EkonomiKöşe YazılarıYazarlar

Türkiye AB’nin 2050 Karbon-Nötr Ekonomi hedefine hazır mı?

Bu soruyu “AB’nin hedefinden Türkiye’ye ne?” diye yanıtlayacak çok sayıda kişinin olacağını tahmin etmek zor değil.  Son dönemde ne kadar içine kapanmış olsa da, Türkiye’nin özel sektörünün bu uygulamaya neden kayıtsız kalamayacağını anlatmaya çalışacağım bu yazıda.

Avrupa’da ve dünyada esen Yeşil Dalga mevcut politikaların devamını imkansız kılıyor. İklim krizi sıradan insanların özellikle gençlerin en önemli gündem maddesi. 2009’da 42 milletvekiline sahip küçük bir grupken 2019 seçimlerinde Yeşil Grup 74 milletvekiliyle Avrupa Parlamentosu’nun en etkin gruplarından biri haline geldi ve 2009 seçim manifestosunu 2019 yılında AB Başkanı seçilen (hem de Hıristiyan Demokrat gruptan) Ursula von der Leyen’in seçim manifestosunun temeli haline getirebildi.

Avrupa ve ABD gibi büyük ekonomik güçler devrim gibi bir dönüşümün arefesinde. Bunun Türkiye ekonomisini etkilememesi mümkün değil. Zira AB, Türkiye özel sektörünün en büyük ihracat pazarı. Toplam ihracatın %60 civarı Avrupa ülkelerine yapılıyor. Leyen’in Avrupa için Yeşil Yeni Düzen programı, AB’nin 2030’da karbon salınımlarını %50 düşürüp, 2050’de ise tamamen karbon-nötr bir ekonomi olmasını hedefliyor. Bu trilyonlarca avroluk bir dönüşümü gerekli kılıyor. Her dönüşüm gibi bunun da içeride ve dışarıda kazanan ve kaybedenler yaratacağı açık. Nitekim, kirli sanayi lobileri bu dönüşümü ertelemek/hafifletmek adına ellerinden geleni yapıyor, bu düzenlemelerin Dünya Ticaret Örgütü anlaşmalarına aykırı olacağını, “yeşil korumacılık”a yol açacağını belirtiyorlar. Ancak, bir de var olan çevresel düzenlemeler dolayısıyla rekabetçilik gücü zayıflamış olan firmalar var. Onlar da AB içi ve dışındaki düzenleme (dolayısıyla maliyet) farkından kaynaklanan haksız rekabetten şikayetçiler.

Sınırda Karbon Uyarlama Vergisi bu haksız rekabeti önleyip programa iş dünyasının desteğini almayı planlıyor. Nitekim, dünyanın en büyük çelik üreticisi Arcelor-Mittal, AB’nin gümrükte karbon vergisini memnuniyetle karşıladığını açıklayalı birkaç gün oldu.

Nedir bu vergi? Ne işe yarayacak?

AB ülkeleri mevcut durumda üretimden kaynaklı CO2 emisyonlarından vergi alıyor. Ancak bu uygulama Avrupa ülkelerinin sera gazı emisyonlarını düşürse de tüketime odaklanmadığı için uzun zamandır eleştirilmekteydi. Eleştirilerin bir tarafı, uygulamanın kirli sanayileri AB dışına itmekle diğer ülkeleri kirlettiğini, hatta daha gevşek düzenlemeler dolayısıyla emisyonun arttığını savunan çevreciler. Diğer tarafta ise karbon sızıntısının haksız rekabete yol açtığını savunan AB’deki kimi sanayi lobileri. Bu vergi iki kesimi de tatmin edebilecek şekilde tasarlanmış görünüyor.

Çok yakın bir zamanda AB’ye ihraç edilen ürünler içerdikleri karbon yoğunluğuna bağlı olarak gümrükte vergilendirilmeye başlanacak. Bu sayede AB de üretilmeyip de tüketilen ürünlerin de bir süre sonra karbon-nötr olması hedefleniyor. Peki hangi sektörler bundan etkilenecek? Ya da şöyle soralım, üretim sürecinde herhangi bir sera gazı salımı yapmayan bir şirket de bu vergiyi ödeyecek mi? Eğer kullandığı elektrik fosil yakıtlardan elde ediliyorsa, evet. Bugün Türkiye’nin ihracat şampiyonu otomotiv sanayi her ne kadar düşük-karbonlu bir üretim yapısına sahipse de termik santrallerden gelen elektriğin emisyonu o firmaların sorumluluğu olarak alınacak. Yani, hammaddeden son mamul haline gelene kadar sürecin tamamından sorumluluk söz konusu.

Aşağıda Türkiye ve en önemli ticaret partnerlerinin ihracatlarının karbon-yoğunluğunun evrimi gösterilmiştir. Görüleceği üzere, Türkiye’nin partnerleri ve genel olarak zengin OECD ülkelerinin ihracatları daha düşük karbon içermekte. Bu fark, herhangi bir vergilendirme durumunda Türkiye özel sektörünün ne kadar etkileneceğinin bir göstergesi.

Üretim süreçlerinin karbonsuzlaştırılması kısa bir zamanda başarılabilecek bir iş değil. Tekil firmaların da yapabilecekleri sınırlı. Eğer her fabrikanın kendi temiz enerjisini üretmesini beklemiyorsak (bu hem maliyetli olurdu hem de gereksiz) o zaman devletin enerji sektörünü ve sonrasında üretim yapısını dönüştürecek adımlar atması gerekiyor.

Türkiye iklim müzakerelerinin ‘sorumsuz’ ülkesi

Oysa bugün Türkiye’de tam tersi bir sürecin yaşandığını görüyoruz. Meclis 15 termik santrale filtre takmak için verilen son tarihi 3 yıl erteleyebiliyor. O santrallerin bulunduğu şehirlerde yaşayanlardan başka ses çıkaran neredeyse yok. Bu, bugüne kadar olduğu gibi kolayca gözardı edilebilecek, bir sağlık sorunu mu sadece? Bu santrallerin elektrik verdiği fabrikalarda yapılan üretim AB’den içeri girerken büyük vergilere tabi olacaksa, en başta bu firmaların bu lakaytlığa itiraz etmesi gerekmez mi?

Türkiye’nin acilen bir dönüşüm programına ihtiyacı var.

Vizyon 2023’ün çoktan çökmüş büyüme rakamlarına dayanarak Paris İklim Anlaşması’na 2030’da 999 milyar tona azaltılacağı iddia edilen karbon hedefi hiçbir şekilde gerçekçi yansıtmamakta, Türkiye’yi iklim müzakerelerinde “sorumsuz” ülke suçlamasına maruz bırakmaktadır. Nitekim, 2010’da yapılan projeksiyona göre 2017’de 600 milyar ton olacağı söylenen karbon emisyonu 526 milyar tonda kalmış.

Yeldan, Voyvoda ve Acar (2018) çalışması, bütçeye ek bir maliyet getirmeden 2030’da emisyonu 666 milyarda sınırlandırmanın mümkün olduğunu söylüyor. Kirletenin ödediği bu vergi tahsilatı ile yeşil işler yaratıldığında 2030’da, normal gidişata göre, daha müreffeh bir Türkiye’ye ulaşmak mümkün.

Tabii 666 milyar ton Türkiye’nin sorumluluğu açısından oldukça yüksek bir rakam.

Yapılan araştırmalar Türkiye’nin 2 derece ile uyumlu emisyon miktarının 441 milyar ton olması gerektiğini ortaya koyuyor. Bunun için bir dönüşüm fonunun oluşturulması ve ciddi bir reform programının hazırlanması gerekiyor.

Dünya 1930’ların krizini sosyal refah devletini kurumsallaştırarak atlatabildi. 21’inci yüzyılın iklim değişikliği ile ağırlaşan krizini ise ekolojik toplumu kurarak atlatabilir. Bütün dünyada, kimi istisnalar, kimi geri dönüşler yaşansa da, gidişat bu yönde. Başına buyruk hareket etmekte ısrarlı Türkiye’nin bırakın ülke liginde üst sıralara çıkmayı, elinde kalanı koruyabilmesi bile mümkün değil.

Kategori: Ekonomi

EkonomiKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeşil Yeni Düzen Türkiye’nin aradığı yeni vizyon olabilir mi?

Türkiye’nin yeni bir hikayeye ihtiyacı var.

2012’de şaşaalı hedeflerle duyurulan Vizyon 2023 çöktü. Hatırlayalım, neler yoktu ki vaatler arasında: 2023 ‘te en büyük 10. Ekonomi olmak, kişi başı gelirin 25 bin dolara yükselmesi…

Aşağıdaki tablodan da görüleceği üzere, bırakın bu hedeflere yaklaşmayı, 2012’deki şartları bile arar hale geldi Türkiye.

Gencinden yaşlısına Vizyon 2023 bir gelecek vaat edemiyor. Ömürlerinin en güzel çağını okul-kurs-sınav üçgeninde geçiren gençlerin çoğunu bekleyen işsizlik, şansları varsa belki bir memurluk.

Türkiye çok büyük bir ekonomik krizin içinden geçiyor. Bir yandan artan işsizlik bir yandan hızlanan enflasyon her geçen gün artan sayıda kişiyi yoksulluk sınırı altına itiyor. Umutsuzluk giderek artıyor. 2003’te halkın %45’i bir sonraki yıldan daha umutlu olduğunu belirtirken 2018’de bu oran %29’a düşmüş vaziyette (Kaynak: TÜİK Yaşam Memnuniyeti Anketleri).

Krizin bir de ekolojik boyutu var. İklim değişikliğine bağlı olaylar, ekonomik kayıplar bir yana artan sayıda cana mal oluyor. Yerelde doğa yıkımı tüm hızıyla sürüyor.

Türkiye bu üçlü krizle başetmek adına ne yapıyor? Kocaman bir hiç! Üstüne üstlük, çoktan çökmüş, geçmişi aratır hale getirmiş Vizyon 2023’ün içi boş retoriği devam ediyor. Bu değişmedikçe krizin daha da derinleşeceğinden şüpheniz olmasın.

Türkiye ekonomisinin, o bilindik tabirle, yeni bir hikayeye ihtiyacı var. O da, kanımca, Yeşil Yeni Düzen’dir.

Nedir Yeşil Yeni Düzen?

Yeşil Yeni Düzen’i anlamak için ona ilham vermiş Yeni Düzen’den bahsetmek gerekir. 1929 Büyük Buhran’ı önce ABD ekonomisini sonra dünya ekonomisini vurdu. ABD’de sanayi üretimi %50 düşerken işsizlik oranı %30’lara dayandı. Ekonomik kriz toplumsal bir krizle beraber yaşanıyordu. Krizin temelinde, devletin tüm denetimini reddeden finans ve reel sektörün dev şirketlerinin spekülatif davranışları yatıyordu. Bedelini yine halk mı ödeyecekti?

1932’deki ABD Başkanlık yarışında F. D. Roosevelt ABD halkına bu “düzeni” değiştireceğine söz verdi. Yeni bir düzen önerdi. “Yeni Düzen” (New Deal) önce ABD’yi, 2. Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyayı dönüştürdü. Sosyal devlet 1980’lerde yıkılana kadar insanlık göreli barış içinde yaşadı.

Yeni Düzen, üç ayak üzerinde yükselmişti. İşsizliğe ve yoksulluğa acilen bir çare bulunması gerekiyordu. ABD çapında kurulan bir teşkilat bu işi üstlendi. Ekonominin toparlanması, tekrar iş üretmesi için kamu devreye girdi, büyük altyapı projeleri yapmaya başladı. O güne kadar kamu hizmetlerinde mahrum kalan büyük toplum kesimleri temel hizmetlere erişir hale geldi. Ekonominin demokratikleşmesi adına bu büyük bir adımdı. Örneğin, özel dağıtım şirketleri tarafından karlı bulunmadığı için elektriksiz faaliyet gösteren çiftlikler bu yatırımlar sayesinde elektriğe kavuştu ve gelirlerini arttırabildi.

Yeni Düzen’in başarısında bence en önemli ayağı ise reformcu ruhuydu. Reformlar “oyunun kurallarını” halktan yana değiştirdi. ABD çapında asgari ücret uygulamasına geçildi, sendikalaşmanın önündeki engeller kaldırıldı. Bankaların spekülatif faaliyetleri sınırlandırıldı. Bankacılık ve emek alanları başta olmak üzere hayata değen her alanda yapılmış reformlar olmasa sosyal refah devleti kurumunun ortaya çıkması mümkün olamayacaktı. Bir yanda vergi gelirleri ile fonlanan kamu yatırımları, öte yanda toplumcu bir reform hamlesiyle ABD ekonomisi ekonomik ve toplumsal krizden çıkmayı başardı. 2. Dünya Savaşı sonrası bu çerçeve diğer dünya ülkelerine yayıldı. Ülke yönetimlerinin kendi ihtiyaçlarına göre politika belirleyebilme güçleri, manevra alanları genişledi. Refah toplumun dünya çapında kurumsallaşması 1980’lerdeki neoliberal saldırıya kadar devam etti.

Sağdan sola tüm partilerin ortak noktası

Dünya 1980’lerin neoliberal saldırısı ardından yeniden serbestleşme ve denetimsiz küreselleşme evresine girdi. Buna ayak uyduramayan ülkeler, bölgeler birbiri ardına krizler yaşadı (1997 Asya Krizi, 1994/2001 Türkiye vd.). Denetimsiz küreselleşme ve serbestleşme kapitalist merkez ülkeleri 2008’de vurdu. Ekonomik ve finansal ilişkiler kısa sürede krizi küresel boyuta taşıdı.  Çöken üretim, artan işsizlik 1929’ları hatırlatıyordu. İşin kötüsü bir de iklim değişikliği denilen yepyeni bir sorun çıkmıştı ortaya.

O günlerde, ilkin ABD’li ünlü gazeteci Thomas Friedman, New York Times’daki kösesinde yeni düzenden ilhamla, krizin ancak yeşil bir yeni düzenle aşılabileceğini yazdı. Ve Yeşil Yeni Düzen kavramı hayatımıza girdi.

2009’da sadece Yeşiller’in seçim manifestosunda bahsedilen Yeşil Yeni Düzen, 10 yıl içinde gerçekçi tek alternatif olarak sağdan sola bütün siyasi hareketlerin politikası haline geldi.

AB Komisyonu’na başkan olarak seçilen Hıristiyan-Demokrat Ursula von der Leyen’in seçimlere girerken açıkladığı yol haritasının ana ekseninin Avrupa için Yeşil Yeni Düzen olması oldukça önemli. 2020 ABD başkanlık seçimlerinde de Demokrat partili adaylar sıkça ABD için Yeşil Yeni Düzen’i anmakta.

2009’da kaçan fırsat

2009’a geri dönelim. Ekonomik kriz büyük hızla dünyaya yayılırken aralarında Türkiye’nin de olduğu birçok devlet, krizle mücadele için programlar/paketler açıkladı. Duran çarkları tekrar döndürmek için merkez bankaları para basmaya, maliye bakanları teşvik paketleri açmaya başladı. Kimi ülkeler krizi ekonomilerini dönüştürmek için bir fırsat olarak gördü, mali kaynakları enerji altyapılarını karbonsuzlaştırmaya hasrettiler. O dönemde Türkiye ne yaptı?

Büyük bir fırsatı kaçırdı desek, yalan olmaz. Alınan önlemler, sığ bir yaklaşımla tüketimi canlandırmaktan öte gitmedi. Onun da ne kadar işe yaradığı tartışılır. Sonra, Vizyon 2023 adı altında, güya enerjide dışa bağımlılığı bitirmek adına fosil enerji teşvik edilmeye başladı. Ekonomi inşaatla da olsa büyüyor, bu yapının ekonomik (artan cari açık), toplumsal (Soma gibi artan denetimsizliğe bağlı iş kazaları) ve ekolojik (imara açılan ormanlık alanlar, dereler, maden izinleri vd.) maliyetleri gözardı ediliyordu. Vizyon 2023, Türkiye’yi enerji ve kirlilik yoğun bir yapıya dönüştürdü.  Ne var ki gün geldi, finansman zorlaştı. Oyun bitti. Bugün Türkiye’de başta enerji ve inşaat olmak üzere birçok sektör batık durumda.

Geriye dönüp baktığımızda, 2009’da oransal olarak benzer paralar harcayan, aralarında Çin, Kenya, Ekvator, Tunus gibi ülkelerin bulunduğu bir grup ise ekonomilerinin hiç olmazsa bir kısmını yeşil dönüşüme tabi kılmayı başardılar. Ekonomilerini düzlüğe çıkarırken, istihdamlarını artırabildiler. Ve çevreden feragat etmeden bunu başardılar. 2009’da girilen yanlış yol 10 yıl sonra büyük bir krize sebep oldu. Aklımızı başımıza toplamamız gerekiyor. Zaten krizle fakirleştik ama korkarım bu kafayla devam edilmesi halinde kayıplar bunlarla sınırlı kalmayacak. Bugün geldiğimiz noktada Türkiye elinde olanı korumak istiyorsa iklim değişikliğini daha ciddiye almalı.

Bir sonraki yazımda iklim değişikliğinin Türkiye ekonomisine neden çok ciddi bir tehdit içerdiğini anlatmaya çalışacağım.

Kategori: Ekonomi

Günün Manşetiİklim ve EnerjiManşet

Fosil çıkmazının sorumluları kim?

‘Her konuda olduğu gibi bu sektörde de politikaların yönünü rengini belirleyen ana etken ranttır. Buna dur dememiz gerekiyor. 20 Eylül’deki İklim Grevi’nde bu talebimizi yüksek sesle haykırmalıyız: Başka bir enerji sistemi mümkün!’

Şirketler her yıl gelecekte ürettiklerine olan talep düzeyine ilişkin kestirim yapar. Fabrika kapasitesi, işçi sayısının zamanında belirlenmesi, dolayısıyla karın maksimizasyonu için bu kestirimin doğruluğu çok önemlidir. Bir sonraki yıl satış düzeyinin 100 tahmin edilip 60’da kalan bir şirkette bu kestirimi yapanın görevde kalabileceğine aklınız kesiyor mu? Hele hele her yıl böyle hatalar işlendiğini düşünün. Satış 100 olacak diye fabrikanızı genişletiyor, işçi alıyorsunuz ama gerçekleşen planlananın hep %40 altında kalıyor. Hangi şirket böyle bir zararın altından kalkabilir?

Türkiye enerji sektöründe bundan daha beter bir durumla karşı karşıyayız. Örneğin, EPDK 2000 yılında 2014’teki elektrik talebinin 379,7 Gwh olacağı tahmin etmişken 2014 yılında gerçekleşen tüketim 257,2 GWh’da kalmıştır (EPDK, 2016). Bir başka deyişle EPDK’nın projeksiyonu gerçekleşenin %47,6 üzerindedir. Hadi bu kadar uzun bir dönemde bu hata normal diyelim. 2002’de 2008 için öngörülenin %24 altında kalınması, başka söze gerek bırakmıyor.

Türkiye enerji sektörü büyük bir krizin eşiğinde. Bu projeksiyonlara “güvenip” 57 milyar USD kredi çeken enerji şirketleri 2019 içinde bankalara 10 milyar USD geri ödemek zorunda. Ama ortada böyle bir kazanç yok. Ekonomik durgunluğun etkisiyle, üretim düştükçe enerji talebi de düşüyor.

İşin kötüsü risk sadece enerji sektörüyle sınırlı değil. Halihazırda, “kardeş” inşaat sektörünün batırdığı kredilerle zor günler geçiren bankacılık sektörü, bir de enerji sektörünün batığını kaldıramaz. Dolayısıyla tüm ekonomik yapı risk altında. Yunanistan 2009’da krize girdiğinde gayrimenkul fiyatları kimi yerlerde yarı yarıya düşmüştü. Bugün de bankacılar inşaat sektörüne benzer bir teklif yapıyorlar. Ödenemeyen kredilere karşılık müteahhitlerin elinde kalan daireleri bankaların alması öngörülüyor. Ama bankalarla müteahhitler fiyatta anlaşamıyor. Son gelen bilgiler bankaların fiyatları yüksek buldukları, onlara göre dairelerin gerçek değeri %50 daha düşük olmalı! Bu, neyle karşı karşıya olduğumuzun en belirgin göstergesi.

Neyse, inşaatı bırakıp enerji sektöründeki fiyaskoya dönelim.

Devamlı yanlış tahmin edip, ülkeyi fosile bağımlı termik santral cehennemine çeviren, sektörü ve sonrasında tüm ekonomik yapıyı krizin eşiğine getirenler kimler?

Tabii ki, Türkiye enerji sektörünü kontrol eden siyasiler ve bürokratlar! Ama bırakın görevden alınmayı terfi üstüne terfi alıyor, “üstün başarılarına atfen daha “prestijli” bakanlıklara kaydırılıyorlar!

Bu yanlışların faturasını halk ödüyor. Parasıyla, sağlığıyla ve hatta canıyla. 2013 Soma kazasında can veren 301 madenci bu kıfayetsiz muhteris politikaların kurbanıdır.

Her konuda olduğu gibi bu sektörde de politikaların yönünü rengini belirleyen ana etken ranttır. Buna dur dememiz gerekiyor. 20 Eylül’deki İklim Grevi’nde bu talebimizi yüksek sesle haykırmalıyız.

Başka bir enerji sistemi mümkün! 

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Mutluluk üzerine -4: Türkiye’de kim, neden mutlu; kim, neden mutsuz (Mutluluk testi)

Türkiye’de mutlu olan insanların en belirgin özelliği ‘geleceklerinden umutlu olmaları’. Kişi kadın ise, mutlu olabilmek için orta yaşlı ve orta-yüksek refah seviyesinde olması gerekiyor.

İnsanların mutluluğuna etki eden faktörleri farklı yöntemlerle araştırmak mümkün; regresyon ya da karar ağaçları gibi. Regresyon yöntemi, mutluluğun bağımlı değişken, diğer faktörlerin ise açıklayıcı değişken olduğu bir denklem elde etmeye çalışır. Bulunan katsayılar, diğer herşey sabitken, o değişkendeki (mesela sağlık memnuniyeti) birim değişimin (yani sağlığından memnun değilken memnun hale gelmenin) mutluluğa olan etkisini gösterir.

Burada anahtar öneme sahip husus, diğer herşey sabit oluşudur. Oysa, hayatımızı etkileyen faktörler aynı anda değişebilir.  Daha da önemlisi, mutluluk birikimli bir süreçtir. Birtakım faktörlerin aynı anda belli eşik değerleri aşması gerekir. Bu faktör setleri farklı farklı olabilir.

Regresyon: Sabret biraz

Mutluluğun belirleyenleri ya da -yemek analojisi üzerinden gidersek- malzeme listesi farklı, yemek tarifi farklıdır. Nasıl ki, aynı malzemeleri az ya da çok kullanıp farklı lezzetlerde yemek pişirmek mümkünse, benzer şartlara sahipken mutluluk düzeyinde farklı sonuçlara ulaşmak mümkün olabilir.

Akademik çalışmaların çoğu mutluluğun belirleyenlerine odaklanmış durumda. Mesela, bu listelerden biri “umutlu olup, gelirinden, sağlığından, evliliğinden, sosyal yaşamından, oturduğu evden memnun olan” kişilerin mutlu olacaklarını müjdeler. Etrafımıza dikkatlice baksak bu altı faktörlü listenin hepsini sağlamayıp da mutlu olan, hepsini sağladığı halde mutsuz olan birilerini bulmak mümkündür. Ama yukarda da bahsettiğim gibi, regresyon yönteminde bu “aykırı” kişilerin sesi ortalama içinde duyulmaz olur. Canım ne önemi var? diyebilirsiniz. Ben de size çok önemi var derim.

Yukardaki listenin çoğunu sağlayan genç ama mutsuz bir insanın yardım almak için bir psikoloğa gittiğini düşünelim. Psikologlar tavsiyelerini regresyon yöntemiyle belirliyor olsalardı, danışanına vereceği tavsiye “biraz sabret, gelecek yıllarda evlenirsen ve çalışmaya başlarsan mutluluğu bulursun” olurdu herhalde. Bu tavsiyenin danışanı ne kadar tatmin edeceği sorusunu size bırakıyorum.

Kabaca ifade edersek, psikologlar her danışanı kendi özgüllüğünde değerlendirecektir diyebiliriz. Psikologtan beklediğimiz, o danışanla aynı şartlara sahip ama mutlu gençler varsa, onların hayatlarından örnekler verip yardımcı olmasıdır.

Karar ağacı: Patikalar mühim

Akademik çalışmaları listeden reçeteye sevketmek için yöntemi değiştirmek gerekir. İşte, karar ağaçları yöntemi bu farklı reçeteleri (patikaları) belirlemek için idealdir.

Karar ağaçları, birtakım sorulara verilen cevaplara göre bir şeyi tahmin etmeye çalıştığımız oyunlara benzer biçimde çizilir. Örneğin, içinde basketçi ve haltercilerin olduğunu bildiğiniz 100 kişilik bir sporcu grubunu hangi soruları sorarak olabildiğince saf biçimde “basketçi” ve “halterci” gruplarına ayırabilirsiniz? İlk soru “boyunuz kaç olabilir?”. Boyu 180 cm nin üzerinde olanları sağda (basketçiler), altında olanları solda (halterciler) gruplandırırsak, gruplar içinde bayağı bir homojenlik artışı sağlamış oluruz.

YMA verisetinde “mutlu”, “nötr” ve “mutsuz” kişiler var. Verisetindeki farklı yaşam alanlarından duyulan memnuniyet düzeylerine bakarak mutluları ağacın bir bölgesinde, mutsuzları başka bir bölgede toplulaştırmak mümkündür. Yaprakların bir kısmında mutlulular, diğerlerinde ise nötr ve mutsuzlar yoğunlaşacaktır. Mutlu yapraklara giden her bir patika faklı bir mutluluk reçetesi, başka bir ifadeyle, mutluluğun şartları olarak okunabilir.

2013 YMA verisetiyle böyle bir ağaç çizdiğimde, Türkiye toplumu için 13 farklı mutluluk, 45 farklı mutsuzluk patikası belirledim.

