Ahmet Atıl AşıcıKöşe Yazıları

Soma Faciası: Bir idari-ekonomik modelin çöküşü

Soma faciası Türkiye’nin 10 yılı aşkın bir süredir içine girmiş olduğu büyüme patikasının ne kadar sürdürülemez olduğunun acı bir kanıtı olarak karşımızda duruyor. Olayın çok çeşitli yönleri var; ekonomik politikaların akılsızlığı ve vizyonsuzluğu bir yana, varolan tüm düzenleme ve kurumsal yapıları bir engel olarak gören hükümet yaklaşımı var. Fiyatlardan emeğin ve doğanın haklarının dışlanması var. Kurumsal yapının bir türlü kapsayıcı olamaması, giderek dışlayıcı olması var. Hizmet almak, işe girmek için TC Kimlik Kartı’nın yanında bir de AKP Üyelik Kartı’nın zorunlu hale gelmiş olması var. Türkiye buradan daha yaşanabilir, daha sürdürülebilir bir yöne evrilecekse bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirmeleri yapmak gerekiyor.

Akılsız Büyüme

Soma faciası sonrası medyada bir “merhametsiz büyüme”  lafıdır dolanır gidiyor. Sanki büyüme merhametli olsa sorunlarımıza çare olabilecek gibi! AKP dönemi ekonomik büyüme politikaları eğer tek bir sıfatla tanımlancaksa “akılsız” bana daha doğru geliyor. Akılsız çünkü işin kolayına kaçıyor, akılsız çünkü ne ekonomik ne ekolojik ne de toplumsal anlamda sürdürülebilir değil.

Sondan başlayalım ve AKP’nin açıkladığı Vizyon 2023 “stratejik” hedeflerine bakalım. 2023 itibariyle dünyanın en büyük 10. Ekonomisi olarak (şu an 17.), 500 milyar dolarlık ihracat (şu an 163 milyar dolar) ve kişi başına 25 bin dolar gelir (şu an 11 bin dolar civarında) hedeflerine  hangi sektörler eliyle ulaşmayı düşünüyor, ona bakalım.

Ekonomiyi büyütmek sanıldığı kadar zor bir iş değildir. Hele hele kurumsal yapının ve düzenlemelerin büyüme uğruna istendiği gibi kolayca eğilip bükülebildiği bir ülkede hiç de zor değil. Bugün dünya krizdeyken ekonomiyi hızlı bir şekilde büyütebiliyor diye AKP’ye methiyeler düzenlerin anlaması gereken birinci nokta bu. Evet Avrupa’nın birçok ülkesinde ekonomi büyüyemiyor, çünkü orada kimsenin aklına yol açmak için son kalan ormanları kesmek, işveren maliyetlerini düşürmek için taşeron sistemini getirmek gelmiyor, daha doğrusu gelemiyor. İnsanları madenlerde, tersanelerde ölüme gönderen, doğayı katleden bir yapı içinde büyümek bir marifet değil. Zira sürdürülebilir değil.

Neyin Vizyonu?

2003-2011 yıllarına ait Girdi-Çıktı tablolarından derlediğim verilerle yaptığım araştırmada bu dönemde Türkiye’de büyümeye en fazla katkı yapan 12 sektör olduğunu gördüm. Geleneksel olarak büyümeye katkı sunan tarım, tekstil gibi sektörleri bir kenara koyarsak, bu dönemde büyümeyi sırtlayan sektörler İnşaat ve inşaat-fosil enerji bağlantılı sektörler. Demir-çelik, Elektrik-Gaz-Su, Gayrimenkul hizmetleri, Karayolu taşımacılığı vs.

Tüp geçitler, duble yollar, rezidans-AVM, köprüler, kanallar, kentsel dönüşüm için canlanan inşaat sektörünü beslemek için demir-çelik, çimento, madencilik ve enerji üretiminin de artması gerekiyor. AVM’ler, rezidanslar dikildikten sonra bunları satma kiralama faaliyeti, yani Gayrimenkul hizmetleri canlanıyor. Duble yollar, köprülerle karayolu taşımacılığı daha karlı hale geliyor ve canlanıyor. Sorun şu ki, inşaata dayalı bu sektörlerin çoğu ara ve yatırım malı konusunda dışa bağımlı.

Analizi bir adım ileriye götürdüğümüzde görüyoruz ki, bu sektörler  Türkiye ekonomisinin kadim sorunlarından biri olan cari açığa (basitçe ithalatla ihracat arasındaki fark) en fazla katkı yapan sektörler. Yani ekonomik büyümeyi bu sektörlere havale etmek ülkeyi en son 1994 ve 2001’de krize götürmüş kronik cari açıkları hızla artırmakta. Hiçbir ülke uzun bir süre cari açık vermeye devam edemeyeceği gerçeğini ve cari açığın Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’ya oranının 2013 sonu itibariyle %7.4’e yükselmesiyle bugün geldiğimiz noktanın 1993 ve 2000 yıllarından daha vahim olduğunu da not edelim. Kronik cari açıklar ancak akılcı politikalarla bertaraf edilebilir, eğer yapılamıyorsa finansal krizler büyük ekonomik ve toplumsal maliyetler karşılığı bunu sizin adınıza yapar, 1994 ve 2001’de olduğu gibi. Cari açığın geldiği düzey itibariyle, günümüzün sorusu gelecekte bir finansal krizin olup olmayacağı değil, ne zaman olacağı.

