Köşe YazılarıYazarlar

Salgın günlerinde Virchow’u hatırlamak…

Bir pandeminin içinden geçiyoruz. Son yüzyıllık dönemi dikkate alırsak 1918-20 İspanyol gribi pandemisinden sonra görülen en büyük pandemi… O nedenle hemen hemen hiçbir ülke ve başta Dünya Sağlık Örgütü olmak üzere hiçbir uluslararası örgüt şu ana kadar başarılı ve tutarlı bir sınav veremedi… Toplum bağışıklamasından mutlak izolasyona kadar değişik ve birbirinden çok farklı çözüm önerileri adeta havada uçuşuyor. Küçük bir örnek vermek gerekirse pandeminin başlamasından bu yana bir aydan fazla zaman geçmesine rağmen hala maske kullanımı konusunda bile ülkeler arasında bir görüş birliği yok. Topluma hemen hemen her gün yeni mesajlar veriliyor ‘virüs havada en çok 1.83 cm kadar yayılabiliyor; maskeye gerek yok; açıklamalarından ‘8 metreye kadar ulaşıyor; maske takılmalı’ ya kadar uzanan…

Bir kısım ‘bilim insanı’ her akşam televizyon ekranlarına çıkıp zaten salgın yüzünden işini-gücünü kaybetmiş, açlık ile tokluk arası yaşayan insanlara akıl veriyor: ‘Şunu yaparsanız; daha iyi korunursunuz’ gibi; basit cerrahi maskenin fiyatının beş liraya çıktığını, kullanım süresinin ise dört saatle sınırlı olduğunu görmezden gelerek… Ama kimse evinde oturmak zorunda kalan insanların sosyoekonomik durumunu düşünmüyor. Buna bir de ülkemizde bir kısmı kamuoyu baskısı ile açıklanmaya başlayan salgın ile ilgili bilgilerin tam ve anlaşılır olarak toplumla paylaşılmaması eklenince endişe yerini paniğe bırakıyor.

Toplumcu tıp

Oysa ta 1848’de, Zilezya tifüs salgınını raporlayan ve toplumcu tıbbın babası olarak isimlendirilen Rudolf Virchow, bir salgında kısa ve uzun dönemde uygulanması gerekenleri yazmıştı. 1847/8 kışında ekonomik bakımdan Prusya’nın diğer eyaletlerine göre oldukça yoksul olan Yukarı Silezya’da büyük bir tifüs salgını patlak vermişti. Bölgede birkaç yıldır süren kıtlığın da etkisi ile durum ağırlaşınca üç yıllık genç bir hekim olan Virchow çözüm önerilerini kapsayan bir rapor hazırlaması için hükümet tarafından bölgeye gönderilmişti.  Aslında o dönem için bu tip salgınlar karşısında hükümetlerin yaptığı ‘olağan’ bir işlemdi bu…

Rudolf Virchow.

Olağan uygulamayı bu kez ‘olağandışı’ hale getiren ise Virchow’un Yukarı Silezya’da salgının patlak verdiği kömür madenlerinde ve çevresindeki yerleşim merkezlerinde 20 Şubat – 10 Mart 1848 tarihlerinde madencilerin ve ailelerinin yaşam ve çalışma koşullarını inceleyip hazırladığı rapordu. Bu rapor daha sonraki yıllarda ‘hücresel patolojinin de’ babası olarak anılacak Virhcow’u modern halk sağlığı kavramının temellerini atanlardan biri olarak anılmasını sağladı.

O zamana kadar uygulanan sorunu temelden çözmekten uzak günlük çözüm önerilerini ret eden genç Virchow halkın da desteğinin sağlandığı, temel çözüm önerilerini içeren bir öneri dizisi hazırlamış ve bu önerilerin uygulanabilmesi için demokratik, katılımcı, sektörler arası işbirliğine dayalı bir yapıya gereksinim olduğunu vurgulamıştı. Raporunda salgın ile ilgili bildirim/uyarı sistemi oluşturulmasından toplum eğitimine öncelik verilmesine, tarım reformu ve yoksullara gıda teminine kadar o dönem oldukça radikal görülen çözüm önerilerini sıralamıştı. Virchow sorunun çözümünün sadece tifüslü hastaların tedavi edilmesiyle değil, bölgenin sosyoekonomik düzeyde iyileştirilmesi ile mümkün olabileceğini de yazmıştı; o ünlü raporunda. Çözüm için ise sadece tıbbi önlemlerin değil sosyal, ekonomik ve politik tedbirlerin de gerekli olduğunun altını çizmişti. Bunun içinde tüm bilgilerin herkese açık olduğu bir yapılanma önermişti.

170 yıl sonra aynı yerde

Virchow’un ünlü Yukarı Silezya tifüs salgını raporundan bugüne 170 yıldan fazla zaman geçti. Yaşadığımız bu pandemi günleri o raporun önemini bir kez daha önümüze koyuyor. Pandemi karşısında başta İran, Güney Doğu Asya ve Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere tüm ülkeler adeta çaresiz kalırken diğer yandan ülkemizde de uygulanan önlemler konusunda tüm kafalar karışık. Virchow’un önemini vurguladığı toplum katılımı sağlamak bir tarafa bugüne kadar alınan veya alındığı iddia edilen önlemler, kapalı kapılar arkasında kararlaştırılıp sonra toplumla paylaşıldı. Sağlık Bakanlığı bünyesinde oluşturulan ve alanlarında yetkin bilim insanlarından kurulu bilim kuruluna Türk Tabipleri Birliği, Türk Eczacıları Birliği gibi meslek örgütlerinin temsilcileri alınmadı, bundan sonra alınacağına dair de bir işaret yok. En çok vakanın görüldüğü üç büyük kentimizin halk tarafından seçilmiş belediye başkanlarının önerileri de duymamazlıktan geliniyor yeni oluşturulan İl Pandemi Kurullarında. Bilim Kurulu’nun bugüne kadar tüm toplantıları kapalı olarak yapıldı, kamuoyu ancak o kurulun üyesi bilim insanlarının medya organlarında verdiği bilgilerle nelerin tartışıldığını tahmin etmeye çalışıyor.  Yapılan COVİD 19 vaka sayıları ile ilgili açıklamalarda yakın zaman önceye kadar illere göre dağılım bile verilmiyordu. Her akşam yapılan açıklamalarda hala verilen bilgiler eksik…

Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu.

Diğer yandan Virchow’un Yukarı Silezya tifüs salgını raporunda vurguladığı sektörler arası işbirliği sağlanabilmiş değil. Her sektör kendini kurtarma peşinde. Toplumumuza evde oturmaları çağrıları yapılırken insanlarımızın en temel gereksinimlerinin karşılanması sağlanamıyor diğer taraftan. Birçok ülkenin vatandaşlarına verdiği iş ve ücret garantisi ülkemizde verilmiyor. Özellikle 21 ile 64 yaş arası insanlarımızın dışarı çıkmanın ötesinde çalışması gerekliliği ‘ekonomi durmamalı’ ifadesi ile vurgulanıyor. Maaşı ile geçinen toplumun geniş bir kesimi ya işini kaybetmek ya da COVİD 19’a yakalanmak pahasına çalışma seçeneklerinin arasına sıkıştırılmış durumda. Üstelik fabrika, atölye gibi çalıştıkları ortamlar ‘sosyal mesafenin’ sağlanmasının imkânsız olduğu yerler. Toplum olarak salgın sonrası karşılaşabileceğimiz ek sorunları, örneğin gıda güvencesizliği sorununu tartışamıyoruz bile..

Virchow, uzun yıllar önce sadece üç yıllık bir hekimken salgınları önlemenin çaresinin sadece tıbbi olmadığını; sosyal, ekonomik ve politik tedbirlerin de alınması gerektiğini yazmıştı. Tarihi raporuyla, kamu sağlığı kavramını oluşturmuş, daha iyi sosyal ve ekonomik koşulların insanların sağlığını iyileştirebileceğinin altını çizmişti. Sadece vaka sayılarına odaklanmış bir yaklaşımın çözüm getirmeyeceği açık. Bugün yaşadığımız krizin altındaki kapitalist sistemin getirdiği; küresel iklim değişikliği, giderek artan sosyoekonomik eşitsizlikler, doğal kaynakların bitmeyen ve günden güne artan sömürüsü gibi gerçek nedenlere odaklanmazsak, COVİD 19 gider başka COVİD’ler gelir… Tıpkı SARS’ın, MERS’in bittiği ve COVİD 19’un geldiği gibi…

Coranavirüs pandemisi sonrası hiçbir şey eskisi gibi olamayacak, şimdiden ipuçlarını veriyor değişim…

 

 

Köşe YazılarıYazarlar

Dezenfeksiyonu ne kadar doğru yapabiliyoruz?

Yaklaşık 120 nanometre büyüklüğü ile elektron mikroskobunda bile zar zor görülebilen yeni koranavirüs, yarattığı COVID 19 pandemisi ile tüm dünyayı derinden sarstı. Birçok ülkede sokağa çıkma yasaklandı, sınırlar kapatıldı; ‘güçlü’ oldukları düşünülen birçok ülkenin sağlık sistemleri iflas etti, çok sayıda insan işini, aşını kaybetti. Yeni koranavirüs ile tanışan insanların %85’i COVİD 19 hastalığını çok hafif belirtilerle geçirirken özellikle yaş almış olanlar virüsün akciğerlerine inmesi ile hastanelerin yoğun bakım ünitelerinde yaşam mücadelesi veriyor. Çin’de aralık ayında başlayan salgın günden güne dünyayı küçülten hava yolu ulaşım ağını kullanarak kısa sürede bu ülkeden tüm dünyaya yayıldı ve pandemi halini aldı. Artık COVID 19 pandemisi 1918-20 yıllarında yaşanan ve son 100 yılın en büyük pandemisi olarak kabul edilen İspanyol gribi salgını ile karşılaştırılıyor. H1N1 virüsünün neden olduğu İspanyol gribi pandemisinde; üstelik o dönem insanları bugünküne oranla hemen hemen hiç yer değiştirmemesine rağmen; 500 milyon insana bulaşmış ve bunlardan bazı kaynaklara göre 50; bazı kaynaklara göre ise 100 milyona yakını yaşamını yitirmişti.

Medyada yeni koranavirüs pandemisi nedeniyle her gün, her dakika hastane ve yoğun bakım görüntüleri var. Bu görüntülerin yanı sıra biraz da toplumlardaki paniği önlemek için yolların, sokakların, kamuya açık toplu alanların, toplu ulaşım araçlarının; hatta özel apartman ve gökdelenlerin dezenfeksiyon görüntüleri de yayınlanmaya başladı. Bu görüntülerin yayınlanmasıyla çok yüksek sesle olmasa da tartışmalar da başladı: Dezenfeksiyon gerekli mi; dezenfeksiyonda hangi kimyasallar kullanılıyor ve bu kimyasalların çevre üzerine etkileri var mı?

‘Standart temizlik yeterli’

Bazı uzmanlara göre bu alanların ‘standart temizliğinin’ yapılması, sıklığının artırılması şartı ile yeterli. Peki, standart temizlik nasıl yapılıyor? Bir alanın yüzeylerinin standart temizliği iki aşamada yürütülüyor. Öncelikle alanın kaba kuru temizliği ve üstüne sabunlu suyla silinmesi… İşte bu standart temizliğin yeterli olduğunu savununlar bunu yeni koranavirüsün dış yüzeyinin ince bir yağ tabakası ile kaplı olmasına dayandırıyor. John Hopkins Üniversitesi tarafından yapılan çalışmalarda ‘virüsün çok kırılgan ve onu koruyan tek şeyin sabun ve deterjanla kolayca parçalanan ince bir yağ tabakası olduğu’ gösterilmiş. Bu nedenle 20 saniye süreyle bol sabun veya deterjanlı suyla yüzeylerin yıkanması ve silinmesinin yeterli olacağı inanılıyor. Zaten ellerimizi yıkarken de bu bilimsel gerçekten hareket ediyoruz.

