Hayvan HaklarıKöşe YazılarıRöportajYazarlar

Tolga Öztorun ile sokak hayvanlarının su hakkına dair

‘En yoksun olduğumuz şey empati. Eğer empati yaparsak inanın ki sokak hayvanlarının su problemi de ortadan kalkacak.’

Havalar ısınıyor. Yağmurlar azalıyor. Sokaklarımızda çeşmeler de yok artık. Sokak hayvanlarının susuzluk sorunu günden güne büyüyor. Tabii betona ve asfalta kesmiş, yeşil alanları neredeyse kalmamış İstanbul’un sokak hayvanları söz konusu olduğunda tek mesele su değil. Barınma, sağlık ve daha pek çok temel yaşam haklarına dair ihlaller de beraberinde geliyor. Belediyeler bu konuyla ilgili ne yapıyor? Sivil toplumun hayvan haklarının sağlanması ve korunmasında rolü ne olmalı? Birey olarak sokak hayvanları için neler yapabiliriz? Akgün İlhan, bu soruları hayvan hakları aktivisti Tolga Öztorun’a sordu. Geçtiğimiz Salı Açık Radyo’da yayınlanan Sudan Gelen’e konuk olan Öztorun, sokak hayvanlarının yaşam koşullarını iyileştirmeye çalışan yaratıcı, yapıcı ve kalıcı projelerini anlattı.

Öztorun ile İlhan Açık Radyo’da  bir araya geldi.

– Sevgili Tolga,sokak hayvanlarının yaşadığı sorunları dile getiren kısa filmler, fotoğraf projeleri, radyo ve TV programları gibi pek çok çalışmalar yaptın. Hayatın bu noktaya nasıl biraz anlatır mısın?

Bu bana kahramanım olan babamdan bir miras. Giderken benim gerçek bir insan olmamı sağlayıp öyle gitti. Ben daha küçücükken eve yaralı güvercinler ve hasta kediler getirirdi. Kendi bildim bileli köpeklerimiz oldu. Senelerdir engelli kedi ve köpeklerle beraber yaşıyorum. Barınaklarda sahalarda çalışıyorum. Yaşamımın doğal akışında hayvan hakları mücadelesi varoluş sebebim haline geldi. Zincirleme bir reaksiyon gibi gelişti bu süreç. Bu alanda herkesin yapabileceği bir şeyin mutlaka olduğuna inanıyorum. Mesleki veya ahlaki olarak hepimizin elinden bir şeyler geliyor. Burada esas olan durup seyretmek yerine mücadeleye el vermekte.

Sokak hayvanları için neler yapabilirim ki acaba diye düşünürken hepsi peşi sıra geldi aslında. Barınakta temizlik yaparak gönüllü olmuştum ama bu bana yetmemeye başlamıştı. Önce ilk kısa filmim olan “Ezber”i (2009) yaptık. 30 ünlü oyuncu ile hayvanlar kullanılmadan hayvan haklarına dikkat çeken bir film yaptım. Hemen ardından bu coğrafyanın barınak gerçeklerini anlatan ikinci kısa filmim olan “Sıradan Bir Gün”(2010) geldi. Kurgusuz bir biçimde tüm gerçeğiyle barınak nedir anlatmaya çalıştığım kısa metraj bir belgesel oldu bu. Ardından uzun seneler bir radyo serüvenim oldu. Alem FM ve Radyo D’de kendi hazırlayıp sunduğum Tolga Öztorun ile “Dost Muhabbeti” başladı. Hayvan haklarına dair yaptığım bu program uzun soluklu bir süreçti. Keşke hala devam etseydi diye düşündüğüm çok oldu. Yakın arkadaşlarım oyuncu Tuna Arman ve fotoğraf sanatçısı Ateş Kantürk ile “Farkında mısın?” adlı bir fotoğraf sergisi açarak 24 engelli hayvan ile 24 sanatçıyı bir araya getirdik. Okulları ve alışveriş merkezlerini gezdik sergimizle. Bu sayede 60 ton mama toplayıp barınaklara bağış yaptık. Sonra okullara gidip sokak hayvanlarını anlatmaya başladım. 2500 civarında çocuk ile sokak hayvanlarıyla barışık yaşama seminerleri yaptık. Bu seminerlerde fark ettim ki bu alanda pozitif kaynaklara ihtiyacımız var. Böylece barınaktan köpek sahiplendirmeyi anlatan bir çocuk kitabı yaparak işe başladık. Harika insan Kaan Güvercin ile “Küçük Ahmet Hayvan Barınağında” isimli ilk kitabımızı hazırladık. Son olarak ise bir deney laboratuvarından kaçan sıçanın hikâyesi olan “Latte Eve Gidiyor” oldu. Bu kitapları temin etmek isteyenler bana [email protected] adresimden yazıp ulaşabilir. Emin olduğum tek şey yaşadığım sürece hayvan haklarıyla alakalı projelerin içinde olacağım. Çünkü mücadelende kalıcı şeyler bırakmazsan yoksun.

Sokaklarda su hakkı elinden alınan sadece kediler ve köpekler değil.

– Havalar ısındıkça sokak hayvanlarının en elzem sorunlarının başında gelen susuzluk da başlıyor. Belediyelerin parklara yerleştirdiği suluklar iyi niyetli çalışmalar olsa dane sayıca ne de dağılım olarak yeterli değil. İstanbul gibi yeşil alanların hemen hiç olmadığı, betona ve asfalta boğulmuş kentlerde bu soruna nasıl çözüm getirilmeli?

Evet, biliyoruz ki bunlar yerel yönetimlerin görevi ama madem yapmıyorlar o zaman hava sıcaklığının 30 derecelere çıktığı günlerde bu sulukları temizlemek, her gün taze suyla doldurmak bizim görevimiz olmalı. Tabii aynı zamanda hayvanlara yardım etmeyi istemekten de hiç vazgeçmemek gerekiyor. Sadece evimizin ve işyerimizin önüne su koysak iş bitti diyebilir miyiz? Yetmese de bu çok önemli bir adım. Belki de çocuklarımıza bunu yapması gerektiğini anlatabiliriz. Böylece bu davranışı gelecek nesillere taşıyabiliriz. Sonuçta kapımızın önüne koyacağımız ufak bir kap su hayat kurtaracaktır. En yoksun olduğumuz şey empati. Eğer empati yaparsak inanın ki sokak hayvanlarının su problemi de ortadan kalkacak.

Öylesine beton içine kısıldık ki. Yıldız Parkı ve Maçka Parkı olmasa boğaz hattı neredeyse gri olacak. Direnmeliyiz ve elimizdekini vermemeliyiz diye düşünüyorum. Kendimiz ve yol arkadaşlarımız sokak hayvanlar için daha çok yeşil alan daha çok su kaynağı istemeliyiz. Bu yeşil alanlar kendi sağlığımız için de gerekli ve önemli elbette.

Belediyelerin çalışmalarını vatandaş takip etmediği sürece sorunlar çözülmüyor.

– Hepimizin bildiği gibi sokak hayvanlarının tek sorunu susuzluk değil. Hayvanlar kent hayatı içinde barınma ve sağlık haklarından da büyük ölçüde mahrumlar. Bununla ilgili İstanbul’daki mevcut durum nedir? Yerel yönetimler ve hükümetin temel görevi ne olmalı, neler yapmalı?

Bir kere bilmeliyiz ki yerel yönetimler hem sokak hem de yaban hayvanlarının temel yaşam haklarını korumak ve gözetmekle yükümlüdür. Aslında bunlar vatandaşın değil belediyelerin görevi. Elbette hepsi değil ama çoğu belediyebazı görevlerini yerine getirmiyor. Bu yetmezmiş gibi bu görevlerini bizler istemeden de yerine getirmiyor. Hatta çıkan haberlerden takip ediyorsunuzdur bu ülkede en zor şey sokak hayvanı olmak. İstenmeyen ve hor görülen olmak,İşkenceye maruz kalıp cinayete kurban gitmek sıkça duyduğumuz durumlar. Ama dediğimiz gibi yerel yönetimlerin görevi bu hayvanların sağlığını ve varlığını korumak. Belediyelerin var olma sebeplerinden biri de bu.

