Köşe Yazıları

Zorbayı beklerken… – Ahmet Soysal

Yaklaşık on gündür İzmir’de kasırga ile yatıp kalkıyoruz. Meteoroloji haberlerine göre Orta Akdeniz üzerinde; okyanuslar üzerinde oluşanlara benzer bir kasırga oluşuyordu ve bu kasırga kuzey-doğuya doğru hareket ederek ve önce komşumuz Yunanistan’ın Mora yarımadasını ve Girit başta olmak üzere adalarını vuracak sonra İzmir başta olmak üzere Ege kıyılarını saatte 140-160 kilometre bir hızla yoklayacaktı.

Başlangıçta İzmir’de pek kimsenin dikkatini çekmeyen bu haber hafta sonuna doğru sık sık tekrar edilmeye ve kasırganın geliş günü olarak cumartesi gecesi belirtilmeye başlayınca kentin gündemine oturdu. Üstelik İzmir’in tarihinde kasırga yoktu. Yakın tarihindeki en şiddetli fırtına da 70-80 kilometre hıza ancak ulaşabilmişti. Herkes kendine göre önlemler almaya başladı. Büyük müttehitler yüksek vinçlerini söktü ve ortalardaki yapı malzemelerini topladılar. Belediyeler şiddetli yağış tehlikesine karşı rögarları temizledi, personelin hafta sonu izinlerini kaldırdı. İzmirliler ise önce balkonlarını düzenledi ardına balkondaki eşyalarını ya evlerinin içine aldılar ya da uçmayacak şekilde istiflediler. Kimisi çatısını kontrol etti. Hatta konutlar, apartmanlar kum torbaları ile girişlerini ani su baskınlarına karşı güçlendirdiler.

Sonra beklemeye geçti tüm kent, tıpkı Samuel Beckett’in ünlü tiyatro oyunu ‘Godot’u Beklerken’ in kahramanları Vladamir ve Estragon gibi. Neden böyle bir tehditle karşılaştığını, çözüm için ne yapması gerektiğini düşünmeden. Sonra ilk görüntüler gelmeye başladı komşumuz Yunanistan’dan. Kabaran deniz, zarar gören küçük tekneler, limanlara sığınan büyük gemiler ve şiddetli yağış. Ama bir dostumun da bir cep telefonu platformunda belirttiği gibi insanlar ayakta duruyordu. Oysa 120 kilometreden fazla hıza ulaşan kasırgalarda bu olmamalıydı.

Sonra uluslararası meteoroloji sitelerini yükledik telefonlarımıza ve anbean kasırgayı takip etmeye başladık. Bu nasıl kasırga ise hızı saatte 50-60 kilometreyi aşmıyordu. Üstelik komşumuz Yunanistan’ın üzerinden de bir türlü ayrılmıyordu. Sonra yavaş yavaş kuzeye doğru çıkmaya başladı İzmir’e uğramadan. Bunu fark eden İzmirli her cumartesi yaptığı gibi kendini sahillere attı. Tek fark ise önceki haftaların sohbet konularına bir de kasırgaların eklenmesiydi.

Samuel Beckett’in ünlü tiyatro oyunu ‘Godot’u Beklerken’ okuduysanız veya izlediyseniz oyunun kahramanları bir süre sonra neden beklediklerini bile unutup Godot’u tam bir eylemsizlik halinde beklemektedir. Yaşadıkları tüm sorunların çözümünü ona bırakmışlardır. O gelecektir ve çözecektir. Üstelik onun getireceği çözümleri bile tartışmamaktadırlar.

Aslında bizim de tam şu anda yaptığımız o. Kasırganın nedenlerini düşünmeden bireysel önlemlerimizi almaya çalıştık toplum olarak. Çünkü bize birileri ne yapmamız gerektiğini söylemişti her zaman gerçek çözümlere girmeden. Cep telefonlarımıza düşen kimi zaman muhtar, kimi zaman kaymakam, kimi zaman ise vali imzalı mesajları ile, ‘Orta Akdeniz’de oluşan kasırga ülkemize yaklaşıyor; önlem alın!” Her zamanki gibi sorumlusu olmadığımız ve bireysel olarak çözemeyeceğimizin bir krizin çözümünü bizim omuzlarımıza bıraktılar; kolayca.

Geriye aklımıza takılan sorular kaldı. Peki durup dururken okyanus üzerinde oluşan kasırga neden okyanuslarla karşılaştırıldığında küçük sayılabilecek bir deniz üzerinde oluştu?  Yangınlar, kuraklık, seller gibi doğal afetler neden son yıllarda bölgemizde de sık olarak yaşanmaya başladı? Küresel iklim değişikliği ve sonuçlarını neden düşünmüyor ve sorgulamıyoruz toplum olarak gerçek sorumluları? Oysa şu anda yaşadıklarımız küresel iklim değişikliğinin tipik sonuçları.

Üstelik küresel iklim değişikliğinin temel nedeni olan sera gazı emisyonlarının artışında ülkemizin de önemli bir payı var.  Sera gazı emisyonlarının %74’ünden içinde ülkemizin de olduğu 20 ülke sorumlu. Üstelik ülkemiz sera gazı emisyonlarını en hızlı artıran ilk beş ülke içinde yer alıyor. Bu hızla kömürlü termik santral kurmaya devam edersek önümüzdeki on yıl içinde sera gazı emisyonları içindeki payımızı daha da artırarak küresel iklim değişikliğinden sorumlu ilk on ülke arasına tırmanmamızda neredeyse kesin gibi.

Üstelik ülkemiz Aralık 2015’de Paris’te imzaladığı antlaşmada tüm dünyayı Godot’u bekleyen Vladamir ve Estragon’un yerine koymuştu. Toplam sera gazı miktarında %21 azaltıma gideceğini açıkladığı mektubunu dikkatle okuduğunuz zaman ülkemizin bırakın %21 azaltmayı, sera gazı emisyonlarını olağan olarak 2030’a kadar 2012 seviyelerinin iki kattan fazlasına yükseltmeyi düşündüğünü görüyoruz.

Küresel iklim değişikliğini durdurmayı hedefliyor ve son kasırga olayında olduğu gibi absürd durumları bir daha yaşamak istemiyorsak o zaman neden Vladamir ve Estragon gibi Godot’u bekliyoruz, neden mücadele etmiyoruz başta kömür olmak üzere fosil yakıtlara karşı. Neden kendi çözümlerimizi yaratarak mücadelemizi sürdürmüyoruz. Daha önce başarmadık mı Aliağa Gencelli Termik Santrali projesini engelleyerek?

