Köşe YazılarıManşetYazarlar

[2020’nin ardından] Sorgulanan küreselleşme, çevre ekonomisi ve iklim hareketi

2020 yılı, tarihteki yerini aldı ve eminim ileride en çok bahsedilen, araştırmalara konu olan bir yıl olacak. Şimdiden farklı alanlarda araştırmaları başlatmış durumda.

Covid-19’un dünya genelinde neden olduğu salgından önce IMF, 2020 yılında dünya ekonomisinin yüzde 3,3 büyüyeceğini tahmin ediyordu. Bu kurum, daha sonra salgına bağlı olarak 1929’da başlayan Büyük Buhran’dan sonra dünya ekonomisinde en sert daralmanın 2020 yılında yaşanacağını belirtti. Son çeyreğin verileri henüz açıklanmamakla birlikte, IMF’in beklentisi 2020 yılında dünya ekonomisinin yüzde 4,4 daralacağı yönünde.

Bu salgın, ekonomik büyümeye ilişkin eleştirilerin daha çok gündeme gelmesine neden oldu ve ekonomide gücün yeniden tanımlanması gereğine işaret etti. Ülkelerin ekonomik büyümesi, o yıl ülke sınırları içinde yapılan yeni üretimin ekonomik değeri, daha doğrusu parasal değeri ile ölçülür. Kriz sayesinde, biz sınırlı kaynaklar ile gerçekten insanlığın refahına hizmet eden ürünler mi üretiyoruz sorusunun daha sık ve yüksek sesle sorulmasını ve tartışılmasını sağladı.

Küreselleşmenin savunduğumuz kadar iyi bir gelişme olup olmadığını sorgulamamıza neden olan bir yıl yaşadık. Bazı sektörlerde özellikle tarım sektöründe yerel olabilmenin faydaları sıkça tartışıldı. Ekonomideki gücün; krizleri görebilmek, ona göre yatırım yapmak ve iyi bir kriz yönetimine sahip olmakla elde edilebileceğini görmemize neden oldu. Özellikle tarım alanında kendine yetebilen ve krizleri algılayıp ona göre yatırım yapan ülkelerin ekonomik gücü ellerinde tutacaklarını anlamamızı sağladı. Devlet bütçelerinde olası krizlere karşı kaynak ayırmanın, özellikle kırılgan grupları krizlere karşı dirençli hale getirmenin ne kadar önemli olduğunu politikacılara gösterdi.

Çevre ekonomisi, iklim krizi ve doğa

Covid-19’un neden olduğu salgın, iklim krizinin ve diğer çevre sorunlarının bu yıl daha çok tartışılmasını sağladı. Bazı sorunların daha öncelikli olabileceğini gördük. Bu kriz, insanın doğa ile olan ilişkisini yeniden tanımlamasına ve gözden geçirmesine vesile oldu.

2020 yılı, insanlık tarihi boyunca konuşulacaktır. Bazı alanlarda, özellikle teknoloji alanında yaşadığımız onca ilerlemeye rağmen, ne kadar kırılgan olduğumuzu gördük. İnsan merkezli yaşam anlayışı daha çok eleştirildi. Ekosistemin sağlığının, doğa ile dengeli bir ilişki kurarak sağlanabileceği her fırsatta dile getirilmeye başlandı. Bizi bekleyen en büyük tehlikenin ekosistemin çöküşünün olduğunu anlamamıza neden olan bir yıl geçirdik.

2020 yılı aynı zamanda, diğer canlıların yaşam alanları sürekli işgal ederek aslında kendi geleceğimizi de tehlikeye attığımızı görmemizi sağlayan bir yıl oldu. Vatandaşlık kavramını yeniden tartışılması gerektiğini gösterdi. Gençler, bu grup uzun yıllar boyunca seçimlerde oy verecek bir gruptur, ekolojik vatandaşlık kavramını benimseyip geleceklerini ona göre şekillendireceklerdir. Sorunların çözümünde toplumsal uzlaşının ne kadar önemli olduğunu gördüğümüz bir yıl oldu.

Editörün Seçtikleriİklim KriziManşet

Emisyonların beşte biri çok uluslu şirketlerden

Pekin merkezli Uluslararası İşletme ve Ekonomi Üniversitesi (Tianjin) ve Norveç Bilim ve Teknoloji Üniversitesi‘ndeki (UCL) akademisyenlerin gerçekleştirdiği yeni bir araştırmaya göre, karbondioksit emisyonlarının beşte biri çok uluslu şirketlerin küresel tedarik zincirlerinden geliyor.

Nature Climate Change‘de yayınlanan çalışma, çok uluslu şirketlerin varlıklarının ve yurt dışındaki tedarikçilerinin ürettiği emisyonları haritalandırdı ve yatırım akışının tipik olarak gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere olduğunu buldu. Yani emisyonlar aslında dünyanın daha yoksul bölgelerine taşeron olarak gönderiliyor.

Araştırma, çok uluslu şirketlerin tedarikçiler arasında daha fazla enerji verimliliğini teşvik ederek veya daha karbon verimli tedarikçiler seçerek sahip olabileceği etkiye de vurgu yapıyor.

İthal emisyonlar

Çalışmanın yazarlarının önerisi, emisyonların üretildiği ülkeler yerine yatırımın geldiği ülkelere tahsis edilmesi. UCL Bartlett İnşaat ve Proje Yönetimi Okulu’ndan Prof. Dabo Guan şunları söylüyor:

“Çok uluslu şirketler, ulusal sınırların çok ötesine uzanan muazzam bir etkiye sahip. Dünyanın önde gelen şirketleri iklim değişikliği konusunda liderlik ederlerse – örneğin tedarik zincirlerinde enerji verimliliğini zorunlu kılarak – emisyonları azaltmaya yönelik küresel çabalarda dönüştürücü bir etkiye sahip olabilirler.”