Peki, belediyeden hayvanlar için neler talep etmeliyiz? Su, yemek, barınma ve basit sağlık sorunlarının çözülmesi konularında belediyelerden taleplerimiz olmalı. Belediyelerden tüm bunları ücretsiz olarak isteyebiliriz. Hatta bunları istemek insan olarak her birimizin görevi. Bunlara ek olarak gözümüzün değdiği hayvanlara da hayatta kalabilmeleri için basit yardımlar etsek inan bana ortalık gül bahçesine döner. Örneğin kuduz, yerel yönetimlerin mücadele etmeleri gereken bir hastalık. Dünyada gelişmiş ülkelerde, neredeyse kökü kazınmışken bizim ülkemizde şehir merkezlerine yakın yerlerde bile görülüyor. İşte sadece bu bile yerel yönetimlerin görevlerini tam yapmadığını gösteriyor.

Ama öncelikle bu satırları okuyan sen haydi kapına su koy!

-Peki, Tolga hayvanların temel yaşam haklarını yerine getirmek ve korumak için vatandaşlar olarak biz neler yapabiliriz?

Galiba ben fazlasıyla bireysel savaşıyorum. Türkiye’de hayvan hakları derneklerinin çok büyük kısmının hakkıyla çalıştığını düşünmüyorum. Koca koca insanlar bile koltuk sevdasında olabiliyor. Hayvan korumanın insana kattığı yalancı itibarın peşindeler. Bu sebeple ben kendi başıma yoluma devam ediyorum. Çünkü daha insani bir çevrede yaşamak için, daha fazla yeşil alan olsun diye, daha fazla hayvan sağlıkla yaşasın diye, daha çok yaşanılası bir çevre için kimsenin onayına veya desteğine ihtiyacım yok. Ne demişler ilk olarak elinin uzanacağı yere ulaşmak ve sonra davanı hep bir adım öteye taşıman lazım.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hayvan Hakları

EkolojiKöşe YazılarıManşetRöportaj

Suyun gelmesiyle değişen hayatların mimarı olmak…

‘Yaptığımız ölçme değerlendirmeye göre kadınların %96’sı kurduğumuz bahçeden elde ettikleri gelirin çoğunluğunu çocukların eğitimine harcıyor. Yani kadınlara fırsat verdiğimizde aslında koca bir nesle fırsat vermiş oluyoruz.’

Fotoğraflar IDEA Universal’in arşivinden alınmıştır. 

Birleşmiş Milletler’in (BM) Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin yaklaşık yarısı suyla ve suya erişimle ilgili. Yine BM tarafından 2010’da kabul edilen suya ve hıfzıssıhhaya erişme hakkı, herkesin günlük 50 ila 100 litre arası suya erişmesini garanti altına alırken, bu suyun temiz, güvenli, uygun fiyatlı ve fiziksel olarak ulaşılabilir (suyun kaynağının en fazla 1000 metre uzaklıkta bulunması ve suyu taşımak için yarım saatten fazla zaman gerekmemesi) olmasını da şart koşuyor. Nitekim dünyada tüm bu hedefleri ve hakları hayata geçirmek için çalışan on binlerce sivil toplum örgütü var. Ancak Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre 2017 yılı itibariyle tüm bu kolektif çabaya rağmen 2,1 milyar insanın güvenli su hizmetlerine erişimi sağlanabilmiş değil. Bu ülkelerde özellikle kadınlar ve kız çocukları eve su taşımakla, temizliği ve hıfzıssıhhayı sağlamakla yükümlü olduklarından eğitim, çalışma ve sosyal hayata karışma haklarından mahrum kalıyor. Su kıtlığından ve kirliliğinden en şiddetli biçimde etkilenen yoksullar, kadınlar ve çocuklar yaşam mücadelesini ya kaybediyor ya da geride kalıyor. Akgün İlhan, bu küresel meseleyi çözmeyi kendisi ve ekip arkadaşları için bir yaşam biçimine dönüştürmüş olan Hayri Dağlı ile konuştu.

Dağlı ile İlhan Açık Radyo’da.

Geçtiğimiz Salı Açık Radyo’da yayınlanan Sudan Gelen’e konuk olan Dağlı, IDEA Universal’in kurucusu.  IDEA Universal, dört sene gibi kısa bir zaman diliminde dünyanın farklı yerlerinde 100 bine yakın insanın hayatına suyu katarak kalıcı bir dönüşüme neden olan projeler üreten ve hayata geçiren bir oluşum.  Ve “bu daha başlangıç” diyor Dağlı, “daha yapılacak çok iş var”.

-Sevgili Hayri, seni kendi dünyanı ve başkalarının hayatını olumlu yönde değiştirmeye iten güç nedir? Suya, doğaya ve insana dair bütünlükçü işlere yönelmende neler etkili oldu?  

Üniversitede coğrafya eğitimi almam bana yeryüzünü, doğayı, canlıları ve aralarındaki karmaşık ilişkileri tanıma ve anlama altyapısı sağladı. Keşfetmek hayatımın en büyük tutkusu ve yaşam felsefem oldu.  Dünyanın uzak coğrafyalarına yolculuklar yapıyorum; ama öyle sanıldığı gibi yeni yerler görmek için değil, daha fazla hayal kurmak ve gerçekleştirmek için. Hayal kurmayı bırakmış milyonlarca insana ilham olmak için. Unutulmuş coğrafyaların daha iyi yaşam hayalini canlandırmak için. İnsanlara önemli olduklarını göstermek için.

Son 10 yıldır sivil alanda kimi zaman yok olma tehlikesi olan bir türün korunması, kimi zaman dünyanın az gelişmiş bir bölgesindeki çocukların veya öğretmenlerin eğitimi, kimi zaman dezavantajlı gençlerin güçlendirilmesi üzerine çalıştım. Birleşmiş Milletler’in bazı projelerinde yer aldım. 4 yıldır da Afrika’da gönüllü olarak aklımı, emeğimi, vaktimi su ve gıda krizini kalıcı olarak çözmek için insanlığa adıyorum. Afrika’da gönüllüyüm dediğimde birçok kişi karşılıksız çalıştığımı düşünüyor ancak aksine karşılığını fazlasıyla aldığımı düşünüyorum. Sadece daha birçok güzel şey gibi aldığım gülümsemelerin de parasal karşılığı yok. Bir çocuk gülümsüyor, benim içimde karnaval başlıyor.

İnandığım hayallerin peşinden gittiğim için yıllardır tatil yapmak aklıma dahi gelmiyor. Tüketime değil, türetime dayalı yaşıyorum. Yaşadığım coğrafyanın nüfusunun yarısı günlük 1 doların altında yaşıyor.  Ben de onları daha iyi anlamak için zaman zaman günlük 1 doların altında yaşıyorum. O gün 1 dolara ne alınırsa onunla yetiniyorum. Bazen yatağa yarı aç girdiğim oluyor. Ailem ve arkadaşlarım endişelense de bu empati yolcuğu, yerel sorunların çözümünde kalıcı ve etkili modeller geliştirmemi sağlıyor.

– Bir gün sırt çantanı alıp bir aylığına Afrika’ya gitmişsin. İstanbul’daki hayatına döndüğündeyse artık başka bir insan olmuşsun. Seni bu değişime iten şey neydi?

