Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Doğanın yeşili mi doların[1] yeşili mi?

Mesele aslında çok basit bir düzlemde yaşanıyor. O düzlem, tıpkı ortaçağ savaşlarının yaşandığı bir meydan gibi. Karşılıklı iki ordu var. Ordulardan biri ‘dolar’ı her türlü değerin üstünde tutuyor. Sancakları var, flamaları var, gösterişli zırhları ve savaş araç-gereçleri var. Öteki tarafta ise ilk bakışta sönük gözüken, göz alıcı güçleri olmayan, fakat kararlı bir ordu duruyor. Bu tarafın parayla pulla işi yok; yaşamın devamlılığının; ot demeden kuş demeden, insan demeden balık demeden bütün yaşam formlarının ve bu yaşam formları arasındaki hassas dengenin bütün diğer değerlerden üstün olduğunun farkında.

Durumu net tanımlamazsak çözümü de net görmeyiz. Mesele ne inanç ne ideoloji, ne vatan ne de beka meselesi. Mesele apaçık bir şekilde paradan başka hiçbir değer tanımayan bir grubun, yaşamın devamı için korunması kaçınılmaz bütün değerleri yıkıp yakması noktasına çoktan geldi.

Yine Validebağ Korusu

Hem bu köşede hem de tüm yazılı ve görsel medyada yukarıda dediğimin sayısız örneği yığılıp dağlar oluşturdu. Çok değil bundan iki hafta önce, 11 Eylül tarihli yazımı Validebağ Korusu’na ayırmıştım. Aklım sıra korunun geçmişten bugüne gelişimini, sahip olduğu doğal ve kültürel değerleri anlatıp koruda yapılmak istenenleri de özetleyerek, İstanbul gibi bir metropolde mücevher değerinde olan böyle bir alanın ancak çok kapsamlı şekilde hazırlanması gereken ekosistem temelli bir yönetim planıyla geleceğe taşınabileceğini, böyle bir plan olmadan yapılacak her türlü müdahalenin yanlış olacağını anlatmaya çalışmıştım. Üsküdar Belediyesi bir kez olsun bizi şaşırtmaya niyetli olmamalı ki, 21 Eylül günü sabahın çok erken saatlerinde koruya kamyonlar ve iş makineleriyle polis eşliğinde baskın yaparak korunun yollarına kum ve moloz döktü. Bizler o güne Validebağ Korusu’nu, anayasal hak ve sorumluluklarını (madde 56) kullanarak devlete (Üsküdar Belediyesi) karşı korumaya kararlı sivil toplumun feryatları ile uyandık. Bir yandan sosyal medya diğer yandan da sayıları parmakla sayılacak kadar azalmış gerçek basın yayın kuruluşları sayesinde toplumsal tepki bir çığ gibi büyüdü.

Aslında epeydir ayırdında olduğum durum o anda kafamda bütün berraklığıyla şekillendi. Bugün ülkede egemen olan yönetim anlayışına bilimsel gerekçeler sayıp dökerek bir şeyler anlatmaya çalışmanın neredeyse hiçbir anlamı yok. Çünkü bu yönetim anlayışının bilimle, gerçekle, yaşamla ve onun devamlılığı ile hiçbir bağı yok. Onlar için tek bir değerlendirme ölçütü var; yapılacaklardan ya da yapılmayacaklardan kim ne kadar kazanacak yahut kaybedecek? Ormancılıkla ilgili kararlar alınırken de kentsel yeşil alanlarla ilgili kararlar alınırken de, tarımla ilgili kararlar alınırken de eğitimle ilgili kararlar alınırken de bu böyle.

Elbette bu, sözünü ettiğim yönetim anlayışı ile mücadele etmek için bilimden vazgeçmek anlamına gelmez. Tam tersine ona çok daha sıkı sarılma zorunluluğunu ortaya koyar. Kimi zaman rakibin silahı en güçlü mücadele aracı olabilir ama doğayı koruma mücadelesinin odağına parayı koymak yapılabilecek en büyük yanlışlardan biri olur. Bu mücadelede bilimsel bilginin yanına ekip çalışması, dayanışma, katılımcı ve şeffaf karar alma gibi bazı önemli değerleri kattığımızda sonucun başarılı olmasının önündeki her bir engel ortadan kalkacaktır.

