Köşe YazılarıManşetYazarlar

Gıda güvenliği, tarım alanları ve ormanlar ve RTÜK ‘torba’da…

Kamuoyunun büyük bir çoğunluğunun henüz haberi yok ama bir torba yasa daha yolda… Üstelik bu torba yasa ülkemizin yıllardan bu yana kanayan yaraları olan gıda güvenliği, tarım alanları ve ormanların korunması üzerine. İktidar partisi tarafından tam bu pandemi günlerinin ortasında; dikkatler salgın üzerindeyken hiçbir meslek örgütüne danışılmadan ve bilgi verilmeden gündeme taşınan torba yasa geçtiğimiz günlerde TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu’ndan değişikliğe uğramadan geçti. ‘Gıda, Tarım ve Orman Alanında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun’ adıyla TBMM’ne sunulan bu son torba yasa teklifi ile daha önce büyük bölümü yine bu iktidarın çeşitli hükümetlerince çıkarılan çok sayıda yasada değişiklikler yapılmasını öngörülüyor.

Komisyondan geçen ve 11 farklı kanunda değişiklik ön gören 34 maddelik torba yasanın içinde neler yok ki? Teklif gıda ve şeker piyasası denetimlerinden, tarım alanlarının korunmasına, ormancılığa kadar çok sayıda yasada değişiklikler getiren maddeler barındırıyor. Ormancılık alanında orman sahalarının genişletilmesi için tedbirler getiren ve özel ormancılığı ‘teşvik’ eden maddeler içeriyor; torba yasa teklifi.

Orman varlığını korumak için torba yasa mı gerekiyor?

Ama hatırlanacağı gibi Kazdağları’ndaki  altın madeni girişimi için yaklaşık bir yıl önce 200 000 ağacın kesilmesine de bu iktidarın Tarım ve Orman Bakanlığı izin vermişti… Yine 3. Boğaz Köprüsü ve bağlı otobanlar yüzünden İstanbul’da Kuzey Ormanları’nın başına gelenler; Doğu Karadeniz’de yeşil yol projeleriyle bölge ormanlarının yok edilmesi, Artvin Cerrattepe maden alanı için binlerce ağacın kesilmesi henüz unutulmadı. Oysa bu doğal orman varlığımızı korumak için torba yasa da gerekmiyordu.

Torbanın  içinde tarım alanlarıyla ilgili de düzenlemeler de var. Teklife bakacak olursak tarım arazileri korunması amaçlanıyormuş gibi bir yaklaşım görülüyor. Tarım arazilerinin bölünmesi ve amaç dışı kullanımına izin verilmesinin bu torba yasa ile engelleneceği iddia ediliyor. Ancak şu ana kadar yaşananlar tam tersi… Türkiye’de son on yıl içinde tarım alanlarında görülen azalma %9’a yakın… Üstelik bu TUİK’in resmi rakamlarına göre…

Bilim Kurulu’na RTÜK yetkisi 

Torba yasanın belki de en dikkat çekici maddeleri gıda güvenliği alanında… Bu alanda getirilen ilginç maddeler var. Gıdada taklit ve tağşişin; yani kısaca sahteciliğin önüne geçmek için hapis ve para cezalarının ağırlaştırılması önemli bir yer tutuyor yasa teklifinde. Ancak şu anda yetersiz görülen cezaların bile gerçek yaşamda tam olarak uygulanmadığı biliniyor. Teklif ile getirilen en ilginç madde ise bir Bilim Kurulu önerisi. Öneri ile gıda ve beslenme alanında yanıltıcı bilginin önüne geçilmeye çalışıldığı iddia ediliyor. İlk anda olumlu izlenim bırakıyor bu madde, özellikle de televizyonlarda Covid-19’dan korunmak için bazı akademik ünvanlı kişiler tarafından bol sarımsaklı kelle-paça çorbasının tüketilmesinin önerildiği bir ülkede yaşıyorsanız…

Fakat bu noktada bazı sorular aklınıza geliyor. Bilim kurulu kimlerden oluşturulacak, kararları kim tarafından denetlenecek ve yetkilerinin sınırı nerelere kadar uzayacak? Bu noktada RTÜK yasasına da bir ekleme yapılacağı ve bu Bilim Kurulu’nun kararına göre ekranların karartılabileceği gerçeği de ortaya çıkıyor. Bu durum da açıkça sansür şüphelerinin uyanmasına yol açıyor. Teklife göre, akademisyenlerin normal televizyon kanallarında gıda güvenliği ve güvencesi ile ilgili yapacağı bilimsel açıklamalar bu kurulun hoşuna gitmediği anda 50.000 TL’ye kadar para cezası ve televizyonlar için idari işlemlerle cezalandırılabiliyor. 

Yasa teklifinde şeker piyasasının denetimiyle ilgili maddeler de var. Aslında bu maddeler şeker piyasanın gerektiği gibi denetlenmediğinin bir itirafı gibi…

Sonuç olarak gündemde gıda, tarım ve ormancılık alanında büyük yasal değişiklikler kapıda. Ancak bu değişiklikler planlanırken bu alanda çalışan uzmanların üyesi olduğu başta Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve ona bağlı odalar olmak üzere hiçbir meslek örgütüne danışılmadı. Özellikle yasa teklifinin içeriği nedeniyle TTB ve TMMOB’ne bağlı Orman Mühendisleri Odası, Ziraat Mühendisleri Odası, Gıda Mühendisleri Odası ve Çevre Mühendisleri Odası’nın görüşleri çok ama çok önemli… Ayrıca teklif hazırlanırken yıllardır bu alanda çalışan sivil toplum örgütlerinin, tüketici derneklerinin de görüşleri alınmalıydı.

Yapılmadı ve iktidarca hazırlanan torba yasa teklifi TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonundan geçti ama henüz Genel Kurul‘a gelmedi. O nedenle vakit henüz geçmiş değil. Eğer gerçekten tarım ve orman alanları korunmak isteniyorsa, gıda güvenliği sağlanmaya ve sahteciliğin önüne geçilmeye çalışılıyorsa bir an önce özellikle meslek örgütleri ve tüketici kuruluşlarıyla bir masa etrafında toplanarak torba yasa üzerinde tartışılabilmelidir. Yoksa bu torba yasa teklifi ile ne orman ve tarım alanlarımız kurtulur ne de gıda güvenliği gerçek anlamda sağlanabilir…

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Doğruları konuşmak ne zamandan beri ‘halkı paniğe sevk etmek’ oldu?

Mutlaka okumuşsunuzdur; geçen hafta içinde Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Kayıhan Pala hakkında bir internet sitesine yaptığı açıklamalar nedeniyle ‘halkı yanlış bilgilendirme ve paniğe yönlendirici açıklamalar’ nedeniyle soruşturma açıldı. Aynı zamanda Türk Tabipleri Birliği (TTB) Covid-19 İzleme Kurulu üyesi olan, saygın halk sağlığı akademisyeni Prof. Dr. Pala salgının ülkemizde başladığı andan itibaren kamuoyunu doğru ve güvenilir bilgilendirme için çaba harcayan az sayıdaki bilim insanlarından.  

Prof. Dr. Pala soruşturmaya konu olan internet sitesindeki röportajında yaşadığı kent Bursa’daki vaka ve ölüm sayıları üzerindeki şüphelerini ifade ediyor. Aslında bu kuşkular ülke çapında bugüne kadar başta TTB, Türk Toraks Derneği gibi çok sayıda meslek kuruluşu ve bilim insanı tarafından dile getirilmişti. Türk Toraks Derneği hem de yaklaşık üç ay önce, 19 Nisan’da yaptığı basın açıklamasında İstanbul ve Trabzon illerindeki ölüm sayılarını yıllara göre karşılaştırarak Covid-19 nedeniyle ölümlerin daha yüksek olabileceği konusunda şüphelerini kayda geçirmişti.  Yine pandeminin ülkemizi etkilemeye başladığı 11 Mart tarihinden bu yana özellikle mart ve nisan aylarında yapılan test sayısının yetersiz olduğu ve bu nedenle çok sayıda vakaya teşhis konulamadığı kamuoyu önünde birçok bilim insanı tarafından hep tartışıldı.

Prof. Kayıhan Pala.

Üstelik bu dönemde ülkemizde Dünya Sağlık Örgütü’nün ısrarlı önerisine karşın; PCR testi negatif ama klinik bulguları Covid-19 ile uyumlu çok sayıda vakanın kayıtlara Covid-19 olarak işlenmediği biliniyor. İşte bunları salgının başlangıcından bugüne dile getiriyor Prof. Dr. Pala.  Ayrıca bunları kamuoyu ile sadece Kayıhan Pala da paylaşmıyor. TTB Covid-19 İzleme Kurulu’nun diğer üyeleri ve çeşitli medya organlarında görüşlerini açıklayan çok sayıda bilim insanı ile halk sağlığı uzmanları da benzer düşüncelerini, 1 Haziran sonrası başta artan günlük vaka sayıları olmak üzere, yaşananların nedenleri ve sonuçlarını bilimsel dayanaklarıyla ortaya koyuyor. 

Bakanlık uzmanları da uyarıyor: Virüs toplumda dolaşıyor

Halk sağlığında temel bir yaklaşım vardır: Toplumu tehdit eden bir tehlikeye karşı toplumun desteğini sağlamanız, her şeyden önce topluma içinde olduğu tehlike hakkında doğru ve açık bilgi vermeniz gerekir. Ülke çapında pandemiye karşı alınmış hemen hemen tüm önlemleri kaldırırsanız bu toplum tarafından tehlikenin ortadan kalktığı anlamında yorumlanır. Oysa bizzat Sağlık Bakanlığı uzmanları SARS-CoV-2 virüsünün toplum içinde dolaşmaya devam ettiğini; bulaşma tehlikesinin sürdürdüğünü ifade ediyor.

Bu nedenle maske kullanımı, fiziksel mesafeye dikkat etme, sık el yıkama gibi basit ama yaşam kurtarıcı önlemleri sürdürmek önemli. Ancak 1 Haziran tarihindeki erken ve aşırı açılım toplumun bu basit önlemleri bile uygulamamasına yol açtı. Sonuç olarak gelinen nokta da kolluk kuvvetlerinin baskısı ve 900 TL’lik ceza korkutmacası ile maske kullanımı sağlanmaya çalışılıyor. 1 Haziran öncesi 800’lerin altına kadar düşen günlük vaka sayısı bugün artık ortalama 1300’lere yakın… Aktif vaka sayımız ise 22 000’lerden aşağı bir türlü düşmedi.

Sağlık Bakanlığı yetkilileri herkesin maske kullanımı, fizik mesafe gibi önlemlere dikkat etmesi sağlanabilirse iki hafta sonra ancak günlük vaka sayısının binin altına düşebileceğini ifade ediyor. Yine bakanlığın açıklamaları bazı kentlerimiz için tehlikenin daha da büyük olduğunu gösteriyor. Bu kentlerde günlük vaka sayılarında, hastane ve yoğun bakım ünitelerine yatışlar diğer kentlerimizden daha fazla… Bizzat Sağlık Bakanlığı’nın yayınladığı raporlara göre son 14 gün içindeki yeni vaka sayımız 100 000 kişi başına İstanbul’da 39.9, Doğu Marmara’da 26.3, Batı Anadolu’da 34.9, Ege Bölgesi’nde 12.5, Türkiye genelinde ise 23.5.  Kentler düzeyinde bakınca bu rakam 100 000 kişi başına Gaziantep 49, Diyarbakır 47.6, Konya’da ise 43.6 düzeyinde. Avrupa Birliği ülkelerinin günlük yeni vaka ortalaması ise 100 000 kişi başına 16 kişi civarında… AB’nin bir ülkeye seyahat yasaklarını kaldırması için günlük yeni vaka sayısının 100 000 de 20’nin altına düşmesi gerekiyor.

Bilim insanlarına soruşturma değil, daha fazla kulak vermeli

İşte içine düştüğümüz bu durum, bilim insanlarını endişelendiriyor. Önümüzdeki tablo hiçbir halk sağlığı ve epidemiyoloji uzmanının olumlu olarak yorumlayabileceği bir tablo değil. Kayıhan Pala da bir halk sağlığı akademisyeni ve TTB Covid-19 İzleme Kurulu üyesi olarak pandeminin başlangıcından bugüne bu bilimsel gerçekleri, her bilim insanının topluma karşı olması gereken sorumluluğu gereği dile getirmiştir. Topluma doğru bilgileri zamanında tüm açıklığı ile anlatmak her halk sağlıkçının temel görevidir, bu salgından da kurtulabilmemizin anahtarıdır ve Pala bu görevi yerine getirmiştir.

Bugün Prof. Dr. Pala hakkında açılan soruşturma aslında bilime ve bilim insanının bilimsel gerçekleri toplumla paylaşma sorumluluğuna karşı açılmış bir soruşturmadır. Eğer bir an önce bu pandeminin etkilerinden kurtulmak ve yeni normal yaşama dönmek istiyorsak, bırakın soruşturma açmasına göz yummayı bilim insanlarına, özellikle de bu salgın açısından halk sağlığı ve epidemiyoloji uzmanlarına toplumun daha çok kulak vermesi gerekir… 

Yoksa gittikçe kronikleşen bugünkü tablonun içinde çırpınır, kalırız. 

Doğa MücadelesiKöşe YazılarıManşetYazarlar

Meryem Ana Tabiat Parkı kararı yargıya taşınıyor

Kısa bir süre önce Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından önemli bir bölümü sit alanı kapsamından çıkarılan Meryem Ana Tabiat Parkı ile ilgili karar Şehir Plancıları Odası İzmir şubesi, Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP), Efes Çevre ve Kültür Platformu (EFESÇEP)  tarafından yargıya taşınıyor.

Meryem Ana Tabiat Parkı, 2008 yılında sınırları belirlenmiş ve içinde Meryem Ana Evi, Efes Antik Kenti ve birçok endemik bitki türünü barındıran orman bölgesinin yer aldığı 354 hektarlık bir alanı kaplıyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kısa bir süre önce, tam pandemi günlerinin ortasında aldığı kararla parkın önemli bir parçası tamamen sit alanı olmaktan çıkarıldı, kalan bölümünün de sit derecesi düşürüldü. Bakanlığın bu şok yaratan inanılmaz kararı, bölgenin önemli bir bölümünü yapılaşmaya açmasının yanı sıra Selçuk –Seferihisar yolunun iki tarafındaki sulak alanların statüsünü de ‘sürdürülebilir koruma ve kullanım alanı’ düzeyine düşürüp Küçük Menderes nehrinin kuzey ve güney kesimini kapsayan göller bölgesinin imara açılmasının da önünü açtı.

Bu kararın sonuçları geçen hafta içinde Selçuk Belediyesi’nde yapılan ve Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi, Kent Konseyi ile EGEÇEP, EFESÇEP temsilcilerinin de katıldığı toplantıda tartışıldı. Toplantı sonucunda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kararının yargıya taşınmasına karar verildi. 29 Haziran itibarı üç kurum ile Selçuklu vatandaşların İzmir İdare Mahkemesi’nde açacağı davaya Selçuk Belediyesi’nin de katılıp katılmayacağı önümüzdeki günlerde belli olacak.

