EnerjiKöşe YazılarıManşetYazarlar

Çernobil’den Fukuşima’ya en büyük tehlike devlet aklı

2016 ‘da açıklanan bilimsel verilerin ışığında gelecek 50 yıl içinde 40 bin yeni kanser vakasının nedeni Çernobil olacak.Bu yazımda sağa sola sapmadan meseleyi hükümetlerin, yurttaşların yaşamsal bütünlüklerini tehlikeye attıklarını gösteren temel uygulamalarını ele almaya çalışacağım.

Patlamadan sonra yapılan Çernobil  (Pelin) Meleği heykeli

Öyle bir endüstri ki bu alanda bir kazanın vuku bulması onlarca, yüzlerce belki de binlerce yıl süren felaket demek. Geri dönüşü yok, maddi manevi zararın telafisi mümkün değil….

33 yıl önce 26 Nisan’da Çernobil Nükleer Santrali’nin bir reaktöründe meydana gelen çekirdek erimesi ve patlama, santralin bugün Ukrayna sınırları içinde kalan bölgede ve komşu Beyaz Rusya ile Rusya’da yoğun radyoaktiviteye yol açtı. Çernobil Nükleer Felaketi’nde ilk 10 yıl içerisinde kanser oranları eski duruma göre Ukrayna’da %230, komşu ülke Beyaz Rusya’da %180 arttı.

Ukrayna’da ortalama ölüm yaşının 74’ten 58’e düştüğü gibi somut tespitlerin yanı sıra 2016 ‘da açıklanan bilimsel verilerin ışığında gelecek 50 yıl içinde 40 bin yeni kanser vakasının nedeni Çernobil olacak.

Acil durum tahliyelerinde eksiklikler

Bu yazımda sağa sola sapmadan meseleyi hükümetlerin, yurttaşların yaşamsal bütünlüklerini tehlikeye attıklarını gösteren temel uygulamalarını ele almaya çalışacağım.

Bunu yaparken tanıtımına da katkımın olması amacıyla Çernobil külliyatına son dönemde katılan kitaplardan faydalanacağım.

Önce Kate Brown’ın kaleme aldığı “Manual for Survival: Chernobyl Guide to the Future”adını Hayatta kalmak için Mücadele , Gelecek için Çernobil Rehberi olarak Türkçeleştirebileceğimiz kitaba değinmek istiyorum.

Kitap Ukrayna dışında Beyaz Rusya’da özellikle çocuklarda görülen hastalıkları baz alıyor. Bildiğiniz gibi Pripyat Kasabası’na 4 kilometre mesafedeki Çernobil Nükleer Santral tesisinin etrafındaki yarıçapı 30 km olan alan 67 yıl daha yerleşime kapalı tutulacak ve bugün santralde çelik lahtin inşası devam etmekte.

Kate Brown kitabında Beyaz Rusya’nın güneyinde ikamet bölgesi olan Veprin kasabasının da aynı Ukrayna’da olduğu gibi tecrit bölgesine dönüştürülmesi gereken bir yer olduğundan bahsetmektedir ancak, bu durum 1999 yılında yani Çernobil’den tam 13 yıl sonra anlaşılmıştır.

Nitekim 1990’dan sonra sağlık kayıtları dünya kamuoyuna açılınca görülmüştür ki Beyaz Rusya’ya ait Veprin Bölgesinde çocuklar kanser, anemi, bağışıklık sistemi rahatsızlıkları gibi çok çeşitli kronik hastalıklara yakalanmıştır.

Zira vücut ölçümleri yapıldığında kilogram başına 20 bekerel olması gereken sınır dozun 400 kat aşıldığı görülmüş fakat bölgeye girişler ancak 1999 sonrasında yasaklanabilmiştir.

Radyoaktif ürünlerin piyasaya sürülmesi

Çernobil’e dair ilk aklımıza gelen şüphesiz kendi tecrübemizle sabit olduğu üzere radyoaktif çayların bir önceki yılın mahsulüyle karıştırılarak satılmasıdır.

