Köşe YazılarıManşetYazarlar

Paris Komünü ve Elisee Reclus’nün izinde

Bizi biz kılan en önemli şey, statükocu politikaların belirlediği gündelik hayatın akışında sürüklenmek değil, düşlerimizin ve ütopyalarımızın iflah olmaz eylemcileri olmaktır. Hele ki gezegenimizin ve yaşamlarımızın distopik bir ortama hızla sürükletildiğini düşünüyorsak. Her dönemin insanının kendine göre zorluk derecesi olan ekolojik, ekonomik ve sosyal sorunları vardır.

1871 yılı Fransa’sının sosyal yaşamı da bütün bu sorunların yanında savaş yüküyle doluydu . Prusya işgalindeki Fransa’da Enternasyonal üyeleri, Alman ve İspanyol işçilerinin de açıklamaları ve desteğiyle ülkelerin paylaşım savaşını reddederek ütopyalarını hayata geçirmek için hem Versay’a çekilen kendi hükümetlerine hem de Prusya’ya karşı mücadele etmeye başladılar. Paris’i kontrolünde tutan komünarların üzerine Versay’dan gönderilen ordunun yenilmesiyle 18 Mart 1871’de komün fiilen başladı ve tam 72 gün sürdü. Komün ancak Fransız burjuva hükümetinin anlaşma imzaladığı Prusya’dan destek almasıyla yenilgiye uğratıldı. Komünün kendi ezilen sınıflarına umut verecek bir örnek olacağını gören Prusya Hükümeti, Paris kuşatmasını sürdürerek esir aldığı Fransız askerlerini dahi komüne karşı savaşsınlar diye serbest bıraktı.

Komünün mirası

Günümüz muhalif düşünce dünyasına halen yön veren birçok anarşist ve sosyalist filozof 19.yüzyılda boy gösterdi ve Paris Komünü’nü hem teorik hem de pratik anlamda oldukça besledi. Bu katkı ve tüm komünarların coşkusuyla, 72 gün gibi kısa bir sürede mülkiyetin büyük oranda ortaklaştırılması, sanatın toplumsallaşması, ekoloji, kadın hakları, çocuk hakları, hayvan hakları ve daha birçok konuda büyük ilerleme sağlandı. Klasik sol bakışla komünü tarihte olmuş bitmiş ve yenilgisinden “ders alınacak” bir olay olarak görmek büyük hata olur. Komün, hazırlık süreci, hayat buluşu ve sonrasında yarattığı etkiyle bugün üstesinden gelmek zorunda olduğumuz sorunlar için büyük bir kaynak suyudur. Komün hep var olup gelişerek yayılacak bir kültürdür.

Komünün bize bıraktığı en değerli miraslardan birisi de sosyal coğrafyanın dünyadaki öncüsü ve kurucularından olan anarşist filozof Elisee Reclus’dur. Reclus şu sıralar hem akademik çevrelerde hem de muhalif siyasal oluşumlarda yeniden büyük bir ilgiye mazhar olmaktadır.  Reclus’yü hem teorik hem de pratik yönüyle ele aldığımızda bu ilgiyi fazlasıyla hakkettiğini rahatlıkla görebiliriz. Reclus’yü geniş bir şekilde ele almak neredeyse kitap hacminde olacağı için düşüncelerini ana hatlarıyla aktarmaya çalışacağım.

Reclus’nün günümüze ışık tutan düşünce ve eylem dünyası

Paris Komünü’nün üzerinden 150 yıl geçtikten sonra Reclus’nün adeta yeniden keşfedilmesinin çok anlamlı bir karşılığı var. Ekolojik krizin, sosyal meselelerin ve hayvan sömürüsünün “akıl tutulması “ boyutlarına ulaştığı günümüz dünyasından Reclus’nun uyarılarına bakınca onun özgünlüğü ve şimdiki zaman için de yakıcı önemi ortaya çıkmaktadır.

