HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Mimar Sinan’ın yaratıcılık dehasını anlatmaktaki zorluk

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Üsküdar Meydanı’na Mimar Sinan anıtı yerleştirmeye karar vermiş. Bu amaçla da bir yarışma süreci başlatılmış. Büyükşehir’in düzenlediği yarışmanın seçici kuruluna baktığınızda alanlarında saygınlık kazanmış tarihçilerin, mimarların, sanat yöneticilerinin olduğu görülüyor. Seçici kurul üyelerinden bir bölümü Büyükşehir Belediye Başkanı ve Genel Sekreteri ile Üsküdar meydanında bir tetkik gezisi yapmışlar. 

İmamoğlu yarışmanın amacını, gerekçesini anlatırken “Mimar Sinan’ın dehasını, kişiliğini çok iyi anlatmamız, hissettirmemiz gerekir” diye bir açıklamada bulunmuş. Seçici kurul üyelerinden biri ise “İşimiz yarışmacılarınkinden zor” diye cevap vermiş.

Mimar Sinan’ın anlatılma ihtiyacı ile bu ihtiyacın karşılanması konusundaki zorluk öğrenciliğimden beri hep ilgimi çekmiştir. Bir taraftan sürekli onun yaratıcılık dehasından söz edilir. Diğer taraftan mimarlığın güncel anlamıyla ilgili eylemlilikler tarafı boş kalır. Gerçekleştirdiği tasarımlar, mimari fikirler hakkında bir bilgi yoktur. Yalnızca onun tasarlamış olduğu düşünülen anıt yapılar, idari işlemlere dair belgeler tanıtılır ve yorumlanır.      

Sureti bilinmeyen birinin anıtını yapmak…

Zorluğun zannedersem birinci nedeni, Mimar Sinan’ın bildiğimiz gibi bir mimar ya da mühendis olmaması. Mimar Sinan neredeyse elli yaşına kadar savaşlara katılmış, bir asker olarak görev yapmış.  Buradaki deneyiminin ve sonraki deneyiminin bugünkü mimarlıkla bir benzerliği yok. Ne Mimar Sinan’dan kalan projeler ne de mimarlık üzerine yazılar.

İkincisi ise daha pratik bir neden: Geçmişte hiç bir sureti, imajı bulunmayan bir tarihi şahsiyetinin anıtını yapmak. Avrupa’da neoklasik döneme geçildiğinde, ulusdevletler icad edilirken elde hazır bir yöntem vardı. Rönesans’tan beri krallar, kraliçeler, soylular hatta önemli şahsiyetler resmediliyordu. Bu yüzden onların, tarihi şahsiyetlerin heykellerini yapmak, meydanlara yerleştirmek çok zor olmadı.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, jüri üyeleriyle birlikte anıtın yerleştirileceği meydanı gezdi.

Modern dönemlerde inşa edilen bu tür milli şahsiyetler evet, mitolojik özellikler kazanırlar (*). Ancak bu temsillerin tamamen kurmaca olmalarından kaynaklanmaz. Elde mutlaka birtakım belgeler, bilgiler bulunur. Bunlar dönemin kavramlarıyla yeniden anlamlandırılır.  Tıpkı Mimar Sinan’ın “mimar” kimliğinin günümüzde projeler hazırlayan, bir mimarlık bürosu yöneten bir kişi olarak algılanması gibi.  Yani inşa edilen kimlikler kurgusaldır ancak gene de gerçeklikle ilişkili olmaları amaçlanır.  Neredeyse 50 yaşına kadar mimarlık faaliyetleri ile ilgisi olmayan bir kişinin “yaratıcılık dehası” olarak adlandırılmasında bir tuhaflık olmalı.

‘Mimar Sinan’ın heykelini uydurup yapmak caiz değildir’

Avrupa kapitalizmle neoklasik dünyaya adım atmadan, yani kimlikleri inşa etmeden önce modernleşmenin “kuluçka dönemi” sayılabilecek Rönesans‘ı yaşamıştı. Rönesans yalnızca mekan tasvirlerinin benzerlikler, mütekabiliyetler üzerinden değil, dini olmayan figürlerin, yöneticilerin, soyluların tasvirlerinin yapılmasına imkan tanımıştı.

Türkiye’de ya da biraz daha genişleterek söylersek Osmanlı modernleşme döneminde Avrupa kapitalizmi örnek alınarak, ya da ondan kopyalanan bir modelle geliştirilen milli kimlik inşasının oldukça önemli bir problemi (dile getirildiği gibi zorluğu) var.