Lakin dünyaya gözlerimizi çevirip bakarsak bunun diğer devletlerin de başvurduğu bir yöntem olduğunu görürüz.

Adeta bir üst akıl bütün siyas yönetimlere fısıldamış, telkinde bulunmuştur. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı(IAEA)’na ait olduğu şüphe götürmeyen fikirler merkezden çevreye kumanda edilmektedir. Sophie Pinkham, Chernobyl Syndrome/Çernobil Sendromu adındaki kitabı Avrupa’da da süt, et, böğürtlen, yumurta, un, pancar, ıspanak, patates, mantar ve yine çay için raf ömrülerini uzatma yoluna gidildiğinden bahseder.

Yetkililer mahsullerin raf ömrünü kağıt üstünde uzatıp bir kaç ay depoda bekletilmesini uygun görmüştür. Zira onlara göre radyoaktivite zamanla düşecektir.

Bir diğer vaka ise İtalya’nın Yunanistan’dan ithal ettiği 300 bin ton buğdayı radyasyon kontrolünden sonra reddetmesidir. Buğday Yunanistan tarafından da geri alınmayınca Avrupa Ekonomik Topluluğu tarafından teslim alınarak temiz buğdayla karıştırılmak suretiyle gemilerle Afrika’ya ve Doğu Almanya’ya gönderilmiştir.

Sınır dozlarını değiştirmek

Sovyet Rusya imali Çernobil’in acı hatıralarının üstüne 25 yıl sonra 11 Mart 2011 tarihinde neoliberal dönemin yıldızlarından Japonya’da meydana gelen Fukuşima Nükleer Felaketi ise coğrafi, politik ve kültürel açıdan büyük farklar olsa da “iktidar” aklının aynı olduğu gerçeğini yüzümüze çarpar.

Her şeyden önce uluslararası standartlara göre nükleer santralden 30 kilometre yarıçaplı alanın boşaltılması şartının tam olarak yerine getirilmediği, bunun 20 kilometre yarıçaplı alanla sınırlı tutulduğu görülür.

Hatta Japonya’da hükümet bir adım daha atarak uluslararası standarda göre sınır doz tayin edilen yıllık 1 milisievert dozu Fukuşima eyaleti için 20 katına çıkartır.

Yani Japonya’da radyasyon sınır dozunun yükseltilmesiyla amaçlanan “sınır doz dahilinde” kalındığını söyleyerek insanları kandırmaktadır. Buna göre yurttaşlar bölgenin güvenli olduğunu düşünecek ve evlerini terk etmeyecek ya da terk etmişlerse geri dönmek suretiyle devletten tazminat talep etmeyeceklerdir.

Yukarıdaki vaka insanların radyoaktif bölgede kalmalarına ve radyasyona maruz kalarak yaşamaya itilmelerine neden olan şartların nasıl hazırlandığına dair yeterince fikir verir.

Lakin 1 yıl içinde bireyin maruz kalabileceği sınır doz 20 miliseverte kadardır ki bu doz 2 rem ‘e yani 2 göğüs röntgenine denktir. Öte yandan radyoaktivite hemen yıldan yıla değişen uçup gitmez, kümülatif değerlendirilmelidir.

Nitekim deprem, tsunami ve nükleer felaket sonrası evlerini anılarını yitirenler, evlerine dönebilme ihtimalleri gerçekleşirse bir daha ayrılmak ister mi?

Dolayısıyla kasabasına geri dönerek orada en az 10 yıl yaşadığı farz edilirse maruz kalacağı doz 20göğüs röntgenine tekabül ederek 200 milisievert civarında olacaktır ki bu doz ise işçiler için tayin edilen 5 yılda 100 milisevert doz sınırının üstüdür ve uzmanlar tarafından kırmızı alarm kabul edilir.

Basit bir mantık yürütelim, eğer işçiler 5 yılın sonunda 100 milisievert dozu aldıkları tespit edilirse işten ayrılıyorsa, yıllık 20 milisieverte maruz kalarak evlerine dönmüş olanlar doz aşımına uğramayacak mıdır?

