Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüs kenti de çökertiyor

Mart ayı başında, “Savaş, Virüs ve Mültecilik, Göç” başlıklı yazının ilk paragraflarında “savaş” ve “virüs” terimleri üzerinde durmuş, ama asıl üzerinden durulacak konunun, “göç ve mültecilik” olacağını yazmıştım. Ancak “virüs” konusu öylesine dehşetli bir düşünce ve toplumsal davranış biçimi/ devlet zoru” halini aldı ki, virüs konusundan uzaklaşmak, mümkün olamadı ve göç konusu, geri plana kaydı.

Mesele hala önceliğini ve ideolojik egemenliğini koruyor. Hepimizin üzerine salınan dehşet, sindirme ve korku, başka bir düşünce ya da söz üretme olanağı bırakmıyor. Göç ve mültecilik sorunları da, en azından Ortadoğu, Türkiye ve savaşların farklı yoğunluklarda seyrettiği (Afganistan, Suriye, Filistin, ya da bazı Afrika devletleri gibi) ülkeler bakımından, bugünün konjonktürü olarak önemini koruyor, ama önceliğini kaybetmiş durumda. Bu nedenle, bu konuya mutlak geri dönmek gerekiyor; ancak yine ertelemek zorundayız galiba…

Gerçekte virüs, göç kavramının tam karşıtı bir durum yarattı. Her türlü yer değiştirme, virüs nedeniyle neredeyse bitti. Sadece uluslararası yolculuklar değil, ülke içindeki yolculuklar ve hatta kent içindeki küçük dolaşımlar bile durdu ya da bazı gruplar için yasaklandı.

Virüsü, doğal olarak, bir sağlık konusu olarak ve sağlık bakımından kayıplar ve kazanımlarla konuşuyoruz. Sağlık ile ilgili sorunlar giderek psikolojik sağlık, bir yerde kapalı kalan ve kendisiyle nasıl ilgilenebileceğini bilmeyen, hobileri-merakları, küçük gündelik yaşam projeleri olmayan bir toplum için, büyük bir sorun alanı oluşturmaya başladı. Kapatılmış insanlar en fazla mutfak hobileriyle ilgileniyor ve televizyon seyrediyor, belki biraz daha küçük bir grup, dergi-gazete-kitap okuyor, film seyrediyor, spor yapıyor ve bilgisayarından dünyayı izliyor. Telefonlar, görüntülü görüşmeler, eskisinden de önemli…

Krizin ekonomiye vereceği zarar ile kente vereceği zarar, aynı değildir.”

Virüs ile ilgili diğer tartışma konuları, biraz politika ve yasal düzenlemeler, biraz ekonomi ve belki çok az da ekolojik konular… Ekonomik konular, genellikle makro-ekonomik düzeyde tartışılıyor: Kriz ekonominin hangi sektörlerini ne biçimlerde vuruyor, finans ve kredi politikaları nasıl düzenlenecek, istihdam/ işsizliğin artışı ilgili sorunlar ve çalışma biçimleriyle ilgili düzenlemeler… Eğer biraz daha derinleşmiş bir bakış açısı varsa, “krizin ekonomik etkilerinin sınıfsal sonuçları, kadınlar ve çocuklar ve emekli olduğu halde çalışmak zorunda olan yaşlılar vb.” bakımından tartışmalar yapılıyor.

Bu yazı ise, kentler, virüsün kentler üzerindeki yıkıcı etkileri, özgür ve çeşitlenmiş kentsel toplumsal yaşam biçimini, dolayısıyla kentlerin kimliğini ve kendine özgü kültürünü oluşturan ögeleri ve etkinlikleri nasıl çökertmekte olduğu üzerinde duracak. Ekonomik kriz, önce en zayıf halkalarını sarsmaya başlar ve asıl kaybedenler, genellikle sermayeleri/ ekonomik birikimleri ve pazar payları en az, en marjinal olan işletmelerdir. Kısacası, bunlar küçük işletmelerdir.

Krizin “ekonomiye” vereceği zarar ile “kente” vereceği zarar, aynı değildir.

Ekonominin krizden çıkması ve yeniden eski “normal” işleyişine kavuşması, büyük ölçüde, büyük sermaye yatırımlarının ve finans sisteminin korunmasıyla sağlanacaktır. Oysa kenti yaşatan ve her şeyden önemlisi kent kültürünü ve her kentin kendine özgü kimliğini oluşturan ve besleyen kültürel etkinliklerin hepsi, ya ekonomi dışı kategorilerde (müzeler, konser salonları ve bazı durumlarda sergi salonları, konferans ya da kültürel etkileşimler için kullanılan küçük salonlar ve kültürel etkinliklerin sponsorları/ desteklileri vb. ile yürütülen sanatsal yaşam vb.) oluşurlar, ya da doğrudan küçük hatta çok küçük üretim türünde faaliyet gösteren işyerlerinde oluşurlar.

Ekonomik olmayan ‘işletmecikler’

Bir kent için önemli olan ve kentin kimliğinin inşasına katkıda bulunan işyerlerini şöyle bir düşünelim: Sekiz-on masalı restoranlar, küçük pub’lar ve biracılar, kafeler ve pastaneler, dondurmacılar, tatlıcılar-şekerciler, köfteciler ve yöresel yemek yapılan yerler, kitapçı dükkanları, sahaflar, edebiyat ve sanat kitaplarının yayınevleri, edebiyat ve sanat dergileri ya da bilim dergileri yayınlayanlar, müzik ile ilgili aletleri ve ürünleri satanlar, küçük zanaat üretimleri yapanlar ve daha çok turistlere yönelik işleri yaratanlar ve eksantrik malları üretenler. Ayrıca butik pansiyonlar ve küçük oteller, hamamlar, gümüş işi yapanlar, koleksiyonerler için çalışanlar, matbaalar, terziler veya moda atölyeleri, berberler, çiçekçiler…

Biraz daha düşünürsek, resim galerileri ve küçük, deneysel ya da alternatif tiyatrolar ve kabareler, küçük müzik holler ve ya küçük grupların müzik yaptığı yerler, inşaat sanayii için üretim yapan mimarlar, heykeltıraşlar ve seramikçiler, amatör işi sinema yapanlar ve deneysel sinema salonları, her alandaki yenilikçiler ve yeni girişimleri hayal edenler (…) hepsi, kapitalist işletmecilik mantığının oldukça uzağında ve amatör, kendi işyerlerini ayakta tutmaya çalışan küçük işyerleri ya da işlerdir. Ama eğer “kendi yağlarıyla da kavrulamazlarsa” hiçbiri yaşayamaz. Birlikte çalışan bir-kaç kişiyi de yaşatamaz.

Küçük üreticilerin, kentin büyüklüğüne göre binlercesi, belki de çok daha fazlası, çok küçük bir parasal sermaye, buna karşılık daha çok sosyal ve kültürel sermaye birikimi ve yatırımlarıyla, ince ağlarla örülü-zarif ve kimlikli kentsel bir doku oluşturur. Ekonomileri, kapitalist iktisat teorisine göre, her zaman sallantıdadır, işlerini bıçak sırtında götürülen “ekonomik” işletmelerdir. Ama her kentin kültürünü ilmek ilmek dokuyanlar, kentin bu küçük zanaatkarları ve sanatçılarıdır.

Paris’i de düşünseniz, kafeleri ve restoranlarıyla, tiyatro ve müzeleriyle, Berlin’i, hatta New York’u düşünseniz, hepsi ya kabareleri, küçük restoranları, kahve-likör, şarap, bira satılan binlerce küçük kafe/ pub’u veya müzeleri, toplumun beğenisine sunulmuş eserleri sergileyen ve daha çok kent kamusunun yararı için çalışan salonları ve müzik üretimi yapan küçük kulüpler aklınıza gelir. Operayı ya da büyük bir tiyatroyu düşünseniz, onlar bile genellikle bıçak sırtında yaşarlar.

Her kent, her gün, bu milyonlarca küçük katkının parmak uçlarında oluşur ve pırıltılar saçmaya başlar.”

Paris ya da Roma, Milano denilince, bir fabrikayı/ büyük ofisleri, ya da bankaları düşünmeyiz, yapıların özgün mimarisini, sokakları ve meydanları, ırmak kenarındaki peyzaj düzenlemelerini, kaldırımın üzerindeki küçük masaların uçuşan örtülerini ve sandalyeleri, şemsiyeleri hatırlarız. Kenti, kimliğini ve derinliğini üreterek var eden yerlerin hemen hemen hepsi, bu krize dayanamayacak güçsüzlükte ve “ekonomik” olmayan “işletmecik”lerdir.

Kentin kültürel yaşamının özgürce ve bütün çoğulluğu ve farklı renkleri ve dokunuşlarıyla oluşmasında güzel sanatlardan ve mimarlıktan, yeme-içme yerlerinden ve giyim tasarımcılarından ve satıcılarından, sinemacılardan-fotoğrafçılardan-grafiticilerden performans sanatçılarına kadar, her etkinlik, biriciktir ve üretildiği yer, kendine ait ayrıntılarla ve özelliklerle donanmış küçük bir doruk yaran bir birimdir. Bu küçük birimler genellikle, kendi sözlerini/ var olma biçimlerini, kent ortamındaki varlıklarını/ manifestasyonlarını önemsedikleri için vardır. Her kent, her gün, bu milyonlarca küçük katkının parmak uçlarında oluşur ve pırıltılar saçmaya başlar.

Onların yokluğu ya da cılızlaşması ise, kentin de ve kent kültürünün de zayıflaması, konjonktürel olarak yok olmaya yüz tutmasıdır. Biliyoruz ki, onlarla birlikte kaybolmaya başlayan (en azından bu kuşağın) yaşadıkları kentin kültürüne yaptıkları/ yapmaya çalıştıkları katkılardır. Kentte en önce eriyecek olan en narin ve en sırça tabaka, parayı önemsemeksizin merak ettikleri işleri yapanlar, yapmayı çok istedikleri şeyleri üretenler, ya da ayakta kalmayı ancak bu ölçekte üreterek becerebilenler, hayallerindeki etkinlikleri/ performansları kentin sahnesine koyanlar, bu kentte başka türlü yaşamayı anlamsız bulacak olanların yarattığı katmanıdır.

Devletin, virüs salgını nedeniyle destek olarak sunacağı yardım programları, büyük işverenlere sunulacak olan yardımlar, eğer politik olarak kayırmacı bir biçimde işletilecekse (ki bunun tersini beklemek, Türkiye için çok zor) bu destek paketlerinin getirebileceği yarar, küçük işletmeler için ya hiç oluşmayacak ya da önemsiz ve güvensiz olacaktır. Kısaca virüs, öncelikle, kentin bu küçük üreticilerini yok etmek üzeredir.

Devrimci kopuş ve ‘büyük temizlik’ olasılığı

Gerçi şöyle de düşünülebilir: Bir tsunami, bir gün ansızın, bütün ögeleri siler-süpürür ve yok ederse, kent her zaman yenilerini yaratır ve yapar. Ve belki de kentin bu boyutlarıyla yeniyi oluşturabilmesi için, ara-sıra böyle büyük yok edicilere/ krizlere ihtiyacı vardır.

Büyük devrimci bir darbe ve kopuş, ardından gelen büyük “temizlik” ve oluşacak boşluğun vaat edebileceklerinin nihilist veya anarşist bir hayal de söz konusu olabilir elbet…

“Kent ve kentin geleceği, virüsün kent (belki burada, ‘eski kent’, hatta ‘post-modern kent’ demek de olası?) üzerindeki yıkıcı etkisinin derecesine göre belirecektir” diyebiliriz.

Ancak bunu umut etmek için, bu düşünceyle birlikte oluşmaya başlamış ve oldukça kıvam bulmuş başka kentsel-toplumsal ve politik gelişmelerin varlığına ya da olgunluk düzeyleri ve yeni yaratıcılıkların beklentisini destekleyecek derecede güçlü ipuçlarına da sahip olmamız gerekirdi.

Oysa virüs sadece, kentin kültürel varlığının ve kimliğinin milyonlarca küçük parçadan oluşan dokusuna zarar vermiyor; bir yandan da dünyanın hemen hemen bütün ülkelerinde, Çin’den başlayarak Hindistan’da, ABD’de ve AB ülkelerinde ve Avrupa’da (Macaristan yeni OHAL yasasını parlamentosundan geçirdi bile) Rusya’da ve Türkiye’de, daha otoriter ve despotik (en iyi olasılıkla Peronist) merkezi devlet yapılarını ve onun tahakkümünü de oluşturuyor. Artık, 1984’den bile daha zifiri ve demir kapaklı kentlerde yaşamaya başladık.

Virüs/ virüsün getirdiği, karantinalı/ ev hapisli ve “sosyal mesafeli”, itaatli yeni durum, kentlerdeki demokrasinin, demokratik yaşam tarzı için gerekli olan kurumların, kentteki özgürlük, protesto ve direnişi olanaklarının ve bütünüyle insan haklarının kullanılabilir olmasını da baskılıyor, askıya alıyor, indirgiyor ve olabildiği kadar ezmeye çalışıyor. Karşı çıkışın ve devletin popülist politikalarının herhangi birine muhalefetin artık eylemli olarak olanaksızlaşması ve bunun neredeyse toplumun bütün kesimleri tarafından kabul edilmişliği, sadece bu günlere özgü ve geçici olabilir.

Ama içinde olduğumuz durumun karakteristikleri neler?

Önce distopyanın kurucu ögelerinin nasıl gelişmekte olduğuna göz atalım:

  • Kentlerin ayrıntılanmış, çeşitlenmiş ve kendine özgü meraklar ve kimliklerle son derece renklenmiş, işlenmiş kültürel dokularının, “kendiliğinden” ayakta kalamayacak hale gelmesi ve çökmeye başlaması, en marjinalinden başlayarak, sıra-dışı harika yaşamlarının/ kültürel etkinliklerin ve örgütsel yapıların sönümlenmesi,
  • Okula bile gitmeyen çocuklarıyla evlerine kapanmış ve korkmuş kent toplumları,
  • Virüs ya da başka bir “büyük felaket ya da seferberlik” nedeniyle merkezi iktidarların OHAL yasaları ilan ederek bütün yetkileri ellerinde toplaması,

ve

  • Küresel ısınmayla, toprakların ve suların ve gökyüzünün kirlenmesi, kaynakların tüketilmesi ve milyonlarca hektar ormanlarının yanması veya sanayileşmiş ormancılık ve tarıma açılması vb. ile dokusunun giderek kopmaya doğru yöneldiği bir ekolojik krizin gelmekte olduğunu anlamaya başladığımız bir gezegen…

Kent için, geleceğe dair, umutlu olmayı sağlayacak ne kalıyor elimizde?

Ancak bütün bunlara rağmen, yine de umutlu olabiliriz elbet.

Eğer çökmekte olan, aynı zamanda, kapitalizmin “neo-liberal” aşaması ya da bütünüyle kendisiyse ve dünyanın bütün halkları, ekolojik krizi ciddiye almaya ve özgür olmaya istekliyse, belki virüsten sonra, daha küçük ve daha temiz üretimlerle ve gezegenle daha barışık ve uyumlu, dayanışmacı ve daha komünal toplumlarda yaşamak için arayış tohumlarını da yeşertiyordur?

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKoronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüs ve toplumlar, kentler, komşular II

Bir önceki yazı, bir virüsün, salgın ve bulaşabilme/ öldürücü olabilme riski yüksek olan bir tehdit karşısında dünyadaki, ülkedeki, kentteki ve  mahalledeki dengelerin hepsini birden dikkate alarak, küresel biyopolitik/ ekolojik ve toplumsal gelişmeleri değerlendirmek ve bunun üzerinde sakince düşünebilmek için bir bakış açısı geliştirme arayışına başlamıştık. Bu yazı, aynı düşünceyi, sivil ve demokratik özgürlükleri korumak ve genişletmek isteyen bireyler, ya da topluluklar/ toplum olarak, virüslü günler ve virüs sonrası için hazırlanmak üzere, biraz daha genişletmek ve  derinleştirmek gereği üzerinde durmaya çalışacak.

