Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Küçülme…

Teknoloji kullanımı ve teknolojik araçların kullanımı, gündelik yaşamı ve daha da derinde, üretimi ve tüketimi, kısaca yaşamın her anını giderek daha fazla kapsayan ve bu nedenle de,  daha fazla belirleyen/ “domine eden” bir faktör oldu. Teknoloji ve teknolojik aletler üzerindeki tartışmadan sonra, bu teknolojik gelişmenin insan ve daha da çok, doğa ve yeryüzü üzerindeki etkilerini tartışmaya pek fazla gelememiştik…

Teknolojinin insana egemen olmaya başlaması gibi, karamsar bir gelecek öngörüsüne doğru gelişme eğilimleri olsa da, sorun daha çok, teknolojik gelişmelerin, yeryüzünü bozan sömüren/ sömürgeleştiren ve daha da önemlisi, yeryüzünün bütün kaynaklarını giderek hızlanan bir ivme ile kirleten/ dönüştüren ve yok etmeye varan olan durumun, (artık gelecekten borç alarak yaşamanın da sonuna yaklaşmış olmaktan ötürü), kriz haline gelmiş olmasında. Tartışmayı ilerletmek ve genişletmek zorundayız.

Teknolojik ilerleme ve teknoloji kullanımı, elbette yeni bir şey değil. Daha insanlığın şafağındayken, çakmak taşını kırarak, bir yanı keskin bir bıçak ya da balta veya (teknoloji biraz daha ilerledikçe) ok ucu haline getiren atalarımızın yarattığı teknolojik buluşlarla başlayan ve insanın doğa ile ilişkisini sürekli olarak insanlar lehine değiştirmeye ve dönüştürmeye başlayan sürecin bugün ulaştığı noktada, artık insanlık, içinde bulunduğu durumu yeniden düşünmekten başka bir şansı olmadığı, dik bir uçurumun kıyısına kadar ulaştı. (Tamam, dünyanın sağ popülist politikacıları, Bolsanaro ve Trump bunun farkında olmayabilir ve Senato da onu aklayabilir, ama durum böyle…)

Refah toplumu’nun obezitesi

Bu tehlike, sadece nükleer silahların ya da son derece ileri bir teknolojiyle savaşabilme, doğaya ve insana kitlesel büyük zararlar verebilme veya laboratuvarlarında virüsler, biyolojik silahlar üretebilme vb. kapasitesinin, dünyayı bir-kaç kez yok edebilecek kadar çok birikmiş olmasından kaynaklanmıyor. Bu tehlike, barış zamanında da, “refah toplumu” diye adlandırdığımız yaşama biçiminde; (çoğu kez aşırı bir oburlukla) mağazaların/süpermarketlerin raflarını doldurma-boşaltma, tüketim alışkanlıklarımızda… Gerçekte, bunun da öncesinde üretimde; üretirken kullanıldığımız kaynaklara, enerjiye, üretim sürecine, kullanılan materyalde yaratılan dönüşümlere ve kirlenmelere, tükenmelere ve doğanın/ türlerin yok oluşuna vb. bağlı olarak ortaya çıkıyor.

Bu nedenle, sadece teknoloji üzerine bir tartışma yürümek yeterli değil. Teknoloji ile birlikte, ekonominin işleyiş mantığı ve kuramı, büyüme ve kalkınma, batılılaşma vb. gibi kavramların, Kuzey ve Güney ülkeleri ile, ikisi de olmayan Çin ve Hindistan, Brezilya ve belki Türkiye gibi ülkelerin, ekonomilerinin/ toplumsal yaşam alışkanlıklarını ve tüketimlerinin (elbette bunu önceleyen üretimlerinin) ve kültürel bakış açılarının, kendi geleceklerine dair ideolojik perspektiflerinin, hesaplaşmak istediklerinin ve yapmaya/terk etmeye hazır olduklarının ve benzerlerinin de, tartışma alanında bulunması gerekiyor.

Çok büyük ve hiçbir zaman düzenlenemeyecek kadar geniş/ sonsuz bir tartışma alanı…

Ancak, artık dünya öyle bir durumda ki, hem oturup, “bir birey olarak ne yapıyorum/ ne yapabilirim?” diye düşünmek hem “içinde bulunduğum toplulukla/ arkadaşlarımla/ mahallemde/ komşularla/ hemşerilerimle vb. ne yaparım?” diye bakmak ve çeşitli yollar aramak ve bulmak hem de “ülkenin politikaları”, ülkenin dünya üzerindeki coğrafya bölümünün ve “bütün yer kürenin” geleceği hakkında düşünmek gerekiyor. En azından, ne olup-bittiğini anlamak ve yorumlayabilecek kadar gelişmelerden haberdar bir konumda bulunmak zorundayız.

‘Küçülerek’ iklim krizinden kaçabilmenin sınırları

Gördüğünüz gibi, zor bir iş. Ancak, böyle bakmaktan ve yapmaktan başka hiçbir çare yok gibi duruyor. Diyelim ki, sadece çok yerel bir düşünce ve yapma arayışı ile kendimi sınırlamayı uygun buldum ve yapabilme kapasitemin bu kadar olduğunu anladım; yine de, iklim krizinin beni etkileyeceğini anlamak zorundayım. Kentimin hemen yanındaki büyük ekolojik yıkımlara neden olacak yeni projeleri izlemem, ormanları/ ekolojik döngüleri korumam, süpermarketten aldığım tüketim maddelerinin nerede/ hangi koşullarda yetiştiğini ve nasıl bir üretim sürecinden geçirildiğini ve nasıl elleçlendiğini, ne kadar taşındığını vb. bilmem gerekiyor. Evime kadar gelen ve ısınmamı/ aydınlanmamı sağlayan gazın ya da elektrik enerjisinin kaynağı, evimin çok uzağında/ dünyanın başka bir ucunda da olsa, beni ilgilendiriyor.

Küçük bir dünyam olabilir ve bunun için küçük bir mücadele öngörmüş olabilirim. Bu sorun değil. Ancak sorunun, beni ilgilendiren bölümlerinin bittiği yerde bitmediğini bilmem, yararlı olacaktır. Neden? Çünkü anlama ve olayları/ şeyleri ve süreçleri yorumlama kapasitemi geliştirebilmek, yeni şeyler düşünebilmek, sürekli olarak kendimi ve çevremle ilişkilerimi istediğim düzeyde tutabilmek ve düşünceyi geliştirebilmek için, bu bilgilere ihtiyacım olacaktır.

İşte tam da burada, diyelim ki kendi evimde ve kendi çöplerimle baş başa kaldığımda ya da musluktan suyu akıttığımda veya içtiğimde, pencere ve kapı aralıklarından kış rüzgarları estiğinde ve bir elma ya da sebze yemek istediğimde, yukarıda söylediğim gibi, “çevremle ilişkilerimi istediğim düzeyde tutabilmek ve geliştirebilmek için” ne yapacağımı nasıl bileceğim? Isırmak istediğim elmayı gerçekten yiyebilir miyim, yoksa tehlikeli mi? Elma, bildiğim elma olabilir. Ama elmanın üretilmesiyle ilgili teknoloji artık öylesine değişti ki, elma ile aramdaki ilişkinin güvenilir olması için, gelişmeleri biraz bilmek, bunun üzerinde yeniden düşünmek ve ne yapmam gerekliğine, yeniden karar vermek durumundayım.

Tüketmeme alternatifi?

Aynı şey, mutfağımdaki su, odamda kullandığım enerji ve telefonumda ya da bilgisayarımdaki çip için de geçerli… Tüketmek istediğim bir nesneyi, gerçekten tüketmeli miyim? Yoksa başka bir alternatif, ya da hiç tüketmeme şansı var mı? Elma üretimi için kullanılan gübreyi ve suyu düşündüğüm gibi onun üretildiği toprağı da düşünmeliyim. Eğer aşırı su tüketimi söz konusuysa, toprak kirleniyorsa, çiçeğe gelen böcekler zehirleniyor ve ölüyorlarsa, sokağımdaki süpermarketin rafına gelene kadar yüzlerce kilometre taşınması için kullanılan akar-yakıt atmosfere zarar veriyorsa, elmanın ambalajlanması, raftaki yerini alana kadar bunlara ek olarak birçok gereksiz enerji kullanımı söz konusuysa, elma ile aramdaki ilişkiyi yeniden düşünmemeli miyim?

Düşünsem ne olacak? Elma yemekten vaz mı geçeceğim, yoksa arka bahçeme (eğer öyle bir toprak parçası bulunuyorsa) bir elma ağacı mı dikeceğim? Diksem bile, bunca apartmanın arasında o ağaç güneşi görebilecek mi? Görse de, meyve verecek mi? Verirse, bu meyve sağlıklı mı olacak? Ya da sorunumu çözülecek mi? Ya yediğim diğer sebzeler ve tahıllar? Kuşlar ve balıklar? İnekler ve koyunlar?

Daha kapımdan çıkmadan karşılaştığım sorunlar, evden uzaklaştıkça giderek büyüyecek zaten… Bunların hepsini biliyorum. Hem de en azından 1980’lerden beri, bu tartışmalar gündeme gelmeye/ konuşulmaya başladığından beri, biliyorum. Ama ne yapacağım? Nerden başlayacağım ve nasıl başlayacağım?

Bu önemli bir soru ve bunun yanıtını, ya da bu soruyu doyurucu ve ikna edebilecek düzeyde yanıtlayabilen kuramları ve uygulamaları ve bunlara dayanarak geleceği kurmak üzere ne yapılabileceğini, ne yazık ki bilmiyoruz. Bilmediğimiz için de, 1980’lerden beri etkili bir şey yapamadığımız gibi, yeryüzü de, atmosferi de, okyanusları ve suları da, iklimi de, giderek daha kritik bir düzeye gelmeye başladı. Artık “iklim krizinden” bahsediyoruz. Bütün dünya liderleri (belki Merkel’i biraz dışarıda tutulabiliriz?), teknolojik olarak en ileri ülkelerin halklarının oylarıyla seçilmiş politikacıları, ne kadar cahil ve hayırsız, ne kadar saçma ve inanılmaz derecede sığ ve ileri görüşlü olmaktan uzaklar…

Değişmek/değiştirmek, ama nasıl?

Tamam, oldukça başarılı olmuş gibi görünen “yeşil partiler” var bazı ülkelerde, dünya halklarının bir bölümü kırlarda ve kentlerde, topraklarını, sularını ve havalarını madencilere, büyük çiftliklere ve devletlerin mega projelerine vb. karşı korumak için ayaklanmış durumdalar ve kentlerde her gün yürüyor insanlar…

Ama insanlığın ve içinde yaşadığımız coğrafyanın, gezegenin sonunun yaklaşmasına karşı, henüz etkili bir gelişme sağlanabildiği de,söylenemez.

Belki daha çok tartışmak gerekiyor…

Belki daha çok yeni yol/ yöntem bulmak gerekiyor…

İçinde yaşadığımız kenti, mahalleyi, sokağı ve evi değiştirmek üzere, yeni öneriler geliştirmek gerek, belki de…

Ama büyük bir olasılıkla kendimizi değiştirmeyi göze almalıyız.

Belki yaşam biçimimizi… Belki değer verdiğimiz şeyleri… Belki gerçekten ihtiyacımız olan ve olmayan şeyleri bulmak için, yeniden düşünmek/ tartışmak gerekir?

Bütün bu düşünceleri böyle art arda sıralamamın nedeni, yazının başlığında da gördüğünüz kavramı, Serge Latouche’un, İletişim Yayınları’ndan çıkmış olan “Kanaatkar Bolluk Toplumuna Doğru, Küçülme Üzerine Yanlış Yorumlar ve Tartışmalar” başlığını taşıyan kitabını, en azından bazı yönleriyle, tartışmaya açmak isteyişim…

Ancak, bu kadar uzun bir giriş nedeniyle, “küçülme” üzerine tartışmayı, belki gelecek yazıda/ yazılarda sürdürmekten başka çare yok gibi duruyor… Çünkü “küçülme” kavramı, kesinlikle tartışılmayı hak ediyor. Belki tartışmalar, “uygulamayı” da hak ettiği gibi bir sonuca götürebilir? Eğer “uygulanabilir” ise, nasıl?