Tedarik zincirlerinin nerede kurulacağı gibi büyük yatırım kararları söz konusu olduğunda şirketlerin iklim değişikliği politikalarının çoğu zaman çok az etkisi olduğuna dikkat çeken Guan, “Emisyonları yatırımcı ülkeye atamak, çok uluslu şirketlerin bu kararların bir sonucu olarak ürettikleri emisyonlardan daha sorumlu oldukları anlamına geliyor” diye konuşuyor.

Karbon

Araştırma aynı zamanda çok uluslu şirketlerin yabancı yatırımlarından kaynaklanan karbon emisyonlarının 2011’deki tüm emisyonların yüzde 22’si olan zirveden 2016’da yüzde 18,7’ye düştüğünü de ortaya koydu.

Araştırmacılar, bunun, doğrudan yabancı yatırım hacminin daralmasıyla birlikte, endüstrileri daha karbon verimli hale getiren yeni teknolojiler ve süreçlerle birlikte “küreselleşmeme” eğiliminin bir sonucu olduğu düşüncesinde.  

Küresel yatırım akışını da haritalayan bilim insanları, gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere yatırımda istikrarlı artışlar olduğuna dikkat çekiyor: Örneğin, 2011 ile 2016 yılları arasında ABD’den Hindistan’a yatırım yoluyla üretilen emisyonlar yaklaşık yarı yarıya artarken (48,3 milyon tondan 70,7 milyon tona), aynı yıllarda Çin’den Güneydoğu Asya’ya yapılan yatırımlar yoluyla üretilen emisyonlar on kat arttı ( 0,7 milyon tondan 8,2 milyon tona kadar).

Tianjin Üniversitesi’nden baş yazar Dr. Zengkai Zhang konuyla ilgili şu ifadeleri kullanıyor: “Çok uluslu şirketler, yatırımları gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere giderek daha fazla aktarıyorlar. Bu, daha fakir ülkelere daha büyük bir emisyon yükü yüklerken gelişmiş ülkelerin emisyonlarını azaltma etkisine sahip. Aynı zamanda, yatırımlar daha ‘karbon yoğun’ bölgelere kaydırıldıkça, genel olarak daha yüksek emisyonlar yaratması da muhtemel.”

Şirketlerin yabancı yatırım payı

Çalışma ayrıca dünyanın en büyük şirketlerinin yabancı yatırım yoluyla ürettiği emisyonları da incelemiş. Buna göre de araştırmacılar Total SA‘nın yabancı iştiraklerinin, Fransa‘nın toplam emisyonlarının onda birinden fazlasını ürettiğini bulmuş.

BP, Amerika Birleşik Devletleri dışındaki herhangi bir ülkede, yabancı bağlı kuruluşları aracılığıyla, yabancılara ait petrol endüstrisinden, Walmart da yurtdışında Almanya’nın tüm yabancı sermayeli perakende sektöründen daha fazla emisyon üretmiş. Coca-Cola‘nın dünya çapındaki emisyonları, Çin‘in ev sahipliği yaptığı yabancıların sahip olduğu gıda ve içecek endüstrisinin tamamına eşit.  

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona günlerinde Dünya Günü

Her yıl çeşitli etkinliklerle kutlanan Dünya Günü, bu yıl ilginç bir olayın tüm küreyi etkisi altına aldığı bir döneme denk geldi. Doğayla şekillendirdiğimiz çarpık ilişkinin sonucu olarak ortaya çıkan koronavirüs salgını beraberinde birçok yeni tartışma, olay ve bakış açısını da ortaya çıkardı. Kimilerine göre bu süreçte doğa kendine gelirken kimilerine göre de salgın yeni bir yol çizmek için başlangıç kabul edilmeliydi. Ben daha çok ikinci söylemin tarafındayım. Çünkü kısa süreli değişimler uzun vadede pek etkili olamayacak kadar geçicidir. Bunun yerine felaketlerle beraber yeniden düşünmeyi öğrenmek ve doğa ile birlikte yaşadığımızı hatırlatan yeni bir yol arayışına girmek uzun vadede gerek insana gerekse de tüm diğer canlılara oldukça faydalı olacaktır. Yeni bir yol inşa etmek elbette ki kolay değildir. Ancak bir yerlerden başlandığında yolun taşlarının yolda döşeneceği de görülecektir.

1-Yerele yönel

Korona öncesi dönemin en belirgin özelliği küreselleşme olarak kabul edilebilir. Bugün bile koronanın yarattığı etkileri azaltmak için ortaya konulan tüm çözüm önerileri, küreselleşen dünyanın ana aksını oluşturan küresel ticaret ağlarını canlı tutmak etrafında şekilleniyor. Kendi içerisinde mantıklı bir çözüm önerisi olmakla beraber, korona sonrası dönemde değişmesi gereken dünyanın üzerine hem karbon, hem sömürü, hem de nitelikli dolandırıcıların zenginliği biçiminde yük olacaktır. Bu öneri mevcut sistemin devamlılığını, beraberindeki krizlerle birlikte sağlayacaktır ancak sonrası için çözüm değil sömürünün devamından başka bir anlam taşımayacaktır.

Bunun yerine yerelde üretimin bireysel olarak örülüp kooperatifçilik aracılığıyla kolektif bir sisteme evrilmesi için çaba harcamak daha faydalı olacaktır. Her anlamda kurulabilecek bu mikro alanlar dünyaya rağmen değil, bir nevi dünya ile birlikte yaşamanın da yollarını şekillendirecektir. Üretim ve tüketim kooperatiflerinin mevcut teknolojik imkânlarla birlikte harmanlanması, daha uygulanabilir birçok alternatifi de doğuracaktır. Bunun başarılması tüketim kültürünü ve onu besleyen üretim zincirinin küresel karbon ayak izini de azaltacaktır. Bunun yanında yoksulluğu da azaltma potansiyeli taşıyan bu öneri, aynı zamanda biyoçeşitliliğin hiçe sayıldığı üretim faaliyetlerinin de alternatifini oluşturacaktır. Velhasıl, korona günlerinde geçirilen Dünya Gününde bunları hatırlamak dünya için oldukça faydalı olacaktır.

