Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İstanbul depremi denen hayaletle nasıl mücadele edilebilir?

Bu defa bu da oldu. Afet yardım çalışmaları bir halkla ilişkiler operasyonuna dönüştürüldü. Mesaj şuydu: “Devletimizin deprem karşısındaki performansı muazzamdı, hep birlikte alkışlıyoruz!” Bütün kanallarda, basında  devletin depremin yaralarını sarmaktaki mahareti, hayatta kalanlara, mağdurlara nasıl yardım etmek için uğraştığını göstermek için abartılı bir kampanya başlatıldı.

Bununla da kalınmadı. “Sosyal medyadaki provokatif paylaşımlar” bahane edilerek 50 kişi hakkında soruşturma başlatıldı. Dahası televizyon kanallarına, basına gözdağı verildi. Afet güvenliği, hazırlığı konusunda eleştiri getirenlere “halkın duygularını istismar eden provakatörler” dendi.  “Biz buradan nasıl fırsat devşiririz diyerek karalama kampanyası yapıyorlar” diye eklendi.

‘Mutlu olmamak suçu’

“Yaralar sarılıyor, devlet gereken herşeyi yapıyor denecek, mutluluk haberleri verilecek, eleştiri olmayacak…” Peki ama böyle bir kampanyaya neden ihtiyaç duyuldu? Mutlu olmamak neden suça dönüştürüldü?

Bu soruyu cevaplandırmak için zannedersem bu kampanyanın neyi bastırmaya çalıştığına bakmak gerekir. “Nerede deprem olacağı belli(ydi). Fayların kırılmış ve kırılmamış yerlerini biliyoruz. Elazığ’da (Sivrice’de) bir deprem olacağını söylemiş ve sorumluları önlem almaya çağırmıştık”gibi sözler söylendi.  Naci Görür gibi bilim insanları her zaman olduğu gibi açıklamalar yaptılar. Ayrıca her zaman işaret ettikleri gibi, bugünkü kentsel dönüşüm modelinin riskleri engellemeye dönük, afet sonrası çalışmaların da önemli ancak yeterli olmadığına işaret ettiler. “Arama kurtarma iyi, ama önlem yok, yaraları sarmakla bu sorun çözülmez” cümlelerini duyduk.

Bu açıklamalarla birlikte sosyal medya sallandı. Bunun üzerine Erdoğan havalimanında şaşırtıcı bir açıklama yaptı. “Depremleri engellemek mümkün değil, dünyanın hiç bir yerinde böyle bir şey yok” dedi. Oysa bilim insanları elbette ki böyle bir şey söylememişti. Bir yanlış anlama mı olmuştu? Olmadıysa bu sözler ne anlama geliyordu?  Büyük ihtimalle gerekli olan her şeyin yapıldığına -ve neyin gerekli olduğunu da kendisi bildiğine- göre yaşananların depremin fıtratında olduğuna, değiştirmenin mümkün olmadığına.

İstanbul Depremi’nin hayaleti siyasetin üzerinde dolaşıyor

Bu sözlerin neden söylendiğini ya da neyi bastırmayı amaçladığını tahmin etmek zor değil.

İstanbul Depremi ürkütücü bir hayal. Unutmayı, bilmemeyi gerektiriyor. Bu yüzden hatırlatılmasından ürkülüyor, nefret ediliyor. Bu travmatik olan şey, yani gerçeklik, bastırılmış bir şekilde bilinçdışında duruyor. İktidar, onun her depremde ortaya çıkma girişimini bastıramadığı takdirde dizginleri kaybedeceğini biliyor ve panikliyor. “İstanbul Depremi” denen hayaletten fena halde ürkülüyor. Bu durumda da yöneticiler fantezi dünyasında yaşıyor. Fazlasıyla patolojik bir durumla karşı karşıya olduğumuz kesin.

Çünkü bu hayalet yönetimin boşluklarını, zayıf noktalarını  gösterdiği kadar, kendisini yeniden düzenlemek zorunda bırakacağı; gücünü aldığı politikaları, varlık biçimini değiştirmek, sorgulamak zorunda kalacağı eylemselliklere işaret ediyor.  Otorite tutarlığını korumak, ideolojisini sürdürebilmek için onu bastırmak zorunda. Afetle kurulan bu ilişki biçimi -tersini söylüyormuş gibi yapsa da- unutmayı dayatıyor, zorunlu kılıyor: Yaşamımızı sürdürmek için unutmak zorundayız, onun gerçekliği bizi rahatsız eden bir dürtü olarak bastırılıyor.

Hayalet ise herkesi dürten, hayatta kaldığı her anı cehenneme, işkenceye çevirebilecek bu gerçekliğin bastırılmış hali. Bastırıldıkça daha da ürkütücü hali. Bu nedenle burada bir iyileşme ihtimali yok.

Tıpkı ölümle karşılaşma şeklinde olduğu gibi “bu sindirilemeyen şey”  simgesel dünyamızın dışında kalıyor. Bilinçdışına itiliyor, bastırılıyor. Ancak her depremde zihnimizde yeniden beliriyor. Tıpkı Azrail gibi uğursuz bir sesle kulaklara başımıza neler geleceğini fısıldıyor.

İstanbul’daki deprem Elazığ’daki gibi olmayacak. İstanbul’da yapıların yüzde 60’nın sağlıksız oldukları biliniyor. Depremde 100.000 yapının yıkılacağından söz ediliyor. Belki 300.000 ölü… Çöken binaların altında kalan insanlara yardım eli uzanamayacak. Betonların altında ezilmek ani bir ölüm olabilir. Hayatta kalanların da ölenlerden beter bir felaket yaşayacaklarını tahmin etmek zor değil. Bu kişiler, çok daha küçük boyutlu olan 99 Körfez Depremi’nde olduğu gibi, karşılarında devlet falan bulamayacaklar. Eğer bugün sergilendiği gibi devletin yöneticilerini yalnızca hayatta kalanlar ilgilendiriyorsa onlar devleti, devlet de onları bulamayacak. Su, yiyecek, sağlık hizmetleri… bunlar olmayacak. Hayatta kalanların salgın hastalıklar, vahşet, ölümden beter tanıklıkları olacak.

Bu nedenle afet öncesindeki bilinçdışına bastırma çabası bir faz kaymasıyla genellikle sonrasında gerçekleşiyor.

Hayaletler hayaletlerle mücadele edemezler

Bu hayaletle nasıl baş edilebilir? Elbette ki korkmak ve onu bilinçdışına itmek bir çözüm değil. Erdoğan’ın dediği gibi depremi engellemek mümkün değil, ama yapılması gereken şeyler var. Bugünkü bastırma rejimi zihinleri felç ediyor, yönetimleri çalışmaz hale getiriyor. Uzmanların işaret ettikleri gibi İstanbul gibi ekonomik güce, imkanlara sahip bir şehrin yapı stoğunun yüzde 60’ı güvenli değil.

Bu ürkütücü durum, bütün yönetimlerin işbirliği içinde çözmeleri gereken hayati bir sorun. Kentsel dönüşüm uygulamalarında görüldüğü gibi rant makasının yüksek olduğu yerlerde, sağlam zemin üzerinde ve değerli yapı kapitalini spekülatif amaçlarla yıkmak yerine çürük yapıların olduğu yerlere yönelmek gerekli. Bu da yalnızca piyasa mekanizmaları ile gerçekleştirilemez. Bunun için kamuya, yani piyasaya teslim olmayan bir modele ihtiyaç var. Türkiye’nin yasakçı, ayrımcı mekan pratiklerinin, şehircilik deneyimlerinin bir sonucu. Bu sorunun merkeziyetçi, çatışmacı ulus-devlet rejiminin kalıpları içinde çözülmesi mümkün değil. Sorunu çözmek için atılacak adımlardan ilki her türlü otoriter söylemin bir şeyleri bastırmakta olduğunu fark etmek. Bu nedenle dediğim gibi, bu temsilin neyi gösterirmiş gibi yaparken neyi bastırdıklarını anlamaya çalışmak da önemli.

Peki bu gerçeklik rejiminin değişmesi yalnızca politik rejimin değişmesine mi bağlı? Bu politik rejim sembolik iktidarın diğer tarafının kendisine sağladığı motivasyonla inşa edildiğini düşünürsek, bilim rejiminin de değişmesi zorunlu.

Şehirler planlanamıyor

Türkiye’de şehirler planlanamıyor. O zaman üniversitelerde daha çok şehir planlama bölümü açılsın. Çözüm bu mu? İstanbul’da binalarda mimarlık mühendislik yok. O zaman bu bölümlere daha çok öğrenci alınsın. Riskli binalar var. Öyleyse çürük yapılar tespit edilsin, yıkılsın. Hiç bir sorun bu kadar yalın olamaz. Şehir sanki mühendislik karşısında metafizik bir durum gibi gözüküyor. Bu karşıtlık da aldatıcı.

İyileşmeyi sağlayacak olanın, çözümün bu kadar basit olmadığı söylenebilir. Hakikatin temsili ile hatanın temsilinin karşıt gibi gözükseler de ilişkili olduğunu kabul etmek gerekir. Temsiller arasında ve hakikatle  ilişki kurmaya çalışmak, ancak hataların bastırılmamasıyla mümkün olabilir.  Bu açıdan bakıldığında üniversitelerin işaretsizleştirici, ayrım üretici 19. yüzyılın totaliter modernleşmesinin ideolojik pratiklerini değiştirmesi ve güncel üniversite kavramına yaklaşmaları gerekir. Örneğin bugünkü otoriter popülist iktidar bloğunun bağımlı bir kurumu haline gelen, yasaklarla işleyen şehir planlama, koruma, akılcılaştırma rejiminde köklü bir değişim gerekir. Gerçeklikle doğrudan temas imkansız olduğuna göre, plancılar, mühendisler, akılcılaştırma işlevine sahip olan kurumlar bu ilişkiyi kendilerini merkeze alarak değil, onun bir kurgu olduğunu fark ederek kurmak zorunda. Gerçekliğin bir hayalete dönüşmesi, bilinçdışında kalmasını değil, temas etmesini sağlamaktır. Bilimin işlevi budur.

İstanbul Depremi rejimin yeniden yapılanmasına yol açacak

Şehirler, yerleşim alanları bildiğimiz disipliner planlama metodları ile temsil edilemeyen varlıklardır. Onların nasıl olmaları gerektiğini bildiğinizi zannedebilirsiniz. Ama onları eşya, nesneler gibi tasarlamanın imkanı yoktur. Bu;  yanlış anlaşılmasın, bilginin şehirle temas etmekten muaf olması anlamına gelmez. Sınırsız bir sorumlulukla, o anı yaşıyormuş gibi bilmeye çalışmasına yol açar.

Şunu yapmak bile önemli: 99 Depremi’nden sonra ne oldu, ortaya çıkan gelişmelerle bugün yapılanlar arasındaki temel farklar nelerdir, en başta bunları her alanda karşılaştırmalı olarak incelemek, tartışmak gerekiyor. Depremden bir süre sonra gerçekleştirilen eylemliliklerle katılımın sektörel temsille sınırlı olduğu modele tekrar geri dönülüyor. Planlama süreçlerine, kamu faaliyetlerine kimler katılabiliyor? Kamu çalışanları, kamu gücünü kullananlar, bir de plan proje yapan piyasa aktörleri, sektör temsilcileri…  Katılım alanı kendiliğinden kamu ve piyasa aktörleriyle kapatılmış durumda. Hangi konuyu ele alırsanız, alın katılım modeli sektörel temsile dayanıyor.  Peki sivil toplumun katılımı nasıl olacak?  Yoksul insanlar kolonları patlamış, taşıyıcıları kaldırılmış evlerde oturuyor. Kamu imkanları olmayan insanlar yıllarca çalıştılar. Bir dolu gelişme yaşandı, bir dolu insanın hayatı kurtuldu. Planlar hazırlanırken temas kurmamak, kuralları yasaklara dönüştürmek, kamunun kural koyma vasfını yok ediyor, kaynakları, imkanları çöpe dönüştürüyor.

İstanbul Depremi çok belli ki, bu ülkede rejimin yeniden yapılanmasına yol açacak. Ancak bu yeniden yapılanma için depremin gerçekleşmesi gerekmiyor. Bu depremden önce olabilir, ama sonra olması daha muhtemel. İlkini tercih etmenin mümkün olduğunu ve herkese umut verdiğini defalarca kendi gözlerimle gördüm.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKanal İstanbulKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kanal İstanbul bir ulaşım projesi değil, bir ideolojik pratiktir

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum Kanal İstanbul’un iki yakasında planlanan yeni şehir(ler) için bir taraftan 3-4 katlı yapılar olacağından, Cumhurbaşkanı yatay şehircilikten söz ederken, projenin tanımında eline 30-40 katlı gökdelenlerden oluşan bir görüntü tutuşturmak, biliyorum hiç kolay açıklanabilecek bir çelişki değil. Geçtiğimiz hafta Büyükşehir Belediyesi‘nin düzenlediği Kanal İstanbul Çalıştayı‘na katıldım. Orada da uzmanlar bir dolu tuhaflıklardan söz ettiler. “Kanal İstanbul’u tezgahlayanların zaten bu tür zırvalıkları önemsedikleri yok” diyebilirsiniz.  Günümüzde şehircilik deneyimleri ne kadar bilgi yönelimli süreçler ile yönlendiriliyorsa, Kanal İstanbul gibi projeleri gündeme getirenlerin öncelikleri de bir o kadar tersini yapmalarını getiriyor.

Kanal İstanbul’daki zırvalıklar bize neyi gösterir?

Ortaya çıkan tutarsızlıklar ne siyasaldır, ne toplumsaldır, ne kültüreldir. Bildiğimiz disipliner alanlarda bir anlam kazanmayabilirler. İktidarların kendilerinden emin eylemlilikleri içinde dil sürçmeleri gibi durabilirler. Çoğu zaman onların menzillerinin ve iradelerinin dışında hareket ederler.

