Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Su altından kıymetlidir

28Son dönemde azalan yağışlar ve özellikle İstanbul’u besleyen barajlardaki doluluk oranlarındaki düşüşlerle birlikte kuraklık tekrar gündemimize girmeye başladı. Aslında kuraklık kavramı yaşadığımız coğrafyada aklımızdan hiç çıkmaması gereken bir konu, çünkü ülkemiz yeterince yağış almıyor. Üstüne üstlük bir de hızla artan bir nüfusumuz var.

Eğitim hayatımız boyunca iki kavramı bolca duyduk: Suyu bol bir ülkeyiz ve tarımda kendisine yetebilen az sayıda ülkeden biriyiz. Bu kavramların eğitim sistemimize sokulduğu zamanlar düşünüldüğünde bu iki kavram da çok yanlış değil. Gökten düşen yağış miktarı dönemsel olarak farklılık gösterse de son yüz yıl içerisinde bir sorunu yoktan var edecek kadar değişmedi. Ancak cumhuriyetin ilk yıllarında 15 milyon olan nüfusumuz bugün 80 milyonu aşmış durumda. Bunun bize getirdiği önemli fark ise kişi başına düşen su miktarının neredeyse altıda birine düşmüş olması. Yani bundan yüz yıl önce suyumuz boldu, bugün ise su stresi yaşıyoruz. Bunun nedeni de suyun azalması değil bizim çoğalmış olmamız.

Küreselleşme riski

Bir diğer olgu da bizim oldukça dışımızda gelişen ve devletimizin tam da doğru tepkiyi veremediği küreselleşme olgusudur. Biz dünyanın başka bölgelerinin ihtiyaç duyduğu nesneleri burada daha kolay ve ucuza üretiriz, dünyanın geri kalanı da bizim ihtiyaç duyduğumuz nesneleri daha kolay ve ucuza üretir, sonra bu nesneleri birbirimize satarız. Aslında fikir olarak çok kötü gözükmese de konu gıda olduğunda küreselleşme ciddi sorunlara yol açabiliyor. Dünyanın muhtaç olduğu ve bizden başka kimsenin sahip olmadığı bir kaynağa sahipsek kendi şartlarımızı öne sürerek gıda güvenliğini sağlayabiliriz, ama ne yazık ki şu anda o durumda değiliz. Küreselleşme de kendimizi besleyebilme becerimizi elimizden almış durumda. Bundan dolayı ülke politikasında atmamız gereken en önemli adım kendi toprağımızda kendimizi besleyebilecek ürünleri yetiştirebilmeyi sağlamaktır.

Dünyada her sene kaynaklardan 3500 km3 su çekiliyor ve bu suyun sadece üçte biri verimli şekilde kullanılıyor. Kaynaklardan çekilen suyun neredeyse üçte ikisinden tarımda faydalanılıyor. Burada kolayca görebileceğimiz sorun, biz diş fırçalarken musluğu kapatsak da tarımda vahşi sulama yaptığımız müddetçe su stresimizin artacak olmasıdır.

Ayrıca ülkemizde tarımda kullanılan su miktarı da tarımsal üretim için gerekli olan mevsimlerde yeterli yağış alınıp alınmadığına bağlıdır. Çoğu bölgede üretilmesi planlanan ürünler sulama gerektirmektedir ve bu sulama miktarının azalan yağışlar sebebiyle artması doğaldır. Ülkemiz genelinde baktığımızda ise gerek yağış ile beslenen gerekse de sulama gerektiren tarımda kuraklık önemli risk faktörü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Özellikle yağış ile beslenen tarımda ülkemizin neredeyse tamamı bir kuraklık riski altında bulunmaktadır. Bu risk tahmin edebileceğimiz üzere Orta Anadolu’da yoğunlaşmakta ancak Trakya, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Karadeniz bölgeleri de orta-yüksek kuraklık riski kategorisinde değerlendiriliyor. Bu riskler üzerimize duraklamadan gelmekte olan iklim krizi ile birlikte çok daha fazla artacaktır. İklim değişikliği düşen toplam yağış miktarını değiştirmese de yağış rejimini etkileyerek kurak dönemlerin uzayarak şiddetlenmesine ve bu dönemler sonundaki yoğun yağışların da artmasına neden olacaktır. Yoğun yağışların artması ise suyun toprağın altına inip bitkilerin köklerini beslemek yerine akışa geçerek zarar kaynağı olmasına neden olacaktır.

Sulamalı tarım yapılan bölgelerdeki kuraklık beklentisi de benzer bir dağılım göstermektedir. Burada sulamalı tarımda ülkemizin büyük kısımlarında yer altı suyu kullanıldığını ve yer altı suyunun sürdürülebilir bir kaynak olmadığını eklemek gerekiyor. Eğer sulamayı nehirlerden aldığımız suyla yapmıyorsak kısa vadede suyumuzun tükeneceğini unutmamamız gerekiyor. Bugün, özellikle Orta Anadolu’da kuyulardan çekilen suyla yapılan tarım sürdürülebilir değildir ve en kısa zamanda bölgenin geleceği için alternatif ürün desenlerine geçilmesi gerekmektedir.

Kuraklık sinsi bir sorundur. En fazla yağış aldığını düşündüğümüz bölgelerde bile değişen yağış rejimi tarımsal üretimi ciddi biçimde etkileme yetisi taşır. Mesela Doğu Karadeniz dediğimizde aklımıza asla kuraklık gelmese de bugün için çay üretiminde ciddi bir kuraklık riski bulunmaktadır. Doğu Karadeniz’deki 210 bin ton çay üretiminin %98.5’luk kısmı ülkenin diğer bölgelerinde olduğu gibi orta-yüksek kuraklık riski altındadır. Ancak Gürcistan sınırına yakın ve çok kısıtlı bir bölgede bu risk orta seviyeye düşmektedir. Bu nedenle su konusunda artık rahatça yerimizde oturabilmemiz mümkün değildir. Su çok kıymetli bir kaynaktır ve besin üretiminin temelini oluşturmaktadır. Sürdürülebilir bir gelecekte önemli açlık sorunları ile karşılaşmak istemiyorsak suyumuza sahip çıkmak zorundayız.

Not: Bu yazıdaki verilerin tamamı World Resources Institute (WRI) tarafından sağlanmıştır.

Kategori: Hafta Sonu

İklim KriziManşet

Türkiye su kıtlığı tehlikesiyle karşı karşıya

Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından hayata geçirilen Ulusal Havza Yönetim Stratejisi kapsamında, Trabzon’da düzenlenen Doğu Karadeniz Havza Yönetim Heyeti, Vali İsmail Ustaoğlu başkanlığında toplandı.

Havzaların korunması, kurumlar arası koordinasyonun sağlanması ve konuyla ilgili uygulamaların takibi amacıyla faaliyet yürüten heyette Tarım ve Orman Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Uzun da yer aldı. Uzun, Türkiye’deki su varlığının durumuna ilişkin bilgiler paylaştı.

‘Su kaynakları hızla azalıyor’

Kullanılabilir, temiz su varlığına olan ihtiyacın her geçen gün arttığını belirten Uzun; hızlı nüfus artışı, ihtiyaçların artması ve sanayileşmenin etkisi ile Türkiye ve dünyada su varlıklarının hızla azaldığını belirtti.

Türkiye’de kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarının bin 365 metreküp olduğunu belirten Uzun, “Nüfus artışı ve sanayileşme hızı göz önüne alındığında 2030 yılında bu miktarın yıllık bin 120 metreküpe kadar düşeceği öngörülmektedir. Bu verilere göre, ülkemiz günümüz itibarıyla su fakiri olmamasına rağmen, su zengini bir ülke de değildir. Su stresi altında bir ülkedir” şeklinde konuştu. Uzun “Hatta yapılan birçok çalışmaya göre, yakın bir gelecekte ülkemizin su kıtlığı yaşayan bir ülke durumuna gelmesi bile muhtemeldir” dedi.

İklim krizi su varlıklarını etkiliyor

Küresel iklim değişikliği sebebiyle, su varlıklarının kalite ve miktar yönünden olumsuz etkilendiğini aktaran Uzun, “Kuraklık şartları ve aşırı yağışların sonucunda meydana gelen taşkınların” zarar verdiğini hatırlattı. Uzun, iklim değişikliği kapsamında Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından yapılan çalışmalara göre, gelecekte de sıcak gün, sıcak gece, ardışık kurak gün sayıları ve sıcak hava dalgası sayılarında ciddi artışlar beklendiğini kaydetti.

Ustaoğlu: Su sıkıntısını miras bırakmamalıyız

Çağın önemli sorunlarından biri olarak nitelendirdiği iklim krizinin havzaları olumsuz etkilememesi için ilgili kurum ve kuruluşlara olduğu kadar vatandaşlara da ödevler düştüğüne vurgu yapan Vali Ustaoğlu, “Topyekûn bir hareket tarzı benimsemeli ve sonraki nesillere su sıkıntısını miras bırakmamalıyız. Havza Yönetim Heyetimizin 2019 yılı toplantı gündeminin ve alacağımız kararların hayırlara vesile olmasını temenni ediyor, 2020 yılında her hangi bir sel ve taşkın olayı yaşanmamasını diliyorum” ifadelerini kullandı.

