Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bildiğimiz temiz havaların sonu

Ferahlık, deniz ve yaz üçlüsü kadar birbiriyle birlikte anılan başka bir üçlü daha yoktur. Sıcaklar başlayınca akıllara deniz, deniz denilince de akıllara ferahlık ve dinginliğin geldiğini her halde kimse inkâr etmeyecektir. Ferahlık da sağlıklı yaşam ile eş anlamlı olarak kullanılabilir. Bu bağlantıyı kuran ve deniz ile sağlıklı olmanın ilişkisini anlatan birçok çalışma mevcut. Mesela bunlardan birinde okyanus/deniz kenarına yakın olmanın ve sahilde zaman geçirmenin sağlık açısından önemli faydaları olduğu belirtiliyor. Denizin insanları daha huzurlu ve mutlu yaptığı da ayrıca belirtilmiş. ABD’de Hawaii’nin, Türkiye’de de Sinop’un en huzurlu, mutlu şehirler olarak anılmasının altında yatan neden de deniz olabilir. Bununla ilgili Amerikalı klinik psikolog Richard Shuster “İnsanların ezici bir çoğunluğu mavi renk ile sakin ve huzurlu olmayı ilişkilendirir. Çünkü okyanusa bakmak aslında beyin dalgalarımızın sıklığını değiştiriyor ve bizi de hafif bir meditasyon duruma sokuyor” tespitini yapıyor. Mavi rengin yaratıcılığı arttırdığına ait de birçok çalışmanın var olduğunu eklemekte fayda var.

Bizi sağlıklı yapan ve birçok açıdan iyileştiren bir doğal varlığa bizim yaklaşımımız ve davranışımız ise ibretlik. Kabaca sıraladığımızda bile önümüze padişah fermanı gibi bir liste çıkıyor. Bunlardan bazıları;

  • Karbon salımı ile okyanusların asitleştirilmesi,
  • Petrol kirliliği,
  • Plastik kirliliği,
  • Aşırı avcılık,
  • Derin deniz madenciliği,
  • Kıyı talanı, vb.

olarak sıralanabilir. Bu listeyi ayrıntılandırıp uzatmak mümkün. Bunların içinde en önemli olan ikisi okyanus asitleşmesi ve plastik kirliliği. Her ikisi de kısa vadede hem denizleri hem de karasal ortamı ciddi anlamda tehdit edecek düzeye erişmiş olacak.

“İyilik yap denize at” deyimini de bu bağlamda değerlendirmek mümkün. Karşılıksız iyiliğin kaynağı deniz olduğu için ait olduğu yer de yine deniz. Yoksa kimse kendisine bu kadar kötülük yapana bu kadar kaynak sunmaz. Bana göre insanoğlunun doğaya yaptığı kötülüklerin hepsi eşit derecede. Birinin diğerinden daha kötü olduğunu iddia etmem pek doğru değil. Ancak birinin daha aptalca bir kötülük olduğunu iddia etmekte bir sakınca yok. İşte bu en aptalca kötülük; plastik kirliliği! Çünkü ancak aptallar yılda 12 milyon tona kadar plastik çöpü yaşam kaynağı olan bir alana dökebilir.

Plastik kirliliğin denizel yaşama ne derece etki yaptığını önceki yazılarımda detaylıca anlatmıştım. Ancak bu etkilerin detayları her gün öyle bir çeşitleniyor ki sürekli olarak eklemeler yapmak gerekiyor.  Üstelik bu etkiler denizel ortamın kendisiyle sınırlı kalmıyor. Dünya birbiriyle bağlantılı ekosistemlerden oluştuğu için denizde oluşan bir problem, ona yapılan bir kötülük diğer ortamları da bir şekilde etkiliyor. Nitekim Fransa’nın Atlantik kıyılarında gerçekleştirilen bir çalışmada, denizleri kirleten mikro ve nanoplastiklerin, dalgalar neticesiyle oluşan köpük ve baloncuklarla birlikte atmosfere karıştığını ortaya koydu. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan bu çalışmada gösterildiği üzere, dalga aktivitesi ve baloncuk çıkışının yoğun olduğu denizel alanlardan atmosfere karışan önemli miktarda mikroplastiğin denizden karaya doğru esen rüzgarlarla taşınabileceğini de unutmamak lazım.

Yani siz temiz bir hava almak için deniz kenarına yürüyüşe çıktığınızda, daha önce içinden su içtiğiniz ve attığınız pet şişeden, kullandığınız tek kullanımlık plastiklerden ya da giydiğiniz polyester elbiseden koparak denize karışan mikroplastikleri de soluyor olacaksınız. Bir nevi bildiğimiz temiz havaların da artık sonu geldi diyebiliriz. Bunun böyle olduğunu Tibet platolarındaki, kutuplardaki ve Alplerdeki ortamlarda bulunan plastiklerle birlikte görmüştük.

Artık bir nevi denizin size, sizin yarattığınız çöplüğü kusarak geri göndermesi gibi bir durum söz konusu. Yani bizden onlara giden her türlü çöpü bize balıkla, midyeyle, tuzla ve hatta havasıyla geri veriyor.  Durumun vehametini kavramamız için doğanın daha ne yapması gerekiyor, açıkçası bilemiyorum.

Plastiksiz kalın.

Kategori: Hafta Sonu

Ekolojiİklim KriziManşet

Ümit Şahin: Emisyonlardaki geçici azalma iklim krizini önlemeye yeterli değil

Koronavirüs tedbirleri kapsamında iş yerlerinin bir kısmının kapatılması ve ulaşımın azalması hava kirliliğinde ve salınan karbon emisyonlarında da bir düşüş yaşanmasına sebep oldu. Ancak İstanbul Politikalar Merkezi İklim Değişikliği Çalışmaları Koordinatörü Ümit Şahin, bu azalmanın iklim krizini önlemek açısından ciddi bir etkisi olmayacağını söylüyor.

Anadolu Ajansı tarafından yapılan habere göre Şahin, kentsel hava kirliliğindeki azalmanın özellikle azot oksitler ve küçük partikül maddeler gibi trafikten kaynaklanan kirletici emisyonlarının düşmesinden meydana geldiğini belitti.

İklimi değiştiren karbondioksit emisyonunda da azalma olduğunu söyleyen Şahin bunun sebebini ise “enerji üretiminden ve başta uçaklar ile karayolu taşıtları olmak üzere ulaşımdan kaynaklanan emisyonların azalması” olarak açıkladı.

Emisyonlarda yüzde beş azalma öngörülüyor

Şahin, “Yapılan hesaplar 2020’de kömür, petrol ve doğal gazın yakılması nedeniyle ortaya çıkan karbondioksit emisyonlarının önceki yıla göre sadece yüzde 5 daha az olacağını gösteriyor. Bunun iklim değişikliğini önleme açısından ciddi bir etkisi olmayacaktır” dedi.

Kentsel hava kirliliğindeki azalmanın geçici olduğuna işaret eden Şahin, “Araçlardan kaynaklanan azot ve partikül emisyonları kısa ömürlü olduğundan hareketlilik eski düzeye geri döndüğünde kentlerdeki hava kirliliği de eski düzeyine geri dönecektir” ifadelerini kullandı. Kirliliği uzun vadede azaltmanın yollarına değinen Şahin şunları söyledi:

Kentlerde hava kirliliğini önlemenin tek yolu, ulaşım emisyonlarını ortadan kaldırmak için petrol kullanan motorlu araçların kullanımını ciddi biçimde sınırlamak ve kömürü elektrik üretiminde ve sanayide kullanmaktan vazgeçmektir.

Şahin, iklim değişikliğini durdurmanın yolunun da gene aynı fosil yakıtların kullanımından vazgeçmek ve başta seyahat, beslenme ve enerji israfı olmak üzere tüketim alışkanlıklarımızı ciddi biçimde değiştirmek olduğunu söyledi. 

‘Sokak dezenfeksiyonunda kimyasal kullanılmamalı’

Ümit Şahin, belediyeler tarafından cadde, sokak, park ve meydanlarda yürütülen dezenfeksiyon çalışmalarında çevreye zararlı kimyasalların kullanılmaması gerektiğinin altını çizerek, şöyle devam etti:

Belediyelerin ortak yaşama alanlarını dezenfekte etmek için yaptıklarını olumlu buluyorum, zira bu da salgına karşı alınacak önlemlerden önemli bir tanesi. Ancak deterjan ve çevreye zararlı kimyasallar yerine sabun, klor ve alkol bazlı dezenfektanların kullanılması gerekir, çünkü kullanılan deterjanın kanalizasyonlar yoluyla arıtılmadan deniz, göl ve ırmaklara karışması ötrofikasyon başta olmak üzere ciddi çevre sorunlarına yol açar. Öte yandan salgın kontrolü hayati bir konu ve bir yarar-zarar sıralaması yapıldığında hijyen ve sanitasyonun şu anda çok daha önemli olduğunu unutmamalıyız.

‘Plastik kullanımı arttı’

Salgın süresince başta gıda olmak üzere daha önce açık satılan birçok ürünün paketlenmesi nedeniyle tek kullanımlık plastik tüketiminin arttığına değinen Şahin, “Önemli olan bunların zararsız şekilde doğaya ve denizlere karışmasına izin verilmeden depolanması veya geri dönüştürülmesi. Eğer bu dönemde normalden biraz daha fazla plastik kullanmak gerekiyorsa plastik atık kontrolüne de ekstra özen göstermek zorundayız. Sağlık hizmetlerinde gerekli tek kullanımlık plastik ürünlerden de vazgeçemeyeceğimiz için yine bunların zararsızlaştırılmasına özen göstermek de büyük önem kazanıyor” dedi.

Kategori: Ekoloji

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kuzeydoğu Akdeniz kıyılarımızın ölüm fermanı: Plastik hammadde fabrikaları

Son zamanlarda Kuzeydoğu Akdeniz kıyılarımız ile ilgili akla gelen şeyler hep olumsuz oldu! Enerji rekabeti, Suriye savaşı, kirlilik, karaya vuran balinalar, balıkçı trollerinde ölen kaplumbağalar, istilacı balık türleri ve daha bir sürü olumsuz şey! En son ne zaman iyi bir haber duyduğumu açıkçası hatırlamıyorum. Takip edenler bilecektir, bu köşeden Kuzeydoğu Akdeniz kıyılarımızdaki kirlilik tehdidinin ne boyutta olduğunu şu yazımda etraflıca değerlendirmiştim. Aşırı plastik üretimi ve tüketimiyle beraber yetersiz atık yönetimimize bir de Mısır, Lübnan gibi ülkelerin çöpleri de eklenince kirliliğin boyutu ürkütücü hale gelmektedir. Bunlara balıkçılık ve gemicilik faaliyetleri ile başka ülkelerden getirilip sağa sola terk edilen plastikleri de eklemek faydalı olacaktır. Çünkü bunlar da bu kirliliğin önemli nedenlerinden sayılabilir.

Bu derece kirli olan bir bölge için yapılması ve yapılmaması gerekenlerin de konuşulması gerekiyor. Çünkü bunların ne oldukları gayet belli! Yapılması gerekenlerin başında iyi bir yönetim planının hazırlanıp bölgenin nasıl daha az kirli bir çevre haline getirilebileceğinin ortaya konulması geliyor. Yapılmaması gerekenlerin başında ise hali hazırda bölgede bulunan ağır sanayi tesislerine yenilerini eklememek ve var olanların da çevreye daha duyarlı hale getirilerek yeterli ve etkili şekilde denetimlerini sağlamak…. Ancak görünen o ki yapılmaması gerekenleri yapmak daha cazip. Çünkü “ekonomik kalkınma” ekolojik dengeden daha cazip!

Ekonomik değil, ekolojik boyut

Neden mi bahsediyorum? Tabii ki Mersin ve Adana/Hatay bölgesine kurulacak olan iki adet devasa petrokimya tesisinden. Çıkartılan kararnamelerle bu iki yere devasa büyüklükte ve toplam kapasitesi 1 milyon tonu bulacak olan polipropilen plastik üretim tesis kurulacak. Türkiye’nin toplam polipropilen plastik ithalatını düşününce, bu ithalat miktarının azaltılacak olduğu iddiası açısından kıymetli bir işmiş gibi görünse de işin aslı pek de öyle değil. Çünkü polipropilen ham maddesi olan propan yine yurt dışından getirilecek. Yani ithal edilen mal, polipropilenden propana kayacak. Bu da ekonomik getiri iddiasını desteklemeyen bir dönüşüm. Tabii ki polipropilen daha pahalı bir hammadde ancak işin ekonomik boyutu ilgilendiğimiz en son şey. Asıl üzerinde durmamız gereken konu daha çok ekolojik boyut. Bunun da ortaya konulabilmesi için projenin tüm detaylarının konunun uzmanlarınca değerlendirilmesine ihtiyaç var. Gelin kurulması planlanan iki tesisin de olası çevresel etkilerini biraz değerlendirelim.

Ceyhan Polipropilen Üretim A.Ş. tarafından gerçekleştirilecek olan, Ceyhan Propan Dehidrojenasyon (PDH) ve Polipropilen Üretimi Projesi’nin, Adana-Hatay sınır bölgesindeki İncirli köyü ile Toros Gübre arasında kalan alanda kurulacağı ve bu alanı da kapsayan daha geniş Petrokimya Endüstri Bölgesi ile birlikte planlandığı anlaşılmaktadır. CFS Petrokimya Sanayi Anonim Şirketi tarafından da Mersin İli, Akdeniz İlçesi, Karaduvar Mahallesi Mevkii’nde Tekfen Polipropilen Üretim Tesisi Yatırımı Projesi’nin gerçekleştirilmesi planlanmakta. Her iki tesisin de ağır sanayi tesislerinin bulunduğu ve yenilerinin de kurulma aşamasında olduğu bölgelerde kurulacak olup bölgedeki ağır sanayi yükünün de artmasına neden olacağı aşikâr. Daha başka birçok ortak noktaları olduğundan iki projeyi birlikte değerlendirmekte fayda olduğunu düşünüyorum.

Bu arada “yatırım düşmanlığı yapılıyor!” kakafonisi oluşturacaklar için şimdiden belirtelim: Eğer bir proje yapılırken ortaya çıkacak etki ekolojik olarak tehdit oluşturuyorsa o zaman tercihimiz ekolojiden yana olacaktır. Çünkü tesisler olmadan sadece konforumuz azalır, ancak ekolojik denge olmazsa konfor olsa da yaşayacak bir alanımız kalmayacaktır. Yani niyetimiz yatırım karşıtlığı yapmak değil, ekolojik dengenin sürdürülebilirliğine katkı sağlamaktır.

Her iki tesis için de ÇED süreçleri ya bitmiş ya da bitmek üzere. ÇED süreçlerinin formalite olduğunu da ekleyerek var olan bilgiler ışığında bazı değerlendirmeler yapalım:

Su kaynaklarının aşırı kullanımı

1- Projelerin planlanan uygulama alanlarının yakın çevresinde ağır endüstriyel formda başka faaliyetler de mevcut. Bu durum da ilgili alanın çevresindeki su kaynaklarının aşırı kullanımı problemini ortaya çıkartmaktadır. İlk olarak açılması planlanan su kuyularından temin edilecek suyun kullanım şekli her iki bölgenin de yeraltı su rezervleri üzerindeki baskının artmasına ve uzun vadede yer altı suyunun tuzlanması veya daha derinlere çekilmesi problemlerine neden olabilecektir. Her iki proje için de buna dair alınacak önlemler konusunda herhangi bir ibare mevcut değil. Böyle bir problemin tek çözümü suyu daha az kullanmaktır. Ancak proje kesin olarak gerçekleştirileceği için bölgenin su bütçesinin uzun vadede önemli ölçüde etkileneceğini veri olarak kabul edebiliriz. Ayrıca her iki bölge de uzun dönemli kuraklık eylem planlarında ilk etkilenecek alanlar olarak nitelendirilmektedir. Bu bilgilerin hiçbirinin dikkate alınmadığını projenin planlamalarından anlayabiliyoruz.