Son dönemde hükümet politikalarına bakıtğımızda tek yapılanın krizi yaratan yapıyı dönüştürmekten çok günü kurtarmak olduğunu görüyoruz. “Akılsız büyüme” yavaşlamasın diye emek ve çevre standartlarının yükseltilmesini bırakın sonuna kadar esnetilmesi,  açık yargı kararlarının dikkate alınmaması ve aslında son yıllarda bizi dumura uğratan daha birçok karar…

Ancak tek sorunumuz keşke bu olsaydı. Büyümeyi bu 12 sektöre havale etmek Türkiye’nin ekolojisini de geri dönülmez biçimde yoketmekte. Küresel Ayak İzi Ağı’nın verilerine dayanarak yapılan analizin ortaya çıkardığı bir diğer acı gerçek bu 12 sektörün Türkiye’nin sebep olduğu ekolojik ayakizinin %80’inden sorumlu olduğu. Geri kalan 23 sektörün payı sadece %20. Halihazırda Türkiye’nin ekolojik ayakizi sahip olduğu biyokapasitenin yaklaşık 2 katı. Yani Türkiye’nin elektrik üretimi, karayolu taşımacılığı vs. den kaynaklı CO2 emisyonlarını emmek için gereken orman miktarı sahip olduğunun iki katı, gıda üretimi için gereken tarım arazisi miktarı sahip olduğu tarım arazilerinden %25 daha yüksek. Bu ne demek? Türkiye’nin mevcut büyüme politikalarına devam edebilmesi için yurtdışından biyokapasite ithal etmek durumunda kalması demek.  Sudan’dan kiralanan 5 milyon dönüm arazi, Romanya’dan ithal edilmek zorunda kalan saman haberleri hala hafızalarda.

Görüyoruz ki, AKP’nin en büyük “başarısı” olarak gösterilen hızlı ve istikrarlı ekonomik büyüme patikası ne ekonomik ne de ekolojik anlamda sürdürülebilir değildir. Mevcut büyüme politikaları cari ve biyokapasite açıklarını hızla artırmakta. Bu nedenlerle “merhametsizlik”ten çok “akılsızlık”tan bahsetmek daha anlamlı.

10 liraya kıyma nasıl olmazsa 24 dolara da kömür olmaz

Gazeteciliği özel şirketlerin halkla ilişkiler faaliyetlerinin bir kanalı olarak gören birinin kaleminden eskiden 140 dolara mal edilebilen bir ton kömürün özel sektör elinde nasıl 24 dolara üretilebildiği “mucizesi”ni okumak haliyle herkesi şaşırttı ve öfkelendirdi. İşçi güvenliğinden, doğanın haklarından fergat edilmeden bunun mümkün olamayacağı gerçeğini görmek hiç o kadar zor değil. Etrafımız böyle ürün ve hizmetlerle çevrili. Dünyanın birçok yerinde ortaya çıkan “Adil Ticaret” (Fair Trade) hareketleri bunları yıllardır söylemekte. İstiklal caddesinde yağmur yağdığında 5 TL’ye şemsiye alabilmek büyük kolaylık ancak Çin’in ortasından İstiklal caddesinde elinize ulaşana kadar işin içine giren herkesin kar ettiği bu yolculukta emeğin ve doğanın haklarının yenmemiş olması çok küçük bir olasılık. Haliyle, küresel ekonomik işleyişin de sürdürülebilir olmadığını açık biçimde görüyoruz. Dünya ticaretini denetleyen Dünya Ticaret Örgütü düzeyinde değiştirilmesi gereken çok şey olduğu açık. Ancak her ülkenin kendi derdine düştüğü bu küresel kriz şartlarında fiyatların “gerçek maliyetleri” yansıtacak şekilde uluslar arası anlaşmalar eliyle düzeltilebileceğini ummak ise fazlasıyla iyimser olur. Hatta ABD-AB, ABD-Doğu Asya ülkeleri arasında imzalanmak üzere olan ikili ticaret ve yatırım anlaşmaları, küresel sorunlara küresel çözümlerin başka bahara kaldığının en iç karartıcı delilleri.

Konumuza dönersek, nüfus artışıyla paralel olarak her anlamdaki kıtlığın arttığı dünyamızda fiyatların artmasını son derece normal karşılamamız, fiyatların ucuzlamasının hayatların ucuzlaması anlamına geldiğini anlamamız gerekiyor. Fiyatları düşürebilecek tek güç teknolojik gelişmenin ise dalgayı tersine çevirebilmesine imkan yok.  Fiyatların artması gerekiyor ancak bu ortalama bir tüketicinin daha az tüketmesi anlamına otomatik olarak gelmez. Servetlerin hızla arttığı, milyarder listesinin her geçen yıl kalabalıklaştığı dünyamızda yeterli alım gücünün olduğunu ancak bunun giderek daha az cepte yoğunlaştığı bir gerçek. Bu da bizi gelir paylaşımının adaleti konusuna getirir ki, gelirin adil paylaşıldığı bir ülkede 1000 TL’lik asgari ücret olamayacağı için 28 dolara kömür de üretilemeyecektir.