Dezenfeksiyon ise yüzeylerde mikroorganizmaların etkisiz hale getirilme sürecine verilen genel bir isim. Bu işlem için kullanılan kimyasallara ‘dezenfektan’ deniyor. Kimyasal yapıları ve etki mekanizmalarına göre gruplandırılan dezenfektanların içinde en tanınmışları klor ve klor bileşikleri, alkoller, hidrojen peroksit, amonyum bileşikleri ve aldehitler… Bu arada sabun ve deterjanın da temel olarak bir dezenfektan olduğunu unutmayalım.

Şimdi gelelim; son yaşadığımız COVID 19 pandemisine ve bulaş zincirini kırabilmek adına yerel yönetimler tarafından yapılan dezenfeksiyona… Belediyeler sokak ve caddeleri klorlu dezenfektanlarla yıkamakta ve kamuya açık kapalı alanları ise hidrojen peroksit ve gümüş nitrat karışımı ile dezenfekte etmektedir. Ancak virüsün dışının ince bir yağ tabakası ile kaplı olması ve bu tabakanın sabun ve deterjanla kolayca kırılabilmesi nedeniyle yolların ve caddelerin sabunlu suyla yıkanması yeterli.

Okul, iş yeri, konaklama yerleri, bekleme salonları gibi kamuya açık kapalı alanlarda ise önce kaba temizlik yapılıp daha sonra su ve sabun veya deterjanla standart temizlik yapılmalı. Başka bir ifade ile dezenfektan olarak sabun veya deterjan kullanılmalı. İkamete açık, çok katlı binaların temizliği de yine sabun veya deterjanlı su ile yapılmalı. Özellikle ikamete açık apartmanların merdiven boşluklarının klorlu sıvılar gibi kimyasallarla temizlenmesi bu binalarda oturanlarda başta solunum sistemi olmak üzere sağlık şikâyetlerine yol açabilir. Merdiven tırabzanı, kapı kolu, toplu ulaşım araçlarındaki tutma kolları gibi çok kişinin dokunduğu alanların standart temizliği de çok daha sık yapılmalı.

Kullanılmış maske ve eldivene dikkat!

Peki, su ve deterjan dışında diğer dezenfektanların kullanım alanı nereler? Musluk, lavabo, tuvaletler gibi daha riskli bölgelerin dezenfeksiyonunda öncelikle sabunlu veya deterjanlı su ile temizlenip daha sonra ise klorlu dezenfektanlarla dezenfekte edilebilir. Bu işlemi uygulayan kişi uygulama sırasında mutlaka eldiven giymeli ve basit cerrahi maske takmalıdır. Bu bölgelerin dezenfeksiyonu eğer evde yapılacaksa çamaşır suyu kullanılarak hazırlanan basit bir dezenfektan kullanılabilir. Genelde bu sulandırma oranı 5 litre suya bir fincan çamaşır suyu eklenerek hazırlanabilir. Belediyeler genel alanlarda elle ulaşılamayan yerleri gaz dezenfektanlarla dezenfekte edebilir. Eğer bu pandemi günlerinde dezenfeksiyon işlemi sırasında yoğun kimyasal maddeler kullanmak yerine zaten yeterli olan su ve sabuna öncelik verebilirsek çevre kirliliği riskini de en aza indirebiliriz.

Dezenfeksiyon kadar, hatta ondan daha önemli bir konu ise kullanılmış maske ve eldivenlerin yerlere, gelişi güzel çöplere atılması. Belediyeler son günlerde iyice artan bu krize dikkat etmeli. Üzüntüyle belirtmek gerekirse insanlarımızın önemli bir bölümü kullandıkları maskeleri ve eldivenleri sorumsuzca gelişigüzel sokaklara, caddelere atıyor. Bu atık maskeler ve eldivenler bir tıbbi atıktır.  Enfeksiyon kaynağı olabilir ve yeni koranavirüs için yayılma odağı oluşturabilir. Bu nedenle belediyeler, dezenfeksiyon çalışmalarından önce, bu konuyu gündemine alarak özellikle o bölgelerde yaşayan insanları eğitip  kullanılmış maskeleri ve eldivenleri gelişigüzel atmasının önüne geçmeli. Verilecek eğitimle insanların en azından yanında taşıyacağı naylon torbanın içine usulüne uygun olarak çıkarttığı maskesini ve eldivenini koymasını ve daha sonra o sıra bir sağlık kurumundaysa tıbbı atık kutusuna, yoksa torbanın ağzını bağlayarak katı atık bidonuna atmasını sağlamalı yerel yönetimler…

Tarih boyunca yaşanan her salgın, salgın eğrisini tamamlayarak er veya geç bitmiştir. COVİD 19 pandemisi de bir süre sonra bitecektir. Bu dönemde atılacak adımların gelecekteki günler düşünülerek atılması önemli. Dezenfeksiyon yapma düşüncesi ile doğa için uzun erimde zararlı olacak, su kaynaklarını, toprağı kirletecek, ekosistemlere zarar verebilecek kimyasalların bol ve sık sık kullanılmasından kaçınılmalıdır.

Unutulmamalıdır ki; doğa için zararlı olabilecek atık kimyasalların ekosistemler üzerindeki olumsuz etkileri salgınlar gibi birkaç ay değil, yıllar sürebilir.

Köşe YazılarıYazarlar

Dünya Su Günü’nü unutmayalım

Yaşadığımız Covid-19 pandemisi nedeniyle unuttuk her yıl 22 Mart’ı Dünya Su Günü olarak kabul ettiğimizi… Oysa 1992 yılında BM Genel Kurulu’nda alınan bir kararla 22 Mart günü, günden güne büyüyen su sorununun önemine toplumların dikkatini çekmek için “Dünya Su Günü” olarak belirlenmişti… 1993’den bugüne her yıl 22 Mart’ta günden güne büyüyen ve krize dönüşen ‘su sorununa’ dikkat çekmek için değişen temalarla Dünya Su Günü kapsamında çeşitli etkinlikler yapılıyor.  Dünya su gününün bu yıl için belirlenen teması ise ‘Küresel İklim Değişikliği ve Su’

Küresel iklim değişikliği inkâr edilemez bir gerçek. Bu nedenle ortaya çıkan yağış değişiklikleri, seller, fırtınalar, kuraklık gibi aşırı hava olayları; doğal su döngüsüne olumsuz etki ederek zaten kısıtlı tatlı su kaynaklarının ya yok olmasına ya da kirlenerek kullanılmaz hale gelmesine neden oluyor. BM su ile ilgili politika belgesinde dile getirdiği ana ilkeye göre ulusal ve bölgesel iklim politikaları ve planları su yönetim planları ile uyumlu olmalı. Yani küresel iklim değişikliğine karşı belirlenecek politikalar zaten günümüzde kıtlığı çekilen tatlı su kaynaklarının gelecek içinde korunmasını hatta artırılmasını sağlamalı. Örgüte göre diğer bir sorun ise sektörler ve ülkeler arası su kaynaklarının eşit ve dengeli paylaşım sorunu…

Aslında küresel iklim değişikliği ve su başlığı altında tartışılacak çok sayıda konu var. Sera gazları açısından yeni yutak alanlar oluşturmak için ormanlar yaratmak; bunların su döngüsü ve su kaynakları üzerine etkisi tartışmak; bunlardan birincisi. Çin’de Gobi Çölü’nün büyümesine karşı oluşturulan 4500 km’lik yeşil duvar; bu konuda bazı ipuçları veriyor. Bölgede yapılan gözlemler oluşturulan ‘yeşil set’in su döngüsü üzerine olumlu bir etki yapmadığını, beklenen yağış artışını sağlayamadığı gibi bölgesel su kaynakları üzerinde olumsuz etki yaptığını gösteriyor.

Covid-19, su hakkının vazgeçilmezliğini vurguladı

Suyun ortak bir mirasımız olduğu bilinci ile gelecekte kaynakları koruyup su sayesinde bir arada yaşama becerisini nasıl elde edebileceğimizi tartışabilirdik bu başlık altında. Sonra dünyada suyu ticarileştirip el koyan nüfusun %1’lik bölümüne karşı neler yapılabileceğini konuşabilirdik… Fakat Covid-19 pandemisi nedeniyle haklı olarak alınan önlemler sonucu tartışamadık. Son pandeminin de tüm açıklığıyla gözler önüne serdiği gibi su temel bir sağlık hakkı, tüm insanlar için… Covid-19 pandemisinde de yaşadığımız gibi salgın zincirinin kırılabilmesi için insanlara önerdiğimiz en önemli önlem ellerin sık sık ve bol sabunla yıkanması. Oysa büyük çoğunluğu Afrika ve Güney Doğu Asya ülkelerinde olan bir milyarı aşkın insanın evlerinde su yok. Üstelik bu insanların büyük bir çoğunluğu her gün bir su kaynağına ulaşabilmek için ortalama 20 km yürüyorlar… Konutlarına taşıyabildikleri su günde 20-30 litre ile sınırlı… Ulaşabildikleri su kaynağı da güvenilir değil…

BM bu yıl içinde su ve iklim değişikliği ilişkisini araştıran* ‘Dünya Su Günü’ temasına uygun olarak bir rapor yayımladı. Bu rapor ile afetler, insan sağlığı, tarım, enerji, kentleşme ve su konusunu irdeleyen ve tartışmaya açan örgüt bazı çözüm önerileri de geliştirdi. Raporun insan sağlığı, küresel iklim değişikliği ve su ile ilgili bölümü dikkat çekici bilgiler içeriyor. BM’ye göre 2030 yılına kadar küresel iklim değişikliği nedeni ile ortaya çıkacak ishalli hastalıklar, beslenme bozuklukları, sıtma gibi nedenlerle 250.000 insan yaşamını yitirecek. Ölümlere yol açan gıda kaynaklı hastalıklar tarımsal üretimde veya hasattan sonra ürünlerin temizlenmesinde kullanılan suyun kirliliği nedeniyle olacak. BM; küresel iklim değişikliği sonucu ortaya çıkacak sıcaklık artışı, kuraklık, afetler, deniz seviyelerinin yükselmesi gibi sonuçların su kaynaklarının yitirilmesine, biyolojik ve kimyasal kirliliğe, sularda arsenik ve demir yüksekliğine ve oksijen doygunluğunun düşmesi ile planktonların üremesine neden olacağını öngörüyor.Bu tablonun da insanlarda bulaşıcı hastalıklara, beslenme bozukluklarına, vektöryel hastalıklara ve hatta kanserlerin görülmesine yol açacağını belirtiyor.

Söz konusu raporun son bölümünde belirtildiği gibi gıda güvenliği, insan sağlığı, kentsel ve kırsal yerleşimler, enerji üretimi, endüstriyel kalkınma ve ekosistemlerin tamamı suya bağımlı ve bu nedenle iklim değişikliğinin bu kaynaklar üzerindeki olumsuz etkilerine açık. İklim değişikliği su kaynakları ve su ile ilgili hizmetleri günümüzde bile yetersiz olan güvenli içme suyu ve sanitasyon haklarını kullanmaktan mahrum edebilir. 