Hatırlamıyor musunuz geçmişteki çevre eylemlerimizi ve yaşam adına kazandıklarımızı?  Yoksa toplum olarak Vladamir ve Estragon gibi hem hafızamızı hem de kendimize güvenimizi mi yitirdik?

 

 

Ahmet Soysal

İklim KriziManşet

Avrupa İklim Eylem Ağı: Türkiye’de iklim dostu yatırımlar yapılmalı!

Avrupa’nın en büyük iklim eylem ağı olan CAN-Europe (Avrupa İklim Eylem Ağı) yetkilileri, Türkiye’de iklim konusunda çalışan sivil toplum kuruluşu (STK) temsilcileri ve akademisyenler ile TEMA Vakfı’nda bir araya geldi.

Avrupa İklim Eylem Ağı yöneticileri, TEMA Vakfı’nın ev sahipliğinde düzenlenen iklim ve kömür toplantısında, Türkiye’de iklim konusunda çalışan bir grup sivil toplum kuruluşu temsilcisi ve akademisyenle buluştu. Toplantıda Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin ve Türkiye’nin iklim hedeflerini yükseltmesi ve iklim politikalarında somut adımlar atması için karar alıcılara çağrıda bulunuldu.

Türkiye Paris Anlaşması’nı onaylamalı

TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç

TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, “Türkiye’nin iklim değişikliğine uyum konusunda daha etkin olması için Paris Anlaşması’nı onaylaması önem taşıyor. Ülkelerin iklim değişikliği politikalarının dış politika, uluslararası ticaret gibi konuların temel belirleyicisi konumuna geldiğini görüyoruz.

AB üyelik sürecinde olan Batı Balkan ülkeleri ve Türkiye kalkınma programlarında iklim değişikliğini göz ardı etmeleri halinde, hem iklimi korumanın yarattığı yan faydalardan mahrum kalma hem de uluslararası süreçlerde belirleyici rol oynama şansını yitirme riskini alacaklardır.

Türkiye’nin kararlı bir şekilde sera gazı emisyonu azaltım hedeflerini ortaya koyması, iklim dostu politikaları savunarak çevresindeki ülkelere liderlik etmesi ve diğer ülkelere örnek teşkil eden bir azaltım katkı niyeti açıklaması, iklim mücadelesinde önemli bir yol almasını sağlayacaktır. Bu noktada en somut adım ise ülkemizin 2012 yılında ilan ettiği kömür odaklı enerji üretimi planını gözden geçirmesi ve odağına yenilenebilir enerjiyi almasıdır.

Türkiye hem rüzgar hem de güneş potansiyeli açısından olanakları zengin olan bir ülkedir. Yenilenebilir enerjiye geçiş sadece yeni enerji geleceğini yakalamak açısından değil, inovasyona dayalı sanayinin gelişimi açısından da ülkemize önemli bir fırsat sunmaktadır. Ayrıca altyapı yatırımlarının iklim dostu biçimde ve iklim değişikliğine direnci artıracak biçimde hızla gerçekleştirilmesi zaruri hale gelmiştir. Yatırım tercihlerimizin bu yönde kullanılması hem kalkınmayı sağlayacak hem de iklim değişikliğinin olumsuz etkileri nedeniyle gelecekte görülecek ekonomik kayıpları en aza indirecektir” dedi.

AB iklim hedeflerini daha da iddialı hale getirmeli

Avrupa İklim Eylem Ağı Direktörü Wendel Trio

Avrupa İklim Eylem Ağı Direktörü Wendel Trio, “Paris Anlaşması’nın beraberinde getirdiği yeni iklim rejimi, tüm devletlerin ve devlet dışı aktörlerin sorumluluk almasını gerekli kılıyor.

Birleşmiş Milletler (BM) 24. İklim Değişikliği Taraflar Konferansı (COP24) öncesi gündem, sorumluluk alacak bu aktörlerin iddialı ve somut adımlar atması için pek çok fırsat sağlıyor. Bu süreçte AB’nin mevcut iklim hedeflerini daha iddialı hale getirmesi gerekiyor. Bununla birlikte üyelik sürecindeki Türkiye ve Balkan ülkelerinin de ulusal iklim ve enerji politikalarını net ve iddialı bir biçimde ortaya koyması büyük önem teşkil ediyor” dedi.

Avrupa İklim Eylem Ağı Türkiye Temsilcisi Elif Gündüzyeli,

Avrupa İklim Eylem Ağı Türkiye Temsilcisi Elif Gündüzyeli, , “Küresel sıcaklık artışlarının sanayi öncesi döneme göre 1 C derece kadar arttığı günümüzde, Türkiye’de ve Avrupa’da bu artışın etkilerini hepimiz yaşıyoruz.

Paris Anlaşması doğrultusunda, sıcaklık artışlarını 1.5 C derecede sınırlayabilmek ve mevcut iklim değişikliği etkilerine uyum sağlayabilmek için iddialı iklim hedeflerini ortaya koymak, somut planlarla bu hedefleri gerçekleştirmek, devletlerin başlıca görevlerinden.

İklim kırılganlığı yüksek olan Türkiye’nin de mevcut yüksek karbonlu kalkınma planlarından bir an önce vazgeçerek düşük karbonlu kalkınma politikalarını tasarlamaya başlaması, bunu uluslararası iklim müzakerelerinde gündeme getirerek çözümün parçası olduğunu göstermesi çok önemli” dedi.

Avrupa İklim Eylem Ağı (CAN Europe)

TEMA Vakfı’nın da üye olduğu Avrupa İklim Eylem Ağı (Climate Action Network Europe-CAN Europe), CAN International altında kurulmuş, 35 Avrupa ülkesinden 150’nin üzerinde üye kuruluşla ve bin 700’ün üzerinde sivil toplumu temsil eden küresel bir ağdır. Avrupa genelinde iklim değişikliği ile mücadele çalışmalarında öncü role sahip olan ağın temel çalışma alanları arasında ayrıca enerji kalkınma ve finans politikaları yer almaktadır. AB ve Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde sivil toplumun sesi olarak görülen ağ, sıfır karbona geçiş sürecinde yapılan küresel eylemlere ve çalışmalara aktif katkı sağlamaktadır.

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: İklim Krizi

Hafta SonuManşet

Kömüre destek nerden baksak tutarsız

Birleşmiş Milletler tarafından yürütülen iklim müzakereleri bu yıl yoğun bir dönem geçiriyor.