Geleceğe umutla bakmak

Toplumun bir kesimi köy demeden kent demeden, orman demeden dere demeden, tabir uygunsa, bu wild west doğa talanıyla cesurca mücadele ederken bir diğer kesimi de derin bir karamsarlık içerisinde kıvranıyor. Yılgınlık ve umutsuzluk kara bir bulut gibi çöküyor insanların üzerine. Bence kendini karamsarlığa teslim edip görmezden gelmenin yanıltıcı rahatlığına kaptıran kesim yanılıyor. Ben bizleri güzel bir geleceğin beklediğini düşünüyorum. Bu iyimserliğim genelde dünya ama özelde ülkemiz için geçerli. Kabul ediyorum, hem doğal kaynaklarımız hem de sosyal dengelerimiz çok büyük yaralar aldı. Ormanlar, tarım alanları, kentsel yeşil alanlar, otlaklar, denizler… Nereye baksak derin hasar almış bir yapı ile karşı karşıya kalıyoruz.

Diğer yandan toplumsal bütünlük çoktan darmadağın oldu. Ülke bilinçli olarak ikiye bölündü. Parçalardan biri açıkça yok sayılıyor, aşağılanıyor, adaletsizliğe maruz bırakılıyor, ötekileştirilip iteleniyor. Doğru, fakat şunu açıkça görebiliyorum ki diğer parçada da artık büyük bir kargaşa var. Biraz da olsa aklına ve vicdanına kulak verebilenler gerçekleri görmeye çoktan başladı. Pastadan hiç pay almadığı halde algı yönetimi ile bir şekilde o safta tutulan geniş kitleler yüksek sesle homurdanıyor. Çok daha önemlisi o tarafın liderlerinin topluma vadedebileceği hiçbir şey kalmadı. Ekonomi çöktü, adalet sınıfta kaldı, insan hakları çoktan çöktü, doğanın durumu içler acısı… Üniversite öğrencileri sokaklarda yatarken New York’taki bina açılışına veya evlerde tencereler boşken uçan araba masallarına kimse kanmıyor. Ülkenin doğası da sosyal yapısı da çok yara aldı. Ama tıpkı yanan ormanların yeniden yeşerecek enerjiyi içinde taşıması gibi bu ülkenin doğası ve toplumunun enerjisine inanmak; akılla ve dayanışmayla mücadele etmek gerekiyor. Hepsinden önemlisi umudu yitirmemek ve geleceğe umutla bakmak gerekiyor. Ben öyle yapıyorum.

*

[1] Yalnızca belirli bir ülkenin para birimi olarak değil paranın sembolik ifadesi olarak kullanılmıştır.

Kategori: Hafta Sonu

Ekonomiİklim KriziManşet

‘Kapitalizm gezegenin kanseridir, çok geç kalmadan operasyon yapalım’

Çeviren: Ömer Madra /Açık Radyo 

(Double Down News’te 30 Ocak 2020 tarihinde yayımlanan George Monbiot’nun konuşmasından alınmıştır.)

*

Her insan büyür: Çocukluk çağımızda büyürüz ve yetişkin olduğumuzda tepede bir düzlüğe varırız. Ondan sonraki tek büyüme biçimimiz dışa doğru olabilir ancak, ki aslında onu yapmayı da hiç istemeyiz. Vücudumuzda belli bir noktadan sonra büyümemizi durduran bir düzenleyici sistem vardır zaten.

Ne var ki, zaman zaman sistem bozulur ve hücrelerden biri çoğalmaya, denetimsiz bir biçimde büyümeye başlar. Buna kanser deriz. Kanser tedavi edilmezse çoğu zaman ölümcüldür. Kanser dediğimiz şey, temelde, sonlu bir sistem içinde sonsuz büyüme demektir. Bu sistem, insan vücududur.

İşte kapitalizmde olan şey, tastamam budur. Kapitalizm, sonlu bir yaşayan sistem içinde sonsuz büyümeye dayalıdır. Kapitalizm gezegenimizin kanseridir ve tıpkı insan bedenindeki kanser gibi, onu kesip atmak zorundayız.

Yetişkin hayatımın tamamı boyunca şirket kapitalizmine, tüketici kapitalizmine, eş-dost-ahbap kapitalizmine saydırdım durdum. Bunların hepsi gerçek birer sorun tabii ama asıl sorun konusunda bende jetonun düşmesi hayli uzun zaman aldı.

Seküler din: Kapitalizm

Belki de sorun, kapitalizmin türü sorunu değildir.