Danıştay’daki davanın sonucu bile beklenmedi

Aslında her şey kamuoyunun tüm dikkatinin Covid-19 salgını üzerinde olduğu bir dönemde, 16 Mart tarihinde yapılan bir yönetmelik değişikliği ile başlamıştı. Bu değişikliklerle doğal ve tarihi sit alanlarının imara, endüstriyel tesislere, madenciliğe vs açılmasının önü açılmıştı. Bu yönetmelik değişikliğinin 3, 5, 6 ve 7. maddelerinin iptali ve doğal-tarihi sit alanlarının kurtarılması için başta TMMOB Peyzaj Mimarları Odası, Bursa Barosu gibi meslek örgütleri; Ekoloji Birliği, EGEÇEP gibi çevre örgütleri olmak üzere çeşitli kuruluşlar Danıştay’da yürütmeyi durdurma ve iptal istemli bir dava açtılar. Ancak bu davanın sonucu bile beklenmeden bakanlıktan Meryem Ana Tabiat Parkı’nın sit kapsamı dışına taşınma kararı geldi. Şimdi bu inanılmaz karar da yargı yolunda…

İzmir’de bu yaz mevsimi gerçekten çok sıcak geçecek. Önce Çeşme için acil olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın hazırladığı ‘Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi’ planları ve şimdi de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Selçuk sınırları içinde kalan ‘12. Grup Doğal Sit Alanlarının’ koruma statülerini kaldıran kararı…

Meslek odaları, çevre örgütleri ve İzmirliler her türlü baskı ve engellemeye karşı doğayı, çevrelerini ve sağlıklı bir çevre de yaşam haklarını savunmaya kararlı. Pandemi günlerine rağmen yaptıkları toplantı ve açtıkları davalarla bunu ispatlıyorlar. Yerel yönetimlerin bu süreçteki sessizliği ise merak konusu. Meslek odaları, çevre örgütleri ve İzmirliler sürdürdükleri bu mücadele ve açtıkları dava süreçlerine yerel yönetimlerin gerekli desteği verip vermeyeceğini gerçekten çok merak ediyorlar.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Akdeniz foklarının bir yaşam alanı daha yok ediliyor

Ülkemizde 80’li yıllarda başlayan çevre hareketinin beşiği kabul edilen İzmir,  iki yıldan bu yana merkezi ve yerel yönetimlerin adeta sistematik bir çevre saldırısı altında. Bir süre önce meydana gelen Çeşme, Alaçatı ve Urla ilçelerindeki acele kamulaştırma kararı ile el koyma ve bu alanların yerli-yabancı turizm sektörüne pazarlama girişimi, meslek odalarının ve İzmirlilerin sert tepkisi ile şimdilik durdurulabilmiş görünüyor.

Bu olayın tartışmaları sürerken Selçuk’ta da Meryemana Tabiat Parkı’nın Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından sit kapsamından çıkarıldığı haberi duyuldu geçen haftalarda… Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi‘nin yaptığı açıklamaya göre bu kararla bölgede biyolojik çeşitlilik ve endemik bitkiler tehlike altına girerken, diğer yandan da bazı turizm yatırımcılarının büyük iştahla beklediği yapılaşma izinlerinin de önü de açıldı.

İşte tam bunlar olurken biraz farklı bir haber de yine İzmir’in ünlü sahil beldesi Seferihisar-Akarca’dan geldi. Bölgede bir süredir kurulması için tartışmalar yürütülen balıkçı barınağı için Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü tarafından nedense tüm dikkatlerin COVID-19 pandemisi üzerinde olduğu tam bugünlerde düğmeye basılmıştı. Çevre ve Şehircilik İzmir Şube Müdürlüğü tarafından askıya çıkarılan plana göre balıkçı barınağında dalgakıran, çekek yeri, rıhtım, balıkçı teknelerine hizmet verecek elektrik ve su sistemi, balıkların depolanması için soğuk hava depoları yapılacak. Ana dalgakıranın boyu projeye göre 650 metre olacak. Projede 8×100 metre boyutlarında üç adet iskele ve tekne çekek yerleri mevcut. Barınaktan 100 teknenin hizmet alması bekleniyor.

Fok yaşam alanına balık çiftliği planı

Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından ‘önemli fok yaşam alanları’ içerisinde gösterilen Seferihisar’ın Akarca sahilleri mavi bayrağa sahip doğal plajları ile ünlü. Geçtiğimiz yıllarda bu bölge atık su arıtma tesisinin arıtmadan pis su sızdırması ile gündeme gelmiş ve bir süreliğine mavi bayrağı elinden alınmıştı. Şimdi büyük bir hızla gerçekleştirilmeye çalışılan ve planı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından askıya çıkarılan balıkçı barınağı yapılırsa bölge kalıcı olarak barınağın yaratacağı kirliliğin yanı sıra yeni kirlilik kaynaklarıyla karşılaşacak. Planda yer alan ve balıkçı barınağı ile birlikte yapılacak soğuk hava depoları ve balık işleme tesislerinin bölgeye büyük ölçekli balık çiftliklerinin kurulmasına yol açacağı düşünülüyor.

Aslında balıkçı barınağının bölgede uzun zamandır kurulmaya çalışılan başta orkinos çiftlikleri olmak üzere,  balık çiftlikleri için planlandığı yüksek sesle dile getirilen bir konu. Balık çiftliklerinin ekosisteme büyük zararları var. Bu çiftlikler denizde kurulduğu alanda yoğun yemleme nedeniyle kafes altında ve çevresinde besin kalıntısı bırakıyor ve balık dışkısı kirliliği de oluşturuyor. Ayrıca çok fazla miktarda antibiyotik ve pestisit kullanımı nedeniyle deniz suyunun fiziksel ve kimyasal kirliliğine neden olabiliyor.  Kafeslerde yoğun bir ortamın içinde yaşayan çiftlik balıklarında ortaya çıkan hastalık ve parazitler deniz ekosistemini etkileyebiliyor. Yine kafesten kaçan balıklar denizde yerel ırklarla genetik sorunlara ve yeni istilacı türlere de neden olabiliyor.

Gerek balıkçı barınağı ve barınağı kullanacak büyük balıkçı teknelerinin gerekse bölgede barınağın getirdiği olanaklar nedeniyle kurulabilecek balık çiftliklerinin yaratabileceği fiziksel, biyolojik ve kimyasal deniz kirliliği, yoğunluk artışı, gürültü kirliliği sonucu Akarca sahillerinin bugün sahip olduğu temiz deniz ve çevreyi simgeleyen mavi bayrağı yitirmesi kaçınılmaz. Ayrıca tüm Akdeniz’deki toplam sayıları 750’nin altına inen ve ürkek yapılarıyla tanınan Akdeniz foklarının da bir daha bu bölgeye uğramayacağı kesin. Bunu en iyi bilmesi gereken kamu kurumu olan Tarım ve Orman Bakanlığı IV. Bölge Müdürlüğü’ne bağlı İzmir Şube Müdürlüğünün barınak planına onay vermesi de ilginç.

2018’de de Sığacık’da Akdeniz foklarının yaşam alanına orkinos çiftliği için ÇED başvurusu yapılmış, çevre örgütleri ve yöre halkının direnişiyle karşılanmıştı.

Balıkçı barınağı planının iptali için başta Akarca Sivil İnisiyatif ve Hizmet Platformu ile Seferihisarlılar olmak üzere, İzmirliler konuyu yargıya taşıdılar. Önümüzdeki günlerde Seferihisarlıların açtığı davaya meslek odalarının da müdahil olabileceği konuşuluyor. Öte yandan diğer ilginç durum ise daha önce projeye karşı olduğunu açıklayan Seferihisar Belediyesi’nin sessizliği ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ise konu ile ilgili şu ana kadar hiçbir açıklama yapmaması…

Aslında İzmir’de son altı aylık süre içinde yaşananlar ülkemizdeki tek örnek değil. Yaşadığımız pandemi günleri nedeniyle dikkatlerin Covid-19 salgını üzerine toplanmasını fırsat bilen sermaye tüm çevresel kaynaklara daha fazla üretim, daha fazla tüketim ve sonucunda daha fazla kar amacıyla yaşanılanlardan ders almaksızın saldırıyor. Seferihisar-Akarca bu saldırının küçük bir örneği sadece. Bu durum önümüzdeki dönemde sağlıklı bir çevrede yaşam mücadelesinin daha da önem kazanacağını ve artacağını gösteriyor. Eşit paylaşıma dayalı, temel gereksinimlerin karşılandığı, iyi korunan bir çevrede özgürce yaşamak; ancak yaşama saygılı, sömürüyü ret eden yeni bir sistem ile mümkün…

 

Köşe YazılarıYazarlar

Bu hafta kapınız çalınabilir

Bu hafta kapınız çalınabilir ve karşınızda biri hekim biri de hemşire olmak üzere Sağlık Bakanlığı personelini bulabilirsiniz. Size kapıda evde kaç kişi yaşadığını sorduktan sonra bir rakamı ile hanede yaşayan kişi sayısı arasında bir rakam söylemenizi isteyecekler. Öncelikle söyleyelim; sakın tam ortada bulunan rakamı söylemeyin, çünkü daha önceki bu tip çalışma örneklerinde görüldüğü gibi birçok kişi aynı davranışta bulunacak ve toplumumuzu hiç temsil etmeyen bir örnek ortaya çıkacak. Rakam tartışmasına sonra dönelim ve önce bakanlığın çalışmasına daha yakından bakalım.

Karşılaşacağınız şey Sağlık Bakanlığı‘nın bir süredir kamuoyu ile paylaştığı ‘Yeni koronavirüs (COVID-19) hastalığı seroprevalans araştırmasının’ saha uygulama sürecidir, yani toplum içinde bilinen adıyla verilerin toplanma aşaması… Bakanlığın Covid-19 pandemisinin ülkemizi etkisi altına almasından yaklaşık iki ay sonra oluşturduğu Bilim Kurulu’na da danışarak böyle bir araştırmanın hazırlıklarına başladığı biliniyor. Araştırmanın amaçları ise Bakanlığın hazırladığı çalışma protokolünde şöyle özetleniyor:

  • Türkiye’de ülke ve il düzeyinde hastalık prevalansını saptamak,
  • Türkiye’de ülke ve il düzeyinde geçirilmiş hastalık düzeyini saptamak,
  • Türkiye’de ülke ve il düzeyinde asemptomatik hastalık düzeyini saptamak.

Tarama için geç kalındı

Evreni tüm Türkiye olarak belirlenen ve kesitsel tipte planlanan çalışmada 8-20 Haziran tarihlerinde de alanda verilerin toplanması hedefleniyor. TUİK tarafından belirlenen hane sayısı 153 577. Ekipler belirlenen hanelere ulaşınca her haneden bir kişiyi çalışmaya alacaklar. Bu kişinin belirlenmesi ise tam anlamı ile tartışmaya açık: Bu seçim ‘rastgele’ yapılacak.  Peki, bu rastgele seçim nasıl yapılacak? Çalışma yönergesinden anlıyoruz ki veri toplama ekibi kapıyı açan kişiye hanede kaç kişinin yaşadığını soracak, 1 ile hanede yaşayan kişi sayısı arasında bir rakam söylemesini isteyecek.  Bu rakam hanedeki en yaşlı kişiden en gence doğru kaçıncı kişinin seçileceğini gösterecek. Hanede 5 kişi yaşıyorsa ve kapıyı açan kişi 3 rakamını seçerse büyükten küçüğe 3. kişi çalışmaya alınacak. Daha sonra bu kişiye daha önceden bu araştırma için hazırlanan bir sayfalık kısa bir anket uygulanacak. Anket soruları TC kimlik ve cep telefonu numaraları ile başlıyor ve COVID-19 hastalığı ile ilintili bulguların (ateş, boğaz ağrısı, öksürük, tat alma bozukluğu gibi…) sorgulanması ile bitiyor. Daha sonra ise kişiden PCR testi için burun-boğaz sürüntüsü ile ELISA testi için 3 ml. kan alınıyor. PCR testi ile o kişide halen virüsün olup olmadığı; alınan kan ile yapılan eliza testi ile kişinin hastalığı geçirip geçirmediği. kanında antikor izi sürülerek anlaşılmaya çalışılıyor.

Çalışmanın başlamasıyla beraber tartışmalar da başladı. Aklınıza gelebilecek tıbbın her uzmanlık alanından hekimler araştırmayla ilgili çeşitli medya organlarında konuşurken konunun gerçek uzmanları olan halk sağlıkçıların ve epidemiyoloji uzmanlarının itirazları duyulmadı bile… Peki duyulmayan bu itirazlar neydi? İlk başta bu tip bir seroprevalans çalışması için geç kalınmıştı. Bu araştırma salgına karşı alınan önlemlerin gevşetilmesinden önce yapılıp tamamlanmalıydı. Çünkü bu araştırmayla erken dönemde sayılarının çok fazla olduğunu düşündüğümüz ve bulgu vermeden hastalığı geçirenleri tespit ederek, gerçek durumumuzu anlayıp buna dayanarak gelecek için tahminler yürüterek salgının gerçek boyutunu saptayabilirdik.  Bu sayede tekrar normale dönme öncesi alandaki hastalığın gerçek boyutlarına uygun planlama yapma olanağımız olurdu.

Rastgele değil, ‘tabakalı’ örneklem seçilmeli

İkinci ve en önemli itiraz noktasıysa örnek seçimiyle ilgili… Bilindiği gibi SARS-COV-2 virüsü daha çok yaşlıları seven bir virüs. Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaya göre ülkemizde COVID-19 salgını nedeniyle yaşamını yitirenlerin yaş ortalaması 74.6; yaşamını yitirenlerin  %93’ü ise 65 yaş ve üstünde… Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölge Direktörü Dr. Hans Kluge’nin yaptığı açıklamalardan da anlıyoruz ki. dünyadaki toplam vakaların %38’nin, ölümlerin de %50’sinden fazlasının yaşandığı Avrupa’da Covid-19 nedeniyle yaşamını yitirenlerin %94’ü 60 yaş ve üzerinde. Üstelik ölenlerin %97’sinde de başta hipertansiyon, kronik kalp hastalıkları olmak üzere en az bir kronik hastalık olduğu görülmüş. 

İşte tam bu nedenlerle yaşlı grup ve çocukların bulaş yaygınlık ve özelliklerinin dağılımı farklı olacağı için mutlaka ülkemizin nüfus piramidine uygun, bölgesel farklılıklara göre düşünülmüş tabakalı bir örneklem seçilmesi gerekiyor yani basit rastgele bir örneklem değil. Kapıyı açan kişinin rastgele söylediği bir sayı ile araştırmaya birey almak, yaşadığımız pandemi için çok ama çok basit bir yöntem. Nüfus dağılımımıza uygun olmayan bir örneklem ülkemizdeki salgın hakkında gerçekleri ortaya koyamaz ve bizi kesinlikle yanlış yerlere götürür.

Diğer konu ise anket formunda sorulanlar. Anket formunda halk sağlığı uzmanlarına göre günlük davranışlar da sorgulanabilirdi… Kişinin 14 gün kuralını bilip bilmediği, maske kullanımı konusundaki yaklaşımı, günde kaç saat dış ortamda bulunduğu gibi…

Tartışma bunlarla da bitmiyor. Erken açılma nedeniyle başta Diyarbakır ve Konya olmak üzere bazı illerimizde vaka sayıları artarken çalışma nedeniyle virüsün evden eve taşınıp taşınmayacağı ve alınan örneklerin çok sayıda laboratuvarda değerlendirilmesinin de araştırma açısından ne kadar doğru olduğu da üzerinde durulan konulardan bazıları… O nedenle bu çalışmanın sonuçları daha şimdiden tartışmalı. 

Önleminizi almayı unutmayın

Sonuç olarak Sağlık Bakanlığı, üniversitelerimizdeki yetkin halkın sağlığı ve epidemiyoloji akademisyenlerine danışma gereksinimi duymadan bu araştırmayı başlattı. Başlayan bir çalışma için yapacak fazla da bir şey yok. Bugünlerde kapımız veri toplama ekibi tarafından çalınabilir. Sadece ellerine verilen saha algoritmasını uygulamakla yükümlü olan hekim ve hemşireden oluşan bu ekibi güler yüzle karşılayın, onlar salgının başladığı ilk günden itibaren yaşamlarını sizler için tehlikeye atarak çalıştılar; çalışmaya da devam ediyorlar.

