Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Su problemimiz

15 Kasım itibarıyla, İstanbul barajlarında doluluk oranı %39. Geçtiğimiz yıl bugün barajların doluluk oranı %47 idi. Bu azalışın biri doğal, diğeri de bizden kaynaklanan iki sebebi var. İlki bildiğiniz gibi; özelde Marmara Bölgesi, genelde de ülkemizin bu yaz geçen yaza oranla çok daha az yağış alması ve azalan bu yağışın barajların dolmasına yetmemesi. Ama aynı zamanda bu yıl Melen ve Yeşilçay‘dan İstanbul’a taşınan su miktarındaki azalma da barajların doluluk oranındaki düşüşte önemli bir rol oynadı.

İstanbul’un artan nüfusu ile artık kendi su ihtiyacını kendi su kaynaklarından karşılayamadığını unutmamalıyız. Bir sene boyunca ne kadar yağmur yağarsa yağsın, Istrancalar‘dan ve Melen’den gelen su olmayacak olsa, İstanbul susuz kalabilir. Bu nedenle de bizlere düşen en önemli görev suyumuzu dikkatli kullanmaktır. Şu anda Akdeniz ikliminin yağışlı dönemine girmekte olduğumuzdan fazla endişelenmemize gerek yok ama gelecek her sene gittikçe artan kuraklıklarla karşılaşmamız olasıdır.

İstanbul’a su bugün için uzaklardan geliyor. Bu çözüm bugün için günü kurtarmaya yeterli olabilir, ancak unutmamamız gereken iki konudan ilki suyun geldiği o bölgelerin de kuraklıktan dolayı sorun yaşayabileceğidir. Bildiğiniz gibi, iklim değişikliği küresel bir sorundur. İstanbul’un yağış almadığı bir yılda Edirne veya Bolu’da yağışın azalmayacağını düşünmek doğru bir mantık olamaz. Geçtiğimiz bir ay içinde Türkiye’nin büyük bölümü ciddi bir kuraklık yaşadı. İstanbul’un su kaynaklarının dayandığı Melen ve Yeşilçay havzaları da bu kuraklıktan nasibini alan bölgeler arasında olduğundan buralardan İstanbul’a verilen su miktarı bir önceki seneye oranla %25 azaldı. Bu azalma İstanbul’daki barajların seviyesindeki düşüşün önemli sebeplerinden biridir.

Diğer bir sorun ise suyun sahibinin kim olduğuyla ilgilidir. İstanbul’a içme suyu sağlamak için suyu Melen’den getiriyoruz, ancak o suya Melen bölgesinde de ihtiyaç olduğunda suyu oradan alıp İstanbul’a taşımanın hak ve hukukla ne derece bağdaştığını da su hakkı bağlamında tartışmamız da gerekmektedir. Bugün bile İstanbul’a su aktarımında sorunlar yaşanmayıp suyun bize geldiği bölgelerde su kesintilerine rastlanması en hafif tanımıyla o bölgelerde yaşayan kişilerin memnuniyetsizliğine yol açmaktadır.

Tek başına su miktarı yeterli değil

Dünyadaki ülkeleri toplam yenilenebilir su kaynakları açısından sıralayacak olursak ülkemiz yıllık 213.6 km3 su ile 40. sırada bulunuyor. Listede 173 ülke olduğunu düşünecek olursak bizim altımızdaki 132 ülke aslında durumumuzun fena olmadığını gösterebilir. Ancak listeyi biraz daha dikkatli incelediğimizde dördüncü sırada, Kaliforniya gibi bazı eyaletlerde artık susuzluktan yazın hortumla araba yıkamanın yasaklandığı ve orman yangınlarıyla kavrulan bir ülke olan ABD‘yi görüyoruz. Bunun da bize verdiği en önemli ders, su zengini ya da yoksulu, tüm devletlerin suyu doğru yönetmeleri gerektiğidir. Ayrıca bir ülkenin su zengini ya da yoksulu olmasını belirleyen unsur su miktarı kadar bu ülke nüfusunun ihtiyacıdır. Ülkemizin nüfusu gerek ülkemize gelen mülteciler gerekse de kendi yapımız nedeniyle sürekli artmaktadır. Su miktarımız ise iklim değişikliğinden dolayı az da olsa azalma eğilimindedir. Bu yüzden susuzluk bugün önemli bir sorun yaratmasa da yakın gelecekte hepimiz için önemli bir problem oluşturma riski taşımaktadır.

