Köşe Yazıları

Politikacı gözüyle ırkçılık ve ırkçılar – Sermin Özürküt

Irkçılığın dünü bilinmeden bugününü anlamak ve yarın nereye gideceğini kestirebilmek güçtür. Bu güçlüğü,  uluslararası toplum, bugün Kudüs meselesinde yaşıyor. Kudüs, üç büyük tek tanrılı dünya dini olan Musevilik, Hristiyanlık ve İslam için eşdeğerde öneme sahip bir kenttir. Böylesi bir eşdeğere Kudüs’ün temsil ettiği dinlere inanan tüm dünya ulus etnisiteleri de önem verir. Bu önem, Birleşmiş Milletler (BM) kararlarında  yer alır. Ancak İsrail, 1980 yılında ülke azınlık etnisitesi olan müslüman ve hristiyan araplar ile uzlaşmadan Kudüs’ü başkent ilan eder. Bu karara, günümüze gelindiğinde ABD de katılır. Bugün Kudüs’ün sadece museviliğe verilmesini  savunan İsrail ve ABD, dünün de BM ırkçılık konferanslarını terkeden ve boykot eden devletleridir.

               BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri, Navanetham (Navi) Pillay (2009)

Irkçılığa karşı mücadelenin değerlendirildiği bu konferanslar, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından düzenlenir.  BM, konferanslar ile, 1966 yılında üye devletlerin imzasına açılan ’Irkçılığın tasfiyesine dair sözleşme’nin uygulamasını izler. Irkçılığa karşı mücadele toplantılarının ilkleri, 1978 ve 1983 ’de Cenevrede yapılır. Ancak  bunların en yığınsalı, 2001 yılında  Apartheid’in ülkesi G.Afrika Cumhuriyetinde yapılanıdır. Durban kentinde yapılarak ’Durban I’ adını alan bu konferansı, İsrail ve ABD terkeder. Aynı ülkeler, 2009’daki Durban II’yi de boykot ederler. Boykot kararını, o günün BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri, Navanetham (Navi) Pillay geri aldırmaya çalışır. Başaramaz. Pillay, boykot sürecindeki açıklamasında, ’Dünyada musevilik ve islam düşmanlığının artacağı konusunda kaygılıyım’ der.

Dediği gibi de olur. Apartheid’i yaşamış olan G. Afrikalı hukukçu Navi Pillay’ın kaygısı gerçeğe dönüşür. Daha sonraki yıllarda özellikle Avrupa’da var olan ırkçı kitle partilerine yenileri eklenir. Bu partiler de, musevilik üzerinden yahudi düşmanlığı (antisemitizm) yaparlar. Düşmanlık yapılan bir alan daha açarlar. İslam üzerinden bu dine inanan etnik gruplara karşı düşmanlık yürütürler. Resmi dinleri hristiyanlık olan bu ülkelerin ırkçıları, salt musevi ya da müslüman oldukları için yahudileri ve islama inanan tüm etnisiteleri, kendi kültürlerine tehdit sayar. Üstelik de bunu ırkçı olmadıklarını söyleyerek yaparlar. Irkçılık inkarını o kadar iyi yaparlar ki, seçmen tabanları giderek genişler ve ırkçı partiler yükselişe geçer. Yükselişi sağlayan, bu partilere oy veren  seçmen tabanıdır. Hem sağ hem sol kanat partilerinden ırkçılığa kayan bu seçmen tabanı, kendi kültürünü tehdit altında görür. Doğdukları ve yaşadıkları yerdeki kültür, azınlıktaki dinlere inanan etnik gruplarca  bozulmaktadır. Oysa diğer etnik gruplardaki insanlar, doğdukları yerler dışında yaşayan insanlardır. Her insan gibi yaşanılan yeri seçebilmiş ama doğdukları yeri seçememişlerdir. Çünkü, hiçbir insan nerede doğacağını seçemez. Her insan gibi dünyanın herhangi bir yerinde doğar. Bu nedenle insanların nerede doğduğundan çok nasıl yaşadıkları önemlidir. Bu önemi, İkinci Dünya Savaşının ırkçı vahşetini yaşamış olan  musevi düşünür Abraham Joshua Heschel şöyle açıklar: Hiç kimse özgeçmişini, doğduğu gün yazamaz”.