Bu tür tutarsızlıklar “yol kazaları”na da benzetilebilir. Tıpkı facialara yol açan kazalar gibi, bunlar da aslında kişilerin yaptıkları hatalara değil, sistemle ilgili gerçekliklere işaret edebilirler. Bu yüzden çoğu zaman görüntülerin “arıza” verdiği yerlerde gerçekler daha kolay görülebilir. Oysa görüntüler gösterdiklerinden, açıklamalar açıkladıklarından daha çok perdeleyici bir işlev görebilirler. Neyi görmememiz gerektiğine dair bizi koşullandırabilirler. Sunulanı izlemeye bizi mecbur bırakabilirler. Bunlar neyi görmemiz neyi görmememiz gerektiğini belirleyen, koşullandıran ideolojik pratiklerdir.

Bu yüzden yönetsel kararlardaki çelişkilerin, krizlerin tıpkı diğer psikotik olaylar gibi bir klinik çalışmayla ele alınmalarını, yani hata, doğru-yanlış, kötü niyet gibi bildik kategorilerin dışındaki varlıklarının kabul edilmelerinin gerektiğini düşünüyorum. Tutarsızlıklar çoğu zaman görülmesi istenmeyeni gösterirler ve sergilenenlerden çok değerli bilgiler verebilirler. Tutarsızlıklar, çelişkiler görüntülerin arka planda perdelediklerini gösteren perdedeki aralıklar gibi bir işlev görebilir.

Oysa iktidar bütün şiddetiyle, kendisinden emin haliyle üzerimize geldiğinde ona karşı tepki vermek zorunda kalırsınız. Bu iktidarın da önceden hesapladığı, hatta istediği bir şey olabilir. Çoğu zaman “bu konuyu soğukkanlı bir şekilde araştıralım, tartışalım” deme imkanınız yoktur.  Böylece iktidar kendi alanında hareket etmeye mecbur bırakabilir.  Bunu yaparken de sizi öyle bir şekilde koşullandırır ki, siz de ona benzemeye, onun gibi hareket etmeye başlarsınız. Oysa tutarsızlıklar tam da iktidarların kendilerini en güçlü hissettikleri, en emin oldukları, yani savunmasız kaldıkları yerde ortaya çıkar.

Bu yüzden bu tutarsızlıkları önemsemek gerektiğini düşünüyorum.

Tutarsızlıklar mı, yoksa gerçekler mi?

1. Soru: Bakan’ın projeden haberi olmamış olabilir mi?

Bakan, bir taraftan söylediği gibi, Kanal İstanbul projesinin bütün ayrıntıları ile çalışılarak, araştırılarak özenle hazırlandığını söyleyip duruyor. Peki yayına çıkmadan önce “Yahu şu içerideki salonda bizim iş verdiğimiz şu kadar uzman, şu kadar da üniversite var. “Bir  bakalım neler yapmışlar, ne düşünmüşler, yayına çıkmadan önce bize de bir göstersinler, anlatsınlar…” demek ya da projelere bir kere olsun bakmak aklına gelmemiş olabilir mi?  Bu büyüklükte ve ekonomik boyutları olan bir projeden, yapılan çalışmalardan, projelerden hiç mi haberi olmadı? Nasıl oldu da Cumhurbaşkanı’nın önüne 3 katlı derken 30-40 katlı gökdelenleri koyuverdi? Ayrıca onunla da kalsa iyi. Kendi sunduğu planlarda nüfus öngörülerinin tutarsız olduğu görülüyor. Kimi yerde iki buçuk katı kadar fark var. Küçük bir fark olsa neyse…

2.Soru: Planlar, projeler nerede?

Kamuoyuna projeler olarak sunulan görseller yalnızca oradan buradan kopyalanmış, planları, projeleri bile olmayan, oraya buraya serpiştirilmiş yapıların canlandırmalarından oluşuyor. Bir öğrenci projesi kadar bile üzerinde düşünülmüş değil. Geçmişte maket büroları projesi olmayan binaların maketlerini yaparlardı, müteahhitler hayali yapıları pazarlasınlar diye, bu Kanal İstanbul da biraz öyle. Zaten Cumhurbaşkanı da görüntüler ekranda dönerken onlar gibi “yahu şu güzelliğe bakın” diyor.

Bunu karşılık Bakan dediğim gibi sürekli “bu projenin titizlikle hazırlandığını, 200 uzmanın, birçok üniversitelerin üzerinde çalıştığını” söyleyip duruyor. Bildiğim kadarıyla mimarlar, plancılar yaptıkları işleri kendileri savunurlar. Bunların değerlendirmesini siyasetçilere, müteahhitlere asla bırakmazlar. Yoksa karizmaları çizilir, yaptıkları işleri kendileri savunamayan aciz insanlara dönüşürler. Bu profesyonel alanda iyi bilinen ve önemli bir konudur. Peki bu boyutta, bir şehir için bu kadar önemli bir çalışmada nasıl oluyor da bu şehircilik planlarını, bu mimari projeleri hazırlayanlar hiç ortada gözükmüyorlar. Bu da çok şaşırtıcı değil mi?

Böyle bir durum nasıl gerçekleşmiş olabilir? Açıklamak kolay değil dedim,  öyle ya Kanal’ın belki de dört-beş katı, muhtemelen de öngörülenin üstündeki bir ekonomik değerden söz ediliyor, ama karar verildiğinde henüz ortada proje yok. Yani karar verenler neye karar verdiklerini bilmiyorlar.

3.Soru: Süreci yöneten birileri var mı?

Diğer taraftan da planlanan yerleşimin danışmanlık firmalarının geliştirdikleri programlar, yönetsel işletim sistemleri, teknolojilerle birlikte pazarladıkları bir başlıkla, “akıllı şehir” olacağını beyan ediyor. Kimsenin “hayır, akılsız şehir” olsun diye itiraz edeceği yok, elbette. Ama bir şehrin söylediği gibi “akıllı” olması için projenin yönetiminden başlaması gerekmez mi? Yani ne yaptığını bilmesi, yani bilgi yönelimli bir süreç içinde hareket etmesi, kararları almadan önce tartıştırması, farklı öncelikler arasında bağlar kurması, çok yönlü bir araştırma, haberleşme araştırma ağı oluşturarak kamusal nitelikli bir işlev yerine getirmesi ?

Aklı olan yönetimler nasıl olur? Aklın üretildiği alanları besleyerek, özgürleştirerek, alternatiflerin ortaya çıkmasını sağlayarak. Öyle görüntüye baktığında “Aaa bu gökdelenleri buraya kim koymuş, hemen traşlayın” diyerek akıllı olunmaz.  Çünkü iktidar tarafından denetlenen, yönlendirilen bir akıl, akıl olamaz. Aklın mantığı siyasetin mantığından farklı çalışır. İktidar mekanizmaları hiyerarşiktir ve işaretsizleştiricidir.

Akıl-fikir ise nesneleştirici, işaretsizleştirici eylemselliklerle değil,  özneleştirici eylemselliklerle üretilir. Bu yüzden yukarıdan, tek bir kişi ve ona bağımlı kişiler, uzmanlar tarafından yönetilen bir şehrin asla aklı olmaz.

4.Soru: Projenin sahipleri, müellifleri  nerede?

Kamuoyuna sunulan Kanal İstanbul görüntülerinde birtakım binalar, yerleşim alanları yer alıyor. Askıya çıkarılan plana göre bir şehrin inşa edilmesi öngörülüyor. Ancak yakından bakıldığında bunların dolgu malzeme ya da kolaj oldukları fark ediliyor. Yani gerçekte hiçbiri planlanmış, tasarlanmış değil. Şimdi şöyle bir hesap yapalım. Askıya çıkan planlardaki bilgilere göre bu yeni şehrin en az ikiyüzbin konuttan ve gerekli donatılardan oluşacağı varsayılıyor. Bunların yanında okullar, camiler, hastaneler…  Ancak bu planlarda ihtiyaç analizi, öngörülen nüfus, üretim-istihdam yapısı, yerleşim alanlarındaki sosyal topografya, doku hakkında hiçbir analiz yok.  Şöyle bir düşünelim: Kanal İstanbul’un öngörülen maliyeti 75 milyar Türk Lirası. Onun en az üç-dört misli maliyeti olacak bir ilave yatırım öngörüyorsunuz.

Bu çapta bir yatırıma girişen bir şirket olsa, karar almadan önce bir proje çalışması yapmaz mı? “Saldım çayıra, Mevla’m kayıra” deyip ortalığa mı bırakılır? Evet, proje için iki yüz uzmandan, çok sayıda üniversiteden hizmet alındığından söz ediliyor. Ama bu ortada bir plan ve proje olmadığını gizlemek için olabilir mi? Askıya çıkan planlarda bu konuda herhangi bir ipucu var mı? Bir şehir böyle tasarlanabilir mi? Bu projeyi yöneten kişinin, ya da kişilerin ortaya çıkıp ortaya “planladığımız şehir sosyal dokusuyla, ticaret ve üretim alanlarıyla, nüfus yapısıyla özellikleri şöyle olacak” dediğini duydunuz mu?

5.Soru: Projesi olmayan bir şey nasıl ihale edilebilir?

Bakan yakında ihaleye çıkmaktan söz ediyor. Anlaşılan Bakanlık’ta bir telaş var. Toplamda, Kanal ile birlikte diyelim ki üçyüz-dörtyüz milyarlık diyelim bir yatırım öngörüyorsunuz, ama ihaleye çıktığınızda kamu olarak neyi ihale ettiğinizi bile bilmiyorsunuz.

İhale yapılabilmesi, rekabet koşullarının oluşabilmesi için neyin nasıl yapılacağını bilmeniz, yani ortada bir plan ve proje olması gerekir. Ne yapılacağı bilinmeden ihale yapılamaz. Yapılırsa da o yapılanın adı “ihale” olmaz. Çünkü ihale rekabet koşulları oluşturmak için geliştirilmiş kamu ile özel kuruluşlar arasındaki ilişkileri düzenleyen bir uygulamadır.

Ortada planlar, projeler yok. Ama henüz ortada olmayan bu planlar iş görülsün diye bir tarama şeklinde İstanbul Çevre Düzeni Planı’na işleniyor. Tıpkı 3. Köprü, 3. Havalimanı gibi.

O zaman ihalede rekabet koşulları nasıl oluşacak, kim neye göre teklif verecek? Bu durumda ihaleye çıkılacak, yatırımcı hem işi alacak, hem de aldıktan sonra yönetimle kapalı ilişkiler içinde projeleri hazırlayacak.

Çünkü ortada bir proje yok. Yalnızca bir kanal çizimi ve ortaya karışık mimari kolajlar var. Ne olduğunu tahmin etmeye çalışalım: Gerçekte projeleri bu operasyonu yürütecek olan yatırımcıların hazırlayacağı varsayılıyor.

Gösterilmeyen ancak zırvalıklar tarafından ‘temsil’ (ya da ifşa) edilir

Devasa bir şehirden söz ederken ortada bir projenin olmaması, yalnızca bir kanalın yerinin boyutlarının bilinmesi bir çelişki değil. Anlaşıldığı kadarıyla planlama, projelendirme işlerini yatırımcıların yapacakları öngörülmekte. Cumhurbaşkanı yatay şehircilikten, Bakan 3 katlı binalardan söz ederken kamuoyuna sunulan görüntülerde 30-40 katlı binalar yer alır. Bu bir tutarsızlık değil, üzeri örtülmeye çalışılan, yani gerçeğin açığa çıktığı, göründüğü bir aralıktır. Şehirle ilgili her türlü şehirsel hareketlilik, her şey bir kişiye bağımlı olacaktır. Pazarlıkları yapabilmesi, patronajını güçlendirebilmesi için kendisini önceden bağlamaması, yani planların ve projelerin geri planda kalmaları, edilgin olmaları gerekir. Yeni şehrin finansman koşulları, ekonomik getirileri, imar planları, mimarisi ile ilgili kararların yalnızca bir kişinin iki dudağının arasından çıkan sözlere bağlı olduğunu gösterirler.

Tutarsızlıklar Kanal İstanbul’un bir ideolojik pratik, bir rejimin inşası projesi olduğuna işaret eder.

Bu belirsizliklerle, muğlaklıklarla mekan, çocukların oyun hamuru gibi bir yumuşaklık kazanır.  Bu şehire “akıllı” değil, olsa olsa “yumuşak şehir” adı verilebilir, tıpkı yöneticilerin küçük çocuklar gibi şekil verdikleri oyun hamurları gibi. Görüntüler bu keyfiliği gizlemek içindir. Keyfilik ise yalnızca çelişki gibi ortaya çıkan aralıklardan gözükür. Bu yüzden onların neye işaret ettiklerini anlamaya çalışmak gerekir. Çünkü gösterilmeyen ancak zırvalıklar tarafından “temsil” (ya da ifşa) edilir.

Talimatla binaların boyu traşlanır, nüfus öngörüleri an be an değişiverir, mimari projeler ise her zaman üzerinde oynanabilecek teknik çizim niteliğindedir. Ortada hiçbir fikir, düşünce, yaklaşım bulunmaz. Bütün bu tuhaflıklar bir eksikliği değil, bir eylemsellik biçimini, bir ideolojik pratiği gösterirler. Çünkü tasarım, mimarlık, şehircilik gibi konularda bilimsel çalışmaların yapılabilmesi, tartışmaların olabilmesi için erkten bağımsız bir alanda gerçekleştirilmeleri gerekir.

Bilim ve sanat iktidara bağımlı olamaz.

 

Kategori: Hafta Sonu

Kanal İstanbulManşet

Kanal İstanbul ÇED Raporu onaylandı

Kanal İstanbul projesi için hazırlanan Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporu, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylandı. Karar, Bakan Murat Kurum tarafından açıklandı.