Toplumun sağlığı bakımından, büyük bir hızla karar verilmesi ve uygulamaya geçmesi için gereğini yapacak ve kararları hiçbir biçimde tartışmaya açmayacak otoritelerin gelişmesi, devlet ya da sınıf baskısının ve emrediciliğinin mutlaklaşması ve normalleşmesine doğru bir anlayışın belirmesine neden olacaktır. Gerçi “virüsün yarattığı durum, geçici bir durumdur ve virüs tehdit olmaktan çıkınca, onun yarattığı bu kutuplaşmalar ve çelişkiler de ortadan kalkacaktır” diye düşünebiliriz. Ama gerçekten öyle olacak mıdır? 11 Eylül, nasıl bir kez bütün özgürlükler ve birliktelikler üzerinde kalıcı bir sınırlama yaratmak için kullanıldıysa ve bazı davranış-özgürlük alanlarındaki daralmalar öylece kaldıysa (devletin “işkence yaparak bilgi toplaması” vb. gibi), bu tür bir siyasi düşünce, virüs sonrasında da kalıcı olabilir. Ya da belki bazı önlemler, en güçlü olanların en stratejik bulduğu “önlemler” kalıcılaşmaya başlar?

‘Virüs fırsatı’

Kentteki gündelik yaşamın, gecenin ve gündüzün, kültürel ve toplumsal etkinliklerin, protestoların ve direnişlerin, biraz daha sınırlandırılmasını ve iyice denetim altına alınmasını, hangi merkezi otorite istemez? Bütün devletler ve onun bürokrasisi, polisi ve orduları, sivil toplumun serbestliklerini ve özgürlük içinde oluşturduğu beraberlikleri, fikir tartışmalarını ve sokak gösterilerini, elbette “riskli”bulur. Virüs zaten bunları unutturmuşken, yeniden canlanmaması için fırsatlar değerlendirilemez mi?

Zaten bıçak sırtında duran virüs öncesi “normali”, yani toplumsal, kentsel, bireysel yaşamın özgürlüklerini ve yoksulluğa- işsizliğe karşı durmak için gösterdiğimiz dayanışmayı ve direnişi, virüsten sonra da, acaba, yeniden
normalleştirebilecek miyiz?”

Sivil kazanımlar, sivil hakların devletler tarafından kabul edilmesi ve “(kurallar/ kısıtlar çerçevesinde de olsa) uygulanması, zaten son derece güç ve ağır ilerleyen, bazıları yüzyıllar boyu mücadele vererek elde edilmiş kazanımlardır. Ayrıca özgünlük, incelik ve çeşitlilik sağlayan her şey, farklı özelliklerin ve renklerin ve inançların beraberliği, homojeniteden/ ortalamadan ayrılan ve özgün kimliklerde çeşitlenme ve çiçeklenme sağlayan, ayrımcılıkları yenmiş ve gidermiş her kazanım da, çok nazik, çok kırılgan ve çabucak örselenebilir niteliktedir.

Sağ politikalar, her ulusun popülizmi ve milliyetçilikleri, yabancı-farklı düşmanlıkları ve inançlardan oluşan aldatıcı betonarme bloklar, elbette özgürlüklerdeki bu gerilemeyi, alan kayıplarını ve küçülmeyi, gözden kaçıracak değildir. Eğer bu kazanımların ortadan kalkması ve toplumun sorgusuz- sualsiz itaati, virüsün saldığı korkuyla da olsa, bir kez elde edilmişse, bundan geri dönüş olmaması, temel bir siyaset, siyasi bir strateji olabilir.

Tartışmayı, bu noktadan sonra, belki şöyle bir alana yönlendirmek olasıdır: Zaten bıçak sırtında duran virüs öncesi “normali”, yani toplumsal, kentsel, bireysel yaşamın özgürlüklerini ve yoksulluğa- işsizliğe karşı durmak için gösterdiğimiz dayanışmayı ve direnişi, virüsten sonra da, acaba yeniden normalleştirebilecek miyiz?

Ancak bunun sağlanması, dayanışma örgütlenmeleri ve örüntüleri, yeniden sivil ve yaratıcı bir akılla icat edilmeyi gerektirir. Sağlık Bakanı söyleyince balkonlardan sağlıkçıların alkışlanması, başka toplumlardan kopya çekilmiş de olsa, bir dayanışma gösterisidir belki. Ama Bakan önerisini yerine getirmeyi, ana akım medyanın da bu alkışı alkışlamasını, sivil toplumun kendi özgüvenini ve yaratıcılığını kazanması ve bunun sınaması bakımından, bir dirilme belirtisi ve başarı olarak görmek, henüz oldukça zor olacaktır.

Virüs bütün dünya haklarını çok korkuttu ve kendi otoritesi altına aldı. Biz de gönüllü olarak buna razı olduk ve sonuç olarak, bilimsel bir bilginin gereğine göre, yapılması gerekeni yaptığımızı düşünüyoruz. Ama yapılması gerekeni yaparken, kayıplara da uğruyoruz. “Bunlar geçici kayıplar olmalı” diye düşünüyoruz. Ancak daha önce de belirtildiği gibi, bu kriz anında yaşatmayı başaramadıklarımızın/ kayıplarımızın, çöken kentsel toplumsal yaşamın, yeniden kazanılması için, önceki normal ve olağan hale dönebilmek için, çaba göstermek gerekecektir. Bireyselleşmek- toplumsallıktan ve dayanışma göstermekten uzaklaşmaya alışmak vb., bu konuda, virüsün yarattığından başka riskler yaratıyor.

Sonunda bu ayrı gibi duran alanlarda ve bu alanlardaki çeşitli durum öbeklerinde/ her öbeğin öğelerine dair “pro” ve “con”ların, kentsel yaşamdaki sentezini nasıl biçimlendirebileceğimizi, bireysel ve toplumsal korkular ve risklerle birlikte yaşarken, kentin o kendine özgü kimliğine katkıda bulunan ve zaten çok kırılgan öğeleri de gözetmeye çalışan ayarlar/ dengeler için ne yapabileceğimizi dikkate almalıyız. Her seferinde “virüs öncesi normal”den çok uzaklaşmaksızın, ya da uzaklaşmayabildiğimiz kadarını elde etmek için, önlemleri, riskleri, tehditleri ve olanakları sürekli gözden geçirmek, tartışmak ve virüsten sonrası için daha iyi bir geleceği aramak da, iyi bir seçenek olabilir.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüs ve toplumlar, kentler, komşular…

Bir önceki yazının başlığı “Savaş, Virüs ve Mültecilik” idi ve Göç konusu üzerinde duruyordu. Oradan devam etmek istiyordum. Ancak, virüs konusu o kadar çok bastırmaya başladı ve yaşamı öylesine kuşattı ve belirledi ki virüs hiç yokmuş gibi davranarak göç ve mültecilik konusunu sürdürmeyeceğimi anladım. Gerçi, başlıktaki üç konuya da önem veriyor ve her biri üzerinde düşünmeye devam etmek istiyorum, ama mültecilik konusunu yeniden dönmek üzere erteleyerek ve başlıktaki “virüs” üzerinde birlikte düşünmeye girişmek, yararlı olabilir.

Gerçi virüs konusu da bıktırıcı olacak kadar çok yığıldı önümüze ve her şey, elektronik medyanın bütün kanalları ve gazeteler ve dergiler, mesajlar ve şakalaşmalar bile, sadece virüs üzerine gibi…

Söylenebilecek ne kaldı ki?

Galiba düşünmeye tam da buradan başlamak yararlı olacak. O kadar çok farklı alandan doğru yayılıyor ki virüs tartışmaları, bu konuda ne düşüneceğiz, daha da önce, içinde bulunduğumuz hali nasıl anlayacağız, yorumlayacağız ve olup-bitenleri, davranışımızı eleştirel bir biçimde gözden geçirmek ve gerekirse yeniden değerlendirmek üzere, nasıl sonuçlar çıkartacağız? Buradan başlanılabilir, belki de?

‘Sürüden ayrılmak ya da ona katılmak…’

Virüs üzerine haberler, düşünceler ve öneriler uçuşurken, kategorik olarak çekmeceler beliriyor aklımızda: “Doğru” ve “yanlış”lar, “yanında olmamız gerekenler” ve “karşı durulacaklar” ya da “hemen” ile “sonra” ve uzun erimde düşünülecekler, kısacası her tartışma alanında desteklediklerimiz (“pro”) ve desteklemediklerimiz ya da kaçınılmaz bir sonuç olduğu için kabul etmek zorunda kaldıklarımız veya karşı çıktıklarımız (“con”)’lar arasında kendi konumumuzu tartmak, “sürüden ayrılmak” ya da çaresiz “herkesin yapmak zorunda olduğuna uymak” gibi konumlar belirliyoruz kendimize. Örneğin:

(…) her şeye rağmen çalışmaya devam ile durmak ve üretime son vermek,

(…) sakınma ve özveri,

(…) hijyen durumuna dikkat etmek ve bunu kendisi için olduğu kadar, toplumun diğer bireyleri için yapmak; birey ve toplum arasında mesafe koymak veya bunları toplumsallığı yitirmeden yapma yollarını aramak…

(…) kendimizi yalıtırken, bu yalıtımdan zarar görebilecekleri/ görenleri de düşünmek

vb. türü birçok düşünce…

Virüs ile ilgili düşünceler hangi alanlarla ilgili olabilir?

  • Birey ya da toplum psikolojisi, genel olarak tutum ve (hijyenik ama itaatkar, otoriter ve emredici ya da sorgulayıcı ve tartışmak isteyen) davranışlar alanı,
  • Toplumsal yaşam ve kamu sağlığı,
  • Ekonomi,
  • Ekoloji,
  • Kültürel ilişkiler ve belki
  • Politika, strateji ve ideoloji,
  • Uluslararası ilişkiler,
  • Ulus devletler, küreselleşme

ve bütün bunların geleceği, dünyanın nereye doğru evrilmekte olduğu vb. gibi bazı başlıklar belirleyebiliriz.

Ölçek, bakış açısı, eksen…

Ayrıca bu konulara hangi ölçekte bakıyoruz; küresel olarak mı, ulus-devlet ölçeğinde mi, yoksa yaşadığımız kent veya kırsal çevre bakımından mı? Bunların hiç biri bile olmadan, sadece kendimiz ya da ailemiz için, bireysel ölçekte bakıyor da olabiliriz.

Geleneğin aşırı sarmaş-dolaş halinden, birden, kentlerde üç çeyrek yüzyılda sağlanamamış, modernitenin ve bilim-sağlık kurallarının o soğuk ve acımasız ölçülerine uyarak yaşamaya geçmek aşamasında, bazı bocalamalar söz konusu olabilir. Ya da geleneğin ve dinin veya Türklük geninin, her türlü kalkanı otomatik olarak, zaten sağlayacağı inancı da güçlü olabilir…

Her olay veya haber, aynı zamanda çeşitli açılardan veya eksenlerden görülebilir. Diyelim toplumsal yaşam ve kamu sağlığı ile ilgili bir haberi, sınıflar açısından bakarak yorumlayabiliriz. Çalışan sınıflar açısından baktığımızda doğru bulmayacağımız bir karar, sermaye sınıfı bakımından, tam da olması gerektiği gibi olabilir. Ya da bir ulus devlet için alınmış olan bir karar (diyelim ABD’nin kendisine duvarlar örmesi ve diğer ulus devletlerle dayanışmaya girmeye hiç yanaşmaması) diğer devletlerin ya da ulus üstü birliklerin (AB gibi) onaylamayacağı bir davranış olabilir. Her olayda olabileceği gibi, uçlar ve kutuplaşmalar oluşmaya başlayabilir.

Toplum sağlığı bakımından gerekli görülerek alınan “toplumsal mesafe, hatta “evlerde yalıtılmak” ya da herkesin “kendi OHAL’ini ilan etmesi” bireylerin korkularını yatıştırırken, öbür uçta başka durumlar belirmeye başlayacaktır: Alışılmış zamanlarda, sokaklarda ve toplumsal beraberliklerin her zaman olduğu gibi mümkün olduğu kamusal alanlarda, “normal” (olağan zamanlar) beklentilere göre kurulmuş düzenekler çözülmeye başlayacak ve belki de, işlerini “bıçak sırtında” götüren pek çok insan, küçük üretici, sanatçı ve zaten ilgileneni az olan ender işler yapanlar, ayakta duramaz hale gelecektir.

Belki kentler çökmeye başlayacak, kentlerin kendine özgü kimliklerinin ortaya çıkmasına neden olanlar silinmeye başlayacak ve özgünlükler azalıp standart ve daha kaba tanımlara göre yapılabilen, “ortalamaya en uygun” yapma biçimleri çoğalacaktır.

Yaşam biçimindeki serbestlikler ve insan-insana yakınlıklar, okulların kapanması, toplutaşım kullanımının azalması, kolektif olarak yapılabilecek her şeyin korku verici olmaya başlaması ve sonuç olarak yasakların zorunlu olduğu türde bir anlayışın kolayca kabulü ve otoritelere itaatin her şeyden önemli hale gelmesi, demokrasinin gereksizliği ve olanaksızlığı, despotluğun gereği ve yararı gibi düşüncelerin ortaya çıkması, kötümser ama hazırlıklı olmayı gerektirebilecek öngörüler olabilir.

Her alanda ne olup-bittiğini değerlendirmeye çalışırken, virüsün gerektirdiklerine uygun davranışların bir yönüyle ve bazı gruplar için “kazanım” olduğu, diğer yönden ve diğer kesimler için de, aynı olgunun “kayıp” olarak görüldüğü anlaşılacaktır.

Daha da ilerletirsek düşünceyi, diyelim ekonomik alandaki kayıplar, işyerlerinin kapanması, üretimin durması ve küreselleşmiş bir dünyadaki “tedarik zincirlerinin” bozulması, her ölçekte ekonomik büyümenin dinmesi, “ekonomik kayıp” ve istihdam kaybı anlamına gelirken, başka bir alandan baktığımızda, örneğin ekoloji perspektifinden, kazanım, kirlenmelerin azalması, doğa üzerinde yaratılmış olan baskı sömürünün hafiflemesi anlamına gelecektir.

Özetle her alanın kendi içinde virüs, kutuplara doğru yeni tarzda çekilmeler yaratırken farklı alanlar arasında da, başka nedenlerle, kazanım ve kayıplar yaratmaya başlayacaktır.

Virüsle ve bundan sonra gelebilecek başka virüslerle, bundan önce gelmiş veba ve koleralarla ve İspanyol nezlesi salgınlarıyla yaşadığımız gibi olmayan, kapsamlı bir bakış açısını nasıl elde edeceğiz? Bulunduğunuz yeri, daha doğrusu bu durum karşısında bulunmamız gereken konumu, virüs paranoyasını veya vurdumduymazlığını, DSÖ’nin “pandemi” ilan ettiği yaygınlıktaki riski vb. nasıl tartacağız ve kavramsallaştıracağız?

Gelecek yazı, bunun üzerinde durmaya çalışacak.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Savaş, virüs ve mültecilik: Göç

Başlıktaki üç kavramdan en korkunç olanı hangisi, karar vermek oldukça güç.

Savaş hatta savaş olasılığı, toplumsal, ekonomik, psikolojik ve ideolojik ve ekolojik etkileri ve sonuçları bakımından tam bir felaket. Bunların korkunçluğu konusunda hiçbir kuşku yok.