Su problemimizi azaltmanın en kolay yolu sahip olduğumuz suyu dikkatli kullanmaktan geçiyor. Barajlar dolu bile olsa biz gene de suyumuzu her sene kuraklık olacakmış gibi dikkatli kullanırsak ve bunu bir alışkanlık haline dönüştürebilirsek ilerde karşılaşacağımız kuraklıklara da hazırlıklı oluruz. Ülkemizin bulunduğu coğrafyada iklim değişikliği ile birlikte su, petrol kadar kıymetlenebilir; bunun bilincine vararak yaşamaya başlamak zorundayız. Sorunun çözümü ise sadece diş fırçalarken musluğu kapatmakla bitmiyor ne yazık ki. Modern şehirlerimiz kurulduğundan bu yana su azlığı ciddi bir problem olmadığından tüm sistemlerimizi suyun hep olacağı üzerine kurmuşuz. Bu nedenle de bir gün suyun azalacak olması karşısında alınabilecek basit önlemler dedelerimize doğal gelse de bizim neslimiz için karmaşık sistemler gibi algılanabiliyorlar.

Ayrıca suyun üçte ikisinin tarımda kullanılmakta olduğunu unutmamalıyız. Tarımda kullanılan vahşi sulama yöntemlerine uzun vadede devam etmemiz mümkün değildir. Yer altından su çekerek yapılan tarım da ülkemizin çoğu yerinde yer altı suları yenilenebilir olmadığından sürdürülebilir değildir. Ancak tarımdaki su kullanımı çok geniş bir konu olduğundan biz evimize dönecek olursak, mutfağımıza giren her besinin bir su ayak izi olduğunu unutmamalıyız. Bundan dolayı herhangi bir besinin bozularak çöpe atılması aynı zamanda bu besinin üretiminde kullanılmış olan suyun da boşa harcanması anlamına gelir. Sonuçta akşamları diş fırçalarken suyu kapatmaya devam edin, ama arka planda unutmayın ki, tabağınıza fazladan alarak yemeyip çöpe döktüğünüz makarna, kapatarak tasarruf ettiğinizi düşündüğünüz sudan çok daha fazla su kullanılarak üretilmişti.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Babil’den Sonra] İklim için ses ver!

Sınırlı bir gezegeni sınırsızca tükettik ve bugün tıkılıp kaldığımız bu “tüketim mabetlerinde”, yani kentlerde tüketmeye devam ediyoruz. Fosil çağının beyleri bugün geldiğimiz noktayı henüz ben doğmadan önce biliyorlarmış meğer! İlk kez 1959’da petrol-kömür- dolar baronları küresel faaliyetlerinin iklim değişikliğine neden olabileceğini görmüşler. Ama ne gam? Yeni petrol, kömür yatakları aramaya, yer üstüne çıkarmaya; fosil yakıtlarla çalışan termik santraller, otomobiller, uçaklar üretmeye devam etmişler…

Çok değil 45-50 yıl önce, çocukluk günlerimde mevsimsel hava döngüleri, fırtınalar yaşardık ve her birinin romantik isimleri vardı: Zemheri, Ayandon, Hüsun, Kuğu, Ülker, Gündönümü, Kara ve Kızıl Erik, Bıldırcın geçimi, Kestane Karası, Turna geçimi, Bağ bozumu, Kuş geçimi, Karakış, Kırlangıç fırtınaları… Kocakarı fırtınası (ki ardından soğuklar gelirdi) … Kabak meltemi…Pastırma Yazı… ve daha niceleri. Epey zamandır doğa kendi bildiğince hareket etmeye başladı. Zamansız işlerle insanları ve gezegendeki diğer canlıları hazırlıksız yakalıyor.