2- Onar, dönüştür, tekrar kullan, tekrar dönüştür

Küresel sermayenin önerdiğinin aksine tek kullanımlık yaşamak yerine, bireysel ya da kolektif olarak var olan eşyayı mümkün olduğunca çok kullanmak, hem harcanan suyu hem de harcanan enerjiyi önemli ölçüde azaltacaktır. O halde onarmak, tekrar kullanmak ve son tahlilde de başka bir ürüne dönüştürmek, yapılabilecek en anlamlı işlerden biri olacaktır. Hazır kendi alanlarımıza kapanmışken, bu yolun pratikte nasıl işlevsel olduğunu da keşfetmek mümkün hale geldi. Evinizden, köyünüzden, bahçenizden ya da deponuzdan başlayabilirsiniz. Tüketim kültürünü ayakta tutan bir diğer önemli ayak da tüketim sıklığımızdır. Bu sıklık, dünya üzerine bindirdiğimiz yükün de belirleyicisidir.

3-Bilime kulak ver

Bilimsel gerçekler birçok konuyu anlamamıza yardımcı olacak yegâne araçlardır. Bugün ortaya çıkan pandeminin ana nedenlerinden biri de bilime inanmayanların dünya üzerindeki egemenliğidir. Bilimsel bilginin önerdiğinin aksi yönündeki aktivitelerle (ormansızlaşma,  çevre tahribatı, kömür santralleri, HES’ler, nükleer santraller, aşırı plastik üretimi vb.) doğanın milyonlarca yılda kurduğu denge altüst edilmiş ve normalde insanla karşılaşmaması gereken yaban dünya, adeta insanların mutfağına kadar sokulmuştur. Bununla beraber var olan küresel erişimin kolaylığı da bu yaban hayattan bir şekilde çıkan çeşitli hastalıkların tüm dünyaya kolayca yayılmasına neden olmuştur. Artan nüfus, daralan yaban çevre, habitat tahribatı, aşırı tüketim, aşırı kirlilik ve daha birçok etmen mevcut sistemin ayrılmaz bir parçasıdır. Pandemiler de bu sistemin yarattığı tahribatların dolaylı katkısıyla daha hızlı yayılmaktadır.

Bu sebeple yeni bir yol bulma çabasından ziyade mevcut sistemin devamında ısrar etmek, benzer vakaların da tekrar edeceğinde karar kılmak anlamına gelmektedir. Kaldı ki önümüzdeki yıllar birçok başka açıdan da zorlu geçecektir. Kuraklık, su kıtlığı, yağışlardaki azalma, buzul erimesi, deniz seviyesi yükselmesi, tarımsal üretimdeki azalma ve daha birçok durum önümüzdeki dönemlerde karşılaşacağımız sıkıntılardan bazılarıdır. Bunların etkisini ortadan kaldırmak kısa vadede elbette mümkün değildir. Ancak etkisini azaltmak ve uzun vadede bu sorunları tamamen bertaraf etmek mümkündür. Bunun da yegâne çözümü bilimin söylediklerini dinlemekten geçmektedir.

Yukarıda saydığımız üç madde daha da çoğaltılabilir ya da içerikleri daha da genişletilebilir. Ancak zihinleri açması açısından üzerinde düşünülmesi gereken en önemli üç başlığın kısaca bu olduğunu söylersek yanlış yapmış olmayız.

*

Dünya Günü vesilesiyle dünyanın karşı karşıya olduğu tehditleri konu alan belgesel/filmler önermeyi düşünüyordum. Kendim de izlediğim aşağıdaki yapımları sizlerin de dikkatine sunarım

Kategori: Hafta Sonu

DuyurularManşetSağlık

Küreselleşme Döneminde Enfeksiyon Hastalıkları söyleşisi 3 Mart’ta İstanbul Politikalar Merkezi’nde

İstanbul Politikalar Merkezi (İPM) 3 Mart Salı günü “Küreselleşme Döneminde Enfeksiyon Hastalıkları: Aşıların Keşfinden ‘Tek Sağlık’ Kavramına” isimli bir söyleşi gerçekleştirecek. Fuat Keyman moderatörlüğünde gerçekleşecek söyleşide konuşmacı olarak ise Gelişmekte Olan Ülkeler Aşı Bilimsel Danışmanı Selim Badur yer alacak.

Çin’de ortaya çıkan yeni tip kornavirüsün (kovid-19) birçok ülkede yayılmasına ve ülkelerin önlem olarak teker teker sınır kapılarını kapatmaya başladığı gelişmelere de değinilecek etkinlikte küreselleşme döneminde enfeksiyon hastalıkları genel bir çerçevede ele alınacak ve tartışılacak.

3 Mart Salı saat 17.00 ile 19.00 saatleri arasında İstanbul Politikalar Merkezi’nin Karaköy Minerva Han’daki salonunda gerçekleşecek etkinliğe katılım için buradan form doldurabilirsiniz.

 

Kategori: Duyurular

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Su altından kıymetlidir

28Son dönemde azalan yağışlar ve özellikle İstanbul’u besleyen barajlardaki doluluk oranlarındaki düşüşlerle birlikte kuraklık tekrar gündemimize girmeye başladı. Aslında kuraklık kavramı yaşadığımız coğrafyada aklımızdan hiç çıkmaması gereken bir konu, çünkü ülkemiz yeterince yağış almıyor. Üstüne üstlük bir de hızla artan bir nüfusumuz var.

Eğitim hayatımız boyunca iki kavramı bolca duyduk: Suyu bol bir ülkeyiz ve tarımda kendisine yetebilen az sayıda ülkeden biriyiz. Bu kavramların eğitim sistemimize sokulduğu zamanlar düşünüldüğünde bu iki kavram da çok yanlış değil. Gökten düşen yağış miktarı dönemsel olarak farklılık gösterse de son yüz yıl içerisinde bir sorunu yoktan var edecek kadar değişmedi. Ancak cumhuriyetin ilk yıllarında 15 milyon olan nüfusumuz bugün 80 milyonu aşmış durumda. Bunun bize getirdiği önemli fark ise kişi başına düşen su miktarının neredeyse altıda birine düşmüş olması. Yani bundan yüz yıl önce suyumuz boldu, bugün ise su stresi yaşıyoruz. Bunun nedeni de suyun azalması değil bizim çoğalmış olmamız.