2020 yılından sonra Paris Anlaşması’nın uygulama yöntemlerinin belirleneceği “kurallar kitabı” üzerinde anlaşmak için müzakerecilerin bu yıl sonuna kadar vakti var. Anlaşmanın aslında BM’nin her yıl Bonn’da düzenlediği iklim değişikliği konferanslarının son buluşmasında tamamlanması gerekiyordu. Altı ay önce yapılan toplantıda anlaşma sağlanamayınca görüşmeler 4-9 Eylül tarihleri arasında Bangkok’ta düzenlenen ara konferansa kaldı.

Bangkok’ta müzakereciler, kurallar kitabının yanı sıra, 100 milyar dolarlık yeşil iklim fonunun nasıl finanse edileceği ve dağıtılacağını, kurallar kitabına farklı aktörlerin dahil edilmesini amaçlayan Talanoa Diyaloğu’nun nasıl biçimlendirileceğini ve anlaşmanın uygulanmaya başlayacağı 2020’ye kadar, ülkelerin beyan ettikleri katkıları uygulayıp uygulamadıklarını ve beyanların nasıl güçlendirilebileceğini tartışıyor.

Paris Anlaşması’nı onaylamayan 17 ülkeden biri olan Türkiye’nin ise onay için şartı, karbon emisyonlarını düzenleyebilmeleri için az gelişmiş ve gelişen ülkelere verilecek yeşil iklim fonundan mali destek alabilmek. Ancak bu süreçte karbon azaltımına yönelik bir adım atmıyor. Önerdiği azaltım senaryosunda Türkiye, 2030’a kadar emisyonlarının iki katına çıkacağını varsayarak, artıştan azaltım öneriyor. Karbon emisyonu azaltım senaryosunda, 2.5 kat değil 2 kat karbon emisyonu arttıracağını beyan ediyor.

Yeşil iklim fonu, iklim krizini yaratanlarla, krize katkısı az olduğu halde daha çok etkilenenler arasında denge kurmak için gerekli ve haklı bir talep. Ancak Türkiye’nin “az sebep olup, en çok etkilenen” olduğu iddiası da tartışmaya açık. Yine de talep ettiği gibi fondan pay alabilmesi için gerekli karbon emisyon düzenlemeleri yerine ise Türkiye hala  kömüre destek veriyor.

2017 yılı sonunda Türkiye, elektriğinin yüzde 33’ünü kömürden üretti. Yine 2017 sonunda elektrik üretimi için toplam kurulu güç 85GW’ken, ülkede 44GW’a karşılık gelen kömürlü termik santral projesi var.

Türkiye’de var olan santrallerin üzerine planlanan santraller de düşünülürse karbon emisyonlarını az etkileyip, iklim krizinden çok etkilenen ülkeler arasında yer alma talebi gerçekçi durmuyor.

Enerji yönetimince alınan kararların kömür yatırımlarını destekleme çabası ise o kadar cılız değil. Yatırımcıyı kömüre yönlendirmek için ortaya atılan “kılçıksız yatırım” modelinde, EÜAŞ, hem maden sahası hem de santral için ÇED raporu ve izin süreçlerini tamamladıktan sonra santraller özelleştiriliyor.

Bu modelle ihaleye çıkarılan ilk santral, Çayırhan Termik Santrali için EÜAŞ, 2017 şubat ayında kazanan konsorsiyum ile 15 yıl boyunca 6,04 cent/kWh üzerinden alım anlaşması yaptı.

Eskişehir Alpu termik santrali için ise EÜAŞ aynı yöntemi uygulamaya çalışıyor. 3 kez ertelenen ihale henüz yapılamadı ama Greenpeace’nin raporuna göre, dolar üzerinden santrale verilecek 15 yıl alım garantisi, EÜAŞ’a 505 milyon ile 4 milyar TL arasında rakamlara mal olabilir.

Kömüre destekten kaynaklanan maliyetler ise tabi ki faturalara yansıyor. Kömürlü santrallere destek sebebiyle, 2016 yılında IEEFA(Enerji Ekonomisi ve Finansal Analiz Enstitüsü), elektriğin piyasa fiyatına yüzde 19 ile yüzde 29 arasında artış olabileceği değerlendirmesinde bulunmuş.

2016’da bu senaryo kötümser olarak değerlendirilirken, son bir yılda, evsel kullanımda elektriğe %33, sanayi, ticarethane ve tarımsal sulamada ise yüzde %44 zam geldi.

Kömürün bu kadar desteğe muhtaç olmasının sebebi ise artık üretici açısından da avantajlı olmaması. 2010 ile 2017 yılı arasında güneş enerjisinden elektrik üretmenin maliyeti yüzde 73 oranında düştü.

Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı’na (IRENA) göre, küresel ortalama elektrik üretim maliyetleri, güneş enerjisi için kilovat saat başına 0,10 dolar, fosil yakıtlar için ise 0,05 ile 0,17 dolar arasında.

Hem dünya genelinde hem Türkiye’de yenilenebilir enerjiye yatırım hızla artıyor. En çok kömür kirliliğine sebep olan Çin ve Hindistan, 2017 yılında güneş enerjisi sektöründe öncü oldu. Kömürden hızla uzaklaşıyorlar. Türkiye de yeni kapasite kurulumunda beşinci sırada. Türkiye’nin 2017 yılında güneş enerjisi kurulu gücü 2,6 GW’a ulaşmış. Güneş enerjisi 33 bin insana iş sağlamış.

Devlet tarafından kömür yerine yenilenebilir enerjiye verilecek, alım garantisi, prim garantisi(piyasa fiyatının üzerinde alım), kota zorunluluğu(üreticiler için üretimin bir kısmının yenilenebilir enerjiden yapılması zorunluluğu), yenilenebilir enerji sertifikaları(yenilenebilir enerji üretiminin taşıdığı çevresel ve diğer pozitif niteliklerin alınıp satılabilmesini sağlayan sertifikalar), sabit fiyat garantili ihaleler Türkiye’de zaten artan yenilenebilir enerji yatırımlarına daha da hız kazandırabilir.

Kömür yerine yenilenebilir enerjiye sağlanacak destek ve finansman sayesinde dolar kuruna doğrudan bağlı olmayan enerji üretimi yapılabilir. İşsizlik oranlarının arttığı bu dönemde, kömürden daha yüksek istihdam sağlayan güneş enerjisi çözümün parçalarından olabilir.

Dolar kurundan etkilenmeyen, temiz, insani şartlarda, kömüre göre çok daha yüksek istihdam sağlayan yenilenebilir enerji sektörüne yönelmek, kriz döneminde Türkiye’nin nefes almasını sağlayacak adımlardan olabilir.