Leyleklerin, çaylakların, turnaların, kırlangıçların, serçelerin köye gelme ve gitme zamanını bilirdik. Böcek hareketlerinin ne zaman başlayacağını ve ne zaman yuvalarına döneceklerini; hayvanların çiftleşme zamanını, ağaçları dikme zamanını, ne zaman onlara suyun yürüyeceğini bilirdik. Cemreler düşerdi (hep merak ederdim; nereye düşerdi, nasıl bir şeydi?)

Saatli Maarif Takvimi’nin o günkü yaprağı yırtılıp alınınca, anam eğer varsa bir sonraki günün doğa hareketlerini okurdu. Şimdi artık her sabah Açık Gazete’de bu isimleri duyunca içim burkuluyor…

Bu güzelim mavi-yeşil gezegenimizi nasıl bu hale getirdik?

Eco IQ Dergisi yazarlarından Zülfü Dicleli, Açık Radyo-Açık Yeşil’de Ömer Madra ve Ümit Şahin’e verdiği röportajda: “… bütün insanlık tarihine bakarsak, kapitalizm son iki yüz- üç yüz yıllık bir olgu. Yani insanlık tarihi toplama- avcılıktan başlayan bir geçim faaliyeti. Bugüne kadar hepsi doğaya zarar veren faaliyettir. Yani avcılık da doğaya zarar verir, feodalitedeki tarım da verir, kapitalizm de vermiştir, veriyordur… tarım üretimi de doğaya zarar verir, avcılık da verir. Kapitalizm çok daha fazlasını verir…” diyordu. Yani insan iki ayağı üzerinde doğrulduğu andan itibaren bugün yaşadıklarımızın sorumlusu olarak tarihteki yerini aldı.

Amerikalı dil bilimci, düşünür ve aktivist Noam Chomsky, David Barsamyan’a verdiği söyleşide “…İşin şakası yok! İnsan türünün tarihinde ilk kez, torunlarımızın haysiyetli bir hayat sürdürüp sürdüremeyeceği konusunda belirleyici kararları bizzat almak zorundayız. Bu, daha önce hiç olmadı. Daha şimdiden, dünyadaki canlı türlerini olağanüstü boyutta yok eden kararları aldık bile… Dünyada canlı türlerinin yok edilme seviyesi, bundan 65 milyon yıl önce, dev bir gök taşının dünyaya çarpıp korkunç ekolojik yıkımlar yarattığı dönemdeki seviye ile aynı. Dinozorlar çağı o zaman sona ermiş, dinozorlar yeryüzünden silinmişti. … Aynı şey şimdi de oluyor, bir farkla yalnız: Gök taşı biziz…” diyordu ve 6. yok oluşun bizzat insan kaynaklı nedenlerle olabileceğini vurguluyordu.

Bilim insanları küresel ısınmanın yaklaşık 200 yıl önce sanayi devrimiyle tetiklendiğini söylüyorlar. Fosil yakıtlarla çalışan makinelerin kullanılmaya başlanmasıyla birlikte gelen üretim artışı beraberinde tüketimin pompalanmasını da getirdi. Bugünkü tüketim hızımızı sürdürebilmemiz için dünyanın 1,7 katı büyüklüğünde bir gezegene daha ihtiyacımız olduğu söyleniyor!

Yaşadığımız gezegeni tüketiyoruz, doğayı, kendisini yenilemesine izin vermeden tüketiyoruz. Dünya Limit Aşımı Günü her yıl daha erken yaşanıyor. Doğa ona verdiğimiz zararın karşılığını küresel ısınmayla, iklim yıkımıyla bize faturalandırıyor. Üstelik bu faturada en büyük bedeli, en az küresel ısınmaya yol açan yoksul ülkelerin en yoksulları ödemek zorunda kalıyorlar.