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

Su kıtlığı yeni felaket risklerini artırıyor

Almanya’da yayınlanan 2019 Dünya Risk Raporu’na göre iklim değişikliği suya erişimi doğrudan etkiliyor. Su kıtlığı yaşanan ülkelerin de olası doğal felaketlere karşı daha dayanıksız olduğuna dikkat çekiliyor.

Küresel ısınma, kendini aşırı sıcaklar, artan sel felaketleri ve kuraklıkların yanı sıra temiz suya ulaşım ve bu suyun dağıtımında yaşanan sıkıntılarda da belli ediyor. 2019 Dünya Risk Raporu, temiz suya erişim ve bu suyun dağıtımında sıkıntı yaşayan ülkelerin, olası doğal felaketlere karşı da daha zayıf ve kırılgan bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyuyor.

DW Türkçe’nin haberine göre, çeşitli yardım örgütlerini bünyesinde barındıran “Kalkınma Yardım Eder” adlı birlik ile Bochum Ruhr Üniversitesi’ne bağlı Barışı Güvence Altına Alma ve İnsani Uluslararası Hukuk Enstitüsü tarafından hazırlanan rapor, 180 ülkedeki felaket risklerini doğal felaketler ve toplumların bu felaketlere dayanma gücü üzerinden analiz ediyor.

Sorun sadece suyun az olması değil

Raporda temiz suya erişim ve suyun yol açtığı tehlikelerden korunmaya, “Su güvenliği” başlığı ayrıldı. İklim değişikliğinin su bazlı sorunları sadece suyun az olduğu bölgelerde değil, dünyanın her yerinde artırdığı raporun dikkat çekici tespitlerinden biri.

Batı Afrika‘da, Somali, Etiyopya, Cibuti ve Eritre‘yi kapsayan ve “Afrika Boynuzu” adı verilen bölgedeki kuraklık, Afrika’nın güneyinde ve Asya’da etkili olan, sel felaketlerine de yol açabilen siklonlar, raporda belirtildiği üzere on yıllardır uygulanan suya erişim ve dağıtım uygulamalarını yetersiz kılmaya başlamış durumda. Rapor, bu bölgelerde yaşanacak olası doğa felaketleri ya da silahli çatışma süreçlerinin, suya ulaşma olanağını daha da zorlaştıracağına dikkat çekiyor.

Felaket riski en yüksek yerler

Hazırlanan rapora göre, dünyada felaket riskinin en yüksek olduğu yerler, Büyük Okyanus’taki adalar ile Yeni Zelanda, Avustralya ve Papua Yeni Gine’yi kapsayan Okyanusya bölgesi, Güneydoğu Asya, Orta Amerika ve Batı ile Orta Afrika.

Doğal felaket riski en yüksek üç ülke arasındaki Vanuatu.

Doğal felaket riski en yüksek üç ülke ise ada devletler olan Vanuatu, Antigua ve Barbuda ile Tonga. En büyük risk altındaki ülkeler sıralamasında ilk 15 sıradaki ülkelerden onu ada devletlerden oluşuyor. Bu ülkelerde, deniz seviyesinin yükselmesi durumunda yaşanacak su taşkınlarının yanı sıra, kasırgalar ve bazı yerlerde depremler de potansiyel risk olarak gündemde.

Hollanda risk altında ancak dayanıklılığı yüksek

Dünyada felaket riski en düşük olan ülke ise söz konusu rapora göre Katar. Almanya ise 180 ülkelik listenin 163’ncü sırasında yer alıyor. Olası bir felakette, toplumların dayanıklılığını ele alan araştırmaya göre ise en kırılgan toplumlar kategorisinde birinci sırayı Orta Afrika Cumhuriyeti alırken, onu yine Afrika ülkeleri olan Çad, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Eritre takip ediyor.

Bu arada olası bir doğal felaketin doğrudan büyük bir risk anlamına gelmediği ülkeler de listede göze çarpıyor. Örneğin, deniz seviyesinin yükselmesi halinde, büyük bir su taşkını riski altında kalacak olan Hollanda‘da, toplumsal dayanıklılığın üst düzeyde olması nedeniyle bu ülke risk altındaki ülkeler sıralamasının 77’nci sırasında yer alıyor.

‘Paris hedeflerini ciddiye alın’ 

Raporda, uluslararası toplumun Paris Anlaşması‘nda kararlaştırılan hedefleri ciddiye almaması durumunda, felaketlere karşı koruyucu görevler üstlenen makamlarla, örneğin erozyona karşı ağaçlandırma faaliyetleri yürüten ve buna benzer yerel girişimlerin kısıtlı seviyede başarılı olabilecekleri vurgulandı. Raportörlere göre birbirini tetikleyen felaket riski ile toplumsal dayanıksızlık sarmalının kırılması için yerel, ulusal ve uluslararası önlemlerin koordineli bir şekilde ele alınması gerekiyor.

Kategori: İklim Krizi

EkolojiManşetTürkiye

Çevre Bakanlığı araştırması: ‘Çevresel göstergeler’ parlak değil

Türkiye’nin birincil yani doğal enerji yoğunluğu, Avrupa Birliği ülkelerinin ortalaması ile karşılaştırıldığında çok geride geride kaldı.

Türkiye’nin suları “çok kirli” kategorisinde ve su kullanım endeksi “kıtlık” sinyali veriyor. Canlı türleri açısından ciddi riski olan tarım zehri kullanımı; son 10 yılda yüzde 57 oranında artarak 59 bin tona yükseldi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hazırlanan “Çevresel Göstergeler” başlıklı raporda felaket uyarısı yapıldı. Rapora göre yüzde 20’nin üzerinde kıtlık sinyali veren su kullanım indeksi, yıllar içinde artarak yüzde 25.8’e çıktı. Türkiye’nin su kaynakları yönetimi konusunda önlem alması gerektiği tespiti yapıldı.

Ergene, Küçük Menderes, Gediz, Kuzey Ege, Sakarya ve Susurluk havzalarında yapılan ölçümlerde; su kalitesinin “çok kirlenmiş su” olduğu tespit edildi.

Endemik türler ‘çok tehlikede’

Türkiye, endemik bitkiler açısından çok zengin olmasına rağmen bu türler ciddi tehlike ile karşı karşıya. Türlerin 600 kadarı “çok tehlikede”, 700 kadarı da “tehlikede” kategorisinde yer aldı. .

Milli park, tabiat parkı, sulak alanlar, kent ormanlarını kapsayan korunan alanların, toplam alana oranı yüzde 10.1’den 8.9’a geriledi.

Türkiye’nin 2017 yılı enerji tüketimi ise 145.3 milyon ton eşdeğer petrol seviyesinde. Türkiye’nin birincil yani doğal enerji yoğunluğu, Avrupa Birliği ülkelerinin ortalaması ile karşılaştırıldığında geride kaldı.

Demiryolu kullanımı azaldı  

Rapora göre çevresel etkileri açısından karayollarına tercih edilmesi gereken demiryollarının kullanımında, yük taşımacılığı 2013’te yüzde 75 iken 2013 yılında yüzde 43’e düştü. Otomobil satın alma 2003 yılı sonundan 2017 yılı sonuna kadar yüzde 167.2 artış gösterdi. Karayolu ile yolcu taşımacılığı maliyeti yüzde 245.2, demiryolu ile yolcu taşımacılığı maliyeti yüzde 209.2, deniz ve yurt içi suyolu ile yolcu taşımacılığı maliyeti yüzde 213.2, havayolu ile yolcu taşımacılığı maliyeti yüzde 101.4 oranında arttı.

Orman yangınlarının nedeni insan   

2017 yılında 2 bin 411 adet orman yangını çıktı ve bu yangınlarda 11 bin 993 hektar orman zarar gördü. Yanan orman alanı bir önceki yıla oranla yüzde 31 arttı. Yangınların büyük çoğunluğu insanlar tarafından çıkarıldı. Yangınların yüzde 30’u ihmal ve kaza, yüzde 6’sı ise kasıt sonucu çıktı.

Tarım zehri kullanımında artış  

Tarım zehri kullanımında en büyük grubu yüzde 44 ile mantar öldürücüler oluşturdu. Bunu, yüzde 22.8 ile böcek öldürücüler, yüzde 23.5 ile yabancı ot öldürücüler, yüzde 4.9 ile akar öldürücüler, yüzde 0.5 ile kemirgen öldürücüler ve yüzde 12.4 ile diğerleri takip etti. En fazla tarım zehri kullanılan yüzde 10.1 ile Antalya, yüzde 9 ile Manisa, yüzde 9 ile Adana, yüzde 5.7 ile Mersin ve yüzde 5.7 ile Aydın olarak sıralandı.

Bakanlık verilerine göre; 2009’da 37 bin 651 ton olan tarım zehri kullanım miktarı, Ziraat Mühendisleri Odası verilerine göre; 2018’de 59 bin tona ulaştı. Buna göre; tarım zehri kullanım miktarı son 10 yıl içinde yüzde 57 oranında artarak 59 bin tona yükseldi.
 