Kaynaklar kamu kontrolüne alınmalı

Su sıkıntısı çeken ülkeler grubunda yer alan ülkemizde ise aslında küresel iklim değişikliğinin; afetler, uygun olmayan yöntemlerle enerji üretimi, aşırı kentleşme gibi olumsuz etkilerinin çok dışında nedenlerle su havzalarımız elden çıkarılmış durumda… Bunun en önemli iki örneği Trakya’daki sanayinin kimyasal atıkları nedeniyle kullanılmaz hale gelen Ergene Havzası ve yine sanayi ve tarımsal kimyasallar nedeniyle kirlenen Büyük Menderes Havzası… Üstelik ülkemizde küresel iklim değişikliği sonucu ortaya çıkacak olumsuzlukların su kaynakları üzerindeki etkileri ve bölgesel iklim politikalarımız ile planlarımızın su yönetim planları uyumlaştırılması ile ilgili dişe dokunur bir çaba da yok.

Sonuç olarak su tüm canlıların yaşamını sürdürebilmeleri için temel bir hak. Gerek dünyada gerek ülkemizde su kullanımı ve korunması ile ilgili kararlar yöre, bölge, ülke insanının desteği ve görüşleri alınarak belirlenmeli. İlk aşamada da tüm dünyada ve özellikle ülkemizde suyu ‘doğal yaşam hakkı’ olmaktan çıkarıp, ‘ticari bir meta’ haline getirerek sermayeye açan neo-liberal politikalardan derhal vazgeçilmeli. Dünya üzerinde küresel iklim değişikliğinin etkisiyle de giderek kıtlaşan su kaynaklarını toplumların ve tüm canlıların çıkarlarını ve geleceğini korumak adına kamu kontrolünde alınmalı ve her canlının küresel iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinden uzak sağlıklı suya erişim hakkı yapılacak ortak planlama ile güvence altına alınmalı…

Unutulmamalıdır ki su, tüm canlılar için temel bir yaşam hakkıdır.

* https://unesdoc.unesco.org/ark:/48223/pf0000372985.locale=en

Köşe YazılarıYazarlar

Mahşerin dördüncü atlısı

Yukarıdaki başlık Andrew Nikifork’un ülkemizde ilk baskısı 2000 yılında yapılan ve salgın ile bulaşıcı hastalıklar tarihini akıcı bir dille anlattığı kitabının adı. 2018 yılına kadar son dönemin salgın öyküleri ile güncellenerek yedi kez daha yeni baskısı yapılan kitabın içinde tarihsel sıralama ile sıtma, cüzzam, kara ölüm vebanın, çiçek ve frenginin, veremin öyküleri var. Son yüzyılda ise pelerinini kuşanarak çıkmış karşımıza mahşerin dördüncü atlısı; virüs salgınları dalgalarıyla… Aralık 2019’dan bu yana ise mahşerin dördüncü atlısı bir koranavirus salgınıyla karşımızda…

Aralık 2019’da Çinli yetkililer tarafından Wuhan kentinde başladığı doğrulanan koranavirüs salgını kısa sürede büyümüş ve ulaşım ağı sayesinde dünyamızın her tarafına dağılıyordu… Doğrulanan diyorum; çünkü zoonotik, yani hayvanlardan insanlara geçen bulaşıcı hastalıklar bir anda ortaya çıkmıyor. Son salgında da virüsün kesin konakçı yarasalardan ara konakçıya – ki pangolin denen bir tür karınca yiyen sorumlu tutuluyor bazı yayınlarda- oradan da insanlara bulaşmasına kadar bir sürenin geçmesi gerek. Ayrıca insandan insana bulaş için de yine süreye gereksinim var.

Tüm bu süreç göz önünde bulunduğu zaman virüsün yarasalardan insana kadar ulaşması ve insandan insana bulaşabilir hale gelmesinin aralık ayından daha önceye dayanması gerekir. Aslında koranavirüslerin de hiç yabancısı değiliz, daha önce de SARS ve MERS salgınları ile karşılaşmıştık. Her ikisinde de ana konakçı yine yarasalardı; SARS’ta ara konakçı kediler, MERS’te ise develerdi. Böyle giderse önümüzdeki yıllarda ailenin yeni üyeleri ile tanışmamız kaçınılmaz.

Nedeni insan faaliyetleri

Çok yazıldı, o nedenle Covid 19 salgının özellikleri, ne yapılması gerektiğini vs. tartışmayacağız. Çünkü bunlar çok tartışıldı; halen de tartışılıyor. Bizim tartışmamız gereken asıl konu neden son yıllarda korkutucu zoonotik viral enfeksiyonlarla bu kadar sık karşılaşıyoruz, neden mahşerin dördüncü atlısı yaşadığımız kentleri, alanları bu kadar çok ziyaret ediyor? Neden tıpkı 700-800 yıl önce yaşanan veba günlerine benzer manzaralar yaşanıyor, gelişmiş ülkelerin vatandaşları kendilerini evlerine hapsediyor? Ve yıllar boyunca kapitalist dünyanın büyük gururla savunduğu ‘globalleşme’ neden birkaç hafta içinde çöktü? Aralarındaki sınırları kaldıran Avrupa Birliği ülkeleri neden tekrar milli sınırları hatırlayıp  birbirleri ile sınır kapatmaya kadar giden önlemler almak zorunda kaldı?  Hiç kimse uzun ve sıkıcı televizyon programlarında bunun temel nedenini tartışmıyor.

Neden aslında bilindik: Küresel iklim değişikliği ve doğal kaynakları sınırlı dünyamızın doğal kaynaklarını ‘zenginlik ve refah’ için sonuna kadar sömürmeye çalışan insanın kendisi. Küresel iklim değişikliği nedeni ile yükselen sıcaklık, değişen yağış rejimi nedeni ile özellikle vektörlerin üreme alanlarının tropik ve subtropik bölgelerden dünyanın her bölgesine doğru yayılma eğilimi göstermesi zoonozların da her bölgede görülme şansını artırdı. Diğer yandan çevresindeki doğal kaynakları tüketen insan, doğal yaşam alanlarına doğru yeni kaynaklara el koymak için yayıldı ve vahşi yaşam ile daha yakın temas kurdu. Böylece yarasalar, vahşi develer, kediler gibi vahşi yaşamın insanlar için bulaşıcı hastalıklara neden olabilen mikroorganizma, virüs ve parazitlerini taşıyan ve doğal yaşamın parçası olan canlılarla arasındaki ‘mesafe’ git gide azaldı… Bu durum hayvan geçişli bulaşıcı hastalıkların görülmesini kolaylaştırdı…

Günümüzdeki bu salgının diğer bir boyutu ise aşı karşıtlığının nasıl bir bilgisizlik olduğunu gözler önüne sermesidir. Salgın sebebi ile dünyanın çeşitli ülkelerinde evlerine kapanan insanlar bilim insanlarından gelebilecek müjdeli bir aşı haberini bekliyor. Oysa daha kısa bir süre önce gerek ülkemizde gerekse dünyada tamamı bilim dışı olan çeşitli nedenlerle aşı karşıtlığı yükselme eğilimdeydi. Bulaştırıcılıkla ilgili infografikte özellikle son dönemde çok konuştuğumuz bulaşıcı hastalıklar yer alıyor. Ortadaki nokta hasta bireyi gösteriyor. Aşılama ile önlediğimiz kızamıkta hasta bir birey bu hastalığını 15 kişiye bulaştırabilirken bu rakam aşısı olmayan ve bu nedenle tüm dünyayı evine kapatan Covid 19’da sadece 2.5 kişi… Dünya aşı karşıtlarına inansaydı ve bir kızamık salgını çıksaydı; bugün yaşanan kaosun tam altı katı yaşanacaktı…

Birinci Atlı: Umut

Tekrar Andrew Nikiforuk’un bulaşıcı hastalıklar tarihini akıcı bir üslupla anlattığı kitabı ‘Mahşerin Dördüncü Atlısı’na’ dönelim.  Kitabın 2018 baskısının son bölümü ‘yeni kuşak virüslerle’ ilgili… Bölümün girişinde ise bir sağlık danışmanının ilginç bir sözü var; ‘bir virüs bir türü azaltarak o türe yararlı olabilir’  Asla kabul edilemeyecek bu görüş; ancak günümüzde kendisine taraftar da bulmuş olabilir. Covid 19 salgını sırasında bazı ülkelerin salgını önleme konusundaki basit önlemleri bile almak konusundaki yavaşlığı adeta kitaptaki bu görüşü hatırlatıyor. Yazar; bugünlerde yaşadığımız dramın nedenlerini ise kitabın 258. sayfasında şöyle özetliyor:

Modern insan, yağmur ormanlarını işgal ederek, dev kentler kurarak, sürekli seyahat ederek ve iklim değişikliklerine yol açarak hayvanlarda doğal olarak var olan insana transferini sağlayan virüs trafiğini öylesine hızlandırmıştır ki; AIDS’te olduğu gibi virüslerin birbiri ile çarpışması kaçınılmaz hale gelmiştir. Teknolojik ilerlemenin sonucu belki de biyolojik istikrarsızlıktır.”

Nikifork kitabının son sayfasında ise bu günlerde yaşadığımız; yarın da başka bir virüsle yaşayacağımız kaosu özetlemiş… ‘Modern insan ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ne üst organizmayı yenebilir, ne Dördüncü Atlı’yı kandırabilir, ne de salgınların tarihteki dirençli varlığını inkar edebilir. Birinci Atlı’nın Umut’un ebedi nal seslerine de kulaklarını tıkayamaz.’

Zamanımız çok az kaldı ama Birinci Atlı; Umut’un peşinden koşmak gerekiyor kesin çözüm için: Kapitalist üretim ve ilişkilerini terk etmek, küresel iklim değişikliğini önlemek ve dışımızdaki ekosistemlere hak ettiği saygıyı göstermek için… Aksi halde yarın koranavirüs ailesinin başka bir üyesi ile karşılaşmamız ve mahşerin dördüncü atlısından saklanmak için bugün yaptığımız gibi arkadaşlarımızı, toplumumuzu, örgütlerimizi, işimizi bırakıp evlerimize kapanmamız kaçınılmaz.

Köşe YazılarıYazarlar

AB’den küresel iklim değişikliğine karşı yeni hamle

Günden güne yıkıcı etkilerini daha çok yaşadığımız küresel iklim krizine karşı Avrupa Birliği (AB) ülkeleri yeni önlemler peşinde… Popüler bilim dergisi Nature’ın aktardığına göre, 4 Mart’ta AB Komisyonu’nun Brüksel’de açıkladığı taslak bir yasa teklifi gereği tüm AB ülkeleri 2050 yılına kadar sera gazı emisyonları net olarak sıfıra indirecekler. Yani hem sera gazı emisyonlarını azaltacaklar hem de yapabilecekleri zorunlu emisyonlara karşılık ormanlar gibi bir yutak alan veya başka yutak teknolojileri geliştirecekler.

AB komisyonu tarafından hazırlanan bu planın önümüzdeki haziran ayında AB zirvesinde onaylanması ve tüm grup ülkeleri için bağlayıcı hale gelmesi umuluyor. Ancak bu noktada ciddi tereddütler var. Onay aşamasında bazı ülkelerin AB Komisyonu tarafından hazırlanan taslakta değişiklikler talep edebileceği ve komisyona vetosuz yetki devri yapmak istemeyecekleri, hatta fosil yakıtlara bağlı enerji politikalarını inatla sürdüren Polonya gibi ülkelerin antlaşma metnini tamamen veto edebileceği konuşuluyor AB kulislerinde…

Yeni plan AB liderlerinden onay alırsa; geçen yıl aralık ayında komisyon başkanı olarak göreve başlayan Ursula von der Leyen tarafından açıklanan ve bir dizi çevre politikaları belgelerinden oluşan Avrupa Yeşil Antlaşması’na eklenecek. Plana göre AB sera gazı emisyonlarını azaltmak için önümüzdeki on yıl için 1 trilyon €’luk bir bütçe ayırmayı planlıyor. Birlik bu bütçe ile ilk adımda 2030 yılında sera gazı emisyonlarını 1990 yılı referans yıl olarak alındığında %50-55 azaltmayı hedefliyor. Komisyon tarafından yayınlanan tasarı taslağında bu hedeflere ulaşılması için yıldan yıla yapılması gerekenler ve tamamlanacağı tarihler ayrıntılı olarak yer almıyor.