Sosyal adaletsizlik artarak derinleşiyor. Böyle devam ederse, yakın bir gelecekte küresel çapta 200 milyon insanın yerini-yurdunu bırakıp başka topraklara göç edeceğinden söz ediliyor. Bunun ip uçlarını bugünden görmek mümkün. Suriye’de çıkan savaşın temelinde yatan asıl nedenin küresel ısınmayla gelen, susuzluk, kuraklık, kıtlık ve gıda fiyatlarındaki yükseliş olduğu biliniyor.

Sadece Suriye mi? Dünyanın en büyük 6. ekonomisi, ABD’nin tüm tahıl gıdasının yarısını temin eden 38 milyon nüfuslu dev California’da en az 1500 yılından beri görülmüş en büyük kuraklık yaşanıyor. Yağışsız mevsimlerde insanların gereksinimleri için gerekli suyun depolandığı yer altı su kaynakları daha derinlere çekiliyor. Bir zamanlar Trakya’da 25-30 metrede ulaşılabilen yer altı sularına bugün 150-200 metrede ancak ulaşılabiliyor. Trakya’nın yer altı ve yer üstü su kaynakları bölgedeki çarpık sanayileşme sonucu kirlenmiş durumda. Su kıtlığı önümüzdeki 10 yılda toplumun en ağır sorunlarından biri olacak.

Bilim insanları iklim yıkımını bu yüz yılda halk sağlığı için en büyük tehdit olarak görüyorlar. Bu tehdidin kan emicilerin artışı, hava kirliliği ve alerjenler, sıcak çarpması, depresyon, kötü beslenme ve deri kanseri olarak kendisini hissettireceği söyleniyor.

Bugün yaşanan ve gelecekte artarak sürmesi olası kaosa dair birçok bilgiyi burada art arda sıralamak mümkün. Ülkemizde ana akım medyanın hali malum. Yeşil Gazete okurları, Açık Radyo dinleyicileri ve yaşadığımız dünyayı gözlemleyen insanlar bu gerçeğin farkındalar. Asıl mesele henüz bu gerçeği göremeyen insanlara nasıl ulaşacağımızda.

Dünyanın önde gelen düşünür ve aktivistlerinden Profesör Richard Falk, dünyanın büyük sorunlarıyla baş etmek için ihtiyaç duyduğumuz iki can alıcı noktayı Açık Radyo’da yapılan söyleşisinde şöyle anlatıyordu:

“Bu sorunları çözeceksek, iki şeye ihtiyacımız var bence: Birincisi, türün ayakta kalmasına dair bir çeşit irade beyanı. Böyle bir şeye sahip değiliz. Hayatta kalmak için kişisel irademiz var, ulusal irademiz var, hatta medeniyet olarak da irademiz var. Ama insan türünün kendisinin hayatta kalması için bir iradeye sahip olduğunu gösteren bir kanıt yok. Bu birinci ihtiyaç.

“İkinci ihtiyacımız da yeni siyasi radikalizm: Yani, ifadesini gençliğin ve bir dönüşüm aracı olarak dünyanın dört bir tarafında mobilize olan insanların Marksizm sonrası siyasi radikalizmi. Yeni bir araca ihtiyacımız var: Dünya işçileri bu devrimci yükü taşıyacak durumda değil. O yeni aracının kim olacağını tam bilebilmemiz içinse vakit henüz çok erken.

“Ne var ki, bu yeni araç, türün ayakta kalmasına ilişkin bu irade ile birleşip bütünleşmedikçe, iklim değişikliğinin önümüze getirdiği zorlukla baş etme konusunda ihtiyaç duyulan cevabı getiremeyecektir.”