Kategori: Ekoloji

EkolojiManşet

Türkiye çölleşiyor: Toprakların yüzde 80’i risk altında

Dünya Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Günü olarak kabul edilen 17 Haziran’da Türkiye’nin durumu parlak değil. Yılda 640 milyon ton toprak kaybediyoruz.

Türkiye çölleşme ve kuraklık tehlikesiyle karşı karşıya. 17 Haziran Dünya Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Günü’nde bir açıklama yapan Tarımsal Kalkınma Vakfı (TAK-VA) Genel Başkanı Mehmet Taşan, Türkiye topraklarının yüzde 80’inin çölleşme açısından orta ve yüksek risk grubunda olduğunu belirtti.

Türkiye’nin sahip olduğu iklim özellikleri ve topoğrafik yapısı nedeniyle topraklarının erozyona karşı hassas ve yanlış insan faaliyetleri sebebiyle çölleşme tehdidi altında bulunduğunu vurgulayan Taşan, şunları kaydetti: “Ülkemiz topraklarının yüzde 80’i çölleşme açısından orta ve yüksek risk grubu altındadır. Yerküredeki yaklaşık 1 milyar insanın yaşamını doğrudan tehdit eden çölleşme tehlikesiyle yüzleşmenin ve bu tehlike ile baş edebilmenin tek yolu, ülkelerin karşılıklı iş birliği içerisinde etkin eylemler gerçekleştirmesi ve birlikte hareket edebilme yeteneğini kullanabilmesidir.” Çölleşmenin etkilerini azaltmak ve önüne geçebilmek için, bitki örtüsünün korunması, geliştirilmesi ve artırılmasına yönelik çalışmalar yapılması gerektiğine dikkati çeken Taşan, Türkiye’de de son yıllarda ağaçlandırma çalışmalarının ivme kazandığını kaydetti.

TEMA Vakfı Genel Müdür Yardımcısı Dr. Hikmet Öztürk ise Türkiye’nin ciddi anlamda çölleşme riski altında olduğunu söyledi; Türkiyedeki arazilerin yüzde 47’si çölleşme riski altında, bunun ana nedeni de erozyon.”

‘Yılda 640 milyon ton toprak kayboluyor’

Türkiye’nin toprak kayıplarına dikkat çeken Öztürk, “Türkiye’de yapılan tahminlere göre yıllık 640 milyon ton civarında toprak kayboluyor. Toprağın üst kısmını kaybettiğinizde toprak giderek verimsizleşir. Üretimi artırmak içinde sürekli kimyasal gübre kullanmak zorunda kalırsınız. Onunda doğal olarak toprağa ciddi zararları var” diye konuştu.

Mera ıslah çalışmalarının erozyonu önlemekte etkili olacağını belirten Öztürk, “Meraların yüzde 64’ünde yeterli ot örtüsü olmadığı için erozyon var. Buralarda mera ıslah çalışmasının yapılması lazım. Tarım alanlarında erozyon çok oluyor, yüzde 59’unda erozyon var. Bu alanlar özel mülkiyet olduğu için devletin erozyon kontrol çalışmalarını teşvik etmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Ege, risk altında

Tarımsal uygulamalarda kullanılan pestisitlerin de çölleşmeye neden olduğunu savunan Hikmet Öztürk, şunları söyledi: “Çölleşme riskinin en yüksek olduğu alanlar yağışın daha az düştüğü; İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’dir. Ege Bölgesi’ndeki tarımsal arazilerde de önemli bir çölleşme tehlikesi var. İç Anadolu Bölgesi’nde su açığı büyük, tarımsal üretim açısından potansiyeli yüksek. Bu bölgede yapılması gereken aşırı su isteyen bitkilerin üretilmesi yerine daha az su isteyen, dayanıklı ürünlerin yetiştirilmesidir. Ayrıca daha tasarruflu sulama yöntemlerini hayata geçirmek gerekiyor.”

“Su kıtlığı çeken ülkelerden olacağız’

Türkiye’nin iklim değişikliğinden en olumsuz etkilenecek ülkelerden biri olduğunu söyleyen  Öztürk, “Yağış miktarının 2050 yılına kadar yüzde 25 azalacağı öngörülüyor. Bu mevcut su stokumuzun yüzde 25 azalması anlamına geliyor. Biz su varlığı zengin olan bir ülke değiliz. Su stresi çeken ülkelerdeniz. Nüfus artışı ve yağışın azalmasıyla su kıtlığı çeken ülkelerden olacağız. O yüzden suyu çok tasarruflu kullanmamız gerekiyor” diye konuştu.

‘Tarım alanları korunmalı’ 

Çölleşmeyle mücadelenin temelinde doğru ve uzun vadeli bir arazi planlaması olduğunu belirten İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu ise, “Su kaynaklarının ve tarım alanlarının korunması gerekiyor. Erozyona uygun arazilerde de teraslama, ağaçlandırma, rüzgar bariyerleri kurmak gibi ıslah çalışmalarını yapılması lazım” dedi.

Küresel iklim değişikliğiyle beraber Türkiye’de tarım desenlerinin ve tarım yapılan yerlerde değişiklik beklendiğini hatırlatan Prof. Dr. Kadıoğlu, hangi bölgelerin tarım alanı olmaktan çıkacağını ve hangi bölgelerin tarıma daha uygun olacağını bilip şimdiden planlama yapmanın önemine vurgu yaptı.

“Su sarnıçları geri getirilmeli’

Su havzalarını çakıl taşına kadar korumak gerektiğini aktaran Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, “İklim değişikliğiyle beraber kuraklaşan bir iklime gidiyoruz. Şimdiden tedbirler almalıyız bu değişikliğe uyum sağlamalıyız. Türkiye’de bunun da başında ‘yağmur suyu hasadı’ geliyor. Anadolu’nun kültüründe olan su sarnıçlarını geri getirmeliyiz. Her ev mümkünse çatısında yağan yağmuru toplamalı. Bu hem susuzluğa, kuraklığa büyük bir çare olacak hem de kent sellerini engelleyecektir” diye konuştu.

2023 uyarısı

Türkiye’nin yıllık tatlı su potansiyelinin 112 milyar metreküp olduğunu söyleyen Kadıoğlu, “Biz bu miktarın yarısından fazlasını kullanıyoruz. Buna rağmen her yıl kuraklığın olup olmadığından korkuyoruz. 2023 yılında 112 milyar metreküpün hepsini kullanıyor hale geleceğiz. Şu anda yarısından fazlasını kullanırken su stresi yaşıyoruz 2023’de hepsini kullanacağız. Yani her damla yağmur suyuna ihtiyacımız var” ifadelerini kullandı.

Hükümetin ulusal ölçekte yağmur suyu hasadı seferberliği başlatmasını öneren Prof. Dr. Kadıoğlu, “Türkiye’de en önemli su kullanımı tarımda, suyun yüzde 70’ini tarımda kullanıyoruz. O yüzden tarımda kullanılan suda tasarruf yapmak zorundayız” diye konuştu.

Kategori: Ekoloji

Ekolojik YaşamGünün ManşetiManşet

Susuz mu kalıyoruz?

The Guardian’da Fiona Harvey imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Mert Gevrek’in çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Dünyanın su ihtiyacı bu şekilde artmaya devam ettikçe, kaynaklarımızı çok hızlı tükettiğimiz endişesi baş göstermektedir. Ne kadar endişelenmeliyiz?

Su, yeryüzündeki tüm kaynaklar içerisinde en fazla yenilenebilir olanı gibi gözükmektedir. Gökyüzünden yağmur olarak yağmakta, kutupları ve buzul dağlarını içermekte ve gezegenimizin yaklaşık dörtte üçünü kaplayan okyanuslarla bizi sarmaktadır. Yeryüzündeki ve muhtemelen ötesindeki hayatın da kaynağıdır – Mars’ta su izlerinin keşfi heyecanı artırdı çünkü bu orada yaşam olabileceğine dair ilk göstergeydi.

Yeryüzündeki su kaynaklarının çoğunun sanki Mars gezegeninde bulunuyorlarmış gibi ulaşılamaz ve ulaşılabilir olanların da yerkürede adil olmayan bir biçimde dağılmış olmaları sorun teşkil etmektedir. Suyu uzun mesafeler taşımak zordur ve hem gıda hem de endüstriye yönelik su ihtiyacımız artmaktadır. İçme, yıkama, gıda ürünü yetiştirme, sanayi, inşaat ve imalat dahil herşey için suya ihtiyaç duymaktayız. Gezegendeki 7.5 milyarın üzerindeki nüfusla, ki 2050’de 10 milyara ulaşması bekleniyor, vaziyet daha acil hale gelmektedir.