İlk önce ellerine verilen araştırma yönergesine göre bizden evde yaşayan sayısına uygun bir rakam söylememizi isteyecekler. Refleks olarak ortadaki rakamı söylemekten kaçının. Hatta rakamları küçük bir torbanın içine yazıp atın ve bakmadan çekin. Belki toplumuzu daha iyi temsil eden sonuçlar verir. Sonra o rakama göre çalışmaya alınan kişiye basit bir anket uygulayıp boğaz-burun sürüntüsü ve kan alacaklar. İşlerini tamamladıktan sonra güler yüzle onları uğurlayalım. Ekonomik kaygılarla oldukça erken başlayan açılım sürecinde de maske kullanma, sosyal mesafeyi koruma, sık el yıkama, zorunlu olmadıkça kalabalık, kapalı yerler ile toplu ulaşımdan uzak durma gibi basit kurallara uymazsak uymayanlarımızın yanı sıra yine en büyük kaybı onlar verecek…

Şimdi araştırmayı bir tarafa bırakın. Büyük olasılıkla araştırma toplumsal bağışıklık düzeyimiz hakkında bize güvenilir bilgi veremeyecek, verse bile bu sonuçlar toplum bağışıklığı açısından umut verici seviyede olmayacak. Bakın bu araştırmanın sonuçları beklenmeden ve salgın sürerken önlemlerin gevşetilmesi sonucu hafta sonundan itibaren tekrar günlük yeni vaka sayıları binin üzerine çıktı. Aktif vaka sayımız ise 23 binler düzeyinde…

Virüs dışarıda dolaşıyor, artık virüsle baş başayız; kişisel önlemlerimizi almadığımız sürece sadece kendimizin değil, başta yaşlılarımız olmak üzere sevdiklerimizin, çevremizde yaşayanların ve en önemlisi fedakâr sağlık personelimizin de yaşamını tehlikeye atabileceğimizi kesinlikle unutmayalım…

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Yeni normalin sporu golf olmamalı

Bir haftadan bu yana ‘yeni normal’ olarak adlandırdığımız normale dönüşü tartışıyoruz. Sizin de yakından izlediğiniz gibi 1 Haziran tarihinde bir anda hemen hemen her alanda normale dönüşe izin veridi. Kamu sektöründe normal çalışma düzenine geçildi, anne ve babalar işe gidince ister istemez çocukları için kreşler de açıldı. Bir anda sokağa çıkmak zorunda kalanlar yüzünden toplu ulaşım yüklenince %50 yolcu taşıyabilme kuralı da il pandemi kurulları tarafından kaldırılmak zorunda kaldı. Kentler arası seyahat yasağı kalktı, uçaklar havalandı, otobüsler yola düştü. Seyahat sınırlamaları kalkınca salgının ülkemizdeki merkezi olan İstanbul’dan imkânı olan hemen hemen herkes kendini kent dışına attı.

Şimdi başta Akdeniz kentleri olmak üzere Anadolu’nun çeşitli kentlerinin yöneticileri bir anda artan Covid-19 vaka sayıları nedeniyle isyan halinde. Peki; neden? Aslında nedeni basit: Son dönemde yayınlanan otellerle ilgili televizyon reklamları da bunu ispatlıyor, birçok bilim insanına göre  ‘çok erken’  olan bu normalleşme büyük oranda turizm sektörünün baskısı ile yapılıyor. Sektör ne pahasına olursa olsun 2020 yazını kaçırmak istemiyor. Turizm yatırımcılarının başka kaçırmak istemedikleri de var. Bir taraftan pandemi nedeniyle kamuoyu önünde ‘krize girdiklerini’ dile getiren sektörün devleri diğer yandan ise hiç de krize girmediklerini ispatlarcasına Ege ve Akdeniz sahillerinde büyük çoğunluğu doğal ve tarihi sit alanı kapsamında olan yeni ‘yatırım’ alanlarının peşindeler. Özellikle kamuoyunun tüm dikkatinin Covid-19 salgını üzerinde olduğu bir dönemde turizmcilerin kazanç uğruna yeni hedefleri İzmir’in tanınmış ilçeleri Çeşme, Alaçatı, Karaburun, Urla ve Selçuk ile Antalya’nın dünyaca ünlü bölgesi Olympos sahilleri…

Antalya’dan başlayacak olursak; Mayıs ayının başında Kumluca ilçesindeki 1. derece sit alanı olan Olympos Antik Kenti ve çevresinin sit derecesi 3. derece arkeolojik sit alanına düşürüldü. Böylece bölgede yeni yapılaşmaların önü açıldı. Şimdi oraya yapılabilecek ‘turizm tesisleri’ haberleri korku ile bekleniyor… Geçtiğimiz haftaların bir diğer haberi ise ‘artık bu kadar da olmaz’  dedirttirecek türdendi. İzmir’in Selçuk ilçesinin tüm dünyaca tanınmış Meryemana Tabiat Parkı sit alanı olmaktan çıkarıldı. Geçtiğimiz günlerde yargıya taşınan karar mahkemece bozulmazsa bölgedeki yeni yapılaşmaları önlemek mümkün olmayacak.  

İzmir’in diğer turistik ilçelerine pandemi günlerinde daha da artan yerli-yabancı turizm sektörünün ilgisi ise daha eskiye dayanıyor. Hatırlayalım; salgın öncesi ‘acele kamulaştırma’ kararı ile Çeşme ve Urla’da bazı arazilere el konmak istenmişti. Üstelik merkezi yönetim acele kamulaştırma kararında bu sefer yerel yönetimin de desteğini sağlamış görünüyordu. Başta İzmir’de örgütlü meslek odaları olmak üzere herkes bu acele kamulaştırmanın nedeni araştırırken, Arap medyasında bu kamulaştırılan alanlara kurulacak tatil köylerinin, marinaların, eğlence merkezleri ve golf sahalarının reklamları yayınlanmaya başlamıştı bile…

Golf sahaları su rezervlerine zarar verir

Başta bölgedeki arazi sahipleri, çevre örgütleri ve meslek odaları olmak üzere Çeşme’yi yaz-kış turizm merkezi haline getirmeyi hedefleyen ‘Yeni Çeşme Projesi’ için yapılmak istenen acele kamulaştırma kararına karşı iptal davası açıldı birkaç ay önce…  Mayıs ayının başında ise acele kamulaştırma kararları şimdilik iptal edildi. Ancak bu iptal kararı yanlıştan dönüldüğü, bölgeyi tam bir çevre yağmasının içine düşürecek projeden vazgeçildiği anlamına gelmiyor. Bölgeye yeni dev oteller, golf sahaları, marinalar kurmak isteyen yerli ve yabancı sermayenin projelerini tamamen Çeşme’ye odaklamak istedikleri ve kısa bir süre içinde yeni bir acele kamulaştırma kararının gündeme geleceği iddia ediliyor. Bunun ilk işareti ise geçtiğimiz günlerde ortaya çıktı: Alaçatı’da her an bir golf sahasının yapımına başlanabilir.

Bir dönem kamuoyuna ‘en çevreci spor’ olarak anlatılan golf aslında tam anlamıyla yapıldığı bölgede ekolojik yıkıma neden oluyor. Çok büyük miktarlarda sulama yapılan bu sahalarda yoğun olarak da pestisit (tarım ilacı) kullanılıyor. Sadece 100 hektarlık bir golf sahasında kullanılan yıllık sulama suyu miktarı bir milyon metreküpü buluyor. Bu miktar ortalama 15 bin nüfuslu bir yerleşim yerinin yıllık su gereksinimine eşit. Ülkemiz kişi başı 1400 m³/yıl kapasitesiyle su sıkıntısı çeken ülkeler arasında, su kaynaklarını koruyamazsa 2030 yılına kalmadan 1000 m³/yıl kapasitenin altına inerek su fakiri ülkeler arasına düşecek. Üstelik golf sahasının kurulmak istendiği Çeşme ve Alaçatı şu anda bile su fakiri bir bölge ve özellikle yaz aylarında yıldan yıla artan boyutta içme ve kullanma suyu sıkıntısı çekiyor. Yeraltı suları açısından oldukça fakir olan bölgede su sorununu çözmek için yapılan Kutlu Aktaş Barajı da su gereksinimine tam olarak yanıt veremiyor.

Aşırı pestisit kullanımı zehir saçıyor

Golf sahalarında diğer bir sorun ise aşırı pestisit kullanımı. Tüm yıl boyunca çimlerin golf oynamaya uygun halde tutulması için bu sahalarda çok miktarda çeşitli pestisit ve kimyasallar kullanılıyor. Günümüzde golf sahalarında kullanılan pestisit ve kimyasalların aynı büyüklükte tarım arazinde kullanılan miktarın altı kat daha fazlası olduğu hesaplanıyor. Kullanılan bu pestisit ve kimyasallar bölgede toprak ve yer altı su kaynaklarının kirlenmesine yol açarken,  diğer yandan da bölgedeki canlı yaşamı etkiliyor, bölgedeki flora ve faunayı bozuyor. O nedenle golf ile daha iç içe olan Avrupa ülkeleri son dönemde büyük golf sahaları kurmuyor. Bunun yerine bizim gibi ülkelere turist gönderme sözü ile kurduruyor golf sahalarını. Çevre sömürüsünün bir başka boyutunun yaşandığı bu sahalar yüzünden ülkemizin suyu gereksiz yere kullanılırken toprağı, yer altı suyu fauna ve florası yok ediliyor.

Alaçatı’daki kamuoyu tarafından iyi tanınan bir yatırımcınin tam da bugünlerde 680 dönümlük araziye golf sahası kurmak istediği biliyor. Bu durumda daha şimdiden yıllık 7 milyon m³ su sarfiyatına talip. Yani 100 bin kişiden fazla insanın bir yıllık tüketebileceği sudan daha fazlasına. Arazinin %85’nin kendisine ait olduğunu ilan eden yatırımcı gerisi için adeta bir ‘acele kamulaştırma’ istiyor… Yakında ‘sosyal mesafeye en uygun spor; golf’ diye reklam kampanyaları başlarsa, bölgeyi yemyeşil yaptık diye tanıtımlar yapılırsa şaşırmayın…

Pandemiden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyorduk; eşit paylaşıma ve gelir adaletine dayalı, çevreye saygılı, tüketim alışkanlıklarını terk etmiş, toplum sağlığını önceleyen kamucu bir yaklaşımın gündeme geleceğini umuyorduk. Ama görüyoruz ki sermayenin de yeni planları var; başta çevre sömürüsünü artırmak gibi… Hiçbir şeyin eskisi gibi olmaması için oturup beklememeliyiz, dünden daha fazla çalışmalıyız, bilimsel ve hukuksal mücadelemizi sürdürmeliyiz.

Köşe YazılarıYazarlar

Atık sularda niçin virüsün izini arıyoruz?

Covid-19 hastalığı da dahil olmak üzere tüm bulaşıcı hastalık salgınları sırasında insan sağlığını korumak için güvenli su, sanitasyon ve hijyenik koşulların sağlanması temel bir gereklilik.  Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre genel alanlarda, evlerde, okullarda, toplu alışveriş merkezlerinde ve sağlık tesislerinde bilimsel WASH (yeterli su, sanitasyon, hijyen) uygulamaları ve iyi atık yönetiminin sağlanması, Covid-19’a neden olan ve havada asılı virüs taşıyan damlacıkların solunum yoluyla alınmasıyla insandan insana bulaşan virüsün yayılmasını önlemeye yardımcı olacak.

Son yaşadığımız ve yaşamaya devam ettiğimiz pandemi günlerinde WHO tarafından önerilen sık sık el yıkama, maske kullanımı, sosyal mesafenin korunması, başta tıbbi atıklar olmak üzere iyi ve hızlı atık yönetiminin önemli bir bölümü bulaşıcı hastalıkların yayılmasını önlemeye dönük WASH uygulamalarına dayanıyor. Ancak şu anda üzerinde pek tartışmadığımız sorun; WASH uygulamalarının temelinde yer alan yeterli güvenilir su sağlama gerekliliğinin dünya üzerinde 2 milyarı aşkın insan için sağlanamaması. Büyük bir kısmı Afrika ve Güney Doğu Asya ülkelerinde yaşayan bu insanların büyük çoğunluğu bırakın sık sık ellerini yıkamayı evlerine 10-15 litre su taşıyabilmek için günde ortalama 20 kilometre yürümek zorunda.

İçme ve kullanma suyunu klorlama yeterli 

Tekrar yaşadığımız pandemi günlerine dönecek olursak salgının Avrupa ülkelerine sıçraması ile beraber özellikle içme ve kullanma suyu kaynakları ve atık sularla ilgili çeşitli araştırmalar başladı. Bu çalışmalarda Covid-19’a neden olan SARS-CoV-2 virüsünün izleri gerek ham suyun gerekse atık suyun içinde arandı, aranmaya da devam ediyor. Şu ana kadar içme ve kullanma suyu kaynaklarında herhangi ciddi virüs izine rastlanmadığı gibi bu kaynakların klorla 0.3mg/l serbest klor sağlanacak şekilde yeterli dezenfeksiyonu da virüsü ortadan kaldırıyor. Klorla dikkatli bir dezenfeksiyon koşulu yüzme havuzları için de geçerli. Bu nedenle bugünlerde özellikle bazı bölgelerinde içme ve kullanma suyu için yeterli dezenfeksiyon yapılmayan ülkemizde bu alt yapı eksikliklerinin hızla tamamlanarak insanlarımıza güvenilir su sağlanması önemli.

Atık sulara gelince; WHO’ya göre enfekte bir kişinin dışkısından Covid-19 virüsünün başka bir insana bulaşma riski çok düşük gibi… Atık sular üzerinde yapılan çeşitli araştırmalar virüsün, ishal veya bağırsak enfeksiyonu belirtilerinden bağımsız olarak dışkıyla atılabileceğini gösteriyor.  Şu ana kadar yapılan bilimsel çalışmalar Covid-19 hastası olduğu doğrulanmış kişilerin yaklaşık % 2-27’sinde hastalık tablosuna ishalin de eşlik ettiğini gösteriyor. Üstelik bu hastalar iyileştikten sonra da dışkılarında hastalığın viral RNA fragmanları tespit edilmiş. Ancak bugüne kadar SARS-CoV-2 virüsünün fekal-oral yolla bulaştığına dair bilimsel bir kanıt ortaya konamadı. Şimdilik atık sulardan SARS-CoV-2 virüsünün insanlara bulaşabilmesi için tek yol atık su arıtım tesislerinde havalandırma aşamasında damlacıkların sıçraması gibi duruyor. Bu da sadece bu tesislerde çalışanlar için bir risk oluşturuyor. Gerekli koruyucu ekipmanın (maske, özel giysi, siperlik vs.) kullanılması ile ortadan kaldırılabilecek bir durum. WHO ayrıca pandemi boyunca haftada iki defadan az olmamak üzere tuvaletlerin %10’luk çamaşır suyu ile dezenfekte edilmesini öneriyor.

Park, bahçe ve tarla sulamasında kullanılıyor

Peki, SARS-CoV-2 virüsünün fekal-oral yolla bulaştığına dair bilimsel bir kanıt yoksa o zaman neden atık sularda SARS-CoV-2 virüsünün izini sürüyoruz? Bunun iki temel nedeni var. Birinci neden birçok ülke de arıtılmış atık sular parkların, bahçelerin ve tarlaların sulanmasında, yolların yıkanmasında kullanılıyor. Biyolojik arıtma sistemi çıkış suyunda SARS-CoV-2 virüsüne bugüne kadar rastlanmadı. Arıtılmamış atık sularda ise virüs 20ºC de iki gün varlığını koruduğu görülmüş. Bu nedenle arıtılmamış atık sular hiçbir şekilde sulama suyu olarak kullanılmamalı.