Düzenlemeler kadar denetim de önemli

Hiçbir özel şirket, ya da mevcudieyetini özel sektörün başarısına havale etmiş hiçbir hükümet elini kolunu bağlayan düzenlemelerden hoşlanmaz, ama demokrasinin gereğini yerine getirmek ve toplumsal taleplere bir cevap olarak düzenleme yapmak zorunda kalır. AKP’nin varolan çevre ve emek düzenlemeleri ile olan ilişkisinine dönersek Soma faciasıyla gündeme gelen 19 yıldır imzalanmaktan kaçınılan ILO’nun 176 no’lu sözleşmesi etrafında yapılan tartışma herşeyi apaçık ortaya seriyor zaten. Çalışma Bakanı Faruk Çelik “şecaat arzederken sirkatin söylüyor”, ve bu tür düzenlemeleri hayata geçirebilmek için kabinedeki diğer bakanlarla ve özel sektör temsilcileriyle nasıl “boğuştuğunu” anlatıyor. Madenlerin güvenliği sözleşmesi için özel sektörü iknaya çalışmak, kediyi masadaki ciğere dokunmaması için ikna etmeye çalışmak kadar absürd. Bakan Çelik ne bekliyordu? Bugüne kadar meydana gelen maden kazalarında firma sahiplerinin hiçbiri soruumlu tutulmamışken, hangi güç patronları imzaya ikna edebilir? Faruk Çelik’in bugün değil, aslında “ikna etmeyi başaramadığı”o toplantılar sonrası istifa etmesi gerekirdi demek günümüz Türkiye gerçekliğinde hala çok naif!

Tartışılmayan bir önemli husus daha var. Varolan düzenlemeler kadar bunların ne derece uygulandığı da önemlidir. Ne kadar eksik olsa da birtakım çevre ve emek düzenlemeleri var ancak bunlar sadece kağıt üzerinde. Kural var görünürde ancak denetim yok. Bu otobanda hız sınırını 90 km’ye düşürüp radar ve polis kontrolü olmadan sürücülerin kurallara uymasını beklemek kadar saçma. Ünlü Davos toplantılarını organize eden Dünya Ekonomik Forumu (WEF)’nun her yıl patronlar arasında yaptığı bir anket çalışmasının sonuçları Türkiye’deki vahim tabloyu göz önüne seriyor. “Ülkenizde çevresel düzenlemeler ne kadar sıkı” sorusuna verilen cevaplara göre Türkiye 145 ülke arasında 85. sırada. “Düzenleme tamam da uyulup uyulmadığı ne kadar ciddi denetleniyor?” sorusuna verilen cevaplarda Türkiye bu sefer 67. sırada yer alıyor. Çevre standartları yerlerde sürünürken varolan düzenlemelerin denetimi de orta halli. Emek ve diğer alanlarda durumun daha olumlu olduğunu düşündürecek bir veri de yok elimizde ne yazık ki.

Hizmet almak için TC Kimlik Kartı yetmeli, AKP Üyelik Kartı’na ihtiyaç yok!

Konu bir ucuyla idari ve ekonomik işleyişin AKP iktidarı döneminde içine girdiği çerçeveye de değiyor. Özellikle Gezi sonrası Türkiye sadece söylem üzerinden kutuplaştırılmadı. 17 Aralık süreci sonrasında ortaya saçılanlarla beraber değerlendirildiğinde TC Kimlik Kartı’yla vücut bulan devletle vatandaş arasındaki “haklar ve sorumluluklar” anlaşmasına “paralel” bir “idari ve ekonomik işleyiş yapısının” yavaş yavaş oluşturulmuş olduğu ortaya çıktı. Artık anektodal olmaktan çıkmış, Taraf gazetesinin Maliye’ye memur alımlarında yapıldığı belgelenen siyasi fikre ilişkin fişlemeler, güvenceden yoksun madenlerde 1200 TL’ye çalışabilmek için AKP üyesi olmanın kuvvetli bir referans haline gelmiş olması sıradan vatandaşın hakkını alabilmek için sahip olduğu TC Kimlik Kartı’nın yetersizliğini algılamış ve kabul edip ona sunulan “kolaylaştırıcı kimliğe” razı ge(tiri)diğini bize göstermiyor mu? AKP döneminde hızla artan (iyi ki!) sosyal yardımlarda da AKP Üyelik Kartı’nın belirleyici gücünü kim inkar edebilir? “İyi ama, yoksul kesimler ona sunulan imkana bakar, onun nasıl bir ilişkiler ağıyla kendisine sunulmuş olması ikincildir” denilebilir ki bir ölçüde haklıdır. Oysa madalyonun öte tarafında özel sektör- hükümet ilişkilerini işin içine katıldığında hiç de masum olmayan bir resim ortaya çıkmakta: Eş-dost kapitalizmi. Bugün “havuz medyası” tabirinde vücut bulan ilişkiler ağında da özel sektör patronu devletten ihale alabilmek, ucuza arsa kapatabilmek, imar izinlerini delebilmek, sorumluluklarından gerektiğinde sıyrılabilmek için AKP’ye yakın durmak zorunda olduğunu görüyor.  TC Kimlik Kartı’nın yanında AKP Üyelik Kartı’nı taşımak işlerini kolaylaştırıyor ancak bunun bir de bedeli var.  Birtakım vakıflara zorunlu bağışlar, birtakım medya kuruluşlarının alınabilmesi için oluşturulmuş havuz iddiaları ortada duruyor. Bu tam da yakında Nobel Ödülü almasına kesin gözüyle bakılan, Cumhurbaşkanlığı Madalyası’na da layık görülmüş MIT profesörü Daron Acemoğlu’nun ekonomik gelişme kurumlar ilişkisi bağlamında ele aldığı kapsayıcı-dışlayıcı yapılar tezine cuk diye oturan bir vaka.