Bölgedeki plastik kirliliğinin artışı

2- Her iki projenin de ana amacı olan polipropilen pelet plastik üretiminin bölge üzerindeki kirlilik yükünü arttıracağına şüphe yok. Hali hazırda sadece gemicilik faaliyetleri ve Adana, Hatay ve Mersin ili sınırları içerisindeki plastik üretim/geri dönüşüm tesislerinin yetersiz ve etkisiz atık yönetiminden kaynaklı olarak gerçekleşen plastik pelet kirliliğinin, bu tesislerin getireceği ek gemi ve kara trafiği nedeniyle de artacağına şüphe yok. Çünkü benzer fabrikaların en büyük özelliği kıyısı oldukları alanlara tonlarca plastik pelet sızdırmaları.  Bu durum ilgili alan ve çevresindeki alanları habitat olarak kullanan kuş, balık, deniz kaplumbağası ve diğer deniz canlıları için risk teşkil edebilme potansiyeli taşımaktadır. Güven (2017) ile Gündoğdu ve Çevik (2019) proje alanının kıyısal sularının da içinde bulunduğu alanlardan yakaladıkları balık türlerinin %50 ve daha fazlasının midesinde mikroplastiğe rastladıklarını bildirmişlerdir. Her ne kadar ilgili alanda yapılmış bir çalışmaya rastlanılmamış olsa da su kuşlarının (Van Franeker vd., 2011; Terepocki vd., 2017), deniz kaplumbağalarının (Carr, 1987; Schuyler vd., 2014) ve diğer deniz canlılarının, (peletlerin de içinde olduğu) mikroplastikleri yemek zorunda kaldıkları başka çalışmalarla ortaya konulmuştur. Bu nedenle ilgili alanda gerçekleştirilecek üretim faaliyeti sonucu ortaya çıkabilecek mikroplastik kirliliği bahsi geçen canlıların bu kirlilikten ciddi olarak etkilenebileceğini ortaya koymaktadır.

Ağır sanayi kaynaklı kirlilik, deniz canlılarının ölüm riski

3- İskenderun ve Mersin Körfezleri birçok ağır sanayi tesisinin yer aldığı alanlardır. Bu durum her iki körfezde yoğun gemi trafiğinin gerçekleşmesine neden olmaktadır. Bunun yanında ilgili sanayi tesislerinin faaliyetleri de bölge üzerinde önemli kirlilik baskısı oluşturmaktadır. Bu durumun en önemli göstergelerinden biri de bölgede gerçekleştirilen bilimsel çalışmalardır. Bu çalışmalarda, çoğunluğu ağır sanayi tesisleri kaynaklı ağır metallerin ve petrol kaynaklı kalıcı organik kirleticilerin varlıkları araştırılmıştır. Örneğin İskenderun Körfezi’nden avlanan birçok deniz canlısı türünde önemli derecede kadmiyum, demir, bakır, krom, kobalt, çinko, kurşun, nikel, alüminyum ve manganez konsantrasyonları tespit edilmiştir (Yılmaz, 2003; Türkmen vd., 2005a; Türkmen vd., 2005b; Fırat vd., 2008; Çoğun vd., 2017; Aytekin vd., 2019). Bunun yanında kalıcı organik kirleticiler (Tekin ve Pazı, 2017) ve pestisitler (Polat vd., 2017) de önemli kirleticiler olarak körfezdeki canlıların dokularında tespit edilmiştir.

Daha önce de belirtildiği üzere plastik peletler, ortam kirleticilerinin bünyelerine yapışması sonucu onların çeşitli çevresel faktörler yardımıyla, farklı ortamlara taşınmasına yardımcı olabilmektedirler. Kurulacak tesisle birlikte artacak olan pelet kirliliği;  bu kirleticilerin peletlerle etkileşime girmesine, onların yüzeylerine yapışıp diğer canlıları tehdit etmesine neden olabilecektir. Nitekim birçok çalışmada, pelet formdakiler de dahil olmak üzere birçok farklı tipteki mikroplastiğin birçok kirleticiyi bünyelerine aldığı rapor edilmiştir (Frias vd., 2010; Avio vd., 2015; Li vd., 2018).

Gemi trafiğinin artmasının bir diğer etkisi de bölgede yaşayan kaplumbağalar ve memeli deniz canlıları üzerinde gerçekleşecektir. Bu etki de daha çok gemi trafiğinin yarattığı gürültü ve kirlilikle birlikte, kaplumbağa ve deniz memelilerinin gemi pervanelerine çarpıp ölmeleri şeklinde olacaktır. Bu sebeple ilgili bölgeye yakın alanlardaki kaplumbağa üreme noktaları ciddi bir tehdit altına girecektir. Üreme sezonunda artan kaplumbağa sayısı, gemilerle bu canlıların karşılaşmasına ve beraberinde de çoğunlukla kaplumbağaların ölmesiyle sonuçlanacak durumların ortaya çıkmasına neden olacaktır. Benzer bir durum yunuslar, foklar ve balinalar için de geçerlidir. Zaten herhangi bir üreme ve yaşama alanı kalmamış olan Akdeniz fokları bu tesislerle birlikte son kalan üreme alanlarını da kaybedeceklerdir.

Polipropilen yerine propan

4- Ülkemizdeki plastik üretimi, hammaddenin ithalatındaki maliyetlerden kaynaklı olarak sınırlı büyüme özelliği göstermektedir. Bu proje ile bu durumun hammadde üretiminin ülke içerisinden temini ile kısmen de olsa çözüleceği iddia edilmektedir. Ancak hali hazırda ülkemizde polipropilenin ham maddesi olan propanın temin edilebileceği yeterli kaynaklar olmadığı için, ham madde ithalatının direkt polipropilen ithalatından, propan ithalatına kayacağı durumunu ortaya çıkarmaktadır. Sonuç itibariyle ithalatın azalmasına bağlı olarak yaratılacağı iddia edilen ekonomik getirinin olmayacağı anlaşılmaktadır. Böyle bir durumda ekonomik getirisi neredeyse olmayan bir proje için ilgili alanda hali hazırda var olan ağır sanayi tesislerine bir yenisini eklemek, ilgili alanın ekolojik olarak bu yükü daha fazla kaldıramayacağı bir noktaya gelmesi ihtimalini doğuracaktır. Üstelik ithal edilen ham madde miktarının azalması ve buna bağlı olarak plastik üretiminde meydana gelecek artış, plastiğin daha çok tüketilmesine ve hali hazırda yönetilemeyen plastik çöplerin daha fazla artmasına da neden olabilecektir. Artan plastik çöplerin sucul ekosistemlere transferi de planlanan kuruluşun çevre üzerindeki dolaylı etkisi olacağı da unutulmamalıdır.

Kümülatif etki

5- Her projede olduğu gibi bu projelerde de, projeler sanki bölgede tek başlarına olacakmış gibi değerlendirilmektedir. Oysa ki ilgili alandaki diğer sanayi tesislerinin etkisinin de dikkate alınıp kurulacak tesislerin etkisi kümülatif olarak belirlenmelidir. Ancak anlaşılmaktadır ki böyle bir değerlendirmeden projelerin olası çevresel etkilerini tam anlamıyla ortaya koyacağı için kaçınılmıştır.

Sonuç olarak her iki bölgede de yapılması planlanan petrokimya tesisleri bölgenin hava, su ve kara ekosistemlerine önemli derecede etki yapacaktır. Bu etkiler kullanılacak yakıtların etkisinden tutun da çekilecek yeraltı suyuna, üretilecek olan atıklardan, sızıntı yapacak mikroplastiklere kadar oldukça fazla çeşitliliktedir. Sadece bazılarına değinebildiğimiz bu etkilerin göz ardı edilmemesi temennimizdir. Ancak görünen o ki doğal ortam pek de kimsenin umurunda değildir. O halde buradan şunu tekrar etmekte fayda görüyorum. Konforlu yaşantımızın tüketim alışkanlıklarının bir sonu olarak gerçekleşen plastik üretimi ve plastik üretiminden para kazananların yönettiği tüketim davranışları, plastik denilen tehlikeli malzemenin hayatımızı daha fazla etkilemesine izin vermememiz gerekmektedir. Bir yandan plastik tüketerek bir yandan da üretilmesine karşı çıkmamız pek tutarlı bir davranış olmayacaktır. Bunun yanında bir yandan tesislerin etkilerine dair sus pus olup bir yandan da janjanlı tanıtımlarla milyonlarca lira destek ile Akdeniz’i temiz tutamayacağımızı bilmemiz gerekmektedir. Kirliliğin kaynağı her gün artan plastik üretimi ve tüketimidir. Buna dair bir şeyler yapmadan gerçekleştirilecek her iş zaman kaybı ve kaynak israfından öte olmayacaktır.

***

Kaynaklar

  • Gündoğdu, S., Çevik, C., 2019b. Türkiye’deki Deniz Canlılarındaki Mikroplastik Kirliliği. https://doi.org/10.13140/RG.2.2.27136.58888
  • Güven, O., Gökdağ, K., Jovanović, B., Kıdeyş, A.E., 2017. Microplastic litter composition of the Turkish territorial waters of the Mediterranean Sea, and its occurrence in the gastrointestinal tract of fish. Environ. Pollut. 223, 286–294. https://doi.org/10.1016/j.envpol.2017.01.025
  • Avio, C.G., Gorbi, S., Milan, M., Benedetti, M., Fattorini, D., D’Errico, G., Pauletto, M., Bargelloni, L., Regoli, F., 2015. Pollutants bioavailability and toxicological risk from microplastics to marine mussels. Environ. Pollut. 198, 211–222. https://doi.org/10.1016/j.envpol.2014.12.021
  • Aytekin, T., Kargın, D., Çoğun, H.Y., Temiz, Ö., Varkal, H.S., Kargın, F., 2019. Accumulation and health risk assessment of heavy metals in tissues of the shrimp and fish species from the Yumurtalik coast of Iskenderun Gulf, Turkey. Heliyon 5, e02131. https://doi.org/10.1016/j.heliyon.2019.e02131
  • Carr, A., 1987. Impact of nondegradable marine debris on the ecology and survival outlook of sea turtles. Mar. Pollut. Bull. 18, 352–356. https://doi.org/http://dx.doi.org/10.1016/S0025-326X(87)80025-5
  • Çoğun, H.Y., Firat, Aytekin, T., Firidin, G., Firat, Varkal, H., Temiz, Kargin, F., 2017. Heavy Metals in the Blue Crab (Callinectes sapidus) in Mersin Bay, Turkey. Bull. Environ. Contam. Toxicol. 98, 824–829. https://doi.org/10.1007/s00128-017-2086-6
  • Fırat, Ö., Gök, G., Çoǧun, H.Y., Yüzereroǧlu, T.A., Kargin, F., 2008. Concentrations of Cr, Cd, Cu, Zn and Fe in crab Charybdis longicollis and shrimp Penaeus semisulcatus from the Iskenderun Bay, Turkey. Environ. Monit. Assess. 147, 117–123. https://doi.org/10.1007/s10661-007-0103-7
  • Frias, J.P.G.L., Sobral, P., Ferreira, A.M., 2010. Organic pollutants in microplastics from two beaches of the Portuguese coast. Mar. Pollut. Bull. 60, 1988–1992. https://doi.org/10.1016/j.marpolbul.2010.07.030
  • Li, J., Zhang, K., Zhang, H., 2018. Adsorption of antibiotics on microplastics. Environ. Pollut. 237, 460–467. https://doi.org/10.1016/j.envpol.2018.02.050
  • Polat, A., Polat, S., Simsek, A., Kurt, T.T., Ozyurt, G., 2018. Pesticide residues in muscles of some marine fish species and seaweeds of Iskenderun Bay (Northeastern Mediterranean), Turkey. Environ. Sci. Pollut. Res. 25, 3756–3764. https://doi.org/10.1007/s11356-017-0756-x
  • Schuyler, Q., Hardesty, B.D., Wilcox, C., Townsend, K., 2012. To eat or not to eat? debris selectivity by marine turtles. PLoS One 7. https://doi.org/10.1371/journal.pone.0040884
  • Tekin, S., Pazi, I., 2017. POP levels in blue crab (Callinectes sapidus) and edible fish from the eastern Mediterranean coast. Environ. Sci. Pollut. Res. 24, 509–518. https://doi.org/10.1007/s11356-016-7661-6
  • Terepocki, A.K., Brush, A.T., Kleine, L.U., Shugart, G.W., Hodum, P., 2017. Size and dynamics of microplastic in gastrointestinal tracts of Northern Fulmars (Fulmarus glacialis) and Sooty Shearwaters (Ardenna grisea). Mar. Pollut. Bull. https://doi.org/10.1016/j.marpolbul.2016.12.064
  • Türkmen, A., Türkmen, M., Tepe, Y., Akyurt, I., 2005. Heavy metals in three commercially valuable fish species from İskenderun Bay, Northern East Mediterranean Sea, Turkey. Food Chem. 91, 167–172. https://doi.org/10.1016/j.foodchem.2004.08.008
  • Van Franeker, J. a., Blaize, C., Danielsen, J., Fairclough, K., Gollan, J., Guse, N., Hansen, P.L., Heubeck, M., Jensen, J.K., Le Guillou, G., Olsen, B., Olsen, K.O., Pedersen, J., Stienen, E.W.M., Turner, D.M., 2011. Monitoring plastic ingestion by the northern fulmar Fulmarus glacialis in the North Sea. Environ. Pollut. 159, 2609–2615. https://doi.org/10.1016/j.envpol.2011.06.008
  • Yılmaz, A.B., 2003. Levels of heavy metals (Fe, Cu, Ni, Cr, Pb, and Zn) in tissue of Mugil cephalus and Trachurus mediterraneus from Iskenderun Bay, Turkey. Environ. Res. 92, 277–281. https://doi.org/10.1016/S0013-9351(02)00082-8

Kategori: Hafta Sonu

DoğaManşet

Derin deniz canlılarında da plastik bulundu

Yeni bir araştırma, dünyanın en derin yerlerinde yaşayan derin deniz amfipotlarının (deniz kabuklusu) yeni keşfedilen bir türünde plastik bulunduğunu ortaya çıkardı. Yeni amfipot, Newcastle Üniversitesi araştırmacıları tarafından Pasifik Okyanusu’nun Mariana Çukuru’nda, Japonya ve Filipinler arasında görüldü.

Araştırmacılar, bedeninde bulunan plastiğe atfen türe Eurythenes plasticus adını verdi. Amfipotta, su şişeleri ve spor kıyafetleri gibi yaygın kullanılan bir çok malzemede yer alan PET (polietilen tereftalat) tespit edildi. WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı)  tarafından desteklenen araştırma bugün ünlü bilimsel dergi Zootaxa’da yayımlandı.