Mutsuzluk patikalarını bir kenara koyarsak, Türkiye’de mutlu olan insanların en belirgin özelliği “geleceklerinden umutlu olmaları”. Geleceğinden umutlu olmadığı halde mutlu olanlar da var, ama ancak çalışıyorlarsa ve gelirlerinden memnunsalar bu geçerli.

Türkiye’deki en kalabalık mutlu kesim, umutlu ve evliliğinden (evli değilseler sağlıklarından) çok memnun olanlar. Evliliğinden çok değil de sadece memnun olanlar da mutlu olabilirler. Ama onlar için ek şartların sağlanması gerekiyor. Örneğin, geleceğinden çok umutlu olmak ya da sosyal yaşamından, sağlığından memnun olmak ve evde yalnızken kendini güvende hissetmek gibi…

Evde kendini güvende hissetmeyenler için durum buradan sonra karışıyor. Kişi kadın ise, mutlu olabilmek için orta yaşlı ve orta-yüksek refah seviyesinde olması gerekiyor. Genç ve yoksul kadınlar ise yukardaki olumlu koşullara sahip olsalar da “çok mutsuz” bir gruba ayrılmış.

Bir yanıt her şeyi değiştirebilir

Çizdiğim Türkiye Mutluluk Ağacı’nın detaylarını içeren çalışmanın linkini buraya bırakıyorum.

Bu çalışmayı tamamladıktan sonra ağacın üzerindeki soruları karşılaştığım insanlara sorup onların da mutluluk düzeylerini belli bir kesinlik ölçüsünde tahmin edebileceğimi farkettim. Daha da önemlisi, anketi yapan kişilerin mutluluğunu etkileyen “darboğazları” tespit edebildiğimi ve bunlar üzerinden birtakım tavsiyeler verebileceğimi gördüm.

İşin bundan sonrası biraz eğlenceli. Googleforms platformu üzerinde koşullu bir anket hazırladım. Bu ankete katılırsanız verdiğiniz cevaplara göre mutluluğunuzu belirleyen, kısıtlayan etkenler üzerine bilgi sahibi olabilirsiniz.

Bu bence önemli, çünkü hayatımızı etkileyen her şartı aynı anda düzeltemeyebiliyor, bazen hangi sorunun öncelikle çözülmesi gerektiğini belirleyemiyor olabiliriz. Mutluluk ağacı, mutluluk düzeyinde Türkiye toplumunu 72 farklı gruba ayırdı. Siz de bu gruplardan birindesiniz. Dediğim gibi 13 grup mutlu, 45 grup mutsuz, diğerleri ise nötr. İlginç olan, mutluluğu (ya da mutsuzluğu) çok sağlam temellere bağlı gruplar olduğu gibi, bir soruya farklı cevap vermekle mutlu gruptan mutsuz gruba, ya da tam tersi mutsuz bir gruptan mutlu bir gruba geçmenin mümkün olması. O soru (konu), ağacın üzerinde bölgeden bölgeye değişebiliyor. Yani, mutsuz olabilirsiniz ancak eğer ağacın bu tür bir bölgesindeyseniz neyi öncelikli olarak değiştirdiğinizde mutlu olabileceğinizi görmeniz mümkün. Varsa eğer o faktörün ne olduğunu ancak aşağıdaki anketi tamamladığınızda öğrenebilirsiniz.

Ankete başlamadan evvel, “Yaşamınızı bir bütün olarak düşündüğünüzde ne kadar mutlusunuz?” sorusuna cevabınızı seçip aklınızda tutmanızı rica ediyorum.

Seçenekler: “1. Çok Mutlu”; “2. Mutlu”; “3. Orta”; “4. Mutsuz”; “5. Çok Mutsuz”.

Anketin sonuna geldiğinizde ağacın tahmini ve mutluluğunuza etki eden faktörler ekranınızda belirecek. Ve size son soru olarak tahminin ne kadar doğru olduğu sorulacak. Onu da yanıtlayıp göndere tıkladığınızda anket tamamlanacak. Böylelikle ben de ağacın ne ölçüde başarılı sınıflandırma yapabildiğini test edebilmiş olacağım.

Anketin linkini buraya bırakıyorum. Mutlu bir yaşam dileklerimle.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Mutluluk üzerine -3: İstanbul’u yönetenlere ne tavsiye edilebilir?

‘İstanbul’un öne çıktığı iki alan devlet, belediye hizmetleri ve maddi esenlik olarak görülüyor. Buna karşın, boş zaman kullanımı, eğitim hizmetlerinden ve toplumsal ilişkilerden duyulan memnuniyet Türkiye ortalamasının gerisinde.’

Bu yazıda birkaç yıl önce iki öğrencimle birlikte yazdığım Türkiye Mutluluk Atlası isimli kitaptaki bulguları paylaşmaya çalışacağım.

Belli bir eşik gelir düzeyinden sonra mutluluğun artmıyor olmasının siyaseti devamlı ekonomik büyüme gibi bir otomatik pilota bağlamış siyasetçiler için hayal kırıklığı olduğundan bahsetmiştim. Mutluluk iktisatçıları bu bulgudan sonra gelirin yanında mutluluğu arttıracak faktörleri araştırmaya yöneldi. Ülkelerin istatistik enstitüleri, TÜİK dahil olmak üzere, bu ihtiyaca binaen halklarının yaşam kalitelerinin nasıl değiştiğini anketler yoluyla ölçmeye başladı. TÜİK ilkini 2003 yılında, ülkenin o yılki yetişkin nüfusunu temsil eden yaklaşık 9 bin kişi ile gerçekleştirdiği Yaşam Memnuniyeti Anketi’nde, mutluluğa etki ettiğini düşündüğü konularda yaklaşık 300 soru sordu. Sorular çoğunlukla nesnel durumu değil de öznel algıyı ölçmeye yönelikti. Yani, sorular “geliriniz ne kadar?” yerine “gelirinizden ne kadar memnunsunuz?” biçimindeydi.

Sorulardan biri de “hayatınızı tüm yönleriyle düşündüğünüzde kendinizi ne derece mutlu hissediyorsunuz?” idi. Bu soruya “çok mutlu” ya da “mutlu” yanıtını verenlerin toplam içindeki oranı o yılki mutluluk düzeyini verir.Sonuçta YMA verisetine bakan biri, kim ne kadar mutlu ve yaklaşık 300 ilgili alandaki memnuniyet düzeyini görebilir. Regresyon, karar ağacı gibi kimi istatistiki yöntemleri kullanarak, mutluluk düzeyini belirleyen faktörleri ölçmek mümkündür.

2013 yılında TÜİK, Yaşam Memnuniyeti Anketi’ni 196 bin kişi ile kent düzeyinde gerçekleştirdi. O yıl Türkiye halkının mutluluk oranı %59 çıktı. Yani ankete katılanların- aslında tüm yetişkin nüfusu temsil ettiği için Türkiye halkının demek daha doğru- %59’u “kendinizi ne kadar mutlu hissediyorsunuz?” sorusuna “çok mutlu” ya da “mutlu” cevabını vermiş. Kent düzeyinde yapıldığı için, hangi kentte mutluluk oranının ne düzeyde olduğunu görmek mümkün. Hepimizin medyadan aşina olduğumuz gibi o yıl Sinop, nüfusu içinde en fazla mutlu kişi oranına sahip, yani en mutlu il olmuş. Tunceli ise en mutsuz.

Tabii, mutluluk düzeyleri gibi farklı yaşam alanlarından, hizmetlerden memnuniyet düzeyleri de iller arasında farklılık gösteriyor. Zaten en başından beri araştırdığımız konu bu. İller hangi konularda ne ölçüde birbirinden ayrılıyor diye bir görselleştirme çalışması yapmıştık. İki öğrencimle birlikte yazdığımız Türkiye Mutluluk Atlası isimli kitabın linkini buraya bırakıyorum. Sonuçlar 2013 yılındaki durumu yansıtıyor ama ülkede iyiye ya da kötüye değişen durumlar, kentlere de benzer etki yapmış ve sıralamaları yıllar içinde pek değiştirmemiş olmasını bekleyebiliriz.

Örneğin, nüfusun neredeyse beşte birinin yaşadığı İstanbul’u ele alalım. Aşağıdaki radar grafiği, dirliği belirleyen sekiz başlıkta İstanbul’un Türkiye ortalamasına göre ne durumda olduğunu gösteriyor.  Kırmızı halka Türkiye, mavi halka ise İstanbul ortalamasını yansıtmakta.

Buna göre, İstanbul çoğu bileşende Türkiye ortalamasına yakın. Türkiye ortalamasına göre İstanbul’un öne çıktığı iki alan devlet, belediye hizmetleri ve maddi esenlik olarak görülüyor. Buna karşın, boş zaman kullanımı, eğitim hizmetlerinden ve toplumsal ilişkilerden duyulan memnuniyet Türkiye ortalamasının gerisinde.

Peki İstanbul’u yönetenlere ne tavsiye edilebilir?

Aşağıdaki grafik yine Türkiye geneline göre İstanbul’da hangi alanlarda iyileştirme yapılabileceğini gösteriyor. Kırmızı barlar, birim iyileşmenin Türkiye genelinde mutluluğu ne kadar arttıracağını gösterirken, mavi barlar ise İstanbul’u temsil ediyor. Buna göre, devlet hizmetlerinde bir birim iyileşme Türkiye’nin ortalama mutluluğunu %20’ye yakın arttırabilecekken, İstanbul için bunu diyemiyoruz çünkü mavi barın etrafındaki siyah çizgi, bulunan sonucun sıfırdan farklı olmadığını gösteriyor. İstanbullular maddi esenlik anlamında Türkiye ortalamasının üzerinde olsa da, hane geliri memnuniyetindeki iyileşmenin yapacağı katkının Türkiye ortalamasının üzerinde olacağı görülüyor. Benzer bir durum borçluluk için de geçerli. Borçluluktaki birim düşmenin İstanbullunun mutluluğuna etkisi Türkiye ortalamasından daha yüksek.

TÜİK’in Yaşam Memnuniyeti Anketleri, özellikle kent düzeyinde yapıldığında, yerel yönetimler için çok değerli bilgiler içeriyor. Benzer analizlerle şehirlerde yaşayanların farklı alanlardaki memnuniyetleri nasıl değişmiş, bunları tespit edip önceliklendirmek mümkün deyip bu bahsi kapatalım.

Bir sonraki yazıda Türkiye’de kim neden mutlu ya da mutsuz sorusuna cevap aradığım son çalışmamın bulgularını paylaşacağım.

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Mutluluk üzerine -2: İnsan psikolojisi ve mutluluk

‘Daha mutlu olmak adına daha fazla ücret için daha uzun saatler çalışmaya izin veriliyor hatta teşvik ediliyorsa,  herkes istese de istemese de bu yarışa girmek zorunda hissedecektir kendini. Oysa bireysel kazanç için girilen yarışın göreli gelir dağılımını değiştirmediği için anlamsız olduğu açık.’

İlk yazıda mutluluk iktisadının doğumunu müjdeleyen Richard Easterlin’in bir gözleminden bahsetmiştim. Easterlin bir eksene kişi başına düşen geliri, diğerine mutluluk düzeyini alıp ülkeleri bu düzleme yerleştirdi. Özellikle düşük gelir düzeylerinde daha zengin olan fakir olandan daha mutlu çıkarken, belli bir gelir düzeyinden sonra bu doğrusal ilişki zayıflıyor, hatta ortadan kalkıyor. Yani kişi başına düşen gelir, örneğin, 40 bin doları aştığında 41 binlik gelire sahip ülke ile 120 binlik bir ülkenin ortalama mutluluğu arasında pek fark yok! Bu şoke edici bir bulguydu. İtiraz tabii ki gecikmedi. Kapitalist sistemin üstüne inşa edildiği “ekonomik büyüme”den nasıl vazgeçilebilirdi?

Easterlin Paradoksu olarak anılan bu bulgu günümüzde hala tartışılmaya devam ediyor. Peki bilim insanları bu durumu nasıl açıklıyor? Bu durumu anlamak için insan psikolojisinin derinlerine inmemiz gerekiyor. Ve şu başlıklar ortaya çıkıyor:

1-Adaptasyon

Parasal olarak zenginleşen ülke ve insanların daha mutlu olamamalarının arkasında yatan bir etken insanların yeni durum ve koşullara olan uyum/adaptasyon yetenekleri. İnsan kötüye de iyiye de bir süre sonra alışıyor, mutluluk algısı da değişim öncesine geri dönüyor. İyiden kötüye ya da kötüden iyiye değişimde hızlar biraz farklı olsa da…

Psikologlar buna “hedonik koşu bandı” kuramı adını vermişler. Nasıl ki, koşu bandı üstünde koşuyor olmak kişiyi bir yere götürmüyorsa, artan gelir de insanı daha mutlu edemiyor. Bunu sokakta söylerseniz birçok kişi burun kıvırır, ama yapılan araştırmalar bu sonucu destekliyor. Bunlardan biri piyango kazanan “talihliler” ve felç geçiren “talihsizler” üstüne yapılmış olanı. İki grubun da piyango ya da kaza öncesi mutluluk düzeyleri bu olaylardan bir yıl sonraki düzeyleri ile karşılaştırılmış. Başına iyi ya da kötü bir olay gelmiş kişilerin mutluluklarının yaklaşık bir yıl sonra eski düzeylerine geri döndüğü bulunmuş.

Kimileri bu sonucun öylece paylaşılmasını rahatsız edici buluyor; “insan iyiye de kötüye de alışacaksa iyiye ulaşmak ya da kötülükten sakınmak için neden çaba sarfetsin ki?” diye haklı bir soru yöneltiyorlar. Dediğim gibi konu karışık ve benim de uzmanı olmadığım bir alan. En iyisi diğer bulgulara geçelim!

2- Kıyaslama

Dünyaca ünlü bir üniversitede mezuniyete hazırlanan öğrenciler arasında bir araştırma yapılmış ve “ortalama ücretin yıllık 100 bin dolar olduğu bir yerde 120 bin kazanıyor olmayı mı yoksa ortalama ücretin 200 bin dolar olduğu bir yerde 150 bin dolar kazanıyor olmayı mı tercih edersiniz?” sorusu yöneltilmiş. İlk bakışta herkesin tabii ki 150 bin doları seçeceğini bekliyor insan. Kim daha fazla kazanmak istemez ki? Oysa araştırmaya katılanların ezici bir çoğunluğu ilkini yani 100 binlik insan grubu içinde 120 binlik zengin olma halini tercih etmiş.

Bu sonuçlar, mutlak gelirden çok “göreli gelirin” mutluluk üzerinde belirleyici olduğunu gösteriyor. Bir araştırmacı bu sonuçtan yola çıkarak devleti izleyeceği politikalarla bu “anlamsız sidik yarışını” sonlandırmaya çağırıyor. Öyle ya! Daha mutlu olmak adına daha fazla ücret için daha uzun saatler çalışmaya izin veriliyor hatta teşvik ediliyorsa (ki ABD ve ileri kapitalist ülkelerde durum bu), herkes istese de istemese de bu yarışa girmek zorunda hissedecektir kendini. Oysa bireysel kazanç için girilen yarışın göreli gelir dağılımını değiştirmediği için anlamsız olduğu açık. Ancak ne kadar anlamsız da olsa, kendi dışındakiler yarışa devam ettiği müddetçe A kişisi de yarışmaya devam etmek zorunda hissedecektir kendini. Yani günün sonunda herkes bu şekilde davranacaktır. Bu sorun ancak devlet gibi bir otoritenin müdahalesi ile çözülebilir. Nasıl mı? “Haftalık çalışma süresi kısaltılabilir, ekonomik büyümedense varolan serveti nasıl paylaşacağımıza odaklanılabilir. Serveti vergilendirerek toplumsal hizmetlerin kalitesi arttırılabilir. Çalışma saatleri kısaltılarak insanlara sevdikleri ve hobilerine daha fazla zaman ayırması sağlanabilir.” Bunların tümü insanı ekonomik büyüme ile artan gelirinden daha çok mutlu edecektir.

“Büyümek yerine varolan zenginliği paylaşalım” önerisi ekolojik iktisatçılar, hatta Piketty’nin son kitabında yeraldığı biçimiyle marksist iktisatçıların da gündeminde deyip bu bahsi kapatalım.

3- Genetik miras

Depresyona yatkınlık gibi iyimserlik ve karamsarlık da genetik miras olarak sonraki kuşaklara aktarılıyor mu? Yani, kimlerin mutlu ya da mutsuz olacağı doğumdan itibaren belli mi? İyimserliğin, olaylara olumlu yönünden bakma yetisinin, mutluluğun en temel şartlarından biri olduğu düşünülüyor.

Acaba iyimser bir ruh haline sahip olanlar hayatta daha mı mutlu ve başarılı oluyor? Bunun için yapılan ilginç araştırmalardan birkaçı şöyle: Berkeley Üniversitesi’nden araştırmacılar “iyimserler hayatlarında daha başarılı olurlar” hipotezini kanıtlamak için üniversiteden 30 yıl önce mezun olmuş kadınların yıllıklarındaki fotograflarını analiz edip bugün nasıl bir hayata sahip olduklarını araştırmış. İyimserlik için kullandıkları ölçüt ise çok ilginç: “Gülüşün içtenliği”.

Bunu nasıl ölçmüşler derseniz, 19’uncu yüzyılda Fransa’da yaşamış Duchenne adında bir bilim insanına çıkar yolumuz. Duchenne, içten ve yapmacık biçimde gülen insanların yüzlerinin aldığı şekilden yola çıkarak, gerçek ya da “Duchenne gülüşünü”, dudak ve göz kenarlarındaki kasları aynı anda harekete geçiren gülüş olarak tarif etmiş. Yapmacık gülüş ise, ki buna da devamlı gülümsemeleri beklenen hosteslerden hareketle “Pan Am gülümsemesi” adı verilmiş, sadece dudak kenarındaki kasları harekete geçiriyormuş.

Yapılan araştırma göstermiş ki, yıllık fotoğrafında Duchenne gülümseyen kadınlar, yapmacık gülmüş olanlara kıyasla 30 yıl sonra hala evli, mutlu ve başarılı bir pozisyona sahip.

Bir diğer araştırma katolik rahibeler arasında yapılmış. Kural olarak rahibeler 20’li yaşlarında manastırlara kabul edildiklerinde belli bir süre günlük tutmaları da gerekiyormuş. Araştırmacılar da 1920’lerde tutulan bu günlüklere ulaşıp metinleri analiz etmişler. Kelimeleri umutlu/nötr/umutsuz gibi üç sınıfa ayırmışlar. Araştırdıkları hipotez, “günlüğüne daha çok umutlu ifadeler yazan rahibeler daha uzun yaşamışlardır”.

Beklendiği gibi, 60-70 yıl önce günlüğüne yazdıklarından iyimser olduğu tahmin edilenlerin 90 yaşına ulaşma olasılığı kötümserlere göre 4-5 kat daha yüksek bulunmuş.

Peki iyimserlik genetik ise kötümser olanların hiç mi şansı yok? Ne iyi ki, tam da öyle değil. İlk yazıda andığım pozitif psikolojik girişimlerin bir grubu, insanların olumlu düşünme yeteneklerini artırmayı hedefliyor. Bardağın dolu tarafına odaklanmalıyız demek kolay da uygulamak için biraz uğraş gerekebiliyor.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Günün ManşetiHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıYazarlar

Mutluluk üzerine -1: Ekonomik büyüme mutluluk getiriyor mu?

‘Eğer gelirinin artması insanı (en azından belli bir gelir düzeyinden sonra) daha mutlu edemiyorsa, bütün ekonomik modeller ve çıkarımlar tartışmalı hale gelir. Oysa, gelir artarken faydanın da (siz buna mutluluk ya da tatmin düzeyi deyin) otomatik olarak arttığını kabul etmek, politika tasarımını inanılmaz kolaylaştırıyordu.’

İnsanı ne mutlu eder, hayatı yaşamaya değer kılan faktörler nelerdir, binlerce yıldır üstüne düşünülen sorulardan birkaçı. İşin felsefi yanı üzerine çok şey yazıldıysa da modern bilimin bu soruları gündemine alması bayağı uzun bir süre aldı.

Bir dizi yazıyla son dönemde mutluluk iktisadı alanında yaptığım çalışmaları, bu süreçte öğrendiğim ilginç bulguları sizlerle paylaşacağım. İlk yazıda mutluluğun çağdaş bilim dünyasının ilgi alanına hangi koşullarda girdiğine değinmek istiyorum. Günümüzde mutlulukla ilgili veriye dayalı araştırmalar çoğunlukla psikoloji ve iktisat alanlarında yapılmakta. Yöntem ya da araçlar farklı olsa da amaç aynı. Materyalist, bireyci, büyümeye ve tüketime odaklı dünyada insanları ve toplumları nasıl daha mutlu kılabiliriz? Sizin de birazdan göreceğiniz gibi “bilimsel bulgu” olarak ortaya konulanların çoğu zaten ilk ağızda insanın aklına gelen şeyler: Toplumsal ilişkilerin, paylaşmanın önemi gibi. Bunun için bunca araştırmaya ne gerek var diye sorabiliriz ama çağdaş dünyada işler ne yazık ki böyle işlemiyor. Karar vericileri belli politikalara ikna etmek için önlerine bilimsel kanıt koymanız gerekiyor. Böyle bir girişten sonra ikinci yazıda mutluluğun insan psikolojisi ile ilişkisine dair ilginç bulduğum çalışmalardan bahsetmek istiyorum. Sonraki yazılarda ise mutluluk iktisadından elde edilen çıktıların Türkiye’de merkezi ve yerel yönetimlere nasıl rehberlik edebileceği; bireysel düzlemde bizi mutluluğa ya da mutsuzluğa götüren faktör bileşenlerinin neler olduğunu, bizi mutsuz eden farklı farklı darboğazların neler olduğuna dair tespitlerimi ve önerilerimi paylaşacağım.

Hazırsak başlayalım. Mutluluk, modern dünyada bilim insanlarının dikkatini ne zaman, hangi koşullarda çekmeye başladı?

Günümüzde mutluluk/yaşam tatmini/öznel dirlik gibi kavramların ortaya çıkışı psikoloji ve iktisat gibi oturmuş disiplinlerin içinden çıkan tepkilerin bir sonucu. Psikolojinin neden sadece insanın kötü durumları (depresyon vs.) ile ilgilendiğini eleştirenler, Pozitif Psikoloji gibi bir alt disiplin kurup, insanın iyi halini (mutlu, iyimser olma vs.) nasıl koruyup geliştirebileceği üzerine çalışmaya başladılar. Bir nevi hastalanmadan önce dikkat edilmesi gerekenleri araştıran koruyucu hekimlik gibi düşünülebilir. “Pozitif psikolojik girişimler” denilen birtakım eylemlerle insanların daha mutlu olabileceğini savunuyorlar kabaca. Tanımadığın bir kişiye yardım etmek, düzenli olarak halini hatırını sormak, karşılık beklemeden birine hediye vermek gibi eylemlerin öncesi ve sonrasında kişilerin mutluluk düzeyleri (ne derece mutlu hissediyorsun? 1’den 10’a kadar sırala gibi soru eşliğinde) ölçülüyor ve genelde anlamlı bir artış bulunuyor. Bu arada, yeri gelmişken mutluluğun milyar dolarlık bir endüstri haline geldiğinden de bahsetmek gerekiyor. Amazon’da başlığında mutluluk geçen kitapları arattığınızda 50 bin kitabın satışta olduğunu görüyorsunuz. Çoğu da kişisel gelişim kitabı gibi, atadan dededen kalma yaşam pratiklerinin, öğütlerin psikolojik terimlerle ambalajlanmış hali. Adına modernlik dediğimiz yaşam tarzının geldiği nokta itibariyle umut kırıcı bir durum. Bolluk içinde bir yaşam, ama mutlu etmiyor. Öyle ki, Yale Üniversitesi’nde geçtiğimiz yıllarda lisans öğrencilerine yönelik seçmeli bir ders olarak açıldığında, “Dirlik Bilimi” isimli ders üniversite tarihinin en kalabalık dersi haline gelmiş. Daha sonra online bir ders haline getirilmiş ve Coursera’ya taşınmış. Dersin tanıtımında, amacın mutluluğa ilişkin psikolojik yaklaşımları tartışmaktan çok, mutlu olmayı sağlayan pratikleri öğrenmek olduğu yazılmış.

Neyse, işin psikoloji ayağı böyle, iktisatçılar buna neresinden nasıl bulaşmışlar ona dönelim.

İktisat içinde 1970’lerde bir uyanıştan bahsedebiliriz. Richard Easterlin, bir eksene ortalama mutluluğu diğerine kişi başına düşen geliri koyup ülkelerin nasıl dağıldığına baktığında, kendi adıyla anılan bir paradoksla karşılaştı. Belli bir gelir düzeyinden sonra daha zengin ülkelerde ortalama mutlulukta bir artış olmuyordu. Bunun sonucunda Mutluluk İktisadı disiplini ortaya çıkar. Ancak bu çıkışın anaakım iktisatça hoş karşılanmadığını belirtmek gerekir. Zira işin ucu çok nazik bir noktaya dokunuyor. Eğer gelirinin artması insanı (en azından belli bir gelir düzeyinden sonra) daha mutlu edemiyorsa, bütün ekonomik modeller ve çıkarımlar tartışmalı hale gelir. Oysa, gelir artarken faydanın da (siz buna mutluluk ya da tatmin düzeyi deyin) otomatik olarak arttığını kabul etmek, politika tasarımını inanılmaz kolaylaştırıyordu. Bu yaklaşıma göre, ne sorun varsa çaresi geliri arttırmak yani ekonomik büyümedir. Ekonomik büyüme gelir dağılımını mı bozuyor, ya da çevreye zarar mı veriyor? Dert değil, az sabredip büyümeye devam edin, belli bir gelir eşiğini aştıktan sonra gelir dağılımı da çevre kalitesi de düzelecektir. Bunun nasıl olacağına verilen cevap, insanların zenginleştikçe gelir adaleti ve çevre kalitesine yönelik düzenleme (regülasyon) taleplerinin artacağı, ya da büyümeyle gelen teknolojik gelişmelerin olumsuz etkileri bertaraf edeceği beklentisidir. Peki ama o eşik kaç TL’dir, kaç yılda oraya erişeceğiz derseniz, kesin bir şey söylemek mümkün değil. Ama bizim hiçbirimizin göremeyeceği kadar uzun bir süre alacağına dair bulgular çoğunlukta. O eşiğe kadar bu hızla büyümeye devam edersek, iklim değişikliği vs. ne boyutlara gelir, bunu düşünen de yok! Esasa dönersek, ne pahasına olursa olsun ekonomik büyümenin siyasetçiler ve onların güdümündeki halk kesimleri arasında bu denli tabu haline gelmesinde bu varsayımın payı büyük.