Ne yapacağız da bu kavramı gündelik yaşamımızda uygulanabilir hale getireceğiz? Biraz daha düşünmeye gereksinim var gibi…

Kategori: Hafta Sonu

Dış Köşe

“Yok ediyorum, öyleyse varım!” – Fikret Başkaya

Bu yazı Ahval.news web sitesinden alındı

“Yolcuları çok olan yoldan değil, gideni az olan yoldan yürü.”
                                                                                  Hz. İsa

XVII. Yüzyılda Fransız matematikçi, fizikçi, filozof René Descartes, ” düşünüyorum, öyleyse varım” [Cogito ergo sum] demişti. Descartes bununla, ‘doğru bildiklerin doğru olmayabilir, inançlarının bir karşılığı olmayabilir’, demek istemişti. Tüketim toplumunun ‘ortalama insanı’ da “tüketiyorum, öyleyse varım” diyor… Fakat, tüketim yok etmek demeye de geliyor. Dolayısıyla sanıldığı gibi masum değil. Tüketimin eski dildeki karşılığı istihlak, helak kelimesinden türeme. Helak, mahvolma, ölme, harcanma çok yorulma… gibi anlamlar içeriyor. Dolayısıyla tüketim, ‘harcamak suretiyle tüketme, bitirme, boş yere harcayıp tüketme’ demeye geliyor. Fransızcada Latince cum-summa’dan türeme kelimelerden biri olan consumer de, bitirmek, yok etmek, öldürmek, yakıp kül etmek… gibi anlamlarla yüklü. O halde insanların yapıp-ettiklerinin ne anlama geldiğinin bilincinde olmaları önemli. Eğer daha çok ve lüzumsuz tüketim, daha çok tahrip etmek, daha çok yok etmek, daha çok kirletmek, daha çok çöp [atık] demekse, o zaman bu işte bir yanlışlık var demektir…

O halde sadede gelebiliriz. Bu tüketim saçmalığının, bu tüketim çılgınlığının sebebi ne? Aslında bu saçmalık, kapitalist üretim tarzının mantığında ve işleyişinde mündemiç [içkin] temelli bir sapmanın ve saçmalığın doğrudan sonucu… Tüketim çılgınlığının gerisinde üretim çılgınlığı var… Kapitalizm, sınırsız büyüme, sınırsız genişleme dinamiğine ve eğilimine dayalı işleyişe sahip bir sistem. Her kapitalist veya kapitalist işletme, her seferinde daha çok üretmek zorunda. Tabii her seferinde daha çok da satmak zorunda. Bundan kaçış yok. Kapitalizmde durmak diye bir şey yoktur… Bir sonraki üretim ölçeğinin bir öncekinden büyük olması gerekiyor… Fakat üretmek yeterli değil, üretilenin satılması da gerekiyor. Marksist bir terimi kullanmak gerekirse, realizasyon [gerçekleşme] şart… Fakat bir sorun var: Kapitalizmin geçerli olduğu yerde üretim etkinliğiyle, ihtiyaçların tatmin edilmesi gereği arasındaki bağ kopmuş olduğu için, üretilenle satılan arasında kaçınılmaz bir ‘uyumsuzluk’ ortaya çıkıyor. İşte krizlerin asıl nedeni de bu… Kapitalist mantığın bir gereği olarak hem çok üretmek ve hem de üretileni satmak gerekiyor. Fakat, bu zorunluluk başka bir zorunluluk tarafından sınırlanıyor. Kârın yüksek olması için ücretlerin düşük olması gerekiyor. Düşük ücret demek de, düşük talep, düşük tüketim ve netice itibariyle üretilenin satılamaması demektir… 

İşte bu temelli çelişkiyi, bu saçmalığı aşmak için bir dizi ‘önlem’ devreye sokuluyor: Marketing [pazarlama], reklamlar, ‘programlanmış eskime’, moda, marka…[1] Bütün bunlarla amaçlanan, insanları daha çok satın almaya nasıl ikna ederiz, nasıl kandırırız, nasıl aldatırız, ihtiyaçları olmayan şeyleri satabiliriz… sorularıyla ilgili. Marketing, burjuva üniversitesinin vazgeçilmez disiplinlerinden biri… Bu, üniversitelerde bilim etiketi altında nelerin öğretildiğinin de bir göstergesidir… Yani, ‘mal satma bilimi…’. 

Reklamlar insanlarda eksiklik duygusu yaratıyor. Eksiklik duygusu da insanın hayatı gerektiği gibi yaşamasını, hayattan tat almasını engelliyor. Mesela kendi vücudundan memnun bir kadın muteber bir tüketici değildir… Önce güzel olmadığına inanması ve ardından da bir estetik cerrahının veya “zayıflama uzmanının” kapısını çalması gerekir ki, “iyi bir tüketici” olsun… Sürekli abur-cubur yiyerek obez olmayan bir çocuk da muteber bir tüketici değildir. Önce obez olmalı, sonra da kilo vermek için ‘konunun uzmanına’ müracaat etmelidir… Aslında orada söz konusu olan tam bir tuzak: Önce bir sorun yaratmak, sonra da onu “çözmek”… Bir insan eksikliğini ancak satın alarak giderebileceğini düşündüğünde, reklam amacına ulaşıyor… Başka türlü ifade edersek, insanları satın almaya ikna edebilmek için, bilincinde bir “yoksunluk” veya “psişik bir dengesizlik” yaratmak gerekiyor. Reklam, insan mutluluğuyla maddi tüketim arasında doğru yönde bir ilişki olduğu saçma düşüncesini pekiştiriyor… Gözünüzü açtığınızda, başınızı kaldırdığınızda karşınızda reklamları görüyorsunuz. Televizyonu, cep telefonunu açtığınızda, internete girdiğinizde, bir gazeteyi elinize aldığınızda, posta kutunuzda, kamusal alanlarda, metroda, otobüste, hep reklam… Sinemada film başlaman önce en az on-on beş dakika reklam bombardımanına maruz kalmak kaçınılmaz…  

Reklamlar, aşırı üretim ve tüketim aymazlığını sürdürerek, hem insanî  ve hem de ekolojik sorunları büyütüyor. İnsanın özünü aşındırıyor, insani değerleri yok ediyor, anlam kaybına neden oluyor… İnsanı satın alan pasif, edilgen, beyinsiz, tuhaf bir yaratığa dönüştürüyor… Velhasıl, insanı insanlıktan çıkarıyor, toplumu kirletiyor, ekolojik yıkımı derinleştiriyor… 

‘Programlanmış eskime’, sistemin işlerliği için satın alınan malların sürekli yenilenmesini ve yenilenme hızının da sürekli artmasını sağlama amacıyla peydahlandı… Aksi halde satın alınan onca şeyin “patansiyel ömrünü” doldurmadan kullanımdan düşmesi, “eskimesi”, çöpe atılması, çöp dağlarının büyümesi… mümkün olmazdı. “Programlanmış eskime”, şirketlerin daha fazla satabilmeleri için, bir ürünün ne kadar zamanda kullanılamaz hale geleceğinin önceden, daha tasarım aşamasında belirlenmesi, ‘ömür biçilmesidir’… Normal koşullarda 40 yıl kullanılabilir bir buz dolabı, 30 yıl kullanılabilir bir araba, 20 yıl kullanılabilir bir televizyon, 50 yıl kullanılabilir bir telefon, 25 yıl ömrü olan bir elektrik ampulü, vb. üretmek mümkün iken, bunların kullanım ömrü, mesela 4 kat azaltıldığında satışlar da aynı oranda artar… II. emperyalist savaş sonrasında üretilen naylon kadın çorapları gayet dayanıklıydı… Hemen gereğini yaptılar, imalatın kompozisyonunu değiştirdiler, bir iki kullanım sonunda atılır hale getirdiler… Bir de basit bir onarımla kullanabilir olan şeylerin tamirini yapılamaz hale getirdiler… Gıda maddeleri ve meşrubatlar, vb. için son kullanma tarihi yazılması da aynı operasyonun bir versiyonudur… [38 yıl önce aldığım bir Sümerbank battaniyesini hala örtünüyorum, 27 yıl önce aldığım bir Sümerbank botunu da hala giyiyorum… Demek ki, sağlam şeyler üretmek ve uzun yıllar kullanmak mümkün]… 

Moda ve marka da bir yok etme, kirletme ve israf yöntemi… Aslında modayı “süratle yok olmak üzere üretilen şey” olarak görmek mümkündür. Ya da “moda, demode olmak içindir” de denebilir…  Bir sonra üretilen, bir öncekini yok ediyor… Elbette modayı var eden, sürekliliğini sağlayan bir sosyal işlev de söz konusu. Esasen modayı var eden, bir bireyin ‘bir kesime ait olma, “farklı olma”, ‘onunla özdeşleşme’ isteği ve arzusudur. Dışlanmama kaygısı bireyi “diğerleri gibi olmaya” itiyor ama o diğerleri “aşağıdakiler” değil… Aşağı bir statüde olmamak, “ayrıcalıklı sınıfa” mensup olma arzusu… Modaya uymayı başaran, kendini sıradan biri olarak görmez… Eskiden moda, güz/kış – bahar/yaz olmak üzere yılda iki kere yenilenirdi… Şimdilerde fast fashion devreye sokulmuş durumda. Yıl 52 mikro-sezona bölünmüş bulunuyor… Yıkımın, israfın, saçmalığın boyutlarını düşünebiliyor musunuz? 

İsrafın ve yok etmenin bir aracı da marka… Aslında marka işlevi itibariyle modanın bir versiyonu sayılabilir… Marka, kalitenin ve zarafetin timsali sayılıyor… Marka kalitenin sembolü sayıldığında, artık kalite sorun edilmez hale geliyor… Önemli olan o marka mala sahip olmaktır, marka kaliteyi sorun olmaktan çıkarıyor… O zaman da gözü kapalı satın almak mümkün… Artık dev şirketler için önemli olan üretmek değil, marka üretmek… İşletmeler “ucuz işçi cennetlerinde” kuruluyor ama asıl işi yapanlar taşeron şirketler… Amaç, ekseri kadın emeği olmak üzere, ucuz emeği sömürmek, ucuz hammaddeyi kullanmak…  Bir kot  [jean] markası olan Spectrum-Sweater pantolon, Cenevre’de 54 euro’ya [324 TL.] satılıyor, bu miktardan Bengladeşli kadın işçiye düşen, pantolon başına 25 santim euro [1.5 TL]… Üretim orada yapılıyor zira Bengladeş’de “yasal asgari ücret” aylık 51 euro… İşte bütün bu yöntemler, bu tuzaklar sayesinde, ihtiyaçlarla satın alma eylemi arasındaki bağ da kopmuş bulunuyor. Tam bir satın almak için satın alma hali…

Velhasıl bu saçma üretimi ve tüketimi vakitlice durdurmak geriyor… Dünyanın kaynakları sınırsız değil… Aslında dünyayı ürtimleri ve tüketimleriyle zenginler yok ediyor. Süper zenginleri zenginler, bu ikisinin yaşam tarzını da yukarı orta sınıf taklit ediyor… Ve bu ikisi 500 milyon kadar ki, dünya nüfusunun yaklaşık %7’si… Velhasıl, şımarık %7 dünyayı yok ediyor da diyebilirsiniz… 

Fikret Başkaya – AHVAL
——————————————————————————————-

1. Daha fazlası için bkz: Fikret Başkaya, Başka bir uygarlık için manifesto- Nasıl üretmeli, Nasıl tüketmeli, Nasıl yaşamalı, Yordam Kitap…

Kategori: Dış Köşe

Dış Köşe

Ruhlarımız geride kaldı – Mehmet Salmanoğlu

“Ah kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya’’
Gülten Akın

ruhlarımız geride kaldı

Tüketim toplumu, iletişim çağı denen ve insanı tümüyle doğaya, kendisine, çevresine yabancılaştıran bir hız döneminde yaşıyoruz. O kadar hızlı bir hayat ki bu, çoğu zaman bu hızın baş döndürücü temposunda kendimizi unutur, yollarımızı şaşırır olduk. Hangi yola gideceğimizi, neyi aradığımızı, nerede duracağımızı bilmiyoruz. Bitmez tükenmez bir arayış, her şeye yetişme telaşı, mülkiyet duygusunun bizi esir alışı karşısında sürekli bir koşuşturmaca halindeyiz.

‘’Çok yoğunum, yoruldum, zamanım yok, acelem var…’’ hayatımızda en sık kullandığımız ifadeler oldu. Her şeyi çabuk tüketen, bu hız temposunda kendini unutan, freni patlamış bir kamyon gibi yaşar olduk . Hızın öldürücü temposu, insanı mecalsiz bırakması hayatımızı esir kampına çevirdi. Hızlanma takıntısı iş yaşamımızı, ilişkilerimizi, sağlığımızı ele geçirdi.

Taşıt kullanmaktan yürümeyi, televizyon izlemekten kitap okumayı, aile ve arkadaşlarımızla uzun yemekler yiyip sohbet etmeyi unuttuk. Bu unutma ve hız temposunda sürekli duvarlara çarptık, bir yerlerimizi kanattık ve gitgide yalnızlaştık.

Hızlı yemek yemek, beslenme alışkanlıklarımızı yok ederken; hızlı karar vermek de çoğu zaman duvara toslamamıza neden oldu. Oysa yemeğin yavaş pişenin makbul, enine boyuna düşünerek verilen kararların daha sağlıklı olduğunu biliyor; ama bunu hayata geçiremiyorduk.

Milan Kundera Yavaşlık adlı kitabında ‘’Yavaşlık hatırlatır, hız unutturur.’’ derken bize hızın hatırlamamızı yok ettiğinden söz eder. Yavaşlık ile hatırlama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki olduğuna işaret eder. Yorgunluktan bitap düşmemiz yanında, hızın hatırlamayı engellediğini de belirtir. Günümüz dünyasında, özellikle de ülkemizde, balık hafızalı bir toplum olduğumuz, en çok şikayet ettiğimiz konu oldu. Hız, hatırlamayı reddediyor; bir kaçış, terk edişe yöneltiyor bizi. Bu hız temposuyla kendimizden uzaklaşıyor, geçmişle bağlarımız kopuyor; köksüz, nereye ait olduğumuzu bilmeden şaşkın ördekler gibi yaşıyoruz.

Şu hikaye bize çok şey anlatır sanırım: ‘’Meksika’da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyulurlar. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla, tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyor. Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyuluyorlar ve sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar. Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor; ’Hiç anlayamadım, niye yolun ortasında oturup saatlerce yok yere bekledik?‘ Yaşlı rehberin cevabı o kadar anlamlı ki;’Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik.’’