Yeni coğrafyalar keşfetmek, hikâye toplamak babamdan bana geçen bir özellik. Babamın gazete kuponlarını biriktirerek aldığı Jules Verne kitapları ve coğrafya ansiklopedilerinin içinde büyüdüm. O kitapların sayfalarında gördüğüm, okuduğum Afrika ve insanı ile tanışmak en büyük çocukluk hayalimdi. O çocukluk hayalinin yastık üzerinden çıkıp gerçeğe dönüşmesi 2014’te işimden izin alıp Tanzanya ve Kenya’ya bir sırt çantalı gezgin olarak yola çıkmamla oldu. Kıtaya adım atar atmaz Afrika insanının samimiyeti, renkliliği ile karşılaştım. Kilimanjaro tırmanışı yaptım. Bu yolcuğun sonrasında binlerce insana kalıcı şekilde su, gıda enerji sağlayan bir noktaya evrileceğini o dönemler hayal bile edemezdim. Burada kimse kimseyi kendisine benzetmiyordu. Mutluluğu paraya veya yapay mertebelere endeksleyen virüs buraya ulaşmamıştı. Bu Afrikalıları maddi anlamda olmasa da manevi olarak dünyanın en zengin insanları yapıyordu. Köylerde evlerinin en güzel odalarını bana açıyorlardı hiçbir karşılık beklemeden. Bununla birlikte kirli su içmenin ve aşırı yoksulluğun ne demek olduğunu ve Türkiye’deki yoksulluktan farkını da şok içinde öğreniyordum. Bir gün pişen bir tabak pirincin önce önüme koyulup doyduğumdan emin olunduktan sonra diğerleri tarafından yenildiğini anladığımda bu benim için bir kırılma noktası oldu. Köylerden bir tanesinde üstü muz yapraklarıyla  örtülü bir kara tahtadan, 3 veya 4 sıradan oluşan bir açık hava sınıfı vardı. Öğretmen müthiş bir özveriyle çalışırken birden hasta oldu. Sonraki günlerde çocuklar her gün o ağaç altına gelip öğretmenlerinin bir ihtimal gelmesini bekliyorlardı. Gittim, eğitim fakültesi mezunu bir coğrafyacı olmamın da özgüveniyle “ben sizin geçici öğretmeninizim” dedim. Ağaçlardan, kuşlardan, memelilerden, matematikten, bilimden konuştuk. Çocukların yüzlerindeki gülümseme ve bana sundukları sonsuz sevgi benim için paha biçilemez bir karşılık olmuştu.

Artık önümde iki seçenek vardı; birincisi İstanbul Moda’daki evime dönüp kariyerimi devam ettirip eski yaşamıma devam etmekti. İkincisi ise kalmak ve bu dünyanın en özel insanlarının en temel su, gıda, enerji, eğitim sorunlarına onlarla birlikte çözüm aramaktı. İlki konforlu olanı seçmek olacaktı. Çoğunluk bunu seçerdi. Böyle kırılma noktaları hayatımda olmuştu ve zor olanı seçmek sonrasında hep iyi şeyler getirmişti bana. O konfor alanımızdan ayrılmadan dönüşümün parçası olmamız zordu.

Zor olanı seçtim. İstanbul’a dönüp işimden istifa edip evimin tüm eşyalarını ihtiyacı olanlara verdim. Banka hesaplarını, kredi kartlarımı, spor salonu üyeliklerimi iptal ettirdim. Tek yöne biletimi ve sırt çantamı alıp Afrika’ya döndüm. Artık evim de sevgilim de yeryüzüydü! Başka bir kuruluşun gönüllüsü olarak Senegal ve Gambiya’da çalıştım. Köylerde yaşayıp Afrika kültürünü, tarihini, gerçeklerini anlamama katkı sağlayan kitaplar okumaya başladım. Tıpkı orada benimle yaşayan dostlarım gibi günde 1 doların altında yaşamı deneyimledim. Bu sayede sürdürülebilir, yerel ve etkili projeler geliştirebildim. Artık postu yere sermiştim. Hesapsız bir neşenin, bambaşka bir yaşamın içindeydim. Herkese anlatmak istediğim masalı yazıyordum. O gün o zor kararı alamasaydım bugün IDEA Universal olmayacaktı.

-Kurucusu ve direktörü olduğun IDEA Universal’dan bahsedelim. IDEA Universal dünyanın dört bir yanında, yoksullar da suya, gıdaya, enerjiye ve eğitime erişebilsin diye tek seferlik yardımlar değil, bu insanları güçlendirici ve varlıklarını sürdürücü uzun vadeli işbirlikleri kuruyor. Ekip olarak bunu nasıl başarıyorsunuz?

IDEA Universal herkesin sürdürülebilir su, gıda, enerji ve eğitime erişebildiği bir yeryüzünü kurmak için inovatif, bütüncül ve etkili, sürdürülebilir kalkınma programları yürüten bir sivil toplum kuruluşu. Daha iyi, adil ve barışçıl bir yeryüzü hayalini gerçekleştirmenin mümkün olduğuna inanıyoruz. Kimsenin yardıma ihtiyaç duymadığı bir yeryüzü düşlüyoruz ve bu düş için tutkuyla çalışıyoruz. Çok iyi biliyoruz ki aşırı yoksulluk, susuzluk ve açlık yardım kültürüyle değil ancak bütüncül bir yaklaşımla kalıcı olarak çözülebilir. Bu yüzden yardım etmek yerine yerelin potansiyelini ortaya çıkarıyoruz. Yerel liderlerin dönüştürücü güçlerini keşfetmelerine olanak sağlıyoruz. Bu yüzden projelerimizin her aşamasında yerel katılıma önem veriyoruz. İnsanların hayallerini dinliyoruz ve birlikte bu hayalleri gerçekleştiriyoruz.

Şu ana kadar Afrika ve Güneydoğu Asya’da 100.000 kişinin yaşamını dönüştürdük. Bunun arkasında yereldeki dostlarımız, güvene dayalı ve uzun süreli işbirlikleri yatıyor. Bu noktada Türkiye ve dünyanın farklı ülkelerinden gelen ve işine aşkla adanmış bir ekibimizden bahsetmek gerek. İstanbul’dan Begüm, Lora, Gizem, Bilkay, Londra’dan Emily, Amsterdam’dan Anna, New York’tan Flavia, Uganda’dan Justus, Tanzanya’dan Halima, Hadji ve Shabani emeklerini insanlığa adıyorlar. İnsanların bize olan güvenini sarsmamak için var gücümüzle çalışıyoruz. Dünyayı takip ediyor, başka kuruluşların yaptığı hataları inceliyor, yaptığımız her işi bir öncekinden daha iyi yapmaya çalışıyoruz.

– Projeleriniz nasıl şekilleniyor ve yürütülüyor?

Her coğrafyanın, her coğrafyadaki farklı köylerin farklı sorunları ve çözümleri var. Kulağa ilk başta harika gelen bir fikir uygulama aşamasında hayal kırıklığıyla sonuçlanabiliyor. Bu yüzden planlama, uygulama ve sürdürülebilirlik süreçlerini köylülerle birlikte yürütüyoruz. Sık sık buluşup dostlarımızın hayallerini, düşüncelerini dinliyoruz. Böylelikle bizim oradan geçerken uğramadığımızı, onlarla tek yürek olduğumuzu biliyorlar. Doğa ile insan arasındaki bozulmuş kadim ilişkiyi onararak yok etmeden nasıl bir gelecek istediğimizi birlikte tasarlıyoruz. Aslında doğa kendi içinde her şeyin çözümünü sunuyor. Biz o kadim insan ve doğa ilişkisini onardığımızda her şey değişiyor.  İçme suyu ve tarımda sulamayı; tohum bankacılığı, permakültür pratikleri, yağmur suyu toplama yöntemleri, doğal gübre yapımı gibi eğitimlerle birleştirdiğimizde o düşlediğimiz kendine yeten köyü ortaya çıkarmış oluyoruz. Yaptığımız ölçme değerlendirmede kadınların %96’sı kurduğumuz bahçeden elde ettikleri gelirin çoğunluğunu çocukların eğitimine harcıyor. Yani kadınlara fırsat verdiğimizde aslında koca bir nesle fırsat vermiş oluyoruz.