Arıtılmış atık suların ise kullanımından önce sadece SARS-CoV-2 açısından değil, tüm mikrobiyolojik ajanlardan temiz olduğuna emin olunmalı. Üstelik buna rağmen sulama yapılırken küçük damlacıkların havaya karışabileceği düşünülerek yağmurlama sisteminden de kaçınılmalı. İkinci neden ise bir kentin atık suyunun COVID-19 salgını geleceğini belirlemek için kullanılabileceği gerçeği. Kanalizasyon epidemiyolojisi veya atık su bazlı epidemiyoloji (WBE) olarak isimlendirilen bu yaklaşım bugüne kadar hepatit A, poliovirüs ve norovirüs gibi virüs salgınlarının erken uyarılarını izlemek ve salgın öncesi hazırlık açısından zaman sağlamak için başarıyla kullanıldı.  The Science Total Environment dergisinin Mayıs 2020 tarihli sayısında yayınlanan ‘Early SARS-CoV-2 Outbreak Detection by Sewage-Based Epidemiology’ başlıklı makaleye göre arıtılmamış atık sularda Covid-19’un saptanması, dünyadaki Covid-19 hastalarının doğrulanması için kullanılan nükleik asit bazlı polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) metotu ile gerçekleştiriliyor. Arıtılmamış atık sulardaki biyolojik ve kimyasal maddelerin konsantrasyonu o atık su toplama sistemine bağlı bölgede ikamet edenlerin durumu ve davranışları hakkında önemli nitel ve nicel bilgiler verebiliyor

Kanalizasyon suyunda tespit edilebilir

Bu bilgiler kullanılan ilaçlardan, çeşitli kimyasallardan; bulaşıcı hastalık ajanlarına kadar uzanabilir. Covid 19 hastalığının üçüncü gününden itibaren feçes ve idrarla atılmaya başlanan virüs kısa bir süre içinde kanalizasyon suyunda tespit edilebiliyor. Son aylarda yapılan araştırmalara göre, bir kentte herhangi bir vaka bildirilmeden önce o kentin atık sularından alınan örneklerde SARS-CoV-2 RNA tespit edildi. Bu çok önemli; çünkü bu virüsü atık sulardan izlemenin mümkün olabileceğini düşündürüyor. Bunu doğrulayan bir çalışma; 5 Mart – 7 Nisan 2020 tarihleri arasında Paris‘te yapılmış. Toplanan atık su örneklerinde yapılan çalışmada, SARS-CoV-2 genom birimlerindeki artıştan kısa bir süre sonra hem bölgesel hem de ulusal düzeyde kaydedilen ölümcül vaka sayısındaki artış izlendi.

Sonuç olarak atık sulardaki SARS-CoV-2 genom birimlerindeki artışın izlenmesi oldukça kolay bir yöntemdir ve çok sayıda insanın teste tabii tutulmadan salgının o bölge için önceden tahmin edilmesini sağlayabilir. Şu anda çok sayıda araştırma grubu gelecekte yaşanacak koranavirüs salgınlarını önceden öğrenmek için kanalizasyon suları üzerinde çalışıyor.

Ülkemizde de pilot uygulama olarak İstanbul, Ankara ve Samsun’da gerek ham atık suda, atık çamurunda ve gerekse arıtılmış atık suda PCR yöntemi ile SARS-CoV-2 virüsünün izleri aranıyor. Bu önemli çalışmanın şimdilik sonuçlarını bilmiyoruz. Ama sonuçlar halk sağlığı açısından çok önemli. Yeni SARS-CoV-2 ataklarıyla karşılaşıp karşılaşmayacağımıza; gerekse arıtılmış atık suyun sulama suyu başta olmak kullanıp kullanamayacağımıza bu çalışmanın sonuçlarına bakarak karar verebiliriz…

Yaşadığımız pandemi günleri bize kentlerimizde güçlü alt yapının; suyun ve sanitasyonun önemini hatırlattı bize… Sadece o mu? Gelecekte kent yaşamını tekrar en baştan düşünmemiz; karşılaşmamız olası yeni pandemiler için sağlıklı havalandırmaya uygun binalar; fiziki mesafeye uygun kentler planlamamız gerektiğini de gösterdi.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Pandemi günlerinde diğer sağlık hizmetleri ne durumda?

Covid-19 salgını günlerinde sadece ülkemizde değil, tüm dünyada hemen hemen hiç tartışılmayan konu, tüm sağlık sektörünün dikkatinin salgın üzerinde olması nedeniyle başta temel sağlık hizmetleri olmak üzere diğer sağlık hizmetlerinin içine düştüğü durum… Üstelik bu durumun gelecek günlerde nelere mal olabileceği de hiç hesaplanmıyor. İşte bu konuda bazı ülkelerde bugünlerde az sayıda olsa da çeşitli raporlar yayınlanmaya başladı. Bu kısa raporlardan biri de ABD’nin ünlü Hastalıklardan Korunma ve Önleme Merkezi (CDC) tarafından 22 Mayıs’ta yayınlanan rapor.

CDC tarafından yayınlanan rapor ABD’nin Michigan eyaletinde pandemi günlerinde çocukların aşılamasında görülen düşüş ile ilgili… Rapor pandemi nedeniyle ABD’de yaşanan sürecin kısaca anımsatılması ile başlıyor. 13 Mart 2020’de ülkede salgının yayılmasını önlemek için olağanüstü durum ilan edilmesi üzerine 23 Mart’ta Michigan’da sosyal mesafeyi sağlamak için karantina kararı alınmış…

Ancak bu karantina kararın, çocukları aşı ile önlenebilir hastalıklar ve yan etkileri için risk altında bırakarak rutin aşılama hizmetlerine erişimin azalmasına neden olabileceği gözlenmiş. İşte bu gözlemin ne kadar doğru olabileceği sağlık kayıtlarından yola çıkılarak araştırılmış. Pandemi sırasında aşılama oranlarını değerlendirmek için eyaletin aşılama bilgi sistemi (MCIR) verileri analiz edilmiş. Analizde 1, 3, 5, 7, 16, 19 ve 24 aylık çocukların aşılanma durumu değerlendirilmiş. Değerlendirme 2016, 2017, 2018, 2019 ve 2020 yıllarının aynı dönemi için yapılmış.

Aşılanamayan çocuklar ve kronik hastalar risk altında  

Çalışma sonucunda 2020 Mayıs’ında hastane doğumlarında rutin olarak yapılan Hepatit B aşısı dışında tüm aşılamaların azaldığı görülmüş… CDC raporuna göre aşılamadaki gözlenen bu düşüşler küçük çocukları ve toplulukları kızamık gibi aşı ile önlenebilir hastalıklara karşı önümüzdeki günlerde savunmasız bırakabilir. Kızamık aşılama oranı toplumda % 90-% 95 arasında elde edilmezse, kızamık salgınları oluşabilir. Covid-19 salgınından kurtulan çocuklar bu sefer kızamık salgını ile yüz yüze gelebilir. Bu küçük ve sınırlı analiz bile SARS-CoV-2 virüsünün yayılımını engelleme çabalarının temel sağlık hizmetlerinde önemli oranda aksamalara yol açabileceğini ortaya koyuyor.

Raporu hazırlayan bilim insanlarına göre, bu durumun iki temel nedeninden biri sağlık personelinin büyük bir kısmının salgınla mücadele için farklı alanlarda görevlendirilmesi, diğer nedeni ise kişilerin, özellikle de anne ve babaların çocuklarını bulaşıcı hastalık korkusu ile sağlık kurumlarına getirmekten çekinmesi.  

Özellikle Covid-19’un bulaşma korkusu nedeniyle çocukluk döneminde aşılama gibi temel sağlık hizmetlerine ulaşamama sorununa benzer bir durum da yetişkinler için sağlık hizmetlerine ulaşamama ya da ulaşmama olarak görünüyor. Bu konuda henüz yapılmış bir bilimsel çalışma yok ama yapılan çeşitli gözlemler kronik (süregen) hastalık sahibi yetişkin ve yaşlıların da sağlık kurumlarına başvurmaktan çekindiğini gösteriyor. Hatta ülkemizde bir süre önce düşen kan bağışlarını tekrar artırabilmek için Kızılay kamuoyuna kan bağış ünitelerinin ‘hastane olmadığını, dolayısıyla covid-19 hastalarının bu ünitelerde olamayacağını’’ açıklamak zorunda bile kaldı.

Yeni pandemiler kaçınılmaz, acilen reorganize olunmalı

Kısa bir süre sonra dünyanın birçok ülkesinde bu konuda Michigan eyaletindeki aşılama raporuna benzer yeni raporlar yayınlanabilir. Bu raporlarda koroner kalp hastalığı, diyabet (şeker hastalığı), kronik akciğer ve böbrek hastalıkları gibi hastalıkların aksayan tıbbi kontrolleri nedeniyle artan yan etki,  hatta ölüm sayılarıyla bile karşılaşabiliriz. Geciken başta kanser gibi hastalık teşhisleri de yaşadığımız bu pandemi günlerinde yaşanıyor olabilir.

Başta aşılamalar olmak üzere temel sağlık hizmetlerinin aksamaması, kronik hastalıkların izleminin yapılabilmesi sağlık örgütlenmesinin bir an önce gerek yaşadığımız gerekse bundan sonra yaşayacağımız salgınlar da göz önüne alınarak yeniden düşünülmesi gerekiyor.  Üstelik SARS-CoV-2 virüsüne karşı aşı çalışmalarının yakın zamanda olumlu sonuç vermeyeceği,  önümüzdeki sonbahar aylarında Covid-19 salgınının ikinci, üçüncü dalgasının beklendiğinin konuşulduğu bir dönemde kısa süre içinde yeniden organize olmak çok önemli. Üstelik bundan sonraki yıllarda yaşanan küresel iklim krizinin öldürücü sonuçlarından biri olarak bu tip yeni pandemilerle karşılaşmamız da kaçınılmaz…

Sağlık hizmetleri de ‘eskisi gibi’ olmamalı

Çözüm olarak Michigan eyaletinde aşılamadaki düşüşü gözler önüne seren çalışma grubu,  pandemi hastaneleri ile temel sağlık hizmetleri başta olmak üzere diğer sağlık hizmetlerini veren sağlık kurumlarının birbirinden kesin olarak ayrılmasını ve topluma bu konuda güven verilmesini savunuyorlar. Salgın ile uğraşan sağlık kurumlarının bahçesine pandemiden etkilenmeyecek ve hastalara güven verecek yeni prefabrik tesisler kurulabilir. Diğer öneri ise tele-health (tele sağlık) hizmetlerinin geliştirilmesi. Bunun için son derece iyi kayıtların oluşturulması ve birinci basamak sağlık hizmetlerinin ekip çalışmasına dayalı olarak yeniden organize edilmesi gerekiyor. Hastalarla ve hasta yakınları ile telefonla bağlantı kurmak,  şartlar uygunsa video-konferanslar yapmak ve onları gerektiği durumlarda salgınlardan etkilenmemiş sağlık kurumlarına davet etmek ve oralarda yüz yüze görüşmek ve gerekirse sağaltımlarını yapmak önemli bir çözüm olarak duruyor.

Özellikle pandemi günlerinde ‘bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ söylemi ön planda. Sağlık sektöründe de hiçbir şey eskisi gibi olmamalı. Sağlık insanın doğuştan itibaren elde ettiği bir insan hakkı olmalı, cebinde para varsa ulaşabileceği bir hizmet değil. Herkese eşit, kaliteli ve iyi organize edilmiş bir sağlık hizmeti verilmeli, bu pandemi günlerinde dünyanın birçok ülkesinde yaşadığımız sahneleri bir daha yaşamak istemiyorsak…

Yoksa bu pandemi günlerinde bile hala anlayamadık mı önemli olanın tek tek bireylerin değil; toplumun sağlığı olduğunu…

Köşe YazılarıYazarlar

Baca filtreleri termik santralleri aklamaz

Hafta sonu çok seyredilen bir ana haber kuşağında görüntülü bir haber: Ülkemizin batısında kurulu iki kömürlü termik santral, baca filtrelerinin eklenmesi sonucu tekrar çalışmaya başlamış. Görüntülü haberde santral görevlisi ballandıra ballandıra santrallere nasıl filtre taktıklarını, santrali nasıl ‘çevreci’ hale getirdiklerini anlatıyor. Filtresi olmadığı için ocak ayı başında mühürlenen bu santrallerdeki ‘işçi ücretlerinin’ ödendiğini de eklemeyi unutmuyor. Nedense televizyon muhabirinin aklına ‘Madem bu kadar insan ve çevre sağlığına saygılıydınız, altı yıldır neredeydiniz? sorusunu sormak gelmiyor. İsterseniz biraz eskiye giderek ülkemizde enerji sektörü üzerinde oynanan büyük oyunun kömürlü termik santraller perdesini hatırlayalım.

Bu santraller, 2013 yılında meslek odalarının, çevre ile ilgili sivil toplum örgütlerinin, akademisyenlerin her türlü karşı çıkışına rağmen özelleştirilmişti. Özelleştirilirken ileri sürülen nedenlerden biri de bu santrallerin ‘teknolojisinin yenileneceği, baca filtrelerinin de yeni sahipleri tarafından takılacağı’ iddiasıydı… Ama özelleştirmenin hemen arkasından bu santrallere baca filtresi takılması için altı yıl süre verildi. Çok ucuz fiyata özel sektöre devredilmesine ve özelleştirmeye dayanak olarak sunulan filtre koşuluna rağmen altı yıl daha hiçbir önlem alınmadan çalıştılar; insan ve çevre sağlığını tehdit ettiler, doğayı zehirlemeyi sürdürdüler. Üstelik sürenin dolduğu 2019 yılının sonuna gelindiğinde, sayıları 15’i bulan bu santrallere iki yıl daha hiçbir önlem alınmadan çalışmayı sürdürmeleri için TBMM’de yasa teklifi bile verildi, ancak özellikle toplumun yoğun tepkisi nedeniyle bu teklif süreç tamamlanıp yasallaşmadı. Sonuç olarak bu 15 santralin yukarıdaki haberde de konu edilen iki santral de dahil olmak üzere bazıları baca filtreleri olmadığı gerekçesi ile mühürlendi.

Baca filtresi taktıranlar şimdi altı yıllık geçmişleri unutturularak ‘çevreci’ santraller olarak açılıyor ve doğayı zehirlemeye kaldıkları yerden devam ediyorlar. Neden mi? Çünkü baca filtresi taktırarak çevreci ve temiz kömürlü termik santral olunmuyor da ondan…

Bu filtreler görünür kirliliği belki önlüyor ama başta Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından hava kirliliğini tanımlarken ‘sessiz katil’  olarak nitelendirilen 2.5 µm ve altındaki partikül maddeleri tam olarak engelleyemiyor. En tehlikeli hava kirleticilerden olan bu partikül maddeler kullanılan filtreler tarafından tam olarak tutulmadığı gibi ülkemizdeki hava kalitesi ölçüm istasyonlarının çok büyük bir kısmında ölçülemiyor da. Üstelik hemen hemen tüm ülkelerin mevzuatında 2.5 µm ve altındaki partikül maddeler için sınır değerler belirlenmişken ülkemizdeki Hava Kalitesi Değerlendirme ve Yönetimi Yönetmeliği’nde bunlar için hiçbir sınırlayıcı değer bulunmuyor. Bir saç telinin 1/30’dan daha küçük olan bu partikül maddeler insanda hava kirliliği nedeniyle ortaya çıkan sağlık sorunlarının da temel nedeni. 