Bu hız ruhlarımızı öldürüyor; heyecanlarımızı, coşkularımızı yok ediyor; ruhsuz, canlı bir cenaze gibi yaşıyoruz hayatı. Yarış atına dönmüşüz; daha çok kazanarak, daha çok tüketerek, mutlu olacağımızı sanıyor, doyumsuz bir canavara dönüşüyor, ruhlarımızı sakatlıyoruz. Hep bir eksiklik, geç kalmışlık duygusuyla telaşlanıyor, kendimiz olamıyor, kendimize ve doğaya yabacılaşıyoruz.

Şu fani dünyada o kadar hızla yol alıyoruz ki, ruhumuz çok geride kaldı canım insanlar, hatta onu nerede unuttuğumuzu, kaybettiğimizi bile hatırlamıyoruz. Biraz mola verip soluklanalım, ne dersiniz?

Mehmet Salmanoğlu’nun bu yazısı Dünyalılar.org sitesinden alındı

Kategori: Dış Köşe

Köşe YazılarıYeşeriyorum

Madileşen dünyada rahatça uyumak

Bir süredir cinsiyet ve iklim mücadelesini düşünüyorum. Tam zamanlı işim küresel iklim değişikliğine karşı mücadele etmek. Hafta içi (ve hafta sonu) günde 10 saatimi iklim değişikliğine ayırıyorum. Hobim ise feminizm.

Bir şey itiraf etmenin vakti geldi: Geceleri kafamı yastığa koymadan önce bazen düşünüyorum, “Her üç kadından birinin fiziksel veya cinsel şiddet gördüğü, bunun da hala yeterince konuşulmadığı bu dünyada iklim değişikliği biraz bekleyebilir.”

Dünyanın yarısı kadın, bu kadınların üçte biri şiddet görüyor ve ben tüm vaktimi ısınan gezegen için harcıyorum. Sorunları önceliklendirmek değil bu, kadın olduğum için bir vicdan azabı diyelim.

Bu nedenle Türkiye’deki LGBTİ toplumu “Biz cinsel kimliğimiz ve cinsel yönelimimiz nedeniyle öldürülüyoruz. Yaşayanlarımız iş bulamıyor, ev bulamıyor, sağlık hizmetlerinden yararlanamıyoruz, translar sokağa çıktığında bile ceza kesiliyor. Gezegen biraz bekleyebilir.” dediğinde de içten içe hak veriyorum aslında.

İçten içe hak veriyorum, çünkü acil bir çözüm için sorunun ta kendisine odaklanıyoruz: toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri. Daha büyük resme baktığımızda ise sorun aslında yüzyıllardır süre gelen bu “sistem”: Gezegendeki canlı, cansız herkesi ve her şeyi sömüren bir erk.

Böl, parçala, yönet mi?

Çok yanlış bir taktik. Son dönemlerin trendi sınıflandır, nesneleştir, sömür.

Kendisini tüm dünyanın hakimi gören adem, kendisi gibi olmayan herkesi ve her şeyi belli sınıflara ayırdı ve onlara beli işler verdi. Bu yeni dünya düzeninde kadınların, siyahların, kızılların, hayvanların, ağaçların, toprağın, suyun amacı beyaz adama hizmet etmekti.

Sistem, kendisi gibi olmayan herkesi ve her şeyi belli standartlara ve sınıflara ayırıp, bir nesne haline getirip sömürüyor.

LGBTİ hikayesi önce inkar ile başladı. Lezbiyenler, gayler, translar, biseksüeller, interseksler yoktur! LGBTİ mücadelesi 80’li, 90’lı kuşağın tanık olduğu en büyük sivil hak mücadelelerden birini vererek var olduklarını kanıtladıktan sonra da: LGBTİ vardır, o zaman siz de standardize olun, tüketim toplumunun bir parçası olun:

Çalışın, ev alın, evlenin, aile kurun, tüketin, tüketin, tüketin. IŞİD’in 8 katlı kulelerden attığı eşcinsellerin dramına kulağınızı tıkayın. San Francisco’da yaşayın, yazlarınızı gay adalarda geçirin. Size ait televizyon dizilerini izleyip “aynı biz, ne şeker” deyin. Gazze’ye sırtınızı dönüp Tel Aviv’den denize girin. Rusya’daki, Türkiye’deki gayleri düşünmeden Rus votkaları için, sonrasında döner yiyin. Tüketin anam. Her şey güllük, gülistanlık.

Oysa sorunlar devam ediyor. Her şeyin hakimi olan bu erk’i tümden yıkmadıkça göstermelik haklarla bir yere varılmıyor.

Onlardan olmayan, hep dışarıda kalıyor. Şirketlerin, ve onların etkisi altındaki devletin, daha fazla kar uğruna sömürdükleri bu gezegen küresel iklim değişikliği kaynaklı bir yıkıma doğru sürükleniyor. Savaş, afet, aşırı hava olaylarında ise geride bırakılanlar ilk kadınlar, LGBTİler, çocuklar oluyor.

Artan gıda fiyatlarından, kuraklıktan, sellerden etkilenenler hep yaşam alanlarının dış çeperine itilmiş, dışlanmış gruplar oluyor.

Bizim bir yaşam alanına ihtiyacımız var. Olduğumuz gibi görünebileceğimiz, özgürce yaşayabileceğimiz, beraber olabileceğimiz bir yaşam alanı.

Gezi de buydu işte. Ekolojistler için de buydu, LGBTİ toplumu için de buydu.

Ortak yaşam alanımız bu parkın beyaz adamın verdiği karar ile sömürülmesine, daha fazla tüketmemiz için bir nesne haline getirilmesine ve bizim de bir tüketim aracı olarak görülmemize izin vermiyoruz.

Geceleri kafamı yastığa koyduğumda aklımdan geçen feminist ve kuir düşüncelerden sonra rahatça uyuyabilmemin ve her sabah şevkle çalışabilmemin nedeni bu.

Sistemin bana yüklediği roller ve toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri yüzünden hiçbir zaman karar alıcı olmadığım halde verilen kararlarla benim yaşam alanımı, havamı, suyumu ve gıdamı zehirleyen; beni nesneleştiren, taciz eden, tecavüz eden, öldüren bu sisteme karşı bir mücadele veriyorum ben.

Dış Köşe

Tüketim Toplumundan korunma bir çocuk hakkı konusu olabilir mi? – Şükrü Hatun

Geçen hafta (18-19 Mart 2015) Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencileri tarafından düzenlenen “Aydınlık bir gelecek için çocuk hakları sempozyumu”na katıldım. Üniversitenin Beşiktaş iskelesine komşu kampüsünü hep merak ederdim. İçine girince dışardan göründüğünden daha büyük bir alana sahip olduğunu görüp şaşırdım; kampüs içi ortamlar ise bizimki gibi kamu üniversitelerinden tamamen farklıydı. Eski bir dekan olarak öğrenci kulüplerinin düzenlediği toplantıları fakültelerinin canlılığının bir belirtisi sayarım ve elimden geldiğince bu toplantılara katılırım. Öğrenciler uzun süre ilgilendiğim “Çocuk yoksulluğu” üzerine bir konuşma yapmamı istediler ama ben son yıllarda önem kazanan ve acaba bir çocuk hakkı konusu olabilir mi diye üzerinde düşündüğüm “ Tüketim toplumundan çocukların korunması” konusunu önerdim. Bu konuyu önerirken aslında kendi düşüncelerimin biraz onlarda ve toplantıya katılanlardaki yankısını görmek de istedim; çünkü insan bazen kendi odaklandığı konuları gereğinden fazla önemseyebiliyor. Yazının başlığı ile aynı adı taşıyan konuşmam canlı bir tartışmaya neden oldu ve aslında bu sorunu onlar yaşayarak büyüdükleri için onlardaki bu olumlu yankı beni daha ileri çalışmalar/girişimler için yüreklendirdi. Beni davet eden Ayşe Gizem Acar’ın şahsında Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Kulübündeki öğrenci arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum. Gerçi benden sonra Suriyeli mülteci çocukları anlatan ve “ Ben devlet yönetici olsam Suriyeli çocuklara ülkemiz çocuklarından daha fazla yatırım yaparım, çünkü önlem almazsak Pakistan’daki gibi ülkemiz “Talibanlaşma” sorunu yaşayacak” diyen New York Üniversitesi öğretim üyesi Doç.Dr. Selçuk Şirin’in konuşması daha can yakıcı sorunları anlatıyordu ama yine de çocukların tüketim toplumundan ve savaşlardan etkilenmeleri aynı gerçeğin (piyasa ekonomisinin) iki yüzü olarak da değerlendirilebilir diye düşünüyorum.

Tüketim toplumunun en önemli hedef grubu çocuklar

Bir bebek doğduğunda bize kalbini ödünç verir ama onları birçok risk bekler. Bunları yoksulluk (beslenme yetersizliği, ev içi ortamların yetersizliği vs.), birçok hastalık, eğitim ve yetişme imkânsızlıkları/eşitsizlikleri, hırpalayıcı aile ortamı, çeşitli biçimlerde şiddete maruz kalmak, savaşlar ve göçler, umarsızlık, kazalar, yakın kayıpları olarak sayabiliriz. Bu sorunlar birçok ülkede bütün şiddeti ile sürerken son 30 yılda çocuklar aynı zamanda tüketim toplumunun hedefi haline gelmişlerdir.

Tüketim toplumu, yaşamla ve varoluşla ilgili bütün aktivitelerin piyasa ve karla ilişkilendirilmesi ve karın maksimizasyonu için yönlendirilmesi (manipüle edilmesi) ve bütün bunların sonucunda ise güçlü bir sosyal/ekonomik enerji/üretim elde edilmesini amaçlar. İnsanın varoluşunda bedenin payının büyük olması, insan bedeninin tüketim toplumunun en önemli hedefi/bağlaşığı olmasının nedenidir. Tüketim toplumu, varoluşun olmak yerine, sahip olmak/tüketimle özdeşleşmesi, insan mutluluğunun beden aracılığıyla oluştuğunun, tinsel olanın ikincil olduğunun varsayılması, insanın biyolojik varoluşuna içkin olan her şeyin (yemek, içmek, sevişmek, kendisiyle ilgili olmak gibi) ihtiyaç olmaktan çıkarılıp, bağımlılık derecesinde zevk aracına dönüştürülmesi, tüketim ile ihtiyaç arasındaki bağın koparılması ve hazzın mutluluğun yerine geçmesi gibi özellikler taşımaktadır.

Çocuklar ve gençler hem yarının erişkinleri olacakları için hem de zihin ve bedenlerinin etkilenmeye/değişime açık olmaları nedeniyle tüketim toplumu süreçlerinin en önemli hedef grubudur. Günümüzde besin endüstrisi (küresel “obesogenic” çevrenin yaratılmasında en önemli etkendir) yanında , elektronik oyun, iletişim teknolojileri, eğlence ve müzik, moda, giyim ve kişisel bakım, sigara, alkol ve uyuşturucu madde, cinsel stimülasyon gibi bir çok sektör satışlarını çocuklar ve gençler üzerindeki etkileri sayesinde giderek arttırmaktadırlar. Tüketim toplumunun çocuklar üzerindeki etkilerini şişmanlık sıklığındaki artış üzerinden incelemek mümkündür ve bu konudaki tartışmaları “ Toplumdaki ve çocuklardaki şişmanlık artışının arkasındaki gerçekler” başlıklı yazıda ayrıntılı olarak incelemiştik.

Çocukların tüketim toplumunun hedefi olduğu bir başka durum, saflık, iyilik, çıkar düşünmeme gibi özellikleri olan çocuk varoluşunun reklamlarda kullanılmasıdır. Günümüzde başta Türkcell gibi iletişim sektörü şirketleri olmak üzere bir çok şirket, çocuklar üzerinden “olumlu etki” stratejisi izlemekte ve aslında bu yolla çocukları da kendi ürünlerinin tüketicisi haline getirmektedirler. Bahçeşehir Üniversitesi’ndeki toplantıya katılan UNİCEF yetkilisi, Türkcell reklamlarında çocukların kullanılmasının mahkemelerin ilgili şirketi destekleyen kararından sonra arttığını söyledi. Benzer ama amaçlarının iyi olması nedeniyle hoşgörü gösterilen bir başka örnek ise LÖSEV gibi kuruluşların yardım toplamak için tanıtım filmlerinde ve posterlerinde hasta çocuk görüntülerine yaygın bir şekilde yer vermesidir. Ben amaçları ve niyetleri ne kadar iyi olursa olsun bu tür kullanımın da etik olmadığını düşünüyorum.

Tüketim toplumu “Fark yaraları”nı kanatarak şiddete neden oluyor

Amerikan Çocuk Hekimleri Akademisi’nin verilerine göre ABD’de ortalama bir çocuk günde 6 saat elektronik medya karşısında zaman harcıyor ve saldırgan davranışlara medyanın yüzde 10-30 oranında katkısı var. İnternet ortamındaki cinsel içerikli materyaller erken yaşta cinsel ilişki ihtimalini ve sigaraya başlama riskini iki kat arttırıyor. “Bebek videoları”, 8-1 6 ay arasındaki çocukların dil gelişiminde gecikmeye yol açıyor(ABD’de 100 milyon dolarlık “bebek videosu” pazarı var) ve şiddet içeren medya ürünleri şiddete duyarsızlaşmaya, gece kabusları ve zarar görme korkusuna neden oluyor. Sözünü ettiğimiz akademi çocuk hekimlerine yatak odalarından TV, video oyun cihazları ve internet bağlantılarının uzaklaştırılması, bu tür araçların başında günde 1-2 saatten fazla zaman geçirilmesinin önlenmesi gibi konularda uyarıda bulunma görevi veriyor.