– Dünyada devam eden gıda ve su krizine çözüm nasıl mümkün olabilir? Örneğin IDEA Universal’in projeleri bugüne kadar kaç kişinin hayatına dokunup kalıcı değişikliklere neden oldu?

Dünyada yaklaşık 663 milyon kişi temiz suya ulaşamıyor. Afrika’da temiz bile olmayan suya ulaşmak için ortalama 6 saat yol yürümek zorunda kalınıyor. Bu zaman okuldan, işten ve sosyal yaşamdan çalınıyor aslında. Milyonlarca insan gece yatağa aç girmek zorunda. Sahra altı Afrika’sında ortalama yaşam süresi 48 yıl. Her 10 çocuktan üçü, daha beş yaşına bile gelmeden yaşamını yitiriyor. Her gün 4500 çocuk kirli su kaynaklı hastalıklardan dolayı ölüyor. Ve kirli su dünyadaki tüm şiddet türleri ve savaşlardan daha fazla can alıyor.

Peki, bunlar çözümü olmayan sorunlar mı? Kesinlikle hayır! Dünya’da herkese yetecek gıdayı üretiyoruz. Herkese temiz su sağlayacak kaynağımız, teknolojimiz ve çözümlerimiz var. Gerçekten istersek yeryüzünden açlığı ve susuzluğu bir insan ömrü kadar sürede yok edebiliriz. Ancak bunu yüzyıllık yanlışı devam ettiren, hantallaşmış, hırslı, bu sorunları var eden sistemin ürettiği yaklaşımların ve kurumların yukarıdan inme yardım anlayışıyla değil; hayal kuran, sahaya çıkan, katılımcı, bağımsız, şeffaf, gönüllülüğü profesyonellikle birleştiren, sürdürülebilirliğe önem veren, işini aşkla yapan kişi ve yapılarla yapabiliriz.

Gönüllülüğü ve iyi niyeti “bilgi derinliği” ile birleştirmek çok önemli.  Çünkü iyi niyet tek başına dönüşüm getirmiyor. Getirseydi iyi niyetli insanlar sayesinde şu an açlık ve susuzluk, bir dünya gerçeği olmazdı. O yüzden işini düzgün yapan kuruluşlarla çalışmak, onlara destek olmak önemli. Tek bir yapının ya da kişinin dünyayı değiştiremeyeceğini de biliyorum. Ancak Hakkari’deki okulunu dönüştüren özverili bir öğretmen, Ermenistan’da askıda ekmek uygulamasını başlatan bir esnaf, Brezilya’da nehrini korumaya çalışan bir kabile üyesi, İstanbul’da kentini korumaya çalışan bir öğrenci, hayatını Asya’da yok olan türleri korumaya adamış bir ekolojist, ırkçılığın bitmesi için uğraşan bir aktivist ve Afrika’da açlık ve susuzluğu sonlandırmaya çalışan bir gönüllünün yaptığı iyi işlerin çoğalması ve birleşmesiyle dünyaya dönüşüm gelecek.

– Önümüzdeki dönemde IDEA Universal’in hedefleri neler? Ufukta yeni projeleriniz var mı? Başka oluşumlarla da iletişim ve dayanışma içinde misiniz?

Bu noktadan hareketle Birleşmiş Milletler tarafından da ilgiyle karşılanan “Akıllı Köyler” modelini geliştirdik. “Akıllı Köyler”  en yoksul köylerdeki su, gıda, enerji ve gelir sorununu bütüncül ve inovatif şekilde çözen sürdürülebilir bir kalkınma modeli. Dünyada ilk kez bir sivil toplum kuruluşu dört temel sorunu entegre şekilde çözen, güneş enerjisini temele alan bir modeli geliştirdi ve uyguladı. Hâlihazırda 30 köyde bu modeli tamamladık ve birçok köyde daha çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Dünya’dan birçok farklı kuruluş akıllı köylerimize çalışma ziyareti gerçekleştirmek için bizimle iletişime geçiyor. Model, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleriyle entegre şekilde geliştirildi.

Model, sondajların açılması, güneş enerjisini kullanarak her eve çeşmelerden Dünya Sağlık Örgütü standartlarında su sağlanması, köylere tarım bahçesi ve sulama sistemleri kurulması, biyolojik tohum destekleri, tohum bankacılığı ve sürdürülebilir tarım eğitimleri, her eve günde 15 saat güneş enerjisi sağlanması gibi süreçleri içeriyor. Bunları yaptığımızda köylerin kendi kendine yeter konuma geldiğini görüyoruz.

– Akıllı köylerde yaşayan insanların günlük yaşamları nasıl değişiyor?

Dünya’da 805 milyon insan açlık sınırının altında yaşıyor. Bizim çalıştığımız köyler tam da bu durumda olan insanların yaşadığı köyler. Yetersiz beslenmeyi bir kenara koyun, günde bir öğün pirince dahi düzenli ulaşamayan insanlar var. 21.yüzyılda bu kabul edilemez bir durum. İşte biz bu köyleri uzun araştırmalar sonucu buluyoruz. Ve oralarda kalıcı dönüşümü yaratıyoruz.

Bir köye içme suyunu modern şekilde sağladığımızda, bahçeler kurup sulama sistemi ile donattığımızda, bunu da sürdürülebilir tarım ve permakültür tasarımı, doğal gübre yapımı, tohum saklama gibi eğitimlerle desteklediğimizde herşey değişiyor. Su taşımakla geçen zaman, okula ve tarlada üretime ayrılıyor. Bahçelerden alınan verim artıyor. Verim artışı demek ek gelir demek, pirincin yanına ek gıda demek, açlığın azalması demek. Aslında temiz su ve gıda insanlara kendilerini aşırı yoksulluktan çıkarmak için fırsat sunuyor. Bizde tam olarak bunu istiyoruz. Kirli su veya sürekli karbonhidrat yemekten karnı şişmiş, sağlığı bozulmuş çocukların sağlıklarına kavuştuklarını gözlemliyoruz.  Ayrıca verdiğimiz güneş kitleri sayesinde mum ya da gazyağına bağımlılıkları azalıyor. Yangın riski azalıyor.

– Peki, yaptığınız bu şahane işlere okuyucularımız nasıl katkıda bulunabilir veya katılabilir?

IDEA Universal tamamen bağımsız, gönüllü ve evrensel değerlere sahip bir sivil toplum kuruluşudur. Aldığımız her kuruşun nereye gittiğini bağışçımıza raporluyoruz. Bağışın tamamını amaca yönelik kullanıyoruz. İdari giderlerimiz neredeyse hiç yok. Dikey hiyerarşiye karşıyız. Bize yapılan bağışın adil ve temiz bir yolla kazanıldığından emin olmak isteriz. Evrensel değerlere sahip ve insanlığa katkı sağlamak isteyen, paylaşımı yaşam felsefesi olarak gören kişi veya kuruluşların işbirliğine açığız. İstanbul’dan, Gaziantep’ten, Bursa’dan, İzmir’den küçük bağışlar alıyoruz. Bağışçılarımız da yararlanıcılarımız da gönüllülerimiz de aynı zamanda bizim dostlarımız. İstiyoruz ki bağışçılarımız sahada bizimle birlikte suya ilk defa ulaşan köylerin o heyecanına yerinde tanık olsun.

Bu yazıyı okuyan herkesin artık harekete geçme sorumluluğu var. Herkesi başlattığımız bu dönüşüm yolculuğuna katılmaya davet ediyorum. Bu katılım, bizi ve yaptıklarımızı başkalarına anlatarak, bağış yaparak, etkinliklerimize katılarak veya gönüllü olarak gerçekleşebilir. Bizi sosyal medyadan ve aylık bültenimizden takip edin ve dönüşüm hikâyelerine tanık olun.  Birleşirsek ve inanırsak yeryüzünü daha güzel, daha adil bir yer yapabiliriz. Geleceğe sözümüz var. Yeryüzünün tüm çocukları suya ve gıdaya erişene kadar durmayacağız.