WWF Almanya Deniz Programları Müdürü Heike Vesper Marine, konuyla ilgili olarak şunları söyledi:

Yeni keşfedilen Eurythenes plasticus türü, plastik atık sorununu yeterince ciddiye almamamızın sonuçlarını ve plastik kirliliğinin ne kadar geniş bir alana yayıldığını gösteriyor. Dünyanın en derin, en ücra yerlerinde bile, henüz insan tarafından keşfedilmeden plastiğe maruz kalmış türler var. Plastikler soluduğumuz havada, içtiğimiz suda ve şimdi de insan medeniyetinden çok uzaklarda yaşayan canlılarda…”

Newcastle Üniversitesi’ndeki araştırma ekibinin başkanı Dr. Alan Jamieson ise, “Denizlerimize sel gibi akmakta olan plastik kirliliğini durdurmak için acil eyleme geçilmesi gerektiğine dikkat çekmek için “Eurythenes plasticus ismine karar verdik” dedi.

Türkiye’nin  sicili kötü

Plastik atıkları, deniz canlılarının bedeninde son bulmadan önce uzun bir yolculuktan geçiyor. Bu konuda Türkiye’nin sicili de çok iyi değil. WWF-Türkiye Plastik Projeleri Koordinatörü Tolga Yücel konuyla ilgili şunları söyledi:

Ne yazık ki, ülkemizin de denizlerdeki plastik kirliliğinde önemli payı var. Plastik atıkların çoğunluğu geri dönüştürülemediği için ya yakılıyor ya da vahşi çöplüklere boşaltılıyor. Buralardan önce akarsulara ve sonuçta denizlere ulaşıyor. Bir kere suya girince, plastik atık mikro plastiklere bölünüyor ve E. plasticus gibi deniz canlıları tarafından yutuldukları en ücra köşelere kadar yayılabiliyor. Denizlerdeki plastik kirliliğine son vermek için, küresel bir çözüme ihtiyacımız var.”

Plastik kirliliğini azaltmak, atık yönetimini iyileştirmek ve denizlerdeki plastik kirliliğine son vermek için bağlayıcı bir uluslararası sözleşme çağrısı yapan WWF’in, 2019 yılında başlattığı küresel imza kampanyasına kapsamında şimdiye kadar 1.6 milyonu aşkın imza toplandı.

İmza kampanyası için tıklayın

PET (polietilen tereftala) hakkında

E. plasticus’un bedeninde bulunan PET (polietilen tereftala), genellikle tek kullanımlık içecek şişeleri, folyolar ve sentetik tekstillerin üretiminde kullanılıyor. PET ve diğer plastik materyaller denizde, bir kere doğaya karıştığında çözünmesi son derece yavaş gerçekleşen endüstriyel ve kimyasal kirletici maddelere kendilerini bağlayabiliyor. Mikro plastik parçacıklar deniz canlılarının bedenlerine ve daha sonra beslenme yoluyla insan bedenine kolayca girebiliyor. Bu bulaşma biçiminin somut sonuçları hakkında henüz yeterli araştırma yok. Ancak plastiklerin çoğunlukla yumuşatıcı ve alevlenmeyi geciktirici gibi deniz canlılarına zarar veren farklı katkı maddeleri de barındırdığı ve yine besin döngüsü yoluyla insan bedenine zarar verebildiği biliniyor.

 

Kategori: Doğa

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Plastik ayak izini azaltmak-1: En kolay beş yol

Plastik kirliliği ile ilgili yazılarıma şöyle bir göz attığımda, vatandaşın plastik ayak izini azaltmak için bireysel önlemler noktasında neler yapabileceklerini önermeyi atladığımı fark ettim. Yazılarımda bu konuya neredeyse hiç değinmemişim, ancak bunun için elbette geçerli nedenlerim var. Bunun yanında bu konuda da öneriler yapmam gerektiğine dair hatırı sayılır boyutta geri dönüşlerde de bulunulduğunu belirtmem gerekiyor. Plastik ayak izinin azaltılması için neler yapılabileceğinden bahsetmeden önce, neden bahsetmediğime değinmemde de fayda var.

Her şeyden önce plastik kirliliği, bireysel önlemler ile değiştirilemeyecek kadar ileri boyutta. Sorunun uzun vadede çözümü için ciddi önlemler alınması gerekiyor. Ancak bu önlemler bireysel değil, daha üst düzeyde olmalı. Bu üst düzey önlemler (üretimin azaltılması, tek kullanımlık plastiklerin tamamen yasaklanması, depozito sistemi ve tekrar kullanıma uygun ürünlerin tasarlanması gibi) olmadan bireysel çabalarla pek bir şey değiştirilemez.

Tabii bunun yanında bireysel önlemlerle değiştirilebilecek bir şey var; o da suça ortak olmamak. Evet, yanlış duymadınız! Plastiğin yarattığı çevre kirliliği biz insanlar tarafından işlenen bir çevre suçu ve plastik kullanmayarak bu suça olan ortaklığınızı azaltmanız mümkün. Bunu yaparak bir şey daha başarmış olabilirsiniz: Toplumsal bilinç düzeyinin artmasına katkı sağlayabilirsiniz. Bu da plastiğin zararlarının daha yüksek sesle dile getirilmesine uzun vadede yardımcı olacaktır. O zaman lafı uzatmadan alabileceğimiz bazı basit önlemleri sıralayalım.

İşte plastik ayak izinizi azaltmanın beş kolay yolu;

1- Beşi bir yerde: Sırt/Kol çantası taşımak

Bir çanta taşımak sizi daima hazırlıksız yakalanma ihtimalinden uzaklaştıracaktır. Çantanın içerisine çok kullanımlık saklama kabı, su şişesi, kişisel bir bardak ve bir iki adet de bez torba koyduğunuz takdirde  tek kullanımlık birçok plastiği de kullanmaktan kaçınmış olursunuz. Diyelim dışarıdasınız ve canınız kahve çekti. Tek kullanımlık take-away bardaklarda kahve içmek yerine kendi bardağınızı kullanırsanız günde ortalama üç adet kahve bardağının tüketiminden kaçınmış olursunuz. Benzer şekilde çok kullanımlık su şişeniz de sizi gün içerisinde ortalama iki adet pet şişeden su içme ihtimalinden uzaklaştıracaktır. Bez çantanız, ani gelişen alışveriş ihtiyacında sizi idare edecektir. Peki ya saklama kabı? O da yine ani gelişen alışverişlerde ağırlığına göre satın alacağınız gıdalar için. Gıda dediysem bunlar peynir vb. ürünler… Unutmayalım ani gelişen diyoruz. Aksi takdirde alış veriş işini planlı yapmakta fayda var. Böylelikle ihtiyacınız olanın ne olduğunu planlar ve kap kaçağınızı ona göre ayarlayabilirsiniz.

2- Plastik pipete ‘asla’ demek

Plastik pipetler, medikal kullanım dışında dünyanın en gereksiz ve anlamsız plastik ürünüdür. Kullanılması ise israftan ve kirlilik yaratmaktan başka bir şey değildir. Plastik pipet ile beslenmek zorunda olduğunuz bir rahatsızlığınız yoksa, dışarda yemek yerken sipariş verdiğinizde pipet istemediğinizi özellikle belirtin. Çünkü işletmeler, ciddi bir bilinç eksikliğine sahipler ve plastik pipetin anlamsızlığını henüz kavrayabilmiş değiller. Bu nedenle her içeceğin yanına otomatik olarak pipeti koyuyorlar. Siz de bu ihtimali ortadan kaldırmak için pipet istemediğinizi özellikle belirtin. Oldu ya plastik pipetsiz içerseniz öleceğiniz bir durum söz konusu, o zaman da aklınıza burnundaki plastik pipet yüzünden acı çeken kaplumbağayı getirin ve içeceğinizi pipetsiz içilebilen bir başkasıyla değiştirin, çünkü dünya sizin zevklerinizi kaldıramayacak düzeyde kirlendi. Daha fazla kirletmeye de gerek yok. Peki, evde ne yapmalısınız? Onun için de çok kullanımlık alternatiflere yönelebilirsiniz. Biz mesela altı  adet metal pipet ile bu ihtiyacımızı giderdik. Siz de deneyin, başarabilirsiniz.

3- Streç film yerine saklama kabı veya diğer alternatifler

Ev içerisinde en fazla tüketilen plastiklerden bir diğeri de streç filmler. Artan yiyecekleri tabağında muhafaza etmek için yaygın olarak kullanılıyor. Oysa ki çözümü çok basit: Saklama kabı ya da alüminyum folyo veya balmumundan yapılma, sarıp saklama amacıyla kullanılan alternatif çok kullanımlık ürünler. Kendi evimizde, geçtiğimiz yıl yaklaşık 10 adet saklama kabı almış ve streç film kullanımını önemli oranda azaltmıştık. Ancak daha özel durumlar için saklama kaplarının yetmediğini keşfedince, internet üzerinden satılan streç filme alternatif ürünlerden aldık ve o sorunu da öyle çözdük. Daha da ekstrem durumlar için de alüminyum folyo imdadımıza yetişti. Şimdiki kullanım skalamızda streç filme yer yok. Siz de aynı şekilde streç filmden kurtulabilir ve plastik ayak izinizi azaltabilirsiniz.

4- Yemeğini sipariş etmek yerine yerinde ya da evinde yemek

Sipariş üzerine eve ya da iş yerine gelen yemeklerde ciddi anlamda plastik kullanılıyor. İstenilen ürünlerin içlerine konulduğu köpük ya da diğer şekildeki plastik ambalajlar ciddi anlamda tehdit. Yanındaki ıslak mendil, poşet içerisine konulmuş kürdan, soslar ve diğer ekstralar, hep plastik demek. O zaman yemek sipariş etmek yerine gidip restoranda yemek ya da evde yemek en doğrusu. Bir yere ayrılamıyorsanız o zaman yemeğinizi evinizde hazırlayıp götürmek de iyi bir alternatif olur. Hem sağlığınızı hem de cebinizi korumuş olursunuz. Diyelim ki sipariş etmek zorundasınız o zaman plastik içerisinde servis edilemeyen türden yemekler sipariş etmenizde fayda var. Not olarak da plastik istemediğinizi iletirseniz bir nebze olsun plastik ayak iziniz azalmış olur.

5- Sık sık çamaşır yıkamamak

Uygulanması kolay beş yol içerisinde en zor olanı bu. Çünkü artık o kadar kirli bir çevrede yaşıyoruz ki hiçbir harekette bulunmasanız bile hava kirliliğinden dolayı bir şekilde giysileriniz kokup kirlenebiliyor.

Ayrıca kirlenmese bile her gün aynı şeyleri giymenin ayıp sayıldığı garip bir toplumda yaşıyoruz. Bunun için öncelikle şunu kabul etmemiz gerekiyor; her gün aynı şeyleri giymek moda saçmalığına ters olabilir, ama çevre için oldukça faydalı bir iş.  Bahsettiğimiz şey haftalarca aynı şeyleri giymek değil. Birkaç farklı kombinasyonu farklı farklı günlerde giymek. Bunu da yıkamadan giyilebildiği kadar uzun giymek ve mümkünse de giysileri akşam çıkardıktan sonra havalandırarak kaldırmak. Böylelikle gün içerisinde giysinize sinen kokudan kurtulabilirsiniz. Bu da onun tekrar giyilmesine imkân tanıyacaktır.

Ortalama bir evde, 6 kg’lık bir çamaşır yıkaması, yaklaşık 700.000 mikro fiber salımına neden oluyor. Yani siz modaya uyacaksınız diye değiştirip kirlenmediği halde yıkadığınız çamaşırlar sucul ortama binlerce fiber; yani çoğunluğu polyester, akrilik ve naylon olan plastiklerin salınmasına neden oluyor. Türkiye’de ise kanalizasyona karışan bu fiberlerin ancak %70’i artıma tesislerinde arıtılabiliyor. Geri kalanı direkt olarak nehir göl ve denizlere akıyor.

Bu öneriler uygulanması en kolay öneriler. Devamını da haftaya yazalım.

Doğayla kalın…

Kategori: Hafta Sonu

KadınManşet

Dünya kadınlarından plastik kirliliğine karşı kampanya

Ortak Bir Gelecek için Kadınların Katılımı (Women engage for a common future)  adlı sivil toplum örgütü, plastik kirliliğine karşı kampanya başlattı.

‘Plastik kirliliği sadece atık sorunu değil’ 

Bianet’in aktardığı duyuruda şöyle denildi:

“Yeni plastik hikâyemizi paylaşmanın zamanı geldi. Plastik ve mikro plastik içermeyen kara, hava ve su hikâyesi. Soluduğumuz havanın, içtiğimiz suyun ve yediğimiz yiyeceğin plastik kirliliğinden kaynaklanan tehlikeli kimyasallardan arınmış olması. Plastik kirliliği sadece okyanuslarımızda, toprak dolgularımızda ve göllerimizde fazla atıklara neden olmakla kalmaz, aynı zamanda topluluklarımız ve bedenlerimizin plastikteki kimyasallarla kirlendiği ve plastik üretiminde kullanıldığı anlamına gelir.

 

Bu kimyasalların bazıları sağlığımız üzerinde, özellikle de endokrin sistemlerimiz üzerinde zararlı etkilere sahiptir. #Breakfreefromplastik (plastikten kurtulun) ortağı olarak, değişim sağlamak ve plastik kirliliği ile mücadele etmek için çalışıyoruz. #Breakfreefromplastik, tüm dünyada plastik kirliliğine çözüm bulmak için bir araya gelen küresel bir harekettir. Sıfır atıkların norm olduğu bir dünya için, yeni mevzuat, atıksız şehirler ve plastiklerin aşırı kullanımı ile mücadele için yenilikçi çözümlerle savaşmak istiyoruz.”

 

Kategori: Kadın

EkolojiEkonomiManşet

Plastik poşet 30 kuruş oldu

1 Ocak 2019 tarihinden itibaren para ile satılmaya başlayan marketlerdeki plastik poşetlere yüzde 22.58 zam geldi. Önceden 25 kuruştan satışa sunulan poşetler 1 Ocak 2020 itibariyle 30 kuruşa satılmaya başladı.

Karar, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Geri Kazanım Katılım Payına İlişkin Yönetmeliği’nin yürürlüğe girmesi ile verildi. Yönetmelikle 2872 sayılı Çevre Kanunu’nda yer alan ve çevreyi kirleten atıklar için tahsil edilen geri kazanım katılım payı tutarlarına yeniden değerleme oranı kadar yani yüzde 22.58 oranında zam yapıldı. Vatandaşın ödediği 30 kuruşun 18 kuruşu Çevre Bakanlığı‘na,12 kuruşu ise marketlerle Hazine‘ye gidecek.

Diğer atıklara da zam geldi

Listede plastik poşetlerin yanı sıra motorlu araç lastikleri, aküler, piller, madeni ve bitkisel yağlar, elektrikli ve elektronik eşyalar, ilaç ve içeceklerin konulduğu plastik, cam, kağıt ve ahşap ambalajlar yer alıyor.

Bu listede yer alan atıklardan sadece poşetler için tüketicilerden katkı payı alınıyor. Diğer ürünlerin katkı payı ise şirketlerden tahsil ediliyor. Diğer atıklara yapılan zammın ise şirketler tarafından bu ürünlerin satış fiyatlarına yansıtılacağı, halkın dolaylı yoldan zamdan etkileneceği belirtiliyor.