TÜİK tarafından yakın zamanda yayınlanan bir rapora göre ülkemizdeki çocukların yüzde 92,5’u hemen her gün TV izliyor ve çocukların bilgisayar kullanmaya başladıkları ortalama yaş 8, internet kullanmaya başlama yaşı 9 ve cep telefonu kullanmaya başlama yaşı 10 olarak belirtiliyor. Tüketim toplumu kapsamındaki sektörler, TV, sosyal ağlar ve internet, kentsel alanlardaki reklamlar gibi araçlar üzerinden bir “medya şiddeti” yaratmakta ve tüketim kışkırtması ile özellikle ekonomik olarak yetersiz toplumsal grupların çocuklarında huzursuzluğa neden olarak dolaylı da olsa gençlerden kaynaklanan şiddet olaylarının artmasında önemli bir rol oynamaktadır.

Tüketim toplumuna maruz kalmak, kendi başına önemli olduğu gibi yoksulluk gibi Müslüm Gürses’in bir şarkısında “ bizi bu fark yaraları öldürür” dediği sorunların daha şiddetli ve acıtıcı yaşanmasına da neden olmaktadır. Bir sosyal hizmet uzmanı arkadaşımın eski yıllarda büyük kentlerdeki kadınların kabusu olan “kap kaç” olaylarının gerisinde yoksul gençlerin cep telefonu sahibi olma konusundaki dayanılmaz arzularının yattığı yolundaki gözlemi buna bir örnek olarak verilebilir.

Tüketim toplumundan korunma yeni bir çocuk hakkı olarak tanınmalı

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde kabul edilen “ Çocuk Haklarına Dair Sözleşme”, çocuk haklarıyla ilgili en kapsamlı metin özelliği taşımaktadır. Bu sözleşme, başta Avrupa Konseyi olmak üzere uluslararası kuruluşlarca 1950’den beri kabul edilen belgelere dayanmaktadır. Geçmiş yıllarda Prof. Dr. Semih Gemalmaz’ın kapsamlı ve örnek çalışmasıyla “Çocuk ve Genç Haklarına İlişkin Ulusalüstü Belgeler”in hepsi Türkçeye kazandırılmıştır. “Çocuk Hakları Sözleşmesi” ve diğer ilgili belgelerde çocukların “hukuksal konumu”nun ön planda tutulması, “çocukların sosyal ve tıbbi korunması” konusundaki yaklaşımların göz ardı edilmesine yol açmıştır. Oysa çocukların yoksulluktan korunması gibi tüketim toplumundan korunması da sosyal korunma kapsamında en önemli konu başlıklarını oluşturmaktadır.

Bir çok ülkede giderek içi boş edebi bir metin haline gelmeye yüz tutan “Çocuk Hakları Sözleşmesi” nin temel felsefesi, “Her çocuk için sağlık, eğitim, eşitlik, koruma, çocuğun Yüksek Yararı ve insanlığın gelişimi” olarak özetlenebilir. Bu sözleşmedeki “Taraf Devletler, çocuğun yetiştirilmesinde ve gelişmesinin sağlanmasında ana–babanın birlikte sorumluluk taşıdıkları ilkesinin tanınması için her türlü çabayı gösterirler. Çocuğun yetiştirilmesi ve geliştirilmesi sorumluluğu ilk önce ana–babaya ya da durum gerektiriyorsa yasal vasilere düşer. Bu kişiler her şeyden önce çocuğun yüksek yararını göz önünde tutarak hareket ederler. Taraf Devletler, çocuğun hayatta kalması ve gelişmesi için mümkün olan azami çabayı gösterirler. Taraf Devletler, kitle iletişim araçlarının önemini kabul ederek çocuğun; özellikle toplumsal, ruhsal ve ahlâki esenliği ile bedensel ve zihinsel sağlığını geliştirmeye yönelik çeşitli ulusal ve uluslararası kaynaklardan bilgi ve belge edinmesini sağlarlar” gibi maddeler çocukların tüketim toplumundan korunması için bir imkan sunmakla birlikte konunun spesifik olarak ele alınması gereklidir.

Sonuç olarak çocuklar ve çocuk bedenleri, tüketim toplumu tarafından haz süreçleri üzerinden manipüle edilmekte ve çocukların yaşam boyu “tüketiciler” olması amaçlanmaktadır. Bu süreçlerin sonucu olan şişmanlık çocuk ve erişkin sağlığını etkileyen en önemli sorunlardan birisidir. Ayrıca elektronik oyunlar, videolar, reklamlar gibi sürekli medya ürünlerine maruz kalmak, çocukların zihinsel/ruhsal/duygusal sistemlerinde kalıcı etkiler bırakmakta ve doyumsuz/ haz bağımlısı yetişkin olma süreçlerini pekiştirmektedir. Bu nedenlerle çocukların tüketim toplumunun çok yönlü etkilerinden korunması yeni bir çocuk hakkı olarak tanımlanmalı, bunun için başta UNİCEF olmak üzere bütün kuruluşlar çaba göstermelidir.

 

Şükrü hatun – www.t24.com.tr

 

Okuma ve izleme önerileri

Tüketim Toplumu- Jean Baudrillard

Tüketim toplumunun kutsal mekânları AVM’ler ve Brezilya’daki AVM işgalleri üzerine-Erol Anar

Tüketim Toplumu ve Çocukların Korunması-Önce Çocuğum Programı 10 Nisan 2013

Why are British children so unhappy?

 

Kategori: Dış Köşe

Kültür-Sanat

İnkar Devrimi çetesini deşifre eden sergi : ‘Bol Şans’

Tophane’de Boğazkesen caddesine yolunuz düşerse, Daire Galeri’nin vitrininden Buğra Erol’un portreleri dikkatinizi çekecek. İnsanın tahakküm altına almaya çalıştığı doğayla olan ilişkisini kendine has formlarda sorgulayan sanatçı ve doğa aktivisti Erol’la ilk sergisi ‘Bol Şans’ı, insanlığın neden şansa ihtiyacı olduğunu, tüketim kültürünü ve aktivizmi konuştuk.

483764_10151321556580814_659250962_n

“Radikal sonuçlar karşımızda ama radikal bir dönüşüm yok “

“İnsanın doğayla kuramadığı ilişkiyi düşünürken Maskeli insanlardan oluşan bir çete ortaya çıkmaya başladı. İnsanların yüzünü yok edip hayvan maskeleri koymayı düşündüm. Sonra Ömer Madra’yla yapılan bir söyleşide ‘inkar devrimi’ kavramını duydum. İlgimi çekti, inkar devrimini anlatan, kendimin de dahil olduğu bir çete kurguladım.”

Kafalarında at, inek maskeleriyle portrelerde dolaşan bu çetenin, yani aslında hepimizin az ya da çok dahil olduğu bu inkar devriminin neye tekabül ettiğini şöyle anlatıyor Erol :

“Sorunları ve sorunların çözümlerinin farkında olup hareket edememe durumu. Olması gerek dönüşüme engel olan bir devrim aslında. İlk defa küresel ısınmayla ortaya çıkıyor. İlk defa şehirlerdeki insan sayısı kırsaldaki insandan daha fazla, daha konformist hayatlar yaşıyoruz. Ama radikal sonuçlar, çevre felaketleri biz istesek de istemesek de karşımıza çıkıyor. Ama bütüm toplumu etkileyen radikal bir dönüşüm yok.“

1969385_10151955021320814_1453974716_n

Life/Hayat, Işıklı kutu, 210 dia

“Hiçbir aktivistin kendisinden başka bir isme ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum”

Buğra Erol, yedi senesini Greenpeace’de geçirmiş bir çevre aktivisti. Hem de örgütün en “hareketli” kadrolarından olan tırmanış ekibinde yer almış. Roma’daki Collesium, Boğaz Köprüsüi, Kuzey Kutbu’na giden bir petrol platformu, Enerji Bakanlığı binası tırmandığı yerlerden sadece birkaçı. Greepeace’in çevre mücadelesi tarihine bir selam niteliğinde olan, dialarla ürettiği panolar serginin önemli bir parçası. Diaların hikayesine geçmeden önce Buğra Greenpeace’den neden ayrıldığını şöyle açıklıyor:

“Çok şey öğrendiğim bir süreç oldu. Fakat yedi sene sonunda baktığımda, kendimi çözümün bir parçası olarak da görmedim. Çevre konularında bizi, dünyanın tüm canlılarını birbirinden ayıran hiçbir özellik yok. Aynı gemideyiz. Bu yüzden ‘Greenpeace’ gibi isimlere sadece toplumsal olarak hareket edemediğimiz zaman oluşan boşluk yüzünden ihtiyacımız var. Bunu fark ettikten sonra soğudum açıkçası. Bu ‘Gezi’nin etkisi oldu. Hiçbir aktivistin kendinden başka bir isme ihtiyaç duyduğunu düşünmüyorum artık. “

Biribirini tekrar eden hataların izdüşümü

Greenpeace’den ayrılmadan önce, örgütün İngiltere ofisine çalışmaya gittiği dönem çöpe atılmak üzere olan dia’lar buluyor sanatçı. Örgütün kuruluşundan beri gerçekleşen eylemlerin, çevre felaketlerin dijital ortama aktarılmasıyla ortada kalan fotoğraf diaları.. Buğra Erol Türkiye’ye gelirken yanında getiriyor bu dia’ları ve İstanbul’daki bir karma sergide bir kısmını sergileyince Greenpeace Türkiye de kendi dialarını sanatçıya veriyor. “Bu dialar inkar devrimini yaşatan çetenin neyi inkar ettiğini gösteriyor” diyor Erol.
Üst üste bindirilmiş onlarca diadan mütevellit kolajların üstündeki kelimeler hayli ironik: güvenli (safe), ev (home) ve yaşam (life). Çağrışım yapabilecek seçmeye çalıştığını söylüyor sanatçı. “Bu kolajlar birbirini tekrar eden hatalar silsilesi aslında. Polonya’daki nükleer santral, Türkiye’den Petkim.. her dia’yı birer cümle olarak düşünüyorum.”

images (6)

4th Revolution

“Neyi tükettiğimizi sorgularsak yol alabiliriz”

İşlerinde çok uluslu şirketlerin sömürdüğü bir dünyayı ve insan denen yaratığın suskunluğunu anlatan Erol’un işleri ister istemez “sence çözüm yok mu?” sorusunu sorduruyor: “Çözüm bilinçli tüketici. Neyi tükettiğimizi sorgularsak birşey çözer miyiz bilmiyorum ama yol alabiliriz. Sergideki “4th Revolution” işinde biraz bunu anlatmaya çalıştım. “

Buğra Erol’un ‘Bol Şans’ isimli sergisini Daire Galeri’de 22 Mart’a kadar görmek mümkün. İşler planlandığı gibi giderse, sanatçının belki kişisel değil ama kolektif bir serginin içindeki işlerini görmek için bir dahakine Belgrad Ormanı’na gidilecek. Çünkü Erol gelecekte, beraber iş ürettiği sanatçılarla Belgrad Ormanı yangın gözetleme kulesinde, bazı çalışmaların ormanda üretileceği bir sergi yapmayı hayal ediyor.

(Gözde Kazaz/Yeşil Gazete)

Kategori: Kültür-Sanat

Köşe Yazıları

“Kadınların ne istediğini iyi biliyoruz”: Hayır, hiç bilmiyorsunuz!

Ben bu yazıyı yazmaya başladığımda Özge (Gündoğan) hayattaydı. Son düzeltmeleri yaptığım anda ise hayatını kaybetmişti. Gerekirse tecavüz bebeğine bakacağını söyleyen “devlet” Özge’yi de koruyamamıştı.  

E- posta kutumda bir posta, 8 Mart münasebeti ile, ne istediğinizi iyi biliyoruz spotuyla. İçini açınca artık şaşırmadığımız klasik tablo: Kozmetikte şu kadar, giyimde bu kadar, küçük ev aletlerinde bilmem ne kadar indirim.

Hayır efendim ne istediğimizi hiç bilmiyorsunuz.

Ekran Alıntısı

Her şeyi bedel, reklam ve indirim algısına indiren canım tüketim düzeninin bugünü de promosyon çılgınlığı olarak lanse etmesine aşinayız tabii. Bu aralar televizyonla aram pek yok ama önceki senelerde tam da bugünlerde- diğer tavana çıktığı gün ise; evet bildiniz anneler günü-bilhassa küçük ev aletleri- neden kadının yeri evidir, mutfağıdır- “göz dolduran” reklamları ile arzı endam ederdi.