Daha fazla bilgi için bakınız:

www.ideauniversal.org

www.facebook.com/ideauniversal

www.instagram.com/ideauniversal

www.twitter.com/joinidea

 

Kategori: Ekoloji

Günün ManşetiManşetTarım-Gıda

‘Sofra tuzlarında mikroplastik’ araştırmasını gerçekleştiren Doç. Dr. Sedat Gündoğdu, Açık Radyo’da

Sea salt has been found to contain microplastics.

Yeşil Gazete GDO, Tarım-Gıda ve Plastik haberleri editörü Ayşe Bereket’in 21 Ekim’de, “Türkiye’de incelenen sofra tuzlarının tamamında mikroplastiğe rastlandı” başlıklı haberi ile ülke gündemine oturan ‘tuzlarda mikroplastik bulundu’ konusu; ilgili bilimsel araştırmayı gerçekleştiren Doç. Dr. Sedat Gündoğdu’nun da katılımı ile bugün 16:00’da Açık Radyo, Sudan Gelen programında masaya yatırılıyor. Su hakkı ve Plastik haberleri editörümüz Akgün İlhan‘ın hazırlayıp sunduğu programın diğer konuğu ise Ayşe Bereket.

Sea salt has been found to contain microplastics.

İki haftada bir Salı günleri Açık Radyo’da yayınlanan Sudan Gelen adlı programda bugün hepimizi yakından ilgilendiren sofra tuzlarımızdaki mikroplastik kirliliği meselesi ele alınacak.

Araştırmayı gerçekleştiren Sedat Gündoğdu da Açık Radyo’da

Doç. Dr. Sedat Gündoğdu

Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Su Ürünleri Temel Bilimleri Bölümü’nden Doç. Dr. Sedat Gündoğdu’nun Mart 2018’de Food Additives and Contaminants adlı dergide yayımlanan araştırmasında Türkiye’de satılan 16 sofra tuzu markasından alınan örnekleri incelendi ve hepsinde 5 milimetreden küçük plastik parçacığı yani mikroplastik bulunduğunu tespit etti.

Hem Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği günlük miktarın hem de dünya ortalamasının üzerinde tuz tüketen Türkiye için endişe verici bu gerçeği Doç. Dr. Sedat Gündoğdu, Sudan Gelen’de enine boyuna anlatacak.

“Türkiye’de incelenen sofra tuzlarının tamamında mikroplastiğe rastlandı” haberi

21 Ekimde Yeşil Gazete’de yayımlanan “Türkiye’de incelenen sofra tuzlarının tamamında mikroplastiğe rastlandı” başlıklı yazısıyla bu önemli çalışmanın ana akım medyada gündeme getirilmesine büyük katkı sunan yazarımız Ayşe Bereket de Sudan Gelen’in yapımcısı ve sunucusu Akgün İlhan’a eşlik edecek.

Programı canlı olarak bugün (30 Ekim 2018 Salı) saat 16.00’da 94.9 FM  bandından veya internetten bu bağlantı üzerinden adresinden dinlenebilirsiniz.

Türkiye’de incelenen sofra tuzlarının tamamında mikroplastiğe rastlandı

 

(Yeşil Gazete)

EnerjiManşet

Nükleersiz.org’dan Pınar Demircan’ın Japonya izlenimleri Açık Radyo’da

1 Mayıs 2018 tarihinden bu yana iki haftada bir Açık Radyo’da yayınlanan Sudan Gelen programın bu haftaki konusu nükleer enerjiydi.

Japonya’da nükleer karşıtı hareket

16 Ekim 2018 tarihinde Akgün İlhan’ın konuğu olan Pınar Demircan, geçen ay gerçekleştirdiği Japonya gezisinin ardından önemli deneyimlerle döndü ve Türkiye için de elzem olan bu deneyimleri bizlerle Sudan Gelen’de paylaştı.

Programın kaydını buradan dinleyebilirsiniz:

11 Mart 2011’de Japonya’da meydana gelen deprem ve tsunamiyle birlikte başlayan Fukuşima nükleer reaktörlerindeki patlamaların üzerinden yedi seneyi aşkın bir zaman geçti. Ancak sorunlar bütün hızıyla ve şiddetiyle devam ediyor. Koca Pasifik Okyanusu radyoaktif maddeyle kirlenmiş durumda. Radyoaktivite havaya karışıp dağlardan denize akan nehir sularını ve yer altı sularını da kirletiyor. Tüm bunlar yetmez gibi yedi yıldır aralıksız olarak çekirdek erimesi yaşanan reaktörlerin soğutulmasında kullanılan radyoaktif suyun denize boşaltılması ihtimali de gündemde. İnsanlar radyoaktif kirliliğe bağlı amansız hastalıkların pençesinde…

Yıllardır yaşanan bu yıkımın nükleer felaketin kendisi kadar krizin kötü yönetimi, idari sorunlar ve yolsuzluklar ile de ilişkisi var. Ve ölen insanların yakınları, nükleer kirlenmeye bağlı hastalananlar, evlerini kaybedenler ve daha niceleri ellerinden alınan temiz bir çevrede insan onuruna yakışır bir biçimde yaşama hakkını arıyor. Japonya’da bu sancılı süreçte önemli kitlesel eylemler ve hak arayışları devam ediyor.

Japon hükümeti: Hem suçlu hem güçlü!

Pasifik Okyanusu’ndan dünyanın tüm denizlerine, atmosfere yayılan bu kirliliğin sınır tanımazlığı bize bu sınavın sadece Japonya’nın değil tüm gezegenin olduğunu söylüyor. Bu sonucu yaratan insan ise tüm canlılar adına vebal ödeyecekken hala dünya genelinde nükleer enerji santralleri çalıştırılıyor. Nükleer felaketin müsebbibi Japon hükümeti kapatılmış olan santralleri açmanın peşine düşmüşken bir taraftan da Türkiye gibi ülkelerde yeni santrallerin kurulması planlanıyor. Çok açık ki Dünya bu nükleer beladan topyekûn kurtulmadıkça gün yüzü görmeyeceğiz. Japonya’da yaşanmakta olan felaket, planlanan nükleer enerji santralleri gerçekleştirilirse Türkiye’de de olacakların habercisi.

Akgün İlhan (sağda) ve Pınar Demircan, programın hemen sonrasında Açık Radyo’nun önünde

Yeşil Gazete yazarlarından Akgün İlhan’ın hazırlayıp sunduğu Sudan Gelen’de konuk olan Yeşil Gazete ve artık Yeni Yaşam Gazetesi’nde de yazılarını okuduğumuz nukleersiz.org koordinatörü Pınar Demircan nükleer felaket sonrası toplumsal yaşam üzerine yaptığı araştırma projesi için Eylül ayında Japonya’daydı.

Demircan nükleer karşıtı eylemlere katıldı ve Türkiye’deki nükleer santral projeleriyle ilgili özellikle Japon hükümetinin kurma planları yaptığı başta Sinop nükleer santral projesi olmak üzere nükleer santrallerle ilgili sunumlar yaptı. Sinop Nükleer Karşıtı Platform adına bir basın açıklaması da gerçekleştiren Demircan, Türkiye’nin nükleer enerji meselesini Japonya’nın gündemine de taşıdı.

Fukuşima Nükleer Felaketi’nin dünya için önemli mesajlar taşıdığına inanan Demircan Japonca diline hakim olmasından dolayı sorumluluk hissederek nükleer enerjinin gerçekleri üzerine derinlemesine araştırmaya ve yazmaya da başladığını programda ifade etti.