 

Kategori: Ekoloji

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Plastik ne hayatımızın, ne de doğanın bir parçasıdır!

Geçtiğimiz günlerde mail kutuma düşen bir mailde aynen şu ifadeler yer alıyordu “Son dönemde plastiğin çevreye zararlı olduğu yolunda yayınlar yapılmakta ve halk yanlış yönlendirilmektedir. Federasyon olarak önümüzdeki dönemde toplumu bilinçlendirmek adına çalışmalarımızı derinleştireceğiz”.

Maili gönderen plastik üreticilerinin oluşturduğu bir federasyondu. Plastiğin önemine ve ekonomik getirisine değinen mailin ana teması, plastiğin aslında zararlı olmadığının topluma anlatılmasını sağlamaktı. Nitekim öyle de oldu. Bu mailin üzerinden daha bir hafta geçmeden, plastiğin hayatımızın bir parçası olduğunu anlatan reklamlar dönmeye başladı. Reklamların ana fikri, plastiğin hayatımızda yeri olduğu, ancak doğada yeri olmadığıydı. Sorumluluk ise tamamıyla vatandaşa yükleniyordu. Yani üreticiler ne kadar isterlerse üretebilirler ancak bunun çevrede yarattığı tehlikeler kesinlikle kullanıcılardan kaynaklıdır. Üreticilerin yaymak istedikleri algı tam olarak bu. Üreticilerin kar elde etmek dışında bu konuda önerdiği neredeyse hiçbir şey yok.

Bu maille birlikte başka haberler de düştü. Bunlardan biri, midesinde 100 kg plastik ile karaya vuran bir ispermeçet balinası, diğeri de plastikler yüzünden ölen 570 000 hermit yengeci olduğunu anlatan haberlerdi. Bunlar tabii ki milyarlarca dolar ihracat yapan ve yıllık milyonlarca ton üretim yapan üreticileri ilgilendirmiyordu. Çünkü onlara göre plastiğin doğada meydana getirdiği zararın tek sorumlusu tüketicilerdi. Yoksa sattıkları ürünlerin ambalajlarının tek kullanımlık olması onların hiç mi hiç derdi değildi.

Suçlu ölen balinalar ve tüketiciler mi?

Bu durum kısmen de olsa anlaşılır. Çünkü üreticiler plastikle ilgili meselenin normunu kendileri belirlemek istiyor. Bunu da plastiğin hayatımızın zorunluluğu olduğu üzerinden kurulmasını istiyor. Böylelikle plastiğin yarattığı kirliliğin de sorumluluğu tüketiciye yüklenebilir. Nitekim öyle de oluyor. Üreticiler, plastik poşet ücretlendirmesinden, hiçbir anlamı olmayan tek kullanımlık plastiklerin yasaklanmasına, ambalajların depozitolu olmasından yeniden tasarlanmasına kadar her türlü önleme karşı çıkıyor ya da bir şekilde itiraz ediyor. Örneğin sahillerde bulunan tonlarca ham plastiğin sorumlusu beceriksiz üreticiler ve onları denetlemesi gereken yetkililer değil, plastiği tüketmek zorunda kalan vatandaşlar. Benzer şekilde, plastik balıkçı ağına takılarak ölen balinanın sorumlusu plastik ağ üretimini teşvik eden üreticiler, onları kullanan balıkçılar ve bunları denetlemek zorunda olan yetkililer değil de vatandaşlar.

Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Ancak, normu belirleyerek, sorumluyu da tayin etmeyi planlayanların unuttuğu bir şey var ki o da bıraktıkları kimyasal parmak izleri. Plastiklerin içerdikleri kimyasal zehirlerden hiç bahsetmeyen ve sadece plastiğin hayatımızı kolaylaştırdığından bahseden üreticiler, bıraktıkları kimyasal parmak izlerini unutmuş görünüyor.  Her ne kadar reklam ile ya da manipülasyonla algı yönetimi yapılmaya çalışılsa da her şey gayet açık ve net ortada. Plastik üretimi her yıl artmakta ve buna bağlı olarak plastik kirliliği de büyümekte. Bunun tartışılacak bir tarafı da artık kalmamıştır.

Plastik hayatımızın bir parçası değil, çevre suçu

Plastiğin zararsız olduğu ya da bizim ona muhtaç olduğumuz manipülasyonuyla öne sürülen tüm argümanlar çökmeye mahkûmdur. Plastiğin kendisinin canlılar için boğucu özellikte olduğu ve eklenti maddelerinin de hormon bozucu olduğu tartışmasız olarak ortaya konmuş gerçeklerdir. Bu gerçekleri saklayan danışmanlar ya da lobiler büyük bir çevre suçuna da ortak olduklarını unutmamalılar. Nasıl ki 1940’larda sigara üreticilerinin yalan yanlış propagandalarla sigara içiciliğini arttırmak için kullandığı yöntemler çökmüş ve sigara içiciliği ile birçok hastalık arasında direkt bağlar kurulmuşsa, benzer şekilde plastik kirliliği ile birçok çevre suçunun da bağlantılı olduğu ortaya konulmuştur. 1940’ların yöntemlerini taklit edip bu yöntemi “plastik dosttur” ya da “plastik hayatımızın bir parçasıdır” gibi zırvalarla tekrarlamaya çalışanlar, bu çevre suçunun birincil ortağıdır. Plastik ne hayatımızın bir parçasıdır ne de dostumuzdur. Plastik çevre suçunun nedenlerinin başında gelmektedir.

Kategori: Hafta Sonu

Ekolojik YaşamManşet

Plastik kirliliği yarım milyon keşiş yengecini öldürdü

Bilim insanları plastik atıkların içinde hapsolan 570 bin keşiş yengecinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

Araştırma, okyanusların ücra köşelerindeki iki ayrı adada yapıldı. Hint Okyanusu‘ndaki Cocos Adaları ile Pasifik Okyanusu‘ndaki Henderson Adası‘nda yapılan incelemelerde milyonlarca plastik atık bulundu. Araştırmanın yazarları arasında bulunan Londra’daki Doğal Tarih Müzesi’nin Yaşam Bilimleri Departmanı’nın kıdemli küratörü Alex Bond, “Plastik atıkların sahillerdeki ve diğer kara ekosistemlerindeki yaşama verdikleri zarar hafife alınıyor” dedi.

BBC’nin haberine göre, okyanustaki plastiklerin hayvanların bedenine dolandığını ve midelerinde biriktiğini belirten Bond, plastiklerin karada da bir tuzak işlevi gördüğünü söylüyor.

Sahillerdeki plastik şişeler ve benzer kutuların içine girebilen yengeçler ise, şişe ağzının eğimli olması nedeniyle geri çıkmakta büyük zorluk yaşıyor.

Sahile vuran bir şişenin içinde de çok sayıda yengeç ölü bulundu

‘Şoke edici ama sürpriz değil’

Araştırmacılar adalarda inceledikleri sahillerde kaç tehlikeli şişe ve kutu olduğunu, bunların kaçının içinde hapsolmuş yengeç olduğunu saydı. Avustralya‘daki Tazmanya Üniversitesi‘nden deniz ve Antarktika araştırmaları uzmanı Jennifer Lavers, “Sonuçlar şok edici olsa da sürpriz olmadı. Bu canlıların plastik kirliliğinden etkilenmesi kaçınılmaz” dedi.

Keşiş yengeçleri, bir özellikleri nedeniyle bu durumdan daha fazla etkileniyor. Bu yengeçlerin kendi koruyucu kabukları bulunmuyor. Bu nedenle doğada buldukları kabukların içine girerek yaşıyorlar. Büyüdükçe daha büyük kabuklar aramak için kendi kabuklarından çıkıyorlar. İsimlerini de bu özelliklerinden alıyorlar.

Ekosistemde önemli rolleri var

Keşiş yengeçleri öldükleri zaman salınan koku, diğer yengeçlerin oraya giderek ölü yengecin kabuğunu almalarını sağlıyor. Fakat bu yengeçler bir plastik atığın içinde öldüklerinde diğer keşiş yengeçleri de yeni bir kabuk umuduyla oraya gelerek aynı tuzağa düşüyor.

Uzmanlar keşiş yengeçlerinin ekosistemde çok önemli bir rolü olduğunu, bir yandan toprağı havalandırıp gübrelerken diğer yandan da tohumların yayılmasını sağladığını belirtiyor.

Araştırmanın yazarları, plastik kirliliğinin küresel bir sorun olduğunu ve keşiş yengeçlerinin yaşadığı her yerde benzer bir tablonun olabileceğini söylüyor.

Kategori: Ekolojik Yaşam

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Plastik dostumuz değildir

Plastik kullanımı ve kirliliği konusunda, gerekli ve yeterli malumata sahip olmayanların ya da plastik şirketlerinin yarattığı bilgi kirliliği, kafaları karıştırıp dünyaya da insanlara da büyük zarar veriyor.

Çoğunuza bazen oluyordur. Bir şey hakkında yeteri malumata sahip olmadığınızda, fikir belirtip belirtmemeyi kısa da olsa düşünürsünüz. Bazıları bu düşünme sürecini kısaltmak için çok basit bazı yöntemler geliştirmiştir. Bunlardan (en azından benim bildiğim) Google araması ile kısaca konu hakkında ne bilip bilmediğini anlama yöntemi, en güçlü olanıdır. Çünkü Google birçok konuda yazılan çizilen birçok şeyi görmenize ve bulmanıza yardımcı olan güçlü bir araçtır. Hele ki Türkiye gibi bir kişinin her şeyi bilebildiği ve her konu hakkında popüler bilim yazısı bile –sıkılmadan hem de- yazabildiği bir ülkede Google bilgisi, sizi ortalama bilgiyle yetinen kalabalıklar arasında uzman bile yapabilir.

Böyle bir çok popüler bilim siteleri mevcut. Sadece çeviri bilgiyle ciddi bir takipçi kitlesi yakalamayı da başarmışlar. Popüler bilim siteleri için bu ortam risk barındırmadığından bu durum bir noktaya kadar tolere edilebilir. Çünkü bu tür sitelerin bilimsel ciddiyeti genelde göz ardı edilir. Ancak daha bilimsel bir konu ile ilgileniyorsanız ve o konu hakkında fikir beyan etmenin de ciddi riskleri mevcutsa o zaman işin rengi değişebilir. Bu durumda konunun tamamen yabancısıysanız ciddiye alınacak bir tarafınız da, çok detaylı bir literatür taramasına da gerek yoktur. Ancak konunun yanından yakınından geçen bir alanda uzmanlığınız varsa bu size bazı sorumluluklar da yüklemektedir. Bunlardan ilki konu hakkında detaylı akademik bilgiyi ve veriyi dikkate alma zorunluluğudur. Bunun için çeşitli akademik arama araçları ciddi bir kaynak sunuyor zaten. Buralardan faydalanmak işin doğası gereği beklenendir.

Eksik ve yanlış bilgi kalabalığı…

Ayrıca burada bir başka durum ortaya çıkıyor ki o da sınırlar. Bu sınırları da, akademik bilgi birikimi ve uzmanlık alanı belirlemektedir. İşte bu nokta; birçok şeyin de belirleyicisidir. Bunu başarabilirseniz konu hakkında sıkıntı yaratacak hatalı bilgi de vermemiş olursunuz. Uzmanlığınız yeterli değilse, söylediklerinizin bağlamı tasavvur ettiğiniz sınırları aşabilir. Ben bu durumda eğer çok zaruri değilse yazmamayı ya da konuşmamayı, yazacaksam ya da konuşacaksam da daha genel geçer şeylerden bahsetmeyi tercih ediyorum. Ayrıca genel geçer şeylerden bahsetmek, kimi zaman ciddiyetinizin zedelenmesine neden olabilir.

Plastik kirliliği ve yarattığı etki de genel olarak bu yukarıda bahsettiğimiz meseleden mustarip.  Bu da mesele hakkında ortalıkta ciddi bir “bilgi” kalabalığı olmasına neden oluyor. Bu kalabalık tüm dünyada geçerliyken çoğunlukla bizim gibi bilimsel ve akademik bilginin hoyratça tüketilip içinin kolayca boşaltılabildiği ülkelerde daha yaygın.

Benzer bir durum iklim değişikliği için de geçerli. Ancak burada bir şeyden daha bahsetmek lazım. O da lobi faaliyetleri. Ciddi ekonominin döndüğü bir sektörün kazananları bu konudaki risk ve tehlikelerin örtbas edilmesi için yoğun bir çaba harcamaktadır. Bu amaçla büyük bir bilgi bombardımanı gerçekleştirip konu hakkındaki doğru bilgiye erişimin güçleşmesi için uğraşmaktadırlar. Buna en güzel örnek olarak, Türkiye’deki plastik üreticilerinin çatı kuruluşlarından bir tanesinin internet sitesinde yer alan “çok kullanımlık metal pipet yüzünden ölen insan” haberi gösterilebilir. Ortopedik engeli olanların kullanımı dışında tamamıyla anlamsız ve gereksiz olan bir ürün olan plastik pipeti savunmak amacıyla yapılmış bir hareket. Burnundan plastik pipet çıkan kaplumbağanın alternatifi.

Fosil yakıta değinmeyenler 

Bir diğer örnek de dünyanın en büyük plastik üreticilerinin ve ambalaj tüketicilerinin bir araya gelip plastik temizliği organize etmelerini ve bunu da plastik kirliliği için gerekli çözümün önemli bir parçası olarak sunmalarında görülebilir. Plastiğin çok faydalı olduğu, o olmazsa yaşamın çok zorlaşacağı ve aslında plastiğin çevreci olduğu iddiaları da yine bu yaratılan bilgi kalabalığının önemli bir bölümünü oluşturuyor.

Bir diğeri de plastiğin iklim krizindeki rolünün olumlu olduğu/olacağı iddiası. İddianın kaynağı da plastiğin karbon zincirlerinden oluşan yapısının aslında karbonu hapsettiği ve bunun da atmosfere salınmasının önüne geçtiği varsayımı. Bir diğer iddia da plastiğin hafif olmasının taşınım esnasında yarattığı kolaylık ve bunun karbon salınımını diğer alternatif ürünlere göre daha az olması.

Bunun gibi birkaç gerekçe ve iddiayı ortaya koyanların, plastiğin fosil yakıt bağımlılığının bir sonucu ve nedeni olduğunu hep göz ardı etmesi ise işin en tuhaf yanı. Tekrar tekrar aynı şeyleri yazarak sizi yormayacağım. Burada iklim değişikliğinin ana nedenlerinden birinin plastik üretimi, plastik kirliliğinin de iklim krizi sonucu oluşan ekstrem hava olaylarının sonucunda arttığını yazmıştık. Hem de veriye dayanarak. Burada da plastiğin kötü olduğu gerçeğinin aslında doğru olmadığını iddia eden plastik dostlarının iddia edip yere göğe sığdıramadığı geri dönüşüm efsanesinden bahsetmiştik. Bir başka yazımızda da plastik kirliliğinin üretimi azaltmadan yapılacak inovasyonla çözüleceği iddiasının ana ürünü olan doğada çözünen poşet yalanını yazmıştık. Son olarak da plastik çöpe değer muamelesi yapılmasının yarattığı kirli ticarete ve döngüsel ekonomi illüzyonuna değindiğimiz yazımızı da buraya koyarak konuyu kapatabiliriz. Tüm bunlar yukarıda bahsettiğim Google taramasıyla bulunabilecek ve farklı kaynaklarla karşılaştırılabilecek yazılar. Bunu bile yapmadan plastik hakkında kafa karıştırmak olsa olsa art niyetle açıklanabilir. Umarım yanılıyorumdur ve gerçekten bilgi eksikliğinden kaynaklanıyordur.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Akdeniz’in kirli ucu

TÜBİTAK destekli araştırmamızın sonuçlarına göre, İskenderun Körfezi kıyılarındaki makro meso ve mikroplastik kirliliğinin boyutu vahim. Plastik kirliliğinin büyük kısmı da Türkiye kaynaklı.