Türkiye’nin bulunduğu Akdeniz Havzası, dünyada iklim değişikliğinden en çok etkilenecek bölgelerden biri. Nüfus ve iklim değişikliği tahminlerine göre, önlem alınmazsa Türkiye su kıtlığı çeken bir ülke olacak. Sadece bu bile, Türkiye’nin seragazı emisyonlarını azaltması için üzerine düşeni yapmasını gerektiren bir neden.

İklim değişikliği ve su sıkıntısından, gıda fiyatları ve gıda güvenliği de etkilenecek. Önlem alınmazsa iklim değişikliği sebebiyle milli gelirin 2050’ye kadar yüzde 50 düşmesi bekleniyor.

Neredeyse ülkenin her köşesinde insanların sağlıklarını, evlerini, işlerini yok eden termik santrallere verilen finansmanı yenilenebilir enerjiye yönlendirerek varımızı yoğumuzu kömüre vermekten vazgeçebiliriz. Nerden baksak gerek yok çünkü. Hem ekonomi hem iklim değişikliği ile başımız beladayken nerden baksak tutarsız.

Kaynaklar:

https://theecologist.org/2018/sep/05/united-nations-climate-session-bangkok-decide-paris-agreement-rules

http://ozgurgurbuz.blogspot.com/2017/11/turkiye-iklim-fonundan-para-alsn.html

https://treaties.un.org/Pages/ViewDetails.aspx?src=TREATY&mtdsg_no=XXVII-7-d&chapter=27&clang=_en

https://www.coalinturkey.com/coal-power-plants/

https://www.birgun.net/haber-detay/kolin-kalyon-celiker-e-dovizli-kiyak-meclis-te-146757.html

https://www.artigercek.com/haberler/bu-santrale-verilecek-devlet-garantisiyle-257-okul-11-hastane-yapilabilir

https://d2hawiim0tjbd8.cloudfront.net/downloads/20171011_duuk_karbon_ekonomisi_rapor.pdf

https://ozgurgurbuz.blogspot.com/2018/09/elektrik-ve-dogalgaza-her-ay-zam.html

https://www.greentechmedia.com/articles/read/irena-renewable-energy-competitive-fossil-fuels-2020#gs.ddXKUmk

https://irena.org/-/media/Files/IRENA/Agency/Publication/2018/May/IRENA_RE_Jobs_Annual_Review_2018.pdf

https://irena.org/-/media/Files/IRENA/Agency/Publication/2018/May/IRENA_RE_Jobs_Annual_Review_2018.pdf

https://www.birgun.net/haber-detay/issizlige-yesil-cozum-151652.html

http://climatechangeinturkey.com/tr/c2.html

https://d2hawiim0tjbd8.cloudfront.net/downloads/turkiye_ye_maliyeti_infografik_1.pdf

 

Elif Cansu İlhan

Kategori: Hafta Sonu

Günün Manşetiİklim Krizi

Dünyanın iklim fonları mercan resiflerini neden görmezden geliyor?

Bir bilim insanı ağarmış mercan resifindeki hasarı değerlendiriyor (Fotoğraf: XL Catlin Seaview Survey).

Climate Change News‘de yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Cansu Yılmaz’ın çevirisi ile paylaşıyoruz

                                                                        ***

E3G araştırmasının gösterdiğine göre, okyanus ısınması ve asitlenmesi nedeniyle tehdit altında olmasına rağmen canlı deniz ekosistemleri iklim finansmanının küçük bir bölümünü oluşturuyor.

Bir bilim insanı ağarmış mercan resifindeki hasarı değerlendiriyor (Fotoğraf: XL Catlin Seaview Survey).

Mercan resifleri, iklim değişikliğinin ilk kayıplarından biri olarak belirlenmiş durumda. Küresel ısınma, 1.5C’ye (Paris Anlaşması’ndaki en zorlu hedefe) düşse bile, dünya mercan resiflerinin tahmini yüzde 90’ı 2050 yılı itibariyle bozulmuş olacak.

Meksika’da 7-9 Mart arası gerçekleşen Okyanus Zirvesi ile birlikte 2018 yılının Uluslararası Resif Yılı olarak adlandırılması nedeniyle, dünyadaki mercan resifleri daha fazla dikkat çekmeye başladı. Ne var ki, E3G araştırmasının tespit ettiğine göre yarım milyar insanın gıda ve kıyı koruması için dayanağı olan mercan resiflerini kurtarmak için fiilen hiçbir iklim finansmanı da bulunmuyor.

Tüm balık türlerinin dörtte birine ev sahipliği yapan ve dünya çapında yaklaşık 9.9 trilyon dolarlık ekonomik değeriyle mercan resifleri gezegen için hayati bir önem taşıyor. Bunun yanı sıra mercan resifleri yunuslar ve köpek balıkları gibi simgesel türleri de destekliyor.

Okyanusların, soluduğumuz oksijenin çoğunu üretmekten sorumlu olduğu da bilinen bir gerçek. Dünyadaki okyanus ekosistemlerine vermekte olduğumuz zarar, insanlar için de yaşamsal bir tehdit olabilir.

Dünyanın en zengin ülkeleri, 2020 yılına dek gelişmekte olan ülkelere 100 milyar dolarlık iklim finansmanı dağıtacağı sözünü verdi. Bununla birlikte, analizimize göre şu anda bu finansmanın hiçbir kısmı mercan resiflerinin korunmasına fiilen ayrılmış değil.

2010-15 yılları arasında kalkınma bankalarından gelen iklim fonlarının binde birinden azı mercan resiflerine gitti

2010 yılından 2015’e kadar ‘altı büyük’ kalkınma bankasını kapsayan yaklaşık 3.000 iklim finansmanı projesinin OECD veri tabanını analiz edildiğinde bu projelerin sadece üçü, proje açıklamasında mercan resiflerinden bahsediyordu. Bu projeler kalkınma bankalarının sağladığı toplamda yaklaşık 67 milyar dolarlık iklim finansmanının 4,5 milyon dolarını oluşturmakta, ya da başka bir deyişle binde birinden daha azı.

Bu projelerden biri, Amerika Kıtası Kalkınma Bankası tarafından Belize ve Jamaika’da yürütülen Mercan Resifi Yenileme Programı’ydı. Diğer iki proje, Mercan Üçgeni Girişimi‘nin bir parçasıydı.