Bakanlığın sitesinde ise kararla ilgili şu ifadelere yer verildi:

“İstanbul ili Küçükçekmece, Avcılar, Arnavutköy, Başakşehir ilcesi İstanbul Avrupa yakası mevkiindeki T.C. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü tarafından yapılması planlanan Kanal İstanbul (Kıyı Yapıları [Yat Limanları, Konteyner Limanları ve Lojistik Merkezler], Denizden Alan Kazanımı, Dip Taraması, Beton Santralleri Dâhil) projesi ile ilgili olarak Bakanlığımıza sunulan ÇED Raporu İnceleme Değerlendirme Komisyonu tarafından incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Proje ile ilgili olarak ÇED Yönetmeliğinin 14. maddesi gereğince Komisyon çalışmaları ve halkın görüşleri dikkate alınarak Bakanlığımızca “Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu” kararı verilmiş olup…”.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın hazırladığı rapor Çevre Bakanlığı İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu’nca yeterli bulunduktan sonra 23 Aralık’ta askıya çıkarılmış ve kamuoyunun görüşlerine açılmıştı.

Raporun askıda olduğu süre 10 gün boyunca projenin iptalini isteyen yurttaşlar, İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlı il müdürlüklerinde uzun kuyruklar oluşturarak itiraz dilekçelerini vermeye başlamıştı.

İmamoğlu: İtiraz edeceğiz

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, kabul edilen Kanal İstanbul ÇED Raporu’na itiraz edeceğini açıkladı. Kararın ardından Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İstanbul İl Müdürlüğü’ne giden İmamoğlu, “Tüm hukuki haklarımızı kullanacağız. İstanbul’a yapılan bu ihanetin geri dönüşü yok” dedi.

İmamoğlu’nun konuşmasından satır başları şöyle:

  • ÇED raporuyla ilgili on binlerce insanımız başvuruda bulundu. Bugün Çevre Şehircilik Bakanlığı, Kanal İstanbul kararını verdi. Bizim için şaşırtıcı bir karar değil.
  • Süreci takip etmeye devam edeceğim. Bugün askıda kalan 1:100.000 imar planına itiraz edeceğiz. Bakanlık tarafından düzensiz hiçbir bilgilendirme yapılmaksızın, düşünceler alınmaksızın bir karar verilmiştir.
  • Kanal İstanbul için, 100.000 plan değişikliği sürecinde her şeyi aceleye getirme süreciyle askıya çıkarılmıştır. Ben bugün bu plana itirazımı vereceğim. Süreci bununla da bitmiyor.
  • ÇED raporuna kişilerin hukuku çerçevesinde, mahkeme açma hakkını kullanacağım. Bu ayın sonuna kadar bütün İstanbulluların bu plana itiraz haklarını kullanma konusunda özveri hissediyorum.

‘İmamoğlu’nun mektubu gizli’

Cuma namazı çıkışı konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise, “Kanal İstanbul bu şahsın işi değil, bizim işimiz. Benim belediye başkanlığımdan beri hayalini kurduğum bir proje” diye konuştu.

Erdoğan, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun proje ile ilgili kendisine verdiği mektupla ilgili de şunları söyledi: “Bu mektup gizli bir mektup. Kendisi açıkladı mı bilmiyorum ama mektubun içeriği şahsa özel. O yüzden benim içeriği açıklamama doğru olmaz.

‘Asıl istedikleri bölgeyi yapılaşmaya açmak’

Yeşil Gazete’ye konuşan akademisyen, HDP Ekoloji Komisyonu üyesi Prof. Beyza Üstün, onay kararına şaşırmadığını, bunu beklediklerini söyledi. “Bu bir formalite. 2011’den beri yürürlükte olan bir işten bahsediyoruz” diyen Üstün, kanalın kazılmasıyla ilgili düğmeye basılmasının siyasi bir karar olduğunu belirtti: “Asıl olarak Kanal ve Yeni Şehir rezerv alanı projesiyle bölgeyi tamamen yapılaşmaya açmak istiyorlar. Söz konusu alanın sınırları, detayları, koordinasyonları çok önceden belirlendi. Şimdi de bunu kılıfına uydurmaya çalışıyorlar.”

Kanal İstanbul’un bir dayatma projesi olduğunu kaydeden Prof. Üstün, süreçteki aceleciliğe de dikkat çekti. Üstün, “Rapor askıya çıktığında alt ve üst ölçek planlarında kanal ve şehir rezerv alanı işlenmemişti. Halen de plana göre, bu  alanlar görünmüyor. Yani, plana göre yok hükmünde olan bir ÇED Olumlu kararından bahsediyoruz. Üst ölçek nazım planına göre bu işe olur verilmesinin hiçbir karşılığı yok” diye konuştu. Nazım planlarının da süreç içinde onaylanmasını beklediğini anlatan Beyza Üstün şunları söyledi:

“Meşru olmayan, dayatma süreçlerinin sonuçlarını adım adım izliyoruz. ÇED olumlu kararı da bu adımlardan biri. Kervanı yolda düzmeye, işi yordamına uygun yaptıklarını göstermeye çalışıyorlar.”

‘Son sözü halklar söyleyecek’

Üstün projenin gündeme gelmesinin zamanlamasına da dikkat çekerek, “2011’de genel seçim öncesi gündeme getirmişlerdi. Şimdi de Libya tezkeresi öncesi yine önümüze getirdiler. Siyasal iktidarın böyle kritik tarih ve dönemlerde bu tür tartışma yaratacak konuları gündeme getirmesinin sonuçları da işte böyle yıkıcı oluyor” dedi.

Üstün, hiçbir şeyin bitmediğini belirterek, bundan sonrası için şöyle konuştu: “Son sözü bu işi yaptırmayacak olan halklar söyleyecek. Bu çok net, kimsenin şüphesi olmasın. İstediklerini yapıp istedikleri raporu onaylasınlar, fark etmez. Hep beraber Kanal İstanbul’u yaptırmayacağız.”

Bakanlığın itirazın sona erdiği 2 Ocak tarihi itibariyle 100 bini aşkın itiraz dilekçesini 15 gün gibi kısa bir süreden nasıl değerlendirdiği ise gizemini koruyor.

Maliyeti de belli değil

Uzunluğu 45 kilometre olacak Kanal İstanbul projesinin maliyeti ile ilgili soru işaretleri de sürüyor. AKP projenin 75 milyar lira mal olacağını belirtirken, uzmanlar şimdilik göründüğü kadarıyla 145 milyar liranın üzerinde bir yatırımdan bahsediyor. İBB Başkanı imamoğlu da projesinin sadece İBB’ye maliyetinin 23 milyar liradan fazla olacağını kaydetmişti.

Proje kapsamında  yedi kara yolu köprüsü, biri köprü diğeri yer altı geçişi olmak üzere toplam iki demir yolu geçişi, iki  metro geçişi yapılması öngörülüyor.

 

 

Kategori: Kanal İstanbul

KentManşetUlaşım

İmamoğlu: Parasını bulduğumuz üç metro için Hazine onay vermiyor

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, iki yıl önce durdurulan metro hatları için başlattıkları çalışmalar kapsamında kredi buldukları üç hat için Hazine’den istedikleri onayı alamadıklarını açıkladı.

Başlanamayan üç proje şöyle: Eminönü-Alibeyköy Tramvay Hattı, Bostancı-Dudullu Metro Hattı ve Yenidoğan- Hastane Hattı.

Sözcü’nün haberine göre, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a çağrıda bulunan İmamoğlu şunları söyledi:

“Bizim krediyi harekete geçirebilmemiz için Hazine onayı gerekiyor. Ocak ayının ilk haftası üç hatla ilgili bizim bu talebimiz reddedildi. Reddedilmese, biz o kredi imkanlarıyla metro hatlarını çok hızlı harekete geçirebileceğiz. Kredi imkanı var, biz buluyoruz. Sadece istediğimiz bir dokunuş.”

Bostancı– Dudullu

Bostancı – Dudullu arasını 21 dakikaya indirecek olan 14.3 kilometre uzunluğundaki Dudullu-Bostancı metro hattının yüzde 70’i tamamlandı. 31 istasyondan oluşan hattın 558 milyon euro artı KDV olarak açıklanmıştı.

İmamoğlu, 2018 yılının ekim ayından beri duran hat için 200 milyon euro artı KDV gibi bir finansmana ihtiyaç duyulduğunu belirtmiş “Buranın yatırım planı izni daha yeni çıktı.

2020’nin ilk haftalarında onaylanıp ilan edilmesini bekliyoruz. Akabinde finansman çalışmalarımız sürecek” demişti.

Haliç

Hazine’nin onay vermediği diğer hat olan 10 km’lik Alibeyköy-Eyüpsultan-Eminönü tramvay hattı, Eminönü otobüs durakları alanından başlayan güzergah, Küçükpazar, Cibali, Fener, Balat, Ayvansaray, Feshane, Eyüp-Teleferik, Eyüp Devlet Hastanesi, Silahtarağa İstasyonu ile Sakarya Mahallesi İstasyonuna Haliç kıyısından geçerek, Alibeyköy Merkez, Alibeyköy metro İstasyonu ile devam edip ve Alibeyköy Cep Otogarı İstasyonunda son buluyor.

Geçtiğimiz haftalarda hattın şantiyesinde inceleme yapan İmamoğlu, “Ek kaynak konusunda çalışıyoruz. Burayı 2020’ye hazır etmek istiyoruz” demişti.

Yenidoğan-Hastane

Çekmeköy-Sancaktepe-Sultanbeyli hattı bağlantılı Yenidoğan- Hastane Hattı da kredisine Hazine’nin onay vermediği hatlar arasında yer alıyor.

6.95 kilometrelik hat Hastane, Sarıgazi, Aydınlar, Güngören, Taşdelen, Yenidoğan istasyonlarından oluşuyor.

Bakanlıktan yalanlama ve İBB’den yanıt

Hazine ve Maliye Bakanlığı‘ndan yapılan açıklamada, “Bu yıl ocak ayında, İBB’nin, Bakanlığımıza sunulmuş ya da reddedilmiş herhangi bir kredi onay talebi olmamıştır” ifadeleri kullanıldı. Bakanlığın açıklamasına sosyal medya hesabından yanıt veren İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Sözcüsü Murat Ongun, “İlgili Bakanlığın bilgisine” notuyla şu yanıtı verdi:

“İBB projeleri Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığınca Kamu Yatırım Programı’ndan çıkarıldığı için kredi bulsa da hazine onayına gelmiyor. Dış borç alımı için projenin önce bu yatırım programına alınması sonra da Hazine onayı gerekli.”

Kategori: Kent

İklim KriziKanal İstanbulManşet

‘Kanal İstanbul’a destek, en düşük seviyede’

KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, çevreye vereceği tahribatın büyük olacağı tartışmasının odağındaki Kanal İstanbul’a desteğin beşte bir oranında olduğunu söyledi. İktidarın projeyi gerçekleştirmek için bir süre daha ısrar edeceğini söyleyen Ağırdır, Daha da tehlikeli olan durum kazılmaya başlayıp yarım kalmasıdır. Çukurla baş başa kalmak daha da büyük belalara yol açacak” dedi.

Ağırdır ve gazeteci Murat Sabuncu, ekoloji politikalarının seçmen davranışına etkisini ve Kanal İstanbul projesini T24’de yorumladı.

Kanal İstanbul hakkındaki tartışmaları hatırlatarak, bilim insanlarının uyarılarını hatırlatan Sabuncu şu yorumu yaptı: “Bir taraf siyasi bir proje, mutlaka yapacağım diyor, öbür taraf etkilerini anlatmaya çalışıyor ama insanlar yağmurun altında dilekçe vermek için uzun kuyruklar oluşturuyor. Erdoğan, insanların demokratik tepkisini bir yere akıtacakları bir alan yaratmış oldu” yorumunu yaptı.

Ağırdır da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kanal İstanbul ısrarını bir süre daha devam ettireceğini ifade etti. İktidarın Gezi protestolarından sonra sivil toplumla büyük bir inatlaşmaya girdiğini ve her şeyi bir komplo üzerinden okumaya çalıştığını söyleyen Ağırdır “Kanal İstanbul bence burada artık zirve nokta. Toplum meseleye nasıl bakıyor diye bakarsak, Kanal İstanbul, şimdiye kadar İstanbul’a dair bütün büyük projeler içerisinde en düşük desteğe sahip” dedi.

İktidarın Kanal İstanbul’u inatlaşmaya çevirdiğini dile getiren Ağırdır, proje ile ilgili tartışmalarda kullanılan argümanların eksik olduğunu söyleyerek, “Yerel seçime kadar siyasetten umudunu kesmiş ve siyaset marifetiyle yanlış işlere müdahale edebilme imkanının olmadığını düşünen insanlar şimdi yeniden bir pozisyon alıyorlar ve hayata katılıyorlar. Bence Kanal İstanbul’un olumlu yan sonuçlarından birisi de bu diye konuştu

‘İnsanlar iklim değişikliğini biliyor, yönetimlerin önlem almadığını düşünüyor’

KONDA’nın her yıl iklim değişikliği ve çevre üzerine tekrarladığı araştırmalara değinen Ağırdır, “İnsanların yüzde 75’i düzensiz doğa hareketlerinin iklim değişikliği nedeniyle yaşandığını düşünüyor ama aynı zamanda yüzde 85’i de yönetimlerin iklim değişikliği konusunda gerekli önlemleri almadığı görüşünde” dedi.