Akdeniz, çevresindeki yoğun nüfus, sanayi, kentleşme ve sahip olduğu gemi trafiği nedeniyle ciddi anlamda kirlilik ile karşı karşıya. Bunu nereden mi biliyoruz? Bilimsel çalışmalardan ve bunlar üzerinden oluşturulan raporlardan. Bu köşeden de sık sık değindiğimiz bu çalışma ve raporların ortak görüşü; insan kaynaklı bu kirliliğin canlıları oldukça olumsuz etkilediği gerçeği. Bu gerçeğin daha iyi anlaşılabilmesi için kirliliğin tüm boyutlarının ortaya konulması gerekmektedir. İşte bu amaçla TÜBİTAK destekli olarak gerçekleştirdiğimiz projenin sonuçlarından bazılarını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Öncelikle araştırmamızda ne yaptığımızdan kısaca bahsetmekte fayda var. Proje kapsamında Akdeniz’in en doğu ucunda yer alan İskenderun Körfezi kıyılarındaki makro meso ve mikroplastik kirliliğini araştırdık. Araştırmanın mikroplastik kısmı için 2018 yılının ilkbahar ve sonbahar dönemlerinde iki ayrı örnekleme çalışması gerçekleştirdik. Makro ve mesoplastik kirliliği için ise sadece ilkbahar döneminde bir saha çalışması gerçekleştirdik. Şimdilik araştırmanın sadece makro ve mesoplastik kısmına ait sonuçlarını paylaşabiliyoruz. Çünkü diğer sonuçlar henüz bilim dünyasında duyurulmadı. Sırası gelince mikroplastik sonuçlarını da duyuracağız.

Çalışmamızın ilk sonuçlarına göre gözle görülebilir olan, yani 5 mm’den daha büyük plastiklerin İskenderun Körfezi kıyılarındaki durumu oldukça vahim. 13 farklı sahilde (haritada görülecektir) gerçekleştirdiğimiz çalışmada, ortalama olarak 1 km2’lik alanda 12 200 000 adet plastik olduğunu tespit ettik.

Bu değer yine bizim yaptığımız ve Samandağ sahilinde yeşil deniz kaplumbağalarının plastikten ne kadar etkilendiğini araştırdığımız çalışmada bulduğumuz değer hariç, Akdeniz’in diğer bölgelerinde yapılan çalışmalarda bulunan değerlerin neredeyse 10-12 misli. Bu tabii ki ortalama değer için geçerli. Oysa Hatay/Dörtyol ilçesindeki sahilde tespit ettiğimiz plastik kirliliği düzeyi (km2’de 46 200 000 adet; km2’de 14.5 ton ) diğer tüm bölgelerden daha fazla. Yani Akdeniz’in en kirlisi. En çok rastlanan plastikler ise kırılmış plastik parçalar. İkinci sırada da sera poşetleri. Bilenler bilir, İskenderun körfezi, Çukurova’daki tarımsal faaliyetlerin etkisi altında olan bir körfez. Bu durum da gelişi güzel terk edilen tarımsal çöplerin körfeze taşınmasına neden oluyor. Sahillerin plastik çöp açısından sıralaması ise Dörtyol>Akyatan>Arsuz>Botaş>Büyükdere>Gölovası>Karataş>Erzin>K.Yumurtalık>Payas>Konacık> Ağyatan>Y.Lagün şeklinde. Sahillerde bulduğumuz plastik çöpler içerisinde ayrıca oyuncak, sigara izmariti, gıda ambalajı ve daha birçok çeşit atık mevcut.

Akdeniz’de tespit ettiğimiz plastik kirliliği miktarı daha önce İtalyan araştırmacı grubunun yaptığı modelleme çalışmasını doğruluyor. O çalışmada Akdeniz’in en kirli sahillerinin, bizim çalışmamızın da içinde bulunduğu alanı kapsayan Kilikya baseni olduğu belirtiliyordu. Üstelik çoğunluğu da Türkiye kaynaklıydı. Bu; bizim bulduğumuz plastiklerin de çoğunluğunun Türkiye kaynaklı olduğunu gösteriyor diyebiliriz. Yani öyle sanıldığı gibi dış kaynaklı çöpler tek sorumlu değil.

Bu çalışmamız da gösteriyor ki Türkiye ciddi bir plastik çöp problemi ile karşı karşıya. Çözüm ise sanıldığı kadar basit değil. Özellikle tarımsal kaynaklı çöpler (sera poşetleri başta olmak üzere) ciddi tehdit oluşturuyor. Dayanımı düşük olan ve oldukça şeffaf olan sera poşetleri, zaman içerisinde başta güneş ışınları olmak üzere birçok faktör yardımıyla kolayca parçalanıp mikroplastik haline dönüşerek daha büyük tehdit oluşturuyor.

Bu plastikler yine tarafımızca gerçekleştirilen önceki bir çalışmada İskenderun körfezi yüzey sularında da en fazla bulunan plastik türü olarak tespit edilmişti. Yani adeta her yer sera poşetleri tarafından işgal edilmiş. Bu duruma karşı bakanlığın acil önlem alması gerekiyor. Yapılması gereken ilk şey de sera poşetlerinin kullanımının sınırlandırılması ve beraberinde sıkı kontrol. Siz de zamanınız ve imkânınız varsa, alçak sera kullanılarak tarımsal üretim yapılan alanları bir dolaşırsanız var olan kontrolsüzlük ve başıboşluğu kolayca görebilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Antroposen’in mağduru ve kahramanları: Çocuklar

Almanya’da yapılan son çalışmada, 2500 çocuktan toplanan kan ve idrar örneklerinin yüzde 97’sinde plastik katkı maddelerine rastlandığı belirtildi.

Antroposen; yani insan çağı. İnsanın doğayı tam anlamıyla değiştirip etkisi altına aldığı çağ. Tarımsal faaliyetlerden endüstriyel faaliyetlere, teknolojiden bilime, eğlenceden kültür üretimine kadar her anlamda doğayı değiştirip dönüştürdüğü bu çağın kazananları olduğu gibi mağdurları da var. Kazananları tabii ki petrol, plastik vb’lerini ve türevlerini üretip satan bir avuç toplam. Kaybedenler ise doğadaki en küçüğünden en büyüğüne, bir avuca sığamayacak kadar olan canlılar ve diğer insanlar.  Bunun yanında bu çağın kahramanları da var ve bu kahramanlar, bu sürecin en önemli mağdurlarından yani çocukların içerisinden doğuyor. Üstelik öyle etkili bir doğuş ki bu, tüm geleneksel siyaset, çevrecilik, vb. anlayışları sarsarak meydana geliyor. Greta Thunberg ile başlayan bu yükselişin arkasında şimdi milyonlarca genç ve çocuk yer alıyor. Bu faydalı kitle, bir okul önünde küçük bir pankart açarak başlattıkları bu hareketi, şimdi 20 Eylül’de kitlesel ve küresel bir harekete dönüştürüyor. Bu güzel ve umut vadeden gelişme, Z kuşağı ile ilgili yazılan çizilen tüm o olumsuz yorumları da söküp atıyor.

Bu umut verici hareket gelişirken, hareketin kahramanları, aynı zamanda doğaya bıraktığımız kötü izlerin kötü çıktılarıyla da yüzleşmeye devam ediyor. Son olarak Almanya Çevre bakanlığının Robert Koch Enstitüsü ile birlikte gerçekleştirdikleri çalışmada 2014-2017 yılları arasında 2500 çocuktan topladıkları kan ve idrar örnekleri incelenmiş ve örneklerin %97’sinde plastik katkı maddelerine rastlanılmış. Hem de kaygı uyandıracak düzeyde. Özellikle su geçirmez elbiseler ve yapışmaz pişirme gereçlerin yapımında kullanılan PFOA (perfluorooktanoik asit) miktarı alarm seviyesinde. Oldukça tehlikeli olan bu malzeme birçok farklı kurum ve kuruluş tarafından yasaklı madde olarak kabul edilmiş.

Bulunan diğer maddelerle ilgili herhangi bir bilgi yok çünkü çalışma çok taze. Alman bakanlık raporu henüz daha yayınlamadı. Peki biz nereden biliyoruz? Yeşiller grubundan bir milletvekilinin sorusu sonucu bakanlık kısa bir açıklama yayınlamak durumunda kalmış. Özellikle küçük çocukların daha büyük bir risk altında olduğu belirtiliyor. Raporun detaylarına yayınlanınca ulaşacağız.  Ancak bu küçük ayrıntı bile var olan riskin boyutunu ortaya koymaya yetiyor.

Görünen o ki biz büyüklerin sorumsuzluğu çocukların yaşam kalitesini ve yaşayacakları çevrenin geleceğini tehdit etmeye devam ediyor. Yani henüz doğmamış olan çocukların bile geleceklerini şimdiden mahvetmiş görünüyoruz. Ormansızlaşmayla, petrolle, plastikle, yemek alışkanlıklarımızla ve kısacası her türlü alışkanlığımızla. Çocukların ses çıkartmaları için bir sürü sebep var yani.

Son 50 yıl içerisinde dünya üzerinde meydana getirdiğimiz değişikliklere bir bakın:

  • Tatlı su ekosistemin %75’ini kaybettik
  • Karasal hayvanların sayısı%40 azaldı
  • Özellikle kaplumbağalar olmak üzere deniz hayvanlarının sayısı da %40 azaldı
  • Küresel sıcaklık artışının üçte ikisi son 50 yılda meydana geldi. Yani dünyayı son 50 yılda ısıttık
  • Plastik üretimi 7 kat artarak 350 milyon tona ulaştı
  • Denizlerdeki plastik kirliliği 50 yıl önce oldukça azdı ve mikroplastikler neredeyse hiç yoktu
  • Mercan resiflerinin yarısı son 30 yıl içerisinde beyazladı

Bu hızla devam edersek denizlerde balık, göklerde kuş, karalarda canlı hayvan kalmayacak. Petrol içip plastik yemek zorunda kalacağız ki hali hazırda yapıyoruz da. Bu gidişatın tek sorumlusu bizleriz ve çocuklar da en önemli mağdurlardan. Bugün harekete geçilmezse yarın çok geç olabilir.

NOT: Geçtiğimiz hafta Nature’da, temizlik kampanyalarının neden önemli olduğunu gösteren bir çalışma yayınlandı. Çalışma, hali hazırda okyanuslar üzerindeki yüzen plastiklerin tahmini miktarı ile denizlere akan plastiklerin tahmini miktarı arasındaki önemli farkın açıklamasında öne sürülen “dibe batış-parçalanma” yaklaşımının yetersiz olduğunu belirterek yeni bir model oluşturmuş. Buna göre aradaki fark miktarına yakın bir miktarda yüzen plastiğin kıyısal alanlara vurduğunu ve burada biriktiğini iddia ediyorlar. Hatta plastiklerin hemen mikroplastiğe parçalanmadığını ve şu anda okyanuslardaki mikroplastiklerin de 1990’lar ve öncesine ait plastiklerden parçalandığını iddia ediyorlar. İşte bu sebeple hali hazırda karalardan denizlere doğru gelen plastiğin kıyılarda biriktiğini, bunun da kıyı temizleme aktiviteleriyle mikroplastiğe dönüşmeden ya da yer altına gömülmeden toplanması gerektiğini vurgulamışlar (Ancak bunu yaparken greenwashing’e yani şirketlerin pr politikalarına alet olmayın). Ayrıca bazı gelecek projeksiyonları da var. Detayını okuyabilirsiniz.

Doğayla kalın…

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

DoğaEkolojiEkolojik YaşamGünün Manşeti

Sargossa Denizi’ndeki plastik kirliliği canlı yaşamını tehdit ediyor

Trigger fish are visible with plastic debris among Sargassum in the Sargasso Sea. The Greenpeace ship MY Esperanza is on an expedition in the Sargasso Sea, a unique region in the North Atlantic Ocean that is home to a diverse array of marine life, including loggerhead and green sea turtles. The journey, part of the "Protect the Oceans" year long tour, will see Greenpeace and University of Florida researchers team up to study the impact of plastics and microplastics on marine life and the importance that the Sargasso's drifting Sargassum seaweed habitat has for the development of juvenile sea turtles.

Kuzey Atlantik Okyanusu’ndaki Sargossa Denizi’nde tespit edilen yüksek oranda mikroplastik, tek kullanımlık plastik şişeler ve ambalajlardan kaynaklanıyor.

Plastik atık ve mikroplastiklerden en çok etkilenen deniz kaplumbağalarının türleri yokolma tehditi altında.

Greenpeace’ten bilim insanları bebek kaplumbağalar ve diğer canlılara yuva olan Kuzey Atlantik Okyanusu’ndaki Sargasso Denizi’nde yüksek oranda mikroplastik tespit etti. Ekip, bir örnekte 1,298 mikroplastik parçacığa rastladı, bu oran Büyük Pasifik Çöp Girdabı’ndaki seviyenin de üstünde.

Sargasso Denizi, kara kaynaklı plastik kirliliğinin biriktiği beş okyanus girdabından biri.

Greenpeace’in “Okyanusları Koru” kampanyası kapsamında Esperanza gemisinde yapılan bu araştırma söz konusu kirliliğin tek kullanımlık plastik şişelerden ve plastik ambalajlardan kaynaklandığını ortaya koydu. Örgütün  İspanya Plastik Kampanya Sorumlusu ve deniz biyoloğu Celia Ojeda şöyle konuştu: “Buradaki güzel masmavi sular inanılmaz derecede saf görünüyor ama yaptığımız araştırma farklı bir hikaye anlatıyor. Topladığımız örnekler bize deniz yüzeyindeki mikroplastiklerin yoğunluğu hakkında çok önemli bilgiler veriyor. Korkunç bir haber, ancak şu ana kadar bulduğumuz mikroplastik miktarı, geçen sene Büyük Pasifik Çöp Girdabı’nda yaptığımız araştırmayla benzer hatta bazı durumlarda onu bile aşıyor. Kaplumbağalar, yılan balıkları ve diğer yaban hayatı Sargasso Denizi’ni bir yuva olarak kullanıyor ancak bu güvenli bölge şimdi plastik tehdidi altında.”

Yeni bir Okyanus anlaşması gerekli

Sargasso Denizi bilimsel keşif gezisine öncülük eden Greenpeace ABD Kıdemli Okyanus Kampanya Sorumusu Arlo Hemphill ise şunları söyledi: “Yeni bir okyanus anlaşması olmadan, Sargasso Denizi gibi özel okyanus alanlarını korumanın yolu yok. Bu anlaşma, bu gibi alanları korumamızı sağlayarak, okyanusları aşırı avlanma tehditlerinden ve gemi trafiğinin etkisinden kurtaracak ve plastik kriziyle daha iyi başa çıkabilmelerini sağlayacak.”