Buradaki milliyetçiliğin onu taklit etmesi bu yüzden oldukça problemli bir konu. Arada Rönesans benzeri bir dönem olmadığı için Türk Büyükleri’nin elde iyi kötü birer tasviri yok. Olanlar da zamanında Avrupalı diplomatların yanlarında getirdikleri ressamların yaptıkları çalışmalar. Eğer sanattan, kültürden söz ediyorsanız bunlarda bu milli şahsiyetler yer almış olmalı. Ama yok. Çünkü modernleşme sürecinde olduğu gibi imajların gerçekliğe dair bir iddiasının olması beklenmiyor. İmajlar da tıpkı diğer temsil faaliyetleri gibi yan yana duruyor. Bizi içerikleri hakkında bilgilendiriyorlar ama nesnelerinin yerine geçmiyorlar.  Evet, elbette ki elde birtakım minyatür gibi çizimler var ama bunlar başka şeylerle, mekanla bir mütekabiliyet taşımıyorlar.

Nitekim aynı zorluk Cumhuriyet döneminin başlangıcında da yaşanmış.

1935 yılında Atatürk, Türk Tarih Kurumu‘na çektiği bir telgrafla “Mimar Sinan’ın heykelini yapınız” talimatını vermiş.

Nitekim Atatürk aynı kaygıyla olmalı, bu talimatı verirken aynı zamanda “Mimar Sinan’ın heykelini uydurup yapmak caiz değildir” demiş. Bunun üzerine Mimar Sinan’n mezarı açılmış, kafatası incelenmiş ondan ölçü alarak yüz profili çıkarılması için. Ayrıca Kayseri’de doğduğu köy olan Ağırnas‘a gidilmiş, oradaki insanların fotoğrafları çekilmiş.  Orada Ermeni kalmamış olsa da, yüz tipolojilerinin analiz edilmesi için. Görüldüğü gibi bilimsel yöntemlerle yaklaşılmış. Bu özelliklere göre Tarih Kurumu ilk heykeli yapmış. Heykel Atatürk’e sunulmuş. Atatürk heykeli görür görmez “tamam olmuş, Mimar Sinan böyledir” demiş. Bunlar çok da anlaşılmaz kaygılar değil. Modern dünyanın gerçeklik üretimine uygun, bilimsel yöntemler.

İmaj yokluğunda milliyetçiliğin patolojik semptomları 

19’ncu yüzyılda, modernleşme ile birlikte Osmanlı kimliği icad edildiğinde benzer bir geçmiş yoktu. Bu yüzden sultanlar, partrikler, paşalar, zenginleşen sınıflar, bankerler resimlerini yaptırmaya giriştiler, girişmesine. Ama bu arada resimsiz, imajsız geçen koskoca yüzyıllar ne olacaktı? Milliyetçilik asla “şimdiki zaman”la haşır neşir olmakla başlayamazdı.

Ordu Belediyesi’nin yaptırdığı Türk büyükleri büstlerinde, Ertuğrul Gazi için bir dizide onu canlandıran oyuncunun heykelinin dikildi. Tepkiler üzerine kusuru bulanan iki yönetici görevden alındı, heykel kaldırıldı.

Mimar Sinan örneğinde de görüldüğü gibi ortada herhangi bir resim yok. Bu durumda örneğin Ordu‘da yaşandığı gibi “Türk Büyükleri” heykelinin dizi oyuncusunu tasvir etmesi gibi bir olayın yaşanması çok doğal. Çünkü hangi imaja referans vereceksiniz? Eldeki en gerçekçi imaj, dizideki oyuncunun ta kendisi. O da kendisine rol verilirken seçilmiyor mu? O neden bir referans olmasın?

Şöyle bir itirazı duyar gibiyim: Günümüzde, güncel sanatta illa da kişinin kendisine ulaşmak gerekmiyor. Elde bir belgenin, tasvirin olması hiç gerekli değil. Önemli olan günümüze kalan yapılardan, belgelerin bize mesaj olarak ilettikleri. Yani yorumlar fikirler, kavramlar. Tamam da, böyle yapınca sanatı yönlendiren milliyetçiliği, siyasal kurguları, dışarıda bırakmıyorsunuz ki? Yalnızca görmezden geliyorsunuz.