Emisyonları sınırlamak yeterli değil

Bazı gözlemcilere göre bu durumun iki nedeni olabilir. Birincisi Komisyon hedefleri ve gerçekleştirme sürelerini yayınlayarak bu hedeflerin kendi ekonomilerini vuracağını düşünen ülkelerin başlangıçta karşı duruşu ile karşılaşmak istemiyor olabilir. İkincisi ise alınacak önlemler konusunda yeni bilimsel bulgular, yeni teknolojiler ve üye ülkelerin ekonomik (!) kaygılarına göre sera gazı emisyon politikalarını yeniden belirlemek düşünülüyor olabilir. Çünkü Komisyon’un nüfusun en az %65’ni temsil eden üye devletlerin desteğini arkasına alması gerekiyor. Yani sonuçta sera gazı emisyonlarını 2050’ye kadar net olarak sıfıra indirmek için sokaktaki insanın desteğine gereksinimi var.

AB ülkeleri 2019 yılı itibarı ile dünyadaki toplam sera gazı emisyonlarının % 10’nundan sorumlu. Bu oran Çin’in %27’lik, ABD’nin ise %16’lık payı yanında az gibi görülebilir. Ancak şunu unutmamak gerekir; kişi başı sera gazı emisyonları hesaplandığında yıllık 9 tonu aşkın sera gazı emisyonları ile AB vatandaşları kişi başı 23 ton civarında sera gazı emisyonu olan ABD’den ve 20 ton civarında emisyonu olan Kanada’dan sonra üçüncü sıraya oturuyor. Bu durum tablonun sadece bir boyutunu oluşturuyor;  Diğer yandan ise Çin, Hindistan gibi ülkelerin devasa sera gazı emisyonları, genelde AB ülkelerine yaptıkları ‘lüks tüketim malı’ ihracatından kaynaklanıyor. Bir başka anlatımla AB ülkelerinin ‘küresel iklim değişikliğindeki paylarını’ kaldırabilmeleri için sadece ülkelerindeki sera gazı emisyonlarını önlemeleri yetmiyor, lüks tüketim malı ithalatlarını da ortadan kaldırmaları gerekiyor. Sonuçta bu durum kapitalist üretim ve tüketim ilişkileri içinde birbiri içine geçmiş bir dizi sorunu beraberinde getiriyor. Plana iyimser olarak bakanlar ise tüm bu kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerine karşın AB’nin çabalarının diğer ülkeleri de harekete geçirebileceğini ve fosil yakıtlardan uzaklaşmaya yöneltebileceğini düşünüyor.

İklim aktivistleri: Uzak hedefler yeterli değil

Tekrar dönüp Komisyon Başkanı von der Leyen tarafından savunulan planın haziran ayında yapılacak AB liderler zirvesinde kabul görmesi halinde başarılı olup olmayacağını tartışalım. Aslında 2030, planın 2050’de sıfır emisyon hedefini yakalayıp yakalamayacağını göstermesi açısından önemli bir tarih olacak. Çünkü bu yıla gelindiğinde plana göre AB ülkeleri 1990 yılı referans yıl olarak alındığında sera gazı emisyonlarını %50-55 azaltacak. İyimserlere göre AB bu hedefini tutturabilecek. Çünkü birçok AB ülkesinin kentlerini içine alan CoM benzeri yerel organizasyonlar; zaten 2030 yılına kadar kentlerde %40-50 arası sera gazı azaltımı için çaba gösteriyorlar ve sokaktaki insanın bu hedef için önemli ölçüde desteğini almış durumdalar. Ancak çeşitli iklim aktivisti grupları ise planın yeterince güçlü olmadığını; artık kaybedecek zaman olmadığından; uzak hedefler koymak yerine yaşadığımız yıldan itibaren her yıl hatta her ay için somut hedefler konarak ciddi adımlarla ilerlenmesine ihtiyaç olduğunu belirtiyorlar.

Aslında AB Komisyonu’nun üye ülkelerin ekonomik çıkarlarını gözeterek sera gazı indirim programlarını yapmayı düşünmesi ve ülkelerin ekonomik çıkar düşünceleriyle bugünden yarına uzanan bir azaltım planını kamuoyu paylaşmaması, iklim aktivistlerinin planı şüphe ile karşılamasını adeta doğruluyor. Ancak ekonomik kaygılardan uzak, dünyanın sınırlı kaynaklarının eşit bölüşümüne dayalı planların başarıya ulaşabileceğinin en önemli göstergesi geçen hafta Çin’den geldi. Koranavirüs salgını nedeni ile yavaşlayan ülke ekonomisi nedeni ile hava kirliliğinin azaldığına dair görüntüler adeta yaşanan hava kirliliği, artan sera gazı emisyonları krizinin çözümünde ekonomik kalkınmaya değil, sürdürülebilirlik endeksine dikkat etmemiz gerektiğini ispatladı. Kalkınmayı sadece ekonomik kalkınma boyutu ile almak, çevresel kaynakları tüketerek ve çevre ülkelerin kaynaklarını sömürerek zenginleşmek ile başta fosil yakıtların kullanımının bırakılmasına dayalı bir plan yürütmek çelişkilerin en büyüğü. Birçok AB ülkesi ülkelerindeki kömürlü termik santralleri kapatırken ve ülke olarak sera gazı emisyonlarını azaltırken, söktükleri bu santralleri başta ülkemiz olmak üzere çevrelerindeki birlik üyesi olmayan ülkelere kurmaları ve kendi finans kuruluşlarına bu santralleri kredilendirmeleri de en hafif söylem ile samimiyetsiz bir tavır. Üstelik fosil yakıtları bırakma planları yapan bazı AB ülkelerinin şirketlerinin dünya üzerindeki kömür ticaretinde önemli rol oynamaları da ilginç bir durum.

Oysa sorun ekonomik büyüme değil, eşit paylaşım sorunu. Sınırsız taleplerin dizginlenip kapitalist üretim ve tüketim alışkanlıklarını terk ederek dünyanın sınırlı kaynaklarının adil paylaşımına dayalı olmayan planların, ne kadar büyük bütçeleri olursa olsun başarıya ulaşma şansı sınırlı olacaktır.

Üstelik başta IPCC olmak üzere bilimsel kuruluş ve bilim insanları küresel iklim değişikliğinin önünün alınabilmesi için 2030’un kritik tarih olduğunun altını çiziyor; 2050’nin değil.

 

Köşe YazılarıYazarlar

Kapıdaki tehlike Zika mı?

Geçtiğimiz hafta içinde İzmir’de; Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) İzmir Şubesi ve Konak Belediyesi’nin ortak girişimi ile yapılan ‘İklim Değişikliği; Kent ve Sağlık Sempozyumu’nun ‘İklim Değişikliği Yaşamımıza Neler Getiriyor?’ oturumunun konuşmacılarından Prof. Dr. Levent Kurnaz konuşması sırasında bir-iki yıl önce gündemimize giren; ancak çok çabuk unuttuğumuz bir tehlikeyi hatırlattı: Bir sivrisinek çeşidi olan Aedes’i…  Aedes bir kere gördüğünüzde özellikle eklem bölgelerindeki beyaz çizgileri nedeniyle bir daha unutmayacağınız bir çeşit sivrisinek. Yakın döneme kadar sadece tropikal ve subtropik bölgelerde görülen bu sivrisinekler, bugün artık küresel iklim değişikliğinin etkisi ile ısınan dünyamızda Antarktika dışında tüm kıtalarda görülebiliyor. Ülkemizde de ilk kez 2016 yılının yaz aylarında Doğu Karadeniz’de tespit edilen bu cins sivrisinek, gerekli mücadelenin yapılamaması nedeniyle yayılmaya başlamış. Halen Trakya, Marmara ve İstanbul’da da görülen Aedes’in, yakında Ege Bölgesi’nde de görülebileceğini belirtiliyor. Hatta 2019 yazında Ege’de bazı bölgelerde tespit edildiğine dair iddialar da var.

Peki, neden önemli Aedes? Çünkü bu tip sivrisinekler, bazı viral kaynaklı hastalıklar için önemli bir vektör… Dang humması, sarı humma, Batı Nil Ateşi gibi çok sayıda ateşli viral hastalığın etkeni olan virüsleri insanlara bulaştıran Aedesler son yıllarda ise özellikle Brezilya’da ortaya çıkan Zika virüsü hastalığı ile dünya gündemine oturdu. Aslında ilk olarak 1947’de Afrika kıtasında maymunlarda görülen bir viral hastalık olan Zika’nın etkeni olan Zika virüsü daha sonra Aedes türü sivrisineklere geçerek tüm dünyaya yayıldı.

Afrika’da ilk görüldüğü bölgeden ismini alan Zika hastalığının asıl tehlikesi, oldukça silik geçmesi ama özellikle hamile kadınlarda sonucunun ürkütücü olabilmesinde yatıyor. Aedeslerin ısırması veya cinsel temas ile bulaşan Zika virüsünün yol açtığı hastalığa yakalananların %80’inde ya belirtisiz ya da hafif ateş, döküntü, kas ve eklem ağrısı ve konjonktivit görülüyor. Hastalık asıl sorunu daha sonra yaratıyor.

Hamile kadınlarda büyük risk

Özellikle hamile kadınlar virüsle karşılaştıkları zaman hastalığı hafif belirtilerle; bazen de belirtisiz olarak geçirebiliyorlar. Ancak doğum yaptıklarında çocukları mikrosefalili (kafa çevresinin normal ölçütlerden küçük olması) olabiliyor… Bu durumla ilgili araştırma yapan uzmanlar Aedes cinsi sivrisineklerin hamile kadınlara bulaştırdığı Zika virüsü ile yayılan hastalıkla yeni doğan bebeklerde görülen küçük kafa yapısı arasında güçlü bir ilişki olduğuna inanıyorlar. Özellikle 2015 yılında Brezilya’daki salgın bu iddiaları güçlendirdi ve tüm dünyanın dikkatini bu sivrisinek ve onun yaydığı bu hastalığa çevirdi. O dönem Brezilya’da 5000’e yakın insana bulaştığı Brezilya makamlarınca doğrulanan virüs nedeniyle olduğu düşünülen 3500’e yakın mikrosefalili çocuk var. Ayrıca yine bu konuda bilimsel çalışmalar yapan uzmanlara göre başta Guillian- Barre olmak üzere çeşitli nörolojik komplikasyonlar da bu hastalıkla ilişkili…

2016’dan sonra küresel iklim değişikliğinin yarattığı ısınma sonucu tropikal ve subtropik bölgeden çıkıp hızla tüm dünyaya yayılan Aaedesler nedeniyle Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 2016’da virüse karşı acil durum ilan etmişti. O yıl bu sivrisinekler sadece 33 ülkede görülmüştü… Ülkemizde de Sağlık Bakanlığı o dönemde özellikle hamile kadınları bu ülkelere yolculuk yapmaması için uyarmıştı. Bugün ise artık Antarktika hariç dünyanın her tarafında varlar.