Açık söylemem gerekirse “siyasi radikalizm” meselesinde ülkemiz siyasetine ve insanına dair pek de umudum yok. Bir avuç insan olabilecekleri yazıyor, çiziyor, zaman zaman eyleme de geçiyor, ama toplumun geneline ulaşmada bu çaba yeterli olmuyor ne yazık ki. Peki ne yapmalı?

Öncelikle “kişisel irademizi” harekete geçirebiliriz. Daha Yeşil yaşamayı becerebiliriz. Gönüllü sadelik ana yaşam ilkemiz olabilir. İhtiyacımız kadar tüketmeyi, mümkünse tükettiğimiz kadar değeri de türetmeyi becerebiliriz. Gezegende daha az karbon ayak izi bırakmak mümkün. Otomobilimiz yoksa ne ala. Eğer varsa ihtiyacımız olmadığı zamanlarda kullanmayabiliriz. Uçak yolculuklarını unutabiliriz. Hayvansal gıdaları yavaş yavaş hayatımızdan çıkarabiliriz. Deri giysiler yerine bez giysiler tercihimiz olabilir. Marka ürünlere neden ihtiyacımız olsun? Elektrik tüketimini minimuma indirebiliriz. Isınma ve aydınlanmada yenilenebilir enerji kaynaklarına geçme planı yapabiliriz. Yerel enerji kooperatifleri bu konuda çok önemli deneyimler sunuyor. Pet şişe, naylon poşet ve benzeri petrol türevi ürünleri kullanmak zorunda değiliz. Alışverişlerde çantamızda taşıyacağımız bir file veya bez çanta pekâlâ işimizi görür. Her yıl cep telefonumuzu değiştirmek zorunda değiliz. Teknolojik aletlerin de iklim yıkımını beslediği bir gerçek. Daha az teknoloji kullanımı insani ilişkilere daha çok zaman ayırmamızı da getirir. Karbon ayak izimiz gibi su ayak izimizi de olabildiği kadar küçültmek mümkün. Türkiye su fakiri ülkeler sıralamasında başlarda geliyor… Belki de en önemlisi kendi çocuklarımızdan başlayarak üzerinde yaşadığı gezegene saygılı olması gerektiğini öğretebiliriz. Şu an aklıma gelmeyen benzeri birçok güzel hareketleri tek başımıza da yapabiliriz…

8 Eylül’de dünyanın birçok kentiyle eş zamanlı olarak Türkiye’de de eylemler olacak. Bu yıl eylemler daha çok yerel yönetimlerin bu konuya olan hassasiyetlerini harekete geçirmek amacını taşıyor. Yaşadığımız yerde hiçbir şey yapılmıyor olabilir. İsveçli küçük kız Greta Thunberg gibi biz de yerel politikacıları harekete geçirmek amacıyla bir şeyler yapabiliriz. Bireysel olarak yerel yönetiminizin iklim değişikliğine karşı neler yaptığını dilekçe yazarak öğrenebilir, bu dilekçeleri yaygınlaştırabiliriz. Bu yöntem için Bilgi Edinme Hakkı yoluyla belediyene iklim için neler yaptıklarını sormak çok kolay! Belediyenin iklim eylem planı olup olmadığını öğrenmek ve bu konuda harekete geçmesini talep etmek için dilekçe örneği burada!

Yaşadığım yerin (Küçükçekmece) belediyesine mahallemdeki insanlarla birlikte bir dilekçe verdik. Gelecek yanıtı da merakla bekliyoruz doğrusu.