İstediğimiz parfüm şişeleri, allı pullu kıyafetler, minik sevimli rondolar değil; belki onları da isteriz zaman zaman ama mesele bu değil.

görsel2

Fotoğraf: Cansu Coşkun

Önce yaşamak istiyoruz mesela. Sokakta istediğimiz kıyafetle yürüyebilmek, dövülmemek, ölmemek istiyoruz. Okuyabilmek istiyoruz. Nasıl korunacağımıza kaç çocuk doğuracağımıza karışılmasın istiyoruz. Bir sürü bıyıklı adamlar toplanıp “kadınlar çiçektir” ten ötesine gidemeyen  argümanlarla haklarımızı konuşmasınlar istiyoruz, bir cinsiyet ifade biçimi olarak “kadın” bu kadar korkulup “bayan” denmesin istiyoruz, o eril dilinizden arının istiyoruz. Daha küçücük yaşlarda içimize yerleştirdiğiniz o toplumsal cinsiyetçiliğiniz bitsin istiyoruz. Elimizin hamuru, eteğimizin boyu aklımızı yeteneklerimizi değerlendirme ölçütü olmasın istiyoruz. Sosyal sorumluluk kampanyaları yüzü gözü mor ünlü kadınlar, topuklu ayakkabı giyip ruj sürmüş ünlü erkeklerden bir adım ötesine gitsin istiyoruz artık.

Şiddetinizin çetelesini tutmak istemiyoruzgörsel1

Bianet’in, kadına şiddet haberlerini üçüncü sayfa haberi veya bir isim soy isim kısaltmasından kurtarıp 2007 yılından beri tuttuğu Erkek Şiddeti Çetelesi’ni dudaklarımız uçuklayarak okuyoruz. Sadece basına yansıyan haberler üzerinden biliyoruz ki 2013 yılında 214 kadın öldük, 167’imiz tecavüze 161’imiz tacize uğradık. Son 4 yılda ise 853 kere öldük, 685 kere tecavüze 846 kere tacize uğradık. Bu şiddetin görünür hali ve bilebildiklerimiz peki ya göremeyip bilemediklerimiz?

Nerede gördüğümü hatırlayamadığım ve ne yazık ki görselini bulamadığım o küçük yazıda dediği gibi; Kadınlar günü annelik, bacılık, kardeşlik, alışveriş, indirim ve promosyon değil. Bütün bunların hepsine karşı olmak demek benim için.

Her haksızlığın acısı içimizde “saçlarımızı savurup hakkımızı savunacağımız” nice günlere.

Dış Köşe

Tüketim toplumunun kutsal mekânları AVM’ler ve Brezilya’daki AVM işgalleri üzerine – Erol Anar

erol anarBrezilya’da son zamanlarda moda olan “rolezinho”, özellikle gençler tarafından sosyal medya aracılığıyla yapılan çağrılarla, alışveriş merkezlerinde (AVM) toplu bir buluşma olarak niteleniyor. Bu, küçük bir gezi yapmak, bir tur atmak anlamına geliyor. Ȍzellikle Facebook’ta konu ile ilgili bir sayfa açılıyor ve hangi AVM’de ne zaman buluşulacağı belirtiliyor. “Rolezinho” özellikle son haftalarda São Paulo kentinden, ülkenin diğer yerlerine yaygınlaştı.

Gençler ise, AVM’lerin kendilerine ayrımcılık uyguladıklarını ve “yoksul oldukları ya da deri renkleri” nedeniyle bazen AVM’lere alınmadıklarını dile getiriyorlar.

AVM işgalleri politik bir eylem biçimi mi?

Rolezinho, ilk bakışta politik içerikli bir eylem değil. Zaten günümüz gençliğinin büyük kesimi politik eylem yapacak kapasitede değil, çünkü sistem tarafından apolitik olarak yetiştirildiler. Politik olmanın tersine, “kapitalizmin nimetlerinden” istediği gibi yararlanamama durumu da bu çeşit eylemlere yol açıyor. Ȍrneğin Sao Paulo’da geçen ay 6 bin genç, bir AVM’yi işgal etti. Araba parkında arabalara hasar verdiler, AVM’de dolaşan insanlara saldırdılar ve gasp, yağmalama eylemi yaptılar. Ȍzellikle Favela”lardan (gecekondu) gelen gençler, son model cep telefonu, LCD televizyon, marka elbise ve ayakkabı istiyorlar. Yani kapitalizmin fetişlerine sahip olma içgüdüsü bir tür.

Eduardo Galeano, Meksikalı baskı ustası Jose Guadalupe Posada’nn çizimlerini yaptığı “Patas Arriba (La Escuela del Mundo Al Revés” adıi kitabında bu durumu şöyle ifade ediyor: “Eşyaların giderek daha çok, insanların ise giderek daha az önemli olduğu bu uygarlıkta amaçlar, araçlar tarafından ele geçirilmiş: eşyalar seni satın alıyor, otomobiller seni kullanıyor, bilgisayarlar seni programlıyor, televizyon seni seyrediyor. İnsanlara gerçek varoluşu bahşeden fetişlere sahip olmak için, her saldırgan kurbanının sahip olduklarına sahip olmak istiyor; kurbanının kurban olmadan önce olduğu kişi olmak için.”

Bu işgaller, görünüşte antikapitalist değil, tam tersine kapitalizmin ürünlerine sahip olmak isteyen bilinçsiz bir toplu harekettir. Ancak, paradoksal olarak görünse de, her ne kadar bilinçsiz ve apolitik gençlerce yapılan bir eylem olsa da, özünde neoliberal şiddetin, yoksul olmanın verdiği öfkenin ve gecekondularda (favela) herşeyden yoksun olarak yaşamanın alt sınıflarda yarattığı öfkenin yol açtığı eylemlerdir. Bilinçsiz, kendiliğinden çeşitli yeni eylem biçimleri doğuyor.

Bu eylemlerin politik içeriğe sahip olma şansı var mı?

Yalnızca bu süreçte bu işgallerden bir tanesi politik içerikliydi. Çünkü işgali gerçekleştiren insanlar politik insanlar olan Topraksız Köylüler Hareketi (MST) üyeleri idi. MST üyeleri, São Paulo’da AVM işgal eylemi yaptılar. Bu da gösteriyor ki, bu “rolezinho” AVM işgalleri, toplumun politik kesimleriyle buluştuğu ölçüde politikleşebilir ve daha sonuç alıcı bir eyleme dönüşür. Eylemler politikleştiği anda da, şimdi eylemler sırasında görülen bireysel hırsızlık, bireysel yağmacılık, halka yönelik gasp olaylarından da arınır ve tamamen antikapitalist bir niteliğe bürünür.

Tüketim toplumunun kutsal mekânı: AVM’ler

Piyasanın mikro görünümü olarak da değerlendirilen AVM’ler kapitalizmin kutsal mekânlarından birisidir. Dünyada hızla yayılan AVM’ler, alt ve orta sınıflardan insanlara bir çeşit vitrin işlevi görüyor ve onları da “sınıf atlamaya” özendiriyor. Satın alamayacağı, son model cep telefonuna bakan yoksul genç, ilk frsatta bu telefona sahip olmak için, neredeyse herşeyi yapmaya razı oluyor. Yani meta fetişizminin tutsağı oluyor. Neoliberal sistemin istediği de tam da bu. İnsanlara havuç göstererek, onları tüketime özendirmek. Ancak bu durum isyana, şiddete, protestolara, işgallere dönüştüğünde işte o zaman kapitalist sistem de vahşilesiyor ve kurbanlarına acımasızca davranmaktan çekinmiyor.

Londra isyanında olduğu gibi varoşlardan inen yoksul gençler, son model LCD televizyonları ve pahalı cep telefonlarını yağmalamıştı. Brezilya’da da bazı topluca AVM’ye gidiş eylemlerinde yağmalamalar ve saldırgan agresif davranışlar görülüyor. Bu sırada özellikle çocuklu aileler, AVM’yi hızla terketmek istiyor ve dükkânlar da kepenklerini kapatıyorlar. Katılımcı sayısına bağlı olarak “rolezinho” de facto olarak bir işgale dönüşüyor. Bazen hırsızlık, yağmacılık ve halka yönelik gasp olayları da yaşanıyor bu işgallerde. Bu ve benzeri nedenler ile medyanın manipülasyonu halkın büyük kesiminin bu tip işgallere olumsuz bakmasına neden oluyor.

Meta fetişizminin görülebileceği alanlar: AVM’ler

AVM’lerde herşey oraya gelen potansiyel müşterinin parasını almak üzerine tasarlanmıştır. Görünüşte bir alışveriş zorunluluğu yoktur. Ama daha arabanızı park ederken ücret ödemeye başlarsınız. Orta sınıfa mensup bir çift çocukları ile birlikte AVM’ye gitmişse para harcamaları kaçınılmazdır. AVM’lerin içinde her sınıfa hitap eden dükkânlar ve ürünler mevcuttur. Restoranlardan sinemalara, elbise satan dükkânlardan mobilya satanlara, bankalara, kafeteryalara ve daha birçok mekâna rastlarsınız büyük alışveriş merkezlerinde. Buraları, günümüzde tüketim kapitalizminin kutsal mekânlari haline dönüşmüştür.

Buralar, Marks’ın özellikle “Kapital”de dile getirdiği “meta fetişizmi” kavramının birebir görülebileceği alanlardır. AVM’ler insana bir yabancılaşma ortamı sunar ve onu kendisine yabancılaştırır. Bu yanılsama dünyasında herşey insanı daha çok tüketmeye ve tükettikçe de yabancılaşmaya iter. Tüketme arzusu, tükettikçe doyuma ulaşmaz, tam tersine artar. Denildiği gibi “gösterişçi” bir yaşam biçiminin somutlaşmasıdır bu.

Bu bir ihtiyaç sorunu değildir özünde; meta fetişizmi ve yanılsama dünyası insanı sahip olduğu metaları da yeni ürünlerle değiştirmeye iter. Birey böylece sürekli tüket tüket psikolijisi altında ezilir. Bu meta fetişizmi, o kadar ileri boyutlardaki, bazı yerlerde bir kişiye iki adet cep telefonu düşüyor. Dört adet cep telefonuna sahip orta düzeyde yüksek olmayan gelire sahip insanlar tanıyorum. Tüketim ruhu, toplumda artık “hiper” bir biçime bürünmüştür.

“Sen” adlı kitabımda şunları yazmıştım:

“Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, nesnelere insan ilişkilerinden daha fazla değer biçiyoruz. Kapitalist sistemde, insan da bir metaya dönüştürülmüştür. Hatta bu sistemde insan bir vidadır, basit bir nesnedir. Kendi hayatına iradi müdahale etmekten uzak olduğu gibi, toplumsal hayata da ilgisizdir.

İşte en kötüsü de bu dostum: İnsanları birer nesne gibi dahi görmemek. Nesnelere vermemiz gerek değeri insanlara, insanlara biçeceğimiz değeri ise nesnelere biçiyoruz. İşte bu nedenle ilişkilerimizde başarısız oluyor ve onları birer mutsuzluklar yumağına dönüştürüyoruz.

Filozoflar ve bilgeler en az nesneyi kullanarak hayatlarını sürdürmeye çalışırlar. Dervişlerin felsefesini de bu bakış oluşturur: Bir lokma, bir hırka…

Fıçısının başında dikilen Büyük İskender’e, “Gölge etme başka ihsan istemem” diyen Diyojen de, hayatı boyunca erdemi aramış yüce bir insandı. Güpegündüz elinde feneriyle insanı ve erdemi arayan Diyojen, bir gün bir çocuğun avucuyla çeşmeden su içtiğini görür ve kendi kendine, “Bu çocuk bana hâlâ gereksiz eşyalarım olduğunu öğretti.” der ve su içmek için kullandığı çanağını kırar.” (Erol Ana:, “Sen”)

Fransız düşünür Jean Baudrillard’a göre, tüketim toplumu, tüketicinin ihtiyaç ve talepleri tarafından değil, aşırı üretim kapasitesi tarafından yönlendirilir. (Baudrillard: “The Consumer Society”, s. 41)

Bu mekânlarda, insanlar arasında sosyal bir ilişki biçimi yoktur özünde. Çünkü insan bir “şey”e dönüşmüştür, o artık algılamadan tüketen bir makinedir. Buralarda dolaşan, oturan, tüketen insanlar birer ada olarak bulunurlar.

Burası nesnelerin, insanları tutsak ettiği alanlardandır.

 

Erol Anar – www.t24.com.tr

 

Kategori: Dış Köşe

Doğa MücadelesiManşet

[Özel Haber] Ekoloji camiası “Barış Süreci” için ne diyor? ~2

Yeşil Gazete olarak ekoloji camiasına “Barış süreci hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorduk. İlk bölümünü dün yayınladığımız özel haberimizin ikinci ve son bölümünü sizlerle paylaşıyoruz.

 

“Umudumuz, silahlanmaya harcanan bütçenin barışla birlikte ekosistemlerin korunmasına aktarılması”

TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç

 

TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, “Doğa ve diğer canlılarla empati kuramadığımız gibi insanlarla empati kuramadığımız bir dönemin sonlanmış olduğunu ümit ediyoruz.” sözleriyle ümidini dillendiriyor.

“Doğa ve diğer canlılarla empati kuramadığımız gibi insanlarla empati kuramadığımız bir dönemin sonlanmış olduğunu ümit ediyoruz. Doğanın bir parçası olduğumuzu yeniden hatırlamamız için, Türkiye’ye  barış dilinin yerleşmesi çok önemlidir. Birbirimizi anlamayı ve sorunlara birlikte ortak çözüm bulmayı ögrendiğimizde, doğaya ve diğer canlılara olan yaklaşımımızın da koruyucu kollayıcı olacağını düşünüyoruz.