Okyanuslar iklim değişikliği, aşırı avlanma, derin deniz madenciliği, petrol çalışmaları ve plastik kirliliği nedeniyle tarihte hiç olmadığı kadar büyük bir tehlike altında. Bilim insanları sucul yaşamı korumak ve iklim değişikliğinin etkilerini azaltmak için 2030 yılına kadar okyanuslarımızın en az üçte birinin okyanus koruma alanları kapsamına alınması gerektiğini söylüyor.

Birleşmiş Milletler’de kabul edilecek güçlü bir Küresel Okyanus Anlaşması, okyanusların korunmasını sağlayabilir. Küresel Okyanus Anlaşması’nın üçüncü müzakereleri Birleşmiş Milletler’de 19-30 Ağustos’ta gerçekleşecek. Son toplantının 2020 yılında Nisan ayında yapılması planlanıyor.

Mikroplastik nedir?

5 milimetreden küçük uzunluğa/çapa sahip plastik parçalarıdır. Şunlardan biri olabilir:

Birincil mikroplastikler: Bu boyutta üretilen parçalar; örneğin yüz yıkama jellerinde veya diş macunlarında bulunan plastik tanecikler.

İkincil mikroplastikler: Şişeler veya ambalajlar gibi daha büyük plastik parçaların güneş ışığı, rüzgar ve dalgaya maruz kalması sonucu küçük parçalara ayrılmış hali.

Kategori: Doğa

EkolojiHayvan HaklarıManşet

Akdeniz’in köpekbalıkları tehlikede

 WWF’in yayımladığı “Köpekbalığı Krizi: Akdeniz için Eylem Çağrısı” başlıklı rapor havzadaki köpekbalığı ve vatoz popülasyonlarının tükenme noktasına geldiğini ortaya koyuyor. Rapora göre sürdürülebilir olmayan ve yasadışı balıkçılık gibi nedenlerle tüm dünyada köpekbalıklarının en fazla tehlike altında oldukları bölge Akdeniz.

Akdeniz’de yaşayan köpekbalığı ve vatoz türlerinin yarısından fazlası tehdit altında ve bu türlerin neredeyse üçte biri tükenme seviyesine kadar avlandı. WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı) tarafından yayımlanan rapora göre, deniz avcılarının endişe verici durumları, denizel yaban hayatı aşırı avlanma ile azalmış olan Akdeniz’in sağlığının kötüye gittiğinin bir işareti.

14 Temmuz Dünya Köpekbalığı Günü öncesinde kamuoyuna sunulan “Köpekbalığı Krizi: Akdeniz’e Eylem Çağrısı” adlı rapor, son araştırmaları bir araya getirerek ortaya koydu. WWF Akdeniz Deniz İnisiyatifi Direktörü Giuseppe Di Carlo, raporun sonuçlarını şöyle yorumladı: “Köpekbalıkları Akdeniz’de yok olma riski altında. Bu hızlı düşüş, denizlerimizin ve sürdürülebilir olmayan balıkçılık uygulamalarının durumuna yönelik ciddi bir işaret. Bu durumda bütün Akdeniz ülkelerinin sorumluluğu var.  Köpekbalıkları binlerce yıldır denizimizin ve kültürümüzün bir parçası olmuştur, gelecekte de var olmalarını sağlamak için hızlı hareket etmeliyiz.”

Aşırı avlanma ve balıkçılık faaliyetleri en büyük tehdit  

 Rapora göre, Akdeniz köpekbalıkları ve vatozlarına karşı en büyük tehdit aşırı avlanma olmakla birlikte, her boyutta balıkçılık aktivitesi sayılarındaki ciddi düşüş üzerinde etkili. Libya ve Tunus yakaladıkları köpekbalığı miktarı bakımından diğer Akdeniz ülkelerinden çok önde yer alıyor. Libya’da (4.260 ton) ve Tunus’ta (4.161 ton) yakalanan köpekbalıklarının, İtalya (1.347 ton) ve Mısır‘da (1.141 ton) yakalananların yaklaşık üç katı olduğu belirlendi. Bazı türler doğrudan avlanıp pazara girerken geri kalanlar ise balıkçı ağlarına takılıp (hedef dışı avlanma) ölmek üzere denize geri atılıyor. Trol ağlarına yakalanan 60’tan fazla tür kaydedilirken, bazı bölgelerde paraketelere takılan köpekbalıkları ve vatozlar toplam avın üçte birinden fazlasını oluşturuyor. Çok sayıda köpekbalığı, kullanımı yasadışı olan sürüklenen ağlara takılırken nesli kritik tehlikede olan büyük beyaz köpekbalıkları gırgır ağlarına takılıp yaşamlarını yitiriyor.

Plastik kirliliği öldürüyor

Akdeniz’in köpekbalıklarına yönelik diğer önemli tehdit de köpekbalıklarının denizlerde biriken plastikleri yutması veya plastik atıklara takılması ile deniz ürünleri dolandırıcılığı. DNA testleri sonucunda, Akdeniz’de kılıç balığı yediklerini düşünen birçok tüketicinin, aslında yasa dışı olarak pazarlanan köpekbalığı yediği tespit edilmiş durumda. Bu durum, bazı köpekbalığı türlerinde güvenli yasal sınırların çok üstünde bulunan cıva miktarları sebebiyle, aynı zamanda tüketiciler için sağlık riski oluşturuyor. Di Carlo, konuyla ilgili olarak “Kaybedecek zaman yok, azalan deniz kaynaklarımızın yönetimini iyileştirmek için balıkçılar ve hükümetlerle çalışmak ve istenmeden avlanan köpekbalığı ölümlerini durdurmak için etkili çözümler bulmak istiyoruz ” diye konuştu.

‘Köpekbalıkları ve vatozlar, korumaya değer türler’

Türkiye sularında yaşayan köpekbalıkları ve onlar gibi kıkırdaklı balıklar olan vatozların yakın zamana kadar ihmal edildiğine işaret eden WWF-Türkiye Deniz ve Yaban Hayatı Programı Müdürü Ayşe Oruç da şu değerlendirmeyi yaptı:  “Ticari bir öneme sahip olmamaları ve balıkçılığın bel kemiği olan türleri doğaları gereği avlamaları nedeniyle onları daima bir sorun olarak görmeyi tercih ettik. Bu yanlış algının bir sonucu olarak dünya denizlerinde olduğu gibi denizlerimizde de hedef dışı köpekbalığı ve vatoz avcılığı yakın zamana kadar gündemimizde olmadı. Ancak bu yanlış algıdan kurtulmanın, köpekbalıklarını ve vatozları korumaya değer türler olarak görmenin zamanı geldi. Bu türleri korumak hepimizin sorumluluğu. “

Köpekbalıkları, yavaş büyüyen ve olgunlaşan, uzun süreli hamilelik dönemlerinden sonra ise çok az sayıda yavru dünyaya getiren, korunmasız canlılar. Bu nedenle aşırı avcılık tahrip edilen popülasyonlarının yenilenmemesi anlamına geliyor. WWF, balıkçıların ve balık pazarı yöneticilerinin göz önünde bulundurması gereken bazı davranış biçimlerini de şöyle sıralıyor: Avlanırken kritik önemi olan köpekbalığı ve vatoz habitatlarından (üreme bölgeleri gibi) kaçınılması, hedef dışı avlanmayı önlemek için buna uyarlanmış avlanma teknolojilerinin kullanılması gerekir.  Kurum, köpekbalığı ve vatoz popülasyonları hakkındaki bilgilerin geliştirilmesi ve ticareti yapılan türler hakkında veri toplanmasının da koruma çabalarını artırmak ve balıkçılık sektöründe tam şeffaflık ve yasallığı sağlamak için de önemli olacağına vurgu yapıyor.

Raporun tamamı için tıklayın

 

Kategori: Ekoloji

EkolojiManşet

Plastik atık kirliliği belgesel konusu oldu: Wasty Talk-Kirli Konular

Bilkent Üniversitesi’nden Deniz Yapılcan ve Defne Auf’un, bitirme tezi olarak hayata geçirdiği Wasty Talk-Kirli Konular belgeseli, Türkiye’nin özellikle kıyı kentlerinde yoğunlaşan plastik kaynaklı deniz kirliliğinin ekosisteme etkileri üzerine yoğunlaşıyor.

Bilkent Üniversitesi İletişim ve Tasarım bölümü son sınıf öğrencileri Deniz Yapılcan ve Defne Auf’un birlikte yönettikleri kısa belgesel Wasty Talk – Kirli Konular, Youtube üzerinden yayımlandı. Yapılcan ve Auf’un üniversite bitirme projesi olarak başladıkları ancak sonrasında da gönüllü olarak devam ettirdikleri Türkiye’de plastik tüketimi ve plastiğin deniz canlıları üzerindeki etkilerini konu edinen proje, dokuz ay süren bir hazırlık ve çekim sürecinin ardından şimdi izleyicinin huzurunda.

Üretiminin kolay ve ucuz olmasından dolayı hayatımızın her alanında yer edinmiş bir materyal olan plastiklerin büyük çoğunluğu tek kullanımlık ürünlerden oluşuyor. Küçük parçalara ayrılıp gözle kolayca ayırt edilemeyecek boyutlarda denizlerde biriken ve doğadan tamamen asla yok olmayan plastik atıklar ise deniz çöplerinin büyük bir kısmını oluşturuyor. Belgesel, Türkiye’nin Adana ve Sinop gibi farklı etmenlerden kaynaklı kirliliğin yoğun biçimde gözlemlendiği kıyı bölgelerini denizlerdeki plastik kirliliği üzerine çalışan akademisyenlerin röportajlarıyla birlikte inceliyor, istatistikler veriyor, çözüm önerileri sunuyor.

Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri fakültesinden Doç.Dr. Sedat Gündoğdu, Sinop Üniversitesi Su Ürünleri fakültesinden Prof. Dr. Levent Bat ve araştırma görevlisi Ayşah Öztekin’in röportajlarının yer aldığı kısa belgesel, toplumun plastik tüketim alışkanlıklarını değiştirmeyi ve denizlerdeki plastik kirliliğine dikkat çekmeyi amaçlıyor.

WastyTalk, düzenli olarak sosyal medya hesaplarından yapılan paylaşımlarla da belgeseli yalnız bırakmıyor. Plastiğin deniz ekosistemine verdiği zararları anlatan içerikler ve bu sorunlara çözüm önerileri sunuyor. Proje sosyal medya kullanıcılarını #kirlikonusalim ya da #letstalkwasty sloganlarıyla çevrelerinde rastladıkları kirlilik görüntülerini WastyTalk sosyal medya hesaplarını etiketleyerek paylaşmaya davet ediyor. Bu sayede daha geniş çaplı bir kitleye ulaşmayı ve kirliliğin yoğun olarak gözlemlendiği yeni yerleri tespit etmeyi amaçlıyor.

 

Kategori: Ekoloji

EkolojiGünün Manşeti

‘Marmara’da ışık geçirgenliği iki metreye kadar düştü’

TÜDAV Başkanı Prof. Öztürk Türkiye denizlerindeki giderek artan ciddi tehditleri şöyle sıraladı: Kara kökenli kirlenme, aşırı avcılık, kıyıların tahribi ve iklim değişikliği

Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV) Başkanı Prof. Dr. Bayram Öztürk, Karadeniz’in yasa dışı avcılığın tehditi altında olduğunu, aşırı kirlenen Marmara’da ise ışık geçirgenliğinin 2 metreye kadar düştüğünü söyledi. Öztürk, denizler için ulusal seferberlik ilan edilmesi gerektiğini kaydetti.

Bugün kutlanan Kabotaj ve Denizcilik Bayramı dolayısıyla bir açıklama yapan Öztürk, şunları söyledi: “Türkiye denizleri giderek artan ciddi tehditlerle karşı karşıya. Bunlar kara kökenli kirlenme, aşırı avcılık, kıyıların tahribi, yabancı denizel türlerin girişi ve başlı başına bir tehdit olan iklim değişikliğidir. Bir yarımada olan ülkemiz bu tehditlere kayıtsız kalamaz. Ulusal bir seferberlik gerekiyor. Karadeniz’de arıtma eksikliği ve katı atıkların denize atıldığını görüyoruz. Yasadışı ve aşırı balıkçılık canlı kaynaklarımızı tüketiliyor. Hedef dışı avcılık azaltılmalı. Balıkçılığımızın kalbi olan Karadeniz’de koruma alanı yok.”

‘Marmara’da oksijen kalmadı’

Bir ülkeye ait tek deniz olan Marmara Denizi’nde çözünmüş oksijen eksikliği nedeniyle hidrojen sülfür gazının oluştuğunu söyleyen Prof. Dr. Öztürk, ışık geçirgenliği hakkında uyardı. Öztürk, “1985 yılında ışık geçirgenliği 15 metreydi, günümüzde 2 metre. Marmara’da canlı kaynaklarının stokları yıprandı ve deniz gıda güvenliğimiz tehdit altına girdi. Marmara’da 100’den fazla yabancı denizel türün girişinin azaltılması için ticaret gemilerinde balast suyu değişiminin durdurulması şart. Yani Marmara korunmayı bekliyor, böylece Karadeniz ve Ege Denizi de iyileşecek. Her tarafı ülkemize ait Marmara Denizi’nin korunması için bir eylem planına ve koruma alanlarına gerek var” diye konuştu.

‘Ekosisteme geri dönülmez hasar veriyoruz’

Ege ve Akdeniz’deki temiz kıyı ve deniz imajının kirlilik ve betonlaşma nedeniyle bitmek üzere olduğunu belirten Öztürk, “Türkiye’nin 28 ili, 196 ilçesi deniz kıyısında. Artan evsel atıklarla ekosistem geri dönülmez bir şekilde hasar görmekte. Evsel atıkların tam olarak bertaraf edilmesi için gerekli yatırımların yapılması şart. Ege ve Akdeniz kıyılarımızda gemi kökenli kirlenmenin önlenmesi için Mavi Kart uygulaması gözden geçirilmelidir” dedi.

‘Plastik kirliliğine dikkat’

Denizlerimizin en derin noktalarında bile plastik atıklar olduğunu belirten Öztürk şunları söyledi: “Tek kullanımlık plastiklerin kullanımı sınırlandırılmalıdır. Denizlerimize yerleşen yabancı deniz canlılarının yayılımında kirlenmenin etkisi var. Birçok yabancı türün yıkıcı etkileri görülmekte. Deniz ulaşımının teşvik edilmesini ve toplu taşımanın özendirilmesiyle dolayısıyla karbon ayak izimiz azalacaktır. Deniz araştırmalarına daha fazla bütçe ayrılmalı ve öncelikli destek kapsamına alınmalıdır. Denizlerini bilmeyen bir ülke denizlerini koruyamaz”

Kabotaj ve Denizcilik Türkiye limanları ve sahilleri arasında her türlü ticaret ve yolcu taşımacılığının Türk bayraklı gemiler tarafından yapılmasını sağlayan Kabotaj Kanunu, 1 Temmuz 1926’da yürürlüğe girmişti. Daha önceden yabancılara tanınan bu hak, kapitülasyonların kaldırılmasıyla Denizcilik ve Kabotaj Bayramı olarak kutlanıyor.