“Siz kişisel hayatlarımızı yeşillendirmekle meşgulken fosil yakıt şirketleri bu çabaları boşa çıkartıyor” diyenler de karşımıza çıkabilir. “Havuç yetiştirmek ve bisiklete binmek sizin daha mutlu ve sağlıklı olmanızı sağlayabilir. Ancak birey olarak ne kadar yeşil yaşadığınıza takılıp kalmayı bırakmanın ve kolektif bir şekilde şirketlerin gücünü yerinden etmenin zamanı geldi…” diyenler de olabilir. Hiç takılmayın bunlara. Bireysel çabalar hiçbir zaman kolektif çabalardan daha değersiz değildir. Kim istemez iklim yıkımına karşı insanlar sokaklara dökülseler, yeter artık! deseler. Türkiye’nin hâkim siyasetleri ve ortalama insanından bunu beklemek bugün için çok da kolay değil.

Ekolojik sorunlara karşı yerel hareketler birçok kez şirketlere geri adım attırmayı başardılar. Alakır’da iki insan inatla mücadele verdiler ve başardılar. Bu nedenle bugün için bireysel ve yerel olanı çok daha fazla önemsiyorum. Yarın bir gün daha kapsamlı ve işlevli siyasi hareketler olacaksa buralardan çıkacaktır. Bildiğimiz “tarihsellik, emek ve bilgi hiyerarşini” merkezi bir güce dönüştüren ve bunu kişisel-grupsal çıkarları için kullanan siyasi hareketlerin ömrünün bittiğini, küçülmeye ve küçük kalmaya mahkûm olduklarını düşünüyorum.

8 Eylül eyleminin de ana teması olan “İklim hareketinin sesi yerelden yükselir” önerisine uyarak, bireysel gönüllü sadeliği yaşamaya çalışmak, yaygınlaşmasına gayret etmek dışında yerel yönetimimize de bir dilekçeyle sorular sorduk. Yanıtları da merakla bekliyoruz.

İklim meselesini uzun zamandan beri olduğu gibi Yeşil Gazete’den ve Açık Radyo’dan takip etmeye devam edeceğim. Aklım erdiğince, öğrenebildiğim kadarıyla, Yeşil Gazete’den ve Açık Radyo’dan Yeşil bir yaşama dair gözlemlerimi, özlemlerimi paylaşacağım.

Geçen gün de Açık Radyo’da “Babil’den Sonra” programımda 350 Org Türkiye’den Efe Baysal’ı konuk ettim. Bir saat boyunca mavi-yeşil gezegenimizi nasıl bu hale getirdiğimizi ve bundan sonra neler olabileceğini, iklim yıkımını yavaşlatmak, durdurmak için neler yapılabileceğini konuştuk. Yanında getirdiği şarkıları çaldık.

8 Eylül’de bütün dünya ile eş zamanlı “İklim için ses ver!” eylemleri yapılacak. Eylem programına buradan ulaşabilirsiniz:

Yazımı vaiz ve şair John Donne’ın 400 yıl önce kaleme aldığı şu nesir-şiirle bitirmek istiyorum: “Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; ana karanın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta; bir toprak topağını alıp götürse deniz, küçülür Avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının yurtluğuymuş ya da senin yurtluğunmuş gibi; herhangi bir insan ölünce, eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanlar kimin için çalıyor diye; onlar senin için çalıyor.”

Kaynaklar:

*Yeşil Gazete

*Açık Radyo

*10 Derste Gezegenimiz ve Biz, Ömer Madra, 02 Eylül 2014

*http://www.iklimicinsesver.org

 

 

Ercüment Gürçay

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Bu da dünyanın “sanal su haritası”

Dünyada kullanılan tatlı suyun yaklaşık %92’si tarımsal üretim için kullanılıyor. Elbette bu tarımsal üretim aynı zamanda sanayinin de hammaddesi. Ayrıca su sanayi üretiminde ve evlerde de kullanılıyor.

Sanal su ise küresel ticaretin bir sonucu olarak ortaya çıkmış bir kavram. Sanal su, tarımsal veya endüstriyel bir ürünün üretilmesi için harcanan, yani o üründe “gizli” olan su miktarı demek.