Belki de sorun, kapitalizmdir. Bunu söylemek neredeyse dine küfretmek kadar büyük bir günah, çünkü kapitalizm bizim seküler dinimiz zaten. Bu, 19. yüzyılda “Tanrı öldü” demek gibi bir şey. “Kapitalizm çuvalladı, kapitalizm gezegeni mahvediyor, asıl problem kapitalizm” diye konuşmak bir çeşit kâfirlik oluyor. İnsanın kendisini bunu söyleyecek kadar güvenli hissetmesi için bayağı kuvvet toplaması gerekiyor. Ama şurası benim için gayet açık: Artık tüm kanıtlar sorunun kapitalizm olduğunu bize anlatmak üzere kapının önüne dizilmiş durumda.

O zaman gezegen faciasına birazcık bakalım şimdi. Ve unutmayalım ki bu sadece iklimin çökmesi değil; gezegen sistemlerinin tam tekmil arıza yapması: Toprağı kaybediyoruz, temiz suyu kaybediyoruz, böcekleri kaybediyoruz, bu gezegeni paylaştığımız tüm diğer canlı türlerini kaybediyoruz, mercan kayalıklarını kaybediyoruz, yağmur ormanlarını, denizleri, her şeyi her şeyi kaybediyoruz ve bu kaybediş olağanüstü bir hızla gerçekleşiyor. Nefes kesici bir hız bu. Her şey ömrüm boyunca asla görmeyeceğimi sandığım hızla gerçekleşiyor. Torunlarım görür diye korktuğum şeyleri daha şimdiden görüyorum ben – ve o kadar da yaşlı değilim.

Peki, buna sebep olan şey ne? Bunun arkasında yatan itici güç ne?

Sonlu gezegende sonsuz büyüme

İtici güç, ekonomik büyüme. Yılda yüzde 3 oranında büyüyen bir küresel ekonomi her 24 yılda ikiye katlanır, sonra gene ikiye katlanır, sonra gene ikiye katlanır. Üstüne atlayıp dörtnala gitmemiz beklenen yörünge bu işte. Hükümetlerin istediği de bu: Sürekli ikiye katlansın, katlansın, katlansın. Gezegen de aynı oranda büyüyor olsaydı itirazımız olmazdı belki ama sonlu bir gezegende yaşıyoruz.

Sonlu bir gezegende sonsuz büyüme, felaket için yazılmış bir reçeteden başka bir şey değildir. Daha şimdiden gezegen sınırlarını aşıp duruyoruz. Bu can alıcı kırmızı çizgileri aşmamalıyız çünkü onların ötesinde bizi bekleyen şey, kaos: İnsanların ve yaşayan dünyanın geri kalanının kitlesel imhası. Üstelik bu, şu andaki ekonomik faaliyet seviyelerinde. Bunu ikiye katlamak, sonra bir daha ikiye katlamak istiyor musunuz sahiden? Ama bu yapılamaz ki.

Büyüme, sermaye birikimi için yapılan bütün girişimlerin, kâr etme çabalarının, kendimizi zengin etme çabalarının toplam sonucudur. Ekonomik büyüme ile bunu götüremeyiz.

Bugüne kadar bunun yapılmasının tek yolu, dünyanın en güçlü bölgelerinin, dünyanın daha güçsüz bölgelerinden fiilen materyal ve ucuz emek gücünü çalıp bunu kendi para kasalarımıza aktarmakta dünyanın gittikçe daha fazla alanını kullanmamızdı.

Ama tabii, ondan sonra dünyanın gittikçe daha fazla bölgesini çöplük olarak kullanmamız, çöplerimizi sonunda bütün dünya temelde bir hafriyat ve çöplük alanına dönüşene kadar atmamız gerekecekti. Tüm atmosfer bir karbondioksit çöplüğü halinde. Şehirlerimiz birer hava kirletme çöplüğü. Topraklarımız bir-iki gün kullandığımız, sonra da sıkılıp attığımız ve arkamızda bıraktığımız bir çöplük sahası.

Eğer ekonomik büyüme devam edecekse, bunu yapmak zorundayız. İhtiyacımız olmayan şeyleri satın almak, hemen sonra atacağımız şeyleri almak zorundayız, yoksa sistem gıcırdayarak durma noktasına gelir. Ve ekonomik büyüme gıcırtıyla durma noktasına gelirse, kapitalizm de gıcırtıyla durma noktasına gelir. Kapitalizmle ekonomik büyüme birbirinden ayrılamaz.

Büyüme, sermaye birikimi için yapılan bütün girişimlerin, kâr etme çabalarının, kendimizi zengin etme çabalarının toplam sonucudur. Ekonomik büyüme ile bunu götüremeyiz. Şimdiye kadar gezegenin başına gelmiş olan en feci şey budur.