Reclus kendisinden önce ve yaşadığı dönemdeki sosyalist, anarşist filozofların hepsinden çok daha holistik bir ideoloji ortaya koydu. 1830 – 1905 yılları arasında yaşayan Reclus, bunca birikim ve deneyime rağmen bugün bile aşmakta zorlandığımız insanmerkezci davranışa radikal ancak tutarlı bir eleştiri getirmiştir. Bu minvalde onu öne çıktığı tek konuyla anlatmak çok zordur. Çünkü insanı doğayla organik ve diyalektik bir ilişki içerisinde gören Reclus, insana dair her sorunu ekolojik bir bütünsellik temelinde ele almıştır. Bu yanıyla sosyal ekoloji siyasetinin öncüsüdür. Bunun için teorik ve pratik olarak uğraştığı şu konuları saymamız bile yeterlidir: Ekoloji, kadın hakları, çocuk hakları ve eğitim, ekonomik adaletsizlik, ırkçılık, sosyal coğrafya bağlamında köylülerin ve çiftliklerde çalışan işçilerin entelektüel gelişimi, estetik, tüketim kültürü, kentsel dönüşüm, sanatın toplumsal işlevi ve hatta özellikle de kadınların çok desteklediği özgür giysi hareketi. Çünkü o dönemde kadınlar daracık ve sıkıştırılmış kıyafetler giymek durumundaydı.

Elisee Reclus.

Söylem ve eylem birliği

Reclus tahakküm ilişkilerinin her türlüsüne hem teorik hem de pratik duruşuyla karşı çıkmıştır. Ömrü en büyük tahakküm aracı olarak gördüğü devlete karşı savaşmakla geçmiş, komün yenildikten sonra da yıllarca tutsak kalmıştır. Reclus düşündüğünü doğrudan eyleme geçirmek konusunda en küçük bir tereddüt göstermez. O, toplumsal devrimi savunduğu gibi örgütlülükte bireyin özgürlüğü ve kişinin kendi öz-gerçekleştirmesine de çok önem verir. Reclus, öz-gerçekleştirme kavramını insanın kendisini  tüm yetenek ve potansiyellerini kullanabilecek şekilde yetiştirmesi anlamında kullanır. Bu bağlamda onun öznesi, klasik hümanist-modernist bireyden çok farklıdır. Reclus’nün öznesi, insan, hayvan ve doğanın uyumlu beraberliği için çaba gösteren bir konumdadır. Reclus’nün şu sözleri bu bütünselliği anlatma açısından tam bir sosyal ekolojik manifesto niteliğindedir:

İnsanın doğayla ilişkisinde temel bir değişiklik olacaksa, değerlerimizin mutlaka bir devrim geçirmesi gerekecektir. Fakat ‘saygı’ ve ‘duyarlılığın’ üstün geleceği ideolojik dönüşüm ancak bir sosyal dönüşüm sürecinin yardımıyla, ‘sanayi ve ticari çıkarların’ baskın rolünün alaşağı edilmesiyle mümkündür. İnsan ve doğanın tam birliği, halklar arasında olduğu kadar kastlar arasındaki sınırların da yıkılmasıyla gerçekleşebilir. Bunun anlamı kapitalizmin bünyesindeki ekonomik eşitsizlik ve sömürü sisteminin, modern devletin bünyesindeki siyasi baskı sisteminin, ataerkil ailenin kökenindeki cinsel hiyerarşi sisteminin ve ırksal hiyerarşideki etnik baskı sisteminin yıkılmasıdır. Kısacası, insanlık çok geniş bir yelpazedeki sosyal baskı sistemlerini aşmadıkça doğanın üzerindeki baskı da devam edecektir.” [1]