Virüs ise, küreselleşmiş bir dünyanın ekolojik yıkımlarının haberci türlerinden biri olarak düşünülebilir. Dolar dünyada ne kadar yaygınsa ve doların bir ülkeye/ bir yere/ bir yöreye girmesi ne kadar engellenemezse, yeni çıkan ve saldırgan bir yayılmacılığı olan virüs türlerinin dolaşımını engellemek de, o derecece olanaksız olacaktır.

Küresel dünyada dolar ne kadar dolaşıyorsa, kredi sistemleri, borsa alış-verişi yapılan değerler ne kadar yaygınlaşıyorsa ve “yeni dünya düzeninin” ideolojisi hangi hızda kapımıza kadar geliyorsa, virüs de o kadar ve o hızda yaygınlaşacak ve etkili olacaktır. Kuşkusuz, bunlar aynı şeyler değiller, ama içinde bulunduğumuz çağın ekolojik olarak kirlenmiş ortamı, teknolojik olanakları ve teknolojik olarak sağlanacak çözümlere sarsılmaz güveni, ulaşım-iletişim teknolojileri, kent toplumların üretim-tüketim/ tüketimcilik alışkanlıkları, mevcut/ mutasyona uğramış veya tasarlanan yeni virüslerin ortaya çıkmasını ve yayılmacılığını sürekli olarak geliştirecektir. Bunun korkunçluğu konusunda da, hiçbir kuşku yok.

Ancak, bu yazıda asıl üzerinde durulmak istenilen konu, göç olacak. Ne önlenmesi daha olanaksız olduğu için ne insanlığın yakın gelecekte bir anlayış ve çözüm doğrultusunda politikalar geliştirmesi daha olası olduğu için ne de daha önemli olduğu için değil, sadece kavramsal olarak daha karmaşık, buna karşılık oldukça az tartışılmış olduğu için…

Göçler, insanlık tarihinden de eski

Salgın hastalıklar da savaş da göç de insanlık tarihi açısından yeni değiller. Hatta insanlık tarihi açısından göçler, insan topluluklarının coğrafya üzerinde yer değiştirmesi, savaşlardan da salgın hastalıklardan da daha eski. Hatta insan tarihinden de eski… Gerçekte insanlık, “insansılar” ve insan türü, kesinlikle göçler olduğu için gelişme ve ilerleme ve bugünkü uygarlıkları yaratma şansı buldu. Eğer her topluluk, sonsuza kadar, içinde bulunduğu yere uyarlasaydı kendini ve ortada kalsaydı, kuşkusuz bambaşka bir insan tarihi oluşacaktı ve yazılacaktı.

Ama göç/ kitlesel göç olmaksızın, ne insanlığın, hatta ne de ekolojik dünyadaki bütün canlıların ve cansızların, bugünkü anlamda bir varlık olamayacağını biliyoruz. Büyük okyanus akıntıları, rüzgarlar ve tohumların saçılması ve melezlenmesiyle, her melezlenmiş türün yeni habitatlar yaratması ve daha sonra her habitatın da yeni melezlenmelerle değiştiğini bildiğimiz dünyanın, yer değiştirmeler olmaksızın, evrimsel bir tarihi olabilir miydi acaba?

Göç, uzun erimde “olmazsa olmaz” diyebileceğimiz bir olanak. Bazen de, kısa erim durumlarında bir çözüm.

Batı dünyasında, aydınlanma çağı ve Westphalia Barışı’ndan beri, “uluslar”, “ulusal devletler” ve “ulusal sınırlar” konusunda, çok ayrıntılı bir hukuk ve duyarlık gelişti. İnsanların, göç etmek amacıyla olmasa bile sınırlardan geçmesi, giderek daha karmaşık yöntemlere ve belgeye-bürokrasiye bağlanmaya başladı. I. Dünya Savaşı’na kadar, serbest olan/ hatta özendirilen tek göç, Avrupa ülkelerinin sömürgelerine ve kolonilerine doğru olan, kuralsız ve acımasız göçtü. Yoğun ve kesin bir biçimde, insan/ sınıf ve doğa sömürüsüne açık amaçları olan bir göç türüydü bu… Avrupa, tam da kendi kalkınmasını ve sanayi devrimini, bugünkü “çağdaş uygarlığını” elde etmek için, kendi nüfus fazlasının -dünyanın her köşesine- istediği gibi göç etmesini sağladı.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra ise, son üç-çeyrek yüzyılda, dünyanın daha az sanayileşmiş ve kentleşmiş yörelerindeki insanların büyük bir bölümü, içinde yaşadıkları yerleşim birimlerini/ kırı, ekolojik dengeleri ve habitatı terk ettiler ve kentsel ortamlara geldiler.

‘Şiddete dayalı ödeşme’

Bugün dünyanın her yerinde, çeşitli ve birbirinden çok farklı nedenlerle, bulunduğu yeri kalıcı bir biçimde değiştirmek ve başka bir yere göç etmek isteyen yüz milyonlarca insan var.

Ancak daha da önemlisi, bazen iki yoksul/ yoksulca halk kesimleri çok geniş olan (Hindistan ve Pakistan gibi) ülkeler arasında, bazen teknolojik ve ekonomik olarak güçlü, ama bunlardan da önemlisi savaş gücü ve savaş silahları deposu çok dolu ülkelerle yoksul halklar arasında (ABD’nin ve NATO’nun, önce Güneydoğu Asya’ya, sonra Ortadoğu’ya ve Afrika’ya saldırması gibi) bazen de, (belki çoğu kez, tehdit niteliğinde diyebileceğimiz) iki saldırgan, silah üretim teknolojileri gelişmiş ve silah depoları çok dolu ülkeler arasında (ABD ile Rusya Federasyonu ya da göstermelik de olsa, ABB-Çin arasında olduğu gibi) sürekli sürtüşme, savaş tehdidi ve sıcak savaşlar, insanları sürekli yer değiştirmeye/ göçe zorladı ve bu hal giderek gelişiyor ve hızlanıyor.

Gerçi bu örnekler bile, günümüzde giderek sönük kalmaya başlıyor. Kendi kutsal inançlarını (ya da bu görüntü altındaki çeşitli hırslarını ve çıkarlarını) dünyanın geri kalan halklarına zorla kabul ettirmek isteyen sıradan ve “sivil” (ama sırtını bir sermaye grubuna yaslamış) insanlar, şiddete dayalı bir ödeşme isteği içine giriyorlar. Dünyadaki bunca haksızlık ve eşitsizliğin, ayrımcılığın ve peşin fikrin/ hoşgörüsüzlüğün ivmelenerek kat etmiş yolu gördüğü için çaresizleşen, insanlığa yabancılaştığını duyumsayan milyonlarca insan da bu çağrıya uyuyor.

Devletler, halklar ve insanlar katında, şiddete dayanarak sorun çözmenin en geçerli yöntem olduğu inancının sarmalı, Afganistan’da en çarpıcı örneğinde gördüğümüz gibi, bütün yeryüzünün yoksul ve masum halklarını sarmalıyor. Her devletin en çok önemsediği organı olan “istihbarat kuruluşları” da (gerçekte dünyayı, yönetici despotların, küçük ama hunhar aklına göre stabilize etme örgütleri) bu satrancı görüyor ve çatışan bütün taraflara, kendi stratejilerini önermeye başlıyor.

Göçmenle kaynakları paylaşmak

Kendi köyünüzde ve kendi evinizde yaşarken, bir gün çatınızda ve tarlanızda, tahrip gücü yüksek birçok savaş silahı patlıyor. Ama bu bombalarla toplumları döverek adam etmek isteyenler, ya bulunduğunuz yerden uzaklaşmanıza izin vermiyorlar ya da bulunduğunuz yerden sizi sürmeye başlıyorlar…

Sorun bir yanıyla böyle gelişiyor.

Diğer yanıyla giderek daha fazla popülist propagandaya maruz kalan sığ ve bencil gelişmiş ülke toplumları da (genellikle aşırı sağ kanattan, ılımlılara/ sosyal demokratlara, hatta bazen sosyalistlere kadar genişleyen bir yelpazede yer alan seçmenler) şöyle düşünüyor:

“Evet, bu dünyanın bir parçasıyız, eşitlik-kardeşlik ve özgürlük ve adalet üzerine yüzlerce yıldır vicdanlı bir hukuk geliştirdik ve bunları geçerli kılmak için hem çok çalıştık, hem de büyük fedakarlıklarda bulunduk.” Ama “emeğimizin ve çalışmamızın, demokratik aklımızın ve örgütlenmelerimizin ürünü olan ve bütün ayrıntılarıyla kırılgan ve narin olarak geliştirilmiş bu uygarlığı/ bu uygarlığın sakin ve dengeli ürünü olan kentleri ve kırları, “dışarıdan gelen yabancılara” nasıl açarız? Bu toplumsal düzeni, birikimlerimizle ve politik dengelerle, ekolojik kaygılarla donanmış bu kültürel zenginliği koruma kalkanlarını nasıl kaldırır ve bu varlıkları mültecilerle, göçmenlerle nasıl paylaşabiliriz?” “Bunca güçlükle birikmiş ve donanmış ve gerçekten hak edilmiş zenginlikleri, (seçme ve nitelikli/ seçkin bir donanımlı olsun-olmasın) bütün mültecilerin kullanmasına, nasıl izin verebiliriz?”

Bu düşünce biçimi, çok düz ve derinleştirmeden bakılırsa, haklı yanları olan/ olabilecek bir düşünce gibi duruyor. Bu nedenle, biraz daha düşünmeye devam etmek gerekiyor.

Kapsamlı bir tartışma gerektiren bu düşünceleri ve giderek daha çok ciddiye alınması gereken “göç/göçmenlik/ iltica ve mültecilik” sorunlarını tartışmayı bir sonraki hafta sürdüreceğiz. Ancak şunu hemen söylemek gerekiyor ki, göç ile ilgili olarak geliştirilmiş olan hukuk ve özellikle insan hakları açısından göç konusundaki kazanımlar, gerçekten önemli ve saygın olmakla birlikte, toplumların, özellikle “Batı toplumlarının” giderek sağcılaşması, bu hukuksal kazanımların altını oymaya başlıyor.

“Bu durumda ne yapabiliriz?”, “Bu duruma karşı durmak ne kadar olası ve nasıl bir karşı duruş?” soruları giderek önem kazanıyor.

Bu tartışma, sizlerden gelecek düşünce ve önerilere de ne kadar açık olabilirse, tartışmayı o kadar kapsamlı yapabiliriz. Önerileriniz için, e-posta adresini aşağıya bırakıyorum.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Küçülme…

Teknoloji kullanımı ve teknolojik araçların kullanımı, gündelik yaşamı ve daha da derinde, üretimi ve tüketimi, kısaca yaşamın her anını giderek daha fazla kapsayan ve bu nedenle de,  daha fazla belirleyen/ “domine eden” bir faktör oldu. Teknoloji ve teknolojik aletler üzerindeki tartışmadan sonra, bu teknolojik gelişmenin insan ve daha da çok, doğa ve yeryüzü üzerindeki etkilerini tartışmaya pek fazla gelememiştik…

Teknolojinin insana egemen olmaya başlaması gibi, karamsar bir gelecek öngörüsüne doğru gelişme eğilimleri olsa da, sorun daha çok, teknolojik gelişmelerin, yeryüzünü bozan sömüren/ sömürgeleştiren ve daha da önemlisi, yeryüzünün bütün kaynaklarını giderek hızlanan bir ivme ile kirleten/ dönüştüren ve yok etmeye varan olan durumun, (artık gelecekten borç alarak yaşamanın da sonuna yaklaşmış olmaktan ötürü), kriz haline gelmiş olmasında. Tartışmayı ilerletmek ve genişletmek zorundayız.

Teknolojik ilerleme ve teknoloji kullanımı, elbette yeni bir şey değil. Daha insanlığın şafağındayken, çakmak taşını kırarak, bir yanı keskin bir bıçak ya da balta veya (teknoloji biraz daha ilerledikçe) ok ucu haline getiren atalarımızın yarattığı teknolojik buluşlarla başlayan ve insanın doğa ile ilişkisini sürekli olarak insanlar lehine değiştirmeye ve dönüştürmeye başlayan sürecin bugün ulaştığı noktada, artık insanlık, içinde bulunduğu durumu yeniden düşünmekten başka bir şansı olmadığı, dik bir uçurumun kıyısına kadar ulaştı. (Tamam, dünyanın sağ popülist politikacıları, Bolsanaro ve Trump bunun farkında olmayabilir ve Senato da onu aklayabilir, ama durum böyle…)

Refah toplumu’nun obezitesi

Bu tehlike, sadece nükleer silahların ya da son derece ileri bir teknolojiyle savaşabilme, doğaya ve insana kitlesel büyük zararlar verebilme veya laboratuvarlarında virüsler, biyolojik silahlar üretebilme vb. kapasitesinin, dünyayı bir-kaç kez yok edebilecek kadar çok birikmiş olmasından kaynaklanmıyor. Bu tehlike, barış zamanında da, “refah toplumu” diye adlandırdığımız yaşama biçiminde; (çoğu kez aşırı bir oburlukla) mağazaların/süpermarketlerin raflarını doldurma-boşaltma, tüketim alışkanlıklarımızda… Gerçekte, bunun da öncesinde üretimde; üretirken kullanıldığımız kaynaklara, enerjiye, üretim sürecine, kullanılan materyalde yaratılan dönüşümlere ve kirlenmelere, tükenmelere ve doğanın/ türlerin yok oluşuna vb. bağlı olarak ortaya çıkıyor.

Bu nedenle, sadece teknoloji üzerine bir tartışma yürümek yeterli değil. Teknoloji ile birlikte, ekonominin işleyiş mantığı ve kuramı, büyüme ve kalkınma, batılılaşma vb. gibi kavramların, Kuzey ve Güney ülkeleri ile, ikisi de olmayan Çin ve Hindistan, Brezilya ve belki Türkiye gibi ülkelerin, ekonomilerinin/ toplumsal yaşam alışkanlıklarını ve tüketimlerinin (elbette bunu önceleyen üretimlerinin) ve kültürel bakış açılarının, kendi geleceklerine dair ideolojik perspektiflerinin, hesaplaşmak istediklerinin ve yapmaya/terk etmeye hazır olduklarının ve benzerlerinin de, tartışma alanında bulunması gerekiyor.

Çok büyük ve hiçbir zaman düzenlenemeyecek kadar geniş/ sonsuz bir tartışma alanı…

Ancak, artık dünya öyle bir durumda ki, hem oturup, “bir birey olarak ne yapıyorum/ ne yapabilirim?” diye düşünmek hem “içinde bulunduğum toplulukla/ arkadaşlarımla/ mahallemde/ komşularla/ hemşerilerimle vb. ne yaparım?” diye bakmak ve çeşitli yollar aramak ve bulmak hem de “ülkenin politikaları”, ülkenin dünya üzerindeki coğrafya bölümünün ve “bütün yer kürenin” geleceği hakkında düşünmek gerekiyor. En azından, ne olup-bittiğini anlamak ve yorumlayabilecek kadar gelişmelerden haberdar bir konumda bulunmak zorundayız.