Pasifik adaları, özellikle gıda ve geçim kaynakları anlamında balıkçılığa bağımlı olmasına rağmen kalkınma bankaları henüz Pasifik ülkelerindeki mercan resiflerine yönelik programlar düzenlememiştir. Küresel Çevre Fonu dâhil olmak üzere çok uluslu iklim fonları, resif ile ilgili beş proje (toplamda 42 milyon dolar) ile daha iyi bir sonuç elde etmiştir.

Yakın zamanda Mercan Üçgeni Girişimi ek fon elde etti ve mercan resiflerinin yararına bu veri tabanında henüz görünmeyen başka projeler de olabilir. Yine de sorunun büyüklüğü göz önüne alındığında, finans seviyesi acınası haldedir.

Ne yapılabilir?

İklim değişikliği olmasa bile, mercan resifleri aşırı balıkçılık, tarım kaynaklı kirlilik, plastik kirliliği ve güneş kremlerinideki kimyasallar nedeniyle tehdit altındadır. Isınan okyanus ve yükselen asitlik, birçok mercan resifini uçurumun kenarına doğru itiyor.

Şu var ki, durum tamamen umutsuz değil. Mercan uzmanı Dr. Austin Bowden-Kerby belirttiği üzere, “bazı mercanların aşırı sıcak sularda yaşamak ve sağlıklı kalmak için binlerce yıl boyunca adapte olmuşlar”. Deniz canlılığına sahip alanlarıyla birlikte resiflerin korunması, kirliliğin azaltılması ve resiflerin onarılmasıyla, mercan resiflerinin bir şansı olabilir.

Fiji’de, –adapte olmuş mercanları tanımlama ve ekme stratejisi olarak– mercan bahçeciliği, resifleri yeniden canlandırmanın turist getirdiğini fark eden oteller ve tatil köyleri tarafından herhangi bir hükümet desteği olmaksızın yapılmaktadır. Kendi başına bu yeterli değildir, ancak yine de resif iyileştirmesi için umut veriyor.

Mercan resiflerine yönelik finansman, iklim finans vaziyetinde büyük bir boşluk gibi görünüyor. Nesli tükenme tehlikesi altındaki türlere olduğu gibi gen bankası görevi görecek “mercan deposu” için de finansman gerekebilir. Resiflerin yaklaşık yüzde 50’si hâlihazırda kaybedilmiş olabilir.

Gelişmekte olan ülkelerde ve küçük adalarda birçok mercan resifi bulunduğundan, bu ülkeler deniz koruma alanları kurmak için uluslararası fonlardan ve araştırma enstitülerine bağlı mercan yenileme programlarından yararlanabilir.

Yeşil altyapı olarak mercan resifleri

Bir problem, iklim fonları tarafından yeşil altyapıya yeterince öncelik verilmemesidir. Kıyıları kasırgalardan korumak için doğal engeller olarak hizmet eden mercan resifleri yerine çoğu deniz duvarları gibi fiziki altyapıya odaklanır.

Kıyı şeridini koruyabilen yeşil altyapı, mangrov ormanları da içermektedir. Mangrovlar, dünyanın en önemli karbon yutaklarından bazılarıdır ve aynı zamanda tortu tutulmasına, kasırgalara karşı korunmaya ve küçük balıkların barınmasına yardımcı olur.

Bowden-Kerby’nin savunduğu gibi, “Mercan resifleri giderse, o zaman deniz otu, mangrov ve sahil ekosistemleri de gider –tüm atol (mercanada) ırklarının gideceği gibi. Bu, şimdi direnmemiz gereken bir yapıdır.”

Dahası, kalkınma bankalarının çabalarını Paris Anlaşması ile daha uyumlu hale getirmeleri gerekiyor. Oil Change International tarafından yapılan son araştırmalar, kalkınma bankalarının, geşlişmekte olan küçük ada ülkelerine sağladığı iklim fonunun üç katından fazlasını fosil yakıt arama faaliyetlerine fon olarak sağladığını ortaya çıkardı.

Bağışçılar, iklimsel hızlı iyileşme için finansman sağlama konusunda söz verdi. Peki, mercan resifleri ile başlamaya ne dersiniz?

Helena Wright, E3G’de kıdemli bir politika danışmanıdır.

***

Haberin İngilizce orijinali

Yeşil Gazete için çeviren: Cansu Yılmaz

 

(Yeşil Gazete, climatechangenews.com)

İklim KriziManşet

Birleşik Krallık, Brexit sonrası iklim değişikliği hedeflerini rafa mı kaldırıyor?

Climate Change News’de Megan Darby imzası yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Nilüfer Ağaç‘ın çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

Avrupa Birliği ile enerji güvenliği konusunda iş birliği ilişkisinde olma önerisi getirilirken, Brüksel’de öncelik olarak belirlenmiş Paris Antlaşması’nın hiç sözü edilmiyor.

Birleşik Krallık Brexit sekreteri David Davis

Salı günü yayınlanan Brexit sonrası Avrupa Birliği ile dış politika ilişkilerini kapsayan tasarıda, Birleşik Krallık hükümetinin iklim değişikliği üzerine herhangi bir teklif maddesi bulunmuyor.

İngiltere Avrupa Birliği’nden ayrılmaya hazırlanırken, tasarıda paylaşılan değerler ve ilgi alanlarına vurgu yaparak, savunma ve güvenlik konularında, özellikle de enerji güvenliğinde, iş birliğinin devam ettirme çağrısında bulunuyor. Fakat AB’nin dış politika önceliklerinde yer alan iklim değişikliğine değinmiyor.

Belge, Birleşik Krallık’ın taahhüt ettiği uluslararası antlaşmalardan biri olarak Paris Antlaşmasını ihmal ediyor. Taahhüt edilen bu uluslararası antlaşmalara , Sürdürülebilir Gelişme Hedefleri, NATO ve Birleşmiş Milletler tüzükleri gibi Paris Antlaşması tüzüğü de dahildir.

Çevre üzerine çalışan düşünce kuruluşu E3G’nin yöneticisi  Jonathan Gaventa: “İklim değişikliği hakkında hiç bir şey görmediğim için şaşırdım.” dedi. “Dış politika anlamında Paris Antlaşması, Avrupa Birliği için son yıllardaki muhtemelen en önemli çok uluslu antlaşma.”

Çarşamba günü Avrupa Birliği Parlementosu’na hitaben her yıl yaptığı konuşmasında, Avrupa Birliği komisyonu başkanı Jean Claude Juncker, ‘ABD’deki hırslarının çöküşüne’  ve Avrupa Birliği’nin kendini bu boşluğu doldurmaya adamasına değindi.  ‘’Yelkenlerimizdeki rüzgarı yakalayalım ‘’ dedi.