Aşısı yok

Peki,; ülkemizde de kuzey bölgelerinde görülmeye başlanan Aedeslerle mücadele için ne yapmak lazım? Yine DSÖ’ne göre Zika virüsü bulaşanların sayısı 2010’dan bu yana otuz kata yakın arttı. Hastalığın görüldüğü birçok ülke öncelikle toplum eğitimlerine öncelik verdi. Bu sivrisineğin özellikleri, bulaştırabileceği hastalıklar, sivrisinekle mücadele yolları, bireysel önlemler bu eğitimlerde anlatıldı.  Brezilya, Jamaika, El Salvador gibi ülkeler başta durgun suları kurutmak olmak üzere sivrisineğin üreme alanlarını kontrol etmeye çalıştı. Bu ülkeler ayrıca sivrisineğin ürediği bölgelerde yaşayan kadınlara hamilelikle ilgili danışmanlık da verdiler. Halen hastalığa karşı aşı geliştirme ve ilaç çalışmaları devam ediyor. Çalışmalar özellikle virüsün hamile kadınlarda plasenta- fetüs geçişini engelleyici aşı ve ilaç çalışmaları konusunda yoğunlaşmış durumda. Yine haritaya yakından bakarsak; ülkemiz Aedes türü sivrisineğin görüldüğü, ancak bu sivrisineklerden kaynaklanan Zika virüsü hastalığının görülmediği ülkeler içinde… Ancak bu, görülmeyeceği anlamına gelmiyor.

DSÖ, günümüzde sadece Zika virüsü hastalığı değil; dünya üzerinde insanların %80’inin bir veya daha fazla sayıda vektör geçişli hastalıklara açık olduğu uyarısı yapıyor. Örgüte göre dünya üzerindeki yıllık tüm bulaşıcı hastalıkların %17’si vektör geçişli hastalıklardan kaynaklanıyor ve bulaşıcı hastalıklardan yıllık ölümlerin 700.000’den fazlası yine vektör geçişli hastalıklardan kaynaklanıyor. Artık tartışmasız bir gerçek; küresel iklim değişikliğinin etkisi ile ısınan, yağış rejimleri değişen dünyada başta sivrisinek çeşitleri olmak üzere vektörler tropikal ve subtropik bölgelerden tüm dünyaya yayılıyor. Bu yayılımı önlemenin temel çözümü küresel iklim değişikliğini durdurmaktan geçiyor. Ancak bu şu anda çok zor görülüyor. O nedenle temel çözüm yerine diğer acil çözümlere bakmamız gerekiyor; bunun başında da toplum eğitimi geliyor. Bu sivrisineklerin özelliklerinin, -sabahın erken saatleri ve akşam saatlerindeki üreme ve beslenme dönemleri gibi-  anlatılması gerekiyor topluma… Başta hamile kadınlar, üreme çağında olanlar, çocuklar olmak üzere kimlerin daha dikkatli olması gerektiği öğretilmeli.   Sonra diğer önlemlerin; başta durgun küçük su birikintileri olmak üzere bu alanların ortadan kaldırılması gibi önlemlerin alınması gerekiyor… Bir de aşı geliştirme çalışmalarının başarılı olmasını umut etmemiz…

Aedes; tropik ve subtropik bölgeden yayılan ilk vektör değil; küresel iklim değişikliği durdurulamadığı sürece sonuncu da olmayacak… Kesin çözüm için toplucaAntarktika’ya göç edemeyeceğimize göre, iklim değişikliğini durdurmalıyız.

Köşe YazılarıYazarlar

Küresel iklim değişikliğinin gerçek çözümü ne?

Geçtiğimiz hafta içinde İzmir’de üst üste çevre ve küresel iklim değişikliği ile ilgili iki toplantı yapıldı. İlk toplantı 20 Şubat perşembe günü İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce tarihi Havagazı Fabrikası’nda düzenlenen İzmir Yeşil Şehir Eylem Planı’ ile bir süredir yine Büyükşehir Belediyesi tarafından sürdürülen İzmir Sürdürülebilir Enerji ve İklim Eylem Planı’nın ortaklaştırılması için düzenlenen çalıştaydı.

İkincisi ise ertesi günü Selahattin Akçicek Kültür Merkezinde Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi ve Konak Belediyesi tarafından düzenlenen ‘İklim Değişikliği, Kent ve Sağlık’ sempozyumuydu.

Bilindiği gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi 2015’den bu yana Başkanlar Sözleşmesi’ne (Convenant of Majors for Cilimate and Energy-CoM) üye… Büyük çoğunluğu Avrupa ülkelerinden olan içlerinde Paris, Londra, Kopenhag gibi belediyelerin de yer aldığı irili ufaklı beş bine yakın kentin belediye başkanları bir araya gelerek yönettikleri kentlerin sera gazı emisyonlarını düşürmeye çalışıyor. Sera gazı emisyonlarını sınırlamak için uluslararası çabaların yetersiz kaldığı bu dönemde, yerel temelde önemli bir girişim; CoM… Sisteme giren birçok kent 2030 yılında karbon nötr’ hale gelmeyi hedefliyor.

İzmir, 2030’a kadar  emisyonlarını yüzde 40 azaltacak

İzmir Büyükşehir Belediyesi ise önce 2020’ye kadar %20 azaltım sözü verirken şimdi hedefini 2030 yılına kadar %40 azaltım olarak değiştirmeye hazırlanıyor. Diğer yandan Büyükşehir Belediyesi bu dönemde de Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) Yeşil Şehirler Programı’na katılmış.  Ülkemizde EBRD’nin bu programına katılan ilk belediye olan İzmir Büyükşehir Belediyesi, şimdi bu program için ‘İzmir Yeşil Şehir Eylem Planı’nın’ (YŞEP) oluşturmaya ve bu eylem planını ‘İzmir Sürdürülebilir Enerji ve İklim Eylem Planı’ ile bütünleştirmeye çalışıyor. Hazırlanacak planın uygulanması ile aralarında su, hava ve toprak konularının da yer aldığı kapsamlı bir dizi çevre sorunuyla mücadele edilmesi ve ayrıca kentin sera gazı emisyonlarının 2030 yılına kadar %40 azaltılması hedefleniyor.

Toplantıda bu hedefler için belirlenen yüzden fazla hedefin öncelik sıralaması yapıldı. Küresel iklim krizine hazırlıklı, çevre ve ekosistem sorunlarını mümkün olduğu ölçüde en aza indirme gayreti içinde bir kent olabilmek; başlangıçta kulağa hoş geliyor. Küresel iklim değişikliği sonucu meydana gelecek ekolojik yıkıma dirençli kentler oluşturmak tabii ki çok önemli. Ancak bu hedeflerin uygulanabilirliği ayrı tartışma konusu. Küçük bir örnek vermek gerekirse İzmir’in sera gazı emisyonlarının neredeyse %60’a yakını sanayiden kaynaklanıyor ve sanayi emisyonların kontrolü üzerinde yerel yönetimlerin bir yetkisi yok.

‘Sürdürülebilir kalkınma’ hayali

Resme bir de farklı açıdan bakalım: Yeşil Gazete’de geçen hafta yayımlanan dikkat çekici bir yazı vardı: ‘Kapitalizm gezegenin kanseridir; çok geç kalmadan operasyon yapalım…’ Double Down News’te 30 Ocak 2020 tarihinde yayımlanan, George Monbiot’nun konuşmasından Ömer Madra’nın yaptığı çeviri, aslında yıllardır anlatmaya çalıştığımıza benzer dikkat çekici ifadelerle dolu. Kapitalist sistemin kaynakları ve büyüme kapasitesi sınırlı olan gezegenimiz için tamamen öldürücü bir kanser olduğu vurgulanan yazıda, bu sistemin sadece iklim krizini yaratmadığı, gezegenimizi tamamen ve hızla bir çöküşe götürdüğü vurgulanıyor.

Gelişmeden sadece ekonomik büyümenin algılandığını ve yıllık ortalama %3’lük ekonomik büyüme ile dünyanın 24 yılda ikiye katlandığını; politikacıların memnun olduğu ve savunduğu bu tablonun kaynaklarını tüketerek dünyayı büyük bir hızla sona doğru götürdüğü belirtiyor Monbiot konuşmasında… Çünkü dünyanın kaynakları sınırlı ve her 24 yılda kesinlikle iki kat artmıyor…  ‘Sonlu bir gezegende sonsuz büyüme, felaket için yazılmış bir reçeteden başka bir şey değildir’ diyen Monbiot uzun ve örneklerle zenginleştirdiği konuşmasının sonunda gezegenimizin hayatta kalmasının tek koşulunun kapitalizme veda etmekle mümkün olabileceğini vurguluyor.

Tek yol, kapitalist sistemi terk etmek

Yıllarca ‘sürdürülebilir kalkınma’ diye bir kavramın olamayacağını anlatıp durduk. Kalkınmanın sadece ekonomik boyutu ile ele alınmasının yanlış olduğunu, ‘ekonomik büyüme’ ile küçük bir kesim zenginleşirken gitgide dünyanın büyük bir bölümünün yoksullaştığını,  ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin günden güne büyüğünü vurguladık. Herkesi zengin etmek, bugün 100 tane daha kaynaklarını sömürecek gezegen bulmaktan geçiyor. Bunu yapamayacağımıza göre; ekonomik büyümeye dayanmayan, eşitlikçi, minimalist, sürdürülebilir bir yaşam tarzını ortaya koyan bir sisteme bir an önce geçmemiz gerekiyor. Küresel iklim değişikliği, çevresel kaynakların tükenmesi, türlerin soyunun yok olması, kısaca ekolojik çöküş,  kapitalist sistemin sonucudur. Ekolojik çöküşü durdurabilmenin yolu kapitalist sistemi terk etmekten geçiyor… Ama zamanımız gerçekten çok azaldı, hatta kalmadı…

Tekrar İzmir örneğine dönecek olursak yerel yönetimlerin kapitalist sistemin bazı kuruluşlarıyla uygulamaya çalıştığı gerek ‘Yeşil Şehir Eylem Planı’ gerekse ‘Sürdürülebilir Enerji ve İklim Eylem Planı’ kentlerimizi; yaşadığımız ekosistemleri, dünyamızı içine düştüğü ekolojik çöküşten, sorunun temelde bir sistem sorunu olması nedeniyle kurtarmayacaktır. Ancak yine de bu çabalar toplumun konuya ilgisini artıracak ve belki de kapitalist sistemi değiştirebilmesi için bugün artık çok değerli olan insanlığa  ‘zamanı’ kazandıracaktır.

Köşe YazılarıYazarlar

SÇD: Çevre için yeni bir umut mu, yeni sömürü aracı mı?

Geçen hafta içinde Ankara’da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Türk Tabipleri Birliği adına katıldığım bir toplantı düzenledi. Bakanlık ve bazı belediye temsilcilerinin yanı sıra çok az sayıda meslek örgütü ve sivil toplum örgütü temsilcilerinin katıldığı bu toplantı; bakanlıkça 2017’de yayımlanan ve kademeli bir geçiş süresi planlanan ‘Stratejik Çevresel Değerlendirme Yönetmeliğinin’ uygulamasının desteklenmesi amacı ile bir Avrupa Birliği projesi kapsamında gerçekleştirildi…

Stratejik Çevresel Değerlendirme nedir?

Stratejik çevresel değerlendirme (SÇD) toplantı öncesi dağıtılan broşürlerde ‘kalkınmanın olası olumsuz etkilerini azaltmak ve önlemek için, çevre ve sağlıkla ilgili unsurları stratejik planlama ve karar verme süreçleri ile bütünleştiren kilit bir araç ‘olarak tanımlanıyor. 2017’de çıkarılan yönetmelikte ise ‘çevrenin korunmasını sağlamak üzere sürdürülebilir kalkınma ilkesi doğrultusunda, çevre üzerinde önemli etkiler yapması beklenen plan/programların hazırlanması ve onayı sürecine çevresel unsurların entegre edilmesi için uygulanan bir yöntem’ olarak belirtiliyor.