Ekonomik büyümeyi sürdüremiyorsak, bu, kapitalizmi sürdürmeyi de başaramayız demektir. Bu da yeni bir sisteme ihtiyacımız var demektir. Yeni bir sistem diyorsam, eski bir sistemin yeni bir kopyasını kastetmiyorum tabii. Ben Sovyet Komünizmi istemiyorum. Bence o da feci bir sistemdi. Aslında o da büyümeyle kafayı bozmuş bir sistemdi; devlet planlamacılığıyla muazzam miktarda emek gücü ve muazzam miktarda kaynağı son derece verimsiz bir biçimde seferber ederek devasa seviyelerde büyüme gerçekleştirmenin peşindeydi. Bu, hem bir çevre faciasına yol açtı, hem de insanî bir faciaya.

Yanlış şeyleri ölçmek…

Dolayısıyla, yeni sistemler tasarlamak zorundayız: İnsanın mutluluk ve esenliğini yurtiçi gayri safi hasıla ile birbirine karıştırmayan yeni sistemler. Bu ne kadar çılgınca bir fikir ki? Keyfi bir rakam seçiyoruz ve diyoruz ki: “İşte ekonomimiz büyüyor, yaşasın! Harika gidiyoruz! Her şey bizim için çalışıyor!” Valla, şurası açık ki, öyle olmuyor işte. Elde balyozla gece bir mağazaya dalıp oradaki bütün malları yağmalayıp götürsek, ekonomik büyümeye katkıda bulunmuş oluruz. Çünkü birisinin mağazayı tamir etmesi, birisinin çalınan malların yerine raflara yenilerini koyması, polisin bunu kimin yaptığını bulması, mahkemelerin de bizi yargılaması gerekir. Bütün bunların ekonomik büyümeye katkısı olur tabii de insanın esenliğine katkıda bulunmuş olur mu peki? Cevap: muhtemelen hayır. Bir nehre çöplerimizi atarsak, başkaları nehirdeki kirlenmeyi temizlemeye uğraşacaktır ve bunun da ekonomik büyümeye katkısı olacaktır, ama esenliğimize katkısı olacağını söyleyemeyiz. Yanlış şeyleri ölçmekle meşgulüz biz.

Paramızın doğal servet edinme hakkına dönüştüğünü söylüyorlar bize. Niye ki?

Ama kapitalizmin tek problemi bu değil. Onun yaptığı başka bir şey daha var. Kapitalizm bize paramızın hiçbir insanın elinden çıkmamış nesnelere dönüşebileceğini söylüyor. Yeterli paran varsa bir toprak parçası alabilirsin diyor bize. Ya da özel uçağınla atmosferi kirletme hakkını satın alabilirsin diyor. Ya da mavi yüzgeçli orkinos filetosu satın alabileceğimizi söylüyor – o türü yokoluşa sürüklemekte olmamıza rağmen. Ya da kesilmesi Amazon ormanlarında yoğun yıkım yaratmasına rağmen sen gene de maun ağacından mobilya satın alabilirsin diyor kapitalizm. Bu bizim hakkımız oluyor. Paramızın doğal servet edinme hakkına dönüştüğünü söylüyorlar bize. Niye ki? Bize bir sterlinin, doların, yen’in ya da başka bir şeyin bir simgeye, itibarî paraya dönüştüğünü, bunun bize hiçbir insanın imalatı ya da el yapımı olmayan belirli miktarda bir zenginliğe hak kazandırdığını söyleyen gayri adil bir ilke. Hayatta yok böyle bir şey. Ama işte bu gayri adil varsayım, kapitalizmin yüreğini oluşturuyor. Yani, yeterli parayı biriktiren, tevarüs eden ya da gasp edenlerin o parayı ortak hazinemizden yani hepimizin hayatta kalması için temel dayanağımız olan ortak malzemeden, müşterek kaynaklarımızdan devasa bir parçayı kapıp götürmek için rahatça kullanabilecekleri varsayımına dayanıyor.

Eş-dost-ahbap kapitalizmi

Dahası, bu paranın sahipleri o parayla ne isterlerse yapabilirlermiş gibi, sanki bu onların doğal hakkıymış gibi davranıyorlar. Bir uçak satın al. O uçağa binlerce litre jet yakıtı doldur. Ondan sonra ailenle birlikte dünyanın yarısını kat et. Afrika’da küçük bir köyün bir yıllık karbonunu bu gezide atmosfere sal. Bu hakkı sana kim veriyor peki? Sermaye veriyor tabii.

Kapitalizmin temel inançlarından biri, paranı doğal servet edinmek için kullanabileceğin, onu doğal servete dönüştürebileceğin inancı. Ama bunu yapabileceğini söyleyen bir adalet ilkesi, adil bir insan hakkı yok.