Seçici kurul bu zorlu işin içinden nasıl çıkacak?

“Türk Büyükleri”nin heykellerini yaptırmak sekülerleşemeyen bir devletin, neoklasik dünyanın semptomu. Milliyetçilik ya da modernleşme her şeyden önce benzerlikleri modele dönüştüren bir operasyona ihtiyaç duyar. İmajların kopya olduğunu gizleyebilmek, kitleleri kandırmak için. Mimar Sinan imajı da ister istemez bir model olmak zorunda. Çünkü imaj modele dönüşmeden, gerçeklikle hayali bir ilişki kurmadan arzu uyandırmaz. 

Çare yok. Salt retorik yeterli olmaz. İmaj yokluğunda milliyetçiliğin uydurmak gibi patolojik semptomları ortaya çıkar. Örneğin bu yüzden okulların koridorlarına yerleştirilen “Türk Büyükleri” temalı temsiller şimdi olduğu gibi dizilerden değil, genellikle çizgi romanlardan alınmıştır. 

Mimar Sinan’ın imajını değil, yaptıklarını ele alalım. Onlar yapıldıkları aşamalarda hiç bir zaman model, yani tasarımsal bir nesne halini almamışlar. Yani Mimar Sinan’ın da modern bir mimar gibi model üzerinde çalışan bir mimar (ya da mühendis) olduğunu varsaymak, uydurma bir şey.

Ancak asıl mesele böylece örtülmüş oldu: “Türk Mimarisi” dedikleri şey. Oysa neoklasik dünyanın bu paradoksunu anlamadan modernliği üretmek imkansız. Bu yüzden Mimar Sinan imajı mimarlığın etnisite temelinde arındırılmasından öte bir işlev görmedi. Seküler olmayan sembolik elit onun bir devşirme olduğunu bile bile bu imajı “yabancı” dedikleri Müslüman olmayan mimarları dışlamak için kullandı. İdeoloji böyle bir şey. Böylece onun “yaratıcılık dehası ve görkemi” zannedersem dar bir alana hapsoldu. Büyükşehir Belediyesi Mimar Sinan’ı adına aşure dağıtma gibi eylemliliklerle anmaya çalıştı (**).

Görüldüğü gibi imaj, temsil eyleminin kendisi (Althusserci anlamda) maddi bir rol oynuyor. Bir yapının rölövesini çıkarıldığında ve bunu da Mimar Sinan’ın tasarladığını söylendiği anda bir gerçeklik üretilmiş oluyor. Böylece çok farklı ilişkiler içinde üretilmiş, 19. yüzyılda modernleşme içinde ortaya çıkan mimari temsil teknikleri kullanılmamış  olsa da bunların bir önemi kalmıyor. İmaj muhataplarını içerik üzerinde konuşmaya zorluyor. Buna karşılık kendisini silikleştiriyor. İmaj bir ideoloji makinesi gibi dönüştürücü bir güç üretiyor. Kapitalist ilişkilerin sorgulanmasını engelliyor, onu doğallaştırıyor. 

Bu imajın üretimini gerçekleştireni seçkinleştiriyor, millet kavramı etrafında sınıfsal çelişkileri gizliyor.  Bunun da ötesinde dışlayıcı ve ötekileştirici bir milli kültürelpolitik alan inşa ediyor. Dolayısı ile imajın tutarlı ya da tutarsız olduğunu dair bir tartışmanın bir anlamı yok. Eğer imaj kendi başına ideolojik bir rol oynuyorsa, bunu sorgulamak da “ikona kırıcılığı” gibi bir role soyunmak oluyor. Zannedersem zorluk da burada.  

Yarışma şartnamesinde sanatçılardan, mimarlardan bir anıt/heykel dikmelerini isteseler, belki yönetimin ihtiyacını karşılamış olacaklar.  Öngörmeseler,  yani ideoloji ile bir “kopuş” amaçlasalar, bu defa da devletin gücünden imtiyaz sahibi olan milliyetçiliğin, sembolik iktidarın saldırısı ile karşılaşacaklar. Ama gene de güncel sanatın meselesinin bu zorluğun üstesinden gelme çabası olduğunu düşünüyorum. Bakalım bu güzide seçici kurul bu zorlu işin içinden nasıl çıkacak?