Aşk ve beraberlik

Reclus, insanların kurduğu birliktelikleri nasıl yaşayacaklarına devletin karışmasını sert bir dille eleştirir. O karşılıklı sevgi, saygı ve diğerinin haysiyetini temel alan serbest birlikteliği savunur. Aileye sıkıştırılmış kişiler arası ilişkinin her detayını önemseyerek devletin bile yapamayacağını bireylerin birbirine yapabileceğini söyler. Bu noktada kadınların haklarını, gerek bireysel gerek toplumsal alanda doğrudan eylemle kazanabileceğine vurgu yaparak çağdaşı Emma Goldman’la aynı fikirleri paylaşmış olur. Ve neredeyse 100 yıl sonra gelişecek olan 1968 hareketindeki “gündelik hayatın özgürleştirilmesi” fikrini öncellemiştir. Kendi ilişkisini de mutlu ve saygın bir beraberlik kurduğu Fanny L’ Herminez ile bu hassasiyetlerle yaşamıştır. Reclus’de kendisinden önceki anarşist filozoflardan Godwin’deki aile ilişkileri tutarsızlığını ve Prudhon’daki patriyark anlayışı hiç görmeyiz.

Hayvan sömürüsüne karşı bir yaşam

Reclus’yü çağdaşlarından ayıran en önemli özelliklerden birisi de hayvan hakları konusundaki ısrarı ve ölene kadar vejetaryen olarak kalmasıdır. O, endüstrinin hayvanlar üzerindeki acımasız sömürüsünü ve ekolojik yıkımdaki etkisini çok erken görüp, özellikle de sonradan gittiği ABD’deki devasa çiftlikler üzerinden etkili bir eleştirisini yapmıştır.

Günümüzde hayvan endüstrisinin ekoyıkımdaki payının fosil yakıtlarla eşit düzeyde olduğunu düşündüğümüzde, neredeyse 140 yıl öncede gelen bu uyarı büyük bir önem kazanmaktadır. Reclus’nün insanın doğayla kurduğu ilişki meselesinde kendisine en yakın hissettiği filozof, çağdaşı ve toplumsal anarşist Kropotkin’dir. İkisinin de sosyal coğrafyanın öncüleri olmaları birbirleriyle daha güçlü bir bağ kurmalarında etkili olmuştur diyebiliriz. Kropotkin’in Ekmeğin Fethi kitabının ismini de Reclus vermiştir.

Reclus’nün, komün anlayışı ve pratiğinin hem kentte hem de kırda hayat bulması için ödünsüz çabası bugün bizim için büyük bir ilham kaynağı olmalıdır. Çünkü günümüz muhalif toplumsal hareketleri, geleneksel hiyerarşik parti yapılarını ve karizmatik liderlere dayalı siyaseti reddetmektedir. Temsili demokrasi anlayışı çok sert eleştiriye maruz kalıp, doğrudan demokratik anlayış boy göstermektedir. Klasik sol siyasetin ise komün ve meclis kavramlarını iyice unuttuğunu düşündüğümüzde önemli bir dönüşüme uğramadığı sürece yaya kalacağı çok açıktır. Reclus bu anlamıyla sosyal ekoloji siyasetinin kurucusu Murray Bookchin’in 20’inci yüzyılın ikinci yarısında geleneksel sola yönelttiği hiyerarşik anlayış eleştirisini çoktan yerine getirmiştir.

Reclus’nün kısa bir süre için de olsa hayata geçirdiği sosyal ekolojik ütopyası Bookchin’in deyişiyle bugünün olmazsa olmazıdır. Yani ütopya olarak görülen bu ideoloji şimdi hayata geçirilmesi gereken bir zorunluluktur. Çünkü insanın flora ve fauna üzerindeki tahakkümünün temelini insanın insan üzerindeki tahakkümü oluşturur. Ve bu yıkıcı sistem ancak yeni ve hiyerarşik olmayan bir toplumsal örgütlenmeyle çözülebilir. Geldiğimiz aşamada ya bu kapitalist barbarlık kendisiyle birlikte yeryüzündeki yaşamın çoğunun sonunu getirecek ya da biz onu tarihin çöplüğüne gömeceğiz.

*

[1] John Clark – Camille Martin, Anarşi, Coğrafya, Modernite, Elisee Reclus’nün Seçilmiş Yazıları, Can Yayınları 2016, syf.56