O yanlış, gayri adil ilkeyi alıyorsun, sonra da artık kapitalizm bitti diyorsun.

Kapitalizm çevre krizimizin, insani krizimizin, sosyal adalet krizimizin ta kalbinde yer alıyor, ama bizim tek yaptığımız şey, kapitalizmi muhafaza etmek. Aslında bunu yapmakta o kadar başarılıyız ki, kapitalizmin kendisinden bahsetmiyoruz bile.

Yani şöyle söyleyeyim, ben bu işi 34 yıldır yapmaktayım ve ancak son birkaç yıldır kapitalizmin kendisinden bahsetmeye başladım; ondan önce tüketici kapitalizminden, eş-dost-ahbap kapitalizminden bahsediyor, sadece onların kötü şeyler olduğunu sanıyordum.

Kapitalizm, biraz da kömür gibi. Kömür, bazılarımız için çok yararlı oldu, içimizden bazılarını zengin etti ama artık onu geride bırakmak zorundayız, çünkü fark ettik ki kömür faydadan çok zarar getirmekte.

Sistemimizin bütün tabanına, ekonomimizin bütün tabanına, medeniyetimizin yaslandığı bütün tabana fiilen hayır demenin gerektirdiği bilişsel sıçrama asıl sorunu oluşturuyor. Bu o kadar büyük ve acı veren bir edimdi ki, hiç farkına varmadan, bilinçsiz bir şekilde, bunu yapmaktan kendimi alıkoydum. Sanıyorum pek çoğumuzun, hatta bütün toplumun yaptığı da bu işte – yüzleşmeden kaçınma.

Ne var ki bu meselenin gözlerinin içine bakmak zorundayız: Bunun bir sorun olduğunu kabul etmek zorundayız. Bakın, bu konunun üzerine gitmeyi bu kadar zorlu kılan şeylerden biri de, kapitalizmin birçok kişiyi zengin etmiş olduğu konusunda hiçbir şüphe olmaması. Gerçekten de kapitalizm birçok kişinin hayatını daha iyi hale getirmiş bulunuyor. Ama, öte yandan, birçok kişinin hayatını da daha kötü hale getirmiş olduğuna da şüphe yok. Zira kapitalizm daima kölelikle, sömürüyle, kolonyal hırsızlıkla ve başka halkların kaynaklarının yağmalanmasıyla iç içe olmuştur.

Kapitalizm hastanelerimizi, okullarımızı, üzerinde yaşadığımız altyapıyı ve refahımızın büyük kısmını sağlayan parayı da yaratmıştır. Dünyanın bazı insanlarına muhteşem hizmetler sağlamıştır. Ama bu, biraz da kömür gibi. Kömür, bazılarımız için çok yararlı oldu, içimizden bazılarını zengin etti ama artık onu geride bırakmak zorundayız, çünkü fark ettik ki kömür faydadan çok zarar getirmekte. Aynı şekilde kapitalizmi de geride bırakmak zorundayız, çünkü şimdi artık görüyoruz ki onun da faydadan çok zararı var.

Ve nasıl ki kömürü bırakıp yenilebilir enerjiye ve enerji tasarrufuna geçmek zorundaysak, kapitalizmi de bırakıp insan esenlik, sağlık, refah ve mutluluğuna geçmek zorundayız: Yani, yurtiçi gayrisafi hasılayı azamiye çıkarmayı hedeflemeyen, insanın ve yaşayan gezegenin esenliğini maksimize etmeyi hedefleyen bir sisteme geçmemiz şart.

Herkes zenginler gibi yaşarsa, 100 gezegen gerekir

Peki bu sistem neye benziyor? Bu sistemin özünde yatan, benim kişisel yeterlik-kamusal lüks diye adlandırmak istediğim ilke. Eğer hepimiz kendi özel lüksümüzü maksimize etmeye çalışırsak, yani örneğin bol yatak odalı, kocaman bir bahçesi olan, özel yüzme havuzuna, özel tenis kortuna, çocuklar için özel oyun alanına sahip, kendi özel sanat koleksiyonumuzu barındıran bir ev satın almaya kalkışırsak, doğrusu bu ya, bütün bunları içine alacak fiziki bir mekân dahi bulmak imkânsız olacaktır. Bu şekilde bir hayat tarzı tutturmak istersek öylesine büyük bir alana ihtiyaç duyacağız ki bu şartlar altında Londra, İngiltere’nin büyük bir kısmını, İngiltere de gezegenin büyük bir kısmını kaplayacak, yeryüzünde başka herhangi bir ülkeye yer kalmayacak.

