. Biz en bilinçli canlı türü olarak, kiracı olduğumuz bu dünyada,  kim oluyoruz da bizden sonra gelecek nesillerin haklarına girebiliyoruz? Bunun altını gittiğim her yerde sürekli olarak çiziyorum. Gel gör ki yeterli teşvik yok hala.

Türkiye’de endüstri gittikçe daha yoğun biçimde organize sanayi bölgeleri (OSB) içinde toplanıyor. Endüstriyel atıksuyun büyük bir kısmı da bu OSB’ler aracılığıyla üretiliyor. Bu OSB’ler ortak bir atıksu arıtma tesisi kurduruyor ve işletiyorlar.Bu güzel bir uygulama. Biz birçoğuyla da yakın çalışıyoruz. Bu OSB’lerde üretim yapan sanayicinin en büyük endişelerinden birisi önümüzdeki 5 yıl içinde üretimleri için gerekli su kaynaklarının azalması sonucu üretimin sekteye uğraması riski ve suyun pahalanması. Bu amaçla atıksu geri kazanımı tesisleri için yatırım yapıyor bazıları. Ancak devlet atıksu arıtma geri kazanım tesislerine sadece %50’ye kadar enerji teşviki veriyor. Oysa atıksu geri kazanımı için yapılacak yatırımlara ve işletme masraflarına da teşvik verilmeli. Böyle bir teşvik verilmesi durumunda yeraltı ve yüzey sularımızı kullanmak yerine daha fazla atıksuyu geri kazanarak kullanabiliriz.

Atıksu geri kazanıldığında yeniden bir su kaynağına dönüşüyor. Böylece yeraltı ve yüzey suyu ihtiyacı azalıyor. Her işletmede böylesi bir döngüsellik olduğunu düşünsenize. Dolayısıyla acil olarak atıksu geri kazanımı için yatırım ve hatta işletme teşviklerinin çıkarılması gerekiyor. Bu hem çevrenin korunması için hayati,  hem de hızla su fakirliğine doğru ilerleyen ülkemizde sanayicinin üretiminin durması ve maliyetlerinin kontrol edilemez ölçüde artması gibi risklerin önüne geçmek için de çok önemli.