Kategori: Ekoloji

Hafta SonuHaftasonuManşet

[Babil’den Sonra] Sadun Boro ve Okluk’un Denizkızı

“Bu denizkızı düşlerini süsleyen cennete erişebilmek için, nice engin denizler, ufuklar aştı… Kıtalar, adalar, koylar  dolaştı… Ta  ki Gökova’ya ulaşana kadar…”

Sadun Boro, Kısmet’in güvertesinde, 1967

Sadun Boro’yu bilirsiniz. Yaşamını denizlere ve doğal çevrenin korunmasına adamış, kitaplar yazmış, ilkleri başarmış bir deniz kurdu, efsanevi tekne Kısmet’in bir garip yolcusu…

O da Okluk’un Denizkızı gibi düşlerinin peşinden kıtalar, adalar, koylar dolaştı. Sonra bir gün geldi Gökova’ya demir attı ve 5 Haziran 2015’te yine oradan son yolculuğuna demir aldı.

Sadun Boro, o denizkızını bir yazısında şöyle anlatıyordu: “… Sırma, uzun saçları omzundan göğsüne düşmüş dünya güzeli bir denizkızı sudan çıkmış, pullu balık kuyruğu ile bir kayanın üzerine oturmuş, etrafını çeviren doğanın ihtişamını hayranlıkla seyrediyor!”

Okluk Koyu’nun Deniz Kızı ufka kaygıyla bakıyor!

Bugünlerde yolunuz oralara düşerse, Gökova’da Okluk Koyu’nun girişinde bir kayanın üzerinde, artık ne yazık ki ufka hayranlıkla değil ‘kaygıyla’ bakan bu denizkızını göreceksiniz.

Okluk Koyu kamulaştırma tehlikesiyle karşı karşıya

Doğa Ana’nın bir dantel gibi işlediği Gökova koylarından Okluk Koyu’na bir saray yavrusu hançer gibi saplandı. Yazlık sarayın beton çitleri güzelim doğa parçasını ikiye böldü. Kırk yıldır koyda misafirlerini ağırlayan iki işletmenin tahliyesi gündemde ve belki bugün ahşap iskeleye kıçtankara bağlanmış irili ufaklı tekneler bir süre sonra bir daha geri dönmemek üzere son kez buradan demir alacaklar.

İşletme sahiplerinin kamulaştırmaya karşı açtıkları davanın mahkeme süreci hala devam ediyor. Koy bugün deniz ulaşımına açık ama tedirgin bekleyiş devam ediyor.

Sadun Boro 1980 yılından sonra hayatının önemli bir bölümünü buralarda geçirmiş. Dostlarıyla Denizkızı Restoran’da sık sık buluşurlarmış. Ölümünden iki gün önce, 3 Haziran’da dostlarıyla burada, Denizkızı Restoran’da son kez buluşmuşlar. Her zaman bir 70’lik açılır, 35’liği Sadun Boro içermiş. O akşam bir dubleyi ancak bitirebilmiş. Giderken restoran çalışanlarından Abdullah’aAbdullah, ben gidiyorum, buralara sahip çıkın, vakti geldi, ben gidiyorum” demiş. Ertesi gün hastaneye kaldırılan Sadun Boro 5 Haziran 2015’te 87 yaşında Marmaris’te hayata veda etti.

Sadun Boro, Gökova, 2012

Sadun Boro ilk okyanus seyahatini 1952 yılında, İngiltere’ den Karayip Adaları’ na Ling isimli bir İngiliz teknesinde yapmış. Bir gün kendi yelkenlisi ile dünya seyahati yapma hayalinin başlangıcı olarak gördüğü bu deneyimini “Bir Hayalin Peşinde” kitabında anlatır.

Gün gelir bu hayalini de gerçekleştirir. Kendi teknesiyle dünya seyahati yapan ilk Türkiyeli denizci olur. 1965’te eşi Oda, kedisi Miço ve 10,5 metrelik keç armalı teknesi Kısmet ile İstanbul’dan yola çıkıp, dünyanın etrafında tam bir tur atıp, 2 yıl 10 ay sonra 1968’de yine İstanbul’a döner. Yurda dönüşleri coşkuyla kutlanan Sadun Boro bu gezilerini “Pupa Yelken” kitabında anlatır.

Pupa Yelken kitabının ilk baskısı

Pupa Yelken

Sadun Boro’yu ilk kez bu kitabıyla tanıdım. Ortaokul yıllarımda Beyazıt Sahaflar Çarşı’sından aldığım bu kitabın, Neolitik çağlardan kalmışçasına yaprakları sararmış, sayfa kenarlarına notlar aldığım, haritalarının üzerine işaretler koyduğum ilk baskısı bugün de zaman zaman dönüp baktığım bir kitap. Daha sonra yeni baskıları da oldu ama bu ilk baskının bende bıraktığı tat bambaşka.

Başka kitaplar da yazdı Boro. İkinci büyük seyahatleri 1977-79 yılları arasında kızları Deniz’in de katıldığı Amerika yolculuğudur. Bu macerayı “Fora Yelken” isimli kitabında anlatır.

1980 yılından itibaren Boro ailesi Bodrum’a yerleşir. Sadun Boro başta yeryüzü cenneti olarak nitelediği Gökova olmak üzere bu bölgenin doğası ve denizini korumak için olağanüstü çaba sarf eder. “Kısmet’ in Dümen Suyunda” isimli kitabında Türkiye ve komşu kıyılara yaptığı seyirlerin anılarını derlemiştir.

Hayatı boyunca en değer verdiği çalışması “Vira Demir”, kıyılarımıza ait detaylı bir seyir rehberidir. Onun teşvikiyle amatör denizciliğimiz gelişmiş, yeni denizciler dünyaya yelken açmıştır.

***

5 Haziran, Sadun Boro’nun hayata veda ettiği gündü. 8 Haziran da “Dünya Okyanus Günü”ydü. Ben de 10 Haziran’da Açık Radyo’da, “Babil’den Sonra” programımda Sadun Boro’yu ve okyanusları konu alan bir program yaptım. Programda denizci şarkıları çaldım. Programı şuradan dinleyebilirsiniz.

OKYANUSLARA KORU!

Boro bir yazısında, Okluk’un Denizkızı’nı, uzun yıllar Kısmet’i ve onun yolcularını ağırlayan Gökova Körfezi’ne olan duygularını ifade eden bir armağan olarak niteliyor ve;

“…Yıllarca Kısmet’i ve onun garip yolcusunu en güzel koylarında misafir edip ağırlayan Gökova’ya, ne zamandır bir şükran borcu olarak, naçizane bir şeyler armağan etmek isterdim. Gönlümde yatan, bir “Denizkızı”  idi. Onun için, en ücra koylarında bile ağ attım, belki tutarım diye. Ama bizim ağ eskimiş,  yırtılmış, her voli çevirişimde Denizkızı bir delik bulup kaçtı. Bir türlü ele geçiremedim. Nihayet, bir gün, heykeltıraş Tankut Öktem yardımıma yetişti. Usta ellerinde, Deniz Kızı vücut buldu. Sonra getirdik, Okluk Koyu’nun girişindeki kayanın üzerine oturttuk. Ve 1995 yılının 28 Ekim günü, dostlarla beraber duvağını açıp ona “Hoş geldin” dedik” diyordu.

Ve yazısını “O da, Tanrı’nın bizlere emanet ettiği, bu dünya cenneti Gökova’yı, bozmadığımız, yakmadığımız, kirletmeyip aynen koruduğumuz sürece, aramızda yaşamaya söz verdi. Temennimiz odur ki, Deniz Kızı’nı bir gün gene yollara düşmeye mecbur etmeyelim” diye bitiriyordu.

Bugün sadece Gökova’nın doğası-denizi değil bütün ekolojik sistem ve okyanuslar tehdit altında. Yeşil Gazete’de bugün yayımlanan bir haberde ölü ispermeçet balinasının midesinden 100 plastik bardak, 25 plastik poşet, dört plastik şişe, iki terlik ve daha fazlasının çıktığını yazıyordu.

Greenpeace 8 Haziran’da okyanuslardaki bu kirliliğe karşı Mavi Gezegenimiz Tehlike Altında, iklim değişikliğinden plastik kirliliğine, madencilik faaliyetlerinden aşırı avlanmaya kadar okyanuslarımızın karşı karşıya kaldığı tehlikeler her geçen gün artıyor. OKYANUSLARI KORU!” çağrısıyla bir kampanya başlattı. Kampanyaya şuradan destek olabilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

EkolojiGünün Manşeti

Bir madalya daha yolda: Avrupa’nın plastik yeme şampiyonu olabiliriz

Soluduğumuz hava, içtiğimiz su, yaşadığımız çevrenin kalitesiyle yediğimiz mikroplastik miktarının doğru orantılı olduğuna dikkat çeken Doç. Gündoğdu: Türkiye’de bir insanın günlük olarak 3. 800 adet plastik partikül yutma riskiyle karşı karşıya olduğu söyleyebiliriz. Bu miktar Avrupa kaynaklı çalışmalardaki değerlerin neredeyse 15-20 katı.

Plastik atıkların yarattığı kirlilik, ülkeler arasında kriz yaratan çöp ithalatı sorunu derken, geçtiğimiz hafta  havada ve suda (ve hayvanlarda) bulunan mikroplastiklerin ne kadarının vücudumuza girdiğine ilişkin haberlere bolca rastladık. İklim krizi ve giderek büyüyen ekolojik sorunlarla ilgili yaşanan farkındalık ve buna yanıt veren araştırmacıların çalışmalarının artışıyla paralellik gösteren bu durum, medyanın artık, ‘çevre haberleri’ni arka sayfalarda, küçük bir köşede görme alışkanlığını bırakmasına da neden oldu. Ancak farklı yaklaşımlar ve rakamlar da kafa karıştırdı. Biz de Çukurova üniversitesi, Su Ürünleri Fakültesi’nde yıllardır konu üzerinde çalışan Doç. Dr. Sedat Gündoğdu’ya işin aslını sorduk.

Farklı haberlerde, bir insanın günde ne kadar plastik yediğine ilişkin  verilen farklı sonuçların, kullanılan verilerden kaynaklanabileceğini söyleyen Gündoğdu şunları anlattı: “Çalışmalardan Kanada kaynaklı olan, bir insanın bir günde yaklaşık 140 adet plastik yediğini, İngiltere kaynaklı olan da, günde yaklaşık 273 adet plastik yediğini ortaya koyuyor. Her iki çalışmada ortaya çıkan bu iki katlık fark, dikkate alınan çalışmaların farklılığından kaynaklanıyor. Çalışmalar, havadan, içeceklerden, tuzdan, balıktan, midyeden ve içme suyundan bulaşan mikroplastik miktarları dikkate alınarak hazırlandığı için böyle bir farklılık çıkması normal.”

“Her şey bir kenara bu kadar mikroplastik ciddi bir risk anlamına geliyor” diye konuşan Gündoğdu, Türkiye’de yaşayanların ortalama ne kadar mikroplastik yediğine ilişkin de şu değerlendirmeleri yaptı.

“Tam olarak olmasa da eldeki çalışmalardan kabaca bir değerlendirme yapabilir, bunun için de aşağıdaki çalışmaları dikkate alabiliriz:

Contamination of table salts from Turkey with microplastics*

A Research on Microplastic Presence in Outdoor Air*

Quantity and types of microplastics in the tissues of the spiny oysters*

Microplastic litter composition of the Turkish territorial waters of the Mediterranean Sea, and its occurrence in the gastrointestinal tract of fish*

Bunlar, Türkiye adresli çalışmalar. Ayrıca içme suyundaki mikroplastik miktarı için Avrupa için belirtilen değeri kullanabiliriz. (yaklaşık 4 adet plastik/litre).

Doç. Gündoğdu, hesaplama yaparken bazı varsayımların da peşinen dikkate alınmak zorunda olduğunu belirtti:

  • Bir yetişkin dakikada 10 litre hava soluyor.
  • Ortalama olarak atmosferdeki tozun içerisindeki partiküllerin %29’u plastik.
  • Bir yetişkin günde ortalama 16 saat uyanık ve aktif.
  • Bir yetişkin günde ortalama 15 gr tuz tüketiyor.
  • Alkol tüketmiyor.
  • Bir yetişkin günde 2 litre su içiyor.
  • Yılda 6 kg balık tüketiyor. Ancak bu değer kıyı şehirlerinde üç kata kadar çıkabiliyor. O sebeple 12 kg olarak kabul edilecek

Avrupa’dan 15-20 kat fazla 

“Bu veriler ışığında, Türkiye’de bir insanın günlük olarak 3. 800 adet plastik partikül yutma riskiyle karşı karşıya olduğu söylenebileceğini” kaydeden Gündoğdu, şöyle konuştu: “Bu miktarın Kanada ve İngiltere kaynaklı çalışmalardaki değerlerden neredeyse 15-20 katı fazla çıkması aslında pek de şaşırtıcı değil ancak yine de detaylı bir çalışmayla teyit edilmesi gerekmektedir. Gerçekte bir insanın ne kadar plastik yeme riskiyle karşı karşıya olduğunu belirlemek için çok kapsamlı bir araştırma gerekiyor ancak şöyle de bir gerçek var ki o da oldukça fazla kirlettiğimiz çevrenin bize olan etkisinin de bu kirlilikle paralel olması gayet olağan.”

Gündoğdu, soluduğumuz hava, içtiğimiz su, yaşadığımız çevrenin kalitesiyle yediğimiz mikroplastik miktarının doğru orantılı olduğuna dikkat çekti ve şu uyarıları yaptı:

“Örneğin denizel kıyılarımız, Akdeniz’in en kirli sahillerine ve suyuna sahip. Akdeniz kıyılarımızdaki kirlilik miktarı diğer ülke kıyılarının neredeyse 10 katı. Benzer şekilde hava kalitemiz Avrupa’nın en kötülerinden. Yediğimiz balıkların %58’inin midesinde ortalama 3 adet mikroplastik var!”

Kullandığımız tuz plastik dolu. Kısacası bu derece kirlilikle kuşatılmış bir çevreden ciddi anlamda plastik almak gayet olası. Kaldı ki daha plastikle kaplı yiyeceklerden ne derece plastik aldığımızı bilmiyoruz. Çok daha ileri gidelim. Lokantalarda kullanılan salata doğrama tahtaları, kasap ve marketlerdeki doğrama tahtaları, kokoreç dükkanlarındaki ya da aklınıza gelebilecek birçok yerdeki doğrama tahtaları, hijyenik kabul edilmediği için plastiklerle yer değiştirmiş durumda. Bunlardan ne derece plastik koptuğunu ve bunun ne kadarını yediğimizi bilmiyoruz. Şöyle herhangi bir işletmedeki plastik doğrama tahtalarına gözünüzü iliştirin, kullanımdan kaynaklı olarak aşındığını ve çukurlaştığını fark edeceksiniz. Buna benzer daha birçok örnek sıralanabilir. Bunun yanında yaşam tarzımız da bu değerin önemli belirleyicilerinden. Yani hayatımızda ne kadar plastik içerikli ürün varsa o derece plastik yemek zorunda kalıyoruz. Giydiğimiz elbise, evimizdeki halı, mutfağımızdaki eşyalar ve daha birçoğu. Aslına bakarsanız maruz kaldığımız plastik miktarı, tahmin ettiğimizden de fazla olabilir.”

Kategori: Ekoloji

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıYazarlar

Plastik ambalajda çözüm vergide değil, depozitoda

‘Tek kullanımlık ambalajların geri dönüştürülebilir olduğu iddia edilse de aslında geri dönüştürülmediği ve başka ülkelere pazarlandığını görüyoruz. Bunlar ve diğer plastiklerin çok kullanımlık ürünlerle değiştirilmesi gerekiyor.’