Bugün herkes çok zengin insanların yaşadığı gibi yaşamaya kalkarsa birçok gezegene, beş gezegene, on gezegene, yüz gezegene ihtiyacımız olacak. Ama sadece bir tane gezegenimiz var.

Oysa, bunun yerine şöyle dediğimizi düşünelim: Lüksümüz olsun gene, ama bu kamusal lüks olsun; muhteşem kamusal yüzme havuzlarımız, şahane tenis kortlarımız, müthiş sanat koleksiyonlarımız, muazzam müzelerimiz, devasa halk merkezlerimiz, devasa gençlik merkezlerimiz, devasa oyun alanlarımız, kendimiz için biriktirdiğimiz bütün o harika şeyler olsun, ama hepsini kamusal yarar için yapalım. O zaman, o alanları yaratırken, başka insanların alanlarını almamış, aksine, başka insanlar için alan yaratmış oluruz. Herkes kendisi için özel alan yaratmaya çalışınca bu kaynakları nasıl yeniden yeniden yeniden çoğaltmak zorunda kalıyorsak, bunu kamu için yaptığımızda, çok daha az kaynak kullanmış olacağız. O zaman, çevre tahribatı olmaksızın, gayet yüksek hayat standartlarına sahip gerçekten zengin ve doyurucu bir hayatımız olacaktır.

Elbette kendi özel alanlarımız da olmalı, ama özel alanlar bütün paranın döndüğü, tüm tüketimin yapıldığı, tüm uğraşların yürütüldüğü alanlar olmamalı. Daha iyi kamusal alanlara, paylaşacağımız şeylerin bulunduğu alanlara ve kapitalizmin paramparça ettiği toplumsallıkları bu paylaşma süreci ile yaratacağımız yerlere sahip olmak için uğraşmalıyız. Böyle bir toplumsal lüks kavramı etrafında topluluklar inşa edebiliriz.

Yeni bir ekonomik sisteme ihtiyaç var

Bu yüzyılı tamamlamamızın başka bir yolu olduğunu sanmam. Günümüz zenginlerinin krallar gibi yaşayacağına, günümüz yoksullarının da zenginler gibi yaşayacağına, herkesin mütemadiyen yayım yayım yayılacağına, kapitalizmin bize söylediği şekle uygun olarak yığım yığım yığınak yapacağına ve böylelikle, şu anda yaptığımız gibi her yirmi dört yılda bir ekonomik faaliyetlerimizi ikiye katlayacağımıza inanmayı sürdürürsek, bunun tek muhtemel sonucu olacaktır: Felaket.

Tümüyle yeni bir ekonomik sisteme ihtiyacımız var çünkü kapitalizm tümüyle diğer insanlardan kaynak söküp almaya bağlı bir sistem.

Ve kapitalizm, aynı zamanda, tümüyle savaşa bağımlı bir sistem. İnsanlar, ellerindeki kaynakları başkalarına verip karşılığında avuçlarını yalamak istemezler. Onun için de, direnirler. Dolayısıyla, onların bu direnişini kırmak için güçlü ülkeler tanklarıyla, toplarıyla, uçaklarıyla, ordularıyla gelir, insanları kendi deliklerine geri tıkmak ve istedikleri kaynakları da onların elinden almaya girişir. Irak savaşı bunun klasik örneği idi. Bu, açıkça petrol için girişilmiş bir savaştı ve onun gibi bir yığın savaş yapıldı – Kaynak Savaşları diyoruz bunlara. Hâlâ dünyanın dört bir tarafında yürütülüyorlar. Kaba kuvvete ve askerî saldırıya yaslanmayan ya da topraklarını, kaynaklarını ve emeklerini gasp etmek için insanları ezmek ve köleleştirmek üzere daha sinsi bir sistem geliştirmeyen bir kapitalist sistem tasavvur etmek çok zordur. Bu, pek çok insanı çok büyük çapta zengin kılmış bir sistemdir. Ama ayrıca onun pek çok insanı yoksullaştırmış, yoksunlaştırmış ve köleleştirmiş olduğunu da inkâr etmenin hiç anlamı yok.

Kapitalizmin çevre üzerinde yarattığı etkiler belirginleştikçe, onun yoksullaştırdığı insan sayısının zenginleştirdiklerinden çok daha fazla olduğu ortaya çıkacaktır. Bu mesele üzerinde yeniden düşünülmesi, şimdiye kadar insanlığa yapılmış en büyük idrak çağrısıdır.