*

Notlar:

 * Mimar Sinan Anıtı Yarışması seçici kurul üyesi olan Uğur Tanyeli “Tarihsel ve Muhayyel Mimar Sinan” başlıklı yazısında Roland Barthes‘ın “modern mitolojiler” olarak adlandırdığı  kavrama referans veriyor. Ona göre antik mitolojilerden farklı olarak modern mitolojiler rasyonel olarak açıklaması yapılabilen ama göndermesi rasyonel olmayan bir duruma, bir efsane üretimine tekabül ediyor. Bakınız: Tarihsel ve Muhayyel Mimar Sinan. PROF. DR. UĞUR TANYELİ. (6 Nisan 2019 tarihinde Kayseri BÜSAM. Şehir Akademi’de Mimar Sinan Okumaları.

** Bir başka örnek de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimar Sinan Araştırma Merkezi 2014 yılında düzenlediği yarışma: “Mimar Sinan temalı anı objesi, yani hediyelik eşya yarışması”.  Bu işi üniversiteye yaptıran, yani “sponsor” olan da fuarcılık alanında faaliyet gösteren bir ticari firma. Anladığım kadarıyla tasarlanacak olan yılbaşında falan dağıtılan kağıt ağırlığı, kalemlik gibi eşyalar. (Ancak bütün uğraşlarıma rağmen  Mimar Sinan’ı tanıtmak için kullanılacağı belirtilen bu objelerin ne yazık ki herhangi bir fotoğrafına ya da örneğine rastlayamadım.)

Oysa bir bilim kurumunun öncelikle amacının bu meseleyi, inşa edilen kimliğin mimarlıkta nasıl bir ideolojik rol oynadığını, nasıl bir sosyopolitik dönüşüm yarattığını araştırmak, tarihyazımını sorgulamak olmasını beklenir, değil mi? Ama hayır. Etkinliğin adı bile daha baştan ne yapılacağını dikte ediyor.  Tıpkı din gibi diğer ideolojik yeniden üretimle ilgili kurumlarda olduğu gibi,  devletin bilim ve sanat kurumu seküler bir görüntü altında, ters bir işlev görüyor. 

 

Kategori: Haftasonu

ManşetTürkiye

Türk Tarih Kurumu Başkanı görevini bıraktı

Afyonkarahisar’da düzenlenen bir panelde “Darbe teşebbüsüne karışmış, pişman olmuş kişilere de sahip çıkmamız, onları bu toplumun içine dahil etmemiz, kazanmamız gerekiyor” açıklaması nedeniyle özür dileyen Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Ahmet Yaramış istifa etti. 

Yaramış, “Cumhurbaşkanımız isterse, gereğini yaparım, istifa ederim. Ama ben kendim istifa edersem bunun saygısızlık olacağını düşünüyorum” açıklamasını yapmıştı. 

‘Boşluk anımda yanlış cümle kurdum’

Ahmet Yaramış şunları söylemişti: “Boşluk anımda yanlış bir cümle kurdum. Herkesten özür diliyorum. Herkesin beni anlamasını diliyorum. Kendilerini üzmüşsem o üzdüğüm insanlardan da özür diliyorum. Sosyal medyada bizim ne düşündüğümüze bakılmadan bir anda akıllarına geleni söylüyorlar. Tepkileri görünce çok üzüldüm.” 

24 Nisan’da Türk Tarih Kurumu Başkanlığı’na atanan Yaramış, çocuklara tecavüz iddialarıyla gündeme gelen Ensar Vakfı‘nın Yönetim Kurulu üyeliğinde de bulunmuştu. 

Kategori: Manşet

Hafta SonuManşet

[Arada Bir] 12 Eylül ürünü bir türkü – Yaşar Özürküt

“Bugün benim efkarım var, zarım var,

Değme felek değme telime benim,

Gül yüzlü cananım elden aldırdım,

Ecel oku değdi telime benim.” 

Ecel oku bir kez değmeye görsün. İflah etmez insanı. İflah etmezi şu ki, ölen öldüğüyle kalmaz… Geride kalanlara da elem bırakır, efkâr bırakır, gam bırakır. Tıpkı Amasya’nın Gümüşhacıköy İlçesi İmirler Köyündeki Muammer’le Ümmü’nün başına gelenler gibi. İnsana garip geliyor, daha kaç yıl geçmiş ki aradan? Olay türkülere dil olmuş ve de dilden dile, telden tele söylenir olmuş. Hep savlıyoruz, bir türkünün türkü olabilmesi için üç ayak gerekiyor. Birincisi türküyü yaratan “Olay” … İkincisi bu olayı türkü diline uygun aktaracak “Türkü sözleri” ve de en önemlisi türküyü türkü yapan, olayı, sözleri bütünleyen “Ezgi”.