Kimi kömür üreticilerine büyük paralar kazandıran, 2.5 milyon haneye her yıl asgari 500 kg. kömür yardımı  ancak böyle bir yapı altında mümkün olabiliyor.  Kömür üreticilerine verilen oldukça cömert dolaysız Hazine teşviğini saymaya bile gerek yok.  Faruk Çelik Bakanlar Kurulu’nda bakanları ikna edemediğinden dolayı iş güvenliği yasalarının çıkarılamadığından şikayet ediyor ancak kurdukları sistemin özü olan bir işleyişi değiştirmenin mümkün olduğuna en küçük bir an inanmış olması bile inanılmaz gelmiyor mu sizin de kulaklarınıza?

Peki ne yapacağız?

Önümüzde duran öncelikli sorun madenlerin güvenli bir hale getirilene kadar faaliyetlerinin durdurulmasıdır. ILO 176 ve benzeri düzenlemeler yapılmadan, ciddi bir denetim sistemi kurulmadan madenlerin halen faaliyete devam ediyor olması kabul edilemez.

İnşaat, demir-çelik, çimento, kömür, enerji yatırımlarıyla işleyen bu ekonomik yapı hiçbir açıdan sürdürülebilir değildir. Fosil enerjiye dayalı bu yapı belirli bir süre içinde tasfiye edilme, “yeşil dönüşüme” tabi tutulmalıdır. Kömür, demir-çelik, enerji yatırımlarına verilen devlet teşviği acilen kesilmeli, kaynaklar yeşil yatırımları teşvik etmek için kullanılmalıdır.

Türkiye’nin bir enerji açığı olduğu bir şehir efsanesidir. TÜİK’in 2012 yılına ait son verilerine göre toplam elektrik üretimi 239,5 bin Gwh iken tüketim 195 bin Gwh’dir. Eğer demir-çelikte dünya liderlerinden biri olma hedefin varsa, 10 tane nükleer santral de yapsan yetmeyecektir elbet. Böyle bir vizyona temelden karşı çıkmak gerekiyor.

İşsizliğin yüksek seyrettiği birçok ülkede olduğu gibi görevi sadece istihdam yaratmak olan bir İstihdam Bakanlığı kurulmalı, kamu kaynakları ve özel sektörü teşvik ederek yerele özgün istihdam projeleri hazırlanmalıdır. Bunun içinde “küçük aile tarımı”nın desteklenmesi, katma değeri yüksek talebi oldukça yüksek rüzgar gülü, güneş paneli gibi yeşil yatırımlar kolaylıkla girebilir. “Milli araba”, “milli tank” üretmek için milyarlar harcamaya hazır bir Türkiye’nin bu projeleri finanse edecek yeterli mali gücü bulunmaktadır.

Ayni kömür yardımına son verilmeli, yoksul ailelere dağıtılan kömürü serbest piyasadan satın alabilecekleri kadar nakdi destek biçimine dönüştürülmelidir.

Son olarak, devletle vatandaşı arasındaki ilişki evrensel standartlarda yeniden tanzim edilmelidir. Kapsamlı bir Yeni Anayasa çalışmasıyla yerel yönetimleri ve vatandaşlık bağını güçlendirecek adımlar acilen atılmalıdır.

ahmet aşıcı

 

 

Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı, İTÜ; YSGP MYK Üyesi

Köşe Yazıları

Kadermiş ! – Nagihan Bulduk

Davutpaşa – 29 Ocak 2008 – 21 işçi öldü 117 işçi yaralandı

Odaköy – 23 Şubat 2010 – 30 madenci öldü.

Ostim -3 Şubat 2011 -20 işçi öldü 53 kişi yaralandı

Esenyurt -11 Mart 2012 – 11 işçi öldü

Kozlu – 8 Ocak 2013 – 8 madenci öldü (1992’de de 263 madenci ölmüştü)

Soma – 13 Mayıs 2014 – yetkililerin gerçek sayıyı açıklamadıklarını biliyoruz, açıklanan 284 madencinin öldüğü…

2008 yılından bu yana her sene için bir tane “iş kazası”!