Şu anda 844 milyon insan – Dünya nüfusunun yaklaşık dokuzda biridir – hanelerinde yarım saatliğine temiz ve satın alınabilir suya ulaşmakta sıkıntı yaşamaktadır ve her yıl beş yaşın altındaki yaklaşık 300.000 çocuk, kirli su ve yetersiz beslenmeyle ilintili ishalden dolayı yaşamını yitirmektedir. İhtiyacı olanlara su tedarik etmek yalnızca insan sağlığı ve güvenliği için yaşamsal değildir. Bunun aynı zamanda önemli sosyal ve ekonomik faydaları da vardır. Kolayca önlenebilir rahatsızlıklardan hastalandıkları zaman çocuklar okuldan, yetişkinler de işten mahrum kalmaktadırlar. Çoğunlukla yetersiz beslenmeden dolayı ergenlik çağında okula gitmeyi bıraktıkları için, gelişmekte olan ülkelerdeki kızlar en kötü durumda olanlardır ve kızlar ile kadınlar su edinmek için kilometrelerce yol katetmektedirler ve şiddet karşısında korunmasız bir durumdadırlar. Satın alınabilir su tedariği, hayatlar kurtarmaktadır ve ekonomik kaynakları serbestleştirmesinin yanında sağlık harcamalarını da azaltmaktadır. WaterAid adlı yardım kuruluşuna göre temiz suya yatırılan her bir pound dört pound olarak ekonomiye geri kazandırılabilir.

İhtiyacı olan herkese 2030 yılına kadar su tedarik etmek ve hijyen sunmak her yıl yaklaşık 21 milyon pound ya da başka bir deyişle küresel milli gelirin % 0.1’ine mal olacaktır ve Dünya Bankası ekonomik kazancın her yıl yaklaşık 60 milyar dolar olabileceğini tahmin etmektedir.

İklim Değişikliği daha mı kötü yapıyor?

CapeTown’da Woolsworth’un bu şubesinde su satılmamaktadır.

İklim değişikliği, tufanlar ve deniz seviyesindeki yükselmelerin yanı sıra dünya çapında kuraklıklara ve sıcak dalgalarına sebebiyet vermektedir. Kaynak suları ve akiferlerde kirlilik artmaktadır. Bu akiferlerin tükenmesi ise kalan suların daha tuzlu olmasına sebep olmaktadır. Nitrat içeren suni gübreler de suları içme veya sulama için uygunsuz hale getirmektedir.

Güney Afrika’daki Cape Town kenti su tedarikinin tehlike arz etmesi durumunda neler yapılabileceğinin kesin örneklerini sunmaktadır. Şehir yıllardır sürdürülebilir bir biçimde arz edebileceğinden daha fazla suyu tüketmekteydi ve israfı önleme ile su arzını zenginler ve fakirler arasında daha eşit bir biçimde dağıtma girişimleri yapılması gereken kadar değildi. Geçen yıl itibarıyla bir kriz noktasına gelinmiştir. Şehrin yöneticileri su arzının durduğu anda, susuz bir günün eli kulağında olduğu uyarısında bulunmuştur. Musluklar kuruyabilir ve artık hiç su olmayabilir.

Kim en fazla risk altındadır?

Yoksullar en fazla etkilenenlerdir. WaterAid kuruluşunda kıdemli politika analisti olan Jonathan Farr, “Su için artan rekabet ve talepler, daha yoksul ve dışlanmış olanların su edinme hususunda zengin ve güçlü olanlardan daha fazla zorluk yaşamaları anlamına geliyor” demektedir. Birçok hükümet ve özelleştirilen su şirketleri yükümlülüklerini daha varlıklı semtlerde yerine getirmektedir ve kirletenleri görmezden gelerek tarım ve sanayiyi yoksul insanlardan daha fazla önceliklendirmektedirler. Suyu eşit bir şekilde paylaşma iyi yönetişim, sıkı düzenleme, yatırım, yaptırım ve tüm nitelikleri su açısından kıt ve yoksun bölgelerde gerekli kılmaktadır.

Su açısından fakir ve kıt bölgelerin sayısı artmaktadır. Cape Town yalnızca başlangıçtır. Nasa Grace tarafından çığır açan veri temelli bir çalışma – Gravity Recovery and Climate Experiment – 14 yıllık bir zaman dilimi boyunca uydular aracılığıyla, dünya çapında suyun hızlıca tükenmekte olduğu muhtemel bir felaketle sonuçlanacak 19 sorunlu bölge keşfetti. Onlar Kaliforniya, Kuzeybatı Çin, Kuzey ve Doğu Hindistan ve Ortadoğu’yu kapsamaktadır. Herşeyden öte iklim değişimi uzmanlarının tahmin ettiği üzere, dünyanın kuraklığa yatkın bölgeleri daha fazla kuraklaşmakta iken, sulak bölgeleri daha sulak bir hal almaktadır.

Araştırmacılar kesin şekilde “bu yüzyılın kilit çevre sorunun su olduğunu” söylemekteler.

Suyu Kim Kontrol Ediyor?

Suyu kontrol eden küresel bir sistem bulunmamaktadır. Su yerel düzeyde idare edilmektedir ve sıklıkla da kötü bir biçimde yönetilmektedir. Suyu etkin ve eşit bir şekilde kullanmak için ihtiyaç duyduğumuz teknoloji vardır fakat genellikle uygulanmamaktadır. Farr, “Birçok örnekte, bilinen teknolojinin doğru kullanımı (pompalar, yağmur suyu toplayıcıları ve stoklayıcılar gibi) ve yeni teknolojik yöntemlerle kullanıcılara uygun hizmetleri sağlamak mümkündür.” diyor. “Uygarlığın başlangıcından itibaren su kaynaklarına erişim sorununu çözmeye çalışıyoruz. Ne yapacağımızı biliyoruz. İhtiyacımız olan tek şey bunu yönetmek.”

Örneğin Farr’ın belirttiğine göre, Sahra-altı Afrika’nın birçok bölgesinde “Yeteri düzeyde yeraltı suyu bulunmasına karşın su hizmetinin ulaştırılmasında yeteri kadar yatırım ve insanların suya erişimini sağlayacak su hizmetinin yönetimi bulunmamaktadır.”

“130 litre suyu nasıl tek bir bardağa doldurursun? Cevap: Kahveyle doldurun. Büyüyen kahve çekirdekleri gelişen bir sektördür tıpkı gelişen pamuk sektörü gibi – bir kot pantolonda 10,000 litre su vardır – ve ortalama bir tişörtte 2,500 litre. Avokadolar, bademler – su şişelerinin kendisi bile su ağırlıklı teşebbüslerdir. Tarım, dünyadaki temiz suyun yaklaşık % 70’ini kullanmaktadır.

Su ağırlıklı ürünler ihraç eden bölgeler “sanal” ya da “görünmez” su olarak bilinen bir ticarette etkin bir şekilde sularını ihraç etmektedirler. Tarımsal ürünler sanal su ticaretinde en belirgin ticari mallardır fakat büyük miktarlarda imal edilmiş mallar da yüksek miktarda su gerektirmektedir. Kısıtlı su imkanlarına sahip ülkeler ve bölgeler sularını ihracat için kullandıkları zaman kar sağlıyorlarmış gibi görünebilir, fakat uzun vadede yok olmakta olan su kaynaklarına güvenmeleri zararlarına olacaktır.

WaterAid kuruluşu kıdemli yöneticisi Vincent Casey “sanal su konsepti su kaynakları yönünden fakir ülkerin gıda ihtiyaçlarını çok su isteyen tarım uygulamaları olmasızın karşılamalarına yardımcı olabilir” diyor. Casey, “Suudi Arabistan gibi sınırlı su kaynaklarına sahip ülkelerin başka yerlerden ihraç etme imkanı varken, sahip oldukları sınırlı su kaynaklarını tarım amacıyla kullanmaları anlamsızdır.” diye ekliyor.”

Temiz su kaynakları nasıl daha iyi yönetilir?

Su kaynaklarını idare etmenin en etkili yollarından bazıları oldukça basittir. Borulardaki sızıntıları engellemek, iyi bir örnektir – eskiyen ve kötü bir biçimde sürdürülen altyapı büyük miktarda suyun kaybına sebep olmaktadır. Damlayan bir musluk yılda 300 litre su sızdırabilir. Birleşik Krallıktaki Çevre Ajansı, günde 3 milyar litre suyun sızıntılar sebebiyle harcanmasının devamı halinde (ki bu miktar 20 milyon insanın ihtiyacını karşılamak için yeterli), birkaç yıl içerisinde ülkenin güneydoğusunda su kıtlığı yaşanabileceği uyarısında bulunmuştur.

Gelişmiş ülkelerde yerel kullanıcılar için su ölçerlerden yararlanmak, daha fazla ihtiyacı olan geniş aileleri cezalandırabileceği gerekçesiyle ihtilaflı bir konu olmaya devam etmektedir. Bununla birlikte onlar hane halkına tüketimleri hakkında daha fazla bilgi edinmeleri ve suyu israf etmemeleri için teşvik etmek için kabul edilebilir bir araç sunmaktadır.

Sulama, kurak bölgelerdeki çiftçilerin dahi çok geniş çeşitlilikteki ürünleri yetiştirmelerini olanak tanımaktadır. Bazı sulama yöntemleri epey etkisizdir – bazı sıcak ülkelerde püskürtülen su bitkinin köküne ulaşmadan buharlaşmaktadır. Diğer bir alternatif ise her bitkinin köküne doğrudan su ulaştıran ama israfa meyilli olan damlatmalı sulama sistemidir.