En büyük umudumuz; barış süreciyle birlikte, yıllardır silahlanma için ayrılan büyük bütçelerin artık varlığımızın temeli olan ekosistemlerimizin korunmasına aktarılmasıdır. Umarız barışı yalnızca birbirimizle değil; parçası olduğumuz ekosistemlerle de sağlarız.”

 

“Ekoloji mücadelesi vermek artık suçluluk hissettirmeyecek”

İklim aktivisti Mahir Ilgaz

Yeşil Gazete yayın ekibinden ve iklim değişikliği aktivisti Mahir Ilgaz ise barış sürecinin “iyi şeylerin hala mümkün olduğunu” hatırlattığını söylüyor:

“Uzun süredir biz ne yaparsak yapalım Türkiye’de ve dünyada her şeyin kötü gittiğine dair bir ikna olmuşluk vardı. Durum epey sinik bir hal almaya başlamıştı. Barış sürecinin bu sinizmi bir anda kaldırabildiğini gördük. Bu süreç başarıyla sonuçlanırsa dönüp dolaşıp aynı kayaya çarpma hissi ortadan kalkacak. Hayatlarımızı kökten değiştirecek bir gelişme. Artık ekoloji mücadelesi vermek veya sadece yaşamak insana suçluluk duygusu vermeyecek. Barış olmayınca hiçbir şey tam olmuyor.”

 

“Savaş sadece yaşamları değil kültürleri de yok ediyor”

Buğday Koordinasyon Kurulu üyesi Oya Ayman (solda) ve Yönetim Kurulu Başkanı Güneşin Aydemir

 

Ekolojist ve Buğday Derneği Koordinasyon Kurulu üyesi Oya Ayman ve Buğday Yönetim Kurulu Başkanı Güneşin Aydemir, Buğday Derneği‘nin yaşanan sürece nasıl baktığını şu cümlelerle ifade etti:

“Savaş sadece tüm canlıların yaşamlarını değil, yaşandığı yerdeki dilleri, kültürleri, gelenek ve kadim bilgileri de yok ediyor. Bu bilgilerin ve kültürlerin yok olması, kadim zamanlardan beri beraber varolageldikleri doğanın ve ekosistemlerin de yok olmasına neden oluyor. Bunun tersi de aynı şekilde geçerli. Yani yerel kültür ve doğa birbirini besliyor, birinin yok olması diğerini de çok derinden sarsıyor. Bu anlamda barış süreci çok önemli: Çünkü artık hem yaşamların, hem de kültürlerin ve kadim bilgilerin de zenginleşerek devamı mümkün olacak. Bundan sonra atılacak adımlarda sürdürülebilir bir yaşam için insan kadar diğer canlıların ve doğal varlıkların da haklarının gözetilerek, bölgenin doğasının ve geleneksel/kültürel değerlerinin de devamlılığı konusunda da gerekli hassasiyetin gösterileceğini umuyoruz.”

 

“Sınıfsız bir toplum, doğa merkezci yaşam”

Ekolojist söylem ve aktivizmleriyle, özellikle de HES karşıtı mücadeleye verdikleri doğrudan ve etkin destekle dikkat çeken Marsis ise barış sürecine “koşulsuz destek” vermekle birlikte, esas meseleye dikkat çekiyor:

“Biz en başından beri enerji üretim-tüketim tercihlerinin ve bu tercihlerin yol açtığı ekolojik yıkımların bir sistem sorunu ve sonucu olduğunu söylüyoruz. Dolayısıyla bu durum “barış süreci” içinde geçerlidir. -Barışa koşulsuz destek- vermekle birlikte, merkezine sınıfsız bir toplum idealinin ve dünyanın ev sahibinin sadece insanlar olmadığına dair inancın konmadığı her çözüm çabası sonuçsuz kalacaktır ve endişemiz de bu yöndedir. ”

 

“Her ne pahasına olursa olsun, barış kilit kelime”

Yeşil Gazete olarak yönelttiğimiz soruya Doğa Derneği‘nden gelen ortak cevapta, barışın “kilit” kelime olduğunun altı çiziliyor ve “insan doğayla barışmadan, kendi içindeki haksızlıklar da bitmeyecek” deniyor.

“Önce doğayla barış.

Herşeyden önce her ne pahasına olursa olsun barış insanların da bir parçası olduğu biyolojik çeşitliliğin gelecekte de varolabilmesi açısından en önemli kilit kelimedir. Bir anlamda sadece insan yaşamının değil gezegenimizin de geleceğini bu kelimenin altını nasıl dolduracağımızla ilişkilidir.

Doğa Derneği olarak şuna inanıyoruz ki insanların ülkemizde ve gezegenimizde tam anlamıyla kalıcı bir barışı sağlaması için herşeyden önce ve mutlaka doğayla barışması gerekiyor. Çünkü doğaya yapılan haksızlıkları ortadan kaldıramadığımız sürece insanın insana yaptığı hiçbir haksızlığı tam olarak ortadan kaldırmış olamayacağız.

Örneğin UNESCO’nun Dünya Mirası kriterlerinin 10’da 9’unu karşılayan Hasankeyf ve onun içinde bulunduğu Dicle Vadisi’ni yok edecek olan Ilısu Barajı Projesi tarihe, kültüre, doğaya ve canlı yaşama karşı savaşmak anlamına gelir.Gerçek manada bir barış için doğanın bir bütün olduğu, tüm varlıkların yaşam hakkının tanınması, doğa hakkının evrensel ve parçalanamaz bir hak olduğunun kabul edilmesi ve aynı şekilde eksiksiz uygulanması zorunludur. Bu aynı zamanda tahakküme yol açan her türlü hiyerarşik, ayırıcı, zorlayıcı, dayatıcı, cezalandırıcı ve baskıcı oluşumlara karşı olmayı da gerektirir.Bu nedenle içinde doğa olmayan bir barış da hiçbir zaman gerçek manada bir barış olmayacaktır.

Umuyoruz ki umutla beklediğimiz toplumsal barış girişimleri, doğayla barışı da getirir. Bu barışın en büyük göstergesi ve sembolü ise Hasankeyf’in yaşaması olacaktır.”

 

“Elinde silah tutanla masaya oturulmaz”

Nasuh Mahruki

AKUT Derneği kurucularından Nasuh Mahruki süreç hakkında farklı düşünüyor. Change.org’da “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu geri çekilsin” kampanyasına destek veren Nasuh Mahruki “Barış dünyanın en güzel şeyi ama oraya tavizlerle değil egemenlik haklarının korunmasıyla ulaşılır” diyor.

“Herşeyden önce şunu söylemek isterim; yanlış yanlışla çözülmez. Güneydoğu Bölgelerimizde yaşayan Kürt kökenli yurttaşlarımızın yaşamak zorunda kaldığı, özellikle 12 Eylül sonrası süreçteki baskı ve zorlukların yaratarak güçlendirdiği, arkasında yabancı devletlerin istihbarat örgütlerinin bulunduğu PKK terörü, başta 12 Eylül Askeri Darbesi Hükümeti olmak üzere, Türkiye’yi yöneten tüm hükümetlerin ciddi politik ve stratejik hatalarından beslenerek buralara geldi. Türkiye bugüne kadar yaptığı bu hataları yeni ve daha büyük bir hatayla asla çözemez, aksine çok daha derin ve kalıcı hale getirerek büyütür.

İki tür insanla hiçbir şekilde sağlıklı bir müzakere edemezsiniz ve hiçbir şart altında etmemelisiniz. Birincisi sosyopatlar, diğeri de elinde silah olanlar. Çünkü her ikisi de yalan söyler ve verdiği sözleri tutmaz. Biri aklının oynaklığından, öbürü silahtan aldığı güçten… Türkiye silahlı bir terör örgütüyle, dünyanın hiçbir Egemen Devletinde görülmemiş bir şekilde ve kamuoyunun en az yarısını derin endişe ve korkulara sürükleyerek masaya oturdu ve kırmızı çizgilerimizin bir çoğunun alt üst edilmesini hiç umursamadan, herkesin gözü önünde tavizler verdi, veriyor ve görünen o ki, bu gördüklerimiz daha arkasından gelebileceklerin ancak bir bölümü. Ne kadar allayıp, pullasanız da, egemen bir devletin, amacına ulaşmak için çoluk çocuk katletmekten bile çekinmeyen silahlı bir terör örgütüyle bu şekilde masaya oturması ve taviz üstüne taviz vermesi büyük bir hatadır. Buradan 75 milyonun ve doğanın hayrına bir sonuç çıkmaz, kimse bu umuda kapılmasın…

Roosevelt der ki; “Eğer doğruluk ve barış arasında bir seçim yapmam gerekirse, doğruluğu seçerim.” Şu anda Türkiye, görüntüde bir barış olsun da nasıl olursa olsun der bir havada. Bu şekilde, “ver kurtul” zihniyetiyle sürdürülebilir bir barış süreci kurulamaz. Barış tabi ki dünyanın en güzel şeyidir ve her milletin, her devletin birinci önceliğidir. Dünyanın en güçlü ordularını yenmeyi başarmış, 1. Dünya Savaşı’nın hiçbir yenilgi almayan tek kumandanı Atatürk; “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” diyerek bize yolu göstermiştir. Ama oraya tavizlerle değil ancak egemenlik haklarınızın tam korunmasıyla ulaşılır. Lozan’da, dünyanın en güçlü devletlerinin karşısında bile, karşılıklı geri adım atmalar hariç, biz egemenlik haklarımızdan taviz vermedik. Eli kanlı bir terör örgütüne verdiğimiz bu tavizler barışı getirmez, aksine terör örgütünü daha cüretkar yapar. Silah tehdidiyle bir kere bileğini büktüren, aynı silahın biraz fazlasıyla yine büktürür. Terör örgütünün bütün bu süreçten çıkaracağı tek sonuç bu olacaktır. Bunu da örgütsel hafızasına en iyi bir şekilde kaydettiğine eminim.

Ekoloji için de olumlu bir sonuç çıkacağını düşünmüyorum çünkü bu insanların kafa yapısı malesef günü kurtarma ve menfaat odaklı. Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma Kanunu tasarısının içerdiği maddeleri hepimiz biliyoruz. Bu tasarıda koruma, sürdürülebiliriik filan yok, doğa alanlarımızın nasıl imara ve ranta açılabileceği var, malesef zihniyet bu… Mücadele etmesek, bu kanun da rant odaklı olarak çıkacak. Ayrıca bu sürecin ekolojiyle, doğa korumayla uzaktan yakından alakası da yok, gözle görülür bir etkisi olacağını hiç zannetmiyorum. Dolayısıyla bu süreçten hiç birimiz için olumlu bir sonuç çıkacağını düşünmüyorum.”

 

“Vatandaşlığı bir ırka veya dine referans vermeden tanımlamada mutabıksak barış için zemin var demektir”

Sorumuzu geniş bir bağlamda cevaplamayı tercih eden Ekoloji Kolektifi “Şu anda “barış süreci” adı altında sadece tek tarafın bir irade beyanı ve diğer tarafın “yol vermesi” söz konusudur. Oysa gerçek barış, acil ve gerçek bir demokrasi, taraflar arasında eşitlik, kamusal bir tartışma zemini ve geçmişle bir hesaplaşma gerektirir.” diyor. “Silahlar tabi ki sussun” diyen kolektif, “Bir sonraki aşamada, kürt emekçilerin de taleplerini genişletecek ve kapitalist ulus devletin sınırlarını zorlayacak demokratik talepleri beraberce kurgulayamazsak siyasi ve iktisadi iktidarın özneleri bu fırsatı doğal olarak daha hegemonik ve sürdürülebilir bir egemenlik kurgulamak için kullanacaktır.” endişesini dile getiriyor.

Ekoloji Kolektifi’nin sunduğu metnin tamamına bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

 

Sonuç niyetine…

Yeşil Gazete olarak ekoloji camiasından birey ve kurumlara “Barış süreci hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorduk ve bu sayfada ve dün yayımlanan ilk bölümde okuduğunuz önemli cevapları aldık.

İlk yazıda da belirttiğimiz gibi, herkese ulaşamadığımızı biliyoruz. Ancak 14 farklı birey, hareket, kolektif ve kurumdan aldığımız cevapların “resmin geneline” ışık tuttuğunu da düşünüyoruz.

Görünen o ki, barış hepimizin istediği bir durum. Savaşmaktan yorgun toplumumuzun bugüne kadar yapılagelen yanlışları bir kenara bırakıp barışmaya gönlü var. Süreçle ilgili konuşan ekolojistlerin büyük çoğunluğu –önemli detaylar ve sürecin getirecekleri konularındaki çekinceleriyle birlikte- barış söylemi ve sürecinden umutlu gözüküyor.

Ancak burada aldığımız görüşlerin önemli başka bir olguyu daha gösterdiğini düşünüyoruz, Yeşil Gazete olarak. O da, ekolojinin temel ilkesinin de altını çizdiği gibi, “her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu” gerçeğinin artık ayyuka çıkması.

İklim manifestosuna insan hakları örgütleri ve inanç/kültür gruplarının da destek vermesinin üzerinden sadece 2 hafta geçmişken, ekolojist camianın da “çalışma alanlarının dışına” (?) çıkıp “siyasi bir meseledir” demeden görüşlerini paylaşmaları, Türkiye’de süren demokrasi, ekoloji, insan hakları ve eşitlik mücadeleleri için büyük bir kazanım.