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Enerji

ManşetTarım-Gıda

Ayşe Bereket, Açık Radyo’da Monsanto’yu anlatıyor

Monsanto’nun tarım ilacı adı ile pazarladığı tarım zehri Round Up ile kansere yakalanan ve bu durumu mahkemeye taşıyıp şirketten 289.2 milyon dolar tazminat almaya hak kazanan Dewayne Johnson‘un tüm hikayesini hem kendi blogu hem de gazetemiz üzerinden detayları ile paylaşan Ayşe Bereket bugün 16:00’da Açık Radyo Sudan Gelen programına konuk oluyor.

Hem programı hazırlayan ve sunan Akgün İlhan‘ın hem de konuk Ayşe Bereket’in gazetemiz yazarlarından olduğu bilgisini de aktararak Sudan Gelen’in programa dair ilettiği bilgiyi sizlerle paylaşıyoruz.

Ayşe Bereket, Açık Radyo’da Monsanto’yu anlatıyor

Ayşe Bereket

“Bugün saat 16.00’da Sudan Gelen’de konuğum GDO meselesiyle ilgili yazdığı yazılardan tanıdığımız Yeşil Gazete yazarı Ayşe Bereket olacak.

Bereket ile Monsanto’nun ürettiği Roundup ve RangerPro adlı herbisitlerde yani otkıranlarda bulunan glifosat yüzünden kansere yakalandığı iddiasıyla şirkete dava açan Dewayne Johnson’a 289,2 milyon dolar tazminat ödenmesi kararını ve Monsanto’yu konuşacağız.

Bu tarımsal zehri Türkiye’de de kullanılıyor. Hepimizin sağlığını ve geleceğini doğrudan ilgilendiren bir mesele.

Bu sohbeti kaçırmayın.

Programı şu bağlantı üzerinden dinleyeblirsiniz.”

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

Köşe Yazıları

Suyumuz plastik çorbasına dönmesin

Bu yazı 14 Nisan 2018 tarihinde Akgün İlhan tarafından yapılan TEDx konuşmasının bire bir metnidir. 

***

Bugün size anlatacağım hikâye bir sonla başlıyor. Bir balinanın hazin sonu bu… Aşağıdaki fotoğraf 2017’de Ocak ayında çekildi. Fotoğraftaki balina Norveç’in Bergen kentine 10 mil uzaklıkta bulunan Sotra adası kıyısında bulunmuştu. Peki, normalde tropik ve ılıman denizlerde yaşayan bu balinanın Norveç’in soğuk sularında ne işi vardı?

Yapılan otopside durum anlaşıldı. Balinanın midesinden farklı ülkelerde üretilmiş 30 civarında büyük torba çıktı. Torbalar midenin içini tamamen kaplamıştı. Bunun dışında yüzlerce plastik parçası ve üzerlerinde Danimarkaca ve İngilizce yazılar olan hazır yiyecek ambalajları vardı. Zoologları balinanın o kocaman midesinde herhangi bir yiyecek kalıntısı bulamamıştı. Hayvanın bağırsakları besinden tamamıyla mahrum kalmıştı. Balina bu plastikleri yiyecek sanıp yutmuş, sindirilemeyen plastikler sindirim sistemini tıkamıştı. Zavallı hayvan açlıktan ve çektiği acılar yüzünden yüzlerce mil öteye yüzmüş ve en sonunda Norveç kıyılarında karaya vurup ölmüştü.

Balina kısa sürede sadece denizlerdeki plastik kirliliğinin sembolü haline geldi. Daha doğrusu 2017’deki sembolü diyelim. Zira bundan önce de farklı ülkelerde benzer durumlar yaşanmıştı.

Mesela 2016’da ondan fazla balina Almanya kıyılarında karaya vurmuştu. Midelerinde kovadan tutun da araba parçasına kadar çeşitli plastik objeler bulunmuştu. Onların da midelerini dolduran plastik yüzünden aşırı açlığa bağlı kalp yetmezliğinden öldüğü ortaya çıkmıştı.

Nitekim bu olaydan sonra geçtiğimiz yaz bir ekolojik sanat çalışması gerçekleştirildi. İşte sadece plastik şişe, poşet ve pipetlerden yapılan bir balina heykeli. Yaklaşık on metre uzunluğundaki balina heykelinin büyüklüğü tesadüfî değil. Burada kullanılan plastik atık miktarı okyanuslara bir saniyede boşaltılanla aynı. Denizlerdeki plastik kirliliğini anlatmak için tasarlanmış olan bu heykel İngiltere, Galler ve İskoçya’da çeşitli deniz kentlerinde gösterildi.

Maalesef plastik kirliliği sadece balinaları etkilemiyor. Balıklar, omurgasızlar, mercanlar, bitkiler, kısacası denizde yaşayan her canlı bundan nasibini alıyor. 600’den fazla deniz türü plastiklerden olumsuz etkileniyor (SLIDE 6).

280’den fazla deniz hayvanı türünün plastikleri yediği biliniyor. Örneğin 2015’te Avustralyalı ve İngiliz bilim insanları tarafından yapılan bir araştırma deniz kuşlarının %90’ının kursaklarında plastik olduğunu ortaya koydu.

2050 yılında ise kuşların %99’unun bedenlerinde plastik olacağı tahmin ediliyor. Kuşların vücutlarından çakmak, şişe kapağı ve kulak temizleme çubuğu gibi hepimizin günlük hayatında kullandığı plastik objeler çıkabiliyor.

Peki, bu gündelik eşyalar nasıl ölümcül hale geliyor? Miktarlarıyla… Düşünün sadece Avrupa kıtasında dakikada 190 bin plastik torba tüketiliyor. Bu konuşma süresince sadece Avrupa’da kullanılan plastik poşet sayısı 3 milyonu kadar olacak. Bunların büyük kısmı geri dönüşüme tabi tutulmadığı için denizlerde son bulacak. 100 bin balinayı daha öldürebilecek bir miktar bu. Sadece bugünün sonunda ise tüm balinaları okyanuslardan silmeye yetecek kadar plastik torba denizlere ulaşmış olacak. Birleşmiş Milletler verisine göre dünyada şimdiye kadar 8,3 milyar ton plastik hammaddesi kullanıldı. Bunun 6,3 milyarı atığa dönüştü. Bu atıkların %9’u geri dönüşüme girdi, %12’si yakıldı ve %79’u çöplüklerde ve doğada birikti. Çöplüklerden rüzgârın ve yağışların etkisiyle taşınan ve bazen de doğrudan denize dökülen plastik miktarı yılda 8 milyon tonu aşıyor. Ve bunların çözünmesi bazen on yıllar bazen yüz yıllar alabiliyor. Dolayısıyla bunlar birikiyor. Mesela plastik poşetlerin ömrü 20 yıl. Köpük plastik bardakların yaklaşık 50, pipetlerin 200 sene. Bebek bezi ve plastik şişe gibi objelerin ömrü ise 450 yıl. Düşünsenize bugün doğaya attığımız ve çoğu okyanuslarda son bulan plastik şişeler torunlarımızın torunlarından sonra bile var olmaya devam edecek.

Şimdi denizde yüzen bir plastik şişeyi düşünelim. 450 sene sonra bu şişe puf diye yok mu olacak?  Modern kimyanın babası Antoine Lavoisier’in de dediği gibi “Doğada hiçbir şey yoktan var olmaz, vardan da yok olmaz, sadece dönüşür”. Evet, denizdeki suyun, tuzun, diğer kimyasal maddelerin, güneşin, sıcaklığın ve dalgaların etkisiyle aşınan ve parçalanan plastik şişe zaman içersinde mikro plastiklere dönüşüyor.

Çapı 5 milimetrenin altında olan plastik parçalarına mikro plastik diyoruz. Yani, o plastik şişe 450 sene sonra bile yok olmayacak. Belki 450 sonra insanlık ortadan kalkacak ama arkamızda bıraktığımız plastik çöp yığını bizden sonra da var olmaya devam edecek.