BMi iklim görüşmelerinde, İngiltere önceden Avrupa Birliği takımının bir parçası olarak görüşmelere katılıyordu. Kilit toplantılar çerçevesinde, dış politika diplomatları dünya genelindeki hükümetler arasında politik ortak bir anlaşma tesis etmek konusunda çalışıyordu. Örneğin, eski özel temsilci David King temiz enerji için araştırma fonlarının ikiye katlanması konusunda söz veren 20 hükümetin taahhütlerini kapsayan Misyon Yeniliği projesini savunuyordu.

Yayın sırasında, Avrupa Birliği’nden çıkış departmanı açıklama talebine cevap vermemişti.

Belge üzerinde sorumluluğu bulunan Brexit sekreteri David Davis, dış ilişkiler sekreteri Boris Johnson ve savunma sekreteri Michael Fallon’ın küresel ısınmanın insan eli ile ortaya çıktığına dair varılan bilimsel fikir birliğine önceden beri kuşkulu yaklaşıyorlardı.

Bu muhalif görüşler, Avrupa Birliği dış ilişkiler politika öncelikleri ve kendi hükümetlerinin resmi duruşlarına aykırı durumda.

2013 yılında Daily Mail’de yayınlanan makalede, Davis’e göre iklim bilim insanlarının da %97 sinin hem fikir olduğu nokta “basitçe bir yığılma değil”. 2014’de Fallon,  “Düşünülmeyen iklim değişikliği hayranlığı İngiltere endüstrisini zarara uğrattı ve tüketici fiyatlarını arttırdı.” dedi.

Johnson, Piers Corbyn’ın ısrarla üzerinde durduğu güneş lekesi teorisine, Telegraph gazetesindeki köşesinde birden fazla kez atıfta bulundu. Gerçi bir bakan olarak da ABD Başkanı Donald Trump’ı Paris Antlaşmasında kalmak konusunda lobi faaliyetleri yürüttüğünü iddia etmekte.

Johnson’ın emrinde, dış ilişkiler ofisi iklim değişimi üzerine çalışan personel sayısını azaltmaya devam etti.  Bilgi edinme özgürlüğü kanunlarına dayanarak elde edilen verilere göre, çalışan sayısı 2011 den bu yana %60 düştü.

Avrupa Birliği dış ilişkiler şefi Federica Mogherini’nin 28 devlet bloğunun küresel stratejisinin yakın tarihli güncellemesinde belirttiği üzere “Birleşmiş Milletler sisteminin önemli rolü, kalkınma iş birliğinin önemi ya da iklim değişikliği gerçeği sorgulandığı anda, Küresel Strateji Avrupa Birliği’nin iş birlikçi dünya düzenindeki stratejik menfaatinin hatırlatıcısı olacaktır…”  

“İklim değişikliği, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri veya barışı koruma operasyonları ile ilgili Paris Anlaşması’na desteğimiz, dünya genelindeki ortaklarımıza bir referans noktası resmeder.”

Bu esnada,  Birleşik Krallık ticaret, enerji ve endüstri departmanı kaynaklarından edinilen bilgiye göre , iş , enerji ve endüstriyel strateji için uzun zamandır beklenen yeşil büyüme stratejisi haftaya yayımlanacak. Gelecek 10 yılda Britanya’nın emisyon azatlım hedeflerine ulaşmada politikalarını belirleyecek.

Bu arada, Birleşik Krallık iş, enerji ve sanayi stratejileri departmanının kaynakları önümüzdeki hafta uzun zamandır beklenen yeşil büyüme stratejisini yayınlayacaklarını açıkladı. Bu strateji, önümüzdeki on yılda Birleşik Krallık’ın emisyon azaltma hedeflerini karşılamak için politikalar belirleyecek.

PwC (Pricewaterhouse Coopers) tarafından Salı günü yayınlanan bir rapor, Birleşik Krallık’ın 2016 yılında% 7,7’lik bir GSYİH birimi için karbon emisyonunu düşürdüğünü, bu oranın G20 içinde en çok artış yaşayan oran olduğunu gösterdi.

İklim Değişikliği ve Sanayi Bakanı Claire Perry bir açıklamasında “Bu rapor, Birleşik Krallık’ın iklim değişikliği ile mücadelede dünyaya liderlik ettiğini ve yenilenebilir teknolojilere ve enerji verimliliğine yatırım yaparken kirli kömür gücünü aşamalı olarak azaltmaya yönelik çabalarımızı vurguladığını doğruluyor” dedi.

İngiliz temiz enerji politikası için başka bir başarı, Pazartesi günü geliştiricilerin 2.4GW’lık açık deniz rüzgar kapasitesini, 2020’lerin başında yeni gaz tesislerinin altına düşmesi beklenen rekor derecede düşük bir fiyat olan £ 57.50 / MWh’den (76.33 $) tedarik etmek için teklifte bulunduklarında yaşandı.

Bu eğilimi sürdürmek ve hızlandırmak için uzmanlar, ısınma ve taşınmayı da karbondan arındıracak yeni politikalara ihtiyaç duyulduğunu belirtiyor.

Brexit departmanı iklim değişimini tümüyle göz ardı etmiyor. Geçen haftalarda Birleşik Krallık Met Ofisi (Meteoroloji Ofisi)‘nin Hadley merkezi ile Avrupa Birliği’ndeki  araştırma enstitüleri arasındaki bağlantılara atıfta bulunarak, iklim değişikliğini iş birliği için kilit alan olarak belirten, bilim ve inovasyon üzerine  yeni bir ortaklık belgesi yayınladı.

Birleşik Krallık’ın Mart 2019 itibariyle birlikten çıkma planıyla, Avrupa Birliği’nin iklim ve enerji politikasında Birleşik Krallık’ın katılımının nasıl olacağı konusunda hala cevaplanmamış sorular mevcut. Ayrılma koşulları konusunda  ilerleme kaydetmeden her iki taraf da ilerideki ilişkilerine dair resmi görüşmelere başlamayacak.