Küreselleşme riski

Bir diğer olgu da bizim oldukça dışımızda gelişen ve devletimizin tam da doğru tepkiyi veremediği küreselleşme olgusudur. Biz dünyanın başka bölgelerinin ihtiyaç duyduğu nesneleri burada daha kolay ve ucuza üretiriz, dünyanın geri kalanı da bizim ihtiyaç duyduğumuz nesneleri daha kolay ve ucuza üretir, sonra bu nesneleri birbirimize satarız. Aslında fikir olarak çok kötü gözükmese de konu gıda olduğunda küreselleşme ciddi sorunlara yol açabiliyor. Dünyanın muhtaç olduğu ve bizden başka kimsenin sahip olmadığı bir kaynağa sahipsek kendi şartlarımızı öne sürerek gıda güvenliğini sağlayabiliriz, ama ne yazık ki şu anda o durumda değiliz. Küreselleşme de kendimizi besleyebilme becerimizi elimizden almış durumda. Bundan dolayı ülke politikasında atmamız gereken en önemli adım kendi toprağımızda kendimizi besleyebilecek ürünleri yetiştirebilmeyi sağlamaktır.

Dünyada her sene kaynaklardan 3500 km3 su çekiliyor ve bu suyun sadece üçte biri verimli şekilde kullanılıyor. Kaynaklardan çekilen suyun neredeyse üçte ikisinden tarımda faydalanılıyor. Burada kolayca görebileceğimiz sorun, biz diş fırçalarken musluğu kapatsak da tarımda vahşi sulama yaptığımız müddetçe su stresimizin artacak olmasıdır.

Ayrıca ülkemizde tarımda kullanılan su miktarı da tarımsal üretim için gerekli olan mevsimlerde yeterli yağış alınıp alınmadığına bağlıdır. Çoğu bölgede üretilmesi planlanan ürünler sulama gerektirmektedir ve bu sulama miktarının azalan yağışlar sebebiyle artması doğaldır. Ülkemiz genelinde baktığımızda ise gerek yağış ile beslenen gerekse de sulama gerektiren tarımda kuraklık önemli risk faktörü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Özellikle yağış ile beslenen tarımda ülkemizin neredeyse tamamı bir kuraklık riski altında bulunmaktadır. Bu risk tahmin edebileceğimiz üzere Orta Anadolu’da yoğunlaşmakta ancak Trakya, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Karadeniz bölgeleri de orta-yüksek kuraklık riski kategorisinde değerlendiriliyor. Bu riskler üzerimize duraklamadan gelmekte olan iklim krizi ile birlikte çok daha fazla artacaktır. İklim değişikliği düşen toplam yağış miktarını değiştirmese de yağış rejimini etkileyerek kurak dönemlerin uzayarak şiddetlenmesine ve bu dönemler sonundaki yoğun yağışların da artmasına neden olacaktır. Yoğun yağışların artması ise suyun toprağın altına inip bitkilerin köklerini beslemek yerine akışa geçerek zarar kaynağı olmasına neden olacaktır.

Sulamalı tarım yapılan bölgelerdeki kuraklık beklentisi de benzer bir dağılım göstermektedir. Burada sulamalı tarımda ülkemizin büyük kısımlarında yer altı suyu kullanıldığını ve yer altı suyunun sürdürülebilir bir kaynak olmadığını eklemek gerekiyor. Eğer sulamayı nehirlerden aldığımız suyla yapmıyorsak kısa vadede suyumuzun tükeneceğini unutmamamız gerekiyor. Bugün, özellikle Orta Anadolu’da kuyulardan çekilen suyla yapılan tarım sürdürülebilir değildir ve en kısa zamanda bölgenin geleceği için alternatif ürün desenlerine geçilmesi gerekmektedir.

Kuraklık sinsi bir sorundur. En fazla yağış aldığını düşündüğümüz bölgelerde bile değişen yağış rejimi tarımsal üretimi ciddi biçimde etkileme yetisi taşır. Mesela Doğu Karadeniz dediğimizde aklımıza asla kuraklık gelmese de bugün için çay üretiminde ciddi bir kuraklık riski bulunmaktadır. Doğu Karadeniz’deki 210 bin ton çay üretiminin %98.5’luk kısmı ülkenin diğer bölgelerinde olduğu gibi orta-yüksek kuraklık riski altındadır. Ancak Gürcistan sınırına yakın ve çok kısıtlı bir bölgede bu risk orta seviyeye düşmektedir. Bu nedenle su konusunda artık rahatça yerimizde oturabilmemiz mümkün değildir. Su çok kıymetli bir kaynaktır ve besin üretiminin temelini oluşturmaktadır. Sürdürülebilir bir gelecekte önemli açlık sorunları ile karşılaşmak istemiyorsak suyumuza sahip çıkmak zorundayız.

Not: Bu yazıdaki verilerin tamamı World Resources Institute (WRI) tarafından sağlanmıştır.

Kategori: Hafta Sonu

Kültür-SanatManşet

SALT Galata’da Konferans: “Türkiye- Rusya: Yakınlaşmanın iki dönemi”

SALT15-16 Mart 2019 tarihlerinde “Türkiye-Rusya: Yakınlaşmanın İki Dönemi” başlıklı konferansa SALT Galata’da ev sahipliği yapıyor.

SALT’ın üyesi olduğu Avrupa müzeler konfederasyonu L’Internationale‘nin Our Many Europes [Avrupalarımız] projesinin ilk programı olan bu konferansta, iki ülkenin ilişkileri odağında ayrı modernlik deneyimleri ve kimlik kurucu pratikleri tartışmaya açılacak. Yüzyıl başı ve sonundaki temasları çevreleyen siyasi koşullar, yerel gelişmeler ve etkileşimlerin rolü değerlendirilecek.