Yeşil Gazete olarak görüşlerini paylaşan herkese teşekkür ederiz.

 

(Yeşil Gazete)

 


Ekolojik YaşamManşet

[Özel Haber] Dalgalanmayan Huzur Ekonomisi

Yeryüzü Derneği ve Zumbara işbirliği ile üçüncüsü gerçekleştirilen takas şenliği dün Maltepe Organik Pazarı’nda yapıldı.

Ekim ayından beri her ay gerçekleştirilen şenliğe katılım artarak sürüyor. Maltepe Organik Pazarı’nın ev sahipliği yaptığı şenlikte, elektronikten kitaba, giysiden doğal ürünlere, dekorasyon malzemelerinden bebek giysisine, ev yapımı ürünlerden CD’ye kadar birçok eşya takas yoluyla paylaşıldı.

Önümüzdeki ay dördüncüsü yapılacak olan takas şenliği projesinin yaratıcılarından ve Yeryüzü Derneği’nden Emrah Yelboğa ile şenlik üzerine konuştuk.

Takas sistemi nedir?

Aslında takas sistemi, sanıldığının aksine bir topluluk veya ekonominin temel dayanağı olmamış. Paranın kullanılmadığı topluluklarda mal ve hizmetlerin el değiştirmesi daha ziyade hediye ekonomisi veya borç üzerinden kurgulanmış. Takasın tarihine baktığımızda, geçmiş çağlarda genellikle düşman toplulukların veya birbirine yabancı kişilerin kullandığı bir ekonomik etkinlikolmuş. Günümüzde ise parasal sisteme alternatif oluşturmak maksadıyla yerel toplulukların mahalle ölçeğinde gerçekleştirdikleri organizasyonlarla takas ekonomisi varlığını halen sürdürmekte.

Takas şenliği düzenleme fikri nasıl ortaya çıktı?

Takas şenliği düzenleme fikri aslında Zumbara’dan haberdar olmamız ile başladı diyebilirim. Zumbara’da kişilerin sunduğu hizmetler karşısında saat kazanması ve kazandığı saatler ile başkalarından servis alabilmeleri fikri hoşumuza gitmişti. Ağırlıklı olarak internet üzerinden işleyen bu sistemi mahalle ölçeğinde fiziki bir şekle dökebilir miyiz diye düşünmeye başladık. Bu etkinlik ile ilgili fikrimizi Zumbara’dan Ayşegül Güzel ile paylaştık ve bize bu konuda destek olmasını istedik. Ayşegül de fikrimizi memnuniyetle karşıladı ve düzenlediğimiz her iki etkinliğe de Zumbara topluluğu olarak destek verdiler.  Bu etkinliği de, mahallede gerçekleştirilecek ise, Yeryüzü Derneği’ne yakın, ve o mahallede yaşayan insanlara ulaşabileceğimiz bir alanda hayata geçirmemizin daha mantıklı olacağını düşünmüştük. Aynı zamanda bu alanın, takasa gelen kişileri barındırabilecek kadar büyük, üstü kapalı bir yer olması gerektiği kanaatine vardık. Sonunda bu alanın Maltepe’deki Organik Halk Pazarı olmasına karar verdik. Aklımızda çok soru vardı, aslında biz de takası ne şekilde gerçekleştirebileceğimizi tam kestiremiyorduk.  Ürünlerin değerini ne şekilde belirleyecektik? Takasa getirilen her malı kabul edecek miydik? Değiş tokuş işlemi ne şekilde gerçekleşecek, herkesin adil bir şekilde ürün değişimini gerçekleştirmesini nasıl mümkün kılabilecektik? Bunun gibi birçok soruya karşılıklı konuşmalarla şekillendirmeye çalıştık. Sonuçta düzenlediğimiz iki takas etkinliğinin ardından diyebilirim ki, işin organizasyonu düşündüğümüz kadar da zor olmadı. Belki de böyle bir organizasyonda yaşanılan en büyük sıkıntı organizasyonun aksamadan gerçekleştirilmesini sağlayacak gönüllü sayısına ulaşmaktı.

Sistem nasıl işliyor? İşleyişi hakkında herhangi bir kafa karışıklığı var mı?

Takasta en önemli konu belki de ürünlerin değeri. Sonuçta insanlar kullanmadıkları ve ihtiyaçları bulunmadığı ürünleri takasa getireceklerdi ve o ürün karşılığında işlerine yarayacak bir ürün alacaklardı. O halde her ürünün değeri aynı olmalıydı. Düzenlediğimiz iki etkinlik sonrası herşeyin değerinin aynı olmasından kimse şikayetçi olmadı.  Takas ise şu şekilde gerçekleştirildi: Takas için ürün getirenlere takas masasından istedikleri ürünü alabilmeleri için getirdikleri ürün kadar kupon verildi. Sonra kişiler ellerindeki kupon sayısına göre sıraları geldiğinde istedikleri ürünü takas masasından alarak ellerindeki kuponları teslim etti. Rakamlara bakacak olursak ilk takas şenliğine toplam 50 kişi katıldı, 316 ürün el değiştirdi. İkinci takas şenliğine 75 kişi katıldı, takasa gelenler toplam 886 parça ürünleri de yanlarında getirdiler. 842 üründen toplam 542’si ise kişiler arasında el değiştirdi.  Tezgahta birbirinden oldukça farklı ürünler vardı: Giysiler ağırlıklı olmakla birlikte, ayakkabı, kitaplar, ev eşyaları, salça, sarma gibi ev yapımı ürünler, sebze, yumurta, meyve, takılar, çanta, walkman gibi birçok ürün tezgahta yerlerini aldı. Çeşit o kadar fazlaydı ki ürünleri benzerleri ile birlikte sergilemek için tanzimde epey zorlandık.

Şenlik sadece Maltepe Organik Pazarı’nda mı yapılacak? Başka planlar var mı?

Aslında Yeryüzü Derneği üçüncü takas etkinliğini çoktan gerçekleştirdi bile! İlk takas etkinliğine katılan ve İstanbul Şehir Üniversite’sinde öğrenci olan bir arkadaşımız,  aynı etkinliği üniversitesinde de düzenlemek için dernekten yardım talep etti. Biz de Yeryüzü Derneği olarak bu etkinlikte kendilerine yardımcı olacağımızın sözünü verdik. Yaptığımız toplantının ve bilgi paylaşımının ardından İstanbul Şehir Üniversitesi Uluslararası Kulübü öğrencileri ve Zumbara Topluluğu üyeleri ile birlikte 30 Kasım’da Şehir Üniversitesi Kampüsü içinde takas etkinliğini gerçekleştirdik. Müzik eşliğinde oldukça keyifli geçen etkinliğe birçok milletten yaklaşık 40 üniversite öğrencisi, personeli, görevlisi katıldı.  Etkinlikten memnunluk duyan kulüp üyeleri Aralık ayının son Cuma günü tekrar takas günü düzenlemeyi ve tıpkı bizim de beklentilerimizdeki gibi bu etkinliği her ay düzenli olarak gerçekleştirmeyi planlıyorlar.

Takas Şenliğinin amacı nedir?

Takas etkinliğini düzenlemekteki öncelikli amacımız günümüz ekonomisinin yarattığı kullan – at yaklaşımına ve her şeyin parasal bir değere sahip olduğu sisteme alternatif, yerel, ufak da olsa bir çözüm sunmaktı. Bu çözümü sunarken bunu keyifli bir hale büründürmek ise bizim için bu işin olmazsa olmazı. Müzik dinletileri, sohbetler, takasa gelen ürünlerin hikayeleri, içilen çaylar etkinlik süresince sürekli bir arka plan  vazifesi gördü. Umarız takas şenliğinin sadece Maltepe’de değil, diğer semtlerde hatta diğer şehirlerde de düzenlenmesi mümkün olur ve bu sayede insanlar para harcamadan alışveriş yapmanın, sohbet etmenin keyfine varırlar…

“Kuponlar bir dahaki sefere kaldı”

Şenliğe katılım her ay artmakta. Şenliğe ilk defa katılan Mürüvvet Dudu (53, öğretmen) tahmin ettiğinden daha fazla katılımcı ile karşılaştığını söylüyor. Dudu ev yapımı bere, atkı ile takı kutusu ve iki adet anahtarlık ile şenliğe katılmış. Sırada beklerken diğer katılımcılar ile kupon sistemine alternatiflerin de tartışıldığını belirten Dudu, 5 kupon karşılığında bir adet kitap aldığını, kendine uygun bir eşya bulamadığı için kalan kuponlarını bir sonraki şenliğe sakladığını söyledi.

Şehir Üniversitesi’nde gerçekleştirilen takas şenliği gibi alternatif bir şenliği öğretmenlik yaptığı okulda da gerçekleştirmek istediğini söyleyen Dudu, İstanbul’un bir çok yerinde bu şenlikleri görmek istediğini belirtiyor.

Takas şenliklerinde dağıtılan kuponların bir sonraki şenliklerde de geçerli olması, bu kuponların bir nevi yerel para birimi işlevi görmeye başlaması olarak nitelendiriliyor. Belli topluluklar arası geçerli olacak yerel para birimlerinin sürdürülebilirlik ve yerel ekonomiye önemli katkıda bulunduğu konunun uzmanları tarafından uzun zamandır belirtiliyor. Dünyanın farklı coğrafyalarında yerel/topluluk para birimlerine geçen örneklerin sayısında ve çeşitliliğinde de önemli bir artış gözlemleniyor.

 

Yeryüzü Derneği

Ekolojik yaşamı desteklemek ve çevre sorunları ile mücadele etmek için 2009 yılında kurulmuş olan Yeryüzü Derneği; iklim değişikliği, çevre politikaları, ekolojik yaşam ve yenilenebilir enerji konularında farkındalık yaratma ve kapasite geliştirme faaliyetleri düzenliyor; doğa dostu politikaların ve çevre koruma amaçlı faaliyetlerin tabana yayılması için toplumun farklı kesimlerine hizmet eden projeler geliştiriyor.

Yeryüzü derneğinin internet sitesine http://www.yeryuzudernegi.org adresi üzerinden erişebilmek mümkün.

Zumbara

Zumbara para yerine zamanın kullanıldığı, yetenek ve tecrübelerin paylaşıldığı bir topluluk, alternatif bir ekonomik sistem platformu. Zaman bankası sistemini kullanarak kişiler arasında ilişki, karşılıklılık ve güven yaratarak daha insancıl ve katılımcı değerleri mümkün kılan sosyal bir değişime katkıda bulunmayı amaçlamakta.

Zumbara’nın sistemi ise şöyle çalışıyor;
Örneğin, bugün verdiğiniz 2 saatlik hizmet sonucunda (ingilizce öğretmekte, jazz müziği hakkında bilgilerini aktarmak ya da bir bilgisayar programı öğretmek gibi) ister bir kişiden 2 saat, ister ayrı kişilerden birer saat hizmet alabilirsiniz. Dilerseniz de faydalanmak istediğiniz bir hizmet çıkana kadar bekleyebilirsiniz.

Zumbara hakkındaki detayların www.zumbara.com sitesi üzerinde bulabilirsiniz

 

Özel Haber: Can Tonbil – Yeşil Gazete

Editör: Durukan Dudu

(Yeşil Gazete)

Kategori: Ekolojik Yaşam

Ekolojik YaşamManşet

Yenilenebilir enerji tüketim toplumuna yeter mi? ~2

Yazının ilk bölümü için tıklayınız

Trainer’ın bir başka eleştirisi de daha dar anlamda yenilenebilir enerji odaklı teknolojik çözümlerle ilgili. Bu yazıda Trainer’ın son derece titiz ve verilerle dolu çalışmasını bütün olarak ele almak mümkün değil. Veriler ve kanıtlar için okuyucuyu Trainer’ın son makalesini okumaya davet ediyoruz. Yine de raporun kritik sonuçları burada kolaylıkla özetlenebilir. Güneş, rüzgâr, biokütle, hidrojen vb. enerjileri ve farklı enerji depolama sistemlerini inceledikten sonra Trainer açık bir sonuca varıyor; evdeki hesap çarşıya uymuyor: Genel kabul gören ‘yenilenebilir enerjinin tüketim toplumlarını besleyebileceği varsayımı’ matematiksel olarak ispatlanamıyor.

Bunun sebebi tüketim toplumlarının ihtiyaç duyduğu petrol ve elektriğin, var olan hiçbir yenilenebilir enerji kaynağı (ve bunların farklı kombinasyonları)ile karşılanamayacak kadar büyük olması. Yenilenebilir enerjilerin her biri kendine özgü sorunlardan muzdarip, örneğin üretimde kesintiler, depolama, kaynak (az bulunan metaller, gıda üretimi ve biyokütle üretimi için alan rekabeti vb.) ve randıman sorunları. Yine de son noktada önemli olan bu değişimin maliyeti. Trainer’ın sunduğu kanıtlar, yenilenebilir enerjiye geçiş maliyetinin tehlikeli biçimde hafife alındığını gösteriyor.