James Hutton Enstitüsü’nden Marc Stutter, geleneksel metotların da birçok bölgede yeniden yararlı bir biçimde uygulanabileceğini belirtiyor. Ona göre, Hindistan’daki Rajasthan’da johad diye anılan, yenilenen geleneksel ufak barajlar, dönemsel yağışların arazide yayılmadan önce toplanmasını ve tutulmasını sağlamıştır. Johad sistemi yeşil manzaranın mucizevi bir biçimde yeniden canlanmasına ve yüzey suyunun geri dönmesine olanak tanımıştır.

Sensör teknolojisindeki ilerlemeler yeni yollar önermektedir. Yıllık 2 dolar gibi küçük bir miktara kullanılan arazi sensörleri topraktaki nemli unsurları izleyebilir ve çiftçilere sulamaya ihtiyaç olup olmadığını bilme imkanı verebilir ve sulamayı öncekinden daha iyi bir biçimde ayarlamalarına imkan tanıyabilir.

Bilim ayrıca mahsullerle ilgilenmeye başlamıştır. Doğal seçilime rağmen bitki biyologları kuraklığa daha az hassas ürünler yetiştirmektedir ve bazı durumlarda genetik dönüşümden faydalanmaktadır.

Fakat bilim ve teknoloji çok uzağa gidiyorlar. Birçok su meselesinde olduğu gibi en büyük sorun hala yönetişim ve eşitliktir. Çiftçiler nelerden kar edebilirlerse onları yetiştirecek ve birçoğu kısıtlı yeraltı sularını kullanmaktan daha az alternatife sahip olacaktır. Güçlü yönetişim olmadan, tükenme bütün toplum üzerinde daha geniş çaplı etkilere sahip olduğu için bu bir felakete sebebiyet verebilir.

Sellerden ne haber?

İklim değişikliği yalnızca daha fazla kuraklığa neden olmayacak aynı zamanda daha sık sel felaketleri yaşanmasına sebep olacaktır. Bunlar tarım, şehirler ve özellikle yükselen deniz seviyesi ve güçlü dalgalar nedeniyle halihazırda tehdit altında bulunan sahil şehirleri için yıkıcı olacaktır.

Dünya Bankası, muhtemel sonuçlarıyla başa çıkmaları için şehirlerin güçlü eylemlere başvurulmadığı takdirde sel felaketinin oluşturacağı zararın 2050 yılında 1 trilyon doları bulacağını tahmin etmektedir.

Sel felaketlerine karşı dünyayı daha dirençli hale getirmek, hala kullanılıyor olmasına rağmen Londra’daki Thomas Barrier gibi engeller ve duvarlar inşa etmekten daha fazlasını kapsamaktadır. Plancılar, artan bir şekilde “su için daha çok alan” oluşturmanın yollarını bulmakta ve sonuçta doğal önlemler oluşturmaktadırlar.

Örneğin, tropikal bölgelerde mangrov bataklıklarının yer aldığı kıyı şeritlerinin beşte biri yok edilmiş, tarım ve su içinde yetiştiricilik için kesilmiştir. İyileştirilen mangrovların birçok faydası vardır: Deniz seviyesindeki yükselmelerden ve fırtına sellerinden karasal alanları korumaktadır, balıkçılığın verimini artırmaktadır. Bangladeş, Endonezya, Fildişi Sahilleri ve Surinam gibi ülkelerde Mangrov restorasyonu projeleri yürütülmeye devam edilmektedir.

Sel ovaları ve su çayırları, suyu sünger gibi emerek ve daha sonra aşamalı olarak suyu salarak doğal su deposu görevi görmektedir. Bu, mahsul yetiştirmek isteyen çiftçiler için popüler olmayabilir ama devlet hazinesinden yapılacak ödemeler onların maliyetlerini karşılayabilir. Örneğin Birleşik Krallık’ta, Historic England ve National Trust gibi projeler yürütülmeye devam etmektedir.

Hollanda’dan Güneydoğu Asya’ya kadar yüzen evler diğer bir fikirdir. Evler temel yerine yüzen platformlar üzerine inşa edilmektedir fakat denize ya da nehir yatağına demirlenmektedir ve geniş bir modern tasarım çeşitliliğine sahiptirler. Lagos ve Londra’daki Docklands gibi alanlarda projeler sürmektedir.

Su her yerde

Gezegenin en büyük su kaynağı olan deniz suyu tükenme tehditi altında değildir ve yeryüzündeki suyun % 97’sini oluşturmaktadır. Niçin bunlar, içmek için kullanılmıyor?

Hemen hemen ateş kadar eski bir zamandan beri kullanımda olan en basit teknoloji : Damıtma, suyu kaynatma, buharlaştırma ve sıvıya yoğunlaştırma sürecidir. Bu küçük miktarlarda kolayca yapılabilir ve bu suyu tuzun yanı sıra diğer pisliklerden arındırmaktadır. Fakat bir şehrin içme suyu ihtiyacını karşılamak gibi geniş kapsamlı çalışmalar yakıt yoğunluklu süreçlerdir.

Alternatif teknolojiler suyun, tuzu ve alternatif mineralleri ayırabildiği ve ters osmoz ile suyun tuz ve kirli mineralleri attığı zarlar aracılığıyla yüksek basınçtan geçtiği elektrik akımlarını kullanmakradır. Her iki yöntem de onları masraflı kılan ve küresel sera gazı emisyonuna katkıda bulunan yüksek enerji gerekliliklerine sahiptir. Deniz suyunu emmek ayrıca balıkları da emebilir ve kıyı ekosistemine zarar verebilir. Bitki atıkları diğer bir konudur: Tuzlu tortu genellikle denize geri salınmaktadır fakat bu dikkatli bir biçimde yönetilmelidir çünkü üretilen yığıntılar deniz yaşamı için zehirlidir.

Enerji masrafları birçok ülke için karşılanamaz seviyelerdedir ve dolayısıyla günümüze değin tuzdan arındırmanın başlıca yararlanıcıları yakıt bakımından zengin ve kurak olan Ortadoğu ülkeleridir. Bununla birlikte su krizi dünyanın bazı bölgelerini oldukça sıkıştırmaktadır ve bazı şehirlerin çok az alternatifi vardır. Cape Town kentinin ilk tuzdan arındırma tesisi bazı ağır bütçe sıkıntılarından sonra henüz faaliyete geçmiştir. Çin, Pakistan ve Hindistan yeni tuzdan arındırma tesisleri araştırmaktadır. Eğer yenilenebilir enerji bu tesisleri güçlendirebilirse, iklim değişikliği üzerindeki etki de azaltılabilir.

Sıradaki nedir?

Birleşmiş Milletlerin Sürdürülebilir Kalkınma hedeflerine göre su konusu endişe vermektedir. Temiz su ve sıhhi tesisat 2030 yılı itibarıyla herkese ulaştırılmalıdır. Fakat WaterAid kuruluşundan Farr, şuanki oranlarla bazı ülkelerin son tarihi yüzyıllar boyunca yakalayamayacağını iddia etmektedir. Bununla birlikte dünya devletleri Birleşmiş Milletler’de bu yaz toplanıp, kaydedilen ilerlemeyi görüşeceklerdir.

Nasa Grace araştırmasının ortağı olan James Famiglietti’ye göre, en kırılgan alanlardan bazıları “önemli akiferler hızlıca tükendiği gibi, Arap Yarımadası, Kuzey Çin Ovası, Birleşik Devletler’in geniş ovaları altındaki Ogallala akiferi, Güney Amerika’daki Guarani akiferi, Kuzeybatı Sahra akifer sistemi ve diğerleri gibi geçmişteki sürdürülebilir devrilme noktalarıdır. Bu akiferler bundan böyle su tedarik edememektedir – bazıları, Ogallala’nın güney yarısı gibi 2050 yılında kuruyabilir – yiyeceklerimizi nerede üreteceğiz ve su nereden gelecek” dedi.

 

Haberin İngilizce orijinali

Haber: Fiona Harvey

Yeşil Gazete için çeviren: Mert Gevrek

 

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Kategori: Ekolojik Yaşam

EkolojiGünün ManşetiManşet

Su kaynakları tehlikede: İngiltere’de 30 yıl içinde su kıtlığı baş gösterecek

Büyük Britanya Çevre Bakanlığı tarafından finanse edilen Çevre Ajansı’nın (Environment Agency) yaptığı bir çalışmaya göre, İngiltere’de önümüzdeki on yıllarda büyük bir su sorunu ortaya çıkacak.

Ajansın direktörü Emma Howard Boyd tarafından yapılan açıklamada, İngiltere’de özellikle aşırı israftan kaynaklı her gün milyarlarca litre su boşa harcanıyor.

Bu miktar ise 3 milyar litre. Bu da 20 milyon kişinin günlük su tüketimine denk geliyor.

Ajansın direktörü Boyd’a göre, İngiltere’nin özellikle güneydoğu bölgelerinde gelecekteki su sıkıntısı artacak.

Boyd, önlem alınmaması halinde 2050 yılına gelindiğinde su kıtlığının baş göstereceğini belirtiyor.

Çevre Ajansı’nın önerileri ise şöyle:

  • Su kaynaklarının arttırılması
  • Aşırı israfın önlenmesi
  • Tüketimin azaltılması

Dünyanın yüzde 40’ı su kıtlığı yaşıyor

Ajansın verilerine göre İngiltere’de kişi başına günlük su tüketimi 140 litre dolayında. Ancak bir o kadar su da akıntı ve sızmalar nedeniyle boşa harcanıyor.