20. yüzyılın başında yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti ve Sovyetler Birliği arasında devletler düzeyinde başlatılıp geliştirilen iş birliği yalnızca siyasi ve askerî konularla sınırlı kalmadı. Ticaret, eğitim, bilim, spor, kültür, sanat alanlarındaki ilişkiler, hızlı bir modernleşme ve kalkınma seferberliğindeki iki ülkeyi “Batı dışı” muhataplar olarak birbirine yakınlaştırdı. Cumhuriyetin ilk on yılında kültür ve sanat bağlamında, ressam Aleksis Griçenko’nun İstanbul ziyareti ve İbrahim Çallı’yla yürüttüğü çalışmalar, Muhsin Ertuğrul’un Dârülbedâyi’nin [hâlen İstanbul Şehir Tiyatroları] yeniden örgütlenmesinde Sovyetler’deki uygulamalardan yararlanması, Abidin Dino’nun Leningrad’daki Lenfilm Stüdyoları’nda kapsamlı araştırma ve üretimleri, Sovyet müzisyen ve bale sanatçılarının üç büyük kentte sahne alması gibi temaslar gerçekleşti. Sinemacılar Sergey Yutkeviç ve Lev Arnştam’ın 1933’te hükumetin davetiyle çektiği Ankara: Türkiye’nin Kalbi belgesel filmiyse, süregelen dostluğun en önemli sembollerinden oldu.

İkinci Dünya Savaşı ve akabinde Soğuk Savaş döneminde gitgide zayıflayan ilişkiler, 1990’larda değişen siyasi konjonktürün etkisiyle yeniden canlandı. Küreselleşme ve (neo)liberalizasyonla biçimlenen koşullar altında, kültür ve sanat alanlarından sivil inisiyatiflerin diyalogları yatay ilişkilere imkân sağladı. Sovyet coğrafyasından sanatçı ve küratörlerle yapılan ortak çalışmalar, İstanbul Bienali’nin yanı sıra, bireysel girişimlerle katılım gösterilen çeşitli uluslararası sergilerde yer buldu.

Türkiye-Rusya: Yakınlaşmanın İki Dönemi konferansı Türkçe ve İngilizce dillerinde gerçekleştirilecek; her iki dile simültane çeviri yapılacaktır. İki günlük program herkesin katılımına açık ve ücretsizdir.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Kültür-Sanat

Hafta SonuManşet

“Yenilenen” kentler / yeni-yenilenen kentliler: Üç büyük kasırga hipotezi ve geriplan

Türkiye kentleri, biri Yirminci Yüzyıl’ın başında, biri sonunda, biri de yüzyılın ortasında, bir önceki dönemlerden radikal biçimde kopmalarına neden olan üç büyük olay yaşadı. Bunlardan birincisi ve sonuncusu doğrudan, ikincisi ise dolaylı olarak, kentlerin kendi kültürel birikimlerinin dışından gelmiş akışlardan kaynaklanıyordu.

Birinci hipotez

Yüzyılın başındaki birincisi, yani 1915’deki Ermeni ve Süryani soykırımı ve hemen arkasından gelen “mübadele” ya da farklı kültürleri olan Rumları, Karamanlıları, Pontusluları zorunlu olarak göç ettirme, Anadolu coğrafyasındaki bütün yerleşimlerin yerel kültürlerini radikal bir biçimde yıktı ve yok etti. Yıkımın nedeni, 19. Yüzyıl için “küresel” diyebileceğimiz bir ideolojik akım olan milliyetçiliklerdi. İmparatorluktaki her “millet” bir biçimde bu milliyetçi akımdan etkilendi ve sonuç olarak İttihat ve Terakki’nin milliyetçi programı, bütün toplumu ve kentsel kültürleri yerle bir etti.

Bu kentsel kültürler, her kentin kendisine özgü olmakla birlikte, genelde Roma’dan da önce oluşmaya başlamış Helenistik kültürün izlerini taşıyan ve Selçukların gelmesiyle doğu ve Doğu-Ortadoğu (Fars, Arp ve Türk) kentli kültürleriyle giderek artan oranda ilişkilenmiş ve etkileşmiş, özgün bireşimlerinin binlerce yılda gelişmesiyle oluşmuşlardı. Belki İstanbul, 1910-20’lerdeki yıkımın en radikal etkilerini, bir miktar daha hafifletilmiş ve sündürülmüş biçimde zamana yayarak yaşadı. Ancak onun dışında Cumhuriyet coğrafyasında yer alan hiçbir kentin yerel kültürü, bu ani darbeden kurtulamadı ve yıkıldı.

Buraya kadar söylenenleri, çok daha geniş açıklamalar gerektiren bir hipotez olarak, şimdilik bir kenara bırakalım. 

İkinci hipotez

Yüzyılın sonunda “küreselleşme” olarak adlandırılan ve aslında acımasız ve güçlü bir teknolojik devrimle birlikte geldiği için çok güçlü hissedilen üçüncü büyük yıkıcı akım, “post modern” bir ideolojiyi de geri planına yerleştirmiş bir ekonomik modelle birlikte geldi. Küreselleşmenin kentlerde (modernizm ve daha öncesinden kalan tarihsel doku üzerinde) yarattığı yıkım, farklı bir yaklaşımla, yol ve yordamla, kendisine özgü bir biçimde, hala devam ediyor.

Eminönü Meydanı düzenlemeleri, 1958-19

Bunu da, üzerinde çok tartışılan ve geniş bir alan olduğu için, ikinci bir hipotez olarak, şimdilik geçelim.

Yüzyıl ortasıyla ilgili hipotez

Ancak kentlerde, kentsel kültürün değişiminde olup-bitenleri tam olarak anlayabilmek için, bir üçüncü hipoteze daha ihtiyacımız var: Bu da, yüzyılın tam ortasında, Orta Anadolu ve Karadeniz’in kırsal bölgelerinden başlayan ve bütün ülkeyi kapsayan demografik, sosyolojik ve kültürel göç akımları olarak özetlenebilir. Büyük kentlerde büyük toplumsal ve kültürel değişime ve aynı zamanda yıkıma neden olan bu olgu da, kentlerin kendi içsel dinamiklerinden çok, bölgelerin ve ülkenin içsel dinamiklerinden (ve dünyadaki teknolojik gelişmelerden) kaynaklandı. Bu olguyu, olağan (ama çok hızlı seyreden) bir toplumsal değişme süreci olarak kabul edebiliriz.