Heschel’in dediğinin tersine ırkçı seçmen, yapılan işler yerine  sadece doğum ile elde edilen nitelikleri öne çıkarır. Ancak,  bu seçmen tabanı da aynen Avrupa’nın ırkçı kitle partileri gibi ırkçı olduğunu reddeder. Reddederken ama’lı fakat’lı cümleler kurar. Cümlelerin ama’ya gelene kadarki kısmı, ama’dan sonraki kısmın ırkçı söylemini gizlemek içindir. Ama’lı görüşlerin en çok kullanılanı, “Irkçı değilim ama, …” diye başlar. Ama’dan sonra aşağılanan etnisiteyi çağrıştıracak kültürel bir ögeye karşı olunduğu söylenir. Örneğin, “Irkçı değilim ama, dünyadaki her komploda Musevilerin parmağı vardır ’der. Aralarında Araplar da olmasına karşın genelde Museviliğe inananların çoğu Yahudilerdir. Böylece Yahudilerin tümünü birden komplocu ilan eder.  Bir başkası, doğrudan ırkçı olduğunu reddetmeden cümlenin başında taviz verir ve ‘ama’ sını koyar. Örneğin,   “Tabii ki İslam’ın da alkol karşıtlığı gibi iyi yanları var ama İslam dini, şiddete eğilimli ve gerici bir dindir” der. Bunu diyerek İslam’a inanan Araplık, Türklük gibi birçok etnisiteyi bir kalemde gerici ve şiddet yanlısı ilan eder. Irkçılığa eğilimli seçmen bir de empati cümlesi kurar.   “Mültecilerin durumu içler acısı ama çoğunun da suç işleme alışkanlığı var” der. Bunu diyerek mülteci konumunda olan tüm etnik grupları potansiyel suçluya dönüştürür.

Yisrael Beiteinu (İsrail Evimizdir) Partisi’nin lideri Yisrael Lieberman

Görüşlerini bu üç tür, ‘inkar-taviz-empati’ sözleriyle ifade eden gündelik ırkçılar, ırkçı partilerin seçmen tabanı olmaya adaydır. Bu adaylık, çözüm göstermeden seçmenin duymak istediğini söyleyen popülist parti politikası ile oya dönüşür. Bu dönüşme ile ırkçı partiler, iç politikada ırkçılığı yükseltirler. Bu yükseliş, koalisyon ortağı olma düzeyine kadar geldiğinde de dış politikayı etkiler. Örneğin İsrail, 2009 yılındaki BM ırkçılık toplantısını boykot ettiğinde dışişleri bakanı, Yisrael Beiteinu (İsrail Evimizdir) Partisi’nin lideri olan Yisrael Lieberman’dır. ’İsrail Evimizdir’ Partisi, sağ kanat hükümetlerinin birçok kez ve hala koalisyon ortağıdır. Avrupa’dakilere benzer biçimde aşırı sağ, sağ populist gibi adlarla betimlenen bu ırkçı parti, koalisyon partisi olarak hükümet kararlarını etkileme olanağına sahiptir. Bu etkileşim, Kudüs kararı ile İsrail’in ülke dışında yaşayan  çoğunluk etnisitesi yahudilik ile azınlık etnisitesi araplığa kadar uzanır. Özellikle Avrupa’da göçmen ya da azınlık olarak yaşayan yahudiler ile müslüman araplara karşı düşmanlık yükselişe geçer. İsrail’in Kudüs kararına ABD’nin onay vermesi ile de antisemitizm (Yahudi düşmanlığı) ivme  kazanır. Irkçılık, nasıl islam dini üzerinden müslüman etnisitelere ve bu arada da araplığa karşı düşmanlığa geçiş yapıyorsa; İsrail’in politikası üzerinden de yahudi düşmanlığına geçiş yapar. Çünkü ırkçı partiler ve seçmenleri, yaşamla kazanılanları değil doğumla elde edilen nitelikleri temel alır. Oysa önemli olan nerede doğulduğu değil nasıl yaşandığıdır. A. Joshua Heschel’in bu görüşünü, İslam düşünürü İbn-i Haldun da Mukaddime’ sinde şöyle özetler: 

Bir kimseyi ameli (ç.n. yaptıkları) geri bırakmışsa soyu onu kurtaramaz, yükseltemez, ilerletemez”. 

 

Sermin Özürküt

İsveç Sol Parti Eski Milletvekili