Kömür öldürüyor

Son yıllarda hava kirliliği ve sağlık ilişkisi üzerine yapılan bilimsel çalışmalar bu maddelerin yarattığı hava kirliliğinin insan sağlığı üzerindeki etkilerine yoğunlaşmış durumda… Bir örnek verecek olursak Pub Med veri tabanına kayıtlı sadece 2019 yılında pm 2.5 µm ve altındaki partikül maddelerin insan sağlığı üzerindeki etkilerini araştıran 231 bilimsel makale mevcut. Bu makalelerin büyük çoğunluğunda ise bu maddelerin kaynağı fosil yakıtların, özellikle de kömürün yakılması olarak gösteriliyor. Yayınların büyük bir çoğunluğu da kömürlü termik santrallerin çok yoğun olduğu ve hava kirliliğinin temel nedeninin bu santraller olduğu Çin’den… Neden olduğu sağlık sorunlarının başında ise süreğen tıkayıcı akciğer hastalıkları (KOAH), akciğer kanseri, inmeler, çocuklarda başta bilişsel gelişim bozukluğu olmak üzere gelişim bozuklukları, koroner kalp hastalıkları çeşitli organ kanserleri geliyor.

Artık küresel bir kriz haline gelen ve insan sağlığı üzerine yıkıcı etkileri çok iyi bilinen, iklim değişikliğinin en önemli nedeni fosil yakıtların yakılması da bir diğer çok önemli sorun. Özellikle kömürlü termik santraller CO₂ eşdeğeri olarak ifade edilen sera gazı emisyonlarının tek başına tüm dünyada %30’a yakınından sorumlu. Yaşadığımız pandemi günleri aslında çözümü apaçık ortaya serdi: Fosil yakıtları bugünden yarına terk etmek… Düşen elektrik talebi nedeniyle başta Avrupa Birliği ülkeleri (AB) olmak üzere birçok ülke kömürlü termik santrallerinde üretimi durdu. AB ülkelerindeki elektrik üretiminin içinde yenilenebilir enerji kaynaklarının payı son üç ay içinde %26’dan %28’e çıktı.

Yol ayrımı

İşte böyle bir süreçte belli bir plan içinde tasfiye edilmek bir tarafa ülkemizde elektrik üretimi için kömürlü termik santraller tam kapasite çalıştırılıyor, yenileri yapılmaya çalışılıyor. Üstelik eski termik santrallere filtre takılması, topluma çeşitli medya organları aracılığıyla çevrecilik olarak pazarlanmaya çalışılıyor; bugüne kadar neden filtresiz çalışmalarına göz yumulduğu unutturulmaya çalışarak…

Oysa yaşadığımız pandemi günleri apaçık bir yol ayrımında olduğumuzu gösteriyor bize. Eğer ilk yolu tercih edersek küresel iklim değişikliğinin kontrol altına alınabildiği, hava, su ve toprak kirliliğinin gündemden düştüğü, fosil yakıtların olmadığı, lüks tüketimi ve kapitalist üretim ilişkilerini terk ettiğimiz, yeni ve eşitlikçi bir sistemde; minimalist bir yaşam biçimi tercihi yaptığımız bir gezegende yaşayacağız. Ama pandemi günlerinin ortaya döktüğü ipuçlarını algılayamazsak ve ikinci yolu tercih edersek bugünkü tüketim alışkanlıklarımızdan kurtulamazsak insanlık olarak sonumuz yakın…

Bu, bize belki de son uyarı: Hala anlamadınız mı, para hırsınız nedeniyle gezegenimizin bozduğumuz doğal dengelerinin tüm toplumları hasta ettiğini ve cebinizdeki paranın sizi de korumaya yetmediğini?

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Normale dönüşte kömüre hayır

Tüm dünyayı son üç aydan bu yana etkisi altına alan Covid-19 salgını çok sayıda ülkede uygulanan katı karantina nedeniyle enerji tüketiminde büyük düşüşlere neden oldu. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) 2020 yılının ilk üç aylık enerji talebindeki azalmanın alışılmadık boyutlara ulaştığını ve 2020 yılı için emisyonlarda toplam %8’lik bir düşmenin olacağını söylüyor. Başta kömür, petrol ürünleri olmak üzere fosil yakıt tüketimindeki azalma dünyanın birçok bölgesinde daha birkaç ay öncesi ile karşılaştırıldığında hava kalitesinde inanılmaz boyutlarda düzelmelere yol açtı. Özellikle ulaşım sektörü üzerindeki sert kısıtlamalar petrol tüketimini düşürürken, elektrik talebindeki düşme de kömürlü termik santrallerden elektrik üretiminin düşmesini sağladı.

Ancak bilim insanlarına göre bu durum kısa süreli olacağı için küresel iklim değişikliği üzerine olumlu bir etkisi olmayacak. Şimdiden  Çin’den gelen son görüntüler, özellikle elektrik gereksiniminin büyük bölümünü kömürlü termik santrallerden karşılayan bu ülkede karantinanın sona ermesi ve ‘normale dönüş’ ile birlikte hava kirliliği yeniden eski boyutlarına dönmeye başladığını gösteriyor. Küresel iklim krizini önlemek için fosil yakıt tüketimini kalıcı olarak bırakmak şart ve bu pandemi günlerinde yaşananlar da bunu ispatlıyor.

Dünyada kömür talebi; 1971-2020 (Kaynak: https://www.iea.org/reports/global-energy-review-2020/coal#abstract)

Salgın sırasında yaşananlar

Bu dönemde Çin dışındaki ülkelerde düşen elektrik talebini rüzgar, güneş, hidroelektrik gibi daha çok yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlama eğilimi, fosil yakıtların kullanımına bağlı emisyonların düşmesine ve hava kalitesinde iyileşmeye yol açtı. IEA’nın 30 Nisan’da yayınladığı son rapora göre Çin, ABD, Avrupa Birliği (AB) ülkeleri, Hindistan ve Japonya’da pandeminin görüldüğü yılın ilk üç aylık bölümünde geçen yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında; çok büyük kısmı elektrik üretiminde kullanılan kömürün talebinde %9 ile %25 arasında düşme görüldü. Birincil enerji talebinin %60’a yakınını kömürden sağlayan ve dünya tüketiminin yarısından fazlasının yapıldığı Çin’de bu oran %9’lar düzeyinde kalırken AB ülkelerinde ise %20’e kadar tırmandı.  IEA 2020’nin tamamında tüm dünyadaki kömür talebindeki düşmenin; özellikle bu dönemde termik santrallerin talebinin düşmesine bağlı olarak %8’lik ortalamada kalacağını tahmin ediyor. Buna karşılık özellikle AB ülkelerinde yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretiminin Covid-19 salgınından etkilenmediği IEA tarafından belirtiliyor.

Tüm dünyada 2020’nin ilk üç ayında geçen yılın aynı dönemine göre yeni rüzgar ve güneş enerjisi santrallerinin de devreye girmesi ile elektrik üretimi %1.5-2 arttı. Ayrıca tüm dünyada düşen elektrik üretimi içindeki yenilebilir enerji kaynaklarının payı tam kapasite ile üretime devam etmesi nedeniyle yükseldi. Bu pay 2020’nin ilk üç ayında %28 oldu. 2019’un aynı döneminde ise bu oran %26 seviyelerindeydi. Artış daha çok AB ülkelerindendi. Saatlik temel değerlendirmelerde de elektrik talebinin 2019 ilk üç ayına göre daha fazla yenilenebilir kaynaklardan karşılandığı görülüyor. Başta Almanya, Avusturya, İtalya gibi ülkelerin pandemiden sonra kömürlü termik santralleri zorunlu kalmadıkça çalıştırılmayacakları tahmin ediliyor

Türkiye’de ne oluyor?

Başta AB ülkeleri olmak üzere düşen elektrik talebini daha çok yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılayıp bu kaynakların tüketim içindeki payını korumak için kriz sonrası bu kaynaklara dönük yatırımlarını artırırken, ülkemizde ise halen kömürlü termik santrallerin sayısını ve üretim içindeki payını artırma politikası merkezi yönetim tarafından inatla sürdürülüyor. Üstelik yeni yapılacak kömürlü termik santrallerin meslek, çevre örgütleri ile bölge halkının pandemi günleri nedeniyle çalışmalarının kısıtlandığı bir dönem yapılmak isteniyor. Bunlardan Çanakkale’nin Yenice ilçesi Çırpılar mevkiinde kurulmak istenen kömürlü termik santralin ÇED olumlu kararı tüm zorluklara rağmen TEMA Vakfı’nca açılan dava sonucu mahkeme tarafından iptal edildi. Eskişehir’in Alpu Ovası’na kurulmak istenen kömür ocağı ve termik santral için ise açılan davalar sürüyor. Ama bu pandemi günlerinde acele ile kurulmak istenen bir başka kömürlü termik santral haberi Denizli’den geldi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı herkesin dikkatinin Covid-19 salgını üzerinde olduğu bir dönemde Avdan Termik Santrali için ÇED olumlu kararı verdi. Pandeminin yarattığı tüm zorluklara rağmen içinde Denizli Tabip Odası’nın da yer aldığı meslek odaları ve sivil toplum örgütleri bu kararı mahkeme taşımaya hazırlanıyorlar.

Türkiye’nin 2019-2020 Mart ve Nisan Ayı Elektrik Tüketimi (Kaynak: https://www.iklimhaber.org/covid-19-elektrik-tuketiminde-carpici-dusus/)

Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre dış ortam hava kirliliği, tüm dünyayı ayağa kaldıran Covid-19 pandemisinden çok daha fazla canı, üstelik her yıl bizden koparıyor.  Dünyada her yıl dış ortam hava kirliliğinin yarattığı sağlık sorunları nedeniyle 4.2 milyon kişi yaşamını yitiriyor. Her on kişiden dokuzu DSÖ’ye göre kirli hava soluyor. Hava kirliliğinin neden olduğu en önemli sağlık sorunlarının başında inmeler, kalp hastalıkları akciğer kanserleri, akut ve kronik akciğer hastalıkları geliyor. Yine örgüte göre hava kirliliğinin nedenlerinin başında fosil yakıtların yakılması sonucu ortaya çıkan SO₂, NO₂, ve partikül maddeler geliyor. Üstelik fosil yakıtların tüketilmesi sadece hava kirliliğine değil, küresel iklim krizine de neden oluyor.

Küresel iklim krizinin dünyamız için yıkıcı sonuçları, artık adeta bir adım uzaklıkta. Bu salgın günleri, çözüm için yapmamız gerekeni tartışmaya yer bırakmayacak şekilde gösterdi: Fosil yakıtları bir an önce terk etmek. Üstelik yaşadığımız bu günler temel enerji gereksinimimizi büyük oranda yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılayabileceğimizi de ispatladı.

Peki, yapabilir miyiz? Bu açık çözümü kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinin içinde ve üstelik neo-liberal politikalarla ve politikacılarla gerçekleştirmek imkansız. Yeni bir sistem; insana ve çevreye saygılı, eşitliği hedefleyen yeni bir yaklaşım gerekiyor; bir an önce…

DoğaKöşe YazılarıManşetYazarlar

Biz içerideyken…

Mart ayının başından bu yana birçok ülkede Covid-19 salgınına karşı karantina önlemleri uygulanıyor. 11 Mart’ta Dünya Sağlık Örgütü tarafından salgının pandemi seviyesine yükseltilmesinden bu yana tüm uluslararası uçuşların durdurulması, ülkeler arası seyahat olanağını bir tarafa bırakın, kentler arası gidip gelmenin bile yasaklanması sonucu insanın yakın ve uzak çevresinden elini ayağını çekmesi kısa sürede etkisini gösterdi. Dünyamız adeta kendini onarmaya başladı. Bunun ilk örnekleri Çin’de, Avrupa’nın birçok ülkesinde ve Kuzey Amerika’da büyük kentlerde azalan hatta tamamen duran fosil yakıt kullanımı sonucu hava kirliliğinin de azalmasıyla ortaya çıktı.  Diğer bir örnek ise sayıları 750 bireye kadar azalan Akdeniz foklarının, ortadan kalkan turist, yük ve balıkçı gemileri nedeniyle sessizleşen, dökülen endüstriyel ve kentsel atıkların da azalması sonucu son yılların en temiz dönemini yaşayan Akdeniz ve Ege’de özgürce yüzmesi. Pandemi günlerinden sonra bu küçük örneklerin ekosistemlerin korunması için çok daha etkili radikal değişimlerin olmasına yol açması kuvvetli bir olasılık…

Peki, bu sürede kısmi karantina uygulanan ülkemizde ne oldu? Aslında İzmir dışındaki birçok kentimizde özellikle azalan kent içi trafiğin etkisi ile hava kalitesinde ciddi düzelmeler yaşandı. İzmir’de ise sınırlı sayıda bulunan hava kalitesi ölçüm istasyonunun verilerini geçen yılın aynı dönemiyle karşılaştırıldığında ise anlamlı bir fark yok. Şaşırtıcı olmayan bu sonuç 90’lı yıllardan bu yana bildiğimiz bir gerçeği yüzümüze vuruyor; İzmir kent merkezindeki hava kirliliği, bölgedeki hakim rüzgar yönünün kuzey-güney doğrultusunda olması nedeniyle kuzeyindeki Aliağa ilçesinde kurulu sanayiden kaynaklanıyor. Merkezi yönetim tarafından 20-64 yaş grubunun karantina dışında bırakılması ve endüstriyel tesislerin çalıştırılması hem burada fiziki mesafe kuralına uymadan çalışma durumunda kalan emekçilerin yaşamını tehlikeye atıyor hem de diğer bölgelerin tersine İzmir’de hava kalitesinde düzelme olmasını engelliyor.