Bugün Fikirtepe gecekondularının yerinde ‘modern’ binalar yükseliyor

Yüzyıl ortası göçlerinin kentlere getirdiği ve bir kez daha, yerel kent kültürlerinin belleğinde kalmış olanları da silip-süpüren olgu, kent mekânlarında gecekondunun, toplumsal-kültürel açıdan da, kır kültürünün ve toplumsal ilişki tarzlarının, kentlerde egemen olmaya başlaması ve eskiden beri kentlerde mevcut olan kırsal özelliklerin, giderek daha güçlü bir biçimde ve daha büyük oranda, kentsel toplumsal-kültürel sentezin içinde yer alması, biçiminde özetlenebilir.

Kentlerin yüzyıl ortasındaki göç ve toplumsal dönüşüm nedeniyle yediği darbenin mekansal ve toplumsal/kültürel etkileri, belki tahrip edici etki bakımından en büyük olandı ve kentler, geri dönüşü mümkün olmayan bir biçimde, büyük bir değişime uğradı. Kentleri, iki dışsal kaynaklı yıkım arasında dönüştüren bu süreci açıklamak (ya da kısmen açıklamak) için kullanılabilecek terim, belki “(Türk tipi) modernleşme”  ve yakın zamanlara doğru da, “muhafazakar modernleşme” olabilir. Ya da diğer bir deyişle, Türkiye’deki kentlerin değişiminin bu evresini, ekonomik olarak sanayi ve hizmet üretiminde işletmelerin, toplumsal ve kültürel olarak da, gündelik yaşamın, modern olana doğru, yerelle çeşitli biçimlerde eklemlenerek gelişmesi, biçiminde özetleyebiliriz.

Bu kendiliğinden demografik ve mekansal, hızlı ve aşırı büyümelerin, bütün kentler üzerinde yıkıcı etkileri oldu. Pazar için mal ve hizmet üretimlerinin yapıldığı mekanlar olarak kentlerin, yüzyıl ortası değişimini, olağan ve (henüz dünya pazarlarına tam olarak açılmamış ve bağlanmamış) ülkenin, genellikle kendi dinamiklerinden kaynaklanan, bir alt-üst oluş biçiminde yorumlayabiliriz. Bu değişimlerin sonucunda, özelikle konut üretimindeki yerel örüntülerden/ teknolojiden ötürü, Türkiye’nin gelişmeye başlayan bütün kentlerinin bazı bölümleri, birbirine benzemeye başladı. Öyle ki, birini gözleri kapalı olarak gezdirseniz, Adana’da mı, Samsun’da mı, Ankara’da mı, Mersin’de mi, kolay kolay ayırt edemezdi.

Kentlerde teknoloji, kitle kültürü ve popüler kültürler

Cumhuriyet Türkiye’sinin sınırları içinde kalan ve (demografik ve mekânsal büyüklükler bakımından) her boydaki kentsel yerleşim, 20. Yüzyılda, peş peşe gelen bu üç büyük ve radikal dönüştürücü etkinin sonucu olarak, 21. Yüzyıl’da artık, başka tür toplumsallıklar ve kültürel özelliklere sahip olmaya başladı. Bugün kentlerde egemenliği en çok hissedilen, (kuşkusuz dünyada da egemen olan) teknolojik gelişmelerle oluşan altyapıya göre biçimlenmiş mekanlar ve popüler beğeniye/ tercihlere uygun kitle kültürü türleridir.

Kentlerin silueti ve bazı kent parçaları, özellikle konut alanları, AVM’ler ve ulaşım altyapıları, artık, dünyanın her hangi bir yerindeki benzerinin aynısıdır. Yine gözlerinizi bağlasalar, mekanlara bakarak sizi Dubai’ye mi, İstanbul’a mı, Londra’ya mı yoksa Hong Kong ya da orta Çin’de başka bir kente mi veya Kahire’ye, ya da Beyrut’a mı getirdiler, bunu anlayabilme olanağı kalmamış durumda. Ankara bile, “marka şehir” mertebesine erişmiş olduğu iddiasında ve böbürlenmesinde…

Kentlerdeki bu küresel toplumsal-kültürel süreçlerin yanı sıra, yerel kırsal özelliklerden kent yaşamına eklemlenmiş (ve bu eklemlenme sırasında bazı değişikliklere uğramış) olan (bazı yerel) kültürel süreçler de, kentlerde her şeye rağmen, yer yer yaşamakta. Gerçekte, teknolojik süreçler bütünüyle batı kültürlerinin ürünü olduğundan ve güçlü bir biçimde kentsel toplumsal yaşamı belirlediği için, bu teknolojilerin kullanımın da, kentsel gündelik yaşamın çeşitli özelliklerini etkilediği, kolaylıkla gözlemlenebilir. Kentsel yaşamın konut, ulaşım, iletişim ve haberleşme, sanayi ve hizmet üretim organizasyonu vb. gibi alanlarında, batılı anlamdaki (teknolojik, toplumsal ve kültürel) süreçler egemendir (zaten bütün dünya kentleri için de, yaklaşık olarak böyledir).

Buna karşılık, kentsel gündelik yaşamın bazı aralıkları içinde, yerel toplumsal adetler, ilişkiler ve değerler, küreselleşmenin bir alt bölümü olarak veya ona eklemlenmiş/ onu hafif burkmuş ve başkalaştırmış biçimlerde, yaşam alanı bulabilirler. Bu türdeki kentsel toplumsallaşmanın ve buna dayalı gündelik yaşamın temel özellikleri; erkek egemenliği, sığlık, kabalık, hatta bazı durumlarda şiddete varan zorbalıklar ve yobazlıklar, çeşitli ayrımcılıklar, oldukça saygısız ve bencilce anonim ilişkiler, kentsel karmaşadan kaynaklanan sürekli aksaklıklar ve kazalar, zaman kaybettirici onarımlar, stres yüklü bir gecikmişlik duygusu ve doğaya ve kentteki hayvanlara karşı tahripkar, kirletici, genellikle gürültücü bir insan hegemonyası vb. biçiminde özetlenebilir.