(Her sene yaşanan bu iş cinayetlerinin sayısı yüzleri hatta binleri buluyor.)

Peki bunlar gerçekten kaza mı?

Hepimiz iş sağlığı ve güvenliği eğitimlerinin kağıt üzerinde kaldığını, hatta başta taşeronlar olmak üzere çok sayıda işverenin iş sağlığı ve güvenliği eğitimini hiç vermediklerini biliyoruz, yaşıyoruz, görüyoruz. Mevzuata göre verilmesi zorunlu bu eğitimler verilmediği gibi gerekli koruyucu malzemenin temin edilmediğine de çokça şahit oluyoruz.

Bu o kadar yaygın ki, adeta olağan sayılıyor!

Başbakan da çıkıyor ‘bu işin fıtratında var’ diyor. ‘İşkazası diye bir kavram var’ diyor…

Diğeri ‘hayretler’ içinde susuyor.

“Kaza” olunca ne oluyor?

İşçi yaralandıysa, (sigortasızsa) hemen sigortaya bildiriliyor, hastanede baygın halde, kan revan içindeyken ‘eğitim aldım’ formları imzalatılıyor, olay yerine gerekli malzeme götürülüyor ‘işçi bu kurallara uymadı’ deniyor; öldüyse ‘buraya bir yakını/arkadaşını ziyarete gelmiş, yardım etmeye kalmış, bizim haberimiz yok’ minvalinde senaryo yazılıp oynanıyor.

İş yargıya taşınınca devletlülere zaten dokunulmuyor; “soruşturma izni verilmemesi” kararları birbiri ardına geliyor. İşverenler hakkında da dava açılmıyor, şef/usta/amir kim varsa onlar yani diğer işçiler yargılanıyor.

Bu “tuhaflık” işkazası nedeniyle açılan tazminat davalarında da devam ediyor, neye göre kime göre bilinmez işçinin yaşına dikkat çekilerek X yaşında ve aklıselim sahibi bir kişi olduğu anlaşılan kazalı işçinin kendisine gerekli eğitim verilmemiş olunsa da, tehlikeden her ne olursa olsun kaçınması gerekeceğini bilecek ve kavrayacak vasıfta olduğu; ancak bu hususa riayet etmeyerek özen yükümlülüğünü  ihlal ettiği gerekçesiyle  en az % 10’dan başlayan oranlarda kusurlu olduğu bilirkişilerce tespit ediliyor(!)

Şimdi Soma’ya bakalım.

Kurtulanlar kağıt üzerinde kendilerine “eğitim” verildiğini, yaşam odası olmadığını, yerin bilmem kaç metre altından kurtulabilmek için kendilerine sadece 45 dakika kullanabilecekleri maskelerin verildiğini, denetim(sizliğin)lerin nasıl yapıl(ama)dığını ve daha nicesini aktardılar, aktarmaya devam ediyorlar.

Daha ilk anda bizzat yetkililerden duyduk“orada işçi olmayanlar da var” cümlesini; “ölenin 15 değil de 19 yaşında olmasının ne denli sevindirici” olduğunu!!!!

Sonra Başbakan’ı karşılayan, ilk iki gün boyunca ‘bakanlarla konuşamadan açıklama yapamam’ diyen işveren konuştu: Kesinlikle ihmalimiz yok. Sadece şimdilik yaşam odalarımız yok, yaşam kaçış noktalarımız var!

Zaten ilk gün ilan edilmişti işverenin kusursuz olduğu!!!

Bakın daha öncekilerle aynı. Peki, yargı?

Davutpaşa’da Esenyurt’ta davrandığından farklı mı davranacak?! Anlayacaklar mı;

Soma’daki madencinin “bir daha inmek istemem ama kredi borcum var” demesindeki çaresizliği…

Başbakan’dan yumruk yedikten sonra “Sayın Başbakan’ımızdan şikayetçi olmayacağım, Soma Kömür İşletmesi’nde çalışıyorsam onun sayesinde çalışıyorum, onun özelleştirmesi sayesinde” diyen işçinin aslında ne demek istediğini!!!

Kısmet!!!

Nagihan Bulduk

 

Nagihan Bulduk

twitter.com/nagihanbulduk

Köşe Yazıları

Soma gerçeği ve bir adım ötesi

Yazarımız Pınar Demircan‘ın Japonya’da yaşayan insanlara Soma Madeni Katliamı’nı tüm yönleri ile aktaran yazısının yine kendisi tarafından Türkçeleştirilmiş halini paylaşıyoruz

* * *

Soma Madeninde çıkan kazada 299 ölü ….bu sayının sebebi İşçi sağlığı işgüvenliği şartlarının sağlanmaması .kurallarına  uyulmaması !

Dünyada bilmeyenin, duymayanın  kalmadığı kaza 13 Mayıs günü Türkiye’nin batısında Manisa Soma’da meydana geldi .Kazada yangın sebebiyle çok sayıda işçi hayatını kaybetti fakat aşağıda hala çıkarılmamış olan çok sayıda inssan var .