Dünya genelinde ise nüfusun yüzde 40’ının su kıtlığı içerisinde olduğu tahmin ediliyor.

 

(Gazete Karınca)

Kategori: Ekoloji

İklim KriziManşet

Hindistan ve Güney Afrika’da su kıtlığı tehdidi

Climate News Network’de Alex Kirby imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Cansu Yılmaz’ın çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

Hindistan’ın elektrik arzının üçte birinden fazlası su kıtlığı sebebiyle risk altında; bu durum Güney Afrika’nın da bazı bölgelerinde kentsel yaşamı tehdit ediyor.

Su kıtlığı, iklim değişikliği mücadelesinde ön saflarında yer alan gelişmekte olan ülkelerden Hindistan ve Güney Afrika için şu sıralar gerçek bir tehdit.

Bu durum, olağandışı hava koşullarının, büyümesi engellenmiş bitkilerin ve ömrü kısalmış canlıların trajik bir şekilde aşina olduğumuz hikâyesi değil. Bu kıtlık, kent yaşamına, endüstriyel gelişime ve yoksulluğa son verme girişimleri için farklı türde bir tehdit teşkil ediyor.

Hindistan’nın elektrik enerjisinin %80’den fazlası kömür, petrol, gaz ve nükleer yakıtlar kullanan termik santrallerden elde ediliyor. Yakınlarda ABD merkezli Dünya Kaynakları Enstitüsü (World Resources Institute, WRI)’nden araştırmacılar, Hindistan’ın 400’den fazla termik santralinin tümünü analiz ettikten sonra, giderek artan bir şekilde güç kaynaklarının su sıkıntısı açısından tehlikeye girdiğini bildirdi.[1]

Araştırmacılar, bu termik santrallerin %90’ının tatlı su ile soğutulduğunu ve bunların yaklaşık % 40’ının yüksek su stresine maruz kaldığını tespit etti. Hindistan, 2019 yılına kadar her eve elektrik sağlamayı taahhüt ederken, santraller ise her geçen gün daha korunmasız hale geliyor.

Hint enerji sektörünün ulusal su tüketimindeki payı, 2015 ve 2050 yılları arasında, yüzde 1,4’den yüzde dokuza çıkması öngörülüyor ve 2030 itibariyle, ülkenin termik santrallerinin % 70’i, tarım, sanayi ve belediyelerden gelen talep dolayısıyla su için artan rekabet ile karşılaşması bekleniyor.

Enerji Sektöründe Tıkanma

WRI[2] Hindistan’dan O. P. Agarwal, “Su kesintileri, her sene Hindistan genelinde elektrik santrallerinin kapanmasına neden oluyor” dedi ve sözlerine; “Enerji santralleri, kıt bölgelerden gelen su kaynaklarına bel bağladıkça, elektrik üretimini risk altına sokuyor ve şehirleri, çiftlikleri ve aileleri daha az su ile baş başa bırakıyor. Acil eylem yapılmazsa su, Hindistan’ın enerji sektörü için bir tıkanma noktası haline gelecek.” diye devam etti.

Hindistan’ın en büyük yirmi termal elektrik şirketinin on dördünde, 2013 ve 2016 yılları arasında, su kesintileri nedeniyle bir veya daha fazla kapanış yaşandı. WRI, kapanışların, bu şirketlere enerji satışından elde edecekleri potansiyel gelirlerinde 91 milyar Hindistan Rupisi’ne (1,4 milyar $) mal olabileceğini hesapladı. Su kesintilerinin, 2015 ve 2016 yıllarında ülkenin elektrik üretimindeki büyümenin %20’sinden fazlasını kesintiye uğrattığını belirtiliyor.

Rapor, özellikle güneş ve rüzgâr enerjisine doğru bir geçişi içeren çözümler sunuyor. Hindistan’ın, hâlihazırda iklim değişikliği konulu Paris Anlaşması’na bağlı olarak 2030 yılına kadar enerjisinin % 40’ının yenilenebilir enerji kaynaklarından elde etmesi yönünde bir hedefi var.[3]

Raporun yazarlarından biri olan Deepak Krishnan, “Yenilenebilir enerji, Hindistan’ın su-enerji krizine karşı uygulanabilir bir çözüm.” dedi. “Güneş pili ve rüzgâr enerjisi, tam da termik santrallerin var olmak için mücadele ettiği su-stresi çeken bölgelerde gelişebilir.” diye ekledi.

WRI ve Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı (the International Renewable Energy Agency) [4] tarafından hazırlanan bir politika belgesi, Hindistan’ın enerji sektörünün 2030 yılına dek su kullanımını ve karbon emisyonlarını azaltması için çeşitli yolları ayrıntılarıyla anlatıyor.

Afrika’da, kıtanın en bilindik şehirlerinden biri olan Cape Town’da su kıtlığı tehlikesi yaklaşıyor ve bazıları bunun kıyametle ilintili olduğuna inanıyor.

Al Jazeera’nin haberine göre[5], kent üç ay içinde suyun tükenmesi olasılığıyla karşı karşıya kalacak olan dünyanın ilk büyük şehri.

Kentin su kaynakları artık o kadar az ki, Nisan ayının sonlarında su depolarının %13.5’lik toplam kapasitesinin altına düştüğü gün “Sıfır Günü” ilan edilecek.

Bu, Cape Town’un en yoksul mahalleleri dışında muslukları kapatması ve şehir genelinde yaklaşık 200 su toplama sitesi kurması anlamına geliyor.

Cape Town’ı içine alan Batı Cape eyaletindeki su kullanımı, an itibariyle kişi başına 87 litrelik bir günlük istihkak ile sınırlandırıldı. “Sıfır Günü” yaşanırsa, bu yaklaşık 25 litre civarına düşecek. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), “temel hijyen ihtiyaçlarına ve temel gıda hijyenine dikkat etmek için” yaklaşık 20 litrenin yeterli olabileceğini belirtti.[6]

Yağışlar Geç Oluyor

Eyalet, üç yıllık kuraklığa maruz kaldı. Cape Town Üniversitesi Çevre Bilimi bölümünde kıdemli öğretim görevlisi Kevin Winter[7], al-Jazeera’ye verdiği demeçte, eyaletin bir kış yağış bölgesi olması nedeniyle insanların normalde burada yağışın Nisan ayı civarında başlamasını beklediğini söyledi. “Fakat artık durum böyle değil, eğer şanslıysak çok daha sonra Haziran sonu ya da Temmuz başı gibi yağışlar oluyor” dedi. “İklim değişikliğinin gittikçe belirginleşen bir göstergesi olarak hava durumu modellerimizde hızlı bir değişim deneyimliyoruz…”

Tüm yaşamı boyunca bu kentte yaşayan Bridgetti Lim Bandi[8], Cape Town’daki yağış modelinin son yirmi yıl içinde dramatik bir şekilde değiştiğini söyledi. al-Jazeera’ye, “Artık ne yazık ki geleneksel Cape Town kışımızı yaşayamıyoruz” ifadesinde bulundu.

Helen Zille[9], şu anda Batı Cape eyaletinin başkanı. Zille, 22 Ocak’ta Daily Maverick’e şunları yazdı[10]: “Bu günlerde uyanık saatlerime hâkim olan soru şu: “Sıfır Günü” geldiğinde suyu nasıl yeniden erişilebilir hale getireceğiz ve anarşiyi önleyeceğiz?”

“Ve hala onu önleme şansımız varsa, şu anda ne yapabiliriz?… Bu sorun, İkinci Dünya Savaşı’ndan ya da 9/11’den bu yana dünyanın herhangi bir yerinde büyük bir şehrin yüzleşmek zorunda kaldığı herhangi bir zorluğun ötesinde.” dedi.

Water scarcity threat to India and South Africa

[1] http://www.wri.org/publication/parched-power.

[2] World Resources Institute: Dünya Kaynakları Enstitüsü.

[3] http://newsroom.unfccc.int/paris-agreement/.

[4] http://www.irena.org/publications/2018/Jan/Water-Use-in-India-Power-Impact-of-renewables-to-2030.

[5] http://www.aljazeera.com/Search/?q=south%20africa%20drought.

[6] http://www.who.int/water_sanitation_health/emergencies/qa/emergencies_qa5/en/.

[7] https://www.news.uct.ac.za/article/-2017-08-10-whats-driving-cape-towns-water-insecurity-and-what-can-be-done-about-it.

[8] http://www.capetownwatercrisis.com/#/.

[9] http://whoswho.co.za/helen-zille-3528.

[10] https://www.dailymaverick.co.za/opinionista/2018-01-22-from-the-inside-the-countdown-to-day-zero/#.Wmc7BEvLjqu.

 

Haberin İngilizce Orjinali

Muhabir: Alex Kirby

Yeşil Gazete için çeviren: Cansu Yılmaz

(Yeşil Gazete, Climate News Network)

 

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

Matt Damon: Çocuklarımızı gezegenimize daha saygılı davranacak şekilde eğitmeliyiz

İklim değişikliğinin yol açtığı çevresel sorunlara karşı farkındalık yaratmaya çalışan Hollywood aktörlerinden Matt Damon katıldığı Venedik Film Festivali’nde Tuhaf Dergi’den Nando Salva’ya konuştu.