Kentlerdeki bütün bu tür kültürel özellikleri, yine çok genel biçimde özetleyecek başlıklar/ etiketler bulmak istersek, bunlar; doğallık ve saflık anlamından çok kabalık ve erkek egemenliği biçiminde ortaya çıkan köylülük ve bütün Ortadoğu ve İslam kentlerinde rastlanabilecek, özensizlik, miyopluk, kolay ve kestirme yollardan elde edilen kestirme çözümler, savrukluklar, “adam sendecilik”ler ve çoğunlukla erkeklerde gözlemlenen kendini beğenmiş horozlanmalar ama güce-güçlüye yaltaklanmalar ve güçsüze saldırganlıklar, saygısızlıklar… Bu özellikler, kentlerin mekanlarını da, kentlerdeki toplumsal ve kişisel davranışları da, kurumların ve bürokrasinin işleyişini de, aşağı yukarı betimler.

Yeni yüzyılda, kentlerdeki zaman kavramı, bütünüyle değişmiş ve hızlanmış gibidir. Artık zaman, kentteki en kıt kaynaklardan biridir ve bu nedenle, zaman hiç kaybedilmeden hemen tüketilmelidir. Zaman birçok bakımdan “para” ile özdeşlemiştir ve kaybedilecek zaman yoktur. Zamanın aciliyet kazanması, daha çok, kentsel rantın yükselmesine ve orta sınıfların bu rantı bir an önce elde etmek istemelerine (bir an önce yıkmak ve yapmak) bağlı olarak gelişmekle birlikte, kentin tıkanıklığı da sabırsızlaşan kent toplumunu, artık düşünmeye/ planlamaya yeteri kadar zaman ayırmadan, hemen çözümlere/ acil çıkışlara yönlendirmektedir. Hızlanan zaman ve önemli olanın, içinde yaşanılan an olması, hem kentin geleceğini ipotek altına almakta, hem de belleğinin altını oymaktadır.

Ana akım süreçlere karşı durma çabaları

Bütün bu niteliksizlikleri, saygısız, kaba ve zalim işleyişleri, insanlara ve doğaya çok değersizlermiş gibi tüketici bir anlayışla yaklaşılmasını kabul etmeyen ya da bundan hoşlanmayan, buna rağmen kentte bulunmak zorunda olan veya kent yaşamını anlamlı bulan kentlilerin, böylesi bir kent ortamında, kendileri için, soluk alacak bir yaşam alanı, yaşam güzergâhı ve kentli insanlar arasında inceliklere yer veren ve tüketici olmayan bir ilişki biçimini kurabilmek arayışları nasıl gerçekleşecektir?

“Yenilenen” kentler/ yeni –yenilenen kentlilerin bu ortama ve gidişata karşı ayaklarını yeniden “yere”e basmak konusunda, ana akıma karşı çeşitli arayışları, sanki kamusal ortamda bazen biraz belirmekte ve üzerinde düşünmeye fırsat bile olmadan, kayboluvermekte…

Bu tür arayış örnekleri, kentsel muhalefet, toplumsal-kentsel direniş süreçlerinin kısa evrimi bir sonraki yazıda ele alınacaktır. Daha sonraki üçüncü bölüm ise, kentlerdeki sivil direnişlerin yapısı/ doğası ve başarı/ başarısızlık nedenleri üzerine düşünceler geliştirmeyi amaçlamaktadır.

Devam edecek… 

 

Akın Atauz

 

Kategori: Hafta Sonu

Dış Köşe

Küreselleşme, direniş, çokluk – Fuat Keyman

Tunus, Mısır, Libya, Bahreyn: Arap coğrafyası ve Ortadoğu’da var olan otoriter, baskıcı, kapalı, sorumsuz, yolsuzluk ve kayırmacılık sorunları çok yüksek rejimlere karşı gelişen protesto ve direniş hareketleri, dünya gündeminin ana odağında. Artık küresel ekonomik krizden ya da küresel güvenlik risklerinden konuşmak yerine, dünyanın gündeminde kimsenin beklemediği bir şekilde başlayan ve yayılan “direniş ve değişim hareketleri” var. Kimse tam olarak ne olduğunu çözümleyemiyor. Kimse bu direniş hareketlerinin neyle sonuçlanacağını kestiremiyor. Arap coğrafyası ve Ortadoğu’da büyük bir “belirsizlik” durumuyla karşı karşıyayız. Türkiye’nin bu coğrafyalara karşı, akademik ve uzman düzeyde, ne kadar ilgisiz ve bilgi eksikliği içinde olduğunu bir kere daha anlıyoruz. Birkaç genç akademisyen ve uzmanın dışında doyurucu yorum ve çözümleme yapan neredeyse yok. Radikal gazetesi ve Açık Radyo, bilgilendirmek açısından başarılı bir çaba içinde. Aynı sorunu, yurtdışındaki medyayı izlediğiniz zaman da gözlemliyoruz. Türkiye’den daha iyi olmakla birlikte, bu coğrafyalar ve ülkeler üzerine yapılan tarihsel, toplumsal ve siyasal çözümlenmeler çok doyurucu değil. Ne olduğu ve olacağı üzerine hem bilgi eksikliği hem de belirsizlik duygusu içindeyiz.