Bhutan, Thimphu, Zilukha junior High school

Bu noktada Butan ve onun kralından bahsetmek gerekir. 1970’lerin ortasında kral birgün çıkıp “bizim için önemli olan gayrisafi milli hasılanın (GSMH; basitçe ülkenin bir yılda ürettiği mal ve hizmetlerin parasal toplamı) ne kadar arttığı değil gayrisafi mutluluğun seyridir” demiş ve politikaları belirlerken mutluluğu esas alacağını duyurmuştu. Butanlılar’ın mutluluğu/dirliği içinde maddi gelirin de bulunduğu dokuz boyut üzerinden tarif edildi. Bu oldukça radikal bir karar. Hedef gayrisafi milli hasıladan gayrisafi milli mutluluğa kaydığında, örneğin bir maden projesine ilişkin karar da farklı olacaktır. Bir maden projesi salt ekonomik büyüme ve istihdama katkı sunacağı için kabul edilemez. Doğanın da hakları vardır ve temiz hava, su, gıdaya erişim de yaşam kalitesinde önemli faktörlerdir. Dolayısıyla, tüm bu kararlar daha geniş bir resme bakarak alınmalıdır. Esas mesele mutluluk ya da dirliğin arttırılmasıdır.

Günümüzde birçok ülke, Butan’ınkine benzer endekslerle yaşam tatmini/öznel dirliğin nasıl seyrettiğini gözetmeye başladı. Bir öğrencimle bu yaklaşımı Türkiye’ye uyarlamış ve Türkiye’nin dirliğini, gelir ve işten memnuniyet; psikolojik durum ve mutluluk; sağlık durumu; kamu hizmetlerinden memnuniyet; güvenlik memnuniyeti ve toplumsal ilişkilerden duyulan memnuniyet gibi altı boyutta ele alınabileceğini hesaplamıştık. Sonra bu boyutları “Dirlik Endeksi” içinde toplulaştırıp, ekonomik büyüme ile karşılaştırınca ortaya aşağıdaki grafik çıktı.

Şekil 1. Türkiye’de kişi başına düşen gelir ve dirlik (2004=100)

Karşılaştırma kolay olsun diye endeks ve gelir değerlerini 2004 yılında 100 olarak kabul ettik. Yukarıdaki şekil bize Türkiye’de gelirin (enflasyondan arındırılmış) 2004-2014 arası %50 artmasının dirliğimizi, yani değişik boyutlarıyla ele alındığında yaşam kalitemizi, aynı oranda artıramadığını göstermektedir. Ekonomik büyüme yaşantımızı vaat ya da iddia edildiği derecede olumlu etkileyememiş.

İktidarın çok övündüğü ama şimdilerde “hoş” bir hatıradan ibaret yüksek büyüme döneminde Türkiyelilerin mutluluğu nasıl evrilmiş diye baktığımızda da sonuç değişmiyor.

Şekil 2. Kişi başına düşen reel gelir ve nüfus içinde mutlu olanların oranı

Üstteki grafikte görüldüğü gibi kişi başına gelirimiz (enflasyondan arındırılmış) 2003-2017 arası (2018 rakamları henüz yayınlanmadı) %80 artmışken toplam nüfusta kendini “mutlu” hissedenlerin oranında bir yükseliş yok, hatta son yıllardaki siyasi ve ekonomik krizin beraberinde getirdiği işsizlik, gelecek ile beklentilerin bozulmasının mutsuzluğu arttırdığı görülüyor.

Aslında bu sonuç pek de şaşırtıcı değil. Türkiye’de ekonomik büyüme özellikle son 10 yıldır insan ve doğanın hakları yok sayılarak, kazanılmış hakların geri alınarak sağlanabildiğini biliyoruz. Adalet, eğitim gibi kurumlardaki son 10 yıl içinde yaşanılan çöküş de bunun bir yansıması.

Ama burada bir nokta koyup, önceki sorumuza geri dönelim: Mutluluğun tek kaynağı maddi gelir değilse diğerleri nelerdir?

İnsanları neyin mutlu neyin mutsuz ettiği hararetli biçimde araştırılmaya devam etmekte. Ancak mutluluk oldukça karmaşık ilişkileri içinde barındıran bir kavram. Birini mutlu eden faktörün bir diğerini mutsuz etmesi o kadar şaşırtıcı gelmeyecektir kimseye. Evlenmek kimilerini mutlu etse de, evliliğinden memnun olmayanlar için boşanma benzer etkiye sahip örneğin.

Dolayısıyla, fiziksel dünyanın o her şeyin belli ve ilişkilerin doğrusal olduğu durum işin içine insan psikolojisi girince birden karmaşıklaşıyor.

Kent ölçeğine geldiğimizde de durum farklı değil. Kimi kentlerde boş zamanını geçirecek yerlerin kısıtlı olması ortalama mutluluğun önünde bir darboğazken, bir diğerinde güvenlik hissiyatı belirleyici olabiliyor. Merkezden belirlenmiş tek tip politikaların herkesi aynı ölçüde tatmin etmesi mümkün görünmüyor. Bu da yerel düzeyde politika oluşturma zorunluluğuna işaret ediyor. İstanbulluları en çok neler mutsuz ediyor, acaba hangi politikalar uygulansa kentin ortalama mutluluğu artar? Bu konuya önümüzdeki günlerde geri döneceğiz.

(Devam edecek)

(Yeşil Gazete)

ManşetTürkiyeUncategorized

Merkez Bankası ve Çernobil

“Gerçek, görmek istesek de istemesek de hep oradadır. İhtiyaçlarımızı, hükümetlerimizi, inançlarımızı kaale almaz. Ortaya çıkmak için zamanını bekler.” (Çernobil dizisinde bir bilim insanının itiraflarından)

Çernobil kazası ile son günlerin sıcak gündemi Merkez Bankası (MB) tartışmalarının ne ilgisi var diye sorabilirsiniz. Çok ilgisi var! 5 bölümlük Çernobil dizisini izleyince siz de aynısını düşüneceksiniz.

Dizinin son bölümünde dramatik bir sahne var. Kazayı araştıran bir bilim insanı mahkeme heyetine kazanın, insani ve bilimsel olarak iki sebebi olduğunu söyler. Türkiye ekonomisini çöküşe götüren sebep olarak bunlara bir yenisini eklemeye gerek yok sanırım. İnsani sebepler derken bilim insanının kastettiği liyakat meselesini kastediyorum. Otokrat rejimlerde hak etmediğiniz pozisyonlara  adamınızı bulduğunuz sürece gelmek kolay ama orada durmak ve ilerlemek çetrefillidir. Olmayacak işlere evet demeniz gerekir. Bu karmaşıklıkta bir reaktörün kumanda odasında olamayacak kadar deneyimsiz bir mühendisin, gözü daha yukarılarda olan başmühendisle mücadelesi bugünün Türkiye’sinde Merkez Bankası sahnesinde yaşanıyor.

İktidar ve avanesi Gezi süreci ile paralel evrene geçmeden önce, Türkiye’de liyakat bir ölçüde geçerliydi. Ekonomi yönetiminde Erdem Başçı, Ali Babacan, Mehmet Şimşek gibi isimler olabiliyordu. Yanlış anlaşılmasın, yukarda saydığım isimler ekonomide hiç de öyle mucizeler yaratmadı. Neoliberal piyasa oyununun kurallarını iyi biliyorlardı, ancak daha önemlisi dünya konjonktürü arkalarındaydı. Oyunu kuralları içinde oynadığınız müddetçe, borç için dışarıya ödenen faizler “tepeden” bir emre gereksinim duymadan kendiliğinden düşüyordu zaten. Bu isimler bugünlerin stres testlerinden geçmediler; benzer isimler yeni bir oluşumla ortaya çıkarken aklımızın bir köşesinde kalsın bu gerçek.  Yine de Sezar’ın hakkı Sezar’a, MB eski başkanlarından Erdem Başçı dediğimiz kişi Mishkin gibi dünya çapında bir iktisatçı ile ortak makale yazabilecek birikime sahip biriydi.

Zaten ne olduysa Gezi ile başladı, gerçeğiyle paraleli arasındaki makas açılmaya başladı, 17-25 Aralık’la genişledi, 15 Temmuz’la zirve yaptı. Geldiğimiz noktada liyakat hak getire. MB’nin başına, tezinde Mishkin’in (ve MB’deki kendi meslektaşlarının) çalışmalarını birebir kopyaladığı iddiaları olan birinden başkasını bulamayan bir ülke haline geldi Türkiye. Bu tezi zamanında gözetimi altında yazdıran profesörün bugün Sermaye Piyasaları Kurumu başkanı olarak görev yapabilmesinde buna benzer daha birçok şaibenin olması da işin düşündürücü tarafı.

Bilinenin aksine merkez bankalarının en önemli sermayesi sahip oldukları döviz rezervi değil, itibar ve bilgi birikimi, deneyimdir. 1997’de Asya Krizi’nde neredeyse bölgenin tüm MB’ları spekülatif ataklara karşı çaresizce paralarını devalüe etmek zorunda kalırken, Hong Kong MB’si sağlam durmayı sahip olduğu rezervlerle değil, bilgi ve itibarıyla başarabilmişti. İtibar, yani özü sözü bir olmak. Genel kanı, itibarlı bir MB’nin açıklamalarıyla piyasadaki belirsizlikleri azaltabildiği, dolayısıyla ülkenin borçlanma faizlerini düşürebileceği yönündedir. Bugünden yarına elde edilebilecek bir haslet değildir ama bir günde kaybedilecek kadar da hassastır. Sırf faiz düşürmeyi kabul etmedi diye, itibarın bu kadar önemli olduğu bir kurumun başına adı intihale karışmış bir ismi getirmek gerçeği ve bilimi ihtiyaçlarına göre eğip bükeceğini sanma aymazlığından başka nedir?

Dizideki biliminsanı, çözüm diye sarılınan son hamlenin nükleer reaktörü bir nükleer bombaya çevirdiğini söyler. Umalım ki, ekonomik krizi aşmak için faizleri düşürür umuduyla MB’na yapılan bu son atama hamlesi aynı akıbete uğramasın.

Kategori: Manşet

EkonomiManşetYazarlar

Bu kaçıncı reform paketi?

Ekonomik yapı öyle kırılgan ki, tüm duvarın üstünüze çökeceğini hissederken elinin altındaki bir taşı yerinden oynatmaya cesaret edecek kişiyi bulmak zor olacaktır .

Ekonomi yönetimi geçtiğimiz hafta yeni ekonomik reform paketini açıkladı. Dolar ve faizin verdiği tepkilerden hareketle, yurtiçi ve yurtdışında tatmin edici bulunmadığı görülüyor. Komplo teorisi meraklısı bir grup iktisatçı dışında kimse bunu şaşırtıcı bulmuyor. 2009’dan beri bu kaçıncı paket?

İlk yıllar, şartları Türkiye dışında olgunlaşmış 2008 Küresel Krizi’nin ülkeye yansımalarını azaltmak amacıyla açıklanan paketler, son yıllarda giderek Türkiye yapımı krizlere yönelik açıklanmaya başladı. İlk dönemlerde yurtiçi talebi (dolayısıyla ekonomik büyümeyi) canlı tutmaya odaklanırken yapılan rant odaklı tercihler bir sonraki dönemin sorunlarını yarattı. Bunları aşmak için açıklanan paketler yeni sorunlar yarattı. Karabasan gibi ağırlaşarak devam etti bu süreç.  Ardı arkasına seçimler yaşanan ülkede, hükümetin “seçimleri kazanalım da sonra bakarız” yaklaşımı bugün yaşadığımız ekonomik, toplumsal ve ekolojik krizin taşlarını döşedi. Ama artık deniz bitti. Hazine’nin, bankaların talebi canlandıracak mali kaynakları kalmadı, 2009’da sağlam olan finansal sektör oldukça kırılgan bir yapıya büründü. Yeni kaynak bulmak lazım ama nasıl olacak bu? İşsizlik fonu kullanıldı, sıra kıdem tazminatlarına geldi.

Seçim odaklı paketlerin sisteme ettiği…

Bu arada bir müjde de tasarruflara yönelik açıklandı. Bireysel emeklilik sistemi zorunlu hale geliyor. Daha önce çok kez denendiği halde, ilk fırsatta çoğunluğun kaçtığı (sistem bırakın reel bir kazancı, birikimleri enflasyona karşı bile koruyamadığı için) bireysel emeklilik sistemini hükümet halka nasıl kabul ettirecek göreceğiz.  Yurtdışından gelen kaynağa daha yüksek faiz verirken, yerleşikleri enflasyona (o da TÜİK’in “iyimser” oranları) ezdiren ekonomi yönetimine halkın verdiği tepki TL’den dolara altına kaçmak oluyor. Yabancı para cinsinden mevduatlar rekor üstüne rekor kırdı. Ekonomi yönetimin manevra kabiliyetini oldukça düşüren bu gelişme yönetimin, ekonomik yapının birbirine bağlı bileşenlerden oluşan bir sistem olduğunu kavrayamadığını gösteriyor. Görünen, seçim kazanma odaklı ekonomik canlanma paketlerinin sistemin tüm işleyişini felç etmiş olduğudur. Ekonomi artık dikiş tutmuyor, kontrolden çıkmış vaziyette. Bu karanlık manzaranın yaratılmasında reform paketleriyle dağıtılan paraların ve onların yaydığı sinyallerin etkisi çok büyük. 

Bir rant dağıtma hikayesi: Enerji sektörü

Açıklanan reform paketinin temel unsurlarından biri de batık enerji sektörüne yapılması düşünülen suni solunum. Hükümet, çoğunluğu günümüzde rantabl olmadığı için işletilemeyen, dolayısıyla aldığı borcu geri ödeyemeyen sektörü kurtarmaya çalışıyor. Öncelikle biz bu kadar santrali neden inşa ettik sorusuna tatmin edici bir cevap verilmesi gerekiyor.

Enerji bürokrasisi bir tuhaf! EPDK, her yıl önümüzdeki 5-10 yıl içinde Türkiye’nin enerji talebi şu düzeyde olacaktır diye projeksiyonlarını yayınlar. Örneğin 2008’de yayınlanan projeksiyonda 2017’de Türkiye’nin 391 milyar Kwh enerji ihtiyacı olacağı belirtilmiş. Oysa 2017 geldiğinde gerçekleşen talep 295 milyar Kwh’de kalmış. Hedeflenenle gerçekleşen %33 şaşmış. EPDK bu başarılı performansını uzun bir süredir devam ettiriyor. 2000 yılında 2014’e ilişkin yapılan tahmin %48 sapmış. Bu projeksiyonlar sadece kağıt üzerinde kalsa bir sorun olmayacaktı. Ne yazık ki, bu projeksiyonları temel alan enerji yatırım teşvikleri sonucunda en iyimser tahminle üçte biri boşuna inşa edilmiş santraller, onlar için alınmış ama şimdi nasıl ödeneceği düşünülen dış borçlar, ve batık bir sektör var karşımızda.

Bu projeksiyonları hazırlayan, bunları doğru kabul edip bol keseden teşvik belgesi dağıtan bürokratlardan, nihayetinde bunlardan sorumlu bakanlardan hesap sormayı düşünen var mı?

Teşvik bağımlısı zombi ekonomi

Seçim kazanma endeksli reform paketleri ekonomik işleyişi bozdu, ülkeyi krize soktu. Bu kafayla yapılacak en iyi iş yeni bir reform paketi açıklamamak olacaktır.

Teşvik, vergi affı vs. bağımlısı hale gelmiş, zombileşmiş bu yapıyı daha fazla yaşatmanın anlamı yok. Pahalı tedaviyi kesip fişi çekmek gerekiyor. Elbette bunun kısa dönemde işsizliği daha da arttıracağını öngörmek gerekiyor. Ancak bu zombileşmiş yapı suni biçimde yaşatılırken de geleceğimiz nokta farklı olmayacaktır. Ne kadar erken o kadar iyi!

Peki, hükümet buna cesaret edebilir mi? Bu konuda pek umutlu değilim. Ekonomik yapı öyle kırılgan ki, tüm duvarın üstünüze çökeceğini hissederken elinin altındaki bir taşı yerinden oynatmaya cesaret edecek kişiyi bulmak zor olacaktır. İşin kötüsü, bekledikçe temelsiz yükseltilmiş duvar düzelmiyor, aksine yeni “reform paketleri” ile daha da sorunlu hale geliyor.

Kategori: Ekonomi

Günün ManşetiKöşe YazılarıManşet

Piyasalar da eşekler gibi fazla dürtersen teper!

Yaşam pahalılığı, alım gücünün düşüyor olması günümüz anketlerinde Türkiye halkının en birincil sorunu olmaya devam ediyor. İkinci sırada işsizlik geliyor. Bu da yaşadığımızın bir ekonomik kriz olduğuna şüphe bırakmıyor.

Bunun son veçhelerinden biri de soğan, domates, biber üzerinden şahit olduğumuz gelişmeler. Hükümet sorunun kökenlerini tespit edip onların üzerine gitmek yerine Tanzim Satış’ı tekrar keşfedip günü kurtarmayı tercih etti. Bu girişimin alım gücü düşen halka nefes aldıracağına kuşku yok. Sorun gıdayla sınırlı olsaydı bunda bir sorun da yok. Aslında yerel yönetimlerin bir görevi de piyasa şartlarında ulaşımı kolay olmayan ürün ve hizmetleri vatandaşlara ulaştırmak olmalı. Tamirat gibi kimi hizmetleri ucuza sağlayan başarıyla uygulanan birçok örnek var. Kar amacı gütmeden, ama sağlıktan da feragat etmeden belediyeler sebze/meyve/et/temizlik maddesi vs. satabilir ve ihtiyaç devam ettiği müddetçe de satmalıdır. Ama fiyatı artan sadece sebze/meyve değil ki, diğer ürün ve hizmetleri ne yapacağız? Bunlarla tek tek uğraşmak mümkün mü? Yoksa ekonomi yönetiminde temel bir hata mı var da bunları yaşıyoruz?

Temel sorun yaklaşık 10 yıldır ağırlaşarak devam ediyor. O da, gerçekçi olmayan bir ekonomik büyüme patikasındaki ısrardır. Türkiye son on yıldır giderek dikleşen bir arazide suyu yokuş yukarı akıtmaya  çalışıyor. Elektrikler kesildi, motor sustu (siz bunu teşvik olarak dağıtacak para kalmadı diye anlayın), su geri tepti. Son yaşananları, piyasanın tepmesi olarak nitelendirmem bundan. Tanzim satış, motordan umudu kesenlerin kovayla tepeye su taşımasına benziyor. Seçimlere kadar bir şekilde devam eder, ya sonra? Bir rasyonelitesi olmayan bu müdahalelerin sonunda piyasalar bugün domateste, biberde yarın elektrik piyasasında, ilaç sektöründe tepmeye devam edecek.

Ekonomi yönetimini “değerden” ziyade “rant” yaratma olarak algılayan mevcut yönetim önceleri bol keseden dağıttığı teşviklerle, para bitince de depo baskınları/enformel fiyat dayatmaları/kredi faizlerini gerçekdışı düzeylere zorlama gibi düzenlemeler eliyle piyasaların işleyişini iyice bozdu. Ortaya, nereye atsan elinde kalan bir ekonomik yapı çıktı. Bir yeri düzeltirken, birçok yerin çatlayıp patlaması bu yüzden. “Piyasa gerçekleri” yerine “rant-inat” ekseninde inşa edilen Osmangazi Köprüsü’nün ne işletenini, ne onunla rekabet edeni (İDO) ne de onu kullananları bir türlü memnun edemiyor oluşu da bu yüzden. Popülist müdahaleler bir sonraki adımda daha maliyetli müdahaleleri doğuruyor. Halkın sırtındaki yük ise artmaya devam ediyor.

Neden piyasalara bu kadar müdahale edilmemeli?

Piyasa, ya da piyasa ekonomisinin kutsanması ne kadar yanlışsa, piyasalara her aklına (işine) geldiğinde müdahale de bir o kadar yanlıştır. İktisat diye bir bilim yokken piyasalar vardı. İnsan topluluklarının tarihi kadar eskidir piyasalar, kimileri iyi çalışır (alanı satanı memnun eder), kimisi ise aksar. İktisat bilimi müdahalenin şartlarını şu şekilde belirler. İkinci durumdaki gibi eğer bir piyasada satıcılar güçlü pozisyonları gereğince fiyatları arttırıyorsa, ki bu klasik tekel olma durumudur, hükümetler piyasadaki rekabeti arttırıp fiyatları düşürmek amacıyla müdahale etmelidir. İlk durum ise, biraz daha çetrefillidir. Alan razı satan razı durumlar her zaman toplumun genel refahını istenilen düzeyde arttırmayabilir. Örneğin, biyo-yakıt piyasasında hem o bitkileri üreten hem de satın alan petrol şirketi memnun diye tarım alanı açmak için kesilen ormanlara, ya da yerinden yurdundan edilen topluluklara sesimizi çıkarmayacak mıyız? Toplumun genel refahı düşünüldüğünde ormanlar ya da tarımsal alanların temel ihtiyaçlara hasredilmesi daha anlamlıdır. Bu durumda hükümetler biyo-yakıt üretimine kısıtlamalar getirebilir.

Kısaca, piyasaya müdahale edilebilir ama bunun şartları vardır. Önü arkası düşünülerek kullanılmalıdır. Piyasaların bir mantığı vardır. Müdahaleler piyasaları coşturabilir, hatta o güne kadar piyasaya konu olamamış ürün ve hizmetleri insanlığa sunabilir. Burayı biraz açmak gerekiyor. 2012 yılında,  Alvin E. Roth ve Lloyd S. Shapley’e ekonomi alanında Nobel Ödülü’nü kazandıran çalışmaları piyasaların işleyişi ve tasarımı üzerineydi. Timaş Yayınları’ndan yayınlanan “Kim Neyi  Neden Alır?” kitabında Roth, bazı piyasaların başarılıyken kimilerinin neden çöktüğüne dair sayısız örnek sunar ve kendi kuramı uyarınca sebeplerini inceler. Bundan daha önemlisi, böbrek gibi piyasada alınıp satılması etik sebeplerden yasaklanmış (İran dışında), sadece bağışlarla yürüdüğü için oldukça kısıtlı kalan bir alanı, masa başındaki hesaplamalarla piyasaya açmayı başarmış, birçok insanın hayatını kurtarmıştır. Böbrek piyasası oluşsa da burada paranın geçmediğini tekrar vurgulamak gerekir. Roth ve Nobel Ödülü’nü alırken adlarını sıkça andığı, Tayfun Sönmez ve Utku Ünver adlarındaki iki Türkiyeli araştırmacının yaptıkları temel iş, böbrek bekleyenlerle böbreklerini bir yakınları için vermeye hazırken kan grubu uymadığından bunu yapamayan insan gruplarını bir zincire dahil edecek kuralları belirlemekti. Piyasaların temel mantığı herkesin gönül rahatlığı içinde kabul edeceği kuralları olmasıdır. Başardılar, sıfırdan bir piyasa yarattılar. Önce böbrek bekleyenler ve bir yakını için böbreğini vermeye hazır olanların bilgileri bir merkezde toplandı. Uygun alıcı ve verici çiftleri belirlendi. Kim kimle eşleşirse, bu grup içinde en fazla sayıda takas gerçekleşir diye hesaplandı. Önceleri, sizin hastanıza böbrek vermeye hazır olan kişinin hastasıyla eşleşmek zorundayken, bu zincire dahil olmakla böbrek bulma olasılığının arttığını gören insanlar zincirlere akın ettiler. “Ben senin hastana böbreğimi veriyorum, senin yakının şu kişiye verirse onun yakını da bana verecek” şeklinde özetlenebilecek bu eşleşme problemini bireysel düzlemde çözmek çok zordu ki o güne kadar böyle bir piyasanın gelişmemiş olmasının temel sebebi de budur.

Piyasa mantığına uygun kurallar belirlediğinizde olmayan piyasalar yaratıp hayat kurtarmak, ya da o mantığa aykırı hareket ederek varolan piyasaları çökertmek mümkün. Başta gıda olmak üzere Türkiye’deki birçok piyasa ne yazık ki, popülist/rant yaratma odaklı bir yönetim anlayışının kurbanları olmuşlardır. Suyu tersine akıtmak, yokuş yukarı çıkarmak maliyetlidir. Motor bozulursa su geri teper. Doğalgaz ya da kaliteli kömür rezervi varmışçasına Türkiye’yi termik santrallere boğan bir enerji politikası, rant odaklı inşaata dayalı bir ekonomik büyüme modelini yaratmak için yapılan düzenlemeler, verilen teşvikler tüm piyasaların işleyişini bozmuştur. Sonuç, geçilmeyen köprüler, gidilmeyen hastaneler, AVM’ler, atıl durumdaki termik santraller, ortaklığından ayrılmak için yarışılan havaalanı işletmeleri ve bunları gerçekleştirmek için alınan borçların yarattığı ekonomik kırılganlıklardır. Dövizin ucuz olduğu dönemde ithalat bağımlılığının artmış olması, döviz kıtlığında maliyet artışı olarak karşımıza çıktı. Tüm bunları gözardı ederek kimi kesimleri günah keçisi ilan etmek kolaycılıktır.

Çözümün ne olduğu bellidir ve bilmesi gerekenlerce bilinmektedir. Ne var ki, yapılması gereken değişiklikler (ne kadar küçük de olsa) irrasyonel biçimde yükseltilmiş duvardan birkaç tuğla çekme anlamına gelecektir. Yapısal reformlara alerjinin kaynağı tüm duvarın bu müdahale sonucu yıkılacağı korkusudur. Ve doğrudur. Ama korkunun ecele faydası yok, ne ekonomik ne toplumsal ne de ekolojik anlamda sürdürülebilir olmayan bu yapı eninde sonunda kontrolsüz biçimde üstümüze yıkılacaktır. Bizi yönetenlerden talebimiz yama yerine, bu yapının kontrollü, insanlara ve çevreye en az zayiatla yapılması olmalıdır. 

.

.

Ahmet Atıl Aşıcı

Köşe Yazıları

Ayakları yere basan tek alternatif: Yeşil Yeni Düzen

2012 yılında basıma hazırladığımız Yeşil Ekonomi kitabına Fransız ekolojist ve sonradan AP milletvekili olan Alain Lipietz’in makalesini alırken, öngörülerinin bu kadar çabuk gerçekleşeceğini düşünmemiştim. Karl Polanyi 1929 Büyük Buhran’ından çıkış için dünya ülkelerinin faşizm, sosyalizm ya da sosyal demokrasi gibi 3 yol denediklerini, başarılı olanın ise Yeni Düzen adıyla ilkin ABD’de sonra diğer Batılı ülkelerde uygulanan sosyal demokrat proje olduğunu belirtmişti. Alain Lipietz de bu görüşe atıfta bulunarak, 2008’de başlayıp hala etkisini sürdüren küresel krizin de toplumları benzer seçeneklerle karşı karşıya bıraktığının altını çizmişti. Yani, yine büyük bir buhranla karşı karşıyayız, üstelik buna bir de, 1929’da ortada olmayan ekolojik kriz de eklenmiş olarak. Aklımızı başımıza almazsak ülkeler faşizm gibi sonu hüsranla bitecek seçeneklere yönelebilir demişti.  2010’lu yılların başında Türkiye’de bu tartışma başladığında, bir takım gruplar, halkı faşizmle, savaşla, iklim değişikliğiyle korkutup Yeşil Yeni Düzen’e razı etmeye çalışmakla itham etmişlerdi.  ABD, Rusya, Brezilya ve AB ülkelerindeki aşırı sağcı popülist hareketlerin yükseldiği günümüzden geriye doğru bakınca öngörülerin ne kadar isabetli olduğunu görüyoruz. Ortada ayakları yere basan, bugünden yarına uygulamaya konulabilecek Yeşil Yeni Düzen’den başka bir alternatif model de bulunmuyor. Bunun içindir ki, tartışma ABD ve AB ülkelerinde hızla yaygınlaşıyor, kimi ülkelerdeki uygulamalarla ete kemiğe bürünüyor.

Gelelim bu yazının amacına. Ali Rıza Güngen, Gazeteduvar’daki 11 Ocak 2019 tarihli yazısındaYeşil Yeni Düzen’i  bu tartışmalar üzerinden masaya yatırıyor. Ez cümle, sistemin kendisine esastan muhalif olmayan, yeşil göz boyamacılıktan öte gidemeyecek, nasıl finanse edileceği belli olmayan bir proje olarak eleştiriyor. İzninizle, bu eleştirileri çok indirgemeci ve yüzeysel bulduğumu belirtmekle başlayayım.

Yeşil Yeni Düzen adını 1930’larda ABD’de uygulanmaya başlanan Roosevelt’in Yeni Düzen programından almıştır. Güngen de Yeni Düzen programı üzerinden, eğer bu da ona benzeyecekse istemez kalsın diyor kısaca. Yeni Düzen programı elbette ki eleştiriye açıktır, ne var ki, 2000’li yıllarda tabutuna son çivi de çakılana kadar ABD’de emekçi orta sınıfın güçlenmesinde, sermaye gruplarının denetlenmesinde, sosyal demokrasinin güçlenmesindeki etkisini de göz ardı etmemek gerekiyor. İşçiler asgari ücret ve azami 8 saatlik çalışma haklarına bu dönemde kavuştular. Yine, özel enerji şirketlerinin tenezzül edip de elektrik götürmediği yüzbinlerce çiftçi bu dönemdeki büyük kamu yatırımları sayesinde elektriğe kavuştu. Keza, ürünleri için sulama, onları pazara ulaştırmak için yollar da büyük ölçüde bu dönemin eseridir. Yeni Düzen, Güngen’in de belirttiği gibi sermayeye esastan karşı çıkan bir proje değildi. Yeni kurumlar oluşturarak, düzenlemeler yaparak kapitalizmi terbiye edeceğini düşünmüştü. Bu kimilerine yeteri kadar devrimci gelmeyebilir ama dönemin ve ülkenin şartları düşünüldüğünde kimsenin hayal bile edemeyeceği uygulamaları başarıyla hayata geçirmiş olduğu da görülmelidir. O düzenlemeler ki, özellikle finans sermayesinin canını çok acıtmıştı. Oldukça popüler olmasına rağmen Obama’nın gücü ise 2008 krizi sonrası Wall Street’i tekrar düzenlemeye yetemedi. Steinbeck’e Gazap Üzümleri romanını yazdıran şartlar altında Roosevelt bu gücü kendisinde bulabilmiş ve finans piyasalarını spekülasyondan uzaklaştıracak, asli faaliyetine yönlendirecek düzenlemeler getirmişti. Glass ve Steagall adında iki senatörün adıyla anılan bu yasa Wall Street’in devamlı hedefindeydi, yıllar içinde her fırsatta içi boşaltıldı. 2000’liyılların başında da yürürlükten kaldırıldı. 2007’de patlayan mortgage balonunun bu yıllarda şişmeye başlaması, düzenlemelerin ne kadar yerinde olduğunun en net kanıtıdır.

 Gelelim Yeşil Yeni Düzen’in nasıl finanse edileceğimeselesine. Oysa cevap çok basit. Fosil enerjiye göbekten bağlı sanayilerin kuvözde yaşatılması için harcanan teşvikler yenilenebilir enerjiye aktarılmış olsa bugün iklim krizini nasıl çözeceğiz diye düşünmüyor olurduk. Ekonomilerin yeşil bir dönüşüme tabi tutulması için yeni finansal kaynaklara o kadar da ihtiyacımız yok. Mevcut kaynaklar doğru yerlere aktarılsa yeter. Örnek için son yılların Türkiye’sine bakmak yeterli. Yeterli talep olmadığı halde, Hazine garantili köprülere, yollara ve hastanelere aktarılan kaynaklar kapsayıcı bir ekonomik model kurmak için harcansaydı bugün nasıl bir Türkiye’de yaşıyor olurduk? Sanılanın aksine, para (teşvik) ekonomik dönüşüm için gereken en önemli unsur değildir. Piyasaları öyle bir şekilde düzenlersiniz ki, teşvik etmek zorunda kalmadan ekonomi o noktaya kendiliğinden gelebilir. Tam tersine, piyasalar kapsayıcı değil de bugünün Türkiye’sinde olduğu gibi giderek dışlayıcı hale geldiyse, istediğiniz kadar para akıtın piyasaların işlevini yerine getirmesini sağlayamazsınız. İzmit Körfezi’ne ekonomik rasyonaliteden uzak biçimde yapılan bir köprü etrafında dönen tartışmalara bakmak yeterli.

Dünyanın birçok ülkesinde uygulanan Yeşil Yeni Düzen tipi politikaları Türkiye’de de zamanında uygulanmış olsaydı, bugün bu ekonomik ve toplumsal krizi yaşamıyor olurduk. Tabi ki burada bir fikriyatı nasıl uyguladığınız önem kazanıyor. Yeşil Yeni Düzen kimi ülkelerde başarılı, kimi ülkelerde başarısız olmuşsa bunun arkasında uygulamadaki farklılıkların yattığı açık. Havası çoğunlukla kapalı  Almanya güneş enerjisi üretiminde rekorlar kırarken, güneşli İspanya aynı projeyi pahalı hale geldiğinden rafa kaldırabiliyor. Güneş enerjisi doğru seçim ancak bunun hayata geçebilmesi için düzenlemelerin doğru yapılması gerek. Almanya, bu işi küçük üreticiler üzerinden piyasayı genişleterek yapmış, İspanya ise büyük üreticilerin bitmek bilemeyen taleplerine yenik düşmüş. Zamanında rant kapısı olarak görüldüğü için hesapsızca kurulup bugün atıl durumda kalan doğalgaz ve termik santrallerin yerini yarın tek kalemde en büyük yenilenebilir enerji yatırımı olarak lanse edilen güneş enerjisi santralleri alırsa şaşırmayalım.

Özetle, beğenelim ya da beğenmeyelim, Yeni Düzen politikaları 1929 Buhranı ve 2. Dünya Savaşı ertesinde, küresel ve yerel sorunlara faşizm ya da sosyalizmden daha gerçekçi ve barışçı bir seçenek olarak ortaya çıkmıştı. Sosyal demokrasi kitlelere yadsınamaz ekonomik ve toplumsal kazanımlar hediye etti. Tüketim toplumu, iklim değişikliği gibi birçok sorunu da beraberinde getirdi. Nihayet 2008 kriziyle küresel çapta bu model ömrünü tamamladı. Toplumlar bir çıkış arıyor, faşist projeler revaçta.  Bu dalganın önünün kesilmesi gerekiyor. Yeşil Yeni Düzen de ayakları yere basan tek alternatif olarak karşımızda duruyor.

Ahmet Atıl Aşıcı

Yazarlar

Suriye’nin kuzeyine istikrar gelmeden Kürt Sorunu çözülebilir mi?

Tırmanan şiddeti ilk başlatan kim, sebepler ne? Bunlar üzerinde çok yazıldı, konuşuldu. HDP’nin beklentilerin üzerinde, “Erdoğan’ı başkan yaptırmayan” düzeyde oy alması, AKP’nin çoğunluğu kaybedip ilk kez koalisyona mahkum kalması vs. Buna karşılık Erdoğan’ın türlü manipülasyonlarla tekrar ettireceği seçimlerde kaybettiği iktidarı milliyetçi oylarla ikame etmek amacıyla çatışma ortamı yaratmaya gereksinim duyduğu argümanı hemen hemen herkesin üzerinde hemfikir olduğu görüşler.

Ancak bu argümanların açıklayamadığı birçok soru bulunmakta. En başta, PKK AKP’nin çaktığı kıvılcıma neden bile bile benzinle koşmakta? Çözüm sürecini dondurucuya kaldıran Erdoğan’a verilebilecek cevap, tam da onun istediği gibi, şiddete şiddetle karşılık vermek midir? Ya da sokaklara hendekler kazıp silahlı çatışma ortamında “özensizce” demokratik özerklik ilan etmek midir?

Kürt siyasi hareketi, Türkiyelileşme projesine gönülden inanmış (ve inanmasa da sırf Erdoğan başkan olmasın diye hareket eden) toplum kesimlerinden %13.1 oy alarak parlementoya 80 milletvekili göndermişken, PKK eylemleriyle HDP projesini bu kadar kolay nasıl harcayabiliyor? Ya da 2013 Newroz’unda silahlı mücadele döneminin bittiğini duyuran Öcalan’ın mektubunun geçerliliğini yitirdiğine dair tek bir emare ortada yokken, PKK’nın stratejisini kimse tam olarak anlamıyor. “HDP ve PKK arasındaki strateji farklılıkları” gibi muğlak cevaplar yetersiz kalıyor. Yine keza, 30 yıldır elinde silahlı mücadele veren PKK’nin şiddete şiddetle cevap veriyor olmasını “eşyanın tabiatı gereği” olarak görmek de ortada cevapsız sorular bırakıyor. Seçim döneminde HDP binaları, miting meydanları bombalanıyorken, kalekol inşaatları devam ederken PKK bugünkünden farklı davranıp sükunetini neden korumuştu o zaman?

Bu kan nasıl duracak? Bunun için  süreci doğru teşhis etmek gerekiyor. Doğru teşhisi yanlışından ayıran ortada cevaplanmamış soru bırakmıyor olmasıdır. Oysa yukarda da görüleceği üzere, ortaya sürülen teşhislerin cevaplayamadığı birçok soru bulunmakta.

Eksik ya da yanlış teşhise bağlı olarak “bu kan nasıl duracak?” sorusuna verilen cevaplar da haliyle eksik ya da yanlış olacaktır. PKK’ye ya da hükümete tek yanlı/karşılıklı ateşkes çağrısında bulunmak, bu minvalde HDP’ye gün aşırı “şiddete, özerkliğin bu şekilde ilanına karşıyız” şeklinde açıklama yapma baskısı kurarak akan kanın duracağını düşünmek oldukça iyimser kaçmakta. Bu çabalar tabii ki değerlidir, her iki tarafta an itibariyle ellerini tetikten çekmelidir ancak sorunun temeline (Suriye’nin kuzeyi nasıl şekillenecek?) inilmediği müddetçe şiddet ve ölümler bir süre sonra tekrar başlayacaktır. Elbette 1 Kasım’a giderken PKK’nin silahlı eylemlerine devam ettiği bir süreç HDP ve HDP projesinin elini oldukça zayıflatmakta. Bir bölgesel güç savaşı (PKK ve hükümet) sürerken sadece Türkiye içinden oy alabilen, bütün bu denklemi Türkiye halklarına anlatmak durumunda kalan HDP için barış, ateşkes vs. çağrısı yapmaktan başka çare, ne yazık ki, yok.

Duyabildiğim, izleyebildiğim kadarıyla yapılan analizlere, çözüm önerilerine ilişkin kuşkularımı belirttikten sonra, ortada cevaplanmamış daha az soru bıraktığını düşündüğüm kendi teşhisime geçmek istiyorum.

İki Olumsuz Konjonktür

Kanımca içine yuvarlandığımız şiddet sarmalı Çözüm Süreci sürerken iki olumsuz konjonktürün “şanssız” biçimde üstüste çakışmasından kaynaklanıyor. Bunlardan ilki, 17-25 Aralık süreciyle köşeye sıkışmış Erdoğan ve yakın çevresinin kurtuluşunun AKP’nin tek başına iktidara gelmesi kısıtına sıkışmış olması. İkinci olumsuz, ve bence daha önemli, konjonktür Suriye’nin kuzeyinde ortaya çıkan gelişmeler, yani ortaya çıkan kantonlar, İŞİD tehlikesi ve ona karşı PYD’nin Batı nazarında artan itibarı, ve Irak’tan sonra Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt oluşumunun daha mümkün hale gelmiş olması.

Bu iki konjonktürden herhangi biri olmasaydı, ne AKP hükümeti ne de PKK 7 Haziran seçimleri sonrası bu derece hızlı biçimde çatışmacı sürece yuvarlanmazdı diye iddia ediyorum. Basitçe açıklamaya çalışırsam, diğer koşullar aynı kalmak şartıyla, 17-25 Aralık süreci ve sonrasında yaşananlar olmasaydı AKP bu kadar oy kaybetmeyecek, Erdoğan’ın popülaritesi bu kadar çizik yemeyecek sonuçta HDP bu kadar taktik oya mazhar olamayacağı için  7 Haziran’da AKP büyük ihtimal tek başına iktidara gelebilirdi. Tek başına iktidar olabilseydi seçimi tekrar etmeye, çözüm sürecinde MHP’ye kaptırılan oylar bu kadar değerli hale gelmemiş olurdu. Tek başına iktidar için milliyetçi oyları çekme gereği kalmasaydı, Dolmabahçe mutabakatı, Öcalan’ın dışarıyla bağlantısı gibi konularda ani dönüşler yaşanmaz, PKK ve hükümet karşılıklı tahriklere girmek zorunda kalmazdı. Suriye’nin kuzeyindeki, devletin tehdit olarak gördüğü gelişmeler olmaya devam etse bile, 17-25 Aralık konjonktürü olmasaydı, bugün farklı bir Türkiye’de yaşıyor olurduk. Çözüm süreci Suriye’deki gelişmelerden daha bağımsız yürüyor olabilirdi.

Şimdi diğer olasılığa bakalım. İddiam odur ki, Suriye’deki gelişmeler yaşanmamış olsaydı, diğer olumsuz konjonkür (yani 17-25 Aralık tehdidi) altında bile bu çatışma ortamı yaşanmazdı. Bu şartlar altında Kürt Sorunu Türkiye’nin büyük ölçüde kendi içinde çözebileceği bir konu olmaya devam eder, PKK ve devletin manevra alanı bu kadar daralmamış olurdu. 17-25 Aralık sürecinde AKP’nin kaybettiği oylar, Çözüm Süreci’nin ete kemiğe büründürülmesiyle Kürt ve Türk seçmenden kazanılacak oylarla telafi edilebilirdi. AKP yine tek başına iktidarla Erdoğan’ın kendini güvende hissettirebilir, devlet tarafından tahriklere gereksinim duyulmazdı.

Ama olmadı, 2 olumsuz konjonktür çakıştı ve Erdoğan kendi kurtuluşu, PKK Kuzey Suriye’deki oluşumda Türkiye ve diğer bölgesel güçler karşısında pazarlık payını yüksek tutmak için tekrar silaha sarıldı.

Buradan ne sonuç çıkar?

Suriye’deki gelişmeler “Kürt Sorunu”nu Türkiye sınırlarından büyük ölçüde çıkarmış bölgesel bir sorun haline getirmiştir (belki başında beri az ya da çok öyleydi). Suriye’nin kuzeyi istikrarlı bir yapıya kavuşturulmadan PKK ya da devlet ateşkese yanaşmayacak, çözüm süreci dondurucuda kalmaya devam edecektir.

Hatta daha da ileri gidelim, Suriye’nin kuzeyi bölgesel ya da küresel bir barış anlaşmasıyla istikrara kavuşmadığı müddetçe, PKK ve hükümetin en korktuğu şey Türkiye içindeki çatışmanın bir şekilde sona ermesi olacaktır. Kamuoyu ve HDP’nin (Türkiyelileşmenin bir gereği olarak) yaptığı ateşkes çağrılarına karşın PKK’nin bunu takmıyor oluşu, bölgedeki yerel yönetimlerin “özensizce ve alalacele” yaptıkları demokratik özerklik ilanlarının başka bir açıklaması yoktur. İki taraf da, müzakere edilecek (bu şartlar altında ne kadar mümkünse) bölgesel barış anlaşmasına kadar ellerini yükseltmeye çalışmakta, bunun mücadelesini vermektedir. Ve ne yazık ki, bunun çatışmasız bir yolunu bulma basiretini gösterebilecek taraflar ortada yok. Bir başka deyişle, yurtiçi ve yurtdışından PKK’ye ya da hükümete ateşkes yönlü baskının artması, masada ellerini zayıflatacaksa, tam tersi bir sonuç doğurabilir. Hükümet ve PKK Kuzey Suriye’nin oluşumu konusunda konuşup anlaşamadığı müddetçe, PKK ya da hükümete yapılacak baskılar, geri tepebilir, tarafları birbirine karşı çeşitli provokatif eylemlere itebilecektir. İki taraftan en az biri her daim çatışmadan yana olacağını düşünmek şaşırtıcı olmayacaktır. 7 Haziran sonrasında şüpheler barındıran, karanlık odaklarca tasarlandığı hissedilen birçok şiddet eyleminin gerçekleşiyor olması bunun en iyi göstergesi kanımca.

Bu şartlar altında neler yapılabilir?

Bu iki olumsuz konjonktürden biri ya da ikisi denklemden düşmedikçe sürdürülebilir bir çözüm mümkün görünmüyor. Taraflar diğer bölgesel güçlerle birlikte Kuzey Suriye’yi nasıl şekillendireceklerini karara bağlamadıkça, ya da 17-25 Aralık sürecinin tehditlerinin getirdiği siyasi kısıtlar ortadan kalkmadıkça şiddet ortamı en iyi ihtimalle ancak 1 Kasım seçimi için durabilir. Bu da birşeydir, ve HDP’nin ne yazık ki bundan başka şansı yoktur.

Yukardaki argümanlarım doğruysa, bölgesel barış masası kurulmadan, PKK’ye ya da hükümete ateşkes çağrısı yapmak uzun vadede işe yaramayacaktır. HDP bir yandan seçim sürecinde barış çağrılarına devam ederken, öte yanda Suriye’nin kuzeyinde ortaya çıkan fiili durumu Türkiye halklarına doğru anlatabilmelidir. Bugüne kadar, dolaylı yoldan, ilan edilen özerkliklerle bunun anlatılamayacağı açıktır.  Bu konuda PYD ve hükümet arasında Kobane olayları sırasında başlayan görüşmeler devam ediyor mu etmiyor mu bunları medyadan takip etmek oldukça zor. Ancak, acilen başlatılması gerekiyor ve kamuoyu baskısının bu konuya odaklanması gerekiyor.

Gelelim ikinci olasılığa, yani 17-25 Aralık sürecinin siyasi (AKP) manevra alanına getirdiği kısıtlar nasıl denklemden düşer?

AKP 1 Kasım seçimlerinden tek parti iktidarı olarak çıkarsa, ya da çıkamayıp ama koalisyon yapacağı ortağını 17-25 Aralık sürecinde ortaya çıkan tehditler konusunda “ikna” edebilirse AKP’nin çözüm konusunda manevra alanı genişleyebilir. Böyle bir koalisyon ortağı bulmak bu şartlar altında pek mümkün görünmüyor. Ne de PKK’nin bu durumda nasıl cevap vereceğine dair iyimser olmak için bir sebep.

1 Kasım seçimlerinde olmasa da, bu şartlar altında bambaşka bir siyasi konjonktürde yapılması mümkün olan bir başka seçimde AKP’nin birinci parti çıkamaması durumunda da 17-25 Aralık kısıtı da denklemden düşebilir, ancak bu durumun şimdiden tam olarak öngörülemeyecek yeni kısıtlar getireceği de ortada. Örneğin olası bir CHP-MHP koalisyonunda çözüm süreci ne kadar mümkün olabilir. Bu da üzerinde düşünülmesi gereken konulardan biridir.

Önümüzdeki kısa vadeye dönersek, HDP’nin bu sıkışmışlıktan (yani Kuzey Suriye’yi kendi doğrultusunda şekillendirmek isteyen PKK (PYD) ve hükümet arasında) kurtulabilmesinin yolu sadece Türkiye için değil bölge için de barış istediğini ön plana çıkarması olacaktır. Kuzey Suriye haklar, özgürlükler temelinde istikrara kavuşmadığı müddetçe Türkiye’nin de istikrarlı olamayacağı halka (tehdit dili gibi algılanmasından sakınılarak) anlatılabilmelidir.

Ahmet Atıl Aşıcı

Kategori: Yazarlar

Köşe Yazıları

Türkiye’de ekonomik büyüme mutluluk getiriyor mu? – Kâzım Anıl Eren ve Ahmet Atıl Aşıcı

İktisat biliminin tek bir tanımının olduğunu söylemek zor. Ancak, iktisat biliminin nihai amacının bireylerin iyi-oluşlarını (well-being) arttırmak olduğu ifade edilebilir. Çeşitli tanımlar arasındaki fark iyi-oluşun nasıl ifade edileceğinde çıkar. Ana-akım iktisadi anlayış, iyi-oluşu salt maddi gelire indirger.

Oysa, iyi-oluş tanımı, yaşamın maddi yönlerini içerdiği kadar, manevi yönlerini de içermektedir. Yaşanılan konutun koşulları, gelir, özgürlük, katılım, mutluluk ve yaşanılan çevre, kolay ölçülebilecek şeyler olmasa da, insanların yaşam standartlarını belirleyen etmenlerdir. Amaç iyi-oluşun mümkün olduğunca hızlı artırılmasıdır. Ne var ki, ana akım iktisadın, bu hedefi kabaca ekonomik büyümeye, ya da diğer bir ifadeyle, kişi başına düşen gelirin arttırılmasına indirgediği söylenebilir.

10

Maddi gelirin artışı, insanların iyi-oluşlarını belirleyen birçok etmeni olumlu yönde etkileyeceğine şüphe yoktur. Zaten, artan gelirin, insanların daha iyi sağlık hizmetlerine ulaşması veya insanî sermayelerini geliştirmesi gibi konulardaki başarısı; insanlığın iyi oluşuna yaptığı katkıya işaret etmektedir. Ancak aynı zamanda paranın satın alamayacağı “şeyler”in bulunduğu da bir gerçektir ve bu “şeyler”, yegâne politika değişkeni olarak Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla (GSYH) ölçütü tercih edildiğinde, birden görünmez hale gelirler.

Ölçülemeyen şey görünmez olur ve önemsizleşir, bir başka ifadeyle marjinalleşir, politika alanının çeperlerine itilir. Çevre dersiniz, iş güvenliği dersiniz, önünüze Çevre, Çalışma Bakanlığı’nın yayınladığı, sade suya tirit, tonlarca belgeyi yığıp, elimizden geleni yapıyoruz derler de, ekonomik büyüme politikalarını tartışmazlar. Kötü şeyler yaşanabilir, ağaçlar kesilip, iş cinayetlerinde yüzlerce işçi ölebilir. Bunlar büyümenin maliyetleridir. Zamanı geldiğinde çaresine bakılır, ama o zaman bir türlü gelmez. Akıllarına, ya da işlerine, ekonomik sistemin işleyişini salt büyüme değil de, insanın iyi-oluşunu artıracak şekilde kurgulamak hiç gelmez.

1980’li yıllardan itibaren, GSYH ölçütünün indirgeyici biçimi, salt ekonomik büyüme odaklı politikalar, bilim insanları arasında giderek artan hoşnutsuzluğu körüklemeye başladı. 2008 yılında yaşanan, ekonomik, sosyal ve ekolojik boyutları olan küresel kriz, bu hoşnutsuzluğu diğer toplum kesimlerine de yaydı. Getirilen eleştiri şuydu: Yapısı gereği, GSYH sadece iktisadi faaliyetlerin toplam seviyesini ölçebilir; ne bu eylemlerin kalitesi, ne de amacı hakkında bilgi verebilir. Bu durum, bilim insanlarını, iyi oluşu daha doğru bir şekilde ölçebilecek gösterge ve indeksler türetme arayışına itmiştir. Bu göstergelerden bir kısmı ortalama yaşam beklentisi gibi nesnel ölçütlere dayanırken; diğer bir kısmı anketler aracılığıyla toplanmış öznel verileri kullanmaktadır. Yakın geçmişte, mutluluk seviyesi gibi öznel iyi oluş ölçütleri birçok politika yapıcı ve ekonomistin de dikkatini çekmeyi başarmıştır. Örneğin, Bhutan Krallığı, politika üretirken GSYH yerine öznel değişkenler kullanarak ürettiği Gayri Safi Yurtiçi Mutluluk (GSYM) ölçütünü kullanmaktadır. Hatta günümüzde, kullandıkları politikaların etkinliğini ölçebilmek adına bazı gelişmiş ülkeler de ulusal öznel iyi oluş ölçütleri geliştirmiştir. Bu yazı da öznel iyi-oluşun ülkemizdeki durumunu, mutluluk ve hazırlanan öznel iyi-oluş endeksi aracılığıyla özetlemeyi amaçlamaktadır.

Mutluluk; hem bilim insanlarının, hem filozofların, hem de bireylerin uzun süredir nasıl tanımlanması gerektiğini tartıştığı bir kavram. Aslında öznel niteliği, mutluluğa net bir anlam yüklenmesi önünde büyük bir engel- sonuçta her insanın mutluluk algısı bir diğerine göre farklı. Öte yandan, öznel iyi oluş ise bu alana ilgi göstermeyen kişilerin aşina olmadığı bir kavram. Açıkçası, biz de, Türkiye’deki mutluluk seviyelerini çalışmaya başladıktan sonra bu kavramla tanıştık. Çalışmalarımızda, bu iki kavrama yüklediğimiz anlamlar şu şekildedir:

Mutluluk, bireyin, kendini referans (kıyas) grubu ile karşılaştırmasının ve kendi beklentilerini (ihtiyaç, talep, arzu) karşılama oranının bir bileşimi olarak ortaya çıkan bir değerlendirme iken; öznel iyi oluş, bireyin, kendi durumunu hayatın farklı yönlerini (gelir, sağlık, ruhsal iyi oluş gibi) değerlendirmelerinin toplamıdır. Bu iki tanımdan anlaşılacağı üzere, birbirine oldukça yakın fakat ayrık iki tanımı ölçmeye çalıştık. İki kavram da bireyin, kendi konumunu diğer insanlara kıyasına dayanırken; mutluluk, öznel iyi oluşa nazaran ruh hali (mood) değişimlerine karşı daha hassastır. Ayrıca, mutluluk tek başına sorulup yanıtı alınabilen bir kavramken; öznel iyi-oluş çeşitli parçaların birleşimidir.

Öznel iyi-oluşu ölçebilmek için Türkiye İstatistik Kurumu’nun Yaşam Memnuniyeti Anketi verisini kullandık ve bir endeks oluşturduk.

Çizelge 1’de ise Öznel İyi Oluş Endeksi’ni oluştururken tercih ettiğimiz göstergeler ve bu göstergeleri grupladığımız etkinlik alanları verilmiştir. Bu süreçte en büyük artışı bireysel göstergelerde iş memnuniyeti; ulusal göstergelerde sağlık hizmetlerinden memnuniyet ve merkezi hükümetten memnuniyet göstermiştir. Öte yandan; gelecek yıldan beklentiler göstergesi, öznel iyi oluşla paralel bir seyir izlemiş ve onun oynaklığını paylaşmıştır. İncelediğimiz zaman aralığında, $ cinsinden kişi başına düşen milli gelirimizin neredeyse iki katına çıkmasına karşın; ortalama mutluluk düzeyimiz yatay seyir göstermektedir. Bu sonuçlar, Şekil 1’de resmedilmiştir. Bu gözlem bizi, kişi başına düşen milli gelir göstergesinin, vatandaşlarımızın iyi-oluş düzeylerini ölçme hususunda yetersiz bir ölçüt olduğu sonucuna itmektedir. Zaten yazında da benzeri sonuçlara ulaşan çalışmalar bulunmaktadır. Bu bulgu, politika-yapıcıların neden GSYH değil de, önerdiğimiz Öznel İyi Oluş Endeksi gibi daha kapsamlı ölçütlere yönelmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Gelir artmışsa da insanlar daha mutlu, yaşamları daha kaliteli hale gelememiştir. Büyürken ödenen bedellerin bir getirisi olmamış demek oluyor bu. Hükümetin ekonomi politikalarını daha kapsamlı bir biçimde ele alması gerekmektedir.

Şekil 1 Öznel İyi Oluş, Ortalama Mutluluk ve Kişi Başına Düşen Gelir

Şekil 1 Öznel İyi Oluş, Ortalama Mutluluk ve Kişi Başına Düşen Gelir

6

Aynı veri setini kullanarak; ülkemizde ortalama mutluluk seviyesi ve mutluluğu belirleyen etmenleri, ekonometrik yöntemler aracılığıyla, açığa çıkarmaya çalıştık. Bu analiz sonucunda; göreli gelir artışının, kadın olmanın, geleceğe umutla bakmanın, kendini sağlıklı hissetmenin ve kaliteli bir çevrede yaşamanın mutluluğu olumlu etkilediğini; maddeci değerlere sahip olmanın ve erkek olmanın olumsuz etkilediğini gördük. Yaş ile mutluluk arasında U şeklinde (orta yaşlar en mutsuz) bir ilişki olduğunu tespit ettik. Dahası, çalışma durumu kadar iş memnuniyetinin; evlilik durumu kadar evlilikten memnuniyetin de mutluluk üzerinde etkisi olduğunu gösterdik.

İki çalışma sonucunda çıkan verilerin politika yapıcılar için faydalı olabileceği kanısındayız. Elde ettiğimiz bulgular ile bir takım sonuçlara ulaştık ve bu sonuçlardan bazı politika önerileri ürettik. Bunlar aşağıdaki gibi özetlenebilir.

Politika Önerileri

  • Yaptığımız gözlemler artan gelirin uzun dönemde mutluluk üzerinde etkisiz olduğunu göstermesine karşın; Türkiye’de yaşayan bireyler, dünyadaki diğer insanlar gibi, göreli gelirlerini önemsemektedirler. Göreli gelir, kişinin kendine referans aldığı gruba nazaran sahip olduğu gelir miktarını ifade eder. Bu nedenle gelir eşitsizliğinin, daha adil ve uygun vergilendirme ya da yeniden dağıtım politikalarıyla, etkin bir şekilde azaltılmasının Türkiye’deki bireylerin mutluluğu üzerinde olumlu bir etkisi olacağını düşünüyoruz.
  • Gelişmiş ülkelerdeki bulgulara karşıt olarak, ülkemizde iş sahibi olmak bireylere mutluluk getirmiyor. Dahası, işgücü dışında olan bireyler (örneğin iş aramaktan ümidini kesmiş, ev hanımı, emekli veya öğrenci olan bireyler) çalışan bireylere nazaran daha mutsuz değillerdir. Bu da diğer ülkelerdeki bulgular ile çelişmektedir. Bu nedenle, işgücü politikaların sadece işsizlikle değil, işyeri memnuniyeti, iş güvenliği ve iş güvencesi gibi işin kalitesiyle ilgili konulara da eğilmesi gerektiğini ifade etmemiz gerekir. Taşeronlaşmanın külliyen kaldırılması iyi bir başlangıç olabilir.
  • Eğitimle mutluluk arasında doğrudan bir ilişki bulunamamıştır. Yani daha eğitimli olmak daha mutlu (ya da mutsuz) eder diye bir şey söyleyemiyoruz Türkiye için. Daha yüksek seviyeli bir eğitim kurumundan mezun olmak, ancak bireyin gelirine olumlu bir katkı yaptığı takdirde bireyin mutluluğunu olumlu etkilemektedir. Yazında bu anlamda çelişen sonuçlar bulunsa dahi; son yıllarda artan ortalama okulda kalma süresi ve üniversite mezunu oranına karşın böyle bir sonuca ulaşılması, bizi, eğitimin arzu edilen bir amaç olmaktan çıkabileceği sonucuna itmektedir. Bu nedenle, eğitim sisteminin hak ettiği yere gelebilmesi adına içine aldığı öğrencilerin üretkenliğini ve yetkinliği arttıracak yetenekler ile donatabilecek bir şekilde yenilenmesinde (veya sürekli yenilenmesinin engellenmesinde) fayda vardır.
  • Diğer tüm şartlar eşitken, bazı şehirlerimiz diğerlerine nazaran daha mutlu çıkmaktadır. Bu sonuç, bize, her şehrin kendi sorunları ve kuvvetli yönleri olduğunun ipucunu vermektedir. Ancak, Türkiye’deki gibi kuvvetli bir merkezi hükümet aracılığıyla her şehrimiz için etkin politika üretiminin mümkün olmadığı kanısındayız. Bu nedenle, belediye ve yerel yönetimlere politikaların daha özenle hazırlanabilmesi adına gerekli yetkilerin verilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’na konulan şerhlerin kaldırılıp, yasalaşması iyi bir adım olabilir.
  • Türkiye’deki insanların mutluluğu üzerinde gelecek yıldan beklentilerinin ve umut düzeylerinin önemli bir rolü olduğunu tespit ettik. Halkımızın umut düzeyi yüksek olsa da, gelecek yıldan beklentileri düşük çıkmıştır. Bu sonuçta, kişisel hayatlardaki gelişmeler kadar toplumsal gelişmelerin de etkisi olduğu açıktır. Din, inanç hürriyetine ve yaşam tarzına yapılan müdahaleler, üstü kapatılan yolsuzluk soruşturmaları, Soma Ermenek gibi iş kazalarına davetiye çıkaran denetimsizlik, eriyen kurumsal yapı bireylerin gelecekten beklentilerini olumsuz olarak etkileyen etkenlerden sadece birkaçıdır.

Daha mutlu ve umutlu bir gelecek için yöneticilere düşen görevler sadece ekonomiyi büyütmekten ibaret değildir. Nitekim Türkiye’nin hızla arttırdığı kişi başına geliri, vatandaşlarını, daha mutlu etmemiştir. Bu konuda yapılan çalışmaların önümüzdeki dönemde politika yapıcıları için bir başlangıç noktası olarak değerlendirileceğini umuyoruz.

[1] Bu yazı 14 Ağustos 2015 tarihinde Cumhuriyet Bilim Teknoloji ekinde yeralmış ve araştırmacıların yakın zamanlı çalışmalarından derlenmek suretiyle oluşturulmuştur. Çalışmalara https://istanbultek.academia.edu/kazimanil veya http://akademi.itu.edu.tr/erenk/Yayinlar/Bildiri adreslerinden ulaşılabilir.

8

 

Kâzım Anıl Eren

Araştırma Görevlisi: İstanbul Teknik Üniversitesi, İşletme Mühendisliği Bölümü.

 

 

7

 

 

 

Ahmet Atıl Aşıcı

Doçent Doktor: İstanbul Teknik Üniversitesi, İşletme Mühendisliği Bölümü.

 

Köşe Yazıları

Troyka nerede çuvalladı ve Yunanistan neden Türkiye değil? Halk oylamasına ilişkin birtakım notlar

Arka Plan

Hatırlanacağı gibi, Yunanistan 2010 yılında Troyka (Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve IMF üçlü grubu) ile müzakerelerin ardından bir kemer sıkma programı uygulamaya koymuştu.

Aradan geçen beş yıl içinde, “ekonomiyi düzlüğe ancak böyle çıkartabilirsiniz” diyenlerin aksine, bu kemer sıkma programı hiçbir hedefini gerçekleştiremedi.

Bu beş yıl zarfında,

Toplam üretim (GSYH) bırakın artmayı, yere çakıldı. ABD’de 1929-1935 Büyük Bunalım döneminde bile bu kadar bir düşüş yaşanmamıştı.

Bütçe açığı azalsa da, beklenenin oldukça gerisinde kaldı.

Kamu borcunun GSYH’ya oranı yüksek seyretmeye devam etti ve bir türlü sürdürülebilir bir patikaya oturtulamadı. Dolayısıyla kartopu gibi büyümeye devam etti.

Maaşlarda ciddi düşüşler yaşanmasına rağmen, ihracatçı sektörler bir türlü kendini toparlayıp üretime katkı veremedi.

Finansal sistemin kırılganlığı azalacağına arttı, işsizlik had safhaya ulaştı.

Tüm bunların sonucu olarak, halkın büyük bir kesimi yoksullulk ve yoksunluk sınırının altına geriledi, eşitsizlik arttı.

2010 kemer sıkma progamını karara bağlayan Troyka ve Yunan hükümetleri belli ki, Yunanistan’ın sorunlarını yanlış teşhis etmişti.

Yapılan teşhis şuydu: Yunan kamu borcundaki esas sorun, sürdürülebilir bir patikada olup olmaması değil büyüklüğüdür. Ve ülkenin dış piyasalarda rekabet edemiyor olmasının sebebi maaşların yüksek olması dolayısıyla yüksek maliyettir.

Kısa dönemde hiçbir sözünü yerine getiremeyen bu programın başarısızlığının altında yatan nedenler ne? Bu teşhiste eksik ve yanlış olan iki unsur olduğu iddia edilmekte.

Program, Yunan ekonomisinin uzun dönemli iki yapısal sorununa değinmemişti. İyi orgaize olmuş ve etkin çalışan bir kamu sektörünün eksikliği ve 1980’li yıllardan beri devam eden, ekonominin yapısal rekabetçiliğini düşüren sanayisizleşmesi gibi iki temel sebep gözardı edilmişti.

Teşhis yanlış olunca tedavi de yanlış olmuş, kemer sıkma programı, büyük sayıda kamu çalışanını işten çıkarıp geri kalanın da maaşını düşürmeye odaklanmıştı. Yunan ekonomisinin belkemiğini oluşturan KOBİ’ler gözardı edilmişti. Maaşların düşmesiyle bu işletmeler de dara düşmüş, ekonomi bir türlü toparlanamaştı.

Oysa, bir ekonomi ancak yeteri kadar büyüyorsa borcunu ödeyebilir. Çok basit bir hesapla, borcunuzun vadesi geldiğinde döndürmek için aldığınız yeni borç için ödediğiniz reel faiz eğer büyüme oranınızın üstündeyse (ki nicedir bırakın büyümeyi küçülen bir ülkeden bahsediyoruz), borcunuz hem düzey hem de GSYH’ya oran olarak artar da artar. 2010 kemer sıkma programı, kamu borcunun büyüklüğünü sorun etse de, düşürmekte başarılı olamamış, fakat ne hikmetse bugün bile hala eski yanlışında ısrar etmektedir.

Syriza’nın 25 Ocak 2015’teki zaferi işte böyle bir arkaplanın sonucu. Borç Yunanistan’ındır. Ancak, 2010’da bu kemer sıkma programına evet diyen geçmiş hükümetler eliyle Yunanistan giderek daha kötüleşmiş, halk da buna isyan etmiş, demokratik çerçevede cevabını Syriza’yı işbaşına getirerek vermiştir.

Haliyle de, Syriza işlemeyen, durumu daha da içinden çıklımaz hale getiren kemer sıkma programından kurtulmaya niyet etti. Ekonomiyi büyütmeden, siyasi güçlerini kullanarak ekonominin kaymağını yiyen toplum kesimlerini vergilendirmeden borç ödeme kapasitesinin artırılamayacağını savundu. Ancak ne servet vergisi, ne de paralarını yurtdışına çıkarıp vergi ödemeyen Yunanlılar’a karşı almayı düşündüğü önlemlerde Troyka’dan destek gördü. Yunanistan’a dayatılan faiz dışı fazla hedefi için neredeyse tek seçenek bırakılmıştı. Emekli maaşlarının düşürülmesi, KİT’lerin özelleştirilmesi, adaların satılması, Halkidiki gibi koruma altındaki bölgelerin imara, altın madenciliğine açılması. Neo-liberallerden de başka bir öneri beklenemezdi zaten.

5 Temmuz’da halk %60’ın üzerinde bir oyla buna HAYIR dedi. Oysa, Troyka ve büyük sermaye için EVET çok değerliydi. Yunan medyası ve anket şirketlerinin tüm manipülasyonları, hayır çıkarsa bankadaki paralarınızı unutun tarzı yaratılan terör (ki bankaları kapatın diye dayatan Troyka’nın esas amacı da halkta gelecekle ilgili bir infial yaratmaktı) bir taşla iki kuş vurmayı amaçlıyordu. EVET çıksa, asi çocuk Çipras hükümeti devrilebilir, İspanya ve Portekiz gibi benzer sıkıntıdaki ülkelere “başka çareniz yok” mesajının verilebilecekti. Birçok gözlemci, bu korkutmalar ve manipülasyonlar olmasa HAYIR oylarının %80’leri geçeceğini belirtiyorlar.

Yunanistan neden Türkiye değil?

Biz bu filmi daha önce görmüştük. 2001’de cumhuriyet tarihinin en büyük krizine giren Türkiye’de de benzer manzaralar vardı. 15 günde, kar eden ne kadar kamu işletmesi varsa özelleştirilmesi, tütün ve şeker pancarı ekiminin sınırlandırılması gibi ekonomik yapıya şok terapisi yapan, 15 yasa dayatması hala zihinlerimizde. O dönemde TELEKOM’un  %50’sini 300 milyon dolar gibi yok pahasına özelleştirilmeye çalışılanlara karşı koalisyon hükümetinde bir bakanın verdiği mücadelenin anaakım medyada nasıl şeytanlaştırıldığı, yapılan manipülasyonlarla faizin yükseltilip, doların nasıl zirve yaptırıldığı, borsa endeksinin nasıl düşürüldüğünü biliyoruz. Piyasaların, birilerinin elinde, halka karşı nasıl sopa haline getirildiğini biliyoruz. Ekonominin çöktüğü günlerde 300 milyona özelleştirilemeyen TELEKOM daha sonra AKP hükümeti döneminde 4.5 milyar dolara satılabilmişti. 2001 krizine karşı verilmiş ve kazanılmış tek mücadele buydu desek yalan olmaz. Aynı AKP hükümeti, üçlü koalisyonun IMF ile bağladığı ve oldukça iyi bir PR çalışmasıyla “Güçlü Ekonomiye Geçiş” adını verdiği kemer sıkma programını harfiyen uygulamakta bir beis görmedi. Türkiye çok uzun yıllar dünyanın en yüksek faiz dışı fazlasını veren ülke oldu. Vergiler arttı, yenileri uygulamaya sokuldu, özelleştirilmedik KİT bırakılmadı, doğal kaynaklar talana açıldı.

“Peki bunlar uygulandı da kötü mü oldu? diye sorulabilir. “Bu program sayesinde, 2002’den itibaren ekonomi hızla büyümüş, kamu borcu düşüp IMF’ye olan borçlar sıfırlanabilmiştir. Demek Yunanistan’ın da inadı bırakıp, Troyka’nın planına evet demesi gerekir” diye akıl yürüten çevreler var.

Oysa, Türkiye’nin krizden görece hızlı çıkmış olmasında uygunlamaya konumuş programın katkısı oldukça sınırlıdır. Bankacılık kesiminin güçlendirilmesi, Merkez Bankası’nın uzunca bir süre enflasyon odaklı para politikasını bağımsız beliryebilmesi programın olumlu yanlarıydı. Türkiye, esas olarak  11 Eylül saldırıları sonrası gelişen olumlu küresel ekonomik konjonktürün yardımıyla bu krizden çıkmıştır.. 11 Eylül olayları sonrasında daralan ABD ekonomisi yöneten ekip, deyim yerindeyse, dünyayı dolara boğdu. Finans piyasalarının spekülasyon konusunda elin kolunu bağlayan yasalar bu dönemde lağv edildi ve haliyle piyasalar tüm dünyada coştu. Bizim gibi IMF’nin sözünden çıkmayan “uslu” ülkelere adeta para yağdı, buna bir de 11 Eylül sonrası yönünü Batı’dan “müslüman Türkiye’ye” çeviren Arap sermayesini ekleyince, Türkiye ekonomisi uçuşa geçti. Olumlu dış konjonktür, hızla büyüyen ekonomi AKP’yi sandıkta güçlendirdikçe bir dinamik daha ortaya çıktı. Sandık sonuçlarını kendine kalkan yapan AKP hükümetleri ekonomik büyüme önünde engel gördüğü tüm düzenlemeleri ya iptal etti ya da etkisizleştirdi. Bir Avrupa Birliği ülkesinde görülmeyecek biçimde bu düzensizleştirme halen devam ediyor. Sonuçlarını da, Soma, Ermenek, Torunlar İnşaat, 3. Köprü ve havalimanı için kesilen Kuzey Ormanları ve Yırca’daki zeytinlikler gibi saymakla ibitmez acı olaylarla görüyoruz. Sermayenin karlılığını artırmaya yönelik bu tür gizli ya da açık destekler olmasaydı Türkiye ekonomisi bu kadar hızlı büyüyebilir miydi? Murad edilen böyle bir büyüme midir? Bunlar ayrı bir tartışmanın konusu. Yunanistan’ın ya da İspanya’nın aklına kentteki son ormanları imara açmak, iş güvenliği düzenlemelerini görmezden gelmek,  gereksiz projelere milyarlarca dolar akıtıp ekonomiyi suni bir şekilde büyütmek gelmediyse bunu neye yormak lazım? İş bilmez, beceriksiz, vizyonsuz yöneticilerine mi yoksa kararlara katılım, kuvvetler ayrılığı gibi kurumlarıyla demokrasiye mi? Herhalde ikincisine.

Demokratik ideallerin ve dayanışmanın faziletleri

Paul Krugman’ın halk oylaması sonuçlarına binaen “demokrasi herhangi bir ortak para sistemi düzenlemesinden daha önemlidir” sözü de bu noktanın altını çizmekte. Oylama sonucu AB demokrasisi açısından bir zaferdir. Yürünecek çetin bir yol vardır, bu doğru, ama halk “bunu bana rağmen, bensiz yapamazsın” mesajı vermiştir. 2008 yılından beri çeşitli veçhelerle ortaya çıkan (Wall Street’i İşgal et eylemleri, Gezi Olayları, Brezilya olayları vs.) halk hareketleri 1980’lerde oluşturulmuş oyunun kurallarına  bir başkaldırıdır. Yunanistan Avro bölgesinde kalsa da gitse de “hayalet” Avrupa semalarında daha belirgin bir biçimde görünmüştür.

Zaman, AB kodamanlarına, işlerine geldiğinde o çok övündükleri, demokratik idealleri ve dayanışmanın önemini hatırlatma zamanıdır.  Aralarında Yunanistan’ın da olduğu ülkeler 1953’te, yani AB’nin temellerinin atıldığı dönemde, 2. Dünya Savaşı’nda yanıp yıkılmış Alman ekonomisi ayağa kalkabilsin diye borçlarının bir kısmını iptal etmişti. Destek sırası başta Almanya olmak üzere Kuzey Avrupa ülkelerindedir.

 

Ahmet Atıl Aşıcı, Doç. Dr. İTÜ, YSGP MYK üyesi

 

Köşe Yazıları

2 Merkez Bankası 2 siyasetçi

Erdoğan ile Merkez Bankası (TCMB) arasındaki faiz çekişmesine Alexis Çipras ile Avrupa Merkez Bankası (ECB) arasındaki çekişme eklendi. Konunun yabancısı için izlemesi ve karşılaştırması zor bir durum. Merkez bankaları bağımsız olmalı mı? Fiyat istikrarı tek hedef olabilir mi? Seçilmiş siyasetçiler mi yoksa atanmış ve bağımsızlaştırılmış merkez bankaları mı haklı?

Çipras’ın ECB eleştirisi teknik ve ahlaki düzlemlerde oldukça haklıyken, Erdoğan’ın TCMB eleştirisi bir o kadar haksız.   Erdoğan neden haksız? Haksız çünkü fiyat istikrarını (düşük ve durağan enflasyon) kanun çıkararak TCMB’ye misyon olarak veren kendisidir. Öyle ki, TCMB bu hedefe (enflasyon hedefine) ulaşmak için istediği politikayı uygulamada bağımsızdır. Faiz de en önemli silahıdır. Ekonominin ısınmaya başladığını hissettiğinde faizi yükseltir, durgunluk belirtisinde faizi düşürür. Üretimin belli bir patikada seyrediyor olması makroekonomik dengeler için önemldir. Erdoğan, eğer faizin yüksekliğinden yakınıyorsa, yapacağı şey şikayet etmeyi bırakıp hala kontrolü altında tuttuğu meclisten çıkaracağı bir kanunla TCMB’nin bağımsızlığını sonlandırabilir. Ama gerçekten bunu yapabilir mi? Seçimden önce hiç yapamaz. Yapamayacağı şeyi tekrar tekrar önümüze getirmesini kendine “mağduriyet” sığınağı inşa etmek gayreti olarak görmek gerekir.  Seçim öncesi demek istediği aslında şöyle birşey: “ah şu TCMB yönetimi olmasaydı, faizler inseydi, ben ülkeyi ne kadar hızlı büyütürdüm, ne kadar çok istihdam yaratırdım. Ama izin vermiyor vicdansızlar”. Yerseniz.

Bir önceki başkan Durmuş Yılmaz’a “haddini bildirmeye” çalışırken de haksız Erdoğan. Durmuş Yılmaz kadar Erdem Başçı’da kendilerine verilen görevi layıkıyla yerine getirmiş parlak bürokratlardır. Hükümete seçimleri kazandıran ekonomi politikaları ise, ki Erdoğan her seçim meydanında bunu savunuyor, bu başarıda Erdem Başçı (Durmuş Yılmaz), Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’in katkıları tartışılmazdır. Ülkede bunca şey olup biterken finansal piyasaların görece sakin kalmış olması da yönetimde bu kişilerin kalmış olmasındandır. Böylesi bir değerlendirme, hükümetin ekonomi politikasının şartsız kabulü anlamına gelmez. TCMB’nin izlediği politikaların emekçiden, doğadan yana olup olmaması ayrı bir tartışmadır.

Şimdi, neo-klasik iktisadın yani egemen güçlerin iktisadi anlayışının bir ürünü olan “bağımsız merkez bankası” fikrini değerlendirebiliriz. Merkez bankası bağımsızlığı yüksek ve düşürülemeyen enflasyona çare olarak önerilmiş kurumsal bir çözümdür. Enflasyonla para basımı arasında sıkı ilişki vardır. Ekonomide yeralan her aktör kazancını maksimize etmek amacıyla ürettiği ya da sahip olduğu malın fiyatının gelecekte ne olacağını bilmek ister. Herkesin bir fiyat beklentisi vardır. Bu beklentiler güncel gelişmelerden etkilenir, özellikle hükümetin ekonomi politikalarından. Hükümetler malum sebeplerden dolayı açıktan para basmaya meyillidir, özellikle seçim öncesi. Seçimlerden kaynaklı dalgalanmayı önlemek, yani enflasyon yaratacak para basımını engellemek ancak merkez bankasını siyasetten bağımsızlaştırmakla mümkün. Bir türlü sözlerinde duramayan siyasetçiler kaybettikleri itibarlarını, ve inandırıcılıklarını merkez bankasını bağımsızlaştırarark geri kazanmaya çalışırlar. Bağımsızlaşmış merkez bankalarıyla beklenmeyen enflasyon riskiyle karşılaşma olasılığı düşer, bu da enflasyonu düşük ve durağan bir düzeye indirir. Bankaya yapılacak her tür müdahale bankanın inandırıcılığını zedeler, enflasyonu belli bir düzeye (enflasyon hedefi) çekmeye çalışan bankanın işini zorlaştırır. Başka ülkelerde siyasetçilerin para politikası konusunda kamuoyu önünde konuşurken oldukça temkinli olmalarının sebebi de budur.

Bir merkez bankası fiyat istikrarından başka hiçbirşeyi dert etmemeli mi? başka hedefler ne olabilir. Bağımsız da olsa fiyat istikrarı yanında çıktı açığı ve/veya istihdam düzeyi gibi hedefleri olan bankalar da mevcut dünyada. Bu hedeflere başkalarını eklemek teorik olarak mümkün, mesela biyokapasite açığını asgari düzeyde tutmak gibi.

Çipras’ın AB’nin gündemine taşıdığı sorun da budur. Çipras, mevcut kemer sıkma politikalarıyla Yunansitan ekonomisinin bırak toparlanmayı daha da çöktüğü tespitini yapıyor. Sayılar da bunu doğruluyor zaten. Borcum borç, ama bu şekilde istesem de ödeyemem diyor. Öncelikle bir soluk alayım, çöken ekonomimi toparlayayım, yüksek büyüme dönemlerinde daha fazla, düşük büyüme dönemlerinde daha az biçimde borçlarımı ödeyebileceğim bir düzenleme istiyorum diyor. Haklı olarak. Bugün AB’yi yönetenler de bundan başka çıkışın olmadığını gayet iyi biliyorlar aslında da tek dertleri Yunanistan’a verilecek tavizin diğer ülkeleri de (İspanya, Portekiz, İtalya) kapıda sıraya dizeceğinden korkuyorlar. Oysa korkunun ecele faydası yok. Syriza’nın galibiyetini ilan ettiğini an AB’de oyunun kuralları değişti. İspanya’da Podemos’un, İrlanda’da Sinn Fein’in başarıları bu gerçeği daha da belirginleştirecek sadece. ECB son günlerde oldukça ilginç açıklamalar yapıyor Yunanistan ile ilgili. Alışık olmadık derecede Almanya’nın politikalarına angaje bir çizgide Yunanistan’ı tehdit eden kararlar alıyor. Ve misyonunu ve sahip olduğu araçları kötüye kullanıyor.

Erdoğan eğer kızacak merkez bankası arıyorsa TCMB’yi bırakıp ECB’ye baksın. AB’nin büyük başları tarafından mağdur edilen Yunanistan’a yardım elini uzatmalı, ECB’nin almaya yanaşmadığı Yunan tahvillerinin bir kısmını almalıdır. Kendini konumlandırmaya çalıştığı pozisyon, ya da en azından komşuluk bunu gerektirmez mi?

 

Ahmet Atıl Aşıcı

Köşe Yazıları

Yırca’nın Ekonomi Politiği-2

Ahmet Atıl AşıcıHükümetin 2012 yılında açıkladığı Vizyon 2023 belgesi, Türkiye’ye 2023’te dünyanın en büyük 10. Ekonomisi olma hedefini koyuyor.  Kişi başına düşen gelirin 10 bin dolardan 25 bin dolara çıkarılacağı vaat ediliyor. Ne üreterek bunu başaracağız diye baktığınızda, otomotiv, demir-çelik gibi ilk sanayileşme döneminin ürünlerini görmek büyük hayal kırıklığı yaşatsa da, hükümet bu sürdürülemez ekonomik yapı altında elindeki tüm imkanları seferber etmekten geri durmuyor. Teşvik altında milyarlarca lira dağıtıyor, engel gördüğü kanunları değiştiriyor, denetlemiyor ve sonucunda fiyat sistemini bozuyor. Özel sektör kazanıyor ama Türkiye kaybediyor. Bugün yaşadığımız iş cinayetleri, doğa kıyımları Türkiye ve dünya gerçeklerine tamamen aykırı Vizyon 2023 hedeflerinden kaynaklanıyor. Yeri göğü betona boğan bir büyüme inadıyla demir-çelikte dünya lideri olma sevdasıTürkiye’ye hem ekonomik hem toplumsal hem de ekolojik olarak pahalıya mal oluyor. Bu politikalarla 2023 hedeflerine ulaşabileceğimize hükümet üyeleri dahil kimse inanmasa da, siyasi başarısını buna bağlayan hükümetin geri adım atmaya niyeti görünmüyor.

Boş Vaatler Gerçek Kısıtlar

İçi boş vaatleri bir yana bırakıp 2023’te nasıl bir dünya ile karşı karşıya kalacağımıza bakalım. Yüzlerce saygın bilim insanının kaleme aldığı ünlü İklim Değişikliği raporlarına baktığımızda iklim değişikliği sonucu tarımsal üretimin ciddi biçimde düşeceği, bunun gıda fiyatlarını artıracağı ve dünya nüfusunun yaklaşık %20’lik bir kesimin yoksulluk sınırı altına iteleceği uyarısı yapılıyor. Türkiye coğrafi olarak iklim değişikliğinden ortalama bir ülkeden daha çok etkilenecek dolayısıyla bu uyarıları daha bir ciddiye almamız gerekiyor. Geçen yaz en kurak yıllardan biriydi, ama bu bir istisna olmaktan çıkmak üzere. Bunlar, içi boş hedefler güdümündeki politikaların eninde sonunda toslayacağı gerçek kısıtlar. Tarım, mera alanları gibi tatlı su kaynaklarımızı gözümüz gibi korumamız gerekiyor. İngiltere 1800’lü yılların ortasında mısır ithalatını serbest bırakarak sanayileşmesi için gereken şartları yaratmıştı. Tarım çökmüş çiftçiler fabrikalara ucuz işgücü olarak itilmişti. Aldıkları ücret yaşamlık ücretti, ve bir ayda alınması gereken kalori üzerinden hesaplanıyordu. Hububatın ithali fiyatları ucuzlatmış, sonucunda ekmek fiyatları düşmüş, aynı kalori için işçiye ödenmesi gereken ücret de böylelikle düşürülebilmişti. Artan artık-değer kapitalizmin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştı. Bu stratejiyi günümüzde tekrar etmek mümkün mü? Olmadığına ilişkin birçok kanıt mevcut. Bugün içinde Türkiye’nin de olduğubirçok ülke gıda güvenliğini sağlamak adına Afrika’da büyük toprak parçaları kapatıyor. Bu ülkeler ya Türkiye gibi varolan tarım alanlarını koruyamamış ülkeler ya da tarım üretiminin hepten yetersiz olduğu ülkeler. YSGP olarak Soma’nın Ortaya Döktükleri isimli raporda belirtildiği üzere 1995-2013 yılları arasında Türkiye’de tarım alanları yüzde 11.3, yani 3 milyon hektar azalmış. Hayvancılıkta da benzer bir çöküş yaşanmakta. Türkiye 1928’den günümüze sahip olduğu mera arazisinin üçte ikisini kaybetmiş durumda.Et fiyatları bu kadar yüksekken, yani normalde karlı olması gereken hayvancılıkta yaşanan çöküş, diğer faktörler yanında, meraların tükenişiyle de açıklanabilir. Bu yanlış politikalar sonucunda geçtiğimiz yıllarda ilk defa saman ithal etmek ve Sudan’dan 5 milyon hektar tarım arazisi kiralamak zorunda kaldığımızı bir kenara not edelim. Sanayileşme fetişi sadece o ülke insanını etkilemiyor artık. Bu uğurda tarımını yokedenler Afrika’da toprak kapatma yarışına girdikçe orada yaşayan yerli halklar açlıkla karşı karşıya geliyor. Bu da işin vicdani ve ahlaki yönünü oluşturuyor.

Türkiye Yırca zeytinlikleri üzerinde üretilecek enerjiye muhtaç değil.Elektrik üretimi için gerekli kömür madenciliğine muhtaç olmadığı gibi. Vizyon 2023 daha zengin değil daha yaşanılabilir bir Türkiye’yi hedeflemeli. Emeğin ve doğanın haklarına saygılı bir ekonomik yapı oluşturmak zor değil. Bu bir tercih meselesi. Elindeki araçları bu hedeflere yönelttiğinde hükümetin büyümenin yavaşlayacağından endişe etmesi yersiz, zira rant peşinde düşük katma-değerli üretim azaldıkça boşalan yeri dolduracak dinamik bir özel sektöre sahip bir ülke burası. Bu yeşil dönüşümde kamu sektörünün de rolünü unutmamak gerekir.

Yeşil dönüşümde bireylerin ve yerel yönetimlerin rolü

Modernitenin insana vaat ettiği özgürlük vahşi kapitalist düzen içinde giderek tüketimin içine tıkıştırıldı. Elimizde kalan son özgürlük kırıntılarını market raflarında ürün seçmekte kullanıyoruz, o da düzenli bir gelire sahipsek tabii. İçinde yaşadığımız şehrin nasıl düzenleneceği, hayatımızı hangi işi yaparak yaşacağımız gibi soruların yanıtları hep piyasa sistemi içerisinde belirleniyor. Yaşadığımız hayatı dönüştürmenin rolü piyasaların bu belirleyici gücünün sınırlandırılmasından ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesinden geçiyor. Akıldışı ekonomik büyüme modelinin bedelini sıradan insanlar ödüyor. Demir-çelikte dünya lideri olma hevesindeki merkezi hükümet bunun bedelini kesilen zeytinliklerle Yırcalılara, hayat sularından mahrum bıraktığı vadilerle tüm Karadenizlilere ödetiyor. Oysa o yörelerin böyle yüklü enerji yatırımlarına ihtiyaçları yok. Huzur içinde yaşarken israf ekonomisini ayakta tutmak için biranda dikilen rüzgar güllerine ve onun üreteceği elektriğe ihtiyacı olmayan Bozburunlu köylüleri de burada anmamız gerekiyor.

Peki ne yapacağız? Bireysel düzeyde yapılacakları bir başka yazıya saklarsak, yerel yönetim düzeyinde yapılabilecek çok şey bulunmakta. Öncelikle, merkezi hükümet yetkilerinin çoğunun yerel yönetimlere devrinin sağlanması, piyasa sistemi dışında ekonomik örgütlenmelere gidilmesi gerekiyor. Mevzuatın buna uygun hale getirilmesi için  merkezi hükümet üzerinde baskı oluşturulabilir. İhtiyaç duyduğu enerjiyi güneş panellerinden sağlayabilen enerji kooperatifleri ile birçok insan enerji piyasasına köle olmaktan kurtulabilmekte. Kendi enerjisini kendi sağlayan bir yöre, kalkınma adına deresine, tepesine, zeytinliğe dikilecek büyük-ölçekli santrallere karşı daha sağlam mücadele edebilecektir. Bir diğer örnek,  üretici-tüketici kooperatifleri oluşturarak aracıları ortadan kaldırıp daha kaliteli ve hem üreteni hem tüketeni koruyan örgütlenmeler. Yerel ekonomileri güçlendirecek bu örgütlenmelerde sahip oldukları kaynaklarla yerel yönetimlerin sorumlulukları yadsınamaz.

İlk bölüm: Yırca’nın Ekonomi Politiği 1

Köşe Yazıları

Vizyon 2023 hedefleri revize edilmeden işçi ölümleri son bulmayacaktır!

Ermenek’te meydana gelen maden kazası ile gözler tekrar işyeri güvenliğine odaklandı.  Oysa Soma Faciası sonrası YSGP (Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi) olarak yayınladığımız raporda da belirttiğimiz gibi iş güvenliği sorunun önemli; ancak nihayetinde sadece bir parçası. Soma’da, Torunlar İnşaat’da olduğu gibi Ermenek’te yaşanan kazaların esas belirleyeni, hükümetin Vizyon 2023 hedefleri etrafında şekillenen ekonomi politikaları olmaya devam ediyor. Bu, ne yazık ki Vizyon 2023 hedefleri revize edilmediği  müddetçe işçi ölümleri artarak devam edecek demek.  İlk düğme yanlış iliklendiyse sonrasında ne yaparsanız yapın bunu değiştiremezsiniz. İliklenmiş ilk yanlış düğme bu yanlış ve tutarsız hedeflerdir, bunlara dokunulmadan iş güvenliği ve çevre standartlarının yükseltilmesi sadece kağıt üzerinde kalmaya mahkumdur. Soma’dan sonra sıkılaştırılan yönetmeliklerin Ermenek’te emek sömürüsünü daha da ileri boyutlara taşımış olduğu bunun en açık kanıtıdır.

En büyük 10. Ekonomi hedefi: Nasıl ve ne üreterek?

Şekil: Rekabetçiliğin Yapısı (1=ucuz emek-doğal kaynak, 7= benzersiz ürünler-süreçler)

Kaynak: Global Competitiveness Index, 2005-2013, World Economic Forum

Kaynak: Global Competitiveness Index, 2005-2013, World Economic Forum

Yukarıdaki şekil oldukça manidar. Yıllar itibariyle evrimi izlenebilen değişken ülkelerin ihracat pazarlarında ne üzerinden rekabet ettiklerini gösteriyor. En yüksek değer olan 7’ye yaklaşıldıkça ülkenin rekabet gücünün katma-değeri oldukça yüksek olan, AR-GE’ye dayalı ve başka ülkelerce taklit edilemeyecek denli benzersiz ürün ve süreçler üzerinden sağlandığını görüyoruz. Buna karşılık en düşük değer olan 1’e yaklaşıldıkça ülkenin rekabet gücünü ucuz emek ve doğal kaynak sömürüsü üzerinden sağlamakta olduğu anlaşılıyor.

Türkiye 2005 yılında 120 ülke içinde 76.  sırada başladığı yolculuğunu 2013 yılında 144 ülke arasında 95. sırada tamamlamış.  2012 yılında 87. sıradayken son bir yıl içinde 8 basamak düşmüş olduğunu görüyoruz.

Türkiye sıralamada hızla geriye düşerken kişi başına düşen gelirleri Türkiye’nin altında olan Çin ve Hindistan’ın ucuz emek ve doğal kaynak sömürüsünden hızla uzaklaştıkları görülüyor.

Şekilden çıkarılabilecek bir diğer ders İtalya gibi son dönemlerin en ağır krizini geçiren bir ekonomide yaşananlar. Ekonomik büyümeyi unutan İtalyan ekonomisinde rekabetçiliğin kaynağı yüksek katma-değerli ürünler olmaya devam ediyor. Demek hiçbir İtalyanın aklına ekonomiyi büyütmek için emek ve çevre standartlarını aşağı çekerek maliyetleri düşürmek gelmiyor!

Doğanın ve emeğin haklarına saygı gösterildiğinde Türkiye’de birçok madenin kapanacağı, birçok çılgın projenin rafa kalkacağı bellidir. Bu çok normaldir. Açığa çıkacak kaynakların katma-değeri daha yüksek, insan onuruyla bağdaşan, doğayla uyumlu alanlarda kullanılması biraz daha çok çalışmayı gerektirir ama böylesi felaketleri önlemenin de başka yolu yoktur.

Buraya nasıl geldik?

AKP iktidarları döneminde Türkiye ekonomisi hızlı biçimde dönüşüme uğradı. Büyümeyi sırtlayan sektörler giderek  daha kirli ve enerjiyi daha yoğun biçimde kullanan sektörler oldular.  Bunun sonucunda Türkiye’de çevre kirliliği rekor düzeylerde artarken, dışa bağımlı oluğumuz enerji ithalatı cari açığı rekor düzeylere yükseltti. Büyürken cari açık verme durumunda kalma gibi yapısal bir bozukluğa sahip olmasına rağmen bugüne kadar bu soruna çare olacak bir program uygulanmadı. Uygulanan tek politika, yerli fosil enerji kaynaklarını teşvik ederek ithal doğalgaza bağımlılığı azaltmak oldu. Kömüre verilen dolaylı ve dolaysız teşvikler neticesinde sektöre olan ilgi arttı. Ancak “Eski Türkiye” den kalma birtakım yönetmelikler ve idari yapı sektörün serpilmesinin karşısına engel olarak çıkabiliyordu. 2012’de maden ruhsatları verme yetkisi ilgili ve deneyimli kurumlardan Başbakanlık’a geçirildi. Zeytinlik gibi tarım alanlarına yakın yerlerde madenciliği engelleyen düzenlemeler teker teker değiştirildi. Yasak olmasına rağmen madenlerde taşeron sisteminin tüm sektörü ele geçirmesine göz yumuldu. Madenler etkin biçimde kontrol edilmedi, müeyyide neredeyse hiç uygulanmadı. Ve tüm bunlar katma-değeri son derece düşük, ne var ki elektriği son derece yoğun kullanan iki sektörü ayakta tutmak için yapıldı: Demir-çelik ve çimento.

Günümüz Türkiye’sinde üretilen elektriğin yarısına yakını bu iki sektör tarafından kullanılmakta. Hükümetin Türkiye’nin önüne koyduğu 2023’te demir-çelikte lider ülkelerden biri olma hedefine bu yapı altında ulaşmak mümkün mü? Finlandiya’nın portakal üretiminde dünya liderliğine soyunması ne kadar mümkünse Türkiye gibi (demir-çeliğin asli iki bileşeni olan hurda demir-çelik ve enerjide dışa bu denli bağımlı) bir ülkenin demir-çelikte dünya lideri olması o kadar mümkündür.

Mümkün olmasa da hükümetin ekonomiyi kolay yoldan büyütme inadı ve bu yolda yiten canlara baktıkça böylesi bir zenginleşmenin arzulanabilecek bir tarafı da yoktur.

Bu noktada, hükümetin hedeflerini veri kabul edip, “bu hedeflere ulaşmak için şu kadar elektriğe ihtiyacımız vardır”, o kadar elektrik için de “şu kadar yerli kömür üretmeliyiz” şeklinde hesaplama yapan mühendislerin acıklı hallerine de bakmak yerinde olur. Unutulmamalıdır ki, bir adım geri atıp, “bu kadar elektriğe bu sektörler eliyle büyümek için mi ihtiyaç duyuyoruz?” sorusu sorulmadıkça felaketler katlanarak artacaktır.

Soma Raporu’nda da belirttiğimiz gibi Türkiye’nin daha fazla elektrik üretmeye değil, ürettiği elektriği daha akıllıca kullanmaya ihtiyacı vardır.

Türkiye, büyümek için madenciliğe, inşaata, demir-çeliğe muhtaç değildir. İş güvenliği standartları evrensel standartlarda oluşturulana, bu standartları denetleyecek etkin bir idari yapı kurulana kadar tüm maden ve inşaatlardaki faaliyetler durdurulmalıdır. Soma sonrası olduğu gibi işini kaybeden işçilerin işverenin elinde bir koz olarak kullanılmasına izin verilmemeli, bugünler için oluşturulmuş İşsizlik Sigorta Fonu devreye sokulmalıdır.

Türkiye, Vizyon 2023 hedeflerini ekolojik, ekonomik ve toplumsal sürdürülebilirlik ilkeleri doğrultusunda revize etmelidir.

Ahmet Atıl Aşıcı

 

 

Ahmet Atıl Aşıcı

Köşe Yazıları

Soma Faciası: Bir idari-ekonomik modelin çöküşü

Soma faciası Türkiye’nin 10 yılı aşkın bir süredir içine girmiş olduğu büyüme patikasının ne kadar sürdürülemez olduğunun acı bir kanıtı olarak karşımızda duruyor. Olayın çok çeşitli yönleri var; ekonomik politikaların akılsızlığı ve vizyonsuzluğu bir yana, varolan tüm düzenleme ve kurumsal yapıları bir engel olarak gören hükümet yaklaşımı var. Fiyatlardan emeğin ve doğanın haklarının dışlanması var. Kurumsal yapının bir türlü kapsayıcı olamaması, giderek dışlayıcı olması var. Hizmet almak, işe girmek için TC Kimlik Kartı’nın yanında bir de AKP Üyelik Kartı’nın zorunlu hale gelmiş olması var. Türkiye buradan daha yaşanabilir, daha sürdürülebilir bir yöne evrilecekse bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirmeleri yapmak gerekiyor.

Akılsız Büyüme

Soma faciası sonrası medyada bir “merhametsiz büyüme”  lafıdır dolanır gidiyor. Sanki büyüme merhametli olsa sorunlarımıza çare olabilecek gibi! AKP dönemi ekonomik büyüme politikaları eğer tek bir sıfatla tanımlancaksa “akılsız” bana daha doğru geliyor. Akılsız çünkü işin kolayına kaçıyor, akılsız çünkü ne ekonomik ne ekolojik ne de toplumsal anlamda sürdürülebilir değil.

Sondan başlayalım ve AKP’nin açıkladığı Vizyon 2023 “stratejik” hedeflerine bakalım. 2023 itibariyle dünyanın en büyük 10. Ekonomisi olarak (şu an 17.), 500 milyar dolarlık ihracat (şu an 163 milyar dolar) ve kişi başına 25 bin dolar gelir (şu an 11 bin dolar civarında) hedeflerine  hangi sektörler eliyle ulaşmayı düşünüyor, ona bakalım.

Ekonomiyi büyütmek sanıldığı kadar zor bir iş değildir. Hele hele kurumsal yapının ve düzenlemelerin büyüme uğruna istendiği gibi kolayca eğilip bükülebildiği bir ülkede hiç de zor değil. Bugün dünya krizdeyken ekonomiyi hızlı bir şekilde büyütebiliyor diye AKP’ye methiyeler düzenlerin anlaması gereken birinci nokta bu. Evet Avrupa’nın birçok ülkesinde ekonomi büyüyemiyor, çünkü orada kimsenin aklına yol açmak için son kalan ormanları kesmek, işveren maliyetlerini düşürmek için taşeron sistemini getirmek gelmiyor, daha doğrusu gelemiyor. İnsanları madenlerde, tersanelerde ölüme gönderen, doğayı katleden bir yapı içinde büyümek bir marifet değil. Zira sürdürülebilir değil.

Neyin Vizyonu?

2003-2011 yıllarına ait Girdi-Çıktı tablolarından derlediğim verilerle yaptığım araştırmada bu dönemde Türkiye’de büyümeye en fazla katkı yapan 12 sektör olduğunu gördüm. Geleneksel olarak büyümeye katkı sunan tarım, tekstil gibi sektörleri bir kenara koyarsak, bu dönemde büyümeyi sırtlayan sektörler İnşaat ve inşaat-fosil enerji bağlantılı sektörler. Demir-çelik, Elektrik-Gaz-Su, Gayrimenkul hizmetleri, Karayolu taşımacılığı vs.

Tüp geçitler, duble yollar, rezidans-AVM, köprüler, kanallar, kentsel dönüşüm için canlanan inşaat sektörünü beslemek için demir-çelik, çimento, madencilik ve enerji üretiminin de artması gerekiyor. AVM’ler, rezidanslar dikildikten sonra bunları satma kiralama faaliyeti, yani Gayrimenkul hizmetleri canlanıyor. Duble yollar, köprülerle karayolu taşımacılığı daha karlı hale geliyor ve canlanıyor. Sorun şu ki, inşaata dayalı bu sektörlerin çoğu ara ve yatırım malı konusunda dışa bağımlı.

Analizi bir adım ileriye götürdüğümüzde görüyoruz ki, bu sektörler  Türkiye ekonomisinin kadim sorunlarından biri olan cari açığa (basitçe ithalatla ihracat arasındaki fark) en fazla katkı yapan sektörler. Yani ekonomik büyümeyi bu sektörlere havale etmek ülkeyi en son 1994 ve 2001’de krize götürmüş kronik cari açıkları hızla artırmakta. Hiçbir ülke uzun bir süre cari açık vermeye devam edemeyeceği gerçeğini ve cari açığın Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’ya oranının 2013 sonu itibariyle %7.4’e yükselmesiyle bugün geldiğimiz noktanın 1993 ve 2000 yıllarından daha vahim olduğunu da not edelim. Kronik cari açıklar ancak akılcı politikalarla bertaraf edilebilir, eğer yapılamıyorsa finansal krizler büyük ekonomik ve toplumsal maliyetler karşılığı bunu sizin adınıza yapar, 1994 ve 2001’de olduğu gibi. Cari açığın geldiği düzey itibariyle, günümüzün sorusu gelecekte bir finansal krizin olup olmayacağı değil, ne zaman olacağı.

Son dönemde hükümet politikalarına bakıtğımızda tek yapılanın krizi yaratan yapıyı dönüştürmekten çok günü kurtarmak olduğunu görüyoruz. “Akılsız büyüme” yavaşlamasın diye emek ve çevre standartlarının yükseltilmesini bırakın sonuna kadar esnetilmesi,  açık yargı kararlarının dikkate alınmaması ve aslında son yıllarda bizi dumura uğratan daha birçok karar…

Ancak tek sorunumuz keşke bu olsaydı. Büyümeyi bu 12 sektöre havale etmek Türkiye’nin ekolojisini de geri dönülmez biçimde yoketmekte. Küresel Ayak İzi Ağı’nın verilerine dayanarak yapılan analizin ortaya çıkardığı bir diğer acı gerçek bu 12 sektörün Türkiye’nin sebep olduğu ekolojik ayakizinin %80’inden sorumlu olduğu. Geri kalan 23 sektörün payı sadece %20. Halihazırda Türkiye’nin ekolojik ayakizi sahip olduğu biyokapasitenin yaklaşık 2 katı. Yani Türkiye’nin elektrik üretimi, karayolu taşımacılığı vs. den kaynaklı CO2 emisyonlarını emmek için gereken orman miktarı sahip olduğunun iki katı, gıda üretimi için gereken tarım arazisi miktarı sahip olduğu tarım arazilerinden %25 daha yüksek. Bu ne demek? Türkiye’nin mevcut büyüme politikalarına devam edebilmesi için yurtdışından biyokapasite ithal etmek durumunda kalması demek.  Sudan’dan kiralanan 5 milyon dönüm arazi, Romanya’dan ithal edilmek zorunda kalan saman haberleri hala hafızalarda.

Görüyoruz ki, AKP’nin en büyük “başarısı” olarak gösterilen hızlı ve istikrarlı ekonomik büyüme patikası ne ekonomik ne de ekolojik anlamda sürdürülebilir değildir. Mevcut büyüme politikaları cari ve biyokapasite açıklarını hızla artırmakta. Bu nedenlerle “merhametsizlik”ten çok “akılsızlık”tan bahsetmek daha anlamlı.

10 liraya kıyma nasıl olmazsa 24 dolara da kömür olmaz

Gazeteciliği özel şirketlerin halkla ilişkiler faaliyetlerinin bir kanalı olarak gören birinin kaleminden eskiden 140 dolara mal edilebilen bir ton kömürün özel sektör elinde nasıl 24 dolara üretilebildiği “mucizesi”ni okumak haliyle herkesi şaşırttı ve öfkelendirdi. İşçi güvenliğinden, doğanın haklarından fergat edilmeden bunun mümkün olamayacağı gerçeğini görmek hiç o kadar zor değil. Etrafımız böyle ürün ve hizmetlerle çevrili. Dünyanın birçok yerinde ortaya çıkan “Adil Ticaret” (Fair Trade) hareketleri bunları yıllardır söylemekte. İstiklal caddesinde yağmur yağdığında 5 TL’ye şemsiye alabilmek büyük kolaylık ancak Çin’in ortasından İstiklal caddesinde elinize ulaşana kadar işin içine giren herkesin kar ettiği bu yolculukta emeğin ve doğanın haklarının yenmemiş olması çok küçük bir olasılık. Haliyle, küresel ekonomik işleyişin de sürdürülebilir olmadığını açık biçimde görüyoruz. Dünya ticaretini denetleyen Dünya Ticaret Örgütü düzeyinde değiştirilmesi gereken çok şey olduğu açık. Ancak her ülkenin kendi derdine düştüğü bu küresel kriz şartlarında fiyatların “gerçek maliyetleri” yansıtacak şekilde uluslar arası anlaşmalar eliyle düzeltilebileceğini ummak ise fazlasıyla iyimser olur. Hatta ABD-AB, ABD-Doğu Asya ülkeleri arasında imzalanmak üzere olan ikili ticaret ve yatırım anlaşmaları, küresel sorunlara küresel çözümlerin başka bahara kaldığının en iç karartıcı delilleri.

Konumuza dönersek, nüfus artışıyla paralel olarak her anlamdaki kıtlığın arttığı dünyamızda fiyatların artmasını son derece normal karşılamamız, fiyatların ucuzlamasının hayatların ucuzlaması anlamına geldiğini anlamamız gerekiyor. Fiyatları düşürebilecek tek güç teknolojik gelişmenin ise dalgayı tersine çevirebilmesine imkan yok.  Fiyatların artması gerekiyor ancak bu ortalama bir tüketicinin daha az tüketmesi anlamına otomatik olarak gelmez. Servetlerin hızla arttığı, milyarder listesinin her geçen yıl kalabalıklaştığı dünyamızda yeterli alım gücünün olduğunu ancak bunun giderek daha az cepte yoğunlaştığı bir gerçek. Bu da bizi gelir paylaşımının adaleti konusuna getirir ki, gelirin adil paylaşıldığı bir ülkede 1000 TL’lik asgari ücret olamayacağı için 28 dolara kömür de üretilemeyecektir.

Düzenlemeler kadar denetim de önemli

Hiçbir özel şirket, ya da mevcudieyetini özel sektörün başarısına havale etmiş hiçbir hükümet elini kolunu bağlayan düzenlemelerden hoşlanmaz, ama demokrasinin gereğini yerine getirmek ve toplumsal taleplere bir cevap olarak düzenleme yapmak zorunda kalır. AKP’nin varolan çevre ve emek düzenlemeleri ile olan ilişkisinine dönersek Soma faciasıyla gündeme gelen 19 yıldır imzalanmaktan kaçınılan ILO’nun 176 no’lu sözleşmesi etrafında yapılan tartışma herşeyi apaçık ortaya seriyor zaten. Çalışma Bakanı Faruk Çelik “şecaat arzederken sirkatin söylüyor”, ve bu tür düzenlemeleri hayata geçirebilmek için kabinedeki diğer bakanlarla ve özel sektör temsilcileriyle nasıl “boğuştuğunu” anlatıyor. Madenlerin güvenliği sözleşmesi için özel sektörü iknaya çalışmak, kediyi masadaki ciğere dokunmaması için ikna etmeye çalışmak kadar absürd. Bakan Çelik ne bekliyordu? Bugüne kadar meydana gelen maden kazalarında firma sahiplerinin hiçbiri soruumlu tutulmamışken, hangi güç patronları imzaya ikna edebilir? Faruk Çelik’in bugün değil, aslında “ikna etmeyi başaramadığı”o toplantılar sonrası istifa etmesi gerekirdi demek günümüz Türkiye gerçekliğinde hala çok naif!

Tartışılmayan bir önemli husus daha var. Varolan düzenlemeler kadar bunların ne derece uygulandığı da önemlidir. Ne kadar eksik olsa da birtakım çevre ve emek düzenlemeleri var ancak bunlar sadece kağıt üzerinde. Kural var görünürde ancak denetim yok. Bu otobanda hız sınırını 90 km’ye düşürüp radar ve polis kontrolü olmadan sürücülerin kurallara uymasını beklemek kadar saçma. Ünlü Davos toplantılarını organize eden Dünya Ekonomik Forumu (WEF)’nun her yıl patronlar arasında yaptığı bir anket çalışmasının sonuçları Türkiye’deki vahim tabloyu göz önüne seriyor. “Ülkenizde çevresel düzenlemeler ne kadar sıkı” sorusuna verilen cevaplara göre Türkiye 145 ülke arasında 85. sırada. “Düzenleme tamam da uyulup uyulmadığı ne kadar ciddi denetleniyor?” sorusuna verilen cevaplarda Türkiye bu sefer 67. sırada yer alıyor. Çevre standartları yerlerde sürünürken varolan düzenlemelerin denetimi de orta halli. Emek ve diğer alanlarda durumun daha olumlu olduğunu düşündürecek bir veri de yok elimizde ne yazık ki.

Hizmet almak için TC Kimlik Kartı yetmeli, AKP Üyelik Kartı’na ihtiyaç yok!

Konu bir ucuyla idari ve ekonomik işleyişin AKP iktidarı döneminde içine girdiği çerçeveye de değiyor. Özellikle Gezi sonrası Türkiye sadece söylem üzerinden kutuplaştırılmadı. 17 Aralık süreci sonrasında ortaya saçılanlarla beraber değerlendirildiğinde TC Kimlik Kartı’yla vücut bulan devletle vatandaş arasındaki “haklar ve sorumluluklar” anlaşmasına “paralel” bir “idari ve ekonomik işleyiş yapısının” yavaş yavaş oluşturulmuş olduğu ortaya çıktı. Artık anektodal olmaktan çıkmış, Taraf gazetesinin Maliye’ye memur alımlarında yapıldığı belgelenen siyasi fikre ilişkin fişlemeler, güvenceden yoksun madenlerde 1200 TL’ye çalışabilmek için AKP üyesi olmanın kuvvetli bir referans haline gelmiş olması sıradan vatandaşın hakkını alabilmek için sahip olduğu TC Kimlik Kartı’nın yetersizliğini algılamış ve kabul edip ona sunulan “kolaylaştırıcı kimliğe” razı ge(tiri)diğini bize göstermiyor mu? AKP döneminde hızla artan (iyi ki!) sosyal yardımlarda da AKP Üyelik Kartı’nın belirleyici gücünü kim inkar edebilir? “İyi ama, yoksul kesimler ona sunulan imkana bakar, onun nasıl bir ilişkiler ağıyla kendisine sunulmuş olması ikincildir” denilebilir ki bir ölçüde haklıdır. Oysa madalyonun öte tarafında özel sektör- hükümet ilişkilerini işin içine katıldığında hiç de masum olmayan bir resim ortaya çıkmakta: Eş-dost kapitalizmi. Bugün “havuz medyası” tabirinde vücut bulan ilişkiler ağında da özel sektör patronu devletten ihale alabilmek, ucuza arsa kapatabilmek, imar izinlerini delebilmek, sorumluluklarından gerektiğinde sıyrılabilmek için AKP’ye yakın durmak zorunda olduğunu görüyor.  TC Kimlik Kartı’nın yanında AKP Üyelik Kartı’nı taşımak işlerini kolaylaştırıyor ancak bunun bir de bedeli var.  Birtakım vakıflara zorunlu bağışlar, birtakım medya kuruluşlarının alınabilmesi için oluşturulmuş havuz iddiaları ortada duruyor. Bu tam da yakında Nobel Ödülü almasına kesin gözüyle bakılan, Cumhurbaşkanlığı Madalyası’na da layık görülmüş MIT profesörü Daron Acemoğlu’nun ekonomik gelişme kurumlar ilişkisi bağlamında ele aldığı kapsayıcı-dışlayıcı yapılar tezine cuk diye oturan bir vaka.

Kimi kömür üreticilerine büyük paralar kazandıran, 2.5 milyon haneye her yıl asgari 500 kg. kömür yardımı  ancak böyle bir yapı altında mümkün olabiliyor.  Kömür üreticilerine verilen oldukça cömert dolaysız Hazine teşviğini saymaya bile gerek yok.  Faruk Çelik Bakanlar Kurulu’nda bakanları ikna edemediğinden dolayı iş güvenliği yasalarının çıkarılamadığından şikayet ediyor ancak kurdukları sistemin özü olan bir işleyişi değiştirmenin mümkün olduğuna en küçük bir an inanmış olması bile inanılmaz gelmiyor mu sizin de kulaklarınıza?

Peki ne yapacağız?

Önümüzde duran öncelikli sorun madenlerin güvenli bir hale getirilene kadar faaliyetlerinin durdurulmasıdır. ILO 176 ve benzeri düzenlemeler yapılmadan, ciddi bir denetim sistemi kurulmadan madenlerin halen faaliyete devam ediyor olması kabul edilemez.

İnşaat, demir-çelik, çimento, kömür, enerji yatırımlarıyla işleyen bu ekonomik yapı hiçbir açıdan sürdürülebilir değildir. Fosil enerjiye dayalı bu yapı belirli bir süre içinde tasfiye edilme, “yeşil dönüşüme” tabi tutulmalıdır. Kömür, demir-çelik, enerji yatırımlarına verilen devlet teşviği acilen kesilmeli, kaynaklar yeşil yatırımları teşvik etmek için kullanılmalıdır.

Türkiye’nin bir enerji açığı olduğu bir şehir efsanesidir. TÜİK’in 2012 yılına ait son verilerine göre toplam elektrik üretimi 239,5 bin Gwh iken tüketim 195 bin Gwh’dir. Eğer demir-çelikte dünya liderlerinden biri olma hedefin varsa, 10 tane nükleer santral de yapsan yetmeyecektir elbet. Böyle bir vizyona temelden karşı çıkmak gerekiyor.

İşsizliğin yüksek seyrettiği birçok ülkede olduğu gibi görevi sadece istihdam yaratmak olan bir İstihdam Bakanlığı kurulmalı, kamu kaynakları ve özel sektörü teşvik ederek yerele özgün istihdam projeleri hazırlanmalıdır. Bunun içinde “küçük aile tarımı”nın desteklenmesi, katma değeri yüksek talebi oldukça yüksek rüzgar gülü, güneş paneli gibi yeşil yatırımlar kolaylıkla girebilir. “Milli araba”, “milli tank” üretmek için milyarlar harcamaya hazır bir Türkiye’nin bu projeleri finanse edecek yeterli mali gücü bulunmaktadır.

Ayni kömür yardımına son verilmeli, yoksul ailelere dağıtılan kömürü serbest piyasadan satın alabilecekleri kadar nakdi destek biçimine dönüştürülmelidir.

Son olarak, devletle vatandaşı arasındaki ilişki evrensel standartlarda yeniden tanzim edilmelidir. Kapsamlı bir Yeni Anayasa çalışmasıyla yerel yönetimleri ve vatandaşlık bağını güçlendirecek adımlar acilen atılmalıdır.

ahmet aşıcı

 

 

Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı, İTÜ; YSGP MYK Üyesi

Köşe Yazıları

Ekonomik kriz kapıda mı?

ahmet aşıcıSon günlerin en çok tartışılan konusu bir ekonomik kriz var mı yok mu? Rivayet muhtelif. Hükümete yakınlık-uzaklıkla açıklanabilecek çoğunluk analizlerin dışında objektif ve olayı faiz-borsa-döviz üçgeni dışında ele alan değerlendirmeler yok denecek kadar az.

Anlatılan hikaye kabaca şu: Hükümetin yolsuzluk soruşturmalarına karşı yargı bağımsızlığına müdahalesi, Merkez Bankası bağımsızlığını zedelemesi, piyasa sistemindeki oyuncuların kurumlara olan güvenini azaltmış, cari açığı hızla artan Türkiye’nin geleceğine ilişkin beklentiler bozulmuştur. Bunun da döviz kuruna yansıması doğaldır. Döviz kurundaki dalgalanmanın ekonomik krizi tetiklememesi için Merkez Bankasının faiz artırımına gitmesi anlaşılır bir hamledir. Ancak hükümet baskısıyla bu engellenmeye çalışılmış, sonuçta da geç kalınmış, maliyet artmıştır. Doğru ancak eksik olan bu analizden çıkan sonuç şu: Faiz yükseldiyse bunun sorumlusu faiz lobisi değil, hükümetin kendisidir. Yaşananlar, hukuk devletine, basın özgürlüğüne, kurumların özerkliğine yapılan müdahalenin bir sonucudur. Buraya kadar tamam, ancak yukarıdaki analizi bir adım daha ileriye götürdüğünüzde, sanki hükümet geri adım atsa, söylemlerini yumuşatsa, ekonomik dengeler tekrar yerli yerine oturacak, Gezi öncesi “ekonomisi şahlanan Türkiye” geri dönecek gibi bir beklenti ortaya çıkıyor ki, itirazım buna. Keşke herşey bu kadar basit olsaydı.

Bu yazıda işleyeceğim temel tezim: Hükümetin uygulamakta ısrar ettiği ekonomik model toplumsal ve ekolojik sınırlara gelip dayanmış, tıkanmıştır. Özellikle Gezi sonrası dönemde yürütülen sindirme, ötekileştirme ve en son yolsuzluk soruşturmalarına karşı yargı kurumuna yapılan müdahaleler bu tıkanıklığı aşmak için yapılan hamlelerdir. Yani ekonomik dengeler yargıya müdahale edildiğinden dolayı bozulmamış, bu ekonomik yapı tıkandığı için yargıya müdahale edilmek zorunda kalınmıştır. Bu da güveni zedelemiş, döviz kuru ve faize yansımıştır. Bu çalkantının bir ekonomik krize dönüşmemesi için hükümetin önünde iki seçenek vardır. Mevcut ekonomik yapıda ısrar edilirse, demokrasiden ve açık ekonomiden vazgeçilmesi, fiili bir olağanüstü hal rejimi kurulması gerekir ki, bunun emareleri ortadadır. Ya da yargı bağımsızlığından, basın özgürlüğüne birinci sınıf bir demokratik sistem içinde doğasına, insanına saygılı, daha adil bir ekonomik modele geçilmesi. Gönlümüz tabii ki ikincisinden yana!

Kriz var mı yok mu?

Makroiktisat ne söylüyor? Yazında en çok kullanılan kriz göstergelerinden biri döviz kurundaki yıllık değişme oranıdır. Eğer yerli para yabancı paralar karşısında bir yıl içinde %25’ten fazla değer kaybetmişse bu bir döviz krizine işaret eder. Bugün itibariyle dolar kuru 2.25 TL. Bundan bir yıl önce ise 1.77 TL idi. Bir yıllık yükseliş %27 civarında. Bu göstergeye bakarsak, halihazırda bir döviz krizi içinde olduğumuzu söyleyebiliriz. Döviz krizinin, 2001’de yaşadığımız cinsten geniş çaplı bir ekonomik krize dönüşüp dönüşmeyeceğini söylemek için daha fazla veriye ihtiyacımız var. Bu veriler henüz yayınlanmadı ancak tüm öncü göstergeler, ekonomik kurumların tutumları ve hükümetin olaya yaklaşımı derin bir ekonomik krize doğru hızla gitmekte olduğumuzu işaret etmekte.

Son aylarda, hukuk, kent hakları, en son ekonomi alanında, hızlı bir öğrenme sürecinden geçtiğimiz için döviz kurunda yaşanan yükselişin ekonomik krizi nasıl tetikleyeceğini hepimiz az çok öğrendik. Kısaca, kazandığından fazla harcayan, yani büyürken cari açık veren bir ekonomik yapımız var. Bu dış borçların artması anlamına gelir. Kamu, 2001 krizi sonrası mali disipline kavuşsa da, özel sektörün net dış borçları hızla arttı. Ulaştığı nokta 165 milyar dolar civarında. Özel sektör TL olarak kazandığı parayı dolara çevirip ödemek zorunda. Dolar cinsinden borç aynı kalsa da TL’ye çevirdiğinizde hızla yükselmiş durumda. Doların yükselmesini frenleme amacıyla bir hafta geç kalındığı için, olması gerekenden daha fazla artırılmak durumunda kalınılan faiz oranları, dış borçlarını ödemek için içeriye yaptığı satımları artırmak zorunda olan özel sektör için ikinci bir kötü haber. Yükselen faizler bırakın satışları artırmayı düşürecektir. Yükselen faiz borcunu yeni borçlanmayla döndürmeye çalışan kamu maliyesine de ek maliyet yükleyecek, bütçe açığını ve kamu borcunu artıracaktır. Tam bir fasit dairenin içindeyiz yani. Bu gidişat üzerinde herkes hemfikirken, bu “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” durumuna nasıl geldik ve buradan nasıl çıkılacağı konusunda görüşler muhtelif. Her konuda kabak gibi kolayca ortadan ikiye ayrılan ülkede haliyle bu konuda da iki farklı görüş var. İlki, hükümet ve ona yakın kalemlerin, yukarda bahsettiğim gibi, faiz lobisi vs. komplo teorileri sosuyla sunulan açıklamaları. Yerseniz! İkincisi ise, daha ayakları yere basan açıklamalar. Faiz artışının arkasında komplocu aramamak gerektiği, hükümetin özellikle Gezi sonrası izlediği siyaset ve FED’in kararları gibi dış etkenlerin ön planda olduğu açıklamalar bunlar. Bu krizden nasıl çıkılacağı konusu ise daha şenlikli. Hükümet tarafının akıllara ziyan planı hakkındaki en iyi değerlendirme Zaytung’un sayfalarında yapılmakta. Daha geçtiğimiz aylarda Cumhurbaşkanı Gül’ün devlet nişanı ile ödüllendirdiği, gelecek yılların Nobel İktisat Ödülü adayı, MIT öğretim üyesi Daron Acemoğlu’nun yaptığı tüm çalışmaların aksine, kendince işleyen kurumları (yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, örgütlenme hakkı vs.) hepten yıpratarak bu krizden çıkılabileceğini düşünüyor hükümet. TÜSİAD’ından meslek odalarına, aydınlarından sıradan vatandaşına, herkesin cevabını bildiği “yargı bağımsızlığı olmayan bir ülkeye yabancı sermaye neye güvenerek gelecek?” sorusunu sormak “vatan haini” ilan edilmenin en kısa yolu olmuşken neyi nasıl tartışacağız?

Faiz Lobisi var mı yok mu? Varsa nereden çıkıp da başımıza üşüştüler?

Temel makroiktisat dersi almış herkes bilir ki, faiz paranın fiyatıdır. Her fiyat gibi, özellikle finansal varlıklar da bu geçerli, düzeyi geçmişte yaşananlarca değil gelecekte yaşanabileceklerle belirlenir. Yani beklentilerle ilgilidir. Faiz yaşanan sıkıntıların bir sebebi değil, yaşanan ve yaşanacak olan sıkıntıların bir sonucudur. Düdüklü tencerenin içindekileri sonsuza kadar ısıtamazsınız. Bir vakit sonra içerdeki basıncı düşürmeniz gerekir, yoksa tencere patlar. Artan gerilim tencerenin içindeki basınç gibidir, tencereyi (siz ülke diye okuyun) patlatmak istemiyorsan ya buhara yol vereceksin (yani faize) ya da tencerenin altını kapatacaksın (yani ülkeyi geren söylem ve icraatı bir kenara bırakıp kurumlara gereken değeri vereceksin). Tencereyi patlatan basınçtır ama basıncı artıran da ocağın altını kapatmayan siyasi iradedir.

Faiz lobisi kimdir nasıl oluşur?Basındaki kimi kalemlerin türlü cambazlıklarla Avrupa’daki LIBOR Skandalı’nı kullanarak varlığını ispat ettiklerini düşündüğü“faiz lobisi”, birtakım malum çevrelerin “düğmeye basmasıyla” ortaya çıkmış karanlık bir çete değil, bu hükümetin çağrısıyla toplanıp gelmiş, “Wall Street çakallarından” başkası değildir. Onlar durduk yere gelmemiştir, hükümet tarafından Türkiye’ye bizzat davet edilmiştir. Gezi olaylarına verilen tepki, 17 Aralık sürecinde yaşananlar Türkiye’yi açgözlü spekülatörlerin insafına bırakmıştır. Gelen mi suçlu, çağıran mı? Faizi yükseltmek için ellerinden geleni geçmişte yapmışlar, gelecekte de yapacaklardır elbet. Onların varlık sebebi budur, bunda şaşılacak bir şey yok. Daha da ötesi, faiz lobisine davetler Gezi ve 17 Aralık’la da sınırlı değildir. ÇED gibi yasal zorunlulukları yerine getirmediği için Avrupa bankalarından çok daha ucuza bulabileceği kredileri yurtiçindeki bankalardan sağlamak adına 2 misli faiz ödeyen de bu hükümettir. Faiz lobisi başımıza üşüştüyse, onları davet eden ve istediğini veren bu hükümettir ve şikayet etmeye hakkı yoktur.

3. Sınıf kurumsal yapıyla 1. Sınıf bir ekonomi olunamaz!

Gezi ve 17 Aralık süreçlerinin ortaya çıkardığı en önemli iktisadi gerçek kanımca budur. Türkiye’yi 2023’te dünyanın en büyük 10. ekonomisi yapmak, Halkbank’ı büyük bir uluslararası marka haline getirmeye çalışmak, milli irade izin verdiği sürece, elbette kihükümetin hakkıdır. Ancak, bu “vizyon” için olmazsa olmaz birtakım koşullar vardır. Üniversitenin özerkliği, yargı, emniyet ve basın özgürlüğü gibi kurum ve kavramların içi boşaltılarak bunlar başarılamaz. Uzatmaya gerek yok, basın özgürce işini yapabilseydi, hükümet ve çevresi hakkında bu kadar yolsuzluk iddiası birikmeyecekti. Üniversiteler ve diğer kurumlar iktidarların siyasi gücünü tahkim etme yerine, bağımsız bir şekilde bilgi ve karar üretme yönünde desteklenmiş olsaydı, varolan sorunları derinleştiren değil, hafifleten ve çözümüne katkı koyan bir rol üstlenebilirlerdi. Yargı sistemi bağımsız, basın özgür, kurumlar etkin çalışabilseydi, bölgesinde siyasi ve ekonomik bir güç olmak isteyen bir Türkiye’de ne Halkbank’a operasyon yapılabilir, ne de MİT’in kontrolündeki TIR’ları bu kadar kolay deşifre edilebilirdi. Bu kurumsal yapı bu vizyonun altında ezilmiş, dağılmıştır. Ya bu vizyondan vazgeçeceğiz, ya da bu niteliksiz, birbiriyle kavgalı kurumsal yapıdan.

Hükümet bu işin ayırdına varmış mıdır acaba? Yani insan sormadan edemiyor: Halkbank’ı uluslararası bir marka haline getirmek, milyarlarca dolarlık petrol paralarını Türkiye’de değerlendirmek için alındığı söylenen onca risk, ayakkabı kutularına girmesi engellenemeyen 4-5 milyon dolar sebebiyle nasıl harcanabildi? İyi niyetli düşünüp, “hükümet atayacağı genel müdürün hangi tiynette olduğunu nerden bilsin, her çuvaldan çürük bir iki elma çıkar” diyelim. Doğrudur , kimse o genel müdürü yolsuzluk yapsın diye oraya getirmez. Ancak, öyle bir iklim yaratırsınız ki, bunlar kaçınılmaz olur. Altyapısız, idmansız bir şekilde madalya kazanmaya zorlanan atlet nasıl çareyi doping yapmakta buluyorsa, 3. Sınıf bir kurumsal yapı altında marka yaratmaya zorlanan genel müdür de, almaması gereken riskleri alır ve bir çuval inciri 4-5 milyon için berbat eder. Benzeri bir tartışma bugün Merkez Bankası’nın faiz artırma kararının zamanlamasıetrafında dönüyor.

Merkez Bankası Bağımsızlığı ve İtibarın Önemi

Türkiye 2001 öncesine göre ekonomik kurumsallaşmada bir hayli yol katetti. 1980’den 2000li yılların başına kadar yaşadığımız yüksek enflasyonu ancak Merkez Bankası’nı bağımsızlaştırarak düşürebildik. Bunun sonucunda faizler düştü, AB ile üyelik sürecinin başlamasıyla da ilk yıllarda doğrudan sermaye yatırımlarında ciddi bir artış ve bunun sonucunda da hızlı bir ekonomik büyüme hızı yakalayabildi hükümet. Ekolojik ve toplumsal maliyetlerini bir kenara bırakırsak, oyunun kurallarını anlayıp ona göre oynayan AKP hükümetlerinin bir başarısıdır bu. Ancak, ekonomi yönetiminde, 2008 küresel krizi ile başlayıp 2013’te iyice su yüzüne çıkan görüş ayrılıkları başta Merkez Bankası olmak üzere tüm kurumları baskılamaya başladı. Eski Ekonomi Bakanı Çağlayan ile Başbakan yardımcısı Babacan arasındaki döviz kurunun düzeyi üzerindeki tartışmalar akıllarda. Bir yanda 2023 Vizyonu gereği üretimi ve yatırımı hızlandırmak için faizleri baskılamaya çalışan Çağlayan, öte yanda cari açık ve enflasyon hedeflerini gözettiği için tersini savunan Babacan. Böyle bir ortamda iyice “sünepeleşen” bir Merkez Bankası ile karşılaşıyoruz. Hükümetle belirlediği enflasyon hedefine ulaşmak için yapılması gerekenleri belirleme ve uygulama konusunda yasal güvenceye sahip bir kurum bile gereken kararları zamanında alamadığı için eleştirilmekte bugün. Bir hafta önce müdahale edilseydi çok daha az bir faiz artırımıyla doların artışı frenlenebileceği iddia ediliyor. Belki de yine başarılı olamayacak faizleri varolan düzeylere çıkarmak zorunda kalacaktı. Ama o zaman bir kurum olarak Merkez Bankacılığı jargonunda çok önemli bir yere sahip olan “itibarına” halel gelmemiş olacaktı. Oysa tüm bu yaşananlardan sonra, finansal piyasalar anladı ki Merkez Bankası bağımsız falan değil, hükümetin baskısı altında. Zaten faiz artırımına rağmen dövizin yükselmeye devam ediyor olmasının arkasında da bu yatıyor.

Bunlar bilinen, çoğunluk iktisatçı tarafından değinilen hususlar. Cari açığını kapamak için sürekli yurtdışından para girişine mahkum bir ekonomide, faizler politik söylem ve uygulamalara oldukça duyarlı hale gelir. Yabancı sermayeyi ürkütecek uygulamalar sermaye çıkışına, o da dövizin değerlenmesine sebep olur. Yok eğer, döviz yükselmesin derseniz TL’nin çekiciliğini yani faizi artırmanız gerekir. Faiz artışının dövizin ateşini alabilmesi ise Merkez Bankası’nın itibarına, yani politik baskıdan uzak karar alabilme yetisine bağlıdır.

Gezi, 17 Aralık süreci yaşanmasaydı da ekonomik kriz kapıya dayanmıştı zaten!

Kanımca yukarıdaki değerlendirmeler yaşadıklarımızın ve bundan sonra yaşayacaklarımızın dar bir tasviridir. Tezim odur ki, Gezi ve 17 Aralık süreci olmasa dahi bu sıkıntıları belki Ocak 2014’te değil ama misal Nisan 2014’te illa ki yaşayacaktık. Gezi olayları ve yolsuzluk soruşturmaları gerçeklerle yüzleşmeyi sadece biraz öne almıştır. Zira krize götüren dinamik iddia edilen yolsuzlukları örtmeye çalışan iktidara olan güvenin azalması sonucunda artan döviz ve faiz değil, hükümetin son yıllarda içine sıkışıp ülkeyi de içine tıkıştırmaya çalıştığı ekonomik modelin açmazlarıdır. Bu ekonomik yapının tıkanmış olmasıdır.

İlkin şu tespiti yapmak gerekiyor. 2003 yılında iyice küçülmüş bir ekonomi devralan AKP bunu hızla büyütebildi rahatlıkla. AKP’nin elini kolaylaştıran bir diğer unsur 11 Eylül saldırıları sonrası Körfez ve Arap sermayesini Türkiye’ye çekebilmesiydi. ABD’deki genişlemeci para politikasını da burada anmak gerekiyor. Bu kolay paranın varlığı Türkiye ekonomisinin yapısal sorunu olan cari açıkla yeterince ilgilenilmemesi sonucunu doğurdu. Ekonominin yapısal sorunlarına ilişkin yapılan teşvik çalışmaları da genel kurumsal yapının kalitesizliğinden ötürü oldukça etkisiz kaldı. Bunun yerine, vahşi bir üretim ve ihracat atağına girişildi. İstanbul sermayesi yerine Anadolu sermayesi desteklendi, iyice kurumsallaşmış, AR-GE yapıp katma-değeri yüksek ürünler üretebilecek holdingler yerine KOBİ’lerin desteklenmesi ekonomik olmaktan çok siyasi bir karardı. KOBİ’ler ARGE konusunda teşvik edildilerse de bunda başarı sağlanamadı, ancak ihracat her yıl rekorlar kırıyordu, ne gam. Ne var ki, ihraç ürünlerinin katma-değerinin giderek düşmesi engellenemedi. KOBİ sahiplerini uçaklara doldurup Asya’nın Afrika’nın uzak diyarlarında iş bağlantıları kurmakla övünen hükümet, ihraç edilen ürünlerin niteliğiyle yeterince ilgilenmedi. Misal, 100 dolar ihracat geliri için satılması gereken ürün miktarı her yıl arttı, bu da Türkiye doğasının ve insanın sömürülmesinin önündeki engellerin teker teker kaldırılmasıyla kolayca başarıldı. İçerde de benzer bir durum yaşandı. Yerli talep, konut, lüzumsuz ve empoze edilmiş projeler üzerinden canlı tutulmaya çalışıldı. İnşaat için gereken demir-çelik hurda olarak dışarıdan alınıyor, onlar da yine dışarıdan ithal edilen doğalgaz ve kömürle çalışan santrallerde üretilen enerji ile işlenebiliyordu. “Enerji açığı” var denilerek girilmedik dere, termiksiz bir kent bırakmamacasına enerji yatırımları vazgeçilmez olarak sunuluyordu. Hükümete göre, daha çok üretmemiz lazımdı, daha çok üretmek içinse daha çok enerji santrali, ancak bunun için de, ne yazık ki, daha çok ithalat gerekiyordu. Lüzumsuz projeler ÇED süreçlerinden bir gecede muaf tutuluyor, koruma altındaki alanlar her türlü ekonomik faaliyetin emrine verilebiliyordu. Kentlerin kadim mahalleleri kentsel dönüşüm altında yandaş sermayeye peşkeş çekiliyor, kentlerdeki kamusal alanlar, parklar kimseye danışmadan rezidans, AVM’ye dönüştürülebiliyordu. Doğaya ve kamusal alanlara saldırının şiddeti Cumhuriyet tarihinde hiç bu kadar yüksek olmamıştı. Emek de bu vahşi gelişmelerden payını aldı. Uluslar arası rekabet için emeğin payının, yani ücretlerin düşürülmesi taşeronlaştırma, esnekleştirme, güvencesizleştirme ile kolayca sağlanabildi. Nasıl olsa dışarıda bekleyen 3.5 milyon işsiz vardı. Tüm bu gelişmelerin, emek ve doğa cephesinde tepki çekmemesi düşünülemezdi. Örgütlü olmasa da yerel çevre direnişleri, kent hakları hareketleri hükümetin elini siyaseten zorlamaya başlamıştı ki Gezi olayları ve ardından iktisaden sıkışan iktidar koalisyonunun içinde başlamış olan çekişmenin gün yüzüne çıktığı yolsuzluk soruşturmaları fitili ateşledi ve işte bugüne geldik.

Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?

Sonuçta bir ekonomik krizle karşı karşıyayız ancak bununla mücadele için sebep-sonuç ilişkisini doğru kurmak gerekiyor. Yani cevap vermemiz gereken soru şu: Hükümetin yargıya müdahalesi mi ekonomik krize davetiye çıkardı yoksa tıkanan ekonomik sistem mi bu müdahaleleri gerektirdi? Bence ikincisi. Mevcut ekonomik yapı yolsuzluk üretmek zorundaydı. Zira hükümet, derelerde, lüzumsuz projelerde, kentsel dönüşümde, imar izinlerinde sıkışmaya başlamış, adım atacak yeri kalmamıştı. Azalan şeyin değeri artmış, ona ulaşmak için yeni yollar da kolaylıkla bulunmuştu. Ekonomik yapının şişirdiği emlak balonu, arsa maliyetlerini artırmış, varolan imar sınırları içinde kar etmek imkansızlaşınca, iddia odur ki, araya rüşvet çarkı girmişti. İstanbul Belediye Başkanı ve Meclisi, imar değişikliklerini görüşmekten rutin belediyecilik hizmetlerini tasarlamaya vakit bulamaz hale gelmişti. Ne kadar karşı çıksa da, 3. Köprü, havalimanı gibi büyük ölçekli planlarda olmayan lüzumsuz projeler, kanuna aykırı biçimde, merkezi hükümet tarafından planlara kolayca sokuşturulabilmişti zaten.

Halkbank olayına dönelim. Kaynak için uluslar arası bankaların birbirini çiğnediği küresel ortam da Halkbank’ı uluslararası bir bankaya dönüştürmek için elverişli bir ortam değildi. Hükümet sadece coğrafi ya da ekolojik anlamda sıkışmamış, bir de son krizle iyice daralmış uluslar arası finansal piyasalarda kendine yer açmaya çabalıyordu. Bu dar alanda birinin ayağına basmadan adım atmak mümkün değildi. Ama yine de riskler alındı, milyarlarca dolarlık petrol ve doğalgaz gelirlerinin Türkiye’de Halkbank tarafından değerlendirilmesi tam sağlanıyordu ki yatak odalarından fışkıran paralar yolsuzluk soruşturmasına konu oldu, hevesimiz de kursağımızda kaldı. Genel müdürünü denetleyemeyen, hadi onu geçtim, bunu sorgulamaya çekinen bir basın ortamı yaratan, yani kurumları etkisizleştiren bir hükümetin bu olayı komplo teorileriyle açıklamaya çalışması anlaşılır olsa da, sonuç değişmiyor.

Ne yapılabilir?

Hiç bir açıdan sürdürülebilir olmayan bu yapının değişmesi gerekiyor. Uzun vadede, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, Merkez Bankası bağımsızlığı en ileri düzeye getirilse dahi varolan kriz koşullarından uzaklaşmak mümkün görünmüyor. Zira, kurumsal yapının çzöülmesi sırf bu ekonomik yapının iyi işleyebilmesi için bir gereklilikti. Dolayısıyla, evrensel standartlarda tekrar inşa edilecek bir kurumsal yapı ile mevcut ekonomik yapı uyumsuzdur ve sürdürülebilir değildir.

Hükümetin önünde tek bir seçenek vardır, o da evrensel standartlara uygun kurumsal yapıyı kurmak ve onunla uyumlu bir ekonomik modeli uygulamaya koymaktır. Doğasına, insanına saygılı, değer üretirken doğasını insanını sömürmeyen, özgürlüklerini haklarını kısıtlamayan adil bir düzen tasarlanabilir, kurulacak kurumsal yapının ekonomik modele, günümüzde olduğu gibi köstek değil destek olması sağlanabilir. Açıktır ki bu zorlu ve uzun vadeli bir iştir. Kısa vadede, ekonomik çalkantının krize dönmemesi için kurumlara itibarlarının geri verilmesi, yolsuzluk soruşturmalarının hiçbir şaibeye fırsat vermeden sonuçlandırılması gerekmektedir. Bu uzun vadede sorunumuzu çözmez ancak bize bu köklü sorunlarımızı çözmek için zaman kazandırır.

 

Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı, İTÜ Öğretim Üyesi, YSGP MYK Üyesi

 

Yazarlar

“Çılgın Projeler” durursa ekonomi çöker mi?

Yard. Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı

Çok çeşitli mihvallerde hızla yayılan bir şehir efsanesi var: “Çlıgın Projeler durursa ekonomi çöker, ya da bu projelere hayır diyenler yabancıların (özellikle Almanya’nın ne hikmetse!) oyununa geliyor”.

Bu eleştirileri yapanların neye dayanarak bu tür yargılara vardıklarını anlamak güç. Altta özetlemeye çalışacağım dünya ve Türkiye için yapılan çalışmalar, ekonomik büyümeden ve istihdamdan vazgeçmeden doğanın sınırlarına saygılı bir yaşam kurabileceğimizi gösteriyor. Yani, ekonomik sistemin yeşil ilkeler temelinde dönüştürülmesiyle kişi başına düşen gelir artarken, işsizlik oranları düşürülebilir, ülkenin biyolojik kapasitesi artırılıp kirlilik azaltılabilir.

Önceki yazımda günümüzün “salt ekonomi büyüsün de gerisi ne olursa olsun” ruhlu ekonomi politikalarının ülkeyi getirdiği noktayı işaret etmiştim. Hatırlarsak, son yıllardaki hızlı gelir artışına bağlı artan tüketim ekolojik ayak izimizi kişi başı 2.55 hektara çıkarırken, ülkenin varolan biyokapasitesi kişi başı 1.31 hektara düşmüş. Ekonomi tıkırında giderken, doğal kaynaklarımızı hızla tüketmeye, ülkenin tarımsal üretimi talebin gerisinde kaldığından yurtdışından ürün ve daha acısı biyokapasite ithal etmeye başlamışız. Gıda güvenliğini kendi eliyle tehlikeye atan Türkiye’de Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü’nün Sudan’da kiraladığı 5 milyon dönüm arazi de yetmemiş olacak ki, başka Afrika ülkelerinden toprak bakılmaya devam etmekte (Radikal, 8 Şubat 2013).

Varolan sistem altında ya da değil ekonomik büyümeye temelden karşı olanları bir kenara koyarsak (ki bu da tartışılmalıdır ama bu yazının konusu değil) kimse ekonominin daralmasını, insanların işsiz kalmasını istemiyor. Biraz daha ileri gidelim ve komplo teorisyenlerinin itibarsızlaştırmak amacıyla tartışmayı misal, 3. Havalimanı-Frankfurt Havalimanı çekişmesine bağlamaya çalışmaları konusuna gelelim. Bu “akıl” yürütmesiyle, yeni pist yapımına karşı çıkıp mahkemede iptal ettiren Londralılar , ya da gece saat 11 ile sabah 05 arasında uçak iniş ve kalkışlarını yasaklatan Frankfurtlularda Türkiye ajanı demektir. Hangi yabancı parmaktan bahsediyoruz, biraz daha seçici olmakta, her İngiliz’i her Alman’ı aynı kefeye koymamakta fayda var!!! Neyse, geçelim.

Şimdi, ciddi ekonomik modellere dayanarak yapılan çalışmaların sonuçlarına bakalım.

Yeşil Dönüşüm’le daha çok gelir, daha çok istihdam ve doğayla barışık bir yaşam mümkün!

2008 Krizi inşaat, demir-çelik, çimento, otomotiv, fosil enerji gibi kirleten endüstrileri dönüştürmek için çok iyi bir fırsattı. Kimi ülkeler bunu bir ölçüde  başarabildi, içlerinde Türkiye’nin de olduğu kimi ülkelerse “dik durup” bildiği yoldan sapmadı!İlk gruptaki ülkeler krizden görece daha hızlı çıkmakla kalmadı, Çevresel Performans Endeksi’ndeki sıralamada daha üstlere tırmandı. Hatırlatalım, geçenlerde yayınlanan 2012 yılına ait sıralamada Türkiye 132 ülke arasında 109. sırada yeralabildi (Radikal 2, 23 Haziran 2013).

Yeşil Dönüşüm daha çok iş, daha az işsizlik demektir. OECD’nin 2011 yılında yayınladığı rapor yeşil dönüşümün ekonomik etkilerini araştıran çalışmaları özetliyor. İlginç sonuçlardan bazıları şöyle:

  1. ABD 2020 yılına kadar enerji tüketiminde yenilenebilir enerji payını %20’ye çıkaracak yatırımlar yapması halinde  200 binden fazla kişiye istihdam sağlayabilir. Buna karşın Fosil yakıtlara dayalı yatırımların sağlayabileceği iş sayısı 90 binden az olarak bulunmuş.
  2. Yine ABD’de temiz enerjiye sağlanacak 90 milyar dolarlık kaynağın 2012 sonunda 720 bin işi koruyacağı ya da yaratacağı hesaplanmış.
  3. Güney Kore’nin 50 trilyon KRW’lik yatırımla yeşil sektörlerde 2009-2012 döneminde 960 bin kişiye iş olanağı sağlayacağı bulunmuş.
  4. AB’nin 2020’de %20 yenilenebilir enerji hedefinin 1.4 milyon kişiye iş sağlayacağı hesaplanmış.

Şehir efsanelerinden beslenen bir diğer görüş de “ABD, AB ülkeleri zengin ve kaynakları var, biz ise gelişme aşamasındayız, hele biz de o düzeye gelelim bakarız” şeklinde sık sık karşımıza çıkmakta. Oysa kazın ayağı öyle değil. Çin, halen kişi başına gelir bakımından Türkiye’nin gerisinde, yani Türkiye Çin’e göre daha gelişmiş bir ekonomi. Ne hikmetse Çin’in 2011-2015 dönemini kapsayan 12. 5 Yıllık Plan’ı daha yeşil bir ekonomiye geçişin manifestosu olarak kaleme alınmış. Buna göre birim gelir üretiminde havaya salınan CO2 miktarını 2015’e kadar %17; NOx ve amonyum nitrojen salınımını %10 düşürmeyi planlamış. Çin 2008 itibariyle yenilenebilir enerji yatırımlarında dünya birincisi. Ve açıkladıkları 586 milyar dolarlık destek paketinin %40’ı yeşil yatırımlara ayrılmış durumda.

Türkiye üzerine önemli bir çalışma ya da bir şehir efsanesinin çöküşü

Şimdi, çok önemli bulduğum Erinç Yeldan, Aziz Bouzaher ve Şebnem Şahin tarafından 2012 yılında yapılmış bir çalışmanın sonuçlarından bahsetmek istiyorum. Çalışmanın başlığı “Türkiye Ekonomisini Yeşillendirmek: Sürdürülebilir Büyüme için Çevre Politikalarının Genel Denge Araşırması” şeklinde tercüme edilebilir. Önemi, Türkiye’de bu konuda yapılmış kapsamlı ilk ciddi çalışma olması. Araştırmacılar, mevcut politikalar 2030 yılına kadar devam ettirildiğinde Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH), istihdam ve çevre kirliliğinin ulaşacağı düzeyleri, birtakım alternatif yeşil politika araçlarıyla müdahale edilseydi ulaşacağı düzeylerle kıyaslıyor. Mevcut politikaların sürdürülmesi demek, yıllık ortalama %5-5.5 oranında büyüme demek ki bu oldukça iyimser bir rakam, bu büyüme sağlanırken cari açık ve bütçe açığının belirli düzeyleri geçmeyeceği de modele kısıt olarak yerleştirilmiş.

Mevcut ekonomi politikaları sürdürülürse (yani doğa için herhangi bir düzenleme yapılmadan) 2011- 2030 döneminde nereden nereye geleceğimiz aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. Buna Temel Senaryo diyeceğiz.

 

GSYH İstihdam (milyon kişi) Kirlilik (milyon ton)
2011 2030 2011 2030 2011 2030
774 milyar dolar 3 trilyon dolar 24.1 25.9 Katı Atık: 38.5 

PM10: 1596

CO2ed: 344.7

Katı Atık: 129 

PM10: 4045.5 CO2ed: 983.7

Kaynak: Yeldanvd. (2012) ve TÜİK.

 

Yeldan vd. (2012) bundan sonra çeşitli çevresel politikalar uygulansaydı, 2030’da GSYH, istihdam ve kirlilik, yukardaki Temel Senaryo’ya göre ne düzeyde olurduyu hesaplamış. Sonuçlar aşağıdaki tabloda özetlenmiştir.

 

Senaryolar Ne tür politikalar? Mevcut politikalarla 2030’daki GSYIH’ya Oranı Mevcut politikalarla 2030’daki İstihdama Oranı Kirlilik Azalımı (%)
Senaryo 1 CO2 salınımına vergi koy 0.926 CO2ed: 9.1
Senaryo 2 Senaryo 1+ Sanayi atıklarını vergilendir; PM10 azalımı ile beraber gelen verimlilik artışını hesaba kat; 0.886 0.80 PM10:35 

Katı Atık (sanayi): 60

Senaryo 3 Senaryo 2 + yeşil vergi gelirleri ile yeşil iş yarat 0.928 0.92 Katı Atık: 97 

PM10: 32.1

CO2ed: 27

Senaryo 4 Senaryo 3 + istihdam vergilerini düşür 1.016 1.236 Katı Atık: 97 

PM10: 26

CO2ed: 19.8

Senaryo 5 Sürdürülebilir tarım ile dönüştür: su kulanım etkinliğini artır + mera yönetimini geliştir + korumacı tarımı genişlet 1.036 1.018

Kaynak: Yeldanvd. (2012)

 

Yeldan vd. ilk olarak hükümetin CO2 salınımlarına vergi koyması durumunda ne olurdu diye soruyor (Seanryo 1). Temel Senaryo’ya oranla GSYH’nın 2030 yılında %7.4 daha düşük olacağı görülüyor, ancak CO2 salınımlarının %9.1 oranında azalacağı öngörülüyor. İkinci senaryoda CO2’nin yanında kimi sanayi atıklarının da vergilendirilmesinin etkileri incelenmiş, kirlilik büyük oranda düşerken GSYH ve istihdam mevcut politikalar izlenseydi ulaşılacak düzeylerin yine gerisinde kalmış.

Şimdi Senaryo 4’e bakalım. Burada hükümetin CO2, sanayi atıklarını vergilendirdiğini, vergi gelirleriyle yeşil işler yarattığını ve emek piyasasında istihdam vergilerini düşürdüğünü varsayıyoruz. Ve beklenen sonuç karşımıza çıkıyor. Temel Senaryo’ya oranla 2030 yılında GSYH %1.6, istihdam edilebilecek kişi sayısı %23.6 daha fazla çıkıyor. Bunun yanında CO2 salınımları 2030’da ulaşacakları değerden %19.8, Katı Atık %97, havadaki partikül miktarı (PM10) da%26 daha düşük olacağı bulunmuş.

Yeldan vd. Senaryo 5’te yüzlerini kırsal ekonomiye çevirip, belirtilen politikalar izlendiğinde Temel Senryo’ya göre ne durumda olacağımızı araştırmışlar. Buldukları sonuç yine umut verici. Temel Senaryo uygulansaydı ulaşılacak GSYH’dan %3.6 daha yüksek bir GSYH ve %1.8 daha fazla istihdam sağlanacağını göstermişler.

Bu çalışma (Senaryo 4 ve 5) gösteriyor ki, çevreyi katletmeden büyüme ve istihdam sağlamak mümkün. Bu çok yaygın bir şehir efsanesinin çöküşü demek. Dediğim gibi, bu sayılar, benzerleri devletin diğer kurumlarında kullanılan, ciddi ekonomik modellerin çalıştırılmasıyla elde edilmiş sayılardır. Bir yanlışlık eksiklik varsa, bu kusur o çalışmalar (2023 Vizyonu’nda açıklanan hedefler gibi) için de geçerlidir.

Senaryo 6

Yeldan vd. haklı olarak yeşil dönüşümü çok kısıtlı bir çerçevede ele almışlardır. Zira, ekonomik genel denge modeli kullandıklarından ancak sayıya dökülebilecek (vergi oranı, etkinlik düzeyinin artırılması) politikaları çalışmalarında kullanabilmişlerdir. Oysa, hükümetin elinde çok daha geniş bir politika yelpazesi vardır. Termik ve nükleer santral inşaatlarını durdurup rüzgar ve güneş enerjisi yatırımlarına teşvik vermek, binaların ısı yalıtımlarını sübvanse etmek, ormanları yokedecek köprü ve havaalanı inşaatlarından vazgeçip geleneksel tarımı desteklemek ve daha birçok yeşil dönüşüm politikası bulunmaktadır. Bunların uygulanması halinde ekonomik büyümeden ve istihdamdan fedakarlık etmeden daha yaşanılabilir bir ülkeye kavuşmak mümkün.

Özetle

Ormanları, denizleri, gölleri, akarsuları, parkları kısaca tüm ülkeyi koca bir şantiyeye çeviren, yaptıkları rezidansları dükkanları satamayınca Mütekabiliyet Yasası’nı hızla geçirip paralarını nerede değerlendireceğini şaşırmış yabancılara emlak satışının önünün açan, inşaatlar için ülkeyi demir-çelik ve çimento gibi oldukça kirletici sanayilere boğan, sonra bu sektörlerin aşırı enerji ihtiyacını bahane gösterip “enerji açığımız var” diyerek İskenderun Körfezi’ndeki 100 km’lik sahil şeridine 7 tane termik santral, Karadeniz’in derelerine 2000 küçük HES inşa edenlere ve buna ekonomi büyüsün, istihdam artsın diye ses çıkarmayanlara karşı Yeşil Dönüşüm politikalarını savunmamız gerekiyor. Doğa için, yaşam için ve adalet için…

 

 

Ahmet Atıl Aşıcı

 

Kategori: Yazarlar