İnsanların bireysel hayatındaki kaygılarının yanı sıra toplumsal hayata dair kaygılarının da bulunduğunu ve bu toplumsal kaygılar arasında çevre-kadın ve adaletin ön plana çıktığını belirten Ağırdır, şunları söyledi:

“Deprem bilimcilerin diliyle konuşursak, çevre Türkiye toplumunda çok ciddi bir enerji birikmesinin olduğu bir alan. Çünkü bu topraklar zaten iklim değişikliğinin yoğun bir biçimde bizzat deneyimlediği bir coğrafya. Benim kasabamda 4 çay vardı şimdi çaylar yok hepsi kurumuş. Benim 85 yaşındaki babama çevre problemini anlatmaya ihtiyaç yok bu coğrafyanın insanı bizzat deneyimliyor. Rize’de Artvin’de Giresun’da yağmur yağdığında yaşananları bizzat o insanlar görüp yaşıyor. Onun için Cerratepe’de Kaz Dağların’da olanları Bergama köylülerinin direnişini böyle ‘isteseler de istemeseler de’ diyerek kale almayarak ne iktidar ne muhalefet devam edebilir. Bu insanlar bir şey anlatmaya çalışıyor. Bu topraklarda toplumsal beka denen şey yalnızca bayraktan veya camilerden ibaret bir şey değil. Toplumsal beka aynı zamanda doğanın korunmasından, sürdürülebilrmesinden, temiz içme suyu ihtiyacının her gün ve düzenli olarak sağlanabilmesinden geçiyor. İnsanlar iş bulmak için tabii ki devletin gelip otoyol baraj ve hastaneye yapmasını istiyor. Ama o kalkınma ve geçinme meselesinde bir adım soluklanma fırsatı bulduğu gün o hayatını sürdürme konusundaki en büyük riskin doğadan kaynaklandığını da görüyor”

Ağırdır, siyasetin çevre sorunları üzerinden seçmen kitlelerini ikna etmek için yeni diller ve politikalar geliştirilmesi gerektiğini de sözlerine ekledi.

 

Kategori: İklim Krizi

GündemManşetTürkiye

İki lider Libya’da ateşkes çağrısı yapacak

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, TürkAkım projesinin açılışı öncesinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Haliç Kongre Merkezi’nde bir araya geldi. Tören sonrası iki lider tekrar görüşmeye başladı. Basına kapalı olarak gerçekleştirilen görüşmeye, iki ülkenin Dışişleri ve Milli Savunma Bakanları da katıldı. Görüşmenin ardından Mevlüt Çavuşoğlu  ve Sergey Lavrov açıklamalarda bulundu.

Görüşmesinde  ikili ilişkilerin yanı sıra bölgesel konuların da ele alındığını belirten Çavuşoğlu, “Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rus lider Putin, Libya’da 12 Ocak’ta ateşkesin sağlanması için çağrıda bulunacaklar” dedi.

Lavrov da Rusya ve Türkiye’nin Libya konusunda ortak tutum belirlediğini ifade etti. Putin ve Erdoğan’ın Libya’da çözüme yönelik Berlin sürecinin teşvik edilmesine katkı sunmaya hazır olduklarını ifade ettiğini aktaran Lavrov, Rusya ve Türkiye’nin dışişleri ve savunma bakanlarının önümüzdeki günlerde Libya’da çözüm konusunda temaslarını sürdüreceğini de kaydetti.

İki liderden ortak açıklama

Erdoğan ve Putin’in yaptığı ikinci görüşmenin ardından ortak bir basın açıklaması da paylaşıldı. Basına kapalı olarak yapılan ve 1 saat 35 dakika süren görüşmede Erdoğan Putin’e İletişim Başkanlığı tarafından hazırlanan “Doğu Akdeniz Denkleminde Stratejik Adım: Türkiye-Libya Mutabakatı” kitabını hediye etti.

Yapılan ortak açıklamada da Süleymani’yi hedef alan ABD saldırısının bölgeyi olumsuz etkilediği belirtildi ve  “Karşılıklı saldırılar ve güç kullanımı herkesin çıkarına aykırı” ifadeleri kullanıldı. Açıklamada şöyle denildi:

“ABD ve İran arasındaki gerilimin artmasından ve Irak’taki olumsuz yansımalarından derin endişe duyuyoruz. Suriye’nin egemenliği, bağımsızlığı, siyasi birliği ve toprak bütünlüğünün muhafazasına olan bağlılığımızı teyit ediyoruz. (ABD-İran) Tüm taraflara itidalli ve sağduyulu hareket etme ve diplomasiye öncelik verme çağrısında bulunuyoruz. Libya’nın egemenliğine, bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne ve ulusal birliğine olan güçlü bağlılığımızı yineliyoruz.”

Sputnik: Tunus Türkiye’den Libya’ya giden silahlara el koydu

Öte yandan, Sputnik Arapça, Tunus İçişleri Bakanlığı’nın Türkiye’den gelen ve Libya’ya götürülen silahlara el konulduğunu duyurduğunu yazdı. Habere göre, Tunus İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Halid El Hayuni, ülkede yayın yapan Şems FM‘e yaptığı açıklamada, silahların Tunus’un güneyindeki Medenin ilinde bulunan Bani Khaddash bölgesinde ele geçirildiğini ve Tatavin bölgesinden geçirilerek Libya’ya ulaştırılmak istendiğini söyledi.

Tunus Devlet Başkanlığı’nın Facebook hesabından yapılan resmi açıklamada da bazı basın kuruluşlarında Türkiye’nin Tunus’tan deniz ve hava sahasını kullanma talebinde bulunduğu yönünde yer alan haberlerin doğru olmadığı belirtilmişti.

Son günlerde çeşitli kaynaklardan yapılan propagandaların “Tunus’un resmi tutumunun güvenilirliğini baltalamak ve Tunus’u bazı kardeş ve dost ülkelerle bir araya getiren ilişkileri kötülemek” amacı taşıdığı aktarılan açıklamada, “Tunus’un ulusal egemenliğine düşkün olduğu kadar eksenlerden uzak durma, uluslararası meşruiyete bağlı kalma ve bölgedeki tüm halkları bölünmeden sakınmada kararlı olduğu” ifade edilmişti.

 

 

Kategori: Gündem

GündemManşetTürkiye

Libya tezkeresi Meclis’te

Libya‘ya asker gönderilmesine ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkeresi bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi‘ne (TBMM) sunuldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan imzalı iki sayfalık tezkerede Libya’daki gelişmelerin bölge için tehdit olduğu belirtilerek şu ifadelere yer verildi:

 “Hudut, şümul, miktar ve zamanı Cumhurbaşkanınca takdir ve tayin olunacak şekilde, Türk Silahlı Kuvvetlerinin gerektiği takdirde Türkiye sınırları dışında harekat ve müdahalede bulunmak üzere yabancı ülkelere gönderilmesi, bu kuvvetlerin Cumhurbaşkanının belirleyeceği esaslara göre kullanılması ile risk ve tehditlerin giderilmesi için her türlü tedbirin alınması ve bunlara imkan sağlayacak düzenlemelerin Cumhurbaşkanı tarafından belirlenecek esaslara göre yapılması için Anayasa’nın 92’nci maddesi uyarınca bir yıl süreyle izin verilmesi hususunda gereğini bilgilerinize sunarım.”

TBMM Genel Kurulu, tezkereyi görüşmek üzere 2 Ocak Perşembe günü olağanüstü toplanacak.

Türkiye ile Libya’daki iki yönetimden Ulusal Mutabakat Hükümeti (UHM) arasında 27 Kasım’da “Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası” ile “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” imzalanmıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trablus’un talep etmesi halinde Türkiye’nin Libya’ya asker gönderebileceğini söylemişti. Ardından Trablus Türkiye’den resmen talepte bulunmuş, Cumhurbaşkanı Erdoğan, meclis açılır açılmaz bunu oylamaya sunacaklarını dile getirmişti.

Özellikle Yunanistan ve Kıbrıs‘ın tepki gösterdiği Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması anlaşması, iki ülkenin de meclis ve hükümetleri tarafından onaylanmıştı.

Muhalefetten destek yok

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Libya’ya asker gönderilmesine ilişkin tezkere konusunda bilgi vermek için bugün CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu ziyaret etti. Çavuşoğlu saat 14:00’te de İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’le görüştü.

CHP lideriyle görüştükten sonra çıkışta kısa bir açıklama yapan Çavuşoğlu, “CHP’yi bugün bilgilendirmiş oluyoruz. Niye tezkereye ihtiyaç duyduğumuzu onlara aktardık. Tabii karar onların”dedi. Çavuşoğlu, İYİ Parti ziyaretinin ardından da şöyle konuştu: Biz Dışişleri Bakanlığı olarak tezkerenin Meclise gönderilmesi için Cumhurbaşkanlığı’na arz ettik. Bugün itibariyle gün içinde sayın cumhurbaşkanımızın da imzasıyla tezkerenin Meclise gideceğini de Cumhurbaşkanlığı makamından öğrendik.”

MHP lideri Devlet Bahçeli, 49 vekilleriyle 2 Ocak’ta TBMM’de oylanması planlanan tezkere için lehte oy kullanacaklarını açıklamıştı.

Sözcüsü Faik Öztrak’ın açıklaması aracılığıyla, “Mehmetçiğin görevi sınırı korumaktır ne işi var Libya’da” tezini savunan CHP bu ülkeye asker gönderilmesine karşı çıkıyor. İYİ Parti de Libya’ya asker gönderilmesine sıcak bakmıyor.

Kılıçdaroğlu’ndan Karamollaoğlu ve Akşener’e ‘tezkere’ ziyareti

Çavuşoğlu’nun ziyaretlerinin ardından CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Libya tezkeresini görüşmek üzere önce Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nu, daha sonra da İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’i ziyaret etti.

CHP lideri önce Temel Karamollaoğlu’nu parti genel merkezinde ziyaret etti. Görüşmede Kılıçdaroğlu’na Genel Başkan Yardımcıları Ünal Çeviköz ile TBMM Grup Başkanvekili Engin Özkoç eşlik etti. Bir saat 15 dakika süren görüşmenin ardından herhangi bir açıklama yapılmadı. Kılıçdaroğlu’nun, tezkereyle ilgili olarak ortak bir karar alınması amacıyla ziyareti gerçekleştirdiği belirtildi.

Kılıçdaroğlu, daha sonra İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’i, parti genel merkezinde ziyaret etti. Kılıçdaroğlu, önceki gün İstanbul’da saldırıya uğrayan Akşener’in basın danışmanı gazeteci Murat İde’ye “Geçmiş olsun” dedi. Bunun üzerine Akşener ise “İçişleri Bakanı en başarılı İçişleri Bakanı olduğunu iddia ediyor. Onun bakanlığında dövülmedik adam kalmadı. En son basın danışmanım darp edildi. Ben olsam istifa ederdim” diye konuştu.

Ardından basına kapalı şekilde devam eden Kılıçdaroğlu– Akşener görüşmesi, yaklaşık 1 saat 10 dakika sürdü. Görüşme sonrası açıklama yapılmadı.

Libya’da kim kimle savaşıyor?

Kuzey Afrika ülkesi Libya, ‘Arap Baharı’ olayları sırasında Muammer Kaddafi’nin devrilmesinin ardından kaosa sürüklendi. Ülkede 2011 yılında, kabileler arasında başlayan iç savaş halen devam ediyor. Akdeniz’e kıyısı bulunan 6,5 milyon nüfuslu petrol ülkesinde faaliyet gösteren yüzlerce irili ufaklı silahlı grup üzerinden, küresel ve bölgesel güçler de vekalet savaşları yürütüyor.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, Libya’da çatışmalar nedeniyle kesin sayılar belirlenemese de binlerce kişi hayatını kaybetti. Birleşmiş Milletler de çatışmaların başlamasından bu yana onbinlerce kişinin yerlerinden olduğunu bildirdi.

Çatışmaların her geçen gün arttığı Libya’da 2014 seçimlerinin ardından ülke siyaseten ikiye bölündü, ülkede iki farklı yönetim ortaya çıktı. Bunlardan birisi ülkenin doğusunda, Mısır sınırına yakın Tobruk’ta bulunan, General (Halife) Hafter liderliğindeki Temsilciler Meclisi ve diğeri de Trablus merkezli Fayez al-Sarraj liderliğindeki Ulusal Mutabakat Hükümeti.

IŞİD‘in varlığını hissettirdiği ülkede, örgüte bağlı militanlar, 2015 yılında Kaddafi’nin doğum yeri olan Sirte kentini ele geçirmiş, ancak Türkiye’nin de desteklediği Misratalı güçler tarafından buradan çıkarılmıştı. Ancak örgütün halen ülkede varlığını sürdürdüğü belirtiliyor.

Ülkede yüzlerce irili ufaklı silahlı grup faaliyet gösteriyor. Öne çıkan gruplarsa şöyle:

  • Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) bağlı birlikler.
  • Körfez ülkeleri ile Mısır’ın desteklediği Tobruk merkezli General Halife Hafter’e bağlı Libya Ulusal Ordusu.
  • Kaddafi’nin devrilmesinde en büyük paya sahip Misrata merkezli güçler.
  • Ülkenin batısında, Tunus sınırına yakın Zintan merkezli güçler.

Kim kimi destekliyor?

Merkezi Trablus‘ta bulunan Ulusal Mutabakat Hükümeti, (UHM) Birleşmiş Milletler başta olmak üzere Türkiye, Avrupa Birliği ve uluslararası kurumlarca meşru kabul ediliyor ve destekleniyor.

Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi’ni ise Mısır, ABD, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Fransa ve Rusya‘dan destek buluyor.

Libya’nın doğusunu kontrol altında tutan General Hafter, nisan ayında komutanı olduğu Libya Ulusal Ordusu‘na başkent Trablus’u ele geçirme emri vermişti. O tarihten bu yana Trablus çevresinde Hafter’e bağlı güçler ile Türkiye’nin de destek verdiği Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne bağlı silahlı güçler arasında yoğun çatışmalar yaşanıyor.

General Hafter’in Trablus’u ele geçirme girişimi, ülkede 2011’den bu yana devam eden iç savaşın yeni bir boyut kazanmasına yol açmış durumda.

General Hafter kimdir?

1943 Ecdebiye doğumlu Halife Hafter (General Hafter) Sovyetler Birliği’nde askeri eğitim aldı ve daha sonra Kaddafi’nin liderliğinde orduya katıldı. 1969’da Kral İdrisi’ye karşı Kaddafi’nin darbesine yardım etti. Kaddafi’nin en yakınındaki birkaç kişiden biri olan Hafter, 1986’da Fransa’nın desteklediği Çad güçlerine yenilip 300 askerle birlikte esir alınınca gözden düştü.

Yıllarca cezaevinde yatan General Hafter, 1990’da CIA ile anlaşma yaparak serbest kaldı ve ABD’ye sürgüne gönderildi. Burada ABD vatandaşı olan General’in CIA ile işbirliği yaptığı suçlamaları gündemden hiç düşmedi.