 

Haberin İngilizce orijinali

Muhabir: Megan Darby

Yeşil Gazete için çeviren: Nülüfer Ağaç

 

(Yeşil Gazete, Climate Change News)

 

 

Kategori: İklim Krizi

Köşe Yazıları

Yorumları anladık ama Paris Antlaşması tam olarak ne diyor? – Funda Gacal

İki hafta süren 21. Birleşmiş Milletler Taraflar Konferansı sonucu nihayetinde Paris Antlaşması geçtiğimiz hafta, 12 Aralık Cumartesi günü yayınlandı. Küresel emisyonların %95’inden sorumlu olan 187 ülke COP21 öncesi ve esnasında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (BMİDÇS ya da İngilizce adıyla UNFCCC) ulusal katkı beyanlarını (INDC) bildirdi. Kyoto’nun sona ereceği 2020 yılı sonrasında devreye girecek Paris Antlaşması yeni iklim rejiminin çerçevesini belirleyecek.

Yeni iklim rejimi için kritik bu metin ucu açık ifadeler içerince kaçınılmaz olarak farklı eleştiriler aldı. Antlaşma, diplomatik nedenlerle özellikle ABD ve Fransa tarafından büyük başarı olarak yansıtıldı, pek çok bilim insanı ve sivil toplum ise metnin güçlü sinyaller gönderdiği ancak daha iddialı hedeflerle yola devam etmesi gerektiği görüşünde.

Bu yorumları bir kenara bırakıp Antlaşmada neler yazdığına bir bakalım. Bilimin rasyonel gücü bizimle olsun…

11

-Otuz bir sayfalık antlaşma metninin ilk yirmi sayfasında “Taslak Kararlar” bölümü, sonraki on iki sayfasında “Paris Antlaşması” yer alıyor. Antlaşma 2020’den sonra yürürlülüğe girecek olsa da iki bölüm de 2020 öncesi adımlara değinmiş.

Antlaşmanın Uygulaması ve Bağlayıcılığı: Taslak Karar, madde 1: “Taraflar Konferansı, Paris Antlaşması’nın BMİDÇS’nin altında uygulanmasına karar verir”. Antlaşma, Madde 20, Fıkra 1: “Bu Antlaşma imzaya açılarak tarafların icaz, onay ve kabullerini almalıdır. Antlaşma, 22 Nisan 2016’dan 21 Nisan 2017’ye kadar New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde tarafların imzasına açık olacaktır”. Antlaşma, madde 21, fıkra 1: “Bu Antlaşma, toplam küresel sera gazı emisyonunun %55’ini oluşturan elli beş ülkenin icazet, kabul, onay ve katılım şekillerini teminat ettikleri günden sonraki on üçüncü günde yürürlülüğe girer.

“Bağlayıcılık” kelimesinin ne ifade ettiği çok önemli. Bu maddeler kapsamında metne imza atıp Antlaşma ile muhatap olan her ülke için, Antlaşma hukuken bağlayıcı. Asıl soru Antlaşma’nın hangi kararları bağladığı ve yerine getirilmediğinde ne olacağı. Yazının devamında da okuyacağınız gibi, metin herhangi bir yaptırım ve ceza mekanizması içermiyor, sıcaklık artışındaki sınırı kesin dille ifade etmiyor ancak mevcut ulusal katkı beyanlarının yetersizliğinden bahsediyor ve taraflara katkı beyanlarını düzenli aralıklarla güncelleme yükümlülüğü getiriyor.

Sıcaklık Artış Limiti ve Ulusal Katkı Beyanları: Antlaşma, madde 2, fıkra 1-a “Bu antlaşma, sanayi öncesi dönemlere göre küresel ortalama sıcaklıklardaki artışı 2 °C derecenin mümkün olduğunca altında tutmayı; iklim değişikliğinin etki ve risklerini önemli ölçüde azaltacağının farkına vararak sıcaklık artışını 1,5 °C derecede sınırlandırmak için çabaları gözetmeyi amaçlar”. Taslak Karar, madde 17: “Endişe ile, ulusal katkı beyanları sonucu 2025 ve 2030’daki toplam sera gazı emisyonlarının en düşük maliyetli 2˚C derece senaryolarıyla örtüşmediğini hatta bu emisyonların 2030’da 55 gigaton seviyesine ulaşacağının tahmin edildiğini; emisyonları 40 gigatona düşürerek sıcaklık artışını 2 ˚C derecenin altında ya da IPCC’nin 2018’de yayınlayacağı raporla belirlenecek emisyon seviyelerine düşürerek 1,5 °C derecenin altında tutmak için belirtilen ulusal katkı beyanlarından çok daha yüksek emisyon azaltım çabalarının gerekli olduğunu not eder.

Paris Antlaşması, Kyoto’dan farklı olarak sıcaklık artışında üst sınırlardan bahsediyor ve tarafların bu sınırı hedeflemiş oluyor. Ancak sunulan ulusal katkı beyanları, metinde de “endişeyle” belirtildiği üzere, hedeflenen sınırlardan uzak bir noktayı, 3,5 derece daha ısınmış bir gezegeni işaret ediyor.

Ulusal Katkı Beyanlarına Yönelik 2020 Öncesi Hedefler: Taslak Karar, madde 20: “Taraflar Konferansı, 2018 yılında tarafların kolaylaştırıcı bir diyalog ortamında, Antlaşma’nın 4. madde 1. fıkrasında* belirtilen uzun erimli hedeflere yönelik kolektif çabalarının gözden geçirilmesine ve tarafların Antlaşma’nın 4. ve 8. maddeleri gereği ulusal katkı beyanları hazırlıkları hakkında bilgilendirme yapmasına karar verir.” Taslak Karar, madde 21: “Taraflar Konferansı, IPCC’yi 2018’de 1,5 °C derecenin sonuçları ve emisyon patikalarına ilişkin bir rapor yayınlamaya davet eder.

2018 yılında IPCC’nin 1,5 derece hedefine yönelik emisyon patikaları araştırmasını yayınlayacak olması ve bu araştırmanın çıktıları ışığında tarafların tekrar bir araya getirilmesi, ulusal katkı beyanlarının gözden geçirilmesi için bir umut olabilir. Ancak Antlaşma emisyon azaltım çabalarının beş yılda bir gözden geçirilmesini karar bağladığından 2020’de yürürlülüğe girecek antlaşma öncesi bu taahhütler güncellenmezse, taahhütlerin değiştirilmesi için bir sonraki tarih 2025 olacak.