Su Ayak İzi sitesine göre bazı ürünlerdeki sanal su miktarları ve sanal su ticareti şöyle örneklenebilir:

– Bir kilo sığır etinin üretimi için 16 bin litre su gereklidir.

– Bir fincan kahvenin üretilmesi için 140 litre suya ihtiyacımız vardır.

– Çin’in su ayaz izi yaklaşık kişi başına yılda 700 m3’dür. Çinin su ayak izinin sadece yaklaşık % 7’si Çin’in dışarısından sağlanmaktadır.

– Japonya’nın su ayaz izi yaklaşık kişi başına yılda 1150m3’dür. Japonya’nın şu ayak izinin yaklaşık % 65’i Japonya’nın dışarısından sağlanmaktadır.

– ABD nin su ayaz izi yaklaşık kişi başına yılda 2500m3’dür.

Su Ayak İzi ile ilgili tanımlar ise şöyle yapılıyor:

Bir bireyin Su Ayak İzi: Bir birey tarafından tüketilen hizmet mal ve ürünlerin üretimi için kullanilan toplam temiz su kaynağı miktarıdır. Bu miktar hizmet mal ve ürünlerin “sanal su içeriklerini” tüketim miktarları ile çarpılmasından tahmin edilebilir.

Bir ülkenin Su Ayak İzi: Bir ulus tarafından tüketilen hizmet mal ve ürünlerin üretimi için kullanılan toplam temiz su kaynağı miktarıdır. Ulusal su ayak izi iki şekilde değerlendirilebilir. Aşağıdan yukarı doğru olan yaklaşımda tüketilen tüm hizmet ve malların miktarları, bu mal ve hizmetlerin “sanal su içeriklerinin” çarpımıyla bulunur. Aşağıdan yukarı doğru olan yaklaşımda ise bir ulusun su ayak izi, tüketilen tüm yerel su kaynakları miktarı ile sanal su ithalatının toplamından, sanal su ihracatının çıkarılmasıyla hesaplanır.

İç ve dış su ayak izi: Bir ülkenin toplam su ayak izi iki bölümden oluşmaktadır: bir kısım ülke içerisindeki kullanılan su miktarı (yerel su kaynakları), diğer bir kısım ise yurtdışındaki su kaynaklarının (ilgili sanal su içerikleri) ülke içerisinde kullanılmasından oluşur.

Bir ürünün su ayak izi: Bir ürünün su ayak izi (eşya, mal veya hizmet) o ürünün üretildiği asıl yerdeki ürünü oluşturmak için kullanılan toplam temiz su miktarıdır. Üretimin tüm aşamalarındaki toplam kullanılan su miktarını belirtmektedir. Bir ürünün su ayak izi o ürünün “sanal su içeriği” ile aynıdır.

Uluslararası ticaret yoluyla ürünler alınıp satılırken aslında su da salınıp satılmış olur ve buna da sanal su ticareti denir. Su kaynakları sınırlı ülkeler, kendi ülkelerinde yetiştirmedikleri gıdalarla beslendikleri, ya da çok su gerektiren ülkeleri ithal ettikleri zaman sanal su ithalatçısı oluyorlar. Bazı ülkeler de tersine sanal su ihracatçısıdır.

Türkiye’nin hesaplanan su ayak izi miktarı kişi başına yılda 1615 m3. Yani Türkiye’de yıllık kişi başına tüketilen mal ve hizmetlerin üretiminde kullanılan temiz su kaynağı miktarı 1615 m3’dür.

Ayrıca Türkiye’nin yurtdışına düşen su ayak izi oranı % 15’dir. Yani Türkiye’nin su ayak izi miktarının % 15 i yurtdışından sağlanmaktadır.

Guardian gazetesinde geçen hafta yayımlanan harita dünyanın sanal su ticareti hacmini göteriyor. Haritada rengi kırmızı olan ülkeler sanal su ithalatçısı, yeşil olanlar ise sanal su ihraç eden ülkeler.

Kategori: Hafta Sonu