Eğer bu üç unsur uyumlu ve bir bütünlük içinde ise, zamanla bazı değişimlere uğramasına karşın, türkü doğmuş sayılır. İşte bu türkü de böyle doğmuş ve de halkın beğenisini kazanarak, şimdiden Türk Halk Müziği arşivlerimizde yerini almış.

Olay 1970’li yıllarda geçer. Muammer ile Ümmü daha ortaokul sıralarında tanışıp, sevdalanır birbirine. Okul dışında sık sık buluşup, gelecekleri için planlar yaparlar. Buluştukları yer de köyün dışındaki tepelerden birindeki kuşburnuların altıdır. Öylesine kavilleşirler ki, onları ancak ölüm ayıracaktır. Şartlar ne olursa olsun gelecekte birlikte olacak, ev bark kuracaklardır. Bu kavillerini pekiştirmek için de kendi aralarında birer söz yüzüğü takarlar parmaklarına.

Muammer, yüksek okul okuyacak, dönüp kentte memurluk yapacaktır. Ümmü de ev kadını olacaktır. ‘Kavil’ dedikse, öyle sıradan bir karar alma değil. Bir de geleneksel, töresel, dinsel yanı var bu kavil meselesinin. Şundan ki, Muammer de, Ümmü de Alevi-Bektaşi geleneğine inancı olan kişiler. Bu geleneğe göre de ‘İkrar’ yaşamsal bir töre. Bir kez ‘İkrar’ verilirse, gayri ölüm var; dönüm yok ikrardan.

İlkin, ailelerin haberi yoktur gençlerin bu kararından. Bu durum, Muammer liseyi bitirene kadar sürer. Liseyi bitiren Muammer, 1979 yılında Gazi Üniversitesi Basın Yayın Bölümü’nü kazanır. Aynı yıl aileler arasında da bir söz yüzüğü takılarak, ilişki resmileştirilir. Gençler, sık sık mektuplaşırlar. Okul tatillerinde köyde özlem giderirler. Derken gün gelip 12 Eylül 1980’e dayanır.
Tüm ülkeyi alt-üst eden; binlerce insanı evinden yurdundan eden; yüzlerce ölüm, binlerce hapis getiren askeri darbeden Muammer de nasibini alır. Çünkü Muammer, namuslu bir aydın, demokrat bir insandır. Eli de kalem tutar. Arada bir öyküler, şiirler karalar. Sazı sözü de vardır. Bir gün, Ümmü’süne yazdığı şiirlerden birini, sol görüşlü bir derneğin duvarına asarlar. Şiir şöyledir: 

“Hani bir ben var ya bir tanem, bir ben,

Karanlıklara sığınıp ağlayan,

Umutlar peşinde koşan ben,

Yaralıyım zalimin ahıyla,

Bazen dolar, bazen boşalırım,

Issız Anadolu köşelerinde…

Yazgılara düşmanlığım artıyor git gide,

Haykırmak istiyorum halkıma,

Bir ben miyim susmaya mahkûm olan,

Bir ben miyim horlanan.

Sen istersen bir tanem,

Yıkılır bu düzen,

Kırılır bu çark,

Durur bu devran.

Yeter ki sen iste bir tanem,

Sen iste” 

Hemen ertesi gün, bu şiirden ötürü tutuklanır Muammer. Nasıl olur demeyin. O günleri yaşayanlar bilir. “Asmayalım da besleyelim mi?” diyen bir diktatörün astığı astık, kestiği kestik günlerdir. Toz dumana karışmış, muhbirlik, gammazlık alıp yürümüştür. Anayasa rafa kaldırılmış, yasalar geriye doğru işletilip, yeni çıkan dikta yasaları gereğince yüzlerce demokratik kitle örgütü kapatılmış, geçmişte yapılan toplantılar, yayınlar suç unsuru sayılmıştır.