Bu gerçeğe rağmen Fukuşima’da yıllık 20 milisievert sınır dozu olan yerlerde devlet eliyle ilk ve orta dereceli okullar açılmakta, deprem ve tsunamiden yıkılmışsa yeniden inşa edilmektedir.

Kısacası ebeveynler bölgenin çocukların okula dönebileceği kadar güvenli olduğu yönünde ikna edilmeye çalışılmaktadır.

Oysa radyasyon sınır dozlarının yetişkin beyaz erkeğe göre hesaplandığı gerçeğinin ışığında çocukların ve kadınların radyoaktif mağduriyeti daha ağır yaşayacaklarını söylemek yanlış olmaz ki bu konuyu önceki bir yazımda değerlendirmiştim.

Nükleerde yabancı emek sömürüsü

Fukuşima’da devlet aklının öne çıktığı diğer bir konu ise radyoaktif temizlik alanında.

Zira 19 Nisan 2019 tarihinde 15 ayrı sektörde istihdam sağlamak amacıyla yabancı işçilerin istihdam edilebilmesinin önünü açan “yeni vize programı”adı altında yasa değişikliği yapıldı. Pek tabi ki bu 15 sektöre nükleer santrallerdeki temizlik ve tasfiye işleri dahil!

Nükleer santral ve çevresindeki radyoaktif temizlik işleriyle yeni başlayan reaktörden yakıt çubuklarının çıkarılmasını ilgilendiren prosesler için de maruz kalınması kabul edilen sınır doz yılda 50 milisievert ya da 5 yılda toplam 100 milisieverttir.

Anlaşılıyor ki, Fukuşima Nükleer Santrali’nin işletmecisi olan TEPCO mümkün olduğunca fazla işçi istihdam etmesi gerektiğinden yurt içinde tedarik etmekte zorlandığı emek gücü ihtiyacını yabancı işçi istihdam ederek kapatmaya çalışacak.

Fakat bu noktada uzmanlar iki önemli soruna dikkat çekiyor:

Bunlardan biri yabancı işçilerin işyerindeki temel güvenlik şartlarına uyabilmesi için iletişim kurabilecek kadar Japonca bilmesi şartı.

Aksi halde iletişim hataları büyük kazalara yok açabilir ya da Japonca uyarı levhalarını anlamayan işçi yüksek radyoaktiviteye maruz kalabilir.

Diğeri de işçilerin yıllık 50 milisievert, 5 yıl için de 100 milisieverti aşmış olarak ülkelerine dönmeleri halinde hak arayış ve tazminat talebi süreçlerinde zorluklarla karşılaşacak olmaları ve ülkelerinden dava açmalarının mümkün olup olmayacağı.

Yukarıda değindiğim her bir konuda görüldüğü gibi nükleer santrallerle ilgili süreçlerin ortak özelliği belirsizliktir. Bu belirsizlikler nedeniyledir ki doğru bilgi paylaşmak suretiyle nükleerin yaygınlaşması mümkün değildir. Biraz da bu nedenle Türkiye’deki Çernobil anıları dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in ” Biraz radyasyon kemiklere iyi gelir” sözüyle bütünleşmiştir.

Fakat yetkililerin, devlet büyüklerinin halkını, yurttaşlarını yanıltması yaşamları söndürebilmektedir bu nedenle maalesef felaketi felaketler sarmalı haline getirecek potansiyel devlet aklında gizlidir.