2011 yılında Kaddafi karşıtı gösterilerin artması ile birlikte Hafter ülkesi Libya’ya döndü. Kaddafi’nin devrilmesinin ardından iki yıl boyunca yargılandı, ancak yargılamalardan bir sonuç çıkmadı. General Hafter 2014’te yenilenen seçimlerden sonra televizyondan yayınlanan bir mesaj ile “ülkesini kurtarma” planını açıkladı.

Libyalılara kurulan hükümete karşı ayaklanmaları çağrısı yaptığında, Libya’nın ikinci en büyük şehri Bingazi ve doğudaki bazı bölgeler, El Kaide ile bağlantılı Ensar el-Şeria ve bazı diğer İslamcı gruplar tarafından kuşatılmıştı.

Hafter taraftarlarının Tobruk’ta yaptığı bir eylemden.

2014’te Bingazi’deki İslamcı gruplara karşı “Onur Operasyonu”nu başlatan Hafter, 2015’te Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi tarafından “Libya Ulusal Ordusu”nun komutanı olarak atandı. 2016 yılında Şubat ayında Bingazi‘yi geri alan General Hafter, diğer stratejik noktalar için de operasyonlar düzenledi. Özellikle Rusya’nın önemli askeri desteğini alan Hafter güçlerinin elinde tanklar, uçaklar ve ağır silahlar bulunuyor.

Eylül 2016’da Hafter’in ordusu, Petrol Hilali Bölgesi‘ndeki Sidra, Ra’s Lanuf, Brega ve Ecdebiye‘yi milislerden geri almak için operasyon düzenledi. 2017’de Derna’nın kontrolünü geri alan Hafter, yasa dışı bir şekilde gözaltında ölümler ve zorla kaybedilme gibi iddialarla “savaş suçları işlemekle” suçlandı.

Türkiye’nin duruşu

Türkiye Libya’daki iç savaşta desteklediği Ulusal Mutabakat Hükümeti ile yakın ilişki içinde. Ankara bir süredir, uluslararası hukuk kurallarını da esneterek Trablus’a insansız uçaklar ve diğer modern silahları gönderiyor. Hükümet güçlerinin  General Hafter’in ordusuna karşı son çarpışmalarında, Türkiye’nin sağladığı desteğin önemli bir rol oynadığı belirtiliyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin lideri al Sarraj. 

General Hafter’in geçtiğimiz haftalarda, Türkiye’nin bu tavrına karşı tepki göstermek üzere, altı Türk denizcisini alıkoymuştu. Denizciler bir süre sonra serbest bırakıldı, ancak Türkiye’nin Hafter ile gerginliği sürüyor.

Başta Rusya olmak üzere dünya kamuoyu Türkiye’nin Libya’ya müdahale olasılığını dikkatle izlerken, İtalya Başbakanı Giuseppe Conte Türkiye’ye askeri müdahaleden kaçınması çağrısını yapan ilk lider oldu. Ülkede her yıl sonu düzenlenen geleneksel basın toplantısında konuşan Conte, İtalya’nın siyasi çözümden yana olduğunu kaydetti.

Kategori: Gündem

Dış KöşeKanal İstanbul

Neo-İttihatçı çılgınlığın son perdesi: Kanal İstanbul – Ali K. Saysel

Kanal İstanbul gündemi İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı İmamoğlu’nun muhalefet çıtasını yükselten 25 Aralık tarihli basın toplantısının ardından hızlı ve beklenmedik gelişmelere sahne olabilir[1]. Cumhurbaşkanı Erdoğan 21 Aralık’ta Kılıçdaroğlu’na cevaben “sen istesen de istemesen de biz Kanal İstanbul’u yapacağız” dedi ve önümüzdeki günlerde proje ihalesinin yapılacağını duyurdu. (Bu arada ihale mi edilecek, ihale şartnamesi nasıldır, yoksa nükleer santralde olduğu gibi ikili anlaşmayla bir yabancı ortaklığa mı verilecek, henüz bilmiyoruz).

Bu konuşmadan iki gün sonra Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum Kanal İstanbul (Kİ) Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporunun bakanlık tarafından kabul edildiğini beyan ederek bireysel ve kurumsal itirazlar için mevzuat gereği 10 günlük süre verdi.[2] (Ana metni 1500 sayfa olan rapora itiraz için 10 gün!) Tabii, önce ÇED’in açıklanması, itiraz süreçlerinin işlemesi (belki idare mahkemesinde davalar, Danıştay süreçleri vs.) sonra hükümetin karar vermesi gerekirdi ama … durun nelerden bahsediyoruz!

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın 24 Aralık günü Kİ’nin bir “devlet projesi” olduğunu resmi ağızdan duyurdu. Aynı gün MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli projeden rahatsızlık duyanları “şuursuz ve gayrı milli” ilan etti. (İktidarla ailevi boyutlarda ilişkili eski bakan Betül Sayan Kaya bir twit atmış, sadece sekiz kere üst üste “Kanal İstanbul’u yapacağız” diyor[3] – hükümet yanlısı medyadaki kanal histerisinin bir özeti gibi okunabilir!) Diğer taraftan iktidarın milli açılımlarına destek veren Vatan Partisi’ne yakın Aydınlık Gazetesi Kİ’yi hem rant hem de Montrö cephesinden vurmaya devam ediyor. İnsan tüm bu çılgınlığın ortasında ister istemez acaba Mehmet Ağar ne diyecek diye sormadan edemiyor! Belli ki ortada hem ekonomik rant hem de Montrö ve müteahhitlik ilişkileri bağlamında uluslararası planda verilmiş ve verilecek sözlere gebe gizli bir hesap var ve Kİ bütüncül bir devlet projesi olmaktan ziyade, Erdoğan’a bağlı bir kesimin beka projesiymiş izlenimi veriyor. Bu doğruysa, Kİ’yle ilgili gelişmelerin iktidar koalisyonu üzerinde ağır sonuçlar doğuracağı tahmin edilebilir.

Katar hayranlığı ve Montrö düşmanlığı

Erdoğan ve çevresinin açıklamakta beis görmediği Katar parası hayranlığı ve Montrö düşmanlığı nasıl yorumlanabilir? Erdoğan diyor ki, “Katar Emiri’nin annesinin Türkiye’de gayrı menkul almasının önünde bir engel mi var?”[4] “Montrö Antlaşması Boğazlar üzerindeki egemenliğimizi sınırlıyor”muş; “Montrö Lobisi kimler adına çalışıyor”muş.[5] Erdoğan bugün (26 Aralık) tarihli bir konuşmasında bir yandan muhalefet bayrağı açan İmamoğlu’nu tehdit ediyor (hukuk lafzı ardındaki uyarıları tehdit olarak yorumlamak için yeterli nedene sahibiz) ve ardından diyor ki, “biz bunu yap-işlet-devret sistemiyle yaparız”; ama sonra da diyor ki “yok öyle yapamazsak milli bütçeden yapar mıyız, yaparız”. Herkes haliyle soruyor, hangi garantiyle ve hangi milli parayla? Belli ki ortada “proje” deyince geleceği varsayılan krediler ve yine kullanışlı bir enstrüman olarak gelecek kuşakları borçlandırmaktan başka bir hesap yok; ki o da tutarsa. Bir de 23 Aralık’ta açıklanan ÇED raporu var. Şimdi raporu hazırlayan firmanın sabıka kaydı ve katılan uzmanların bilimsel kalibresi konuşuluyor. İçlerinden biri Nuh Peygamber’in oğluyla telefon görüşmesi yaptığını iddia etmiş, falan. Nasılsa raporda kendisine bir yer bulabilmiş!

Yani şöyle mi: Çinli müteahhitler kanalı yapacaklar[6], Amerikan savaş gemileri kanaldan Karadeniz’e çıkacaklar[7], Katarlılar yeni boğazda oturacaklar[8] ve Erdoğan dünya liderliği yolculuğuna devam edecek. Resmi ağızdan kimse bunlara inandırıcı bir “hayır” demediğine göre neden olmasın? Tabii bunlar anlamlı bir proje etki değerlendirmesinin “fayda” kısmına yazılması gerekenler. “Maliyet” kısmı için ise WWF Türkiye tarafından derlenen uzman görüşlerini[9] ve İBB Başkanı İmamoğlu’nun hem uzman görüşlerini referans alan hem de toplum hassasiyetine seslenen açıklamalarını okuyabilirsiniz[10].

İklim krizi ve deprem hükümetin gündeminde yok

Biraz daha ciddi olmak adına, bizzat Erdoğan tarafından ilk defa 2011 Haziran seçimleri öncesinde kamuoyuna açıklanan bu “çılgın” video animasyonu, şimdilerde neo-İttihatçı[11]  çılgınlığın bir perdesi olarak değerlendirebiliriz. Kolaya kaçıp Aydın Selcen’in sözleriyle ifade edecek olursak; “Yetmedi üzerine Libya’ya çıkartma konuldu. Yetmedi arkasına Montrö’yü çöpe atmak eklendi. Yetmedi Doğu Akdeniz’e savaş ve sondaj gemileri gönderildi. Yetmedi S-400 alındı, ABD’nin yaptırımlarına meydan okundu. Suriye’ye iki askeri harekât yapmak ve Idlip’e anlaşmalı gözlem noktaları kurmak yetmedi, üçüncü de yapıldı. Yetmedi içeride “Kıran”, kayyımlar derken diğer komşu Irak’a “Pençe” 1-2-3-4 her neyse sürekli ve kalıcı harekât konumuna geçildi. Şam’la köprüleri atmak yetmedi, Kahire, Tel Aviv, Abu Dabi, Riyad, bölgemizde kim var, kim yok karşımıza alındı.”[12]

Üstelik bunların tümü kişi başına ülke gelirinin gerilediği, işsizlik rakamlarının rekor kırdığı, yoksulluğun tavan yaptığı, firmaların battığı, kamu bankalarının hazine parasıyla, firmaların kamu bankalarının ucuz kredileriyle suni teneffüse bağlandığı bir ekonomik ortamda yapıldı.[13] Dahası Türkiye ekonomisini bu girdaptan kurtaracak bir verimlilik ve yenilik atılımı ufukta görünmüyor. İklim ve deprem risklerine karşı hazırlık ve mücadele mi? O zaten hükümetin gündeminde yok!

Kanal İstanbul’un tüm bunlarla ne alakası ver denebilir mi? “Montrö” saplantısı ve her daim düşük faizli suni teneffüs ve dış kaynaklı kredi gerektiren inşaat odaklı büyüme geleneğiyle akrabalığı Kİ’yi yaşadığımız neo-İttihatçılığın bir perdesine dönüştürüyor. Makul hiçbir veriye dayanmayan, kamu yararı içeren hiçbir gerekçeye dayandırılmayan bu projeyle iktidar, dışarıda verdiği savaşı içeride doğaya ve vatandaşlarının anayasal haklarına karşı açıyor: Yetmedi, Kanal İstanbul’u yapacağız!

Kanal İstanbul’un ÇED raporuna itiraz kuyruğu.

Başlasa bile bitirmek kolay değil

Başta 3. Köprü ve İstanbul Havaalanı olmak üzere pek çok inşaat ve altyapı projesini uzmanların ve duyarlı toplumun hilafına başaran Erdoğan Kanal İstanbul’u da kabul ettirebilecek mi?[14] Kabul ettirebilse dahi inşaatına başlayabilecek mi? Başlarsa bitirebilecek mi? Bilmeceye dönüşen bu sorulardan en yakın olanını cevaplamaya çalışmakla yetinelim.

Gelişmeleri yakından takip etme gerekliğini tekrar hatırlattıktan sonra, bunun hiç de kolay olmayacağını iddia edebiliriz. Bunun temel nedeni Mart-Haziran yerel seçimleriyle birlikte muhalefet açısından bir eşiğin aşılmış ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin iktidar tarafından kaybedilmiş olması. İBB hem uzman görüşüne dayanarak hem de toplum hassasiyetine yaslanarak projeye karşı aktif bir muhalefet bayrağı açmış görünüyor. Sesleri mevcut medya imkanlarıyla çok gür çıksa da, hükümet ve Erdoğan’ın yakın çevresi dışında projeyi dört elle sahiplenen bir siyasi odak görünmüyor. Erdoğan’ın son yerel seçimleri hala AKP açısından bir başarıymış gibi gösterme çabaları nafile ve buna kendi partisi dahi inanmıyor. Her defasında başvurulan savaş ve şok doktrini, ötekileştirme, Kürt siyasetçileri hedefe oturtan kayyım uygulamaları vb. toplumu ayrıştırıp belediyelerde temsil bulan muhalefeti paralize etse de İBB bu projeye dur demek için büyük bir meşruiyete ve pek çok araca sahip. Perde ÇED itiraz süreciyle birlikte açıldı ve bunun kitlesel bir itiraz olduğunu kanıtlamak çok önemli.[15] Sonrasında itiraz edenleri, itiraza temel oluşturan argümanları çoğaltmaya çalışmalıyız.