‘Küçülerek’ iklim krizinden kaçabilmenin sınırları

Gördüğünüz gibi, zor bir iş. Ancak, böyle bakmaktan ve yapmaktan başka hiçbir çare yok gibi duruyor. Diyelim ki, sadece çok yerel bir düşünce ve yapma arayışı ile kendimi sınırlamayı uygun buldum ve yapabilme kapasitemin bu kadar olduğunu anladım; yine de, iklim krizinin beni etkileyeceğini anlamak zorundayım. Kentimin hemen yanındaki büyük ekolojik yıkımlara neden olacak yeni projeleri izlemem, ormanları/ ekolojik döngüleri korumam, süpermarketten aldığım tüketim maddelerinin nerede/ hangi koşullarda yetiştiğini ve nasıl bir üretim sürecinden geçirildiğini ve nasıl elleçlendiğini, ne kadar taşındığını vb. bilmem gerekiyor. Evime kadar gelen ve ısınmamı/ aydınlanmamı sağlayan gazın ya da elektrik enerjisinin kaynağı, evimin çok uzağında/ dünyanın başka bir ucunda da olsa, beni ilgilendiriyor.

Küçük bir dünyam olabilir ve bunun için küçük bir mücadele öngörmüş olabilirim. Bu sorun değil. Ancak sorunun, beni ilgilendiren bölümlerinin bittiği yerde bitmediğini bilmem, yararlı olacaktır. Neden? Çünkü anlama ve olayları/ şeyleri ve süreçleri yorumlama kapasitemi geliştirebilmek, yeni şeyler düşünebilmek, sürekli olarak kendimi ve çevremle ilişkilerimi istediğim düzeyde tutabilmek ve düşünceyi geliştirebilmek için, bu bilgilere ihtiyacım olacaktır.

İşte tam da burada, diyelim ki kendi evimde ve kendi çöplerimle baş başa kaldığımda ya da musluktan suyu akıttığımda veya içtiğimde, pencere ve kapı aralıklarından kış rüzgarları estiğinde ve bir elma ya da sebze yemek istediğimde, yukarıda söylediğim gibi, “çevremle ilişkilerimi istediğim düzeyde tutabilmek ve geliştirebilmek için” ne yapacağımı nasıl bileceğim? Isırmak istediğim elmayı gerçekten yiyebilir miyim, yoksa tehlikeli mi? Elma, bildiğim elma olabilir. Ama elmanın üretilmesiyle ilgili teknoloji artık öylesine değişti ki, elma ile aramdaki ilişkinin güvenilir olması için, gelişmeleri biraz bilmek, bunun üzerinde yeniden düşünmek ve ne yapmam gerekliğine, yeniden karar vermek durumundayım.

Tüketmeme alternatifi?

Aynı şey, mutfağımdaki su, odamda kullandığım enerji ve telefonumda ya da bilgisayarımdaki çip için de geçerli… Tüketmek istediğim bir nesneyi, gerçekten tüketmeli miyim? Yoksa başka bir alternatif, ya da hiç tüketmeme şansı var mı? Elma üretimi için kullanılan gübreyi ve suyu düşündüğüm gibi onun üretildiği toprağı da düşünmeliyim. Eğer aşırı su tüketimi söz konusuysa, toprak kirleniyorsa, çiçeğe gelen böcekler zehirleniyor ve ölüyorlarsa, sokağımdaki süpermarketin rafına gelene kadar yüzlerce kilometre taşınması için kullanılan akar-yakıt atmosfere zarar veriyorsa, elmanın ambalajlanması, raftaki yerini alana kadar bunlara ek olarak birçok gereksiz enerji kullanımı söz konusuysa, elma ile aramdaki ilişkiyi yeniden düşünmemeli miyim?

Düşünsem ne olacak? Elma yemekten vaz mı geçeceğim, yoksa arka bahçeme (eğer öyle bir toprak parçası bulunuyorsa) bir elma ağacı mı dikeceğim? Diksem bile, bunca apartmanın arasında o ağaç güneşi görebilecek mi? Görse de, meyve verecek mi? Verirse, bu meyve sağlıklı mı olacak? Ya da sorunumu çözülecek mi? Ya yediğim diğer sebzeler ve tahıllar? Kuşlar ve balıklar? İnekler ve koyunlar?

Daha kapımdan çıkmadan karşılaştığım sorunlar, evden uzaklaştıkça giderek büyüyecek zaten… Bunların hepsini biliyorum. Hem de en azından 1980’lerden beri, bu tartışmalar gündeme gelmeye/ konuşulmaya başladığından beri, biliyorum. Ama ne yapacağım? Nerden başlayacağım ve nasıl başlayacağım?

Bu önemli bir soru ve bunun yanıtını, ya da bu soruyu doyurucu ve ikna edebilecek düzeyde yanıtlayabilen kuramları ve uygulamaları ve bunlara dayanarak geleceği kurmak üzere ne yapılabileceğini, ne yazık ki bilmiyoruz. Bilmediğimiz için de, 1980’lerden beri etkili bir şey yapamadığımız gibi, yeryüzü de, atmosferi de, okyanusları ve suları da, iklimi de, giderek daha kritik bir düzeye gelmeye başladı. Artık “iklim krizinden” bahsediyoruz. Bütün dünya liderleri (belki Merkel’i biraz dışarıda tutulabiliriz?), teknolojik olarak en ileri ülkelerin halklarının oylarıyla seçilmiş politikacıları, ne kadar cahil ve hayırsız, ne kadar saçma ve inanılmaz derecede sığ ve ileri görüşlü olmaktan uzaklar…

Değişmek/değiştirmek, ama nasıl?

Tamam, oldukça başarılı olmuş gibi görünen “yeşil partiler” var bazı ülkelerde, dünya halklarının bir bölümü kırlarda ve kentlerde, topraklarını, sularını ve havalarını madencilere, büyük çiftliklere ve devletlerin mega projelerine vb. karşı korumak için ayaklanmış durumdalar ve kentlerde her gün yürüyor insanlar…

Ama insanlığın ve içinde yaşadığımız coğrafyanın, gezegenin sonunun yaklaşmasına karşı, henüz etkili bir gelişme sağlanabildiği de,söylenemez.

Belki daha çok tartışmak gerekiyor…

Belki daha çok yeni yol/ yöntem bulmak gerekiyor…

İçinde yaşadığımız kenti, mahalleyi, sokağı ve evi değiştirmek üzere, yeni öneriler geliştirmek gerek, belki de…

Ama büyük bir olasılıkla kendimizi değiştirmeyi göze almalıyız.

Belki yaşam biçimimizi… Belki değer verdiğimiz şeyleri… Belki gerçekten ihtiyacımız olan ve olmayan şeyleri bulmak için, yeniden düşünmek/ tartışmak gerekir?

Bütün bu düşünceleri böyle art arda sıralamamın nedeni, yazının başlığında da gördüğünüz kavramı, Serge Latouche’un, İletişim Yayınları’ndan çıkmış olan “Kanaatkar Bolluk Toplumuna Doğru, Küçülme Üzerine Yanlış Yorumlar ve Tartışmalar” başlığını taşıyan kitabını, en azından bazı yönleriyle, tartışmaya açmak isteyişim…

Ancak, bu kadar uzun bir giriş nedeniyle, “küçülme” üzerine tartışmayı, belki gelecek yazıda/ yazılarda sürdürmekten başka çare yok gibi duruyor… Çünkü “küçülme” kavramı, kesinlikle tartışılmayı hak ediyor. Belki tartışmalar, “uygulamayı” da hak ettiği gibi bir sonuca götürebilir? Eğer “uygulanabilir” ise, nasıl?

Ne yapacağız da bu kavramı gündelik yaşamımızda uygulanabilir hale getireceğiz? Biraz daha düşünmeye gereksinim var gibi…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Teknik / teknolojik eğitim

Fordist ve belirli ve sistematik bir rasyonaliteye dayanan teknoloji: üretim ve çalışma, iş bölümü, kent yaşamı, kültürel ve sanatsal değerler ve dünya düzeninin işleyişi için gereken eğitimler, üretim ve iletişimin teknolojisi değiştikçe ve esnek üretim biçimleri çeşitlenerek çoğaldıkça, buna bağlı olarak değişti. Değerler ve kültürün moderniteyi aşması, kent/ kentin mekansal biçimlenişi ve yaşamı, dünyanın küreselleşmesi ve küresel alt yapıyla bir ağ gibi örülmesiyle değişen her şey, yeni bir insan türü ve yeni bir eğitim gerektirmeye başladı.

Modern dünyanın 1980 sonrasında (bazılarına göre çok daha önceden başlayarak), yeni teknolojik gelişmeler ve uygulamalarla, giderek modern ötesine veya sonrasına doğru değişmeye başlaması (ya da akışkanlaşması) ve bu değişimin giderek ivme kazanmasıyla; düşünen, bunun için gerekli teknik eğitimleri alan ve örgütlenen, belirli bir iş disiplinine sahip olan, ücretiyle ihtiyaçlarını karşılayan, barınan ve kendisini yeniden üreten sınıf, giderek eski konumunu gücünü ve statüsünü kaybetmeye başladı. Mavi yakalılar ya da işçi sınıfı sanki eridi ve buharlaştı.

Yerine, sanayisizleşen kentlerde tüketimci, teknolojik gelişmenin sağladığı yaşam tarzına ve kolaylıklara yönelen, kullanıp-atan/ atık üretici ve aşırı kirletici, yaşamı belirsizliklerle ve rastlantılarla dolu, buna karşılık, bireysel olarak her şeyi elindeki teknolojiyle ve gelecekteki teknolojik gelişmelerle daha çok yönetebileceğini düşünen, her şeyden çok kişisel konforlara düşkün, kentli bir kalabalık oluştu.

Modern okulun işlev(sizliğ)i

Küresel altyapı ağları ve “neo-liberal” (ya da “post-fordist”, “esnek”) denilen düzen ve anlayış ve onun kentleri, kentlerdeki yaşamın kipleri ve kültürü, yeni bir insan türü ve yeni bir habitat yaratmaya başladı. Tüketimi çok yaygın ve kolay, ömrü çok kısa olan teknolojik aletler ve oyuncaklar, gündelik yaşamın ve kentte üretilen nerdeyse bütün hizmetlerin, temel ekseni haline geldi.

Yeni teknoloji ve yeni kentin gerektirdiği geleceğe göre hazırlanması gereken yeni insanın kazanması gereken bilgilerin tür ve çeşitlerinin özellikleri, modern okulun işlevinin artık yürütülemez hale gelmesine neden oldu. Dünyanın her yerinde, okul eğitiminin içeriksizleşmesi ve niteliksizleşmesi, batı dünyasında ABD’de bile, liseyi bitirdiği halde okuması-yazması olmayan insanlar, sıradan ve niteliksiz üniversitelerden mezun olanların değersizliği ve işsizliği; aşırı oburlukla teknoloji tüketen, içeriğe- anlama ve etiğe değer vermeyen “yeni kentliler”, neo-liberal kapitalist dünyada, modern eğitim sisteminin nasıl çöktüğünü gösteriyor.

Yeni teknolojilerin getirdiği dünya için, nasıl bir eğitim düzeni oluştu? “Piyasalar” nasıl bir insan istiyor ve gerektiriyor?

Dünyanın her tarafındaki niteliksizleşme, kitleselleşme ve popülizm, eğitimin de giderek ezbere ve itaate dayanan bir anlayışa doğru gitmesi ve sadece az sayıda elit öğrenci için de ileri teknoloji ve tasarım okulları açılması, bu bakış açısıyla daha iyi açıklanıyor gibi görünüyor. Yani eğitim için temelde iki farklı düzey belirlenmiş gibi:

  • Büyük kalabalıkların ortalama çocukları için niteliksiz ve ezbere dayalı avutucu, hiçbir şeyi tam olarak açıklamayan, sormayan ve dünyanın işleyiş düzeneklerini sorgulamayan ve merak etmeyen/öğrenmek istemeyen, kolay baş eğen çocuklar yetiştirmek üzere, kitlesel bir eğitim ve
  • Hangi toplumsal sınıftan olursa olsun, çok akıllı ve zeki çocuklar için, nitelikli (ve çoğu kez özel) paralı veya “müşterisini” sıkı bir biçimde bağlayan burslu okullar…

‘İtaat et, rahat et’

Sistemin giderek içeriksizleşmesine aldırmayan, ezberleyerek öğrenmeye dayalı bir eğitim sisteminde; anlamaya, eleştirmeye, sorgulamaya ve soru sormaya, yeni öneriler geliştirmeye yönelmemenin temel nedeni, belki de şöyle düşünülüyor:

 “Şu anda, mevcut işlerin adeta bir robotun yapabileceği kadar basitleştirilmesine ve kolaylaştırılmasına elverişli bir teknoloji geliştirildiğine ve politik olarak da, popülist liderlerin söylediklerinin, kolayca ve sorgulanmadan inanılması gereken fikirler olduğuna dair köklü bir anlayış benimsendiğine göre, (çünkü politikacılar -muhtardan cumhurbaşkanına kadar- kolay ve kısa erimde geçerli, uzun erimli ve geniş çaplı etkileri düşünülmeksizin alınmış kararları beğenen kitleler tarafından seçiliyorlar) toplum, bu sistemle eğitilebilir.”

Sıradan ve ortalama insanların, giderek bürokratik bir labirente dönüşen hizmet sektörlerindeki işleri yapması, itaat etmesi ve inanması, ortalama bir yaşamın ortalama (ama oldukça sıradanlaştırılmış ve basit ve kolay) konforu elde ettiğini düşünmesi ve mutlu olması, yeteri olacaktır. Dolayısıyla eğitimin bu kadar niteliksizleşmesinde, gerçek bir yaşamla, insanla ve doğa ile gerçekten ilgili olmamasında, bir eksiklik olmayacakmış gibi duruyor…

Aslında sistemin, teknolojiyi hızla geliştirmeye ve sürekli olarak değişen teknolojiye göre yeni tasarımlar yapacak kişilere çok ihtiyacı var. Ancak bu tür işlevler, oldukça küçük ve seçkin bir grupla da yerine getirilebilir. Sadece, gelişme gösterme potansiyeli olan öğrencileri, bu yenilikçi/ keşfedici ve tasarlayıcı teknik bilgilerle ve gerekli becerilerle donatan, ama estetik ve etik gibi, felsefe ve felsefi bir bakış açısıyla değerlendirme/ sorgulama gibi niteliklere sahip olmaksızın yetiştirilmesine elverişli bir eğitim sitemi, yeterli olabilir.

Sürekli olarak, daha çok tüketme arzusu pompalanması nedeniyle, daha ileri bir teknoloji kullanarak ve daha çok tüketerek mutlu olabileceğini düşünen kalabalıkların, çevresi çürümekte olan dünyasında yaşıyoruz. Borçlanarak ve büyük güçlüklerle elde edilmiş ortalama bir diploma belgesini her şeyden önemli sayan ve iş/ meslek yaşamına büyük bir borçla başlaması gereken kuşakların, öğrenme ve gerçekten iyi bir eğitim alma ilkelerine yaklaşabilmesi, ne kadar mümkün olacak?

‘Terörist’liğe giden kısa yol

Kentindeki ve çevresindeki ekolojik bozulmalar nedeniyle sağlıksız ve giderek daha zor iklim koşullarında, daha az doğal ve temiz kaynakla yaşayacak olan, daha bunaltıcı ve ne kadar direnilirse direnilsin kötüye doğru gidişi durulamayan ekolojik krizin gündelik yaşamdaki belirtilerinden başka hiçbir gelecek ufku olmayan, daha çok şiddet ve savaş görecek olan, daha sahte bir kitle iletişimi kuşatması altındaki insanların, iyi bir eğitime ve gerçekten öğrenmeye merakı ve isteği, ne kadar olabilir ki?