Kazanın meydana gelişinin üzerinden 4 gün geçti. Yangının söndürülmesi için arama kurtarma çalışmaları canla başla devam ediyorsa da halen içeri hiç girilememiş olan 2 galeri var.Yangın sebebiyle ortaya çıkan karbonmonoksit gazının miktarı da yangının sönmesiyle gittikçe artmakta …Diğer bir felaket  içeride elektrikler kesildiği için yeraltında biriken suyun maden içini basması . Kaza tam da vardiya değişim saatine denk geldiği için magduru oldukça fazla, bu sebeple de içeride kaza anında içeride 787 kişiden 299’u maalesef hayatını yitirdi, 80’i yaralı olarak kurtarıldı,  içeride kaç kişi var hala tam bilinmiyor…

Kazadan bir gün sonra Başbakan Erdoğan Soma’ya gitti. Kazada kocasını,babasını ,kardeşini ,çocuğunu ,yakınlarını kaybeden halkla karşılaştı; onların isyan dolu yakarışlarıyla karşılandı hepsi tek bir ağızdan “Başbakan istifa!” diye haykırıyordu.Başbakan bu tepkiye sert karşılık verdi, halkının acısını paylaşacağına onları azarladı hatta onlara vurdu. Başbakanın korumaları sesini çıkaranı gözaltına aldı, tutukladı hatta onlara dayak attı,hepsini medyadan izledik.

Polis şiddeti sadece kazanın meydana geldiği Soma’da kendini göstermedi, cinayeti kınayan, insanların pisipisine ölmesine sebep olan devletine yurt genelinde eylemlerle cevap verdi, halk polise nefretini kustu ve Türkiye polis şiddetinden her şehirde gazdan nasibini aldı!

Mesela kazadan 2 gün sonra 15 Mayıs’ta İstanbul Taksim’de hükümet aleyhine toplanan sivil toplum kuruluşu üyelerinin de bulunduğu  yaklaşık 4.000 kişi basın açıklaması da yapmak istediler ve polisin şiddetiyle karşılaştılar, bol miktarda biber gazı yine kullanıldı ve insanların kendisini ifade etmesine dahi tahammul edemeyen  devlet, polis eliyle bu eylemi de dağıtmış oldu.

Bu isyan pek tabi ki Soma ya da İstanbul ile sınırlı kalmadı, tüm ülkede gözyaşlarını tutamayanlar çareyi sokağa çıkmakta buldu, hemen her şehirde hükümet aleyhine eylemler yapıldı. 3 gün yas ilan edildi ve çoğunluğu memur olan çalışanlar 16 Mayısta iş bırakma kararı aldı. Kazanın üstünden 3 gün geçmesine rağmen ülkede hala acı ve gözyaşı var, yerin altından henüz çıkarılamamış olan bedenlerin sayısı korkutucu…Halkın hükümete isyanı , bu kazanın sorumlusunu  devlet yani iktidar partisi AKP olarak görüldüğünün ispatı. Peki neden halk Erdoğan’ı ve hükümetini sorumlu tutuyor bu kazadan ? Pei niye? İşte sebepler:

(Not )Japoncada “Erdoan” olarak yapılan telaffuzu özellikle “Erdogan” olarak yazdım ki ülkemizin kanseri haline gelen problemleri Japoncada kanser kelimesine karşılık gelen “GAN” sesiyle biraz mizah katarak anlatabilelim. Yani bu durumda Japonca’da “Erdo (GAN)kanseri”  olarak ifade edebiliyoruz Başbakanımızın adını . Bu kanser türünün daha fazla sağlıklı hücreyi yok etmeyeceğini umuyorum. 

Devletimiz 19 yıldır  ILO’nun Madencilikle ilgili 176 sayılı maddesini imzalamaktan imtina ediyor

Maden işkolu tüm dünyada en tehlikeli olduğu kabul edilen işkoludur ve Türkiye şartlarına tabi olduğu ILO’nun maden işkolunu düzenleyen 176 no’lu maddesini 1995 yılından beri imzalamamakta direnmiştir. Peki bu maddeler özetle hangi düzenlemeleri gerektirmektedir? Türkiye hangi maddeleri imzalamaktan kaçınmıştır?

-Çalışma olduğu zaman maden içerisinde kaç işçinin olduğunu bilinmesini sağlayacak bir sistemin kurulması gerekir

-Maden içerisinde işgüvenliği tedbirlerini arttıracak iletişim ve haberleşme sisteminin kurulması gereklidir

-Madenin, işçilerin tayin edilen işleri kendileri ile başkalarının güvenlik ve sağlıklarını tehlikeye atmayacak şekilde gerçekleştirmesi için düzenlenmelidir

-Uygulanabilir durumlarda, yeraltındaki iş yerlerinin tümünden iki çıkış sağlanmalı, bu çıkışlar yüzeye ayrı ayrı çıkış noktalarından bağlanmalıdır

-İşçilerin maruz kalabileceği çeşitli tehlikelerin tespit edilebilmesi ve maruz kalınıyorsa bunun seviyesinin belirlenmesi için çalışma ortamının izlenme, değerlendirilme ve düzenli teftişi sağlanmalıdır

-Erişim izni verilen tüm yer altı çalışma mekanlarının yeterli havalandırması sağlanmalıdır