Yangından mal kaçırma

Daha da kötüsü bugünlerde kamuoyunun dikkati  Covid 19 pandemisi üzerindeyken ve uygulanan karantina koşullarından faydalanmak isteyen bazı girişimcilerin (!) çevre yıkımına yol açacak tartışmalı projelerini merkezi yönetimi de arkalarına alarak kelimenin tam anlamı ile ‘yangından mal kaçırırcasına’ uygulamaya çalışmaları… Bunun ilk haberi Kazdağları’ndan  geldi. Sözcü Gazetesinden Çiğdem Toker’in yazısına göre; doğa harikası bölgedeki binlerce ağacı maden sahası açmak için kesen Kanada merkezli Alamos Gold ve onun ülkemizdeki uzantısı Doğu Biga Madencilik toplumun her kesiminden yükselen itirazlara karşın bugünlerde siyanür liçi yöntemi ile altın üretimini başlatmakta kararlı. Üstelik üretim yapacağı maden sahası Çanakkale ilinin tek su kaynağı olan Atikhisar Barajı’nın yanı başında… 2020’nin ilk üç ayında salgına rağmen Kirazlı’da maden için 1.6 milyon dolarlık harcama yapan şirket, ruhsatının yenileneceğinden ve üretime başlayabileceğinden emin. Mitolojinin ve doğal güzelliklerin merkezi durumundaki Kazdağlarındaki altın madeni girişimini ‘düşük maliyetli üretim artışında çok önemli kaynak’ olarak niteleyen ve ortaklarına anlatan şirket, şimdi bir an önce merkezi yönetimden ruhsatının yenilenmesini bekliyor. Ayrıca bölgede aylardır  ‘su ve vicdan nöbeti’ tutan çevre gönüllülerinin de bölgeden Orman Genel Müdürlüğü tarafından çıkarılmak istendiği medyaya geçtiğimiz günlerde yansımıştı…

Bugünlerde çevre açısından yaşadığımız tehdit sadece Kazdağları’ndaki altın madeni girişimiyle de sınırlı değil… Ekoloji Birliği’nin hazırladığı bir listeye göre Artvin- Cerrattepe ve Murgul’daki maden çalışmaları tam hız sürüyor. Kamuoyuna da yansıyan Salda Gölü faciası yine bugünlerde yaşandı. Göl I. Derece Doğal Sit ve korunan alan statüsüne sahip olmasına rağmen; millet bahçesi yapma iddiası ile bölgeye giren kamyon ve iş makinaları yüzlerce yılda oluşmuş özel beyaz kumulları sıyırılıp proje kapsamında yapacakları yol ve otoparklara serdiler. Diğer yandan EÜAŞ International ICC İngilizlerle yine her türlü itiraz görmezden gelinerek Sinop’ta kurulmaya çalışılan nükleer santral için önemli bir nükleer işbirliği antlaşması imzaladı. Bununla da bitmiyor liste… Kanal İstanbul’la ilgili süren mahkeme sürecine rağmen ihaleler yapılmaya başlandı. Aydın’da UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesine alınan Afrodisias Antik Kenti’nin hemen yanı başında JES kurulması için ÇED süreci başlatıldı. Çeşitli bölgelerde yayla ve meralar yayınlanan kararnamelerle bu statüden çıkarıldı, bu bölgelerde bir anlamda yapılaşma ve endüstrileşmenin önü açıldı. Ekoloji Birliği’nin hazırladığı liste böyle uzayıp gidiyor…

Doğaya saldırı salgın dinlemiyor

Sadece bunlar mı? Hayır; Yeşil Gazete’de de geçen hafta içinde yer alan haberlere göre Muğla’daki Yeniköy Termik Santrali’ne yapılmak istenen kömür taşıma bantları için bölgedeki zeytinler tam da sokağa çıkma yasağının uygulandığı 1 Mayıs tarihinde kesilmeye çalışıldı, köylülerin zamanında fark edip direnmesi üzerine bu katliam şimdilik durdurulabildi. Mersin’de ise plastik türlerinden biri olan polipropilen fabrikası kurulması için fabrikanın kurulacağı tarım bölgesi özel endüstri bölgesi ilan edildi. Üstelik büyük bir çevre kirliliğine yol açabilecek olan fabrikaya devlet teşviki verilmesi planlanıyor. Diğer yandan ülkemiz hala dünyanın en büyük plastik çöp ithalatçısı…

Bu dönemde hız verilen çevresel kaynakların sömürüsüne bir örnek de İzmir’in ünlü turistik ilçesi Selçuk’dan geldi. Efes Antik Kenti, Meryem Ana Kilisesi gibi dünyanın en önemli tarihi miraslarını barındıran ilçede sit alanı statülerinde sessizce önemli değişiklikler yapıldı. Yapılan değişikliklerle ilçede I. Derece Doğal Sit Alanı statüsünde yer bırakılmadı. Bu değişikliklerin özellikle Pamucak sahillerinde yapılmak istenen devasa beş yıldızlı otellerin önünü açmak için olduğu iddia ediliyor.

Karantina için uygulanan kısmi sokağa çıkma yasağını fırsat olarak görüp merkezi yönetimin desteğini de arkasına alarak ülkemizin doğal kaynaklarını talan etmeye, para kazanma uğruna havamızı, suyumuzu, toprağımızı çekinmeden zehirlemeye çalışanlar bugünlerde topyekün bir saldırıda. Pandemi nedeniyle içerideyiz bugünlerde belki ama kesinlikle uykuda değiliz ve dışarıda oynanan oyunun farkındayız… Hepimiz bugünlerde en az Muğla Yeniköy’de zeytin ağaçlarına sahip çıkan; Çanakkale Çırpı Termik Santrali’nin ÇED olumlu kararını iptal ettiren Muğlalılar, Çanakkaleliler gibi uyanık olmalıyız…

Yoksa pandemi sonrası ekolojik krizden arındırılmış yeni bir dünya hayal ederken; ülkemiz için tam tersi bir tablo ile karşılaşabiliriz…

Kategori: Doğa

Köşe YazılarıYazarlar

Pandemi günlerinde dezenfektanlarla zehirlenmek

Yaşadığımız pandemi günlerinin belki de en tartışılmayan konusu dezenfeksiyon. Üstelik hemen hemen her gün yanlış uygulamalar nedeniyle insanların zehirlenmelerine yol açarken ve pandemi sonrası günlerde de etkisini sürdürebilecek toprak ve su kaynaklarının kimyasal kirliliği gibi çevresel sorunlara rağmen tartışmıyoruz yanlış ve abartılı dezenfeksiyon uygulamalarını. Yaşadığımız bu salgın günlerinde neredeyse her gün sabahtan akşama kadar tüm medya organlarında her türlü uzmanlık alanından çok sayıda hekim boy gösteriyor ve Covid-19 salgınını tartışıyorlar. Artık sokaktaki insan, kendisine hiç gerekli olmayan antibiyotiklerin, anti-viral ilaçların, sıtma ilaçlarının adını biliyor, sıklıkla bunlara kendi başlarına ulaşarak proflaktik (koruma amaçlı) olarak kullanmaya bile çalışıp daha büyük sağlık sorunlarına bile neden olabiliyorlar. Hatta bu televizyon programları sayesinde virüs konusunda o kadar uzmanlaştılar ki (!) sanırsınız BT (bilgisayarlı tomografi) görüntülerinden neredeyse covid-19 tanısı koyacaklar. Oysa sıradan insana gerekli olan bu bilgiler değil. Onların birincil olarak bilmesi gerekenler SARS-CoV-2 virüsünden nasıl korunabileceği ve çevresini nasıl koruyabileceği… Buna rağmen hala toplu yerlerde fiziksel mesafeyi korumayanlardan, maske kullanmayanlardan tutun her türlü uyarıya rağmen hala inatla eldiven kullanıp hem kendisini hem de çevresini tehlikeye atanlar var. 

Aşırı ve yanlış dezenfekte can alabilir

Bir de olayın diğer bir boyutu olan dezenfeksiyon var. Tüm dünyada Covid-19 salgınının başlaması ile birlikte dezenfektan kullanımı arttı. Gerek ülkemizde gerekse diğer ülkelerde yanlış ve gereksiz temizlik ve dezenfeksiyon uygulamaları Covid-19 kadar olmasa da sağlık sorunlarına, hatta can kayıplarına neden olabiliyor. Henüz ülkemizde yaşadığımız bu pandemi günlerinde yanlış temizlik ve dezenfeksiyon uygulamalarının insan ve çevre sağlığı üzerine olumsuz etkilerini gösteren bir bilimsel çalışma yok. Fakat bugünlerde Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre pandeminin yeni merkezi olan ABD’de ülkenin köklü sağlık örgütlerinden olan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’nin (CDC) sayfalarında üç aylık bir çalışma yayınlandı temizlik ve dezenfeksiyon maddelerinin neden olduğu zehirlenmelerle ilgili… CDC, salgının başladığı ilk günden bu yana diğer sağlık örgütleri gibi temel olarak SARS-CoV-2’nin yayılımını önlemeye yardımcı olmak üzere yüksek temaslı yüzeylerin uygun şekilde temizlenmesini ve dezenfekte edilmesini öneriyor. Bu temizlik ve dezenfeksiyon işlemi de toplu taşıtlarda, metro istasyonlarında ve otobüs duraklarında, alışveriş merkezleri ve okullarda, hastanelerde vs. yapılmaya çalışılıyor. Bunlara ek olarak insanların bir de evlerinde yapmaya çalıştığı dezenfeksiyon var.

Ancak CDC tüm bu işlemlerin doğru dezenfektanlarla ve doğru zamanda yapılmadığını gözlemlemiş.  Ocak ayı başından mart sonuna kadar uzanan üç aylık dönemde uygulamadaki yanlışlıklar nedeniyle ortaya çıkan ve ABD’de Ulusal Zehir İzleme Merkezi’ne (NPDS) yapılan başvurular ve medyaya yansıyan haberlerden zehirlenme ihbarlarını izlemiş. Daha sonra Ocak-Mart 2020 tarihlerindeki zehirlenme başvurularını aynı dönemin 2018 ve 2019 yılları verileri ile karşılaştırmış.

Ocak- Mart 2020 döneminde dezenfektanların neden olduğu zehirlenmelerle ilgili olarak 45.550 başvuru alındığı ve başvuru sayısının 2019 yılı aynı dönemiyle karşılaştırıldığında % 16,4; 2018 yılı aynı döneminden ise % 20,4 fazla olduğu tespit edilmiş. Bu fazlalık doğrudan Covid-19 salgını ile ilgili yapılan temizlik ve dezenfeksiyon hatalarıyla bir bağlantıyı göstermiyor belki… Ama 2020’de artan ve yaygınlaşan dezenfektan kullanımının salgınla ile ilgili olduğu ve zehirlenmelerin artışına da bunun neden olabileceği genel kabul görüyor.  Yapılan analizler sonucu araştırmadaki zehirlenme sayılarındaki artış tüm yaş gruplarını kapsıyor. Ancak 5 yaş ve altı grupta dezenfektanlara maruziyet daha fazla görülmüş. Tüm vakaların %46,9’u bu grupta.  İkinci büyük grubu ise 20-59 yaş grubu oluşturuyor; 2020’nin ilk üç ayındaki zehirlenmelerin %23.3’ü bu yaş aralığında. – Bu durum küçük çocukların dezenfektanlarla kazalara daha açık olduğunu; bu karşılık yetişkinlerin uygulama hataları nedeniyle kendilerini zehirlediğini düşündürüyor. Araştırmaya göre 2020’deki zehirlenme ihbarlarındaki artışın büyük bölümünü beklendiği gibi insanların kolayca ulaştığı klorlu dezenfektanlardan kaynaklanmış. 2019’dan 2020’ye kadar zehirlenmeler ile ilgili çağrılar en çok çamaşır suları, alkolsüz dezenfektanlar ve el dezenfektanları kategorilerinde artmış.  Klorlu dezenfektanlardan zehirlenmelerde artış, 2019 yılı ile karşılaştırıldığında 2020’de %62.1’i buluyor. Alkolsüz dezenfektanlarından ve el dezenfektanlarından zehirlenme artışı ise 2020’’nin ilk üç ayında %36.7’ye ulaşıyor.

Yutma veya yiyeceklerle alma;  temizleyici ve dezenfektanlarla zehirlenmelerde yine birinci sırada… Ancak inhalasyon yoluyla zehirlenmelerde tüm temizleyiciler için görülen % 35.3 artış ve tüm dezenfektanlar için % 108.8 artış;  2019’dan 2020’ye kadar en büyük sıçramanın yaşandığı, insanlar için  tehlikenin katlandığı zehirlenme yolu.

Çocuklara dikkat

CDC’nin yazısında ülkemizde de örneklerini daha önce gördüğümüz, bugünlerde ise medyaya yansıyan haberlerden sayısını artırdığını düşündüğümüz iki örnek vaka da var: Birinci vakada bir marketten alış-veriş yapan bir kadının aldığı sebze ve meyveleri bir küvette %10’luk çamaşır suyu, sirke ve sıcak su karışımı ile yıkamak istemesinden kaynaklanıyor. Klorun etkisi ile nefes alma güçlüğü, hırıltılı solunum ve öksürük şikâyetleri gelişen kadın hastaneye kaldırılmış. Oysa sebzeleri ve meyveleri bol suyla veya sabunlu su ile yıkaması yeterli olacaktı… İkinci örnek vaka ise okul öncesi bir çocuk ile ilgili… Baygın bulanan çocuk ailesine göre masa üzerinde bulunan etanol bazlı bir el dezenfektanını içmiş ve bunun etkisi ile düşerek başını yere çarpmış.  Kandaki alkol seviyesi çok yüksek bulunan,  kafa içinde ise herhangi bir sorunla karşılaşılmayan çocuk neyse ki tedavi edilebilmiş. Hangi amaçlı olursa olsun tüm dezenfektanları ortada bırakmamamız gerektiğini gösteren güzel bir örnek bu…

Covid 19 ile kayıplar veriyoruz. Her gün bu kayıpların daha da artmasıyla üzüntümüz katlanıyor. Ancak gördüğümüz sadece buzdağının su üstündeki bölümü… Buzdağının altındaki bölümde ise pandemi nedeniyle, başka sağlık sorunları yaşayıp sağlık kurumlarına gitmeye korkan kronik hastalık sahibi insanlar, karantina nedeniyle sağlığını yitirenler, yeni oluşan başka hastalıkları için geç teşhis alanlar var. Tüm bunlara yaşadığı ortamda kulaktan dolma bilgilerle yanlış temizlik ve dezenfeksiyon yaparak sağlığını yitirenler de ekleniyor. Oysa temizlik ve dezenfeksiyon yapmak bizim için tehdit olmamalı… Biraz doğru bilgi ile gerek kendi sağlımız gerekse çevre için kolayca çözebileceğimiz ve tehdit olmaktan çıkarabileceğimiz bir konu. 

Sadece biraz dikkat, biraz bilgi ve gereksiz kimyasallardan kaçınmak… Çok zor olmasa gerek…

Köşe YazılarıYazarlar

DSÖ dünyaya ne demek istiyor?

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) geçtiğimiz cuma günü koranavirüs testleri ile ilgili bir açıklama yaptı. Tüm dünyada yankı uyandıran bu açıklamaya göre antikor testlerinin kalıcı bağışıklığı gösterdiğine dair elde bilimsel bir delil yok. Yani serolojik testlerin kişinin hastalığa karşı bağışık olup olmadığını, o kişinin tekrar enfekte olup olmayacağını göstermesi konusunda elde bilimsel bir veri olmadığını belirtti örgüt*… Antikor testi de denen serolojik testler, bir kişinin geçmişte Covid-19’la karşılaşıp karşılaşmadığını; bulgu vermeden geçirdiğini veya iyileşmiş olup olmadığını gösteriyor.  Kişi Covid-19 hastalığına yakalandığında sekizinci  günden itibaren kanında virüse karşı antikorlar beliriyor.

Bugüne kadar da antikor testlerinin pozitifliği, Covid-19 hastalığını bulgusuz, ağır veya hafif geçiren her yaştan kişide görüldüğü ve kalıcı bağışıklık sağladığı düşünülüyordu. Birçok ülke zaman içinde toplum bağışıklığı sağlama stratejisi hedefliyor ve bu hedefini yeni koranavirüsün hastalığı geçirenlerde kalıcı bağışıklık sağladığı düşüncesine dayandırıyordu. Ülkeler pandeminin başladığı andan itibaren salgını önlemek için üç stratejiden birini uyguluyor veya uygulamaya çalışıyordu:

  • Salgın Etkisini Azaltma Stratejisi: Bu stratejinin temelinde salgının aşı veya ilaç bulununcaya kadar hastalık ve ölüm gibi sağlık sonuçlarının azaltılması veya sağlık sistemini zorlamadan zamana yayılmış bir toplum bağışıklığı sağlama görüşü yatıyor. Bu amaçla insanlar arasındaki doğrudan ve yakın teması azaltmak için fiziksel uzaklık önlemleri, toplu taşıma ve rota kısıtlamaları gibi seyahat kısıtlamaları gibi toplum hareketliliğinin kısıtlanmasına yönelik önlemler alınıyor. Ülkemizde ve birçok Avrupa ülkesinde bugün uygulandığı iddia edilen strateji bu…
  • Toplum Bağışıklığı Uygulama stratejisi: Kamuoyunda ‘sürü bağışıklığı’ olarak da bilinen bu yaklaşımda, toplumun büyük bir bölümünün hastalığa yakalanmasına izin verilerek yüksek oranda bir doğal bağışıklama sağlanmaya çalışılıyor. Bu yapılırken günlük yaşam ve ekonominin gereklerine dokunulmuyor. Örnek verilmek gerekirse okullar, kafeteryalar, restoran vs. kapatılmıyor. En büyük riski, risk grubundaki çok sayıda kişinin kısa bir zaman diliminde yaşamını yitirmesine yol açabilmesi. Yaşadığımız SARS-CoV-2 salgınında özellikle 49 yaş ve üstü ve/veya kronik bir hastalığı olan insanlar için yaşamsal tehlike yaratan bu yöntemi, halen İsveç, Hollanda gibi ülkeler deniyor.
  • Salgını Baskılama Stratejisi: Amacı hastalığın bulaştırıcılığının azaltılması. Bu amaçla salgının başlangıç aşamasında insanların birbirleriyle temasının kesilmesine ve bulaş zincirinin kırılmasına yönelik çok sıkı karantina önlemi alınıyor. Bu yaklaşımın temel zorluğu, stratejinin hastalığa karşı etkin bir aşı ya da etkili bir tedavi bulunana kadar virüsün dolaşmasının önlenmesi için sürdürülmesi gerekmesi. Çin’de salgın bu yöntemle önlendi. Fakat bu yöntemle toplum aşı bulununcaya kadar tekrarlayan salgın tehditlerine açık kalıyor.