[1] İmamoğlu’nun “felaket, ihanet ve cinayet projesi” olarak adlandırdığı Kanal İstanbul için 15 maddede özetlediği itirazlarını şu haberde okuyabilirsiniz: https://t24.com.tr/haber/imamoglu-kanal-istanbul-projesi-icin-basin-toplantisi-duzenliyor,853485

[2] ÇED raporuna erişim için bkz. http://eced.csb.gov.tr/ced/jsp/ek1/21257

[3] https://gozlemgazetesi.com/HaberDetay/252/1119996/betul-sayan-kayanin-kanal-istanbulu-yapacagiz-tweeti-gundem-oldu.html

[4] https://www.birgun.net/haber/erdogan-dogruladi-katar-emiri-nin-annesi-kanal-istanbul-arazisinden-arsa-almis-280926

[5] İbrahim Karagül’ün yazısı için bkz. https://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahimkaragul/-kanal-istanbula-karsi-cikan-montro-lobisi-kimden-talimat-aliyor-harita-hafizadir-gecmis-kadar-gelecegi-de-gosterir-ipek-yolundan-bering-bogazina-zenginlik-ve-guc-haritasi-degisti-ulkemizin-yuzolcumu-degisti-kanaldan-sonra-nukleer-silah-var-diyecekler-hadi-bakalim-2053647

[6] Metin Yeğin’in yazısı için bkz. https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/12/26/kanal-istanbul-ihalesi-cin-sirketinin/

[7] Abdüllatif Şener’in görüşü için bkz. https://tele1.com.tr/abdullatif-sener-kanal-istanbul-israri-mal-varligi-incelemesi-olmasin-113332/

[8] İmamoğlu’nun Arap şirketlerle ilgili açıklaması için bkz. https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/kanal-istanbul-guzergahinda-en-buyuk-araziler-3-arap-sirketine-ait-5530096/

[9] https://d2hawiim0tjbd8.cloudfront.net/downloads/kanalistanbul_1.pdf

[10] https://t24.com.tr/haber/imamoglu-kanal-istanbul-projesi-icin-basin-toplantisi-duzenliyor,853485

[11] Neo-İttihatçılığın uygulayıcıları nezdinde bir tanımı için şu eski yazının son paragrafına bakılabilir: https://www.yenisafak.com/yazarlar/akifemre/neo-ittihatcilik-28872

[12] Aydın Selcen’in yazısı için bkz. https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/12/25/idlipten-gelip-mavi-vatana-uzanan/

[13] Ekonomik verilerin bir özeti için bkz. http://www.art-izan.org/toplum-siyaset/guncel-toplum-siyaset/24-kasim-7-aralik-2019-gundem-degerlendirmesi/

[14] AKP dönemine damga vuran mega-projeler, künyeleri ve tarihçeleri için bkz. https://megaprojeleristanbul.com/

[15] ÇED itiraz süreciyle ilgili bilgi için Önder Algedik’in yazısına bakılabilir. https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2019/12/25/kanal-istanbula-nasil-itiraz-edebiliriz/

(Artizan’dan alınmıştır.)

Kategori: Dış Köşe

Dünyaİklim KriziManşet

Almanları terörden çok iklim değişikliği endişelendiriyor

Almanya’da Bild gazetesinin kamuoyu araştırma enstitüsü INSA’ya yaptırdığı anket ilginç sonuçlar ortaya koydu. Katılımcılara dünyanın güvenlik ve istikrarı önündeki en önemli tehditlerin ne olduğu soruldu. En fazla üç tercihin işaretlenebildiği ankette vatandaşların yüzde 42’si küresel iklim değişikliğini en büyük tehditler arasında saydı.

DW Türkçe’nin aktardığına göre, ikinci sırada yüzde 38 ile radikal İslamcı terör var. Üçüncü sırada ise yüzde 33 ile sığınmacı hareketleri geliyor. Ankete katılanların yüzde 25’i sağcı hükümetlerin sayısındaki artışı güvenlik ve istikrar için tehdit olarak görüyor. ABD’deki siyasi durum ve büyük güçler arasındaki ticaret savaşlarını en büyük tehdit sayanların oranı ise yüzde 20 oldu.

Ankette işaretlenebilecek diğer yanıtlar arasında Çin’in dünyada gittikçe artan nüfuzu, NATO ile Rusya arasındaki gerilim, Suriye krizi, Kuzey Kore’deki durum, İsrail-Filistin çatışması, İran ile Suudi Arabistan arasındaki ihtilaf ve Ukrayna krizi vardı.

Güvenlik ve istikrara olumsuz etkide bulunan siyasiler

Ankette ayrıca dünyanın güvenlik ve istikrarına olumsuz etkide bulunan siyasi liderlerin kim olduğu da soruldu. Katılımcıların yüzde 80’i ABD Başkanı Donald Trump’ı güvenlik ve istikrara en olumsuz etkiye sahip siyasi lider olarak görüyor. Trump’ı yüzde 75 ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan izliyor, üçüncü sırada ise yüzde 73 ile Kuzey Kore Devlet Başkanı Kim Jong-un bulunuyor. Katılımcıların yüzde 63’ü Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i, yüzde 56’sı İngiltere Başbakanı Boris Johnson’u, yüzde 54’ü Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı dünyanın güvenlik ve istikrarına tehdit olarak görüyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un güvenlik ve istikrara olumlu etkisi olduğuna inananların oranı yüzde 52, olumsuz etkisi olduğunu düşünenlerin oranı ise yüzde 25. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in olumlu etkiye sahip olduğuna inananların oranı yüzde 50, olumsuz olduğunu düşünenler ise yüzde 36 oldu. Ankette yer alan diğer isimler arasında Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Benyamin Netanyahu, Muhammed bin Selman, Hasan Ruhani ve Jair Bolsanoro bulunuyordu

INSA’nın 20-23 Aralık tarihleri arasında düzenlediği ankete 1014 kişi katıldı.

Kategori: Dünya

GündemKanal İstanbulManşetTürkiye

Erdoğan: Kanal İstanbul çevre anlamıyla bir kurtuluş

TOKİ 100 Bin Sosyal Konut Kampanyası tanıtım töreninde konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan,  İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘nun Kanal İstanbul projesine karşı eleştirilerine tepki göstererek “Biz burada kimlere mesaj verilmek istendiğini biliyoruz. Birileri başlarını okşayan efendilerine diyet borcu ödeyecek diye Türkiyeyi büyütecek, stratejik bakımdan elini güçlendirecek bu projeyi biz kaldırmayız, CHP’nin takoz siyasetine boyun eğmeyiz. CHP’nin kendi çapsızlığının bedelini milletimizin ve ülkemizin ödemesine kesinlikle rıza göstermeyiz” ifadeleri kullandı.

2011 yılında ‘çılgın proje’ olarak duyurduğu Kanal İstanbul projesinin çevre anlamıyla bir kurtuluş olacağını söyleyen Erdoğan şöyle konuştu: “Kanal İstanbul nedir biliyor musunuz? Boğaz’ı çok ciddi bir felaketten koruma projesidir. Daha önce bir İndependent olayı olmuştu Selimiye’de. Yedi ay Romen tankeri orada yanmıştı. Zaman zaman yalılara bindiren gemiler. Fakat burası yapıldığında bu işin sadece çevrecilik yönünden kurtuluşu değil, bunun yanında bir siyasi boyutu da olacak ki bunu şimdi kullanmıyorum vakti gelince kullanırız. Bu siyasi boyutuyla Kanal İstanbul dünyada çok ciddi bir sükse yapacak. Türkiye’nin 2023 hedefleriyle arasına hiçbir gücün girmesine izin vermedik, vermeyeceğiz.”

Erdoğan, CHP’nin gündeme getirdiği ve parti lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun sık sık tartışmaya açtığı, 25 yıllığına Katarlı BMC şirketine ‘kiralanan’ tank palet fabrikasıyla ilgili de şunları söyledi:  “Yatıyor kalkıyor bu fabrikayı yabancılara sattılar diyor. Burada satış diye bir şey yok. Fabrikan zararda ve ileri teknolojiye sahip değil. BMC buraya da 50 milyon dolarlık bir yatırım yapma şartıyla alıyor, 25 yıllığına.”

Diyarbakır Sur yıkıldıktan sonra inşa edilen yeni toplu konutlar.

Erdoğan’ın açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:

‘Görünümlü’ toplu konutlar: Vatandaşlarımıza yüzde 10 peşinatın ardından aylık 894 liradan başlayan taksitler ve 240 aya varan vadelerle fırsat sunacağız… 100 bin konutluk bu projenin toplam yatırım bedeli 17 milyar 300 milyon lirayı buluyor. Kültürel bakımdan da bu kampanya çok önemli. Karadeniz örneğin, geleneksel yığma taş yapılarını andıracak şekilde cephede yöresel kaplama üst katlarda ahşap hisse verecek kaplamalarla, çatıda eli böğründeler yapmak suretiyle Karadeniz’e özgü bir biçimde malzemeler kullanılacaktır. Marmara’da ise Türkiye’nin Avrupa’ya açılan kapısı olması nedeniyle bu gölgede hem modern hem de kültürel yapılar yapıyoruz. Kalabalık nüfusun rahatça nefes alabileceği alanlar inşa ediyoruz. Ege’de iklim koşullarına uygun açık renk, ahşap görünümlü kat silmeleriyle diklemeler ve kiremit çatılarıyla Ege’nin geleneksel yapısına uygun bir şekilde çözülmeleri orada yapacağız. Akdeniz‘de güneş ışınlarını yansıtacak renkleriyle sade ve yalın cephe çizgileri, yer yer terasla, geleneksel kemerli pencerelerde Akdeniz mimari kültürü burada da yaşatılmaktadır. Doğu Anadolu‘da karasal iklimin şartlarına ve arazinin zor şartlarına cevap verecek şekilde bölgeye uygun malzemeler seçilecek. Geniş saçaklarıyla, kat silmeleriyle bölgenin mimari diline uygun tasarımlar yapılmaktadır. Güneydoğu Anadolu bölgesi, motif işlemeleri esas unsur olmakla birlikte yer yer kullanıma uygun düz damların, geniş saçakların yanı sıra mahremiyet unsurlarının ön planda tutulduğu yerleşim planları kararları alınmaktadır. Hayırlı olsun.

İstanbul: 1994 yılında belediye başkanı olduğumda karşımızda gerçekten korkunç bir manzara bulduk. Havası solunmayan, suyu varsa da içilmeyen, çöp dağları olan bir İstanbul aldık. Çarpık kentleşme İstanbul’da hat safhadaydı… Yıllardır ihmal edilen, hor görülen bölgelere hizmet götürmek, hayat standardını yükseltmek için çok yoğun çaba harcadık. Gecekonduları şehirleri, gecekondu sahiplerini de devletle kucaklaştırmanın mücadelesini verdik. KİPTAŞ ile İstanbul’da başlattığımız toplu konut projesi bugün dünyanın pek çok yerine örnek alınan gecekondu sorununun çözümünde etkili oldu.

Diyarbakır: Diyarbakır’ı bir gezip dolaştığınız zaman 3-5 yıl öncesinin Diyarbakır’ı ile aynı değil. Hele hele binalar bitişik nizam, içinden tüneller açılmış, bombalar yerleştirilmiş olan o binaların hepsini yıktık, TOKİ olarak o bölgede yaşayan vatandaşlarımıza insanca yaşamanın imkanını sağladık.

CHP ve meslek odaları: Kentsel dönüşüm hamlemizi de başlattığımızda birileri sürekli önümüze engeller çıkardı. CHP ve güdümünde hareket eden kimi meslek odaları olağanüstü çaba harcadı. Kimi zaman medya aracılığıyla kimi zaman mahkemelerle, bunlar fayda etmeyince sokaklar kışkırtılarak mega projelerimiz engellenmeye çalışıldı. Burası milletin evi, biz şu anda burada sizlerle toplantı yapıyoruz. Bu salonun hemen yanında 2 bin kişilik ayrı bir toplantı salonu var. İbadethanemiz burada. Bunun yanında kısa bir zaman içerisinde açılışını yapacağımız Türkiye’nin en büyük kütüphanesi var.

Marmaray: Yavuz Sultan Selim Köprüsü‘nün temelini attık, bunlar karadan ulaşamadılar denizden ulaşarak gösteri yaptılar. Onlar işi mahkemeye taşıdı biz, mahkemelerden yürü kararını aldık ve Marmaray‘ı yaptık. Şimdi milyonlarca vatandaşımız Avrupa’dan Asya’ya, Asya’dan Avrupa’ya gidip geliyor. Bütün bunlar Türkiye’nin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin 20 yıl öncesini düşününce ne kadar ilkel derdin. Şimdi muasır ülkeler seviyesine çıktık.

SEKA: SEKA zararına bitmiş batmış bir fabrikaydı. Biz geldik, geldiğimizde de SEKA’yı kapatacağız dedik. Özel sektör kağıdını üretsin dedik. Makinaların olduğu bölümü müze yapacağız SEKA’nın olduğu bu alanı da Kocaeli halkına dev bir millet bahçesi haline dönüştüreceğiz, fabrikada çalışanlara da Kocaeli Belediyesi istihdam sağlayacak.

 

Kategori: Gündem

ManşetTarım-Gıda

Sudan’da tarım arazisi kiralayan Türkiye, ürün ihraç edecek

Dünya gazetesi tarım yazarı Ali Ekber Yıldırım, hükümetin önceki yıllarda Türkiye‘nin Sudan’da 99 yıllığına 780 bin hektar arazi kiralandığını ve şirket kurulduğunu belirtti. Yıldırım, kendi çiftçisine destek ödeyemeyen Türkiye’nin, Sudan’dan tarım ürünleri ithal etmeye hazırlandığına dikkat çekti.

Ali Ekber Yıldırım’ın yazısında yer alan değerlendirmeler özetle şöyle:

“Hükümet, Sudan’a özel ilgi gösteriyor. Özellikle tarım konusunda bu ülkeyle işbirliği için çalışmalar yıllardır sürdürülüyor. Önemli anlaşmalar imzalandı. Sudan’da 99 yıllığına 780 bin 500 hektar tarım arazisi kiralandı. Bu arazilerde hem devlet hem özel sektör tarımsal üretim yapacaktı. Bunun için şirkette kuruldu. Fakat, üretim yerine iş dönüp dolaştı ve bu ülkeden tarım ürünleri, canlı hayvan ithal etmeye döndü.

Şirket kuruldu

Bakanlar Kurulu’nun 9.11.2015 tarih ve 2015/8234 sayılı kararı ile onaylanan “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Sudan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında İkili Tarımsal İşbirliği ve Ortaklığına İlişkin Anlaşma”ya dayanarak Türk-Sudan Uluslararası Tarım ve Hayvancılık Anonim Şirketi kuruldu. Şirket sermayesinin yüzde 80’i, Tarım Bakanlığı Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğüne, yüzde 20’si Sudan’a ait.