Gerek toplantı öncesi dağıtılan yazılı materyallerde gerekse toplantıda SÇD, seçilen alanın tümünde çevresel, sosyal ve ekonomik etkileri ölçebildiği için çevresel etki değerlendirmesinden (ÇED) daha değerli ve daha bütüncül bir bakış açısına sahip bir yaklaşım olarak anlatıldı. Yine toplantıda bakanlık bürokratlarının yaptığı sunumlara göre SÇD ile;

  • ÇED süreci kısalacak
  • Yatırımcı (!) desteklenecek
  • Çevre, insan sağlığı, göç, sosyal unsurlar (!) bölge geneli için değerlendirilecek…

SÇD yönetmeliği çıkartılırken çeşitli sektörler için bir geçiş dönemi tanımlanmış. Bu geçiş dönemine göre tarım, turizm, su yönetimi, mekânsal planlama ve kıyı yönetimi için yönetmeliğin yayınlandığı 2017’den itibaren SÇD uygulamaya geçilmiş. Ormancılık ve balıkçılık alanlarında 2020, atık yönetimi, enerji, sanayi, ulaştırma ve telekominasyon sektörlerinde ise, 2023’te uygulamaya geçilmesi hedeflenmiş. Böyle bir kademeli geçişe neden gereksinim duyulduğu sorularına verilen yanıt; uygulama için belirli bir hazırlık dönemine gereksinim duyulduğu ve AB ülkelerinde de kademeli geçiş uygulandığı yönündeydi. Ancak toplantıda enerji, sanayi, atık yönetimi gibi kritik sektörlerde uygulamanın neden 2023’e bırakıldığı sorularına doyurucu bir yanıt verilemedi.

SÇD süreci nasıl işliyor?

SÇD süreci eleme, kapsam belirleme, SÇD Raporunun hazırlanması (ve istişare toplantısı), kalite kontrolü, plan ya da programa ilişkin karar ve bilgilendirme- izleme aşamalarından oluşuyor. Eleme sürecinde, uygulanacak planın ek listeleri kontrol ederek SÇD’ye tabi olup olmadığına karar veriliyor. Kararı veren mercii ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı. SÇD hazırlamakla yetkili kurum tarafından o bölge için düşünülen proje kapsamının belirlendiği aşamadan sonra SÇD raporu, yine yetkili kurum tarafından hazırlanıyor. Bu aşamada ÇED sürecindeki uygulamalara benzer bir ‘halk toplantısı’ da yapılıyor. Ancak halkın isteklerinin plana uygulamasına geçirilmesi ‘şart’ değil… Daha sonra bakanlık tarafından kontrol edilen plan ya onaylanıyor ya da reddediliyor. Onaylanan planın bilgilendirme ve izleme aşamaları da bakanlık tarafından yürütülüyor.

2017’de çıkarılan yönetmeliğe göre şu anda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın sayfasında yürütülen 15 SÇD çalışması görülüyor.(*) Bu çalışmaların birinin 2018, diğerlerinin 2019 yılı içinde başladığı, hepsinin eleme veya kapsamlaştırma aşamasında olduğu, yani tamamlanamadığı yine bakanlık sayfasında verilen bilgiler arasında. Anılan pojelerin ilk 13 tanesi su yönetimi ile ilgili ve yetkili kurum da Tarım ve Orman Bakanlığı. 14’üncü  proje de tarımla ilgili; yetkili kurum da yine Tarım ve Orman Bakanlığı. Son proje ise kıyı yönetimi ile ilgili olup yetkinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda olduğu görülüyor. 15 projenin de kapsam belirleme raporlarının henüz onaylanmadığı web sitesindeki bilgilerden anlaşılıyor.

Yanıtlanamayan sorular…

SÇD sürecinde ÇED sürecine benzer her aşama için belirlenmiş süreler olmasına rağmen hala hiçbir SÇD çalışmasının sonuçlandırılmamış olması, bu çalışmalarla ilgili soru işaretleri doğuruyor. (**)  Yönetmelikle ilgili olarak doyurucu yanıt alınamayan diğer soru ise sektörlerin kademeli olarak SÇD sürecine alınması… Özellikle çevre ve sağlık açısından; enerji, sanayi, atık yönetimi gibi son derece kritik sektörlerin yönetmelik yayınlandıktan 6 yıl sonraya bırakılması ve 2023 yılı için yönetmelik kapsamına alınması düşündürücü…

Diğer bir tartışmalı madde ise ‘yetkili kurum’ üzerine: Yönetmelikte yetkili kurum şöyle tanımlanıyor: ‘Yetkili kurum: SÇD’ye tabi bir plan/programın hazırlanmasından ve onayından/kabulünden sorumlu kamu kurum/kuruluşunu; SÇD’ye tabi bir plan/programı hazırlayan ve onaylayan birden fazla kamu kurum/kuruluşu olması durumunda söz konusu plan/programın hazırlanmasından sorumlu kurum/kuruluşu; SÇD’ye tabi bir plan/programın hazırlanma sürecinde birden fazla kurum/kuruluşun sorumlu olması durumunda ise koordinasyon görevini yürüten kurum/kuruluşu, ifade eder.’

Şu anda bakanlığın sayfasında yürütülen projelerde yetkili kurum olarak Tarım ve Orman Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı görülüyor. Ancak tanım dikkatli okunursa yerel yönetimlerin de SÇD Planı yapabileceği görülüyor. Buna rağmen yönetmeliğin yayımlanmasının üzerinden yaklaşık üç yıl geçmesine rağmen yerel yönetimlerin hiçbir SÇD planı yapamaması ilginç.  Toplantıda, özellikle 2017 yılından bu yana tarım, turizm, su yönetimi, mekânsal planlama ve kıyı yönetimi SÇD kapsamındaki sektörler olmasına rağmen Kanal İstanbul projesinin tartışıldığı günümüzde, bu bölge ile ilgili SÇD planı için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne; İzmir’in Çeşme-Alaçatı ve Urla bölgesinde turizm amaçlı acele kamulaştırmaların yapıldığı alanlarda da İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne Çevre ve Şehircilik Bakanlığının neden SÇD Planı yapma yetkisi vermediği en çok sorulan ama açıkça yanıt verilmeyen sorulardı.

Kanımızca SÇD, bu yaklaşımı ile yatırımcılar (!) için gerek ÇED sürecini iyice kısaltıp işlevsizleştirecek  gerekse çevre ve insan sağlığını değil, yatırımcıları rahatlatacak bir yaklaşım olarak görünüyor. Zaten Çevre ve Şehircilik Bakanlığı proje kapsamında bastırdığı broşürde SÇD Yönetmeliğinin hedefini ‘sürdürülebilir kalkınma hedef ve ilkelerini teşvik etmek ve yeşil (!) ekonomiye geçiş çabalarını desteklemek’ cümlesi ile çevre ve insan sağlığını değil; yatırımcıyı korumak olduğunu ortaya koymuyor mu?

Önümüzdeki günlerde uygulamalar arttıkça yanılıp yanılmadığımız daha iyi ortaya çıkacak. Umarım yanılırız…

* https://scd.csb.gov.tr/scd-sureci-devam-edenler-i-88863

** https://scd.csb.gov.tr/scd-sureci-tamamlananlar-i-88842

Köşe YazılarıYazarlar

Tek sorumlu pangolin mi?

Sonunda suçlu bulundu. Pangolin denen ve pek tanınmayan memeli bir hayvan Çinli bazı bilim insanlarına göre yeni koranavirüsün kaynağıymış… Yarasalar, develer bu açıklama ile aklandı; hastalık için ‘yarasa çorbası’ içen Çinlileri suçlayan bazı çevreler şimdi ‘pangolini’ araştırıyor harıl harıl… Sanırım önümüzdeki günlerde Google’da en çok tıklanacak hayvan adı oldu, büyük çoğunluğumuz tarafından ilk kez adı duyulan bu küçük memeli.

Pangolin, yavaş hareket eden; boyları bir metreyi biraz geçen, televizyonlardaki doğal yaşam belgesellerinden tanıdığımız bir tür karıncayiyen. Dört türü var; ikisi Asya’da; diğer ikisi ise Afrika’da yaşıyor. Genelde başta insan olmak üzere diğer canlılardan uzak durmayı tercih ediyor, tek savunma aracı sert pulları bu ilginç hayvanın. Şimdi kendi halinde yaşayan bu hayvan tüm dünyanın gündemini aralık ayından bu yana meşgul eden 2019-nCoV salgınına neden olan koranavirus’ün kaynağı olarak gösteriliyor. Kısa bir süre sonra korkarım ki; dünyanın her yerinde bazı insanlar, ekosistemimizin bir parçası olan bu zavallı hayvanın ortadan kaldırılması için bağırmaya başlayacak. Peki son yıllarda oldukça sık yaşamaya başladığımız koranavirus salgınlarının altında yatan gerçek neden ne? Tek suçlu pangolin mi? Neden koranavirüslerle daha çok karşılaşır olduk? Neden Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS-CoV) ve Ağır Akut Solunum Sendromu (SARS-CoV) gibi hastalıklardan sonra bu yıl da aynı aileden bir virüsün neden olduğu ve 2019-nCoV olarak isimlendirilen bir salgın yaşıyoruz?  

Sosyoekonomik faktörlerle sağlık arasında çok önemli bir ilişki olduğu artık tartışmasız bir gerçek. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre de sağlığı etkileyen en önemli sosyoekonomik faktörler gelir, sosyal statü, eğitim, fizik çevre, sosyal destek ağları ve sağlık hizmetlerinin niteliği. Tüm bu faktörler insan için sağlıklı olup olmamanın temel belirleyicileri. Bunlardan  fizik çevreye daha yakından bakacak olursak, nüfus arttıkça insanlar daha çok tarım alanları açmak, yeni yerleşim merkezleri kurmak gibi zorunluluklarla karşılaşıyorlar. Bu nedenle de doğal yaşam alanlarına önceki dönemlerde hiç yaşanmadığı kadar çok girmeye başladılar.  Böyle olunca insanların doğal yaşamın bir parçası olan diğer canlıların ekosistemlerini işgal etmesine ve sonuçta onlarla daha çok temas etmesine yol açtı. Hayvanlardaki çeşitli bulaşıcı hastalıklar (zoonozlar) artık insanlara daha kolay geçmeye başladı. Koranavirüsler de hayvanlardan insanlara geçen bir virüs ailesi… Daha önceki yıllarda bu aileden virüsler yine hayvanlardan insanlara geçerek fatalitesi şimdilik 2019-nCoV’dan yüksek olan (daha öldürücü olan) SARS, MERS gibi hastalıklara neden olmuştu.

Neden Çin veya Afrika ülkeleri?

Aklımıza şu soru da gelebilir: Tüm bu hayvanlardan geçen bulaşıcı hastalıkların başlangıç noktası neden Çin veya Afrika ülkeleri oluyor? Aslında bu sorunun da yanıtı oldukça basit. Çünkü bu bölgeler nüfus artışının en çok yaşandığı, doğal yaşam alanlarının en çok tahrip edildiği ve doğal ekosistemlerdeki hayvanlarla insanlar arasındaki mesafenin iyice daraldığı; hatta kalktığı bölgeler… Koranavirüs salgınlarının ortaya çıktığı Çin; nüfusu en hızlı artan ülkelerden. Bu nedenle de sürekli yeni yerleşim merkezlerinin kuruluyor, doğal yaşam alanları hızla tarımsal üretime ve hayvancılığa ayrılıyor. Son salgının merkezi olan Wuhan kentinin içinde yer aldığı Hubei eyaletinin 2018 yılı için nüfus yoğunluğu 2.804 kişi/km². SARS salgını da  yine Çin’de kilometrekare başına 3.469 kişinin yaşadığı Guangdong ilinde ortaya çıkmıştı. Üstelik sağlığı etkileyen diğer sosyoekonomik faktörler açısından da tüm bu bölgeler sorunlu. Kırsaldan kentlere mevsimlik göçler; kırsal bölgelerle kentsel bölgelerde yaşayanlar arasında büyük gelir ve eğitim farklılıkları, yine kentlerdeki ve kırsaldaki sağlık hizmetleri kalite farklılıkları ile tüm bu sosyoekonomik gösterge bozukluklarının giderek derinleşmesi bu salgınların büyümesinde önemli bir etken.