Pınar Demircan/Yeşil Gazete

(Bu yazı bianet.org’da da yayımlanmıştır)

Kategori: Enerji

Köşe YazılarıYazarlar

Nükleerden çıkışı alternatif enerji üretimine endekslemek

İçinde bulunduğumuz yüzyılda elektrik üretimi açısından karbon emisyonu hesaplarının, üretim maliyetlerini düşürme gayretlerinin ve sürdürülebilirlik kriterlerinin belirleyici olacağı anlaşılıyor. Güneş ve rüzgar enerjisinin dünya genelindeki elektrik üretiminin % 10’unu sağlayan nükleer santrallerin yerini alması sözkonusu ancak, geçiş için altyapı hazırlıkları zaman gerektiriyor. Oysa nükleer enerjiden çıkışın fitilini ateşleyen son olay sekiz yıl önce meydana gelen ve hala devam eden Fukuşima Nükleer Santral Kazası’ydı. Bugün ise nükleerden çıkışta en yaygın argüman iklim değişikliği şartlarında maliyetli; enerji sorunununa hızlı çözüm üretmekten uzak, atık sorunu baki, birçok risk içeren nükleer enerji ile devam edilemeyecek olması ve meselenin alternatif enerji üretimine endekslenmesi.

2018 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’na göre faaliyet halindeki reaktör sayısının 413’e; inşa halindeki reaktör sayısının ise ilk kez 50’nin altına düştüğü göz önüne alınırsa nükleer endüstrinin ciddi bir erozyon yaşadığı aşikar. Nitekim Avrupa’da Almanya’nın başı çektiği nükleerden çıkış kararlarını 2035’te nükleerden çıkacağını açıklayan Belçika, İsveç ve nihayet İspanya izledi. Kuşkusuz, gelişme ve kalkınma adına her yolun mübah sayıldığı yollardan geri dönmek ya da başka bir yola sapmak için de her yol mübah olmak zorunda ki, ben de bu yönde yazılar yazıyorum. Ancak şunu teslim etmek gerekir: Bu yönde atılan kalıcı olsa da ağır bir adım.

5-6 Şubat’ta Belçika’nın başkenti Brüksel’de Avrupa Parlamentosu Milletvekili Rebecca Harms ve Henrich Boll Stiftung Derneği’nin davetiyle uzmanların buluşturulduğu bir konferanstaydım. Burada edindiğim izlenim nükleerden çıkış mücadelesinde varılan noktanın bir sona değil başlangıca tekabül ettiği yönünde. Zira konferansın odağındaki her yıl yayımlanan benim de yorumlayarak sizlerle paylaştığım Dünya Nükleer Endüstri Raporu’na ait veriler, nükleer endüstrinin enerji pastasından el çektirilmesinin zaman alacağını gösteriyor. Lakin bir taraftan alternatif enerji üretim çözümlerinin oluşturulması diğer taraftan siyasi iktidarların nükleer reaktörlerin söküm maliyetlerinden kaçınmak için reaktörlerin işletim lisans sürelerini uzatarak ertelemelerde bulunması esasen bir nükleer felaketin daha yaşanması ihtimallerini içinde barındırıyor.

Misal, Belçika’da elektriğinin %60’ını sağlamak amacıyla kurulmuş olan toplam 7 reaktörden aktif durumdaki iki reaktörün lisanslarının uzatılmış olması her an nükleer felaket olabileceği endişesini hissettirmekte. Zira ülkenin doğusunda Almanya sınırına komşu Tihange 2 reaktörünün basınç kabında tespit edilen mikroskobik çatlaklarla Tihange’deki aynı Westinghouse teknolojisinin kullanıldığı Doel 3’ün taşıdığı potansiyel tehlike bu endişelerin temelinde yer alıyor. Bu nedenle Brüksel’deki koferansın ardından 10 ve 11 şubat günlerinde bahsettiğim reaktörlerin bulunduğu bölgelere ziyaret yaparak yerel dayanışma gruplarından bilgi almak suretiyle biraz nabız tutmaya çalıştım. Zira yerel yönetimler, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) tarafından tayin edilen 30 kilometre mesafedeki alanda iyot hapı dağıtılması uygulamasını 60 kilometre içindeki tüm nüfusu kapsayacak şekilde genişletti. Kaygılı sivil toplum 2017 yılında Hollanda ve Almanya sınır komşularından da katılımla 50 bin kişinin oluştruduğu 90 kilometrelik bir insan zinciriyle Tihange ve Doel nükleer tesislerinde aktif olan bu reaktörlerin kapatılmasını talep etmişti. Fakat, Belçika Hükümetinin 2035 yılını nükleerden çıkış tarihi ilan etmesiyle bu nükleer santrallerin bugün kapalı olan birer reaktörü daha devreye alınacak ve bu reaktörler 16 yıl daha çalıştırılacak.