Türkiye-Sudan Ticaret ve Ekonomik Ortaklık Anlaşması Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 24 Aralık 2017 tarihinde Sudan’a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında dönemin Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi ve Sudan Cumhuriyeti Ticaret Bakanı Hatim El Sir Ali tarafından imzalandı.

Bu yıl nisan ayında Sudan’da darbe ile yönetim devrilince, Türkiye’nin bu ülkedeki tarımla ilgili faaliyetleri belirsizlik sürecine girdi.

Bu hafta Sudan ile imzalanan Ekonomik Ortaklık Anlaşması bir kez daha gündeme geldi. Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonu’nun 4 Aralık’ta Komisyon Başkanı Volkan Bozkır başkanlığındaki toplantıda, “Türkiye Cumhuriyeti ve Sudan Cumhuriyeti Arasında Ticaret ve Ekonomik Ortaklık Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna ve Anlaşmanın Eklerine İlişkin Değişikliklerin Cumhurbaşkanınca Doğrudan Onaylanmasına Yetki Verilmesine İlişkin Kanun Teklifi” ele alındı.

Ziraat Katılım şube açacak 

Toplantı tutanaklarına göre, Dışişleri Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran, özetle şu bilgileri verdi:

“Şu an firmalarımız Sudan’da 70’e yakın proje üstlendiler. Ülkemizde de Sudan sermayeli 100 firma faaliyet gösteriyor. Sudan’da hâlihazırda yaklaşık 350 milyon dolar değerinde yatırımımız bulunuyor. Öte yandan, Ziraat Katılım Bankamızın Hartum Şubesinin açılışına ilişkin süreç de tamamlanmak üzere. Ticaret hacmimiz 2002’de yaklaşık 72 milyon dolardı, geçtiğimiz yıl 435 milyon dolar düzeyine ulaştı. Sudan’a gıda maddeleri, sanayi malları, makine ve teçhizat, tekstil ürünleri, buğday, rafineri ve ulaşım araç gereçleri, ilaç ve kimyasal ürünler ihraç ediyoruz. Sudan’dan da yine, altın, petrol ve petrol ürünleri, pamuk, susam, Arap zamkı, şeker ve yer fıstığı ithal ediyoruz.”

802 tarımsal ürün için gümrük vergisi tavizi 

Ticaret Bakanlığı Uluslararası Anlaşmalar ve Avrupa Birliği Genel Müdürü Hüsnü Dilemre ise, Sudan ile Avrupa Birliği arasında serbest ticaret anlaşmasının imzalandığını hatırlatarak şu bilgileri verdi:  ”Bu çerçevede anlaşmayla karşılıklı pazar açılımlarının sağlanmasını teminen ülkemiz, Sudan’dan ithal edeceği tarım ürünlerinde, gümrük vergisine tabi 802 üründe gümrük vergilerini kaldırmayı taahhüt etmiştir. Bu ürünler Sudan’dan tarım ürünleri ithalatımızın yüzde 8’ine, 3.5 milyon dolara denk gelmektedir. 35 adet üründe ise gümrük vergilerinde yüzde 50 oranında indirim taahhüt ettik.  Buna karşılık olarak Sudan tarafı, ticarete konu olan hem sanayi hem tarım ürünlerinin yüzde 87’sinde ülkemize taviz vermiştir. Söz konusu ürünler Sudan’a ihracatımızın yüzde 55’ine, yaklaşık 103 milyon ABD dolarına tekabül etmektedir. Sudan mevcut gümrük vergilerini 6 farklı ürün listesi kapsamında kademeli olarak 2028 yılına kadar kaldıracaktır.”

İthal edilecek tarım ürünleri ve miktarları 

Komisyonda söz alan CHP İstanbul Milletvekili ve Dışişleri Komisyonu Üyesi Ahmet Ünal Çeviköz, anlaşmanın eklerine bakıldığında, Türkiye’nin tarım ürünlerinde kota bazlı tavizlerini içerdiğini belirtti.

Çeviköz şunları söyledi:

“Bu belge ve yüzde 100 kota içi tarife indirimi uygulanarak Sudan’dan ithal edilecek ürünlerin hangileri olduğunu ve ne kadar miktarda ithal edileceklerini açıklıyor. Bunlar ilginç; 50 bin büyükbaş, 2 bin küçükbaş hayvan, 8 bin ton et, 2 bin ton tereyağı, 2 milyon yumurta, 500 ton bal, 5 bin ton patates, 5 bin ton domates, bin ton sarımsak –Taşköprü için özellikle üzülüyorum- 2 bin ton üzüm, her biri 5 biner ton olmak üzere buğday, arpa, yulaf, mısır ve 2 bin ton buğday unu bu listenin içinde bulunuyor.”

Bu ürünlerin tamamının Türkiye’de üretildiğini hatırlatan Çeviköz, “Bu ürünlerin tamamının Türkiye’de üretilmesi ve yetiştirilmesi göz önüne alınırsa Sudan’dan yapılacak bu ithalatın bu şekilde düzenlenmesi Türkiye’deki üreticiyi olumsuz şekilde etkiliyor. Yani iç piyasamızın ve üreticilerimizin aleyhine olan bir durumu bu anlaşmayla aslında tescil ediyoruz” dedi.

Çiftçiye 2018 buzağı desteği ödenmedi 

Türkiye’ni bir yandan atıl arazilerini değerlendirmek için çaba gösterirken, kendi çiftçisine yeterli destek sağlayamazken Sudan’dan tarım ürünleri ithal etmesi üretim yapan çiftçiye zarar verecektir. Belirlenen ithalat miktarları belki çok yüksek değil, ancak dünyanın yedinci, Avrupa’nın birinci ülkesi olan Türkiye’nin Sudan’dan ithalat yapması kabul edilebilir bir durum değil.

Özetle, kendi çiftçinize 2018 yılı buzağı desteğini bile ödeyemezken Sudan’dan canlı hayvan, tereyağı, sarımsak, patates, domates ve diğer tarım ürünleri ithal etmek çiftçiye büyük haksızlık olur. Ayrıca, ister ülke bazında isterse şirket bazında olsun, bir başka ülkenin arazisini kiralayıp veya satın alarak tarımsal üretim yapmanın o ülkedeki halka haksızlık olduğunu da vurgulamamız gerekiyor. Bugün açlık yaşanan Afrika’da, arazilerin başka ülkeler veya şirketler tarafından kullanıldığını unutmayalım.”

 

Kategori: Manşet

EnerjiManşet

Erdoğan: Filtresiz santraller büyük ihtimalle yeniden ihaleye gider

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, filtresiz termik santrallere mevzuata uyum için 2.5 yıl daha süre veren, torba yasanın 50. Maddesi’ni veto etme gerekçesini,   “Bir tarafta halkım, bir tarafta sermaye var. Kusura bakmasınlar biz bu adımı attık. Büyük ihtimalle bu yeniden ihaleye gider. Başka bu işin çıkışı yoktur” şeklinde açıkladı.

Britanya’nın başkenti Londra’daki NATO Liderler Zirvesi öncesi Ankara Esenboğa Havalimanı’nda basın toplantısı düzenleyen Erdoğan, filtreler için erteleme talebinin iki kez gündeme geldiğini belirterek, “Bu ertelemeler yapıldı. Ne yazık ki yüklenici firmalar maalesef buralardaki filtre çalışmalarını gerçekleştirmedi. Şimdi yeniden süre uzatımı talebinde bulunuyorlar” diye konuştu.

Meclis’te 21 Kasım’da kabul edilen torba yasanın 50’nci maddesine göre havayı kirleten 15 termik santrale baca filtresi takma zorunluluğu iki buçuk yıl ertelenmişti. Yasa teklifine AKP’den 203, MHP’den 14 vekil ‘Kabul’, CHP’den 25, İYİ Parti’den yedi, HDP’den de dört vekil ‘Ret’ oyu vermişti. Toplam ‘Kabul’ oyu 217, ‘Ret’ oyu ise 36 olmuştu.

Kirletici santraller için yeniden ihale

“Termik santrallar düzenlemesi AK Parti’nindi, düzenleme geçerken kaygılarınız AK Parti grubuna iletmiş miydiniz, buna rağmen düzenleme nasıl geçti?” sorusuna Erdoğan şu yanıtı verdi:  “Tabii o dönemde de yine aynı şeyler gündemimizde oldu. Kendileriyle görüşmelerimiz oldu. Bu bacalara modern anlamda filtreleri yerleştirmezseniz bu işin süresi anında kısıtlanır.  Ne yazık ki çevre noktasında verdikleri sözü tutmadılar. Kendileriyle görüşünce hâlâ ‘Partükül değerleri şöyle düşürüldü böyle düşürüldü’ hâlâ bunu konuşuyorlar. Kardeşim istediğin kadar ‘Düşürdüm’ de, ben halkıma bakıyorum. Halkım, ‘Biz burada hava kirliliğinde yaşamakta sıkıntı çekiyoruz’ diyor.  İş bitmiştir. Burada kararın vericisi halkımdır.  Kendileri de buna uymadı. Uymadıkları için de tekrar Meclis’e göndermekten başka adil olarak hiçbir çarem olamazdı. Şimdi yapılacak olan iş Meclis’te müzakereler yapılır, bunun yolu da büyük ihtimalle yeniden ihaledir. Ya da bu bölgeye süratle oraya doğalgazı getirebiliriz. Doğalgazla da enerji ihtiyacımızı giderebiliriz. İstihdam konusunda bazı sıkıntılar yaşanabilir. Bu ayrı bir konu. Şimdi onu istismar ediyorlar. Bu sıkıntıyı da inşallah farklı yollarla ortadan kaldırırız”

Paris Anlaşması için sözlerini tutmadılar

 Erdoğan, Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması’nı neden imzalamadığına da değindi: “Bizim bir şeyde kararlılığımız var. Paris Sözleşmesi ile bir süreci yaşıyoruz. Orada iklim değişikliğiyle ilgili birçok teklif geldi. Fakat  bu kişiler sözlerinde durmadılar. Sözlerinde durmadıkları için biz de imza atmadık. ‘Böyle bir teklifi zaten parlamentodan geçiremeyiz’ dedik. Kaldı ki şu anda ABD de de bunu imzalamış değil”

 

Kategori: Enerji

EnerjiGündemManşet

‘Havayı kirletme izni’ne Erdoğan’dan veto

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, filtresiz termik santrallere mevzuata uyum için 2.5 yıl daha süre veren, torba yasanın 50. Maddesi‘ni veto etti. Madde, AKP ve MHP milletvekillerinin oylarıyla kabul edilmişti. 

Erdoğan’ın kamuoyu ve iklim aktivistlerinin büyük tepkisini çeken değişikliği veto ettiği, AKP Sözcüsü Ömer Çelik tarafından duyuruldu. Çelik, partisinin MYK toplantısı sonrasında yaptığı açıklamada, “Termik santrallere birkaç sene daha süre tanınmasını içeren yasa teklifi Cumhurbaşkanımız tarafından veto edilmiştir” dedi.

50. Madde hangi değişiklikleri kapsıyordu?

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde geçen hafta kabul edilen ‘torba yasa’nın 50. Maddesi’yle birlikte baca filtresi olmayan 15 termik santrale gerekli mevzuata uymaları için tanınan süre 2.5 yıl daha uzatılmıştı.

AKP ile MHP milletvekillerinin oyları ve değişikliğe itiraz eden muhalefet milletvekillerinin de düşük katılımıyla kabul edilen 50. Madde’yle, “2013-2015 yılları arasında özelleştirilen ve kükürt giderim tesisi olmadığı için yasal sınırların üzerinde kirletici salan termik santrallere ‘çevre mevzuatına uyuma yönelik yatırımlara dair yapım sözleşmesi ile iş termin planı’nı 30 Haziran’a 2020’ye kadar Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na teslim etmeleri şartı” getirilmişti. Planı teslim etmeyen ya da etmesine rağmen dört ayda bir gerçekleştirileceği söylenen denetlemelerden geçemeyen santrallerin yasadakinin 20 katına kadar para cezasına çarptırılması kararlaştırılmış, termik santrallere mevzuata uyma adına sundukları plandaki adımları atmaları için verilen son süre de 30 Haziran 2022 olmuştu.

Muhalefetin düşük katılımı tepki çekmişti

Meclis’te 50. Madde’nin kabulüne dair 21 Kasım’da yapılan oylamaya 589 milletvekilinden 253’ü katıldı; 217’si (203 AKP+14MHP) kabul oyu vermişti. Gün içinde Meclis Genel Kurulu’nda çok sayıda muhalefet milletvekilinin söz alarak konuyu gündeme getirmesi hem halk sağlığı hem de gelecek için değişikliğe onay verilmemesini istemesine rağmen, sıra oylamaya geldiğinde CHP’nin 139 milletvekilinden 25’i, HDP‘nin 62 milletvekilinden 4’ü, İyi Parti’nin de 39 milletvekilinden 7’si salondaydı. Muhalefetin bu oylamaya olan düşük katılımı kamuoyunda ciddi tepki çekmişti.

Kategori: Enerji

Kültür-SanatManşetTürkiye

‘Ucube’ denilerek yıkılan İnsanlık Anıtı için AYM’den tazminat kararı

Anayasa Mahkemesi, heykeltıraş Mehmet Aksoy tarafından Kars’ta yapılan ve o dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın “ucube” diyerek kaldırılmasını istediği heykel hakkında “hak ihlali” kararı verdi. Yüksek Mahkeme, 2011 yılında Kars Belediyesi’nin aldığı yıkım kararının ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine hükmetti. Mahkeme Aksoy’a 20 bin TL tazminat ödenmesine hükmetti.