Öğretmenlerin demokratik kitle örgütü TÖB-DER, sağlık emekçilerinin kitle örgütü TÜS-DER, TRT çalışanlarının ekonomik demokratik mücadele aracı TRT-DER kapatılmış, ele geçirilen yöneticileri hakkında idama varan davalar açılmıştır. İşçi sınıfının emekçi halkın sendikal örgütü DİSK, Dünya Barış Konseyi’nin üyesi Türkiye Barış Derneği yöneticileri, hapse atılmış, kanser hastası olan Başkanı Mahmut Dikerdem’e yurt dışına çıkıp tedavi olma izni verilmemiştir. Siyasi partiler kapatılmış, ancak 12 Eylül çizgisinde yeni partilerin kurulmasına izin verilmiştir. Türk dilinin zenginleştirilmesi ve korunması amacıyla Atatürk tarafından kurulmuş olan ‘Türk Dil Kurumu’ ve ‘Türk Tarih Kurumu’ kapatılarak mal varlığına el konulmuş, birçok tarihsel belge SEKA Kâğıt Fabrikasına gönderilerek yok edilmiştir.  Yüzlerce aydın, yazdıkları yazılardan, ya da 12 Eylül 1980 öncesi yaptıkları konuşmalardan ötürü göz altına alınıp işkencelerden geçirilmiştir.

Aşık Özlemi ile birlikte

İşte bu koşullarda göz altına alınan Muammer de günlerce eziyet görmüş. Hem de ne eziyetler. Tam da o günün koşullarına uygun şeyler. Hani Bir yudum su, yaşam kurtarır’ der atalarımız. Bazen de bir damla suyla, insana nasıl eziyet yapılır? O yaşam kurtaran, doğal gereksinim; insana nasıl düşman olur? Bir damla su, sürekli ‘şıp, şıp’ diye aynı noktaya düşerse, bu düştüğü yer de insanın kafası veya vücudunda bir yerse, iş kötü! Belki üç, beş damlada bir şey hissetmez insan. Ama, sayı varıp elliye, yüze çıkınca, sanki bir damla su değil de bir ton demirdir üstüne düşen insanın.

Tozun dumana karıştığı o karanlık günlerde, şiirden çıkışla bir örgüt davasına dahil edilerek idamla yargılanır Muammer. Yeni Çeltek’te yeraltı maden işçilerinin örgütlendiği DİSK’e bağlı Yeraltı Maden-İş Sendikası davasına dahil edilerek, ‘Bir sınıfı diğer bir sınıf aleyhine kışkırtarak…’ diye başlayan ceza yasasının ünlü 146’cı maddesine göre idamla yargılanarak, yedi sekiz ayı hücre hapsi olmak üzere iki yıl ceza evine tıkılır. O zor günlerde, hücrenin karanlık dehlizinde hep Ümmü’nün hayali eşlik eder düşlerine. Nasıl olsa bir gün hapisten çıkacak, Ümmü’süne kavuşacaktır.

Aradan yıllar geçmiş, Ümmü’sünden haber alamamıştır.  Ziyaretine gelenlerden sorar Ümmü’yü. Yarım ağız:” İyidir selamı var” demekle yetinirler. Çok geçmeden, kötü haber bir arkadaşının mektubu ile ulaşır Muammer’e… Babası, Ümmü’yü zorla bir devlet memuru ile evermiştir. Hapishane duvarları biraz daha zor gelir Muammer’e…

Muammer’in tutuklanıp, hücreye atıldığı ilk günlerde Ümmü’nün babası “Bu oğlan bize yaramaz. Bak idamla yargılanıyor” deyip, söz yüzüğünü atmıştır. Çok geçmeden de Ümmü’yü tanıdık bir devlet görevlisi ile evlendirmiştir. Oysa Ümmü bu evliliğe evet dememiştir. Ama yapacak bir şeyi de yoktur. Babası, anası böyle istemiş, Muammer de olmayınca tutacak dalı da kalmamıştır.

Birkaç kez çıktığı askeri mahkeme, sonunda suçsuzluğuna karar verir Muammer’in… Salınır hapisten. Ama, hemen kapıdan askere alınır Muammer. Oysa köyüne gidip, Ümmü’yü görmek istemektedir.

Ümmü’ye gelince: olan olmuş, istemeyerek de olsa evlenmiş çoluk çocuğa karışmıştır Ümmü. Ama, her günü de zehirdir. Bir yandan gönlüne ferman dinletemeyip hala Muammer’e olan sevgisi; öte yanda kocasının eziyetleri, yaşamı zehir etmiştir Ümmü’ye. Geceleri Muammer’i sayıklar olmuştur. Tabii sonra da neren yer neren yemez: “Sen hala eski sözlünü seviyorsun” diyen kocasının sopası sırtından eksik olmaz. “Beni kurtarsın. Yedi çocuk anası da olsam ben onu seviyorum. Beni kaçırsın, kurtarsın bu eziyetten” diye haber salar Muammer’e Ümmü. Ama kolay mı o kadar. Araya giren yıllar, her şeyi alt üst etmiştir.