-Bir maden işletmesinin doğasına uygun şekilde, yangınların başlaması ve yayılması ile patlamaları önleyecek, tespit ve mücadele edecek tedbir ve önlemler alınmalıdır

-Bir yerde, işçi güvenliği ve sağlığına ciddi tehdit olması durumunda, operasyonların durdurulması ve işçilerin güvenli bir noktaya tahliye edilmesi garantiye alınmalıdır

-İşveren, her madende ayrı ayrı öngörülebilen tüm endüstriyel ve doğal afetler için acil müdahale planı hazırlamalıdır

-İşçilere, hem verilen iş, hem de güvenlik ve iş sağlığı konularında yeterli eğitim programları ve anlaşılabilir talimatlar sağlanmalı tüm bu uygulamalar ücretsiz olmalıdır

-İşverenler riski kaynağında bertaraf etmek, güvenli çalışma sistemleri tasarlamak, kaza riskleriyle ilgili işçileri bilgilendirmek ve kaza olduğunda gerekli tıbbi yardıma ulaşımları sağlamak zorundadır

-İşverenler sözleşmeyle kaza sonrasındaki sağlık ve kurtarma etkinliklerinin kalitesinden de sorumludur

-Denetimlere ilişkin gerekli yasal düzenlemelerin sağlanması ve kazaların etkili soruşturulması gerekmektedir

Bundan başka altyapı çalışması olarak acil durum halinde madendeki işçilerin korunmasını sağlayacak kaçma odalarının ,sığınakların oluşturulması  da zorunluluklar arasında yer alıyor. Bu sebeple 12 kişik sığınaklardan yapılması gerekiyor ki maliyeti toplamda 80 bin dolar….Uzmanların görüşüne göre Soma Madeninin ,en kalabalık olduğu vardiya değişim zamanı öngörülürse bu kaçma odalarının sayısı  en az 15-20 arasında olmalı ki bu kaçma alanları olursa afet ve felaket hallerinde içerideki işçiler sağ kurtulabilsin .

Türkiye yıllardır işçi sağlığı işgüvenliğine dair bu maddelere imza atmadı. Eğer bu kaçma odaları, sığınaklar yapılmış olsaydı şimdi hayatını kaybetmiş işçilerimiz yaşıyor olabilirdi .

Soma Holding AKP İlişkisi 

Aslında tek problem Türkiye’nin ILO’nun Madencilik işkolunu düzenleyen maddelerine imza atmaması da değil. Esas problem Soma Madeni’nin 2005 yılında özelleştirilerek kamu işletmesinden özel işletme kimliğine geçirilmesi; “Soma Şirketi” olarak faaliyetlerine başlaması.Türkiye’de kamu kurumu olan işletmelerle özel işletmeler arasında işçi sağlığı iş güvenliği konularındaki uygulamalarda farkların olması.

Türkiye’de kamuya ait maden işletmelerinde(sektörde çalışan 1.000 kişi üzerinden yapılan hesaba göre)ölümlü kaza oranı 2.4 kişi iken özel işletmelerde bu sayının 20.3 kişi olabilmesi. Aynı işkolunda Avrupa ortalaması ölümlü kaza için 1.8 kişiye tekabül ediyor.  Bununla birlikte 2000 yılından beri Türkiye’de maden işkolunda meydana gelen kazalarda hayatını kaybedenlerin sayısı da 1.308 kişi olarak biliniyor.

Maalesef Türkiye genelinde işçi sağlığı işgüvenliği konusundaki bilinç Japonya’daki kadar ileri de değil. Örneğin “Önce İş Güvenliği” diye bir anlayış görülemeyebiliyor bazı işletmelerde. İşgüvenliği bilincinin oturtulması için gerek şirket kültüründe gerekse çalışanlar içerisinde eğitimin önemi büyük fakat, gözünü kar hırsı bürümüş işletmelerde bu önemli detay daha fazla kar hırsı yüzünden kolaylıkla atlanabiliyor.

Bunun örneğini tam da Soma Holding’de görüyoruz ; Soma Holding’in sahibi kazadan iki hafta önce televizyonda “çok büyük maliyet indirimi sağladık” diye övünebiliyor. İşin en ilginci maliyet avantajı sağlanan rakamlar ;nasıl olur da bu rakam 140$’dan 24$ indirilebilir? Maliyet indiriminin de bir optimizasyonu vardır. Eğer Soma’daki gibi maliyeti 140$dan 24$’a indirmişseniz %600’e yakın bir kazanç sağlamış olursunuz ki bu indirim değil çalmaktır. Peki neyden çalınmıştır? Maliyet azaltma dediğiniz şey verimliliğinizden işin kalitesinden dengesiz bir şekilde ayrılıyorsa burada iktisadi bir optimizasyondan bahsedilebilinir mi?