Dönemin AKP’li Kars Belediyesi’nin kararı doğrultusunda heykeltraş Mehmet Aksoy, 2006’da kenti kuşbakışı gören Üçler Tepesi’ne İnsanlık Anıtı yaptı. 2011’de Kars’a gelen Erdoğan, heykele “ucube” dedi ve anıtın yıkılması talimatını verdi. Alınan yıkım kararına karşı idare mahkemesi yürütmeyi durdurma kararı verdi ancak bölge idare mahkemesi bu kararı kaldırdı ve heykel 272 bin liraya ihale edilen işlem sonucunda yıkıldı. Yıkıma karşı yargı yolunun tükenmesi üzerine 2014 yılında heykeltıraş Aksoy, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulundu. Yüksek mahkeme, başvuruyu beş yıl sonra gündemine aldı

20 bin TL tazminat

Birgün’den Hüseyin Şimşek’in haberine göre, AYM Genel Kurulu, heykelin yıkılması nedeniyle Aksoy’un ifade ve sanat özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi ve 20 bin TL tazminat ödenmesine hükmetti. Karar, altı ret oyuna karşı sekiz  kabul oyu ile alındı. AYM Genel Kurulu’nun sekiz üyesi, aldıkları kararda, “Heykelin yapımından yıkılmasına kadar geçen süreçte kamu gücünü kullanan organlar Anayasa’nın sanatsal ifade özgürlüğüne ilişkin hükümlerini göz ardı etmiştir. Üstelik söz konusu heykelin diğer ifade türlerine göre daha fazla koruma görmesi gerekirken yıktırılmasının demokratik bir toplumda gerekli ve son çare olduğu ortaya konulamamıştır. Bu sebeple idari mercilerce ve mahkemelerce alınan kararların ilgili ve yeterli gerekçe içermediği sonucuna varılmıştır” tespitini yaptı.

“Heykeli yeniden dikmek istiyorum”

AYM’nin tespitlerinin “memnuniyet verici” olduğunu ifade eden Aksoy, gecikmiş bir kararla karşı karşıya olduğunu belirterek “Bu kararın adaletin tesisi anlamına geldiğinden şüpheliyim çünkü bu kadar zaman beklendi. O süre içerisinde heykelimi yıkıp bir tarlaya attılar. Kalan parçaları da un ufak ettiler” dedi.

AYM’nin ülkede hukuku işleten kurumların hala varlığı konusunda kendisini umutlandırdığını da söyleyen Aksoy, heykelin yeniden Kars’taki tepeye konulmasını istedi: “Ülkemizdeki insanların barış iradelerinin bir mezar taşı gibiydi o heykel. Bunu anlayamadılar. Anlamamaları da normal çünkü heykel deyince put diye bakıyorlar. Öteki yandan da baktığımızda kendileri her şeyi putlaştırıyorlar. Bir müzik, şiir gibi bakıyoruz heykele. Duyguyu, düşünceyi anlatmak için kullanıyoruz ama sanata uzak insanların aldığı kararla yıkılmıştı. Kültür meselesi olduğunu yeniden hatırlatmak istiyoruz. Umarım yeni bir karar alınır ve aynı heykeli aynı tepeye yeniden inşa edebiliriz.”

Kategori: Kültür-Sanat

GündemManşetTarım-Gıda

TMMOB: Erdoğan gıda güvenliği ile gıda egemenliği arasındaki farkı bilmiyor

TMMOB Gıda Mühendisleri Odası, İzmir Şubesi, 3. Tarım ve Orman Şurası kapanış programında konuşan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın gıda güvenliği ve gıda güvencesine ilişkin sözlerini eleştirdi; liyakat çağrısı yaptı.

Yönetim Kurulu adına Uğur Toprak imzasıyla yapılan açıklamada, gıda güvencesi ile gıda güvenliği ifadelerinin sıklıkla karıştırıldığına veya birbiri yerine kullanıldığına dikkat çekildi, gıda egemenliği kavramının ise pek bilinmediğine vurgu yapıldı. Geçtiğimiz aylarda Ankara Polatlı’da gerçekleştirilen Tarım ve Orman Bakanlığı Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM) 69. Geleneksel Hasat Bayramı’nda konuşan Erdoğan’ın “Gıda güvenliğini garanti altına almak, altını çizerek söylüyorum; ülkemiz için aynı zamanda bir milli güvenlik meselesidir. Temel tarım ürünlerinde dışa bağımlılık, en az savunma sanayinde dışa bağımlılık kadar tehlikeli ve riskli bir durumdur” sözleri hatırlatılan açıklamada, 15 yıl sonra gerçekleştirilen 3. Tarım ve Orman Şurası kapanış programında yine aynı ifadelerin kullanıldığı belirtilerek, o gün yapılan açıklama tekrarlandı. Gıda güvenliği, güvencesi ve egemenliği kavramları açıklamada şöyle tanımlandı:

Gıda güvenliği,  gıdalarda olabilecek fiziksel (taş, metal, cam vb), kimyasal (pestisit, ağır metal vb), biyolojik (zararlı mikroorganizmalar) ve her türlü zararların bertaraf edilmesi için alınan tedbirler bütünüdür.

Gıda güvencesi, sağlıklı ve faal bir yaşam sürdürebilmek için, herkesin her an ekonomik ve fiziki açıdan yeterli ve sağlıklı gıdaya ulaşabilmesidir. Gıda güvencesinin sağlanabilmesi için yeterli gıdanın var olması, herkesin erişebilmesi, beslenme gereksinimlerini karşılayabilmesi ve süreklilik arz etmesi gerekmektedir. Gıdanın belirli bir bölgede üretiliyor olması gıda güvencesinin sağlandığı anlamına gelmez. Bölge insanlarının gelir seviyelerinin de bu gıdayı satın alabilecek düzeyde olması gerekir. Gıda güvencesi aynı zamanda yeterli ve temiz suya ulaşabilmeyi de kapsamaktadır.

Gıda egemenliği, öncelikli olarak yerli üretime dayanmayı, bu bağlamda özgün ulusal tarım politikaları uygulayabilmeyi ve iç pazarları her türlü uluslararası olumsuz etkiden koruyabilmeyi öngören bir anlayışı ifade eder.

Açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Hemen her gün bir gıda zehirlenmesi haberiyle karşı karşıya olduğumuzu, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın taklit ve tağşiş yapan firmaları ifşasını (15 ay sonra), kayıt ve kontrol dışı gıda üretiminin hala var olduğunu ve yapılan denetimlerin yetersizliğini göz önünde bulundurursak ülkemizde gıda güvenliğinin sağlandığından söz etmemiz pek de mümkün gözükmemektedir. İklim değişikliği, tarımsal verim düşüklüğü, tarım arazilerinin azalması ve jeotermal enerji santrallerinin kurulması, tarım girdi fiyatlarının artması, gıda enflasyonunun artması, alım gücünün düşmesi, özellikle 2000 yılından sonra uygulanan yanlış tarım politikaları sonucu maalesef gıda güvencesi de tehlikededir. Tarımsal ürün ithalatının ihracatı aşması, tohum dahil dışa bağımlı bir ülke haline gelmemiz ne yazık ki ülkemizde gıda egemenliğini de sıkıntıya sokmaktadır.”

‘Bilmiyorlar’

Erdoğan’ın gıda güvenliği olarak ifade ettiği kavramın aslında gıda egemenliği olduğu kaydedilen açıklamada, bakanlık bürokratlarının, bakan ve cumhurbaşkanı danışmanlarının bu üç kavram üzerine yeterli bilgiye sahip olmadığına vurgu yapıldı. Açıklamada, bakanlık kadrolarında liyakate önem verilmesi gerektiği belirtilerek” Tıpkı gıdada bilgi kirliliğinin önüne geçebilmek için gıda konusunda söz sahibi kişilerin gıda bilimi konusunda eğitim almış kişiler olması gerektiğini savunduğumuz gibi…” denildi:

“Tarım ve Orman Bakanlığı 2018 Faaliyet Raporu verilerini incelediğimizde Bakanlıkta görevli gıda kontrolörü sayısının 6825 olduğu, mevcut kadro ile ülke genelinde 1 milyon 124 bin 918 denetim yapıldığı ve her işletmenin ortalama 1 kez denetlendiği görülmektedir. Şüphesiz ki, halk sağlığı ve gıda güvenliği, işletme başı yılda ortalama bir kez yapılan denetimle sağlanamaz. Bu vesile ile bir kez daha tekrarlıyoruz. Bakanlık bünyesinde gıda mühendisi istihdamı artırılmalı ve Odamızın Bakanlık yetkilileri ve Cumhurbaşkanlığı Sağlık ve Gıda Politikaları Kurulu ile değişik zamanlarda görüşüp paylaştığı “Yetkilendirilmiş Gıda Danışmanlığı Projesi” acil olarak hayata geçirilmelidir.”

Kategori: Gündem

Editörün SeçtikleriEkolojiEnerjiManşetTürkiye

Termik santrallere filtre 2.5 yıl daha ertelendi

Meclisteki tüm partilerin ortak kararıyla 14 Şubat 2019’da geri çekilen yasal düzenleme, yeniden getirildiği Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden (TBMM geçerek yasalaştı. Buna göre, Türkiye’nin çeşitli illerine dağılmış 15 kömürlü termik santrale dördüncü kez havayı 2.5 yıl daha kirletme izni verildi. Kanun teklifi AKP ve MHP’lilerin oylarıyla kabul edildi.

Kanun teklifinin Cumhur ittifakını oluşturan iki partinin vekillerinin oylarıyla kabul edildiğini CHP Kütahya Milletvekili ve TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Üyesi Dr. Ali Fazıl Kasap duyurdu. Kasap duyurusunda, “Meclis Genel Kurulu’nda görüşülen Torba Kanunun 50 maddesi tüm itirazlarımıza rağmen AKP ve MHP’nin oylarıyla kabul edildi. Böylece Türkiye’de bulunan 15 termik santral baca filtresi takmadan 2,5 yıl daha halkımızı zehirlemeye devam edecek. Yazıklar olsun!” dedi.

1 Kasım 2019  tarihinde, AKP’nin önerisiyle Plan Bütçe Komisyonu’nda görüşülen 2/2312 Esas Numaralı Dijital Hizmet Vergisi Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ile, daha önce TBMM’den tüm siyasi partilerin reddettiği, havayı kirletme izni yeniden görüşülüp, Meclis Genel Kurulu’na sunulmak üzere kabul edilmişti. Termik santrallerin bulunduğu bölgelerde yaşayan vatandaşların ve ekoloji-çevre alanında çalışan sivil toplum örgütlerinin büyük tepkisi çeken tasarı, 21 Kasım gecesi Meclis gündemine getirildi.

Son tarih 31 Aralık 2022

AKP ve MHP’nin oylarıyla kabul edilen kanun;

“Elektrik Üretim A.Ş. veya bağlı ortaklık, iştirak, işletme ve işletme birimleri ile varlıklarına ve 4046 sayılı Kanun kapsamında oluşturulacak kamu üretim şirketlerine ve kamu üretim şirketlerine ait üretim tesislerine, özelleştirilmiş olanlara veya özelleştirileceklere çevre mevzuatına uyumuna yönelik yatırımların gerçekleştirilmesi ve çevre mevzuatı açısından gerekli izinlerin tamamlanması amacıyla 31.12.2022 tarihine kadar süre tanınmasını”

öngörüyor.

Kabul edilen kanun maddesine göre, 2013 yılından bu yana, baca gazı kükürt giderim tesisi, filtre sistemleri veya kül barajı gibi çevre ve halk sağlığının korunması için gerekli yatırımları yapmayan aşağıdaki 15 kömürlü termik santrale, 2.5 yıl daha halkı ve çevreyi zehirleme izni veriliyor:

  1. Çanakkale / 18 Mart Çanakkale Termik Santrali
  2. Şırnak / Silopi Elektrik Termik Santrali
  3. Kahramanmaraş / Afşin Elbistan A Termik Santrali
  4. Karabük / Kardemir Karabük Demir Çelik Termik Santrali
  5. Kütahya / Tunçbilek Termik Santrali
  6. Kütahya / Seyitömer Termik Santrali
  7. Manisa / Soma A Termik Santrali
  8. Manisa / Soma B Termik Santrali
  9. Sivas / Kangal Termik Santrali (1. Ve 2. üniteler)
  10. Zonguldak / Çatalağzı Termik Santrali
  11. Ankara / Çayırhan Termik Santrali
  12. Muğla / Yeniköy Termik Santrali
  13. Muğla / Kemerköy Termik Santrali
  14. Bursa / Orhaneli Termik Santrali
  15. Kahramanmaraş / Afşin Elbistan B Termik Santrali

Erdoğan ‘Gerekirse kapatın’ demişti

Geçtiğimiz gün parti kurmaylarıyla AKP MYK‘de bir araya gelen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın termik santrallerle ilgili talimat verdiği duyurulmuştu. Buna göre, Erdoğan, termik santrallardaki baca gazı filtreleme sistemlerinin mutlak suretle yapılması, yapılmadığı takdirde ceza verilmesi, gerekirse kapatılmasını istemişti.

Zehir saçıyorlar

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yayımlanan partikül madde (PM10) ölçüm verileri kullanarak Temiz Hava Hakkı Platformu tarafından yapılan Kara Rapor isimli çalışma, en eski santrallerden Afşin Elbistan kömürlü termik santrallerinin yer aldığı Kahramanmaraş’ın %25,1 oranı ile hava kirliliğine bağlı ölümlerin il bazında yüzde olarak en fazla olduğu ikinci il  olduğunu saptamıştı. Toplam yedi santralin bulunduğu Zonguldak’ta ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın mobil istasyonuyla 2018’de yapılan ölçümler PM10 değerlerinin DSÖ’nün sınır değerlerinin üç katı olduğunu ortaya koydu.

Anayasa Mahkemesi: Çevre yatırımlarının yapılmaması Anayasa’ya aykırı

Anayasa Mahkemesi ise  2014 ve 2017’de iki kez, Türkiye’nin en kirli, zehir saçan termik santrallerinin çevre yatırımlarını yapmalarına, 2019 yılı sonuna kadar bu yatırımların tamamlanmasının mecburi olmasına karar verdi. TBMM’nin hem 14 Şubat 2019 tarihli kendi kararına hem de Anayasa Mahkemesi’nin 2014 ve 2017 tarihli kararlarına uygun hareket etmesi gerekirken, bu kanunu geçirmesi şaşkınlık ve endişe yarattı: