Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Toplum bahçeleri

Üzerinde yaşadığımız topraklarda en azından son 10 bin yıldır tarım yapılıyor. Çoğu bölgede yapılan tarım modern endüstriyel yöntemleri de uzun zamandır içerisinde barındırdığından toprağın verimi son derece azalmış durumda. Bu toprağa ihtiyacı olan kimyasalları dışarıdan vermediğimiz müddetçe o toprağın bizim arzuladığımız ürünü vermesine artık imkan yok diye düşünüyoruz. Ayrıca çiftçiliği kolaylaştırmak için kullandığımız pek çok yöntem de toprağın karbondioksit tutma yetisini ya sınırlıyor ya da tamamen yok ediyor. Oysa doğa milyonlarca yıldır karbon döngüsünü böyle sürdürüyor. Peki bizim bir yandan doğanın kendi döngüsünü sürdürmesine izin verip diğer yandan da kendimize yetecek besini doğadan kazanmamız mümkün mü? Ya da başka bir deyişle, sürdürülebilir tarım yapabilir miyiz?

Sürdürülebilir tarım kavramı aslında sürdürülebilirlik kavramından çok daha önce dilimize girdi ancak  biz bu kavramı sürdürülebilir tarım olarak değil, kalıcı tarım (permanent agriculture) olarak öğrendik. “Permanent agriculture” biraz uzun olduğundan da kısaca permaculture dedik. Zaman içerisinde permakültür, sadece tarımın kalıcılığını değil bu kalıcı ya da sürdürülebilir tarım etrafında tasarladığımız yaşamın da sürdürülebilir olabileceğini bize öğretti. Permakültür artık sadece bir besin üretme usulü değil bu düşünce tarzı etrafında şekillenen bir yaşam biçimi halini aldı.

Şehrin ortasında ‘permakültür yaşam’

Bu deneyimi kitaplardan okumanın yanında gözlerinizle görmek isterseniz bugünlerde belediyeler “topluluk bahçeleri” adını verdikleri sistemler kurma çabasındalar. Bu bahçelerin belki de ilki Fenerbahçe Burnu’nda Saint Joseph Lisesi Permakültür Kulübü‘nün öncülüğünde ve Kadıköy Belediyesi’nin desteği ile 2016 yılında kuruldu ve artık olgunluğa ulaşmış bir biçimde yaşamını sürdürüyor. 

Yaklaşık bir dönüm alana sahip olan bu topluluk bahçesine artık çevre okullar da gelip kazanımlarını kendi bahçelerinde deneyimleyebiliyorlar. Sivil toplumdan oluşan gönüllü destekçiler de bahçeye gelen öğrencilere yardımcı oluyor. Türkiye koşullarında bile vakit ya da uzaklık engeline takılıp Fenerbahçe Parkı’ndaki bu bahçeyi görememiş, oradaki etkinliklere katılamamış büyük-küçük herkese fiziksel olarak bahçede olmasalar da orayı gösterme, okullarında bahçecilik yapmaya özendirme amacıyla sanal gerçeklik projesiyle bahçe tanıtılıyor. Hatta bu projenin tanıtımı sonrasında yurt içi ve yurt dışından bahçeyi görmek isteyen öğretmenler, akademisyenler de bahçeye geldiler. Dünya sürdürülebilir çalışmalar üzerine yoğunlaşırken çeşitli uluslararası yarışmalara katılan Permakültür Kulübü, Fenerbahçe Parkı Topluluk Bahçesi projesi ile Çin’de düzenlenen “The Second Silk Road Women’s Innovation Design Competition”da, “Green Living” (Yeşil Yaşam) kategorisinde birinci oldu.

Bahçede, anaokulundan üniversiteye kadar her yaş grubundan öğrencilerle ve okullarla çalışmalar devam ediyor. İklim krizinin yarattığı olumsuz gidişatı dikkate alarak, karbon ayak izimizi düşürme hedefinden yola çıkan, suyu daha tasarruflu kullanabileceğimiz farklı tarım yöntemlerini deneyimlemek ve bunları her yerden talep eden öğrencilerle paylaşmak mümkün. Bu projeden görerek ve öğrenerek yaşadığımız yerlerin sürdürülebilir yerleşimlere dönüştürülmesi konusundaki girişimleri destekleyebiliriz. Özellikle bugün ilçe ve büyükşehir belediyeleri kent bahçeciliğine yönelik önemli adımlar atmak istiyorlar. Bu adımlar sadece belediyelere bırakılamayacak kadar önemli adımlar. Toplum olarak bizler de yaşadığımız yerin yakınındaki alanlarda bu bahçelerin kurulmasını destekleyebilir, böyle bir alan yoksa da oluşturulmasını talep edebiliriz. İnanın çevremizde çoğu zaman görmeden geçtiğimiz ama bu tür bahçecilik çalışmaları için kullanılabilecek irili ufaklı epey alan bulunuyor, yeter ki biz isteyelim.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKültür-SanatManşet

İstanbul için ‘kentsizleştirme’ zamanı

Tasarım Atölyesi-Kadıköy, 24 Haziran – 26 Temmuz tarihlerinde alışılmışın dışında bir yaz okulunu hayata geçirmeye hazırlanıyor. Yaz okulunun teması yeni bir bilim alanı olarak “Kentsizleştirme Tasarımı.”

Hossein Sadri ve Senem Zeybekoğlu öncülüğünde geliştirilmekte olan bu alan, dünyada giderek artan sosyal adaletsizlik ve çevre sorunlarının temel sebebi olarak kentleşmeyi ve onun yan ürünleri olarak endüstriyel tarım, petrol bağımlılığı, kirlilik, iklim değişikliği, yoksulluk, soysuzlaştırma ve sosyal çatışmalar gibi konuları ele alıyor.

Kentleşme sonucu bozulmuş olan ekolojik ve toplumsal yapının restorasyon stratejilerini oluşturma ve uzun vadeli geçiş projesinin  tasarımını yapan “kentsizleştirme”, kentsel tasarım, permakültür tasarımı ve geçiş tasarımı gibi tasarım bilimlerinin oluşturduğu transdisipliner bir alan.  Doğayla iç içe, petrolden bağımsız olan, kendi kendine yetebilen, dayanıklı insan yerleşimlerini hedefleyen bu alan mimar ve aynı zamanda permakültür tasarımcısı olan Sadri ve Zeybekoğlu’nun Girne Amerikan Üniversitesi Mimarlık bölümünde yürüttükleri tasarım stüdyosu ve New York Kent Üniversitesi’nde yaptıkları araştırmalar sürecinde ortaya konuldu ve dünyanın birçok kenti için farklı iklimlerde ve çeşitli ölçeklerde geliştirilmiş olan tasarım çalışmalarıyla tasarlayarak araştırma ve deneme sürecini  sürdürüyor.

İstanbul’u Kentsizleştirme yaz okulu Tasarım Atölyesi, Kadıköy’de ve Kadıköy Belediyesi işbirliğiyle Kadıköy Hasanpaşa bölgesinde Kurbağalıdere ve çevresi için geniş kapsamlı ve 30 yıllık bir geçiş projesi çalışmasını hedefliyor. Bu yaz okulu süresince çok sayıda halka açık etkinlik gerçekleşecek ve bu etkinlikler çerçevesinde Girne Amerikan Üniversitesi ve Kadıköy Belediyesi’ne ek olarak, Birleşmiş Milletler Gelişme Programı, İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimar Sinan Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, Kadir Has Üniversitesi, İstanbul Bilgi Üniverstesi, Özyeğin Üniversitesi, Mimarlar Odası, Çevre Mühendisleri Odası, İnsan Yerleşimleri Derneği ve Ekoharita’dan konuşmacılar katkı sunacak. Yaz okulu boyunca saat 14:00’de Tasarım Atölyesi Kadıköy’de gerçekleşecek olan çeşitli seminer ve panellerin programları şöyle:

24 Haziran Pazartesi, Batur Seçilmiş, Nazım Akkoyunlu
25 haziran Salı, Senem Zeybekoğlu
26 Haziran Carşamba, Semra Aydınlı
27 Haziran Perşembe, Derviş Zaim
1 Temmuz Pazartesi, Hulya Turgut
2 temmuz Salı, Hossein Sadri
3 temmuz Carşamba, Sinan Omacan, İpek Akpınar
4 Temmuz Perşembe, Meryem Kayan
8 Temmuz Pazartesi, Murat Cemal Yalçıntan, Korhan Gümüş
11 Temmuz Perşembe, Murat Çetin
15 Temmuz Pazartesi, Alper Can Kılıç, Aslıhan Demirtaş

18 Temmuz Perşembe, Mike Paleah

 

Kategori: Hafta Sonu

Günün ManşetiManşetTarım-Gıda

İtalya’dan bir permakültür deneyimi anlatısı: Kalıcı bir kültür ya da kalıcılık kültürü!

Permaculturenews‘de yayınlanan röportajı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Deniz Menteşeoğlu‘nun çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

Pietro Zucchetti

Pietro, öncelikle araştırmacı ruhunla kendini adadığın araştırmalar sayesinde, bu sürdürülebilir ve her geçen gün daha da gelişen ve ilerlemeye devam eden tarım anlayışına katkıda bulunduğun ve öte yandan bölgenin kültürünü koruduğun için seni tebrik etmek istiyorum. Bana öyle geliyor ki, “organik” ya da “biyolojik” adını verdiğimiz anlayış dahi artık zamanını doldurdu. Yoksa bunları iki ayrı kavram olarak mı değerlendirmeliyiz?

Bence bunlar iki ayrı kavram. Permakültür, bedenlerimizi, zihnimizi ve ektiğimiz toprağı da kapsayan fiziksel çevremizi de içine alan “insani alanımızı” sürekli olarak işlemeyi esas alan bir kültür. Süreklilikten bahsediyoruz, çünkü bu sistemde, ihtiyaç ve isteklerimizi sürekli bir şekilde karşılayacak ekosistemler tasarlayarak bedenlerimizin ve toprağın sürekli sağlığını elde etmeye çalışıyoruz. İhtiyaçlar diyerek ifade ettiğimiz şeyler hayatta kalmamızı sağlayan fonksiyonlar. İstekler olarak adlandırdığımız şeyler ise, hayattan zevk duymak için arzuladığımız şeylerin tümü. Göz önünde bulundurduğumuz değerler tüm bunları kapsıyor.

Her zaman etrafımızdaki her şeyin açık ve temiz olduğu bir hayat tasarlıyoruz. Mesela su her zaman klor veya diğer kimyasal maddelerden arınmış olmalı. Aslında birincil su kaynağımız yağmur en saf ve filtrelenerek en kolay temizlenen kaynak. Kendi evimde de gümüş ve seramik filtrelerle temizlenmiş yağmur suyu içiyorum. Yani biz ekosistemler tasarlıyor ve bunu yaparken de kirlilik yaratmıyoruz. Doğal ekosistemler kapalıdır, döngüseldir. Atıklar, sonuçta içinde yaşamakta olduğumuz sisteme enerji sağlayan birer enerji kaynağına dönüştürülür. Yani sürdürülebilir bir hayat yaşıyoruz. Daha özgür, bizi insanın özgürlüğüne taşıyan bir yaşam. Bu uzun zaman alan bir adanmışlık.

Oysa bu günlerde “organik”, yalnızca daha az tarım ilacı ve sentetik gübre içeren bir gıda üretim yönteminden başka bir şey değil.

Sıradaki üç sorum, en çok ilgimi çekenle ilgili olacak: Sizi permakültür konusunda bu kadar çok sertifika almaya iten ne oldu?

Öncelikle bu muhteşem yöntemi öğrenmek ve bana ilham vereceğini düşündüğüm, oldukça bilgili kişiler olan permakültür uzmanlarıyla tanışmak istedim. İkinci olarak da çok sayıda insanın permakültürü aslında olmadığı bir şeye dönüştürmeye başladığı bu yerde, İtalya’da, söz sahibi bir kişi olmak istedim. Ayrıca permakültürü öğretebilmek ancak kişinin kendisinin çok geniş çaplı tecrübeler edinmesiyle mümkün. Ancak kendi uyguladığımız şeyleri öğretebileceğimizi öğrendim. Sonuçta teoriyi pratiğe döküyoruz.

Başka biçimlerde de bu kadar hızlı ilerlemesi mümkün olan ve kendi paylaşma ve eğitim pratiklerini doğuran uygulamalar olması mümkün mü?

Permakültür burada ve şimdi olan bir şey, başka bir yerde değil. Bizim öğrettiğimiz biçimiyle permakültür zaten dayanışmayı gerektiren ve kendiliğinden kendi eğitim yöntemlerini doğuran bir uygulama. Sahiden de İtalya Permakültür Enstitüsü olarak öğrencilerin bir araya gelmesini ve derslerden sonra ortak çalışmalar yapmalarını sağlayan bir iletişim ağına sahibiz. Uyguladığımız yöntemler bir eğitim biçimi olarak da oldukça özgün. Çünkü faaliyet öğrenme, temel sistemsel düşünme, ortak eğitim metodu, çoklu zekâ kuramı, Steiner eğitimi gibi pek çok yeni pedagojik sistemi de kapsıyor.

Earthship (Kara Gemisi) kavramını açıklayabilir misiniz?

Earthship (kara gemisi) 70’lerde Amerikalı mimar Michael Raynolds tarafından geliştirilmiş. Kara gemisi, karada yüzen bir gemi olarak düşünülebilir. Bu isim, bu yapıların birer gemi olduğu anlamına geliyor. Çünkü bunlar tıpkı bir gemi gibi yağmur suyunu toplayabilme ve arıtabilme konusunda kendi kendine yeten, güneş panelleriyle güneş enerjisini toplayıp bataryalarda depolamak ve rüzgar tribünleri ile enerji üretmek gibi yollarla enerji toplayabilen ve depolayabilen yapılar. Bu yapılar araba lastikleri, cam ve plastik şişeler gibi atıklar ve akla gelebilecek her tür geri dönüştürülmüş malzeme kullanılarak, çamurla sıva yapılarak inşa ediliyor. Ayrıca bu yapılarda güneş sisteminden pasif enerji alımı kullanılarak, güneş ışınlarını bir sera aracılığıyla yakalayıp sıcaklık en az 3°C artırılabiliyor ve bu seralarda gıda yetiştirilebiliyor.

Bu, evlerin düşük bir bütçeyle veya kolay ödeme yöntemleriyle inşa edilebildiği bir sistem mi?

Tam olarak değil. İş gücü maliyeti nedeniyle normal bir evle hemen hemen aynı maliyete sahip ama bir kez bu evlerden inşa ettiğinizde artık fatura ödemenize gerek kalmıyor. Bu yapılar kendine yetebilen ve içlerinde kendi gıdanızı üretebileceğiniz yapılar. Benim küçük bir bahçem ve onu çevreleyen bir miktar arazim olduğunu farz edin, mesela yarım hektar kadar: Bana ne tavsiye ederdiniz ve buradan ne öğrenebiliriz?

İtalya Permakültür Enstitüsü olarak danışmanlık vereceğimiz zaman biz öncelikle müşterimize arazinin ve müşterimizin durumunu anlamamızı sağlayacak bir soru formu veriyoruz. Bütüncül bir yaklaşımla, tasarımda ve uygulamada ihtiyaç duyabileceğimiz her şeyi belirliyoruz. Örneğin tasarlayacağımız arazinin özelliklerinin yanı sıra bu alanı kimlerin kullanacağını; örneğin mal sahipleri, topluluklar, halk, çocuklar ya da hayvanların mı alanı kullanacağını hesaba katıyoruz.

Ayrıca arazinin sınırlarını ve sınırların ötesindeki çevreyi de değerlendiriyoruz. Doğayı taklit eden, sürdürülebilir sistemler tasarlıyoruz. Böyle bir sistem, karşılıklı etkileşim halinde olan ve her biri kendi içinde farklı bir göreve sahip unsurlardan, tıpkı bir hücreninki gibi ya da bir duvar gibi sınırlardan ve son olarak, bu sınırların dışında kalan çevreden oluşur. Tabi bir projenin uygulanmasında zorluk yaratabilecek problemlerin de farkındayız. Gözlem yaparak ve müşteriyle iletişim halinde olarak, ihtiyaçları ve müşterinin değerleri ile bunlara bağlı isteklerini belirliyoruz. Böylelikle kâğıt üzerinde pek çok hata yapsak da sonuçta toprak üzerinde hata yapmıyoruz. Bu, daha az hata yapılması, enerjinin daha etkin harcanması anlamına geliyor.

Aslında tasarım, hata riskini azaltmak için var. Sonuç olarak uzun ömürlü bitkilerin arasında senelik mahsul alınabilen ekimlerin yapıldığı, üzün ömürlü bitkilere dayalı orman tarımı yapmış oluyoruz. Uzun ömürlü bitkileri dayanıklılığını, risklerden ve senelik mahsulün belirsizliklerinden kaçınmak için kullanıyoruz.

Koruluk bir arazinin, yakacak üretimi ile arazinin kendiliğinden temizlemesi biçiminde, normal yöntemle idare edilmesi ile permakültüre dayalı olarak tasarlanmış idaresi arasındaki fark nedir?

Fark şu: koru, yeni bir ekosistem yaratıp da ağaçlar büyüyene kadar geçen sürede toprak, çıplak kalır.

Oysa arazi permakültür ile idare edildiğinde, toprak sürekli örtülü kalır ve seçimli kesim yapılır. Böylece ekosistem hiç değişmez ve kalıcı bir ekosistem yaratılır. Ayrıca kütük kesimi yapılırken genellikle, hayvanların yerini belirlemeye yarayan teknolojiler kullanılır.

İşinizde Masanobu Fukuoka’dan ilham aldığınız söylenebilir mi?

Kesinlikle. Yaptığımız iş, Fukuoka’nın hayat felsefesini esas alıyor. Fukuoka, herhangi bir şey yapmadan önce, dene- yanıl yönteminden kaynaklanabilecek hatalardan kaçınmak için, çok uzun süre doğayı gözlemlemiş.

Permakültür bize gözlemlere dayanan bir tasarım anlayışı sunan ve doğadaki bu gözlemlerle ilgili analizleri de uzun süre sürdürmemizi öğütleyen bir yöntem. Şöyle ki farklı tasarım araçları kullanarak, yarattığımız sistemin unsurlarını dikkatlice yerleştiriyoruz, tasarımı hayata geçiriyoruz, diğer unsurları destekleyecek en önemli unsurları konumlandırıyoruz, kurduğumuz sistemin bakımını ve devamlılığını sağlıyoruz ve son olarak sistemi oluştururken bir yandan da onu gözlemliyoruz. Böylece bir işlev bozukluğu gördüğümüzde onu düzeltiyor, tespit ettiğimiz problemi giderecek yeni bir tasarım yaratıyoruz. Bunlar, kendine yeten sibernetik bir organizmanın karakteristik özellikleridir. Bir nevi, diğer unsurların yanında insanların da bir parçası olduğu, kurşun geçirmez bir ekosistem.

Arka bahçemizi bir orman bahçesine nasıl dönüştürebiliriz?

Orman bahçelerinin kökeni, ailelerin arka bahçelerinde yetiştirdikleri tropik ormanlara dayanıyor. Cennet bahçesi inanışıyla da bağlantılı olan bu bahçelerin tarihi 200.000 yıl önceye kadar uzanıyor.

Bu bahçeleri ilk kez oluşturanların, Doğu Asya’da toplayıcılık yapan ve tropik ormanlardan besin maddeleri toplayan insanlar olduğu tahmin ediliyor. Bu insanlar yiyeceklerini tükettikten sonra, meyve çekirdekleri ve kabuklarını evlerinin arkasında yer alan, insan dışkısı gibi başka atıkların da olduğu alanlara atıyorlardı. Bu atıklar gübre görevi görmüş ve tohumlar gelişerek, yalnız seçili besin maddelerinin yetiştiği genç bir ormana dönüşmüş ve böylece “orman bahçesi” ya da “gıda ormanı” dediğimiz şey ortaya çıkmış. bu ikisi aynı şey. Bu muhtemelen tarımın da en eski biçimi. Yani bir orman bahçesi yapmak için öncelikle hangi yiyecekleri sevdiğimizi, bahçemizi hangi tip tohumlarla güçlendirmek istediğimizi seçmeliyiz. Örneğin iğde, kızılağaç türleri ve sarısalkım gibi.

Öncelikle üç ayrı seviyede bitki ekmelisiniz. Büyük ağaçlar (elma, kiraz, armut, erik gibi), küçük ağaçlar (şeftali, nar, muşmula gibi), büyük ve küçük çalılar (fındık, kırmızı iğde, goji, yaban mersini, ahududu gibi), otlar (lavanta, biberiye, kekik, adaçayı gibi), kök sebzeler (havuç, patates, atlı patates, sarımsak, soğan, yer elması gibi), örtücü bitkiler (yonca, Hint çileği vb.) ve son olarak küçük ve büyük ağaçlara tırmanacak, tırmanıcı bitkiler (üzüm, kivi vb.)

Oman bahçelerimde ayrıca, lif/ ip üretilen, medikal amaçla kullanılan, şeker elde edilen (akçaağaç gibi) veya gıda olarak tüketilmeyen başka birçok bitki türü de yetiştirilebilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bir orman bahçesinin bizim şahsi, biricik habitatımız olarak düşünülmesi gerektiğidir.

Teşekkürler, Pietro. Gerçekten sıra dışı ve ilham verici bir özveride bulunuyorsun.

Teşekkürler, Leonardo. Bu röportajı çok uzaklarda , çok çok uzak bir galakside yaşasa da her zaman yanımda olan L.’ye ithaf etmek istiyorum.

Tekrar teşekkürler.

Bu metin, daha önce Permakültür İtalya’nın web sitesinde yayınlanmıştır.

 

Röportajın İngilizce orijinali

Yeşil Gazete için çeviren: Deniz Menteşeoğlu

 

(Yeşil Gazete, Permaculturenews)

Dış Köşe

Tarım Bakanlığı solucan gübresinin sonunu mu getirecek? Tayfun Özkaya

Bu yazı yurtgazetesi.com.tr sitesinden alındı

Tarım Bakanlığı solucan gübresinin sonunu getirecek bir yönetmelik hazırlığı içinde. Kırmızı solucan gübresinin çok yararlı sonuçları var. Kırmızı solucan toprak içinde değil, doğal olarak toprak üstünde çürümekte olan bitki ve hayvan gübrelerinde yaşıyor. Olgunlaştırılmış hayvan gübresi ve bitki atıklarını yiyerek çıkardığı gübre bitkilere faydalı mikroorganizmalar, enzimler içeriyor. Zararlı mikropların ölmesine yol açıyor.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bugünlerde bir solucan gübresi yönetmeliği hazırlıyor. Bu yönetmelikte hem solucanlara verilen malzeme (mama deniyor) hem de son ürün olan gübrenin 70 derecede ısıl işleme tabi tutularak yani fırınlanarak, güya zararlı mikroplardan arıtılmasının amaçlandığı iddia ediliyor. Böylelikle salmonella ve E. Coli gibi patojen mikroplardan arındırılacakmış. Bu kararlar tam bir felaket. Bir kere kırmızı solucanlara verilen hayvan gübresi olduğu gibi verilmiyor.

Bu önce herkesin bildiği yöntemlerle olgunlaştırılıyor. Yani fermente oluyor. Bu sırada zaten oldukça yüksek bir sıcaklıkta bu patojen mikroplar ölüyor. Ancak gübre içinde bazı yararlı organizmalar kalıyor. Bu ise solucan için zaten gerekli. Arkasından bu mama solucanlara veriliyor. Solucan bunu hazmediyor ve gübre halinde çıkarıyor. Bu çıkan gübrede bu zararlı patojenler kalmıyor. Solucanın beslenme sistemi bunu sağlıyor. Ayrıca çıkan gübre faydalı mikroorganizmalar açısından çok zengin. Zaten solucan gübresinin üstünlüğü bu. Şimdi siz bu son ürünü de üstelik kurutarak ısıttığınızda çıkan ürün tamamen ölü bir gübre oluyor. Bunun kimyasal gübrelerden bir farkı kalmıyor. Bu karar toprak mikrobiyolojisinden hiç anlamayan bazı bürokratların eseri olabilir mi? Belki de böyledir.

Neden böyle bir karar alınıyor. Rivayet muhtelif. Bazı solucan gübresi üreticileri kimyasal gübrelerden bir farkı kalmayan bu ürünün değersizleştirilerek ülkenin kimyasal gübre veya ham maddelerinin ithalatına dönük yapısının korunmak istendiğini ifade ediyorlar. Bu fırınların çoğu üretici gerçekleştiremeyecek, maliyet artacak. Sadece bir kaç üretici geride kalacak. Şimdiden fırın üreten şirketler reklama başlamışlar. Bir başka iddia da Avrupa Birliğinin bu konuda baskı yaptığı. Tarım Bakanlığı ile görüşenler bunu dillendiriyor. Güya böyle bir baskı varmış. Hiç sanmıyorum. Çünkü Avrupa Birliğinde solucan gübresinde böyle bir uygulama olmadığı biliniyor. Sadece bazı ABD eyaletlerinde hayvan gübresinde, sağlıklı yönetimi mümkün olmuyorsa kurutma istenebiliyormuş. Böyle bir baskı olsaydı bile hani nerede kaldı bağımsızlığımız. Avrupa Birliğinin sömürgesi miyiz?

Aslında her çiftçinin kendi işletmesinde solucan gübresi üretmesinden yanayım. Birleşmiş Milletler FAO örgütü bile bunu çok çeşitli ülkede teşvik ediyor. Ancak bazı küçük solucan gübresi üreticileri bunu üretip komşu çiftçilere satabilir. İşte bu yönetmelik taslağı bu gelişmeyi dinamitleyecek bir gelişme. Tarım Bakanlığının bir an önce bu yanlış kararlardan dönmesini öneriyoruz.

Tayfun Özkaya – Yurt Gazetesi

Kategori: Dış Köşe

Hafta SonuManşet

Özlem’in yolculuğu: Ses’ten bir yol, Yol’dan bir ses – Irmak Keskin

Yollar yollar, ayrılanlar ve birleşenler derken Robert Frostun The Road Not Taken şiiri düşüyor aklıma röportaja başlamadan… 

“Two roads diverged in a wood, and I

I took the one less traveled by,

And that has made all the difference. *** 

Özlemle (Soydan) yol arkadaşlığımız yıllar öncesinde Kadıköyde şair isimli bir sokaktaki tek oda evde başladı, bol kahve eşliğinde, biraz yıldız haritalarından, bolca sipüratalizme uzanan muhabbetlerle ilerledi, sanat sepetle harmanlandı. Sonra o yollara çıktı, ben şehir kaosunda yuvarlanarak devam ettim, bir kaç hafta önce tekrar bir araya geldik, Kadıköy’ün bu sefer en gürültülü sokaklarından birindeki geleni eksik olmayan evde. Muhabbetimizi paylaşmak istedik sizlerle de, tüm gidilmemiş yolların, söylenmemiş şarkıların paylaşılarak doğması umuduyla…

***

Irmak Keskin: Nasılsın Özlem? Cevaplanamaz soru olarak Özlem kimdir diye başlayalım mı?

Özlem Soydan: Dünya alemi yollarını şarkılar söyleyerek ve müzik yaparak arşınlar iken rüzgarı, suları, ormanları, hayvanları dinleyerek kainatın titreşimlerinin sonsuzluğunu deneyimleyen, Doğa Ana’ nın çocuklarından bir yolcuyum…

Özgeçmişim şöyle ki, Ankara Devlet Konservatuarı Opera Sahne Sanatları bölümünden mezun oldum ve İstanbul Devlet Opera ve Balesi solist sanatçılarından biriyim. İtalyan, Alman, Fransız ve Türk opera repertuarlarından pek çok opera, operet ve müzikalde başrol oynadım. Milano, Berlin, Viyana ve Londra gibi klasik müziğin beşiği olan Avrupa ülkelerinde eğitimlerim ve konserlerim oldu. Türkiye’ de Aspendos, Efes, Aya İrini, Rumeli Hisarı gibi tarihi mekanlarda festivallerde, konserlerde ve Türkiye’ nin çeşitli bölgelerine yapılan turnelerde yer aldım.

Son üç senedir ise ses ile tedavi ve şifa müziklerini öğrenmek için Asya’dan Güney Amerika’ya uzanan yolculuklarımla birlikte titreşimlerin dünya müziklerine etkilerini araştırdığım ve deneyimlediğim bambaşka bir ruhsal yolculuğa başladım.

Kutsal ses’in peşinde

Irmak Keskin: Yollar nereden başladı? Nasıl devam etti?

Özlem Soydan: Geçmiş zamanlarımdan bir zaman, sahne ışıklarından ve şehrin koşturmacasından ruhum o kadar sıkışmaya başlamıştı ki bir çıkış yolu bulmaya çalışıyordum. Kitapçıda tesadüfen bulduğum Jonathan Goldman’ın “Sesimizin Gizli Gücü” kitabı bana yepyeni bir dünyanın kapılarını açtı. Kainat, titreşimlerden oluşan büyük bir senfoni orkestrası mıydı? Yüzyıllar öncesinde Asya’ dan Afrika’ya, Amerika’ ya, Avustralya kıtasından Mısır’ a kadar uzanan bütün kadim bilgilerde bahsedilen, Yaratıcı’ nın evreni oluşturduğu söylenen “Kutsal Ses” neydi?

Kafamda yepyeni sorular oluşurken onlarca kitap okumaya başladım ve sonunda bunları deneyimlemek için yola çıkmaya karar verdim. İlk Sri Lanka’dan Vietnam’a uzanan güney Asya yolculuğumu yaptım. Hindistan Auroville’deki Swaram müzik atölyesinde ilk kez ses ile tedavi amacıyla yapılmış bir sürü enstrümanla tanıştım ve sound bath ismi verilen çalışmalara katıldım. Nepal’de Tibet çanakları ile tanıştım ve o günden beri yaptığım müzikte onları mutlaka kullanıyorum çünkü beyin dalgaları üzerinde çok önemli etkileri var. Endonezya, Bali’deki spiritüel müzik festivalinde yine ses şifacılarıyla tanıştım, sound bath çalışmalarına katıldım ve Kokopelli Kailash’dan didgeredoo dersleri aldım. Bu sırada yol şekil değiştirmeye başlamıştı, kendimi dağlarda, mağaralarda, okyanuslarda gezer buldum ve Doğa Ana ile yeniden tanışmaya başladım.

İspanya Alicante’de uzun yıllardır ses şifacılığı eğitimi veren Nestor Kornblum ve Michele Averard’ın uzun dönem kurslarına katılarak enstrümanlarla yapılan farklı tedavi tekniklerini öğrendim ve uluslararası geçerliliği olan eğitimcilik diplomamı aldım. Nestor Kornblum’dan armonik şarkıcılığı tekniğini öğrendim ve o zamandan beri armonik şarkıcılığı yapıyorum, tekniğimi geliştiriyorum.

İkinci Hindistan yolculuğum kuzey Hindistan’da Himalayalar bölgesinde neredeyse tamamen sessizlikle geçen bir dönemdi. Rishikesh’de bulduğum el yapımı metal davulum Shakti ile yalnız dağ köylerinde, ormanlarda dolaştım. Yıllardır alışık olduğum şarkıcılık tekniğini tamamen değiştirerek sesimi en doğal haliyle kullanmaya ve sesim aracılığıyla özümle, sezgilerimle ve doğadaki seslerle iletişim kurmaya başladım.

Baba Himalayalar’da dolaşırken Ana Pachamama’nın beni çağıran sesini işittim ve Güney Amerika yolcuğuna karar verdim.

Geçtiğimiz seneden beri Güney Amerika’da dolaşarak şaman müziklerini ve şifa şarkılarını öğreniyorum, müziğimle harmanlıyorum. Özellikle Kolombiya bölgesindeki şamanlarla uzun zaman geçirdim, Sierra de Nevada’da Kogi’lerle tanıştım. Amazonların Peru, Kolombiya ve Brezilya bölgelerindeki farklı yerli topluluklarla birlikte kaldım. Şaman kadim bilgileri ve müzikleri yapılan seramonilerde, evrensel birlik ve barış için dünyanın çeşitli ülkelerinden gelmiş gezginlerle toplanarak müzik yapıyoruz ve Doğa Ana’ya karşı yapılan katliamları durdurabilmek için nasıl mücadele edebileceğimizi konuşuyoruz.

Irmak Keskin: Yol maceraların üzerine bir de blogun var, biraz da ondan bahsedelim mi?

Özlem Soydan: Yol boyunca yazdığım günlükler, fotoğraflar ve videolar birikince geçen sene bir blog oluşturdum. Kainat Ses’sizlikmiş.

Bloğumda gezdiğim ülkelerdeki yol anılarım ve müzik deneyimlerimin dışında titreşimler üzerine yaptığım araştırmalar süresince edindiğim bilgileri paylaşıyorum.

kainatsessizlikmis.com

Dünya sestir, Herşey müziktir

Irmak Keskin: Peki nedir bu sesler, vibrasyonlar, şifalar?

Özlem Soydan: Gökyüzündeki devasa gezegenlerden vücudumuzdaki kan dolaşımına, nefes alış verişimize her şey hareket halindedir. Titreşir ve yankılanır. Atom parçacıkları birbirleri etrafında dönerlerken sesler çıkarırlar ve beyin dalgalarımız da işitebileceğimiz frekanslara sahiptir. Evrende her şey titreşim halindedir!

Farklı kültürlerde ve kıtalarda bulunan yazılı bilgilerde, titreşimin dünyayı yaratan ana unsur olduğu söylenmiştir. Hindistan’da “Dünya Ses’ tir “ deyişi, günümüzde kuantum fizikçisi Michio Kaku gibi önemli bir bilim insanının “Herşey Müziktir” deyimiyle birleşmiştir.

İnsanoğlu var olduğundan beri oluşan uygarlıklar ve toplumlara baktığımızda hep şarkı söylediklerini, dans ettiklerini ve duygularını, yakarışlarını, korkularını, öfkelerini, sevinçlerini bölgelere göre farklılık gösteren ritüellerle ifade ettiklerini ama bunların içinde mutlaka bedenlerini ve seslerini kullandıkları gelenekleri olduğunu biliyoruz. Şarkı söylemek, insanoğlunun değişmeyen özelliklerinden biri. Sesleri kullanan eski mistik okullarında seslerin, ruh ve beden arasındaki sağlıklı iletişimi sağlayan en önemli ve hayati enerji kaynağı olduğu biliniyordu.

Şehir yaşamı ve gelişen teknoloji insanları hızlı bir koşturmacanın içinde sürüklerken etraftaki ses kirliliği her geçen gün çoğalıyor. Arabaların motor sesleri, kornalar, kalabalıklardaki insan seslerinin uğultusu, yüksek sesle açılmış müzik sesleri, cep telefonları, televizyonlarda sıklıkla rastlayacağınız şiddet ve savaş görüntüleri… Bütün bu negatif titreşimler, biz duymasak dahi zihinsel, ruhsal ve bedensel enerji alanlarımızı bir bıçak gibi kesiyor. Seslerin, bedenimize 7-8 cm girebildiği uzmanlar tarafından söyleniyor.

İnsan vücudu, değişik frekanslara tepki veren bir titreşim sistemidir. Organlarımızın, kemiklerimizin, dokularımızın, vücudumuzun her bölümünün kendine özgü frekansları vardır. Vücudumuzdaki hücreler, kaslar, organlar, salgı bezleri, kan dolaşımı, sinir sistemi ve auramız tıpkı bir orkestra gibi birlikte yankılanır.

Kendi mükemmel tonunda ve doğru titreşiminde olduğunda bir insan kendini tamamen ve gerçekten “huzurlu” hisseder. Fakat doğal titreşimlerini kaybettiğinde ya da öz tonun dışına çıktığında hastalıklara açık olur ve hastalanır.

Alman filozof Novalis “Bütün hastalıklar, müzikal bir problemdir. Her tedavi, müzikal bir çözümdür” demiştir. Ses ile yapılan tedavilerin her şekli fiziksel, duygusal, mental ve süptil bedenin doğru frekanslarını artırmak için kullanılır.

Permakültür

Irmak Keskin: Yollar aynı zamanda perma kültür köylerine de çıkarıyor seni, oralar nasıl? Gerçekten egosuz komünal yaşanabiliyor mu? İnsanların aralarında sorunların olmaması nasıl sağlanıyor? Sıradan bir günde neler oluyor, yapılıyor oralarda?

Özlem Soydan: Permakültür ile Kolombiya’da katıldığım bir festival sonrası aktif olarak ilgilenmeye başladım. Çiftliklerde gönüllü olarak kaldım, çalıştım ve komün yaşamı deneyimledim. Güney Amerika’daki topluluklar permakültür ve komün yaşam konusunda oldukça tecrübeli, büyükten küçüğe yüzlerce topluluk var, yaklaşık 10-15 senedir komün yaşamı deneyimliyorlar.

Büyük permakültür topluluklarının dağılmasının sebebi ego problemleri olmuş, insanoğlunun dönüştürmesi gereken negatif bilinç durumları ortak hareket etme bilincini hala etkiliyor. Son yıllarda yerli halklardan öğreticiler, abuelo ve abuela (atalar) olarak saygı duydukları şamanlar bu toplulukları ziyaret ediyor ve büyük kültür, sanat ve müzik festivallerine davet ediliyorlar. Bu buluşmalarda konuşma çemberleri oluşturuluyor ve kadim bilgilerin ışığında insanoğlunun birlik ve beraberlik bilincini nasıl yükseltebileceği, doğaya ve diğer canlılara zarar vermeden, toprağa emek vererek, dünya sularını koruyarak, doğal evler inşa ederek ve birbirlerini oldukları gibi kabul ederek karşılıksız sevgi titreşimlerini nasıl yükseltebileceklerine dair eski öğretiler veriliyor. Kuzey Amerika’dan güney Amerika’ya, bütün yerli halklarının insanoğluna haykırarak söylediği şey “Artık uyanma ve birlik zamanı! Okyanuslar ölüyor, ormanlar yok oluyor, hayvanların nesli tükeniyor. Doğa Ana’ ya yardım etmeliyiz!”

Irmak Keskin: Çok ilginç de enstrümanlar kullanıyorsun, biraz onlardan bahsetmek ister misin? Her yerden topladığın bir sürü şey var burada…

Özlem Soydan: Evet, yol boyunca topladığım çeşitli flütler, davullar ve doğal malzemelerden yapılmış kabuklu, hayvan sesleri çıkaran minik enstrümanlarımın dışında Tibet çanakları, dört farklı metalden yapılmış davulum Shakti, didgeredoo, Sansula ve yeni çalmaya başladığım Brezilya enstrümanı Berimbau var.

Irmak Keskin: Bir süredir şehirdesin, ormanların içinden betonların içine düşmek nasıl hissettiriyor?

Özlem Soydan: Çok zor oluyor, genellikle kulaklıkla dolaşıyorum. Şehirlerde inanılmaz bir ses terörüne maruz kalıyoruz, şehrin titreşimleri çok hızlı olduğu için biz de sürekli bir şeyler yapmak, koşturmak zorunda kalıyoruz.

Betonlaşma, grilik ve hava kirliliği göz algımızın bozulmasına, renklerle olan görsel yeteneğimizin kaybolmasına sebep oluyor. O kadar fazla elektrik tüketimi var ki gökdelenlerden ve gittikçe yükselen apartmanlardan yayılan ışıklar, estetikten uzan ışıklı reklam panoları, milyonlarca arabanın farları ve sokak lambaları göz algımızı bozuyor.

Epifiz bezi yani üçüncü gözümüz sadece karanlıkta aktivite olabiliyor ve diğer boyut algılarının farkındalığını sağlıyor. Müzik çalışmalarım ve konserler dışında uzun zamandır büyük şehirde kalmıyorum, işim biter bitmez doğaya koşuyorum. Doğada ve sessizliğin içerisinde huzur buluyorum.

Irmak Keskin: Sırada ne var? Şimdi nerelere doğru açılmayı planlıyorsun?

Özlem Soydan: Müzik ve sesler ile olan yolculuğum devam edecek, bahar aylarında daha aktif bir şekilde konserler yapmaya başlıyorum, yeni bir performans üzerinde çalışıyorum.

Gelecek hafta Meksika’da yapılacak permakültür ve müzik festivaline gidiyorum. Pasifik Okyanusu’ndaki kirlilik çok ciddi boyutlarda ve tabii doğal su kaynakları da azalıyor. Bu buluşmaya Maya, Amazon ve kuzey Meksika yerlilerinden bilgelerde katılacak ve neler yapabileceğimizi konuşacağız, seramonilerle okyanuslar için dua edeceğiz.

Kolombiya’da Kogi yerlilerinin yaşadığı kutsal dağ, Sierra de Nevada’da yeni kurulacak olan bir komünitinin üyesiyim. Madre Sierra, sadece Kogi yerlilerinin yaşadığı balta girmemiş, suları bol yağmur ormanlarından biri. İlk yapımız olan Mayorca, otağ çadırına benzeyen ama tamamen ağaçlardan ve sazlardan inşa edilen toplantı alanımız bu yaz bitti.

Önümüzdeki sene alacağımız ortak kararlar doğrultusunda köyümüzü yapmaya başlayacağız. Ve ilk yapacağımız yapı, ruhsal eğitimlerin ve seramonilerin yapılacağı, çeşitli Amerika yerlilerinin gelerek öğretilerini anlatacakları bir okul kurmak. Ve en büyük sorumluluğumuz dünyanın en önemli doğal su kaynaklarından olan bu bölgeyi ve bitki örtüsünü korumak olacak.

Irmak Keskin: Sorulmamış kendine sormak istediğin soru, söylemek, eklemek istediğin var mı?

Özlem Soydan: İnsanoğlunun uyumlu olduğu vibrasyonlar sadece Doğa Ana’nın titreşimleridir. Bu yüzden denizin dalgalarını dinlediğimizde, ormanlarda yürüdüğümüzde, dağlardan esen rüzgarların şarkısını işittiğimizde, yıldızlarla konuştuğumuzda, ulu ağaçları kucakladığımızda huzurlu, mutlu ve armoni içerisinde olabiliriz.

Ego zihnin zincirlerinden ve ilüzyon dünyasının egosal zevklerinden kurtularak yuvaya dönmeliyiz. Toprağımıza sahip çıkmalı, tohumlar yetiştirmeli, suya saygı duymayı öğrenerek az kullanmalı ve hep birlikte zihinlerimize aşılanmış ayrımcılık duygusunu yıkarak evrensel bilinç dönüşümümüzü gerçekleştirmeliyiz.

Birlik şarkıları söyleyerek, birbirimizi kardeşçe karşılıksız sevgi ile kucaklamalıyız. Biz, Bir’iz.

***Robert Frost-Gidilmeyen Yol

 

Röportaj: Irmak Keskin

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşetTarım-Gıda

[Çamtepe İzlenimleri 4] Onarıcı Tarım – Ece Elbeyi

Çamtepe İzlenimleri yazı dizisi

Bilgi Üniversitesi ve Buğday Derneği işbirliğiyle bu sene 4.sü düzenlenen Ekolojik Sosyal Girişimcilik Yaz Okulu deneyimlerime bu sefer Anadolu Meraları’ndan Durukan Dudu’nun  “Organik Tarım” dersi hakkında bilgi vererek devam edeceğim.

***

4- Onarıcı Tarım

İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Buğday Derneği işbirliğiyle düzenlenen Ekolojik Sosyal Girişimcilik Yaz Okulu programı kapsamında Anadolu Meraları‘ndan Durukan Dudu ile yaptığımız uzun ama bir o kadar da keyifli gece dersine geldi sıra. Geniş bir çerçevede tartışılan dersin temel odağı eko-restorasyon yani ekolojik onarımdı. Bu tanımın tarihsel ve toplumsal bağlamdaki yerinden, tarım alanındaki yenilikçi niteliğinden ve sanattan mühendisliğe, tarımdan politikaya temas ettiği çeşitli alanlarla olan etkileşiminden bahsetmeden önce sürdürülebilirlik kavramına değinmek faydalı olabilir.

İlk olarak 1970’li yıllarda ortaya atılan ve o zamandan itibaren hayatımıza çok hızlı bir şekilde girmiş bir kavram olan sürdürülebilirlik, temelinde “korumak, varlığını muhafaza etmesini sağlamak” anlamına geliyor. Kalkınma ve büyümenin sonsuza kadar gidebileceği ve kaynakların sınırsız olduğu inancını taşıyan altın çağdan sonra, ilk olarak Roma Raporuyla aslında mevcut durumun böyle olmadığı idrak edildiğinde, eldeki kaynaklardan gelecek nesillerin de faydalanabilmesini amaçlayan bu yaklaşım dünyaya yayılıyor. Popülerleşmesiyle birlikte kapitalizm tarafından içselleştirilerek kavramsal bir dönüşüme uğratılıp, şirketler için bir halkla ilişkiler ve pazarlama unsuru haline getirilse de sürdürülebilirlik, temelinde insan doğa ilişkisine odaklanıyor.

Durukan Dudu ile gece dersi

Son iki yüz yıldır gelişen modern çevrecilik ve ekoloji tarihinin temel varsayımı insan ve doğa arasındaki tüm etkileşimlerin sıfır toplamı bir oyun olduğu yönünde. Bu yaklaşımdan ortaya çıkan tüm çevrecilik pratikleri, insan ve doğanın karşı karşıya olduğunu ve olası her etkileşimin taraflardan birinin aleyhine sonuçlanması gerektiğini öne sürüyor. Bu noktadan yola çıkarak, insanın varoluş itibariyle doğa için zararlı olduğunu vurgulayan Mizsantropist ya da Maltuzyen yaklaşımlara varmak yerine, insanın doğadaki rolü sorgulanabilir.

İnsanın, fotosentez ve çürüme gibi gezegenin işleyişinin en temel iki motoruna katkısının ya da avcılık yeteneğinin sınırlı olmasından dolayı, doğa ile olan etkileşimindeki en büyük pay tarıma düşüyor. Bu bağlamda, insanın insan dışı doğayla güçlü bir şekilde etkileşime girdiği alan ve aktiviteler bütünü olarak tarımı ele aldığımızda, tarımsal faaliyetlerin toplumsal yapıyla birlikte tarih boyunca dönüşüm geçirdiğini hatırlamak gerekir. Bu nedenle, günlük dilde geleneksel tarım denildiğinde kastedilen endüstriyel sistemlerin ve kimyasal maddelerin kullanılmıyor olmasıyken, aslında teknik olarak geleneksel bir tarımdan söz etmek mümkün değil. Toplumla birlikte daimi bir dönüşüm içerisinde olduğundan, yenilikçi ve ilerlemeci bir yapıya sahip olan tarım, günümüz endüstriyel sistemleri nedeniyle bu özelliklerini kaybetmekte. Tam da bu noktada insanın doğadaki rolü ve kolektif olarak daha iyiyi yaratma eğilimi birleştiğinde, tarıma rolünün yeniden kazandırılması ve tarım üreticisi ve tüketicisi arasındaki iletişimi yeniden kurulmasıyla, insanla doğa arasındaki ilişkinin kazan-kazan ilişkisi haline dönmesi mümkün.

Bu ise teknik olarak onarıcı tarıma dayanıyor. Organik dahi olsa, gerçekleştirildiği toprağa zarar veren, toprağın su tutma kapasitesinin, içerdiği organik maddelerin ve ortamdaki biyolojik çeşitliliğin azalmasına neden olan tarım pratikleri yerine, sürdürebilirliğin ötesi olarak tanımlanabilecek, sadece verilen zararı en aza indirgemeye odaklanmak yerine, uygulanan alanın niteliklerinin artmasını sağlayacak yöntemlerin mümkün ve uygulanılabilir olduğu kanıtlanması nefes kesici. Doğa tarafından gerçekleştirilmesi olası olan ancak bu durumda çok uzun zaman alabilecek bu sistemlerde, insan bir katalizör görevi görerek süreci hızlandırıyor.

Onarıcı tarımın bütüncül yönetim, permakültür gibi birçok alt basamağı bulunuyor. Bu bakımdan onarıcı tarım bir alet çantası gibi düşünülürse, bütüncül yönetimin aletlerden bir tanesi olduğu söylenilebilir. Anadolu Meraları tarafından da uygulanan, doğada sürü halinde gezen hayvanların avcılar tarafından kovalandıkları durumu simüle etmek gibi sistemlere dayanan bütüncül yönetim faaliyetlerinin, belli bir toprak üzerinde uygulandığı bir süre sonunda, topağın faydalı organik bileşenlerinde ve su tutma kapasitesinde artma gözlemleniyor.

Bu sayede tarıma kaybetmiş olduğu yenilikçi rolü kazandırarak, insan doğa etkileşimini karşılıklı faydayla sonuçlanacak bir biçime dönüştürmek teknik olarak mümkün olsa da, toplumsal dönüşümün süreçte büyük bir rol oynadığı gerçeğini göz ardı etmemeliyiz. Bu ise akla ilk gelebilecek şekliyle, sadece tüketim alışkanlıklarını yeniden değerlendirmekle sınırlı değil; üretim ve tüketim süreçlerinin birbirinden bağımsız olarak düşünülemeyeceği gibi, üretici ve tüketici arasındaki bağın yeniden kurulmasını gerektiriyor. Daha önceki yazılarda bahsi geçen, üretim ve dağıtım sürecinin başından sonuna takipçisi ve katılımcısı olarak, değişimin bir parçası olmak için gerekli farkındalığa sahip bireylerden oluşan gıda çemberlerinin yaygınlaşması tam da bu nedenle önem kazanıyor.

 

 

Ece Elbeyi

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

Bill Mollison’un ‘Sessiz Devrim’i artık onsuz devam edecek – Emet Değirmenci

Küreselleşmeye karşı yerelliğin önem kazandığı günümüz ekolojik bakış açısında yaşadığım yerlerde liderlerin oraya yansımasına bakarım. Mimaride, kamusal alan kullanımında, ekolojik değerlerde… Permakültürün doğduğu yer olan Avustralya da öyle benim için. Avustralya tektonik açıdan dünyanın en stabil kıtası olmakla birlikte kuraklık ve tuzlanma sorunları ve madenciliğin yol açtığı sorunlar açısından başta gelmektedir. Elbette yerli halk Aborijin sorununa ciddi adım atılmaması ise bunların en başında yer alır. İyi ki beyaz adamın baskın baskıcı kültürü karşısında çözüm için çabalayanlar burayı yaşanılır hale getirmeye çalışıyor.

Permakültürün babası Tasmanyalı Bill Mollison’un Avustralya’da özellikle su tasarrufuna dayalı gıda, teknik ve stratejileri kıtaya damgasını vurmuş durumda. Mollison, 1928’de Tasmanya’nın bir balıkçı kasabası olan Stanley Bass Strait’de doğmuş. 24 Eylül 2016’da 88 yaşında onu bu dünyadan başka bir evrene uğurladık. Mollison her zamanki ironik haliyle, “Benim için öldü derlerse yalan söylüyorlardır. Ölürsem ağaç dikin” demiş. Öyle de oldu. Yalnızca Avustralya’da değil onun yolunu izleyenler dünyanın farklı coğrafyalarında o günlerde onun adına ağaç diktiler.

Bill Mollison

Bill Mollison

Doğaya karşı değil, Doğayla birlikte

Bill Mollison’un öğretilerinin yansımasını Avustralya’nın birçok yerindeki özellikle organik gıda yetiştirmeye yönelik çabalarda 10 yıl sonra Avustralya’ya döndüğümde daha net farkediyorum. Avustralya’da artık çoğu orta sınıf evde, okulda permakültür bahçesi, kütüphanelerinde permakültür kitapları ve yerel kamusal kütüphanelerde ise adeta permakültüre ilişkin raflar var. Mollison her ne kadar permakültürün patentini alıp şirketlerin kullanımından ve hatta üniversitelerden dahi sakındıysa da sağlığında dahi üniversiteler öğretim programlarına permakültürü almış durumda.

Mollison permakültürün kafasındaki doğuşunu Tasmanya’daki ormanları kanguru gibi yerli memelilerin yerel ekosistemin bileşenleri arasındaki interaksiyonunu izleyerek nasıl yeniden yaratabileceği üzerine gözlem ve deneyimlerine dayandırır.

1967’de Roma Kulübünün çevre tahribi ve tüketim hakkındaki yorumu üzerine ise toplumsal çabalardan elini eteğini çekip yalnızca çöküşü seyretmeye karar vereceğini söylemişti. Ancak uzun yıllardır toplumsal sorumluluğa kafa yoran birinin elbette bu şekilde köşesine çekilmesi beklenemezdi. 1974’de uzun yılların birikimi olan kalıcı tarım (permanent agriculture) üzerine “Permakültür Bir” kitabını yayınlar. Kitap; endüstriyel tarıma bir eleştiri olmakla birlikte en önemli vurgusu endüstriyel ve doğal tarımın can alıcı sloganlarından olan Doğaya karşı değil, Doğayla birlikte çalış prensipleri üzerinedir. Kitap o zamana kadar benzeri düşünceleri paylaşan insanlar tarafından hayranlıkla karşılanır.

37

Mollison permakültürü kurumsallaştırmaya yönelerek 1978’de Permakültür Enstitüsünü kurar. Verimli yaşamına hızla devam edip biz tasarımcılar için el altı kitabı olan kara kaplı kitap Bir Tasarımcının El Kitabı (Permaculture Designers’ Manual) ise 1988’de yayınlar. Burada permakültür tekniklerinin ayrıntıları ile o teknik ve konseptlerin mantığı gösterilir.

28

Permakültür, yerel ve yerli kültürlerden epey nüve taşımaktadır. Mollison da dünyanın birçok yerinde gözlemler yaparak öğretilerine bunları taşımıştır. Örneğin, Karadeniz’de mısır, kabak ve fasülyenin hala birlikte ekilmesi gibi…

Kardeş bitkiler konsepti dediğimiz bu vb tekniklerle hem bitki köklerindeki mineral alış verişini sağlarken hem de zararlı böcekleri uzaklaştırıp yararlılarını çekmeyi amaçlarız. İklimlere göre farklı gıdalar yetiştirdiğimize göre örneğin tropikal bir iklimde (ki biz bunu mikro iklim yaratma teknikleriyle kendimiz de yaratabiliriz) Filipinlerde yerel insanların yaptığı gibi muz dikerken fasulye ve biber de birlikte dikilebilir.

Her mamul madde bir enerji ürünü olduğuna göre enerji tasarrufuna dayalı tasarım ve uygulamalar yapmak da permakültürde önemlidir. Buna insan enerjisi de dahildir. Çünkü biz kendimize ayırdığımız tembellik hakkımızı artırmak istiyoruz. Örneğin, toprağı her yıl altüst etmeden çok yıllık bitkilerle bir bahçe ya da gıda ormanı oluşturmak gibi.

Ben, Mollisonun’u 2008 de Yeni Zelanda‘da yapılan bir konferansta dinlemiştim. O koca Avustralya şapkasıyla karizmatik kişiliği daha da farkediliyordu.

29

Ölümünü duymadan iki gün önce Melbourne semt kütüphanelerinden birinde Jenny Allen’in permakültür kitabı, “Smart Permaculture Desing”in ön sözünü zevkle okuyup bu yaşta bu kadar keskin zeka diye düşünüp içimden daha nice uzun ömürler dilemiştim. Çünkü kitaptaki ön sözde o denli bir derinlik vardi ki ekosistem restorasyonunu doğru yaptığımızda binlerce biyoçeşitliliği kısa sürede geri kazanabileceğimizi iyi vurguluyordu.

38

Permakültürün bileşenleri arasında topluma ilişkin görünür ve görünmez yapılar olarak tanınan alanlarda var. Bunlar ekonomiden sağlığa kadar uzanır. Su, toprak, gıda enerji ise bunların başında gelir. Mollison’un radikal bir duruşla gıdamıza sahip çıkmamız gerektiğine işaret eden yorumlarından epey esinlendim. Yerele dayalı hikaye anlatıcılığını ise pek sevdim. Kadın ve ekoloji konusunda gözlem ve araştırma yapan biri olarak Mollison’un öğretilerine ve karizmatik liderliğine bu açıdan da bakıyorum.

Mollison, permakültürü politika dışı tutmaya çalıştıysa da kendisi sınıfsal bakış açısı taşıyan biriydi. Mesela en çok kızdığı şeylerden biri herkesin akılsızca çim tımar etmesi idi. ‘Biz onların köleleriydik’ sözü İngiliz üst sınıf ahalisinin bahçesindeki çimler ne kadar düzenli ve kısa kesilmişse o kadar itibar kazandıkları üzerine bir göndermedir.

https://www.youtube.com/watch?v=HBJzgq77TQI

Bill Mollison ne şanslı ki ektiği tohumların meyvalarını da gördü. Örneğin, dünyanın çeşitli iklim ve coğrafyalarında permakültüre dayanan Küresel Bahçıvan (Global Gardener) dizisinde vurguladığı gibi ilk NewYork’a adım attığında Bronx’daki ilk şifalı otlar bahçesinden bu yana bugün yalnızca New York’ta 1.000’den fazla kent tarımı yapan alan oluştu. Benzeri konsept Kuzey Amerika ve dünyanın birçok yerine kentsel toplum bahçeleri ve gıda ormanları olarak yayılıyor. Bugün 126 ülkede permakültür öğretilir hale geldi. İyimser olmak için nedenimiz var. Çabalarımız devam ettikçe Monsanto’nun yayılmacılığından daha fazla alanı gelecek kuşaklara kazandırabileceğiz.

Bill Mollison ve David Holmgren

Bill Mollison ve David Holmgren

Yenilenebilir enerjilerden organik tarıma kapitalizmin kendini yeşille boyamaya başladığı günümüzde Bill Mollison’un sessiz devrim olarak adlandırdığı permakültür hareketi ondan sonra nasıl evrilecek yaşayıp göreceğiz. Şu bir gerçek ki Mollison’un ve permakültürün ikinci babası David Holmgreen’in takipçileri kendini yenileyen gıda peyzajları başta olmak üzere ekosistem restorasyonuna devam edecektir!

permaculture.co.uk/news/bruce-charles-bill-mollison-1928-2016

25-emet-degirmenci

 

Emet Değirmenci

kendineyeterlitoplum.wordpress.com/emet-degirmenci

Köşe Yazıları

Bizi uyandırdığın için teşekkürler Bill Dede – Alper Can Kılıç

∞ – 1928 – 2016 – ∞

Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiç bir yerde değildir.
Ursula K. Leguin, Mülksüzler

Elveda ihtiyar. Ruhuna sağlık.

Bill Dede’mize elveda demişiz geçtiğimiz günlerde. Hayatıma başlangıçta bir çizgi film karakteri gibi giren ve varlığına pek inanamadığım bu yarı tanrı kisvesindeki insan formu ile tanışıp, patlayan kahkahalarını, küfürlerini, hikayelerini, üzüldüklerini ve çözümlerini dinleyip ellerinden öpmek nasip oldu. Şükür.

Alper Can Kılıç ve Bill Mollison

Alper Can Kılıç ve Bill Mollison

Tanıştığı herkesi iyi veya kötü hayrete düşüren bu adam ömrünü dünyaya çok güzel bir anlayışı yaymak için yaşamıştı. İnsanlığa bir mesaj vermek niyetindeydi. Sorunları insan için son derece karmaşık olan/gözüken bu dünyanın, çözümlerinin de bir o kadar basit olduğunu vurguluyordu. Ve bir kahramanmışçasına dünyayı değil, önce kendi kıçımızı, bu dünyaya uyumlu bir biçimde kurtarmamız gerektiğini ve bunu mümkünse dayanışmayla, hep birlikte yapmamızın ne de güzel olacağını ekseriyetle dile getiriyordu. :)

Bunu yaparken tamamıyla insan temelli yaklaşımı savunmuyordu tabi, tüm canlıları gözetiyordu, diğer taraftan da ayarı kaçıranlar için eko-faşizme hafif gıcığı da yok değildi. Sadece insanın doğadaki yerini bilip kendine gelmesini, kısacık ömrünü göz önüne almasını, öldürerek ve sömürerek değil, var ederek ve uyumlanarak, kendinden sonrakine ve çevresine yaşam hakkı tanıyarak, yaşaratak yaşamasını, şu an olduğu durumdan silkelenmesini, kendine gelmesini, saçmalamamasını ısrarla yineliyordu.

Çoğumuz belki de onun hikayelerinin özünü anlamadık. Bazılarımız belki hala anlama aşamasındayız. Belki de çoğunu eğlenmek için anlatıyordu. Ama O, her şeyi ti’ye alan, bir taraftan da dünyanın en güzel şeyini yapan bu adam, o tatlı diliyle, ışık tuttuğu yolda, Geoff Lawton’ın da söylediği gibi permakültür zehrini bir kere zerk etti kanımıza ve ömrümüzün sonuna kadar onu kanımızda daha da artan şekilde taşıyacağız. Yeri geldiğinde olabildiğine saçmalayarak (evet saçmalamak önemli), başkalarını da olabildiğince zehirleyerek, zehrin şifasını yayarak.

Arzu ettiği gibi bulutların üzerinde Viking tanrılarıyla harp çalıp şaraba boğuluyor olduğunu düşünüyorum. Thor’un torunu

Artık ona karada ölüm yok. Sahip olduğu bir yaşamla, dünyaya ve evrene kattığı milyonlarca yaşamı ve dokunduğu zihinleri, o zihinlerin oluşturduğu eylemleri izlerken o şen kahkahalarını patlattığına ve yer yer aşağıya tatlı küfürler savurduğuna eminim.

Devrim oldun Bill Dede, öyle bir derdin var mıydı yoktu bilinmez, ama durum bu kusura bakma. Permakültür henüz bir din veya felsefe olmadı, korkma, bunu hiç istemediğini biliyoruz. :D

Bizi uyandırdığın için teşekkürler. (Arada Facebook’a da göz atıyordur herhalde :D ) Nice uyanışlara…

Alper Can Kılıç’ın sosyal medya hesabından paylaştığı yazısını kendisinin de onayını alarak yayınladık

48-alper-can-kilic

 

Alper Can Kılıç

Köşe Yazıları

Bill Mollison, ‘Öldüğümü duyan herkes bir ağaç diksin’ – İnan Mayıs Aru

Permakültürün kâşifi Bill Dede göçmüş bu dünyadan.

Doğayı ve döngülerini anlamaya, onca farklı iklim ve coğrafyada yaşayan halkların doğayla uyumlu yollarını keşfedip onları sistematik bir bütünsellikle kavramsallaştırarak şu içinde bulunduğumuz yıkım çağında yeniden doğayla uyumlu yaşamlar yaratmaya adanmış 88 dolu dolu yıl.

İyi ki gelmiş, görmüş ve aktarmış gördüklerini.

2010 yılında PDC eğitimi için geldiğinde tanışma şansım olmuştu benim de. Bill Dede sabahları eğlenceli çocukluk hikâyelerini, gençlik maceralarını birer permakültür masalı kıvamında anlatırken öğleden sonra Geoff (Lawton) daha somut, elle tutulur bilgiler veriyordu bize.

Teknik bilgi azımsanacak şey değil elbette ama masallar, hikâyeler olmadan başka bir dünyanın kapılarını aralamanın da mümkün olmadığını anımsatıyordu bana Bill Dede’nin sabah seansları :)

Öldüğümü duyan herkes bir ağaç diksin” diye vasiyet etmiş. Geçtiğimiz haftalarda sevgili Fahir bir pepino fidanı getirmişti, toprakla buluşturmak bugüne kısmetmiş.

Bir de şöyle demiş bakın Bill Dede:

45

“Gerçekleştirmemiz gereken en büyük değişim tüketimden üretime geçiş, küçük çapta bile olsa, kendi bahçelerimizde. Sadece yüzde 10’umuz bile bunu yapsak, herkese yetecek kadar olur. Bir bahçesi olmayan, tam da saldırdıkları sisteme bağımlı yaşayan, gıda ve barınak değil de lâf ve kurşun üreten devrimcilerin işe yaramazlığı bundan.”

İnan Mayıs Aru’nun sosyal medya hesabından paylaştığı yazısını kendisinin de onayını alarak yayınladık

46-inan-mayis-aru

 

İnan Mayıs Aru

Ekolojik YaşamManşet

Permakültürün babası Bill Mollison’u sonsuzluğa uğurladık

Küresel Permakültür Hareketinin kurucusu, eğitmen ve yazar Bill Mollison, Avustralya’nın Tazmanya eyaletinin başkenti Hobart’ta yaşama gözlerini yumdu. 88 yaşındaki Mollison, permakültürün babası olarak addediliyordu.

Bill Mollison

Bill Mollison

Cumartesi günü (24 Eylül 2016) hayatını kaybeden Bill Mollison’un vefat haberi Permaculture Research Institute’ün (Permakültür Araştırma Enstitüsü) web sayfasından açıklandı.

Enstitü, Mollison’un vefatını, “Derin bir kederle ailemiz ve arkadaşlarımıza açıklamak isteriz ki Permakültürün Babası Bruce Charles “Bill” Mollison” hayatını kaybetti. O, bu dünyanın Hobart kentinden Cumartesi 23:00 itibarı ile huzurlu bir şekilde ayrıldı” diyerek duyurdu. Site, Mollison’un vefatı için ayrıca, “İnsanlığın ormanındaki bir büyük ağaç devrildi” terimini de kullandı.

28

Bill Mollison ve David Holmgren, tarımın sürdürülebilir ve efektif bir yapıya kavuşmasını, İnsan ve Doğa arasındaki ilişkiyi de zedelemeden sağlayacak permakültür sistemini geliştirdiler. İkili geliştirdikleri bu sistemi  1977 yılında yayımladıkları Permaculture One (Permakültür 1) kitabı ile dünyaya da açtılar.

Mollison ve Holmgren aynı zamanda Avustralya’nın ekoloji hareketinin öncüleri olarak da biliniyor.

Permakültür'ün kurucuları Bill Mollison ve David Holmgren

Permakültür’ün kurucuları Bill Mollison ve David Holmgren

Avustralya, Stanley’de doğan, Tazmanya Üniversitesi’nde uzun yıllar akademik çalışmalar yapan Bill Mollison, on yıllar boyunca dünyayı adım adım dolaşmış ve permakültür prensiplerini tüm insanlıkla paylaşmaya kendisini adamıştı.

Hayatı boyunca sürdürdüğü çalışmalar kendisine Doğru Yaşam Ödülü (Right Livelihood Award) ve Sovyetler Birliği, Bilimler Akademisi Vavilov madalyası (USSR Academy of Sciences’s Vavilov Medal) gibi pek çok ödül de kazandırmıştı.

Yeşil Gazete olarak, Permakültürün Babası Bill Mollison’a hayatı boyunca yaptığı çalışmalar ve bizlere çizdiği ufuk için teşekkür ederken kendisini saygı ile selamlıyoruz.

 

(Yeşil Gazete, The Mercury.com.au, Permaculturenews.org)

Kategori: Ekolojik Yaşam

Ekolojik YaşamHafta SonuManşet

Fenerbahçe Parkı – Topluluk Bahçesi ekibi ile konuştuk

Sosyal Medyada Fenerbahçe Parkı – Topluluk Bahçesi‘nin 30 Nisan’da park içinde gerçekleştirdikleri ekim dikim çalışması ve korkuluk yapımı atölyesine şahit olunca hemen kendileri ile iletişime geçtik. Orda ne oluyor, olanları kimler yapıyor, topluluğun hedefleri nelerdir gibi sorularımıza yanıt bulmaya çalıştık.

Topluluk Bahçesi, Saint Joseph Lisesi öğrencilerinin, öğretmenleri Şükran Toy ile birlikte hayata geçirdikleri bir proje. Saint Joseph’ten Defne Aksel, Serra Özsoy, Alp Bolluk ve Melis Severcan, Fenerbahçe Parkı – Topluluk Bahçesi’ni bize şu 5 sorumuz kapsamında aktardılar.

68

 

Fenerbahçe Parkı –  Topluluk Bahçesi fikri nasıl ve ne zaman doğdu, kısaca anlatabilir misiniz?

Toplulukta kaç kişisiniz şu an, kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz?

30 Nisan buluşmasında neler ektiniz, nerelere ektiniz, toprağa bakım işlemleri için nasıl bir koordinasyon sağlıyorsunuz?

Kadıköy Belediyesi de bu topluluğu destekliyor sanırım, sağladıkları desteği açmanız mümkün mü? ve son olarak

Hedefleriniz neler, bundan sonraki süreci nasıl planlıyorsunuz?

Şimdi söz onların!

***

Defne Aksel :

1) Ben Defne Aksel. Saint Joseph Lisesi’nde 10. sınıf öğrencisiyim. Küçüklüğümden beri, babam Taner Aksel’in şehirdeki yaşantısının yanında, doğal yaşama duyduğu tutkudan etkilenerek ve onun bilgi birikiminden yararlanarak; geçen senenin başında, doğaya ve çevreye katkıda bulunabileceğim bir proje geliştirmeye karar verdim.

Babamın permakültür eğitmeni olması ve ekolojik bir çiftlik yürütmesi, şimdiye kadar gerçekleştirdiğim bütün çalışmalarda bana çok yardımcı oldu. (Permakültür, sürdürülebilir yaşam alanları kurgulayabilmemizi sağlayan bütünsel tarım bilimidir. Permakültür sayesinde insanların ihtiyaçlarını karşılayan verimli ekosistemler geliştirilir. Sistem dahilindeki her öğe diğerlerini destekler ve besler. Böylece kendi kendine gelişebilen bir gıda zinciri kurulur.)

81

2014-2015 okul senesinde ben, birkaç gönüllü arkadaşım ve öğretmenimiz Şükran Toy, okulumuzun bahçesinin 10 m2lik bir alanında permakültür bahçeciliğine giriştik. Permakültür prensipleri dahilinde yüksek bitki yataklarımızı oluşturduk, yemekhanemizden çıkan organik atıkları komposta dönüştürerek toprağı zenginleştirdik ve ilk tohumlarımızı ektik.

Geçtiğimiz sene permakültüre küçük çaplı bir giriş yaptıktan sonra, yazın Amerika’da gezdiğim topluluk bahçelerinin ne kadar güzel bir amaca hizmet ettiğini fark ettim ve ben de kendi yaşadığımız çevreye aynı imkanı sağlayacak bir topluluk bahçesi projesi oluşturmaya karar verdim. Daha sonra, Almanya’da birçok topluluk bahçesini gezdim, araştırmalar yaptım ve yeni okul senesi başladığında, geliştirdiğim proje taslağı ışığında proje danışmanım Şükran Toy ile hazırlıklara başladık.

2)Doğada vakit geçirmeyi çok seven biriyim, günlük yaşantılarımızın koşuşturmacalarından vakit buldukça da ailecek doğaya kaçarız. Şehirlerde yaşayan bizler, ev ve iş/okul arasında mekik dokuyoruz.

Bir farklılık yaratmak ve yaşadığımız yerlerin sürdürülebilir yerleşimlere dönüştürülebileceğini göstermek üzere bu projeyi geliştirdim. Okuldaki arkadaşlarım, yaptığım bilgilendirmeler sayesinde bu projeden haberdar oldular ve ilgili olanlar bana gönüllü olmak istediklerini söylediler. Projenin taban kadrosunda şuan 5 öğrenciyiz, fakat bahçede düzenlediğimiz etkinliklere gönüllü olarak katılan birçok öğrenci var.

Topluluk bahçesi projesi ‘’toplum tabanlı’’ bir proje olduğu için halka tamamen açık, lise öğrencileri yanında etkinliklerimizi takip eden küçük çocuklar ve yetişkinler de var. Örneğin en son gerçekleştirdiğimiz atölyemizde yaklaşık 60 katılımcı vardı.

3) 30 Nisan etkinliğimizin teması ‘’Ekim-Dikim Çalışmaları ve Korkuluk Yapımı Atölyesi’’ idi.

Etkinlik tarihinin bir ay öncesinden gönüllü öğrencilere babamın çiftliğinden gelen tohumlar verildi ve öğrenciler evlerinde bu tohumları ekip bakımlarını sağlayarak fideye dönüştürdüler. Yetiştirdikleri fideleri etkinlik günü yanlarında getirdiler.

Çeşitli fidelerimiz vardı: marul, kadife çiçeği, amaranth, çin yeşillikleri, hardal otu, kırmızı ıspanak, arı otu, tere, biber gibi. Aynı zamanda, Kadıköy Belediyesi de armut, kiraz, elma, erik gibi bodur meyve ağaçları; erguvan, iğde, sophora gibi baklagil ağaçlar ve böğürtlen, ahududu, üzüm gibi çalılar temin etmişti.

26-27 Mart tarihlerinde düzenlediğimiz ilk atölyemizde oluşturulan bitki yataklarına ektik ve diktik

26-27 Mart tarihlerinde düzenlediğimiz ilk atölyemizde oluşturulan bitki yataklarına ektik ve diktik

Tohumlarımızı ve fidelerimizi 26-27 Mart tarihlerinde düzenlediğimiz ilk atölyemizde oluşturulan bitki yataklarına ektik ve diktik. (Yükseltilmiş bitki yatakları, 40-50 cm derinliğinde zengin bir toprak elde edilebilen ve bitki köklerinin daha derine inebileceği, böylelikle de bitkilerin daha sağlıklı büyüyebileceği bir sistemdir.) Ağaçlarımızı ise bahçe çitlerinin kenarlarına diktik.

O gün, Taner Aksel’in yaptığı görev dağılımı ışığında ellerimizi toprağa buladık. Bir grup öğrenci toprağı çapalama ve havalandırma işlemiyle uğraşırken, başka bir grup öğrenci ilk atölyede ektiğimiz ve epey büyüyen fideleri bitki yataklarından çıkartıp diğer boş bitki yataklarına aktardılar. Ayrıca, resim öğretmenimiz Ali Yılmaz’ın bir grup öğrenciyle gerçekleştirdiği korkuluk atölyesi, günün sonunda 7 adet korkuluk oluşturdu ve bu korkulukları bahçemizin çeşitli yerlerine diktik. Katılımcı sayısı bir önceki atölyemize oranla çok daha fazlaydı.

4) Evet, projemizi Kadıköy Belediyesi ile işbirliği içinde yürütüyoruz. En başta, bir topluluk bahçesi oluşturabilmek için kamuya açık geniş bir alana ihtiyacımız vardı çünkü adından da anlaşılacağı gibi, bu bahçeler halka açık ve herkesin yardımlaşarak doğal ürünler yetiştirilmesini sağlayan bir konsept.