2010’lu yıllar
Büyük bir belirsizlik durumu içermekle birlikte, Arap coğrafyası ve Ortadoğu’da yaşanan direniş ve değişim, 2010’lu yıllara damgasını vuracak nitelikte. Nasıl 11 Eylül 2001 insanlık dışı terör eylemi 2000’li yılların ilk on yılına damgasını vurduysa ve 11 Eylül sonrası dünya diyebileceğimiz bir dönüşümü ortaya çıkarttıysa, 2011’de bu coğrafyalarda yaşanan direniş ve değişim hareketi de, 2010’lu yıllara damgasını vuracaktır. Önce Tunus, sonra Mısır, şimdi Libya ve Bahreyn, giderek Suudi Arabistan’ı da içine alacak şekilde yaşanan direniş ve değişim, sadece bu coğrafyalarda değil, bölgesel ve dünya siyasetinde, küreselleşme süreçlerinde ve ülkelerin iç siyasetleri ve toplumsal yaşamlarında çok önemli dönüşümlere yol açacak. Yaşanan belirsizliğe rağmen, bu saptamayı yapabiliyoruz. Dahası, direniş ve değişimin yaptığı ve yapacağı etki, siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarla da sınırlı kalmayacak. Akademik, felsefi ve kamusal zihniyet dünyalarında da, çok önemli kırılmalar yaratacaktır, yaratmaya başladı da.

Bu bağlamda, en az üç önemli zihinsel kırılmadan bahsedebiliriz. Birincisi, direniş ve değişim, Batı-merkezci Oryantalist yaklaşımın, Doğu diye nitelediği toplumlarda, “içerden ve toplumdan gelen değişim olamaz” ve “bu toplumlar geleneksel ve İslam temelli yapıları içinde, demokratik rejimi istemezler ya da yaratamazlar” tezlerinin ne kadar yanlış, önyargılı, dışlayıcı ve toplumları anlamadan uzak olduğunu çok net olarak açığa çıkardı. Yaşanan direniş ve değişim hareketleriyle ve bu hareketlerin güçlü bir biçimde seslendirdiği değişim, demokrasi, iş, adalet, yolsuzluğa karşı sorumlu ve hakkaniyetli yönetim talepleriyle, Batı-merkezci Oryantalizm, sadece kuramsal ve akademik alanda değil, günlük yaşamda ve politik düzeyde yanlışlanmış oldu. İkincisi, direniş ve değişim İslami köktenci söylem ve siyasette de ciddi kırılma yarattı. Direniş ve değişim, İslami köktenci tezleri seslendirmedi, güçlü bir İslami rejim istemedi.

Aksine yukarıda sıraladığımız demokrasi, refah, özgürlük, eşit vatandaşlık ve hakkaniyetli bir yönetim talebinde bulundu. Üçüncüsü, direniş ve değişim, neoliberal küreselleşmeye karşı da bir nitelik gösteriyor. Taleplere sadece serbest pazar mekanizmalarıyla, bu ülkeleri var olan küresel sisteme entegre etmeyle ya da medeniyetler arası diyaloga dayalı kültürel kimlik temelli reform hareketleriyle yanıt verilmesi mümkün değil. Batı-merkezci Oryantalizm kadar, onun yöntemsel kardeşleri İslami köktenci söylem ve neoliberalizm de, bu direniş ve değişim hareketinden nasibini aldı. Artık bu söylemlerle, bu zihniyetlerle, ne bu toplumları anlamak, ne bu toplumların bugün ürettiği direniş ve değişim hareketini çözümlemek ne de bu toplumları yönetmek mümkün: Yeni kavramlara, yeni bir zihniyete gereksinimimiz var.

Küreselleşme ve çokluk
Tam da bu noktada, “belirsizlik durumunun” önemi ortaya çıkıyor. Arap coğrafyası ve Ortadoğu’da yaşanan süreci hem anlama ve yönetmede hem de bu bölgenin geleceği konusunda ciddi bir belirsizlik var. Bu durum aslında bize, direniş ve değişim hareketinin, “bugün” ortaya çıkan, “yeni” bir nitelik taşıyan ve “küreselleşmenin bugün yaşadığı krizin tanımladığı tarihsel bağlam” içinde ortaya çıkan bir hareket olduğu gerçeğini gösteriyor. Küreselleşmenin ekonomik, siyasal ve kültürel boyutları içinde bugün yaşadığı çok boyutlu krizin ve bu temelde içerdiği belirsizliğin bugün en somut olarak yaşandığı alan, Arap coğrafyası ve Ortadoğu bölgesi. Direniş ve değişim hareketinin yaşandığı ülkelerin tarihsel geçmişlerini bilmek çok önemli ama bugün yaşananları açıklamakta yeterli değil. Direniş ve değişim, ne Oryantalizme özgü Batıya benzemeyi, ne İslami köktenciliğe özgü dine dayalı bir yönetimi ne de neoliberalizme özgü serbest pazar normları temelinde var olan küresel sisteme entegre olmayı istiyor. Aksine demokrasi, iş, eşit vatandaşlık, refah, siyasi katılım, adalet ve hakkaniyete dayalı iyi toplum yönetimini talep ediyor.

Bu talebi, tek bir sınıf, tek bir parti, tek bir kültürel kimlik seslendirmiyor. Var olan baskıcı, yolsuzluklarla donanmış ve adaletsiz sisteme karşı olan tüm vatandaşlar tarafından bu talep güçlü bir biçimde, meydanlarda dile getiriliyor. Machiavelli ve Spinoza ve Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş ve Demokrasi başlıklı kitaplarında da (Ayrıntı, 2004) Michael Hardt ve Antonio Negri, bu tür örgütsüz ama geniş toplumsal katmana, “çokluk” adını veriyorlar. Çokluk örgütsüz ama apolitik değil. Sokaklarda ve meydanlarda gösteri, sosyal medya yollarıyla, direnerek değişim istiyorlar. Demokrasi istiyorlar, refah istiyorlar, siyasal katılım ve siyasal temsil istiyorlar, eşit vatandaş olmak istiyorlar, adalet ve hakkaniyet istiyorlar. Eski ölüyor, yeni doğmuyor. Gelecek belirsiz, güvensizlik ve endişe var ama aynı zamanda da umut çok ve canlı. Artık, direnişi ve değişimi anlamaya dönük bir tartışma yapmanın zamanı.

Fuat Keyman – Radikal İki (6 Mart 2011)

Kategori: Dış Köşe