İşte bu yok olmayan mikro plastikler denizlerdeki besin piramidinin en altındaki planktonların besini oluyor. O planktonları yiyen sardalye ve hamsi gibi küçük balık türleri de dolaylı olarak mikro plastikleri bünyelerine almış oluyor. Ancak balıklar plankton büyüklüğündeki mikro plastikleri de yiyecek sanarak yutuyor. Ve sonra bu balıkları yiyen büyük balıklar da aynı şekilde plastik zincirine dâhil oluyor.

Mikro plastiklerin aynı zamanda çevrelerindeki zehirli kimyasalları mıknatıs gibi kendilerine çekme özelliği var.  Öyle ki bir mikro plastik parçacıktaki toksik kimyasal madde oranı deniz suyundakinin milyon katına kadar bile çıkabiliyor. Yani mikro plastikleri yiyen canlıların sadece midesi dolup sindirim sistemleri tıkanmıyor, zehirlere de maruz kalıyor.

Planktonlar aynı zamanda bir başka plastik kaynağı olan mikro lifleri de yiyor. Bu liflerin çapları 3 mikrona kadar inebiliyor. Bir mikron bir milimetrenin binde biri. Kırmızı kan hücreleri ise 6 ila 10 mikron arasında. Yani bazı mikro lifler kan hücrelerinden bile küçük olabiliyor. Bunlar tekstil ürünlerinden geliyor. 2016 tarihli bir araştırmada çamaşır makinesinde yıkanan bir polar ceketten ortalama 1,17 gram (250 bin parça) mikro lifin koptuğu hesaplandı.

Kopan lifler atık suyla birlikte önce kanalizasyona, oradan da atık su arıtma tesislerine gidiyor. Ancak pek çok tesis bu kadar küçük parçaları tutacak bir filtrasyon sistemine sahip değil. Bu liflerin %40’a kadar varan bir kısmı arıtılmış suyla birlikte nehirlere, göllere ve denizlere akıyor. Yani sadece denizler değil tatlı su varlıklarımız da plastikle kirleniyor.

Yukarıdaki fotoğrafta Machester kentindeki Mersey Nehri’nden alınan su örneğini görüyoruz. Suda bulunan mikro plastiklerin büyütülmüş hali bunlar.

Mikro plastiklerin başka kaynakları da var. Mesela bunlar şampuan, yüz temizleme jeli, diş macunu ve makyaj malzemeleri gibi kişisel bakım ürünlerinde de bolca mevcutlar. Bu ürünlere doku katmanın ve hacmini artırmanın en az maliyetli yolu içlerine mikro plastik parçalar katmak. Dolayısıyla şirketler de doğal madde yerine sentetik olanı tercih ediyor. Bunları her kullandığımızda suyu yine plastikle kirletmiş oluyoruz.

Yer altı suları, yüzey suları, atmosferik su ve biyolojik su bir bütünün parçaları. Su sürekli bir döngü halinde. Dolayısıyla bir yerde olan kirlenme bir diğerini de etkiliyor. Nitekim bu kirlenme içme suyumuzu da etkiliyor. Geçtiğimiz sene yapılan bir bilimsel araştırmada beş kıtadan farklı ülkelerin şebeke sularından alınan örnekler alınmıştı. İncelenen suların %83’ünde mikro plastik kirliliği bulunmuştu.  Aynı bilim ekibinin yaptığı bu sene yayımlanan rapor ise ambalajlı sularla ilgiliydi.

Hepimizin bildiği 11 dünya markasına ait 259 su şişesi incelenmiş bunların %93’ünde mikro plastik bulundu. Üstelik ambalajlı sularda şebeke suyundan iki kat fazla mikro plastik vardı. Araştırmaya göre plastik kirliliğinin bir kısmı suyun içinde bulunduğu ambalajdan da kaynaklıydı.

Peki, içtiğimiz, içinden çıkanı yediğimiz, yıkandığımız, yüzdüğümüz su bir plastik çorbasına dönmüşken, bedenlerimiz ne durumda? Vücudumuzun %60’ı su. Su bir bütün ve sürekli döngü halinde. Bedenlerimizdeki su da bu döngünün parçası. Dünyadaki su bedenlerimizden geçiyor. Her seferinde daha çok plastikle kirlenmiş olarak geçiyor. Her geçtiğinde mikro plastiklerin bir kısmını vücutlarımızda bırakarak geçiyor. Yapılan araştırmalarda yediklerimizle vücudumuza giren mikro plastiklerin %1’inin vücut dokularında kaldığı tahmin ediliyor.

2014 yılında yapılmış bir araştırmada kabuklu deniz hayvanı yiyen Avrupalıların senede 11 bin mikro plastik parçayı vücutlarına aldıkları tespit edilmiş. Aynı yıl yapılmış bir başka çalışmada her bir çiftlik midyesiyle birlikte ortalama 178 küçük plastik parçasının yendiği ortaya çıkarılmış. Her ikisinin de yüzde birinin vücudumuzda biriktiğini hesaba katarsak bedenlerimizin de denizler gibi kirlenmekte olduğunu anlıyoruz.

2015 yılında Paris’te yapılan bir başka araştırma ise havadaki mikro plastik kirliliğinden bahsediyor. Senede 3 ile 10 ton arası mikro plastik lifin şehre yağdığı hesaplandı. Bu çalışma evlerin içindeki havada bile bu liflerden olduğunu ortaya çıkardı.

Mikro plastiklerin insan vücuduna doğrudan etkileri üzerine yapılmış çok az sayıda çalışma var. Çoğu yeni olan çalışmaların da sonuçları da henüz kesinleşmiş değil. Daha çok mesleki hastalıklar üzerine yapılmış araştırmalar var. Örneğin tekstil işçilerinin maruz kaldığı mikro plastik liflerle ilgili yapılmış araştırmalar var. Akrilik, polyester ve poliyamidlerin mikro liflerinin akciğerlerin derinliklerine kadar gidebildikleri saptanmış. Havadaki mikro lifler henüz tepkimeye girmemiş katkı maddelerini, boyaları ve pigmentleri bünyelerine çekiyor. Ve bunların akciğerin derinliklerine kadar taşınması üreme sistemini bozabiliyor, kansere ve mutasyona neden olabiliyor.

Mikro plastiklerin insan sağlığı üzerindeki etkilerini çalışan araştırmalar az da olsa görünen köy kılavuz istemiyor. Bir şey doğaya zarar veriyorsa, er ya da geç bedenlerimize de zarar verecektir. Suyun içine ne atarsak su bize geri veriyor. Su temizken şifa, kirliyken hastalık taşıyor. Denizlerimiz, nehirlerimiz, yer altı sularımız ve atmosferimiz plastikle kirlenirken biz de kirleniyoruz. Bunları bilmek için tıp okumuş olmak ya da geleceğe yolculuk yapmak gerekmiyor.

Sotra adasında karaya vuran balinaya dönecek olursak, aslında biz de plastik yiyoruz. Plastik giyinip, plastik içiyoruz. İnsanlığın tuhaf icatlarından habersiz bir balina plastik torba yiyince niye şaşıyoruz?  O balinanın mecbur edildiği plastiğe biz kendi kendimizi mahkûm ediyoruz. Sanki plastiksiz bir hayat mümkün değilmiş gibi her şeyi plastik ambalajlarla kat kat sarıyoruz. İçimiz dışımız plastik olmuş şekilde yaşıyoruz. Plastik atıklardan yapılan o balina heykelinin yerini plastik insan heykelleri almadan silkinelim.