“Zevk, konfor, rahatlık ve zahmetin ortadan kalkması, ânında tatmin olma, hayallerin gerçekleşmesi”, gerçekte neredeyse bütün insanların aradığı bir şey. Dünya, bu demek zaten. Bunu istememek, en iyi olasılıkla aptallık. Ama daha da kötüsü, “marjinallik”, tehlikeli biri olmak… Hatta buradan hemen terörist olmaya atlayabilirsiniz. Zaten artık “terörist”in tanımı, sadece şu kadar:  İktidarın bütün aygıtlarıyla (okuldan, işyerine, medyaya ve polise, hapishaneye kadar) size kabul ettirmeye ve ezberletmeye çalıştığı ideolojik dünyaya girmeyi ret ediyorsanız, yani “sürü”den biri olmayı kabul etmiyorsanız ve çeşitli bakımlardan bundan az veya çok başka bir şey istiyorsanız, “terörist”siniz. Kitleselliği, sıradanlığı ve derinliksiz inanmayı/ itaati reddediyorsanız, teröristsiniz.

Bugün için terörün tanımı, tüketim toplumunun dışına çıkmak ve sadece ihtiyacınız kadarı için alış-veriş etmek ve belki bazı şeyleri kendiniz üretmek ve veya onararak yeniden kullanmak, kitle iletişimini üzerinize yığdığı enformasyonu silkelemek, savaşa gitmeyi ret etmek ve hakiki olanın ne olduğunu aramaya çalışmak, popüler kültürün ve figürlerin söylediklerinin, sizi sindirmesine izin vermemek… Eğer bunları yapıyorsanız, kesinlikle terörist tanımına giriyorsunuz.

Eğer teröristseniz zaten sizi yok etmek isteyecek olan devlet aygıtı artık sadece, sizi indirmek/ vurmak, eğer bunu becerememişse, doğrudan (zaten çok kalabalık olan) bir hapishaneye koymak isteyecektir. Eğer bunu da becerememişse, ya kendiliğinizden ya da devlet zoruyla bir akıl hastanesine gitmenizi ya da intihar etmenizi sağlayacaktır. (Türkiye’deki durum, şimdilik, cümlenin sadece son bölümü bakımından, diğer ülkeler kadar ağırlaşmış değil sanki…)

‘İhtiyaca göre’ nesiller…

Bu teknolojik, toplumsal ve kültürel gelişmeler ortamında, eğitim sistemi, kimseyi sürüden ayrılmayı düşünebilecek gibi, hatta mevcut işleyişi sorgulayabilecek gibi yetiştiremez. Teknoloji neyi gerektiriyorsa ve bu teknolojiye göre biçimlenmiş siyasi iktidar, yeni kuşakları kitleselleşmeye ve itaate hazırlamaktan başka bir işleve sahip olamaz. Yeni teknolojilerin geliştirilmesi ise, artık sadece çok büyük yatırımlara ve (buna karşılık etik sorumlulukları, atom bombasını öncesindeki tartışmalar kadar bile önemsemeyen) çok kapsamlı kurumsallaşmalara bağlıdır. Hemen hemen hepsi özel ve büyük teknoloji firmalarının kurmuş olduğu üniversiteler ve araştırma kuruluşları tarafından üretilmekte, hukuk/ patent firmaları tarafından tekelleştirilmektedir (devlet kursaydı daha iyi mi olacaktı?).

Bu durumda, teknoloji geliştirmeden güçlü olmayan ülkelerin eğitim sitemi, ancak daha az önemli teknoloji üretimi ya da tasarım sorunları için, en parlak ve en nitelikli bireyleri eğitmekle yetinecektir. Daha da nitelikli olanlar çıkarsa, onlar da gelişmiş ülkelerin araştırma firmalarına transfer olacaktır.

Teknolojinin bu hızla ve bu doğrultuda gelişmesine, gezegenin daha şiddetle sömürülmesine ve insanların daha büyük kitleler halinde hiçleşmesine ve savaşlarla/şiddetle/ göçlerle/ biyolojik (hatta psikolojik) silahlarla yok edilmesine, bilginin tekelleşmesine ve patent haklarına karşı durabilen bir insanlık olacak mı?

Amerika için böyle bir gelecek, Brezilya için böyle bir gelecek, Rusya için veya Hindistan için böyle bir gelecek, ne kadar beklenebilir? Çin, nasıl tepki verecek? Bu ülkeler, kendi teknolojik gelişim stratejilerini ve kitle eğitim stratejilerini/ yaklaşımlarını değiştirecekler mi/ değiştirebilirler mi?

Peki, bu koşullarda ne yapılabilir?

Teslim olmaktan ve savaşlarda, göç yollarında, yangınlarda, kıtlıklarda ölmekten başka çaremiz yok mu?

Yeni kuşakları, çocukları nasıl yetiştireceğiz?

***

Yararlanılan kaynaklar

  • Harvey Daid (1997), Postmodernliğin Durumu, Metis Yayınları, İstanbul
  • Bauman Zygmunt (2017), Akışkan Modernite, Can Yayınları, İstanbul

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Toprak Dede’

“Ölmüşlerini hayırla yad ediniz.”

Gerçekten de böyle yapmalıyız. Çünkü onlar artık bizim söylediklerimizi dinleyemezler ve yanıtlayamazlar. Bu da tek taraflı ve asimetrik bir üstünlük sağlayabilir bize. Böylesi pozisyon ne etik olacaktır ne de fazla bir yarar sağlayabilir.

Bununla birlikte, Hayrettin Karaca; onun yaptıkları ve temsil ettiği ekolojik mücadele tarzı hakkında biraz düşünmek yararlı olabilir. Hayrettin Karaca’nın kimliği üzerinde eleştirel bir dille konuşmak, saygısız ve kadir-kıymet bilmez olarak değerlendirilebilir. Tam da yaşamını kaybettiği bir zamanda onun yaklaşımına eleştiri getirmek, haksız bir saldırı ya da çirkin bir davranış olarak görülebilir. Ancak Karaca’nın temsil ettiği düşünce ve model bakımından yapılacak bir tartışma, sanırım etik olmayan ve saygısızca bir yaklaşım sayılmaz. Bu nedenle, daha baştan bir kişilik olarak Karaca’ya saygı duyduğumu ve yaptığı işi eleştirel bir yaklaşımım olsa da, olumlu bulduğumu söylemeliyim.

Denizyıldızlarını tek tek kurtarmak

“Toprak Dede”nin yaklaşımı ile ilgili sorun, onun denizyıldızlarını tek tek kurtarır gibi ağacı dikmesi, toprağın korunması için küçük ve dinamik örgütler yaratması ve buradaki hevesli ama beş parasız insanları/ gençleri teşvik etmesinde değil. Bunların hepsini, küresel krizin içinde küçük kurtuluş kovukları ve aynı zamanda büyük çaresizliğin ve nihilizmin, depresif ve umutsuz, “hiçbir şey yapılamaz”cı ruh hali karşısında, küçük sığınma adaları olarak görebilir ve olumlayabiliriz.

Burada bir sorun yok ve Toprak Dede, bu kovuklarda harika bir iş çıkardı.

Ancak bu yaklaşımla ilgili eleştirim, tam burada başlıyor: Bu yaklaşım, küresel ölçekteki sermaye, iktidar ve büyüme/ kalkınma-yoksulluk vb. sorunlarının üstünden atlıyor. Bu alanlardaki ve boyutlardaki mücadelelerle ilgili bilgilendirme yapmaması, ekonomik krizin bütüncüllüğü ve büyüklüğü karşısındaki konumu belirlememesi, yanılsamaya neden olabiliyor. Bu yaklaşımdan, (belki hiçbir zaman bu netlikle dile getirilmemiş olsa bile) ekolojik sorunla ilgili kısmi/ parçacık çalışmaların yeterli olabileceği gibi bir sonuç çıkıyor.

Greta Thunberg ile Toprak Dede farkı

Greta Thunberg ile “Toprak Dede”nin yaklaşımı arasındaki temel fark bu. Ekolojik krizin küresel olduğunu bilerek geliştirilen programın, mücadelenin küçük parçası olduğu saptanmış olsaydı, belki bu yanılsama olmayacaktı. Sorunun asıl çapı ve hedefini belirlemek, aynı zamanda sorunu yaratan sermaye egemenliği ve bu sermayenin etkilediği politika ve diplomasi alanının ve kapitalist ekonomin sürekli büyüme ve kar gibi motiflerinin de tartışılmasını ve belki de bunlarla da mücadele edilmesini gerektirecekti.

Bu kapsamdan uzak bir biçimde, bunları hiç dikkate almaksızın yapılan programların, hiçbir anlam taşımadığını söyleyemeyiz. Yine de bu düzeyi atlamak (ya da programın somutluğunda bu alanın ağırlığının hiç hissedilmemesi), dünyanın içinde bulunduğu ekolojik krizin büyüklüğü ve bütün boyutları ilgili gerçekliğe en azında gözlerimizi yummak anlamına gelmez mi? Hatta daha da kötüsü, “kurtuluş ve halasa erme” yolumuzun, belki de, bu küçük/ yerel ve parçacık kurtuluş çabalarının toplamından oluşacağına inanmamız gerektiğini, ima etmez mi?

Küçük ve yerel de olsa, gerçekte küresel ve çok boyutlu sorunu çözmeyecek de olsa, bizi edilgen bir felaket bekleyicisi konumundan çıkartarak, aktif bireyler ve bir şeyler yapmaya çalışan mücadeleci kimlikler olarak kendimizi yeniden tanımlamak bakımından, TEMA programının büyük katkıları olmuştur elbette. Ancak, küçük ve yerel mücadeleleri yaparken ve o ağaçları özenle dikerken, asıl krizin başka yerde bulunmaya devam ettiğini, hatta büyüyerek üzerimize daha çok geleceğini bilincine sahip olmak, iyi olurdu.

Bunu istemek, belki bazı yerel iktidarlarla, kesinlikle ulusal iktidarla ve küresel krizin yaratılmasındaki temel oyuncularla (ya da onların kurmuş olduğu sistem, teori ve düzeneklerle) bir anlamda karşı karşıya gelmeyi öngörmek anlamına gelecektir. Ve bu iktidarlarla karşı karşıya gelmeye dönüşecek bir mücadele alanı belki de bütün kaynakları, enerjiyi ve iyi niyetle bir iş yapmak isteyen gönüllülerin inancını kurutacaktı? Programın küçük ölçekli ve yerel olması değil yani mesele, gerekliliği de değil, onun “yeterliliği” (daha da çok, yeterli olabileceği düşüncesinin tartışılmaması üzerine) üzerine…

TEMA’nın ikilemi

Herkes, her şeyi yapmak zorunda değil. “Herkes, kendi doğru bulduğu yaklaşımla, yapmak istediklerini, yapabildiği kadar yapar ve bu da, iyi bir şeydir” diyebiliriz. Bunda karşı çıkılabilecek bir yön yok. Ancak karşımızdaki bütün şeylere ve süreçlere/ sorunlara ve krizlere, gerçekçi olarak ve eleştirel bir yaklaşımla bakmak zorundayız. Ve bu eleştirellik, sorunun gerçekte olduğu gibi, hiçbir parçası ya da ölçeği ihmal edilmeksizin kurulmalıdır. Bu eleştirelliği kaybedip, küçük/ yerel ve parçacık düzeltmeler ya da korumaların yeterli olabileceği yanılsamasından ibaret programları olumlamaya veya küçük kurumsal iktidarları yüceltmeye başladığımızda bu, sahip olmamız gereken pozisyonda bir kayma anlamına gelebilir.

Yapılması gereken, (hangi ölçekte olursa olsun) yaratılmış olumlu etkilere, varsa eksikliklere ve olumsuzluklara birlikte bakıp, haksızlık da etmeden, düşünce geliştirebilmek ve küresel sistem, küresel ekolojik kriz vb. gibi sahiden var olan (ya da olduğunu düşündüğümüz) bütünselliği bozmadan ve tutarlı bir biçimde, durumu anlamaya ve eylem kapasitemizi çoğaltmaya çalışmak değil mi?

Aslında burada TEMA’nın karşılaştığı ikilem, dünyanın hemen hemen her yerinde ve her zaman, çevreci-ekolojist ya da yeşil mücadeleler tarihinin her evresinde karşılaşılmış ya da karşılaşılabilecek bir durum. İkilemin, kesin olarak doğru olduğunu savunabileceğimiz bir yanıtı da yoktur belki. Ancak, gerçeğin ve sorunun bütün yüzlerini ve boyutlarını bilmek, buna karşılık kendi kaynaklarımız ve sahip olduğumuz niteliklerimizle, demokratik ve hegemonik/ hiyerarşik olmayan bir yaklaşımla, ne yapacağımızı gerçekçi olarak belirlemek, aynı zamanda nerede konumlandığımızı da açıkça söylemek ve sorunun programımıza dahil olmayan bölümlerini de, “yok” varsaymadan, hangi gerekçelerle dışarıda bıraktığımızı, kamusal bir biçimde ilan etmek, belki de belirsiz ve kaygan, çelişkili ve inandırıcı olmayan bir konumda bulunmaktan daha elverişlidir…

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Geçen yıl kentlerde…

Kentler için bir yıl oldukça kısa ve anlamlı değişiklikleri görebilmek için yeterli olmayan bir zaman aralığı gibi. Ayrıca bütün kentler de aynı biçimde geçirmiyor yıllarını, kentlerin kendi özel nitelikleri, kentlerde olup-biteni, değişimi ya da durağanlığı, farklı biçimlere yaşayabiliyor. Zaten böylesine geniş bir alan için, böylesine kısa bir açıklama çabasıyla yetinmek, ne kadar yeterli olabilir ki?

Türkiye’de ve dünyanın pek çok ülkesinde, kentleri, kentlerde ne olup-bittiğini görmeye çalışmak, artık ülkede ne olup-bittiğini görmeye çalışmak kadar geniş ve çeşitlilik içeren bir alanı kapsamayı gerektiriyor.

Yine de geçtiğimiz yılda kentlerde olup-biteni, yeterli incelikte ve ayrıntıda olmayı başaramasa da, söylenebilecek sözler, geliştirilecek düşünceler ya da soru işaretleri olamaz mı? “Kentlerde 2019’da ne oldu, ne değişti ve neler değişmeden kaldı, ya da sorun olmadığı halde, bir krizin eşiğine doğru gelişmeye devam etti?” soruları için, kuş bakışı bir gezinti yapılabilir belki?

Kentler öylesine karmaşık ve çok boyutlu olgular ki, nasıl bakacağız kentlere? Nelere bakacağız?

Kentlerdeki değişimi anlamak için, belki,

toplumsal durum,

teknolojik gelişmelerin kentlere etkileri ve

ekolojik durum

gibi, üç ana başlık seçmek yararlı olabilir.

Toplumsal durum, kentlerin sosyal ilişkilerini, ekonomik değişimleri, politik değişimleri ve elbette ki, kültürel gelişmeleri kapsayan çok geniş bir başlık olacak. Gerçi daha alt başlıklara inmek de gerekecek, ama “kentlerde 2019 yılı içinde, bir önceki yıla göre radikal bir biçimde gerçekten farklı olan nedir?” sorusuyla yaklaştığımızda, yine de bazı düşünceler belirtmek mümkün olabilecek.

Politik bir atılım: Kent toplumları değişti ve değiştirdi

En büyük dönüşme, kuşkusuz toplumsal alanda oldu ve pek çok kentin ve nerdeyse bütün metropol kentlerin yönetimi, belediyelerindeki tutum ve anlayış değişti. Bazı kentlerde nerdeyse çeyrek yüzyıldır değişmeden kalan muhafazakar ama aynı zamanda neoliberal anlayışın ideolojik-ekonomik kurallarına göre işleyen ve dolayısıyla yolsuzluklar, hırsızlıklar, soygunlar/ yağma, rüşvetler, israf-gösteriş ve kayırmacılıklarla dolu, nerdeyse bütünüyle büyük çürüme içindeki mafyatik-bürokratik yönetimleri, kent halkları, bütün tehdit ve baskılara, korkutma ve sindirme ve menfaat karşılığı küçük rüşvetlerle satın alma çabalarına karşı devirdi ve değiştirdi.

2019 yılı içinde kentteki en büyük değişiklik, “büyük ağabey”in kurduğu baskı ve korku duvarının yıkılması oldu. Duvar, yerle-bir olmasa bile, dökülmeye başladı, köşe taşları söküldü ve sökülmeye devam ediyor. Kentler de, kent yönetimleri de, kent halkları da bütünüyle özgürleşmedi ve kentsel işleyişleri bütünüyle tersine çeviremedi elbette. Ancak bunun yapılabileceği umudunu yarattı ve bu umut, kentlerde 2019 boyunca yaşadı ve güçlendi, parlaklığını artırdı.

Kentlerdeki politik iktidarın değişmesi, sadece politik partilerin çalışmasıyla gerçekleşmedi. Kentlerin sivil toplulukları, formel veya enformel, aralarında pek çok irili ufaklı örgütlenmeler gerçekleştirdiler ve aralarındaki görüş farklarına bakmaksızın, hedef olarak, kentleri gerçek anlamda büyük bir yıkıma uğratan anlayıştan ve çürümüş yönetimlerden kurtulmak istediler.

Kentliler, artık, devletin, devletin silahlı örgütlerinin ve olmayan adalet sisteminin ve yanlı mahkemelerin, korku salmak için gösterdiği bütün çabalara rağmen direnmeye, karşı koymaya ve temel haklarını korumaya başladı. Yıl boyunca, özellikle toplumsal cinsiyet ayrımcılığının neden olduğu sorunlara ve cinayetlere, başta kentli kadınlar ve onların örgütleri olmak üzere, büyük bir meydan okuma oluştu ve gitti…

İş cinayetlerine karşı çıkışlar, insan hakları arayışları, protestolar, liselerden başlayarak her düzeydeki öğrenciler, emekliler, işlerinden atılanlar/ işsizler ve kentteki çevresine, yaşadığı yerin kimliğine-kültürüne/ tarihine sahip çıkmak isteyen bütün kesimler, kentlerde canlı ve dinamik, mücadeleci bir eylemlilik yarattı. Kimse artık kolay kolay baş eğmeyecek. Herkes, hakkını aramak için bütün güçlüklere rağmen karşı durmaya çalışacağını gösteriyor kentlerde…

2019, kentler ve kent halkları için, denilebilir ki, karanlığın ötesindeki renklerin ve parlaklığın görünmeye/ duyumsanmaya başladığı yıl oldu. Bunun önemini bilmeliyiz. Umut yaratıldı kentlerde bu yıl…

Kanal İstanbul itiraz kuyrukları.

Kent yönetimlerindeki çürümüş kadroların etkisizleşmeye başlaması ve almaşık bakış açısının belirmesiyle, kentleri zehirleyecek büyük projeler (Kanal İstanbul, yerli otomobil vb. gibi) daha dirençli bir biçimde tartışılır hale geldi. Zaten ekonomik kriz nedeniyle sarsılmış ve dökülmekte olan inşaat sektörü/ kentleri öldürmekte olan beton-asfalt çeteleri, 2019’da biraz etkisizleşti. Yeni konut ya da ofis veya AVM inşaatları yapılmadı, otomobil altyapısı olsun diye döşenen kent içi otoyollar ya da alt-üst geçit köprüler/ viyadükler gerçekleşmedi. Sadece toplu taşıma ya da kitlesel ulaşım altyapısı arayışları (ve kamu ulaşım politikaları) güçlendi.

Ekonominin kriz içinde olması ve işsizliğin çığ gibi büyümesi, enflasyonun artması gibi nedenlerle kentlerdeki sınıfsal farklar büyüdü. Yoksulluk arttı, toplu intiharlar görüldü. Gelir dağılımı biraz daha kutuplaştı. Toplumsal hiyerarşinin en dibinde bulunan milyonlarca (ve giderek artma eğilimindeki) Suriye ve diğer ülke göçmeni, bütün kentlerde aynı oranda olmasa bile, en zor koşullar altında ve ayrımcılıklarla ve tahakkümün birçok türüyle karşılaşarak, hayatta kalmaya çalıştı.

Kent ve kentliler, 2019’da biraz daha yoksullaştı, tüketimini kısmak zorunda kaldı ve zor koşullarda yaşamaya çalıştı.

(Başlı başına bir yeni yazı gerektirebilecek kültürel ve sanatların, kentteki 2019’u konusuna, bu yazıda değinilemeyecek, ancak bu, sanat alanının önemsenmemesi nedeniyle değil, özel, dikkatli ve ayrıntılı bir yaklaşım gerektirdiği için…)

Nerdeyse, herkese bir akıllı telefon düşüyor

Teknolojik gelişmeler, 2019 yılında kentleri değişikliğe uğratmadı belki, ancak dönüşüme doğru birikimi büyümeyi sürdürdü. Kenti nasıl etkileyecek ve dönüştürecek, mekansal yapı/ yoğunluklar, insanların ve nesnelerin yer değiştirme gereği ve yer değiştirme/ hareket teknolojileri nasıl biçimlenecek, üretilenlerin [kentsel üretimin giderek “mallardan hizmetlere” (belki daha açık bir biçimde “software” ya da program yazılımına) doğru dönüşmekte olduğunu biliyoruz] kentlerdeki (ya da kent dışındaki) yeri ve teknolojisi nasıl belirlenecek/biçimlenecek vb. gibi konularda, pek çok fütürist senaryodan bahsedilebilir.

Ancak artık kesin olarak tanık olduğumuz birkaç gösterge üzerinde düşünebiliriz:

  • Neredeyse herkesin bir akıllı telefonu olması ve her türlü ihtiyacını (hatta ihtiyacı olmayan tüketim nesnelerini) akıllı telefon ya da internet aracılığıyla bulması ve edinmesi, kentteki ticaretin mekansal biçimlenişini, kent merkezini, nasıl etkiledi/etkileyecek?
  • Kentin yoğunluğun giderek atması ve çok katlı bir yapılaşmaya doğru geçmesi (dikey hareketliliğin öneminin artması), ya da “uber” türü bir kent içi ulaşım sistemin (Türkiye’de henüz bastırılıyor ama) özel araç sahipliğini giderek gereksizleştirmesi (en azından ikincilleştirmesi) veya kentin yoğunlaşma eksenlerinin çok etkin toplu taşıma sistemleri ve erişim kombinasyonları ile donatılması vb. gibi teknolojik gelişmelerin alt yapısı ve makro-formu, kenti nasıl biçimlendirecek?
  • Çalışma/işyeri-yaşam yer ayrımının, giderek evden çalışmanın artmasıyla azalmaya başlaması, iş veya üretim örgütlenmelerini nasıl dönüştürecek?

Hızla çoğaltılabilecek bu tür sorular için 2019, henüz erken bir yıl sayılabilir. Ancak, teknolojik buluşlarının ivmesinin giderek artması ve teknolojik buluşla bu buluşun üretime ve kentsel yapıya etki arasındaki sürenin kısalması gibi örnekleri [buhar gücüne, elektriğe ve petro-kimya enerjisine dayanan araç (ve hizmet) teknolojilerinin: yerüstü ve yer altı trenlerinin, otomobillerin ve asansörlerin vb., kent yaşamını nasıl ve ne hızla ve ne kadar kökten değiştirildiğini] dikkate alırsak, dijital teknolojilerin ve internet teknolojilerinin kenti değiştiren birikimin, 2019 yılı içinde de, geliştiğini fark edebiliriz.

Ekolojik durum

2019 yılı, ekolojik dengeler bakımından, teknoloji konusunda olduğu gibi, gelecek bir eşiğe doğru birikimin oluşmasının devamı niteliğinde bir yıl oldu denilebilir. Sadece Türkiye’deki kentlerin değil, dünyanın bütün yerlerinin ve kentlerinin iklim değişiminden ve küresel ısınmadan etkilenmekte olduğu, genel bir kabule dönüştü. Ancak bu etki, henüz kentleri dönüşüme uğratmadı. Bazı kentlerdeki aşırı sıcaklık, seller ve aşırı yağış, fırtına ve hortumlar, kentlerin temiz su kaynaklarındaki azalma, bu yılını rutinleşmiş haberleri gibi karşılandı. Ancak kentler, iklim değişikliğine karşı hazırlanmıyor. 2019 yılı, hiçbir kentte, iklim değişikliği programları için bir hazırlık yılı olmadı.

Hiçbir kent, düzenli bir biçimde atık politikası geliştirmiş ve geri kazanımlar için sistem kurabilmiş değil. Plastiklerin doğadaki kirleticiliği (özellikle denizlerde) giderek artıyor (ve Türkiye yurt dışından plastik atık ithal ediyor). Türkiye, enerji kaynağı olarak su ve kömürde ısrar ediyor ve nükleer teknoloji geliştirmeye çalışıyor. Oysa kentlerin temiz enerji kaynaklarına ihtiyacı var.

Belediyeler, kent için temiz enerji kaynaklarını yaratamasa bile, enerji sakınımı programları geliştirebilirler, bazı kaynaklar oluşturabilirler ve orta ve uzun erimli programlar üzerinde çalışıp, kamuoyunu/ kentlileri, bu çabalara ortak etme yolları bulabilirler. Bunun için, kentlilerin ve kent yönetimlerinin ortaklaşa geniş tabanlı bir demokrasi oluşturması ve etkili bir işlevsellik sağlaması için, her kentte özgün ve yaratıcı çabalar gerekiyor.

Kirletmemek, atık üretmemek (hatta tüketimci olmamak), üretilen atığı geri kazanmak, kaynaklarını korumak ve yenilikçi yöntemlerle kaynakları çeşitlendirmek ve bunların toplamından daha geniş bir iklim değişikliği hazırlık programı geliştirmek türü çalışmalar, kentler bakımından, henüz emekleme döneminde denilebilir.

“Ekolojik sorun alanları” henüz bütün kentler için, “bir şeyler yapıyormuş gibi görünmek ve görünüşü kurtarmak” arayışının ötesine geçebilmiş değil. Kentte kullanılacak (temiz) enerji türleri, bu türlere uygun ulaşım/ısınma ve üretim teknolojilerinin geliştirilmesi arayışları, 2019 yılı bakımından da, önemsenmemiş bir yıl olarak görülebilir.

***

Özetle, kentler/ kentliler bakımından, 2019 bir politik ve yönetimsel umut yılı oldu. Bu umudun, kentin daha yaşanılabilir ve ekolojik dengeler bakımından daha duyarlı ve hazırlıklı olmasını sağlayacak teknolojik ve programatik arayışlar, henüz oluşmadı.

Başta da söylediğim gibi, çok genel bir toplam üzerinden kuş bakışıyla gezindiğimiz için, çeşitli bakımlardan, yanılma olasılıkları söz konusu olabilir bu yazıda. Kentlerde olan ama burada yansımamış “iyi şeyler” varsa, düzeltmelerin yapılabilmesi için yardımınız gerekiyor…

Kentlerde umut var…

2019, kentler için umut yılı oldu.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Teknoloji, teknolojik gelişmeler ve teknoloji kullanımı üzerine denemeler (3)

Teknoloji ve kullandığımız/ kullanmayı tercih edebileceğimiz teknolojik düzeylerle ilgili tartışmayı biraz daha sürdürmek yararlı olabilir. Gerçekte teknolojik gelişmeler karşısında, sıradan insanlar olarak ne çok fazla söz söyleyebilme ne de özgür seçimler yapabilme şansına çok fazla sahibiz. Üstelik teknolojinin etkilediği ölçekler büyüdükçe karar alabilecek mekanizmaların nasıl tanımlanabileceği bakımından giderek daha da umutsuz olmamak çok güç.

Nükleer silahların ve silah yapımına yönelik teknoloji geliştirilmesinin sınırlanması ve iklim değişikliği gibi konularda, dünyanın, küresel ölçekteki kurumların, devletlerin ve ulusların ya da özel kişilerin/ tekellerin elindeki dev şirketlerin, bu tür teknolojik kararlar bakımından şimdiye kadar gösterdikleri performans doğrusu, pek de iyimser olma şansı bırakmıyor.

Teknoloji obezitesi

Daha alt ölçeklere geçtiğimizde ve kırda ya da kentlerde yaşayan küçük topluluklar, hatta bireyler olarak, yapabileceğimiz hiçbir şey yok mu, sorusu üzerinde düşündüğümüzde, yine de, arayışımızı sürdürebiliriz gibi…

Gerekli olmayan ya da gerekli olsa bile, bir alt teknolojik düzeyle de yaşayabileceğimiz halde, bazı küçük ilerlemelerin konforu ya da daha kötüsü gösterişi için, bir üst düzeydeki teknolojiyi satın almak, neredeyse hiç düşünmeden geliştirmiş olduğumuz bir davranış türü.

Yeme-içme alışkanlıkları ya da olanakları bakımından, dünya nüfusunun bir bölümünün obezite, başka bir bölümünün de açlık sorunlarıyla baş etmek durumunda kalmasıyla ortaya çıkan saçma durum gibi teknoloji kullanımında da, dünya nüfusunun bir bölümü tam bir teknoloji obezitesi içinde. Bu bir ihtiyaç değil. Gerçekten bir teknolojik obezite… Birçok insan da temiz su, kanalizasyon, bazı durumlarda sağlıklı ısınma vb. gibi teknolojik olanakların çok uzağında yaşamak zorunda kalıyor.

Eğer pazarlanabilir ve kişisel doyumlara, hatta hırslara-gösterişlere, gösterişle iktidar elde etmeye yönelik değilse, teknolojinin hızla geliştirilmesi de gerekmiyor zaten. Daha çok, daha ucuz ve daha sağlıklı kamusal yaşam ya da yararlar için teknoloji üretimi pek o kadar hızlı değil. Ama eğer kişisel tüketim ve bunun için rekabetçi bir pazar olsaydı, teknoloji hızla gelişmeye ya da gelişiyormuş görünümü verecek tanıtımlara/ reklamlara çoktan yönelmiş olacaktı.

Sonuç olarak obezleşmiş bir beslenme alışkanlığı için yiyecek üretmek de obezleşmiş bir teknolojik ihtiyaç üretmek de, dünyanın kaynaklarının bu doğrultuda kullanılması ve tüketilmesi anlamına geliyor.

Bireysel kararların kümülatif birikimi

Galiba, kendimize şu soruyu sormak gerekiyor: Hala bir alt teknoloji düzeyi ile yaşamımı sürdürebilir miyim? Bunun için bazı küçük fedakarlıkların yapılması gerekiyorsa, bunu yapabilecek miyim? Bu noktada, şunun da söylenmesi gerekiyor: Seçtiğimiz her yeni teknolojik düzeyle ilgili karar, kişisel bir karar olmakla birlikte, bu teknolojiyi kullananların sayısı belirli bir düzeye ulaştığında, artık toplumsal olarak o teknolojik düzeye herkesin ulaşmasını kaçınılmaz hale getirmiş; o teknolojik düzeyi tercih etmemiş olanları da o düzeye geçmeye mecbur etmiş oluyoruz.

Bunu yaptığımızda, yani bireysel kararların kümülatif birikimiyle o teknolojik düzeyi kamusal norm haline getirdiğimizde, yaptığımız şey gerçekte o teknolojik düzey için yatırım yapmış olan sermayenin pazarını genişletmesi için gönüllü bir piyon (ya da pazarlama gönüllüsü) haline gelmek oluyor. Teknoloji yatırımcısı, sadece başlangıçta yeni teknolojinin reklamını yapıyor ve sonra gerisini bize bırakıyor. O pazar da doygunluğa ulaşınca, yine “bir tık” ilerisinin reklamı ile başlıyor işe…

Toplum ya da toplumun bireyleri, bunu bilinçli bir seçmeyle yapmıyor elbette. Ancak işleyen mekanizmanın açıklaması ve sonuçları bunlar oluyor. Yaptığımız her ileri teknoloji seçimi, bu nedenle, hem bizimle birlikte yaşayan başka bir bireye de bu seçimi yapma zorlaması olarak yöneliyor hem de dünyanın kaynaklarının o doğrultuda hızla tüketilmesine yol açıyor.

Bu tüketim de iki yönlü oluyor: Bir yandan daha kullanılabilme ömrü bulunan ama eskimiş olan teknolojileri hızla “çöpe” atıyoruz, bir yandan da bir üst düzey teknolojinin üretilmesi için yeni kaynakların kullanılması üzerine talep yaratmış oluyoruz… Böylece gereksiz teknolojik obezitenin sonucu, giderek büyüyen teknolojik çöplükler oluyor…

Teknoloji konusunda “temkinli davranmayı” herkese önermek güç olabilir. Toplumun hemen bir teknoloji perhizine girmesi ya da daha ileri teknoloji kullanımı hayranlığından vazgeçmesi de kolay olmayabilir. Ancak çevreciler/ ekolojistler, evrenin kaynaklarının tükenmesi konusunda duyarlı olanlar veya “tüketim toplumunun” ve “gösteri toplumunun” kurmuş olduğu norm ve standartlardan pek de hoşnut olmayanlar, belki daha duyarlı davranabilirler.

Su, toprak ve hava ne istiyor?

Vejetaryenlerin hatta veganların, sadece kişisel bir etik kaygıyla ve gönüllü olarak neleri yiyebilecekleri ve neleri yemek istemedikleri ya da etik bulmadıkları konusunda düşünmeye başlamaları ve toplumun içinde “tuhaf, ya da aykırı şeyler” yapan insanlar kategorisinde bulunmaktan giderek çıkarak, kabul edilir düzeye ulaşmaları gibi benzer bir duyarlılığı, önce bireysel olarak, ama toplumsallaşmasının kazanımlarını da bilerek, teknolojik düzey seçimi konusunda da yapabiliriz.

Ayrıca şu soruyu da sormalıyız: Toprak, o kadar kimyasal teknolojiyi ve altyapı ile kaplanmayı istiyor mu ve hazır mı bu teknolojiyi hazmetmeye? Su, bu kadar su alt yapısına hazır mı ve istiyor mu bu kadar regüle edilmeyi ve kimyasal atığın karışmasını? Hava bu kadar kirletilmeye, partiküllere, elektromanyetik dalgaya ve titreşime hazır mı ve istiyor mu bu kadar teknolojiyi? Ağaçlar ve tavuklar, çipuralar ve levrekler, domatesler ve buğday ve bütün sanayileşmiş bitkiler ve hayvanlar, istiyorlar mı bu kadar teknolojiyi? Sormuyoruz onlara, teknoloji ile ilişkilerindeki doyum noktasının nerelerde olduğunu…Sadece, empoze edebileceğimiz/ zorbalıkla bastırabileceğimiz kadar preslemeye devam ediyoruz.

Gereksiz şeyleri yediği için yüzlerce kilo almış bir insanı obezitenin sağlıksızlaştırması gibi, gereksiz teknoloji de bizi boğuyor. Toplumu boğuyor ve giderek doğayı ve dünyayı boğacak…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Teknoloji, teknolojik gelişmeler ve teknoloji kullanımı üzerine denemeler (2)

Bilimsel bilgi ile teknolojik gelişim arasında bir bağ olduğu kuşkusuz. Bilimsel gelişmeler elbette olacaktır ve her bilimsel gelişme de bazı teknolojik ilerlemelere ve gelişmeye neden olabilir. Bilimsel gelişmedeki özgürlükleri (gerçi ABD ve AB, İran’ın nükleer fizik konusundaki gelişmesini denetim altında tutmak istese de) tartışmasız kabul etmekten başka hiçbir şey yapılamaz elbet. Ancak bilimsel bilginin ne tür teknolojilere dönüştürüleceği ve bu teknolojilerin kullanımının nasıl düzenleneceği, tartışılamaz mı? Tartışmalara göre, toplumlar kendileri için bir toplumsal anlaşma/ konsensüs oluşturarak, teknoloji kullanımında düzey belirlemede seçim yapılması, hatta gelişmelerle ilgili öngörü, planlama ve aşamalandırılmış uygulamalar söz konusu olabilir mi?

Bunun gerçekleşmesi, toplum düzeyinde baktığımızda bile, iki nedenle çok güç görünüyor: Birincisi, dünyanın bütün ülkeleri ve halkları arasındaki ilişki, rekabet ve küresel ticari ve toplumsal bütünleşmelerin varmış olduğu düzey. Böyle bir ortamda, hiçbir toplum, bilinçli ve gönüllü bir biçimde daha düşük teknolojiye razı olmayı kabul edemez. (Hiçbir ülkede politikacılarının ilerleyen savaş teknolojileri ve silah tüccarları/ teknolojik oyuncaklar karşısında iştahsız olamayacağını anımsatmak bile istemiyorum.). İkincisi de, eğer daha düşük teknoloji kullanarak, kendi doğasını ve çevresini temiz tutmak istese bile, denizlerini/ atmosferini, elektromanyetik ortamını ve hatta yediği-içtiği gıdayı bile ne kadar “temiz” tutabilir ki?

Daha düşük konfor, daha az kar ve şiddet tehdidiyle yetinilebilir mi?

Toplumlar, teknoloji ve teknolojinin getirdiği negatif dışsallıklardan, bireysel, bölgesel/ülkesel ölçeklerde nasıl korunabilir? Bu sorunun küresel bir anlaşmaya dayanmasından başka yol olmayacağı açıkça görülüyor. Ancak son derece asimetrik ve hiyerarşik güç yapısı olan uluslararası düzlemde, nasıl böyle bir eşitlenme ve dünyanın bütün insanları için geçerli olabilecek konsensüs sağlanabilir? Böylesi bir eşitlik, kuşkusuz, ileri teknolojileri kullanan bireyler, şirketler ve devletler için, daha düşük konfor, daha az kar ve daha az şiddet tehdidi (askeri hegemonya) ile yetinme anlamına gelecektir.

Yerkürenin (ve dünya halklarının büyük bir bölümünün), dramatik insan/toplum kırımları yaşamadan ve çok daha yumuşak geçişler yapabileceği vaadiyle öne sürülen ve “yeşil devrim” diye adlandırılan teknolojik gelişmeye göz atalım: Tarımdaki mekanizasyonun (traktör ve diğer tarım makinelerinin) hızla artması/ değişmesi ve tarım kimyasının gelişimi (yapay gübreler ve tarımsal ilaçlar/ böcek ve yaban otlarını öldürücüler), hem de tarımsal altyapı mühendisliğinin gelişimi (barajlar, sulama sistemleri ve bataklıkların kurutulması) vb, büyük toplumsal gerilimler ve alt-üst oluşlar yarattı ve kısa bir zaman dilimi içinde dünyanın başka bir yer olmasına, başka bir ekolojiye ve başka bir toplumsal yapıya sahip olmasına neden oldu.

Belki “teknolojik gelişme olmasaydı, nüfus artışı karşısındaki felaket nasıl göğüslenecekti?” sorusu sorulabilir. Ancak, burada işte, gerçekten imkansızı isteyerek, dünyadaki bilimsel gelişmelerin teknolojik kullanımlara dönüşmesinde, Birleşmiş Milletler (BM) gibi bir örgütlenmenin (ancak gerçekten güçlü ve iyi örgütlenmiş bir kurumun) öngörüler yapması ve adil bir biçimde ve hem ekolojik dengeleri, hem insan topluluklarını ve özellikle onların en yoksul ve en az tüketen kesimlerini gözeterek, teknolojik gelişmeler konusunda bütün dünya insanlarının ve politikacılarının konuşmalarını ve tartışmaların sağlayacak bir mekanizma düşlenebilir mi?

‘Küçük’ ve bireysel olandan başlamak…

Böyle çok büyük bir dünya örgütlenmesinin, bilim ve teknoloji geliştirmek bakımından dünya ülkeleri/ kültürleri arasındaki büyük yarılmayı ve eşitsizlikleri göz ardı ederek bu tür bir öneride bulunmak, sanırım budalalıktan başka bir şey değil. Daha dünya barışı gibi son derece açık bir gereksinimi bile başarmayan bir BM, teknolojik gelişmelerin nasıl düzenleyicisi olabilir? Düpedüz saçma işte… Ancak almaşığı da, teknolojik gelişmeyi sadece, savaş gücü ve tahakküm arzusu rekabetine, pazara ve tüketimciliğin kışkırtılmasına terk etmekten başka bir şey değil. Bu iyi bir almaşık değil, ama etkin bir biçimde çalışıyor.

Gerçekte, teknoloji konusunda, belki düşüncenin kendi aşamaları içinde büyük ve küçük ölçekler söz konusu olabilir. Yine de en küçük ölçekten başlamak ve “kullandığımız her teknolojiye gerçekten ihtiyacımız var mı, ne kadarına ve hangi koşullarda var” sorularını sorabiliriz. Kaçınılmaz bir konfor, ya da bazen “o kadarcık şımarmak için bir lüks” diye düşündüğümüz pek çok teknolojiden, vazgeçebileceğimizi anlayabiliriz sanıyorum. Pek çok teknolojik araca gerçekten ihtiyacımız yok. Ya da yerine kullanacağımız daha düşük teknolojili almaşık veya daha kamusal teknoloji kullanımı (diyelim özel araç yerine metro) yine de çok şeyi fark yaratabilir.

Gerçi bu öneri de, teknolojik gelişmelerle ilgili bir BM önerisi kadar “imkansız” ya da hiçbir zaman gerçekleşmeyecek düş ürünü olarak değerlendirilebilir.

Bu konuda biraz daha akıl gezdirmeye ve tartışmaya gerek var, sanırım. Gelecek hafta “uygun teknoloji /(appropriate technology)” konusunu ve “teknolojik perhiz?” düşü ile ilgili düşünmeyi sürdüreceğiz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Teknoloji, teknolojik gelişimler ve teknoloji kullanımı üzerine denemeler (1)

Özgür bir birey olarak sabah uyandığımızda, kentsel yaşamın sabahına daha ilk adımımızı attığımızda, kent toplumuyla kentin canlı-cansız ekolojik ögeleriyle karşılaştığımızda, kuşkusuz çeşitli teknolojileri kullanıyor olacağız. Teknolojik bilgiler ve araçlar olmadan hemen hemen hiçbir şey yapamayız, hatta düşünemeyiz bile. Teknolojileri kullanmak zorundayız. Burada, karar verecek bir durum yok: Teknolojiye ihtiyacımız var ve bu nedenle, teknolojiler durmaksızın gelişiyor. Ama hangi teknolojiyi, hangi düzeyde kullanmak gerekir? Belki buna karar verebiliriz. Aslında bu konuyu biraz sorun edersek, yani üzerinde düşünürsek ve belki bazı durumlarda biraz titizlenerek teknoloji kullanımı konusuna dikkat edersek, bu bile iyi bir başlangıç olabilir.

Ancak hemen şunu belirtmeliyim ki, evdeki ve özellikle iş yerindeki sabit telefonun bile, özel yaşamıma ve kişiliğime oldukça güçlü bir saldırı olduğunu düşünen, özel otomobili, hatta ehliyeti bile olmayan, ancak masa üstü ve diz üstü bilgisayar kullanan biri olarak, benim böyle bir yazıyı yazabilmem, bazı zorluklar içeriyor. Hatta komik bile olabilir.

Seçme hakkı ve özgürlüğü

Yazacaklarımın “olanaksız”, “saçma” hatta “çağ dışı” sayılabilecek kadar tuhaf karşılanabileceğini de biliyorum. Ancak, sadece ve çok seyrek olarak sabit bir telefon kullanarak kent yaşamımı sürdürüyorum ve bunun akıllı bir telefon kullanarak yaşamaya göre, çok daha sağlıklı ve özgür bir yaşam tarzı olduğunu düşünüyorum. Toplumsal baskıların ve devlet, daha da saçması sermaye tarafından yöneltilen otoriter buyrukların ve toplumsal bir norm haline getirilen çoğunlukçu peşin fikirlerin yarattığı zararlar ve ayrımcılıklar bir yana bırakılabilirse, birey olarak kullanmak istediğim teknolojik düzeyin, kendi özgürlüğümle ve seçme hakkımla ilgili bir konu olduğuna inanıyorum ve bunu (bazı güçlüklerine rağmen) kent yaşamında savunuyorum.

Teknoloji kullanımındaki duyarlığın,

  • Devletin birey üzerindeki denetim baskısını ve denetleyebilme isteğini frenleyebileceği,
  • Rekabetçi pazar yapısının tüketim kışkırtıcılığının biraz etkisizleştirebileceği,
  • İleri teknoloji kullanmanın, her durumda kolaylık ve konfor sağlayacağından kuşku duymamanın (bu nedenle almaşıkların dikkate bile alınması gerekmediğinin) ideolojik bir kurgu olduğu,
  • Ekolojik (kent ve kır) dengeler üzerindeki baskının, biraz hafifletebileceği,
  • İnsanlar arasındaki (yüz yüze ve doğal) etkileşimin artırılabileceği, teknoloji kullanılarak yaratılmış olan hegemonya ve tahakkümün, en azından bazı yabancılaşmaların, azaltılabileceği ve insani ilişki kalitesini artırabileceği,

gibi bazı varsayımlar çerçevesinde, bir tartışma yaratmaya çalışacağım. Elbette bu varsayımları geçersiz ya da “aşırı hayalci” veya “imkansız” ve bu nedenlerle kabul edilemez bulmak da, mümkün…

Devlet otoritesinin müdahale düzenekleri

Kentte (ya da kırda) herkesin, kendisi için uygun (appropriate) teknolojilerin neler olduğuna karar verebileceğini ve yaşamını buna göre düzenleyebileceğini, en azından bunu talep etme hakkının bulunduğunu düşünüyorum. Elbette asıl sorunun, teknolojik gelişmeler nedeniyle merkezi bir devlet otoritesinin, bütün topluma, yaşamın her anına ve giderek en mahrem katmanlarına kadar her şeye müdahale edebilecek düzenekleri kurmasında olduğunu görüyorum. Özellikle Çin’in geliştirdiği telefon teknolojisi ve toplumsal denetim, izleme ve baskı konusundaki haberleri, herkesin okuduğunu ve bildiğini sanıyorum. Ama Çin Devleti’nin uygulamaları kadar açık bir biçimde duyurulmuş olmasa bile, merkezi izleme ve denetim politikalarının nasıl bütün toplumların bütün bireylerinin yaşamına, dolayısıyla doğaya ve ekolojiye müdahale olanaklarına yol açmakta olduğunu, nasıl bir yıkım getirdiğini, sanırım herkes kendi ülkesinde, kendi kentsel yaşamında ve özel yaşamında deneyimliyordur.

Teknoloji ve kullanacağımız teknolojiler konusunda bireyin, toplumun ve doğanın, evrenin ekolojik dengelerinin korunmasının önemli olduğunu düşünerek, seçme özgürlüklerini yeniden gözden geçirmesinin gerekli olduğu kanısındayım. Teknolojik seçimleri, çoğu kez hiç düşünmeden ve tartmadan, ilk göz alıcı konfor vaadi nedeniyle, kolayca yapabiliyoruz. Oysa o teknolojiyi kullanmaya ihtiyacımız var mı gerçekten? Daha düşük bir teknolojiyle de yaşamı sürdürmeyi, daha ekolojik ve bireysel nedenlerle, yeğleyebilir miyiz? Eğer ileri teknolojiyi mutlaka kullanmak gerekiyorsa, hangi düzeyde ve hangi sıkılıkla kullanabiliriz?

Neredeyse, Jules Verne romanlarını çocukken okuyan ilk kuşaktan beri, teknolojik gelişmeler konusunda ideolojik bir koşullanma ile büyüyor bütün çocuklar. Ancak şu temel soru da, her zaman soruldu: Teknoloji ile ilişkimde, teknolojiyi ne kadar ben kullanıyorum ve kullanılan teknolojinin gelişmesi, toplumsallaşması, kamusal bir denetim aracına dönüşmesi ve bir norm olması durumuna doğru olan bütün gelişmeler gerçekleştikçe, teknoloji beni ne kadar kullanıyor? Özetle, ben mi teknolojiyi kullanmalıyım, yoksa teknoloji mi beni kullanacak?

Yukarıdaki sorunun “hileli” bir biçimde formüle edilmiş olduğunu saklayacak değilim. İlk defa ateşi kullanan toplumu ya da taşın kenarını yontarak keskinleştirdikten sonra balta yapanı gördükten sonra, siz nasıl işlerinizi eski teknolojilerle yapmaya devam edebilirsiniz ki? İlerleyen teknolojiler, adım adım, sizi kendisine mecbur eder. Kural bu. Evet. Ancak teknolojik gelişme hızı, bireyin ve toplumun, bu teknolojilerin kazanımları ve zararları hakkındaki hesaplamaları yapabilme hızını çok aşmışsa; öyle ki teknolojik gelişme karşısında hesaplama bile yapmadan onu kabul etmek durumuna mahkum olmuşsanız (bugün olduğu gibi), bireysel (dolayısıyla toplumsal) karşı duruşlar, olanaksız hale gelmeyecek midir?

Toplumsal edilgenlik

Birey ve seçeceği teknolojik düzey ya da daha güç olanı, toplum ve teknoloji seçimleri, hatta daha da güç olanı, devletin veya sermayenin merkezi yönetilen otoritesinin sizi bazı teknolojileri kullanmak zorunda bırakması. Böylece bizi (ve toplumu) denetleyebilmek için bu merkezi olarak stoklanmış ve sınıflandırılmış bilgiyi, sahip olduğu teknoloji tekelleri aracılığıyla veya ideolojik özendirmelerle, daha da kötüsü gönüllü ve düşünülmeden kabul edilmiş bir toplumsal edilgenliğin norm olması nedeniyle, (örtük bir) zorla kullandırıyorsa, özgür “teknoloji kullanımı seçimi” terimi, hafifsenecek naif bir kavram değil midir?

Teknoloji geliştirmenin (kullanmanın değil) en uzağındaki ülkelerde bile, teknolojik ilerlemelerle ilgili tartışılan tek sorun, teknolojiyi kullanmanın parasal maliyetlerle (bazen de, Türkiye’de, S 400’lerde olduğu gibi, politik-ideolojik propaganda ve iktidar gücü ile) ilgili. Ama ekolojik maliyetler, toplumsal maliyetler, bireysel maliyetler üzerinde, ya hiç tartışılmıyor, ya da tartışmaların soluğu çok cılız.

Gelecek yazıda, bu konudaki tartışmayı biraz daha geliştirmeye çalışacağım. Üçüncü yazıda ise, biraz daha küçük ölçekte (kent) ve genellikle akıllı telefonlar (aslında buradaki “telefon” sözcüğü, o teknolojik aygıtın kimliğini açıklamakta artık çok yetersiz kalmış bulunuyor) teknolojisi çerçevesinde, ne tür durumların gelişmekte olduğunu anlamaya çalışarak, tartışmayı sonlandıracağız.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kentin sesleri: Gürültü ve sessizlik arasında

Seslerin, özellikle müzik ve sanat ürünlerinin bize ulaşmasını sağlayan seslerin, yüksek sesle okunan bir şiirin ya da bir tiyatro veya opera sahnesindeki seslerin, filmlerin ya da belki sessizliğin, hatta gördüğümüz inanılmaz bir güzellik veya bizi gerçekten yakalayan bir an karşısında, gerçekte olmadığı halde zihnimizden geçtiğini duyduğumuz müziğin; kent yaşamının, belki pek de ciddiye almadığımız, ama gerçekten büyük ağırlığı olan kent bileşenlerinden olduğunu düşünmemek, olası mı?

Ses/ sesler, bir kentin çıkardığı sesler ya da kentin içinde gerçekleşen ses yapıları-ağları veya kirlenmeleri, bir kenti tanımak ya da tanıdığımız kenti biraz daha iyi anlamak için, önemli bir öge olabilir mi? Kentin yaşamını belirleyen ve biçimlendiren ögeler arasında, o kadar geçici ve uçucu, önemsiz ve etkisiz gibi duruyor ki, bu soruya “evet” yanıtını vermek kolay değil gibi… Oysa ses/ sesler, bir kentte duyduğumuz her ses, o kentin yaşamı ve nitelikleri hakkında, bir şeyler söylüyor. Yeter ki, kenti (gözlerimiz açık veya “kapalı”) dinlemesini bilelim.

Kenti gördüğümüz, dokunduğumuz, kokladığımız kadar, duymasını da öğrenmek gerekiyor. Ya da belki kenti duymayı zaten herkes biliyor. Yeter ki, duyduklarına anlam versin, duydukları üzerinden, kenti yeniden düşünsün.

Ne tür sesler var kentte? Önce dış sesleri düşünelim: Kamusal alanda, sokaklarda, meydanlarda ve parklarda iken duyduğumuz sesleri…

Bugünün kenti için ilk akla gelen, (belki 100 yıldan veya biraz daha eski zamandan beri) makinelerin-motorların/ trafiğin ve elektronik ya da elektrikli aletlerin çıkardığı sesler… Bu gruba diğer mekanik sesler de (fabrika, ya da çan seslerinden, tekerlek lastiğinin asfalta sürtünmesine, uygun adım yürüyen askerlere/ para-militerlerin “rap-rap”larına kadar her şey) katılabilir.

İnsan sesleri

Bu seslerin türlerini ayrıntılandırmadan önce, diğer sesleri de düşünelim:

İnsan sesleri var: Tekil veya çoğul insan sesleri ya da giderek azalsa da hayvan sesleri de var, ya da olabilir.

En sonunda da, doğanın kendi sesleri var: Yaprakların arasından süzülen rüzgarın veya fırtınanın sesi, gök gürültüsü ve şimşekler, varsa su sesleri, kıyılara vuran dalgaların ve akan ırmakların sesi, artık çok az duyabildiğimiz yağmurum tıpırtısı ve bazen dolunun sert cisimlere çarpan sesi, çok ender olarak toprağın ve yer altının deprem anındaki homurtusu, vb…

Elbette, bu ses türlerinin hiçbirini tam olarak ayırt edemediğimiz, ama hepsinin karışımıyla oluşan uğultular ya da gürültü de söz konusu.

Sonra yapıların içlerindeki sesleri düşünelim, ama bir kentin yapılarının içindeki sesleri, yani binaların içinde ama kentin kimliğinin inşasında söz sahibi olacak nitelikteki sesler…

Müzik

Önce müzik sesleri akla geliyor. Gerçi müzik, kentin açık alanlarında/ kamusal alanda da söz konusu olabilir ama saf müzik, başka seslere karışmamış müzik, ya da bir geri-plan olarak öylesine işitilen müzik değil de, tam da o seslerin üretilmesi ve dinlenmesi için tasarlanmış müzikleri, müzik evlerini, müzik salonlarını, tiyatroları, operaları ve konser salonlarını, oditoryumları düşünelim. Bu ses, işte belki kentin kimliğine katkı bakımından, önemsememiz gereken bir mecra olacak…

Kentteki müzik, her türlü müzik olabilir: En yerelinden en evrenseline, en basitinden en karmaşığına kadar, aletlerle üretilen ya da tekil veya çoğul insanların hançeresinden çıkmakta olan sesler, bunların bir araya gelmesi, korolar biçimlerinde de olabilir.

Müziğin her türlüsünün üretildiği/ sunulduğu ya da öğretildiği/ ses eğitimlerinin yapıldığı yerlerde ortaya çıkan sesler… Bu sesler, kentin kimliğini apaçık tanımlar, nerdeyse…

Üzerinde çok ayrıntılı durmaya bu yazının çapı ve derinliği elverişli olmadığı için, bir kentteki müziğin nitelikleri ile o kentin nitelikleri arasındaki ilişkiyi görmek, kentin kimliğini o kentte yapılan müzikle ve ses kültürüyle anlayabilmek için, bunu en iyi biçimde anlatan “İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçerken” filmini düşünün Fatih Akın’ın… İstanbul’un bir kent olarak sahip olduğu kültürel çeşitliliğin, alabildiğine zengin bir biçimde, seslerle sergilendiği başka bir örnek hatırlayamıyorum…

‘İç’ sesler

Sanatın başka türlerine ait iç mekan sesleri de olabilir: Kabareden-Shakespeare günlerindeki tiyatro türleri gibi (giderek azalsa da) opera, şiir matineleri ya da hikaye okuma günleri gibi…

Başka insan sesleri de olabilir, kentin yapılarının içinde: Dini yapıların içindeki ritüellerin, okullarda eğiticilerin sesleri, politikacıların/ propagandacıların/ partililerin sesleri veya satıcıların-çığırtkanların sesleri gibi… Ya da hastanelerin içindeki aletlerin ve anonsların düşük volümlü çağrıları gibi… Bu sesleri de kentin kimliğinin inşası bakımından önemsemek gerekir.

Popüler sesler

Ancak giderek, kentlerdeki elektronik seslere, elektrikle yükseltilerek kamusal alanda ya da yapıların içlerinde sürekli olarak kulaklarımızı ya da işitme sabrımızı zorlayan seslere/ sinyallere de değinmek gerek… Gerçi bu tür sesler, standartlaşmış ve dünyanın bütün kentleri için -farklı dillerde de olsa- aynılaşmış sesler; kenti tanımaktan çok onun sesler bakımından sahip olduğu konfor düzeyine, hatta uygarlık düzeyine kadar, bir not vermemize yarayacak seslerdir.

Bu seslere değinmeden, kentin hemşerisine ve insanlara verdiği değerin niteliğini pek ayırt edemeyiz: AVM içi müzikler, dolmuş-otobüs müzikleri ya da anonsları, asansör müzikleri, sokaklara radyolardan/ televizyonlardan/ kayıt edilmiş ses çalardan vb. taşan “popülerin” seslerini anmadan geçemeyiz. Minarelerden yayılan yüksek volümlü hoparlör sesleri, berberdeki televizyon haberleri ya da maçlar, müziği duyabilmek için sesi alabildiğine yükseltmiş motosikletli pizza dağıtıcıları, hoparlörlü seyyar satıcılar ve duymak zorunda olduğunuz, ama duymaya katlanamadığınız “ses ikramları”…

Alçaktan uçan uçaklar/ jetler veya helikopterlerin korkunç homurtusu, polis alarmları ve ambulanslar, klaksonlar, hatta sahibi hiç ilgilenmediği halde araçlara takılmış güvenlik alarmlarının keskin ve korkutucu çığlıkları, daha kötüsü silah sesleri, kadın-çocuk çığlıkları, hatta kente kadar sokulmuş olan savaşın top/ bomba/tüfek sesleri…

Bir kentin bize sunduğu kaotik devingenlik ve onun sesleri, daha çok uğultusu ve gürültü…

Çoğul sesler

Nadiren, neşelendiren insan sesleri de olabilir: Bahçede oynayan çocukların gülüşleri ve kuşların sesi ya da bir yeme-içme yerini yakınından geçerken duyduğumuz tabak-çanak, çatal-bıçak ya da çay kaşığının cam bardağa değdiğindeki ses, hoşumuza gidebilir… Sokakta ya da vapurda-metroda, müzik becerisini sunarak yaşamaya çalışanlar, mahalle içindeki/ dükkan önündeki dostane selamlar, küçük kahkahalar, ölçülü fısıldaşmalar… Mırıldanılan şarkı seslerinin pencereden dışarı vurması ya da şarkılı akşam yemeklerinin yendiği evler/ bahçeler/ kameriyeler (eskiden İstanbul’da böyle semtlerin bulunduğu söyleniyor romanlarda)… Ne kadar hoş olmaz mı? Ya da sabaha karşı, kentin kenar sokaklarında, ağaçlı yollardaki mutlak sessizlik gibi (kentin homurtusu yine de kulağımıza gelir uzaktan) bir ses dinginliği?

Kentlerde, hem hoşa gidebilecek, hem de ürkütücü olabilecek çoğul insan sesleri/ kitle sesleri de duyarız bazen: Protestonun/ isyanın sesi, pencerede tencere-tava çalanlar, sloganlar haykıran kitleler (ama onu bastırmaya çalışan polis anonsları veya lince hazırlanan kitlenin homurtusu, şiddetin sesini de duyarız)… Bir stadyumun/ kapalı spor salonun içinde takımını cesaretlendiren, karşı takımın moralini bozmaya çalışan, bazen de bunun tam tersini yapan kitlelerin sesleri… Çoğul sesler. Mitinglerin, gösteri yürüyüşlerinin ya da kent sokaklarından akmakta olan maratoncuları/ bisiklet yarışçılarını yüreklendirenlerin, hep bir ağızdan şarkıları/ sloganları…

Huzur bozanlar

En baştan beri, herkesin aklında olan otomobil seslerini, kamyon ve otobüs seslerini, motorlu araçların seslerini/ frenlerin ve klaksonların/ trafiğin o korkunç ve sağır edici gürültüsünü, sinyalli trafik kavşaklarını, geri viteste park etmeye çalışan araçların sinir bozucu sinyallerini, istasyonlara/ metro duraklarına giren trenlerin demir raylar üzerinde çıkardığı sürtünme gıcırtısını, vb. hiç saymadım bile… Bazı kentlerde gördüğümüz viyadüklerden, köprülerden havaya saçılan anonim homurtuyu veya gürültü kırıcılarını ya da mahalle içi sokakların ve bazı uzak parkların içindeki huzur verici göreli sessizliği dile getirmek bile, gereksiz gibi.

Kentin dış ve çoğu bina içi sesleri, neredeyse dünyanın bütün “neo-liberal” kentlerinde, birbirine yaklaşıyor artık. Kentin/ metropolün, büyüklüğüne ve kentin bulunduğu ülkenin standartlarına-kurallarına ve kültürüne bağlı farklar var, kuşkusuz. Ancak yine de, bunların dışında bir değerlendirme yapabiliriz, seslere dair:

Huzur verenler

Kamusal alanda herkesin duymak istemeyebileceğini bildiğimiz sesleri, zorla dinletmeyen ve kentin (özellikle trafiğin) gürültüsünü denetlemeye çalışan/ bunun için önlemler alan ve kural geliştiren kentler ve bunu yapmayan kentler…

Bir başka ayrım da, “kentin güzel seslerin oluşması, sokaklarında, meydanlarda, kanallarda ve bahçelerinde, ya da müzik için tasarlanmış yapılarında, güzel sesler/ şarkılar duyulan ve insanda sadece ‘iyi duyu’ uyandırabilecek nitelikte sunuşlarda uzmanlaşmış olan ve olmayan kentler” biçiminde olabilir.

Sessiz kentler, sessizliği önemseyen ve gürültüyü hiç çıkartmamak için önlemlerin hepsini almış olan ve hemşerilerin ortak kültürünün de bunu benimsemiş olduğu kentlerle, bunu hiç düşünmemiş olanlar da, belki başka tür bir ayrımdır?

Kenti görmek, harika bir şey…

Ama kenti dinlemek de harika olabilir…

Kategori: Hafta Sonu