9 Mart 2018’de Türkiye’de vizyona girecek olan “Downsizing / Küçülen Hayatlar” filmiyle beyazperde de göreceğimiz Damon, çevre sorunlarıyla mücadele kapsamında yapılacak en acil şeyin çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene kendimizden daha saygılı davranacak şekilde eğitilmesi gerektiğini söyledi.

Temiz suya ulaşamayan bölgelere su ulaştırmak amacıyla 2009’da Water.org’u kuran Damon, su kıtlığının önümüzdeki 10 yılda toplumun en ağır sorunlarından biri olacağı uyarısında bulundu.

Çevreci bir yergi olan “Küçülen Hayatlar” Norveçli bir bilim insanının aşırı nüfusa çözüm olarak insanları 13 santimetreye küçültmeyi keşfetmesi ve bunu 200 yıl içinde gerçekleşecek global bir dönüşüm olarak sunması sonrasında olacakları hayal ediyor

“Para yemeyen bilimcilerin yüzde doksan dokuzu, biz insanların gezegeni mahvettiğimiz konusunda hemfikir”

-Yeni filminiz Küçülen Hayatlar’da mizahı, insanları çevre sorunları konusunda daha da bilinçlendirmek için bir araç olarak mı kullandınız?

Öyle olmasını umuyorum. İklim değişikliğini reddeden iş çevrelerinden para yemeyen bilimcilerin yüzde doksan dokuzu, biz insanların gezegeni mahvettiğimiz konusunda hemfikir. Yeni kuşakların bizim hakkımızda ne düşüneceklerini merak ediyorum çünkü korkunç derecede sorumsuzca davrandığımız apaçık ortada! Geldiğimiz şu noktada, yenilenemeyen kaynaklar kısa zamanda tükenip biteceğinden, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması dünyanın her tarafında çoktan yaygınlaştırılmış olmalıydı. Buna rağmen böyle bir noktadan o kadar uzakta duruyoruz ki… Vakit kaybetmeden eyleme geçmemiz gerekiyor.

“Yapılması gereken en acil şey, çocuklarımızı üstünde yaşadığımız gezegene kendimizden daha saygılı davranacak şekilde eğitmek”

-Bu yönde kendinizde, hayatınızda köklü bir değişiklik yapmayı düşündünüz mü?

Bazen düşünüyorum, evet. Yazları genellikle Kostarika’ya gider, elektriklerin sık sık kesildiği ormanlık bir alanda haftalarca kalırız. O koşullarda hayat tarzınızı, doğanın size dayattığı koşullara uydurmayı öğreniyorsunuz. Ondan sonra Los Angeles’a geri döndüğünüzde, uçaktan indiğiniz andan itibaren kendin ne kadar devasa bir büyüklükte olduğunu görüyor ve bu konuya kafa yormaya başlıyorsunuz. Yapılması gereken en acil şey, çocuklarımızı üstünde yaşadığımız gezegene kendimizden daha saygılı davranacak şekilde eğitmek. En ufak ve en aptalca ayrıntılara bile dikkat etmek gerekiyor. Sözgelimi benim çocuklarım dişlerini fırçalarken muslukları kapalı tutuyorlar, ki ben çocukken hiç böyle şeylere dikkat etmezdim.

Su kıtlığı önümüzdeki 10 yılda toplumun en ağır sorunlarından biri olacak

-Fakat bugün, 2009’da kurduğunuz Water.org’daki çalışmalarınızla suyun daha sorumlu biçimde kullanılmasının savunuculuğunu üstlendiniz…

Gayret ediyorum diyelim. Bizim hedefimiz dünya çapında içme suyu bulma imkânından yoksun, zamanlarının çoğunu suya ulaşmak için kilometrelerce yol yürümekle geçiren ve bundan dolayı yoksulluğa mahkum olmuş milyonlarca insana yardım eli uzatmak. Şunu söylemekten gurur duyuyorum ki birçok ailenin daha sağlıklı ve vakarlı bir hayat sürmelerini, birçok çocuğun beşinci doğum günlerini kutlamalarını sağlayarak çok sayıda kişinin hayatını değiştirmeyi başardık. Su kıtlığı ya da hiç su bulamamak muhtemelen önümüzdeki 10 yılda toplumumuzun en ağır sorunlarından biri olacak.

“Trump’ın başkan olması berbat bir şey”

-Gezegeni zerre umursamayan Donald Trump gibi bir başkanınızın olması sizde nasıl duygular uyandırıyor?

Bu berbat bir şey. Hala ona alışabilmiş değilim ve dürüst olmak gerekirse, asla alışmak istemiyorum. Trump’ın seçimi kesinlikle kazanamayacağını düşünecek kadar safça bir görüşü benimsediğimi itiraf etmem gerek. New York ve Kaliforniya’da yaşayıp çoğu ilerici olan insanların yanı sıra, ülkenin geri kalan kısmında çoğunlukla benimkinden çok farklı hayatlar süren insanlar da bulunduğunu kavrayamamışım.

 

Röportajın tamamına Tuhaf Dergi’nin Şubat 2018 sayısından ulaşabilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

Su kıtlığı eşikte: İklim değişikliği nedeniyle Asya buzullarının üçte biri eriyecek

Bilim insanlarının yaptığı araştırmalara göre Paris İklim Anlaşması’nda karar verildiği üzere küresel ısınmayı 1.5 derecenin altında tutabilme olasılığımız artık yalnızca yüzde 1. Eğer önlem alınmazsa, 2100’e kadar Asya’daki dağlarda milyonlarca insanın su ihtiyacını karşılayan buzulların üçte biri eriyecek. Ortaya konulan ‘en iyi senaryo’ya göre insanlık bu yüzyılın sonuna, 2100’e kadar küresel ısınmayı 1.5 derecede sabitleyebilse dahi, Tibet Platosu’nu çeviren, içerisinde dünyanın en büyük donmuş su rezervlerini barındıran Asya’daki dağlardaki buzulların üçte biri eriyecek.

Guardian’ın Journal Nature’da yayınlanan makaleden aktardığına göre, bilim insanları dünyanın şu anda Paris İklim Anlaşması’nda öngörülen 1.5 derecelik ısınma projeksiyonundan daha hızlı ısınmış durumda olduğunu ve ‘küresel ısınma şu anki seviyesinde sabitlense bile önümüzdeki on yıllarda çok ciddi buz kitlesi kayıpları olacağını’ belirtiyor. Araştırmacılar makalede “1.5 derecelik hedefte sabit kalabilmek eşi benzeri görülmemiş derecede zor olacak ki zaten o durumda bile 2100’e kadar Asya’daki yüksek dağlardaki buz kütlelerinin yüzde 36’sını (yüzde 7 artı ya da eksi olabilir’ kaybedeceğiz” diyor.

Eğer küresel ısınma 3.5 dereceye ulaşırsa bu oran yüzde 49, 6 dereceye ulaşırsa ise yüzde 65 olacak.

Milyonlar susuzluk tehlikesiyle karşı karşıya

Ayrıca bu dağlardaki sular Ganj, Indus ve Brahmaputra da dahil olmak üzere milyonlarca insanın içme ve sulama suyu ve elektrik üretimi için bel bağladığı birçok nehri besliyor. Bu kaynakların kaybolmasının yanında buzulların erimesi zaten halihazırda şiddetlenen seller ve su baskınları ile birçok insanın hayatını kaybettiği veya evlerinden olduğu iklim değişikliğini daha da arttıracak. Araştırmacılara göre durum şu andaki gibi giderse 1.5 derecenin altında kalabilme olasılığımız sadece yüzde 1.

Buzulların erimesini durdurmamız mümkün değilse de azaltmamızın tek yolu ise ‘küresel ısınma seviyesini ve karbon emilimini minimalize etmek’.

Ne olmuştu?

Paris İklim Anlaşması kapsamında yaklaşık 200 ülke, küresel ısınmayı 2 derecenin altında tutmak ve eğer mümkünse 1.5 dereceye indirmek konusunda anlaştı. Bilim insanlarına göre ise, dünyanın yüzeyi şimdiden 1 derece daha ısındı. Eğer ısınma bu hızla devam ederse deniz seviyesinin altındaki bazı bölgelerin yükselen suların altında kalması, daha şiddetli ve etkili rüzgarlar, daha sık sel ve su baskınları, salgın hastalıkların artması ve bazı türlerin yok olması bekleniyor.

 

(Guardian, Gazete Karınca)

Kategori: İklim Krizi

ManşetTarım-Gıda

Bilimsel araştırmalardan çıkan sonuç: Dört milyar insan, su kıtlığı ile yüz yüzeyiz!