Çünkü böyle devam edersek 2050 yılında toplam plastik üretimi 33 milyar tona çıkacak. Bu şimdikinden çok daha büyük boyutlarda bir kirlenme demek. Bu sonu yaratan bizler, onu değiştirebiliriz. Bakın Birleşmiş Milletler 2017’de Temiz Denizler adlı küresel ölçekli bir kampanyayla tek kullanımlık plastiğe savaş açtı. ABD kişisel bakım ürünlerinde mikro plastik kullanımı 2015 yılında yasaklandı. Avrupa Birliği ise 2019 yılı itibariyle tüm üye ülkelerin plastik torba kullanımında %50’lik bir azalmayı zorunlu kıldı. 2025 yılında da bu azalma %80’e çıkacak. Türkiye’deyse tek bir vatandaş senede ortalama 312 plastik torba tüketiyor. Ve plastik ambalaj atıklarının sadece %26’sı geri dönüşüme gidiyor. Ancak bunu değiştirmek bizim elimizde.

O balinanın sonu değiştirilemez bir kader değil. Sadece bir kişi bile yanında bez torba taşıyıp, plastik poşet kullanmayı keserse yılda 312 tane poşetin doğaya atılmasını engellemiş olacak. Böylece belki onlarca balinanın, yüzlerce kuşun hayatını kurtaracak. Plastik şişede su almak yerine yanında matarasını taşıyan tek bir insanla suyumuz daha az kirlenecek, daha az hastalanacağız.

Belki de koca dünyayı ben mi kurtaracağım diyorsunuz içinizden. Onca plastik dağını benim atmadığım şişe mi azaltacak? Evet, 7,6 milyarlık insan denizinde her birimiz sadece bir damlayız. Küçüğüz ama bir gram arsenik bir ton suyu zehir yapmaya yetmiyor mu? Gelin o bir damlayı geri alalım. Böylece bir tonluk zehri bir tonluk şifaya çevirelim. Dünyada kötü değil iyi bir değişime vesile olmak bizim seçimimiz. Değişim rüzgârının getirdiği yağmurun ilk damlası olalım. Düştüğümüz insan denizinde halka halka yayılıp başka damlalarla buluşalım büyüyelim. Bu hikâyenin sonunu yeniden yazıp balinaları, denizlerimizi ve kendimizi plastikten kurtaralım.

***

Açık Radyo‘da Akgün İlhan tarafından hazırlanıp sunulan Sudan Gelen programının konuğu Mine Tekman denizlerdeki plastik kirliliğin boyutlarını, canlılar ve halk sağlığı üzerindeki etkilerini ve bu kirliliğe karşı ne yapılabileceğini anlattı. Programı yukarıdaki bağlantı üzerinden dinleyebilirsiniz.

Akgün İlhan

Hafta SonuManşet

Yer altı sularının hal-i ahvali: Dereler akmaz kuyular yetmez oldu

Çocukluğunda gürül gürül akan o dere kupkuru kalmış. Mardin’in Akarsu beldesine o güzel ismini veren dere akmaz olmuş şimdi. Mardin Kızıltepe’de çiftçiler küresel pazarın taleplerine yönelik ürünler yetiştiriyor artık. Ama mısıra su yetmiyor. Kışın yetiştirilen buğdaya bile su yetmez olmuş hatta. Kuyular açılıyor bir biri ardına, kimi lisanslı kimi lisanssız. Sayıları beş bini buluyor, belki de daha fazla. Kimse tam olarak bilmiyor. Kuyuların sayısı gibi derinliği de artıyor sürekli. Hep daha derine iniyor kuyular. 650 metre derinliğe ulaşmış, arzın merkezine doğru ilerliyorlar.

Açık Radyo’da iki haftada bir Salı günleri saat 16.00’da yayınlanan Sudan Gelen’e konuk olan Adnan Mirhanoğlu anlattı:

Adnan Mirhanoğlu ile Açık Radyo’da

“Derenin kurumasının nedeni sadece iklim değişikliği değil dereyi besleyen yeraltı sularının büyük ölçekte üretim yapan ve su kuyularını tam kapasite kullanan çiftçiler de.”

Göz göre göre kuruyan, daha doğrusu kurutulan o derenin suyu yetmez oldukça beldenin geçimlik tarımla uğraşan çiftçileri de bir araya gelip kuyu açmak zorunda kalmış. Küçük çiftçi de bu kısır döngünün bir paçası haline geliyor istese de istemese de.

Susuzluk şiddetlendikçe kente göç bazıları için kaçınılmaz oluyor. Yer altı sularının içinde bulunduğu bu kısırdöngü göçün, yoksulluğun ve ekolojik adaletsizliğin de parçası haline işte böyle geliyor…

Kuyuya düşmüş parlayan o şey ay mı, güneş mi? Yoksa ortak geleceğimiz mi? Kuyu derinleştikçe daralan ve kararan geleceğimiz belki de. Kuyuya bir ip atık, derinliğine şöyle bir baktık…

Geleceğimizin garantisi yeraltı sularımızın hali-i ahvalini gelin buradan dinleyin dedik…

Sudan Gelen’in önceki bölümlerini bu bağlantı üzerinden takip edebilirsiniz.

 

 

Akgün İlhan

Kategori: Hafta Sonu

Ekolojik YaşamGünün ManşetiManşet

Açık Radyo’nun yeni programı ‘Sudan Gelen’in ilk konusu Buket Atlı ile permakültürde su yönetimi

Açık Radyo’nun 30 Nisan – 4 Kasım arasındaki 47. yeni yayın döneminde yepyeni bir program başlıyor. Adı “Sudan Gelen”. Gazetemiz yazarlarından Akgün İlhan’ın hazırlayıp sunduğu Sudan Gelen iki haftada bir Salı günleri saat 16.00 ile 16.25 arasında yayınlanacak.

Sudan Gelen

Programın ana teması ise şu şekilde tarif ediliyor:

Hayat suyun varlığıyla başladı ve onunla devam ediyor. Hayatın sonunu ise suyun yokluğu getirecek. Yaşadığımız gezegende içinde su bulunmayan, sudan gelip suya karışmayan hiçbir şey yok. Suyun yaşamın başlangıcı olduğunu, her varlık için vazgeçilmezliğini ve yeri dolduramazlığını vurgulamak hiç bu kadar önemli olmamıştı.

İşte bu yüzden sudan gelen hikâyelerle insanlığın doğayla ve kendiyle olan ilişkisini anlatmaya çalışıyor Sudan Gelen. Parçası olduğumuz doğayla nasıl bir ilişki içindeyiz? Doğaya nasıl bakıp, ona nasıl davranıyoruz? Kendimizi doğanın neresinde konumlandırıyoruz? Biz insanlar kimiz, nasıl canlılarız? İnsanlık için nasıl bir gelecek hayal ediyoruz?

Bu can alıcı sorulara cevap ararken doğanın en temel bileşeni ve bedenimizin yüzde 60’ını oluşturan suyla ilişkimize baktıkça kendimizi de daha iyi tanımayı hedefliyor.

İlk program: Buket Atlı ile Permakültür’de su yönetimi

Programın ilk konuğu Buket Atlı ve ilk konusu permakültürde su yönetimi olacak.

2016’dan bu yana Şehirde Ekolojik Uygulamalar Atölyesi çalışmalarını takım arkadaşlarıyla birlikte yürüten Buket Atlı, ekolojik ayak izimizi küçültmek ve sağlıklı bir hayat yaşamak için ille de bu kenti terk edip köye yerleşmek gerekmediğini söylüyor. Atlı, kentte ekolojik bir yaşam kurmanın kalbinde yatan doğru su kullanımı konusunda bilgi ve deneyimlerini Sudan Gelen’de anlatacak.

Şehirde Ekolojik Uygulamalar Atölyesi

Açık Radyo’yu İstanbul ve yakın civarında yaşayanlar fm 94.9 bandından dinleyebilirler. Internet üzerinden canlı dinlemek isteyenler ise bu bağlantı üzerinden dinleme imkanına sahip.

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Ekolojik Yaşam