Bağışıklık bilmecesi

Görüldüğü gibi; salgını baskılama stratejisi dışındaki iki strateji er veya geç toplum bağışıklığının sağlanması üzerine kurulu.  Bu iki stratejide toplumun %60’ından fazlasının  SARS-CoV-2 diye adlandırılan virüsle karşılaşıp Covid-19 hastalığını belirtisiz, hafif belirtilerle veya ağır geçirmesi sonucu serolojik testlerinin pozitifleşmesi bekleniyor ve böylece toplumun bağışıklık kazanması hedefleniyor. Ancak DSÖ’nün son açıklaması toplum bağışıklığı sağlama konusundaki hedefin gerçekçi olamayabileceğini gösteriyor.

John Hopkins Üniversitesi’nin tüm dünya ülkelerinden derlediği rakamlara göre şu ana kadar dünya genelinde 2.3 milyona yakın vaka var ve bu vakaların yaklaşık 600 bine yakını iyileşti. Ayrıca konu ile ilgili uzmanlar mevcut vakaların yanı sıra bunun dört katı kadar yetersiz testler nedeni ile saptanamayan, bu nedenle de sessizce iyileşip kanında antikor taşıyan insan olduğunu belirtiyorlar. Başta ABD, İngiltere, Almanya olmak üzere birçok ülke serolojik testler, yani antikor testleri yapmaya başlamıştı. Hatta toplumda serolojik testleri pozitif çıkanların oranı arttıkça toplum bağışıklığına doğru adımlar atılacağı ve salgının bitebileceği inancı artmış, bazı ülkelerde antikor pozitif insanların çalışma yaşamına dönebileceği bile konuşulmaya başlanmıştı. İşte bu dönemde herkesi şaşırtan DSÖ’nün açıklaması geldi: “Şu anda, serolojik test kullanımının bir bireyin bağışık olduğunu veya yeniden enfeksiyondan korunduğunu gösterebileceğine dair bir kanıtımız yok.”

Yeni coranavirüs üzerinde çalışan çok sayıda bilim insanı ise bu açıklamanın ‘bilimsel’ olmaktan çok ‘politik’ olduğuna inanıyor. Onlara göre şu ana kadar antikor gelişmiş kişilerde hastalığın ‘tekrarladığına dair’ inandırıcı bir bilimsel yayın yok; aksine şimdiden literatüre girmiş hastalalığı geçirenlerde ‘kandaki antikor miktarına bağlı olarak’ bağlı olarak kalıcı bağışıklık geliştiğine dair yayınlar var. Onlara göre DSÖ özellikle Danimarka, Avusturya, Hollanda gibi Avrupa ülkelerinde pandemiye karşı önlemlerin kademeli olarak kaldırılmasını erken bulup böyle bir açıklama yapmış olabilir…

Türkiye’deki tartışmalar ise farklı bir alanda ilerliyor. Özellikle PCR testi negatif olan ama diğer klinik bulgularının uyumu nedeniyle Covid-19 olarak tedavi edilirken yaşamını yitiren veya iyileşen çok sayıda hastanın, test negatif olduğu için doğru kodlanmadığı, istatistiklere ilave edilmediği çok sayıda bilim insanı tarafından iddia ediliyor. Son olarak göğüs hastalıkları uzmanlarının uzmanlık derneği olan Türk Toraks Derneği yaptığı basın açıklamasında ‘İki ilimizdeki ortalama ölüm oranlarında daha önceki yıllara kıyasla önemli artışlar saptamıştır. Bu artışların COVİD 19 ile ilişkili olabileceğinden endişe duymaktadır’ dedi. Dernek İstanbul’da %10; Trabzon’da ise %25 oranında geçen yılların aynı dönemine göre ölüm sayılarında istatistiksel olarak anlamlı artış olduğunu belirterek; ortaya konan bu ölüm sayılarındaki artışı incelemeye almasını ve acilen bir yanıt bulunmasını yetkililerden talep etti**

Biz henüz ülkemizdeki gerçek tablodan emin değiliz…  DSÖ’nün bu pandemi için önerdiği kodlama sistemine neden ısrarla geçilmediğini anlayamıyoruz. Her akşam paylaşılan açıklamalar net değil, ölenlerin yaş dağılımını, varsa kronik hastalıklarını vs bilmiyoruz. Bu yüzden de geleceğe dönük sağlıklı öngörüler yapamıyoruz. Açıkçası, Avrupa’da yaşamını yitirmiş vatandaşlarımızla ilgili daha çok veriye sahibiz.

Bu pandemi,  ülkeleri ve başta DSÖ olmak üzere tüm uluslararası kuruluşları ciddi olarak sarstı. DSÖ’nün kalıcı bağışıklık konusunda ‘yeterli bilimsel delil yok’ açıklaması doğruysa daha da sarsmaya devam edecek… Ancak er veya geç bir gün bitecek.  Ama o gün hiçbir şey eskisi gibi olmayacak; ne sistemler ne de yaşam biçimleri…

*

*https://www.cnbc.com/2020/04/17/who-issues-warning-on-coronavirus-testing-theres-no-evidence-antibody-tests-show-immunity.html

**https://www.toraks.org.tr/news.aspx?detail=5850

Köşe YazılarıYazarlar

Pandemi günlerinde fosil yakıtların geleceğini tartışmak

Çin’in Hubei eyaletinin Wuhan kentinde Aralık 2019 başlayan ve kısa süre içinde başta Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) olmak üzere tüm uluslararası kuruluş ve ülkeleri şaşırtan bir hızla tüm dünyayı sararak bir pandemiye dönüşen COVİD-19 salgını için tüm ülkelerin kafası karışık. Toplum bağışıklamasından salgın etkisinin azaltılması stratejisine ve mutlak izolasyona kadar çeşitli stratejilerle pandemi ile mücadele etmeye çalışıyorlar. Toplum bağışıklaması dışındaki stratejilerin tek amacı aşı veya etkili bir ilaç bulunmasını beklemek için zaman kazanmak… 12 Nisan tarihi itibarı ile tüm dünyada 1.800.000’e yakın doğrulanmış vaka, 110.000’ni aşkın ise yaşamını yitirmiş insan vardı…

Kuzey yarımkürede bahar aylarına denk gelen pandemi nedeniyle ülkeler çaresiz kalıp insanlar evlerine kaparken; madalyonun diğer yüzünde bambaşka bir görüntü ortaya çıktı. Uygulanan seyahat yasakları, otomobil kullanımının azalması, başta lüks tüketim maddeleri üretenler olmak üzere birçok fabrikanın üretimini durdurması, insanların kentlerden ve sokaklardan elini ayağını çekmesi gibi nedenlerle başta hava kirliliği olmak üzere birçok çevresel parametrede kısa sürede umulmadık ölçüde iyileşmeler ortaya çıktı. Aslında bu iyileşmelerin ilk işareti, 2020’nin ilk ayinda salgının ilk başladığı noktadan; Çin’in Wuhan kentinden gelmişti. Uydu resimlerinde kentin hava kalitesinin beklenmedik ölçüde iyileştiği görülüyordu. Daha sonra yapılan haritalamalar kentte bir yıl önce aynı döneme göre hava kirliliğinin %25 azaldığını gösteriyordu. Ülkede aynı dönem bir önceki yıla göre rafinerilerde %34 daha az ham petrol rafine edildiği biliniyor.

İkinci işaret ise Çin’den sonra dünyanın en kalabalık ülkesi olan Hindistan’dan geldi. Çin gibi enerji gereksiniminin büyük bir kısmını başta kömür olmak üzere fosil yakıtlardan karşılayan bu ülkede SARS-CoV-2 salgınına karşı uygulamaya sokulan sokağa çıkma yasağı ile birlikte hemen hemen tüm eyaletlerinde hava kalitesinde gözle görülür bir iyileşme ortaya çıktı. Bu ilk gözlemler dikkatlerin oldukça gecikmeli de olsa karantina uygulamalarının yapılmaya başlandığı Avrupa’ya çevirdi. SARS-CoV-2 salgınının Avrupa’daki merkezi haline gelen Kuzey İtalya‘da şubat- mart ortası verilerini karşılaştırılması sonucu ortaya ilginç bir bulgu çıktı. Bu karşılaştırmaya göre bu tarihler arasında azot dioksit seviyesi her hafta yüzde 10 oranında kademeli düşüş gösterdi. Doğa açısından umut verici bulgular bununla da kalmadı. Avrupa Çevre Ajansı’na göre yaşlı kıtanın hava kalitesi açısından en sorunlu kentlerinden olan Milano‘da hava kirliliğinin Mart ayı içinde 2019’un aynı ayına göre % 21 oranında azaldığı ölçüldü. Hava kirliliği dışında su, toprak kirliliği, doğal kaynakların tüketiminin azalması gibi diğer çevresel kirlilik ve kaynaklarının durumu hakkında henüz somut bir veri yok elimizde. Hava kirliliği ile ilgili veriler de şimdilik bunlarla sınırlı.

Zonguldak’da termik santral faktörü

Ülkemize gelince hava kirliliği dahil olmak üzere bu pandemi için alınan önlemlerin çevre üzerindeki etkilerini henüz bilmiyoruz. Ancak kentler arası seyahat yasağı, sokağa çıkma yasağı gibi büyükşehir statüsündeki kentler için alınan bazı önlemlere büyükşehir belediyesi olmamasına rağmen Zonguldak’ın dahil edilmiş olması bazı ipuçlarını ortaya çıkarıyor. Zonguldak’ta bilindiği gibi yer altı kömür madenleri var. Ama onun da ötesinde kentte ikisi ithal kömürle çalışan üç büyük kömürlü termik santral var. Çatalağzı ve ZETES 1 ve 2 kömürlü termik santralleri…

Bu santrallerin yarattığı hava kirliliği yüzünden bölgede yaşayanların üst ve alt solunum yolu hastalıklarına yakalanmaları ve hastanelere başvuruları arasında pozitif korelasyon gösteren sınırlı sayıda olsa da bilimsel çalışmalar var. Yaşadığımız bu salgın günlerinde başta seyahat yasağı ve karantina gibi ek önlemler listesine Zonguldak’ın dahil edilmesinin altında bu bilimsel bulgular yatıyor. Önümüzdeki günler salgının etkisi ile ortaya çıkan ekonomik yavaşlama ve kömür kullanımının azalmasının Zonguldak’ta hava kalitesine nasıl etki edeceği ve bunun hava kirliliğine bağlı ölümlerde nasıl bir azalma yapacağı görülecek…

Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre her yıl dünya üzerinde 4.2 milyon kişi dış ortam hava kirliliğine bağlı olarak yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle yaşamını yitiriyor. Ülkemizde Temiz Hakkı Platformu’nun DSÖ’nün AirQ+ programını kullanarak yaptığı hesaplamalara göre 2017 yılı için 30 yaş ve üstü ölümlerin 51.571’i doğrudan hava kirliliği ile bağlantılı olduğu hesaplanmıştır. Şimdilik özellikle insan sağlığı üzerinde çok daha belirleyici olan 2.5 µm ve altındaki partikül madde konsantrasyonlarının düşüp düşmediği tam olarak bilinmiyor. Bu nedenle hava kalitesindeki iyileşmenin dünyada ve ülkemizde ne kadar hava kirliliğine bağlı ölümü azaltacağı konusunda bir tahmin yapmak zor. Ayrıca bu sürecin sera gazı emisyonlarında dikkat çekici bir azalma yaratıp yaratmayacağını da söylemek için vakit erken…

Ancak yaşadığımız pandemi günleri şunu açıkça göstermiştir ki başta küresel iklim krizi olmak üzere yaşadığımız ve gezegenimizin geleceğini ciddi olarak tehdit eden çevre kirliliği ve doğal kaynakların tüketilmesi kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinin bir sonucudur. Fosil yakıtların günden güne daha da artan hızla kullanılmasının yarattığı hava kirliliğinin canlı ve cansız çevre üzerindeki etkilerinin yanı sıra insanlar üzerindeki öldürücü etkisi bugün DSÖ’nün rakamlarına göre tartışmasız bir gerçektir. Bu pandemi er veya geç sonlanacak. Ancak unutmayalım; dünyada ve ülkemizde fosil yakıt kullanımı sürdüğü sürece her yıl 4.2 milyon kişi yaşamını hava kirliliğine bağlı sağlık sorunları nedeniyle yitirmeye devam edecek.

Covid-19’un aşısı veya etkili tedavi eden ilaçları henüz geliştirilmeye çalışıyor. Belki covid-19’un henüz kesin çözümünü bilmiyoruz ama hava kirliğinin kesin çözümünü biliyoruz.  Üstelik bu günlerde bir kez daha öğrenemeyenlerimiz (!) bile gördü; çözümü…

O zaman var mısınız yarından itibaren tüm dünyada ve ülkemizde fosil yakıtların üretim ve tüketiminin yasaklanması için çaba göstermeye?

Köşe YazılarıYazarlar

Salgın günlerinde Virchow’u hatırlamak…

Bir pandeminin içinden geçiyoruz. Son yüzyıllık dönemi dikkate alırsak 1918-20 İspanyol gribi pandemisinden sonra görülen en büyük pandemi… O nedenle hemen hemen hiçbir ülke ve başta Dünya Sağlık Örgütü olmak üzere hiçbir uluslararası örgüt şu ana kadar başarılı ve tutarlı bir sınav veremedi… Toplum bağışıklamasından mutlak izolasyona kadar değişik ve birbirinden çok farklı çözüm önerileri adeta havada uçuşuyor. Küçük bir örnek vermek gerekirse pandeminin başlamasından bu yana bir aydan fazla zaman geçmesine rağmen hala maske kullanımı konusunda bile ülkeler arasında bir görüş birliği yok. Topluma hemen hemen her gün yeni mesajlar veriliyor ‘virüs havada en çok 1.83 cm kadar yayılabiliyor; maskeye gerek yok; açıklamalarından ‘8 metreye kadar ulaşıyor; maske takılmalı’ ya kadar uzanan…

Bir kısım ‘bilim insanı’ her akşam televizyon ekranlarına çıkıp zaten salgın yüzünden işini-gücünü kaybetmiş, açlık ile tokluk arası yaşayan insanlara akıl veriyor: ‘Şunu yaparsanız; daha iyi korunursunuz’ gibi; basit cerrahi maskenin fiyatının beş liraya çıktığını, kullanım süresinin ise dört saatle sınırlı olduğunu görmezden gelerek… Ama kimse evinde oturmak zorunda kalan insanların sosyoekonomik durumunu düşünmüyor. Buna bir de ülkemizde bir kısmı kamuoyu baskısı ile açıklanmaya başlayan salgın ile ilgili bilgilerin tam ve anlaşılır olarak toplumla paylaşılmaması eklenince endişe yerini paniğe bırakıyor.

Toplumcu tıp

Oysa ta 1848’de, Zilezya tifüs salgınını raporlayan ve toplumcu tıbbın babası olarak isimlendirilen Rudolf Virchow, bir salgında kısa ve uzun dönemde uygulanması gerekenleri yazmıştı. 1847/8 kışında ekonomik bakımdan Prusya’nın diğer eyaletlerine göre oldukça yoksul olan Yukarı Silezya’da büyük bir tifüs salgını patlak vermişti. Bölgede birkaç yıldır süren kıtlığın da etkisi ile durum ağırlaşınca üç yıllık genç bir hekim olan Virchow çözüm önerilerini kapsayan bir rapor hazırlaması için hükümet tarafından bölgeye gönderilmişti.  Aslında o dönem için bu tip salgınlar karşısında hükümetlerin yaptığı ‘olağan’ bir işlemdi bu…

Rudolf Virchow.

Olağan uygulamayı bu kez ‘olağandışı’ hale getiren ise Virchow’un Yukarı Silezya’da salgının patlak verdiği kömür madenlerinde ve çevresindeki yerleşim merkezlerinde 20 Şubat – 10 Mart 1848 tarihlerinde madencilerin ve ailelerinin yaşam ve çalışma koşullarını inceleyip hazırladığı rapordu. Bu rapor daha sonraki yıllarda ‘hücresel patolojinin de’ babası olarak anılacak Virhcow’u modern halk sağlığı kavramının temellerini atanlardan biri olarak anılmasını sağladı.

O zamana kadar uygulanan sorunu temelden çözmekten uzak günlük çözüm önerilerini ret eden genç Virchow halkın da desteğinin sağlandığı, temel çözüm önerilerini içeren bir öneri dizisi hazırlamış ve bu önerilerin uygulanabilmesi için demokratik, katılımcı, sektörler arası işbirliğine dayalı bir yapıya gereksinim olduğunu vurgulamıştı. Raporunda salgın ile ilgili bildirim/uyarı sistemi oluşturulmasından toplum eğitimine öncelik verilmesine, tarım reformu ve yoksullara gıda teminine kadar o dönem oldukça radikal görülen çözüm önerilerini sıralamıştı. Virchow sorunun çözümünün sadece tifüslü hastaların tedavi edilmesiyle değil, bölgenin sosyoekonomik düzeyde iyileştirilmesi ile mümkün olabileceğini de yazmıştı; o ünlü raporunda. Çözüm için ise sadece tıbbi önlemlerin değil sosyal, ekonomik ve politik tedbirlerin de gerekli olduğunun altını çizmişti. Bunun içinde tüm bilgilerin herkese açık olduğu bir yapılanma önermişti.

170 yıl sonra aynı yerde

Virchow’un ünlü Yukarı Silezya tifüs salgını raporundan bugüne 170 yıldan fazla zaman geçti. Yaşadığımız bu pandemi günleri o raporun önemini bir kez daha önümüze koyuyor. Pandemi karşısında başta İran, Güney Doğu Asya ve Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere tüm ülkeler adeta çaresiz kalırken diğer yandan ülkemizde de uygulanan önlemler konusunda tüm kafalar karışık. Virchow’un önemini vurguladığı toplum katılımı sağlamak bir tarafa bugüne kadar alınan veya alındığı iddia edilen önlemler, kapalı kapılar arkasında kararlaştırılıp sonra toplumla paylaşıldı. Sağlık Bakanlığı bünyesinde oluşturulan ve alanlarında yetkin bilim insanlarından kurulu bilim kuruluna Türk Tabipleri Birliği, Türk Eczacıları Birliği gibi meslek örgütlerinin temsilcileri alınmadı, bundan sonra alınacağına dair de bir işaret yok. En çok vakanın görüldüğü üç büyük kentimizin halk tarafından seçilmiş belediye başkanlarının önerileri de duymamazlıktan geliniyor yeni oluşturulan İl Pandemi Kurullarında. Bilim Kurulu’nun bugüne kadar tüm toplantıları kapalı olarak yapıldı, kamuoyu ancak o kurulun üyesi bilim insanlarının medya organlarında verdiği bilgilerle nelerin tartışıldığını tahmin etmeye çalışıyor.  Yapılan COVİD 19 vaka sayıları ile ilgili açıklamalarda yakın zaman önceye kadar illere göre dağılım bile verilmiyordu. Her akşam yapılan açıklamalarda hala verilen bilgiler eksik…

Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu.

Diğer yandan Virchow’un Yukarı Silezya tifüs salgını raporunda vurguladığı sektörler arası işbirliği sağlanabilmiş değil. Her sektör kendini kurtarma peşinde. Toplumumuza evde oturmaları çağrıları yapılırken insanlarımızın en temel gereksinimlerinin karşılanması sağlanamıyor diğer taraftan. Birçok ülkenin vatandaşlarına verdiği iş ve ücret garantisi ülkemizde verilmiyor. Özellikle 21 ile 64 yaş arası insanlarımızın dışarı çıkmanın ötesinde çalışması gerekliliği ‘ekonomi durmamalı’ ifadesi ile vurgulanıyor. Maaşı ile geçinen toplumun geniş bir kesimi ya işini kaybetmek ya da COVİD 19’a yakalanmak pahasına çalışma seçeneklerinin arasına sıkıştırılmış durumda. Üstelik fabrika, atölye gibi çalıştıkları ortamlar ‘sosyal mesafenin’ sağlanmasının imkânsız olduğu yerler. Toplum olarak salgın sonrası karşılaşabileceğimiz ek sorunları, örneğin gıda güvencesizliği sorununu tartışamıyoruz bile..

Virchow, uzun yıllar önce sadece üç yıllık bir hekimken salgınları önlemenin çaresinin sadece tıbbi olmadığını; sosyal, ekonomik ve politik tedbirlerin de alınması gerektiğini yazmıştı. Tarihi raporuyla, kamu sağlığı kavramını oluşturmuş, daha iyi sosyal ve ekonomik koşulların insanların sağlığını iyileştirebileceğinin altını çizmişti. Sadece vaka sayılarına odaklanmış bir yaklaşımın çözüm getirmeyeceği açık. Bugün yaşadığımız krizin altındaki kapitalist sistemin getirdiği; küresel iklim değişikliği, giderek artan sosyoekonomik eşitsizlikler, doğal kaynakların bitmeyen ve günden güne artan sömürüsü gibi gerçek nedenlere odaklanmazsak, COVİD 19 gider başka COVİD’ler gelir… Tıpkı SARS’ın, MERS’in bittiği ve COVİD 19’un geldiği gibi…

Coranavirüs pandemisi sonrası hiçbir şey eskisi gibi olamayacak, şimdiden ipuçlarını veriyor değişim…

 

 

Köşe YazılarıYazarlar

Dezenfeksiyonu ne kadar doğru yapabiliyoruz?

Yaklaşık 120 nanometre büyüklüğü ile elektron mikroskobunda bile zar zor görülebilen yeni koranavirüs, yarattığı COVID 19 pandemisi ile tüm dünyayı derinden sarstı. Birçok ülkede sokağa çıkma yasaklandı, sınırlar kapatıldı; ‘güçlü’ oldukları düşünülen birçok ülkenin sağlık sistemleri iflas etti, çok sayıda insan işini, aşını kaybetti. Yeni koranavirüs ile tanışan insanların %85’i COVİD 19 hastalığını çok hafif belirtilerle geçirirken özellikle yaş almış olanlar virüsün akciğerlerine inmesi ile hastanelerin yoğun bakım ünitelerinde yaşam mücadelesi veriyor. Çin’de aralık ayında başlayan salgın günden güne dünyayı küçülten hava yolu ulaşım ağını kullanarak kısa sürede bu ülkeden tüm dünyaya yayıldı ve pandemi halini aldı. Artık COVID 19 pandemisi 1918-20 yıllarında yaşanan ve son 100 yılın en büyük pandemisi olarak kabul edilen İspanyol gribi salgını ile karşılaştırılıyor. H1N1 virüsünün neden olduğu İspanyol gribi pandemisinde; üstelik o dönem insanları bugünküne oranla hemen hemen hiç yer değiştirmemesine rağmen; 500 milyon insana bulaşmış ve bunlardan bazı kaynaklara göre 50; bazı kaynaklara göre ise 100 milyona yakını yaşamını yitirmişti.

Medyada yeni koranavirüs pandemisi nedeniyle her gün, her dakika hastane ve yoğun bakım görüntüleri var. Bu görüntülerin yanı sıra biraz da toplumlardaki paniği önlemek için yolların, sokakların, kamuya açık toplu alanların, toplu ulaşım araçlarının; hatta özel apartman ve gökdelenlerin dezenfeksiyon görüntüleri de yayınlanmaya başladı. Bu görüntülerin yayınlanmasıyla çok yüksek sesle olmasa da tartışmalar da başladı: Dezenfeksiyon gerekli mi; dezenfeksiyonda hangi kimyasallar kullanılıyor ve bu kimyasalların çevre üzerine etkileri var mı?

‘Standart temizlik yeterli’

Bazı uzmanlara göre bu alanların ‘standart temizliğinin’ yapılması, sıklığının artırılması şartı ile yeterli. Peki, standart temizlik nasıl yapılıyor? Bir alanın yüzeylerinin standart temizliği iki aşamada yürütülüyor. Öncelikle alanın kaba kuru temizliği ve üstüne sabunlu suyla silinmesi… İşte bu standart temizliğin yeterli olduğunu savununlar bunu yeni koranavirüsün dış yüzeyinin ince bir yağ tabakası ile kaplı olmasına dayandırıyor. John Hopkins Üniversitesi tarafından yapılan çalışmalarda ‘virüsün çok kırılgan ve onu koruyan tek şeyin sabun ve deterjanla kolayca parçalanan ince bir yağ tabakası olduğu’ gösterilmiş. Bu nedenle 20 saniye süreyle bol sabun veya deterjanlı suyla yüzeylerin yıkanması ve silinmesinin yeterli olacağı inanılıyor. Zaten ellerimizi yıkarken de bu bilimsel gerçekten hareket ediyoruz.

Dezenfeksiyon ise yüzeylerde mikroorganizmaların etkisiz hale getirilme sürecine verilen genel bir isim. Bu işlem için kullanılan kimyasallara ‘dezenfektan’ deniyor. Kimyasal yapıları ve etki mekanizmalarına göre gruplandırılan dezenfektanların içinde en tanınmışları klor ve klor bileşikleri, alkoller, hidrojen peroksit, amonyum bileşikleri ve aldehitler… Bu arada sabun ve deterjanın da temel olarak bir dezenfektan olduğunu unutmayalım.

Şimdi gelelim; son yaşadığımız COVID 19 pandemisine ve bulaş zincirini kırabilmek adına yerel yönetimler tarafından yapılan dezenfeksiyona… Belediyeler sokak ve caddeleri klorlu dezenfektanlarla yıkamakta ve kamuya açık kapalı alanları ise hidrojen peroksit ve gümüş nitrat karışımı ile dezenfekte etmektedir. Ancak virüsün dışının ince bir yağ tabakası ile kaplı olması ve bu tabakanın sabun ve deterjanla kolayca kırılabilmesi nedeniyle yolların ve caddelerin sabunlu suyla yıkanması yeterli.

Okul, iş yeri, konaklama yerleri, bekleme salonları gibi kamuya açık kapalı alanlarda ise önce kaba temizlik yapılıp daha sonra su ve sabun veya deterjanla standart temizlik yapılmalı. Başka bir ifade ile dezenfektan olarak sabun veya deterjan kullanılmalı. İkamete açık, çok katlı binaların temizliği de yine sabun veya deterjanlı su ile yapılmalı. Özellikle ikamete açık apartmanların merdiven boşluklarının klorlu sıvılar gibi kimyasallarla temizlenmesi bu binalarda oturanlarda başta solunum sistemi olmak üzere sağlık şikâyetlerine yol açabilir. Merdiven tırabzanı, kapı kolu, toplu ulaşım araçlarındaki tutma kolları gibi çok kişinin dokunduğu alanların standart temizliği de çok daha sık yapılmalı.

Kullanılmış maske ve eldivene dikkat!

Peki, su ve deterjan dışında diğer dezenfektanların kullanım alanı nereler? Musluk, lavabo, tuvaletler gibi daha riskli bölgelerin dezenfeksiyonunda öncelikle sabunlu veya deterjanlı su ile temizlenip daha sonra ise klorlu dezenfektanlarla dezenfekte edilebilir. Bu işlemi uygulayan kişi uygulama sırasında mutlaka eldiven giymeli ve basit cerrahi maske takmalıdır. Bu bölgelerin dezenfeksiyonu eğer evde yapılacaksa çamaşır suyu kullanılarak hazırlanan basit bir dezenfektan kullanılabilir. Genelde bu sulandırma oranı 5 litre suya bir fincan çamaşır suyu eklenerek hazırlanabilir. Belediyeler genel alanlarda elle ulaşılamayan yerleri gaz dezenfektanlarla dezenfekte edebilir. Eğer bu pandemi günlerinde dezenfeksiyon işlemi sırasında yoğun kimyasal maddeler kullanmak yerine zaten yeterli olan su ve sabuna öncelik verebilirsek çevre kirliliği riskini de en aza indirebiliriz.

Dezenfeksiyon kadar, hatta ondan daha önemli bir konu ise kullanılmış maske ve eldivenlerin yerlere, gelişi güzel çöplere atılması. Belediyeler son günlerde iyice artan bu krize dikkat etmeli. Üzüntüyle belirtmek gerekirse insanlarımızın önemli bir bölümü kullandıkları maskeleri ve eldivenleri sorumsuzca gelişigüzel sokaklara, caddelere atıyor. Bu atık maskeler ve eldivenler bir tıbbi atıktır.  Enfeksiyon kaynağı olabilir ve yeni koranavirüs için yayılma odağı oluşturabilir. Bu nedenle belediyeler, dezenfeksiyon çalışmalarından önce, bu konuyu gündemine alarak özellikle o bölgelerde yaşayan insanları eğitip  kullanılmış maskeleri ve eldivenleri gelişigüzel atmasının önüne geçmeli. Verilecek eğitimle insanların en azından yanında taşıyacağı naylon torbanın içine usulüne uygun olarak çıkarttığı maskesini ve eldivenini koymasını ve daha sonra o sıra bir sağlık kurumundaysa tıbbı atık kutusuna, yoksa torbanın ağzını bağlayarak katı atık bidonuna atmasını sağlamalı yerel yönetimler…

Tarih boyunca yaşanan her salgın, salgın eğrisini tamamlayarak er veya geç bitmiştir. COVİD 19 pandemisi de bir süre sonra bitecektir. Bu dönemde atılacak adımların gelecekteki günler düşünülerek atılması önemli. Dezenfeksiyon yapma düşüncesi ile doğa için uzun erimde zararlı olacak, su kaynaklarını, toprağı kirletecek, ekosistemlere zarar verebilecek kimyasalların bol ve sık sık kullanılmasından kaçınılmalıdır.

Unutulmamalıdır ki; doğa için zararlı olabilecek atık kimyasalların ekosistemler üzerindeki olumsuz etkileri salgınlar gibi birkaç ay değil, yıllar sürebilir.