Öte yandan Soma Holding’in sahibi yine 2 hafta önce Soma Madeni’in çok sağlam ve harika bir saha olduğundan bahsedebilmiş, bununla övünebilmiş ve kaza halinde işçilerin içeride 20 gün kadar mahsur kalsalar da dışarı sağlam çıkabileceklerini söylemiş bulunmaktadır. Ne yazık ki bizler bugün Soma Madeni’nin ne kadar “harika” olduğunu gözyaşları içinde tecrübe ediyoruz…Gerçekte ise Soma Holding’de son 3 yıl içerisinde 11 defa kaza meydana gelmiş bulunmaktadır. İlaveten 15 yaşında çocukların çalıştırılmış olma olasılığı hala zihinleri karıştırmakta, üstelik her haliyle Soma Holding hükümetimizin de güven(!) duyduğu desteklediği bir işletmedir .Buna inanabiliyor musunuz?

Soma Holding’de taşeronlaştırmanın da çok yüksek olduğu yaralı da olsa kurtulan işçilerin kendileri tarafından söylenmektedir. Kabul edersiniz ki taşeronlaştırmanın yüksek olduğu işletmelerde işçi sağlığı işgüvenliği tedbirleri yetersiz kalabilmektedir. Taşeron işçilerin işyerleri her zaman kolayca değiştirilebildiği için  yeterli ve uygun süreli eğitimler verilememekte,sağlam takip yapılamamaktadır.

Bununla birlikte Soma Holding’de son 3 yıl içerisinde meydana gelen 11 kazanın sebepleri tespit edilmemiş olup  üzerine aksiyon planları alınmamış, mühendislerin uyarılarına rağmen iyileştirmelerin yapılmadığı bilinmektedir. Bunların hepsi  akıl sınırlarını zorlamaktadır. Bu uyarıları değerlendiren muhalif parti CHP milletvekilinin soru önergesinin de ciddiye alınmamış olduğunu bugün anlamaktayız. CHP, Soma Holding’de “Neden bu kadar çok kaza oldu?” diye sormuş denetimlerin etkin yapılıp yapılmadığını sorgulamışsa da AKP, muhalif parti olduğu için CHP ‘nin önergesini dikkate almamayı tercih edebilmiştir.

İlaveten hem başbakan hem de AKP nin lideri olan Ergoğan için Soma Holding ‘le yakın ilişkilerinin olma ihtimali ayrı bir problem olarak görünüyor. Soma Holding sahibinin eşinin Manisa’da AKP ‘den belediye meclisi olması tesadüf mü sorularını akıllara getiriyor. Hatta belediye seçimlerinde AKP üzerinden Soma Holding çalışanlarına bazı faydaların sağlandığı bile konuşulanlar arasında. Kaza öncesinde Soma Holding’in 5.000 mavi yaka 500 beyaz yaka çalışanı bulunuyordu.Soma Holding’in beyaz yaka çalışanları Tokyo’nun Shinbashi semtine denk gelen işyeri merkezi Istanbul Maslak’taki Spine (Omurga) Plaza’da. Bu Plaza 191 m yükseklikte bir gökdelen. Maalesef hayatı bu kaza ile kaybettirilen 299 işçinin ortalama boy uzunluğu 160cm olsa boylarının toplamı zengin kulenin yüksekliğini 7 kere geçer…

Sendikal Faaliyetler ve Sahadaki İyileştirmeler Yetersiz 

Türkiye’de bir işkolundaki faaliyetlerin iyileştirilmesi Japonyadaki gibi işyeri bazında değil işkolu ölçeğinde yapılıyor fakat işkolunda örgütlenebilmesi için o işyerinde çalışanların salt çoğunluğu sendika üyesi olmalı; eğer işyerindeki işçiler arasında salt çoğunluk sağlanamazsa işyeri o işkolundaki sendikaya üye olamıyor. Nitekim Soma Holding’de de çalışanların sendika üyeliği yetersiz, Avrupa’daki gibi işyerinde çalışanların %30 +1 kadarının sendika üyesi olmasıyla o işkolunda örgütlenmeye elverilseydi belki işgüvenliği konusundaki ihtiyaçlar çalışanlar tarafından tespit edilen risklerin bertarafıyla giderilir ve bu kaza yaşanmazdı.

Bu arada Soma Holding’de ortalama işçi ücretinin 900 TL (90.000Yen ) e tekabül ettiğini söylemeyi de atlamayalım .

İşte tüm bu sebepleri göz önüne alıp değerlendirince bu yaşanan trajedinin bir kaza değil cinayet olduğu  saniye saniye faciayı izleyen halk için açıktır, nettir ve sorumlusu kuşkusuz yeterli önelmeleri almaktan kaçınanlardır.

Şimdi sizleri az önce yukarıda açıkladığım bir facia yaşanmasına yol açan  sebepler üzerine düşünmeye davet ediyorum.

Sizce böyle bir ülkede Nükleer Santral kurulabilir mi? 

Böylesine elim sonuçları doğuran politik ve iktisadi ilişkiler ağıyla yönetilen Türkiye’de nükleer santral kurma sorumluluğunun altına girerseniz yaşanacakları hayal edebiliyor musunuz?

Bir madende asgari şartları sağlayamayan yönetimin nükleer santral projesi başka bir faciadan ne kadar uzak olabilir? Sadece bir adım ötesi…

Pınar Demircan

 

 

 

Pınar Demircan