Çözüm için ne yapılmalı?

Wuhan’da çıkan son 2019-nCoV salgını nedeniyle Dünya Sağlık Örgütü Çin hükümetinin her türlü önlemi aldığını belirtiyor. Çin hükümetinin aldığı milyonlarca insanı etkileyen sert karantina önlemi, hastalığın dünyaya daha çok yayılmasını önlemiş olabilir. Ayrıca bölgede sağlık hizmetlerinin kalite ve kapsayıcılığının artırılması, mevcut hastaların daha iyi koşullarda sağaltımı önemli yüz güldürücü sonuçlar da vermiş görünüyor.

Ancak halk sağlığı açısından temel ilke koruyuculuktur, yani hastalığın ortaya çıkmamasını sağlamaktır. Bu da başta Çin olmak üzere Güney-Doğu Asya ve Afrika ülkelerinde nüfus artışının kontrol altına alınması, düzensiz kentleşme politikalarının bırakılmasına, gelir ve eğitim eşitsizliklerinin önlenmesine ve en önemlisi tarım ve hayvancılık amaçlı doğal yaşam alanlarının yok edilmesine son verilmesine kadar uzanan bir dizi önlemin alınmasına dayanıyor. Tabii en önemli önlem; doğal yaşam canlıları ile insanlar ve evcil hayvanlar arasındaki aranın yeniden açılmasını sağlamak. Yani homo sapiensin kendi refahı ve kapitalist üretim ve tüketim alışkanlıkları içinde çıkarları doğrultusunda doğal yaşamın sınırlarını daraltmaktan vazgeçmesi gerekiyor. İki hafta önceki yazımızda belirttiğimiz sürdürülebilirlik endekslerinin (SDI) önemi burada ortaya çıkıyor. Doğal alanları işgal ederek, doğal yaşam canlılarının yaşam alanlarına girerek ve doğal kaynakları sömürerek ‘kalkınmanın’ homo sapiens için bir bedelidir, koranavirüs ailesinin yarattığı salgınlar.

Dün SARS, MERS; bugün 2019-nCoV… Tüm canlılar için ‘sürdürülebilir bir yaşam’ yaklaşımı ile temel çözümü hedeflemediğimiz sürece yeni koranavirüs veya başka bir virüs ailesi kaynaklı hastalıklarla, zoonozlarla karşılaşmamız kaçınılmaz.

Köşe YazılarıYazarlar

Sırada Urla ve Çeşme mi var?

25 Ocak tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan bir kararname ile İzmir’in en tanınmış ve turistik bölgeleri olan Urla Zeytineli Mahallesi‘nde toplam 333 adet parsel, Çeşme Alaçatı bölgesinde ise toplam 178 adet parsel, ‘acele’ olarak kamulaştırıldı. Tüm kamuoyunun dikkati Kanal İstanbul Çevresel Etki Değerlendirme Raporu’nun (ÇED) üzerindeyken yapılan bu acele kamulaştırma, yeni rant alanları açma ve bu alanları Arap sermayesine pazarlama tartışmalarının adeta önümüzdeki dönemde sadece Kanal İstanbul ile sınırlı kalmayacağını gösteriyordu.

Başlangıçta ne amaçla yapıldığı kamuoyu ile paylaşılmayan bu acele kamulaştırmanın nedeni kısa süre sonra özellikle Arap medyasında çıkan reklamlarla ortaya çıktı. Bu reklamlara göre bölgede Araplar için 20 bin kişilik ‘yeni bir Çeşme’ kurulması amaçlanıyordu… Kamulaştırılan bu alana kurulması planlanan yeni Çeşme’ye yapılacaklar ise adeta dudak uçuklatıyordu… Reklamlara göre bir Suudi şirketi bölgeye lüks konutlar, devasa oteller, oldukça büyük bir havalimanı, marinalar ve alış-veriş merkezleri, golf sahaları yapmak istiyor. Üstelik bu reklamlarda yer alan planlara göre bölgede bir de kanal (!) açılacak… Evet, yanlış okumadınız; Alaçatı Koyu ile arkasındaki Mersin Körfezi arasında açılacak olan bir deniz kanalı; bölgeyi büyük bir ada haline getirecek. Gemilerin geçeceği genişlikte olan bu deniz kanalının açılması halinde Alaçatı’daki mevcut sörfe uygun koylar da ortadan kalkıyor.

Gözler Kanal İstanbul’un üzerindeyken…

Aslında Çeşme ve Urla için böyle bir adımın gelebileceği bir süredir konuşuluyordu. Daha birkaç ay önce bölge merkezi yönetim tarafından Çeşme Turizm ve Koruma Kapsamı Turizm Gelişme Bölgesi’ olarak ilan edilmiş ve belediyelerin yetkileri sınırlandırılmıştı. Yaklaşan tehlike büyüktü ve bu büyük tehlike tam şimdi kamuoyunun ilgisi Kanal İstanbul üzerindeyken hayata geçirilmeye çalışılıyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca yerel yönetimleri devre dışı bırakarak yapılan 1/100 binlik imar planlarında 2025 yılına kadar Çeşme’de 646, Urla’da ise 737 hektarlık yeni alanın imara açılması öngörülüyor.

Bu alanın büyüklüğünü anlatmak için şunu söylememiz yeter; Çeşme’de bugüne kadar olan yapılaşmanın toplamı 607 hektar. Yani beş yılda Çeşme’ye bugüne kadar olandan daha fazla bir yapılaşma hedefleniyor. Urla için de durum Çeşme ile aynı. Urla’da da bugüne kadar olan tüm yapılaşma 1945 hektar ve yapılaşmanın üzerine 737 hektar daha yeni yapılaşma alanı eklenecek. Yapılan tahminlerde bu denli büyük bir alanın turizm ve konutlaşmaya açılması bölgeye 20 bin ek insanın daha kalıcı olarak yerleşmesine neden olacak. Sorun bununla da sınırlı kalmıyor…  Yaklaşık bir yıl önce sit derecelerinde yapılan değişikle yapılaşmayı engelleyen koruma kalkanları da büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. Çeşme ve Urla’da pek çok alanda Birinci Derece Doğal ve Sit tanımı, ‘Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı’ olarak değiştirildi. Bu tanım değişiklikleri de eskiden Birinci Derece Sit olan yerlerdeki tarihi ve doğal alanlara rağmen yapılaşmanın önünü açtı.

Kısıtlı su kaynaklarına bir darbe daha

Bu uygulama ile birlikte zaten önemli ölçüde çevre sorunları yaşayan bölgedeki sorunların daha da derinleşmesi kaçınılmaz. Çeşme ve Alaçatı bölgesinin en önemli sorunu içme ve kullanma suyu kaynaklarının son derece kısıtlı olması. Bölgede su sorununu aşmak için yıllar önce yapılan Kutlu Aktaş Barajı da soruna kesin çözüm olmadı. Özellikle nüfusun çok arttığı yaz aylarında Çeşme’de su sıkıntısı kriz boyutuna ulaşıyor. Son proje ile bölgeye ek 20 bin insanın gelmesi bekleniyor. Bu su talebini daha da artıracak bir durum…

Ancak Arap Medyasındaki reklamlarda yer alan proje daha da yakından incelendiğinde bölgedeki su sorununu bu projenin daha da derinleşeceği görülüyor. Proje ile Çeşme-Alaçatı bölgesine turistler için büyük ‘golf sahaları’ yapılması planlanıyor. Golf sahaları sürekli olarak sulanması gereken çim sahalar… Bu alanların su gereksinimi de az-buz değil; hektar başına yıllık 10 bin ile 15 bin m³ su tüketiyorlar. Su tüketimini özellikle Çeşme gibi su fakiri bir bölgede artıracak yatırımlar yapmak; akıl ve bilim dışı bir durum…

Ayrıca bu sahalarda çok büyük miktarda suni gübre ve tarım ilaçları (pestisit) de kullanıldığı biliniyor. O nedenle de bölgedeki ekolojik dengenin olumsuz etkilenmesi kaçınılmaz bir sonuç.

Bu projenin yaşama geçirilmesi halinde bölgede yaşanabilecek çevre sorunları sadece su krizi ile sınırlı olmayacak. Bölgede artacak karayolu ve yeni eklenecek hava trafiği, konut yoğunluğu, nüfus yoğunluğu başta hava kirliliği, gürültü artışı, doğal yaşamın olumsuz etkilenmesi, tarımsal alanların bölgedeki kirlilik ve oluşabilecek asit yağmurları sonucu verimliliğinin azalması gibi sorunlar karşımıza çıkacak diğer çevre sorunlarının sadece birkaçı…

Sonuç olarak bu proje bölgeye yeni ekolojik sorunlar taşıyacaktır. Tamamen kapitalist üretim ve tüketim ilişkileri içinde; çevresel kaynakları tüketen, bölge insanının mutluluğunu bozan; sadece kar hırsı ile hazırlanan bu proje için başta meslek odaları ve sivil toplum örgütleri, bölge insanı bilimsel ve hukuksal çerçeve içinde karşı duruşunu gösterecektir. İzmir insanı yaşadığı ortamı, çevresini; nasıl savunacağını 1985’li yıllardan bu yana gösteriyor…

Unutulmasın ki; ülkemizdeki çevre hareketlerinin beşiğidir İzmir

Köşe YazılarıYazarlar

Sürdürülebilir kalkınma mı sürdürülebilir yaşam mı?

23 Ocak tarihinde Yeşil Gazete’de çıkan bir haber Küba’nın dünyanın en sürdürülebilir ülkesi olduğunun altını çiziyordu.  Habere göre Küba’dan sonra ilk beş ülke ise Kosta Rika, Sri Lanka, Arnavutluk ve Panama… Daha yakından bakıldığında çalışmada, ülkelerin insani gelişim değerlerinin yanı sıra ek olarak doğaya verdikleri zarara ve çevresel kaynakları koruma yaklaşımına göre de değerlendirildikleri görülüyor.

Birleşmiş Milletler tarafından 1990 yılından bu yana yıllık raporları hazırlarken kullanılan İnsani Gelişmişlik Endeksi (Human Development Index/HDI) ülkeleri değerlendirirken yalnızca doğumda beklenen yaşam beklentisini, ortalama eğitim süresini ve kişi başına gayri safi milli geliri göz önünde bulunduruyor ancak çevresel karnelerini dikkate almıyor. Oysa bu hedeflere ulaşılırken ortaya çıkarılan çevre kirliliği, karbon ayak izinin giderek büyümesi gibi çevresel sorunlar dünyamızı günden güne büyüyen bir ekolojik krizin içine sürüklüyor.

İnsani gelişmişlik indeksinin hesaplanma yöntemi.

Dr. Jason Hickel tarafından geliştirilen endekste ise günümüze kadar yapılandan farklı olarak gelişmişlik seviyeleri için kullanılan ortalama yaşam süresi beklentisi, sağlık, eğitim, kişi başı gelir gibi verilerin yanı sıra kişi başına düşen karbon ayak izinin dünyanın doğal sınırını ne kadar aştığı gibi yeni veriler de eklenip ülkelerin sürdürülebilirlik seviyeleri hesaplanıyor*. Böylece sadece ortalama yaşam süresi beklentisi, sağlık, eğitim gibi verilerle ortaya çıkan ve ülkelerin bu hedeflere ulaşmak için neden olduğu çevresel kirliliğin değerlendirilmediği gelişmişlik endeksinden daha farklı olarak ‘sürdürülebilir bir yaşam’ yaklaşımı ile değerlendirme yapılması hedefleniyor.