Antwerp Limanı’na komşu olan Doel 3 reaktörü olası bir Çernobil veya Fukuşima benzeri kaza neticesinde katmerli bir ekolojik felakete yol açabilir. Nükleer felaketlerin baş sorumlusu nükleer lobinin anlayacağı dilden söylersem böyle bir olay dünya ticaretinin durmasına ve kapitalist birikimin büyük zarar görmesine neden olur. Zira dünya geneline satılan petrolün sevkiyatı da buradan yapılıyor. 1990’ların başında Doel köyü dahil toplam 25 köyü yutmuş olan devasa endüstriyel limanın büyük bir ekolojik ve ekonomik kayıp yaşatacağı ortada. Sizce de karbon ayak izlerinin hesaplandığı bir dönemde yaşanabilecek fosil yakıt kirliliğinin bu kadar önemsenmemesi normal mi?

Şimdi tekrar soruyorum, nükleer enerjiden çıkış için gerçekten neyi bekliyorduk biz?

***

1 Mart Cuma akşamı Fukuşima Nükleer Felaketi’nin 8 yıl sonra geldiği aşama ve Türkiye’deki nükleer planlarla ilgili bir söyleşim olacak. Etkinlik detaylarına bu bağlantı üzerinden ulaşarak kayıt yaptırabilirsiniz.

***

Bu yazı ilk olarak yeniyasamgazetesi.com/ ‘da yayımlanmıştır

.

Pınar Demircan

EnerjiManşet

Enerji Bakanı Albayrak, ‘Ermenistan’daki nükleer santral kapatılmalıdır’

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak, Ermenistan’daki 47 yıllık Metzamor Nükleer Santrali’nin deprem bölgesinde bulunduğunu ve komşuları için endişe kaynağı olmaya devam ettiğini belirterek, “Metzamor Nükleer Santrali kapatılmalıdır. Bölge ve dünya, Çernobil kazasından sonra bir başka nükleer kazayı göze alamaz.” dedi.

19

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, Avusturya’nın başkenti Viyana’da Birleşmiş Milletler (BM) Viyana Ofisi‘nde düzenlenen Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) Genel Kurulu‘nda yaptığı konuşmada Ermenistan’daki 47 yıllık Metzamor Nükleer Santrali’nin deprem bölgesinde ve Türkiye’nin sadece 16 kilometre uzağında yer aldığını anımsatan Albayrak, koruma yapılarından yoksun bu santralin Türkiye ve Ermenistan’ın komşuları için endişe kaynağı olmaya devam ettiğini bildirdi.

Kullanım tarihi geçmiş nükleer santrallerin emniyetinin Türkiye için endişe kaynağı olduğunu da belirten Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, bütün üye ülkeleri bu tür nükleer santrallerini gözden geçirmeye davet etti.

Albayrak, nükleer güvenliğin her şeyden önce geldiğini ve risklerin ortadan kaldırılması için gerekli önlemlerin alınması gerektiğini ifade ederek, “Metmazor Nükleer Santrali kapatılmalıdır. Bölge ve dünya, Çernobil kazasından sonra bir başka nükleer kazayı göze alamaz.” diye konuştu.

Akkuyu Nükleer Santrali için Rusya’yla, Sinop Nükleer Santrali için de  Japonya ile anlaşma imzalandığını hatırlatan Albayrak, üçüncü proje için  fizibilite ve yer bakım çalışmalarının sürdüğünü anlattı.

Albayrak, Türkiye’nin nükleer santrallerle ilgili bütün önlemleri  aldığını, UAEA güvenlik standartlarını takip ettiğini ve ikili işbirliği  anlaşmaları imzaladığını sözlerine ekledi.

 

(Milliyet)

Kategori: Enerji