98

Bahçeyi kuracağımız alanı belirleyebilmek için iki öğrenci olarak Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Bey’den randevu aldık. Ona projeyi sunup onayımızı aldıktan sonra, Park ve Bahçeler Müdürlüğünden bizlere yaklaşık 1 dönümlük bir alan temin etmelerini rica ettik. Sonrasında Fenerbahçe Parkı’nda tahsis edilen 900 m2lik alanımızda hızla hazırlıklar başladı. Yani temel olarak Kadıköy Belediyesi’ne bu projeyle gittiğimizde, öğrencilerin girişimlerini çok desteklediklerini ve gerekli finansal ihtiyaçları karşılayacaklarını söylediler. Aynı zamanda Fenerbahçe Parkındaki belediye görevlileri ve bahçe koordinatörü Kamuran Bey de bahçeye sahip çıkıyorlar.

5) Bu projeyi oluşturmaktaki amacımız, topluluk bahçelerinin de genel ruhu olan: doğal bitki yetiştirme yöntemlerini öğrenmek ve öğretmek, eğitimler vererek ve aktiviteler düzenleyerek ilgisi olan herkesin doğal yaşam, sürdürülebilirlik ve bahçecilik hakkındaki bilgi ve becerilerini arttırmak, permakültür prensiplerini yaşatmak ve bu gibi başka proje girişimlerinin de öncüsü olmaktır.

69

Yaz tatilinde, Danimarka’da katılacağımız uluslararası bir organizasyonda bahçenin tanıtımını yapacağız ve işleyişini açıklayacağız. En büyük amaçlarımızdan birisi ise anaokulu, ilkokul ve lise düzeyindeki öğrencilere çevre ve doğal yaşam bilincini yaymak, bu nedenle de önümüzdeki sene özellikle Kadıköy çevresindeki okulları ağırlıyor ve atölyeler ve eğitimler düzenliyor olacağız. Bahçemizin, permakültür kolektiflerinin, ilgili halkın ve çalışma yapmak isteyen insanların paylaşacağı, yardımlaşacağı, öğreneceği ve hep beraber üreteceği bir buluşma noktası olmasını umuyoruz.

Serra Özsoy :

1) Ben Serra Özsoy. Saint Joseph Lisesi’nde 11.sınıf öğrencisiyim. Permakültür (sürdürülebilir yaşam alanları kurgulayabilmemizi sağlayan bütünsel tarım bilimi) hayatıma 2014 yılında Taner Aksel’in Robert Koleji’ndeki eğitimiyle girmiş oldu.

100

 

Bu eğitime Fenerbahçe Parkı Topluluk Bahçesi’nin yaratıcısı okul arkadaşım Defne Aksel, proje danışmanımız ve aynı zamanda coğrafya öğretmenimiz Şükran Toy ve ilgili diğer kişilerle katılmıştık. 2015 yılında okulumuzda da bir permakültür bahçesi oluşturuldu ve bu bilinç çevreye daha da yayılmaya başladı.

77

Defne’nin böyle bir topluluk bahçesi fikriyle gelmesi üzerine ben de başlangıçtan itibaren olabildiğince yardımcı olmaya çalıştım.

Park için Taner Aksel’le yaptığımız küçük toplantılar sonrasında çizim aşamasını da tamamladık ve Defne’nin önceden de görüştüğü Park Bahçeler Müdürlüğü’ne projemizi sunduk. Şuan Fenerbahçe Parkı’ndaki 900 metrekarelik alanı gün geçtikçe daha da verimli kullanıyor ve çalışmalarımızı daha da arttırmaya çalışıyoruz.

2) Parkın adından da anlaşılacağı üzere prensiplerimizin tamamı “topluluk” kavramı üzerine kurulu ama çekirdek kadroya bakacak olursak beş kişiden oluşuyoruz..

70

Beş kisiden olusuyoruz..Projenin başından beri ana ekibimize, fikrin oluşum sürecine, projenin şekillenmesine ve bahçede ekim dikim çalışmalarında hep en ön sırada dahil olan arkadaşımız Saint Joseph Lisesi 11.sınıf öğrencisi Defne Anlaş ile birlikte hepimiz projenin hayata geçmesinde farklı rol oynayan, farklı alanlara ilgisi olan kişileriz ama hepimizin ortak noktası doğayı sevmesi ve yeşille iç içe olmaktan hoşlanması. Bunun dışında çoğu bizim okulumuzdan ve Kadıköy’deki çevre okullardan gönüllü olarak katılan katılımcılarımız var. Ben mesela bir önceki etkinlikte daha çok medya görevini üstlenmiş, kameramla tüm aşamaları an an kaydetmiş fotoğraf arşivi oluşturmuştum.

3) Ekim-Dikim Çalışmaları ve Korkuluk Atölyesi için gönüllülere tohum dağıttık ve bunların fide olarak dönmesini istedik. Tohumdan fide yapımı birçok kişi için bir ilk oldu ve etkinlik için de yanlarında getirdiler. Marul, kadife çiçeği, amaranth, çin yeşillikleri, hardal otu, kırmızı ıspanak, arı otu, tere, biber gibi birçok fidemiz oldu. Belediye de aynı zamanda çalı ve ağaç temin etti. Aynı zamanda resim öğretmenimiz Ali Yılmaz’la grup eşliğinde yedi korkuluk yapıldı. Özellikle küçük katılımcılarımızın en sevdiği etkinlik bu oldu.

4)Proje Kadıköy Belediyesi’yle bir arada yürütülüyor ve onların da gençlere olan inancı sayesinde projemizin daha da büyüyeceğini ve yaşadığım yer de olan Kadıköy’ün çevre belediyelere örnek olacağını düşünüyorum. Biz örnek olmayacaksak kim olacak?

5) Haziran’ın başında bahçemizin resmi olarak açılışını yapacağız. O zamana kadar da bahçeyle ilgilenmeye ve fidelerimizi takip etmeye devam edeceğiz.

Bir sonraki aktivitelerimizi öğrenmek için aktif olarak kullandığımız facebook sayfamızdan bizleri takip edebilir, aklınızdaki soruları sorabilir ve bir sonraki etkinliğin parçası siz de olabilirsiniz. Bunun dışında ekip olarak Danimarka’da lise öğrencileri için yapılan “sürdürülebilir yaşam” temalı uluslararası boyuttaki bir konferansa katılıp ülkemizi, belediyemizi ve okulumuzu bahçemizle temsil edip tanıtımını yapıp işleyişini anlatacağız.

Bahçemizin çevre okullardan gelecek daha çok öğrenci ve doğa severlerle buluşmasını, permakültürün yaygınlaşmasını ve birlik içinde çalışacağı bir yer olmasını diliyoruz.

Alp Bolluk:

1) Topluluk bahçesi projesi fikrinin sahibi olan Defne Aksel, çocukluğundan beri babasının da bu konuya olan merakı dolayısıyla hep doğayla iç içe olmuș bir arkadașımdır. Geçtiğimiz yaz Amerika’da gittiği yaz okulunda çeșitli topluluk bahçesi örnekleri görmüș, bu bahçelerden çok etkilenmiș ve buna benzer bir projeyi ülkemize de tașımak istemiștir. Okul senesi bașladığında okulumuzun coğrafya öğretmeni ve babasının da yardımlarını alarak bu projeyi gerçekleștirmiștir.

2) Benim adım Alp Bolluk, Istanbul Saint-Joseph lisesinde 10. sınıf öğrencisiyim. Bu projeden arkadașım Defne Aksel aracılığıyla haberdar oldum.

79

Kentin ortasında bir bahçe olușturma fikri çok hoșuma gittiğinden ve bunu șehirleșmiș halkı çevre ile ilgili bilinçlendirmek icin çok önemli bir adım olduğunu düșündüğümden projeye hemen gönüllü olarak dahil oldum. Topluluktaki kiși sayısı okulumuz öğrencilerinin ve yerel halkın katilimiyla her geçen gün artmakta.

3) 30 Nisanda gerçekleșen ekim-dikim atölyesinde ve öncesinde yapılan çalıșmalarda marul, tere, kırmızı ıspanak, maydonoz, soğan, biber, domates, gibi pek çok sebzenin tohumları ekildi. Bunun yanında ahududu, böğürtlen, kiraz, armut vb. agaç fideleri ekildi.

Atölye olmayan ve biz gönüllülerin bahçede bulunamadığı günlerde bahçenin bakimindan parkta bulunan belediye çalıșanları sorumludur.

4) Kadıköy Belediyesi projenin gercekleșmesi așamasında okulumuzun ve proje ekibinin bütün ihtiyaçlarını karșılamıștır.

78

Arkadaslarım Defne ve Serra belediye binasina ziyarette bulunup kendilerine proje icin Fenerbahçe Parkı’nda bir dönümlük arazi tahsil edilmesini rica etmistir, görüșmeler sonucunda belediye bu projeyi onaylamis ve gereken yardımları sağlamıștır.

5) Haziran ayı sonunda okuldan proje ekibindeki arkadașlarım belirli sayıda birkac eșlikçinin de katılımıyla Danimarka’da park ve bahçecilikle ilgili dünyanın dört bir yanından katılım alan bir konferansta bulunacak ve Fenerbahçe parkındaki bu projelerini tanitacaklardır.

Ayrica ilerleyen zamanlardaki bir baska hedefimiz de Kadıköy çevresindeki bașta ilkokullar olmak üzere pek çok okulu bahçemize davet etmek, orada çalıșma yapmaya teșfik etmek ve genç yaștaki arkadașlarımıza çevrecilik bilinci așılamaktır.

Melis Severcan :

11)Fenerbahçe Parkı fikri aslında arkadaşımız Defne tarafından ortaya çıktı. Defne benim gibi bu konuyla yakından ilgilenen başka arkadaşlarımızla ve coğrafya hocamız Şükran Toy ile paylaştı ve hepimizin içine oldukça ilham verici bir proje oldu.

76

Amacımız mandala sistemini kullanarak bir Topluluk Bahçesi oluşturmaktı. Maalesef sürdürülebilir tarım anlamına gelen permakültür ülkemizde pek yaygın değil. Oysa oldukça faydası var. Bizler kentsel kesimde yaşıyoruz ve permakültür ile bahçemizde kendimiz ve yakın çevremiz için kendi doğal gıdamızı yetiştirmeyi hedefliyoruz.

2)Permakültür grubumuzda coğrafya hocamızla birlikte toplam aktif 4 kişiyiz.

99

 

Ben Melis Severcan. Bahçeciliğe olan ilgimle bu fikre dahil oldum. Sebze, meyve ve çiçek tohumları ekmeyi, fide yetiştirmeyi çok seviyorum. Özellikle sebze ve meyve ekmeyi tercih ediyorum çünkü insanın kendine ayırdığı bir alanında doğal gıdasını yetiştirme şansı olması sağlıklı olduğu kadar insanı mutlu da ediyor sonuçta fidesinin büyüyüşünü günden güne izleme şansınız oluyor.

Çiçekleri ise daha çok görsel amaçlı kullanıyorum. Bu bitkilerimi de daha sonra oluşturduğumuz Fenerbahçe Parkı’ndaki bahçemize getiriyorum.

3) Ben ektiğim fidelerimi arkadaşlarımıza verdikten sonra korkuluk yapımından sorumlu oldum. Amacımız kargaları bahçemizden uzak tutmaktı.

71

Görsel sanatlar hocamız Ali Yılmaz ile birlikte, arkadaşlarımızın getirdiği eski ve kullanılmış kıyafetlerimizi, okulumuzun hazırlamış olduğu tahtalara giydirip içlerini samanla doldurduk. Daha sonra korkuluklarımıza saç yapıp yüzlerini oluşturduk.

4)Biz bu plana karar verdiğimiz zaman, arkadaşımız Defne Kadiköy Belediyesi’yle hepimiz adına bu bahçe yapımı için konuşmaya gitti. Belediyemiz bahçe fikrimizi çok beğendi ve hemen yardımcı oldu.

Bize gerekli izinleri verdiler ve ihtiyacımız olan, erişimi zor olan malzemeleri bulmamıza yardımcı oldular. Bu işten görevli bir kaç çalışanla birlikte daha sonra bahçemizi oluşturmaya başladık.

82

5)Biz Permakültürü yani sürdürelebilir tarımı olabildiğince kişiye aktarmayı ve yaygınlaştırmayı hedefliyoruz.

Bir sonraki hedefimiz okullara gidip insanlara Permakültür’ün faydalarını aşılamak. Bunun için şuan hazırlamayı düşündüğümüz aktivitemiz öğrenciler ile birlikte tohum topları hazırlamak.

 

 

Röportaj: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Kategori: Ekolojik Yaşam

Ekolojik YaşamManşet

Doğal olarak genciz! Ekoloji’nin abc’sini biliriz

Toplum Gönüllüleri Vakfı ile Yuva Derneği’nin ortaklığında yürütülen Doğal Olarak Genciz! Ekolojik Okuryazarlık Projesi‘nin gençlik kampı, 24 – 27 Ağustos tarihlerinde Çanakkale Bayramiç’deki Yeniköy Ekolojik Yaşam Çiftliği‘nde yapıldı. Gençlere yönelik ilk ekolojik okuryazarlık projesinin büyük buluşmasına 23 farklı ilden 27’si çevre aktivisti toplam 97 kişi katıldı.

11891494_10152940044571150_7270639347403043605_o

Ekolojik kaygıları olan, doğayla ilişkisini sorgulayan, dünyayı korumak için yapabilecekleri konusunda fikir arayan, bildiklerini çoğaltmak, merak ettiklerine yanıt aramak ve paylaşmak için yola çıkan gençler için atölyeler, ekolojik yaşam deneyimleri, etkinliklerin bağlanacağı uzun sohbetler, içinden müziğin, ritmin, rengarenk ipliklerin ve armağan çemberlerinin geçtiği sürprizlerle dolu dört gün sürecek bir program hazırlandı.

11894668_518955094927215_1768832276177018453_o

Kamp alanına toplu taşıma araçları ile ulaşma kuralının altında yatan ekolojik ayak izini azaltma çabası kampa da yansıdı. Dört gün boyunca etsiz beslenilen kampta, permakültür ilkeleriyle kimyasal kullanılmadan yetişen yerel ürünlerle birbirinden lezzetli yemekler, ekşi mayayla mis kokulu doğal ekmekler yapıldı. Kimyasal sabun, şampuan, diş macunu yerine zehirsiz temizlik malzemeleri kullanıldı. Atıklar ayrıştırıldı, kompost hazırlandı. Yeniköy’deki çiftlikte ekolojik mimari uygulamalarına dair örnekler gören gençler sadece yaşam alanını değil, kuş ve ağaç gözlemi için doğaya yapılan yürüyüşlerde Kaz Dağları’nın eteklerini de tanıdı.

11939231_10153563172216585_2021892626_o

Buğday, Topak ve Petek adı verilen atölye çalışma alanlarında enerji politikalarından iklim değişikliğine, yerel mücadelelerden su hakkına, G20 zirvesinden şiddetsiz eyleme, tarım politikalarından armağan ekonomisine, yenilenebilir enerjiden ekolojik yerleşimlere kadar ekolojinin bütün harfleri tartışıldı. Güneş ocağında yemek pişti, güneş paneliyle cep telefonları şarj edildi. Tarladan domates toplayan, baş ağrısına şifayı bahçedeki otlarda arayan, kamp alanının temizliği ve çiftlikte yapılması gerekenler için iş bölümü yapan gençler, başka bir yaşamı deneyimledi. Kampın en renkli anlarından biri de, müzisyen Tugay Başar’ın eşliğinde “kendin kendini çal” hareketinden doğan beden perküsyonu atölyesiydi.