Çevreye zarar vermeden gelişim

Sonuç olarak bu çalışma ile ortaya çıkan ve Sürdürülebilir Kalkınma Endeksi (SDI) olarak isimlendirilen endeks ile her ülkenin ‘sürdürülebilir yaşam kapasitesi’, başka bir anlatımla çevresel kaynakları koruyarak ve çevre kirliliğine yol açamadan kalkınma düzeyi bulunuyor. İnsani gelişim endeksine ekolojik yıkımı ekleyip sürdürülebilirlik endeksi ortaya çıkınca aslında gerçek bir tablo çıkıyor.  Her iki endekste de sıfır ile bir arasında puanlama yapılıyor ve bire yaklaştıkça o endekse göre ülkenin durumunun iyi olduğu anlaşılıyor.

Örnek vermek gerekirse insani gelişim endeksinde (HDI) 0.920 endeks puanı tutturan ve 15. sırada yer alan ABD’nin puanı sürdürülebilirlik endeksine gelince (SDI) 0.184’e; sıralamadaki yeri 159. düşüyor. Birleşik Krallık’ta da (İngiltere, İskoçya ve Kuzey İrlanda) benzer bir durum görülüyor; HDI puanı 0.920 ile ABD ile 15. paylaşan Birleşik Krallık 0.399 SDI puanı ile endekste 131. sıraya geriliyor. Yani bu ve buna benzer ülkeler; doğumda yaşam beklentisi, eğitim ve gelir gibi özelliklerini geliştirirken çevresel kaynakları tüketip dünyayı ekolojik krize götüren çevre kirliliğine neden oluyor ve bu duruma da önem vermiyorlar. ABD SDI endeksine göre kişi başına yıllık 18.35 ton, Birleşik Krallık ise 10.08 ton sera gazı salıyor atmosfere…

Aslında uzun bir zamandan bu yana kalkınma ve çevre ilişkisi tartışılıyor. Sürdürülebilir gelişme kavramı tartışmaları 60’lı yıllarda artmış ve 1983 yılına gelindiğinde ise dönemin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin isteği ve teklifi üzerine, Norveç Başbakanı Gro Harlem Brundtland başkanlığında Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nca (The World Comission on Environment and Development-WCED) konu ile ilgili bir rapor hazırlanmasına karar verilmiş.  Bruntland komisyonu olarak isimlendirilen komisyonun hazırladığı ve ‘Ortak Geleceğimiz’ başlığını taşıyan rapor 1987 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na sunulmuş. Rapor, 1960’lı yılların ekonomik kalkınmaya öncelik veren yaklaşım ile 1970’li yıllardan sonra gelişen çevreci yaklaşımı uzlaştıran bir yaklaşımı hedeflemiş.

Brundtland raporunda giderek ağırlaşan çevresel sorunlar karşısında, çevresel koruma ile ekonomik kalkınma arasında dengeli bir ilişkinin kurulması ve gelişmenin ‘sürdürülebilir’ olması için bir çıkış yolu bulunabileceği iddia ediliyordu. Ortak Geleceğimiz Raporu’nu hazırlayanlar ve raporu destekleyenler ekonomik kalkınmaya farklı bir bakış açısı getirdiklerini; ekonomik büyüme ve insani gelişmeyi çevresel kaynakların sınırlılığını unutmadan ve karbon ayak izini büyütmeden yapabileceğine inanmaktaydı.

Ülkemizde ilk kez ‘çevreye rağmen ekonomik kalkınmaya karşı çıkış’ Kriton Curi, Oktay Ekinci, Savaş Emek gibi konuşmacıların katıldığı panelde 1992’de; İzmir Aliağa’da da dile getirilmişti.

Dr. Jason Hickel tarafından geliştirilen sürdürülebilirlik üzerine kurulu veri tabanı bize bunun 90’lı yıllardan bu yana tartışılan Bruntlant raporunun merkez kapitalist ülkeler tarafından hiç dikkate alınmadığını gösteriyor. Bu ülkeler ekonomik kalkınma ve insanı gelişimlerini Brundtland Raporu’nun öncesinde olduğu gibi karbon ayak izlerini büyüterek, sera gazı emisyonlarını yıldan yıla artırarak sürdürüyorlar. Bunun en önemli ispatı ise, Hickel tarafından geliştirilen sürdürülebilirlik endeksi…

Kapitalist üretim ve tüketim modeliyle kriz çözülemez

Peki, aksi mümkün mü? İnsani ve ekonomik kalkınmayı çevresel kaynaklarla uyumlu hale getirerek ve karbon ayak izimizi küçülterek; gezegenimizin sınırlarını sera gazı emisyonlarımızla zorlamadan yapmak olası mı? Sürdürülebilirlik endeksi bunun son derece mümkün olduğunu ispatlıyor bize. İnsani gelişmişlik endeksinde 0.778 puan gibi uygulanan her türlü ekonomik ambargoya karşı bir hayli yüksek puana sahip olan Küba; 0.859 puanla sürdürülebilirlik endeksinin en başında… Bir örnek vermek gerekirse Küba’nın kişi başına atmosfere bıraktığı yıllık CO₂ eşdeğeri sera gazı miktarı sadece 3.42 ton ile sınırlı…  Ekonomik ve insanı kalkınmasını doğa ile uyumlu sürdürüyor sosyalist Küba…

İki endeksin bize anlattığı aslında çok açık: Kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinin hakim olduğu bir sistemde günden güne içine daha çok girdiğimiz ekolojik krizi durdurmanın imkanı yok. Temel çözüm sistem değişikliğinde yatıyor. Onun dışındaki çabalar ekolojik krizi çözmek yerine gezegenimize sadece biraz zaman kazandırıyor.

* https://www.sustainabledevelopmentindex.org/

 

Hafta SonuKanal İstanbulKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kanal İstanbul: Şimdi ne olacak?

Kanal İstanbul’un Çevresel Etki Değerlendirme Raporu (ÇED) için yapılan binlerce itiraz şaşırtıcı bir hızla reddedildi ve ÇED raporu için İnceleme ve Değerlendirme Kurulu ‘olur’ kararı verdi. Aslında binlerce dilekçenin bu kadar kısa zamanda ‘değerlendirilerek reddedilmesi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın “halkın görüşünün alınması aşamasına” pek  önem vermediğinin de bir göstergesi…

ÇED raporuna halkla birlikte meslek odaları da niçin itiraz etmişti? Halk sağlığı bakışı ile ÇED raporunu değerlendirdiğimizde, itiraz noktalarımız kısaca, İstanbul’un zaten yetersiz olan tatlı su kaynaklarını kullanılmaz hale getirmesi, bölgede gelecek için korunan yer altı su kaynaklarının da tuzlanma riski doğurması, nüfus yoğunluğunu arttırması ve başta beklenen İstanbul depremi olmak üzere herhangi bir afette Trakya’ya köprülerle bağlanacak olan bölgeye müdahalenin güçleşmesiydi. Ayrıca bu projenin uygulanma döneminde hafriyat, patlatma, artan trafik sorunu gibi nedenlerle hava kirliliği ve trafik sorunu kentte inanılmaz derecede kötü boyutlara ulaşacak olması da diğer bir itiraz noktamızdı.

ÇED raporu tüm bu tehditlere karşı doyurucu bir çözüm önermekten uzaktı. Üstelik raporda bölgede bulunması çok muhtemel gerek eski yapılardan kaynaklanan gerekse çevresel asbest tehlikesine de hiç değinilmemişti. Rapor için daha birçok itiraz noktası bulunuyordu.

Normalde komisyonun bu itirazları dikkate alarak, raporu hazırlayan ilgili şirketten rapor içeriğindeki eksikliklerin tamamlanmasını, ek çalışmalar yapılmasını istemesi gerekirdi, ama yapılmadı.

Projenin ÇED Raporu’na itiraz eden binlerce kişiyi şimdi de zorlu bir dava süreci bekliyor.

30 gün içinde davalar açılmalı

Peki, bu aşamadan sonra ne olacak? İzlenecek tek yol ÇED olumlu kararının Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ilan edildiği tarihten itibaren yasal süre içinde raporun yürütmeyi durdurma istemli olarak raporun iptali için dava açmak… Kanal İstanbul’un ÇED olumlu kararı, Bakanlığın web sayfasında 17.01.2020 tarihinde ilan edilmiş görülüyor. O nedende yürütmeyi durdurma ve iptal davası açmak için yasal süre başladı. Bu yasal sürede sadece 30 gün… Davayı meslek odaları, uzmanlık örgütlerinin yanı sıra projeden etkilenen tüm vatandaşlar açabilir. Kanal İstanbul projesi tüm ülkeyi ilgilendirdiği ve tüm insanımızı çevresel, ekonomik ve sosyal yönden etkileyebileceği için ülkemizin her köşesinde yaşayan vatandaşlarımız tıpkı ÇED raporuna itiraz dilekçesi verebildikleri gibi davacı da olabilirler.

Üstelik Anayasamızın 56.maddesinde ‘çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidirdiyerek çevreyi ve çevre sağlığını koruma görevini devletimizin yanı sıra vatandaşımıza da verdiği için; bu projenin çevre ve çevre sağlığı sorunları yaratacağına inanan her vatandaşımızın bu davayı açmak hem hakkı; hem de vatandaşlık görevi… Ancak vatandaşlarımız gerek dava açma ücretleri; gerekse bilirkişi ücretlerine katılım nedeniyle ekonomik olarak dava açma sürecinden zorlanabilirler. Böyle durum onların davadan uzak durmasına yol açmamalıdır. Bu durumdaki kişiler, meslek odalarının, sivil toplum örgütlerinin veya başka vatandaşların açtığı davaya, davacılar yanında mahkemeye verecekleri bir dilekçe ile müdahil olarak katılabilirler.

Dava açıldıktan sonra ne olacak?

Bugüne kadar bazı başta kömürlü termik santraller olmak üzere tesislerin ÇED raporlarının yürütmesinin durdurulması ve iptali için idare mahkemelerine meslek odamız adına dava açtık. Başlangıçta 60 gün olan ÇED olumlu kararının ilanından sonra dava açma süresi 2014’de 30 güne düşürüldü. Yani 17 Ocak’tan itibaren 30 gün içinde itiraz nedenlerini açık anlaşılır olarak açıklayan dava dilekçelerinin; itiraz noktalarıyla ilgili ekli bilimsel dosyalarla İstanbul’da İdare Mahkemesi’ne iletilmesi gerekiyor.

Mahkeme bir hafta içinde itiraz dilekçeleri ve bilimsel boyutta hazırlanan eklerini inceleyip davaya uygunluğuna karar verirse, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na dava ile ilgili bilgi verip Bakanlığın ÇED olumlu kararı verirken dayandığı bütün belgeleri isteyecek. Sonrasında da yürütmeyi durdurup durmayacağına karar verecek. Ardından ise davacı davalıya danışarak bilirkişi atama aşaması bulunuyor. Dava dosyasının bilimsel alt yapısı bu aşamada büyük önem taşıyor; bilirkişinin önüne konan dava konusu tüm iddiaların bilimsel verilerle desteklenmesi gerekiyor.

Kararın iptali için, üyesi olduğum Türk Tabipleri Birliği ile İstanbul Tabip Odası ve projeden etkilenecek olan Marmara bölgesinin tabip odalarının çoğunluğu; ayrıca Halk Sağlığı Uzmanları Derneği davacı olacaktır.  Çünkü ‘insanın sağlıklı bir çevrede yaşam hakkı’ herkes için olduğu gibi biz hekimler için de her şeyin önündedir…

Kategori: Hafta Sonu