Bu zorlu sonuçlar önümüzdeki sorunun büyüklüğüne işaret ediyor. Eğer hedefimiz dokuz-on milyar insana, bugün Batı toplumlarının ihtiyaç duyduğu miktarda enerji sağlamak ise, o zaman maliyetler ve sorunlar büyüyor. Karşı karşıya olduğumuz zorluklar ‘geri tepkime etkisi’ (rebound effect) ile daha da çoğalıyor. Bu etki genellikle enerji verimliğindeki artışı takiben beklenen enerji kullanımındaki düşüşleri sıfırlıyor. Bazen daha verimli enerji sistemleri daha fazla enerji tüketimine sebep olabiliyor (buna Jevons paradoksu deniyor). Bu konularda genel kabul gören düşünce biçimlerini karşısına alıyor Trainer ve şu sonuca varıyor: Yenilenebilir enerji ve enerji verimliliğindeki artış, büyümeye dayalı tüketim toplumları için asla yeterli olmayacak, çünkü bunun maliyeti karşılayamayacağımız kadar büyük.

Şunu belirtmek son derece önemli: Bu çalışma yenilenebilir enerjilere karşıt bir söylem değil, daha genel anlamda enerji verimliliğinde artış sağlamak adına teknolojinin kullanılması ve geliştirilmesine de karşı çıkmıyor. Trainer’ın bu konudaki duruşu çok net: Yenilenebilir enerjiye bağımlı sistemler gecikmeden hayata geçirilmeli ve var olan her teknoloji sonuna kadar kullanılmalı. Bunu yapmamak gibi bir seçeneğimiz yok. Fakat yenilenebilir enerjinin sınırları ve maliyetleri düşünüldüğünde, adil ve sürdürülebilir bir dünyaya geçiş yapabilmek için bugün gelişmiş ülkelerde normal kabul edilen enerji tüketim seviyelerini büyük oranda azaltmak şart. Başka bir deyişle, büyüme odaklı tüketim toplumları ve enerji yoğun yaşam tarzlarından vazgeçmemiz gerekiyor.

Bu söylemin ne kadar büyük yankıları olduğu çok açık. Küresel tüketici sınıf ‘daha basit bir yaşam‘ sürmeyi öğrenmeli, daha az kaynak ve enerji kullanarak, aşırılıktan ziyade yeterlilik ilkesine dayanan ekonomik sistemler kurmalı. Başka bir yazımda da bahsettiğim gibi, bu o kadar da can sıkıcı olmak zorunda değil. Giderek daha çok sayıda insan tüketim kültürünün boşluğunu fark ediyor ve bunun tam tersi olan gönüllü sadelik tarzında refahı buluyorlar. Yapmak zorunda olduğumuz bu kültürel değişiklik dünya bakışımızda radikal bir dönüşüm gerektiriyor ve bu değişikliğin gerçekleşeceği de kesin değil. Ama Lao Tzu’nun da dediği gibi, ‘Yeteri kadarına sahip olduğunu bilen insan zengindir’. Bu aynı zamanda şu anlama da geliyor: Yeteri kadarına sahip olup da bunun farkında olmayan insan fakirdir.

Seçim bize ait. Seçen biz olduğumuz sürece.

-Yazı Dizisi Sonu-

Dr. Samuel Alexander Sade Yaşam Enstitüsü yönetici ortağı ve Melbourne Üniversitesi Çevre Programları bölümünde ‘Tüketim ve Sürdürülebilirlik’ konusunda dersler veriyor. Sade Yaşam Enstitüsü Ted Trainer’ın yenilenebilir enerji üzerine yazdığı raporu yayınladı. Rapora http://www.SimplicityInstitute.org/publications adresinden ücretsiz olarak ulaşmak mümkün. Basit yaşam’ın pratiğini ve politikasını öğrenmek için Simplicity Collective hareketine katılın.

22 Sayfalık rapor bu linkten indirilebilir.

Çeviren: Tuğçe Tuğran

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Ekolojik Yaşam

Ekolojik YaşamManşet

Yenilenebilir enerji tüketim toplumuna yeter mi? ~1

Yeşil Gazete olarak yabancı dillerde yayımlanan çarpıcı makaleler serilerimize devam ediyoruz. Bu defa sayfamızı, gönüllü sadelikle ilgili çalışmaları bulunan ve Simplicity Collective web sayfasının kurucusu olan Samuel Alezander‘a ayırdık. Alexander’ın, Ted Trainer’ın yakın zamanda Sade Yaşam Enstitüsü (Simplicity Institute) tarafından yayımlanan 22 sayfalık raporunu özetleyerek yorumladığı bu makaleyi, Yeşil Gazete dostu Tuğçe Tuğran‘ın çevirisiyle iki bölüm halinde sizlere sunuyoruz. (Yeşil Gazete)

***

Geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir rapor yenilenebilir enerji ve genel olarak sürdürülebilirlik hakkındaki kabullerimizi derinden etkileyecek gibi görünüyor. Çevreci kesimlerin duymak istemeyebileceği, ama kesinlikle hepimizin ciddiye alması gereken bir mesaj bu. Yoksa iyi niyetli çabalarımızı, çevre krizine çözüm olamayacak hedeflere yönlendirmiş olma riski ile karşı karşıya kalabiliriz.

Bir çok çevreci grup da dahil olmak üzere çoğu insan Batı tarzı tüketim odaklı yaşam biçiminin küresel ölçekte ve uzun vadede sürdürülebilir olduğuna inanıyor. Bunun yenilenebilir enerji sistemlerine geçişle ve daha verimli ve temiz üretim teknolojileri ile mümkün olduğunu düşünüyorlar. Bu varsayım özellikle çevre konusundaki politik tartışmalara yansıyor. Bu tartışmalar, ekonomik olarak büyümeye devam ederken çevresel etkimizi azaltmanın mümkün olduğu mesajını veriyor. Bunun temelinde yenilenebilir enerjilerin fosil yakıtların yerini alabileceği beklentisi yatıyor. Ama bu beklentinin ne kadar gerçekçi olduğu konusuna çok fazla önem verilmiyor. Çevreci gruplar buna inanmak istiyorlar, ama tabii ki, bir şeyi sadece istemek var olan fizik kurallarını değiştirmeye yetmiyor.

Dr.Ted Trainer çok fazla ses getirmeden, son on yılın büyük kısmını yenilenebilir enerji ve diğer teknolojiler hakkında var olan en güvenilir verileri toplayarak

geçirdi ve bu çalışmasının sonuçlarını Simplicity Institute-Sade Yaşam Enstitüsü– ile ortaklaşa yayınladı. Trainer kabul gören varsayımlara karşı çıkarak; yenilenebilir enerji ve diğer ‘teknolojik çarelerin’ büyüme odaklı, enerji-yoğun tüketim toplumlarını sürdürülebilir biçimde taşımaya devam edemeyeceğini gösteren inanılmaz bir çalışma sunuyor. Bu çalışmanın yankıları derin olduğu kadar rahatsız edici olacak gibi.

 

Trainer’ın genel iddiası, hali hazırdaki çevre tahribatının büyüklüğü karşısında, teknolojinin tek başına çağımızın çevre krizini çözmeye yeterli olmayacağı yönünde. Sürekli ekonomik büyümeye dayanan ve nüfusu giderek artan bir dünyada bu daha da imkansız. Çevre sorunlarına teknolojik çözümler üretmenin en tanınmış destekçisi ‘dört faktör’ tezi ile tanınan Amory Lovins. Lovins’e göre, mevcut teknolojiyi kullanarak şu anda var olan ekonomik üretimin dört katına ulaşabilir, bunu yaparken çevreye olan etkimizi sabit tutabiliriz (Ya da şu andaki ekonomik üretimi sabitleyerek çevresel etkiyi dört faktör oranında azaltabiliriz).

Trainer’ın buna cevabı şu: eğer 2070 yılına kadar zengin ülkeler yüzde 3 büyüme oranında sabitlenir, az gelişmiş ülkeler ise bu arada batıdaki yüksek hayat standartlarına kavuşmuş olursa (ki küresel kalkınma programının hedefi bu gibi görünüyor); küresel ekonomik üretim ve bunun yol açtığı çevresel etki bugünkünün 60 katı olacak. Sürdürülebilir büyüme kavramı ise gelecekte bugün kullandığımız fosil yakıt ve diğer kaynakların yarısını kullanıyor olmamızı şart koşuyor (sera gazları meselesi bundan çok daha fazla bir düşüş gerektireceği halde). Buna göre her bir GSYİH birimi için çevreye olan etkiyi 4 değil, 120 faktör oranında azaltmak gerekiyor.

Bu hesaplarda bir nebze bilinmezlik payı bırakılsa bile teknolojinin tek başına çevre krizine çözüm olacağı ve sınırsız ekonomik büyümeyi kaldırabileceği iddiası en basit deyimle tabansız bir iddia. Trainer çalışmasında mecburi olan çevresel etki azaltılmasının mümkün olanın ötesinde olduğunu gösteriyor. Tekno-optimistlerin sonunu getirecek olan gerçek şu ki, toplamda on yıllardır süren inanılmaz teknolojik gelişmeye rağmen, çevreye olan negatif etkimiz artmaya devam ediyor. Bütün bunların ışığında teknolojik gelişme ile çevresel etkiyi 4 faktör azaltmanın mümkün olduğunu söylemek son derece iyimser görünüyor.

Yarın: Verimliliği arttırmanın maliyeti daha mı yüksek?

(Yeşil Gazete)

Kategori: Ekolojik Yaşam

Dış Köşe

Bugünkü dersimiz: küçük Ekin’in AVM keyfi – Pınar Öğünç

Aşağıdaki metni okurken bir yandan da düşünür müsünüz bu hangi AVM’nin, süpermarketin reklamından alınmış olabilir?
“Ekin, özellikle her şeyin bulunabildiği büyük marketlerden alışveriş yapmayı seviyor. Binlerce ürün, tekerlekli arabalar, elbette bisküviler, şekerler Ekin’i çok heyecanlandırıyor. Adeta paten yaparcasına marketin rafları arasında oradan oraya gidip geliyor. Hatta geçen yıl gittiği Disneyland’deki (Disnilent) kadar eğlenebiliyor. O yüzden evde malzemelerin bittiği günü iple çekiyor. Genelde markete hafta sonları babası ve annesiyle gidiyorlar. Elbette bu arada Ekin kendi listesini de çıkarıyor. Ailesi ‘Haydi!’ dediğinde, Ekin de hızla hazırlanıyor. Listesinde genellikle kırtasiye malzemeleri ve bazı yiyecekler oluyor.
Bu marketler, gerçekten de çok fazla malı aynı anda bulundurabiliyorlar. Tek yere gidip birçok şeyi alabilmek, satın alabilmek daha ekonomik. Hem de daha az yorucu. Kısacası dışarıda olduğu gibi kasaptan manava, bakkaldan kırtasiyeye gitmek zorunda kalmıyor.”
Kesmeye kıyamadığım bu okuma parçası ilköğretim 3. sınıf Türkçe kitabından. Dörtel Yayıncılık’ın kitabı, 2010-2011 öğretim yılında beş yıllığına onay almış.
Bu gerçekten nerenin reklamıdır? Yorucu değilmiş hem de daha ekonomikmiş. Küçük Ekin gidilecek günü iple çekermiş, raflar arasında paten gibi coşkuyla kayarmış. Bu nasıl bir güzelleme, ‘tüketici çocuk’a nasıl dolaysız bir mesajdır…
Üstelik aynı kitapta, kahramanın başka kıtalara uçabildiği gayet fantastik bir okuma parçasında şöyle bir bölüm var. Susuzluktan yakınan iki ‘kara çocuğa’ bizimki diyor ki: “Sizin ülkenizde market yok mu? Su alın.” O iki kara çocuk da cevap veriyor: “Bizim ülkemizde market yok. Satacağımız malımız yok. Alacak paramız da yok. Topraklarımız kurak, hayvanlarımız hastalıklı.”
Çocuk uçabilir ama bence bu metinde asıl fantastik olan ‘marketten su al’ bahsidir. 

Ödevimiz: Rekabetçilik
Değişen eğitim sistemiyle ilgili başka mevzulara odaklanmış vaziyetteyken aynı esnada başka şeyler oluyor. Şöyle bir müjde vereyim, önümüzdeki öğretim yıllarında öğrencilerin zihinlerine tüketimi, böyle belli tüketme biçimlerini zerk eden çok daha fazla sayıda metin olacak kitaplarda. Çünkü artık yasal zemini var!
Geçen yılın sonunda, aslında bugün konuştuğumuz 4+4+4 sistemini de hazırlayan bir dizi KHK çıktı. Bu kısmı ayrı; biz bu kehanetin dayanağına gelelim.
Resmi Gazete’de 14.9.2011’de yayımlanan, Milli Eğitim Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında 652 sayılı KHK’nın 2. maddesinde bakanlığın görevleri sıralanmış. Burada bildiğimiz görevlere şöyle bir ek yapılmış: Öğrencileri küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak, uygulamak, güncellemek; öğretmen ve öğrencilerin eğitim ve öğretim hizmetlerini bu çerçevede yürütmek ve denetlemek…
Küresel düzeyde rekabet ediyor ya Türkiye, mesela büyüme hızı nasıl fetişleşecek o metinlerde? İş kazalarının kader olduğu şimdiden mi öğretilecek? Rekabetçilik tazecik beyinlere nasıl nakşedilecek?
Çocukların hayal gücü geniş. Ama ‘ekonomik sistemin gerektirdikleri’ başlığında yetişkinlerin çocuklar üzerinde sınayacağı hayal gücü emin olun çok daha geniş ve ürkütücü.

Pınar Öğünç – Radikal

Kategori: Dış Köşe