25

Kampın sonunda dünyanın başına açtığımız sorunları büyük resimde görebilen gençler, çözüm olabilme noktasında yapılabilecekler için birbirlerinden ilham aldı, harekete geçme umudunu paylaştı. İlk olarak 12- 13 Kasım’da İstanbul’da yapılacak olan İklim Forumu ve İklim Yürüyüşüne birlikte katılma kararı çıktı. Ekolojik ayak izini ve  karbon emisyonunu azaltmak için yapılacak kişisel değişikliklerin temeli de orada atıldı.

11951979_949293348465710_3788808825533183033_n

Proje hakkında bilgi veren Yuva Derneği direktörü Erdem Vardar, kampın özünün akran eğitimleri olduğunu yani daha önce ekolojik okuryazarlık eğitimi alan gençlerin bu kampta eğitmen olarak bildiklerini ve hissettiklerini yaşıtlarıyla paylaştıklarını anlattı:

“Ekoloji konusunda temel bilgilerin ezbere dayalı ve yetersiz verildiği sistemin aksine buradaki eğitimleri basit tutarak küçük soru işaretleri yaratıp ekolojinin temel bilgilerinin alınmasını sağlamak ve hayat tarzında küçük değişikliklerin de bir adım dışına çıkarak aktivizme dair konuşabilmek istedik.  Ekolojik okuryazarlık, ekolojinin a b c’sini öğrenmek, en basitinden başlamak demek. Yaşam tarzımızın bu gezegenin bir parçası olduğunu ve onunla uyumlaştırmak zorunda olduğumuzu anlamakla ilgili. Hepimiz burada nasıl yaşıyoruz ve hayat tarzımızı bununla nasıl uyumlu hale getirebiliriz? Gençlere geliştirebilecekleri soru işaretleri bırakabilirsek tamam.”

11224732_518955424927182_6295097301927470217_o

Doğal Olarak Genciz! Ekolojik Okuryazarlık Projesi Koordinatörü Buket Atlı, 2013 yılından beri devam eden proje kapsamında ilk kez düzenlenen ileri düzey eğitim kampında, ekosistemin döngülerini, sorunlarını ve ilişkilerini bilen, eyleme geçmek isteyen gençlerle çevre aktivistlerinin ve ekoloji hakkında bilgi sahibi olmak isteyen ancak daha önce hiç eğitim almamış gençlerin bir araya geldiğini anlatarak eğitimlerin içeriği hakkında bilgi verdi:

“Eğitimlerimizde gezegenin problemlerini iklim değişikliği, çölleşme ve arazi bozulumu, biyolojik çeşitliliğin azalması olarak üç ana başlık altında tartışıp örneklendirerek çözüm arıyoruz. Biz kamptayken Artvin Hopa’da yaşanan sel felaketi iklim değişikliğinin geldiği son noktayı gösteriyor. Eyleme geçmek için dışarıdan birinin gelmesini ve öğretmesini beklemek yerine bizim bilmek, araştırmak ve eyleme geçmeye karar vermemiz gerektiğini anlatıyoruz. Bir şeyleri değiştirebilmek için şu üç denklemin tutması gerekiyor: Bilgili olmak, karar vericilere ulaşmak ve kitlelerin eyleme geçmesini sağlamak. 88 yeni termik santralin planlandığı ülkemizde kasım ayında toplanacak G20 zirvesi sürecinde İstanbul’da düzenlenecek iklim forumu ve iklim yürüyüşüne katılmak,  farkında olmak, alternatif yaratmak, mücadelenin bir parçası olmak çok önemli.”

kamp

Projenin eğitmenlerinden Burak Bilen,  kampa katılan gençlerde gözlemlediği değişimleri paylaştı: “Eğitimin son oturumlarında insanlarda bir endişe oluşuyor, eyvah ben ne yapabilirim diye. Bireysel olarak neler yapabileceğimizi paylaştığımız, birbirimizden ilham aldığımız noktada başlıyor kişisel değişim de. Azot fosfor dengesini bozmamak için fosfor içermeyen deterjanlar kullanma, atıklardan gaz oluşmaması için kompost yapma, enerjiyi daha verimli kullanma, küresel ısınmanın bir numaralı nedeni olan karbon salınımını azaltmak için vejetaryen ya da haftada bir gün etsiz beslenme önerileri geliyor kampın sonunda. Bu kamptan aldığımız güçle, enerjiyle birlikte daha güzel işler yapacağız.”

11879016_518955061593885_8983125598307247518_o

Siz de eğitmen olabilirsiniz

20 farklı şehirde eğitimler vermeye devam ederek 2016 yılı sonunda 2000 gence ulaşmayı hedefleyen projeye dahil olmak için henüz geç değil. Doğal Olarak Genciz! Ekolojik Okuryazarlık Projesi yeni eğitmenlerini arıyor. 3-9 Ekim tarihleri arasında Kaz Dağları’nda gerçekleşecek eğitmen eğitimi programı için son başvuru vakti 15 Eylül Salı günü saat 18.00. Bu haberden heyecan duyan üniversite öğrencileri http://tog.org.tr/tr/hakkimizda/haber/dogal-olarak-genciz-ekolojik-okuryazarlik-projesi-egitmenlerini-ariyor adresinden başvuru yapabilirler. Merak ettiklerini [email protected]  adresine mail atarak sorabilirler. Üstelik üniversiteler açıldığında okullarında kurulacak Toplum Gönüllüleri Vakfı stantlarına uğrayarak bulundukları şehirlerdeki eğitimlere katılabilir, toplum gönüllüsü olabilirler.

11057797_518956171593774_7293989156190965451_o

Buket Atlı

Proje Koordinatörü Buket Atlı, Yuva Derneği ile TOG’un birlikteliğinde yürüyen projenin aralarına yeni katılacak gençlerle büyümesinden duydukları heyecanla, kamp boyunca ekip arkadaşlarıyla birlikte yüzünden eksik etmediği gülümsemesiyle Yeniköy buluşması için hazırladığı kimyasal içermeyen diş macunu tarifini de Yeşil Gazete okurları için paylaştı.

Ev yapımı diş macunu tarifi:

5 tepeleme çorba kaşığı kalsiyum karbonatla 1 tepeleme tatlı kaşığı sodyum bikarbonatı bir kapta karıştırıyoruz. İstenilen kıvama gelmesi için üzerine 3 ya da 4 çorba kaşığı bitkisel gliserin ekliyoruz. Tatlanması ve aroma alması için ise 1 çay kaşığı stevya tozu ve 10 damla uçucu nane yağı katıyoruz. Doğal diş macunumuz hazır. Şırınga içinde saklayıp her kullandığımızda, karbon ayak izimizi küçültmenin ve kimyasal madde kullanmamanın keyfiyle, sağlıkla gülümsüyoruz.

Haber: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)

Kategori: Ekolojik Yaşam

ManşetYazarlar

Kolektif emeğin ürünü Pamukova Burcu Evi 1 yaşına basarken…

Size ilk olarak yeryuzu-derneginde-ekokoy-heyecani/  haberimizle muştulamıştık Adapazarı’ndaki Burcu Evi’nin doğuşunu . Önümüzdeki günlerde 1 yaşını dolduracak olan alternatif yaşam alanı kuruluşundaki mantığı gelişiminde de sürdürüyor . Ben de Temmuz ayında açılan ve sizlere de saman-balyasi-ile-ekolojik-mimari-atolyesine-davetlisiniz/ haberimizle duyurduğumuz atölye sürecinde şehirdeki trafikten, gürültüden sıyrılıp yeşile kaçmak için gönüllü ırgatlığa soyunarak Burcu Evi’ni yakından tanıma fırsatı buldum. Bu yazı da bir taraftan doğanın ortasında kolektif emekle neler yapılabileceğini aktörlerden edindiğim bilgileri harmanlayarak sizlere aktarmanın bir aracısı diğer taraftan “ yaşanabilirlik ” kelimesinin anlamını dönüştürerek bunu doğallık kavramıyla birleştiren, artık her biri arkadaşım olan güzel insanlara da teşekkürün bir yolu.

IMG_3727

Burcu Evi gönüllülerinden bir kare , güneş paneli de bu verandanın çatısında

Burcu Evi Pamukova ’dan yaklaşık 7 kilometre mesafede , vardığımızda aracımızla önünden geçip gittiğimiz evler artık küçücük görünüyor. Bahçedeyiz tanışma faslı başlıyor , bir taraftan da akşam yemeği telaşı var , burnumuza nefis kokular geliyor , kulağımıza da şen kahkahalar …

IMG_3761

İzleyen günlerde saman balyalardan duvar ören arkadaşlar (soldan sağa: Fulya, Emrah, Fatoş, Nurdan, Esin, Cüneyt)

1 yıl kadar önce inşaatına başlanıp 3 ayda kaba inşaatı tamamlanan ahşap, saman, kerpiç ve kum karışımıyla yapılan ev, artık gönüllüleri koynuna almış , çatı katı odaları ve eskiden evlerde “hayat” diye adlandırılan bölmesiyle yer esnekliği göstererek 10-15 kişiyi aynı anda barındırabilecek kadar  misafirperver. Tek eksiği var o da tuvalet zaten biz de “hamam” adı altında tuvalet , lavabo bölmesi inşaatı için oradayız , ertesi gün için saman balyaları dışarıda bizi bekliyor.

Biraz soluklanıp ev ve buradaki yaşam hakkında sorular sormaya başlıyorum . “Yapılacak işleri planlarken kararları nasıl alıyorsunuz” ? Cevap “Hepimiz!” oluyor.

kural

“Birbirimizi ikna ederek kararları alıyoruz diyor sizi birazdan tanıştıracağım Arzu . Orada bulunduğum süre içerisinde anlıyorum ki, Pamukova’daki Burcu Evi’ne geliş, sadece şehrin keşmekeşliğinden , trafiğinden gürültüsünden, suni beslenme ve yaşam biçimlerinden kaçmanın değil aynı zamanda mülkiyete ve hiyerarşiye dayalı insan ilişkilerinden kurtulma gayretinin bir neticesi. Atölye süresince 4 günde bir yaşanan sirkülasyona rağmen huzur ortamının temel dayanağı ise basit bir oryantasyonla yeni gelenlerle kalanların yatay ve etkin iletişim arayışı içinde olma becerisi.

Evin kuruluş hikayesinin aktörlerinden Emrah’ın anlattığına göre arazinin alınması ve evin inşaatı için alternatif yaşam peşindeki 17 kişi bir kooperatif kurarak bu süreci başlatmış . Pamukova’yı biraz da İstanbul’a yakın olduğu için tercih etmişler “Neticede herkesi İstanbul’a bağlayan bir iş hayatı var ” diyor bioteknoloji uzmanı Emrah Yelboğa , kendi işini kurduğu için izin almakta zorlanmadığını belirtiyor gülümseyerek. Önce  Ağaççılar köyünde bir ahşap ev kiralanmış bu süreçte de permakültür eğitimi alınmış, ardından Burcu Evi’nin inşasına başlanmış. Evin inşaatının ahşap mı kerpiç mi olması konusunda ortaklaşamayınca saman balyasında karar kılmışlar. Malzemeyi Pamukova’dan sağlayarak geçen seneki atölyede 3 aylık bir süre zarfında bugüne kadar farklı dönemlerde gelen 120 gönüllüyle birlikte inşaatı büyük ölçüde tamamlamışlar . Aslında hedefleri bir ev ile de sınırlı değil bir alternatif yaşam köyü kurmak , zaten buraya gelip çalışan gönüllülerin buradan ayrılması kolay olmuyor her biri kendisi için bir hayali cebine koyarak dönüyor şehre.

Sevil ve Nazan hamam duvarının yapımında kullanılacak saman balyaları için killi toprak ve su karışımından harç yaparken

İstanbul’da metalurji mühendisi olarak çalışan Nazan Çildoğan da buradaki yaşama gönlünü kaptıranlardan “Komşu olmayı düşünüyorum” diyor. Bu esnada köyün diğer sakinleri aklıma geliyor. “Köyde yadırgandı mı buraya yerleşmeniz? “Köylüler, İstanbullular geldi ”şeklinde yaklaşmış mevzuya , merak etmişler” İnsan neden şehir hayatını bırakıp tarlaya , toprağa gelir ki? ” Sonra samimiyeti görüp burada gerçekten bir şey yapmak isteyen insanlar olduğunu görünce yardım etmişler , fikir alışverişleri olmuş aralarında. Beni en çok sevindiren bu vesileyle köylülerin güneş paneliyle tanışması oldu mesela. Fatma Teyze baklava tepsisiyle çıkıp gelmiş bir gün. Bizim orada bulunduğumuz süreç bayrama denk geldiği için torununu kapıp bayram ziyaretine gelenlerin gönüllülerle sohbet ettiklerini de gözlemledim.

Gönüllüler demişken “Her gelen bir şey kattı” diyor Emrah . Gönüllülerle kurdukları ilişkiler onları uluslararası oluşumlarla ve alternatif yaşam deneyimleri olan insanlarla tanıştırmış : sosyal medya ve iletişim ağlarının katkısı yadsınamasa da gerçek bağın alternatif yaşam dostluğundan geçtiği aşikar. Evin artık bizi ağarlayabilen halindeki giderleri ise yok denecek kadar az zira evin enerji ihtiyacını ömrünü tamamlamış 2 adet 30-35 wattlık  araba akülü ikinci el bir güneş paneli karşılıyor ki, bu panel 1 ay önce takıldığı için şanslıyız. 10-15 kişiye ait bilgisayarlar , telefonlar şarj ediliyor , küçük elektrikli aletler çalıştırılıyor, evin aydınlatması sağlanıyor. Hatta bir de evin arkasında bidon varil parçalarından yaptıkları rüzgar gülü var, yakında ondan bile enerji üretecekler. Su deseniz Evin bağlı olduğu Kadıköy de bir HES tehlikesi altında ise de şimdilik doğal kaynağından sebil kullanılıyor, içme suyu ise başka bir su kaynağından temin ediliyor. Tuvalet olarak ise hamam inşaatı tamamlanana kadar dışarıda üzerinde ağaçlandırma yapılacak olan kazılmış çukur alan üzerine kurulmuş , o da doğal.

“Doğa kendini nasıl düzenliyorsa müdahalede bulunmadan ona uyum göstermeye çalışıyoruz” diyor Arzu.