Yemen'in başkenti Sana’a'nın dış çeperindeki kuraklıktan etkilenmiş bir baraj bölgesindeki terkedilmiş bir sandal. Yemen, dünyada su varlıkları en sınırlı ülkelerden biri. Fotoğraf: Yahya Arhab/EPA

Damian Carrington tarafından the Guardian‘da kaleme alınan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Şeyma Sarıbekiroğlu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

Dört milyarlık dünya nüfusunun en az üçte ikisi, her yıl en az bir ay şiddetli su kıtlığı yaşıyor. Yeni araştırmalar gösteriyor ki, su kıtlığı dünyanın karşılaştığı en büyük felaketlerden biri ve durum önceden sanılana oranla çok daha kötü.

Yemen'in başkenti Sana’a'nın dış çeperindeki kuraklıktan etkilenmiş bir baraj bölgesindeki terkedilmiş bir sandal. Yemen, dünyada su varlıkları en sınırlı ülkelerden biri. Fotoğraf: Yahya Arhab/EPA

Yemen’in başkenti Sana’a’nın dış çeperindeki kuraklıktan etkilenmiş bir baraj bölgesindeki terkedilmiş bir sandal. Yemen, dünyada su varlıkları en sınırlı ülkelerden biri. Fotoğraf: Yahya Arhab/EPA

Yeni araştırmaya göre, 500.000 insan yaşadıkları yerin aldığı yıllık yağışın iki katı kadar su tüketiyor. Yeraltı suları gittikçe alt seviyeye inerken, insanlar da gittikçe çaresizleşiyorlar.

Su kıtlığı en fazla Hindistan ve Çin’de, orta ve batı Amerika, Avustralya ve hatta Londra’da yaşanıyor.

Dünya su kıtlık haritası. Fotoğraf: Mekonnen ve diğerleri

Dünya su kıtlık haritası. Fotoğraf: Mekonnen ve diğerleri

Araştırmacılara göre su problemi, nüfus artışı ve -özellikle et tüketimi kaynaklı- artan su kullanım miktarı nedeniyle kötüye gidiyor.

Ocak ayında Dünya Ekonomi Forumu tarafından su krizi, iklim değişikliği ve kitlesel göçlerle birlikte, gelecek yıllarda insanlara ve ekonomiye zarar verecek 3 büyük tehditten biri olarak belirtildi. 3 riskin birlikte görüldüğü Suriye gibi yerler var: yakın zamanda yapılan bir çalışma iklim değişikliğinin 2007-2010 kuraklığında etkili olduğunu ve yaşanan kuraklığın da çiftçi ailelerin kitlesel olarak şehre göçmesine sebep olduğunu belirtiyor.

Twente Üniversitesi’nden “Yemen’de, durumu çok çok vahim bir yer” adlı araştırmayı yürüten Prof. Arjen Hoekstra, su kıtlığının kesinlikle çevresel sorunların başında geldiğini belirtmektedir. Yemen birkaç yıl içinde susuz kalabilir. Pakistan, İran, Meksika ve Suudi Arabistan gibi yerlerin ise, yer altı su tabakasının sürekli tüketimine bağlı olarak, sayılı günleri kaldı.

Prof. Hoekstra Amerika’nın ortabatısındaki Murray-Darling havzasını da vurguluyor. Burada tüketilmeye başlanan çok büyük Ogallala akiferi bulunuyor. Profesör, İngiltere’deki Londra gibi zengin şehirlerin bile sürdürülemez bir şekilde yaşadığını söylüyor. Londra’nın çevresinde su akışını sağlayacak suyun bulunmadığını belirtiyor.

Şubat ayında, Science Advances dergisinde küresel su kıtlığını aylık olarak inceleyen ilk çalışma yayınlandı. Çalışma kapsamında 1996 ile 2005 yılları arasındaki veriler incelendi ve 4 milyar insanı yılda en az bir ay etkileyen şiddetli su kıtlığı tespit edildi. (Bu çalışma kapsamında şiddetli su kıtlığı: kullanılan suyun, tekrar sağlanan suya oranla iki kattan fazla olmasını ifade etmektedir.) Önceki çalışmalar 1,7 ile 3,1 milyar arasında insanın su kıtlıktan etkilendiğini belirtiyordu. Bu çalışmayla durumun sanılandan daha kötü olduğu ortaya çıktı. Yeni çalışma 1,8 milyar insanın yılda en az altı ay su kıtlığından muzdarip olduğunu da ortaya koydu.

Çiftçilik suyun en büyük kullanım alanı ve artan dünya nüfusu gittikçe daha fazla yiyeceğe ihtiyaç duyuyor. Beslenme biçiminin de su kullanımında büyük bir etkisi var. Hoekstra, daha kısa süre duş almanın bu küresel probleme çözüm olamayacağını belirtiyor, çünkü bir insanın su ayak izinin yalnızca %1 ila 4’ü evdeki su kullanımına ilişkin, %25’i ise et tüketimi kaynaklı. 1 kg et için 15.000 litre su, hayvanları besleyecek ekini sulamada kullanılıyor.

Yeni araştırmanın başka bir boyutu da çevresel su ihtiyacı, yani nehir ve göllerdeki yaşam için gereken su. Yalnızca bir aylık su kıtlığı bir nehir için yıkıcı olabilir. Hoekstra’ya göre: “Boş bir nehir, nehir değildir.” Batı Amerika’daki Colorado Nehri ve Çin’deki Sarı Nehri kendi süreçlerinin sonuna gelmeden kuruyan ya da kurumak üzere olan nehirlerdendir. WWF-UK tatlı su danışmanı David Tickner’a göre: “Bu makale sorunun başka bir işaretçisi. Milyarlarca insan ve birçok ekonomi, daha iyi yönetimi mümkün olan su kaynaklı risklerden muzdarip. Aynı risk dünyadaki su doğal yaşamını da etkiliyor.”

Hoeksa’ya göre, tüm nehir havzalarında su kullanım limiti olmalı, şirketler ürünlerini üretirken ne kadar su harcadıkları konusunda şeffaf olmalı ve azaltmanın yollarını aramalı, yatırımcılar su sürdürülebilirliğini karar süreçlerine dahil etmeli.

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Damian Carrington

Yeşil Gazete için çeviri: Şeyma Sarıbekiroğlu

Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Kategori: Manşet

İklim KriziManşet

Su kıtlığı alarmı

UNESCO tarafından yeni açıklanan bir rapora göre, tüm dünyayı yakın gelecekte temiz su kıtlığı tehdit ediyor. Uzmanlar su kıtlığının 2070 yılına kadar da Orta ve Güney Avrupa’da hissedileceğini vurguluyor.

İklim değişikliği ve dünya nüfusunun hızla artması ile sanayi ve ziraatçilik nedeniyle kirletilen sular, tüm dünyanın gelecekteki temiz su ihtiyacını ciddi oranda tehdit ediyor.

Fransa’nın Marsilya kentinde bütün hafta boyunca politikacıları, enerji şirketlerinin temsilcileri ve aktivistleri biraraya getiren Dünya Su Forumu öncesi, BM Eğitim, Kültür ve Bilim Örgütü UNESCO tarafından dünya genelindeki su kaynaklarına ilişkin dikkat çekici bir rapor yayınlandı. 700 sayfalık ayrıntılı raporda dünya genelindeki temiz su sıkıntısına dikkat çekiliyor ve giderek artan gıda, enerji ve tıbbi alandaki hijyenik tüketimin, temiz su ihtiyacına olan talebi ciddi oranda arttırdığının altı çiziliyor.

Üç yılda bir düzenlenen ve suyu temel insan hakkından ziyade ticari bir ürün olarak görmek suçlanan Dünya Su Forum’unda da ele alınacak rapora göre, bir süre sonra içme suyunun temini, dünyanın birçok bölgesinde yetersiz kalacak. Bunda diğer faktörlerin yanı sıra düşük yağış miktarı ve değiştirilen akarsu rotalarının da etkili olduğu belirtiliyor.

“Su savaşları çıkmayacak”

Raporu hazırlayan araştırmacılardan Kanadalı biyokimyager Richard Connar’a göre, dünyadaki su miktarı aynı kalıyor ama kullanılıp kirletilen kaynak suyu miktarı son 50 yılda üç katına çıktı. Bu su, temizlenemediği ve okyanuslara döküldüğü için de içme suyu temininde giderek daha büyük sıkıntılar baş gösteriyor.

Rapora göre dünya genelinde hâlihazırda yaklaşık 1 milyar insan temiz içme suyundan yoksun ve bu nedenle her yıl binlerce çocuk ishal nedeniyle yaşamını yitiriyor. Ayrıca temiz su ihtiyacına olan bu “benzeri daha önce görülmemiş artış” birçok önemli kalkınma hedefini de tehlikeye sokuyor.

BM raporunu hazırlayan araştırmacılar, gelecekte su nedeniyle savaşların çıkacağını düşünmüyor ama iklim değişikliğinin 2030 yılına kadar Asya ve Afrika’nın güneyindeki gıda üretimini ciddi oranda vuracağına dair uyarıyor. Uzmanlar su kıtlığının, 2070 yılına kadar da Orta ve Güney Avrupa’da hissedileceğini vurguluyor.

UNESCO Genel Sekreteri Irina Bokowa gelecekteki su ihtiyacının nasıl karşılanacağı konusundaki şüphelerin giderek arttığını düşünüyor ve “Riskler de ona göre artıyor” diye konuşuyor.

(DW)

Kategori: İklim Krizi