Zorlu bir uğraş bu. Ve karmaşık. Basit bir cevabı da yok. Aslına bakarsanız, ekonomik büyüme ve YİGSH gibi basit cevaplar soktu bizi bu keşmekeşin içine. Bu uğraşı için gezegenin en iyi beyinlerine ihtiyacımız olacak. Bunların çoğu da kurumsal kimlik taşımayanlardan gelecek, çünkü kurumsal yaşam muhakeme yeteneğimizi öldürüyor.

Esas ihtiyaç duyduğumuz şey, birçok farklı alandan bağımsız düşünürlerin bir araya gelmesi ve tüm gezegen sistemini – kapitalizm dediğimiz bu gezegen sistemini – yeniden düşünmesi.

Kategori: Ekonomi

Ekolojik YaşamManşet

Boktan meslekler… (fenomeni üzerine) ~2

“Çıkıntı” antropolog David Graeber‘in Strike Magazine için yazdığı, John Riordan‘ın çizimleriyle beslediği çarpıcı ve samimi makaleyi,  Strike Magazine‘den aldığımız izinle, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Tuğçe Tuğran‘ın çevirisiyle iki bölüm halinde sunuyoruz.

David Graeber

Yazının ilk bölümü için tıklayınız

***

Eminim ki bu tip söylemler hemen karşı tepkileri davet ediyor. ‘Sen kim oluyorsun da hangi işin gerekli, hangisinin gereksiz olduğuna karar veriyorsun?’ ‘Zaten gerekli iş nedir ki? Sen antropologsun, bunun gereği nedir?’(Gerçekten de bir çok tabloid okuru işimin boşa harcanan devlet parasına güzel bir örnek oluşturduğunu düşünebilir). Ve bir anlamda haklılar da. Bir işin toplumsal değerini nesnel olarak ölçmenin yolu yok.

Dünyaya pozitif katkısı olduğuna inanan bir kişiye kalkıp da bunun aslında böyle olmadığını söyleyecek değilim. Ama ya kendi işinin anlamsız olduğunu düşünen diğerleri? Kısa bir süre önce on iki yaşından beri görmediğim okul arkadaşımla bir araya geldim. Görüşmediğimiz yıllar içinde önce şair, sonra da bağımsız bir rock grubunun vokalisti olduğunu öğrenenince çok şaşırdım. Grubun şarkılarından bazılarını, söyleyen kişiyi tanıdığımı bilmeden, radyoda dinlemiştim. Yetenekli ve yaratıcı olduğu çok belliydi, yaptığı işle insanların hayatını aydınlatmış, daha güzel kılmıştı. Buna rağmen birkaç başarısız albümden sonra kontratını kaybetmiş, borçlar ve yeni doğmuş kızının varlığı onu kendi deyimiyle ‘hayatta yönünü kaybetmişlerin standart tercihi’ hukuk fakültesine gitmeye zorlamıştı.

Şu anda New York’taki önemli bir şirkette kurumsal hukuk danışmanı olarak çalışıyor. İşinin son derece manasız olduğunu, dünyaya hiçbir katkı sağlamadığını ve aslında var olmaması gerektiğini kendisi söylüyordu.

Burada sorulacak çok soru var. Bunlardan ilki şu olabilir: yetenekli şair-müzisyenler için aşırı az, şirket hukuku uzmanları için sonsuz talep üreten bu toplum hakkında ne söylenebilir? (El cevap: eğer dünya nüfusunun yüzde biri servetin en büyük kısmını kontrol ediyorsa, bizim piyasa dediğimiz şey de bu insanların tercihlerini, önemli ve gerekli bulduğu şeyleri yansıtır, başka kimseninkini değil). Daha önemlisi bu tarz işlerde çalışan insanların, bütün bunların farkında olduğunu da gösterir. İşinin saçma olmadığını düşünen tek bir şirket hukuku uzmanı ile tanıştım mı, bilemiyorum. Aynı şey, yukarıda bahsettiğim bütün sektörler için geçerli.

Bir partide tanıştığınızda, hele ki ilginç sayılan bir işiniz varsa (örneğin antropologsanız), kendi işlerini tartışmaktan kaçınan bir maaşlı çalışan grubu var. Bu insanlara birkaç içki verin, işlerinin gerçekte ne kadar yersiz ve aptalca olduğu hakkında tiratlar atmaya başlayacaklar.