Emisyon Patikası, Arazi Kullanımı ve Ormanlar: Paris Antlaşması, madde 4, fıkra 1* : “Uzun vadeli sıcaklık hedefleri için taraflar sera gazı emisyonları tepe noktalarına, gelişen ülkelerin daha çok zamana ihtiyaç duyacağını takdir ederek, mümkün olan en kısa sürede ulaşmayı ve hemen ardından, yüzyılın ikinci yarısında, insan kaynaklı emisyonlar ile karbon yutaklarıyla azaltım arasındaki dengenin eşitlik, sürdürülebilir kalkınma ve yoksullukla mücadele temelinde kurulabilmesi için mümkün olan en iyi bilimsel yöntemle hızlı azaltım sağlamayı taahhüt eder.” Paris Antlaşması, madde 5, fıkra 1: “Tüm taraflar, Antlaşma’nın 4. madde 1. fıkrasında bahsedilen hazne ve yutak alanlarını, ormanlar da dahil olmak üzere, koruma ve iyileştirmeye yönelik eylemlerde bulunmalıdır.

Paris Antlaşması, ormanların ve arazi kullanımının sıcaklık hedefleri bakımından öneminin vurgulayıp, bu alanların korunması için çağrıda bulunuyor. Ancak yüzyılın yarısı, yani 2050’den itibaren emisyonların karbon yutaklarıyla dengelenmesi uygulanacak yöntem nedeniyle yoruma açık. Bu madde jeolojik olarak dünyanın pek çok yerinde kullanıma uygun olmayan ve çevresel riskler taşıyan karbon tutma ve depolama yöntemlerini (CCS) ve jeomühendislik yöntemlerini akıllara düşürüyor.

Fosil Yakıtlar ve Düşük Karbonlu Kalkınma: Paris Antlaşması, giriş bölümü: “Taraflar Konferansı, gelişen ülkelerde sürdürülebilir enerjiye erişimin desteklenmesini, özelikle Afrika’da yenilenebilir enerjinin yaygınlaştırılmasının gerekliliğini kabul eder”. Paris Antlaşması, giriş bölümü: “Taraflar, ulusal kalkınma önceliklerine göre insana yaraşır ve kaliteli işler yaratılmasının ve iş gücündeki değişimin kaçınılmaz olduğunu göz önünde bulundurur”. Paris Antlaşması, madde 2, fıkra 1-b: “Düşük sera gazı emisyonu ve iklim değişikliğine dirençli kalkınma için mali akışın sağlanması hedeflenir.

Kömür, doğal gaz, petrol ve fosil yakıt kelimeleri antlaşmanın hiçbir yerinde geçmiyor. Afrika’ya atıfta bulunarak yenilenebilir enerjiye geçiş, enerjiye erişimin arttırılması, düşük karbonlu kalkınma strajilerinin geliştirilmesi ve insana yaraşır işlerin yaratılması hedefleri enerji yatırımlarının fosile yakıtlardan yenilenebilirlere kayacağı sinyallerini güçlendiriyor.

Kayıp ve Zarar Mekanizması: Taslak Karar, madde 52: “Taraflar, Antlaşmanın 8. maddesinin herhangi bir tazminat ve sorumluluğa dayanak içermediğini kabul eder.”

Atıfta bulunulan madde 8, iklim değişikliğinin ve iklim değişikliğine bağlı aşırı hava olaylarının yol açtığı ve açabileceği kayıp zararların önemini tanıdığını belirtiyor ve iş birlikleri ile afet planlamasına ilişkin bir dizi kararı barındırıyor. İklim krizi tanınıyor ancak çözümün ve iklim adaletinin nasıl tesis edileceğinin altyapısının sunulmaması metnin diğer bir eksiği. Not edeyim; zirve biterken, Filipinler’i vuran Melor Tayfunu’nda şimdiye kadar sekiz kişinin hayatını kaybettiği rapor edildi…

Finansman: Taslak Karar, madde 54: “Taraflar Konferansı, gelişmiş ülkelerin anlamlı eylemler ve uygulamada şeffaflık çerçevesinde 2025 yılı hedefleri doğrultusundaki seferberliklerini sürdürmesini ve 2025 Taraflar Konferansı öncesi, gelişen ülkelerin ihtiyaç ve önceliklerini göz önünde bulundurarak yıllık en az 100 milyar Amerikan Doları’ndan başlayan bir mali hedef belirlenmesine karar verir.

Antlaşma bu haliyle yıllık en az 100 milyar doların “seferber edilmesini” karara bağlıyor. Ancak güncel rakam, ihtiyaç duyulan finansmanın çok altında. Mücadele ve uyum için 2020’ye kadar yıllık ortalama finansman ihtiyacı Birleşmiş Milletler Çevre Programı’na (UNEP) göre 800 milyar dolar, Uluslararası Enerji Ajansı’na göre ise 1 trilyon dolar. Ayrıca finansman kaynakları detaylandırılmadığı için finansmanın kamu kaynaklarından mı özel kaynaklardan mı karşılanacağı net değil.

Türkiye: Türkiye ulusal katkı beyanı ile emisyonlarını iki katına çıkarmayı taahhüt etmişti. Zirveye anlamlı bir emisyon azaltım taahhüdü vermeden iklim finansmanından yararlanma hedefiyle katıldı. Türkiye’nin kötü karnesi gözlerden kaçmadı, Paris Antlaşması bu haliyle Türkiye’nin özel şartlarına herhangi bir atıfta bulunmazken Türkiye, iklim finansman araçlarından birinin, Yeşil İklim Fonu’nun dışında kaldı. Türkiye’nin özel şartlarının COP22’ye kadar dikkate alınabileceği zirvede sözel olarak ifade edildi. Bununla beraber, Meksika, Çin ve Güney Afrika gibi Türkiye’nin sınıfındaki diğer ülkeler emisyon artış hızlarını yavaşlatıp 2030 yılına kadar düşüş eğilimini başlatacaklarını taahhüt ederken Türkiye’nin emisyon artış hızını artırmayı taahhüt etmesi küresel seferberlikteki pozisyonunu sorgulatıyor.

Bağlayıcı olsun ya da olmasın, iklim krizine karşı Paris Antlaşması’nın ve her birimizin önünde dayanıklılık ve hız gerektiren bir maraton var. Kendimizi nasıl tanımladığımıza bağlı olarak ülkeler, kentler, şirketler, sivil toplum ve bireylerin savunduklarını, seçimlerini, üretim ve yaşam biçimlerini sorgulaması gereken tek seferlik bir maraton bu. Ben kendi adıma Paris’ten çıkan bu metni daha güçlü ve gerçekçi kararlar için bir altyapı olarak okumaya, doğru mesajlarla umudumu güçlendirmeye niyetliyim.Dengeyi ve adaleti sokakta, hukukta, ekonomide ve birbirimizde aradığımız şu günlerde ucu açık cümleler arasında emin olduğum tek bir şey var zira; adalet biz inşa etmedikçe asla var olmayacak.

10-Funda-Gacal

 

 

Funda Gacal