Askerlik sonrası Muammer de dengine göre bir evlilik yapıp, çoluk çocuğa karışmıştır. Bir yandan da şiire, saza söze devam etmektedir. Çok geçmeden Ümmü’nün dermansız bir hastalığa yakalandığı haberi ulaşır Muammer’e. Çaresiz hastalığı nedeniyle kocası onu, babasının evine göndermiştir. Ümmü son bir kez görmek ister Muammer’i. Haber salar. Ama Muammer görüşmek istemez. Muammer’e göre Ümmü ikrarından dönmüş bir hilebazdır.  Ölüm olsa da birlikte olmak için ikrar vermişlerdir. Ama, başkasıyla evlenmiştir Ümmü. Yapacak bir şey de yoktur. “Yazgı böyleymiş” der bir yandan, ”12 Eylül olmasaydı da, ben içeri girmeseydim. Okulu bitirip, köye dönseydim” der öte yandan. Alır verir, verir alır. Derdini, özlemini, sazının teline döker.

Günler geçer, aylar geçer. Sevdiğine özlemi gün be gün artar. Adını bir yana bırakıp, “Özlemi” adıyla şiirler yazar, türküler yakar. 1995 yılının Mart ayında Çorum Hitit TV’ye canlı yayına katılmak üzere çağrılmıştır.  Otobüsle gelen Özlemi’yi garajda arkadaşları karşılayarak, Ümmü’nün ölüm haberini verirler. Bir şey daha ister arkadaşları:

Birlikte olduğunuz ağacın altına gömülmeyi istemiş Ümmü. Onu da bir tek sen biliyormuşsun. Ayrıca cenazeye senin de katılmanı vasiyet etmiş. Hiç değilse bu görevini yerine getir” derler.  Özlemi donar kalır. Bir tek sözcük çıkmaz ağzından. Ağır adımlarla yayının yapılacağı Hitit Televizyon stüdyosuna girer. Elinde sazı. Donuk. Ne bir ses ne bir nefes. Canlı yayında spiker anonsunu yapıp, ilk parça olarak neyi okuyacağını sorar Özlemi’ye. Ama aklına bir tek türkü gelmez Özlemi’nin. Aklı karmakarışık. Çeker sazı döşüne, vurur teline. O anda diline gelen sözler, sazının teliyle bütünleşir. Sevgisi, özlemi, çaresizliği, ezilmişliği bir bir dökülür telinden:

“Bugün benim efkarım var, zarım var,

Değme felek değme telime benim,

Gül yüzlü cananı elden aldırdım,

Ecel oku değdi tenime benim.

 

Lokman hekim gelse sarmaz yarayı,

Hilebaz dost ile açtım arayı,

Ne köşkümü koydu ne de sarayı,

Baykuşlar tünedi dalıma benim.

 

Özlemi’yem başım dumanlı dağlar,

Gözlerim yaş dolu içim kan ağlar,

Güz ayları geldi bozuldu bağlar,

Hazan yeli değdi tenime benim.” 

Türkü biter. Stüdyodaki herkes suskundur. Özlemi, ağır ağır kalkar oturduğu sandalyeden. Cebinden, çevresi el işi oyalarla işlenmiş bir mendil çıkarır. Mendilin bir köşesinde büyük ‘M’ harfi, diğer köşede ‘Ü’ harfi vardır. Mendilin ortasına işlenmiş güvercinin bir kanadı kırıktır.

Kaynaklar:

1 – Ferhat Durmuş, Ankara Radyosu THM Saz Sanatçısı, 20.Kasım.2001 tarihli mektup.

2 – Muammer Badem (Özlemi) ile 20 Nisan 2005 tarihinde Yapı Kredi Yayıncılık, Sermet Çifter Salonu’nda yönettiğimiz ‘Müzikli Söyleşi’deki sözlü anlatım.

Muammer Badem’i (Özlemi’yi), Ümmü’nün ölümünden, tam dokuz yıl sonra 3 Mart 2014 günü, İstanbul’da geçirdiği bir trafik kazası sonrası yitirdik.   

 

Yaşar Özürküt

Kategori: Hafta Sonu