Bu derin bir psikolojik şiddettir. Bir insan gizliden gizliye, yaptığı işin aslında var olmaması gerektiğine inanıyorsa, iş haysiyetinden nasıl bahsedebiliriz? Bunun derin bir hiddet ve öfke yaratmaması mümkün mü? Yine de günümüz sisteminin garip dehası burada yatıyor. Yöneticiler bu kızgınlığı gerçekte anlamlı işler yapma şansını yakalamış insanlara yöneltmenin bir yolunu bulmuşlar-tıpkı balık kızartan insanlarda olduğu gibi. Örneğin, genel bir kural olarak bir işin diğer insanlara ne kadar yararı var ise sahibine o kadar az para kazandırdığını söyleyebiliriz.

Önceden de söylediğim gibi nesnel bir ölçüt bulmak kolay değil ama genel bir anlayış geliştirmek için şu soruyu soralım: bir işi icra eden insanların tamamı pat diye yok olsaydı ne olurdu?

Hemşireler, çöpçüler veya tamirciler hakkında ne derseniz deyin, birdenbire yok olacak olsalardı, bunun sonuçlarını hemen ve felaket düzeyinde hissederdik. Öğretmenlerin veya liman işçilerinin olmadığı bir dünya kısa zamanda sıkıntıya düşer, hatta bilimkurgu yazarları ve ska müzisyenleri olmadan daha eksik bir yer olurdu.

Ama genel müdürler, lobiciler, halkla ilişkiler uzmanları, risk yöneticileri, telefonla satış yapan kişiler, mübaşirler ve hukuk danışmanları aynı şekilde yok olsaydı dünyanın bundan nasıl bir zarar göreceği çok açık değil (bazıları daha iyi olacağını bile söylüyor). Yine de birkaç istisna dışında-doktorlar gibi- kaide şaşırtıcı biçimde doğru görünüyor.

Bundan daha da çarpık olan, işlerin böyle olması gerektiğine dair yaygın kanı. Bu sağcı popülizmin gizli güçlerinden bir tanesi. Bunu İngiltere’de görmek mümkün. Tabloid basın kontrat ihtilafları sırasında greve giden yol işçilerini Londra’yı felç etmekle suçlayarak onlara karşı öfkeyi körüklüyor.

Yol işçilerinin Londra’yı felç edebiliyor oluşu, işlerinin gerçekten de vazgeçilmez olduğu gösterir ve insanları asıl kızdıran da bu galiba. Cumhuriyetçilerin, kamuoyunda okul öğretmenlerine ve otomotiv sektöründe çalışan işçilere -sözüm ona şişirilmiş maaşları ve mesleki avantajları yüzünden-karşı öfke seferberliği yaratmakta inanılmaz derecede başarılı olduğu ABD’de bu durum daha da bariz. (Tabii ki bu öfke asla sorunun asıl kaynağı olan okul yönetimleri ve otomotiv sektörün yöneticilerine yönelmiyor). Kendilerine verilen mesaj şuna benziyor: ‘Siz çocuklara bir şeyler öğretiyor, arabalar yapıyorsunuz. Gerçek işleriniz var! Bunun üstüne bir de orta sınıfa hak görülen emeklilik maaşları ve sağlık sigortası istemeye nasıl cüret edersiniz?’.

Eğer birisi oturup sermayenin gücünü muhafaza etmeye yarayan bir çalışma sistemi geliştirmek isteseydi, bundan daha iyi bir iş çıkaramazdı herhalde. Gerçek ve verimli işleri olan insanlar acımasızca, son damlasına kadar sömürülüyor. İnsanlığın geri kalanı ise küresel düzeyde korku içinde yaşayıp nefret edilenler, işsizler ve daha büyük bir grup olarak hiçbir şey yapmaması için maaş ödenen insanlar olarak üçe bölünmüş durumda. Bu son gruptakilerin pozisyonları, yönetici sınıfın (müdürler vs.) bakış açısını ve hassasiyetlerini-özellikle de parasal sembollerini- benimsemeleri için tasarlanmış ve aynı zamanda yadsınamaz bir değeri olan işler yapan herkese karşı da öfke uyandırmayı hedefliyor.

Tabii ki bu sistem bilinçli olarak tasarlanmış değil. Bir yüzyıllık deneme yanılmanın ürünü. Yine de, bu kadar teknolojik ilerlemeye karşın neden hepimizin günde üç-dört saat çalışmadığının tek açıklaması bu.

 

David Graeber LSE (London School of Economics)de Antropoloji Profesörü. Bu makale ilk olarak Strike! ‘da yayınlanmıştır.

 

Yazının ilk bölümü için tıklayınız

Yeşil Gazete için çeviren: Tuğçe Tuğran

Yazının özgün hali (ingilizce) için tıklayınız

(Strike Magazine, Yeşil Gazete)

 

Kategori: Ekolojik Yaşam