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı  “Geri Kazanım Katılım Payı Beyannamesi Genel Tebliği” ile plastik poşetler için ödenecek geri kazanım katılım payına ait usul ve esasları açıklamıştı. Dünyadaki benzerleri ile toplanan paranın akıbeti dışında paralellik gösteren bu uygulamanın yaklaşım olarak makul bir uygulama olduğunu daha önce belirtmiştim. Ancak bu uygulamanın tek başına ve bu sınırlılıkla plastik kirliliğine çözüm olamayacağını da eklemiştim. Hatta orada diğer plastik ambalaj ve tek kullanımlık plastikler için de depozito ve yasaklama/üretimi sınırlama uygulamalarının, plastik kirliliği için daha etkili sonuçlar yaratacağını etraflıca yazmıştım.

Nitekim yine bakanlığın 30 Haziran 2019 tarihinde yürürlüğe sokmayı planladığı benzer bir uygulamayla, plastik poşetler dışında kalan; koli, şişe, ilaç kutusu, elektronik eşya, beyaz eşya ambalajları, pil vb. diğer ürünler için de bir sınırlamaya gideceğini duyduğumda başta heyecanlanmış olsam da sonradan içeriği okuyunca umutsuzluğa kapıldığımı belirtmem gerekiyor. Çünkü önerilen taslak, çevre için hiçbir faydası olmayan bir “komşular pazarda görsün” ve “yeni para kaynağı” uygulaması niteliğinde.

Vergiyle ancak poşet azalır

Neden mi? Çünkü insanların almak zorunda oldukları ürünlerin ambalaj ya da şişe/kutusuna vergi koyunca bu ambalajların doğaya atılmasını engelleyemezsiniz. Belki plastik poşet için etkili bir yöntem olabilir ancak diğer ambalajlar için hiçbir etkisi olmaz. Plastik poşet tekrar kullanımı çok düşük olan, bir şekilde kullanımının azaltılması gereken ve yerine ikamesi mümkün olan bir ürün. Bu ürün için uygulanacak kısıtlama ve vergilendirme uzun vadede plastik poşet kullanımını şüphesiz azaltacaktır. Çünkü insanlar bez torba ya da file ile plastik poşet kullanmaktan zamanla vazgeçecektir. En azından dünyadaki uygulamalar bunu destekler nitelikte.

Ancak gıda ambalajları, plastik kaplar/şişeler, vb diğer ürünler çoğunlukla yerine ikamesi çok da olmayan, ya da ikame ürünlerin çevreye etkisi daha fazla olabilen ürünlerdir. Bunların bir şekilde pazara süren ya da üreten tarafından geri alınması ve çöpe gitmeden uygun yöntemlerle yeniden kullanıma sokulması gerekir. Bu da ancak depozito sistemiyle mümkündür. Depozitolu ürünü alan vatandaş onu –bir değeri olduğu için- çok fazla zarar vermeden geri iade etme eğilimi gösterecektir. Bu da zamanla davranış değişikliği meydana getirecek ve insanlardaki farkındalığı arttıracaktır. Ayrıca üretici ve satıcının da bu konuda farklı alternatiflere yönelmesi zorunluluğu da doğacaktır. Ancak, bu işin vergi toplayarak gerçekleştireceğini zannetmek gerçekten bir akıl tutulmasının işaretidir.

‘Tek kullanımlık kültür’ değişmeli

Aslında bu bahsettiğimiz olguyu şöyle bir örnekle açıklamak, meseleyi daha da anlaşılır kılacaktır. Yoğurt almak için markete gittiğinizde neredeyse bütün yoğurtların plastik kutularda olduğunu göreceksiniz. Depozito uygulamasından önce aldığınız yoğurt bittiğinde kabını çok lazım değilse direkt olarak çöpe atacaktınız. Ancak depozitolu olduğunu ve depozito ücretinin de makul ve caydırıcı olduğunu gördüğünüzde yoğurt kabını çöpe atmak yerine tekrar geri vermek üzere markete götürürsünüz. Damacana su şişeleri üzerinden bu bahsettiğim şeyin ne derece doğru bir uygulama olduğunu anlayacaksınız. Herhangi bir yerde başıboş şekilde depozitolu su damacanası bulmanız pek olası değil. Burada bir anekdot paylaşmakta fayda var. Bu tür uygulamaların çevre açısından faydalı olması ancak ve ancak geri kullanılmasıyla mümkündür. Aksi durumda yapılan düzenlemeler, tek kullanımlık kültürün değişmesine pek katkı sağlayamayabilir.

Geri dönüştürülecek diye dünyanın bir yerinde toplanan plastik çöpler, dünyanın başka ülkelerine satılıyor ve orada başına ne geldiğini de bilmiyoruz. Yani tek kullanımlık ambalajların geri dönüştürülebilir olduğu her ne kadar iddia edilse de aslında geri dönüştürülmediği ve başka ülkelere pazarlandığını görüyoruz. O sebeple tek kullanımlık ambalajlar ya da diğer plastiklerin çok kullanımlık ürünlerle değiştirilmesi gerekiyor. Bu da bu konudaki araştırma geliştirme faaliyetlerinin arttırılması, yurttaşların tek kullanımlık kültürden vazgeçmesini sağlayacak farkındalık çalışmalarının yapılması ve tek kullanımlık her türlü plastiğin sınırlandırılmasından geçiyor. Bunların hepsi birbirleriyle bağlantılı şeyler.

Sonuç olarak vergilendirme uygulaması plastik poşet için düzgün ve yeterli şekilde uygulanırsa faydalı olabilir ancak ambalaja depozito yerine vergi koymak hiçbir yarar getirmez aksine vatandaşın çevre sorunlarına olan farkındalığının da zarar görmesine neden olabilir.

Doğayla kalın.

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Hafta Sonu

Ekolojik YaşamHafta SonuManşet

Plastik kirliliği hakkında bazı efsane ve gerçekler

Uzaydan görülebilen çöp adası, denizlerde balıktan çok plastik olacağı öngörüsü, plastiklerin kaç yılda yok olacağı, yasaklanmaları ve geri dönüşüm mevzularında, doğru argümana ihtiyaç duyanlar için uzmanından kamu hizmeti…

Herhangi bir konu hakkında farkındalık oluşturmak için en çok tercih edilen yollardan biri de, hap bilgi olarak niteleyebileceğimiz kısa bilgilerle, konu hakkında çarpıcı cümleler oluşturmaktır. Böylelikle konu hakkında uzun uzadıya bilgiler vermeye gerek kalmadan istenilen farkındalık, çarpıcılık yoluyla oluşturulmaya çalışılır. Ancak bu yöntem manipülasyona ve spekülasyona oldukça açık bir yöntemdir. Bu durum da yaratılmak istenilen farkındalık için büyük tehlike barındırır. Eğer ki bir de iklim değişikliği ve plastik kirliliği gibi can yakıcı konular için yapılıyorsa, sonuçları daha da yaralayıcı olabilir.

Bir plastik kirliliği araştırmacısı olarak, plastik kirliliği hakkındaki bazı efsaneleri ve gerçekleri paylaşmanın hem okuyucular hem de bu konuya ilgi duyup farkındalık çalışması yapanlar için faydalı olacağını düşünüyorum.

Efsane-1: Pasifik Okyanusu’nda …… ülkesinin …… katı büyüklüğünde yüzen bir çöp adası bulunmaktadır. Bu çöp adası uzaydan bile görünebilmektedir.

 

 

Öncelikle Pasifik okyanusunda bir çöp adası olmadığını, bu “çöp adası” tanımlamasının sadece bir metafor olduğunu belirtmekte fayda var. Bahsi geçen alanda okyanus akıntılarından kaynaklı oluşan bir girdap mevcut. Bu tarz girdaplar da özellikle mikroplastikler için bir toplanma alanıdır. Kirlilik yoğunluğu yüksek olmasına rağmen, burada bir ada oluşturacak derecede çöp birikimi söz konusu değildir. Hollandalı genç mühendis Boyan Slat’ın öncülüğünde bölgeyi temizlemek üzere çalışan System 001’in twitter (https://twitter.com/System001Wilson) adresinden, bölgede çekilen fotoğraflara göz gezdirince “çöp adası” ya da “7. Kıta” diye bir şeyin olmadığı daha iyi anlaşılacaktır.

Efsane-2: 2050 yılında denizlerde balıktan çok plastik olacak.

Ellen MacArthur Vakfı ve Dünya Ekonomik Forumu’nun birlikte hazırladığı The New Plastics Economy isimli raporda ortaya atılan bu iddianın doğru olup olmadığını bilmiyoruz. Çünkü dünya denizlerinde ne kadar balık olduğu hakkında kesin bir tahmin şimdilik imkansıza yakın. Aslında raporda böyle bir karşılaştırma sadece bir grafik ile belirtilmiş ve bunun için verilen balık miktarı 2008 tarihli bir çalışmaya dayanıyor. Ancak çalışmanın yazarlarından Simon Jennings, çalışmalarındaki balık miktarı tahmininin bu tarz spekülatif bir karşılaştırmada kullanılmasından sonra, çalışmalarını revize etme ihtiyacı hissetmiş ve dünya denizlerindeki toplam denizel canlı miktarının 2-10.4 milyar ton civarında olabileceğini yeniden tahmin etmişler. Ancak bunun ne kadarının balıklardan oluştuğunu ise kullandıkları metoda dayanarak söyleyemeyeceklerini belirtmişlerdir.

Efsane 3: …… türündeki plastikler doğaya atıldıktan sonra …….  yıl sonra ancak yok olurlar.

 

Kaynağı tam olarak bilinmeyen bu efsanenin anlattığı şey de verdiği zaman uzunlukları da biraz karmaşık. Bu tarz bilgiler büyük olasılıkla, plastik üreticilerinin, ürettikleri plastiklerin ne kadar dayanıklı olduğunu ortaya koymak için yaptıkları bazı fiziksel/kimyasal testlerden elde ettikleri sonuçlardan devşirilmiştir. Ayrıca Türkçeye “yok olur” ya da “kaybolur” olarak çevrilen bu bilgi, yabancı kaynaklarda çoğunlukla parçalanma (degredation) olarak geçmektedir. Buradaki parçalanmadan kastın ne olduğu ise muğlak. Biyolojik mi? Fiziksel mi? Kimyasal mı? Belli değil! Biliyoruz ki petrol türevli makroplastikler doğada zaman içerisinde kaybolmuyor. Çoğunlukla daha küçük mikroplastiklere ya da nanoplastiklere dönüşüyor. Peki, o zaman bu bilgi ne gibi bir fayda sağlayacak? Bilemiyoruz. Bildiğimiz bir şey var ki o da herhangi bir plastiğin doğada kaybolmadığı gerçeğidir.

Efsane 4: Tüm plastikler yasaklanırsa plastik kirliliği problemi ortadan kalkar/Plastiksiz bir hayat mümkün değildir

Bu iki ifadeyi birlikte değerlendirmemin nedeni, benzer yanılgıyla ortaya atılmış olmalarıdır. O da kesin teslimiyet ve kesin ret yanılgısı. Evet, tüm plastikler yasaklanırsa plastik kirliliği zaman içinde azalır ancak aynı zamanda mevcut durumda plastiksiz bir hayat da mümkün gibi görünmüyor. Kabaca bu iki ifade de doğru ve haklı görünüyor ancak gerçek böyle değil. Yasakla halledilecek bazı noktalar olduğu kesin. Örneğin tek kullanımlık birçok plastik (pipet, naylon torba, plastik çatal/bıçak/tabak/bardak vb.) kesinlikle yasaklanmalıdır. Bunların yasaklanması birçok problemi ortadan kaldıracaktır. Ancak, ortada henüz alternatifi olmayan ve hayatımızın her alanına sokulmuş bir malzemenin toptan yasaklanması, başka bazı sorunların da doğmasına neden olabilir. Mesela gıdaların daha uzak mesafelere taşınamaması ve daha uzun süre muhafaza edilememesi ya da tıbbi kullanım amaçlı üretilen plastiklerin sağladığı avantajların ortadan kalkması gibi! Bunun yerine tüketim kültüründe değişiklik ve plastiğin zaruri olmayanlarının hayatımızdan çıkartılması, uzun erimde plastiğe bağlı olan yaşam tarzımızın değişmesini de beraberinde getirecektir. Aksi takdirde bu tüketim seviyesinde kalmaya devam edersek, plastik yerine ne kullanırsak kullanalım başka krizlerle karşılaşacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın.

Efsane 5: Geri dönüşüm doğru düzgün yapılamadığı için plastik kirliliği bu düzeye ulaşmıştır

Bugüne kadar üretilen tüm plastiklerin (8.4 milyar ton) sadece %10’u geri dönüştürülmüş ve geri kalanı ise ya yakılmış, ya hala kullanımda ya da çöp alanlarında depolanmıştır. Bu bilgi bile tek başına geri dönüşüm performansımızın ne derece kötü olduğunu ortaya koymaktadır. Farz edelim ki bu miktarı arttırdık ve tam kapasite ve layıkıyla plastikleri geri dönüştürmeye karar verdik. O zaman da karşımıza geri dönüştürülemeyen plastik tipleri çıkıyor. Çünkü her plastik geri dönüştürülebilir değil. Hadi bunu da hallettik ve dedik ki tüm plastikleri geri dönüştürebiliyoruz. O zaman da ortaya plastiğin geri dönüştürülme sayısı gibi bir problem ortaya çıkıyor. Çünkü plastikleri sonsuza kadar geri dönüştüremiyorsunuz. Bir noktadan sonra başka bir yöntem ile imha etmeniz gerekecek ki hali hazırda çevreye etkisi olmayan bir imha yöntemi bulunmuş değil. Buradan ileride bulunmayacak anlamı çıkmıyor ancak birileri teknoloji geliştirecek diye beklerken yıllık 400 milyon ton plastik üretmeye de devam edeceksek, bu işin bir çözüm olamayacağını da kabul etmiş olacağız. Mühendislik bilimi her sorunu çözmeye muktedir bir bilim değil. Kaldı ki bunu dert edinen çok fazla bir girişim olduğu da söylenemez. Daha yakıcı bir problem olan küresel iklim değişikliği için bile bir arpa boyu yol alınmamışken, daha az yakıcı olan plastik kirliliğine, üretim ve tüketimi sınırlandırmadan bir çözüm bulunacağını ummak boşa kürek çekmekle eşdeğerdir.

Bu şekilde daha birçok efsane var ancak bu beş tanesi belki de en önemli beş efsanedir denilebilir. Siz siz olun bu efsaneleri herhangi bir şekilde argüman olarak kullanmayın.

Doğayla kalın

 

Kaynaklar

https://sloactive.com/debunking-myths-of-plastic-pollution/

https://oceanconservancy.org/blog/2014/07/17/the-five-myths-and-truths-about-plastic-pollution-in-our-ocean/

https://www.rhiannonmoore.com/facts-about-plastic-pollution

https://marinelitter.no/

https://www.dw.com/en/plastic-waste-and-the-recycling-myth/a-45746469

https://www.temizmekan.com/plastik-yiyen-tirtillar-bakteriler-mantarlar-ve-digerleri-plastik-kirliligine-cozum-olabilir-mi/

https://news.nationalgeographic.com/2017/07/plastic-produced-recycling-waste-ocean-trash-debris-environment/

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Ekolojik Yaşam