Arzu akşam yemeğini pişiriyor , bu önemli misyonu Arzu İstanbul’a dönünce  bizi fotoğraflarıyla olduğu kadar yemekleriyle de ihya eden Şengül üstlenecek

Hakikaten öyle, bir taraftan yiyecek artıklarından kompost yapıyorlar diğer taraftan Hügelkültürüne * göre su hasatı yaparak sebze yetiştiriyorlar , bu şekilde yükseltilmiş bahçelerde yetiştirdikleri organik ürünlerle beslenmenin önemine inanıyorlar. Pamukova’nın   killi , adı üstünde pamuk gibi toprağı da işlerini pek zorlaştırmıyor . Alternatif yaşamla 1,5 yıl önce tanışan Arzu Tunçok İstanbul’da milyonlarca beyaz yakalıdan biri , Burcu Evi’nde topluluk oluşturma deneyimini önemsediğini anlatıyor. Ona göre  ekoköy oluşturma fikri ile yerel topluluklarda ve yatay oluşumlarda insan daha özgür olabilir ki o da bu sebeple de Burcu Evi’nde çok mutlu olduğunu ifade ediyor.

toprak

Kazma kürek elimizde (soldan sağa: Emre, Fatoş, Pınar)

 

“Peki ekoköyde sen ne yaptın ?”dediğinizi duyar gibi oluyorum. Biz Fatoş ve Emre ile bol bol kazma kürek salladık, saman balyalarının içine atılacağı kil karışım için toprak çıkardık. Bu fotoğraf da cinsiyetçi işbölümü yapılmadığının ispatı olsun.

 

Irgatlar dinlenirken

Kompostun nasıl yapıldığı konusunda artık bir uzman olan Sevil “Karbon azot dengesini saman sağlıyor , toprak da kokuyu da önlüyor” diyerek atıklarını nasıl toprak için verimli hale getirdiklerini anlatıyor. Sevil Çakmak İstanbul’da bir lisede fizik öğretmeni. Ekolojiyle ilgilenmeye başlayınca permakültür projelerinde çalışma yaparken tanışmış Yeryüzü Derneği ve Burcu Evi’ni kuran kooperatif üyeleriyle , ardından ekibe katılmış. “Doğada her şeyi dönüştürebiliriz” diye devam ediyor sözlerine kül suyuyla bulaşıkların yıkandığını , temizliğin sağlandığını anlatıyor “Sigaraları içip külünü mü biriktiriyorsunuz” ? diye soruyorum sarkastik bir gülüşle. Yemekleri yapmak için bahçedeki kuzinede meşe odununu yaktıklarını, meşe odunu potasyum içerdiği için külü suyla karıştırdıklarında potasyum hidroksidin bütün deterjanlarda bulunan ph bazı oluşturduğunu ve bunun, temizlik için yeterli olduğunu açıklıyor Sevil.

sarı kantaron yağı dikenleri çıkarmada ,yanıklarda her ve tavsiye

sarı kantaron yağı dikenleri çıkarmaya , yanıklara bire bir

 

Fukuoka’ nın doğal tarım yöntemleri sadece faydası olan şeyleri tüketmek suretiyle karın doyurmanın bile mümkün olduğunu söyleyerek ballıbaba bitkisi ile mantarı örnek gösteriyor . Şüphesiz bu bitkileri tanımak ve olgunlaştıkları mevsimde onları tüketmek önemli . Daha bir gün önce yediğimiz erikli makarnanın tadı damağımdayken birkaç haftaya menüye civardaki ceviz , erik , elma ve armut katılabilecek.

İstanbul’a döndüğümde “yanıklara iyi gelen sarı kantaron yağı…” dedim kendi kendime… Ruhumuz, canımız yanmıştı Sarı kantaron yağı iyi gelir miydi ? Kanser hastalarına sarı kantaron çiçeğinin suda kaynatılarak içirildiğini acı bir tecrübeyle öğrenmiştim ama, ruh yanığına iyi geleceğinden şüpheliyim. Oysa Pamukova’dan ayrılırken o hafta sonu Atlas Çocuk Evi’nden çocukların geleceğini düşünerek sevinç vardı yüreğimde, doğayla barış içinde kendi kendine yetmenin pratiklerini görecekti çocuklar , umut dolmuştu içim . Fakat o gün 20 Temmuz’du , Suruç’ta 32 canın katledildiği saatlerde İstanbul’a geldim . Karardı yeşil, koyu gri oldu birden. Pamukova’nın kendine yeten beni de sarmalayan pamuksu kolları çok uzaktaydı artık. Anlaşılan doğal ortamlarda yaşam kurma çabasıyla doğal olmayan şekilde ölmelerin arasında bir yerdeydi hayat .

Pamukova’daki ekolojik köy oluşumuna katkıda bulunan tüm aktörlere ve gönüllülere teşekkürlerimle,

 

* Hügelkültürü: Budanmış ağaç dalları ve ağaç kütükleriyle yerden 60-80 cm yüksekliğinde bir tümsek oluşturmak ve bu tümseğin üstünü kompost gibi zengin bir toprakla kaplayarak sebze ve bitki yetiştirmek.

Pamukova Burcu Evi’ne ait daha fazla fotoğraf için tıklayınız

Fotoğraflar: Şengül Çifçi

 

Yazı ve röportajlar: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

ManşetTarım-Gıda

Onarıcı Tarım Konferansı Küba’da gerçekleşti

Dünyanın dört bir yanından onarıcı tarım konusunda çalışan bireyleri, öncüleri, bilim insanlarını ve çiftçileri bir araya getiren Uluslararası Onarıcı Tarım Konferansı (Regeneration International) Küba’da gerçekleşti.

regeneration international
6-9 Haziran tarihleri arasında gerçekleşen ve bu yıl ilk defa düzenlenen konferans, onarıcı tarım ve sağlıklı gıda konusunda çalışan dünyaca ünlü isimlerin bir araya geldiği bir çalışma grubunun “devamı” niteliğinde. Çalışma grubunun 6 üyesi var: Dünyaca ünlü gıda aktivisti Vandana Shiva, Millenium Institute Başkanı Hans Herren, IFOAM (Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu) Başkanı Andre Leu, GDO’ya karşı ve gıda özgürlüğü için verdiği destekle bilinen Mercola CEO’su Steve Rye, Organik Tüketicileri Derneği Başkanı Ronnie Cummins ve “onarıcı tarım aracılığıyla karbonu toprağa gömmeyi” hedefleyen The Carbon Underground (Yerin Altındaki Karbon) kurucusu ve çiftçi Tom Newmark.

Konferansın ve çalışma grubunun amacı ise iki başlık altında toplanıyor: 1) “Sürdürülebilir yoğunlaşma” adı altında pazarlanan ve GDO’larla ile kimyasal gübre ve tarımsal zehirlerin kullanımına dayalı kimyasal tarıma karşı bir direniş ve alternatif odağı yaratmak, ve 2) Agro-ekolojiden Bütüncül Yönetim’e, permakültürden agro-ormancılığa kadar farklı onarıcı tarım yöntem ve şekillerinin yaygınlaşmasını sağlamak.

Onarıcı tarım yapılan çiftliklerin ziyareti, çeşitli çalışma gruplarının kurulması ve faaliyete geçmesi, farklı stratejiler üzerine tartışmalar ve yol haritalarının çıkarılması üzerine odaklanan konferansa 60’a yakın birey ve kurumun katıldığı bildiriliyor.

İklim değişikliğiyle mücadelede onarıcı tarımın sunacağı devasa araçlardan çiftçilerin ekonomik kısır döngülerden nasıl çıkabileceğine, toprak ıslahından gıdaya bağlı sağlık sorunlarına, gıda sisteminin demokrasi ve katılımcılıkla doğrudan bağına kadar konuların geniş bir yelpazede ele alındığı konferansın temel mesajı ise net: “Bütün bunları gerçekleştirebilmek, aynı anda hem insanlığı sağlıklı gıdayla doyurup doğayı da onarmak mümkün. Kurumların ve insanların bunun farkına varması ve harekete geçmesini sağlamaya çalışıyoruz”

Konferansla ilgili detaylı bilgiyi Regeneration International’ın websitesinden alabilirsiniz.

 

Haber: Durukan Dudu

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

Dış Köşe

Permakültür kafası – Nalan Özdemir

Bildiğimiz gibi yaşayacağız.
Karıncalar gibi…

Diyelim dünyanın gidişatından rahatsızsın. Gündemi takip etmek için internetin başına geçtin. Karşına çok sayıda haber, etkinlik, kurs duyuruları çıktı. Bunlardan kimileri kulağına son zamanlarda sıkça çalınmaya başlayan, merak uyandıran, herşeyle ilgili gibi gözüken ama tam olarak da ne olduğunu anlayamadığın, permakültür diye birşey ile ilgili. Kursların içeriğine, metinlerine bakıyorsun.

Diyelim bilgi almak için eline telefonu aldın.

Karşına sesi güven uyandıran sakin birileri çıkacak. Sana davetkar bir ses tonuyla güzel güzel anlatacaklar. Ekeceğin biçeceğin, eşinle dostunla güle oynaya yaşayıp gideceğin kutsal toprakları, yeryüzünde cenneti vaadedecekler! Allayacaklar, pullayacaklar. Bu permakültür aspirin gibidir; her derda devadır. Katarakta da, kelliğe de iyi gelir. Permakültürcü Polyanna’dan hallicedir; bardağın dolu tarafını gören kişidir diyecekler.

Hepsi boş söz! Palavra!

İnanma!

Yazılma o kursa! Hızla uzaklaş!

Kaç oradan!

Hızla, hemen, acilen, ivedilikle…

Kaç!…

matrix-red-pillEğer kaçmazsan, kaçamazsan hapı yuttun!!!

Hangi hapı mı yutttun?

Mavi hapı değil, kırmızı hapı yuttun?

Niçin mi yuttun? Şimdi…

Binlerce yılda evrilip el ele, kol kola, üniversitesi, sanayisi, fabrikası, işçisi, memuru, siteleri, hastaneleri, peyzaj düzenlemeleri, dolu ya da dolmakta olan barajları, golf sahaları, ışıl ışıl eğlence ve kültür hayatı, sempozyumları, kongreleri, AVM ve alışveriş puanları olarak sana en güzel, en nadide suretini gösteren şu koskoca medeniyet gözlerinin önünde 0 ve 1 sayılarından oluşan gri bir buluta dönüşecek.

Rahat yüzü görmeyeceksin. Herkes işinde gücünde, gündelik dertlerine gömülmüş yuvarlanıp giderken, sen toprak bitiyor, hava kirleniyor, niçin deprem önlemleri alınmıyor, belediye suyumuzla çimen suluyor, pizzalar odun ateşinde değil elektikli fırında pişiyor diye kalbin sıkışık, baş ağrıları çekeceksin. Yalnız ve anlaşılamayan bir “gönüllü” olarak eski alışkanlıklarıni terkedecek ama henüz “transition town” da kurulmadığı için bildiğin gibi de yaşayamayacaksın. Arafta çadır kuracaksın.

Aç gezip tok sallanacaksın. Yıllarca dirsek çürütüp, uykusuz kalıp hakettiğin o mimar, mühendis, ekonomist diplomanı duvardan indirip çekmeceye kaldıracak, kerpiç ev, gübre, börtü-böcek, peşine düşeceksin. Bir kök maydonoza kalbini bağlayacaksın.

Maslow’un piramidi olacak ucu açık spiral,
tüm hiyerarşiler hemzemin… Karıncaları kendine öğretmen belleyeceksin.

Alamancı muamelesi göreceksin. Sana şehirde köylülüğe heves ediyorsun diye, köyde şehirlisin diye burun kıvıracaklar. Annen baban efkarlanacak. “Nerede hata yaptık?” diyecek baban sigarasını içine çekerken. Annen sessizce iki damla gözyaşı dökecek.

Sana kenar etkisi diye birşey anlatacaklar. Sakın dinleme, kapat kulaklarını! Eğer dinlersen, artık hiçbir şeyin merkezine, merkezde olmaya ilgi duymayacaksın. Herşeyin kıyısı köşesi, kıyıda köşede kalmışlar girecek dünyana. Sistem olanaklarını da, çirkin yüzünü de sana kenarda gösterecek. Medeniyet dendiğinde aklına artık Amerika, Avrupa gelmeyecek.

Safların belli olduğu savaşlarda çeşitliliğin zenginliğinden dem vurduğunda, uçları buluşturmak, düz çizgileri daire yapmak istediğinde , sana şüphe ile bakacaklar.

Misyonerler gibi kendini her daim görev başında hissedip, her fırsatta dünyanın tüketim alışkanlıklarından, yaklaşan tehlikeden, hepimize düşen sorumluluklardan bahsedip, arkadaşının elindeki kutu kolaya yan yan baktığın için, ana akım ev partilerinde UCO kontenjanından (Unidentified Complaining Object) kara listeye alınacaksın.

Güvercin boku konuşurken heyecanlanan, kendin gibilerle takılmaya başlayacaksın.

İnanmayacaksın ama çökeleği hardallı antrikota tercih edeceksin.

Hani Orhan Veli’ye nasib olmuş havanın bedava, acı suyun bedava olduğu zamanları kıskanacaksın.

Darlanacaksın.

Belki de artık buralarda yapamayacaksın.

Gemilerini yakıp çekip gideceksin.

Gel güzel kardeşim, dinle beni!

Yazılma o kursa!

Sen bizi boşver… Felek bizi bildiği gibi yapmış…

Hala bir şansın varken…

Kaç!…

Bu yazı nalanozdemir.com/dan alınmıştır

Nalan Özdemir

 

 

Nalan Özdemir

Kategori: Dış Köşe

Ekolojik YaşamManşet

Yeryüzü Derneği’nde ekoköy heyecanı

Ekolojik Köyler Ağı’na bağlı olan yeni bir ekoköy kuruldu. Yeryüzü Derneği’nin inisiyatifiyle hayata geçen Sakarya’daki ‘Burcu Evi’nde kerpiç evin inşası sona erdi. Eylül ayına kadar katılımcılarla tamamen bitirilecek evde sonrasında permakültür atölyeleri yapılması planlanıyor.

eko-atölye-1527

Sakarya’nın Pamukova ilçesindeki Kadıköy’de yaklaşık 40 gönüllünün katılımıyla hazırlanan ‘Yeryüzü Ekoköyü Ekolojik Yapı Atölyesi’ permakültür tasarımıyla inşa edildi. 2-17 Ağustos tarihlerinde inşa edilen ev, ahşap, saman, kerpiç ve kum karışımıyla yapıldı. Çatı örme işinin devam ettiği evin inşası, Yeryüzü Derneği’nden Ceyda Saygıner’in aktardığı kadarıyla eylül sonuna kadar devam edecek. Bu süreçte katılmak isteyen herkese kapılarının açık olduğunu belirten Saygıner, ev inşasının ardından permakültür etkinlikleriyle ekoköyü sürdürülebilir hale getirmek istediklerini belirtiyor.

eko-atölye-0725

Geçen sene dikilen 70 meyve ağacının yanı sıra, arazide küçük de bir bahçe bulunuyor. Burada permakültür denemeleri yapılacağını aktaran Saygıner, bu denemeler dışında arazide tarım olmayacağını aktarıyor.

Göletlerin ve kompost tuvaletlerin de hazır olduğu, Şimdilik kış boyunca bir kişinin sürekli kalacağı, daha çok haftasonu katılımıyla ‘şenlenecek’ ekoköyde Kasım ayı itibariyle Ermenistan’dan gelen bir grup ziyaretçiyle permakültür buluşmaları gerçekleşecek.

eko-atölye-0293

Ekoköy inşasına katılmak ve ayrıntılı bilgi almak için tıklayınız

(Yeşil Gazete)

Kategori: Ekolojik Yaşam